ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
Sâd / 1 -
Sâd, vel kur’âni zîz zikr(zikri).
Diyanet İşleri = Sâd. O şanlı, şerefli Kur’an’a andolsun (ki o, Allah sözüdür).
Abdulbaki Gölpınarlı = Sâd, andolsun şerefli Kur'ân'a.
Abdullah Parlıyan = Sâd, hatırlatma ve öğüt dolu Kur'ân'a bak ve düşün.
Adem Uğur = Sâd. Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki,
Ahmed Hulusi = Sâd. . . Hakikatini hatırlatıcı Kur'ân!
Ahmet Tekin = Sâd. Hakları ve sorumlulukları, ilâhî emirleri ve günahtan korunma yollarını, dini ve şeriatı, şanınızı ve şerefinizi yükseltecek hükümranlık esaslarını içeren, zikir ve öğütlerle dolu, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’a andolsun!
Ahmet Varol = Sâd. Zikir sahibi [1] Kur'an'a andolsun;
Ali Bulaç = Sad, Zikir dolu Kur'an'a andolsun;
Ali Fikri Yavuz = Sâd. Şerefle dolu Kur’an hakkı için,
Ali Ünal = Sād. Gerçeği anlatan ve (ona karşı çıkanları) ikaz buyuran şerefli Kur’ân’a andolsun (ki sen, Allah’ın dinini tebliğ için gönderilen bir rasûlsün).
Bayraktar Bayraklı = (1-2) Sâd. Şeref sahibi Kur'ân'a yemin olsun ki, inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler.[477]
Bekir Sadak = (1-2) Sad. Ogut veren Kuran'a and olsun ki, inkar edenler gurur ve ayrilik icindedirler.
Celal Yıldırım = Sâd. Öğüd veren Kur'ân'a and olsun ;
Cemal Külünkoğlu = (1-2) Sâd. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun ki inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık (düşmanlık) içindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (1-2) Sad. Öğüt veren Kuran'a and olsun ki, inkar edenler gurur ve ayrılık içindedirler.
Diyanet Vakfi = (1-2) Sâd. Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
Edip Yüksel = SS; mesajı içeren bu Kuran'a andolsun.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sâd. bu zikrile meşhun Kur'ana bak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sad, Bu öğütle dolu Kur'an'a bak!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sâd. Bu zikirle dolu Kur'ân'a bak!
Gültekin Onan = Sad, zikir dolu Kuran'a andolsun;
Harun Yıldırım = Sâd. Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki,
Hasan Basri Çantay = Saad. O şanlı, şerefli Kur'ana yemîn ederim ki,
Hayrat Neşriyat = Sâd; şerefli Kur’ân’a yemîn olsun (ki o haktır)!
İbni Kesir = Sad. Zikr dolu Kur'an'a yemin olsun.
Kadri Çelik = Sâd. Uyarı dolu Kur'an'a andolsun (ki sen peygamberlerdensin).
Muhammed Esed = Sad. Düşün öğüt ve uyarılarla dolu olan bu Kuran'ı!
Mustafa İslamoğlu = Sad! Şeref ve itibar kaynağı olan Kur'an şahit olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sâd, şeref ve şan sahibi olan Kur'an hakkı için (iş o kâfirlerin dedikleri gibi değildir).
Ömer Öngüt = Sâd. Zikir sahibi Kur'an'a yemin ederim ki!
Şaban Piriş = Sâd. Şerefli/zikir sahibi olan Kur’an’a yemin olsun ki,
Sadık Türkmen = Sâd. ANT OLSUN öğüt dolu Kur’an’a!
Seyyid Kutub = Sad, zikir sahibi, şanlı Kur'an'a and olsun ki.
Suat Yıldırım = Sâd. Bu şanlı şerefli Kur’ân hakkı için:
Süleyman Ateş = Sâd, (uyarıcı) ve şanlı Kur'ân'a andolsun ki,
Tefhim-ul Kuran = Sâd, Zikir dolu Kur'an'a andolsun;
Ümit Şimşek = Sâd. And olsun öğüt dolu Kur'ân'a.
Yaşar Nuri Öztürk = Sâd. Zikir/öğüt/uyarı dolu Kur'an'a yemin olsun ki,
İskender Ali Mihr = Sâd, zikrin sahibi Kur’ân’a andolsun.
İlyas Yorulmaz = Sad. Öğütlerle dolu Kur’an’a and olsun ki.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
Sâd / 2 -
Belillezîne keferû fî izzetin ve şikâk(şikâkın).
Diyanet İşleri = Fakat inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlar, ululanmadalar ve isyân içindeler.
Abdullah Parlıyan = Ama Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, boş gurura kapılmış, bu sebeple de doğru yolu bırakıp yanlış ve eğri yollara sapmışlardır.
Adem Uğur = Küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
Ahmed Hulusi = Bak kendilerini şerefli sanan o hakikat bilgisini inkâr edenler, hakikatlerinden kopuk bir yaşam içindedirler!
Ahmet Tekin = Doğrusu, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar, boş bir gurur, bir ayrılık, bir bölücülük, hakka muhalefet ve düşmanlık içindeler.
Ahmet Varol = Hayır. O inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.
Ali Bulaç = Hayır; o inkâr edenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = (İş kâfirlerin dediği gibi değil), doğrusu o kâfir olanlar, bir tekebbür ve bir ayrılık içindedirler.
Ali Ünal = Ne var ki, (seni) ret ve inkâr edenler, gurur, kibir içinde ve (Kur’ân’a karşı) sürekli muhalefet halindedirler.
Bayraktar Bayraklı = (1-2) Sâd. Şeref sahibi Kur'ân'a yemin olsun ki, inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler.[477]
Bekir Sadak = (1-2) Sad. Ogut veren Kuran'a and olsun ki, inkar edenler gurur ve ayrilik icindedirler.
Celal Yıldırım = O inkâr edenler, bir gurur ve bölünme içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = (1-2) Sâd. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun ki inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık (düşmanlık) içindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (1-2) Sad. Öğüt veren Kuran'a and olsun ki, inkar edenler gurur ve ayrılık içindedirler.
Diyanet Vakfi = (1-2) Sâd. Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
Edip Yüksel = Doğrusu, inkar edenler kibir ve ayrılık içindedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat o küfredenler bir onur, bir şikak içindeler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat o küfredenler bir onur ve ayrılık içindeler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler.
Gültekin Onan = Hayır; o küfredenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.
Harun Yıldırım = Küfredenler, aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
Hasan Basri Çantay = (haal) küfredenler (in iddia etdikleri gibi değildir). Bil'akis (onların dışı boş) bir onur, (içi ise tam) bir tefrika içindedir.
Hayrat Neşriyat = Hayır! İnkâr edenler bir gurur ve (Allah’a ve Resûlüne karşı) muhâlefet içindedirler.
İbni Kesir = Hayır, o küfredenler boş bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.
Kadri Çelik = Hayır! O küfre sapanlar (boş) bir gurur ve ayrılık içindedirler.
Muhammed Esed = Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, boş gurura kapılmış ve (bu sebeple) (doğru yolu bırakıp) yanlış ve eğri yollara sapmışlardır.
Mustafa İslamoğlu = Ama nerde! İnkarda direnenler (akletmek yerine) yersiz bir gurura ve tarifsiz bir nefrete gömülmüşlerdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Belki o kâfir olanlar, bir gurur ve muhalefet içindedirler.
Ömer Öngüt = Kâfirler bilâkis bir gurur ve ayrılık içindedirler.
Şaban Piriş = Kafir olanlar kibir ve ayrılık içindedirler.
Sadık Türkmen = Inkârcılar boş bir gurur ve bir ayrılık içindedirler.
Seyyid Kutub = İnkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler.
Suat Yıldırım = (Kâfirler) Bu Kur’ân’ı onda şüpheye yer verecek herhangi bir taraf olduğundan değil, ama asıl kendileri Allah’a karşı kibir ve muhalefet taşıdıkları için inkâr ediyorlar.
Süleyman Ateş = İnkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler.
Tefhim-ul Kuran = Hayır; o küfredenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.
Ümit Şimşek = Doğrusu, inkâr edenler kibirleri yüzünden muhalefet içindeler.
Yaşar Nuri Öztürk = İş hiç de onların sandığı gibi değil! O küfre sapanlar bir gurur, ayrılık ve bütünden kopuş içindedirler.
İskender Ali Mihr = Hayır, kâfirler gurur ve ayrılık içindedirler.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenler, şan, şeref peşinde olup, ayrılık içindedirler.
كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
Sâd / 3 -
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Diyanet İşleri = Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan önce nice ümmetleri helâk ettik de bağrışıp çığrıştılar ama kurtuluş vakti çoktan geçmişti.
Abdullah Parlıyan = Onlardan önce nice toplumları helak ettik, kurtulmak için vakitleri kalmamışken nasıl yalvarıyorlardı bize.
Adem Uğur = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
Ahmed Hulusi = Onlardan önce, nice nesilleri feryat figan içinde helâk ettik! Artık kurtulmaları mümkün değildi!
Ahmet Tekin = Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat etmişlerdi. Artık kurtulma zamanı geçmişti.
Ahmet Varol = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Feryat ettiler ama kurtuluş vakti değildi.
Ali Bulaç = Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerinden evvel nice ümmetleri helâk ettik! Çığrıştılar, fakat kurtulmak vakti değildi.
Ali Ünal = Ama Biz, onlardan önce (inkâr ve muhalefette direnen) nice nesilleri helâk ettik. (Azabımız başlarına inince) pişmanlık içinde ne çığlıklar kopardılar ama, artık cezamızı tehir zamanı değildi.
Bayraktar Bayraklı = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman yalvardılar, ama kurtuluş zamanı değildi.
Bekir Sadak = Onlardan once nice nesilleri yok ettik. Feryat ediyorlardi; oysa artik kurtulma zamani degildi.
Celal Yıldırım = Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki çığlık atıp yardım istiyorlardı. Ama artık kurtulma vakti değildi.
Cemal Külünkoğlu = Onlardan önce nice milletleri (isyanlarından olayı) helak ettik. Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (bize nasıl) yalvarıyorlardı!
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Feryat ediyorlardı; oysa artık kurtulma zamanı değildi.
Diyanet Vakfi = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
Edip Yüksel = Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Feryat ettiler, ancak artık kurtuluş zamanı değildi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kendilerinden evvel nicelerini helâk ettik! Çığırıştılar: Değildi fakat vaktı halâs
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerinden önce nicelerini helak ettik. Çığrıştılar; fakat kurtulma zamanı değildi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendilerinden önce nicelerini helak ettik. Onlar çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi.
Gültekin Onan = Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Harun Yıldırım = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
Hasan Basri Çantay = Biz kendilerinden evvel nice ümmet (ler) i helâk etdik. O zaman (ne) çığlıklar kopardılar. Halbuki (o vakit, azâbdan kaçıb) kurtulma vakti değildi...
Hayrat Neşriyat = Onlardan önce nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk ettik; o zaman feryâd ettiler; (ama) artık kurtuluş zamânı değildir!
İbni Kesir = Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik de onlar, çığlıklar kopardılar. Halbuki kurtulmak vakti değildi.
Kadri Çelik = Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryat ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Muhammed Esed = Onlardan önce kaç nesli (bu günahlarından dolayı) yok ettik! Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (nasıl) yalvarıyorlardı (Bize)!
Mustafa İslamoğlu = Kendilerinden önce nice kuşakları helak ettik; tam bu sırada imdat dilediler, fakat kurtuluşun vakti çoktan geçmişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlardan evvel nice kavimleri helâk ettik, çağırışmaya başladılar. Artık kurtuluş vakti değildi.
Ömer Öngüt = Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. Feryat ettiler ve fakat artık kurtulma zamanı değildi.
Şaban Piriş = Onlardan önceki nesillerden nicelerini helak ettik. Feryat ettiler ama kurtuluş/kaçış vakti geçmişti.
Sadık Türkmen = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik/imha ettik. Feryat ettiler fakat kurtulmak vakti geçmişti.
Seyyid Kutub = Onlardan önce nice nesilleri helak ettik de feryad ettiler. Oysa artık kurtuluş zamanı değildi.
Suat Yıldırım = Biz onlardan önce nice nesilleri silip süpürdük. O zaman ne çığlıklar, ne feryatlar kopardılar! Ama kurtuluş zamanı çoktan geçmişti!
Süleyman Ateş = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik de feryâd ettiler; fakat artık kurtuluş zamanı geçmişti.
Tefhim-ul Kuran = Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Ümit Şimşek = Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryad edip durdularsa da kurtuluş vakti geçmişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik biz, bağrıştılar onlar, fakat kurtuluş yoktu; geçmişti zaman.
İskender Ali Mihr = Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler, fakat kurtuluş vakti geçmişti.
İlyas Yorulmaz = Onlardan önce nice kasabaları helak ettik. Azap onlara gelince, bağırıp çağırdılar, ama kaçacak zamanları yok.
وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
Sâd / 4 -
Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Diyanet İşleri = Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların cinsinden bir korkutucu geldi mi şaşıp kalırlar da kâfirler derler ki: Bu, bir büyücü ve pek yalancı.
Abdullah Parlıyan = Şimdi bu insanlar, aralarında bir uyarıcının çıkmasına şaşmaktadırlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: “O peygamber sadece bir büyücü ve yalancıdır.
Adem Uğur = Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!
Ahmed Hulusi = O hakikat bilgisini inkâr edenler, kendi aralarından bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da: "Bu yalancı bir büyücüdür" dediler.
Ahmet Tekin = İçlerinden, kendilerine sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan bir uyarıcı, bir peygamber geldi diye şaştılar. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler:'Bu, büyüleyici konuşarak aklı etki altına alan, peygamberlik iddiasında yalancı biri' dediler.
Ahmet Varol = Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler. İnkâr edenler dediler ki: 'Bu yalancı bir büyücüdür.
Ali Bulaç = İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür."
Ali Fikri Yavuz = (Kureyş oğulları) içlerinden kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiğine şaştılar da, o kâfirler şöyle dediler: “- Bu, bir sihirbazdır, bir yalancıdır.
Ali Ünal = İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesini tuhaf buluyor ve küfürde diretenler, “Bu” diyorlar, “bir sihirbaz, (Allah’a iftira atan) büyük bir yalancı.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, kendilerine içlerinden bir uyarıcı gelmesine şaştılar. Kâfirleri şöyle dediler: “Bu, büyücüdür; yalancıdır.”
Bekir Sadak = (4-5) Aralarindan bir uyaricinin gelmesine sasmislardi. Inkarcilar: «Bu, pek yalanci bir sihirbazdir; tanrilari tek bir tanri mi yapti? Dogrusu bu tuhaf bir seydir» demislerdi.
Celal Yıldırım = Kendilerine uyarıcı bir peygamber geldi diye hayret ediyorlar ve kâfirler: Bu çok yalancı bir sihirbazdır,
Cemal Külünkoğlu = (4-5) Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. O inkârcılar dediler ki: “bu yalancı bir sihirbazdır. O, bütün ilahları (reddedip) bir tek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!”
Diyanet İşleri (eski) = (4-5) Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: 'Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = (4-5) Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
Edip Yüksel = Onlara, kendilerinden bir uyarıcının gelmesini yadırgadılar. İnkarcılar, 'Bu pek yalancı bir büyücüdür,' dediler,
Elmalılı Hamdi Yazır = İçlerinden kendilerine uyandırıcı bir Peygamber geldiğine şaştılar da dediler ki kâfirler: bu, bir sihirbaz, bir kezzâb
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçlerinden kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiğine şaştılar da kafirler: «Bu bir sihirbaz, yaman bir yalancı» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçlerinden kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiğine şaştılar da kâfirler: «Bu bir sihirbazdır, yalancıdır» dediler.
Gültekin Onan = İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: "Bu yalan söyleyen bir büyücüdür."
Harun Yıldırım = Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!
Hasan Basri Çantay = O kâfirler içlerinden (kendilerinin başına çökecek) tehlikeleri bildiren (bir peygamber) geldiğine şaşdılar, «Bu, dedi (ler), bir büyücü, bir yalancıdır»;
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen (onlar şimdi) kendilerine içlerinden bir korkutucu gelmesine şaştılar. Ve o kâfirler dediler ki: 'Bu pek yalancı bir sihirbazdır.'
İbni Kesir = Küfredenler içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırmışlardı da demişlerdi ki: Bu, çok yalancı bir sihirbazdır.
Kadri Çelik = İçlerinden kendilerine bir uyarıp korkutucunun gelmiş olmasına şaştılar. Küfre sapanlar dedi ki: “Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.”
Muhammed Esed = Şimdi bu (insanlar) aralarından bir uyarıcının çıkmasına şaşmaktadırlar; ve hakikati inkar edenler şöyle diyorlar: "O (sadece) bir büyücü, bir yalancıdır!
Mustafa İslamoğlu = Ve onlar aralarından birinin kendilerine uyarıcı olarak gelmesine şaştılar; işte bu kafirler şöyle dediler: "Bu, göz boyamak isteyen yalancının biri.
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-5) Ve kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden dolayı taaccübe düştüler ve o kâfirler dedi ki: «Bu, bir yalancı sâhirdir.» «İlâhları bir ilâh mı kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek ziyâde acaip bir şey.»
Ömer Öngüt = Aralarından bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler ve o kâfirler şöyle dediler: "Bu pek yalancı bir sihirbazdır. "
Şaban Piriş = Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar. Kafirler dedi ki: -Bu, yalancı bir sihirbaz!
Sadık Türkmen = Içlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da, inkârcılar dediler ki: “Bu yalancı bir sihirbazdır,
Seyyid Kutub = Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. İnkârcılar; «bu yalancı bir sihirbazdır» dediler.
Suat Yıldırım = (4-5) İçlerinden kendilerini uyarıp irşad edecek birinin gelmesine her nedense şaşırdılar ve o kâfirler: "Bu bir sihirbaz, bir yalancı! İşte tutmuş bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!" dediler.
Süleyman Ateş = Onlara kendilerinden bir uyarıcı (peygamber) gelmesine hayret ettiler de o kâfirler dediler ki: "Bu yalancı bir sihirbazdır."
Tefhim-ul Kuran = İçlerinden kendilerine bir uyarıcı korkutucunun gelmiş olmasına şaştılar. Kâfirler dedi ki: «Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.»
Ümit Şimşek = Onlar, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da 'Bu yalancı bir sihirbaz,' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dedi bu nankörler: "Bu adam yalanlar düzen bir büyücü..."
İskender Ali Mihr = Ve onlara kendilerinden bir uyarıcı gelmesi acayiplerine gitti (şaşırdılar). Ve kâfirler: "Bu çok yalancı bir büyücü." dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlara, kendi içlerinden bir uyarıcı geldi diye şaşırdılar. İnkâr edenler “Bu adam sihirbaz ve çok yalancı” dediler.
أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
Sâd / 5 -
E cealel âlihete ilâhen vâhıden, inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
Diyanet İşleri = “İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Mâbutları bir tek mâbut mu kabûl etmiş? Gerçekten de bu, elbette pek şaşılacak şey.
Abdullah Parlıyan = O peygamber bütün ilahları reddedip, bir ve tek gerçek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu bu çok tuhaf bir şeydir.”
Adem Uğur = Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
Ahmed Hulusi = "Tanrıları, tek bir tanrıya mı indirgedi (diye anladılar)? Muhakkak ki bu çok acayip bir şeydir!"
Ahmet Tekin = 'Birçok tanrıdan, ilâhlığı kaldırdı da, bir tanrıya mı tahsis etti? Bu gerçekten şaşılacak bir şey.' dediler.
Ahmet Varol = İlâhları tek bir ilâh mı yaptı? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir.'
Ali Bulaç = "İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey."
Ali Fikri Yavuz = İlâhları tek bir ilâh mı yapmış? Doğrusu bu, şaşılacak bir şey!”
Ali Ünal = “Tutmuş, onca ilâhı tek bir ilâh yapıyor. Bu yaptığı, gerçekten pek tuhaf, şaşılacak bir şey!”
Bayraktar Bayraklı = “Bütün tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Şüphesiz bu şaşılacak bir şeydir.”
Bekir Sadak = (4-5) Aralarindan bir uyaricinin gelmesine sasmislardi. Inkarcilar: «Bu, pek yalanci bir sihirbazdir; tanrilari tek bir tanri mi yapti? Dogrusu bu tuhaf bir seydir» demislerdi.
Celal Yıldırım = Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor ?! Doğrusu bu şaşılacak şey! dediler.
Cemal Külünkoğlu = (4-5) Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. O inkârcılar dediler ki: “bu yalancı bir sihirbazdır. O, bütün ilahları (reddedip) bir tek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!”
Diyanet İşleri (eski) = (4-5) Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: 'Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = (4-5) Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
Edip Yüksel = 'Tanrıları tek tanrı mı yaptı? Bu, gerçekten çok tuhaf!'
Elmalılı Hamdi Yazır = İlâhları hep bir ilâh mı kılmış? Bu cidden şaşılacak bir şey, çok tuhaf
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İlahları bir tek ilah mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak birşey, çok tuhaf!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «İlâhları, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!»
Gültekin Onan = "Tanrıları bir tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu şaşırtıcı bir şey."
Harun Yıldırım = İlahları, tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
Hasan Basri Çantay = «O, (bütün) Tanrıları birtek Tanrı mı yapmış? Bu, cidden acâib bir şey»!
Hayrat Neşriyat = 'İlâhları tek bir ilâh mı yapmış? Doğrusu bu gerçekten şaşılacak bir şeydir!'
İbni Kesir = Tanrıları bir tek tanrı mı kıldı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.
Kadri Çelik = “İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey!”
Muhammed Esed = O, bütün ilahları (reddedip) bir (tek) ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!"
Mustafa İslamoğlu = Bütün bu ilahları tek bir ilaha indirgiyor ha? Bunun çok tuhaf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok."
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-5) Ve kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden dolayı taaccübe düştüler ve o kâfirler dedi ki: «Bu, bir yalancı sâhirdir.» «İlâhları bir ilâh mı kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek ziyâde acaip bir şey.»
Ömer Öngüt = "İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu cidden tuhaf bir şeydir!"
Şaban Piriş = İlahları tek bir ilah mı yaptı? Bu, hayret edilecek bir şeydir.
Sadık Türkmen = Ilâhları bir tek ilâh (mı) kılmış? Gerçekten bu tuhaf/şaşılacak bir şeydir!”
Seyyid Kutub = Tanrıları bir tek tanrı mı yapıyor? Bu, cidden tuhaf bir şeydir.
Suat Yıldırım = (4-5) İçlerinden kendilerini uyarıp irşad edecek birinin gelmesine her nedense şaşırdılar ve o kâfirler: "Bu bir sihirbaz, bir yalancı! İşte tutmuş bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!" dediler.
Süleyman Ateş = "Tanrıları bir tek tanrı mı yaptı? Bu, cidden tuhaf bir şeydir."
Tefhim-ul Kuran = «İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.»
Ümit Şimşek = 'Tanrıları tek bir tanrı mı yapacakmış? Ne acaip şey bu böyle?'
Yaşar Nuri Öztürk = "İlahları bir tek tanrı mı yapmış? Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!"
İskender Ali Mihr = İlâhları bir tek ilâh mı kılıyor? Muhakkak ki bu, gerçekten acayip (şaşılacak) bir şey.
İlyas Yorulmaz = Pek çok ilahları inkâr edip, yalnızca tek bir ilah var diyor. Gerçekten şaşılacak bir şey.
وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ
Sâd / 6 -
Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Diyanet İşleri = (6-8) İçlerinden ileri gelenler, “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?” diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ileri gelenlerinden bir kısmı, kalkıp gitmiş ve yürüyün demiştir ve dayanın mâbutlarınıza kulluk etmede; şüphe yok ki istenen şey de budur elbet.
Abdullah Parlıyan = Ve ileri gelenlerinden bir kısmı fırlayıp: “Pes etmeyin, yürüyün gidin, ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin, yapılacak tek şey budur!” demişlerdi.
Adem Uğur = Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.
Ahmed Hulusi = Onların ileri gelenleri: "Hadi yolunuza devam edin ve tanrılarınıza bağlı kalın! Muhakkak ki olması gereken budur!" diyerek yürüdü.
Ahmet Tekin = İçlerinden kodamanlar kalkıp yürüdüler.'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Kesinlikle sizden istenen budur.'
Ahmet Varol = Onlardan ileri gelen grup ortaya atılıp (dediler ki): 'Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde kararlılık gösterin. Çünkü bu (bizden) istenen bir şeydir.
Ali Bulaç = Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti.
Ali Fikri Yavuz = Kureyş’in ileri gelenleri (birbirlerine): “Haydi yürüyün, ilâhlarınıza (putlarınıza ibadete) devam edin. Doğrusu, arzu edilecek olan budur.” diyerek (meclisten) ayrılıp gittiler.
Ali Ünal = İçlerinden önde gelenler harekete geçip, “Haydin,” diye birbirlerini kışkırtıyorlar, “Haydin, yürüyün (ve varın Muhammed’in üzerine)! İlâhlarınız(a ibadet) konusunda diretin. Gerçekte budur (baş olmaktır) (Muhammed’in davetiyle) arzu olunan.
