وَالطُّورِ
Tûr / 1 -
Vet tûri.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun Tûr'a.
Abdullah Parlıyan = Andolsun Tûri Sîna Dağına,
Adem Uğur = Tûr'a, andolsun ki,
Ahmed Hulusi = O Tur'a (Tur - Sinâ Dağı'nda Musa'nın karşılaştığı hakikate),
Ahmet Tekin = Tûr’a (dağa) andolsun!
Ahmet Varol = Andolsun Tur'a,
Ali Bulaç = Tur'a andolsun.
Ali Fikri Yavuz = Gasem olsun o Tûr dağına...
Ali Ünal = Yemin olsun Tûr’a (Sina Dağı’na);
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Tûr'a, açılmış ince deride yazılı kitaba, imar edilmiş o eve; yükseltilmiş şu tavana, kabaran denize yemin olsun ki… [585][586]
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Andolsun Tur'a,
Elmalılı Hamdi Yazır = Kasem olsun o Tura
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun o Tur'a,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun Tûr'a,
Gültekin Onan = Tur'a andolsun.
Harun Yıldırım = Andolsun Tur’a,
Hasan Basri Çantay = Andolsun «Tuur» a,
Hayrat Neşriyat = Yemîn olsun Tûr (dağın)a!
İbni Kesir = Andolsun; Tur'a.
Kadri Çelik = Andolsun Tur'a.
Muhammed Esed = Düşün Sina Dağı'nı!
Mustafa İslamoğlu = Ulu Sina dağı şahit olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-3) Kasem olsun Tûr'a. Ve yazılmış bir kitaba. Yayılmış bir ince deride.
Ömer Öngüt = Andolsun Tur'a!
Şaban Piriş = (1-3) Tûr’a... yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba...
Sadık Türkmen = Ant olsun Tur’a (Sina dağına),
Seyyid Kutub = Andolsun Tur'a.
Suat Yıldırım = Tur’a (o dağa)
Süleyman Ateş = Andolsun Tûr'a (Mûsâ'nın vahiy aldığı Sinâ Dağı'na).
Tefhim-ul Kuran = Tûr'a andolsun,
Ümit Şimşek = And olsun Tûr'a.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun Tûra,
İskender Ali Mihr = Tur Dağı’na yemin olsun.
İlyas Yorulmaz = Tur (dağ)’a,
وَكِتَابٍ مَّسْطُورٍ
Tûr / 2 -
Ve kitâbin mestûrin.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yazılmış kitaba.
Abdullah Parlıyan = satır satır yazılmış kitaba,
Adem Uğur = Satır satır yazılmış Kitab'a,
Ahmed Hulusi = Satır satır yazılmış (tüm detayları ihtiva eden) BİLGİ'ye!
Ahmet Tekin = Satır satır yazılmış kitaplara andolsun!
Ahmet Varol = (2-3)Yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitaba,
Ali Bulaç = Satır (satır) dizili kitaba,
Ali Fikri Yavuz = (2-3) Açılmış sayfalara yazılı olan Kur’an’a,
Ali Ünal = Ve yazılmış kitaplara
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Tûr'a, açılmış ince deride yazılı kitaba, imar edilmiş o eve; yükseltilmiş şu tavana, kabaran denize yemin olsun ki… [585][586]
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Celal Yıldırım = Yayınlanmış ince deri üzerine yazılı Kitâb'a,
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Satır satır yazılmış Kitap'a,
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Kaydedilmiş kitaba,
Elmalılı Hamdi Yazır = Yazılmış bir kitaba
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (2-3) Yayılmış ince deri üzerine yazılmış bir Kitab'a,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (2-3) Yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba,
Gültekin Onan = Satır (satır) dizili kitaba,
Harun Yıldırım = Satır dizili kitaba,
Hasan Basri Çantay = (2-3) Neşredilmiş kâğıd (lar) içinde yazılı kitaba,
Hayrat Neşriyat = (2-3) Ve yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitâb’a (Kur’ân’a)!
İbni Kesir = Satır satır dizilmiş kitaba;
Kadri Çelik = Satır (satır) dizili kitaba.
Muhammed Esed = Düşün (Allah'ın) vahyi(ni), ki işlenmiştir
Mustafa İslamoğlu = Satırlarda kayıtlı ilahi mesaj (şahit olsun),
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-3) Kasem olsun Tûr'a. Ve yazılmış bir kitaba. Yayılmış bir ince deride.
Ömer Öngüt = Satır satır yazılmış Kitab'a andolsun!
Şaban Piriş = (1-3) Tûr’a... yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba...
Sadık Türkmen = Satır Satır yazılmış kitaba;
Seyyid Kutub = Satır satır yazılmış Kitab'a;
Suat Yıldırım = (2-3) İnce deri üzerine yazılmış o kitaba.
Süleyman Ateş = Satır satır yazılmış Kitaba;
Tefhim-ul Kuran = Satır (satır) dizili kitaba,
Ümit Şimşek = (2-3) Ve yayılmış yapraklarda yazılmış kitaba.
Yaşar Nuri Öztürk = Satır satır yazılmış Kitap'a,
İskender Ali Mihr = Satır satır yazılmış Kitab’a andolsun.
İlyas Yorulmaz = Satır satır yazılmış kitaba ki,
فِي رَقٍّ مَّنشُورٍ
Tûr / 3 -
Fî rakkın menşûrin.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yayılmış kâğıtta.
Abdullah Parlıyan = yayılmış açık kağıt ve deriler üzerine,
Adem Uğur = yayılmış ince deri üzerine
Ahmed Hulusi = Menşur (açığa çıkmış) rakk'ta (algılanır fiiller boyutunda).
Ahmet Tekin = Yayılmış ince derilere, yazılmış kitaplara andolsun!
Ahmet Varol = (2-3) Yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitaba,
Ali Bulaç = Yayılmış ince deri üzerine;
Ali Fikri Yavuz = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Ali Ünal = Açılıp yayılmış parşümenler (ve kâğıtlar) üzerine;
Bayraktar Bayraklı = Ve yayılmış bir verakta
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Celal Yıldırım = Yayınlanmış ince deri üzerine yazılı Kitâb'a,
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Ki parşömen üzerinde yayımlanmış.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve yayılmış bir verakta
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (2-3) Yayılmış ince deri üzerine yazılmış bir Kitab'a,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (2-3) Yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba,
Gültekin Onan = Yayılmış ince deri üzerine;
Harun Yıldırım = Yayılmış ince deri üzerine,
Hasan Basri Çantay = (2-3) Neşredilmiş kâğıd (lar) içinde yazılı kitaba,
Hayrat Neşriyat = (2-3) Ve yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitâb’a (Kur’ân’a)!
İbni Kesir = Yayılmış ince deri üzerine.
Kadri Çelik = Yayılmış ince deri üzerine.
Muhammed Esed = açık tomarlar üstüne.
Mustafa İslamoğlu = açılmış deri tomarlarda!
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-3) Kasem olsun Tûr'a. Ve yazılmış bir kitaba. Yayılmış bir ince deride.
Ömer Öngüt = Yayılmış ince deri üzerinde,
Şaban Piriş = (1-3) Tûr’a... yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba...
Sadık Türkmen = Yayılmış ince deri üzerine.
Seyyid Kutub = Yayılmış ince deri üzerine.
Suat Yıldırım = (2-3) İnce deri üzerine yazılmış o kitaba.
Süleyman Ateş = (1-3) Tûr’a... yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba...
Tefhim-ul Kuran = Yayılmış ince deri üzerine;
Ümit Şimşek = (2-3) Ve yayılmış yapraklarda yazılmış kitaba.
Yaşar Nuri Öztürk = (2-3) İnce deri üzerine yazılmış o kitaba.
İskender Ali Mihr = (…ki o Kitab’ın) içinde yazılar sayfalarda yayılmıştır.
İlyas Yorulmaz = İnce deriler üzerine yazılmış,
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
Tûr / 4 -
Vel beytil ma’mûri.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve mâmur eve.
Abdullah Parlıyan = hac, umre ziyaretçileri ve meleklerle şenlenmiş olan eve,
Adem Uğur = Beyt-i Ma'mûr'a,
Ahmed Hulusi = Mamur eve (Kâbe’ye),
Ahmet Tekin = Akın akın ziyâret edilen, mâmur, hareketli, canlı Kâbe-i Muazzama’ya, Beytü’l-ma’mûr’a andolsun!
Ahmet Varol = Ma'mur eve,
Ali Fikri Yavuz = (Meleklerin gökte tavaf ettikleri) Beyt-i Ma’mur’a,
Ali Ünal = Ve Beyti Ma’mur’a (sürekli iskân ve ziyaret olunan Ev’e);
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Tûr'a, açılmış ince deride yazılı kitaba, imar edilmiş o eve; yükseltilmiş şu tavana, kabaran denize yemin olsun ki… [585][586]
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Celal Yıldırım = Bayındır eve (veya Beytü'l-Ma'mûr'a),
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Sık sık ziyaret edilen Eve (Kabe'ye),
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve beyti ma'mûra
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Beyt-i Ma'müra,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ma'mur eve,
Gültekin Onan = Ma'mur eve,
Harun Yıldırım = Beyti Ma’mur’a,
Hasan Basri Çantay = Ma'muur eve,
Hayrat Neşriyat = Ve (gökte meleklerin tavâf ettiği) Beyt-i Ma'mûr’a!
Kadri Çelik = Beyt-i Ma'mur'a.
Muhammed Esed = Ayakta kalan (ibadet) evi(ni) düşün!
Mustafa İslamoğlu = el-Beytu'l-Ma-mur şahit olsun,
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-7) Ve Beyt-i Mâmur'a. Ve yükseltilmiş tavana. Ve dolmuş denize kasem olsun ki, şüphe yok, Rabbinin azabı elbette vaki olacaktır.
Ömer Öngüt = Beyt-i Mâmur'a andolsun!
Sadık Türkmen = Mamur eve (Kâbe’ye),
Seyyid Kutub = Ma'mur bir ev olan Ka'be'ye.
Suat Yıldırım = Beyt-i Ma’mûr’a
Süleyman Ateş = Ma'mur (bakımlı, şen) Ev (Ka'be'y)e,
Tefhim-ul Kuran = Ma'mur eve,
Ümit Şimşek = Ve Beyt-i Mâmur'a.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun düzenli bir biçimde bakılan o eve,
İskender Ali Mihr = Beyti Mamur’a (Mamur Ev’e) andolsun.
İlyas Yorulmaz = Bina edilmiş eve (Kâbe ye),
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ
Tûr / 5 -
Ves sakfil merfûi.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yüceltilmiş tavana.
Abdullah Parlıyan = yükseltilmiş tavana,
Adem Uğur = Yükseltilmiş tavana (göğe),
Ahmed Hulusi = Ref'olunmuş (Fiiller mertebesinin fevki olan ilim) tavana,
Ahmet Tekin = Yükseltilmiş tavana, semâya, uzaya andolsun!
Ahmet Varol = Yükseltilmiş tavana,
Ali Bulaç = Yükseltilmiş tavana,
Ali Fikri Yavuz = Yükseltilmiş semâya,
Ali Ünal = Ve yükseltilmiş olan o tavana (gök kubbeye);
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Tûr'a, açılmış ince deride yazılı kitaba, imar edilmiş o eve; yükseltilmiş şu tavana, kabaran denize yemin olsun ki… [585][586]
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Celal Yıldırım = Yükseltilmiş tavana,
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Yükseltilmiş tavana,
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve sakfi merfûa
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yükseltilmiş tavana (göğe),
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yükseltilmiş tavana,
Gültekin Onan = Yükseltilmiş tavana,
Harun Yıldırım = Yükseltilmiş tavana,
Hasan Basri Çantay = Yükseltilmiş tavana,
Hayrat Neşriyat = Ve yükseltilmiş tavana (göğe)!
İbni Kesir = Yükseltilmiş tavana.
Kadri Çelik = Yükseltilmiş tavana (gökyüzüne).
Muhammed Esed = Düşün yüksek (göğün) tavanı(nı)!
Mustafa İslamoğlu = yüceltilmiş gök kubbe şahit olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-7) Ve Beyt-i Mâmur'a. Ve yükseltilmiş tavana. Ve dolmuş denize kasem olsun ki, şüphe yok, Rabbinin azabı elbette vaki olacaktır.
Ömer Öngüt = Yükseltilmiş tavana andolsun!
Şaban Piriş = Yükseltilmiş gök kubbeye...
Sadık Türkmen = Yükseltilmiş tavana (göklere).
Seyyid Kutub = Yükseltilmiş tavan gibi göğe.
Suat Yıldırım = O pek yüksek tavan, gökkubbeye.
Süleyman Ateş = Yükseltilmiş tavana (göğe),
Tefhim-ul Kuran = Yükseltilmiş tavana,
Ümit Şimşek = Ve yükseltilmiş tavana.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun yükseltilmiş tavana,
İskender Ali Mihr = Yükseltilmiş tavana (yeryüzünün tavanına) andolsun.
İlyas Yorulmaz = Yükseltilmiş gökyüzüne,
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ
Tûr / 6 -
Vel bahril mescûri.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve taşkın, coşkun, dalgalanıp duran denize.
Abdullah Parlıyan = taşkın, coşkun ve dalgalanıp duran denize;
Adem Uğur = Kaynatılmış denize (bunlara andolsun ki),
Ahmed Hulusi = Kabarıp taşan (ilim - dalga {wave}) okyanusuna!
Ahmet Tekin = Yanan dolu denizlere, okyanuslara andolsun!
Ahmet Varol = Tutuşturulmuş denize, [1]
Ali Bulaç = Kabarıp, tutuşan denize,
Ali Fikri Yavuz = Taşkın denize...
Ali Ünal = Ve dopdolu, (kaynatılmayı bekleyen) deniz(ler)e,
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Tûr'a, açılmış ince deride yazılı kitaba, imar edilmiş o eve; yükseltilmiş şu tavana, kabaran denize yemin olsun ki… [585][586]
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Celal Yıldırım = Dolup kabaran (veya kaynayıp kabaran) denize and olsun ki,
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Ve kaynatılmış denize...
Elmalılı Hamdi Yazır = bahri mescûre ki
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve kızdırılıp kaynatılmış taşkın denize ki,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kaynatılmış denize, (andolsun ki)
Gültekin Onan = Kabarıp, tutuşan denize,
Harun Yıldırım = Kabarıp tutuşan denize,
Hasan Basri Çantay = Dolan denize,
Hayrat Neşriyat = (6-8) Ve tutuşturulmuş denize (yemîn olsun) ki, şübhesiz Rabbinin azâbı elbette vâki'(olacak)tır; onun için hiçbir def' edici yoktur!
İbni Kesir = Dolan denize.
Kadri Çelik = Kabarıp tutuşan denize.
Muhammed Esed = Kabaran denizi düşün!
Mustafa İslamoğlu = Kükreyen taşkın deniz şahit olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-7) Ve Beyt-i Mâmur'a. Ve yükseltilmiş tavana. Ve dolmuş denize kasem olsun ki, şüphe yok, Rabbinin azabı elbette vaki olacaktır.
Ömer Öngüt = Kabarıp taşan denize andolsun!
Şaban Piriş = Taşkın denize andolsun ki...
Sadık Türkmen = Kaynayan dalgalı denize!
Seyyid Kutub = Kaynatılmış denize
Suat Yıldırım = Ağzına kadar dolu okyanusa yemin olsun ki:
Süleyman Ateş = Kaynatılmış denize (bunlara andolsun ki),
Tefhim-ul Kuran = Kabarıp, tutuşan denize,
Ümit Şimşek = Ve yakılmış denize.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun o alevlerle kaynatılıp köpürtülmüş denize,
İskender Ali Mihr = Dolu denize andolsun.
İlyas Yorulmaz = Su ile doldurulmuş denize yemin olsun ki,
إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
Tûr / 7 -
İnne azâbe rabbike le vâkı’un.
Diyanet İşleri = (1-7) Tûr’a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, “Beyt-i Ma’mur”a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Rabbinin azâbı, yerine gelip olacak.
Abdullah Parlıyan = Gerçek şu ki, ey insanoğlu! Rabbin tarafından günahkarlar için hazırladığı azap, kesinlikle gerçekleşecektir.
Adem Uğur = Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki Rabbinin azabı elbette gerçekleşecek olgudur!
Ahmet Tekin = Rabbinin azâbı, mutlaka gerçekleşecektir.
Ahmet Varol = Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Ali Bulaç = Şüphesiz senin Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.
Ali Fikri Yavuz = Ki, Rabbinin azabı muhakkak vuku bulacaktır.
Ali Ünal = Ki, Rabbinin cezası mutlaka vuku bulacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Rabbinin azabı kesinlikle gerçekleşecektir.
Bekir Sadak = (1-7) Tur'a, yayilmis ince deri uzerine satir satir dizilmis Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yukseltilmis tavan gibi goge, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabi hic suphesiz gelecektir.
Celal Yıldırım = Elbette Rabbin azabı gerçekleşecektir.
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Rabbinin cezalandırması kesinlikle gerçekleşecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbının azâbı olacak muhakkak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rabbinin azabı elbette gerçekleşecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.
Gültekin Onan = Şüphesiz senin rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.
Harun Yıldırım = Şüphesiz Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.
Hasan Basri Çantay = Ki Rabbinin azâbı hiç şübhesiz vaaki'dir (inecekdir),
Hayrat Neşriyat = (6-8) Ve tutuşturulmuş denize (yemîn olsun) ki, şübhesiz Rabbinin azâbı elbette vâki'(olacak)tır; onun için hiçbir def' edici yoktur!
İbni Kesir = Muhakkak Rabbının azabı vuku bulacaktır.
Kadri Çelik = Ki şüphesiz senin Rabbinin azabı, kesin olarak gerçekleşecek olandır.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki (ey insanoğlu!) Rabbin tarafından (günahkarlar için) öngörülmüş olan azap, kesinlikle vuku bulacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Şüphe yok ki, Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır;
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-7) Ve Beyt-i Mâmur'a. Ve yükseltilmiş tavana. Ve dolmuş denize kasem olsun ki, şüphe yok, Rabbinin azabı elbette vaki olacaktır.
Ömer Öngüt = Rabbinin azabı mutlaka meydana gelecektir.
Şaban Piriş = Rabbinin azabı elbette gerçekleşecektir.
Sadık Türkmen = Gerçek şu Kİ; Rabbinin (hakedenlere) azabı mutlaka gerçekleşecektir,
Seyyid Kutub = Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir.
Suat Yıldırım = Rabbinin cezası mutlaka vuku bulacaktır.
Süleyman Ateş = Rabbinin azâbı mutlaka vuku bulacaktır;
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz senin Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecek olandır;
Ümit Şimşek = Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki hiç kuşkusuz, senin Rabbinin azabı meydana gelecektir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Rabbinin azabı, mutlaka vuku bulacaktır.
İlyas Yorulmaz = Rabbinin azabı mutlaka (kıyamet) meydana gelecektir.
مَا لَهُ مِن دَافِعٍ
Tûr / 8 -
Mâ lehu min dâfiin.
Diyanet İşleri = Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onu bir defedip gideren bulunmayacak.
Abdullah Parlıyan = Onu engelleyecek hiç birşey olmayacaktır.
Adem Uğur = Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Ahmed Hulusi = Onu geri çevirecek güç yoktur!
Ahmet Tekin = O’na engel olacak hiçbir şey yoktur.
Ahmet Varol = Ona engel olacak bir şey yoktur.
Ali Bulaç = Onu uzaklaştırıp engel olacak yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Onu geri çevirecek hiç bir şey yoktur.
Ali Ünal = Onu savacak hiçbir kuvvet yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Ona hiçbir engel yoktur.
Bekir Sadak = Onu savacak yoktur.
Celal Yıldırım = Onu savacak bir güç yoktur.
Cemal Külünkoğlu = (1-8) (Musa'nın vahiy aldığı) Tur dağına, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Mamur'a (Meleklerin gökte tavaf ettikleri makama ya da Kâbe'ye), yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize yemin olsun ki, Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-8) Tura, yayılmış ince deri üzerine satır satır dizilmiş Kitap'a, mamur bir ev olan Kabe'ye, yükseltilmiş tavan gibi göğe, kaynayacak denize and olsun ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz gelecektir. Onu savacak yoktur.
Diyanet Vakfi = (1-8) Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
Edip Yüksel = Onu engelleyecek hiç bir güç yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoktur onu hiç bir def'edecek
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu önleyecek biri yoktur!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona engel olacak (hiçbir şey de) yoktur.
Gültekin Onan = Onu uzaklaştırıp engel olacak yoktur.
Harun Yıldırım = Onu önleyebilecek yoktur.
Hasan Basri Çantay = (6-8) Ve tutuşturulmuş denize (yemîn olsun) ki, şübhesiz Rabbinin azâbı elbette vâki'(olacak)tır; onun için hiçbir def' edici yoktur!
Hayrat Neşriyat = Onu engelleyecek yoktur.
İbni Kesir = Onu engelleyecek yoktur.
Kadri Çelik = Onu uzaklaştırıp engel olacak yoktur.
Muhammed Esed = ona hiç kimse engel olamaz.
Mustafa İslamoğlu = insan kendisini ona karşı asla savunamaz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (8-9) Onun için bir defedici yoktur. O günde ki, gök bir çalkanışla çalkalanır.
Ömer Öngüt = Onu önleyecek hiçbir şey yoktur.
Şaban Piriş = Onu geri gönderecek kimse yoktur.
Sadık Türkmen = Onu engelleyecek bir güç yoktur.
Seyyid Kutub = Ona engel olacak bir şey yoktur.
Suat Yıldırım = Onu önleyecek hiçbir kuvvet yoktur.
Süleyman Ateş = Ona engel olacak bir şey yoktur.
Tefhim-ul Kuran = Onu uzaklaştırıp engel olacak yoktur.
Ümit Şimşek = Onu önleyecek kimse yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
İskender Ali Mihr = Onu (azabı) defedecek yoktur.
İlyas Yorulmaz = Onu geri çevirecek hiçbir güç yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاء مَوْرًا
Tûr / 9 -
Yevme temûrus semâu mevren.
Diyanet İşleri = O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün gök, bir çalkantıya düşüp döner.
Abdullah Parlıyan = O gün gök, bir sarsıntı ile sarsılacak.
Adem Uğur = O gün gök sallanıp çalkalanır.
Ahmed Hulusi = O süreçte semâ (bilinç) allak bullak (şaşkın) olur!
Ahmet Tekin = Göğün sarsılıp çalkalandığı gün, vay onların hâline.
Ahmet Varol = O gün gök bir çalkalanış çalkalanır,
Ali Bulaç = O gün gök, sarsılıp çalkalanır.
Ali Fikri Yavuz = O gün semâ döner çalkanır;
Ali Ünal = Gün gelecek, gök şiddetle sarsılacak,
Bayraktar Bayraklı = O gün, gök şiddetle sallanır.
Bekir Sadak = (9-12) Gogun sarsildikca sarsilacagi, daglarin yurudukce yuruyecegi gun; iste o gun, daldiklari yerde eglenip oyalanarak kiyameti yalanlayanlara yazik olacak!
Celal Yıldırım = (9-10-11-12) O gün, gök döndükçe dönecek. O gün (Hakk'ı) yalanlıyanların vay hâline ! Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip dururlar.
Cemal Külünkoğlu = (9-10) O gün gök, sarsılıp çalkalanır ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.
Diyanet İşleri (eski) = (9-12) Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
Diyanet Vakfi = O gün gök sallanıp çalkalanır.
Edip Yüksel = O gün gök sallanıp sarsılacak,
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki Sema bir çalkanış çalkanır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün gök bir çalkanışla çalkalanır,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün gök, bir çalkanış çalkalanır
Gültekin Onan = O gün gök sarsılıp çalkalanır.
Harun Yıldırım = O gün gök, sarsılıpçalkalanır.
Hasan Basri Çantay = O gün gök sallanıb çalkanır,
Hayrat Neşriyat = O gün gök, bir çalkanışla çalkanır!
İbni Kesir = O gün; gök, sarsıldıkça sarsılır,
Kadri Çelik = O gün gök, şiddetle sarsılıp çalkalanır.
Muhammed Esed = Göklerin (büyük) bir sarsıntı ile sarsılacağı o Gün (bu azap gerçekleşecek),
Mustafa İslamoğlu = Gün gelir, gök büyük bir çöküşle çöker.
Ömer Nasuhi Bilmen = (8-9) Onun için bir defedici yoktur. O günde ki, gök bir çalkanışla çalkalanır.
Ömer Öngüt = O gün gök sallanıp çalkalanır.
Şaban Piriş = O gün gök çok çalkalanıp duracak.
Sadık Türkmen = O gün gök bir çalkanışla çalkalanır,
Seyyid Kutub = O gün gök, sarsıldıkça çalkalanacak.
Suat Yıldırım = Gün gelecek, gök şiddetle çalkalanacak.
Süleyman Ateş = O gün gök, bir çalkalanış çalkanır,
Tefhim-ul Kuran = O gün gök, sarsılıp çalkalanır.
Ümit Şimşek = O gün gök bir sarsılışla çalkalanır.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün gök bir çalkanışla çalkanır.
İskender Ali Mihr = O gün gökyüzü şiddetle sarsılıp sallanır.
İlyas Yorulmaz = O gün gök parça parça olup dökülecek.
وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا
Tûr / 10 -
Ve tesîrul cibâlu seyrâ(seyren).
Diyanet İşleri = Dağlar yürüdükçe yürür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dağlar, yerlerinden oynayıp yürür.
Abdullah Parlıyan = Dağlar yerlerinden oynayıp, yürütülecek.
Adem Uğur = Dağlar yürüdükçe yürür.
Ahmed Hulusi = Dağlar (benlikler) yürür gider! (Rabbin Bakıy'dir!)
Ahmet Tekin = Dağların peşpeşe yürüdüğü gün, vay onların hâline.
Ahmet Varol = Ve dağlar bir yürüyüş yürür ki!
Ali Bulaç = Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.
Ali Fikri Yavuz = Dağlar da bir yürüyüş yürür.
Ali Ünal = Ve dağlar müthiş hareketlerle yürüyecektir.
Bayraktar Bayraklı = Dağlar yerlerinden kopup gider.
Bekir Sadak = (9-12) Gogun sarsildikca sarsilacagi, daglarin yurudukce yuruyecegi gun; iste o gun, daldiklari yerde eglenip oyalanarak kiyameti yalanlayanlara yazik olacak!
Celal Yıldırım = (9-10-11-12) O gün, gök döndükçe dönecek. O gün (Hakk'ı) yalanlıyanların vay hâline ! Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip dururlar.
Cemal Külünkoğlu = (9-10) O gün gök, sarsılıp çalkalanır ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.
Diyanet İşleri (eski) = (9-12) Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
Diyanet Vakfi = Dağlar yürüdükçe yürür.
Edip Yüksel = Dağlar yürütülüp silinecek,
Elmalılı Hamdi Yazır = Dağlar da bir yürüyüş yürür
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve dağlar bir yürüyüş yürür ki!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dağlar da bir yürüyüş yürür.
Gültekin Onan = Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.
Harun Yıldırım = Ve dağlar bir yürüyüşle yürür.
Hasan Basri Çantay = Ve dağlar, yerlerinden oynayıp yürür.
Hayrat Neşriyat = Ve dağlar, bir yürüyüşle yürüyüverir!
İbni Kesir = Dağlar, yürüdükçe yürür.
Kadri Çelik = Ve dağlar yürüdükçe yürür.
Muhammed Esed = ve dağların (korkunç) bir hareketle (yerlerinden oynayıp) harekete geçecekler(i Gün).
Mustafa İslamoğlu = Ve dağlar bir yürüyüş yürür ki!
Ömer Nasuhi Bilmen = (10-11) Ve dağlar bir yürüyüş ile yürüyüverir. Artık o gün vay tekzîp edenler için.
Ömer Öngüt = Dağlar yürüdükçe yürür.
Şaban Piriş = Dağlar harekete geçip yürüyecek...
Sadık Türkmen = Dağlar bir yürüyüş yürür ki...
Seyyid Kutub = Dağlar bir yürüyüş yürür ki...
Suat Yıldırım = Dağlar sür’atle yürüyecektir.
Süleyman Ateş = Dağlar bir yürüyüş yürür ki!..
Tefhim-ul Kuran = Ve dağlar bir yürüyüş(le yerlerinden oynayıp) yürür.
Ümit Şimşek = Ve dağlar bir yürüyüşle yürür.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve dağlar bir yürüyüşle yürür.
İskender Ali Mihr = Ve dağlar seyir halinde yürür (hareket eder).
İlyas Yorulmaz = Dağlar her taraftan savrulup yürüyecek.
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
Tûr / 11 -
Fe veylun yevme izin lil mukezzibîne.
Diyanet İşleri = (11-12) İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay hâline!
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık yazıklar olsun o gün yalanlayanlara.
Abdullah Parlıyan = O gün gerçekleri yalan sayanların vay haline,
Adem Uğur = Yalanlayanların vay haline o gün!
Ahmed Hulusi = O süreci yalanlayanların vay hâline!
Ahmet Tekin = O gün, kitapları, peygamberleri, âhireti yalanlayanların vay hâline!
Ahmet Varol = İşte o gün, yalanlayanların vay hallerine!
Ali Bulaç = İşte o gün, yalanlayanların vay haline,
Ali Fikri Yavuz = Vay artık o kıyamet günü, Peygamberi tekzib edenlere!...
Ali Ünal = O gün vay haline (Rasûlü ve getirdiği gerçeği) yalanlayanların!
Bayraktar Bayraklı = Yalanlayanların vay haline o gün!
Bekir Sadak = (9-12) Gogun sarsildikca sarsilacagi, daglarin yurudukce yuruyecegi gun; iste o gun, daldiklari yerde eglenip oyalanarak kiyameti yalanlayanlara yazik olacak!
Celal Yıldırım = (9-10-11-12) O gün, gök döndükçe dönecek. O gün (Hakk'ı) yalanlıyanların vay hâline ! Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip dururlar.
Cemal Külünkoğlu = (11-12) (İnanmayıp) yalanlayanların vay haline o gün! Onlar (bütün hayatları boyunca) tamamen boş şeylerle oyalanıp duranlardır.
Diyanet İşleri (eski) = (9-12) Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
Diyanet Vakfi = Yalanlayanların vay haline o gün!
Edip Yüksel = Yalanlayanların vay haline o gün!
Elmalılı Hamdi Yazır = Vay artık o gün o yalan diyenlere
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = vay haline artık o gün o yalan söyleyenlerin
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Vay haline o gün yalanlayanların!
