Sûre Açıklaması
Şu'ara Suresi (Arapça: سورة الشعراء, Sūretu'ş Şuarā'a) Kur'an'ın 26. suresidir. Mekke döneminde indirildiğine inanılan 227 ayetten oluşur. Sure, adını 224. ayette geçen ve şairler anlamına gelen “eş-Şu’ara” kelimesinden almıştır.

Mekki şairler
26 227
1322 5517

طسم

 Şu’arâ / 1 -

 İbni Kesir = Ta, Sin, Mim.


تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ

 Şu’arâ / 2 -

 İbni Kesir = Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.


لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 3 -

 İbni Kesir = Mü'min olmuyorlar diye nerede ise kendini mahvedeceksin.


إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّن السَّمَاء آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ

 Şu’arâ / 4 -

 İbni Kesir = Dilersek, onlara gökten bir ayet indiririz de ona boyunları eğik kalır.


وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ

 Şu’arâ / 5 -

 İbni Kesir = Onlara Rahman'dan bir öğüt geldiğinde, mutlaka ondan yüz çevirirler.


فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون

 Şu’arâ / 6 -

 İbni Kesir = Onlar, gerçekten yalanladılar. Ama alay edip durdukları şeylerin haberleri kendilerine yakında gelecektir.


أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ

 Şu’arâ / 7 -

 İbni Kesir = Yeryüzüne bakmazlar mı ki; Biz, orada bitkilerden nice güzel çiftler bitirmişizdir.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 8 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki bunda, bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'min olmadılar.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 9 -

 İbni Kesir = Ve muhakkak ki senin Rabbın, elbette O; Aziz'dir, Rahim'dir.


وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

 Şu’arâ / 10 -

 İbni Kesir = Hani Rabbın Musa'ya seslenmişti ki: Zalimler güruhuna git;


قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 11 -

 İbni Kesir = Firavun kavmine. Sakınmazlar mı hala?


قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ

 Şu’arâ / 12 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Rabbım, onların beni yalanlamalarından korkarım.


وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ

 Şu’arâ / 13 -

 İbni Kesir = Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Bunun için Harun'a da elçilik ver.


وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ

 Şu’arâ / 14 -

 İbni Kesir = Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Korkarım ki beni öldürürler


قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ

 Şu’arâ / 15 -

 İbni Kesir = Buyurdu ki: Hayır, ikiniz ayetlerimizle gidin. Muhakkak Biz, sizinle beraber dinleyicilerdeniz.


فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 16 -

 İbni Kesir = Firavun'a varın, deyin ki: Biz, alemlerin Rabbının peygamberleriyiz.


أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 17 -

 İbni Kesir = İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.


قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ

 Şu’arâ / 18 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Çocukken biz, seni yanımıza alıp büyütmedik mi? Ve sen, hayatının bir çok yılllarını aramızda geçirdin.


وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ

 Şu’arâ / 19 -

 İbni Kesir = Ve yapacağın işi de yaptın. Sen nankörlerdensin.


قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ

 Şu’arâ / 20 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Ben, onu yaptım, ama o zaman şaşkınlardandım.


فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 21 -

 İbni Kesir = Bu yüzden sizden korktuğum için kaçtım. Sonra Rabbım bana hüküm ihsan etti ve beni peygamberlerden kıldı.


وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 22 -

 İbni Kesir = İşte, başıma kaktığın o nimet, İsrailoğullarını köle ettiğin içindir.


قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 23 -

 İbni Kesir = Firavun: Alemlerin Rabbı da nedir? dedi.


قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إن كُنتُم مُّوقِنِينَ

 Şu’arâ / 24 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbıdır. Eğer siz yakin getirenlerden iseniz.


قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ

 Şu’arâ / 25 -

 İbni Kesir = Yanında bulunanlara: İşitmiyor musunuz? dedi.


قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 26 -

 İbni Kesir = O da: Sizin de Rabbınız ve önce geçmiş atalarınızın da Rabbıdır, dedi.


قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

 Şu’arâ / 27 -

 İbni Kesir = Firavun dedi ki: Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir.


قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

 Şu’arâ / 28 -

 İbni Kesir = O da: Eğer aklınızı başınıza alırsanız; doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbıdır, dedi.


قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ

 Şu’arâ / 29 -

 İbni Kesir = Firavun dedi ki: Benden başka bir tanrı edinirsen; şüphesiz seni hapse atılanlardan kılarım.


قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُّبِينٍ

 Şu’arâ / 30 -

 İbni Kesir = Sana apaçık bir şeyle gelmişsem de mi? dedi.


قَالَ فَأْتِ بِهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

 Şu’arâ / 31 -

 İbni Kesir = Firavun: Eğer doğru söylüyorsan, haydi getir onu, dedi.


فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ

 Şu’arâ / 32 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine o asasını attı, bir de ne görsün; apaçık bir ejderhadır.


وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ

 Şu’arâ / 33 -

 İbni Kesir = Elini çıkardı, bir de ne görsün; bakanlara bembeyazdır.


قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ

 Şu’arâ / 34 -

 İbni Kesir = Çevresinde bulunan ileri gelenlere dedi ki: Şüphesiz bu, belletilmiş bir büyücüdür.


يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

 Şu’arâ / 35 -

 İbni Kesir = Sizi büyüsüyle memleketinizden çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?


قَالُوا أَرْجِهِ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ

 Şu’arâ / 36 -

 İbni Kesir = Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere toplayıcılar gönder.


يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ

 Şu’arâ / 37 -

 İbni Kesir = Belletilmiş tüm büyücüleri sana getirsinler.


فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

 Şu’arâ / 38 -

 İbni Kesir = Büyücüler belli bir günün tayin edilen vaktinde toplandılar.


وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ

 Şu’arâ / 39 -

 İbni Kesir = İnsanlara: Siz de toplanır mısınız? denildi.


لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِن كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ

 Şu’arâ / 40 -

 İbni Kesir = Eğer onlar galip gelirlerse; büyücülere belki biz de tabi oluruz.


فَلَمَّا جَاء السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ

 Şu’arâ / 41 -

 İbni Kesir = Büyücüler geldikleri vakit, Firavun'a dediler ki: Galip gelenler biz olursak; muhakkak bize bir ücret vardır değil mi?


قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ الْمُقَرَّبِينَ

 Şu’arâ / 42 -

 İbni Kesir = Evet, dedi. O takdirde siz, muhakkak gözdelerdensiniz.


قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُوا مَا أَنتُم مُّلْقُونَ

 Şu’arâ / 43 -

 İbni Kesir = Musa onlara dedi ki: Atacak olduğunuz şeyleri atın.


فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ

 Şu’arâ / 44 -

 İbni Kesir = Onlar da bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve dediler ki: Firavun hakkı için elbette elbette biz galib gelenleriz.


فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ

 Şu’arâ / 45 -

 İbni Kesir = Ardından Musa asasını attı. Bir de ne görsünler; onların uydurduklarını yutuveriyor.


فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ

 Şu’arâ / 46 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar.


قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 47 -

 İbni Kesir = Dediler ki: Biz, alemlerin Rabbına inandık.


رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ

 Şu’arâ / 48 -

 İbni Kesir = Musa ve Harun'un Rabbına.


قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

 Şu’arâ / 49 -

 İbni Kesir = Ben size izin vermezden önce mi ona inandınız? Şüphesiz size büyü öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; elbette ben, ellerinizi ve ayaklarınızı andolsun ki çaprazlama kestireceğim ve hepinizi astıracağım, dedi.


قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ

 Şu’arâ / 50 -

 İbni Kesir = Onlar da dediler ki: Zararı yok. Biz muhakkak Rabbımıza dönenleriz.


إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَن كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 51 -

 İbni Kesir = Mü'minlerin ilki olmamızdan dolayı biz, gerçekten Rabbımızın hatalarımızı bağışlayacağını umarız.


وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ

 Şu’arâ / 52 -

 İbni Kesir = Musa'ya da vahyetti ki: Kullarımı geceleyin yola çıkar. Şüphesiz siz, izleneceksiniz.


فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ

 Şu’arâ / 53 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine Firavun şehirlere toplayıcılar gönderdi.


إِنَّ هَؤُلَاء لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ

 Şu’arâ / 54 -

 İbni Kesir = Şüphesiz ki bunlar; döküntü azınlıklarıdır.


وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ

 Şu’arâ / 55 -

 İbni Kesir = Ve gerçekten bize de büyük bir öfke beslemektedirler.


وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ

 Şu’arâ / 56 -

 İbni Kesir = Doğrusu biz, topluca tedbirli olmalıyız.


فَأَخْرَجْنَاهُم مِّن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

 Şu’arâ / 57 -

 İbni Kesir = Fakat Biz, onları bahçelerden ve pınar başlarından çıkardık.


وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ

 Şu’arâ / 58 -

 İbni Kesir = Hazinelerden ve şerefli makamlardan.


كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 59 -

 İbni Kesir = Böylece onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.


فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ

 Şu’arâ / 60 -

 İbni Kesir = Güneş üzerlerine doğarken onları izlediler.


فَلَمَّا تَرَاءى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ

 Şu’arâ / 61 -

 İbni Kesir = İki topluluk karşı karşıya geldiğinde, Musa'nın arkadaşları dediler ki: Gerçekten biz, yakalandık.


قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ

 Şu’arâ / 62 -

 İbni Kesir = Hayır, dedi. Muhakkak ki Rabbım benimledir. Bana doğru yolu gösterecektir.


فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ

 Şu’arâ / 63 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine Musa'ya vahyettik ki: Asanı denize vur. O, hemen yarıldı ve her parçası yüce bir dağ gibi oldu.


وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ

 Şu’arâ / 64 -

 İbni Kesir = Sonra diğerlerini oraya yaklaştırdık.


وَأَنجَيْنَا مُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَجْمَعِينَ

 Şu’arâ / 65 -

 İbni Kesir = Musa'yı ve beraberindekileri yopluca kurtardık.


ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ

 Şu’arâ / 66 -

 İbni Kesir = Sonra diğerlerini suda boğduk.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 67 -

 İbni Kesir = Şüphesiz ki bunda, bir ayet vardır. Ama onların çoğu inananlar değildi.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 68 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki Rabbın, elbette o; Aziz'dir, Rahim'dir.


وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ

 Şu’arâ / 69 -

 İbni Kesir = Onlara İbrahim'in haberini oku.


إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ

 Şu’arâ / 70 -

 İbni Kesir = Hani babasına ve kavmine: Nelere tapıyorsunuz? demişti.


قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ

 Şu’arâ / 71 -

 İbni Kesir = Onlar da: Putlara tapıyoruz ve onlara bağlanıp duruyoruz, demişlerdi.


قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ

 Şu’arâ / 72 -

 İbni Kesir = O da demişti ki: Çağırdığınızda sizi duyuyorlar mı?


أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ

 Şu’arâ / 73 -

 İbni Kesir = Yahut size fayda veya zarar veriyorlar mı?


قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ

 Şu’arâ / 74 -

 İbni Kesir = Demişlerdi ki: Hayır. Atalarımızı böyle yapar gördük.


قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ

 Şu’arâ / 75 -

 İbni Kesir = O da demişti ki: Neye tapmış olduğunuzu görüyor musunuz?


أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ

 Şu’arâ / 76 -

 İbni Kesir = Siz ve geçmiş atalarınız?


فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 77 -

 İbni Kesir = «İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç»


الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ

 Şu’arâ / 78 -

 İbni Kesir = Ki O, yaratmıştır beni. Ve O doğru yola eriştirir beni.


وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ

 Şu’arâ / 79 -

 İbni Kesir = Ki O, yedirir, içirir beni.


وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

 Şu’arâ / 80 -

 İbni Kesir = Hastalandığımda O, şifa verir bana.


وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ

 Şu’arâ / 81 -

 İbni Kesir = Ki O, öldürür beni, sonra da O, diriltir.


وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ

 Şu’arâ / 82 -

 İbni Kesir = Ve din günü günahlarımı bağışlamasını umduğum O'dur.


رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

 Şu’arâ / 83 -

 İbni Kesir = Rabbım, bana hüküm ver. Ve beni salihlere kat.


وَاجْعَل لِّي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ

 Şu’arâ / 84 -

 İbni Kesir = Ve sonrakiler içinde bana doğru söyler bir dil ihsan et.


وَاجْعَلْنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ

 Şu’arâ / 85 -

 İbni Kesir = Beni Naim cennetinin varislerinden kıl.


وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ

 Şu’arâ / 86 -

 İbni Kesir = Babamı da bağışla. Şüphesiz o, sapıklardan olmuştur.


وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ

 Şu’arâ / 87 -

 İbni Kesir = Diriltilecekleri günde beni rezil etme.


يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ

 Şu’arâ / 88 -

 İbni Kesir = O gün ki mal da fayda vermez, çocuklar da.


إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

 Şu’arâ / 89 -

 İbni Kesir = Ancak Allah'a kalb-i selimle gelmiş olan başka.


وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ

 Şu’arâ / 90 -

 İbni Kesir = Cennet, muttakiler için hazırlanmıştır.


وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ

 Şu’arâ / 91 -

 İbni Kesir = Cehennem de azgınlara gösterilir.


وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ

 Şu’arâ / 92 -

 İbni Kesir = Ve onlara denilir ki: Nerededir taptıklarınız?


مِن دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنصُرُونَكُمْ أَوْ يَنتَصِرُونَ

 Şu’arâ / 93 -

 İbni Kesir = Allah'tan başka? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?


فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ

 Şu’arâ / 94 -

 İbni Kesir = Oraya; onlar ve azgınlar atılırlar.


وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ

 Şu’arâ / 95 -

 İbni Kesir = İblis'in askerleri de topluca.


قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ

 Şu’arâ / 96 -

 İbni Kesir = Orada birbirleriyle çekişerek derler ki:


تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

 Şu’arâ / 97 -

 İbni Kesir = Andolsun Allah'a ki; biz, apaçık sapıklıkta idik.


إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 98 -

 İbni Kesir = Hani biz, sizi alemlerin Rabbı ile bir tutmuştuk.


وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ

 Şu’arâ / 99 -

 İbni Kesir = Ve bizi suçlulardan başka da saptıran olmamıştı.


فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ

 Şu’arâ / 100 -

 İbni Kesir = Şimdi bize şefaat eden kimse yoktur.


وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ

 Şu’arâ / 101 -

 İbni Kesir = Ve sıcak bir dostumuz da yoktur.


فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 102 -

 İbni Kesir = Keşki bizim için geri dönüş olsa da, mü'minlerden olsak.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 103 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 104 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki Rabbın, elbette o; Aziz'dir, Rahim'dir.


كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 105 -

 İbni Kesir = Nuh'un kavmi de peygamberleri yalanladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 106 -

 İbni Kesir = Hani onlara kardeşleri Nuh demişti ki: Siz sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 107 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 108 -

 İbni Kesir = Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 109 -

 İbni Kesir = Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbına aittir.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 110 -

 İbni Kesir = O halde Allah'tan korkun da bana itaat edin.


قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ

 Şu’arâ / 111 -

 İbni Kesir = Sana mı inanacağız? Halbuki sana uyanlar en rezil kimselerdir, dediler.


قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 112 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Onların yapmakta oldukları şeyler hakkında bir bilgim yoktur.


إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ

 Şu’arâ / 113 -

 İbni Kesir = Onların hesabı ancak Rabbıma aittir. Keşki düşünseniz.


وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 114 -

 İbni Kesir = Ve ben, inananları kovacak değilim.


إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

 Şu’arâ / 115 -

 İbni Kesir = Ben, ancak apaçık bir uyarıcıyım.


قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ

 Şu’arâ / 116 -

 İbni Kesir = Ey Nuh, eğer son vermezsen, sen muhakkak taşlananlardan olursun, dediler


قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ

 Şu’arâ / 117 -

 İbni Kesir = O da dedi ki: Rabbım, doğrusu kavmim beni yalanladı.


فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِي مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 118 -

 İbni Kesir = Artık benimle onların arasında Sen, bir hüküm ver. Beni ve beraberimdeki mü'minleri kurtar.


فَأَنجَيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

 Şu’arâ / 119 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine Biz de, onu ve beraberindekileri, dolu bir gemi içinde kurtardık.


ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ

 Şu’arâ / 120 -

 İbni Kesir = Sonra geride kalanları suda boğduk.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 121 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki bunda, bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 122 -

 İbni Kesir = Ve muhakkak ki Rabbın, elbette o; Aziz'dir, Rahim'dir.


كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 123 -

 İbni Kesir = Ad da peygamberleri yalanladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 124 -

 İbni Kesir = Hani onlara kardeşleri Hud demişti ki: Siz, sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 125 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 126 -

 İbni Kesir = Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 127 -

 İbni Kesir = Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbına aittir.


أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ

 Şu’arâ / 128 -

 İbni Kesir = Siz, her yüksek yere koca bir bina kurup boş şeylerle mi uğraşırsınız?


وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ

 Şu’arâ / 129 -

 İbni Kesir = Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?


وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ

 Şu’arâ / 130 -

 İbni Kesir = Ve yakaladığınız zaman da zorbaca mı yakalarsınız?


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 131 -

 İbni Kesir = O halde Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ

 Şu’arâ / 132 -

 İbni Kesir = Bildiğiniz şeylerle sizi destekleyenden sakının.


أَمَدَّكُم بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ

 Şu’arâ / 133 -

 İbni Kesir = O, desteklemiştir sizi, hayvanlar ve oğullarla;


وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

 Şu’arâ / 134 -

 İbni Kesir = Bahçeler ve çeşmelerle.


إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

 Şu’arâ / 135 -

 İbni Kesir = Doğrusu hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum.


قَالُوا سَوَاء عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ الْوَاعِظِينَ

 Şu’arâ / 136 -

 İbni Kesir = Dediler ki: Öğüt versen de, yahut öğüt verenlerden olmasan da bizim için eşittir.


إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 137 -

 İbni Kesir = Bu, öncekilerin adetinden başka bir şey değildir.


وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

 Şu’arâ / 138 -

 İbni Kesir = Hem biz, azaba uğratılacak da değiliz.


فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 139 -

 İbni Kesir = Böylece onu yalanladılar. Ve Biz, onları yok ettik. Muhakkak ki bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 140 -

 İbni Kesir = Ve muhakkak ki Rabbın, elbette o; Aziz'dir, Rahim'dir.


كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 141 -

 İbni Kesir = Semud da peygamberleri yalanladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 142 -

 İbni Kesir = Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 143 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 144 -

 İbni Kesir = Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 145 -

 İbni Kesir = Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak alemlerin Rabbına aittir.


أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ

 Şu’arâ / 146 -

 İbni Kesir = Burada emniyet içinde bırakılır mısınız?


فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

 Şu’arâ / 147 -

 İbni Kesir = Bahçelerde, çeşmelerde.


وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ

 Şu’arâ / 148 -

 İbni Kesir = Ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında.


وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ

 Şu’arâ / 149 -

 İbni Kesir = Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız?


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 150 -

 İbni Kesir = O halde Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ

 Şu’arâ / 151 -

 İbni Kesir = Müsriflerin emrine itaat etmeyin.


الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

 Şu’arâ / 152 -

 İbni Kesir = Onlar ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar da ıslah etmezler.


قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ

 Şu’arâ / 153 -

 İbni Kesir = Dediler ki: Şüphesiz sen, ancak büyülenmişlerdensin.


مَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

 Şu’arâ / 154 -

 İbni Kesir = Hem sen, bizim gibi insandan başka bir şey değilsin. Şayet sadıklardan isen o zaman bir ayet getir.


قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

 Şu’arâ / 155 -

 İbni Kesir = Dedi ki: İşte şu devedir. Su içme hakkı; belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir.


وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ

 Şu’arâ / 156 -

 İbni Kesir = Sakın ona bir kötülük yapmayın. Yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir.


فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ

 Şu’arâ / 157 -

 İbni Kesir = Onlar ise onu kestiler de pişman oldular.


فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 158 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine azab onları yakaladı. Muhakkak ki bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 159 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki Rabbın, elbette O; Aziz'dir, Rahim'dir.


كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 160 -

 İbni Kesir = Lut kavmi de peygamberleri yalanladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 161 -

 İbni Kesir = Hani onlara kardeşleri Lut demişti ki: Siz, sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 162 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 163 -

 İbni Kesir = Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 164 -

 İbni Kesir = Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak alemlerin Rabbına aittir.


أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 165 -

 İbni Kesir = İnsanlar arasında erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?


وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ

 Şu’arâ / 166 -

 İbni Kesir = Ve Rabbınızın sizin için yarattığı eşleri bırakıyor musunuz? Hayır, siz azmış bir kavimsiniz.


قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ

 Şu’arâ / 167 -

 İbni Kesir = Dediler ki: Ey Lut, buna son vermezsen sen, elbette çıkarılanlardan olursun.


قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ الْقَالِينَ

 Şu’arâ / 168 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Doğrusu ben, sizin işlediğinize kızanlardanım.


رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 169 -

 İbni Kesir = Rabbım, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar.


فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ

 Şu’arâ / 170 -

 İbni Kesir = Bunun üzerine onu ve ailesini topluca kurtardık.


إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ

 Şu’arâ / 171 -

 İbni Kesir = Sadece yaşlı bir kadın geride kalanlardan oldu.


ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ

 Şu’arâ / 172 -

 İbni Kesir = Sonra diğerlerini yerle bir ettik.


وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ

 Şu’arâ / 173 -

 İbni Kesir = Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 174 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 175 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki Rabbın, elbette O; Aziz'dir, Rahim'dir.


كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ

 Şu’arâ / 176 -

 İbni Kesir = Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.


إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ

 Şu’arâ / 177 -

 İbni Kesir = Hani onlara Şuayb demişti ki: Siz, sakınmaz mısınız?


إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

 Şu’arâ / 178 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

 Şu’arâ / 179 -

 İbni Kesir = Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.


وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 180 -

 İbni Kesir = Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak alemlerin Rabbına aittir.


أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ

 Şu’arâ / 181 -

 İbni Kesir = Ölçüyü tam yapın da eksiltenlerden olmayın.


وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ

 Şu’arâ / 182 -

 İbni Kesir = Doğru ölçekle tartın.


وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

 Şu’arâ / 183 -

 İbni Kesir = İnsanların eşyasını azaltmayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 184 -

 İbni Kesir = Sizi ve daha önceki nesilleri yaratmış olandan korkun.


قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ

 Şu’arâ / 185 -

 İbni Kesir = Dediler ki: Sen, ancak büyülenmişlerdensin.


وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ

 Şu’arâ / 186 -

 İbni Kesir = Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu biz, seni yalancılardan sanıyoruz.


فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

 Şu’arâ / 187 -

 İbni Kesir = Eğer sadıklardan isen bize, gökten bir parça indir.


قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 188 -

 İbni Kesir = Dedi ki: Rabbım; yaptıklarınızı en iyi bilendir.


فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

 Şu’arâ / 189 -

 İbni Kesir = Onu da yalanladılar ve onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.


إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 190 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

 Şu’arâ / 191 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki Rabbın, elbette O; Aziz'dir, Rahim'dir.


وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 Şu’arâ / 192 -

 İbni Kesir = Ve hakıkat bu (kur'an) rabbül'âlemînin şübhesiz bir tenzilidir


نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ

 Şu’arâ / 193 -

 İbni Kesir = Onu Ruh el-Emin indirmiştir.


عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ

 Şu’arâ / 194 -

 İbni Kesir = Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın.


بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ

 Şu’arâ / 195 -

 İbni Kesir = Apaçık arab diliyle.


وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ

 Şu’arâ / 196 -

 İbni Kesir = O, daha öncekilerin kitablarında vardır.


أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ

 Şu’arâ / 197 -

 İbni Kesir = İsrailoğullarının bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir ayet değil midir?


وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ

 Şu’arâ / 198 -

 İbni Kesir = Biz, onu arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik.


فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 199 -

 İbni Kesir = Böylece onlara karşı onu okusaydı, yine ona iman edecek değillerdi.


كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ

 Şu’arâ / 200 -

 İbni Kesir = İşte böylece onu suçluların kalbine sokarız.


لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ

 Şu’arâ / 201 -

 İbni Kesir = Elim azabı görünceye kadar ona inanmazlar.


فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 Şu’arâ / 202 -

 İbni Kesir = O da kendilerine apansız, haberleri olmadan geliverir.


فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ

 Şu’arâ / 203 -

 İbni Kesir = O zaman derler ki: Acaba bekletilemez miyiz?


أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

 Şu’arâ / 204 -

 İbni Kesir = Bizim azabımızı mı çabucak istiyorlardı.


أَفَرَأَيْتَ إِن مَّتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ

 Şu’arâ / 205 -

 İbni Kesir = Gördün mü, şayet Biz onları yıllarca yararlandırsak;


ثُمَّ جَاءهُم مَّا كَانُوا يُوعَدُونَ

 Şu’arâ / 206 -

 İbni Kesir = Sonra kendilerine vaadolunan şey başlarına gelse,


مَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يُمَتَّعُونَ

 Şu’arâ / 207 -

 İbni Kesir = Eğlendirilmiş olmaları onlara bir fayda sağlamaz.


وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ

 Şu’arâ / 208 -

 İbni Kesir = Uyarıcılar olmaksızın Biz, hiç bir kasabayı helak etmedik.


ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ

 Şu’arâ / 209 -

 İbni Kesir = Öğüt olarak. Ve Biz, zalimler olmadık


وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ

 Şu’arâ / 210 -

 İbni Kesir = Onu şeytanlar indirmemiştir.


وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ

 Şu’arâ / 211 -

 İbni Kesir = Bu, onlara düşmez de, buna güçleri de yetmez.


إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ

 Şu’arâ / 212 -

 İbni Kesir = Onlar, gerçekten işitmekten uzak tutuldular.


فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ

 Şu’arâ / 213 -

 İbni Kesir = O halde Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarma. Yoksa azablandırılanlardan olursun.


وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ

 Şu’arâ / 214 -

 İbni Kesir = Ve yakın akrabalarını uyar.


وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

 Şu’arâ / 215 -

 İbni Kesir = Mü'minlerden sana uyanlara kanatlarını ger.


فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ

 Şu’arâ / 216 -

 İbni Kesir = Şayet sana isyan ederlerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.


وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ

 Şu’arâ / 217 -

 İbni Kesir = Aziz, Rahim'e tevekkül et.


الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ

 Şu’arâ / 218 -

 İbni Kesir = Görür O seni, kalktığında.


وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ

 Şu’arâ / 219 -

 İbni Kesir = Secde edenler arasında bulunduğunda.


إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

 Şu’arâ / 220 -

 İbni Kesir = Muhakkak ki O'dur O; Semi, Alim.


هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَن تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ

 Şu’arâ / 221 -

 İbni Kesir = Şeytanların kime indiğini size bildireyim mi?


تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ

 Şu’arâ / 222 -

 İbni Kesir = Onlar her günahkar, her müfteriye inerler.


يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ

 Şu’arâ / 223 -

 İbni Kesir = Bunlar ona kulak verirler ve çoğu yalancılardır.


وَالشُّعَرَاء يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ

 Şu’arâ / 224 -

 İbni Kesir = Şairlere gelince; onlara da azgınlar uyar.


أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ

 Şu’arâ / 225 -

 İbni Kesir = Görmedin mi; onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.


وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ

 Şu’arâ / 226 -

 İbni Kesir = Ve onlar, gerçekten yapmadıklarını söylerler.


إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ

 Şu’arâ / 227 -

 İbni Kesir = Ancak iman etmiş, salih amel işlemiş, Allah'ı çokça zikretmiş ve zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar müstesnadır. Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.


Şu’arâ

26-ŞUARA:

1-3- Bu sûrenin ismi, mânâsını Allah bilir. , den, , den, , dan diye Muhammed b. Kâ'b'dan bir rivayet de vardır. Şiddet harflerinin en şiddetlisi, kalkale harflerinin en serti, isti'lâ harflerinin en kalını olduğundan, ilk seste bu sûrenin şiddetli bir korkutma ifade ettiğini hissettirir. "Ta"nın Tûr Dağına, "sîn"in Musa'ya, "mîm" in Muhammed'e işaret olduğu da zihne çarpar.

Bunlar, sûrede böyle basit harflerden oluşarak okunacak âyetler, işte o mübin (apaçık) kitabın âyetleridir.

MÜBÎN: "Bâne" mânâsına "ebâne"den "beyyin" gayet açık, parlak demek olduğundan; kitab-ı mübîn, i'cazı açık olan kitap demek olur ki, kastedilen Kur'ân'dır. Hakkı açıklayan demek dahi olabilirse de buraya uygun olan öncekidir.

4-7- Gökten bir âyet, iman etmeye mecbur edecek bir âyet, tepeden inme kesin bir bela. Halbuki Peygamber ve kitap göndermekten ilâhî kasıt zorla değil, hoşnutlukla olgunluğa erdirmektir.

Boyunları, huzu' boyun eğmek mânâsına geldiğinden, buradaki "a'nâk"ın topluluk mânâsına olan "unuk" un çoğulu olması da uygun görülmüştür. Yani bütün topluluklarıyla ona boyun eğerler. Rahmândan zikir; öğüt ve hatırlatma veya Kur'ân'dır. "Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişizdir."

KERÎM, her şeyin iyisi, a'lâsı, faydalısı.

ZEVC, burada sınıf, cins nevî.