Bayraktar Bayraklı = Onlardan ileri gelenler tepki gösterip şöyle dediler: “Yolunuza devam ediniz, tanrılarınızı bırakmayınız. Şüphesiz bizden istenen de budur.”[478]
Bekir Sadak = (6-8) Onlardan ileri gelenler: «Yuruyun, tanrilariniza baglilikta direnin, sizden istenen suphesiz budur. Son dinde de bunu isitmedik; bu ancak bir uyarmadir. Kuran, aramizda ona mi indirilmeliydi?» dediler. Hayir, bunlar Kuran'imizdan suphededirler. Hayir, azabimizi henuz tatmamislardi.
Celal Yıldırım = Onlardan ileri gelen grup da «haydi yürüyün de tanrılarınıza (ibâdet ve bağlılıkta) sabır gösterin. Çünkü elbette (sizden) istenilen de budur!»
Cemal Külünkoğlu = (6-8) Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin! Yapılacak tek şey budur! Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurmadır! Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek ona mı indirildi?” dediler. Evet, onlar yalnız benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Doğrusu onlar henüz benim azabımı tatmadılar.
Diyanet İşleri (eski) = (6-8) Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?' dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır.
Diyanet Vakfi = (6-8) Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Edip Yüksel = Onların liderleri öne fırladılar, 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlı kalın. Sizden istenen sadece budur.'
Elmalılı Hamdi Yazır = İçlerinden o hey'et de fırladı şöyle: ilâhlarınız üzerinde sabr-u sebat edin, bu cidden arzu olunur bir şey, bir murad
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçlerinden o heyet fırladı ve şöyle dedi: «Tanrılarınız üzerinde sabır ve sebat edin? Bu gerçekten arzu edilen şey, bir istek!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçlerinden ileri gelenler fırladılar ve dediler ki: «İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten arzu edilen bir murad!»
Gültekin Onan = Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, tanrılarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti.
Harun Yıldırım = Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.
Hasan Basri Çantay = Onların elebaşılarından bir gurüh (birbirine): «Yürüyün, ma budlarınıza (ibâdetde) sebâtedin. Şübhesiz ki arzu edilecek olan budur» diyerek kalkıb gitmişdir.
Hayrat Neşriyat = (6-8) Onların ileri gelenleri ise: 'Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?' diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
İbni Kesir = Onlardan ileri gelen grup ortaya atılıp (dediler ki): 'Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde kararlılık gösterin. Çünkü bu (bizden) istenen bir şeydir.
Kadri Çelik = Onlardan önde gelen bir grup yola düşerek dedi ki: “Yürüyün ve ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) da kararlı olun; çünkü asıl istenen budur.”
Muhammed Esed = Liderleri öne atılır: "Pes etmeyin ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin: yapılacak tek şey budur!"
Mustafa İslamoğlu = Onların liderleri öne atılarak (der ki): "Devam edin, ilahlarınıza ısrarla sahip çıkın; yapmanız gereken tek şey budur!
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlardan bir gürûh, «Yürüyünüz ve ilâhlarınızın üzerine sabrediniz, şüphe yok ki, irâde edilmiş şey budur,» diye çıkıp gittiler.
Ömer Öngüt = Onların ileri gelenleri: "Haydi yürüyün! İlâhlarınıza bağlılıkta direnin! Şüphesiz ki bu sizden istenen bir şeydir!" diyerek kalkıp gittiler.
Şaban Piriş = Onların ileri gelenleri: -Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta sebat gösterin, sizden istenen şey budur diye yola çıktılar.
Sadık Türkmen = Ileri gelenlerinden/önderlerinden bir grup öne/ileri fırladı: “Yürüyün! İlâhlarınıza bağlılıkta direnin. Doğrusu sizden istenip beklenen şey budur!
Seyyid Kutub = Onlardan ileri gelenler; «yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.»
Suat Yıldırım = İçlerinden önde gelen eşraf takımı derhal harekete geçip "Hâla mı duruyorsunuz, kalkın yürüyüp gösteri yapın ve ilahlarınız konusunda direnip dayanacağınızı ilan edin! Bu, cidden yapılması gereken bir şeydir!" dediler.
Süleyman Ateş = Onlardan bir grup fırladı: "Yürüyün tanrılarınıza bağlı kalın. Çünkü bu, arzû edilen bir şeydir."
Tefhim-ul Kuran = Onlardan önde gelen bir grup: «Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) da kararlı olun; çünkü asıl istenen budur» diye çekip gitti.
Ümit Şimşek = İleri gelenleri 'Yürüyün,' diyerek kalktılar. 'Tanrılarınız hakkında sebat gösterin. Sizden istenen budur.
Yaşar Nuri Öztürk = İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: "Haydi, yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen şey budur."
İskender Ali Mihr = Ve onlardan ileri gelenler: "Yürüyün! İlâhlarınıza karşı sabırlı (kararlı) olun. Muhakkak ki sizden istenen mutlaka budur." (diyerek) ayrıldılar.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenlerin ileri gelenleri “Kalkın yürüyün, ilahlarınıza sahip çıkın. Sizden istenen şey bu” diye ortaya çıktılar.
مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ
Sâd / 7 -
Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhırati, in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
Diyanet İşleri = (6-8) İçlerinden ileri gelenler, “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?” diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz bunu son dinlerin hiçbirinde duymadık, bu, ancak bir yalan.
Abdullah Parlıyan = “Biz bunu diğer dinlerin hiç birinde duymadık, bu uydurmadan başkası değildir.
Adem Uğur = Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.
Ahmed Hulusi = "Bunu önceki milletlerden işitmedik! Bu (TEKLİK anlayışı) ancak bir uydurmadır!"
Ahmet Tekin = 'Son dinde de bunu işitmedik. Bu kesinlikle uydurulmuş bir şey.'
Ahmet Varol = Biz son dinde [2] böyle bir şey duymadık. Bu bir düzmeceden başka bir şey değildir.'
Ali Bulaç = "Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir."
Ali Fikri Yavuz = “Biz bunun söylediğini diğer dinlerde işitmedik; mutlak bir uydurmadır,
Ali Ünal = “Biz, bu (tek ilâh iddiasını) şu zamanımızdaki inanç sistemlerinin hiç birinde duymadık. Bu, ancak bir uydurma!
Bayraktar Bayraklı = “Biz onun söylediklerini, yeni inançlarda duymadık. Kur'ân, onun uydurmasından başka bir şey değildir.”
Bekir Sadak = (6-8) Onlardan ileri gelenler: «Yuruyun, tanrilariniza baglilikta direnin, sizden istenen suphesiz budur. Son dinde de bunu isitmedik; bu ancak bir uyarmadir. Kuran, aramizda ona mi indirilmeliydi?» dediler. Hayir, bunlar Kuran'imizdan suphededirler. Hayir, azabimizi henuz tatmamislardi.
Celal Yıldırım = Diğer sonraki dinde de (Hıristiyanlıkta) hiç böyle bir şey duymadık; bu bir uydurmadan başkası değildir.
Cemal Külünkoğlu = (6-8) Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin! Yapılacak tek şey budur! Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurmadır! Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek ona mı indirildi?” dediler. Evet, onlar yalnız benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Doğrusu onlar henüz benim azabımı tatmadılar.
Diyanet İşleri (eski) = (6-8) Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?' dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır.
Diyanet Vakfi = (6-8) Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Edip Yüksel = 'Son dinde böylesini işitmedik. Bu bir uydurmadır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz bunu diğer millette işitmedik, bu bir uydurmadır mutlak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz bunu diğer dinde işitmedik, bu mutlaka bir uydurmadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Biz bunu başka bir dinde işitmedik, bu mutlaka bir uydurmadır.»
Gültekin Onan = "Biz bunu, diğer dinde işitmedik; bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir."
Harun Yıldırım = Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.
Hasan Basri Çantay = «Biz bunu diğer dînde işitmedik. Bu, uydurmadan başkası değildir».
Hayrat Neşriyat = (6-8) Onların ileri gelenleri ise: 'Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?' diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
İbni Kesir = Biz, bunu diğer dinde de işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.
Kadri Çelik = “Biz bunu diğer dinde işitmedik; bu, uydurmadan başka bir şey değildir.”
Muhammed Esed = Biz, yeni itikatların hiç birinde böyle (bir iddia) duymadık! Bu, (fani bir insanın) uydurmasından başka bir şey değildir!
Mustafa İslamoğlu = Biz çağdaş inanç sistemlerinin hiç birinde bunu duymadık; bu desteksiz bir uydurmadan başkası değildir;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Biz bunu son millette işitmedik. Bu bir uydurmadan başka değil.»
Ömer Öngüt = "Biz son din olan (Hıristiyanlıkta) bile böyle bir şey işitmedik. Bu ancak bir uydurmadır. "
Şaban Piriş = Bunu diğer dinlerde de işitmedik, bu sadece bir uydurmadır!
Sadık Türkmen = Biz bunu diğer/son (bundan önceki) dinde de işitmedik. Bu sadece bir uydurmadır.
Seyyid Kutub = Biz bunun söylediğini babalarımızın bağlı olduğu son dinde de işitmedik. Bu uydurmadan başka bir şey değildir.
Suat Yıldırım = "Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurma!"
Süleyman Ateş = "Biz bu(nun söylediği)ni (babalarımızın bağlı olduğu) öteki dinde işitmedik. Bu uydurmadan başka bir şey değildir.!"
Tefhim-ul Kuran = «Biz bunu diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir.»
Ümit Şimşek = 'Böyle birşeyi en son dinde bile işitmedik. Bu uydurmadan başka birşey değil!
Yaşar Nuri Öztürk = "Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir."
İskender Ali Mihr = Biz, diğer dînler içinde bunun gibi (bu konuda) bir şey (bütün ilâhların tek bir ilâh olduğunu) işitmedik. Bu sadece bir iftiradır.
İlyas Yorulmaz = “Biz bu (tek ilah) iddiasını başka topluluklardan duymadık. Bu yalnızca kendi kendine uydurmadan başka bir şey değil. ”
أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ
Sâd / 8 -
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
Diyanet İşleri = (6-8) İçlerinden ileri gelenler, “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?” diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kur'ân, aramızdan ona mı indirildi? Hayır, onlar, benim vahyimden şüphedeler; hayır, onlar daha tatmadılar azâbımı.
Abdullah Parlıyan = İçimizde ilâhî uyarı O'na mı indirildi?” dediler. Hayır, onlar benim mesajıma karşı şüphe içindeler, evet onlar henüz azabımı tatmadılar.
Adem Uğur = Kur'an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Ahmed Hulusi = "Hem Zikir (hakikati hatırlatma), aramızdan O'na mı inzâl olundu?". . . Hayır! Onlar Zikrimden (hakikati hatırlatmamdan) kuşku içindeler! Hayır, onlar benim (gerçeği fark ettiren) azabımı (ölümü) henüz tatmadılar!
Ahmet Tekin = 'Okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân aramızdan ona mı indirilmiş?' dediler. Aksine, onların, Muhammed’in güvenilir birisi olduğundan şüpheleri olmadığına göre, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’ın benim tarafımdan indirildiğinden bir kuşkuları var. Aslına bakarsanız, onlar benim azâbımı tatmadılar.
Ahmet Varol = 'Zikir (Kitap) aramızdan ona mı indirildi.' Hayır onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.
Ali Bulaç = "Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar Benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz Benim azabımı tatmamışlardır.
Ali Fikri Yavuz = O Kur’an, aramızdan O’na mı indirilmiş!” (dediler). Doğrusu o kâfirler, benim Kur’an’ımdan şübhededirler. Doğrusu onlar henüz azabımı tadmadılar.
Ali Ünal = “Tuhaf! İçimizden (başka kimse bulunamamış da) Kitap O’na mı iniyormuş?” Hayır, hayır! (Gerçek şu ki, onların senin doğruluğun hakkında söyleyebilecekleri hiçbir şey yok.) Fakat onlar, (sırf kibir ve gururları sebebiyle) Benim Mesajım konusunda şüphe içinde bocalamaktadırlar. Gerçekte onlar, henüz (helâk şeklinde gelen) azabımı tatmadılar, (tatmadılar ki, kibirlerinden vazgeçip, gerçeği kabullensin ve itiraf etsinler).
Bayraktar Bayraklı = “Kur'ân içimizden sadece ona mı indirildi?” Doğrusu onlar, gönderdiğimiz Kur'ân hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Bekir Sadak = (6-8) Onlardan ileri gelenler: «Yuruyun, tanrilariniza baglilikta direnin, sizden istenen suphesiz budur. Son dinde de bunu isitmedik; bu ancak bir uyarmadir. Kuran, aramizda ona mi indirilmeliydi?» dediler. Hayir, bunlar Kuran'imizdan suphededirler. Hayir, azabimizi henuz tatmamislardi.
Celal Yıldırım = «Aramızdan ona mı Kur'ân indirildi, öyle mi ?» (diyorlardı). Hayır, onlar benim Kur'ân'ımdan tam bir şüphe içindedirler. Hayır, azabımı henüz tadmış değillerdir.
Cemal Külünkoğlu = (6-8) Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin! Yapılacak tek şey budur! Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurmadır! Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek ona mı indirildi?” dediler. Evet, onlar yalnız benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Doğrusu onlar henüz benim azabımı tatmadılar.
Diyanet İşleri (eski) = (6-8) Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?' dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır.
Diyanet Vakfi = (6-8) Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Edip Yüksel = 'Mesaj, neden aramızdan ona indirildi?' Aslında, onlar mesajımdan kuşku içindedirler. Hayır, onlar azabı henüz tatmadılar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O zikr aramızdan ona mı indirilmiş? doğrusu onlar benim zikrimden bir kuşkulu şekk içindeler, doğrusu henüz azâbımı tatmadılar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O Kur'an aramızdan ona mı indirilmiş? Doğrusu onlar benim Kur'an'ımdan bir kuşkulu şüphe içindeler; doğrusu henüz azabımı tatmadılar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Kur'ân aramızdan ona mı indirilmiş?» dediler. Doğrusu onlar benim Kur'ân'ımdan bir kuşku içindeler. Ve doğrusu onlar henüz azabımı tatmadılar.
Gültekin Onan = "Zikir (Kuran), içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır onlar henüz benim azabımı tatmamışlardır.
Harun Yıldırım = Kur'an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Hasan Basri Çantay = «O Kur'an, aramızdan ona mı indirilmiş»?! Hayır, onlar benim vahyimden şübhededirler. Hayır, onlar benim azabımı henüz tatmadılar.
Hayrat Neşriyat = (6-8) Onların ileri gelenleri ise: 'Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?' diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
İbni Kesir = Aramızdan zikir ona mı indirilmiştir? Hayır, onlar zikrimden şüphededirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmamışlardı.
Kadri Çelik = “Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?” Hayır, onlar benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz benim azabımı tatmamışlardır.
Muhammed Esed = Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek o'na mı indirildi?" Evet, onlar yalnız Benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Evet, onlar henüz Benim azabımı tatmadılar.
Mustafa İslamoğlu = ne yani, aramızdan ilahi mesajın indirileceği bir o mu kaldı?" Ama hayır, onlar asıl Benim uyarıma karşı şüpheyle yaklaşıyorlar; dahası, belli ki onlar henüz azabımı tatmamışlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = «O Kur'an, bizim aramızda O'nun üzerine mi indirilmiştir?» (dediler). Hayır. O münkirler Benim vahyimden tereddütler içindedirler. Hayır. Azabımı henüz tatmadılar.
Ömer Öngüt = "Aramızda zikir ona mı indirilmiştir?" (dediler). Hayır! Doğrusu onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır! Onlar azabımı henüz tatmadılar.
Şaban Piriş = Kur’an, aramızdan ona mı indirilmiş? Hayır, onlar zikrimden şüphe ediyorlar. Çünkü henüz azabımı tatmadılar!
Sadık Türkmen = Kur’an/zikir/öğüt aramızdan ona mı indirildi?” Doğrusu onlar, öğüdümden/zikrimden/Kur’an’dan kuşku duymaktadırlar. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.
Seyyid Kutub = Kur'an, aramızda O'na mı indirilmeliydi?» dediler. Doğrusu bunlar Kur'an hakkında şüphe içindedirler. Hayır, onlar azabımı henüz tadmadılar.»
Suat Yıldırım = "Biz bu kadar eşraf dururken, kitap gönderilecek bir o mu kalmış!" Hayır, hayır! Onlar Benim buyruklarım hakkında tam bir şüphe içindedirler, doğrusu onlar azabımı henüz tatmadılar.
Süleyman Ateş = "O Zikr (uyarı, başka kimse kalmadı da) aramızdan ona mı indirildi?" Doğrusu, onlar benim Zikr'imden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azâbımı tadmadılar!..
Tefhim-ul Kuran = «Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?» Hayır, onlar benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz benim azabımı tatmamışlardır.
Ümit Şimşek = 'Aramızdan ona mı kitap inmiş?' Doğrusu onlar Benim kitabımdan kuşku içindeler. Fakat henüz azabımı tatmadılar.
Yaşar Nuri Öztürk = "Öğüt ve uyarı, içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar benim zikrimden/Kur'an'ımdan kuşkulandılar. Hayır, onlar benim azabımı henüz tatmadılar.
İskender Ali Mihr = Zikir, bizim aramızda ona mı indirildi? Hayır, onlar Benim Zikrim’den şüphe içindedirler. Hayır, onlar azabımı henüz tatmadılar.
İlyas Yorulmaz = Sonra “Zikir (Kur’an), aramızdan ona mı indirilmesi gerekiyordu? dediler. Hayır, onlar benim öğüdümden şüphe içerisindeler. Ayrıca henüz azabımı da tatmadılar.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ
Sâd / 9 -
Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Diyanet İşleri = Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa üstün ve vergisi bol Rabbinin hazîneleri, onların yanında mı?
Abdullah Parlıyan = Yoksa daima üstün olan ve çok lütufta bulunan Rabbinin, rahmet hazinelerine sahip olduklarını mı zannederler?
Adem Uğur = Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır!
Ahmed Hulusi = Yoksa Aziyz, Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri (nimetleri) onların indînde mi?
Ahmet Tekin = Yoksa, kudretli ve hükümran, ihsanı bol Rabbinin rahmet hazineleri, peygamberlik tevdii onların elinde mi?
Ahmet Varol = Yoksa güçlü ve çok ihsan sahibi Rabbinin rahmet hazineleri onların yanlarında mıdır?
Ali Bulaç = Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa (Ey Rasûlüm), Kur’an’ı sana ihsan eden = Vehhâb, her şeye üstün olan = Azîz Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
Ali Ünal = Yoksa, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Vehhâb (bol bol ve karşılıksız veren) Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında (da, kendi arzularına göre peygamberlik mi dağıtıyorlar)?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa her şeye gücü yeten ve çok cömert Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Bekir Sadak = Yoksa, guclu ve cok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet hazineleri onlarin yaninda midir?
Celal Yıldırım = Yoksa O, cok güçlü, çok üstün, O çok karşılıksız bağışlayan, ihsanda bulunan Rabb'ın rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Diyanet Vakfi = Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır!
Edip Yüksel = Yoksa Üstün olan ve Bahşeden Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa sana onu veren azîz vehhab rabbının rahmet hazîneleri onların yanında mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa sana onu (Kur'an'ı) veren çok güçlü ve ihsan sahibi Rabbinin hazineleri onların yanında mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa sana o Kur'ân'ı veren çok güçlü ve ihsan sahibi Rabbinin hazineleri onların yanında mı?
Gültekin Onan = Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
Harun Yıldırım = Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır!
Hasan Basri Çantay = Onların nezdinde O yegâne gaalib, (peygamberliği ve her şey'i dilediğine) ihsâneden Rabbinin rahmet hazîneleri mi var yoksa?
Hayrat Neşriyat = Yoksa Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen) Vehhâb (çok ihsân edici) olan Rabbinin rahmet hazîneleri onların yanında mıdır?
İbni Kesir = Yoksa O Aziz, Vehhab Rabbının rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Kadri Çelik = Yoksa güçlü olan ve karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
Muhammed Esed = Yoksa onlar, kudret ve lütuf sahibi olan Rabbinin rahmet hazinelerine sahip (olduklarını mı zanneder)ler?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa, mutlak kudret ve lütuf sahibi Rabbinin rahmet hazinelerinin tasarrufu onların elinde mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onların yanında mıdır, her şeye galip, çokça bağışlayıcı olan Rabbinin rahmet hazineleri?
Ömer Öngüt = Yoksa O Aziz ve Vehhâb olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Şaban Piriş = Yoksa güçlü ve bol bol veren Rabbi’nin rahmet hazineleri onların yanında mı?
Sadık Türkmen = Yoksa üstün ve karşılıksız bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Seyyid Kutub = Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabb'inin rahmet hazineleri, onların yanında mıdır?
Suat Yıldırım = O mutlak galip, her nimeti ve özellikle peygamberliği dilediğine ihsan eden Rabbinin rahmet hazineleri yoksa onların mı yanında?
Süleyman Ateş = Yoksa dâimâ üstün olan, çok lütufta bulunan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
Ümit Şimşek = Yoksa herşeye üstün kudret sahibi ve bütün nimetlerin bağışlayıcısı olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa Azîz, Vahhâb olan Rabbinin rahmetinin hazineleri onların katında mı?
İskender Ali Mihr = Yoksa Azîz (yüce) ve Vehhab (çok bağışlayıcı ve lütufkâr) olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
İlyas Yorulmaz = Yoksa bağışlayıcı ve çok güçlü olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ
Sâd / 10 -
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Diyanet İşleri = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahut da göklerin ve yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin saltanat ve tedbîri, onların mı? Öyleyse ağsınlar göklerin kapılarına.
Abdullah Parlıyan = Yoksa göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan herşeyin hükümranlığı onlara mı aittir? O takdirde, sebeplere yapışıp göklere yükselsinler ve kâinâtın tüm işlerini planlasınlar.
Adem Uğur = Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!
Ahmed Hulusi = Yoksa semâların, arzın ve ikisi arasındakilerin mülkü onların mı? Eğer öyle düşünüyorlarsa, sebepler oluşturup yükselsinler (bakalım ne geçecek ellerine)!
Ahmet Tekin = Yoksa, göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların ve imkânların mülkü, hâkimiyeti ve tasarrufu onlara mı ait? Öyleyse, bütün imkânlarını seferber ederek yükselsinler de, hâkimiyetlerini kursunlar.
Ahmet Varol = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındakilerin hükümranlığı onlara mı aittir? Öyleyse sebepler içinde (sebepleri kullanarak, göğe) yükselsinler.
Ali Bulaç = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkan ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa onların mı, bütün o göklerle yerin ve aralarındakilerin mülkü? Öyle ise, göğe çıkacak yollara koyularak yükselsinler (de kâinatın hakimiyetini ele alsınlar).
Ali Ünal = Veya göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti onlara mı ait? Öyleyse, sebep ve vasıtalarına tutunsunlar da, göklere yükselsin (ve risalet görevinin sana verilmesine, Kur’ân’ın sana indirilmesine mani olsunlar)!
Bayraktar Bayraklı = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkiyeti onların mıdır? Öyleyse ne duruyorlar? Göğe yükselme yollarını arasınlar.
Bekir Sadak = Yahut, goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin hukumranligi onlarin elinde midir? Oyle ise sebeplere tevessul edip goge yukselsinler!
Celal Yıldırım = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü (saltanat ve tasarrufu) onlara mı aittir ? O takdirde sebeplere yapışıp (göklere) yükselsinler.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı, onların elinde midir? Öyleyse (akıllarına gelebilecek) her türlü vasıta ile (benzer ilahi bir makama) ulaşmayı denesinler (bakalım)!
Diyanet İşleri (eski) = Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyle ise sebeplere tevessül edip göğe yükselsinler!
Diyanet Vakfi = Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!
Edip Yüksel = Yoksa göklerin, yerin ve aralarındakilerin yönetimi onlara mı aittir? Bırak, kendi kendilerini yüceltsinler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onların mı bütün o Göklerin, Yerin ve aralarındakilerin mülkü? Öyle ise haydi esbab içinde üstüne çıksınlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa bütün o göklerin, yerin ve aralarındakilerin mülkü onların mı? Öyle ise sebepler içinde üstüne çıksınlar (bütün sebeplere başvurarak yukarı çıkma yollarını denesinler).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa bütün o göklerin, yerin ve aralarındakilerin mülkü onların mı? Öyle ise bütün imkanlarını seferber ederek yükselsinler de görelim!
Gültekin Onan = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkan ve güç bularak) göğe yükselsinler.
Harun Yıldırım = Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse yollarında yükselsinler!
Hasan Basri Çantay = Yahud o göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin mülk (-ü tasarruf) u onların mı? Öyle ise sebeblerine yapışarak göğe yükselsinler!
Hayrat Neşriyat = Yoksa göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkiyeti onlara mı âiddir? Öyle ise sebebler(e başvurmak)la (arşa) çıksınlar (da kâinâtı idâre etsinler bakalım)!
İbni Kesir = Yahut göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların mülkü onların mıdır? Öyleyse sebeblere tevessül etsinler de yükselsinler bakalım.