Gültekin Onan = İşte o gün yalanlayanların vay haline.
Harun Yıldırım = İşte o gün yalanlayanlara veyl olsun!
Hasan Basri Çantay = Vay artık o gün (peygamberleri önce) tekzib edenlere!
Hayrat Neşriyat = Artık yalanlayanların o gün vay hâline!
İbni Kesir = İşte o gün; yalanlayanların vay haline.
Kadri Çelik = İşte o gün, yalanlayanların vay haline.
Muhammed Esed = Vay haline o Gün hakikati yalanlayanların,
Mustafa İslamoğlu = İşte o gün yalanlayanların vay haline!
Ömer Nasuhi Bilmen = (10-11) Ve dağlar bir yürüyüş ile yürüyüverir. Artık o gün vay tekzîp edenler için.
Ömer Öngüt = (Hakikatı) yalanlayanların vay haline o gün!
Şaban Piriş = O gün yalanlayanların vay haline!..
Sadık Türkmen = Işte o GÜN yalanlayanların vay haline!
Seyyid Kutub = O gün, yalanlayanların vay haline.
Suat Yıldırım = O gün, hakkı yalan sayıp Peygambere yalancı diyenlerin vay hallerine!
Süleyman Ateş = Yalanlayanların vay haline o gün!
Tefhim-ul Kuran = İşte o gün, yalanlayanların vay haline.
Ümit Şimşek = Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara!
Yaşar Nuri Öztürk = Vay hallerine o gün, yalanlayanların,
İskender Ali Mihr = İşte (o) izin günü tekzip edenlerin (yalanlayanların) vay haline.
İlyas Yorulmaz = O günü (elçilerin getirdiklerini) yalanlayanların vay haline.
الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
Tûr / 12 -
Ellezîne hum fî havdın yel’abûn(yel’abûne).
Diyanet İşleri = (11-12) İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay hâline!
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle kişilerdir onlar ki daldıkları batakta oynayıp dururlar.
Abdullah Parlıyan = tüm hayatları boyunca tamamen boş şey ve boş işlerle oyalanıp duranların.
Adem Uğur = Ki onlar daldıkları bâtıl içinde oyalanıp duranlardır.
Ahmed Hulusi = Ki onlar (o yalanlayanlar şimdi) daldıkları (dünyalarındaki hayalî değerler) içinde oynamaktadırlar!
Ahmet Tekin = Hayatları boyunca daldıkları bâtıl bataklık içinde, bilgisizce ileri geri konuşarak oynayıp duran, kitapları, peygamberleri, âhireti yalanlayanların vay hâline!
Ahmet Varol = Ki onlar, daldıkları bir batılın içinde oynayıp duranlardır.
Ali Bulaç = Ki onlar, 'daldıkları saçma bir uğraşı' içinde oynayan, oyalananlardır.
Ali Fikri Yavuz = Ki onlar, daldıkları bir bâtıl da oynayıb duranlardır.
Ali Ünal = Onlar ki, daldıkları bâtılda, oyun ve eğlence içinde oyalanıp durmaktadırlar.
Bayraktar Bayraklı = Ki onlar, daldıkları bir bâtıl da oynayıb duranlardır.
Bekir Sadak = (9-12) Gogun sarsildikca sarsilacagi, daglarin yurudukce yuruyecegi gun; iste o gun, daldiklari yerde eglenip oyalanarak kiyameti yalanlayanlara yazik olacak!
Celal Yıldırım = (9-10-11-12) O gün, gök döndükçe dönecek. O gün (Hakk'ı) yalanlıyanların vay hâline ! Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip dururlar.
Cemal Külünkoğlu = (11-12) (İnanmayıp) yalanlayanların vay haline o gün! Onlar (bütün hayatları boyunca) tamamen boş şeylerle oyalanıp duranlardır.
Diyanet İşleri (eski) = (9-12) Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağların yürüdükçe yürüyeceği gün; işte o gün, daldıkları yerde eğlenip oyalanarak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak!
Diyanet Vakfi = Ki onlar daldıkları bâtıl içinde oyalanıp duranlardır.
Edip Yüksel = Onlar ki bir bataklıkta oynamaktadırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki, onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ki onlar, daldıkları bir batak (bâtıl)da oynayıp duruyorlar.
Gültekin Onan = Ki onlar, 'daldıkları saçma bir uğraşı' içinde oynayan, oyalananlardır.
Harun Yıldırım = Ki onlar, daldıkları batıl içinde oynar dururlar.
Hasan Basri Çantay = Ki onlar daldıkları baatıl içinde oynayıb duranlardır.
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki, onlar (bâtıl) bir dalış içinde oynayıp dururlar.
İbni Kesir = Onlar ki; daldıkları batıl içinde oyalanıp durmaktadırlar.
Kadri Çelik = Onlar, daldıkları batıl içinde oynayıp eğlenirler.
Muhammed Esed = (bütün hayatları boyunca) tamamen boş şeylerle oyalanıp duranların;
Mustafa İslamoğlu = Onlar ki daldıkları oyunda oynuyor olacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki, onlar bir bataklıkta oynarlar.
Ömer Öngüt = Onlar ki o daldıkları bâtıl içinde oynayıp-oyalanmaktadırlar.
Şaban Piriş = Ki onlar, boş şeylere dalıp, oynuyorlardı.
Sadık Türkmen = Onlar daldıkları bir batakta oyalanıp duruyorlar.
Seyyid Kutub = Ki onlar o daldıkları batıl içinde oyalanıp duranlardır.
Suat Yıldırım = Onlar ki daldıkları batıl içinde oynayıp dururlar.
Süleyman Ateş = O daldıkları bâtıl içinde oynayıp duranlar,
Tefhim-ul Kuran = Ki onlar, 'daldıkları saçma bir uğraşı' içinde oynayıp, oyalananlardır.
Ümit Şimşek = Onlar ki daldıkları şeyde oynayıp duruyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki onlar bir batağa dalmış oynamaktadırlar.
İskender Ali Mihr = Onlar ki, lüzumsuz şeylere dalıp oyalananlardır.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünde iken geniş bir alanda oynayıp duranlar.
يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا
Tûr / 13 -
Yevme yude’ûne ilâ nâri cehenneme de’â(de’an).
Diyanet İşleri = (13-14) Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, “İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir” denilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün itilip kakılarak cehenneme atılırlar.
Abdullah Parlıyan = O gün onlar, itile kakıla cehennem ateşine sürüklenirler ve kendilerine denilir ki:
Adem Uğur = O gün cehennem ateşine itilip atılırlar:
Ahmed Hulusi = O süreçte Cehennem Nârı'na karşı konulmaz şekilde sürüklenecekler!
Ahmet Tekin = Cehennem ateşine itilip, atıldıkları gün: 'İşte yalanladığınız azap' denilir.
Ahmet Varol = O gün onlar cehennem ateşine doğru şiddetle itilirler.
Ali Bulaç = Cehennem ateşine, 'küçültücü bir sürüklenme ile' sürüklenecekleri gün;
Ali Fikri Yavuz = O gün, onlar cehennem ateşine itilip atılacaklar.
Ali Ünal = O gün Cehennem’e şiddetle itilirler.
Bayraktar Bayraklı = (13-14) O gün cehennem ateşine zorla itilirler. Kendilerine, “İşte yalanladığınız ateş budur” denir.
Bekir Sadak = (13-14) Cehennem atesine itildikce itildikleri gun, onlara: «Iste yalanlayip durdugunuz ates budur;
Celal Yıldırım = (13-14) O gün, onlar Cehennem ateşine itildikçe itilecekler. «İşte bu, yalanladığınız ateştir!» (denilecek).
Cemal Külünkoğlu = O gün itilip kakılarak cehenneme atılırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (13-14) Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur;
Diyanet Vakfi = (13-14) O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da «İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.
Edip Yüksel = Cehennem ateşine itildikleri gün:
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki Cehenneme bir kakılış kakılacaklar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün onlar cehenneme bir kakılış kakılacak:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılacaklar.
Gültekin Onan = Cehennem ateşine, 'küçültücü bir sürüklenme ile' sürüklenecekleri gün;
Harun Yıldırım = Cehenem ateşine, küçültücü bir sürüklenme ile sürüklenecekleri gün;
Hasan Basri Çantay = O gün onlar cehennem ateşine itilib kakılırlar.
Hayrat Neşriyat = O gün (onlar), Cehennem ateşine şiddetli bir itilişle itilip kakılırlar!
İbni Kesir = O gün; cehennem ateşine itildikçe itilirler.
Kadri Çelik = O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler.
Muhammed Esed = Onlar, o Gün (karşı konulamaz bir) darbe ile cehennem ateşine atılacaklar (ve kendilerine denilecek:)
Mustafa İslamoğlu = Onlar o gün karşı konulmaz bir güçle cehennem ateşine itilecekler (ve şöyle denilecek):
Ömer Nasuhi Bilmen = Bir gün ki, cehennem ateşine şiddetli bir surette atılıp defedilirler.
Ömer Öngüt = O gün cehenneme itildikçe itilirler.
Şaban Piriş = O gün itile kakıla cehennem ateşine atılacaklardır.
Sadık Türkmen = O gün onlar bir itilişle cehennem ateşine sürüklenirler;
Seyyid Kutub = O gün şöyle denilerek cehennem ateşine itilirler:
Suat Yıldırım = O gün onlar cehenneme şiddetle itilirler.
Süleyman Ateş = O gün (şöyle denilerek) cehennem ateşine kakılırlar:
Tefhim-ul Kuran = Cehennem ateşine, 'küçültücü bir sürüklenme ile' sürüklenecekleri gün;
Ümit Şimşek = Cehennem ateşine itile kakıla atılırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün cehenneme bir kakılışla kakılırlar.
İskender Ali Mihr = O gün cehennem ateşine sürüklenerek atılırlar.
İlyas Yorulmaz = O kıyamet günü cehennem ateşine çağırıldıklarında.
هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
Tûr / 14 -
Hâzihin nârulletî kuntum bihâ tukezzibûn(tukezzibûne).
Diyanet İşleri = (13-14) Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, “İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir” denilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte budur yalanladığınız ateş.
Abdullah Parlıyan = “Bu sizin yalanlamış olduğunuz cehennemdir.”
Adem Uğur = İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur! denilir.
Ahmed Hulusi = "İşte bu, kendisini tekzip ettiğiniz o Nâr!" (denilir).
Ahmet Tekin = 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş, Cehennem budur.'denilir.
Ahmet Varol = 'İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz ateştir.
Ali Bulaç = (Onlara şöyle denir:) "İşte sizin yalanladığınız ateş budur."
Ali Fikri Yavuz = (Cehennem için vazifeli melekler tarafından onlara şöyle denir): İşte sizin (dünyada) yalan saymakta olduğunuz ateş, budur.
Ali Ünal = “İşte, (dünyada iken varlığını ve vukuunu) yalanlayıp durduğunuz Ateş!
Bayraktar Bayraklı = (13-14) O gün cehennem ateşine zorla itilirler. Kendilerine, “İşte yalanladığınız ateş budur” denir.
Bekir Sadak = (13-14) Cehennem atesine itildikce itildikleri gun, onlara: «Iste yalanlayip durdugunuz ates budur;
Celal Yıldırım = (13-14) O gün, onlar Cehennem ateşine itildikçe itilecekler. «İşte bu, yalanladığınız ateştir!» (denilecek).
Cemal Külünkoğlu = (Onlara şöyle denir:) “İşte sizin yalanladığınız ateş budur.”
Diyanet İşleri (eski) = (13-14) Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur;
Diyanet Vakfi = (13-14) O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da «İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.
Edip Yüksel = İşte, yalanlamakta olduğunuz Ateş budur.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte diye: bu sizin o yalan deyip durduğunuz ateş
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu sizin o yalan deyip durduğunuz ateş! diye.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Onlara): «İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur» (denilecek).
Gültekin Onan = (Onlara şöyle denir:) "İşte sizin yalanladığınız ateş budur."
Harun Yıldırım = “İşte sizin yalanladığınız ateş budur.”
Hasan Basri Çantay = (Şöyle denilecek:) «İşte sizin yalan saymakda idiğiniz ateş budur».
Hayrat Neşriyat = (Kendilerine denilir ki:) 'İşte kendisini yalanlayıp durduğunuz ateş, budur!'
İbni Kesir = Yalanlayıp durduğunuz ateş, işte budur.
Kadri Çelik = (Onlara.) “İşte sizin yalanlamakta olduğunuz ateş budur (denir)!”
Muhammed Esed = "Bu, sizin yalanlamış olduğunuz ateştir!
Mustafa İslamoğlu = "Bu sizin vaktiyle yalanlamış olduğunuz ateştir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu, o ateştir ki, siz bunu talep eder olmuştunuz. (denilir).
Ömer Öngüt = İşte yalanlayıp durduğunuz cehennem budur!
Şaban Piriş = -Yalanladığınız ateş budur!
Sadık Türkmen = “işte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!
Seyyid Kutub = «İşte yalanlayıp durduğunuz cehennem budur!
Suat Yıldırım = İşte, denilir, alın size yalan saydığınız ateş!
Süleyman Ateş = "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!"
Tefhim-ul Kuran = (Onlara şöyle denir:) «İşte sizin yalanlamakta olduğunuz ateş budur.»
Ümit Şimşek = İşte budur yalanladığınız ateş!
Yaşar Nuri Öztürk = "İşte budur yalanlayıp durduğunuz ateş!"
İskender Ali Mihr = İşte bu tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz ateştir.
İlyas Yorulmaz = Onlara “Yeryüzünde yaşarken yalanlamış olduğunuz ateş, işte bu” denilecek.
أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنتُمْ لَا تُبْصِرُونَ
Tûr / 15 -
E fe sihrun hâzâ em entum lâ tubsirûn(tubsirûne).
Diyanet İşleri = “Bu Kur’an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir büyü mü bu, yoksa görmüyor musunuz?
Abdullah Parlıyan = Peki bu cehennem de, bir büyü müdür yoksa, doğruluğunu görmeye yanaşmadığınız birşey mi?
Adem Uğur = Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?
Ahmed Hulusi = "Bu bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz?"
Ahmet Tekin = 'Bu da mı büyüleyerek aklı etki altına alan bir aldatmaca? Yoksa siz azâbı göremiyecek kadar kör müsünüz?'
Ahmet Varol = Bu da bir büyü müdür yoksa siz mi görmüyorsunuz?
Ali Bulaç = "Bu da bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz."
Ali Fikri Yavuz = (Siz, ey kâfirler, dünyada iken peygamberlere sihirbaz diyordunuz), bu azab da mı sihir? Yoksa (dünyada gerçekleri görmediğiniz gibi), anlamıyor musunuz?
Ali Ünal = “Bakın bakalım, (Kur’ân hakkında iddia ettiğiniz gibi) bu da mı bir sihir, yoksa gözleriniz görmüyor (da, vehme kapıldığınızı mı düşünüyorsunuz)?
Bayraktar Bayraklı = “Bu bir büyü müdür, yoksa siz mi görmüyorsunuz?”
Bekir Sadak = (15-16) Bu bir buyu mudur, yoksa hala gormez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artik birdir; ancak islediklerinizin karsiligini goruyorsunuz» denir.
Celal Yıldırım = Bu da mı sihirdir, yoksa siz göremiyor musunuz?
Cemal Külünkoğlu = (Söyleyin bakalım:) “Bu da mı büyü? Yoksa siz mi görmüyordunuz?”
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Bu bir büyü müdür, yoksa hala görmez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık birdir; ancak işlediklerinizin karşılığını görüyorsunuz' denir.
Diyanet Vakfi = Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?
Edip Yüksel = Bu bir büyü müdür, yoksa siz mi görmüyorsunuz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu da mı sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu da mı sihir, yoksa siz görmüyor musunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz?
Gültekin Onan = "Bu da bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz."
Harun Yıldırım = “Bu bir büyü müdür? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?”
Hasan Basri Çantay = «(Peki) bu da mı sihir?! Yoksa siz (yine büyülendiniz de) görmüyor musunuz»?!
Hayrat Neşriyat = Bu da mı (bu Cehennem de mi) bir sihirdir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?
İbni Kesir = Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz?
Kadri Çelik = “Bu (azap) da bir büyü mü, yoksa siz görmüyor musunuz?”
Muhammed Esed = Peki bu, bir yanılsama mıydı yoksa (doğruluğunu) görmek istemediğiniz bir şey mi?
Mustafa İslamoğlu = Bu kara büyü(nün kabusu)mu, yoksa görmek istemediğiniz bir (hakikat) mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu da mı bir sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?
Ömer Öngüt = Bir büyü müdür bu? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?
Şaban Piriş = -Bu da mı sihir? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?
Sadık Türkmen = Bu bir sihir midir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?
Seyyid Kutub = Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?
Suat Yıldırım = Haydi söyleyin bakalım, bu da mı sihir, yoksa siz mi görmüyormuşsunuz?
Süleyman Ateş = "(Nasıl) Şimdi bu, büyümüymüş, yoksa siz mi görmüyor muşsunuz?"
Tefhim-ul Kuran = «Bu da bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz.»
Ümit Şimşek = Bu da mı büyü? Yoksa görmüyor musunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = "Bu da mı büyü?! Yoksa siz mi görmüyordunuz?"
İskender Ali Mihr = Acaba bu bir sihir mi? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?
İlyas Yorulmaz = Bu ateş sihir mi? Yoksa siz görmüyor musunuz?
اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاء عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Tûr / 16 -
Islevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun aleykum, innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = “Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Girin ona da artık sabredin, yahut etmeyin, birdir size; ancak yaptığınızın karşılığı olarak cezâlanacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Girin o cehenneme, artık ister sabredip katlanın, isterse katlanmayın sizin için farketmez, siz yalnızca yapmış olduğunuzun karşılığını görüyorsunuz.
Adem Uğur = Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.
Ahmed Hulusi = "Yaşayın ateşte! Artık ister sabredin ister sabretmeyin; size fark etmez! Siz yaptıklarınızın sonuçlarını yaşamaktasınız!"
Ahmet Tekin = Yaslanın o ateşe. İster tahammül edin, isterseniz tahammülsüz davranarak ağlayıp sızlanın. Sizin için değişen bir şey olmayacak. İşlediğiniz amellerin cezasını elbette çekeceksiniz.
Ahmet Varol = Girin oraya. Artık ister dayanın ister dayanmayın. Sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz.'
Ali Bulaç = "Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz."
Ali Fikri Yavuz = Girin oraya (cehenneme)! İster azabına sabredin, ister etmeyin; artık hepsi bir... Hep yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
Ali Ünal = “Yanıp kavrulmak için girin şimdi oraya! İster katlanın, ister katlanmayın, artık sizin için fark edecek bir şey yoktur. (Dünyada iken) ne yapıyor idiyseniz, ancak onun karşılığını göreceksiniz.”
Bayraktar Bayraklı = Oraya girin, artık ona dayanmanız da dayanmamanız da sizin için farketmez. Siz sadece yaptığınızın karşılığını görmektesiniz.
Bekir Sadak = (15-16) Bu bir buyu mudur, yoksa hala gormez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artik birdir; ancak islediklerinizin karsiligini goruyorsunuz» denir.
Celal Yıldırım = Girin oraya! İster katlanın, ister katlanmayın sizin için birdir. Siz, ancak yapageldiklerinize karşılık cezalandırılıyorsunuz.
Cemal Külünkoğlu = “Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor.”
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Bu bir büyü müdür, yoksa hala görmez misiniz? Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık birdir; ancak işlediklerinizin karşılığını görüyorsunuz' denir.
Diyanet Vakfi = Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.
Edip Yüksel = Orda yanın. İster sabredin, ister sabretmeyin sizin için değişmeyecektir. Yaptığınızın karşılığını görmektesiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Girin oraya! İster sabredin, ister sabretmeyin, sizin için birdir, eşittir. Ancak yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yaslanın ona bakalım, ister sabredin, ister etmeyin, artık hepsi sizin için birdir; sadece yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Girin oraya, ister sabredin ister etmeyin artık sizin için birdir. Siz hep yaptıklarınıza göre cezalandırılacaksınız» (denilecek).
Gültekin Onan = "Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz."
Harun Yıldırım = “Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz, ancak işlediklerinizin karşılığını alacaksınız.”
Hasan Basri Çantay = Girin oraya! İster dayanın, ister dayanmayın, sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin cezasına çarpılıyorsunuz».
Hayrat Neşriyat = Girin oraya! Artık sabretseniz de, sabretmeseniz de sizin için birdir. (Siz) ancak yapmakta olduklarınızla cezâlandırılacaksınız.
İbni Kesir = Girin oraya. Sabretseniz de, sabretmeseniz de artık birdir. Çünkü siz; ancak yapmakta olduklarınızla cezalandırılıyorsunuz.
Kadri Çelik = “Girin ona! Artık ister sabredin, ister sabretmeyin; sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz.”
Muhammed Esed = (İşte şimdi) onu çekin! Ama (ister) sabredin, ister etmeyin, sizin için fark etmez. Siz, yalnızca yapmış olduğunuzun karşılığını görüyorsunuz."
Mustafa İslamoğlu = Orayı boylayın! Artık ister sabredin, ister sabretmeyin; size ilişkin (hüküm) değişmez: çünkü siz, sadece yaptıklarınızın cezasını çekmektesiniz."
Ömer Nasuhi Bilmen = (16-17) Oraya giriniz, artık sabredin veya sabretmeyin, size müsavîdir. Siz ancak yapar olduğunuz şey ile cezalandırılmış olacaksınız. Muttakîler ise şüphe yok ki, cennetler ve nîmetler içindedirler.
Ömer Öngüt = Girin oraya! İster dayanın ister dayanmayın, sizin için birdir. Ancak yaptıklarınıza göre ceza göreceksiniz.
Şaban Piriş = Girin oraya! İster sabredin, ister sabretmeyin, sizin için birdir, eşittir. Ancak yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız.
Sadık Türkmen = Ona girin! İster sabredip dayanın, yahut ister sabretmeyin, sizin için farketmez! Sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılıyorsunuz.”
Seyyid Kutub = Girin ona ister dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Anlattıklarımıza göre cezalandırılacaksınız.»
Suat Yıldırım = Girin oraya! İster dayanın, ister dayanamayın, artık hepsi bir! Siz sadece ne yaptıysanız onun karşılığını bulacaksınız.
Süleyman Ateş = "Girin ona, ister dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Ancak yaptıklarınıza göre cezâlandırılacaksınız."
Tefhim-ul Kuran = «Girin ona; artık ister sabredip dayanın, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz.»
Ümit Şimşek = Girin oraya! Artık ister dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Çünkü yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = "Dalın ona! Artık ister sabredin ister sabretmeyin. Sizin için hepsi birdir. Siz ancak yapıp ettiğiniz şeylerin karşılığıyla yüzyüze geleceksiniz."
İskender Ali Mihr = Ona (ateşe) yaslanın. Artık sabretseniz de, sabretmeseniz de sizin için birdir. Sadece yapmış olduğunuz şeylerle cezalandırılırsınız.
İlyas Yorulmaz = O ateşe girin. İster sabredin, iterseniz sabretmeyin, sizin için değişmez, yaptıklarınızın karşılığı olarak cezanızı bu ateşte çekeceksiniz.
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ
Tûr / 17 -
İnnel muttekîne fî cennâtin ve naîmin.
Diyanet İşleri = (17-18) Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki çekinenler, cennetlerdedir ve nîmetler içinde.
Abdullah Parlıyan = Yollarını Allah'ın kitabıyla bulmaya çalışanlar, cennetlerde ve nimetler içindedirler.
Adem Uğur = Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar cennetlerde ve nimet içindedirler.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki korunmuşlar, cennetler ve nimetler içindedirler.
Ahmet Tekin = Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler, Cennetlerde ve nimetler içindedirler.
Ahmet Varol = Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimet içindedirler.
Ali Bulaç = Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki (küfür ve isyandan sakınan) takvâ sahipleri, cennetler ve nimetler içindedirler,
Ali Ünal = Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar (müttakîler) ise, bahçelerde ve her türlü nimetler içindedirler;
Bayraktar Bayraklı = (17-18) Kendilerini Allah'ın emirlerine karşı gelmekten koruyanlar, Rablerinin kendilerine verdiklerinden yararlanarak cennetler ve nimetler içinde olacaklardır. Rableri onları cehennem azabından koruyacaktır.
Bekir Sadak = (17-18) Allah'a karsi gelmekten sakinanlar, suphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler icindedirler. Rableri onlari cehennem azabindan korumustur.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki muttâkîler (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınan mü'minler) Cennetlerde nîmet içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) Allah'a karşı gelmekten sakınanlar da cennetlerde, bol nimet içinde Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rableri onları (yaptıklarına karşılık), cehennem azabından korumuştur.
Diyanet İşleri (eski) = (17-18) Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şüphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler içindedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Diyanet Vakfi = (17-18) Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek cennetlerde ve nimet içindedirler. (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
Edip Yüksel = Erdemliler bahçeler ve nimetler içindedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat korunan müttakıler Cennetler, ni'metler içinde
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat (günahlardan) korunanlar cennetlerde, nimet içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz (günahlardan) korunanlar da cennetlerde, nimetler içindedirler.
Gültekin Onan = Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler
Harun Yıldırım = Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz ki (fenâlıkdan) sakınanlar cennetler, ni'met (ler) içindedirler,
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki takvâ sâhibleri, Cennetlerde ve ni'metler içindedirler.
İbni Kesir = Muhakkak ki muttakiler; cennetler ve nimetlerdedirler.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz takva sahipleri, cennetlerde ve nimet içindedirler.
Muhammed Esed = (Ama,) Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar kendilerini (o Gün) bahçelerde ve esenlik içinde bulacaklar,
Mustafa İslamoğlu = Sorumluluk bilinciyle yaşayanlar, tanımsız cennetlerde ve tarifsiz nimetler içinde olacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (16-17) Oraya giriniz, artık sabredin veya sabretmeyin, size müsavîdir. Siz ancak yapar olduğunuz şey ile cezalandırılmış olacaksınız. Muttakîler ise şüphe yok ki, cennetler ve nîmetler içindedirler.
Ömer Öngüt = Muttakiler cennetlerde ve nimetler içindedirler.
Şaban Piriş = Korunanlar, cennetlerde ve nimetler içinde olacaklardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz korunup sakınanlar, cennetlerde ve nimetler içindedirler;
Seyyid Kutub = Allah'a karşı gelmekten sakınanlar da cennetlerde, nimet içindedirler.
Suat Yıldırım = Müttakiler ise cennetlerde nimet içindedirler.
Süleyman Ateş = Korunanlar da cennetlerde, ni'met içindedirler.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;
Ümit Şimşek = Takvâ sahipleri ise Cennetlerde, nimetler içindedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Korunup sakınanlar; cennetler, nimetler içindedir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki takva sahipleri, cennetlerde ve ni’metler içindedir.
İlyas Yorulmaz = Şüphe yok ki Allah dan sakınanlar cennette ve nimet içindedirler.
فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
Tûr / 18 -
Fâkihîne bi mâ âtâhum rabbuhum, ve vekâhum rabbuhum azâbel cahîm(cahîmi).
Diyanet İşleri = (17-18) Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Nîmetlenirler orada Rablerinin verdiği nîmetlerle ve Rableri korur onları koca cehennemin azâbından.
Abdullah Parlıyan = Rablerinin kendilerine bağışlayacağı şeyler ile mutluluk bulacaklar. Çünkü Rableri onları, o çok yakıcı cehennem azabından korumuştur.
Adem Uğur = Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefâ sürerler, (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
Ahmed Hulusi = Rablerinin kendilerinde açığa çıkardığı ile keyiflidirler! Rableri (Varlıklarını meydana getiren Esmâ özellikleri), onları Cahîm (cehennem)'in azabından korumuştur.
Ahmet Tekin = Rablerinin, kendilerine ihsan ettiği nimetler ve imkanlarla zevk ü safa sürerek dünyadaki amellerinin mükâfatını topluyorlar. Rableri, onları kaynayan köpüren Cehennemin azâbından koruyacak.
Ahmet Varol = Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk sürerler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Ali Bulaç = Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar'. Rableri, kendilerini 'çılgınca yanan cehennemin' azabından korumuştur.
Ali Fikri Yavuz = Rablerinin kendilerine verdiği şeylerle zevk duyarak...Rableri, onları Cehennem azabından korumuştur.
Ali Ünal = Rabbilerinin kendilerine verdikleriyle safa sürerler; ve Rabbileri onları o Kızgın Alevli Ateş’in azabından korumuştur.
Bayraktar Bayraklı = (17-18) Kendilerini Allah'ın emirlerine karşı gelmekten koruyanlar, Rablerinin kendilerine verdiklerinden yararlanarak cennetler ve nimetler içinde olacaklardır. Rableri onları cehennem azabından koruyacaktır.
Bekir Sadak = (17-18) Allah'a karsi gelmekten sakinanlar, suphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler icindedirler. Rableri onlari cehennem azabindan korumustur.
Celal Yıldırım = Rablarının kendilerine verdikleriyle neşelenip zevk u safa sürmektedirler. Rabları, onları o çok yakıcı Cehennem azabından korumuştur.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) Allah'a karşı gelmekten sakınanlar da cennetlerde, bol nimet içinde Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rableri onları (yaptıklarına karşılık), cehennem azabından korumuştur.
Diyanet İşleri (eski) = (17-18) Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şüphesiz, cennetlerde ve Rablerinin kendilerine verdikleriyle zevk duyarak nimetler içindedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Diyanet Vakfi = (17-18) Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek cennetlerde ve nimet içindedirler. (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
Edip Yüksel = Rab'lerinin kendilerine vermiş olduğu şeylerden zevk duyarlar. Rab'leri onları cehennem azabından korumuştur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rablarının kendilerine verdiği ile zevkyab olmaktadırlar, rabları korumuştur da onları o Cahim azâbından
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rablerinin kendilerine verdiği ile sefa sürmektedirler. Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rablerinin kendilerine verdiği ile zevk ü sefâ sürerler. Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
Gültekin Onan = Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar'. Rableri, kendilerini 'çılgınca yanan cehennemin' azabından korumuştur.
Harun Yıldırım = Rablerinin verdikleriyle sevinçli ve mutludurlar. Rableri kendilerini çılgınca yanan cehennemin azabından korumuştur.
Hasan Basri Çantay = Rablerinin kendilerine verdiği ile zevkyâb olarak. Rableri onları o çılgın cehennemin azabından korumuşdur.