İNBAT, görünüşte sadece bitkilere has gibi görünürse de hayvanlara ve insana işaret eder. Zira hepsinde artma gücü vardır. Bununla beraber yalnız bitkileri düşünmek de yeterlidir. Yani o yeryüzünde sınıf sınıf her türlüsünden ne kadar güzel ve faydalı bitkiler bitirmişiz ve bitirmekteyiz? Baksalar ya! Gerçekten yeryüzündeki o çeşit çeşit bitkileri güzel bir sınıflandırma ile gözden geçirmeli de bir bakmalı; o ne kadar hoş, ne kadar çeşitli, ne kadar faydalı çiftler? Aynı çevre içinde o türlü renkler, o türlü şekiller, türlü çiçekler ve meyveler türlü özellikleriyle o kadar değişik sınıflar, cinsler, neviler, çeşitler, o güzel çiftler nasıl tertip ve tanzim olunup çıkıyor? Hem ölüp kuruduktan sonra yeniden yeniye kaç kereler bitirilip bitirilip duruyor. Hiç bu mükemmel sanat ,kör bir doğanın kendi kendine gelişmesi olur mu?

8- Şüphesiz ki bunda; bu bitkilerin meydana gelmesinde veya biten her güzel çiftte mutlak bir âyet var. Allah'ın birliğine rahmetinin genişliğine, kudretinin büyüklüğüne, ahiretin varlığına delalet eden, imanı gerektiren bir delil var. Bununla beraber çoğu mümin olmadı (iman etmedi); hatta bitkiler ve hayvanlar dünyası ile meşgul olan ve tasniflerini yapanların birçoğu bile Allah'a iman edecek yerde inkâra gittiler.

9- Ve şüphe yok ki Rabbin, O öyle aziz, öyle Rahîmdir. Aziz, dilediğini yapar. Bu sebepten dilediği anda kâfirlerden intikamını alır, intikamı geciktiriyorsa Rahîm olduğu için geciktiriyordur. Şüphesiz, iman edenleri rahmetiyle sevindirecektir. Şimdi bunu hemen aşağıda yedi kıssa ile açıklayacaktır:

Meâl-i Şerifi

10- Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi.

11- "Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı?"

12- (Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar."

13- "Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver."

14- "Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, hemen beni öldürürler."

15- (Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz."

16- "Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.

17- İsrail oğullarını bizimle beraber gönder."

18- "Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

19- "Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!"

20- Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım."

21- "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı."

22- "O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır. "

23- Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?"

24- Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir."

25- (Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi.

26- Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir."

27- (Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi.

28- Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir."

29- Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi.

30- Musa sordu: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"

31- Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi.

32- Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi.

33- Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi.

10-23- Onlara üzerimde bir günah var. Kasas Sûresi'nde (28/15) geleceği üzere kazara kıptiyi öldürmüştü. Zenb (günah) tabiri onların zannettiklerine göredir. Onun için hemen beni öldürüvermelerinden korkarım. Peygamberlik görevini yerine getirmeden önce öldürülmekten korkuyor. Âlemlerin Rabbinin elçisiyiz, denildiği için Firavun; hem o Rabbülâlemin nedir? diyor. edatı ile soru, mahiyeti sormaktır. Mahiyet kelimesi edatına nisbettendir. Yani sorusuna verilecek cevaptır. Demek ki Firavun, bu soru ile Âlemlerin Rabbının mahiyetini sormuş oluyor. Bir şeyin mahiyeti ise benzerleri ile beraber ortak oldukları genel gerçektir. Filanın mahiyeti nedir? denildiği zaman ona ortaklarıyla beraber ne denir? Nevi veya cinsi nedir? denilmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ'nın ortağı, örneği, benzeri imkansız olduğundan ona nitelik diye bir şey düşünülemez.

24-26-Onun için Hz. Musa, cevabda uslüb u hakim denilen tarzı seçip yalnız Rabbülâlemin ismini kavram mânâsıyla düşündürmek üzere "âlemin"i tefsir ederek Göklerin ve yerin ve bütün aralarındakilerin Rabbı, eğer düşünüp anlamaya ehil iseniz, dedi. Yani düşünüp anlamaya ehil değilseniz, anlamazsınız. Fakat eşyanın hakikatini araştırmış, sebepsiz bir hadise olmayacağına tam bir bilginiz var ise, bilirsiniz ki, bu üstünüzdeki gökler ve altınızda ki yer ile aralarındaki bütün bu varlıklar, meydana gelişleri, adetleri, şekillenmeleri, değişikliklere uğramaları ve bütün bu değişme kanunları ile bir Rabbın hükmü ve terbiyesi altında bulunduğuna ve bütün mümkünatının (olabilecek her şeyin) üstünde bir vâcibülvücûd'un (varlığı zorunlu olan bir zatın) ortağı, benzeri olamayacağından zatı, niteliği ile tarif edilmeyip ancak görünen eserleriyle bilinebileceğine tam bir bilgi edinirsiniz. Bu cevaba karşı Firavun etrafındakilere dinlemez misiniz? dedi. Bakın bakın, ben ne soruyorum o nasıl cevap veriyor, demek istiyor ve ihtimal ki, doğanın Rabbe ihtiyacını kabul etmiyordu. Onun için Musa sizin Rabbiniz ve evvelki atalarınızın Rabbi, dedi. Doğa üzerinde tasarrufu olan, bununla birlikte bir hükümete ihtiyaçları açıkça bilinen akıl sahiplerinin açık olan delillerini ileri sürdü ki, âlemler anlamının aslı bulunuyordu. Bunu, sizin ve atalarınızın, diye hitap ve tamlama ile ifade etmesi de, daha çok tesirli ve açık olması içindir. Çünkü, sizin Rabbiniz demekle, kendi ihtiyaçlarını göstermiş oluyor. Ve evvelki atalarınızın demekle de, insanlığın faniliğini anlatarak gururlarını kırmış oluyor. Bununla beraber onları akıl sahipleri tarafından göstermekle kendilerine bir şeref de vermiş oluyordu.

27-Buna karşılık Firavun yine etrafındakilere hitaben herhalde size gönderilmiş olan elçiniz mutlaka deli, dedi. Bu suretle Resulünüz (elçiniz) demesi belli ki, bir alay oluyordu. İşte Firavunluk taslayanların hepsi de böyle Allah yolunun adamlarına deli derler, alay ederler.

28-33-Başlangıçta yumuşaklıkla, hikmet sahibi olarak söz söyleyen Musa, bu inad ve tecavüze karşı yine önceki sözünü tefsir edip açıklayarak aynıyla karşılık verdi. O, doğunun ve batının ve bütün aralarındakilerin Rabbı'dır, eğer siz akıllılarsanız, dedi. Yani her gün görüldüğü üzere güneşi doğdurup batıran O, doğuyu ve batıyı tayin eden ve değiştiren ve bu şekilde cansız cisimleri hareket ettirerek bütün evreni yöneten, hepsinin üzerinde hüküm süren, hepsinin sahip ve maliki O. Eğer siz akıllı olsanız bunu anlardınız; O doğu ve batının Rabbinin, bizi parlatıp sizi dulundurmağa (batırmaya) kadir, ortaktan uzak olduğunu anlardınız da, O nedir? diye sormazdınız. Bu defa da Firavun münakaşadan tehdide geçerek Yemin ederim ki, dedi, eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlak ve muhakkak o zindandakilerden ederim. Zindana atarım, yerinde bu ifadeyi kullanması, o zindandakilerin acıklı halini özellikle hatırlatmak içindir.

Meâl-i Şerifi

34-68- 34- Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz!"

35- "Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?"

36- Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder."

37- "Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler."

38- Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

39- Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi.

40- "Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler.

41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler.

42- Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi.

43- Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi.

44- Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler.

45- Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor! 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47- "İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine "

48- "Musa ve Harun'un Rabbine!"

49- Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!"

50- "Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceğiz."

51- "Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz"

52- Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik.

53- Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

54- "Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır."

55- "(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar. "

56- "Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu.)

57- Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan,

58- Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık.

59- Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık.

60- Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler.

61- İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler.

62- Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir."

63- Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,

64- Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik.

65- Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık,

66- Sonra da ötekileri suda boğduk.

67- Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

68- Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

Meâl-i Şerifi

69- (Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet.

70- Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti.

71- "Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler.

72- İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?"

73- "Veya size fayda veya zararları olur mu?"

74- "Yok, dediler, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk."

75-76- İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"

77- "Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)"

78- "O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir,"

79- "Beni yediren, içirendir,"

80- "Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir."

81- "O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. "

82- "Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur."

83- "Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat."

84- "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!"

85- "Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle!"

86- "Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir. "

87- "(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme."

88- "O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"

89- "Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)."

90- (O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır.

91- Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır.

92-93- Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir.

94- Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar.

95-96- Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki:

97- "Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."

98- "Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk."

99- "Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı."

100- "Bak bizim için ne şefaatçiler var,"

101- "Ne de yakın bir dost."

102- "Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik."

103- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir.

104- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

69-104- "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle."

LİSÂN-I SIDK: Dünyada kıyamete kadar eseri baki kalacak güzel bir nam, yani güzel bir şöhret, dosdoğru güzel bir hatıra, şaşmaz güzel bir anı. Bunun için her ümmet Hz. İbrahim'i sevegelmiştir. Veya zürriyetim içinde benim asıl dinimi yenileyecek, benim gibi doğruluk ve tevhide insanları davet edecek doğru bir dil ki, Muhammed (s.a.v) dir. Şüphesiz bunda, yani okunan İbrahim kıssasında mutlak bir âyet var, yani ibret ve öğüt alınacak, ders edinilecek bir hüccet ve delil vardır.

Meâl-i Şerifi

105- Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

107- "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim.

108- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

109- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir."

110- "Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

111- "Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?"

112- Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur."

113- "Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize!"

114- "Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim."

115- "Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."

116- Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!"

117- Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti."

118- "Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar."

119- Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık.

120- Sonra da arkasında kalanları suda boğduk.

121- Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

122- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

105-122- Kardeşleri Nuh, yani, ayni kavimden olan Nuh, demektir.

Meâl-i Şerifi

123- Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

124- Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

125- "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim."

126- "Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

127- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. "

128- "Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz?"

129- "Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?"

130- "Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorbalar gibi tutuyorsunuz."

131- "Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

132- "O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte,"

133- "Davarlar, oğullar,"

134- "Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir."

135- "Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum."

136- "Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir."

137- "Bu sırf eskilerin âdetidir."

138- "Biz azaba uğratılacak da değiliz."

139- Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.

140- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

123-140- Her yüksek mevki, tepe alâmet. Burada büyük saray ve yüksek köşk gibi aşırı (gösterişli) bina mânâsınadır. Oynuyorsunuz. Abes; hakikî veya hükmî bir faydası olmayan oyun ve eğlence gibi boş şeyler, yani ciddî, uygun bir maksadı olmaksızın yalnız, yapısı ile eğlenmek, öğünmek için yapıyorsunuz veya oyun yerleri yapıyorsunuz. Mısna'ın çoğulu veya masnu'un çoğulu, yani sanat evleri veya yapılan sanatlar. Bundan anlaşılıyor ki, o zaman sanayinin bir aşırılığı varmış, toplumun gerçek faydasına olan şeyleri, maneviyatı, ahlâkı gözetilmeyerek, maddî yapılar ve gösterilerle zulüm ve baskı yapılıyormuş.

Meâl-i Şerifi

141- Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

142- Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

143- "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

144- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

145- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

146- "Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?"

147- "Bahçelerin, pınarların içinde,"

148- "Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında,"

149- Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz."

150- "Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin."

151-52- "Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın."

153- "Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!"

154- "Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir."

155- Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi.

156- "Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir."

157- Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular.

158- Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.

159- Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

141-159- Haydi bir âyet getir, yani peygamber olduğuna işaret olacak bir mucize içme hakkı. Fıkıhta içmek, hayvan ve tarla sulamak ve kullanmak için su alma hakkı, yalnız içmek için olana şefe hakkı (dudak hakkı) denilir. Bir su arkından böyle nöbetle yararlanmaya (Muhâyee, yani bölüşülmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile kullanma) denilir. Salih (a.s) deve ile kavmi arasında suyu nöbetleşe istifadeye koymuştu.

Meâl-i Şerifi

160- Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

161- Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız?"

162- "Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

163- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

164- "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

165- "İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?"

166- "Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz!"

167- Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın."

168- Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim."

169- "Yâ Rabbi! Beni ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar."

170- Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık,

171- Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı.

172- Sonra geridekilerin hepsini helak ettik.

173- Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu!

174- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

175- Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

160-175- Münzerin yağmuru, uyarıldıkları halde yola gelmeyenlerin başına yağdırılan taş yağmuru. Meâl-i Şerifi

176- Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti.

177- Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

178- "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

179- "Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

180- "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir."

181- "Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın."

182- "Ve doğru terazi ile tartın."

183- "Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

184- "O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun."

185- Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin."

186- "Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz."

187- "Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver."

188- Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.

189- Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!

190- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

191- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

176-188- Eyke halkı, Eykeliler, -Leyke kırâetlerine göre, Leykeliler- Eyke yumuşak ağaç bitiren bataklık demek olup Medyen'e doğru deniz sahilinde bir yerin adıdır. Burda yaşayan birtakım insanlar vardı Şuayb (a.s) bunlara da gönderilmişti. Fakat onların kavminden değil, yabancı idi. Onun için "Ehûhüm" (Onların kardeşi) denilmeyerek sadece Şuayb, denilmiştir. Leyke, 'nün nakl ile okunuşu olabilirse de merkezleri olan kasabanın ismi de (olabilir) deniliyor. Yani Leyke, taş yağmuruna tutulanların merkez şehirleri imiş. Şu halde Eshabüleyke (Leyke halkı), Eshabü'l-Hicr (Taş yağmuruna tutulanlar) demek olur. Bunların ticaretle meşgul oldukları, zalim ve hilekar oldukları anlaşılıyor.

189-191- KISTAS: Mizan, terazi, kantar, çeki gibi ölçü birimi demektir ki, aslı Rumcadır, denilmiştir. Zulle günü (gölge günü), rivayet olunduğuna göre yüce Allah bunlara yedi gün, yedi gece şiddetli bir hararet musallat kılmış, nefesleri tıkanmış. Evlerinin içerisine sokulmuşlar duramamışlar, ovaya fırlamışlar. Bir bulut güneşe gölge olmuş, bir serinlik bir rahat duyar gibi olmuşlar; birbirlerine seslenerek altına toplanmışlar. O zulle, o gölgelik Allah tarafından bir ateş halinde üzerlerine inmiş, hepsini yemiş bitirivermiş. Bu şekilde üzerlerine istedikleri gibi gökten bir parça düşürülmüş, demektir. Bu olay burada kısaca anlatılan yedi olayın sonuncusudur. Peygamberi yalan sayanlara azab indirilişinin değişmez bir kaide olduğu bu yedi olay ile anlatılarak inkârcılara tehdit ve peygamberlere teselli yapıldıktan sonra buyuruluyor ki:

Meâl-i Şerifi

192- Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

193- (Resulüm!) Onu Rûhu'l-emin (Cebrail) indirdi;

194- Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;

195- Açık parlak bir Arapça lisan ile.

196- O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.

197- İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?

198-199- Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

200-201- Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

202- İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

203- O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?...diyeceklerdir.