Kadri Çelik = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların egemenliği onların mı? Öyle ise araçlara sarılarak göğe yükselsinler (de Allah'ın istediğine vahiy indirmesine engel olsunlar)!
Muhammed Esed = Yoksa, göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hükümranlığı onlara mı aittir? Öyleyse (akıllarına gelebilecek) her türlü vasıta ile (benzer ilahi bir makama) ulaşmayı denesinler (bakalım)!
Mustafa İslamoğlu = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkiyeti onlara mı ait? Haydi o zaman, tüm araçlara sarılsınlar da, (göklerin tahtına) çıkıp kurulsunlar bakalım!
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa göklerin ve yerin ve aralarındakilerin mülkü onlar için midir? (Öyle ise) Sebepler içinde yükseliversinler.
Ömer Öngüt = Yoksa göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların mülkü onların mıdır? Öyleyse sebeplere tevessül etsinler de yükselsinler.
Şaban Piriş = Yoksa, göklerin, yerin ve arasındakilerin hakimiyeti onlara mı ait? Öyleyse sebeplerle (bir imkan ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Sadık Türkmen = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü/yönetimi onların mıdır? Öyleyse sebepleri kullanarak (göğe) yükselsinler (çıksınlar).
Seyyid Kutub = Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı, onların elinde midir? Öyle ise sebeplere sarılıp ta göğe yükselsinler (de hükümranlığı ele geçirsinler bakalım).
Suat Yıldırım = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında olan varlıkların hakimiyet ve yönetimi onlara mı ait? Haydi, ellerinden geliyorsa sebep ve vasıtalarını temin etsinler de göğe çıksınlar (âlemi oradan yönetsin, vahyi de isteklerine göre indirsinler!)
Süleyman Ateş = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse sebepler (vâsıtalar) içinde yükselsinler (vâsıtalara binip göklere çıksınlar da oradan âlemi yönetsinler, vahyi de kendi isteklerine göre indirsinler).
Tefhim-ul Kuran = Yoksa göklerin yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkân ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Ümit Şimşek = Veya göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin malikiyeti onlarda mı? Öyleyse sebepler içinde yükselip de Arş'a çıksınlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülk ve saltanatı onların mı? Eğer öyleyse sebepler içinde yükselsinler.
İskender Ali Mihr = Ya da göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O zaman sebepler (yollar, vasıtalar) bulup yükselsinler.
İlyas Yorulmaz = Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O zaman vasıtalar bulup (Rablerine) yükselmeyi denesinler.
جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ
Sâd / 11 -
Cundun mâ hunâlike mehzûmun minel ahzâb(ahzâbi).
Diyanet İşleri = Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şuracıkta bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir ordudur onlar ki bölük bölük toplanmış ve buracıkta bozguna uğrayacaklar.
Abdullah Parlıyan = Bunu yapmaları şöyle dursun, onlar birtakım döküntü bölüklerden oluşup buracıkta bozguna uğratılacak bozuk bir ordu!
Adem Uğur = (Onlar) Şurada bozguna uğratılacak derme çatma bir ordudur.
Ahmed Hulusi = Onlar, inkâr fikrinde birleşenlerden arta kalmış, hezimete uğratılmış bir ordudur.
Ahmet Tekin = Onlar, işte şurada, mü’minler karşısında müttefik birliklerden meydana gelen, bozguna uğramış askerî erkân ve ordulardır.
Ahmet Varol = Onlar burada (çeşitli) fırkalardan oluşan bozguna uğratılmış bir ordudur.
Ali Bulaç = Onlar, burada (çeşitli) fırkalardan olma bozguna uğratılmış bir ordu(durlar).
Ali Fikri Yavuz = Onlar, burada (yakında) mağlub edilecek muhtelif partilerden ibaret bozuk düzen bir ordudur.
Ali Ünal = Aslında onlar, hesaba katılmaya değmez, şuracıkta yenilmeye mahkûm bölük–pörçük döküntü bir güruhtur.
Bayraktar Bayraklı = Onlar çeşitli gruplardan oluşmuş, şimdiden mağlub edilmeye mahküm bir ordudur.
Bekir Sadak = Onlar burada takim takim bozguna ugramis perisan bir ordudur.
Celal Yıldırım = Onlar burada bir araya gelmiş fakat bozguna uğrayacak kırıkdökük bir ordu..
Cemal Külünkoğlu = Onlar, burada (yakında) bozguna uğratılacak muhtelif, döküntü gruplardan oluşmuş derme çatma bir ordudur.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar burada takım takım bozguna uğramış perişan bir ordudur.
Diyanet Vakfi = Onlar, çeşitli guruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.
Edip Yüksel = Aksine onlar parti parti yenilgiye uğramış bir ordudur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar burada Ahzab döküntüsünden (muhtelif partilerden) bozuk bir ordu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar burada hiziplerin döküntülerinden kalma bozuk (muhtelif partilerden bozguna uğramış) bir ordudur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar burada çeşitli partilerden (gruplardan) bozguna uğramış bir ordudur.
Gültekin Onan = Onlar burada (çeşitli) fırkalardan olma bozguna uğratılmış bir ordu(durlar).
Harun Yıldırım = Onlar, çeşitli guruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.
Hasan Basri Çantay = (Onlar) derme çatma partilerden (mürekkeb) öyle bir ordudur ki işte şurada hezimete uğratılmış (lar) dır.
Hayrat Neşriyat = (Onlar, peygamberlerine karşı gelen) topluluklardan (oluşmuş), işte şurada(Mekke’de) bozguna uğratılmış (olacak) derme çatma bir ordudur.
İbni Kesir = Onlar, burada derme çatma gruplardan olma bozguna uğratılmış bir ordudur.
Kadri Çelik = (Onlar o gün) Orada, çeşitli gruplardan (müttefik güçlerden), bozguna uğratılmış ufacık bir ordu (olacaktır).
Muhammed Esed = (Fakat) işte bütün insanlar, ne kadar (sıkı şekilde) bir araya gelmiş olsalar da (hakikati kabule yanaşmazlarsa) yenilmeye mahkum olurlar.
Mustafa İslamoğlu = Onlar, bozguna uğramış müttefiklerin döküntülerinden oluşmuş (başıbozuklar) ordusu...
Ömer Nasuhi Bilmen = (11-12) Onlar burada muhtelif tâifelerden inhizama uğramış bir ordudur. Onlardan evvel Nûh kavmi ve Âd ve demir kazıklar sahibi olan Fir'avun (peygamberleri) tekzîp etmişti.
Ömer Öngüt = Onlar değişik gruplardan ibaret bir ordudur. İşte şurada hezimete uğratılacaklardır.
Şaban Piriş = Değişik gruplardan meydana gelmiş ordu, işte şurada bozguna uğratılacaktır.
Sadık Türkmen = Onlar burada bozguna uğratılmış/uğrayacak, derme çatma gruplardan oluşmuş bir ordudur.
Seyyid Kutub = Onlar derme çatma hiziplerden meydana gelmiş ordudur ki, işte şurada bozguna uğratılmışlardır.
Suat Yıldırım = Bunu yapmaları şöyle dursun, onlar birtakım döküntü bölüklerden oluşup buracıkta bozguna uğratılacak bozuk bir ordu!
Süleyman Ateş = (Onlar) Şurada bozguna uğratılacak derme çatma bir ordudur.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, burada, (çeşitli) fırkalardan olma bozguna uğratılmış bir ordu(durlar).
Ümit Şimşek = Nihayet onlar da çeşitli topluluklardan, şuracıkta bozguna uğrayacak bir ordu döküntüsüdür.
Yaşar Nuri Öztürk = Kabilelerden oluşmuş, sözüm ona bir ordudur bu; şurada bozguna uğratılacaktır.
İskender Ali Mihr = (Onlar) burada hezimete uğramış olan fırkalardan meydana gelmiş bir ordudur.
İlyas Yorulmaz = Bulundukları yerde, bir araya gelmiş yenilmez orduları mı var?
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ
Sâd / 12 -
Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Diyanet İşleri = (12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan önce de Nûh'un ve Âd'ın ve ordular sahibi Firavun'un kavimleri, yalanladılar.
Abdullah Parlıyan = Daha önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi Firavun toplumu veya sarsılmaz saltanat sahibi Firavun toplumu da, peygamberleri veya gelen mesajları yalanladılar.
Adem Uğur = Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun da, yalanladılar.
Ahmed Hulusi = Bunlardan önce Nuh'un halkı, Ad (Hud'un halkı) ve sütunlar (üzerine kurulu saraylar) sahibi Firavun yalanladı.
Ahmet Tekin = Onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve devleti, teşkilâtı, orduları güçlü, şiddeti ve işkencesi meşhur, ülkesi zengin, hazinesi dolu, imkânları geniş, dikili taşları sembol edinen Firavun da peygamberleri yalanlamıştı.
Ahmet Varol = Onlardan önce Nuh kavmi, Ad (kavmi) ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Ali Bulaç = Onlardan önce Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Ali Fikri Yavuz = Onlardan evvel tekzib etmişti Nûh kavmi, bir de Âd ve payidar mülk sahibi Firavun;
Ali Ünal = Onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd toplulukları ve ehramlar, sağlam kaleler sahibi Firavun da (kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar;
Bayraktar Bayraklı = (12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, ‘Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşik topluluklardı.
Bekir Sadak = (12-13) Onlardan once Nuh milleti, Ad, sarsilmaz bir saltanatin sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamisti. Iste bunlar da peygamberlerine karsi birlesen topluluklardir.
Celal Yıldırım = Onlardan önce Nûh, Âd ve kazıklar sahibi Fir'avn milleti de (peygamberlerini) yalanladı.
Cemal Külünkoğlu = Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad kavmi ve sarsılmaz bir saltanat sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd toplulukları ve ehramlar, sağlam kaleler sahibi Firavun da (kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar;
Diyanet Vakfi = (12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, ‘Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşik topluluklardı.
Edip Yüksel = Onlardan önce Nuh halkı, Ad ve piramitler sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlardan evvel tekzib etmişti Nuh kavmi ve Âd ve o kazıkların sahibi Fir'avn
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (12-13) Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve saltanat sahibi Firavun da yalanlamışlardı.
Gültekin Onan = Onlardan önce Nuh halkı, Ad ve piramitler sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Harun Yıldırım = Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun da, yalanladılar.
Hasan Basri Çantay = Onlardan önce Nuh kavmi, Ad kavmi ve o kazıkların (büyük yapıtların) sahibi Firavun da peygamberleri yalanladılar.
Hayrat Neşriyat = (12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi), kazıklar sâhibi Fir'avun, Semûd(kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanlamışlardı. İşte onlar(peygamberlerine karşı gelen çeşitli) topluluklardır.
İbni Kesir = Onlardan önce Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Kadri Çelik = Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad ve saltanat sahibi Firavun (ilahi peygamberleri) yalanlamıştı.
Muhammed Esed = Daha önce Nuh kavmi, 'Ad (kavmi) ve (sayısız) direkler üstünde duran çadırların sahibi Firavun (toplumu) da hakikati yalanladılar,
Mustafa İslamoğlu = Onlardan önce Nuh ve Ad kavmi ve yüksek sütunlar sahibi Firavun da gerçeği yalanlamıştı;
Ömer Nasuhi Bilmen = (11-12) Onlar burada muhtelif tâifelerden inhizama uğramış bir ordudur. Onlardan evvel Nûh kavmi ve Âd ve demir kazıklar sahibi olan Fir'avun (peygamberleri) tekzîp etmişti.
Ömer Öngüt = Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Şaban Piriş = Onlardan önce Nuh, Âd ve piramit sahibi Firavun kavmi de yalanlamıştı.
Sadık Türkmen = Onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve kazıklar/piramitler sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Seyyid Kutub = (12-13) Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır.
Suat Yıldırım = (12-13) Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
Süleyman Ateş = Onlardan önce Nuh halkı, Ad ve piramitler sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Tefhim-ul Kuran = Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı,
Ümit Şimşek = Onlardan önce Nuh kavmi ile Âd ve güçlü saltanat sahibi Firavun da peygamberlerini yalanlamıştı.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan önce Nûh kavmi ve Âd da yalanlamıştı. Kazıklar sahibi Firavun da...
İskender Ali Mihr = Onlardan önce Nuh (A.S)’ın kavmi, Ad kavmi ve kazıklar sahibi firavun da yalanlamıştı.
İlyas Yorulmaz = Daha önce Nuh kavmi, Ad kavmi, saraylar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ
Sâd / 13 -
Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eyketi, ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Diyanet İşleri = (12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Semûd'un kavmi ve Lût kavmi ve Ashâb-ı Eyke; işte bunlardır bölükler.
Abdullah Parlıyan = Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eykeliler de böylece gerçekleri yalanladılar. İşte onlar da peygamberlere karşı inkârda birleşik guruplardı.
Adem Uğur = Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
Ahmed Hulusi = Semud (Sâlih'in toplumu), Lût'un toplumu (bedensellik şehveti ile helâk olanlar) ve Ashab-ı eyke (orman halkı, Şuayb'ın toplumu) de. . . İşte onlar inkâr fikrinde birleşenlerdi!
Ahmet Tekin = Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlere karşı birleşen gruplardır.
Ahmet Varol = Semud (kavmi), Lut kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar da (peygamberlerine karşı birleşen) gruplardı.
Ali Bulaç = Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Allah'a karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Ali Fikri Yavuz = Ve Semûd, Lût kavmi, (Şuayb’ın kavmi) Eyke’liler. İşte bunlar, (peygamberleri inkâr eden perişan olmuş kâfir) partiler!...
Ali Ünal = Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da. Bunlar, (helâk edilmiş) önceki topluluklardı.
Bayraktar Bayraklı = (12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, ‘Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşik topluluklardı.
Bekir Sadak = (12-13) Onlardan once Nuh milleti, Ad, sarsilmaz bir saltanatin sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamisti. Iste bunlar da peygamberlerine karsi birlesen topluluklardir.
Celal Yıldırım = Semûd, Lût kavmi ve Eykeli'ler de böyle. Bunlar da (peygamberlere karşı gelen) birleşmiş gruplardı.
Cemal Külünkoğlu = Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen kabilelerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (12-13) Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır.
Diyanet Vakfi = (12-13) Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
Edip Yüksel = Semud, Nuh halkı ve Eykeliler de... Onlar partilerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve Semûd ve kavmi Lût ve eykeliler, bunlar işte o ahzab
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Semud, Lut ve Eykeliler de... işte o partililer bunlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Semûd kavmi, Lut kavmi ve Eykeliler (Şuayb kavmi) de yalanlamışlardı. İşte o çeşitli partiler bunlardır.
Gültekin Onan = Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Tanrı'ya karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Harun Yıldırım = Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşen topluluklardır.
Hasan Basri Çantay = (12-13) Onlardan evvel Nuuh kavmi, Aad ve kazıklar saahibi Fir'avn, Semud, Lût kavim (ler) i ile Eyke yârânı da (peygamberlerini) tekzîb etmiş (ler) di. İşte o partiler (in akıbeti)!
Hayrat Neşriyat = (12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi), kazıklar sâhibi Fir'avun, Semûd(kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanlamışlardı. İşte onlar(peygamberlerine karşı gelen çeşitli) topluluklardır.
İbni Kesir = Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar, ayrı topluluklardı.
Kadri Çelik = Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. (Yalanlayan) gruplar işte bunlardır.
Muhammed Esed = Semud (kabilesi) ve Lut kavmi ve (Medyen'in) yemyeşil vadilerinin sakinleri (de aynı şekilde hakikati yalanlamışlardı): Onların tümü (inkarda) birleştiler.
Mustafa İslamoğlu = Semud ve Lut, Eyke ahalisi de öyle... Adı geçenler de (inkarda) müttefiktiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-14) Ve Semûd ve kavm-i Lût ve Eyke ahalisi de (tekzîp etmişlerdi). İşte bunlar, o tâifelerdir. Başka değil, hepsi de peygamberleri tekzîp ettiler de artık azabım hak oldu.
Ömer Öngüt = Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı da (yalanladılar). İşte bunlar (Hakk ve hakikata karşı isyanda) birleşen fırkalardır.
Şaban Piriş = Semud ve Lut’un kavmi de... Eyke halkı da, işte onlar da birer grup idiler!
Sadık Türkmen = Semud, lût’un kavmi ve Eyke halkı da... İşte o hizipler/gruplar bunlardır.
Seyyid Kutub = Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen kabilelerdir.
Suat Yıldırım = (12-13) Onlardan önce Nûh, Âd toplumları ve ordular sahibi Firavun toplumu da Peygamberleri yalancı saydılar. Semûd ve Lût toplumları, Eykeliler de öyle yaptılar. İşte bunlar, peygamberlere karşı toplanan hiziplerdi.
Süleyman Ateş = Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (böyle yapmıştı). İşte onlar da (peygamberlere karşı birleşik) kabilelerdi.
Tefhim-ul Kuran = Semud, Lût kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar da, (Allah'a karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Ümit Şimşek = Semud, Lût kavmi ve Eyke ahalisi de öyle. O topluluklar, işte bunlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Semûd, Lût kavmi, o sık ağaçları besleyen su kaynağının sahipleri Eykeliler de. İşte onlar da böyle hiziplerdi.
İskender Ali Mihr = Ve Semud kavmi, Lut (A.S)’ın kavmi ve Eyke halkı; işte onlar da (yalanlayan) fırkalardır.
İlyas Yorulmaz = Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı, onlarda bir araya gelmiş topluluktu.
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
Sâd / 14 -
İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâbi.
Diyanet İşleri = (O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Her biri, peygamberleri ancak yalanladılar da azâbı hak ettiler.
Abdullah Parlıyan = Hepsi de elçileri yalanladılar ve bu nedenle cezamızı hak ettiler.
Adem Uğur = Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.
Ahmed Hulusi = Hepsi de sadece Rasûlleri yalanladılar. . . Bu yüzden de yaptıklarının kötü sonucunu yaşamayı hak ettiler!
Ahmet Tekin = Hepsi de gönderilen peygamberleri yalanladılar. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, peygamberlere ve kutsal kitaplara itibar etmedikleri için, onları suçlarına denk adâletle cezalandırmam gerekçeli olarak gerçekleşti.
Ahmet Varol = Onların hepsi de peygamberleri yalanladılar, böylece cezam hak oldu.
Ali Bulaç = Hepsi de elçileri yalanladılar, böylece azabla sonuçlandırmam (onlara) hak oldu.
Ali Fikri Yavuz = O kavimlerin her biri, peygamberlerini tekzib etmeleriyle azabım onlara vacib oldu.
Ali Ünal = Her biri, rasûlleri yalanladı ve hak ettikleri şiddetli cezam, başlarında patladı.
Bayraktar Bayraklı = Onların her biri, gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden azabım hak oldu.
Bekir Sadak = Hepsi peygamberleri yalanladi da azabimi hakettiler. *
Celal Yıldırım = Hepsi de peygamberleri yalanladılar. Bu yüzden azabım (onlar hakkında) gerçekleşti.
Cemal Külünkoğlu = Hepsi de peygamberleri yalanladılar ve bu yüzden azabı hak ettiler.
Diyanet İşleri (eski) = Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hakettiler.
Diyanet Vakfi = Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.
Edip Yüksel = Hepsi de elçileri yalanladılar ve cezamı hakkettiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Başka değil, hepsi gönderilen elçileri (Resulleri) tekzib etti de öyle hak oldu azâbım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Başka değil hepsi gönderilen peygamberleri yalanladılar da azabım böyle hak oldu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hepsi de gönderilen peygamberleri yalanladılar da azabım böyle hak oldu.
Gültekin Onan = Hepsi de elçileri yalanladılar, böylece azabla sonuçlandırmam (onlara) hak oldu.
Harun Yıldırım = Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden azabım hak oldu.
Hasan Basri Çantay = Onların herbiri, başka değil, gönderilen (o peygamber) leri tekzîb etdi (ler) de (bu yüzden onlara) azabım hak oldu.
Hayrat Neşriyat = Doğrusu hepsi peygamberleri yalanladı da azâbım (onların üzerine) hak oldu.
İbni Kesir = Hepsi de peygamberleri yalanladılar. Ve bu yüzden azabı hak ettiler.
Kadri Çelik = Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hak ettiler.
Muhammed Esed = Hepsi de elçileri yalanladılar; ve bu nedenle cezamızı hak ettiler.
Mustafa İslamoğlu = Hepsi de elçileri yalanladılar: Bu yüzden cezamızı hak ettiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-14) Ve Semûd ve kavm-i Lût ve Eyke ahalisi de (tekzîp etmişlerdi). İşte bunlar, o tâifelerdir. Başka değil, hepsi de peygamberleri tekzîp ettiler de artık azabım hak oldu.
Ömer Öngüt = Hepsi de peygamberleri yalanladılar ve azabımı hakettiler.
Şaban Piriş = Hemen hepsi de elçileri yalanladılar da azabımı hak ettiler.
Sadık Türkmen = Ancak hepsi de elçileri yalanladılar. Sonunda azabımı hak ettiler.
Seyyid Kutub = Hepsi peygamberleri yalanladılar da azabımı hak ettiler.
Suat Yıldırım = Bunların her biri peygamberlere yalancı demiş ve cezalarını hak etmişlerdi.
Süleyman Ateş = Hepsi de elçileri yalanladılar, benim cezâmı hak ettiler.
Tefhim-ul Kuran = Hepsi de peygamberleri yalanladılar, böylece azabla sonuçlandırmam (onlara) hak oldu.
Ümit Şimşek = Hepsi de peygamberleri yalanladı ve hepsi cezayı hak etti.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunların hepsi, resulleri yalanlamaktan başka bir şey yapmadılar. Sonunda azabım hak oldu.
İskender Ali Mihr = Onların hepsi resûlleri, sadece yalanladı. Böylece ikabım (cezalandırmam) hak oldu.
İlyas Yorulmaz = Ancak (kendilerine gönderilmiş) elçileri yalanladılar. Sonra da azabım üzerlerine hak oldu.
وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
Sâd / 15 -
Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
Diyanet İşleri = Bunlar da (müşrikler de) ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bunlar da bekliyorlar ancak o tek bağrışı ki vakti geldi miydi, gecikmesine, dönmesine imkân yok.
Abdullah Parlıyan = Ve o inkârcıları tek bir bela çığlığı beklemektedir, o bir an bile gecikmeyecektir.
Adem Uğur = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
Ahmed Hulusi = Bunlar sadece gecikmesi olmayan bir tek sayhayı (sesi - ölümü) beklemektedir.
Ahmet Tekin = Onlar da, sadece şiddetli bir gürleme halinde âni tek bir darbeye bakıyor. Onun da gecikmesi sözkonusu değil.
Ahmet Varol = Onlar geri dönüşü olmayan bir tek çığlıktan başka bir şey beklemiyorlar.
Ali Bulaç = Bunlar da, (geldiğinde) bir anlık gecikmesi bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Bunlar (kavmin olan Kureyş) da ancak bir tek sayhaya (kıyametteki Sûr üfürülüşüne) bakıyorlar. Öyle ki, onun geri çevrilişi yok...
Ali Ünal = Şunlar da, kendilerine artık hiçbir süre tanımayacak tek bir patlamayı bekliyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
Bekir Sadak = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir ciglik beklemektedirler.
Celal Yıldırım = Bunlar da ancak bir tek haykırış beklerler ki (vakti gelip çatınca) ona bir gecikme yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Ve bunlar da (müşrikler de) ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler.
Diyanet Vakfi = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
Edip Yüksel = Bunlar, onması olmayan bir tek patlama bekliyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar da başka değil, bir tek sayhaya bakıyorlar öyle ki ona hık yok
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar başka değil sadece bir tek sayhaya bakıyorlar. Öyle ki, ona hık yok!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar da bir tek haykırışa bakıyorlar. Öyle ki onun gecikmesi de yoktur.
Gültekin Onan = Bunlar da, (geldiğinde) bir anlık gecikmesi bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
Harun Yıldırım = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
Hasan Basri Çantay = Bunlar da iki sağım aralığı kadar bile gecikmeyecek bir tek korkunç sesden başkasını gözetmiyor (lar).
Hayrat Neşriyat = Bunlar da ancak tek bir sayhayı (sûra birinci üfürülüşü) bekliyor. (Ama) onun (bir hayvanın ikinci sağımı kadar bile) gecikmesi yoktur.
İbni Kesir = Bunlar, bir tek çığlık beklemektedirler ki, onun bir an bile gecikmesi yoktur.
Kadri Çelik = Bunlar da (geldiğinde) bir anlık mühleti bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
Muhammed Esed = Ve onları, (şimdi hakikati inkar edenleri,) tek bir (bela) çığlığı beklemektedir. O, bir an bile gecikmeyecektir.
Mustafa İslamoğlu = Ve şu berikiler var ya; işte bunları bir tek bela çığlığı beklemektedir: ilave bir nefes bile alamazlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunlar da kendisi için bir deve sağılacağı kadar bile geç kalmayacak bir tek sayhadan başkasını beklemiyorlar.
Ömer Öngüt = Bunlar bir anlık gecikmesi dahi olmayan korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.
Şaban Piriş = Bir an bile gecikmesi olmayan tek bir korkunç sesten başka bir şey beklemiyorlar.