Hayrat Neşriyat = Rablerinin kendilerine verdiği şeylerle zevk içinde olanlardır. Hem Rableri, onları Cehennem azâbından korumuştur.
İbni Kesir = Rabblarının kendilerine verdikleriyle mutlu olarak. Rabbları onları cehennem azabından da korumuştur.
Kadri Çelik = Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinçli ve mutludurlar. Rableri, kendilerini çılgınca yanan cehennemin azabından korumuştur.
Muhammed Esed = Rablerinin kendilerine bağışlayacağı şeyler ile mutluluk bulacaklar çünkü Rableri onları yakıcı ateşin azabından koruyacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Rablerinin kendilerine verdiği nimetlerle sevinip mutlu olacaklar ve Rableri onları gözleri yuvasından fırlatan azaptan koruyacak
Ömer Nasuhi Bilmen = Kendilerine Rablerinin verdiği şey ile zevkiyâb olmaktadırlar ve onları Rableri cehennem azabından korumuştur.
Ömer Öngüt = Rablerinin kendilerine verdikleri ile zevk ve sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Şaban Piriş = Rab’lerinin kendilerine verdikleri ile sevinçlidirler. Rableri, onları çılgın alevin azabından korumuştur.
Sadık Türkmen = Rablerinin kendilerine verdikleriyle neşelenip eğlenerek! Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Seyyid Kutub = Rabblerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rabbleri onları, cehennem azabından korumuştur.
Suat Yıldırım = Rab’lerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rab’leri onları yakıcı ateşin azabından korumuştur.
Süleyman Ateş = Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefâ sürerler. Rableri onları, cehennem azâbından korumuştur.
Tefhim-ul Kuran = Rablerinin kendilerine verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar.' Rableri, kendilerini 'çılgınca yanan cehennemin' azabından korumuştur.
Ümit Şimşek = Rablerinin onlara verdikleriyle safâ sürmektedirler. Rableri onları ateş azabından da korumuştur.
Yaşar Nuri Öztürk = Rablerinin kendilerine verdikleriyle keyif çatarlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
İskender Ali Mihr = Rab’lerinin onlara verdiği şeylerle mutludurlar ve Rab’leri onları alevli ateşin (cehennemin) azabından korudu.
İlyas Yorulmaz = Rablerinin onlara verdikleri ile rahat bir yaşam içerisinde olup ve Rableri onları cehennemim azabından da korumuştur.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Tûr / 19 -
Kulû veşrebû henîen bi mâ kuntum ta’melûne.
Diyanet İşleri = (19-20) Onlara, “Dünya’da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için” denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yiyin ve için, âfiyetler olsun, yaptığınız şeylere karşılık.
Abdullah Parlıyan = “İşlediklerinize karşılık afiyetle, gönül huzuru içinde, yiyiniz, içiniz
Adem Uğur = Onlara: Yaptıklarınıza karşılık âfiyetle yeyin, için! (denilir).
Ahmed Hulusi = "Yaptığınız fiillerin sonucu olarak oluşanları afiyetle yeyin, için!"
Ahmet Tekin = Yeyiniz, içiniz, işlediğiniz devamlı, bilinçli amellere karşılık afiyet olsun.
Ahmet Varol = 'Yapmakta olduklarınıza karşılık afiyetle yiyin ve için.'
Ali Bulaç = "Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için."
Ali Fikri Yavuz = (Allah onlara şöyle buyurur: Dünyada iman ve ibadet edib) çalıştığınız için afiyetle yeyin, için;
Ali Ünal = “(Dünyada iken) yaptığınız güzel işlerin karşılığı olarak (bugün) afiyetle yiyin için!”
Bayraktar Bayraklı = (19-20) Onlara şöyle denecektir: “Dizili koltuklara yaslanarak, yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyiniz, içiniz!” Onlara çok güzel eşler de veririz.
Bekir Sadak = (19-20) Onlara soyle denir: «Islediklerinizden oturu, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin icin.» Onlara, ceylan gozlu esler veririz.
Celal Yıldırım = İşlediklerinize karşılık afiyetle gönül huzuru içinde yeyiniz içiniz.
Cemal Külünkoğlu = (Onlara:) “Dünya'da yaptıklarınızın karşılığı olarak, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için” denir.
Diyanet İşleri (eski) = (19-20) Onlara şöyle denir: 'İşlediklerinizden ötürü, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin için.' Onlara, ceylan gözlü eşler veririz.
Diyanet Vakfi = (19-20) Onlara: Yaptıklarınıza karşılık sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak âfiyetle yeyin, için (denilir). Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir.
Edip Yüksel = Yapmış olduklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yeyin için, afiyetler olsun çalıştığınız için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yaptıklarınıza karşılık yeyin, için, afiyetler olsun ,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Onlara): «Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için» (denilir.)
Gültekin Onan = "Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için."
Harun Yıldırım = “Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için.”
Hasan Basri Çantay = (Şöyle denilir:) «(İyi) amel (ve hareket) etmiş olduğunuz için aafiyetle yeyin, için».
Hayrat Neşriyat = (Kendilerine:) 'Yapmakta olduklarınıza karşılık (mükâfât olarak) âfiyetle yiyin, için!' (denilir.)
İbni Kesir = İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyin, için.
Kadri Çelik = “Yapmakta olduklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için.”
Muhammed Esed = (Ve onlara:) "Yapmış olduklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyip için,
Mustafa İslamoğlu = (ve onlara diyecek ki): "Vaktiyle yapmış olduğunuz şeylere bir karşılık olarak yiyin, için, afiyet olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Yeyiniz ve içiniz âfiyetler olsun, işler olduğunuz şey sebebiyle. Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak (oturunuz) ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik.
Ömer Öngüt = Yaptıklarınıza karşılık olarak âfiyetle yiyin için!
Şaban Piriş = -Yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyin, için!
Sadık Türkmen = Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyiniz ve içiniz!
Seyyid Kutub = Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için!
Suat Yıldırım = (19-20) Ve onlara denilir ki: "Dünyada yaptığınız güzel davranışlardan ötürü: "Yiyin, için, afiyetler olsun!" Onlar sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Kendilerine temiz ve güzel hurileri de eş yaparız.
Süleyman Ateş = "Yaptıklarınıza karşılık âfiyetle yeyin, için;"
Tefhim-ul Kuran = «Yapmakta olduklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için.»
Ümit Şimşek = Yaptıklarınıza karşılık âfiyetle yiyin, için.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yapıp ettiklerinizin karşılığı olarak afiyetle yiyin, için!
İskender Ali Mihr = Yaptıklarınız sebebiyle afiyetle yeyin ve için.
İlyas Yorulmaz = Yaptıklarınızın karşılığı olarak, afiyetle yiyin, için.
مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَّصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ
Tûr / 20 -
Muttekiîne alâ sururin masfûfeh(masfûfetin), ve zevvecnâhum bi hûrin înin.
Diyanet İşleri = (19-20) Onlara, “Dünya’da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için” denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Saf saf dizilmiş tahtlara dayanarak ve onları, iri gözlü hûrilerle evlendiririz.
Abdullah Parlıyan = sıra sıra dizilmiş mutluluk divanlarına uzanmış oldukları halde...” Onları saf, temiz, iri gözlü hurilerle evlendireceğiz.
Adem Uğur = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak. Onları, ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir.
Ahmed Hulusi = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslananlar olarak. . . Onları (bilinçleri) Hur-i Iyn (her şeyi net, akı ak karayı kara gören özelliğe sahip bedenler) ile eşleştirdik. (Dişi huri kızı diye yorumlanan bu anlatımlar tümüyle diğer cennet yaşamı anlatımları gibi bir temsilî, sembolik anlatımdır. {"Meselül cennetilletiy" = CENNETİN TEMSİL (misal - benzetme) yollu anlatımı} 13. Ra'd: 35 ve 47. Muhammed: 15. . . {Sahih Hadis: Allâh buyurur ki; Sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir aklın kavramadığı şeyler hazırladım! Buharî, Müslim ve Tırmızî} A. H. )
Ahmet Tekin = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak yeyin için. Biz onları, iri, güzel gözlü, ceylan gözlü hurilerle everdik.
Ahmet Varol = Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak. Ayrıca onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
Ali Bulaç = Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
Ali Fikri Yavuz = Sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak...Biz, onlara, güzel iri gözlü hûrileri eş etmişiz.
Ali Ünal = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar; onlara ayrıca pak ve güzel gözlü eşler vermişizdir.
Bayraktar Bayraklı = (19-20) Onlara şöyle denecektir: “Dizili koltuklara yaslanarak, yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyiniz, içiniz!” Onlara çok güzel eşler de veririz.
Bekir Sadak = (19-20) Onlara soyle denir: «Islediklerinizden oturu, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin icin.» Onlara, ceylan gozlu esler veririz.
Celal Yıldırım = Bunlar, birer dizi halinde sıralanan kanepelere, tahtlara yaslanırlar ve biz, kendilerini iri kara gözlü eşlerle evlendiririz.
Cemal Külünkoğlu = Biz, onları keskin bakışlı eşlerle/arkadaşlarla bir araya getiririz.
Diyanet İşleri (eski) = (19-20) Onlara şöyle denir: 'İşlediklerinizden ötürü, dizi dizi tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin için.' Onlara, ceylan gözlü eşler veririz.
Diyanet Vakfi = (19-20) Onlara: Yaptıklarınıza karşılık sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak âfiyetle yeyin, için (denilir). Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir.
Edip Yüksel = Dizilmiş koltuklara yaslanmışlardır ve onları güzel eşlerle eşlendirmişizdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dayanarak, sıra sıra dizilmiş a'lâ koltuklara, eş etmişizdir de kendilerine güzel iri gözlü hurîleri
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = sıra sıra dizilmiş çok güzel koltuklara yaslanarak; kendilerine güzel, iri gözlü hurileri de eş etmişizdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Ayrıca biz onları ceylan gözlü hûrilerle evlendirdik.
Gültekin Onan = Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve biz onları iri ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
Harun Yıldırım = Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve biz onları iriceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
Hasan Basri Çantay = «Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslananlar olarak». Biz onlara şahin gözlü huurîleri eş yapdık.
Hayrat Neşriyat = Sıra sıra dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmış kimseler olarak! Hem onları iri (güzel)gözlü hûrilerle evlendirmişizdir.
İbni Kesir = Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak. Ve onları iri siyah gözlü hurilerle evlendirdik.
Kadri Çelik = Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanıp dayanmışlardır ve biz onları iri gözlü beyaz tenlilerle evlendiririz.
Muhammed Esed = sıra sıra dizilmiş (mutluluk) sedirlerine uzanarak!" (denilecek.) Ve (cennette) saf ve temiz, güzel gözlü eşler ile onları evlendireceğiz.
Mustafa İslamoğlu = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak.."
Bir de cennette onları kusursuz bakışlı temiz eşlerle denkleştirip eşleştireceğiz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Yeyiniz ve içiniz âfiyetler olsun, işler olduğunuz şey sebebiyle. Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak (oturunuz) ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik.
Ömer Öngüt = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
Şaban Piriş = Özenle dizilmiş tahtlarda arkalarına yaslanmışlar ve onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
Sadık Türkmen = Sıra sıra dizilmiş, güzel koltuklara yaslanmışlardır. Ve Biz onları güzel gözlü arkadaşlara eş kıldık!
Seyyid Kutub = Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak. Onları, iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
Suat Yıldırım = (19-20) Ve onlara denilir ki: "Dünyada yaptığınız güzel davranışlardan ötürü: "Yiyin, için, afiyetler olsun!" Onlar sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Kendilerine temiz ve güzel hurileri de eş yaparız.
Süleyman Ateş = "Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak." Onları, iri gözlü hûrilerle evlendirmişizdir.
Tefhim-ul Kuran = Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanıp dayanmışlardır. Ve biz onları iri, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
Ümit Şimşek = Sıra sıra dizilmiş koltuklara kurulmuşlardır. Onları güzel gözlü eşlerle birleştirmişizdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Art arda dizilmiş koltuklar üzerinde yaslanmış olarak." Ve biz onları parlak, iri gözlü hurilerle eşleştirmişizdir.
İskender Ali Mihr = (Takva sahipleri), sıralanmış tahtlar üzerinde yaslanmış olanlardır ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik.
İlyas Yorulmaz = Sıra sıra koltukların üzerine uzanmış halde, onlara arkadaşlık yapan, yanlarında güzel gözlü hizmetçiler var.
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
Tûr / 21 -
Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şey’in, kullumriin bi mâ kesebe rehînun.
Diyanet İşleri = İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve inananlarla soylarından, inanarak onlara uyanları, soylarından gelenlerle birleştirir, buluştururuz ve yaptıklarının mükâfatından hiçbir şeyi eksiltmeyiz; herkes, kazancına bağlıdır.
Abdullah Parlıyan = Onlar ki, inandılar, soyları da imanda kendilerine uydu. Onları cennete sokarken soylarını da kendilerine eriştirip, cennete katmışızdır ve kendi amellerinin sevabından da, hiç birşey eksiltmemişizdir. Ama sonunda herkes kendi kazandığına bağlıdır, yani ona göre ceza veya mükafat görecektir.
Adem Uğur = İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.
Ahmed Hulusi = İman edenler ve imanlı olarak kendilerine tâbi olan zürriyetleri var ya; onlara kendilerinden gelenleri de ekledik! Onların kazançlarından hiçbir şeyi de eksiltmedik. . . Her kişi yaptığının getirisine bağlıdır!
Ahmet Tekin = İman edenlerin, nesilleri de iman ile kendilerine tâbi olanların, işte biz onların nesillerinin mükâfatını da, atalarının mükâfatına denk tuttuk. Atalarının devamlı, bilinçli amellerinin mükâfatından da, bir şey eksiltmedik. Sonuçta ehliyeti hâiz herkes işlediği amellerin, hak ettiklerinin karşılığında sorumlu tutuluyor, kendisini rehin ediyor.
Ahmet Varol = İman edip nesilleri de imanda kendilerini izleyenler var ya, onların nesillerini kendilerine katmış ve kendi amellerinden bir şey eksiltmemişizdir. Her kişi kazandığına karşılık bir rehindir. [2]
Ali Bulaç = İman edenler ve soyları da kendilerini imanda izleyenler (var ya); biz onların soylarını da kendilerine katıp ekledik. Onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik. Her kişi, kendi kazandığına karşılık bir rehindir.
Ali Fikri Yavuz = (Dünyada) iman edenlere ve zürriyetleri de iman edib kendilerine uyanlara, (ahirette) zürriyetlerine kavuştururuz. (Onları da, baba ve dedeleri gibi cennete koruz ve derecelerini yükseltiriz.) Bununla beraber (baba ve dedelerinin) amellerinden hiç bir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır, (iyi amel işlerse kurtulur, değilse helâk olur.)
Ali Ünal = Kendileri iman etmiş oldukları gibi, zürriyetleri de iman ile kendilerini takip edenlerin zürriyetlerini, (imanları kendileri seviyesinde olmasa bile) onlara kavuştururuz ve (bu kavuşturmadan dolayı) onların amellerine verdiğimiz mükâfattan hiçbir şey eksiltmeyiz. Bununla birlikte herkes, (Cennet’ten dünyada iken) kazandıkları nisbetinde istifade eder.
Bayraktar Bayraklı = İnananlar ve soyları da imanlı olarak kendilerine uyanları, soyları ile buluştururuz. Onların yaptıklarından hiçbir şeyi eksiltmeyiz. Herkes kazandığına karşılık rehindir.[587]
Bekir Sadak = Inanan, soylari da inancta kendilerine uyan kimselere soylarini da katariz. Onlarin islediklerinden hicbir sey eksiltmeyiz. Herkes kazancina baglidir.
Celal Yıldırım = Onlar ki imân ettiler ve soyları da kendilerine imân ile uydular, soylarını onlara eriştirip katarız ve biz, onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Her kişi kazandığına karşılık rehindir.
Cemal Külünkoğlu = (Dünyada) iman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, işte biz onların nesillerini (ahirette) kendilerine kavuştururuz. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Her kişi, kendi kazandığına karşılık bir rehindir (ona göre muamele görecektir).
Diyanet İşleri (eski) = İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır.
Diyanet Vakfi = İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.
Edip Yüksel = Soyları tarafından izlenen inananlara soylarını da katarız ve onların yaptıklarından hiç bir şeyi eksiltmeyiz. Herkes kazanmış olduğu şeylerin bir ipoteğidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve İyman edenleri ki zürriyyetleri de iyman ile arkalarından gelmiş, zürriyyetlerini kendilerine ilhak etmişizdir, bununla beraber kendilerine amellerinden hiçbir şey eksiltmemişizdir, herkes kazancına bağlıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip zürriyetleri de iman ile arkalarından gelmiş olanlar, işte Biz, onların nesillerini de kendilerine katmışızdır. Bununla beraber kendilerine amellerinden hiçbir şey de eksiltmemişizdir. Herkes kazancına bağlıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İman edip zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar (yok mu?); işte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden birşey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.
Gültekin Onan = İnananlar ve soyları kendilerini inançta izleyenler; biz onların soylarını da kendilerine katıp ekledik. Onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik. Her kişi, kendi kazandığına karşılık bir rehindir.
Harun Yıldırım = İman edenler ve soyları kendilerini imanda izleyenler; biz onların soylarını da kendilerine katıpekledik. Onların amellerinden hiç bir şeyi eksiltmedik. Her kişi kendi kazandığına karşılık bir rehindir.
Hasan Basri Çantay = İman edib de zürriyyetleri de îman ile kendilerine tâ'bi olanlar (yok mu?) biz onların nesillerini de kendilerine katdık. Kendilerinin amelinden bir şey de eksiltmedik. Herkes kazancı mukaabilinde bir rehindir.
Hayrat Neşriyat = Ve îmân edip zürriyetleri de kendilerine îmân ile tâbi' olanlara gelince, (biz) onların zürriyetlerini (Cennette) kendilerine katmışızdır; bununla berâber onların amellerinden kendilerine hiçbir şey eksiltmemişizdir. Her kişi, kendi kazandığına karşılık (bizzat kendi nefsiyle) bir rehindir!
İbni Kesir = İman edip de soyları da imanda kendilerine tabi olanlar; onlara, soylarını da kattık. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığı ile bağlıdır.
Kadri Çelik = İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar (var ya), biz onların soylarını da kendilerine katıp ekleriz. Onların amellerinden hiç bir şeyi eksiltmeyiz. Her kişi, kendi kazanmakta olduğuna karşılık bir rehindir.
Muhammed Esed = Kendileri iman eden ve soyları bu imanı sürdürecek olanlara gelince, Biz onları soyları ile bütünleştirecek ve işlerini heder ettirmeyeceğiz (ama, sonuçta) herkes kendi kazandığının hesabını verecek.
Mustafa İslamoğlu = Kendileri iman eden, ve soyları da bu muhteşem imanı izleyenlere gelince: Biz onları soylarıyla buluşturacağız ve kendi yaptıklarının (karşılığından) da hiçbir şey eksiltmeyeceğiz; (ne ki) herkesin (akıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, imân ettiler ve kendilerine zürriyetleri de imân ile tâbi oldular, onlara zürriyetlerini de kattık ve onlar için amellerinden bir şeyi de eksiltmedik. Her bir şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.
Ömer Öngüt = İman edenleri ve kendilerini iman ile takip eden zürriyetlerini kavuştururuz. Onların amellerinden de hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kazandıklarına karşılık bir rehindir.
Şaban Piriş = İman edenleri, soylarından da iman ederek onlara tabi olanları bir araya getirdik. Çalışmalarından hiçbir şey eksiltmedik. Her kişi, kazancına bağlı bir rehinedir.
Sadık Türkmen = Gerçeklere inananlar ve soyları da inançta kendilerine uymuş olanlar; işte Biz onların soylarını da kendilerine katmışızdır. Onlara yaptıklarından hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kazandığına karşılık bir rehindir!
Seyyid Kutub = İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır.
Suat Yıldırım = Kendileri iman edip zürriyetleri de iman ile kendilerinin izinden gidenlerin nesillerini de kendilerine kavuştururuz. Onların emeklerinden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmeyiz. Onlardan her biri kazandığı güzel neticeleri ile daimdir.
Süleyman Ateş = Kendileri inanmış, zürriyetleri de imânda kendilerine uymuş olan kimselerin zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi ameller(inin sevâb)ından da hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.
Tefhim-ul Kuran = İman edenler ve soyları da kendilerini imanda izleyenler (var ya); biz onların soylarını da kendilerine katıp eklemişiz. Onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik. Her kişi, kendi kazanmakta olduğuna karşılık bir rehindir.
Ümit Şimşek = İman edenleri ve onların nesillerinden iman ederek kendilerine tâbi olanları birbirine kavuşturmuş, kimsenin çalışmasından da birşeyi eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazancına bağlıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyanların, soy soplarını da kendilerine katmışızdır. Ve kendi amellerinden kendilerinin hiçbir şeyini eksiltmemişizdir. Her kişi, kazandığı karşılığında bir rehindir.
İskender Ali Mihr = Ve (hayattayken, ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyip) âmenû olan, zürriyetleri de kendilerine îmân ile tâbî olanların zürriyetlerini de kendilerine ilhak ettik (yanlarına kattık). Ve onların amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığına (dereceler) karşılık bır rehindir.
İlyas Yorulmaz = İman edenleri ve iman ederek onların izinden giden soylarını da onların yanlarına katarız ve biz hiçbir kimsenin yaptıklarını eksiltmeyiz. Her kişi yaptığının karşılığı olarak layık olduğu yerde tutulur.
وَأَمْدَدْنَاهُم بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
Tûr / 22 -
Ve emdednâhum bi fâkihetin ve lahmin mimmâ yeştehûn(yeştehûne).
Diyanet İşleri = Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara meyve ve gönüllerinin tam istediği et vereceğiz.
Abdullah Parlıyan = Ve onlara, orada canlarının istediği meyvadan ve etten bol bol vermişizdir.
Adem Uğur = Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
Ahmed Hulusi = Onlara temenni ettikleri meyve (marifet türleri) ve etten (özelliklerini açığa çıkaracakları bedensel özelliklerden) bol bol verdik.
Ahmet Tekin = Onlara, canlarının çektiğinden meyvalar ve kebaplar ikram etmekteyiz.
Ahmet Varol = Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etten bol bol vermişizdir.
Ali Bulaç = Onlara, istek duyup arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.
Ali Fikri Yavuz = Onlara (cennetde) bir meyva ve içlerinin çekeceği bir et verdik, (vereceğiz).
Ali Ünal = Onlara canlarının çektiği meyve ve et çeşitlerinden bol bol veririz.
Bayraktar Bayraklı = Onlara, hoşlarına giden meyvelerden ve etten de veririz.
Bekir Sadak = Cennette olanlara diledikleri meyve ve etten bol bol veririz.
Celal Yıldırım = Onlara (Cennet'tekilere), canlarının çektiği meyvalardan ve etten sunarız.
Cemal Külünkoğlu = Biz onlara canlarının istediği meyve ve et çeşitlerinden bolca veririz.
Diyanet İşleri (eski) = Cennette olanlara diledikleri meyve ve etten bol bol veririz.
Diyanet Vakfi = Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
Edip Yüksel = Onlara canlarının istediği meyveden ve etten bol bol veririz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de onlara bir meyve ve içlerinin çekeceği bir et yetiştirmekteyizdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de onlara bir meyve ve içlerinin çekeceği bir et yetiştirmekteyiz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara canlarının istediği meyvalar ve etlerden bol bol verdik.
Gültekin Onan = Onlara, istek duyup arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.
Harun Yıldırım = Onlara istek duyuparzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.
Hasan Basri Çantay = Onlara canlarının isteyeceği meyve (ler) i, et (ler) i de bol bol verdik.
Hayrat Neşriyat = Onlara, istek duyup arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.
İbni Kesir = Onlara, diledikleri meyve ve etten bol bol vermişizdir.
Kadri Çelik = Onlara, istek duyup arzuladıkları meyvelerden ve etten de bol bol veririz.
Muhammed Esed = Biz onlara meyveyi ve eti bolca vereceğiz, ne isterlerse hepsini.
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz onlara meyve ve etin her türünü, canlarının çektiği her şeyi sunacağız;
Ömer Nasuhi Bilmen = (22-23) Ve onlara arzu edeceklerinden bir meyve ile ve bir et ile imdat etmişizdir. Ve orada bir kâseyi teatide bulunurlar, onda ne bir saçma söz vardır ve ne de bir günah.
Ömer Öngüt = Onlara canlarının istediği meyveden ve etten bol bol veririz.
Şaban Piriş = Onlara arzu ettikleri her meyveyi ve eti bol bol vermişizdir.
Sadık Türkmen = Onlara diledikleri meyvelerden ve etten bolca vermişizdir.
Seyyid Kutub = Cennette olanlara diledikleri meyve ve etten bol bol veririz.
Suat Yıldırım = Onlara canlarının istediği meyve ve et çeşitlerinden bol bol veririz.
Süleyman Ateş = Ve onlara canlarının istediği meyvadan ve etten bol bol vermişizdir.
Tefhim-ul Kuran = Onlarla, istek duyup arzuladıkları meyvelerden ve etten de bol bol verdik.
Ümit Şimşek = Bir de onlara meyveler ve canlarının çektiği etler sunmuşuzdur.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onlara canlarının çektiği meyveden ve etten ikram ettik.
İskender Ali Mihr = Ve onlara arzu ettikleri meyve ve etlerden verdik.
İlyas Yorulmaz = Onlara, meyveleri ve canlarının çektiği etleri, hemen sunarız.
يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَّا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ
Tûr / 23 -
Yetenâzeûne fîhâ ke’sen lâ lagvun fîhâ ve lâ te’sîmun.
Diyanet İşleri = Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve birbirlerine öyle bir kadeh sunarlar ki içtikleri şarabın sonucunda ne boş şeylerden bahsediş var, ne günaha giriş.
Abdullah Parlıyan = Orada birbirlerine öyle kadeh sunarlar ki, içtikleri şarabın etkisinden, ne boş şeylerden bahsetme var, ne de günaha sokma.
Adem Uğur = Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme.
Ahmed Hulusi = Onda, sarhoşlatıp ne düşünüp söylediğini bilmez hâle getirmeyen içkiler kapışırlar!
Ahmet Tekin = Cennet’te birbirlerine boş konuşturmayan, saçmalamaya sevk etmeyen, bile bile günaha sokmayan, dolu kadehler sunarlar.
Ahmet Varol = Orada bir kadeh kapışırlar ki, onda ne bir saçmalama ne de günâha sokma vardır.
Ali Bulaç = Orada bir kadeh kapışır çekişirler ki, onda ne 'boş ve saçma bir söz', ne günaha sokma yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Orada birbiriyle kadeh çekiştirirler ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne bir günaha sokma...
Ali Ünal = Orada meşrubat dolu kadehleri elden ele dolaştırırlar ki, o meşrubat, ne boş ve manâsız konuşmalara sebep olur ne de bir günaha.
Bayraktar Bayraklı = Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar; ama burada kötü söz de yoktur, günah işleme de.
Bekir Sadak = Orada kadeh tokustururlar; fakat bunda ne bir sacmalama, ne de bir gunaha girme vardir.
Celal Yıldırım = Orada kadeh tokuştururlar ki bunda ne bir boşanlamsız saçmalama, ne de günaha sokma vardır.
Cemal Külünkoğlu = Orada, boş söz söyletmeyen (içilince sarhoş etmeyen), günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Orada kadeh tokuştururlar; fakat bunda ne bir saçmalama, ne de bir günaha girme vardır.
Diyanet Vakfi = Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme.
Edip Yüksel = Orada birbirlerinden kadeh kapışırlar, onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha girme vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Orada bir peymâne çekiştirirler ki ne bir saçmalama vardır onda ne bir günaha sokma
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Orada kadeh teati ederler ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne de bir günaha sokma!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Orada bir kadeh kapışırlar ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma.
Gültekin Onan = Orada bir kadeh kapışır çekişirler ki, onda ne 'boş ve saçma bir söz' ne günaha sokma vardır.
Harun Yıldırım = Orada bir kadeh kapışırçekişirler ki, onda ne boş ve saçma bir söz, ne de günaha sokma yoktur.
Hasan Basri Çantay = Orada birbirleriyle öyle kadeh çekişirler ki! Onda ne bir saçmalama, ne de bir günâha sokma yokdur.
Hayrat Neşriyat = Orada (neş’e ile) birbirlerine kadeh çekişirler (verip alırlar); onda (onun içiminde)ne boş bir söz, ne de bir günâha sokma vardır (sarhoş etmez).
İbni Kesir = Orada öyle bir kadehi devrederler ki; onda, bir saçmalama ve günaha sokma yoktur.
Kadri Çelik = Orada bir kadehi kapışır çekişirler; onda ne saçma bir söz, ne de bir günaha sokma vardır.
Muhammed Esed = ve orada, (cennette), birbirlerine, boş konuşturmayan ve günaha sokmayan kaseler uzatacaklar.
Mustafa İslamoğlu = orada birbirlerine içeni boşboğaz etmeyen ve günaha sokmayan dolu kadehler sunacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (22-23) Ve onlara arzu edeceklerinden bir meyve ile ve bir et ile imdat etmişizdir. Ve orada bir kâseyi teatide bulunurlar, onda ne bir saçma söz vardır ve ne de bir günah.
Ömer Öngüt = Orada birbirlerinden kadeh alıp verirler. Amma onu içenler ne boş bir söz söylerler, ne de günaha girerler.
Şaban Piriş = Orada birbirlerine kadeh sunarlar. Orada saçmalama yoktur. Günaha sokma yoktur.
Sadık Türkmen = Orada karşılıklı bir kadeh tokuştururlar ki, onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha girme vardır!
Seyyid Kutub = Orada bir kadehi kapışırlar fakat onda ne saçmalama vardır, ne de günaha sokma.
Suat Yıldırım = Onlar orada içecek kadehleri kapışırlar ki bunları içmede ne saçma sapan konuşma olur, ne de günaha girilir.
Süleyman Ateş = Orada bir kadeh kapışırlar ki içinde ne saçmalama var, ne de günâha sokma.
Tefhim-ul Kuran = Orada bir kadeh kapışır çekişirler ki, onda, ne 'boş ve saçma bir söz', ne de bir günaha sokma yoktur.
Ümit Şimşek = Orada öyle kadehler kapışmaktadırlar ki, içene ne boş söz söyletir, ne onu günaha sokar.
Yaşar Nuri Öztürk = Orada bir kadeh tokuştururlar ki, içinde ne bir boş laf var ne de günaha sokuş.