204- (Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı.

205- Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek,

206- Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa,

207- O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

208- Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.

209- (Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz.

210- Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.

211- Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez.

212- Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.

213- O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun.

214- (Önce) en yakın hısımlarını uyar.

215- Ve sana uyan müminlere kanadını indir.

216- Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım."

217- Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.

218- O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

219- Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.)

220- Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur.

221- Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?

222- Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler.

223- Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.

224- Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar.

225-226- Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

227- Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

192-193- Ve hakikaten o; bahsi geçen âyetleri ihtiva eden Kur'ân şüphesiz âlemlerin Rabbının bir indirmesidir. Aslında O'nun sözü, O'nun sıfatı olup Arapça harflerle bu lafızları giydirip indirten O'dur. O'nun tarafından indirilmedir. Rabbül-âlemin (Âlemlerin Rabbi) ne tamlama yapılması; bu indirme, yüce Allah'ın bütün âlemleri içine alan bir terbiyesi ve acıması hükmünde bulunduğunu anlatmak "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 21/107) mânâsını hatırlatmak içindir. Âlemlerin Rabbinden onu o Ruh-ı Emin (Emin Ruh) indirdi (veya onunla o Emin Ruh indi).

194-RUH-I EMİN, O EMİN RUH, yani yüce Allah'ın emanetini yüklenmiş olan tam bir güvenlikle vahyini peygamberlerine ulaştıran Ruh, Cibril-i Emin (a.s)dir. Senin kalbin üzerine, yani yalnız üzerine indirmedi, kalbine, vicdan ve şuurun kaynağı olan varlığının bütün zerrelerine işletti, tamamen hafızana verdi ve bütün bundaki ahlâkı, bilgiyi ve irfanı sana meleke (alışkanlık) kıldı.

Necmeddin-i Kübra tefsirinde der ki, "Tevrat da Hz. Musa (a.s)a levhalar halinde indirilmeyip de böyle kalbine indirilmiş olsaydı, kızgınlık halinde onları elinden bırakıvermezdi ve gizli ilimleri öğrenmek için Hızır'ı aramaya gitmezdi. Âlemlerin Rabbı bunu böyle bütün kalbini kavramak üzere Emin Ruh ile indirdi ki, tam mânâsıyla güven sağlayıp O uyarıcılardan olasın. Yani uyarı ile peygamberlikleri meşhur olan yukarda adı geçen peygamberler gibi emin bir peygamber olup uyarasın.

195- Mübin, yani anlattığını açık ve güzel bir ifade ile anlatır bir Arapça lisan ile. Arapça aslında her mânâyı iyi anlatabilen bir dil olmakla beraber Kur'ân onu, en yüksek bir şekilde süsleyip açıklık getirerek parlatmıştır.

196-Bu sebepten yukarda anlatılan olaylarda yapılan uyarıların mânâsını anlamamakta Arapların hiçbir özrü yoktur. Bununla beraber o şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır. Yani önceki kitaplarda da bu Kur'ân'ın adı geçmiştir.

197-Böyle olduğunu inkâr ediyorlarsa. İsrail oğulları bilginlerinin onu bilmesi bile onu inkâr edenlere bir delil değil midir? İsrail oğulları bilginlerinden bir kısmı, Tevrat ve İncil de Peygamber (s.a.v) 'in sıfat ve özelliklerinin anlatıldığını söylüyorlardı.

Kureyş de gidip onlardan bu haberi öğreniyorlardı.

198-199- Eğer biz onu Arapça bilmeyenlerin birine indirseydik, böyle bir mucize yapsaydık da onlara onu, o okusaydı -ki bu şekilde okunan Kur'ân aslında bir mucize olduğu gibi, okuyuş da başka bir mucize olurdu- yine ona inanmazlardı. Yabancı değil, pekala Arapça biliyormuş, derlerdi.

200-210- İşte bu Kur'ân'ın Allah'tan inme bir mucize olduğuna inanmayanlar böyle inatçı kâfirlerdir. Biz onu günahkarların kalplerine böylece sokmuşuzdur. Mânâsını anlarlar, fesahat ve belagatının (kusursuz ve fevkalade açık ifadelerinin) güzelliğini tanırlar, gerek tertibi ve gerek mânâsındaki gizli haberleri yönünden yapılması mümkün olmadığını ve bir benzerinin yapılamayacağını bilirler ve önceki kitaplarda bahsi geçtiğini de duyarlar, fakat ona iman etmezler, günahkar oldukları için inanmak işlerine gelmez, o uyarmalar hoşlarına gitmez, ta ki, o acıklı azabı görsünler, yani azabı görecekleri ana kadar inanmazlar, görmek için inanmazlar. Şimdi azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar? Yani azab gelince "Bize mühlet verilir mi?" (Şuarâ, 26/203) diyeceklerken şimdi "Bizi tehdit ettiğin (azabı) getir" (A'râf, 7/70), "Başımıza gökten (taş) yağdır" (Enfal, 8/82) diye acele mi ediyorlar? "Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır."

Bunu şeytanlar alıp indirmedi, bir kısım inkârcılar peygamberliği, bir kahinlik gibi kabul ederek Kur'ân'ı, kahinlere yapılan cin ve şeytan aşılaması şeklinde göstermek istemişlerdi. Bununla onlar reddediliyor. Yani bunda hiçbir şeytan işi yoktur. Âlemlerin Rabbinden onu Emin Ruh indirdi, şeytanlar değil.

211- O hem onlara yaraşmaz, şeytana yakışır bir şey değildir, şeytanlığa terstir. Hem de güçleri yetmez, isteseler de yapamazlar.

212- Çünkü onlar işitmekten katî şekilde uzaktırlar. Mele-i alâ (büyük meleklerin toplandığı yer) yı dinlemek onlara yasaktır. "Onlar artık mele-i alâ da olup bitenleri dinleyemezler. Dinlemeye kalkışsalar her taraftan taşlanırlar" (Sâffat, 37/8), (Sâffât, 37/8 ve Cin, 72/9-8. âyetlerin tefsirine bkz.)

213- Böylece sakın Allah ile beraber diğer bir ilâha çağırma ki, azab edileceklerden olmayasın. Madem ki hakikat böyledir, sen o uyarıcı peygamberlerden olasın diye, bu Kur'ân sana Allah tarafından Emin Ruh ile indirilmiş ve şeytanlar işitmekten men olunmuştur. O halde sen de Allah'tan başkasına ne dua et, ne davet et! Peygambere bu hitabın böyle şirkten nehiy şeklinde gelmesi tevhid inancına davette ihlası (samimiyeti) artırmak için bir coşturma ve diğer mükellefleri korkutmada örnek olmak için bir inceliktir.

214- Hem en yakın hısımlarını uyar, yani önce içinde yaşadığın kendi hısımlarının en yakınlarından uyarmaya başla.

Rivayet edildiğine göre bu âyet indirildiği zaman Peygamber (s.a.v) Safa tepesine çıktı, oymak oymak bütün akrabasını çağırdı, hepsi yanında toplandılar "Ben size, şu dağın arkasında düşman atlıları var, desem bana inanır mısınız?" buyurdu, "evet" dediler. "O halde ben size haberci geldim, ileride şiddetli bir azab var" buyurdu.

215- "Kanadını indir." Kanad indirmek alçak gönüllülükle merhamet ve şefkat mânâsına istiaredir. Müminlerden sana tabi olanlara ki, gerek yakınlarından olsun, gerek olmasın.

216- Yok sana karşı gelirler, yani tabi olmazlarsa ben sizin amellerinizden uzağım, sorumluluğunu kabul etmem de.