Sadık Türkmen = Bunlar da ancak tek bir çığlık bekliyorlar; bir an bile gecikmesi olmayan (bir tek çığlık!)
Seyyid Kutub = Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler.
Suat Yıldırım = Onların kabirlerden dirilmeleri sadece bir tek çağrıya bakar. Ses yayılır yayılmaz hemen kalkarlar.
Süleyman Ateş = Bunlar(ın işi) de sadece geri dönmesi olmayan bir na'raya bakıyor.
Tefhim-ul Kuran = Bunlar da, (geldiğinde) bir anlık gecikmesi bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
Ümit Şimşek = Bunların beklediği de birtek sesten ibarettir ki, vakti eriştiğinde bir an bile gecikmeksizin geliverir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunların beklediği de sadece, en küçük bir gecikmesi olmayan o müthiş titreşimli tek sestir.
İskender Ali Mihr = Ve bunlar, kendileri için başka (hiç)bir fırsatın olmayacağı, tek bir sayhadan (çok şiddetli ses dalgasından) başka bir şey beklemiyorlar (gözlemiyorlar).
İlyas Yorulmaz = Onlar başlarına gelecek olan, yalnızca bir (yüksek frekanslı bir sesi) belayı bekliyorlar.
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
Sâd / 16 -
Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Diyanet İşleri = Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Rabbimiz derler, soru gününden önce tez ver azâbımızı.
Abdullah Parlıyan = İnkarcılar alaylı bir şekilde: “Ey Rabbimiz!” derler. “Hesap gününden önce, payımıza düşen cezayı bize hemen ver!
Adem Uğur = Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.
Ahmed Hulusi = (Alayla) dediler ki: "Rabbimiz! Hak ettiğimizi, yapılanların sonuçlarının açıkça görüleceği süreçten önce, hemen ver!"
Ahmet Tekin = 'Ey Rabbimiz! Bizi tehdit ettiğin azâbı, hesap gününden önce âcilen ver.' dediler.
Ahmet Varol = (Alayla): 'Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim payımızı çabucak ver' derler.
Ali Bulaç = (Alaylı alaylı) Dediler ki: "Rabbimiz, hesap gününden önce (azabdan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver."
Ali Fikri Yavuz = (O Mekke kâfirleri) bir de şöyle dediler: “- Ey Rabbimiz! Hesab gününden evvel amel defterimizi ver (de görelim neymiş o)!”
Ali Ünal = Böyle iken, alaylı alaylı, “Rabbimiz, Hesap Günü gelmeden önce azaptaki payımızı hemen veriver!” diyorlar.
Bayraktar Bayraklı = “Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver!” dediler.
Bekir Sadak = Onlar ise «Rabbimiz! Bizim payimizi hesap gununden once ver» derler.
Celal Yıldırım = Onlar ise, «ey Rabbimiz! Hesap günü gelmeden payımızı hemen ver» derler. (Bununla hesap ve ceza konusunu alaya alırlar).
Cemal Külünkoğlu = (Müşrikler alay ederek:) “Rabbimiz! Bizim azap payımızı hesap gününden önce ver” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar ise 'Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver' derler.
Diyanet Vakfi = Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.
Edip Yüksel = Ve, 'Rabbimiz, Hesap Gününden önce acele olarak payımızı ver,' diye meydan okudular.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de ya rabbenâ bizim pusulamızı hisab gününden evvel acele ver, dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de: «Ey Rabbimiz, hesap gününden önce bizim pusulamızı (payımızı) acele ver!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de: «Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azabdan payımızı acele ver» dediler.
Gültekin Onan = (Alaylı alaylı) Dediler ki: "Rabbimiz, hesap gününden önce (azabdan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver."
Harun Yıldırım = Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.
Hasan Basri Çantay = (Şöyle) dediler: «Ey Rabbimiz, hesâb gününden evvel bizim amel defterimizi acele ver (de görelim)».
Hayrat Neşriyat = Bir de (alay ederek) dediler ki: 'Rabbimiz! Bize (azabdan) payımızı, hesab gününden önce hemen ver!'
İbni Kesir = Ve dediler ki: Rabbımız; hesab gününden önce bizim payımızı çabuklaştırıver.
Kadri Çelik = (Alay edercesine) Dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce (azaptan bize vaat ettiğin) payımızı çabuklaştırıver.”
Muhammed Esed = Onlar (alaylı bir şekilde): "Ey Rabbimiz!" derler, "Hesap Günü'nden önce payımıza düşen (cezayı) hemen ver bize!"
Mustafa İslamoğlu = İşte onlar, "Rabbimiz! Bizim hesabımızı Hesap Günü'nden önce, hemen şimdi kes!" diye (alay ederler).
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Ey Rabbimiz! Bizim için amel defterimizi hesap gününden evvel çabucak ver.»
Ömer Öngüt = Ve dediler ki: "Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce hemen ver!"
Şaban Piriş = Ve diyorlardı ki: -Rabb’imiz, bize düşeni hesap gününden önce acele ver!..
Sadık Türkmen = Alaylı bir şekilde dediler ki: “Rabbimiz, bizim azap payımızı çabuklaştır. Hesap gününden önce (ver).”
Seyyid Kutub = İnkârcılar ise dediler ki; «Rabb'imiz! Bizim azab payımızı hesap gününden önce ver.»
Suat Yıldırım = Bir de o kâfirler alayla şöyle dediler: "Ey bizim Rabbimiz, bizim azap payımızı hesap günü gelmeden çabuklaştır."
Süleyman Ateş = (Alay ederek) Dediler ki: "Rabbimiz, bizim (azâb) payımızı hesap gününden önce, hemen ver."
Tefhim-ul Kuran = (Alaylı alaylı) Dediler ki: «Rabbimiz, hesap gününden önce (azabdan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver.»
Ümit Şimşek = Yine de 'Rabbimiz, bizim azaptan payımızı hesap gününden önce hemen ver' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dediler: "Rabbimiz, bizim payımızı/hesap defterimizi, hesap gününden önce çabucak ver!"
İskender Ali Mihr = Ve: "Rabbimiz, hesap gününden önce bizim payımızı, bize acele ver." dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlar “Rabbimiz! Hesap gününden önce, bizim payımıza düşen azabı acil olarak başımıza ver” dediler.
اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Sâd / 17 -
Isbır alâ mâ yekûlûne vezkur abdenâ dâvûde zel eydi, innehû evvâb(evvâbun).
Diyanet İşleri = Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla. O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sabret ne derlerse ve an güçlü kuvvetli kulumuz Dâvûd'u, şüphe yok ki o, dâimâ Rabbine dönen, tövbe eden bir kuldu.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Ama yine sen onların söyledikleri herşeye, sabırla katlanıp vazifene devam et ve güçlü kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Doğrusu O, çokça Allah'a yönelip gönül veren biriydi.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
Ahmed Hulusi = Onların dediklerine sabret ve kuvvet sahibi Davud'u zikret (hatırla). . . Muhakkak ki O, evvab (hakikatine dönen) idi.
Ahmet Tekin = Rasulüm, onların söyledikleri mantıksız, çirkin, incitici sözlere sabrederek mücadeleye devam et. Bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, güç-kuvvet, devlet-teşkilat, iktidar ve ihsan sahibi, vakarlı, saygılı kulumuz Dâvûd’u, o kuvvet sahibi zâtı hatırlayarak insanlara anlat. O, hep zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
Ahmet Varol = Sen onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud'u an. Çünkü o (her tutumunda Allah'a) yönelen biriydi.
Ali Bulaç = Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelen biriydi.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, şimdi) sen onların dediklerine (Kâfirlerin tekzibine) sabret de (ibadette) kuvvetli kulumuz Davûd’u hatırla. Çünkü o, Allah’ın rızasına daima dönendi.
Ali Ünal = Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve (Allah’ı tesbihte, ilimde, hilâfette ve savaşta) güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle sürekli Allah’a yöneliş halinde idi.
Bayraktar Bayraklı = Onların söylediklerine sabret! Kulumuz Dâvûd'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla! O, hep Allah'a yönelirdi.
Bekir Sadak = Onlarin soylediklerine sabret; guclu kulumuz Davud'u an; o, daima Allah'a yonelirdi.
Celal Yıldırım = Onların söylediklerine sabret ve bizim güçlü kudretli kulumuz Davud'u an. Doğrusu O, Allah'a çokça yönelip gönül veren idi.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Onların söyledikleri her şeye sabırla katlan ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davud'u hatırla! Çünkü o, her zaman Allah'a yönelen biriydi.
Diyanet İşleri (eski) = Onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Davud'u an; o, daima Allah'a yönelirdi.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
Edip Yüksel = Onların sözlerine karşı sabırlı ol, becerikli bir kulumuz olan Davud'u anımsa; o (Tanrı'ya) sürekli itaat ederdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davudu an, çünkü o çok tecri' yapar (evvab) idi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi sen onların dediklerine sabret de güçlü kulumuz Davud'u an! Çünkü o evvab (içli, zikir ve tesbih ile Bize çok yönelen biri) idi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Çünkü o, zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
Gültekin Onan = Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; o [her tutum ve davranışında Tanrı'ya] dönen / yönelen (evvab) biriydi.
Harun Yıldırım = Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) onlar ne derlerse sabret. Kulumuzu, o kuvvet saahibi Dâvudu hatırla. Çünkü o, dâima (Allahın rızaasına) dönen bir (zât) di.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Onların söylemekte olduklarına sabret ve kuvvet sâhibi kulumuz Dâvûd’u hatırla! Doğrusu o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimse idi.
İbni Kesir = Onların söylediklerine sabret... Ve güçlü kulunuz Davud'u hatırla. Muhakkak ki o, hep Allah'a yönelirdi.
Kadri Çelik = Onların söylemekte olduklarına karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her zaman Allah'a) yönelen biriydi.
Muhammed Esed = (Ama sen, yine,) onların söyledikleri her şeye sabırla katlan ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davud'u hatırla! O, her zaman Bize yönelirdi:
Mustafa İslamoğlu = Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol ve güçlü bir kişiliğe sahip olan has kulumuz Davud'u hatırla! Çünkü o her daim Allah'a yönelirdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediklerine karşı sabret ve kulumuz kuvvet sahibi Dâvûd'u yâd et, şüphe yok ki, o, çok (Hakk'a) dönen bir zât idi.
Ömer Öngüt = Resulüm! Onların söylediklerine sabret. Bizim güçlü kulumuz Davut'u an! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.
Şaban Piriş = Onların söylediklerine sabırlı ol ve bize yönelmiş olan güçlü kulumuz Davud’u hatırla!
Sadık Türkmen = Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla/an! Şüphesiz o çok yönelirdi.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Onların söylediklerine sabret, kulumuz, Davut'u an. Çünkü o daima Allah'a yönelirdi.
Suat Yıldırım = Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. Çünkü o daima Allah’a yönelirdi.
Süleyman Ateş = Resulüm! Onların söylediklerine sabret. Bizim güçlü kulumuz Davut'u an! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.
Tefhim-ul Kuran = Onların söylemekte olduklarına karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Ümit Şimşek = Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla/an! Şüphesiz o çok yönelirdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Onların dediklerine sabret! O kuvvet sahibi kulumuz Davûd'u an! O, tespih nağmeleri döktüren bir kul idi.
İskender Ali Mihr = Onların söylediklerine sabret, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvud (a.s)’ı zikret (hatırla). Muhakkak ki o, evvab idi (Allah’a ulaşmıştı).
İlyas Yorulmaz = Onların söylediklerine sabret ve çok güçlü kulumuz Davud’u hatırla. O gerçekten Rabbine içten yönelendi.
إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ
Sâd / 18 -
İnnâ sahharnâl cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Diyanet İşleri = (18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki biz, dağları râm etmiştik ona, akşam ve kuşluk çağlarında onunla berâber Rabbi tenzîh ederlerdi.
Abdullah Parlıyan = Ve bunun için her sabah ve akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken, dağlar da O'na eşlik ederlerdi.
Adem Uğur = Biz, dağları onun emrine vermiştik. Akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi.
Ahmed Hulusi = Doğrusu biz, akşam ve Güneş doğduğu vakit tespih eder (işlevlerini yerine getirir) hâlde, dağları (benlik sahiplerini) Ona boyun eğdirdik.
Ahmet Tekin = Biz, güneş batarken ve güneş doğarken onunla birlikte tesbihte bulunan dağları da, kurduğumuz düzene boyun eğdirdik.
Ahmet Varol = Biz dağları onun buyruğuna verdik; akşam ve sabah onunla tesbih ederlerdi.
Ali Bulaç = Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah kendisiyle birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten biz, dağları onun emrine bağlı kıldık da, akşamleyin ve kuşluk vakti onunla beraber tesbih ederlerdi.
Ali Ünal = Dağları emrimize boyun eğdirdik de, akşam vakitlerinde ve sabah işrak zamanı onunla birlikte Allah’ı tesbih ederlerdi;
Bayraktar Bayraklı = Doğrusu biz, dağları Dâvûd'un emrine vermiştik. Gece-gündüz onunla birlikte Allah'ı anmaktadırlar.[479]
Bekir Sadak = (18-19) Dogrusu Biz, aksam sabah onunla beraber tesbih eden daglari, kuslari da toplu halde onun buyrugu altina vermistik. Herbiri ona yonelmekteydi.
Celal Yıldırım = Kuşları da toplu halde Ona emrine verdik; akşam sabah onunla beraber tesbîh ederlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Biz dağları onun emrine vermiştik. Akşam ve sabah vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (18-19) Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi.
Diyanet Vakfi = (18-19) Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.
Edip Yüksel = Dağları onun emrine vermiştik; onunla birlikte akşamleyin ve tan doğumu (Tanrı'yı) yüceltirlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü biz onun maıyyetinde dağları müsahhar kılmıştık: tesbih ederlerdi akşamleyin ve işrak vaktı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz dağları onun emrine vermiştik, akşam ve işrak vakti onunla birlikte tesbih ederlerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz, dağları onun emrine vermiştik. Akşam sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.
Gültekin Onan = Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah kendisiyle birlikte (Tanrı'yı) tesbih ederlerdi.
Harun Yıldırım = Biz, dağları onun emrine vermiştik.Akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi.
Hasan Basri Çantay = Gerçek biz dağları (kendisine) müsahhar kıldık ki bunlar akşamlayın ve kuşluk vakti onunla birlikde durmayıb tesbîh ederlerdi.
Hayrat Neşriyat = Gerçekten biz, dağları (ona) boyun eğdirdik, akşam sabah onunla berâber tesbîh ederlerdi.
İbni Kesir = Biz, gerçekten dağları onun buyruğuna vermiştik. Sabah ve akşam tesbih ederlerdi.
Kadri Çelik = Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah onlar kendisiyle (Davud ile) birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi.
Muhammed Esed = (ve bunun için,) her sabah ve her akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken dağları o'na eşlik ettirirdik,
Mustafa İslamoğlu = İşte bu yüzden, her sabah ve her akşam, onunla birlikte emrimize amade kıldığımız dağlar da kudret ve ihtişamımızı dillendirirdi;
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak ki, dağları musahhar kıldık, O'nunla beraber akşamleyin ve kuşluk vakti tesbih ederlerdi.
Ömer Öngüt = Biz dağları onun emrine vermiştik. Sabah akşam onunla beraber tesbih ederlerdi.
Şaban Piriş = Biz, dağları ona boyun eğdirmiştik. Akşam sabah onunla tesbih ederlerdi.
Sadık Türkmen = Biz dağları emri altına vermiştik, akşam ve kuşluk vakti onunla birlikte (Allah’ı) anarlardı.
Seyyid Kutub = Biz dağları onun emrine verdik. Sabah akşam onunla beraber tesbih ederler.
Suat Yıldırım = (18-19) Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.
Süleyman Ateş = Biz dağları onunla beraber (tesbih etmeleri için) boyun eğdirmiştik; akşam sabah onunla tesbih ederler (onun yaptığı tesbihle çınlarlar)dı.
Tefhim-ul Kuran = Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah onlar kendisiyle birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi.
Ümit Şimşek = Dağları Biz onun emrine verdik ki, akşam sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Dağları onunla birlikte buyruk altına almıştık: Akşam sabah birlikte tespih ederlerdi.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz, dağları ona musahhar (emrine amade) kıldık. İşrak vakti ve akşam vakti onunla beraber tesbih ederlerdi.
İlyas Yorulmaz = Akşam sabah Rablerini onunla beraber tesbih eden dağları, Davut’un emrine verdik.
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ
Sâd / 19 -
Vet tayra mahşûraten, kullun lehû evvâb(evvâbun).
Diyanet İşleri = (18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kuşlar da toplanmıştı, hepsi de ona itâat ederdi.
Abdullah Parlıyan = Her taraftan toplanıp gelen kuşları da, O'na boyun eğdirmiştik. Hepsi O'nun nağmesine katılır, beraberce Allah'ı tesbih ederlerdi.
Adem Uğur = Kuşları da toplu halde onun emri altına vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
Ahmed Hulusi = Toplanmış kuşları da (kendisine iman etmiş kimseler). . . Hepsi Ona evvab (hakikatini yaşayan) idi.
Ahmet Tekin = Toplu halde kuşları da onun emrine verdik. Hepsi de Dâvûd’a uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
Ahmet Varol = Toplanıp gelen kuşları da. Hepsi ona dönerlerdi. [3]
Ali Bulaç = Ve toplanıp gelen kuşları da. Hepsi onunla (Allah'ı tesbih etmede uyum içinde) yönelip dönmekte olanlar idi.
Ali Fikri Yavuz = Kuşları da toplu olarak onun emrine bağlı kıldık. (Dağlardan ve kuşlardan) her biri onun tesbihi sebebiyle devamlı tesbih ediyordu.
Ali Ünal = Ve onun için toplanan kuşları da. Hepsi tesbih için Allah’a yönelirdi.
Bayraktar Bayraklı = Kuşları da onun emrine topladık. Hepsi Allah'a yönelmektedirler.
Bekir Sadak = (18-19) Dogrusu Biz, aksam sabah onunla beraber tesbih eden daglari, kuslari da toplu halde onun buyrugu altina vermistik. Herbiri ona yonelmekteydi.
Celal Yıldırım = Kuşları da toplu halde ona boyun eğdirdik. Hepsi de ona yönelip uyum içinde bulunurlardı.
Cemal Külünkoğlu = Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de onun ahengine katılır, onunla beraber zikrederlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (18-19) Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi.
Diyanet Vakfi = (18-19) Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.
Edip Yüksel = Kuşlar da toplanmıştı; hepsi onun buyruğunu izlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kuşları da toplu olarak, hepsi onun için terci' yapar (evvab) idi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kuşları da toplu olarak (onun emrine vermiştik). Hepsi onun için terci yapardı (ona uyarak ahenkle içli zikir ve tesbih ederlerdi).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
Gültekin Onan = Ve toplanıp gelen kuşları da. Onların hepsi [Tanrı'yı tesbih etmede uyum içinde] yönelip dönmekte (evvab) idiler.
Harun Yıldırım = Kuşları da toplu halde onun emri altına vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
Hasan Basri Çantay = (Her yandan ona doğru) toplanıb gelen kuşları da (kendisine râm etdik). (Gerek o dağlardan, gerek bu kuşlardan) herbiri (itaatle ona) dönücü idi.
Hayrat Neşriyat = Kuşları da toplanmış olarak (ona itâat ettirdik)! Hepsi onun (zikrine katılmak) için dönüp gelici idiler.
İbni Kesir = Kuşları da toplu olarak. Her biri ona yönelmişti.
Kadri Çelik = Toplanmış kuşları da (Davud'a ram kıldık). Hepsi de (Allah'ı tesbihte) ona (Davud'a) dönüp yönelirlerdi (ona uyarak tesbih ederlerdi).
Muhammed Esed = ve (aynı şekilde) bölük bölük kuşları da. Bunlar (hep birlikte) O'na, (kendilerini yaratmış olana,) tekrar tekrar yönelirlerdi.
Mustafa İslamoğlu = katar katar dizilmiş kuşlar da: bunların hepsi her daim O'na yönelmişlerdi!
Ömer Nasuhi Bilmen = Toplu halde kuşları da onun emrine verdik. Hepsi de Dâvûd’a uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
Ömer Öngüt = Kuşları da toplu halde ona boyun eğdirdik. Her biri ona yönelmekteydi.
Şaban Piriş = Bütün kuşları da... Hepsi de ona hizmet ediyorlardı.
Sadık Türkmen = Kuşları da toplu olarak onun emrine bağlı kıldık. (Dağlardan ve kuşlardan) her biri onun tesbihi sebebiyle devamlı tesbih ediyordu.
Seyyid Kutub = Ve onun için toplanan kuşları da. Hepsi tesbih için Allah’a yönelirdi.
Suat Yıldırım = (18-19) Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.
Süleyman Ateş = (18-19) Dogrusu Biz, aksam sabah onunla beraber tesbih eden daglari, kuslari da toplu halde onun buyrugu altina vermistik. Herbiri ona yonelmekteydi.
Tefhim-ul Kuran = Ve toplanıp gelen kuşları da. Hepsi de onunla (Allah'ı tesbih etmede uyum içinde) yönelip dönmekte olanlar idi.
Ümit Şimşek = Kuşları da toplu halde onun emrine vermiştik; hepsi birden ona yönelirdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Kuşlar da toplu halde onunla beraberdi. Hepsi, onun tespih nağmelerine katılırdı.
İskender Ali Mihr = Ve kuşları da birarada toplanmış olarak (ona musahhar kıldık). Onların hepsi, ona evvab idiler (yönelmişlerdi ve sığınmışlardı).
İlyas Yorulmaz = Ve bir araya toplanmış kuşlar, hepside Rablerine isteyerek yönelirlerdi.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Sâd / 20 -
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Diyanet İşleri = Biz Davud’un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onun saltanatını kuvvetlendirdik ve ona peygamberlik ve gerçekle bâtılı ayırt ediş bilgisini verdik.
Abdullah Parlıyan = Biz de buna karşılık O'nun saltanat ve otoritesini güçlendirdik ve kendisine peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı batıldan ayırma, davaları çözme, açık ve güzel konuşma kabiliyeti vermiştik.
Adem Uğur = Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş; ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.
Ahmed Hulusi = Onun mülkünü (hükümranlığını) kuvvetlendirdik ve Ona Hikmet (sebepler ilmi) ve Fasl-ul Hitab (doğruyla yanlışı en mantıklı şekilde hemen ayıran muhakeme kuvvesi) verdik.
Ahmet Tekin = Biz onun ülkesini, devletini ve hükümranlığını güçlendirdik. Kendisine peygamberlik, ilim, hikmet, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisi, isabetli ifade, çözüm ve hakkı bâtıldan ayırt etme kabiliyeti verdik.
Ahmet Varol = Onun hükümranlığını güçlendirmiştik. Ona hikmet ve açık, kesin hüküm verme kabiliyeti vermiştik.
Ali Bulaç = Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik.
Ali Fikri Yavuz = Biz onun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine de peygamberlik ile kaza-hüküm ilmini verdik.
Ali Ünal = O’nun hakimiyetini güçlendirdik ve kendisine hikmet, ayrıca ikna edici ve meseleleri aydınlatıcı bir beyan gücü verdik.
Bayraktar Bayraklı = Onun mülkünü güçlendirdik. Kendisine hikmet ve güzel konuşma vermiştik.
Bekir Sadak = Onun hukumranligini kuvvetlendirmistik. Ona hikmet ve kesin hukum selahiyeti vermistik.
Celal Yıldırım = Onun mülk ü saltanatını sağlamlaştırdık; Ona hikmet ve hakkı bâtıldan ayırd etme yeteneği verdik.
Cemal Külünkoğlu = Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma yeteneği vermiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm selahiyeti vermiştik.
Diyanet Vakfi = Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.
Edip Yüksel = Yönetimini güçlendirdik; ona bilgelik ve çok iyi bir yargılama gücü verdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem mülkünü kuvvetlendirmiştik, hem de kendisine hıkmet ve fasl-ı hıtab vermiştik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem mülkünü güçlendirmiş, hem de kendisine hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti vermiştik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onun mülkünü kuvvetlendirmiş ve kendisine hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti vermiştik.
Gültekin Onan = Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik.
Harun Yıldırım = Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş; ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.
Hasan Basri Çantay = Onun mülkünü de kuvvetlendirdik. Ona hikmet ve fasl-ı Kitâb verdik.
Hayrat Neşriyat = Ve onun saltanatını kuvvetlendirdik ve ona hikmet ve (hak ile bâtılı) ayırd edici konuşma (kabiliyeti) verdik.
İbni Kesir = Onun mülkünü pekiştirmiş, kendisine hikmet ve kesin söz söyleme hakkı vermiştik.
Kadri Çelik = Onun (Davud'un) mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme (isabetli karar verme) kabiliyeti vermiştik.
Muhammed Esed = Biz de (buna karşılık) o'nun otoritesini güçlendirmiş ve kararlarında hikmet ve basiret üzere olmasını sağlamıştık.