İskender Ali Mihr = Orada kadeh kaldırırlar, orada (içtikleri şarap ile) ne boş söz söylerler ne de günaha girerler.
İlyas Yorulmaz = Orada içlerindeki bütün sıkıntıları atarlar. Orada ne boş konuşmalar, ne de günah işlemek vardır.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَّكْنُونٌ
Tûr / 24 -
Ve yetûfu aleyhim gılmânun lehum ke ennehum lû’luun meknûnun.
Diyanet İşleri = Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öylesine genç hizmetçiler, etraflarında döner durur ki sanki onlar, hazinelerde saklanmış inciler.
Abdullah Parlıyan = Kendilerine ait hizmetçiler etraflarında dönüp dolaşırlar, sanki onlar, sedefteki saklı inciler gibi pırıl pırıl saf ve temiz.
Adem Uğur = Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
Ahmed Hulusi = Çevrelerinde gençlik dolu hizmetliler (enerjik kuvveler) koşuşur ki, sanki onlar saklı inci!
Ahmet Tekin = Kabuğunda saklı, gün yüzü görmemiş inciler gibi, hizmetlerine verilmiş gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
Ahmet Varol = Etraflarında kendilerine ait öyle delikanlılar dolaşırlar ki onlar adeta sedefte saklı inci gibidirler.
Ali Bulaç = Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.'
Ali Fikri Yavuz = (Hizmet için) etraflarında döner kendilerine ait, sedeflerinde saklı inciler gibi hizmetçiler.
Ali Ünal = Etraflarında hizmetlerine tahsis edilmiş, sedef içinde saklı inciler gibi pırıl pırıl civanlar dolaşır.
Bayraktar Bayraklı = Sedefteki inci gibi olan hizmetçileri, etraflarında dolaşırlar.
Bekir Sadak = Sedefteki inciler gibi olan gencler yanlarinda dolasirlar.
Celal Yıldırım = Kendilerine ait hizmetçiler etraflarında dönüp dolaşırlar da sanki herbiri sedefteki saklı inciler gibi...
Cemal Külünkoğlu = Hizmetlerine verilmiş, sedefte saklı inci gibi gençler (garsonlar) etraflarında (emir almak için) dolaşırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Sedefteki inciler gibi olan gençler yanlarında dolaşırlar.
Diyanet Vakfi = Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
Edip Yüksel = Çevrelerinde, inciler gibi korunmuş kendilerine ait hizmetkarlar (servis için) dolaşıp durur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bırıl bırıl da üzerlerine döner kendilerine mahsus hizmetciler, sanki sadeflerinde saklı inciler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerine ait hizmetçiler, sanki sedef içinde saklı inciler gibi onların etrafında pırıl pırıl dönerler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendilerine ait bir takım hizmetçiler de onların etrafında dönerler. Bu gençler sanki sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
Gültekin Onan = Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl'.
Harun Yıldırım = Etraflarında, sedefleri içinde gizlenmiş incileri andıran delikanlı hizmetçiler dolaşır durur.
Hasan Basri Çantay = O sadefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da kendilerine (hizmet için) etraflarında döner (ler).
Hayrat Neşriyat = Ve kendilerine âid genç hizmetçiler etraflarında dolaşır; sanki onlar (sadeflerinde)saklı inciler gibi (tertemiz)dirler!
İbni Kesir = Sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da kendileri için etraflarında döner.
Kadri Çelik = Sedefteki saklı inciler gibi olan gençler yanlarında dolaşırlar.
Muhammed Esed = Ve onları (ölümsüz) gençlikler bekleyecek, (sanki) kendi kendilerinin (çocuklarıymış gibi), kabuklarının içinde saklanan inciler gibi (saf ve temiz).
Mustafa İslamoğlu = Ve kendileri için hazırlanmış ebedi bir gençlik ve tazelik onları hiç terk etmeyecek; tıpkı kabuklarının içinde saklanmış inciler gibi olacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onların üzerlerine kendilerine mahsus birtakım genç hizmetçiler dolaşırlar ki, sanki onlar saklı olan incilerdir.
Ömer Öngüt = Kendilerine âit hizmetçiler sedefteki inciler gibi fırıl fırıl etraflarında dönerler.
Şaban Piriş = Etraflarında onlar için görevlendirilen genç hizmetçiler dönüp durur, onlar saklı inciler gibidirler.
Sadık Türkmen = Onlar için çevrelerinde gencecik hizmetçiler dönüp dolaşır; sanki onlar saklanmış inci gibidirler!
Seyyid Kutub = Sedefteki inciler gibi olan gençler yanlarında dolaşırlar.
Suat Yıldırım = Etraflarında kendi hizmetlerine tahsis edilmiş, sedef içinde saklı inci gibi pırıl pırıl civanlar dolaşır.
Süleyman Ateş = Çevrelerinde de kendilerine mahsus, sedef içinde saklı inci gibi civanlar dolaşır (hizmet eder).
Tefhim-ul Kuran = Kendileri için (görevlendirilmiş hizmetçi) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.'
Ümit Şimşek = Etraflarında da kendilerine özel, sedefinde saklı inciler gibi hizmetçiler dolaşmaktadır.
Yaşar Nuri Öztürk = Çevrelerinde, kendilerine özgülenmiş genç uşaklar dolaşır; sanki sedeflerinde saklı inciler.
İskender Ali Mihr = Ve kendileri için hizmet eden (genç delikanlılar), onların etraflarında dolaşırlar. Onlar sanki sedefinde saklanmış inci gibidirler.
İlyas Yorulmaz = Etraflarında, dağılmış incilere benzeyen, hizmetçi çocuklar dolaşır.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ
Tûr / 25 -
Ve akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne).
Diyanet İşleri = Birbirlerine dönüp (“Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?” diye) sorarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve birbirlerine dönüp sorarlar, konuşurlar.
Abdullah Parlıyan = Cennetlikler birbirlerine dönüp sorarlar,
Adem Uğur = Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:
Ahmed Hulusi = Birbirlerine dönüp geçmiş hâllerini konuşurlar.
Ahmet Tekin = Cennettekiler dünyadaki hayatlarıyla ilgili birbirlerine dönüp sorarlar.
Ahmet Varol = Birbirlerine dönüp sorarlar.
Ali Bulaç = Kimi kimine dönüp sorarlar;
Ali Fikri Yavuz = (Cennettekiler) birbirine dönüb soruştururlar.
Ali Ünal = Birbirlerine döner ve (dünyada iken olup bitenler, Cennet’e kabul edilme sebepleri hakkında) karşılıklı sorular sorup, konuşmaya başlarlar.
Bayraktar Bayraklı = Birbirlerine yönelip soru sorarlar.
Bekir Sadak = Birbirlerine donup sorusurlar:
Celal Yıldırım = Birbirlerine dönüp sorarlar;
Cemal Külünkoğlu = (O cennetlikler) Birbirlerine dönüp (“Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?” diye) sorarlar.
Diyanet İşleri (eski) = Birbirlerine dönüp soruşurlar:
Diyanet Vakfi = Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:
Edip Yüksel = Birbirlerine dönüp geçmişi anarlar:
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve ba'zısı ba'zısına dönmüş soruşuyorlardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Birbirlerine dönmüş soruyorlar;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Birbirlerine yönelip soruyorlar.
Gültekin Onan = Kimi kimine dönüp sorarlar.
Harun Yıldırım = Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar:
Hasan Basri Çantay = (Ehl-i cennet) birbirine yönelib (hallerini ve amellerini) soruşdururlar,
Hayrat Neşriyat = Hem (Cennet ehli) birbirlerine dönüp (hâllerinden) karşılıklı sorarlar.
İbni Kesir = Birbirlerine dönüp sorarlar:
Kadri Çelik = Kimi kimine dönüp sorarlar.
Muhammed Esed = Ve (böylece nimet tattırılanlar,) birbirlerine dönerek (geçmişte yaşadıkları hakkında) sorular soracaklar.
Mustafa İslamoğlu = Derken, birbirlerine dönüp sorular soracaklar...
Ömer Nasuhi Bilmen = (25-26) Bazıları bazısı üzerine yönelip sual ediverirler. Derler ki: «Biz muhakkak ki, evvelce ailelerimiz arasında korkar kimseler idik.»
Ömer Öngüt = Birbirine dönüp soruşurlar.
Şaban Piriş = Birbirlerine dönüp sorarlar :
Sadık Türkmen = Birbirlerine dönerek sorular sorarlar.
Seyyid Kutub = Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:
Suat Yıldırım = Birbirlerinin yanına gelip şöyle sorup sohbet etmeye başlarlar:
Süleyman Ateş = Birbirlerine dönmüş soruyorlar:
Tefhim-ul Kuran = Kimi kimine dönüp sorarlar;
Ümit Şimşek = Birbirlerine dönüp hal hatır sorarlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Birbirlerine dönüp soruşurlar. Ve derler:
İskender Ali Mihr = Ve karşılıklı birbirlerine sorarlar.
İlyas Yorulmaz = Cennette bir gurup, diğer bir gurupla karşılıklı konuşurlar.
قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ
Tûr / 26 -
Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîn(muşfikîne).
Diyanet İşleri = Derler ki: “Şüphesiz daha önce biz, ailemiz içinde yaşarken (Allah’a isyandan) korkardık.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Derler ki: Gerçekten de daha önce ehlimizin içinde, ilimizde, yurdumuzda, korku içindeydik biz.
Abdullah Parlıyan = diyecekler ki: “Bakın, dünyada iken çoluk çocuğumuzun arasında yaşarken, günaha düşmekten ve sonumuzdan korku içindeydik.
Adem Uğur = Derler ki: "Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilâhî azaptan) korkardık."
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Doğrusu biz daha önce ehlimiz içinde (korkudan) titreyenler idik. "
Ahmet Tekin = 'Daha önce biz, kabilemiz, aşiretimiz içinde bile, ilâhî azaptan korkarak Allah’ın emirlerine itina gösterirdik.'derler.
Ahmet Varol = Derler ki: 'Biz daha önce ailemiz içindeyken endişeliydik.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip korkardık."
Ali Fikri Yavuz = Şöyle derler: “- Biz, bundan önce ailemizle birlikte (dünyada iken azabdan ve Allah’a isyan etmekten) korkuyorduk.
Ali Ünal = “Biz”, derler, “ailemiz içinde (onların hidayeti ve âkıbetleri konusunda) dikkatli ve titizdik.
Bayraktar Bayraklı = Şöyle derler: “Şüphesiz biz bundan önce ailemizin içerisinde korkardık.”
Bekir Sadak = (26-28) «Dogrusu bundan once ailemizin yaninda bile korku icindeydik; Allah lutfedip bizi kavurucu azabdan korudu; dogrusu bundan once de O'na yalvariyorduk; suphesiz O, iyilik yapandir, aciyandir» derler.*
Celal Yıldırım = Derler ki: Hakikat biz bundan önce (Dünya'da) ailemiz içinde korkup endişe duyardık ?
Cemal Külünkoğlu = (26-27) Şöyle derler: “Biz, bundan önce (dünyada) ailemizle birlikte (azaptan ve Allah'a karşı gelmekten) sakınırdık. Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu.”
Diyanet İşleri (eski) = (26-28) 'Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır' derler.
Diyanet Vakfi = Derler ki: «Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilâhî azaptan) korkardık.»
Edip Yüksel = 'Daha önce halkımızın arasında çekinirdik,' derler,
Elmalılı Hamdi Yazır = Demektedirler: Evet biz bundan evvel ehlimizde korkular içinde idik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = diyecekler ki: «Evet biz bundan önce ehlimiz (ailemiz, obamız) içinde korkular içindeydik,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve diyorlar ki: «Gerçekte biz daha önce (dünya hayatında) âilemiz içinde (âkibetimizden) korkardık».
Gültekin Onan = Dediler ki: "Biz doğrusu daha önce ehlimiz (yakın akrabalarımız) içinde (iken) endişe edip korkardık."
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Gerçekten biz, daha önce ailelerimiz arasında korku içinde idik.”
Hasan Basri Çantay = (Şöyle) diyerek: «Biz hakıykat bundan evvel (dünyâda) ailelerimiz içinde (aakıbetimizden) korkanlardık».
Hayrat Neşriyat = Derler ki: 'Daha önce gerçekten biz, (dünyada) âilemizin yanında iken (Allah’dan)korkan kimselerdik!'
İbni Kesir = Derler ki: Gerçekten biz, bundan önce ailelerimiz arasında korku içindeydik.
Kadri Çelik = Derler ki: “Biz doğrusu daha önce, ailemiz içinde (ilahi azaptan) endişe edip korkanlardık.”
Muhammed Esed = Onlar, "Bakın" diyecekler, "eskiden, çoluk çocuğumuz arasında yaşadığımız sıralarda, (Allah'ın bizden razı olmadığını düşünerek) korku içindeydik;
Mustafa İslamoğlu = Diyecekler ki: "Vaktiyle bizler, ailemiz hakkında endişeye kapılıp tir tir titrerdik;
Ömer Nasuhi Bilmen = (25-26) Bazıları bazısı üzerine yönelip sual ediverirler. Derler ki: «Biz muhakkak ki, evvelce ailelerimiz arasında korkar kimseler idik.»
Ömer Öngüt = Derler ki: "Biz daha önce dünyada iken âilelerimizin yanında korkular içinde idik. "
Şaban Piriş = -Biz, ailemizin yanında, daha önce korku içindeydik, derler.
Sadık Türkmen = Derler ki: “Doğrusu biz bundan önce, yakın çevremiz içinde, korkup ürperenlerdik.
Seyyid Kutub = Derler ki: «Daha önce biz, ailemiz içinde korkardık.»
Suat Yıldırım = (26-27) "Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.
Süleyman Ateş = "Daha önce biz âilemiz içinde (iken sonumuzdan) korkardık." dediler.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip korkanlardık.»
Ümit Şimşek = Derler ki: 'Biz bundan önce ailemizin arasındayken korkardık.
Yaşar Nuri Öztürk = "Daha önce biz, ailemiz içinde endişe ile ürperiyorduk."
İskender Ali Mihr = “Gerçekten biz daha önce ailemizle beraberken korkuyorduk.” dediler.
İlyas Yorulmaz = “Biz dünyada, ailemiz içinde iken korku içinde idik. ”
فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ
Tûr / 27 -
Fe mennallâhu aleynâ ve vekânâ azâbes semûm(semûmi).
Diyanet İşleri = “Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken Allah lûtfetti bize ve korudu bizi tâ iliklere işleyen sam yelinin azâbından.
Abdullah Parlıyan = Allah bize bol bol lütufta bulundu da, ta iliklere işleyen cehennem azabından korudu.
Adem Uğur = Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.
Ahmed Hulusi = "Allâh bize lütfetti ve bizi (cehennem ateşi) Semum'un (insan bedeninin gözeneklerinden geçen zehirleyici dumansız ateş; mikrodalga radyasyon) azabından korudu!"
Ahmet Tekin = 'Allah bize lütfetti de, vücuda işleyen, kavurucu cehennem azâbından bizi korudu.'
Ahmet Varol = Allah bize lutfetti de bizi delikçiklere (hücrelere) kadar işleyen azaptan korudu.
Ali Bulaç = "Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azabdan korudu."
Ali Fikri Yavuz = Artık Allah bize lütûf buyurdu ve bizleri o ateşin azabından korudu.
Ali Ünal = “Allah da bize lütfetti ve bizi o kavurucu, deriden içeriye işleyen ateşin azabından korudu.
Bayraktar Bayraklı = “Allah bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen azaptan korudu.”
Bekir Sadak = (26-28) «Dogrusu bundan once ailemizin yaninda bile korku icindeydik; Allah lutfedip bizi kavurucu azabdan korudu; dogrusu bundan once de O'na yalvariyorduk; suphesiz O, iyilik yapandir, aciyandir» derler.*
Celal Yıldırım = Allah, bize bol lûtufta bulundu da Cehennem'in kavurucu azabından korudu.
Cemal Külünkoğlu = (26-27) Şöyle derler: “Biz, bundan önce (dünyada) ailemizle birlikte (azaptan ve Allah'a karşı gelmekten) sakınırdık. Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu.”
Diyanet İşleri (eski) = (26-28) 'Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır' derler.
Diyanet Vakfi = «Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.»
Edip Yüksel = 'ALLAH bize iyilik etti de bizi içe işleyen azaptan korudu.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bakınız Allah bize lûtfetti ve bizleri o semûm azâbından korudu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah bize lutfetti ve bizleri o semum (kavurucu) azabından korudu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Allah bize lutfetti de bizi (vücûdun) içine işleyen (kavurucu) azabdan korudu.»
Gültekin Onan = "Şimdi Tanrı, bize lütufta bulundu ve 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azabdan korudu."
Harun Yıldırım = “Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve hücrelere kadar işleyen kavurucu azabdan korudu.”
Hasan Basri Çantay = «İşte Allah bize (mağfiret ve rahmetini) lûtfetdi. Bizi sâm yeli azabından korudu».
Hayrat Neşriyat = 'İşte Allah bize lûtfetti de (derilerden içeri) nüfûz edici o azabdan bizi korudu!'
İbni Kesir = Allah; bize, lutfetti de bizi gözeneklere işleyen o Semum azabından korudu.
Kadri Çelik = “Şimdi Allah bize lütufta bulundu ve bizi, iliklere kadar işleyen kavurucu azaptan korudu.”
Muhammed Esed = ve bu durumdayken Allah bizi lütfuyla inayetlendirdi ve (çaresizliğin) yakıcı fırtınalarının azabından bizi korudu.
Mustafa İslamoğlu = fakat Allah bize kerem etti de, bizi zehir gibi içe işleyen yakıcı bir ateşin azabından korudu.
Ömer Nasuhi Bilmen = (27-28) «Şimdi Allah Teâlâ bizim üzerimize lütuf ve ihsanda bulundu ve bizi o Semûm azabından vâkiye buyurdu. Şüphe yok ki, biz evvelce O'na dua eder olmuştuk. Muhakkak ki o, vaadinde sâdıkdır, çok esirgeyicidir.»
Ömer Öngüt = "Allah lütfedip bizi kavurucu azaptan korudu. "
Şaban Piriş = Allah bize lutfetti de bizi kavurucu azabtan korudu.
Sadık Türkmen = Allah bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen azaptan korudu.
Seyyid Kutub = Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azabtan korudu.
Suat Yıldırım = (26-27) "Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.
Süleyman Ateş = "Allâh bize lutfetti de bizi o delikçiklere işleyen azâbdan korudu."
Tefhim-ul Kuran = «Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve bizi, 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azabdan korudu.»
Ümit Şimşek = 'Rabbimiz lütfetti de iliklere kadar işleyen azaptan bizi korudu.
Yaşar Nuri Öztürk = "Allah bize lütufta bulundu ve bizi o iliklere işleyen azaptan korudu."
İskender Ali Mihr = Şimdi Allah bizi ni’metlendirdi ve bizi (cehennemin) kavurucu ateşinin azabından korudu.
İlyas Yorulmaz = “Allah bize iyiliklerde bulundu ve bizi yakıcı ateşin azabından korudu. ”
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
Tûr / 28 -
İnnâ kunnâ min kablu ned’ûh(ned’ûhu), innehu huvel berrur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = “Gerçekten biz bundan önce O’na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir, çok merhametlidir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de önceden onu çağırırdık; şüphe yok ki o, şanı yüce bir lütuf sâhibidir, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Biz bundan önce dünyada da, O'na yalvarıp ibadet ederdik. Çünkü O, iyiliği bol ve rahmeti geniştir.”
Adem Uğur = Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur.
Ahmed Hulusi = "Muhakkak ki biz bundan önce de O'na yöneliyorduk! Muhakkak ki O, Berr'dir, Rahıym'dir. "
Ahmet Tekin = 'Biz, bundan önce devamlı O’na kulluk ve ibadet ediyor, ona yalvarıyorduk. İhsan ve kerem sahibi, engin merhamet sahibi olan O’dur.'
Ahmet Varol = Şüphesiz biz daha önce O'na yalvarırdık. Gerçekten iyilik eden, rahmet eden O'dur.'
Ali Bulaç = "Şüphesiz, biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta kendisidir."
Ali Fikri Yavuz = Biz, bundan önce O’na ibadet ediyorduk ve bizi korumasını istiyorduk. Gerçekten O, kerem sahibidir, Rahîm’dir.
Ali Ünal = “Gerçekten biz, bundan önce (dünyada iken) sadece O’na ibadet eder, sadece O’na yalvarırdık. O’dur mutlak iyilik ve hayır kaynağı, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhamet sahibi.”
Bayraktar Bayraklı = “Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü asıl iyilik sahibi ve merhamet eden O'dur.”
Bekir Sadak = (26-28) «Dogrusu bundan once ailemizin yaninda bile korku icindeydik; Allah lutfedip bizi kavurucu azabdan korudu; dogrusu bundan once de O'na yalvariyorduk; suphesiz O, iyilik yapandir, aciyandir» derler.*
Celal Yıldırım = Şüphesiz biz, bundan önce de O'na yalvarıp ibâdet ederdik. Çünkü O, iyiliği bol, rahmeti geniştir.
Cemal Külünkoğlu = “Gerçekten biz bundan önce (dünyada) O'na yalvarırdık (ibadet ederdik). Şüphesiz O, iyiliği ve merhameti bol olandır.”
Diyanet İşleri (eski) = (26-28) 'Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik; Allah lütfedip bizi kavurucu azabdan korudu; doğrusu bundan önce de O'na yalvarıyorduk; şüphesiz O, iyilik yapandır, acıyandır' derler.
Diyanet Vakfi = «Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur.»
Edip Yüksel = 'Biz daha önce O'na yalvarırdık; O, İyilik edendir, Rahimdir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Evet biz bundan evvel ona duâ ediyor korumasını istiyorduk, hakikat o öyle keremkâr öyle rahîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Evet biz bundan önce O'na dua ediyor, korumasını istiyorduk. Gerçekten O, öyle iyiliği bol, öyle merhameti çok olandır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur.»
Gültekin Onan = "Şüphesiz, biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta kendisidir."
Harun Yıldırım = “Şüphesiz biz bundan önce O’na dua ederdik. Gerçekten O, evet O ihsanı boldur, Rahîm’dir.”
Hasan Basri Çantay = «Gerçek biz bundan evvel (müvahhid olarak) Ona ibâdet ediyorduk. Şübhesiz ki O, (evet) O, (va'dinde saadık) ihsanı bol, çok esirgeyicidir».
Hayrat Neşriyat = 'Gerçekten biz, bundan önce O’na duâ ediyorduk. Şübhesiz ki Berr (çok lütufta bulunan), Rahîm (çok merhamet eden) ancak O’dur.'
İbni Kesir = Gerçekten biz, bundan önce de O'na dua ediyorduk. Muhakkak ki O'dur O Berr, Rahim.
Kadri Çelik = “Hiç şüphesiz biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta kendisidir.”
Muhammed Esed = Şüphesiz biz bundan önce (yalnız) O'na yalvarırdık. (Ve O, bize şimdi gösterdi ki) yalnız O'dur gerçekten iyilik eden ve gerçek rahmet kaynağı!"
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz biz bundan önce de hep O'na dua ederdik; çünkü O, evet O'dur mutlak iyi olan sonsuz rahmet sahibi.
Ömer Nasuhi Bilmen = (27-28) «Şimdi Allah Teâlâ bizim üzerimize lütuf ve ihsanda bulundu ve bizi o Semûm azabından vâkiye buyurdu. Şüphe yok ki, biz evvelce O'na dua eder olmuştuk. Muhakkak ki o, vaadinde sâdıkdır, çok esirgeyicidir.»
Ömer Öngüt = "Biz bundan önce de O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz ki O iyilik yapandır, merhamet edendir.
Şaban Piriş = Biz, önceden de ona dua ediyorduk. Gerçekten O, iyilik sahibi, merhamet sahibidir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz biz, bundan önce yalnız O’na yalvarıp yakarıyorduk. Çünkü O iyiliği bol, merhameti/ikramı çok olandır.”
Seyyid Kutub = Biz bundan önce yalnız O'na yalvarırdık. Çünkü iyilik eden, esirgeyen O'dur O.
Suat Yıldırım = Çünkü biz daha önce Allah’a dua ve ibadet eder, bizi ateşten korumasını niyaz ederdik." Gerçekten O, berr’dir, rahîmdir (hayırların kaynağıdır, merhamet ve ihsanı boldur).
Süleyman Ateş = "Biz bundan önce yalnız O'na yalvarır (bizi korumasını O'ndan niyaz eder)dik. Çünkü iyilik eden, esirgeyen O'dur, O."
Tefhim-ul Kuran = «Hiç şüphesiz, biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta kendisidir.»
Ümit Şimşek = 'Bundan önce biz Ona dua ederdik. Gerçekten O pek lütufkâr ve esirgeyicidir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Biz önceden O'na yakarıyorduk. Çünkü O'dur Berr, cömertçe iyilik eden; O'dur rahmeti sınırsız olan."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki biz, daha önceden O’na (Allah’a) dua ediyorduk. Muhakkak ki O; Berr’dir (çok cömert, çok lütufkârdır), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).
İlyas Yorulmaz = Biz, daha önce dünyada iken, yalnızca Allah’a dua ederdik. Çünkü bütün iyilikleri yapan ve merhametli olan O dur.
فَذَكِّرْ فَمَا أَنتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
Tûr / 29 -
Fe zekkir fe mâ ente bi ni’meti rabbike bi kâhinin ve lâ mecnûn(mecnûnin).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) O hâlde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık öğüt ver, gerçekten de Rabbinin nîmeti sâyesinde sen, ne kâhinsin, ne deli.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse ey Muhammed! Sen bütün insanlara öğüt ver. Çünkü sen, Rabbinin nimeti sayesinde, inkârcıların dedikleri gibi ne bir kahinsin, ne de bir deli.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
Ahmed Hulusi = (Rasûlüm) sen hatırlat! Rabbinin nimeti olarak, sen ne bir kâhin olarak açığa çıkarıldın ve ne de cin etkisi altında olan kişi!
Ahmet Tekin = Öğüt ver, tebliğ görevini yapmaya devam et. Rabbinin, sana ihsan ettiği vahyi, peygamberlik nimeti sebebiyle, sana kâhin de, cinlere mahkûm olmuş biri de, deli de diyemezler. Sen kâhin de, cinlere mahkûm olmuş biri de, deli de değilsin.
Ahmet Varol = O halde sen öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin ne de mecnun.
Ali Bulaç = Şu halde sen, öğüt verip hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun.
Ali Fikri Yavuz = O halde (Ey Rasûlüm, sen) öğüd ve nasihata devam et; çünkü sen, Rabbinin (nübüvvet ve İslâm) nimeti sayesinde ne kâhinsin, ne mecnûn...
Ali Ünal = İşte (Rasûlüm), sen irşad ve nasihatlerine devam et; bil ki sen, Rabbinin lütf u keremiyle ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
Bayraktar Bayraklı = Sen öğüt ver! Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin ne de bir deli.
Bekir Sadak = Ogut ver; Rabbinin nimetiyle sen, ne kahinsin ne de delisin.
Celal Yıldırım = Sen öğüt vermeye devam et. Sen, Rabbin nîmetiyle ne bir kâhinsin, ne de deli...
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) Sen tebliğ ve irşada devam et! Çünkü sen Rabbinin (peygamberlik ve İslam) nimeti sayesinde ne kâhinsin, ne de mecnun.
Diyanet İşleri (eski) = Öğüt ver; Rabbinin nimetiyle sen, ne kahinsin ne de delisin.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
Edip Yüksel = Sen öğüt ver. Rabbinin sana olan iyiliği sayesinde sen ne bir kahinsin, ne de deli.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde va'z-u tezkire devam et, çünkü sen, rabbının ni'meti hakkı için, ne kâhinsin ne de mecnun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde anlatıp öğüt vermeye devam et; çünkü sen, Rabbinin nimeti hakkı için, ne kahinsin ne de mecnun!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Ey Muhammed!) sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnûn.
Gültekin Onan = Şu halde sen, öğüt verip hatırlat; çünkü sen, rabbinin nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun.
Harun Yıldırım = Şu halde sen, öğüt veriphatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle kahin de değilsin, deli de değilsin.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) sen hemen öğüt vermekde devam et. Öyle ya, sen Rabbinin ni'meti sayesinde ne bir kâhin, ne de bir mecnun değilsin.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) O hâlde nasîhat et; çünki Rabbinin ni'meti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun!
İbni Kesir = Sen; öğüt ver. Rabbının nimeti sayesinde sen; ne bir kahinsin, ne de bir deli.
Kadri Çelik = O halde sen, öğüt verip hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun.
Muhammed Esed = Öyleyse (ey Muhammed! Bütün insanlara) öğüt ver! Çünkü, Rabbinin rahmetiyle, sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.
Mustafa İslamoğlu = (Ey Nebi!) Öğüt vermeyi (sürdür); şüphesiz, -Rabbinin nimeti sayesinde- senin bir kahin ve bir mecnun olma ihtimalin asla bulunmamaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (29-30) Artık sen öğüt vermeğe devam et! Çünkü sen Rabbin nîmeti hakkı için ne bir kâhînsin ve ne de bir mecnûn. Yoksa diyorlar mı ki, «O bir şairdir, onun hakkında zamanın ızdırap veren felaketini bekliyoruz?»
Ömer Öngüt = Resulüm! Sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun.
Şaban Piriş = -Sen, öğüt ver. Kesinlikle sen Rabbinin nimeti sayesinde ne medyumsun ne de mecnun.
Sadık Türkmen = Öyleyse, sen öğüt ver! Çünkü sen Rabbinin nimeti (vahiy/Kur’an) sayesinde, ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun!
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen, ne kahinsin ne de delisin.
Suat Yıldırım = Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatina devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin.
Süleyman Ateş = (Ey Muhammed), Sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin ni'meti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnun.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde sen, öğüt verip hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun.
Ümit Şimşek = Sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de deli.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık hatırlat, öğüt ver! Rabbinin nimetine yemin olsun ki, sen ne kâhinsin ne de cin çarpmış.
İskender Ali Mihr = O halde zikret (öğüt ver), çünkü sen Rabbinin ni’meti sayesinde ne kâhinsin ne de mecnunsun.
İlyas Yorulmaz = (Rabbini) Düşün. Sen O’nun nimeti ile ne bir kehanette bulunan, nede deli olan birisisin.
أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَّتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ
Tûr / 30 -
Em yekûlûne şâirun neterabbesu bihî reybel menûni.
Diyanet İşleri = Yoksa onlar, “O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz” mu diyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onlar, bir şâir ki ölmesini, zâmanın kötülüklerine uğramasını gözetiyoruz mu diyorlar?