217- Sen o Aziz ve Rahim'e; yani düşmanlarını yok etmeye ve dostlarına yardıma güç ve kuvveti yeterli olan yüce Allah'a güven. O onların kötülüklerinden seni korur.

218- O ki kalktığın zaman görür, yani namaza, özellikle teheccüde veya iyiliği emretmeye, Allah'ın dinini yükseltmeye kalkarken seni ve secde edenler arasında dönüp dolaştığını, namaz kılanlara imam olarak hareket tarzını veya müminleri kontrol için aralarında dolaştığını veya Allah'ın dinini yükseltmekte müminler arasında gayretini veya peygamberlik görevini yerine getirmek için peygamberler arasındaki hizmetlerini. Bir de "dünyaya gelinceye kadar müminden mümine atalarının sulbünden gelişini" diye bir mânâ verilmiş ise de, bu intikal geçmişte olup âyetin ifade şekli şimdiki ve gelecekteki hali belirttiğinden, bu mânânın burada dolaylı kullanılması uzak görünmektedir.

219- O ki kalktığın zaman görür, yani namaza, özellikle teheccüde veya iyiliği emretmeye, Allah'ın dinini yükseltmeye kalkarken seni ve secde edenler arasında dönüp dolaştığını, namaz kılanlara imam olarak hareket tarzını veya müminleri kontrol için aralarında dolaştığını veya Allah'ın dinini yükseltmekte müminler arasında gayretini veya peygamberlik görevini yerine getirmek için peygamberler arasındaki hizmetlerini. Bir de "dünyaya gelinceye kadar müminden mümine atalarının sulbünden gelişini" diye bir mânâ verilmiş ise de, bu intikal geçmişte olup âyetin ifade şekli şimdiki ve gelecekteki hali belirttiğinden, bu mânânın burada dolaylı kullanılması uzak görünmektedir.

220- Her halde O, herşeyi işiten her şeyi bilendir. Bütün söylediklerinizi işitir, niyetlerinizi bilir, ona göre mükafatını verir. Bu sebepten her yönden güven ve emniyete, dua ve ibadete layıktır.

221- Şeytanlar kimin üzerine iner, size haber vereyim mi? Yukarda Kur'ân'ın şeytan telkini olamayacağı anlatılmıştı. Şimdi de şeytanların kimler üzerine ineceği anlatılarak Hz. Peygamber'in yüce şahsiyetine şeytanların yanaşamayacağı ifade ediliyor.

222-Bakınız şeytanlar kimin üzerine inerler: Her bir effâk-i esim üzerine inerler, nerede bir effâk, çok yalancı, yalan uydurucu, iftiracı sahtekar; esim, günahtan korkmaz, vebal yüklenen, kötülük işleyen kimse varsa onlara inerler. Şeytan inmek için önce böyle günahtan, yükten çekinmez, sahteci, kötülükçü, kötü nefisleri arar. Bu şekilde birleşmeleri arasındaki ilgi ve yakınlığına göre olur. Bu ise Hz. Muhammed (s.a.v)in ahlâkına tamamen zıddır.

223- İkinci olarak ki onlara kulak verirler. Yani günahtan korkmaz sahtekârlar, o şeytanların telkinlerine kulak verir, dinlemek için hazırlanırlar çoğu yalancıdırlar. Yani söylediklerinin çoğunu yalan söylerler, Şeytanlar onlara bir kuruntu ve zan aşılarlar, onlar da kendi hayallerine göre uydurur uydurur söylerler. Onun için kahin sözlerinin bazısı rastgelse bile çoğu yalan çıkar. Muhammed Aleyhisselam'ın davranışları ve sözleri hâşâ böyle değildir. O birçok gizli şeylerden haber vermiş ve hepsi doğru çıkmıştır. Hiç yalanı işitilmemiş ve görülmemiştir. Bütün özelliği doğruluktur.

Kur'ân'ın icazı hem mânâ, hem de söz yönüyle olduğundan, inkârcılar mânâdaki Allah bilgisi ve gizli sırları, şeytan ve falcılığa dayamak istedikleri gibi, tertipteki güzelliği de şiir türünden göstermek istedikleri için, her ikisini de reddetmek üzere buyruluyor ki;

224- Şairler ise onları çapkınlar ve sapkınlar takip ederler. Hak ve gerçek peşinde değil, sade bir istek, arzu ve hevesleri peşinde giden, hep zevk ve eğlence arayan şaşkınlar ve azgınlar onların ardına düşerler.

225- Görmez misin onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını? Şiir de esas hüküm değil, yalnız nefsin duygularını, zevkini veya iğrenmesini gıcıklayacak duygulardır. Onun için şairler, eğri doğru, iyi kötü her konuya dalar, her vadide otlar ve ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dalarsa o kadar etkili olacağından her telden çalmak için, iyi ve kötü her vadide sarhoş bir şekilde dolaşırlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Sözleri işlerini tutmaz ve işte bu iki özelliklerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınlar düşerler. Bu sebepten bu şairlerde Hz. Muhammed'e ve o Peygambere tabi olan Muhammed ümmetine benzemezler.

226- Görmez misin onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını? Şiir de esas hüküm değil, yalnız nefsin duygularını, zevkini veya iğrenmesini gıcıklayacak duygulardır. Onun için şairler, eğri doğru, iyi kötü her konuya dalar, her vadide otlar ve ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dalarsa o kadar etkili olacağından her telden çalmak için, iyi ve kötü her vadide sarhoş bir şekilde dolaşırlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Sözleri işlerini tutmaz ve işte bu iki özelliklerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınlar düşerler. Bu sebepten bu şairlerde Hz. Muhammed'e ve o Peygambere tabi olan Muhammed ümmetine benzemezler.

227- Şeytanîdirler Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, sözleri işlerine uygun olarak iyilik isteyenler ve Allah'ı çok ananlar, şiirlerinin çoğu Allah'ı birleme, O'na hamd ve şükretme ve O'nun yüceliğini ifade ile Allah'ı anma ve yarattığı şeylerden O'nun kudretini hatırlama, ile O'na kulluk yapmayla ilgili olanlar ve kendilerine zulmedildikten sonra öclerini alanlar müstesna. Yani hiciv yaparlarsa kendilerine, yani müminlere yapılan zulmün öcünü almak, söylenen hicvi reddetmek için söylerler. İşte böyle; mümin, iyi, Allah'ı zikreden ve müminlere yapılan zulüm ve haksızlığın öcünü alan, hakkın savunucusu Abdullah b. Revaha ve Hassan b. Sabit ve Ka'b b. Malik ve Ka'b b. Züheyr gibi müslüman şairleri o kötü hallerden müstesnadırlar. Bunlar sadıktırlar, bunlara tabi olanlar sapkın değildirler.

O zulmedenler ise hangi dönüşe (akıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler. Yahut hangi dönüş meydanında yuvarlanacaklar. Bu cümlenin zalimlere ne kadar şiddetli bir tehdit ifade ettiği açıktır. Yani bugün müslümanlara zulmeden o zalimler, bugünkü yaptıkları zulum ile nasıl bir uçuruma yuvarlanmakta olduklarını öldükleri zaman anlayacaklar. Aynı zamanda bu cümle, İslâm dininin dünyada zalimlere karşı yapacağı hak ve adalet inkılabının önemini hatırlatmaktadır ki, geleceğe ait bu gizli haberin önemi çok açıktır. Bunun için geçmişten bunu açıklayacak bir misal, gelen sûredeki harika (mucize) larla ortaya konularak gelecek müjdelenecektir.