Mustafa İslamoğlu = Biz de onun iktidarını sağlama aldık; zira ona adaletle hükmedecek muhakeme ve anlaşmazlıkları sona erdirecek yeteneği vermiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O'nun mülkünü kuvvetlendirmiştik ve O'na hikmet ve fasl-ı hitap vermiş idik.
Ömer Öngüt = Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve güzel konuşma, anlatma üstünlüğü vermiştik.
Şaban Piriş = Onun iktidarını güçlendirmiş, ona hikmet ve açık sözlülük vermiştik.
Sadık Türkmen = Onun otoritesini böylece pekiştirmiş/güçlendirmiştik. Ona hikmet/bilim (tabiattaki varlıklardan yararlanma bilgisi) ve isabetli söz/karar gücü, (davaları karara bağlama kabiliyeti) vermiştik.
Seyyid Kutub = O'nun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, O'na hikmet ve açık, güzel konuşma yeteneği vermiştik.
Suat Yıldırım = Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.
Süleyman Ateş = Onun mülkünü güçlendirmiştik, kendisine hikmet (peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı bâtıldan ayırma, dâvâları çözme) ve açık, güzel konuşma (yeteneği) vermiştik.
Tefhim-ul Kuran = Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik.
Ümit Şimşek = Biz onun egemenliğini güçlendirmiş ve kendisine hem hikmet, hem de açık ve güzel konuşma yeteneği vermiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Mülk ve yönetimini güçlendirmiştik. Kendisine hikmet ve hakla bâtılı ayıran söz etme yeteneği vermiştik.
İskender Ali Mihr = Ve onun mülkünü (idaresini) güçlendirdik. Ve ona, hikmet ve faslı hitap (hak ile bâtılı ayırıp adaletle hükmetme, hitap etme yeteneği) verdik.
İlyas Yorulmaz = Davut’un mülkünü çoğaltıp güçlendirdik ve ona hükümler içeren kitabı ve sözün doğrusuyla yanlışını ayırma yeteneği verdik.
وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ
Sâd / 21 -
Ve hel etâke nebeul hasmı, iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Diyanet İşleri = Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sen, o dâvacılardan haber aldın mı? Hani Dâvûd'un ibâdet ettiği yerin duvarına tırmanmışlardı.
Abdullah Parlıyan = Ve duvardan tırmanarak, Davud'un ibadet etmekte olduğu yere giren davacıların haberi sana ulaştı mı?
Adem Uğur = (Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanmışlardı.
Ahmed Hulusi = Sana o tartışmanın haberi geldi mi? Hani duvarı tırmanıp mabede ulaştılar.
Ahmet Tekin = Davacı kılığındaki suikastçilerin kıssası geldi mi sana? Mâbedin duvarından atlayarak gelmişler.
Ahmet Varol = Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar yüksek duvardan tırmanarak mihraba girmişlerdi.
Ali Bulaç = Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Ali Fikri Yavuz = Bir de (Davûd mescidde ibadetle meşgul olduğundan kapısında bekçiler vardı. Kapıdan içeri giremiyen) davacıların haberi geldi mi sana? Hani duvardan çıkıb mescide inmişlerdi.
Ali Ünal = Sana o davalılar hakkında bilgi ulaştı mı? Onlar, yüksek duvarları aşıp, (Davud’un) hususî makam odasına dalıvermişlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Sana o davacıların öyküsü geldi mi? Hani mabedinin duvarına tırmanmışlardı.
Bekir Sadak = (21-22) Sana davacilarin haberi ulasti mi? Mabedin duvarina tirmanip Davud'un yanina girmislerdi de, o onlardan urkmustu. soyle demislerdi: «Korkma, birbirinin hakkina tecavuz etmis iki davaci; aramizda adaletle hukmet, ondan ayrilma, bizi dogru yola cikar.»
Celal Yıldırım = Sana, o dâvalı-dâvacı haberi geldi mi ? Hani sûrdan tırmanıp ibâdet odasına yükselip çıkmışlardı.
Cemal Külünkoğlu = Davacıların kıssasından haberin oldu mu? (Davud'un ibadet ettiği) mabedin duvarlarına tırmanan (iki kişinin kıssasından)?
Diyanet İşleri (eski) = (21-22) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: 'Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.'
Diyanet Vakfi = (21-22) (Ey Muhammed!) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp, Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.
Edip Yüksel = Davacıların haberi sana ulaştı mı? Hani mabedine tırmanmışlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de hasım kıssası geldi mi sana? Hani surdan mihraba aştıkları vakıt
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Birde davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
Gültekin Onan = Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Harun Yıldırım = Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanmışlardı.
Hasan Basri Çantay = Sana o da'vâcıların haberi geldi mi? Hani onlar dıvardan mescide tırmanmışlardı.
Hayrat Neşriyat = Hem sana o da'vâcıların haberi geldi mi? Hani ma'bed(in duvarın)a tırmanmışlardı.
İbni Kesir = Sana davacıların haberi ulaştı mı? Hani onlar ma'bedin duvarına tırmanmışlardı.
Kadri Çelik = Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Muhammed Esed = Davacıların kıssasından haberin oldu mu? (Davud'un ibadet ettiği) mabedin duvarlarına tırmanan (iki kişinin kıssasından)?
Mustafa İslamoğlu = Sen davacıların kıssasından haberdar oldun mu? Hani onlar mabedin inziva hücresinin (duvarına) tırmanmışlardı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sana o davacıların haberi geldi mi? O vakit ki, ibadetgâha tırmanıp çıkmışlardı.
Ömer Öngüt = Sana o dâvâcıların haberi geldi mi? Hani onlar mâbedin duvarına tırmanıp çıkmışlardı.
Şaban Piriş = Sana o davacıların haberi gelmedi mi? Hani duvara tırmanmışlar.
Sadık Türkmen = Odavacilarin haberi sana geldi mi? Hani onlar mihraba tırmanıp çıkmışlardı.
Seyyid Kutub = Sana davacılarının haberi geldi mi? Hani odasının duvarına tırmanmışlardı.
Suat Yıldırım = (21-22) O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü. Onlar da "Korkma! dediler, biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz: Aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster."
Süleyman Ateş = Sana dâvâcıların haberi geldi mi? Hani odasının duvarına tırmanmışlardı,
Tefhim-ul Kuran = Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Ümit Şimşek = Peki, o dâvâcıların haberi sana ulaştı mı? Hani onlar duvardan tırmanarak mâbede girmişlerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Geldi mi sana, o çekişme hikâyesinin haberi? Hani, o hasımlar, duvarı aşarak mihraba ulaşmışlardı.
İskender Ali Mihr = Ve o hasımların (davacıların) haberi sana geldi mi? Mihraba (Dâvud (a.s)’ın ibadet ettiği yere) duvarın üstünden aşarak gelmişlerdi.
İlyas Yorulmaz = Birbiriyle sorunlu olup, hasımlaşanların haberi sana geldi mi? Mescidin duvarlarının şekillerini düzeltirlerken.
إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ
Sâd / 22 -
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Diyanet İşleri = Hani Dâvûd’un yanına girmişlerdi de Dâvûd onlardan korkmuştu. Onlar, “Korkma! Biz, iki davacı grubuz. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani Dâvûd'un tapısına girmişlerdi de Dâvûd, onlardan pek korkmuştu; korkma demişlerdi, iki hısımız, birimiz, öbürünün hakkına tecâvüz etti, adâletle hükmet aramızda, birimize meylederek hakkı aşma ve bizi dosdoğru yola sevket.
Abdullah Parlıyan = Davut onları yanında görünce telaşlanıp korktu; bunun üzerine “korkma!” dediler. “Biz sadece iki davacıyız, birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti. Şimdi sen aramızda adaletle karar ver, adaletten ayrılıp bize zulmetme, bize dosdoğru yolu göster” dediler.
Adem Uğur = Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster" dediler.
Ahmed Hulusi = Hani ansızın Davud'un yanına girmişlerdi de bu yüzden onlardan ürkmüştü. . . Dediler ki: "Korkma, biz iki davacıyız: Bazımız bazımıza (çoğul kapsamlı ifade) zulmetti. . . O hâlde aramızda HAKK olarak hükmet, haksızlık etme ve bizi yolun tam ortasına yönlendir. "
Ahmet Tekin = Dâvûd’un yanına girmişlerdi. Dâvûd ihtilâlciler zannederek, onlardan korktu.'Korkma, biz birbirine hasım, birbirimize haksızlık eden iki davacıyız. Aramızda hakkaniyet ile, adâlet ile hüküm ver, icraat yap. Haksızlık etme. Bize doğru, âdil çözümü göster.' dediler.
Ahmet Varol = Onlar Davud'un yanına girdiklerinde kendilerinden korktu. Dediler ki: 'Korkma. (Biz) iki davacı(yız). Birimiz ötekine haksızlık etti. Sen aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bizi yolun ortasına yönelt.
Ali Bulaç = Davud'a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; dediler ki: "Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet."
Ali Fikri Yavuz = O vakit Davûd’un yanına vardılar da o, bunlardan ürktü. (Ona şöyle) dediler: “- Korkma, iki davacıyız. Birimiz ötekine tecavüz etti. Şimdi sen aramızda adaletle hüküm ver. Aşırı gitme de bizi hak yola çıkar.”
Ali Ünal = Davud’un yanına girdiklerinde O, birden endişelendi. “Endişelenecek bir şey yok!” dediler: “Biz, birimizin diğerine haksızlık (yaptığı iddiası) içinde iki davalı tarafız. Sen, gerçek ne ise aramızda ona göre hükmünü ver, haktan uzaklaşma ve bizi hiç pürüzsüz doğruya ilet.”
Bayraktar Bayraklı = Ansızın Dâvûd'un yanına girdiklerinde, onlardan korktu. Onlar şöyle demişlerdi: “Korkma, birbirine haksızlık etmiş iki davalıyız. Aramızda adaletle hükmet, adaletten ayrılma, bizi doğru çözüme ulaştır.”
Bekir Sadak = (21-22) Sana davacilarin haberi ulasti mi? Mabedin duvarina tirmanip Davud'un yanina girmislerdi de, o onlardan urkmustu. soyle demislerdi: «Korkma, birbirinin hakkina tecavuz etmis iki davaci; aramizda adaletle hukmet, ondan ayrilma, bizi dogru yola cikar.»
Celal Yıldırım = Hani Davud'un yanına girmişlerdi de O, onlardan korkup ürkmüştü. Onlar: Korkma, birbirinin hakkına tecâvüz eden iki davacı; aramızda hak ve adaletle hüküm ver, hak olan sınırı aşma, bize doğru yolu göster, dediler.
Cemal Külünkoğlu = Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davut onlardan korkmuştu. Onlar: “Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet! Haksızlık etme ve bizi hak yola ilet!” demişlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (21-22) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: 'Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.'
Diyanet Vakfi = (21-22) (Ey Muhammed!) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp, Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.
Edip Yüksel = Davud'un yanına girdiklerinde onlardan irkilmişti. 'Korkma' demişlerdi, 'Bir birinin hakkını çiğneyen iki davacı... Aramızda gerçeğe göre hüküm ver, haksızlık etme. Bize yolun ortasını göster.'
Elmalılı Hamdi Yazır = O vakıt Davudun üzerine giriverdiler de onlardan telâşa düştü, korkma dediler: iki hasmız, ba'zımız ba'zımıza tecavüz etti, şimdi sen aramızda hakk ile hukmet ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O zaman Davud'un yanına giriverdiler de onlardan telaşa düştü. Ona «Korkma!» dediler, «biz iki davacıyız, birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti. Şimdi sen aramızda doğrulukla hükmet ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Davud'un yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona «Korkma!» dediler, «biz iki davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.»
Gültekin Onan = Davud'a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; dediler ki: "Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet."
Harun Yıldırım = Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster" dediler.
Hasan Basri Çantay = O vakit Dâvudun karşısına girivermişlerdi de o, bunlardan telâşa düşmüşdü. «Korkma, dediler, (biz) iki da'vâcı (yız). Birimiz ötekimin hakkına) tecâvüz etdi. Şimdi sen aramızda adaletle hükmet. Aşırı gitme. Bizi doğru yolun ortasına çıkar».
Hayrat Neşriyat = O vakit Dâvûd’un yanına girmişlerdi de (Dâvûd) onlardan ürkmüştü. Dediler ki: 'Korkma! (Biz) birbirimizin hakkına tecâvüz eden iki da'vâcıyız; şimdi (sen) aramızda hak ile hükmet; haksızlık etme ve bizi (doğru) yolun ortasına çıkar!'
İbni Kesir = Davud'un yanına girmişlerdi de o, kendilerinden ürkmüştü. Demişlerdi ki: Korkma, iki davacı; birimiz birimizin hakkına tecavüz etti. Sen, aramızda hak ile hüküm ver. Ve ondan ayrılma. Bizi, doğru yolun ortasına ilet.
Kadri Çelik = Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. “Korkma” dediler, biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, (adaletten ayrılıp bize) zulmetme ve bizi doğru yola ilet.”
Muhammed Esed = Davud, onları yanında görünce telaşlanıp korktu; bunun üzerine: "Korkma!" dediler, "Biz (sadece) iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti, şimdi aramızda adaletle karar ver, doğrudan ayrılma ve (ikimize) dürüstlük yolunu göster".
Mustafa İslamoğlu = Yanına aniden girdiklerini görünce Davud onlardan dolayı telaşa kapıldı. Onlar "Korkma!" dediler, "Biz (sadece) iki davalıyız; birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti: şimdi sen aramızdan hakkaniyetle karar ver ve doğrudan ayrılma; bize de doğru yolu göster!
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakit te ki, Dâvûd'un karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki: «Korkma, iki davacı ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu. Artık sen aramızda hak ile hükmet, gadr etme ve bizi doğru yolun ortasına sevket.»
Ömer Öngüt = Davut'un yanına girmişlerdi de o onlardan ürkmüştü. "Korkma! Biz birbirine hasım iki dâvâcıyız. Birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Aramızda adaletle hükmet! Hak olan sınırı aşma, bize doğru yolu göster!"
Şaban Piriş = Davud’un yanına girmişlerdi. Davut da onlardan korkmuştu. -Korkma, dediler. Birbirinin hakkını yemiş iki davacıyız. Aramızda hakkıyla hüküm ver. Hak’tan ayrılma. Bize orta yolu buldur.
Sadık Türkmen = Davud’un yanına girmişlerdi de o, onlardan ürkmüştü. Dediler ki: “Korkma! Biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkını çiğnedi. Aramızda hak ile hüküm ver. Kararında adaletsizlik etme! Bizi doğru yola/anlayışa yönelt.”
Seyyid Kutub = Hani Davud'un yanına girmişlerdi de, Davud onlardan korkmuştu. «Korkma dediler, biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, adaletten ayrılıp bize zulmetme, bizi doğru yola çıkar.»
Suat Yıldırım = (21-22) O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü. Onlar da "Korkma! dediler, biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz: Aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster."
Süleyman Ateş = Dâvûd'un yanına girmişlerdi de (Dâvûd) onlardan korkmuştu: "Korkma, dediler, biz iki dâvâcıyız. Birimiz, ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, (adâletten ayrılıp bize) zulmetme. Bizi yolun ortasına (adâlete) götür."
Tefhim-ul Kuran = Davud(un yanın)a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; onlar dediler ki: «Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet.»
Ümit Şimşek = Yanına girdiklerinde, Davud onlardan korktu. 'Korkma,' dediler. 'Biz birbirimize hakkı geçen iki dâvâlıyız. Aşırı gitmeden, aramızda adaletle hükmet ve bize yolun doğrusunu göster.
Yaşar Nuri Öztürk = Davûd'un yanına girmişlerdi de onlardan korkmuştu. "Korkma!" dediler, "biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkını çiğnedi. Şimdi sen, aramızda hak ile hükmet, adaletsizlik etme. Bizi yolun denge noktasına ilet.!"
İskender Ali Mihr = Dâvud (a.s)’ın yanına girdikleri zaman (Dâvud a.s) onlardan dehşete kapıldı (korktu). "Korkma! Birbirine haksızlık etmiş iki hasımız (davacıyız). Artık aramızda sen, hak ile hükmet. Aşırı gitme (haksızlık etme)! Bizi orta yola (adaletli çözüme) ulaştır."
İlyas Yorulmaz = Sorunları olanlar Davud’un yanına girmişler ve Davud da onlardan korkmuştu. Onlar “Korkma! Biz bir kısmı, diğer bir kısmına haksızlık yapan iki gurubuz. Bizim aramızda hak ile karar ver ve ayırım yapma (taraf gözetme). Bu konudaki yolun en doğru olanını bize göster” dediler.
إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
Sâd / 23 -
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
Diyanet İşleri = İçlerinden biri şöyle dedi: “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni bastırdı.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki şu, benim kardeşimdir, doksan dokuz dişi koyunu var ve benimse bir tek dişi koyunum; öyleyken onu da bana ver dedi ve konuşmamızda beni alt da etti.
Abdullah Parlıyan = İçlerinden biri: “Bu benim kardeşim, onun 99 koyunu, benim de bir koyunum var. Buna rağmen “Onu da bana ver” dedi ve konuşmada beni altetti, onunla başedemedim ve sana hükmünü sormaya geldik.”
Adem Uğur = (Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni yendi.
Ahmed Hulusi = "Muhakkak ki şu benim kardeşimdir. . . Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. . . Böyle iken 'Onu bana ver' dedi ve dediğini yaptırdı!"
Ahmet Tekin = Onlardan biri:'Bu benim kardeşim. O doksan dokuz yaban ineğine sahipleniyor. Bense bir tek yaban ineğine sahiplendim. Böyleyken onu da benimkilerine kat, ona sahiplenmekten vazgeç dedi. Bu karşılıklı konuşma sırasında bana baskın çıktı.' dedi.
Ahmet Varol = Şu kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum var. Böyleyken: 'Onu da bana ver' dedi ve konuşmada bana üstün geldi.'
Ali Bulaç = "Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen "Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat" dedi ve bana, konuşmada üstün geldi."
Ali Fikri Yavuz = (İkisinden biri şöyle) dedi: “- Şu benim (din) kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu var. Benim ise tek dişi koyunum var. Böyle iken, onu da bana ver dedi ve beni konuşmada mağlûb etti.”
Ali Ünal = (İçlerinden biri meseleyi arzetti:) “Şu, benim kardeşimdir. Kendisinin doksan dokuz koyunu var, benimse tek bir koyunum. Böyle iken, ‘Onu da bana bırak!’ diyor ve konuşma gücüyle beni bastırıyor.”
Bayraktar Bayraklı = “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim de bir koyunum var. ‘Onu da bana ver' dedi ve beni konuşmada yendi.”
Bekir Sadak = «Bu kardesimin doksan dokuz disi koyunu, benim de bir tek disi koyunum vardir; O'nu da bana ver dedi ve tartismada beni yendi.»
Celal Yıldırım = Şüphen olmasın ki, bu benim kardeşimdir; doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Onu da bana ver, di gerine katayım, dedi ve beni konuş mada yendi.
Cemal Külünkoğlu = (İçlerinden biri şöyle dedi:) “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken: ‘Onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni bastırdı.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Bu kardeşimin doksan dokuz dişi koyunu, benim de bir tek dişi koyunum vardır; O'nu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi.'
Diyanet Vakfi = (Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken «Onu da bana ver» dedi ve tartışmada beni yendi.
Edip Yüksel = 'Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, 'Onu da bana ver,' dedi ve tartışmada bana üstün geldi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şu benim biraderim onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var, böyle iken «bırak onu bana» dedi ve beni söyleşmede yendi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Şu benim kardeşim, onun doksan dokuz kişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var, böyle iken; «Onu da bana bırak» dedi. Ve beni söyleşmede (tartışmada) yendi.» diye anlattı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biri: «İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni yendi» diye anlattı.
Gültekin Onan = "Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen "onu da benim payıma (koyunlarıma) kat" dedi ve bana, konuşmada üstün geldi."
Harun Yıldırım = Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni yendi.
Hasan Basri Çantay = (İçlerinden biri): «Şu benim birâderimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu var. Benim ise birtek dişi koyunum var. Böyle iken «Onu bana ver (de bakayım)» dedi, mücâdelede beni yendi».
Hayrat Neşriyat = (Onlardan biri şöyle dedi:) 'Doğrusu bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise tek bir koyunum var. Böyle iken: 'Onu bana ver!’ dedi ve tartışmada beni yendi.'
İbni Kesir = Gerçekten bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu, benim de bir tek dişi koyunum var. Onu bana ver, dedi ve söyleşmede beni yendi.
Kadri Çelik = “Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen “Beni ona da kefil (malik) kıl” dedi ve bana konuşmada üstün geldi.”
Muhammed Esed = "Bu benim kardeşim: Onun doksandokuz koyunu var, benimse (sadece) bir koyunum; buna rağmen, 'onu bana ver' dedi ve bu tartışmada bana zorla dediğini yaptırdı".
Mustafa İslamoğlu = İşte bu benim kardeşim; onun doksan dokuz koyunu var, benimse yalnızca bir tek koyunum; buna rağmen o, "Onu da bana ver" dedi ve dediğini zorla yaptırdı.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Muhakkak ki şu, benim kardeşimdir. Onun doksandokuz dişi koyunu vardır. Benim için ise bir dişi koyun var. Öyle iken, «Onu bana bırak,» dedi ve beni konuşmada mağlup etti.»
Ömer Öngüt = "Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: 'Onu da bana ver!' dedi ve beni tartışmada yendi. "
Şaban Piriş = -Bu benim kardeşimdir, O’nun doksan dokuz koyunu, benim ise tek bir koyunum var. “Onu da bana ver” dedi ve konuşmada bana üstün geldi.
Sadık Türkmen = “şüphesiz bu benim kardeşimdir. Doksandokuz koyunu var, benimse sadece bir koyunum var. Buna rağmen: ‘Onu da bana ver’ dedi. Konuşmada (kendini ifade etmede) bana ağır bastı.”
Seyyid Kutub = Bu kardeşimin doksandokuz dişi koyunu var. Benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken onu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi.
Suat Yıldırım = "Benim şu (din) kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum! Böyle iken "onu da bana bırak!" dedi ve çenesiyle beni bastırdı."
Süleyman Ateş = "Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve konuşmada bana ağır bastı (onunla baş edemedim.)"
Tefhim-ul Kuran = «Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen «Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat» dedi ve bana konuşma (tarzın)da üstün geldi.»
Ümit Şimşek = 'Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim de bir koyunum var. Buna rağmen 'O tek koyunu da bana ver' dedi ve tartışmada bana üstün geldi.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Şu benim kardeşimdir. Kendisinin doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen, onu da bana ver dedi ve tartışmada bana galip geldi."
İskender Ali Mihr = Gerçekten bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var ve benim bir koyunum var. Buna rağmen "Ona beni kefil kıl (onu da bana ver)." dedi. Söyledikleri ile beni yendi.
İlyas Yorulmaz = Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz adet koyunu var, benim de yalnız bir adet koyunum var. O bir koyunu benim sorumluluğuma ver dedi ve yaptığımız sözlü tartışmada bana üstün geldi.
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ/
Sâd / 24 -
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcihî, ve inne kesîran minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfera rabbehu ve harra râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
Diyanet İşleri = Davud dedi ki: “Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır.” Dâvûd, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dedi ki: Senin dişi koyununu, kendi koyunlarına katmayı istemekle gerçekten de zulmetmiş sana ve şüphesiz ki ortakların çoğu, birbirinin hakkına tecâvüz eder, ancak inanan ve iyi işlerde bulunanlar müstesnâ ve fakat bunlar da pek azdır ve Dâvûd, biz, kendisini sınadık sandı da Rabbinden yarlıganma diledi ve eğilerek yere kapandı ve Rabbine döndü.
Abdullah Parlıyan = Davut dedi ki: “Andolsun o, senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle, sana haksızlık etmiştir. Zaten mallarını, emeklerini birbirine katan, içli dışlı ortakların herbiri, birbirinin hakkına tecavüz ederek haksızlık ederler. Yalnız inanıp doğru dürüst hareket edenler, bu haksızlık yapma eyleminin dışındadır ki, onlar da ne kadar azdır.” Davut bu hükümle, veya duvardan tırmanan kimselerle kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden günahının bağışlanmasını diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Rabbine döndü.
Adem Uğur = Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Ahmed Hulusi = (Davud) dedi ki: "Yemin olsun ki senin bir tek koyununu kendi koyunlarına katmakla sana zulmetmiş. . . Muhakkak ki çok yakın olanların birçoğu, birbirlerinin benzeri davranışlarda bulunurlar. . . Ancak iman edip imanın gereğini uygulayanlar böyle değildir. . . Fakat onlar da ne kadar azdır!" Davud kendisini imtihan ettiğimizi zannetti; bundan dolayı Rabbinden mağfiret diledi ve boyun eğerek yere kapandı ve O'na yöneldi! (24. âyet secde âyetidir. )
Ahmet Tekin = Dâvûd:'Andolsun ki, senin yaban ineğini, kendi yaban ineklerine katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Mallarını karıştıranların, mallarını bir arada bulunduranların, aynı yerde, aynı pazarda mal alıp mal satanların, mülk edinme hukukunda eşit olanların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler, haktan ayrılıp, güçlerine dayanarak zulmederler. Ancak iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenler adâletten şaşmazlar. Onlar da ne kadar az!' dedi. Dâvûd, güvenlik tedbirlerinin işe yaramadığını, kendisini zor durumda bırakarak imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden bağışlanma, koruma kalkanına alınma diledi, sübhânallah diyerek rükû edip, secedeye kapandı. Tevbe ile Allah’a yöneldi, zikre daldı.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Andolsun, o senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Gerçekten (varlıklarını) birbirine karıştıran ortakların çoğu birbirlerine haksızlık ederler. Sadece iman edip salih ameller işleyenler müstesna. Ama onlar da ne kadar azdır!' Davud kendisini imtihan ettiğimizi sandı da Rabbinden bağışlanma diledi. Rüku ederek yere kapandı ve gönülden (bize) yöneldi.