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar senin hakkında, O bir şairdir, zamanın tokadını yemesini bekliyoruz mu diyorlar?
Adem Uğur = Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?
Ahmed Hulusi = Yoksa: "Bir şairdir. . . Bekleyelim bakalım zaman içinde ne olur sonu" mu diyorlar!
Ahmet Tekin = Yoksa onlar:'O bir şâirdir. Onun, zamanın ıstırap veren felâketlerine uğramasını bekliyoruz.' mu diyorlar.
Ahmet Varol = Yoksa: '(O) bir şairdir, biz onun zamanın felaketlerine çarpılmasını gözlüyoruz' mu diyorlar?
Ali Bulaç = Yoksa onlar: "Bir şairdir, biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz" mu diyorlar?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa: “- Bir şairdir, biz O’nun felâket zamanını bekliyoruz” mu diyorlar?
Ali Ünal = Ne o, yoksa senin hakkında bir de, “(Cinlerle haşir–neşir, dersini onlardan alan) bir şair. Bekliyoruz, başına muhakkak bir musibet gelecek ve onu alıp götürecek” mi diyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa onlar, “O, başına bir felaketin gelmesini beklediğimiz bir şair midir?” diyorlar.
Bekir Sadak = Yoksa: “- Bir şairdir, biz O’nun felâket zamanını bekliyoruz” mu diyorlar?
Celal Yıldırım = Yoksa onlar (senin için) O şâirdir, zamanın tokadını yemesini bekliyoruz mu diyorlar?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onlar: “Muhammed bir şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz” mu diyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa senin için şöyle mi derler: 'Şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz.'
Diyanet Vakfi = Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?
Edip Yüksel = Yoksa, 'O bir şairdir, onun ölmesini bekliyoruz.' mu diyorlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa «bir şâir biz ona «reybul menun»u gözetiyoruz» mu diyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa: «O bir şairdir, zamanın felaketine uğramasını gözetiyoruz» mu diyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar (senin için): «Bir şâirdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetliyoruz.» mu diyorlar?
Gültekin Onan = Yoksa onlar: "Bir şairdir, biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz" mu diyorlar?
Harun Yıldırım = Yoksa onlar: “O bir şairdir, biz onun zamanın ızdırap veren musibetlerine uğramasını bekliyoruz.” mu diyorlar?
Hasan Basri Çantay = Yoksa «(O), bir şâirdir, biz onun, zamanın felâketli haadiseleri (ne çarpılması) nı gözetliyoruz» mu diyorlar?
Hayrat Neşriyat = Yoksa (onlar): '(O) bir şâirdir; (biz) onun, zamânın felâketlerine uğramasını bekliyoruz!' mu diyorlar?
İbni Kesir = Yoksa derler mi ki: Şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz.
Kadri Çelik = Yoksa onlar, “Bir şairdir, biz ona ölüm felaketine uğramasını gözlüyoruz” mu diyorlar?
Muhammed Esed = Yoksa onlar: "(O, yalnızca) bir şair(dir); bekleyip görelim zaman ona neler yapacak" mı diyorlar?"
Mustafa İslamoğlu = Yoksa (şimdi de) "O bir şairdir; (bırakın da) feleğin sillesini yiyeceği zamanı bekleyip görelim" mi diyorlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = (29-30) Artık sen öğüt vermeğe devam et! Çünkü sen Rabbin nîmeti hakkı için ne bir kâhînsin ve ne de bir mecnûn. Yoksa diyorlar mı ki, «O bir şairdir, onun hakkında zamanın ızdırap veren felaketini bekliyoruz?»
Ömer Öngüt = Yoksa onlar senin için: "Bu bir şâirdir. Zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz. " mu derler?
Şaban Piriş = Yoksa: -O, bir şairdir, zamanın başına getireceği belayı bekliyoruz mu diyorlar?
Sadık Türkmen = Yoksa: “O, felâket zamanını gözlediğimiz bir şairdir” mi diyorlar?
Seyyid Kutub = Yoksa onlar: «Muhammed bir şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz» mu diyorlar?
Suat Yıldırım = Ne o, yoksa onlar senin hakkında: "Ne olacak? Şairin biri! Feleğin onun başına neler getireceğini göreceğiz" mi diyorlar?
Süleyman Ateş = Yoksa onlar (senin hakkında): "Bir şâ'irdir, zamanın felâketlerine çarpılmasını gözetliyoruz" mu diyorlar?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar: «Bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini gözlüyoruz» mu diyorlar?
Ümit Şimşek = Yoksa onlar 'O şairin biri; bekleyelim, zaman içinde helâk olur gider' mi diyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa şöyle mi diyorlar: "O bir şairdir. Zamanın ölüm getiren felaketine çarpılmasını bekliyoruz."
İskender Ali Mihr = Yoksa: “O bir şairdir, zamanın musîbetinin ona ansızın gelmesini gözlüyoruz.” mu diyorlar?
İlyas Yorulmaz = Yoksa (Muhammed) “Bir şairdir Onu gözleyelim, bakalım zaman ona neler getirecek” mi? diyorlar.
قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُتَرَبِّصِينَ
Tûr / 31 -
Kul terabbesû fe innî meakum minel muterabbisîn(muterabbisîne).
Diyanet İşleri = Onlara de ki: “Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Gözetin bakalım, gerçekten ben de sizinle berâber gözetmedeyim.
Abdullah Parlıyan = De ki: “Siz bekleyedurun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. Bakalım hangimiz felakete çarpılacaktır göreceğiz.”
Adem Uğur = De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Ahmed Hulusi = De ki: "Bekleyin bakalım! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!"
Ahmet Tekin = 'Siz, benim başıma gelecekleri görmek için gözünüzü benden ayırmayın bakalım, ben de sizinle beraber sizin nasıl bir sonla karşılaşacağınızı bekleyenlerdenim.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Gözleyin, şüphesiz ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim!'
Ali Bulaç = De ki: "Siz gözetleyedurun; çünkü ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “- Bekleyin; çünkü ben de sizinle beraber (size inecek azabı) bekliyenlerdenim.
Ali Ünal = De ki: “Siz beklemenize devam edin! Sizinle birlikte ben de bekliyorum (ki, bakalım sizin başınıza ceza olarak hangi musibet gelecek).”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”
Bekir Sadak = De ki: «Gozleyin, dogrusu ben de sizinle beraber gozlemekteyim.»
Celal Yıldırım = De ki, siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Cemal Külünkoğlu = Onlara de ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum!”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlemekteyim.'
Diyanet Vakfi = De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Edip Yüksel = De ki, 'Bekleyedurun; ben de sizinle birlikte beklemekteyim.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: Gözetin, çünkü ben de sizinle gözetenlerdenim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Gözetin, çünkü ben de sizinle beraber gözetenlerdenim.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.»
Gültekin Onan = De ki: "Siz gözetleyedurun; çünkü ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim."
Harun Yıldırım = De ki: “Bekleyedurun. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”
Hasan Basri Çantay = De ki: «Bekleyin. Çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Bekleyin; doğrusu ben de sizinle berâber (size gelecek azâbı)bekleyenlerdenim.'
İbni Kesir = De ki: Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim.
Kadri Çelik = De ki: “Siz gözetleyip durun; çünkü ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim.”
Muhammed Esed = De ki: "(Öyleyse,) ümitle bekleyin! Ben de sizinle birlikte ümitle bekleyeceğim!"
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Bekleyin bakalım! Ama unutmayın ki, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Gözetiniz, ben de şüphe yok sizinle beraber gözeticilerdenim.»
Ömer Öngüt = De ki: Gözleyin! Doğrusu ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim.
Şaban Piriş = De ki: -Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Sadık Türkmen = De ki: “Gözleyin... Şüphesiz ben de sizinle birlikte gözleyenlerdenim.”
Seyyid Kutub = De ki: «Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlemekteyim.»
Suat Yıldırım = De ki: "Bekleyin bakalım! Ben de sizin fecî âkıbetinizi bekliyorum."
Süleyman Ateş = De ki: "Gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim. (Bakalım hangimiz felâketlere çarpılacağız?)"
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Siz gözetleyip durun; çünkü ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim.»
Ümit Şimşek = De ki: Bekleyedurun; ben de sizinle beraber bekliyorum.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Bekleyin! Doğrusu sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim."
İskender Ali Mihr = “Gözleyin, ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim.” de.
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Siz bekleyin, bizde sizinle beraber bekleyenlerdeniz. ”
أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُم بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
Tûr / 32 -
Em te’muruhum ahlâmuhum bi hâzâ em hum kavmun tâgûn(tâgûne).
Diyanet İşleri = Bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa bu sözleri akılları mı emrediyor onlara, yoksa azgın bir topluluk mu onlar?
Abdullah Parlıyan = Yoksa bu tutarsızlık ve çelişkiyi, akılları mı onlara emrediyor. Yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
Adem Uğur = Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?
Ahmed Hulusi = Onlara bunu akılları mı emrediyor; yoksa onlar küstah bir toplum mu?
Ahmet Tekin = Yoksa, bu saçma sapan düşünceyi onlara akılları mı emrediyor? Veya onlar azgın bir kavim midirler?
Ahmet Varol = Bunu kendilerine akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir topluluk mudurlar?
Ali Bulaç = Yoksa bunu kendilerine saçma akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midir?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, (Hz. Peygambere kâhin ve mecnûn demekle) bu tenakuzu onlara akılları mı emrediyor. Yoksa azgın bir kavim midirler?
Ali Ünal = Akılları mı onları böylesine davranmaya itiyor, yoksa bizzat tuğyankâr bir topluluk da, ondan mı böyle davranıyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Onlara akılları mı bunu emrediyor? Yoksa onlar azgınlar topluluğu mudurlar?
Bekir Sadak = Bunu onlara akillari mi buyuruyor? Yoksa onlar azgin bir millet midirler?
Celal Yıldırım = Yoksa bunu (bu tutarsızlık ve çelişkiyi) akılları mı onlara emrediyor ? Değilse onlar, azıp sapıtan bir millet midir?
Cemal Külünkoğlu = Yahut bunu kendilerine saçma akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir toplum mudur?
Diyanet İşleri (eski) = Bunu onlara akılları mı buyuruyor? Yoksa onlar azgın bir millet midirler?
Diyanet Vakfi = Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?
Edip Yüksel = Bunları rüyalarının etkisiyle mi söylüyorlar, yoksa onlar haddi aşan bir topluluk mudur?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onlara bunu (bu tenakuzu) akılları mı emrediyor? Yoksa azgın bir kavım mıdırlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa onlara bunu (bu çelişkiyi) akılları mı emrediyor, ya da onlar azgın bir topluluk mudurlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların akılları mı bunu emreder yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
Gültekin Onan = Yoksa bunu kendilerine saçma akılları mı buyuruyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midir?
Harun Yıldırım = Yoksa bunu kendilerine saçmaakılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midir?
Hasan Basri Çantay = Yahud bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgınlar güruhu mudur?
Hayrat Neşriyat = Yoksa onlara bunu (bu iftirâlarını) akılları mı emrediyor? Yoksa onlar, bir azgınlar topluluğu mudur?
İbni Kesir = Bunu kendilerine akılları mı buyuruyor, yoksa onlar, azgın bir kavim midirler?
Kadri Çelik = Yoksa bunu kendilerine saçma akılları mı emretmektedir? Yoksa kendileri azgın bir kavim midir?
Muhammed Esed = Akılları mı onlara bu (tavrı takınmaları)nı telkin ediyor, yoksa (bu hal) (sadece) kaba bir küstahlığın eseri midir?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onları bu tavra savruk akılları mı sevk ediyor? Sakın onlar isyanda sınır tanımayan azgın bir topluluk olmasın?!
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlara bununla akılları mı emrediyor? Yoksa onlar bir azgın kavim midirler?
Ömer Öngüt = Bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudurlar?
Şaban Piriş = Yoksa onlar, bunu rüyalarında mı gördüler? Yoksa onlar, azgın bir toplum mudur?
Sadık Türkmen = Yoksa bunu, akılları mı emrediyor? Veyahutta onlar azgın bir kavim midirler?
Seyyid Kutub = Onların akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?
Suat Yıldırım = Akılları mı kendilerinden bunu istiyor, yoksa onlar azgın bir toplum olduklarından mı böyle yapıyorlar?
Süleyman Ateş = Akılları mı bunu kendilerine emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa bunu kendilerine saçma akılları mı emretmektedir? Yoksa kendileri azgın bir kavim midir?
Ümit Şimşek = Bunu akılları mı söyletiyor, yoksa onlar sırf bir azgınlar güruhu mu?
Yaşar Nuri Öztürk = Acaba bunu onlara hayalleri mi emrediyor yoksa bunlar azmış bir topluluk mu?
İskender Ali Mihr = Yoksa onların akılları bunu mu emrediyor? Veya onlar azgın bir kavim mi?
İlyas Yorulmaz = Yoksa o inkârcıların hayalleri mi peygamberi bu ithamlarla suçlamayı emrediyor? Yoksa onlar Rablerine karşı azgın bir topluluk mu?
أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَل لَّا يُؤْمِنُونَ
Tûr / 33 -
Em yekûlûne tekavveleh(tekavvelehu), bel lâ yû’minûn(yû’minûne).
Diyanet İşleri = Yoksa “O Kur’an’ı kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onu kendisi uyduruyor mu diyorlar? Hayır, inanmamışlardır onlar.
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar, bu Kur'ân'ı kendisi uydurmuştur mu diyorlar. Hayır, aksine onlar gerçeği biliyor, ama inanmak istemiyorlar.
Adem Uğur = Yahut "Onu kendisi uydurdu!" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
Ahmed Hulusi = Yoksa "Onu uyduruyor" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar!
Ahmet Tekin = Yoksa: 'Onu, Kur’ân’ı Muhammed uydurdu.' mu, diyorlar. Aksine, onlar gerçeği biliyorlar, ama iman etmeyecekler.
Ahmet Varol = Yoksa: 'Onu kendisi uydurup söyledi' mi diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar.
Ali Bulaç = Yoksa: "Onu kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar? Hayır; onlar iman etmiyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, o Kur’an’ı kendisi mi uydurub söyledi diyorlar? Hayır, (iş dedikleri gibi değil, sırf inad ve inkârlarından dolayı) iman etmezler.
Ali Ünal = Yahut, “Kur’ân’ı kendisi uyduruyor, (sonra da Allah’a mal ediyor)” mu diyorlar? Hayır, hayır! Onlar inanmak istemiyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, “onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Hayır! Onlar inanmıyorlar.
Bekir Sadak = Yahut: «Onu kendi uydurdu» diyorlar oyle mi? Hayir, inanmiyorlar.
Celal Yıldırım = Yoksa bunu (Kur'ân'ı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar ? Hayır, onlar inanmazlar.
Cemal Külünkoğlu = Ya da: “O Kur'an'ı kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) inanmıyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = Yahut: 'Onu kendi uydurdu' diyorlar öyle mi? Hayır, inanmıyorlar.
Diyanet Vakfi = Yahut «Onu kendisi uydurdu!» mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
Edip Yüksel = Yoksa, 'Onu kendi uydurdu' mu diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onu (o Kur'anı) kendisi uydurmakta mı diyorlar? Hayır kendileri inanmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa «Onu kendisi uydurmakta» mı diyorlar? Hayır, kendileri inanmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa «Onu uydurdu» mu diyorlar? Hayır onlar inanmıyorlar.
Gültekin Onan = Yoksa: "Onu kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar. Hayır; onlar inanmıyorlar.
Harun Yıldırım = Yoksa: “Onu kendisi uydurup düzüyor.” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.
Hasan Basri Çantay = Yahud onu kendisi mi uydurub söyledi diyorlar? Hayır, onlar îman etmezler.
Hayrat Neşriyat = Yoksa: 'Onu (Kur’ân’ı, kendisi) uydurdu!' mu diyorlar? Hayır! (Onlar) îmân etmezler.
İbni Kesir = Yoksa; onu kendisi uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
Kadri Çelik = Yoksa, “Onu kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
Muhammed Esed = Yoksa onlar: "Bu (mesaj)ı kendisi uydurmuştur!" mu diyorlar? Hayır, tersine, onlar (gerçeği biliyor, ama) inanmak istemiyorlar!
Mustafa İslamoğlu = Ya yoksa onlar, "Kendi söylediğini Allah'a isnat etti" mi diyorlar? Ama yoo! (Dediklerine) kendileri de inanmıyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (33-34) Yoksa diyorlar mı ki: «Onu kendisi uydurdu?» Hayır. İmân etmezler. Haydi onun misli bir söz getiriversinler, eğer doğru sözlü kimseler oldu iseler.
Ömer Öngüt = Yoksa: "Onu kendisi uydurdu!" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
Şaban Piriş = Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.
Sadık Türkmen = Yoksa “onu uydurdu” mu diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar.
Seyyid Kutub = Yoksa «Onu uydurdu» mu diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar.
Suat Yıldırım = Yahut Kur’ân’ı "kendi uydurdu" mu diyorlar? Hayır! Onlar bu iddialarında samimî değiller. Onların inanmaya niyetleri yok da onun için bu kabîl sözler sarf ediyorlar.
Süleyman Ateş = Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa: «Onu kendisi uydurup söyledi» mi diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.
Ümit Şimşek = Yahut 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? Doğrusu, buna onlar da inanmazlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa, "Onu uydurdu" mu diyorlar! Hayır, iman etmiyorlar.
İskender Ali Mihr = Yahut: “Onu kendisi uydurup söyledi.” mi diyorlar? Hayır, onlar îmân etmezler.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar “Onu (kitabı) kendisi söyleyip uyduruyor” mu? diyorlar. Hayır, onlar elçiye inanmıyorlar.
فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِ إِن كَانُوا صَادِقِينَ
Tûr / 34 -
Fel ye’tû bi hadîsin mislihî in kânû sâdikîn(sâdikîne).
Diyanet İşleri = Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık buna benzer bir söz getirin meydana sözünüz doğruysa.
Abdullah Parlıyan = Ama O Kur'an'ı bir insan sözü olarak görüyorlarsa, O'na benzer bir söz söylesinler de, görelim söyledikleri doğru mu, değil mi?
Adem Uğur = Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.
Ahmed Hulusi = Eğer sözlerinde sadıklarsa Onun benzeri bir söz getirsinler!
Ahmet Tekin = 'Eğer söyledikleri doğru ise, onun benzeri bir kitap da kendileri ortaya koysunlar.'
Ahmet Varol = Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler öyleyse!
Ali Bulaç = Şu halde, eğer doğru sözlüler iseler, benzeri bir söz getirsinler.
Ali Fikri Yavuz = Haydi Kur’an gibi bir söz getirsinler, eğer doğru söyliyenlerse...
Ali Ünal = Eğer bu iddialarında samimi ve tutarlı iseler, (Kur’ân’ı herhangi bir kimsenin uydurup Allah’a mal etmesi mümkünse), o zaman kendileri ona benzer bir söz ortaya koysunlar!
Bayraktar Bayraklı = Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.
Bekir Sadak = 'Eğer söyledikleri doğru ise, onun benzeri bir kitap da kendileri ortaya koysunlar.'
Celal Yıldırım = Eğer doğru sözlü kimseler iseler bu sözün bir benzerini getirsinler!
Cemal Külünkoğlu = Eğer doğru sözlü iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!
Diyanet İşleri (eski) = Eğer iddialarında samimi iseler Kuran'ın benzeri bir söz meydana getirsinler.
Diyanet Vakfi = Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.
Edip Yüksel = Doğru sözlüler iseler bunun benzeri bir hadis getirsinler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydi onun gibi bir söz getirsinler, doğru iseler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haydi onun gibi bir söz getirsinler, eğer doğru iseler!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler.
Gültekin Onan = Şu halde, eğer doğru sözlüler iseler, benzeri bir söz getirsinler.
Harun Yıldırım = Şu halde, eğer doğru söyleyenlerden iseler, onun benzeri bir söz getirsinler.
Hasan Basri Çantay = Öyleyse onlar da, eğer doğru söyleyenlerse, onun gibi (velev uydurma) bir söz getirsinler!
Hayrat Neşriyat = Eğer (iddiâlarında) doğru kimseler iseler, haydi onun benzeri bir söz getirsinler!
İbni Kesir = Şayet sadıklardan iseler, onun benzeri bir söz getirsinler.
Kadri Çelik = O halde, eğer doğru sözlüler iseler, onun benzeri bir söz getirsinler.
Muhammed Esed = Ama, (eğer onu basit bir faninin işi olarak görüyorlarsa) ona benzeyen başka bir söylem üretsinler (de görelim!) Söyledikleri doğru mu, değil mi?
Mustafa İslamoğlu = Haydi onun gibi bir söz getirsinler, eğer doğru iseler!
Ömer Nasuhi Bilmen = (33-34) Yoksa diyorlar mı ki: «Onu kendisi uydurdu?» Hayır. İmân etmezler. Haydi onun misli bir söz getiriversinler, eğer doğru sözlü kimseler oldu iseler.
Ömer Öngüt = Eğer onlar doğru sözlü iseler, onun benzeri bir söz getirsinler!
Şaban Piriş = -Haydi onun benzeri bir söz meydana getirsinler eğer doğru söylüyorlarsa!
Sadık Türkmen = Eğer iddialarında doğru iseler, haydi onun benzeri bir söz/söylem üretsinler/getirsinler.
Seyyid Kutub = İddialarında samimi iseler haydi onun gibi bir söz getirsinler.
Suat Yıldırım = O halde bu iddialarında tutarlı iseler Kur’ân gibi bir söz getirsinler bakalım!
Süleyman Ateş = Ama, (eğer onu basit bir faninin işi olarak görüyorlarsa) ona benzeyen başka bir söylem üretsinler (de görelim!) Söyledikleri doğru mu, değil mi?
Tefhim-ul Kuran = Şu halde, eğer doğru sözlüler iseler, onun benzeri bir söz getirsinler.
Ümit Şimşek = Doğru söylüyorlarsa, onun gibi bir söz getirsinler.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir hadis/söz getirsinler.
İskender Ali Mihr = Öyleyse onun gibi bir söz (Kur’ân âyeti) getirsinler, eğer (sözlerinde) sadıksalar.
İlyas Yorulmaz = Eğer doğru söylüyorlarsa, o zaman onun benzeri bir sözü getirsinler.
أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
Tûr / 35 -
Em hulikû min gayri şey'in em humul hâlikûn(hâlikûne).
Diyanet İşleri = Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa boşu boşuna mı yaratıldı onlar, yoksa onlar mı yaratıcılar?
Abdullah Parlıyan = Yoksa kendileri, hiçbir yaratıcı olmadan mı oluşup var oldular, yoksa kendileri mi kendilerini yaratıyorlar?
Adem Uğur = Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
Ahmed Hulusi = Yoksa onlar hiçbir etki olmadan mı yaratıldılar? Yoksa onlar mı yaratanlar?
Ahmet Tekin = Yoksa onlar, yaratıcının varlığını hesaba katmadan, yaratıcısız, sebepsiz mi yaratıldıklarını düşünüyorlar? Yoksa kendilerinin, emre, yasağa muhatap olmayan, yaratıcılar olduğunu mu söylüyorlar?
Ahmet Varol = Onlar hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratanlar kendileri midirler?
Ali Bulaç = Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, kendileri Hâlık’sız mı yaratıldılar? Yoksa onlar (kendi nefislerini) yaratıcılar mıdırlar?
Ali Ünal = Yoksa onlar, kendilerinden önce hiçbir şey yoktu da, kendilerinden başka kimsenin yaratılmadığı bir şeyden (ve gayesiz, başıboş, hikmetsiz ve yaratıcısız) olarak yaratıldılar (ve dolayısıyla kimsenin bilmediği şeyleri mi biliyorlar), veyahut bizzat kendileri yaratıcı olup, (istediklerini yapıp söylemede kendilerini özgür mü hissediyorlar)?
Bayraktar Bayraklı = Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
Bekir Sadak = Onlar, yaratan olmaksizin mi yaratildilar yoksa yaratanlar kendileri midir?
Celal Yıldırım = Yoksa onlar, hiçbir şeysiz mi yaratıldılar? Değilse, yaratanlar kendileri midir?
Cemal Külünkoğlu = Acaba onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır?
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratanlar kendileri midir?
Diyanet Vakfi = Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
Edip Yüksel = Onlar yokluktan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa kendileri «lâ şey»den mi yaratıldılar? Yoksa yaratan onlar mıdırlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa kendileri hiçbir şeysiz (yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa yaratan onlar mıdırlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar, hiçbir şey olmadan (yani yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa kendileri yaratıcı mıdırlar?
Gültekin Onan = Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
Harun Yıldırım = Yoksa onlar, hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
Hasan Basri Çantay = Yoksa onlar bir şeysiz olarak mı yaratdılar? Yahud (kendilerinin) yaratıcıları kendileri midir?!
Hayrat Neşriyat = Yoksa bir şey (bir yaratıcı) olmadan mı yaratıldılar? Yoksa o yaratıcılar kendileri midir?
İbni Kesir = Onlar; hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa kendileri midir yaratanları?
Kadri Çelik = Yoksa onlar, hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
Muhammed Esed = (Yoksa onlar, Allah'ın varlığını inkar mı ediyorlar?) Kendileri, hiçbir (sebep) olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerinin mi yaratıcılarıdırlar?
Mustafa İslamoğlu = Ne yani, onlar sebepsiz mi yaratıldılar? Yoksa kendilerini yaratan yine kendileri mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = (35-36) Yoksa bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratıcılar onlar mıdır? Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır. Onlar yakınen bilmezler.
Ömer Öngüt = Onlar yaratıcısız mı yaratıldılar, yoksa kendileri midir yaratıcıları?
Şaban Piriş = Yoksa onlar, hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar; yoksa yaratıcı olanlar mı?
Sadık Türkmen = Yoksa kendileri nedensiz mi yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratandırlar?
Seyyid Kutub = Yoksa kendileri, hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar. Yoksa yaratanlar kendileri midir?
Suat Yıldırım = Onlar bir Yaratan olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar?
Süleyman Ateş = Yoksa kendileri, hiçbir şey olmadan (raslantı sonucu olarak) mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
Ümit Şimşek = Yoksa onlar bir yaratan olmadan mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa onlar hiçbir şeysiz mi yaratıldılar? Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır?
İskender Ali Mihr = Yoksa onlar bir şey (bir yaratan) olmaksızın mı yaratıldılar? Veya yaratıcılar onlar mı?
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar başka bir şeyden mi yaratıldılar veyahut onlar mı yaratıyorlar?
أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَل لَّا يُوقِنُونَ
Tûr / 36 -
Em halakûs semâvâti vel ard(arda), bel lâ yûkınûn(yûkınûne).
Diyanet İşleri = Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa gökleri ve yeryüzünü mü yarattı onlar? Hayır, iyiden iyiye inanmamışlardır onlar.
Abdullah Parlıyan = Ya da gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar hiçbir şey hakkında kesin bir inanca sahip değiller!
Adem Uğur = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.
Ahmed Hulusi = Yoksa semâları ve arzı onlar mı yarattılar? Hayır, onlar yakîn sahibi değildirler.
Ahmet Tekin = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar ilme, delile ve gerekçeye itibar etmezler, inanmazlar.
Ahmet Varol = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesin bilgiyle inanmıyorlar.
Ali Bulaç = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, (onlar hakkı gerçek olarak) anlamazlar.
Ali Ünal = Veya gökleri ve yeri yarattılar (da, varlıklar üzerinde mutlak hakimiyet iddiasında mı bulunuyorlar)? Hayır hayır, onların (yaratılış, insanlık ve bunlarla ilgili temel gerçekler hakkında) hiçbir kesin bilgileri yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar kesinlikle inanmıyorlar.
Bekir Sadak = Yoksa gokleri ve yeri kendileri mi yarattilar? Hayir, Allah'a kesin olarak inanmiyorlar.
Celal Yıldırım = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı ? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar.
Cemal Külünkoğlu = Ya da gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar hiçbir şey hakkında kesin bir inanca sahip değiller!
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, Allah'a kesin olarak inanmıyorlar.
Diyanet Vakfi = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.
Edip Yüksel = Gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Doğrusu, onlar kesin bir inanca sahip olmazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa Gökleri ve Yeri mi yarattılar? Hayır iykan ehli değiller
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, onlar ikan ehli değiller (kendi inançlarında bile kuşkulu kimseler)dir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar düşünüp hakikati anlamazlar.
Gültekin Onan = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
Harun Yıldırım = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
Hasan Basri Çantay = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratdılar? Hayır, onlar (Allahın birliğini, kudretini) iyi bilmiyorlar.
Hayrat Neşriyat = Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır! (Onlar, yaratmak ne demektir) yakinen bilmiyorlar.
İbni Kesir = Yoksa, gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır onlar, iyi bilmiyorlar.
Kadri Çelik = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar, kesin bir bilgiyle inanmazlar.
Muhammed Esed = (Ve) gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, ama onlar hiçbir şey hakkında kesin bir inanca sahip değiller!
Mustafa İslamoğlu = Ya yoksa gökleri ve yeri yaratan kendileri mi? Hayır! Asıl onlar inanmaya gönüllü değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = (35-36) Yoksa bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratıcılar onlar mıdır? Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır. Onlar yakınen bilmezler.
Ömer Öngüt = Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır! Onlar düşünüp kesin olarak Allah'a inanmıyorlar.
Şaban Piriş = Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesin olarak bilmiyorlar.
Sadık Türkmen = Yoksa gökleri ve yeryüzünü onlar mı yarattılar? Aksine onlar kesin inanmazlar.
Seyyid Kutub = Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, onlar düşünüp te inanmazlar.
Suat Yıldırım = Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye ulaşmaya gitmezler.
Süleyman Ateş = Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, onlar düşünüp de inanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
Ümit Şimşek = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Aslında onların kesin bir inançları yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar gerekli bilgiye ulaşamıyorlar!
İskender Ali Mihr = Yoksa gökleri ve arzı onlar mı yarattı? Hayır, onlar Allah’a yakîn hasıl edemezler.
İlyas Yorulmaz = Yoksa gökleri ve yeryüzünü onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle emin değiller.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ
Tûr / 37 -
Em indehum hazâinu rabbike em humul musaytırûn(musaytırûne).
Diyanet İşleri = Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olan kendileri midir?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onların yanında mı Rabbinin hazineleri, yoksa onlar sorumsuz bir saltanata mı sâhip?
Abdullah Parlıyan = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı kâinâta hüküm ve saltanat kurup, herşeyi istedikleri gibi yöneten.