Ali Bulaç = (Davud) Dedi ki: "Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır." Davud, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rüku ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Ali Fikri Yavuz = Davûd dedi ki: “- Doğrusu o, senin bir dişi koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten ortakların çoğu birbirine haksızlık eder; ancak iman edib de salih amel işliyenler müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır!” Davûd sanmıştı ki, kendisine sırf bir imtihan açtık. Hemen Rabbine istiğfar etti, secdeye (*) kapandı ve tevbe ile Allah’a yöneldi. * Dikkat! Secde âyetidir. (Fahr-i Razi, tefsirinde Hz. Davûd’a isnad edilen ve peygamberler hakkında asla tecviz edilmiyen kıssaları red etmektedir. Peygamberlerin şanını korumak esas olduğundan hikayelere itibar etmiyerek hakiki manayı Cenab-ı Hakkın ilmine terk etmek en salim bir yoldur.)
Ali Ünal = Davud, “Doğrusu şu ki,” dedi, “o, senin tek bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle haksızlıkta bulunuyor. Gerçekten böyle malda ortak pek çok insan vardır ki, birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar böyle davranmazlar; ama onlar da ne kadar azdır.” Davud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve derhal Rabbisinden bağışlanma dileyip, iniltiyle secdeye kapandı ve bütün içtenliğiyle Allah’a yöneldi.
Bayraktar Bayraklı = Dâvûd, “Senden, koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle, sana haksızlık etmiştir. Ortaklardan birçoğu birbirinin haklarına tecavüz ederler. Ancak inanıp yararlı iş yapanlar hariç. Onlar da çok azdır” dedi. Dâvûd, bizim kendisini denediğimizi anladı. Rabbinden bağışlanma diledi ve secdeye kapanarak tövbe etti.
Bekir Sadak = SÙ Davud: «And olsun ki, senin disi koyununu kendi disi koyunlarina katmak istemekle sana haksizlikta bulunmustur. Dogrusu ortakcilarin cogu birbirlerinin haklarina tecavuz ederler. Inanip yararli is isleyenler bunun disindadir ki sayilari da ne kadar azdir!» demisti. Davud, kendisini denedigimizi sanmisti da, Rabbinden magfiret dileyerek egilip secdeye kapanmis, tevbe etmis Allah'a ynelmisti.
Celal Yıldırım = Dâvud, «and olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak isteğiyle sana haksızlık etmiştir. Cidden mallarını birbirine katan ortakçıların çoğu birbirlerinin hakkına tecâvüz ederler. Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar müstesna. Onlar da pek azdır,» dedi. Dâvud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve bu yüzden Rabbı'ndan bağışlanma dileyip secdeye kapandı ve O'na yönelip tevbe etti.
Cemal Külünkoğlu = (Davud) dedi ki: “Bu (adam) senin koyununu kendi koyunları arasına katmak istemekle sana haksızlık yapmıştır. Zaten, ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar bunun dışındadır. Onlar da pek azdır.” Davud, (bununla) bizim kendisini imtihan ettiğimizi (ve ona bir bela vereceğimizi) zannetti. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilereksecdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.
Diyanet İşleri (eski) = Davud: 'And olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır!' demişti. Davud, Kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti.
Diyanet Vakfi = Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana haksızlık etmiştir. Doğrusu, ortakçıların çoğu bir birinin hakkına el uzatır. İnanıp erdemli davrananlar bunun dışındadır, onlar ise sayıca ne kadar azdır!' Davud, kendisini sınadığımızı sanarak bağışlanma diledi, eğildi ve tevbe etti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi ki: doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulmetmiş ve hakıkaten karışıkların çoğu birbirlerine tecavüz ediyorlar, ancak iyman edib de salâh istiyenler başka, onlar da pek az, ve sanmıştı ki Davud kendisine sırf bir fitne yaptık, hemen rabbına istiğfar etti ve rükû' ederek yere kapanıb tevbe ile rücu' etti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Davut) dedi ki: «Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten karışıkların (bir toplum içinde yaşayanların) çoğu biribirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az. Davut kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi , rüku ederek yere kapandı, tevbe ederek (Allah'a) yöneldi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Davud dedi ki: «Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az.» Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
Gültekin Onan = (Davud) Dedi ki: "Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak inanıp salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır." Davud, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece rabbinden bağışlanma diledi ve rüku ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Harun Yıldırım = Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Hasan Basri Çantay = (Dâvud) dedi: «Andolsun ki o, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına (katmak) istemesiyle sana zulmetmişdir. Gerçek (mallarını birbirine) katıb karışdıran (ortak) ların çoğu mutlakaa birbirine haksızlık eder. İman edib de güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunanlar müstesna. (Fakat) bunlar da ne kadar azdır». Dâvud sandı ki biz kendisine mutlakaa bir azâb (süikasd) hazırladık. Bunun üzerine o, rabbinden setr (ü himaye) edilmesini istedi, rükû' ile yere kapanıb (Allaha) döndü.
Hayrat Neşriyat = (Dâvûd:) 'Doğrusu (o,) senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana haksızlık etmiştir! Zâten şübhesiz ortakların birçoğu, birbirlerine gerçekten haksızlık eder; ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler müstesnâ! Onlar ise ne kadar azdır!' dedi. Dâvûd (böylelikle) kendisini imtihân ettiğimizi sezdi (anladı); hemen Rabbinden mağfiret diledi, rükû' ederek (secdeye) kapandı ve (Allah’a) yöneldi.
İbni Kesir = O da dedi ki: Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına katmak için istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirinin hakkına tecavüz eder. Ancak inanmış olup salih ameller işleyenler müstesnadır. Ama onlar pek azdır. Davud, kendisini imtihan ettiğimizi zannederek Rabbından mağfiret diledi. Rukua kapanarak Allah'a yöneldi.
Kadri Çelik = (Davud) Dedi ki: “Şüphesiz senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, iman edip de salih amellerde bulunanlar müstesna, (sermayelerini) karıştıran ortaklardan çoğu birbirlerine karşı saldırganlıkta bulunurlar. Onlar (müstesna olanlar) da pek azdır.” Davud (karşı tarafı da dinlemeden hüküm vermekle sürçtüğünü anlayınca), gerçekten bizim onu denemeden geçirdiğimizi anladı da böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Muhammed Esed = (Davud) dedi ki: "Bu (adam) senin koyununu kendininkiler arasına katmayı istemekle sana haksızlık yapmış! Zaten yakınların çoğu birbirlerine aynı şeyi yaparlar, (Allah'a) inanıp doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Böylesi de ne kadar az!" Davud, (bunları söylerken) Bizim kendisini sınadığımızı (birden) anladı; bunun üzerine Rabbinden günahını bağışlamasını diledi, secdeye kapandı ve tevbe ederek O'na yöneldi.
Mustafa İslamoğlu = (Davud) dedi ki: "Doğrusu bu kişi, senin koyununu alıp kendininkine katmakla sana zulmetmiş. Zaten toplumsal hayatı paylaşan insanlar (genellikle) birbirlerinin hakkına tecavüz ederler; iman edip dürüst ve erdemli davrananlar hariç: ama böyleleri, ne kadar da az. Derken Davut, bizim kendisini sınadığımızı fark etti; hemen Rabbinden af diledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tevbe ederek O'na yöneldi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dâvud aleyhisselâm dedi ki: «Elbette senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulmetmiş oldu. Ve muhakkak ki, mal ortaklarından birçokları mutlaka bazıları bazısı üzerine tecavüz etmektedir. Ancak, imân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar müstesna. Onlar da ne kadar az!» Ve Dâvud sandı ki muhakkak Biz onu bir imtihana tâbi tutmuş olduk. Hemen Rabbine istiğfarda bulundu ve rükû edici olarak yere kapandı ve Hakk'a rücu etti.
Ömer Öngüt = Davut: "Andolsun ki senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Ancak iman edip de sâlih amellerde bulunanlar müstesnâdır. Onlar da ne kadar azdır!" dedi. Davut kendisini imtihan ettiğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret diledi. Eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Şaban Piriş = Davut: -Koyununu kendi koyunları arasına katmak istemekle sana haksızlık etmiş. Zaten ortakların çoğu, birbirinin hakkına tecavüz eder. Ancak iman eden ve doğruları yapanlar hariç... Bunlarda ne kadar az! Davut, kendisini imtihan ettiğimizi anlamış ve Rabbi’nden bağışlanma dileyerek secdeye kapanmış ve O’na yönelmişti.
Sadık Türkmen = (davud) dedi ki: “Kendi koyunlarına katmak için senin koyununu istemekle, sana haksızlık yapmış/zulmetmiştir. Zaten karıştıranların (yakınların/ortakların) çoğu, birbirlerine haksızlık ederler. İman edenler ve salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yapanlar hariç! Ama, onlar da pek az!” Davud; (birden, geçmişte yaptığı bir hatadan dolayı), kendisini ikaz ettiğimizi sandı! Hemen Rabbinden bağışlanma diledi. Ve rüku’a vardı/eğildi ve (tövbe ederek O’na) yöneldi.
Seyyid Kutub = Davud: «And olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle, sana büyük haksızlık etmiştir. Doğrusu ortakların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iyi iş yapanlar bunun dışındadır ki, sayıları ne kadar azdır.» demişti. Davud kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabb'inden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti.
Suat Yıldırım = Dâvud: "Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir. Zaten malda ortak olanların çoğu birbirlerine haksızlık ederler. Ancak gerçekten iman edip makbul ve güzel davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!" Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.
Süleyman Ateş = (Dâvûd) dedi ki: "And olsun (o) senin, koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiştir. Zâten (mallarını birbirine) karıştıran(ortak)ların çoğu birbirine zulmederler. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar bunun dışındadır ki, onlar da ne kadar azdır!" Dâvûd, (bu hükümle) kendisini denediğimizi (kendisine bir belâ vereceğimizi) sandı da Rabbinden mağfiret diledi, eğilerek secdeye kapandı ve tevbe edip (bize) döndü.
Tefhim-ul Kuran = (Davud) Dedi ki: «Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip de salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır.» Davud, gerçekten bizim onu denemeden geçirdiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Ümit Şimşek = Davud dedi ki: 'Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiş. Ortakların birçoğu böyle birbirinin hakkını yer. Ancak iman edip güzel işler yapanlar müstesna-ki, onların da sayısı pek azdır.' Davud kendisini sınadığımızı anladı ve Rabbinden bağışlanma diledi; Ona yönelerek secdeye kapandı.
Yaşar Nuri Öztürk = Davûd dedi ki: "Vallahi, senin bir tek koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiş. Zaten ortaklardan birçoğu birbiri aleyhine haksızlık ve zulme sapar. İman edip hakka ve barışa yönelik işler yapanlar böyle değildir. Ama onlar da pek azdır." Davûd, kendisini imtihan ettiğimizi düşündü; hemen Rabbinden af diledi; rükû ederek yerlere eğildi ve Allah'a yöneldi.
İskender Ali Mihr = (Dâvud a.s): "Andolsun ki, koyunlarının (arasına) senin koyununu istemekle sana zulmetti." dedi. Ve muhakkak ki ortaklardan çoğu, mutlaka birbirlerinin hakkına tecavüz ediyorlar. Âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler) ve amilüssalihat (nefs tezkiyesi) yapanlar hariç. Onlar ne kadar az! Ve Dâvud (a.s), onu imtihan ettiğimizi zannetti. Bunun üzerine Rabbinden mağfiret istedi ve rüku ederek secdeye kapandı. Ve Rabbine yöneldi (sözleriyle ve Rabbini görerek Allah’a ulaştı ve cevap aldı).
İlyas Yorulmaz = Senin bir koyununu, kendi koyunlarının içine katmayı istemekle, sana haksızlık yapmış. Şüphe yok ki, ortaklık yapanların çoğu, bir kısmı diğer bir kısmının hakkına tecavüz eder. Yalnızca iman edip doğru davranışlarda bulunanlar, haksızlık yapmazlar. Ancak böyleleri pek azdır” dedi. Davut bu gelenlerle denendiğini zannetti ve hemen Rabbine yönelerek O’nun huzurunda eğildi.
فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
Sâd / 25 -
Fe gafernâ lehu zâlike, ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Diyanet İşleri = Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz de onun bu suçunu örttük ve şüphe yok ki onun, katımızda bir yakınlık derecesi ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardı.
Abdullah Parlıyan = Biz de O'nu bağışladık, çünkü O katımızda bize yakın olanlardandır, O'nun dönüp geleceği yeri de güzeldir.
Adem Uğur = Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Ahmed Hulusi = Bunun üzerine onu, Onun için mağfiret ettik. . . İndîmizde Onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
Ahmet Tekin = Bu davranışından dolayı onu bağışladık. Yanımızda onun bir yakınlığı, bir değeri var. Cennet’te güzel bir makamı var.
Ahmet Varol = Biz de onun bu (hatası)nı bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir varış yeri (veya geleceği) vardır.
Ali Bulaç = Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Ali Fikri Yavuz = Biz de onun bu hatasını bağışladık. Gerçekten onun, bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir akıbeti (cenneti) vardır.
Ali Ünal = Biz de bu hususta O’nu bağışladık. Muhakkak ki O’nun Bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
Bayraktar Bayraklı = Biz de onu, verdiği bu hükümden dolayı bağışladık. Katımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır.
Bekir Sadak = Boylece onu bagislamistik. Katimizda onun yakinligi ve guzel bir gelecegi vardir.
Celal Yıldırım = Biz de onu bağışladık ve şüphesiz ki onun yanımızda yakınlığı, dönüş ve sonuç güzelliği vardır.
Cemal Külünkoğlu = Biz de onun bu hatasını bağışladık. Çünkü onun yanımızda yüksek bir değeri (kredisi) ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Böylece onu bağışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.
Diyanet Vakfi = Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Edip Yüksel = Böylece onu bağışladık. Yanımızda onun yakınlığı ve güzel bir yeri vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz de onu kendisine mağfiret buyurduk ve hakıkat ona ındimizde kat'î bir yakınlık ve bir akıbet güzelliği vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz de bu hatasını kendisine bağışladık. Gerçekten ona, yanımızda bir yakınlık ve akibet (dönüş) güzelliği vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz de o zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
Gültekin Onan = Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri (meab) vardı.
Harun Yıldırım = Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Hasan Basri Çantay = Biz de onu saalih (bir zât olarak) intihab etdik. Nezdimizde onun muhakkak bir yakınlığı ve bir akıbet güzelliği vardır.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine (biz de) ondan bunu (bu zellesini) affettik. Ve şübhesiz ki katımızda onun için elbette bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.
İbni Kesir = Bunun üzerine Biz de onu bağışladık. Onun için şüphesiz ki katımızda yüksek bir makam ve güzel bir sonuç vardır.
Kadri Çelik = Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Muhammed Esed = Biz de bu (günahı)nı bağışladık, (öteki dünyada) o'nu Bizim yakınlığımız ve menzillerin en güzeli beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz de bu (hatasını) bağışladık: elbet onu, Bizim katımıza yakınlık ve güzel bir son beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (25-26) Artık bunun için O'nu yarlığadık ve şüphe yok ki, O'nun için Bizim katımızda elbette bir yakınlık vardır ve bir akıbet güzelliği vardır. Ey Dâvûd! Şüphe yok ki, Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık nâs arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için bir şiddetli azap vardır.
Ömer Öngüt = Biz de onu bağışladık. Şüphesiz ki onun bizim katımızda yakınlığı ve âkibet güzelliği vardır.
Şaban Piriş = İşte böylece biz onu bağışlamıştık. Katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek hazırlamıştık.
Sadık Türkmen = Bunun üzerine onu bağışladık. Onun, katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri/ağırlanışı vardır.
Seyyid Kutub = Böylece onu bağışladık. Yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Suat Yıldırım = Onun bu hatasını bağışladık. Muhakkak ki onun Bize yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.
Süleyman Ateş = Biz de ondan bunu affettik. Yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.
Tefhim-ul Kuran = Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Ümit Şimşek = Biz de onu bağışladık. Onun için katımızda bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz de ondan o günahı affettik. Katımızdan onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek var.
İskender Ali Mihr = Böylece bu konuda ona mağfiret ettik. Muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı (sığınağı) vardır.
İlyas Yorulmaz = Bizde bunu ona bağışladık. Davud bizim katımızda yakın ve güzel yere sahipdi.
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
Sâd / 26 -
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâhi, innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Diyanet İşleri = Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey Dâvûd, biz seni yeryüzüne hâkim ettik, artık insanlar arasında, adâletle hükmet ve dileğine uyma ki seni Allah yolundan saptırır; Allah yolundan sapanlaraysa şiddetli bir azap var soru gününü unuttuklarından.
Abdullah Parlıyan = Ve şöyle dedik: “Ey Davud! Seni bir peygamber ve yeryüzünde senden öncekilerin yerine halife ve vekil yaptık, öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra keyfin seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”
Adem Uğur = Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Ey Davud! Doğrusu biz seni arzda bir halife kıldık! Bu yüzdendir ki insanlar arasında Hak olarak hükmet ve hevâya (Hakkanî olmayan duygu ve düşüncelere) uyma! Zira bu seni Allâh yolundan saptırır. . . Allâh yolundan sapanlara gelince; yaptıklarının sonucunu yaşama sürecini unutmalarından dolayı, yaşayacakları şiddetli bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde, ülkede ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya yetkili halife-rasul olarak tayin ettik. İnsanlar arasında hakkaniyet ile, adâlet ile hüküm ver, icraat yap. Şahsî arzu ve ihtiraslarına, bâtıla uyma. Bu seni başına buyruk hale getirerek, Allah yolundan, İslâm’dan uzaklaşmana, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihine imkân sağlar. Başlarına buyruk hareket ederek Allah yolundan uzaklaşıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih edenlere, hesap gününü unutmaları sebebiyle dehşetli bir azap vardır.
Ahmet Varol = 'Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve keyfe uyma. Yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır.
Ali Bulaç = "Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır."
Ali Fikri Yavuz = Ey Davûd! Biz seni yer yüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında adaletle hüküm ver ve keyfe tâbi olma ki, bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar, hesab gününü unuttuklarından, kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Ali Ünal = Ey Davud! Seni ülkede (Bizim ahkâmımızı uygulayacak) bir halife yaptık; bu sebeple, insanlar arasında hak ve adaletle hükmet; şahsî arzu ve temayüllerine kulak verme ki, seni Allah’ın yolundan saptırmasınlar. Şurası bir gerçek ki, Allah’ın yolundan sapanlar, Hesap Günü’nü unutmuşlardır ve bu sebeple kendileri için çok çetin bir azap vardır.
Bayraktar Bayraklı = “Ey Dâvûd! Seni yeryüzünde halife tayin ettik. Bundan dolayı insanlar arasında adaletle hüküm ver! Nefsin arzusuna uyma ki seni Allah'ın yolundan saptırmasın. Şüphesiz, Allah'ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”
Bekir Sadak = Ey Davud! Seni suphesiz yeryuzunde hukumran kildik, o halde insanlar arasinda adaletle hukmet, hevese uyma yoksa seni Allah'in yolundan saptirir. Dogrusu, Allah'in yolundan sapanlara, onlara, hesap gununu unutmalarina karsilik cetin azap vardir. *
Celal Yıldırım = Ey Dâvud ! Şüphesiz seni yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip hükümdar kıldık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm ver, hevesin peşine takılma, sonra seni, Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden elbette şiddetli bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = (Ona dedik ki:) “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet! Boş arzu ve heveslere uyma! Sonra onlar seni Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanları ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap beklemektedir.”
Diyanet İşleri (eski) = Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.
Diyanet Vakfi = Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
Edip Yüksel = Ey Davud, biz seni yeryüzünde yönetici kıldık. Halkın arasında adaletle yargı ver, hevesine ve duygularına kapılma, sonra seni ALLAH'ın yolundan saptırır. ALLAH'ın yolundan sapanlara, Hesap Gününü unuttukları için çetin bir ceza vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya Davud! muhakkak ki biz seni Arzda bir halîfe kıldık, imdi nâs arasında hakk ile hukmet de (keyfe) hevaya tabi' olma ki seni Allah yolundan sapıtmasın, çünkü Allah yolundan sapanlar hisab gününü unuttukları cihetle kendilerine pek şiddetli bir azâb vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Davut , gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında doğrulukla hükmet, keyf(in)e uyma ki, seni Allah yolundan sapıtmasın; çünkü Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttukları için kendilerine pek şiddetli bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Gültekin Onan = "Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seri Tanrı'nın yolundan saptırır. Şüphesiz Tanrı'nın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır."
Harun Yıldırım = Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = Ey Dâvud, biz seni yer yüzünde bir halîfe yapdık. O halde insanlar arasında hak (ve adalet) le hükmet. (Hükmünde) hevâ (ve heves) e (hissiyyâtına) tâbi' olma ki bu, seni Allah yolundan sapdırır. Çünkü Allah yolundan sapanlar (yok mu?) hesâb gününü unutdukları için onlara pek çetin bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Ey Dâvûd! Muhakkak ki biz, seni yeryüzünde bir halîfe kıldık; öyle ise insanlar arasında hak ile hükmet; ve nefsinin arzusuna uyma! Yoksa (bu) seni Allah’ın yolundan saptırır. Şübhesiz Allah’ın yolundan sapanlar yok mu, hesab gününü unuttuklarından dolayı onlar için (pek) şiddetli bir azab vardır.
İbni Kesir = Ey Davud; seni gerçekten yeryüzüne halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet. Heveslere uyma ki bu, seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz ki Allah'ın yolundan sapanlara; onlara hesab gününü unuttuklarından ötürü, şiddetli bir azab vardır.
Kadri Çelik = “Ey Davud! Şüphesiz biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; yoksa sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar (var ya), hesap gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azap vardır.”
Muhammed Esed = (Ve şöyle dedik:) "Ey Davud! Seni (bir Peygamber ve böylece) yeryüzündeki halifemiz kıldık: öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, boş arzu ve heveslere uyma, sonra onlar seni Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanları ise, Hesap Günü'nü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap bekler!"
Mustafa İslamoğlu = (Ve nida ettik): "Ey Davud! Elbet sana yeryüzünde iktidarı Biz verdik: O halde insanlar arasında adaletle hükmet, (kimsenin) heva ve arzusuna kapılma ki, sonra seni Allah yolundan saptırırlar. Şu kesin ki Allah yolundan sapan kimseler, Hesap Günü'nü unutmalarından dolayı şiddetli bir cezaya çarptırılırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (25-26) Artık bunun için O'nu yarlığadık ve şüphe yok ki, O'nun için Bizim katımızda elbette bir yakınlık vardır ve bir akıbet güzelliği vardır. Ey Dâvûd! Şüphe yok ki, Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık nâs arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için bir şiddetli azap vardır.
Ömer Öngüt = "Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet! Hevâ ve hevese uyma! Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Şüphesiz ki Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır. "
Şaban Piriş = -Ey Davud, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında adaletle hüküm ver. Keyfine tabi olma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttukları için şiddetli bir azap vardır.
Sadık Türkmen = “ey davud! Biz seni yeryüzünde yönetici kıldık. Öyleyse, insanlar arasında hak ile/adalet ile hükmet ve keyfe/hevaya uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır.” Şüphe yok ki Allah’ın yolundan sapanlara ise, hesap gününü umursamadıklarından dolayı, şiddetli bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Ey Davud! Biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unuttuklarından dolayı çetin azab vardır.
Suat Yıldırım = "Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın." Allah yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için, şiddetli bir azap vardır.
Süleyman Ateş = "Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet; keyf(in)e uyma, sonra seni Allâh'ın yolundan saptırır. Allâh'ın yolundan sapanlar ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı, çetin azâba uğrayacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = «Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar, hesap gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azab vardır.»
Ümit Şimşek = Ey Davud, Biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet. Keyfe tâbi olma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden, çetin bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey Davûd, seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hakla hükmet; geçici hevese uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmuş olmaları yüzünden şiddetli bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = Ey Dâvud! Muhakkak ki Biz, seni yeryüzünün halifesi kıldık. Bunun için insanlar arasında hak ile hükmet! Ve hevaya (nefse) tâbî olma! Aksi halde seni, Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Ey Davud! Biz sana yeryüzünde insanların işlerini görmen için yetki verdik. İnsanların arasında adaletle hüküm ver ve nefsinin arzularına uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan alıkoyar. Muhakkak ki Allah’ın gösterdiği yoldan sapıtanlar için, hesap gününü unutmaları sebebiyle çok şiddetli bir azap var.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ
Sâd / 27 -
Ve mâ halaknâs semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtılâ(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Diyanet İşleri = Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkâr edenlerin hâline!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz, göğü ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, kâfir olanların zannı; artık vay haline kâfirlerin ateşten.
Abdullah Parlıyan = Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna ve anlamsız yaratmadık, bu sadece Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin zan ve iddiasıdır. Vay hallerine, cehennem ateşindeki bu kimselerin.
Adem Uğur = Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
Ahmed Hulusi = Semâyı, arzı ve ikisi arasındakileri işlevsiz olarak yaratmadık! O (işlevsiz düşünmek), hakikat bilgisini inkâr edenlerin zannıdır! Bu yüzden yazıklar olsun o hakikat bilgisini inkâr edenlere, yakan (dünyalarında)!
Ahmet Tekin = Göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları ve imkânları, biz boş yere yaratmadık. O, inkârda ısrar edenlerin düşünce ve inancıdır. Onun için, vay kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden ateşe girecek kâfirlerin haline!
Ahmet Varol = Biz göğü, yeri ve bu ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu inkâr edenlerin zannıdır. (İçine atılacakları) ateşten dolayı inkâr edenlerin vay haline!
Ali Bulaç = Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o inkâr edenlere.
Ali Fikri Yavuz = Biz, o gök ile yeri ve aralarındakileri boşuna yaratmadık. (Bunların yaratılması boşunadır sözü) o kâfirlerin zannıdır. Bu yüzden kâfirlere ateşten şiddetli bir azab vardır.
Ali Ünal = Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında yer alan her şeyi, boş yere, gayesiz (ve insanlar heva ve heveslerine göre davranabilsinler diye) yaratmadık. Böyle bir düşünce, ancak küfredenlerin zannından ibarettir. (Girecekleri) Ateş’ten dolayı vay haline o küfredenlerin!
Bayraktar Bayraklı = Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
Bekir Sadak = Gogu, yeri ve ikisinin arasinda bulunanlari bosuna yaratmadik. Bunun bosuna oldugu, inkar edenlerin sanisidir. Vay atese ugrayacak inkarcilarin haline!
Celal Yıldırım = Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna, anlamsız yaratmadık. Bu, sadece inkarcıların zan ve iddiasıdır. Ateşten vay o kâfirlere!.
Cemal Külünkoğlu = Biz göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkârcıların kuruntusudur. Vay o inkârcıların ateşteki haline!
Diyanet İşleri (eski) = Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak inkarcıların haline!
Diyanet Vakfi = Gogu, yeri ve ikisinin arasinda bulunanlari bosuna yaratmadik. Bunun bosuna oldugu, inkar edenlerin sanisidir. Vay atese ugrayacak inkarcilarin haline!
Edip Yüksel = Göğü, yeri ve aralarındakileri boş yere yaratmadık. Bu inkar edenlerin sanısıdır. Kendilerini ateşe soktukları için inkar edenlere yazıklar olsun.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem o Göğü ve Yeri aralarındakileri biz boşuna yaratmadık o, o küfredenlerin zannı, onun için küfredenlere ateşten bir veyl var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem o göğü, yeri ve aralarındakileri Biz boşuna yaratmadık. O, küfredenlerin zannı. Onun için küfredenlere ateşten bir veyl var.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem o göğü, yeri ve aralarındakileri biz boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır. Onun için vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline!
Gültekin Onan = Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o küfredenlere.
Harun Yıldırım = Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
Hasan Basri Çantay = O göğü, O yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri biz boşuna yaratmadık. Bu, o küfredenlerin zannıdır. Bu yüzden küfredenlere ateşden helak vardır.
Hayrat Neşriyat = Hem göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Artık, ateşten dolayı vay hâline o küfre düşenlerin!
İbni Kesir = Biz; göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu, küfretmiş olanların zannıdır. Vay o küfretmiş olanlara, cehennem ateşinden.
Kadri Çelik = Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azaptan) dolayı vay o küfre sapanlara!
Muhammed Esed = Ve Biz, hakikati inkar edenlerin sandığı gibi, göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık. Vay hallerine (cehennem) ateşindeki o inkarcıların!
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık; bu, inkarda direnenlerin bakış açısıdır: yazıklar olsun (kendilerini mahkum ettikleri) ateşten dolayı inkarda direnen o kimselere!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve göğü ve yeri ve bunların arasında olanları beyhûde yere yaratmadık. Bu, küfre düşenlerin zannıdır. Artık küfre düşmüş olanlara ateşten bir helâk vardır.
Ömer Öngüt = Biz göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Ateşten dolayı vay o kâfirlere!
Şaban Piriş = Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Ateşe atılacak inkarcıların vay haline...
Sadık Türkmen = Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, ancak inkârcıların zannıdır. Ateşten dolayı inkârcıların vay haline!..
Seyyid Kutub = Göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık, inkâr edenler, kainatın boş bir tesadüf eseri olduğunu söylerler, bu onların zannıdır. Vay ateşe uğrayacak inkârcıların haline.
Suat Yıldırım = Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları gayesiz, boşuna yaratmadık. Bu sadece kâfirlerin bir zannı ve iddiasıdır. Artık o ateşten vay haline o kâfirlerin!
Süleyman Ateş = Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık (bunlar bir tesâdüf eseri değildir) bu, inkâr edenlerin zannıdır, (onlar kâinâtın boş bir tesadüf eseri olduğunu söylerler). Ateşten vay hallerine o nankörlerin!
Tefhim-ul Kuran = Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o küfretmekte olanlara.
Ümit Şimşek = Biz göğü, yeri ve arasındakileri boşuna yaratmadık. Bu kâfirlerin zannıdır. Cehennem ateşinden, o kâfirlerin başlarına gelecek var!
Yaşar Nuri Öztürk = Biz şu göğü ve yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Böyle düşünmek, küfre sapanların sanısıdır. Vay hallerine o inkârcıların, ateş yüzünden!
İskender Ali Mihr = Ve gökyüzünü, arzı ve ikisi arasındaki şeyleri bâtıl (boşuna) yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Artık ateş sebebiyle (azap edilecekleri için) inkâr edenlerin vay haline.
İlyas Yorulmaz = Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri boşu boşuna yaratmadık. Bu, doğruları inkar edenlerin zanları. Doğruları inkâr edenler, ateşe gireceklerinden dolayı, vay başlarına geleceklere.
أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ
Sâd / 28 -
Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttakîne kel fuccâr(fuccâri).
Diyanet İşleri = Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız, yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muâmeleyi mi yapacağız?
Abdullah Parlıyan = Biz iman edip, doğru dürüst işler işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk işleyenler gibi mi veya yolunu Allah ve kitabıyla bulanları doğru yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Adem Uğur = Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Ahmed Hulusi = Yoksa (hakikatlerine) iman edip imanın gereğini uygulayanları, arzda (bedensel yaşamda) bozuk inançları doğrultusunda yaşayanlar gibi mi kılarız? Yahut Allâh için korunanları, füccar (yaratılış fıtratına uymayan şekilde yaşayanlar) gibi mi kılarız?
Ahmet Tekin = Yoksa iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlere, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlara, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlara, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlere, yeryüzünde, ülkede bozgunculuk yapanlar gibi mi, muamele yapacağız? Yahut, Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere azgın günahkârlara davrandığımız gibi mi davranacağız?
Ahmet Varol = Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi tutacağız? Yoksa takva sahiplerini yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Ali Bulaç = Yoksa Biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa biz, iman edib de salih ameller işliyenleri, o yeryüzündeki müfsidler (müşrikler) gibi yapar mıyız? Yahud Allah’dan korkan takva sahiblerini kâfirler gibi yapar mıyız?
Ali Ünal = Yoksa Bizim iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla veya hayatlarını günahlardan uzak Dindiyanet örtüsü altında geçiren (müttakî)lerle, üzerlerinden Dindiyanet örtüsünü sıyırmış günahkârları bir tutacağımızı mı sanıyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa biz, inanıp yararlı iş yapanlara, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi davranacağız? Veya Allah'a saygı duyanları günahkârlar gibi mi sayacağız?
Bekir Sadak = Yoksa, inanip yararli is isleyenleri, yeryuzunde, bozguncular gibi mi tutariz? Yoksa, Allah'a karsi gelmekten sakinanlari yoldan cikanlar gibi mi tutariz?
Celal Yıldırım = Yoksa biz, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi veya (Allah'tan) korkup (inkâr ve fitneden) sakınanları yozmuş sapıklar gibi mi tutacağız ?
Cemal Külünkoğlu = İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutsaydık? Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları yoldan sapmışlarla bir mi saysaydık?
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, inanıp yararlı iş işleyenleri, yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa, Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?
Diyanet Vakfi = Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Edip Yüksel = İnanıp iyi davrananları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Erdemlilere, yoldan çıkanlar gibi mi davranacağız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa iyman edib de salih salih işler yapanlar biz o Yerdeki müfsidler gibi yapar mıyız? Yoksa o korunan müttekıleri arsız çapkınlar gibi yapar mıyız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa iman edip de salih amel işleyenleri Biz o yeryüzündeki bozguncular gibi yapar mıyız? Yoksa o takva sahiplerini, arsız çapkınlar gibi yapar mıyız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa, iman edip de salih amel işleyenleri biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi yapar mıyız? Yoksa o takva sahiplerini azgın günahkarlar gibi yapar mıyız?
Gültekin Onan = Yoksa biz, inanıp salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
Harun Yıldırım = Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Hasan Basri Çantay = Yoksa biz îman edib de güzel güzel amel (ve hareket) edenleri yer yüzünde fesâd çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahud (Allahdan) korkanları doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız?
Hayrat Neşriyat = Yoksa îmân edip sâlih ameller işleyenleri, yeryüzünde o fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa takvâ sâhiblerini (yoldan çıkan) o günahkârlar gibi mi kılacağız?
İbni Kesir = Yoksa Biz; iman etmiş ve salih amel işlemiş olanları, yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi kılarız? Yoksa Biz; muttakileri, facirler gibi mi tutarız?
Kadri Çelik = Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Muhammed Esed = (Yoksa,) inanıp doğru ve yararlı işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutsaydık? Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları yoldan sapmışlarla bir mi tutsaydık?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa iman eden ve ıslaha hizmet edenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutsaydık? Yoksa sorumlu davrananları, sorumsuz sapıklarla bir mi tutsaydık?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ya imân edenleri ve sâlih sâlih amellerde bulunanları yeryüzünde fesada çalışıp duranlar gibi kılar mıyız? Ya muttakîleri günahkârlar gibi kılar mıyız?
Ömer Öngüt = Yoksa biz iman edip de sâlih ameller yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi yapacağız? Biz takvâ sahiplerini yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Şaban Piriş = Yoksa, iman edip, doğruları yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Yoksa, korunanları, günahkarlarla denk mi tutacağız?
Sadık Türkmen = Yoksa iman edenleri ve iyi işler yapanları, yeryüzünde fesat/karışıklık çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut korunup sakınanları, yoldan çıkan/suçlular gibi mi tutacağız?
Seyyid Kutub = Yoksa biz iman edip de güzel amel ve hareket edenleri yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut Allah’tan korkanları doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız?
Suat Yıldırım = Biz hiç, iman edip makbul ve güzel iş yapanlara, ülkede fesat çıkararak nizamı bozanlarla aynı muameleleri yapar mıyız? Yahut Allah’ı sayıp kötülüklerden sakınanları, yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?
Süleyman Ateş = Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa korunanları yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
Ümit Şimşek = Biz iman edip güzel işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk edenlerle bir tutar mıyız? Yahut kötülükten sakınanları yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa biz, iman edip hakka ve barışa yönelik işler yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla aynı mı tutacağız? Yoksa takva sahiplerini, arsız sapıklar gibi mi yapacağız?
İskender Ali Mihr = Hiç âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) ve amilüssalihat (nefs tezkiyesi) yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla ya da takva sahiplerini, facirlerle bir tutar mıyız?
İlyas Yorulmaz = Yoksa biz, iman edip doğru işler yapanlarla, yeryüzünde bozgunculuk yapanları veya Allah dan korunup sakınanlarla, günahkar suçluları bir mi tutacağız?
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
Sâd / 29 -
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ulûl elbâb(elbâbi).
Diyanet İşleri = Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir kitaptır bu ki onu, kutlu olarak sana indirdik, âyetlerini iyice bir düşünsünler aklı başında olanlar ve ondan öğüt alsınlar diye.
Abdullah Parlıyan = Biz sana hayrı, bereketi bol ve sürekli bir kitap indirdik ki, ayetlerini iyice bir düşünsünler, aklı başında olanlar ondan öğüt ve ders alsınlar diye.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
Ahmed Hulusi = Sana inzâl ettiğimiz bu mübarek Bilgi, O'nun işaretlerini derinliğine tefekkür etmeleri; öze ermiş akıl sahiplerinin de (hakikati) hatırlamaları içindir!
Ahmet Tekin = Bu, sana indirdiğimiz Kur’ân, hayrı öğreten, insanlara faydalı mübarek bir kitaptır. Akıl ve vicdan sahipleri âyetlerini ciddi ciddi düşünüp, kendilerine neler kazandırabileceğini hesap etsinler, öğüt alsınlar diye indirdik.
Ahmet Varol = (Bu), ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Ali Bulaç = (Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Ali Fikri Yavuz = Sana indirdiğimiz bu Kur’an, hayır ve bereketi çok bir kitabdır. Tâ ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahibleri ibret alsınlar.
Ali Ünal = (Bu,) hayır, bereket ve feyiz yüklü bir Kitap’tır ki, onu sana, (bütün şuurlu varlıklar) âyetleri üzerinde derinliğine ve etraflıca düşünsünler ve gerçek idrak sahipleri ondan gereken ders ve öğüdü alsınlar diye indiriyoruz.
Bayraktar Bayraklı = Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.[480]
Bekir Sadak = Sana indirdigimiz bu Kitap mubarektir; ayetlerini dusunsunler, akli olanlar da ogut alsinlar.
Celal Yıldırım = Biz, sana feyiz ve bereketli bir Kitap indirdik; âyetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
Cemal Külünkoğlu = (Bu Kur'an,) âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Diyanet İşleri (eski) = Sana indirdiğimiz bu Kitap mübarektir; ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
Edip Yüksel = Sana indirdiğimiz bu kitap kutludur; ayetlerini incelesinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir kitab ki indirdik, çok mübarek, âyetlerini düşünsünler ve ıbret alsın temiz özlüler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu çok mübarek kitabı, sana, özü temizler ayetlerini düşünsünler ve ibret alsınlar diye indirdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun âyetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.
Gültekin Onan = (Bu Kuran,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Harun Yıldırım = Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
Hasan Basri Çantay = (Bu Kur'an), âyetlerini iyiden iyi düşünsünler, temiz akıl saahibleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitabdır.
Hayrat Neşriyat = (İşte bu,) âyetlerini düşünsünler ve akıl sâhibleri ibret alsın diye onu sana indirdiğimiz mübârek bir Kitab’dır.
İbni Kesir = Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahibi olanlar öğüt alsınlar diye, sana mübarek bir kitab indirdik.
Kadri Çelik = (Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Muhammed Esed = (Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal ilahi kelam(da her şeyi açıkladık ki) insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl iz'an sahipleri ondan ders alsınlar.
Mustafa İslamoğlu = Sana müberek bir kitab olan bu (Kur'an'ı) Biz indirdik ki, herkes onun mesajları üzerinde iyice düşünsün de akıl izan sahipleri ders alsın diye.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu bir kitaptır ki, O'nu sana indirdik, mübarektir. Âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar diye.
Ömer Öngüt = Resulüm! Bu Kur'an, âyetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve akl-ı selim sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı mübarek bir kitaptır.
Şaban Piriş = Akıl sahiplerinin, ayetlerini düşünmeleri ve öğüt almaları için sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sadık Türkmen = Sana indirdiğimiz bir kitaptır. Çok mübarek/bereketli/verimli!.. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar!
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Bu Kur'an çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsın.
Suat Yıldırım = Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar.
Süleyman Ateş = Sana (bu) mübarek Kitabı indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve sâğduyu sâhipleri öğüt alsınlar.
Tefhim-ul Kuran = (Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Ümit Şimşek = Bu kutlu bir kitaptır ki, âyetleri üzerinde iyice düşünsünler ve aklıselim sahipleri öğüt alsın diye sana indirmiş bulunuyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = Kutsal/bereketli bir Kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.
İskender Ali Mihr = Bu Mübarek Kitabı sana indirdik, âyetleri ile tedbir alsınlar ve ulûl’elbab tezekkür etsin diye.
İlyas Yorulmaz = Sana kutsal bir kitap olarak, ayetlerini düşünüp anlasınlar ve akıl sahipleri sorumluluklarını hatırlasınlar diye biz indirdik.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Sâd / 30 -
Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abdu, innehû evvâb(evvâbun).
Diyanet İşleri = Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Dâvûd'a Süleyman'ı ihsân ettik, ne güzel bir kuldu, şüphe yok ki o, dâimâ Rabbine dönen, tövbe eden bir kuldu.
Abdullah Parlıyan = Biz Davud'a oğul olarak Süleyman'ı armağan ettik. O ne güzel bir kuldu, daima Allah'a döner, Allah'a sığınırdı.
Adem Uğur = Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Ahmed Hulusi = Bir de Davûd’a (oğlu) Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu? Çünkü o, daima (Allah’ın rızasına ve ibadetine) rücû edendi.
Ahmet Tekin = Biz Dâvûd’a Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel, bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı bir kuldu. Sesli zikir ve tesbih ile Allah’a yönelirdi.
Ahmet Varol = Biz Dâvûd'a Süleyman'ı bağışladık. Süleyman ne iyi bir kuldu! Çünkü o, daima Allah'a yöneliyordu.[481]
Ali Bulaç = Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Ali Fikri Yavuz = Bir de Davûd’a (oğlu) Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu? Çünkü o, daima (Allah’ın rızasına ve ibadetine) rücû edendi.
Ali Ünal = (Risalet misyonu içinde hilâfet vazifesini hakkıyla yerine getiren) Davud’a Süleyman’ı bahşettik. Ne güzel kuldu (Süleyman)! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.
Bayraktar Bayraklı = Biz Dâvûd'a Süleyman'ı bağışladık. Süleyman ne iyi bir kuldu! Çünkü o, daima Allah'a yöneliyordu.[481]
Bekir Sadak = Davud'a Suleyman'i bahsettik; o ne guzel bir kuldu! Dogrusu o daima Allah'a yonelirdi.
Celal Yıldırım = Davud'a Süleyman'ı ihsan ettik. Ne güzel kuldur O! Şüphesiz O, devamlı Allah'a yönelip gönlünü O'na verendi.
Cemal Külünkoğlu = Biz Davud'a (oğul olarak) Süleyman'ı bahşettik. O, ne güzel bir kuldu! O, her zaman bize yönelirdi.
Diyanet İşleri (eski) = Davud'a Süleyman'ı bahşettik; o ne güzel bir kuldu! Doğrusu o daima Allah'a yönelirdi.
Diyanet Vakfi = Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.
Edip Yüksel = Davud'a, Süleyman'ı verdik. İyi bir kuldu, (Tanrı'ya) sürekli yönelen biriydi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de Davuda Süleymanı bahşettik, ne güzel kul, o cidden bir evvab
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de Davud'a Süleyman'ı ihsan ettik; ne güzel kuldu. O tesbih edip Allah'a yönelirdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de Davud'a Süleyman'ı bahşettik. Süleyman ne güzel kuldu. Çünkü o seslice tesbih edip Allah'a yönelirdi.
Gültekin Onan = Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O ne güzel kuldu. Çünkü o, [Tanrı'ya] yönelen / dönen (evvab) biriydi.
Harun Yıldırım = Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.
Hasan Basri Çantay = Biz Dâvuda (oğlu) Süleymanı ihsan etdik. (Süleyman) ne güzel kuldu! Çünkü o, (tesbîhde, zikirde ve bütün vakıtlarında) dâima (Allaha) dönen (bir zât) di.
Hayrat Neşriyat = Bir de Dâvûd’a (oğlu) Süleymân’ı ihsân ettik. (O Süleymân) ne iyi kuldu! Hakikaten o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimseydi!
İbni Kesir = Davud'a da Süleyman'ı lutfettik. O ne güzel bir kuldu ve muhakkak ki o, Allah'a yönelirdi.
Kadri Çelik = Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, pek de güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi.
Muhammed Esed = Ve biz Davud'a (oğul olarak) Süleyman'ı armağan ettik; o, ne güzel bir kul(umuz oldu)! O, her zaman Bize yönelirdi.
Mustafa İslamoğlu = Davud'a bir de Süleyman'ı bahşettik: o ne güzel kuldu; çünkü o sürekli Bize yönelirdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Davûd için Süleyman'ı bağışladık. Ne güzel kul! Şüphe yok ki, O (Hakk'a) dönücü idi.
Ömer Öngüt = Davut'a da Süleyman'ı bahşettik. O ne güzel kul idi, daima Allah'a yönelirdi.
Şaban Piriş = Davud’a Süleyman’ı bağışlamıştık. O, ne güzel bir kuldu. O, Allah’a yönelen biriydi.
Sadık Türkmen = Süleyman’ı da... Davud’a (evlât olarak) verdik. Ne güzel bir kul! Hep bize yönelirdi.
Seyyid Kutub = Biz Davud'a Süleyman'ı hediye ettik. Süleyman ne güzel kuldu! Doğrusu O daima Allah'a yönelirdi.
Suat Yıldırım = (Bunları belirttikten sonra tekrar Davud’un kıssasına dönelim:) Davud’a evlat olarak Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu! Hep Allah’a yönelirdi.
Süleyman Ateş = Biz Dâvûd'a Süleymân'ı armağan ettik, (Süleymân) ne güzel kuldu! Hep Allâh'a başvururdu.
Tefhim-ul Kuran = Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Ümit Şimşek = Davud'a Biz Süleyman'ı bağışladık. Ne güzel bir kuldu o; doğrusu, Allah'a yönelmiş bir kimseydi.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Davûd için Süleyman'ı bağışladık. Ne güzel kul! Şüphe yok ki, O (Hakk'a) dönücü idi.
İskender Ali Mihr = Ve Dâvud (a.s)’a oğlu Süleyman’ı, armağan ettik. Ne güzel kul. Muhakkak ki o evvabtı (Allah’a ulaşmıştı).
İlyas Yorulmaz = Davud’a Süleyman’ı bağışladık, Süleyman ne güzel bir kuldu ve o hep Rabbine samimi olarak yönelirdi.
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ
Sâd / 31 -
İz urıda aleyhi bil aşiyyis sâfinâtul ciyâd(ciyâdu).
Diyanet İşleri = Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani ona, üç ayağının üstünde duran ve ön ayaklarından birini büküp tırnağını yere dayayan yürük atlar arzedilmişti öğleden sonra.
Abdullah Parlıyan = Hani akşama doğru Süleyman'a üç ayağının üstünde duran ve ön ayaklarından birini büküp, tırnağını yere dayayan, savaş için koşu atları önüne getirilmişti de;
Adem Uğur = Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Ahmed Hulusi = Hani Ona akşam olurken üç ayağı üzere durup bir ayağını tırnak üzere diken (görkemli), iyi cins koşu atları arzolunmuştu.
Ahmet Tekin = Hani akşama doğru, kendisine, bir ayağını tırnağının üzerine, diğerlerini normal basarak duran cins yarış atları gösterilmişti.
Ahmet Varol = Hani ona akşam üstü safkan, yağız koşu atları gösterilmişti. [4]
Ali Bulaç = Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
Ali Fikri Yavuz = Hani ona öğleden sonra, saf-kan meşhur koşucu atlar arz olundukda,
Ali Ünal = Bir gün öğleden sonra kendisine (cihad için beslenen,) durduklarında sakin, koştuklarında süratli safkan atlar arz edildi.
Bayraktar Bayraklı = Ona bir akşamüstü, üç ayak üzerine duran, soylu atlar sunulmuştu.
Bekir Sadak = Ona bir aksam ustu, calimli, cins kosu atlari sunulmustu.
Celal Yıldırım = Hani akşama doğru ona, durdukları zaman sakin, koştukları zaman sür'atli iyi cins koşu atları gösterilmişti.
Cemal Külünkoğlu = Hani akşamüstü kendisine bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üçayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
Diyanet İşleri (eski) = Ona bir akşam üstü, çalımlı, cins koşu atları sunulmuştu.
Diyanet Vakfi = Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Edip Yüksel = Bir akşam, ona güzel koşu atları sunulmuştu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arzolundukda kendisine akşam üstü sâfinat halinde halıs atlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendisine akşam üstü üç ayağını basıp dördüncüsünü tırnağını dikerek duran safkan atlar gösterildiğinde:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani kendisine bir zaman akşam üstü iyi cins ve rahvan atlar gösterilmişti.
Gültekin Onan = Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan yağız atlar sunulmuştu.