Adem Uğur = Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?
Ahmed Hulusi = Yoksa Rabbinin hazineleri onların indînde mi? Yoksa onlar mı her şeye hükmedenler?
Ahmet Tekin = Yoksa onların yanında Rabbinin hazineleri mi var? Ya da, her şey kendi hâkimiyetleri altında mı?
Ahmet Varol = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanlarında mıdır? Yoksa hâkimiyet sahibi onlar mıdırlar?
Ali Bulaç = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç (her şeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa, onlar mı her şeye hakim olmuşlar?
Ali Ünal = Yoksa Rabbinin hazineleri onların katında (da, varlıklara istedikleri gibi rahmet ve rızık taksiminde bulunuyor, dilediklerini rasûl tayin edip, ona diledikleri kitabı mı indiriyorlar)? Veya (kâinat ve Allah üzerinde) mutlak otorite sahibi olup, (Allah’a kimi dilerlerse onu rasûl mü tayin ettiriyorlar)?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa, her şeye hâkim olan kendileri midir?
Bekir Sadak = Yoksa Rabbinin hazineleri onlarin yaninda midir? Yoksa onlar mi ise hakimdirler?
Celal Yıldırım = Yoksa Rabbin hazineleri onların yanında mıdır ? Yoksa onlar mı (Kâinat'ta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenlerdir ?
Cemal Külünkoğlu = Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Veya üstün güç (her şeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir?
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı işe hakimdirler?
Diyanet Vakfi = Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?
Edip Yüksel = Yoksa Rabbinin hazineleri onların mı yanındadır? Onlar mı kontrol etmektedirler?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa rabbının hazîneleri onların yanında mı? Yoksa onlar mı istiylâ etmişler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı kainata hükmetmişler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yahut hâkim (her şeyin yöneticisi) kendileri midir?
Gültekin Onan = Yoksa rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç (her şeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir?
Harun Yıldırım = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç sahipleri kendileri midir?
Hasan Basri Çantay = Yahud Rabbinin hazîneleri onların yanında mı? Veya onlar (eşyâyi diledikleri gibi tedbîre) haakim ve gaalib kimseler mi?
Hayrat Neşriyat = Yoksa Rabbinin hazîneleri onların yanında mıdır? Yoksa (herşeye) hâkim olanlar kendileri midir?
İbni Kesir = Yoksa, Rabbının hazineleri onların yanında mıdır? Veya işe hakim olanlar onlar mıdır?
Kadri Çelik = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç sahipleri kendileri midir?
Muhammed Esed = (Nasıl olabilirler ki?) Rabbinin hazineleri onlarda mı? Onlar mı (kaderden) sorumlular?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa Rabbinin hazineleri onların elinde mi? Ya yoksa onu zorla ele geçirip üstüne mi oturmuşlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onların yanlarında Rabbin hazineleri mi vardır? Yoksa onlar musallat, zorba kimseler midir?
Ömer Öngüt = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olanlar onlar mıdır?
Şaban Piriş = Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa, denetim ve yönetim sahibi onlar mıdır?
Sadık Türkmen = Yoksa rabbi’nin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa kâinata hükmedenler onlar mıdır?
Seyyid Kutub = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da herşeye hakim olan kendileri midir?
Suat Yıldırım = Yoksa Rabbinin hazineleri onların mı yanında? Yoksa kâinatı onlar mı yönetiyorlar?
Süleyman Ateş = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yahut hâkim olan (her şeyi istedikleri gibi yöneten) kendileri midir?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç (her şeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir?
Ümit Şimşek = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yahut kâinata onlar mı egemen oldular?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa güç ve egemenlik sahibi onlar mı?
İskender Ali Mihr = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Veya (o hazinelerin) sahipleri onlar mı?
İlyas Yorulmaz = Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Veya o hazineleri zorla mı elde edecekler?
أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُم بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
Tûr / 38 -
Em lehum sullemun yestemiûne fîh(fîhî), fel ye’ti mustemiuhum bi sultânin mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilâhî vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin!
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa merdivenleri var da gökten mi duyuyorlar? Öyleyse duyanları, apaçık bir delil göstersin.
Abdullah Parlıyan = Yoksa onların göğe çıkıp meleklerin sözlerini ve onlara bildirilenleri dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse onu dinlemiş olanlardan birisi, bilgisinin açık bir delilini getirsin.
Adem Uğur = Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler.
Ahmed Hulusi = Yoksa onların tırmanıp (ilâhî sırları) dinledikleri bir merdiveni mi var? (Eğer öyleyse) onların dinleyenleri apaçık bir karşı konulmaz delil getirsinler.
Ahmet Tekin = Yoksa onların, üzerine çıkıp, kâinatın sırlarını dinleyecekleri merdivenleri mi var? Öyleyse, dinleyenleri açık anlaşılır bir delil getirsin.
Ahmet Varol = Yoksa onların merdivenleri mi var da onunla (göklerde konuşulanları) dinliyorlar? Öyleyse dinleyenleri açık bir belge getirsin.
Ali Bulaç = Yoksa onların bir merdivenleri mi var (ki) onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları) dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, onların bir merdiveni var da (göğe yükselib meleklere vahy edilen sözü) ondan mı dinliyorlar? Öyle ise dinleyicileri, (dinlediklerini isbat edecek) açık bir delil getirsin.
Ali Ünal = Yoksa bir merdivenleri var da, (onunla göklere çıkıp) orada konuşulanları dinliyor (ve orada duyduklarından dolayı mı Rasûlüllah ve Kur’ân karşısında böyle bir tavır takınma gereği duyuyorlar?) Öyleyse ve kim ise o gökleri dinleyen, kesin bir delil, bir belge ibraz etsin!
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, üzerine çıkıp vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse onları dinleyenler açık bir mucize getirsin.
Bekir Sadak = Yoksa, uzerine cikip vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Oyleyse, dinleyenleri acik bir delil getirsin.
Celal Yıldırım = Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı (yükselip göklerin haberlerini) dinliyorlar ? O halde dinleyenleri (bu hususta) açık belge, isbatlayıcı delil getirsinler.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilâhî vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri (asansörleri) mi var? (Eğer varsa) onları dinleyenler, açık bir delil getirsin!
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, üzerine çıkıp vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
Diyanet Vakfi = Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler.
Edip Yüksel = Yoksa üzerine çıkıp (vahyi) dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyicileri açık bir delil getirsin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da ondan dinliyorlar mı? Öyle ise dinleyicileri beyan edecek bir bürhan getirsin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da (çıkıp) ondan dinliyorlar mı? Öyleyse dinleyenleri, açıklayıcı bir delil getirsin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa kendilerine mahsus (üzerine çıkıp sırları) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin.
Gültekin Onan = Yoksa onların bir merdivenleri mi var (ki) onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları) dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
Harun Yıldırım = Yoksa onların dinlemek için merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.
Hasan Basri Çantay = Yoksa onlara haas bir merdiven vardır da onun üstünden mi dinliyorlar Öyleyse dinleyicileri açık bir bürhan getirsin (ler)!
Hayrat Neşriyat = Yoksa onların merdiveni var da, (gökteki melekleri) orada mı dinliyorlar? Öyle ise onların dinleyicileri, apaçık bir delil getirsin!
İbni Kesir = Yoksa, üzerine çıkıp dinlendikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyicileri açık bir delil getirsinler.
Kadri Çelik = Yoksa onların bir merdivenleri mi var da onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları mı) dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin!
Muhammed Esed = Yoksa onların (nihai hakikatlere yükselecekleri ve insan kavrayışının ötesindekini) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, (onu) dinlemiş olanlardan birisi (bilgisinin) açık bir delilini getirsin!
Mustafa İslamoğlu = Ne yani, onlara mahsus (göklere uzanan bir) merdiven var da orada olup-biteni mi dinliyorlar? Öyleyse, haydi açık ve inandırıcı delillerle birlikte dinlediklerini getirsinler de görelim!
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlar için bir merdiven mi var, orada dinliyorlar? Öyle ise dinleyicileri açık bir bürhan getirsin.
Ömer Öngüt = Yoksa onların, üzerine çıkıp dinledikleri merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri apaçık bir delil getirsinler.
Şaban Piriş = Yoksa onların bir araçları mı var ki onun hakkında duyum ediniyorlar? Haydi onlardan duyum edinenler açık delillerini getirsinler.
Sadık Türkmen = Yoksa onların kendisiyle dinledikleri bir merdivenleri mi (dinleme cihazları mı) var? Öyleyse o dinleyicileri açıkça bir delil getirsinler!
Seyyid Kutub = Yoksa onlar, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
Suat Yıldırım = Yoksa onların yükselmelerini sağlayan bir merdivenleri, kuleleri var da o sayede mi göklerin haberlerini dinliyorlar? Öyleyse o haber dinleyenleri kim ise, meleklerin sözlerini dinlediğine dair kesin bir delil getirsin!
Süleyman Ateş = Yoksa onların, (göğe çıkıp meleklerin sözlerini ve onlara vahyedileni) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, (meleklerin sözlerini dinlediklerine) açık bir delil getirsin.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onların bir merdivenleri mi var (ki) onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları) dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
Ümit Şimşek = Yoksa bir merdivenleri var da onunla çıkıp gökleri mi dinliyorlar? Eğer öyleyse, onların dinleyenleri, buna dair açık bir delil getirsinler.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa onlara özgü bir merdiven var da onun üzerinde mi dinliyorlar? Eğer böyleyse, dinleyenleri açık bir kanıt getirsin.
İskender Ali Mihr = Yoksa onların orada (konuşulanları) dinleyecekleri merdivenleri mi var? Öyleyse onları dinleyenler açık delil getirsinler.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onların yükseğe çıkıp, vahyi dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? O halde, o yücelerden işittiklerini söyleyenler, dinlediklerine dair açık bir kanıt getirsinler.
أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ
Tûr / 39 -
Em le hul benâtu ve le kumul benûn(benûne).
Diyanet İşleri = Yoksa, kızlar O’na (Allah’a) da oğullar size mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa kızlar onların da erkek evlâtları sizin mi?
Abdullah Parlıyan = Yoksa kızlar Allah'a, oğullar size öyle mi?
Adem Uğur = Yoksa kızlar O'nun, oğullar da sizin mi?
Ahmed Hulusi = Yoksa kız çocuklar O'na ait de oğullar sizin mi?
Ahmet Tekin = Yalnızca oğulları çocuklarınız kabul ederken, kızlar O’na mı ait diyorsunuz?
Ahmet Varol = Yoksa kızlar O'nun da oğlanlar sizin mi?
Ali Bulaç = Yoksa kızlar O'nun da, erkek çocuklar sizin mi?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, (kendiniz için hoşlanmadığınız) kızlar O’na, oğullar size mi?
Ali Ünal = Yoksa (akıl, düşünce ve muhakemeden o ölçüde mahrumsunuz da, O’na çocuklar atfediyor, beğenmediğiniz) kızları O’na bırakıp, erkekleri kendinize mi ayırıyorsunuz?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, kızlar Allah'ın, erkekler sizin mi?
Bekir Sadak = Demek kizlar Allah'in, ogullar sizin oyle mi?
Celal Yıldırım = Yoksa kızlar Allah'a, oğlanlar size, öyle mi ?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa (hoşlanmadığınız için) kız çocukları O'nun da, erkekler sizin mi?
Diyanet İşleri (eski) = Demek kızlar Allah'ın, oğullar sizin öyle mi?
Diyanet Vakfi = Yoksa kızlar O'nun, oğullar da sizin mi?
Edip Yüksel = Yoksa kızlar O'na, oğullar size mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa kızlar ona oğullar size öyle mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa kızlar O'na, oğullar size öyle mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Demek kızlar O'na, oğullar size öyle mi?
Gültekin Onan = Yoksa kızlar O'nun da, erkek çocuklar sizin mi?
Harun Yıldırım = Yoksa kızlar O’nun da erkekler sizin mi?
Hasan Basri Çantay = Yahud kızlar Onun, oğullar sizin mi?
Hayrat Neşriyat = Yoksa kızlar O’nun da, oğullar sizin mi?
İbni Kesir = Yoksa, kızlar O'nundur da, oğullar sizin öyle mi?
Kadri Çelik = Yoksa kızlar O'nundur da erkek çocuklar sizin mi?
Muhammed Esed = Yahut, (eğer Allah'a inanıyorsanız), siz (yalnız) erkek çocuk sahibi olurken O(nun) kız çocuk sahibi (olmayı tercih ettiğine nasıl inanırsınız?)
Mustafa İslamoğlu = Ne yani, kızlar O'na da oğullar kendilerine mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onun için kızlar var da sizin için oğlanlar mı (var).
Ömer Öngüt = Yoksa kızlar O'nun, oğullar da sizin öyle mi?
Şaban Piriş = Yoksa kızlar O’nun da erkek çocuklar sizin mi?
Sadık Türkmen = Yoksa kızlar O’na, oğullar da size mi?
Seyyid Kutub = Yoksa kızlar Allah'a, oğullar size mi?
Suat Yıldırım = Yoksa kız çocukları O’nun da, erkekler sizin mi?
Süleyman Ateş = Yoksa kızlar O'na, oğullar size mi?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa kızlar O'nundur da, erkek çocuklar sizin mi?
Ümit Şimşek = Yoksa kızlar Allah'ın, oğullar sizin mi?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa kızlar O'na, oğullar size mi?
İskender Ali Mihr = Yoksa kızlar O’nun ve oğlanlar sizin mi?
İlyas Yorulmaz = Yoksa kızlar Allah’ın da, oğullar sizin mi?
أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ
Tûr / 40 -
Em tes’eluhum ecren fe hum min magremin muskalûn(muskalûne).
Diyanet İşleri = Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yük altında mı kalmışlardır?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onlardan ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borca mı giriyorlar?
Abdullah Parlıyan = Yoksa ey Muhammed! Peygamberlik görevine karşılık, onlardan bir ücret istiyorsun da, bu yüzden ağır bir borca mı girmiş oluyorlar?
Adem Uğur = Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?
Ahmed Hulusi = Yoksa onlardan bir karşılık istiyorsun da, (bu yüzden) ağır bir borç yükü altına mı girmişler?
Ahmet Tekin = Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, ağır bir borç altına girecekleri için mi davetinden, İslâm’dan, Kur’ân’dan yüz çeviriyorlar?
Ahmet Varol = Yoksa sen onlardan ücret istiyorsun da onlar borçtan ağır yük altında mı kaldılar?
Ali Bulaç = Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altındalar?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, (iman etmeleri için) kendilerinden bir ücret istiyorsun da (bunu) cereme vermekten ağırlanıyorlar?
Ali Ünal = Yoksa sen tebliğin karşısında onlardan bir ücret talep ediyorsun da, ağır bir borç yükü altında mı eziliyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun da onlar bu isteğin altından kalkamıyorlar?
Bekir Sadak = Yahut sen onlardan bir ucret istiyorsun da onlar agir bir borc altinda mi kaliyorlar?
Celal Yıldırım = Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?
Cemal Külünkoğlu = Ya da sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yük altında mı kalıyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = Yahut sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Diyanet Vakfi = Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?
Edip Yüksel = Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu onlara ağır bir borç mu yüklüyor?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa kendilerinden bir ücret istiyorsun da cereme vermekten ezilmekteler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da cereme vermekten ezilmekteler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Gültekin Onan = Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altındalar?
Harun Yıldırım = Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altındalar?
Hasan Basri Çantay = Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da onlar (bundan mütevellid) borcdan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?
Hayrat Neşriyat = Yoksa (sen) onlardan bir ücret istiyorsun da onlar (bu) borçtan (bu tekliften) dolayı ağır bir yük altında kalmış kimseler midir?
İbni Kesir = Yoksa, sen, kendilerinden bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Kadri Çelik = Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da haksız bir borçtan dolayı onlar, ağır bir yük altında mıdırlar?
Muhammed Esed = Yoksa (ey Muhammed, senin mesajını reddedenler, seni dinlerlerse) onlardan bir karşılık isteyeceğinden ve kendilerini borç altına sokacağ(ından mı korkuyorlar?)
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onlar senin, kendilerine, onları ağır bir ekonomik yükümlülük altına sokacak bir bedel ödetmenden mi (çekiniyorlar)?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun da artık onlar borçtan dolayı ağır bir yük altında bulunmuşlardır?
Ömer Öngüt = Resulüm! Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Şaban Piriş = Yoksa sen onlardan ödeyemeyecekleri ağır bir ücret mi istiyorsun?
Sadık Türkmen = Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bir borcun ağırlığı altında mı kalıyorlar?
Seyyid Kutub = Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Suat Yıldırım = Yoksa onlardan vahyi tebliğ, risalet ve irşad hizmetlerinden ötürü bir ücret istiyorsun da, onlar ağır bir borç yükü altında eziliyorlar mı?
Süleyman Ateş = Yoksa sen onlardan (vahiyleri duyurmana karşı) bir ücret istiyorsun da onlar, ağır bir borç yükü altında mı kalmışlardır?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı onlar, ağır bir yük altındadırlar?
Ümit Şimşek = Yoksa sen onlardan ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bir borç yüzünden onlar, yük altına mı giriyorlar?
İskender Ali Mihr = Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Bu yüzden onlar ağır bir borç altındalar mı?
İlyas Yorulmaz = Yoksa sen onlardan ücret istiyorsun da, istediğin ücretin ağırlığından dolayı, onlar kaldıramayacakları yükün altında mı kaldılar?
أَمْ عِندَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
Tûr / 41 -
Em indehumul gaybu fe hum yektubûn(yektubûne).
Diyanet İşleri = Yoksa, gayb ilmi onların yanında da ondan mı yazıyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa gizli şey, yanlarında da yazıyorlar mı?
Abdullah Parlıyan = Yoksa görülmeyen bilgi kaynağı kendilerinin yanındadır da, oradan mı yazıp tesbit ediyorlar.
Adem Uğur = Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?
Ahmed Hulusi = Yoksa gayb onların indînde de, (ne olacağını) onlar mı yazıyorlar?
Ahmet Tekin = Yoksa gayba, Levh-i Mahfuz’a ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?
Ahmet Varol = Yoksa gayb (ilmi) kendi yanlarında mıdır da onlar (onu) yazıyorlar mı?
Ali Bulaç = Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece yazıp duruyorlar?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, gayb ilmi (Levh-i Mahfûz) onların yanında da, onlar mı yazıyorlar?
Ali Ünal = Yoksa gaybın bilgisine sahipler de, (geçmişi geleceği, insanlara mutlak manâda neyin faydalı neyin zararlı olduğunu biliyor,) dolayısıyla (insanlar için izlemeleri gereken yol, uymaları gereken kaide ve kanunlar mı) tesbit ediyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?
Bekir Sadak = Veya, gorulmeyeni bilmek kendilerine aittir de, onlar mi yaziyorlar?
Celal Yıldırım = Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar ? Ama o küfre sapanlar kendileri tuzağa düşeceklerdir.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa gayba dair bilgiler kendilerinin elinin altındadır da (oradan onlar, istediklerini) yazıyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = Veya, görülmeyeni bilmek kendilerine aittir de, onlar mı yazıyorlar?
Diyanet Vakfi = Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?
Edip Yüksel = Yoksa gizemlerin bilgisine mi sahipler ve onu kendileri mi yazıyorlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa gayb kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar?
Gültekin Onan = Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece yazıp duruyorlar?
Harun Yıldırım = Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?
Hasan Basri Çantay = Yahud gayb (ın ilmi) kendilerinin yanındadır da (bunu) onlar mı yazıyorlar?
Hayrat Neşriyat = Yoksa gayb (Levh-i Mahfûz) onların yanında da, onlar (ondan) mı yazıyorlar?
İbni Kesir = Yahut, gaybı bilmek kendilerine aittir de, onlar mı yazıyorlar?
Kadri Çelik = Yoksa gayb (bilgisi) onların katında da böylece onlar (ona dayanarak mı) yazıp duruyorlar?
Muhammed Esed = Yoksa, (bütün mevcudatın) gizli gerçekliğinin, (zamanı geldiğinde) yazabilmeleri için kendi kavrayış alanları içine gireceği(ni mi sanıyorlar)?
Mustafa İslamoğlu = Ne yani, idraki aşan hakikatlere vakıflar da, onu kendileri mi kayıt altına alıyorlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa gayb onların yanında mı ki, artık ondan yazıyorlar?
Ömer Öngüt = Yoksa gayba âit bilgiler yanlarında da onlar kendileri mi yazıyorlar?
Şaban Piriş = Yoksa gayb onların yanında da onlar mı tavsiye ediyor?
Sadık Türkmen = Yoksa görülemeyen onların katında da onlar mı yazıyorlar?
Seyyid Kutub = Yoksa gayb kendilerinin yanındadır da kendileri mi istediklerini yapıyorlar?
Suat Yıldırım = Yoksa gayba dair bilgiler kendilerinin elinin altındadır da, onlar oradan istedikleri tarzda yazıp kopyalıyorlar mı?
Süleyman Ateş = Yoksa gayb (görülmeyen bilgi) kendilerinin yanındadır da kendileri mi (oradan istediklerini) yazıyorlar?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece onlar yazıp duruyorlar?
Ümit Şimşek = Yoksa yanlarında gayb bilgisi var da ona bakarak mı yazıyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa gayb yanlarında da yazıp duruyorlar mı?
İskender Ali Mihr = Yahut gayb, onların yanında da onlar mı yazıyorlar?
İlyas Yorulmaz = Yoksa gayb onların yanında da, gaybı onlar mı yazıyor?
أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ
Tûr / 42 -
Em yurîdûne keydâ(keyden), fellezîne keferû humul mekîdûn(mekîdûne).
Diyanet İşleri = Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl, inkâr edenler tuzağa düşecek olanlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa bir düzen mi kurmak istiyorlar? Asıl düzene uğrayıp cezâlanacaklar, kâfir olanlar.
Abdullah Parlıyan = Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar. Ama Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, kendileri tuzağa düşeceklerdir.
Adem Uğur = Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.
Ahmed Hulusi = Yoksa tuzak kurmak mı diliyorlar? O hakikat bilgisini inkâr edenler tuzağa düşenlerin ta kendileridir!
Ahmet Tekin = Yahut sana suikast tertip etme planı mı hazırlamak istiyorlar? Allah ve Rasulünü inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar, işte onlar tuzağa düşmüşlerdir.
Ahmet Varol = Yoksa bir tuzak kurmak mı istiyorlar? Oysa asıl tuzağa düşecek olanlar o inkâr edenlerdir.
Ali Bulaç = Yoksa hileli bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkâr edenler hileli düzene düşecek olanlardır.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, (Ey Rasûlüm, seni yok etmek için) bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler, kendileri o tuzağa düşeceklerdir.
Ali Ünal = Yoksa (sana karşı) bir tuzak kurmaya mı niyetleniyorlar? Oysa bizzat küfredenlerdir asıl kapana kısılan (ve kendilerini dünyada da Âhiret’te de Allah’ın rahmetinden mahrum bırakanlar).
Bayraktar Bayraklı = Yahut, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.
Bekir Sadak = Yoksa bir tuzak mi kurmak istiyorlar? Ama o tuzaga yakalanacak olanlar inkar edenlerdir.
Celal Yıldırım = Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar ? Ama o küfre sapanlar kendileri tuzağa düşeceklerdir.
Cemal Külünkoğlu = Yahut (seni çelişkilerin) tuzağına mı düşürmek istiyorlar? Ama aslında tuzağa düşenler onlardır, o hakikati inkâr edenlerdir!
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o tuzağa yakalanacak olanlar inkar edenlerdir.
Diyanet Vakfi = Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.
Edip Yüksel = Yoksa bir planı mı uygulamak istiyorlar? Halbuki kafirlerin kendileri bir plana mahkum edilmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenler kendileri o tuzağa düşeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri o tuzağa düşeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir.
Gültekin Onan = Yoksa hileli bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o küfredenler hileli düzene düşecek olanlardır.
Harun Yıldırım = Yoksa onlar, hileli bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler hileli düzene düşecek olanlardır.
Hasan Basri Çantay = Yoksa (sana) bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenler (kurduklara o) tuzağa kendileri düşüb mağlub olmuşlardır (olacaklardır).
Hayrat Neşriyat = Yoksa bir tuzak kurmak mı istiyorlar? Asıl o inkâr edenler, gerçekten (kendileri)tuzağa düşecek olanlardır.
İbni Kesir = Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar küfredenlerdir.
Kadri Çelik = Yoksa hileli bir düzen kurmak istiyorlar da o kâfirlerin kendileri mi hileli düzene düşmüş bulunmaktalar?
Muhammed Esed = Yoksa (seni çelişkilerin) tuzağına mı düşürmek istiyorlar? Ama aslında tuzağa düşenler onlardır, o hakikati inkar edenler!
Mustafa İslamoğlu = Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa bir tuzak kurmak mı istiyorlar? Fakat o kimseler ki kâfir oldular, tuzağa düşmüş olanlar onlardan ibarettir.
Ömer Öngüt = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar inkâr edenlerdir.
Şaban Piriş = Yoksa, bir entrika düzenlemek mi istiyorlar? Entrikaya düşecek olanlar kafir olanlardır.
Sadık Türkmen = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Tuzağa düşecek olanlar, o nankörlerdir ancak!
Seyyid Kutub = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, o inkar edenlerin kendileridir.
Suat Yıldırım = Yoksa onlar, hileli bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler hileli düzene düşecek olanlardır.
Süleyman Ateş = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, o inkâr edenlerin kendileridir.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa hileli bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat o küfretmekte olanlar, kendileri hileli düzene düşecek olanlardır.
Ümit Şimşek = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşenlerin tâ kendileridir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Doğrusu şu ki, o inkâr edenlerin kendileri tuzağa yakalanmışlardır.
İskender Ali Mihr = Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Lâkin tuzağa düşecek olanlar o kâfirlerdir.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar tuzak kurmayı mı istiyorlar? Zaten Doğruları inkar edenler (hakka karşı) hep tuzak kuruyorlar.
أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Tûr / 43 -
Em lehum ilâhun gayrullâh(gayrullâhi), subhânallâhi ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Diyanet İşleri = Yoksa, onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa Allah'tan başka bir mâbutları mı var? Şanı yücedir, münezzehtir Allah, şirk koşanların şirk koştukları şeylerden.
Abdullah Parlıyan = O halde Allah'tan başka bir ilahları mı var? Allah sınırsız yüceliğiyle, onların yakıştırdığı ortaklardan uzaktır.
Adem Uğur = Veya onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.
Ahmed Hulusi = Yoksa onların Allâh'ın gayrı tanrıları mı var? Subhan'dır Allâh, ortak koştuklarından!
Ahmet Tekin = Onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında onların kendisine ortak koştukları şeylerden Allah’ı tenzih ederiz.
Ahmet Varol = Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahları mı var? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.
Ali Bulaç = Yoksa onların, Allah'ın dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, onların Allah’dan başka bir İlâhları mı var? Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir.
Ali Ünal = Yoksa Allah’tan başka (onları yaratıp yaşatan ve dolayısıyla kendisine ibadet edip, yardımını umdukları) bir başka ilâhları mı var? Allah, onların Kendisi’ne her türlü şirk koşmalarından mutlak manâda uzak ve berîdir.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa, onların Allah'tan başka bir tanrıları mı vardır? Hâşâ! Allah onların ortak koştuklarından uzaktır.
Bekir Sadak = Yoksa Allah'tan baska bir tanrilari mi vardir? Allah, onlarin ortak kosmalarindan munezzehtir.
Celal Yıldırım = Yoksa onların, Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.
Cemal Külünkoğlu = Ya da, onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa Allah'tan başka bir tanrıları mı vardır? Allah, onların ortak koşmalarından münezzehtir.
Diyanet Vakfi = Veya onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.
Edip Yüksel = Yoksa ALLAH'tan başka tanrıları mı vardır? ALLAH onların ortak koştuklarından yücedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onların Allahdan başka bir ilâhları mı var? Allah onların koştukları şirklerden münezzehtir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahları mı var? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.
Gültekin Onan = Yoksa onların, Tanrı'nın dışında başka bir tanrıları mı var? Tanrı, onların şirk koştuklarından yücedir.
Harun Yıldırım = Yoksa onların Allah’ın dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koştuklarından münezzehtir.
Hasan Basri Çantay = Yahud onların Allahdan başka bir Tanrıları mı var? Allah onların katmakda oldukları ortaklardan münezzehdir.
Hayrat Neşriyat = Yoksa onların Allah’dan başka bir ilâhı mı var? Allah, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir.
İbni Kesir = Yoksa, onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allah; onların koşmakta oldukları ortaklardan münezzehtir.
Kadri Çelik = Yoksa onların, Allah'ın dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koşmakta olduklarından münezzehtir.
Muhammed Esed = O halde, Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah, sınırsız şanıyla insanların O'na yakıştırdığı ortaklardan münezzehtir!
Mustafa İslamoğlu = En nihayet, onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah onların şirk koştuğu her şeyden aşkın ve yücedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlar için Allah'tan başka bir ilâh mı vardır? Allah bunların şerik koştuklarından münezzehtir.
Ömer Öngüt = Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların koşmakta oldukları ortaklardan münezzehtir.
Şaban Piriş = Yoksa, onların Allah’tan başka bir ilahları mı var? Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir/uzaktır.
Sadık Türkmen = Yoksa kendilerinin Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir/yücedir!
Seyyid Kutub = Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allah'ın şanı onların ortak koştuklarından yücedir.
Suat Yıldırım = Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların iddia ettikleri ortaklardan münezzeh ve yücedir.
Süleyman Ateş = Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allâh'ın şânı onların ortak koştuklarından yücedir.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onların, Allah'ın dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.
Ümit Şimşek = Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Oysa Allah onların ortak koştuğu şeylerden uzaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa Allah'tan başka bir ilahları mı var? Uzaktır Allah, onların ortak koştuklarından.
İskender Ali Mihr = Yoksa onların Allah’tan başka ilâhları mı var? Allah, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onların Allah dan başka ilahları mı var? Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.
وَإِن يَرَوْا كِسْفًا مِّنَ السَّمَاء سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَّرْكُومٌ
Tûr / 44 -
Ve in yerev kisfen mines semâi sâkıtan yekûlû sehâbun merkûm(merkûmun).
Diyanet İşleri = Gökten düşmekte olan parçalar görseler, “Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır” derler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut derler.
Abdullah Parlıyan = Ama o gerçekleri örtbas edenler, gökten bir parçanın düştüğünü görseler, inatlarından dolayı birbiri üstüne yığılmış bulutlardır derler.
Adem Uğur = Gökten düşen bir kütle görseler "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler.
Ahmed Hulusi = Eğer semâdan düşen bir parça görseler: "Üst üste yığılmış bulutlar" derler.
Ahmet Tekin = Gökten kütleler düşerken görseler:'Üst üste yığılmış bulutlardır.' derler.
Ahmet Varol = Gökten bir parçanın düştüğünü görseler: 'Üst üste yığılmış bir buluttur' derler.
Ali Bulaç = Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile: "Üst üste yığılmış bir buluttur." derler.
Ali Fikri Yavuz = Eğer gökten bir parça düşerken görseler, birbiri üzerine yığılıb yoğunlaşmış bir bulutdur, derler.
Ali Ünal = (Onlar gerçeği kabul etmemede o kadar inatçıdırlar ki, ceza olarak üzerlerine) gökten bir parçanın düştüğünü görseler, “Bu, bir bulut yığını!” derler (ve onun ceza olarak üzerlerine düştüğünü itiraf edemezler).
Bayraktar Bayraklı = Gökten düşen bir kütle görseler, “Üst üste yığılmış bulutlardır” derler.
Bekir Sadak = Gokten azap olarak dusen bir parca gorseler: «Bulut kumesidir» derler.
Celal Yıldırım = Gökten bir kütlenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar inkâra öyle şartlanmışlar ki;) eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile (inatlarından bu): “Üst üste yığılmış bir buluttur” derler.
Diyanet İşleri (eski) = Gökten azap olarak düşen bir parça görseler: 'Bulut kümesidir' derler.
Diyanet Vakfi = Gökten düşen bir kütle görseler «Üst üste yığılmış bulutlardır» derler.
Edip Yüksel = Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, 'Bulut kümesidir!' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem onlar Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler, teraküm etmiş bir bulut diyecekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar gökten bir parçayı düşerken görseler 'Birbiri üstüne yığılmış bir bulut» diyecekler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, «Üst üste yığılmış bulutlardır.» derler.
Gültekin Onan = Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile: "Üst üste yığılmış bir buluttur." derler.
Harun Yıldırım = Eğer gökten düşen bir parça görseler: “Üstüste yığılmış bir buluttur.” diyeceklerdir.
Hasan Basri Çantay = Eğer gökden bir parça düşer görseler «(Bu), derler, birbiri üstüne yığılmış bir bulutdur».
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki gökten (üzerlerine azâb olarak) düşen bir parça görseler, (inadlarından:)'(Bu,) üst üste yığılmış bir buluttur!' derler.
İbni Kesir = Gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler: Birbiri üstüne yığılmış buluttur, derler.
Kadri Çelik = Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile, “Üst üste katlanıp yığılmış bir buluttur” derler.
Muhammed Esed = Ama onlar, (hakikati) görmeyi reddedenler, gökyüzünde bir parçanın düşmekte olduğunu görselerdi, (yalnızca) "O, bir bulut yığını(ndan ibaret)tir!" derlerdi.
Mustafa İslamoğlu = Eğer onlar gökten bir parçanın düştüğünü görselerdi, o bir bulut yığınından ibarettir derlerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer gökten bir parçanın düşücü olduğunu görseler, derler ki: «Toplanmış bir bulut.»
Ömer Öngüt = Gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler: "Birbiri üzerine yığılmış buluttur. " derler
Şaban Piriş = Eğer, gökten bir parçanın düştüğünü görseler “üst üste yapılmış bir bulut” derler.
Sadık Türkmen = Ama onlar eğer gökten düşerken bir parça görseler: “Üst üste yığılmış bulutlardır” derler.
Seyyid Kutub = Gökten bir parçanın düştüğünü görsek «Üst üste yığılmış bulutlardır» derler.
Suat Yıldırım = Şayet kendilerinin kötü bir maksatla istedikleri gibi gökten bir parçanın düştüğünü görseler, inatlarından ötürü "Bunlar üst üste yığılmış bulutlardır." derler. Kendilerine ceza olarak gönderildiğini inkâr ederler.
Süleyman Ateş = Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, (yine inatlarından): "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler.
Tefhim-ul Kuran = Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile. «Üst üste katlanıp yığılmış bir buluttur.» derler.
Ümit Şimşek = Onlar gökten bir parçayı düşerken görecek olsalar, 'Bu kümelenmiş buluttur' derler.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökten bir parçanın düştüğünü görseler şöyle derler: "Üstüste yığılmış bulutlar!"
İskender Ali Mihr = Ve eğer gökten bir parça düştüğünü görseler: “Üst üste yığılmış bulutlardır.” derler.
İlyas Yorulmaz = Onlar gökten düşen bir bulut parçası görseler “Toplanıp bir araya gelmiş bulut” derler.
فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ
Tûr / 45 -
Fe zerhum hattâ yulâkû yevmehumullezî fîhî yus’akûne.
Diyanet İşleri = Artık sen çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hâllerine bırak.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık bırak onları helâk olacakları güne dek.
Abdullah Parlıyan = Artık korkudan bayılacakları güne kavuşuncaya kadar bırak onları, ne yaparlarsa yapsınlar.
Adem Uğur = Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak.
Ahmed Hulusi = Bırak onları, dehşeti yaşayacakları (ölüm) günlerine kavuşuncaya kadar!
Ahmet Tekin = Artık ölecekleri, helâk edilecekleri, savaş meydanlarında öldürülecekleri güne kavuşuncaya kadar, onları kendi hallerine bırak.
Ahmet Varol = Öyleyse onları çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.
Ali Bulaç = Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.
Ali Fikri Yavuz = O halde (Ey Rasûlüm), bırak onları; tâ o çarpılacakları (ölüm) günlerine kadar...
Ali Ünal = O bakımdan, yedikleri darbe ile cansız yere düşecekleri güne kavuşacakları âna kadar bırak onları.
Bayraktar Bayraklı = Artık, çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak!
Bekir Sadak = Carpilacaklari gune erismelerine kadar onlari birak.
Celal Yıldırım = Sen onları çarpılacakları güne kavuşmalarına kadar bırak.
Cemal Külünkoğlu = Artık sen çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hâllerine bırak.
Diyanet İşleri (eski) = Çarpılacakları güne erişmelerine kadar onları bırak.
Diyanet Vakfi = Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak.
Edip Yüksel = Çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde bırak onları ta o çarpılacakları günlerine kadar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde bırak onları ta çarpılacakları günlerine (kavuşuncaya) kadar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları (kendi hallerine) bırak.
Gültekin Onan = Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.
Harun Yıldırım = Şimdi onları, baygın düşüp yıkılacakları günleri ile karşılaşana kadar bırak.
Hasan Basri Çantay = Artık onları çarpılacakları günlerine kadar (hallerine) bırak.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Artık, içinde çarpılacakları günlerine (kıyâmete) kavuşuncaya kadar onları (kendi hâllerine) bırak!
İbni Kesir = Artık çarpılacakları günlerine erişinceye kadar bırak onları.
Kadri Çelik = Öyleyse sen onları kendisinde (en dayanılmaz azapla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.
Muhammed Esed = Bundan böyle, dehşete kapılacakları (Hesap) Günü ile karşılaşıncaya kadar kendi hallerine bırak onları!
Mustafa İslamoğlu = Artık onları, dehşetten kendilerini kaybedecekleri günle karşılaşıncaya kadar kendi hallerine bırak!
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onları bırak, o kavuşacakları güne değin ki, onda çarpılıp helâk olacaklardır.
Ömer Öngüt = Artık çarpılacakları günlerine erişinceye kadar bırak onları!
Şaban Piriş = -O halde, bırak onları, tâ ki çarpılacakları günlerine kavuşsunlar.
Sadık Türkmen = Öyleyse bırak onları, dehşete düşecekleri günlerine kavuşuncaya kadar...
Seyyid Kutub = Korkudan bayılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak onları.
Suat Yıldırım = O halde sen onları, darbe yiyip çarpılacakları güne kadar kendi hallerine bırak!
Süleyman Ateş = Korkudan bayılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak onları.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse sen onları kendisinde (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.
Ümit Şimşek = Çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar sen onları kendi hallerine bırak.
Yaşar Nuri Öztürk = Bayılıp yere serilecekleri günlerine kavuşuncaya kadar bırak onları!
İskender Ali Mihr = Artık onları, helâk olacakları günlerine kavuşuncaya kadar terket.
İlyas Yorulmaz = Çarpılacakları güne kavuşuncaya kadar, onları kendi hallerine bırak.
يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ
Tûr / 46 -
Yevme lâ yugnî anhum keyduhum şey’en ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir ve kendilerine yardım da edilmeyecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir gündür o gün ki düzenleri, onlardan hiçbir şeyi gideremez ve onlara yardım da edilmez.
Abdullah Parlıyan = O gün onların hile ve tuzakları, kendilerine hiçbir fayda vermez ve onlara yardım da olunmaz.
Adem Uğur = O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.
Ahmed Hulusi = O gün ne tuzakları onlardan bir şey defeder ve ne de onlara yardım eden olur!
Ahmet Tekin = Hiçbir tertiplerinin kendilerine zerre kadar fayda vermeyeceği, hiçbir yardımın da gelmeyeceği güne kadar onları kendi hallerine bırak.
Ahmet Varol = O gün tuzakları kendilerinden bir şey savamaz ve onlara yardım da edilmez.
Ali Bulaç = O gün, ne hileli düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne de yardım görecekler.
Ali Fikri Yavuz = O gün, tedbirlerinin hiç biri zerrece kendilerine fayda vermiyecektir; ve onlar yardım da olunmıyacaklardır.
Ali Ünal = Ne kurdukları tuzaklar o gün onlara en küçük bir fayda sağlayacak, ne de herhangi bir yerden yardım alacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = O gün, tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.
Bekir Sadak = O gun, duzenleri kendilerine bir fayda vermez; yardim da gormezler.
Celal Yıldırım = O gün onların hile ve tuzağı kendilerine hiçbir fayda vermez ve onlar yardımda olunmazlar.
Cemal Külünkoğlu = O gün, tuzakları kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve onlara yardım da edilmeyecektir.
Diyanet İşleri (eski) = O gün, düzenleri kendilerine bir fayda vermez; yardım da görmezler.
Diyanet Vakfi = O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.
Edip Yüksel = O gün, planları kendilerini hiç bir şeyden korumayacak ve yardım da görmeyeceklerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki hiçbir tedbirlerinin kendilerine zerrece faidesi olmıyacaktır ve hiçbir suretle kurtarılmıyacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün hiçbir tedbirlerinin kendilerine zerre kadar faydası olmayacak ve hiçbir şekilde kurtarılmayacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün hiçbir tedbirlerinin kendilerine zerre kadar faydası olmayacak ve hiçbir şekilde yardım da görmeyeceklerdir.
Gültekin Onan = O gün, ne hileli düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne de yardım görecekler.
Harun Yıldırım = O gün, ne hileli düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler.
Hasan Basri Çantay = O gün tuzakları hiçbir şeyle kendilerine fâide vermeyecek, onlara yardım da edilmeyecekdir.
Hayrat Neşriyat = O gün, tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez, onlara yardım da edilmez.
İbni Kesir = O gün; tuzakları kendilerine bir fayda vermez, yardım da görmezler.
Kadri Çelik = O gün, ne hileli düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne de kendileri yardım görecekler!
Muhammed Esed = O Gün komplolarının kendilerine hiçbir faydası olmayacak ve hiçbir yardımcı bulamayacaklar...
Mustafa İslamoğlu = O gün tuzakları kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve kendilerine asla bir yardım ulaşmayacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = O gün ki, onların tuzakları kendileri için hiçbir fâide vermeyecektir. Ve onlara yardım da edilmeyecektir.
Ömer Öngüt = O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez, onlara yardım da olunmaz.
Şaban Piriş = O gün ne entrikaları kendilerine bir yarar sağlar, ne de yardıma uğrarlar.
Sadık Türkmen = O gün tuzakları, kendilerinden hiçbir şeyi savamaz ve onlar yardım da görmezler.
Seyyid Kutub = O gün, tuzakları kendilerine hiçbir yarar sağlamaz ve onlara yardım da edilmez.
Suat Yıldırım = O gün hile ve tuzakları kendilerine asla fayda sağlamaz ve yardım da görmezler.
Süleyman Ateş = O gün, tuzakları kendilerine hiçbir yarar sağlamaz ve onlara yardım da edilmez.
Tefhim-ul Kuran = O gün, ne hileli düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne de kendileri yardım görecekler.
Ümit Şimşek = Tuzaklarının o gün onlara bir faydası olmaz; kimseden yardım da görmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün, tuzakları kendilerine bir yarar sağlamayacak; onlara yardım da edilmeyecek!
İskender Ali Mihr = O gün onlara tuzakları herhangibir şeyle fayda vermez. Ve onlar yardım olunmazlar.
İlyas Yorulmaz = O gün azap onlara geldiğinde, hazırladıkları tuzaklar, kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve onlara yardım da edilmeyecek.
وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Tûr / 47 -
Ve inne lillezîne zalemû azâben dûne zâlike ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = (İman esaslarını inkâr veya Allah’a şirk koşmak ve Allah’ın dininin tebliğine mani olmaya çalışmakla) en büyük zulmü işleyenlere bu (büyük azaptan) başka bir azap daha vardır. Ama onların çoğu bunu bilmezler.
Abdullah Parlıyan = Gerçek şu ki, yaratılış gayesi dışında yaşayanlara, öteki dünyadaki korkunç azaptan önce de sıkıntı, bunalım, kabir azabı gibi başka azaplar da vardır, ama çoğu bunun farkında değil.
Adem Uğur = Şüphesiz zulmedenlere, ondan başka da azap vardır. Fakat çokları bilmezler.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki o zâlim olanlara oradakinden önce de bir azap vardır! Ne var ki onların çoğunluğu bilmezler.
Ahmet Tekin = Baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zalimlere, müşriklere haksızlık edenlere, günahı, isyanı, Kur’ân’daki hükümleri inkârı alışkanlık haline getirenlere, âhiret azâbından önce korku zillet, açlık, hastalık, deprem, âfet gibi bir azap daha vardır. Fakat çokları bunun farkında değil.
Ahmet Varol = Şüphesiz zalimler için bundan önce de bir azap var. Ancak onların çoğu bilmiyorlar.
Ali Bulaç = Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki o zalimlere (kâfirlere), bundan (ahiret azabından) önce de (kabirde veya Bedir savaşında) bir azab var; fakat pek çokları bilmezler.
Ali Ünal = (İman esaslarını inkâr veya Allah’a şirk koşmak ve Allah’ın dininin tebliğine mani olmaya çalışmakla) en büyük zulmü işleyenlere bu (büyük azaptan) başka bir azap daha vardır. Ama onların çoğu bunu bilmezler.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz, zulmedenler için bundan başka bir azap da vardır. Fakat onların çoğu bilmezler.
Bekir Sadak = Zulmedenlere, suphesiz, bundan baska da azap vardir; fakat onlarin cogu bilmezler.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, zâlimler için bundan başka da azâb vardır. Ama çoğu bunu bilmezler.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler.
Diyanet İşleri (eski) = Zulmedenlere, şüphesiz, bundan başka da azap vardır; fakat onların çoğu bilmezler.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; fakat onların çoğu bilmiyorlar.
Edip Yüksel = Zulmedenlere bunun dışında bir ceza daha vardır, fakat çokları bilmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şübhesiz ki o zulmedenlere, bundan başka (dünyada da) bir azab vardır; fakat onların çoğu bilmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O zulmedenlere bundan başka da bir azap vardır. Fakat pek çokları bilmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz o zulmedenlere ondan başka da azab vardır. Fakat çokları bilmezler.
Gültekin Onan = Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar.
Harun Yıldırım = Ve elbet kendilerine yazık edenler, bu (ahiret) azabından daha yakın bir (dünya) azabına da mahkum olmuşlardır: fakat onların çoğu bunu kavrayamamaktalar.
Hasan Basri Çantay = Ve şüphe yok ki, zulmedenler için ondan mukaddem bir azab da vardır. Velâkin onların birçokları bilmezler.
Hayrat Neşriyat = Ve o zulmedenlere şüphe yok ki bundan başka da azap vardır. Ne var ki onların çoğu bilmezler.
İbni Kesir = Muhakkak ki o zulmedenlere; bundan başka da azab vardır. Ne var ki onların çoğu bilmezler.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz zulmetmekte olanlara, bundan önce de bir azap vardır; ancak onların çoğu bilmezler.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki zulüm işlemeye şartlanmış olanları, (öteki dünyadaki korkunç azaptan) daha yakın bir azap beklemektedir ama çoğu bunun farkında değil.
Mustafa İslamoğlu = Ve elbet kendilerine yazık edenler, bu (ahiret) azabından daha yakın bir (dünya) azabına da mahkum olmuşlardır: fakat onların çoğu bunu kavrayamamaktalar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şüphe yok ki, zulmedenler için ondan mukaddem bir azab da vardır. Velâkin onların birçokları bilmezler.
Ömer Öngüt = Ve o zulmedenlere şüphe yok ki bundan başka da azap vardır. Ne var ki onların çoğu bilmezler.
Şaban Piriş = Zalimler için bundan başka da azap vardır, fakat onların çoğu bilmezler.
Sadık Türkmen = Şüphesiz o zulmedenlere bundan başka bir azap da vardır, fakat onların birçoğu bilmezler.
Seyyid Kutub = Zulmedenlere, şüphesiz bundan başka da azab vardır; fakat onların çoğu bilmezler.
Suat Yıldırım = Muhakkak ki o zalimlere bundan başka azap da vardır; fakat onların çoğu bunu bilmezler.
Süleyman Ateş = Zulmedenlere, bundan başka bir azâb da vardır. Fakat çokları bilmezler.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphe yok, zulmetmekte olanlara, bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar.
Ümit Şimşek = Zulmedenler için ondan önce bir azap daha vardır; lâkin çoğu bilmiyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Zulmedenler için bundan başka bir azap da vardır. Fakat onların çokları bilmiyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki zulmedenler için, bundan başka bir azap daha vardır ve lâkin onların çoğu bilmezler.
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki zulmedenler için, bundan başka bir azap daha var. Fakat onların pek çoğu bunları bilmiyorlar.
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ
Tûr / 48 -
Vasbir li hukmi rabbike fe inneke bi a’yuninâ, ve sebbih bi hamdi rabbike hîne tekûmu.
Diyanet İşleri = Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sabret Rabbinin hükmüne, gerçekten de gözümüzün altındasın sen ve Rabbine hamd ederek tenzîh et onu, kalkınca.
Abdullah Parlıyan = O halde, Rabbinin hükmünü sabredip tüm zorluk ve sıkıntılara göğüs gererek bekle. Çünkü sen, bizim gözetimimiz altındasın ve her ne zaman, yani uykuda iken, otururken, namaz için ayağa kalktığında, Rabbinin sınırsız büyüklüğünü tüm eksiksiz övgüleriyle överek yücelt.
Adem Uğur = Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.
Ahmed Hulusi = Rabbinin hükmüne sabret! Muhakkak ki sen gözetimimizlesin! (Gece) kalktığında Rabbinin Hamdi olarak tespih et. . .
Ahmet Tekin = Rabbinin vereceği hükmü bekleyerek, sabırla mücadeleye devam et. Çünkü sen, bizim gözetimimizde ve himayemizdesin. Uykudan kalkınca, kıyamda iken, güne başlarken, bir işe girişirken, bir meclisten kalkarken Rabbini hamd ile, överek, şükrederek tesbih et.
Ahmet Varol = Sen Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.
Ali Bulaç = Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, Bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.
Ali Fikri Yavuz = Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen, bizim muhafazamız altındasın. (Uykudan veya herhangi bir yerden) kalktığın sırada Rabbine hamd ile tesbih eyle.
Ali Ünal = Sen, Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret, – muhakkak ki sen, bizim himayemiz altındasın– ve namaza kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et;
Bayraktar Bayraklı = Rabbinin hükmüne sabret! Bil ki sen, bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.
Bekir Sadak = Rabbinin hukmu yerine gelinceye kadar sabret; dogrusu sen, Bizim nezaretimiz altindasin; kalkarken Rabbini overek tesbih et;
Celal Yıldırım = (48-49) Rabbin hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimizdesin. Kalktığında Rabbini hamd ile tesbîh et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da tesbîh vam et.
Cemal Külünkoğlu = Rabbinin hükmüne sabret! Çünkü sen, gözlerimizin önündesin, kalktığın zaman Rabbini övgü ile an.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret; doğrusu sen, Bizim nezaretimiz altındasın; kalkarken Rabbini överek tesbih et;
Diyanet Vakfi = Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.
Edip Yüksel = Rabbinin hükmü gerçekleşinceye kadar sabret sen gözlerimiz önündesin ve kalktığın zaman Rabbini överek yücelt.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem rabbının hukmüne sabret çünkü sen bizim nezaretimiz altındasın, kalktığın sırada rabbına hamd ile tesbih eyle,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen bizim gözetimimiz altındasın, kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.
Gültekin Onan = Artık, rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında rabbini hamd ile tesbih et.
Harun Yıldırım = Artık Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.
Hasan Basri Çantay = Sen Rabbinin hükmüne (rızaa ile) sabret. Çünkü muhakkak sen bizim gözlerimiz (önün) desin. Kalkacağın zaman da Rabbine hamd ile tesbîh (ve tenzîh) et.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Artık Rabbinin hükmüne sabret; çünki sen gözlerimizin önündesin(muhâfazamız altındasın); (uykudan veya yerinden) kalktığın zaman Rabbine hamd ile (O’nu)tesbîh et!
İbni Kesir = Rabbının hükmüne sabret. Şüphesiz sen, Bizim gözetimimiz altındasın. Kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile tesbih et.
Kadri Çelik = Artık sen Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen bizim gözlerimizin önündesin ve her kalkışında da Rabbini hamd ile tesbih et.
Muhammed Esed = O halde Rabbinin hükmünü sabırla bekle, çünkü sen gözümüzün önündesin; ve her ne zaman ayağa kalkarsan Rabbinin sınırsız şanını hamd ile yücelt!
Mustafa İslamoğlu = Sözün özü: Rabbinin hükmünü sabırla bekle! Unutma ki sen Bizim gözetimimiz altındasın: kalktığın zaman, Rabbinin yüceliğini hamd ile an!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Rabbin hükmü için sabret. Çünkü sen, muhakkak Bizim nazar-ı hıfz ve himayemizdesin ve kalkacağın vakit Rabbine hamd ile tesbihte bulun.
Ömer Öngüt = Resulüm! Rabbinin hükmüne sabret. Şüphesiz ki sen bizim hıfz-u himayemizde, gözetimimiz altındasın. Kalkarken Rabbini hamd ile tesbih et.
Şaban Piriş = -Rabbinin hükmüne sabret! Çünkü sen, gözümüzün önündesin. (Ayağa) kalktığı zaman hamd ederek Rabbini tesbih et!
Sadık Türkmen = Rabbinin kararını/hükmünü sabırla bekle! Şüphesiz sen gözetimimiz altındasın! Ve (ibadet için) her kalkışında Rabbini övgü ile tesbih et/yücelt!
Seyyid Kutub = Rabbinin hükmüne sabret, çünkü sen, gözlerimizin önündesin, kalktığın zaman Rabbini övgü ile an.
Suat Yıldırım = (48-49) Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret! Çünkü sen Bizim himayemiz altındasın. Namaza kalktığında Rabbini hamd ile tenzih et. Geceleyin de, gecenin sonunda yıldızların batışının ardından da O’na ibadet edip tenzih et.
Süleyman Ateş = Rabbinin hükmüne sabret, çünkü sen, gözlerimizin önündesin (korumamız altındasın), Kalktığın zaman Rabbini övgü ile an.
Tefhim-ul Kuran = Artık sen, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında da Rabbini hamd ile tesbih et!
Ümit Şimşek = Rabbinin hükmü erişinceye kadar sabret. Sen Bizim gözetimimiz altındasın. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.
Yaşar Nuri Öztürk = Rabbinin hükmüne sabret! Kuşkusuz, sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığında, Rabbinin hamdiyle tespih et!
İskender Ali Mihr = Ve Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü muhakkak ki sen gözümüzün önündesin. Ve kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.
İlyas Yorulmaz = Onlara Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret. Çünkü sen bizim kontorolumuz altındasın. (Namaza) Kalktığın zaman Rabbini överek onu bütün noksan sıfatlardan yücelt.
وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ
Tûr / 49 -
Ve minel leyli fe sebbihhu ve idbâren nucûmi.
Diyanet İşleri = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasında O’nu tespih et.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve geceleyin de onu tenzîh et ve yıldızların batacağı sırada da.
Abdullah Parlıyan = Gecenin bir kısmında ve yıldızların kaybolmasından sonra da O'nun şanını yücelt.
Adem Uğur = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da O'nu tesbih et.
Ahmed Hulusi = Gecenin bir kısmında ve yıldızlar kaybolurken de (Rabbinin Hamdi olarak) O'nu tespih et!
Ahmet Tekin = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da onu tesbihe, zikre devam et, sabah namazını kıl.
Ahmet Varol = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batmasının ardından da O'nu tesbih et.
Ali Bulaç = Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da O'nu tesbih et.
Ali Fikri Yavuz = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasında dahi tesbih et.
Ali Ünal = Ve geceleyin de tesbih et O’nu, yıldızların batmaya durduğu demde de.
Bayraktar Bayraklı = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra O'nu tesbih et.[588]
Bekir Sadak = Geceleyin ve yildizlar kaybolurken de O'nu tesbih et. *
Celal Yıldırım = (48-49) Rabbin hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimizdesin. Kalktığında Rabbini hamd ile tesbîh et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da tesbîh vam et.
Cemal Külünkoğlu = Gecenin bir kısmında ve yıldızların kaybolup gitmesinden sonra O'nun şanını yücelt!
Diyanet İşleri (eski) = Geceleyin ve yıldızlar kaybolurken de O'nu tesbih et.
Diyanet Vakfi = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da O'nu tesbih et.
Edip Yüksel = Geceleyin ve yıldızlar kaybolurken O'nu yücelt.
Elmalılı Hamdi Yazır = geceden de tesbih et ona, hem de nücumun idbarı sıra.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gecenin bir kısmında da O'nu tesbih et, yıldızların batmaya yaklaştığı sıra da!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da O'nu tesbih et.
Gültekin Onan = Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da O'nu tesbih et.
Harun Yıldırım = Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O’nu tesbih et.
Hasan Basri Çantay = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra dahi tesbîh et.
Hayrat Neşriyat = Gecenin bir kısmında (akşam, yatsı ve teheccüd namazlarında) ve yıldızların batışından sonra da (sabah namazında) O’nu tesbîh et!
İbni Kesir = Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da tesbih et.
Kadri Çelik = Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da O'nu tesbih et.
Muhammed Esed = Gece ve bütün yıldızların çekildiği an O'nun şanını yücelt!
Mustafa İslamoğlu = Bir de gece vakti ve yıldızların çekildiği (gündüz) vakti O'nun yüceliğini dillendir!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve geceden de ve yıldızların batmaya başladıklarında da O'nu tesbihe devam et.
Ömer Öngüt = Gecenin bir kısmında ve yıldızlar kaybolurken de O'nu tesbih et.
Şaban Piriş = - Gecenin bir kısmında ve yıldızlar battıktan sonra da onu tesbih et!
Sadık Türkmen = Gecenin bir kısmında ve yıldızların çekildiği an, O’nu ulula/tesbih et!
Seyyid Kutub = Gecenin bir kısmında ve yıldızların ardından da Allah ı tesbih et.
Suat Yıldırım = (48-49) Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret! Çünkü sen Bizim himayemiz altındasın. Namaza kalktığında Rabbini hamd ile tenzih et. Geceleyin de, gecenin sonunda yıldızların batışının ardından da O’na ibadet edip tenzih et.
Süleyman Ateş = Gecenin bir kısmında ve yıldızların ardından da O'nu tesbih et.
Tefhim-ul Kuran = Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da O'nu tesbih et.
Ümit Şimşek = Gecenin bir kısmında ve yıldızlar kaybolurken de Onu tesbih et.
Yaşar Nuri Öztürk = Gecenin bir bölümünde ve yıldızların ardından da O'nu tespih et!
İskender Ali Mihr = Ve gecenin bir kısmında artık O’nu (Allah’ı) tesbih et ve yıldızların batışında da…
İlyas Yorulmaz = Gecenin bir bölümünde ve yıldızların kaybolduğu zamanda (sabah vaktinde) Rabbini bütün eksikliklerden arındır.
52-TUR:
1-Andolsun
o Tûr'a. Yani Hz. Musa'nın, Allah'ın sözünü işittiği Tûr-ı Sînâ dağına. Müfessir
Beydâvî diyor ki: "Tûr, Süryânice'de dağ mânâsınadır. Ayrıca madde âleminden
mânâ âlemine veya gayb âleminden müşâhede (görünenler) âlemine uçan şey anlamını
da ifade etmektedir."
2-3- Andolsun
yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba.
Rakk: Kağıt
gibi inceltilmiş, üzerine yazılan deri demektir. Bu sebeble üzerine yazı yazılan
her şeye rakk ismi verilebilir.
Menşûr: Neşredilmiş,
dürülmüş, kapalı olmayan, açılmış, yayılmış ve yazılmış mânâlarını ifade ettiği
gibi, yazılı harflerin dizilmesi, nizama konulması anlamına da gelmektedir.ü
Mestûr, Düzgün
şekilde yazılmış demektir. Kitab-ı Mestûr'un Tûr lafzından sonra yer alması,
bu düzgün yazılı kitabın Tevrat olduğu fikrini ilk defa akla getirirse de,
şeklinde mârife getirilmeyip, olarak nekre zikredilmesi, bunun henüz tanınmayan
bir kitap olduğunu ortaya koyar ki , "...kıyamet günü onun için, açılmış olarak
bulacağı bir kitap çıkarırız." (İsrâ, 17/13) âyetine dayanarak söz konusu
kitabın amel defteri olduğunu söylemek, en doğru görüştür. Ayrıca bu kitabın,
Levh-i mahfûz veya yeni bir kitap olması itibarıyla Kur'ân olduğu da düşünülebilir.
4- Ve Beyt-i
Ma'mur'a (da andolsun).
Beyt-i Ma'mur,
bir rivayete göre semada bulunan bir evdir. Bu evi her gün yetmiş bin melâike
ziyaret eder ve kıyamete kadar bir daha geri dönmezler. Ona ayrıca "Durah"
ismi de verilmektedir. Hasan Basrî'den gelen bir rivayette o şöyle der; "Beyt-i
Ma'mur'dan maksat, Kâbe'dir. Allah Teâlâ onu her sene altı yüz bin kişi ile
Ma'mur hale getirir. Eğer insanlar ondan eksilirse meleklerle doldurulur."
Bilindiği gibi bir yerin Ma'mur olması, üzerinde ikamet edilmesi ve ziyaretçilerinin
çok olup güzel bakılması mânâsında mecazî bir anlam taşımaktadır. Kabe'nin
Ma'mur olması da "Ayakta duranlar, rükû ve secde edenler için evimi temizle."
(Hacc, 22/26) âyetince etrafındakilerin ve hacıların çokluğu ve ziyaret etmeleriyledir.
Beydâvî'ye göre de Beyt-i Ma'mur'dan kasıt, müminin kalbidir ki, onun bakımlı
olması da, bilgi ve ilhâs iledir.
5- O yüksek
tavana, yani semaya, bir rivayette de cennetin tavanı olan Arş'a yemin olsun.
6- Ve Mescûr
denize (andolsun). Mescûr'un farklı anlamları vardır. 1) Alevlendirilmiş ve
kızdırılmış demektir ki, âyetinde de kıyamet koparken denizlerin ateş olup
kaynatılacağı ve onunla cehennemin kızıştırılacağı ifade edilmektedir. 2)
Dolgun, taşkın demek olup, okyanus mânâsına gelmektedir. 3) Karışan, karışık,
suyu birbirine ya da tatlısı acısına karışan demektir. 4) zıt mânâlı kelimelerden
kabul edilerek "boş" mânâsına geldiği de ileri sürülmüştür ki bu da, kıyamet
alâmeti anlamına alınabilir. Sûrenin başında yer olan Tûr lafzına bakılarak
bu kızgın denizin, Firavun'un boğulduğu deniz olduğu da düşünülebilir. "Tûr"
kelimesinin başındaki "vâv" kasem, diğerleri de ona âtf içindir.
7- "şüphesiz
Rabbinin azabı olacaktır." cümlesi kasemin cevabıdır. Bu cümlede yer alan
kelimesinin zarfıdır. Yani Rabb'ın azabı o gün vuku bulacak ki,
8- "şüphesiz
Rabbinin azabı olacaktır." cümlesi kasemin cevabıdır. Bu cümlede yer alan
kelimesinin zarfıdır. Yani Rabb'ın azabı o gün vuku bulacak ki,
9- sema bir
çalkanış çalkalanacaktır. Bu cümle, kıyametin dehşetini tasvir etmektedir.
10- Dağlar
da bir yürüyüş yürüyecek, yerinden oynayıp toz zerrecikleri haline gelecektir.
11- Artık
yazıklar olsun o çalkanışın olduğu gün (ahireti) yalanlayanlara.
12- Ki onlar
daldıkları bir batakta oynarlar, iman edip de o gün için hazırlanacak, korunacak
yerde, birtakım yalan dolana dalarak uğraşıp dururlar.
13- O gün
onlar, cehennem ateşine itilip kakılacaklardır. Bu cümlede bulunan "yevm"
kelimesi, ya önce geçen "yevm" den bedeldir, ya da takdir edilen bir söz ile
nasbedilerek "veyl"i izah etmektedir.
14- "İşte
bu, o sizin yalan deyip durduğunuz ateş." Yani o gün kendilerine "işte yalanlayıp
durduğunuz ateş budur" denilerek oraya atılacaklardır.
15- Bu da
mı sihir? Takdir edilen cümleye atfedilmektedir. Yani siz bu ateşi haber veren
vahye bir sihir, bir aldatma diyordunuz, şimdi onun fiilen tahakkuku da sihir
mi?... onlara işte böyle denecektir.
16- Bu da
mı sihir? Takdir edilen cümleye atfedilmektedir. Yani siz bu ateşi haber veren
vahye bir sihir, bir aldatma diyordunuz, şimdi onun fiilen tahakkuku da sihir
mi?... onlara işte böyle denecektir.
17-21- "Şüphesiz
müttakîler cennetlerde ve nimet içindedirler." Kur'ân'da kâfirlerin halleri
beyan edilirken mutlaka müttaki müminlerin durumlarına da işaret edilmektedir.
Öyle anlaşılıyor ki, Allah'ın azabından emin olmak, ancak O'nun korumasıyla
mümkündür. Çünkü kimse azaba mâni olamadığı için onun vukûu muhakkaktır. Bu
yüzdendir ki Allah ve peygamberi tasdik edip de, Allah'a kullukta, O'nun emrettiği
şekilde çalışan ve korunan müttakiler, Allah'ın kendilerin koruması ile o
gün cennet nimetleri içinde zevk alacaklardır. "İman edenler." Burada iki
farklı durum söz konusudur. 1) Bu cümlenin e atfedilerek mahallen mecrûr olmasıdır
ki, bu durumda müminlerin müminlerle arkadaşlığını ifade eder. Bunu "O hayvanlara
saman ve soğuk su verdim." kabilinden olarak "Biz onları müminlere yaklaştırdık."
mânâsında anlamak daha yerinde olur. O zaman da fiiline atfedilmiş olur. 2.
Mübtedâ, , 'ya mâtuf, cümlesi de haber olur ki âlimlerin çoğu bu şekli tercih
etmek istemişlerdir. Buna göre mânâ şöyle olur: O kimseler ki iman etmişler,
zürriyetleri de iman ederek onların ardından gitmiştir. İşte biz onların zürriyetlerini
de kendilerine katmışızdır. Yani zürriyetleri amel bakımından atalarından
daha aşağı derecede olmakla beraber iman ederek onlara tâbi olmaları sebebiyle
cennette atalarının derecelerine çıkarılarak yanlarında bulundurulurlar. Böylece
onların zevk ve sevinçleri tamamlanmış olur. Bununla beraber kendilerine amellerinden
hiçbir şey eksiltmemişizdir. Yani zürriyetlerini kendilerine katmaktan dolayı
yaptıkları amellerin sevaplarından onlara bir şey eksik verilmiş değildir.
Herkes kazancına bağlıdır. Yani rehin gibi bağlıdır. Kazanç, yani çalışma
veya çalışılan iş, sanki bir borç ve insan o borca Allah yanında bir rehin
gibidir. Kurtuluşu ona bağlıdır. Eğer güzel çalışır ve kazanırsa borcunu öder.
Çünkü Allah, iyi işleri kabul eder. Şayet çalışmaz ya da kötü işler yaparsa
o zaman kendisini kurtaramaz. Zira temiz ve güzel olmayan şeyler Allah Teâlâ'ya
yükselemez. "Güzel söz O'na çıkar, iyi amel onu yükseltir." (Fâtır, 35/10)
âyeti de bu anlamı ifade etmektedir.
Bundan dolayıdır
ki ileride "Her can, kazandığı ile (Allah katında) rehin alınmıştır, yalnız
sağın adamları (kitapları sağdan verilenler) hariç." (Müddessir, 74/38-39)
âyetleri gelecektir. Yani kitapları sağ taraflarından verilenlerin dışındakiler
kendilerini, o bağlantıdan (rehin olmaktan) kurtaramazlar. Onun için yalancılar
yalanlarına bağlı kalarak cehennemde kıvranırlarken, müttakiler Allah'ın yardımı
ile kurtulup cennetlerde nimetler içinde yaşayacaklar ve Allahın lütfuna mazhar
olmak suretiyle zürriyetlerinin yükselmesine de sebeb olacaklardır. Bu cümlenin
zikredilmesi, zürriyetler açısından da önemlidir. Yani zürriyetlerin kurtuluşu
ve atalarının derecelerine yükselişleri, kendilerinin hiç katkıları olmaksızın
sırf babalarının kazançlarıyla değildir. Kendilerinin iman ederek onlara uymaları
ve izlerinden gitmeleri kurtuluşlarının asıl sebebidir. Ataları fiilen sebeb
oldukları için evladlarını cennette yanlarında görmekten mutlu olacaklar,
evladları da iman ile onlara tâbi oldukları için kendilerini kurtarmış ve
Allah'ın lütuf ve kereminden babaları gibi istifade etmiş olacaklardır. Demek
ki evlatlar kendi fiileri olmaksızın sırf babalarının ve dedelerinin yaptıklarıyla
kendilerini kurtaramazlar. Ancak imanlı olarak çalıştıkları takdirde atalarının
feyzinden de faydalanarak daha kolay bir şekilde yükselebilirler. İşte Allah
Teâlâ, müminlerin evlatlarını atalarına uymak suretiyle yükselmeğe sevk ederken,
soy şerefine güvenerek tembellik etmemeleri için "Herkes kendi kazandığına
bağlıdır." buyurmaktadır. Şu halde bu âyette, "İnsana çalışmasından başka
bir şey yoktur." (Necm, 53/39) âyetinin anlamını ortadan kaldıran bir mânâ
bulunduğunu zannetmek doğru değildir. Bilâkis âyeti, anlamındadır
22- Hem onlara
canlarının istediği meyvalar ve etlerden bol bol verdik. Yani asıl nimetlerden
fazla olarak sırf zevk ve lezzet almaları için zaman zaman onlara çeşitli
nimetler yetiştirdik. Burada, ahiret saadetinin, dünya zevklerine düşkün ve
içki bağımlısı olan kimseleri imrendirecek, iştahlarını gıcıklayacak tarzda
neşeli bir tasviri vardır ki özeti, kumar ve günahtan uzak saf, temiz ve şiddetli
bir arzu hissettirir.
23- Orada,
yani cennette bir kadeh kapışırlar ki.
Ke's, dolgun
kadeh demektir. Mecazen içindeki içkiye de denilir. Kadeh çekiştirmek (kapışmak)
de, neşe ile birbirlerine kadeh vermekten mecazdır. Bir kadeh ki onda lağiv
yoktur. Yani onu içerken boş, saçma sapan söz söylemek yoktur. günaha sokmak
da yoktur. Ancak bu dünya içkileri gibi değildir. Şâir şu beytinde bunu ne
güzel dile getirmiştir:
Hûn-i ciğerle
memlu câm-ı zer olmadansa
Bî inkisâr-ı
hatır şikeste sâgar olsun.
Ciğer kanı
ile dolu altın bir kadeh gibi olmaktansa
Gönlü
hoş, kırık bir kadeh gibi olmak daha iyidir.
24- Ve onların
etrafında dönerler. Vâkıa Sûresi'nde de geleceği gibi, kadehler sürahilerle
emre hazır bir vaziyette etraflarında pırıl pırıl dönüp dolaşırlar, sahibi
bulundukları uşaklar, cennet sakîsi genç hizmetçiler sanki saklı iri inciler,
yani sadeflerinde gizli hiç kirlenmemiş, el değmemiş, beyaz, saf, temiz ve
pırıl pırıl inciler gibidirler.
Lü'lü, parıldayan
büyük inci demektir.
25- Ve bazısı
bazısına dönmüş soruyor. O zevk ve neşe esnasında yüz yüze gelmiş birbirlerine
hâl ve hatırlarından soruyorlar, yani hasbı hal ediyorlar.
26- Soranlardan
her biri şöyle dediler: Evet doğrusu biz daha önce ehlimiz arasında; ilimiz,
obamız, evimiz ve ailemiz içinde yüreklerimiz titrer, korkardık. Geleceğimizden
endişe eder, bir isyana düşmekten veya bir azaba maruz olmaktan korkardık.
27- Şimdi
ise Allah bize iyilikte bulundu. Lütuf ve yardımıyla bu nimetleri ihsan etti.
Ve bizi semûm azabından korudu.
Semûm: Daha
evvel de geçtiği gibi vücûdun içine işleyen, zehirli, sıcak, samm denilen
bir rüzgardır. Burada zikri geçen azabtan maksat, cehennem ateşi veya buna
benzetilen korkunç dünya hayatıdır. Semûmun cehennemin isimlerinden olduğu
da rivayet edilmektedir.
28- Evet biz
bundan önce O'na, yani Allah'a dua ediyor ve "Rabbimiz bize dünyada da güzellik
ver, ahirette de güzellik ver, bizi cehennem azabından koru." (Bakara, 2/201)
diye yalvarıyorduk. Gerçekte iyilik eden yani sözünde duran, ihsan eden, kerem
sahibi olan ancak O'dur. O, rahimdir. Kendisine dua ve ibadet eden müminlere
sonuçta çok rahmet ve merhamet eden yine odur.
Meâl-i Şerifi
29. (Ey Muhammed!)
sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnûn.
30. Yoksa
onlar (senin için): "Bir şâirdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetliyoruz."
mu diyorlar?
31. De ki:
Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
32. Onların
akılları mı bunu emreder yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
33. Yoksa
"Onu uydurdu" mu diyorlar? Hayır onlar inanmıyorlar.
34. Eğer
doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler.
35. Yoksa
onlar, hiçbir şey olmadan (yani yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa kendileri
yaratıcı mıdırlar?
36. Yoksa
gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar düşünüp hakikati anlamazlar.
37. Yoksa
Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yahut hâkim (her şeyin yöneticisi)
kendileri midir?
38. Yoksa
kendilerine mahsus (üzerine çıkıp sırları) dinleyecekleri bir merdivenleri
mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin.
39. Demek
kızlar O'na, oğullar size öyle mi?
40. Yoksa
sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında
mı kalıyorlar?
41. Yoksa
gayb kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar?
42. Yoksa
bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir.
43. Yoksa
onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştukları
şeylerden uzaktır.
44. Gökten
bir parçanın düştüğünü görseler, "Üst üste yığılmış bulutlardır." derler.
45. Artık
çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları (kendi hallerine) bırak.
46. O gün
hiçbir tedbirlerinin kendilerine zerre kadar faydası olmayacak ve hiçbir şekilde
yardım da görmeyeceklerdir.
47. Şüphesiz
o zulmedenlere ondan başka da azab vardır. Fakat çokları bilmezler.
48. Rabbinin
hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini
hamd ile tesbih et.
49. Gecenin
bir kısmında ve yıldızların batışında da O'nu tesbih et.
29- Mülâbese,
(temas ve ilgi) yahut kasem (yemin) içindir. Rabbinin nimetiyle veya Rabbinin
nimeti hakkı için demektir.
Kâhin, Bir
nevi kendi zannî bilgisine dayanarak gaybdan haber verene denir. Başka bir
ifade ile geçmişe dair bilgi verene kâhin, geleceğe dair bilgi verene ise
Arrâf denilmektedir. Kehânette, genellikle cinlerden yardım alındığı söylenir.
30- Zamanın
felâketi mânâsınadır.
Menûn: Kesmek
anlamına gelen den alınmıştır. Ömür vesaireyi kestiği düşüncesinden hareketle
zamana ve ölüme de "menûn" denilmiştir.
Rayb: Izdırap
vermek demektir. Buna göre zamanın ızdırap veren musibeti, ya da ölüm felâketi
mânâsını ifade eder. Anlatıldığına göre Kureyşliler Dârü'n-nedve'de toplanmışlar
Hz.Peygamber hakkındaki görüşler de çoğalmıştı. Nihayet Abdûddar oğulları
onu (peygamberi) kasdederek "Raybü'l-menûn'u gözetin. Çünkü o bir şâirdir.
Züheyr'in, Nâbiga'nın ve A'şâ'nın helâk olması gibi o da helâk olacaktır."
demişler ve bunun üzerine de dağılmışlardı.
31- "gözetin"
Alay ve tehdit etmek mânâsınadır. Çünkü ben de sizinle beraber gözetenlerdenim.
Yani, siz benim helâk olmamı bekliyorsunuz, ben de sizin helâkinizi bekliyorum.
32- Yoksa
onlara akılları mı emrediyor bunu? Yani sözlerindeki bu çelişkiyi. Çünkü kâhin,
keskin akıllı ve zeki olur. Mecnunun ise aklı fikri, karışıktır. O halde nasıl
olur da onlar, kâhin dediklerine mecnûn, mecnûn dediklerine kâhin diyebilirler;
demek ki akıllı olduklarını iddia eden o kimseler, bu davranışlarıyla ne dediklerini
bilmeyecek ve nasıl çelişkiye düştüklerini farketmeyecek derecede akılsız
olduklarını ortaya koymuşlardır. Onun için buyuruluyor ki yoksa onlar akılsız,
azgın, hakkı kabul etmemekte haddi aşan, kendi ihtiraslarına uymayınca akıl
ve insaf dairesinden çıkan ve yalan uydurmaya alışkın bir gürûh mudurlar?
33- Yoksa
onu, o Kur'ân'ı kendiliğinden söylemiş, uydurmuş mu diyorlar?
Tekavvül:
Kendisinde olmayanı söylemeye çalışmak, bir mânâda yalan söylemektir. Çünkü
yalan, onun ayrılmaz bir parçasıdır. Buna göre mânâ, yoksa o, vahyile değil,
kendiliğinden söylüyor da bunu Allah'a mı isnad ediyor, diyorlar?
Hayır kendileri
inanmazlar. Yani ya bu söyledikleri sözlere kendileri bile inanmazlar, ya
da iman etmedikleri için öyle söylerler. Zira onlar da biliyorlar ki Muhammed
yalan söylemez, şu halde kendi sözünü Allah'a iftira etmez. Ve yine bilirler
ki bu söz (Kur'ân) uydurma bir söze de benzemez. Fakat sırf küfür ve inatları
sebebiyle öyle söylerler.
34- Haydi
onun benzeri bir söz getirsinler. Yani hem mânâ ve hem de nazım yönünden Kur'ân'ın
içerdiği üstün vasıfları taşıyan, onun gibi bedi (güzel) bir söz uydurup getirsinler
bakalım. Eğer sadık iseler. Yani peygamberin uydurduğunu ileri sürdükleri
iddialarında doğru iseler, kendilerinin de öyle bir sözü uydurup getirmeleri
gerekir. Çünkü Kur'ân, beşer uydurması bir kelâm olsaydı, onların da peygamber
gibi beşer olmaları dışında, nutuk, hitâbet ve şiir ile meşgul olmaları, nazm
ve nesir kelâm üsluplarındaki deneyimleri, tarih ve olaylara olan vukufları,
okuyup yazmaları, tahsilleri ve kâhinlerinin olması gibi sebeblerden dolayı
Kur'an'a nazîre yapma kudretlerinin bulunması gerekirdi. Böyle bir kudreti
gösteremediklerine göre niçin onu Allah'ın gönderdiğine inanmıyorlar da imansızlık
ediyorlar? Yoksa kendilerine cezalarını verecek yok mu sanıyorlar.
35- Yoksa
kendileri hiçbir şey olmadan, yani yaratıcısız mı yaratıldılar. Önceleri yokken
sonradan yaratıldıklarına göre, şayet akılları varsa, kendilerini bir yaratanın
olabileceğini hiç düşünmüyorlar mı?
Bir yaratıcı
olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanı hiçbir şey yerine koymadıkları için
mi O'nun kudretini hesaba katmıyor, cezasından korkmuyor ve imansızlık ediyorlar?
Burada bütün aklî ilimlerin esası olan bir hususa işaret edilmektedir ki o
da şudur: Hiçbir şey yoktan olamadığı gibi, yokluk da varlığa illet (sebeb)
olamaz. Var olan şeyin illeti de aynı şekilde yok olamaz ve hiç bir varlık
da yaratıcısız varlık alemine geçemez. Yok olan, ne kendini ne de başkasını
vücuda getiremez...
Ancak yanlış
anlaşılarak buradan, önce yok olan bir şeyin sonra yaratılamaması gibi bir
anlam çıkarılmamalıdır. Çünkü her yaratılan, yok iken yaratılır, var olanı
yaratmak mümkün değildir. Zira bu hâsılı tahsil (elde edileni tekrar elde
etme) olur. Ancak yok olan şeyi meydana getirecek yaratıcı, yokluktan ibaret
de olamaz. Çünkü yoku var edecek yaratıcının muhakkak bir varlığının olması
gerekir. Tabiat ilimlerinde de esas olan bu kanun, eşyanın kendiliğinden meydana
geldiği bir tabiat fikrini de iptal eder. Gerçi bazıları bundan her yaratılan
şeyin bir madde ile arkada bırakılacağı fikrini çıkarmıştır. Fakat madde bir
şeyin var olması için yeterli bir sebep olmadığı gibi mutlak varlık için gerekli
de değildir. Gerekli olan, ancak yaratıcının olmasıdır. Zira yaratıcı mevcut
olmayınca hiçbir şey yaratılamaz. İşte böyle aklın en esaslı kanunu, yaratıcının
varlık ve kudretini tanımak iken, kâfirler kendilerini yaratanı hiçe sayarak
O'na imana bir türlü yanaşmıyorlar. Yoksa yaratıcı onlar mıdırlar? Yani kendilerini
ve eşyayı yaratmışlar da onun için mi kibirleniyor,
36-Allah'tan
korkmuyor ve peygambere dil uzatıyorlar. Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?
Hiç birisi olmadığı belli fakat hakikati anlamazlar. Yani gökleri ve yeri
yaratan Allah'tır, derler de yine şüphe içinde dolaşırlar. Onun mantıklı sonuçlarını
tatbik edecek kesin bir kanaat ile hareket etmez, emir yasak tanımaz, mucizelere
inanıp, peygamberi tasdik etmek istemezler. Sadece zamanın felaketlerine çarpılmasını
bekler dururlar.
Yoksa Rabbinin
hazineleri onların yanında mıdır? Yani seni yetiştirip rahmet ve nimetiyle
peygamber olarak gönderen Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Hazine
kâhyası onlar mı? Nimetleri onlar mı dağıtıyorlar ki, peygamberliği sana vermek
istemiyorlar? Yoksa herşeyi hakimiyetleri altına alan onlar mıdır? Yani Allah'a
galip gelmişler, hazinelerini elegeçirmişler de onun vergilerini verdirmek
istemiyorlar? Yahut da Allah'ın verdiğini mi zorla almak istiyorlar.
38- Yoksa
onların bir merdivenleri var da orada mı dinliyorlar? Yani Allah'ın Mele-i
a'laya (yüksek melekler topluluğuna) gönderdiği emirleri, vahiyleri ve diğer
bütün ilâhî sözleri o merdivenden mi dinliyorlar da bu vesile ile kimin kimden
önce öleceğini ve Kur'ân'ın Allah tarafından gönderilmeyip uydurularak O'na
isnad edildiğini biliyorlar? Öyle ise dinleyenler açıklayıcı, kuvvetli bir
delil getirsinler, dinlediklerini isbat etsinler. Nasıl Hz. Peygamber (s.a.v)
"Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler." (Tûr, 52/34)
şeklindeki âyetlerle onlara meydan okuyarak apaçık mucizesini gösterdi, onlar
da öyle bir delil getirsinler.
39- Yoksa
kızlar O'nun, oğlanlar sizin mi? Yani aklınızın bozukluğuna ve ilâhiyata ait
duygularınızın neden ibaret olduğuna delalet etmek üzere bu konuda getireceğiniz
en açık delil bu olacak değil mi?. Necm Sûresi'nde de ifade edileceği gibi
bu ne haksız bir taksim? Çünkü onlar, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu
ileri sürüyorlar ve onların adına bir takım putlar yapıp, Lât, Uzza, Menât
gibi müennes isimler vererek tapıyorlar, sonra da, "Biz bunları Allah'a ortak
koşmuyoruz, Allah'ın kızları oldukları için bize şefaat etsinler diye ibadet
ediyoruz" diyorlardı. Ancak kendilerine gelince kız evladını hor görüyor ve
oğlan istiyorlardı.
40- Yoksa
sen onlardan bir ücret mi istiyorsun?
Yani onlara
vaaz ve nasihat etmekten ve peygamberlik vazifesini yapmaktan dolayı bir ücret
mi istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Mağrem: Ğurm
ve ğarâmet (diyet ödeme) anlamını ifade etmekle birlikte mutlak borç mânâsına
da gelmektedir. Ragıb İsfahanî'nin açıklamasına göre Mağrem esasen suçsuz
bir insanın malından vermesi gereken zarar karşılığı demektir. Bu yüzden kefil
olmak gibi açık yahut yardımlaşma gibi zımnen bir söz verme ya da cebri bir
sorumluluk neticesi meydana gelen zarara da Mağrem denilir. Türkçe'de buna
karşılık olarak zarar ve cereme vermek tabiri kullanılır. Yani zorba hükümetlerin
baskıları altında ağır vergilerle ezilmekte olan halk gibi midirler ki senin
için felaketler bekliyorlar?
41- Yoksa
gayb onların yanında da, onlar mı yazıyorlar? Kimin önce öleceğini Levh-i
mahfuz'dan alıp halka onlar mı haber veriyorlar?
42- Yoksa
bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Yani sana ve müminlere bir su-i kasd mı hazırlamak
istiyorlar ey Muhammed! Bu âyet müşriklerin Dârü'n-nedve'de tertip etmek istedikleri
su-i kasdı haber vermektedir. Fakat o küfredenlerin kendileri aldanacak, kurdukları
tuzağa kendileri düşeceklerdir.
Nitekim öyle
olmuş Hz.Peygamber (s.a.v) sağ sâlim hicret ederken Ebû Cehiller Bedir'de
yakalanmışlardır. Böylece sözkonusu âyet, gaybı önceden haber vermiş ve bunu
onların değil, Allah'ın bilip peygamberine haber verdiğini gözler önüne sermiştir.
Denildiğine göre, Peygamber'e su-i kasd tertip edenler, İslâm'ın yayılışının
15. senesinde vuku bulan Bedir Harbi'nde katledilmişlerdi. Bu sûrede de (yoksa)
kelimesi 15 defa zikredilmiştir. İşte bu, o olaya işaret sayılabilir. Şihâb'ın
dediği gibi bu kabil gizli işaretler, Kur'ân'ın mucizeleri arasında sayılırlar.
43- Yoksa
onların Allah'tan başka bir ilâhları mı var? Yani o taptıkları putların kendilerini
Allah'ın azabından kurtaracaklarını mı zannediyorlar? Allah onların koştukları
ortaklardan uzaktır. Gerçekte Allah'tan başka ilâh yoktur ve onun azabı "Mutlaka
vuku bulacaktır ve ona engel olacak bir şey yoktur." (Tûr, 52/7-8)
44- Bununla
beraber onlar öyle kâfirlerdir ki, semadan bir parçanın düşmekte olduğunu
görseler "Üzerimize gökten parçalar düşür." (Şuarâ, 26/187) diye istekte bulundukları
halde azabın başlarına inmekte olduğuna şahid olsalar bile yine inanmazlar
da (onun için) toplanmış bir bulut derler. Fiilen başlarına gelmedikçe kabul
etmezler. Bu yüzden Allah Teâlâ, "Üzerlerine Rabbi'nin kelimesi (hükmü) hak
olanlar inanmazlar; onlara (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile
acıklı azabı görünceye kadar (iman etmezler)." (Yunus, 10/96,97) buyurmaktadır.
45-Onun için
şimdi o tuzak kurmak isteyenleri bırak kavuşacakları zamana kadar ki o gün
çarpılacaklar helak olacaklardır.
46- O gün
kurdukları tuzakların kendilerine zerre kadar faydası dokunmayacak ve hiçbir
şekilde kurtarılmayacaklardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v)'e su-i kasd hazırlamak
isteyen Ebu Cehil ve yandaşları Bedir günü böyle bir akibete uğramışlardı.
47- Ve o zulmedenlere
ondan önce de bir azab vardır. Burada iki muhtemel mânâ söz konusudur.
Birincisi:
O günden önce, yani dünyada da bir azab var, demektir. Nitekim Mekkeliler
yedi sene kıtlık çekmişlerdi.
İkincisi:
O günden sonra yani ölüm sonrası kabirde ve ahirette bir azab daha vardır.
Ancak onların pek çoğu (bunu) bilmezler. Yani sonuçlarının bu şekilde olacağını
idrak edemezler de onun için kâfir olurlar.
48- O halde
Rabbinin hükmüne sabret, küfredenlere o işler için izin verip, seni zahmetlere
göğüs germeğe memur eden Rabbinin vereceği hükme sabret, telaş etme. Çünkü
sen bizim gözetimimiz ve nezâretimiz altındasın, bundan emin ol. Ve Rabbini
hamd ile tesbih et. Yani "O'nu her türlü noksanlıklardan tenzih eder ve O'na
hamd ederim." demek sûretiyle Allah'ı zikret.
49- Kalkacağın
zaman. Yani herhangi bir meclisten kalkarken (Allah'ı tesbih ve tahmid et).
Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin Sünen'leri ile diğer bazı hadis kitaplarında mevcut
olan ve Ebû Berzetel-Eslemî (r.a)den gelen bir rivayette şöyle denilmektedir:
"Resullah (s.a.v) bir meclisten kalkacağı zaman "Ey Allah'ım seni her türlü
noksan sıfattan tenzih eder ve sana hamd ederim. Senden başka ilâh olmadığına
şehâdet eder, senden mağfiret diler ve (günahlarımdan dolayı) sana tevbe ederim."
derdi. Konuyla ilgili soru sorulduğunda da "Bu, mecliste olanlar için keffârettir."
demişti. Bazıları da bunun namaza durulduğu zaman "Ey Allah'ım seni noksan
sıfatlardan tenzih eder ve yalnız sana hamd ederim. Senin ismin ne yüce ve
makamın ne uludur. Ve senden başka ilâh yoktur." duasının okunması hakkında
rivayet edildiğini söylemişlerdir. Âlimlerden bir kısmına göre de sözkonusu
âyetten maksad, yataktan kalkıp namaza durduğun vakit demektir. Buna göre
âyete, "kalkacağın zaman" mânâsını vermek daha uygun olacaktır. Geceden de
onu tesbih et. Yani gecenin bir kısmında da tesbih ederek O'na ibadet et.
Hem de yıldızların batışında, batmaya yaklaştığı zaman, yani gecenin sonunda,
sabah vakti. Allah Teâlâ'yı gece tesbihden maksadın akşam ve yatsı namazları,
yıldızların batışı sırasında tesbih etmekten kasdın da, sabah namazı olduğu
ileri sürülmüştür. Hz. Ömer , Hz. Ali, Ebû Hureyre ve Hasan-i Basrî (r.a)
de, gece tesbihden maksatdın, nafile ibadetler; yıldızların batışında tesbihden
maksadın da, sabah namazının iki rekat sünneti olduğunu söylemişlerdir. Böylece
Tûr Sûresi, sabahın gelmekte olduğunu gösteren "yıldızların batışı" ile son
bulurken, bu bitişle, Necm Sûresi'nin başlangıcı olan "İndiği zaman andolsun
yıldıza" cümlesi başlamış olmaktadır. Bu da iki sûre arasında güzel bir münasebetin
varlığını göstermektedir.