Harun Yıldırım = Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Hasan Basri Çantay = Hani ona öğleden sonra bir ayağını tırnağı üstüne dikib üç ayağının üzerinde duran sür'atli koşu atları gösterilmişdi de,
Hayrat Neşriyat = Hani ona bir ikindi sonrası, (bir ayağını tırnağı üzerine kaldırıp diğer) üç ayağı üzerinde duran ve sür'atli koşan atlar arz edilmişti.
İbni Kesir = Hani ona bir akşam, çalımlı ve cins koşu atları sunulmuştu.
Kadri Çelik = Hani akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını tırnağının üzerine diken (çalımlı ve safkan) atlar sunulmuştu.
Muhammed Esed = (Ve) akşama doğru soylu koşu atları önüne getirildiğinde (bile),
Mustafa İslamoğlu = Hani, gün batımına doğru kendisine soylu ve favori atlar sunulmuştu da,
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakti ki, O'na süratle yürür durur hâlis atlar, öğleden sonra gösterilmişti.
Ömer Öngüt = Ona bir akşam üstü, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken, çalımlı safkan koşu atları sunulmuştu.
Şaban Piriş = Bir akşam üzeri ona safkan koşu atları sunulmuştu.
Sadık Türkmen = Hani, safkan koşu atları öğleden sonra ona sunulmuştu.
Seyyid Kutub = Ona bir akşam üstü, çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Suat Yıldırım = Hani bir gün ikindi vakti ona, durduğunda sakin, koştuğu zaman ise süratli safkan koşu atları gösterilmişti.
Süleyman Ateş = Akşam üstü kendisine sâfin (görkemli) hızlı koşan (sâf kan Arap) atları gösterilmişti.
Tefhim-ul Kuran = Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
Ümit Şimşek = Hani bir ikindi vakti ona duruşu zarif, koşması çevik mi çevik atlar sunulmuştu.
Yaşar Nuri Öztürk = Akşam üstü kendisine, üç ayak üzerine basıp bir ayağını tırnak üstüne diken safkan koşu atları sunulmuştu.
İskender Ali Mihr = Ona bir akşam vakti, koşmaya hazır, iyi cins atlar sunulmuştu.
İlyas Yorulmaz = Akşam vakti, koşulmuş güzel atlar ona getirildiklerinde.
فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ
Sâd / 32 -
Fe kâle innî ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbî, hattâ tevârat bil hıcâb(hıcâbi).
Diyanet İşleri = (32-33) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman , “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken gerçekten de demişti, ben, güzel atları, Rabbimi anarak severim ve sonunda güneş, perde altına girmişti de.
Abdullah Parlıyan = “Ben güzel olan herşeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır” derdi. Atlar koşarak uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar, bu sözleri tekrarladı, daha sonra
Adem Uğur = (32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Ahmed Hulusi = (Onları seyrederken Süleyman kendi kendine düşündü) dedi ki: "Rabbimin zikrinden (müşahedesinden) atların sevgisine yönelip meşgul oldum". . . Nihayet (atlar gidip) gözden kayboldu!
Ahmet Tekin = Süleyman: 'Ben hayırlı mal, hayırda kullanılacak mal sevgisini, at sevgisini Rabbimin kitabındaki emrinden, emrine bağlılığımdan dolayı benimsedim' dedi. Nihayet eğitim alanındaki atlar toz duman içinde gözden kayboldu.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Doğrusu ben mal sevgisine kapıldım da, Rabbimin zikrinden geri kaldım.' [5] Nihayet (güneş) perdenin arkasına gizlendi.
Ali Bulaç = O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
Ali Fikri Yavuz = O şöyle demişti: “- Beni bu mal (at) sevgisi, Rabbime ibadetden (ikindi namazını kılmaktan) alıkoydu.” Nihayet güneş batmıştı.
Ali Ünal = (Onları bir süre izleyen Süleyman), “Benim bu atlara olan sevgim (bizzat onlar sebebiyle değil), Rabbimi hatırlattıkları ve O’nun adını yaymaya hizmet ettikleri içindir.” dedi. Ve atlar, gözden kayboluncaya kadar (onları izledi).
Bayraktar Bayraklı = Süleyman, “Rabbimi hatırlattıklarından dolayı atları severim” dedi. Gözünden kaybolana kadar onlara baktı.
Bekir Sadak = (32-33) Suleyman: «Dogrusu ben bu iyi mallari, Rabbimi anmayi sagladiklari, icin severim» demisti. Kosup, toz perdesi arkasinda kaybolduklari zaman: «Artik yeter, onlari bana geri getirin» dedi. Bacaklarini ve boyunlarini sivazlamaya baslamisti.
Celal Yıldırım = O da, şüphesiz ben mal sevgisini Rabbımı anmama vesile olduğu için severim, demişti. Tâ ki toz perdesi ardında gözden kaybolmuşlardı..
Cemal Külünkoğlu = (32-33) (Süleyman) şöyle demişti: “Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi hatırlatır bana!” Sonunda bu atlar gözden kaybolup gittikleri zaman: “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Diyanet İşleri (eski) = (32-33) Süleyman: 'Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim' demişti. Koşup, toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: 'onları bana getirin' dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.
Diyanet Vakfi = (32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Mal ve mülk sevgisi beni Rabbimi anmaktan alıkoydu. Ta ki, o (güneş) bir örtünün ardından kayboldu.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ben dedi, o hayır sevgisini rabbımın zikrinden sevdim, nihayet hıcaba gizlendi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ben, at sevgisine, Rabbimi anmaktan ötürü tutuldum. Nihayet (atlar) hicaba gizlendi (ahırlara çekildi veya koşuda gözden kayboldular).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Ben, dedi, at sevgisini, Rabbimi anmaktan ötürü tercih ettim.» Nihayet atlar perdenin arkasına gizlendi.
Gültekin Onan = O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
Harun Yıldırım = (32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. Onları tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Hasan Basri Çantay = «Gerçek ben, mal (ya'ni at) sevgisine (sırf) Rabbimi zikretmek için düşdüm» demişdi. Nihayet (bu atlar) perdenin arkasına gizlenmiş (ler) di.
Hayrat Neşriyat = Bu yüzden demişti ki: 'Doğrusu ben Rabbimin zikrinden (cihâda yarayışlı hayvanlar olmasından) dolayı hayra muhabbeti (o atları) sevdim.' Nihâyet (eğitilen o atlar sür'atle koştular da sanki ufukta) perdenin arkasına gizlendiler (gözden kayboldular).
İbni Kesir = Demişti ki: Doğrusu ben, Rabbımı zikretmek için mal sevgisine düştüm. Nihayet perdenin arkasına gizlenmişti.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Doğrusu ben bu atların sevgisini, Rabbimi anmayı sağladıkları için sevdim.” Sonunda atlar (öylece koşarak) perdede (ufukta) görünmez oldular.
Muhammed Esed = "Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır!" derdi; (atlar koşarak uzaklaşıp) gözden kayboluncaya kadar (bu sözleri tekrarladı. Daha sonra,)
Mustafa İslamoğlu = "Elbet ben güzel olan her şeyi severim" demişti, "çünkü bana Rabbimi hatırlatır!" Ta ki (bunu) atlar gözden kayboluncaya kadar tekrarladı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Ben Rabbimin zikrinden dolayı hayrı severcesine (o atları) seviverdim.» Nihâyet (güneş veya atlar) hicap ile gizlenmiş oldu.
Ömer Öngüt = Dedi ki: "Ben mal sevgisini Rabbimi anmama vesile olduğu için tercih ettim. " Tâ ki toz perdesi altında gözden kayboldular.
Şaban Piriş = O da şöyle demişti: -Ben, malı, Rabbimin zikrine vesile olduğu için seviyorum. Sonunda atlar toz perdesinin arkasında kaybolmuştu.
Sadık Türkmen = Ve demişti ki: “Gerçekten ben mal sevgisi (atları sevmek) ile meşgulken, Rabbimi anmaktan uzak kaldım.” Nihayet (atlar) perdenin arkasına girince;
Seyyid Kutub = Süleyman, «Gerçekten ben at (mal) sevgisine Rabb'imi anmayı sağladıkları için düştüm» dedi. Atlar koşup toz perdesi arkasından kayboldular.
Suat Yıldırım = (32-33) Onlarla ilgilenip "Ben Rabbimi hatırlattıkları için güzel şeyleri severim." dedi ve onlar gözden kayboluncaya dek onları seyredip durdu. Sonra: "Onları tekrar bana getirin!" deyip bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Süleyman Ateş = "Ben, dedi, mal sevgisini, Rabbimi anmaktan (ötürü) tercih ettim." Nihâyet bu atlar perde ile gizlendi (koşup dağın arkasına düşmekle gözden kayboldu).
Tefhim-ul Kuran = O da demişti ki: «Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim.» Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
Ümit Şimşek = Süleyman, 'Rabbimi hatırlattığı için mal sevgisi bana hoş geliyor' dedi. Nihayet atlar gözden kayboldular.
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Servet sevgisini, Rabbimi anmak için benimsedim." Nihayet Güneş perde ardına çekildi.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine dedi ki: "Muhakkak ki ben, (onları) Rabbimi zikrettiğim için hayır (hayra, daimî zikre ulaşanların) sevgisi ile seviyorum." (Atlar tozu dumana katıp koşarak toz) perdesinin arkasında kaybolunca.
İlyas Yorulmaz = Atlar gözden kayboluncaya kadar “Bana Rabbimi hatırlatmalarından dolayı, sahip olduğum bu malları çok seviyorum” demişti.
رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ
Sâd / 33 -
Ruddûhâ aleyye, fe tafika meshan bis sûkı vel a’nâk(a’nâkı).
Diyanet İşleri = (32-33) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman , “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Getirin onları bana demişti, atlar getirilince de onların ayaklarını, boyunlarını okşamaya, yelelerini taramaya koyulmuştu.
Abdullah Parlıyan = “Onları bana getirin!” diye emretti ve bacaklarıyla boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Adem Uğur = (32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Ahmed Hulusi = "Onları bana geri getirin" (dedi Süleyman). . . (Atların) bacaklarını ve boyunlarını (bu defa müşahede ile) mesh etmeye başladı.
Ahmet Tekin = Süleyman : 'Onları tekrar yanıma getirin' diye emretti. Atlar gelince onların bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Ahmet Varol = 'Onları bana geri getirin' dedi. Hemen ayaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı. [6]
Ali Bulaç = "Onları bana geri getirin" (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Ali Fikri Yavuz = (Bunun üzerine, atlar kendisini meşgul edib ibadetten alıkoyduklarından onları Allah için kurban etmeye kasd etti ve şöyle dedi): “- Onları bana geri getirin.” Artık ayaklarını ve boyunlarını kesib kurban etmeğe başladı.
Ali Ünal = “Onları bana geri getirin!” diye emretti. Gelince de, onların bacaklarını ve boyunlarını şefkatle okşadı.
Bayraktar Bayraklı = “Onları bana tekrar getiriniz” dedi. Bacaklarını ve boyunlarını ovmaya başladı.
Bekir Sadak = (32-33) Suleyman: «Dogrusu ben bu iyi mallari, Rabbimi anmayi sagladiklari, icin severim» demisti. Kosup, toz perdesi arkasinda kaybolduklari zaman: «Artik yeter, onlari bana geri getirin» dedi. Bacaklarini ve boyunlarini sivazlamaya baslamisti.
Celal Yıldırım = Sonra onları bana çevirin, demiş ve onların bacaklarını, boyunlarını okşamaya başlamıştı.
Cemal Külünkoğlu = (32-33) (Süleyman) şöyle demişti: “Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi hatırlatır bana!” Sonunda bu atlar gözden kaybolup gittikleri zaman: “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Diyanet İşleri (eski) = 'Onları bana getirin' dedi. Sonra onların boyunlarını ve bacaklarını okşadı.
Diyanet Vakfi = (32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Edip Yüksel = 'Onları bana geri getirin,' dedi, (veda etmek için) bacaklarını ve boyunlarını okşadı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Geri getirin onları bana, tuttu bacaklarını, boyunlarını silmeğe başladı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Geri getirin onları bana» dedi ve tuttu bacaklarını, boyunlarını silmeye başladı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Geri getirin onları bana!» dedi ve artık onların bacaklarını, boyunlarını silmeye başladı.
Gültekin Onan = "Onları bana geri getirin" (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Harun Yıldırım = (32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. Onları tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Hasan Basri Çantay = (Dedi ki:) «Onları bana döndürün». Hemen ayaklarını, boyunlarını okşamıya, taramıya başladı.
Hayrat Neşriyat = (Süleymân seyislerine:) 'Onları bana geri getirin!' (dedi.) Sonra (onlara sevgisinden) bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
İbni Kesir = Onları bana geri getirin, dedi, bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.
Kadri Çelik = “Onları bana geri getirin” (dedi). Sonra da (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Muhammed Esed = "Onları bana getirin!" (diye emretti) ve bacakları ile boyunlarını (şefkatle) sıvazlamaya başladı.
Mustafa İslamoğlu = (Ardından) "Onları bana getirin!" (diyerek) başladı bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Onları bana iade ediniz.» Hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı.
Ömer Öngüt = "Onları bana getirin!" (dedi). Bacaklarını ve boynunu okşamaya başladı.
Şaban Piriş = Onları bana getirin, demiş, getirilince de ayaklarını ve boyunlarını okşamıştı.
Sadık Türkmen = “onları bana getirin!” (dedi). Ayaklarını/bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Seyyid Kutub = Süleyman, «Atları bana getirin» dedi. Bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Suat Yıldırım = (32-33) Onlarla ilgilenip "Ben Rabbimi hatırlattıkları için güzel şeyleri severim." dedi ve onlar gözden kayboluncaya dek onları seyredip durdu. Sonra: "Onları tekrar bana getirin!" deyip bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Süleyman Ateş = "Onları bana getirin" (dedi), bacaklarını ve boyunlarını okşamağa başladı.
Tefhim-ul Kuran = «Onları bana geri getirin» (dedi). Sonra da (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Ümit Şimşek = 'Onları bana getirin' dedi. Sonra onların boyunlarını ve bacaklarını okşadı.
Yaşar Nuri Öztürk = "Geri getirin bana onları!" dedi. Bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.
İskender Ali Mihr = "Onları bana geri getirin." (dedi). Sonra bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
İlyas Yorulmaz = “Atları bana geri getirin” dedi, sonra atların bacaklarını ve boyunlarını okşadı.
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ
Sâd / 34 -
Ve lekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ alâ kursiyyihî ceseden summe enâb(enâbe).
Diyanet İşleri = Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun Süleymân'ı denedik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra (bize) yöneldi.
Abdullah Parlıyan = Andolsun, biz Süleyman'ı denemeden geçirdik. Tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
Adem Uğur = Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Süleyman'ı imtihan ettik ve Onun tahtına ölü bir beden bıraktık (tahtına vâris olacak olan imansız kişiyi. A. H. ). . . Sonra tövbe edip yöneldi.
Ahmet Tekin = Andolsun, Süleyman’ı da ağır bir imtihandan geçirdik. Onu tahtının üstüne adeta ceset halinde bıraktık. Sonra tevbe ile önceki haline döndü.
Ahmet Varol = Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik ve onun tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra (bize) yöneldi.
Ali Bulaç = Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten biz Süleyman’ı imtihan ettik: (Yaptığı bir hata yüzünden) biz onun saltanat tahtına (muvakkat bir zaman için) bir cin oturttuk. Bir müddet sonra (eski) mülk ve tahtına döndü.
Ali Ünal = Hiç şüphesiz Biz Süleyman’ı da imtihan ettik ve tahtının üzerine cansız bir beden bırakıverdik. O, (bundaki manâyı anlayarak) hemen Allah’a yöneldi.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun, biz Süleyman'ı sınayıp tahtının üstüne bir ceset attık. Sonra Allah'a yöneldi.
Bekir Sadak = And olsun ki Suleyman'i denedik, hukumranligini zayif dusurduk; sonra eski haline dondu.
Celal Yıldırım = And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir cesed atıverdik, o da Allah'a yönelip O'na gönül bağlılığını devam ettirdi.
Cemal Külünkoğlu = Ve andolsun ki, biz Süleyman'ı imtihan ettik. (Şiddetli hastalığı sırasında onu) tahtının üstüne bir ceset (gibi) bıraktık. Sonra tevbe edip bize yöneldi (ve böylece eski sağlığına kavuştu).
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki Süleyman'ı denedik, hükümranlığını zayıf düşürdük; sonra eski haline döndü.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Edip Yüksel = Süleyman'ı böylece sınadık; onun hükümranlığına maddi zenginlik kattık; ancak o tümüyle (Tanrı'ya) yöneldi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için Süleymana bir fitne de verdik ve tahtının üstüne bir cesed bıraktık sonra tevbe ile rücu' etti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki Süleyman'ı fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra tevbe ile önceki haline döndü
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki Süleyman'ı imtihan da ettik ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra tekrar tevbe ile önceki haline döndü.
Gültekin Onan = Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
Harun Yıldırım = Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Hasan Basri Çantay = Andolsun biz, Süleymanı imtihan da etdik: Tahtının üstüne bir cesed bırakıverdik. (Nice günlerden) sonra o, yine (eski haaline) döndü.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki Süleymân’ı (bir rahatsızlıkla) imtihân ettik ve tahtının üstüne(kendisini) bir cesed olarak (o hâlsizlikte) bıraktık; sonra (o, sıhhate) yöneldi (şifâ buldu).
İbni Kesir = Andolsun ki; Biz, Süleyman'ı denemiştik. Tahtının üstüne bir ceset attık. Sonra eski haline döndü.
Kadri Çelik = Biz Süleyman'ı (evlat sevgisiyle de) denemeden geçirdik. Tahtının üstüne (sevdiği oğlu olan) bir ceset bıraktık. Böylece (çocuğunu fazla sevmemesi gerektiğini anlayarak tümüyle Allah'a) döndü.
Muhammed Esed = Fakat (daha önce) Süleyman'ı tahtının üzerine bir ceset koymak suretiyle denemiştik; bunun üzerine (Bize) yönelmiş (ve)
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz Süleyman'ı, vaktiyle tahtının üzerine bir ceset koymakla sınamıştık; bunun ardından o da Bize yönelmiş (ve)
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, Süleyman'ı bir fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir ceset olarak bıraktık. Sonra tekrar (tahtına) dönüverdi.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Süleyman'ı imtihandan geçirdik ve tahtının üstüne bir ceset atıverdik. Sonra o yine eski haline döndü.
Şaban Piriş = Süleyman’ı bir imtihana tâbi tutmuştuk. Tahtının üzerinde ceset haline getirmiştik. Sonra da eski haline dönmüştü.
Sadık Türkmen = Ant olsun Süleyman’a, yaptığının (zikrimizden uzak kalmasının) karşılığını sunduk. Tahtının üzerinde bir ceset (kımıldayamaz) durumuna getirdik. Sonra, yöneldi.
Seyyid Kutub = Andolsun, Süleyman'ı denedik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra O, yine eski haline döndü.
Suat Yıldırım = Biz Süleyman’ı denemeye tâbi tuttuk ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık. Sonra o, Allah’a sığınıp tekrar tahtına döndü.
Süleyman Ateş = Andolsun Süleymân'ı denedik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra (bize) yöneldi.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Süleyman'ı denemeden geçirdik. Tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
Ümit Şimşek = Biz Süleyman'ı da sınadık ve onu tahtına bir ceset halinde bıraktık; sonra yine eski haline döndü.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun ki biz, Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstüne bir ceset bıraktık da o, tövbe ile Allah'a yöneldi.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Biz, Süleyman (A.S)’ı imtihan ettik. Ve onun kürsüsü (tahtı) üzerine ceset olarak ulaştırdık. Sonra yöneldi (ayrıldı).
İlyas Yorulmaz = Biz Süleyman’ı, oturduğu tahtının üzerine bir ceset bırakarak denedik. Sonra Rabbine yöneldi.
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
Sâd / 35 -
Kâle rabbigfir lî veheb lî mulken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî, inneke entel vehhâb(vehhâbu).
Diyanet İşleri = Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbim demişti, beni yarlıga ve bana öyle bir saltanat ver ki benden sonra hiçbir kimse nâil olamasın o saltanata, şüphe yok ki senin vergin, ihsânın, boldur.
Abdullah Parlıyan = “Rabbim!” demişti. “Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; şüphe yok ki sen, karşılıksız çokça verensin.
Adem Uğur = Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
Ahmed Hulusi = "Rabbim beni mağfiret et (birimselliğimi ört) ve bana, benden sonra kimseye gerekmeyecek (bana has) bir özellik hibe et. . . Muhakkak ki sen Vehhab'sın" (diye dua etti).
Ahmet Tekin = 'Rabbim, beni koruma kalkanına al, bağışla. Bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık, bir devlet hibe et. Sen yalnız sen, en çok bağışlayansın.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık lütfet. Şüphesiz, sen çok ihsan sahibisin.'
Ali Bulaç = "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin."
Ali Fikri Yavuz = Şöyle dua etti: “- Ey Rabbim! beni bağışla. Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimsede olmasın. Muhakkak ki sen, bütün dilekleri verensin = Vehhâb’sın.”
Ali Ünal = Şöyle dedi: “Rabbim, beni bağışla ve bana (Sen’in yolunda) hizmet için öyle bir hükümdarlık lütfet ki, benden sonra kimse onu tevarüs edemesin (ve kimseye yaraşmasın). Şüphesiz ki Sen, Vehhâb (bol ve hiç karşılıksız veren)sin.”
Bayraktar Bayraklı = O şöyle dedi: “Ey Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk ver. Şüphesiz bağışlayıcı sadece sensin.”
Bekir Sadak = Suleyman: «Rabbim! Beni bagisla, bana benden sonra kimsenin ulasamiyacagi bir hukumranlik ver; Sen suphesiz, daima bagista bulanansin» dedi.
Celal Yıldırım = Ey Rabbim! dedi, beni bağışla ; bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan eyle. Şüphesiz ki sen, karşılıksız çokça verensin.
Cemal Külünkoğlu = (Süleyman:) “Rabbim, beni bağışla! Benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Süleyman: 'Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın' dedi.
Diyanet Vakfi = Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Rabbim beni bağışla. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamıyacağı bir yönetim ver. Sen Bahşedensin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya rab! bana mağrifet buyur ve bana öyle bir mülk bağışla ki ardımdan kimseye yaraşmasın, şübhesiz sensin bütün dilekleri veren vehhab sen, dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Ya Rab, beni bağışla ve bana öyle bir mülk ihsan et ki ardımdan hiç kimseye yaraşmasın. Şüphesiz bütün dilekleri veren Sensin, Sen.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Süleyman: «Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana öyle bir mülk ihsan et ki, ardımdan hiç kimseye yaraşmasın. Şüphesiz, bütün dilekleri veren sensin.» dedi.
Gültekin Onan = "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin."
Harun Yıldırım = Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
Hasan Basri Çantay = Dedi ki: «Ey Rabbim, beni yarlığa. Bana öyle bir mülk (-ü saltanat) ver ki o, benden başka hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şübhesiz bütün muradları ihsan eden Sensin, Sen».
Hayrat Neşriyat = Dedi ki: 'Rabbim! Bana mağfiret buyur ve bana, benden sonra hiç kimseye nasîb olmayacak bir saltanat ihsân et! Şübhesiz ki Vehhâb (çok ihsân edici) olan ancak sensin!'
İbni Kesir = Dedi ki: Rabbım; bağışla beni. Ve bana öyle bir mülk ver ki; benden sonra hiç bir kimse ulaşamasın. Muhakkak ki en çok bağışta bulunan Sensin, Sen.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Rabbim! Beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.”
Muhammed Esed = "Rabbim!" demişti, "Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; çünkü sen lütuf sahibisin!"
Mustafa İslamoğlu = "Rabbim!" demişti, "Bana mağfiret eyle! Bana, benden sonra hiç kimsenin üstlenmeye layık olmadığı bir iktidar ver: çünkü Sen, evet Sensin cömertçe bahşeden!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Yarabbi! Bana mağfiret buyur ve bana bir mülk bağışla ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şüphe yok ki, Sen'sin çok bağışlayan, Sen.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: "Ey Rabbim! Beni bağışla! Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver! Şüphesiz ki sen karşılıksız bağışta bulunansın.
Şaban Piriş = -Rabbim, beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver. Bol bol bağışta bulunan şüphesiz sensin!
Sadık Türkmen = Dedi ki: “Rabbim, beni bağışla! Ve benden sonra, hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk/krallık bana ver. Şüphesiz Sen, bütün isteklere (dualara) karşılık verensin.”
Seyyid Kutub = Süleyman: «Rabb'im! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Sen şüphesiz daima bağışta bulunansın» dedi.
Suat Yıldırım = "Ya Rabbî!" dedi, "affet beni ve bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir hakimiyet lutfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan vehhabsın!"
Süleyman Ateş = "Rabbim," dedi, "beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çünkü Sensin o çok lutfeden, Sen!"
Tefhim-ul Kuran = «Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.»
Ümit Şimşek = 'Rabbim, beni bağışla,' dedi. 'Ve bana öyle bir saltanat ver ki, benden başka hiç kimseye nasip olmasın. Şüphesiz bütün nimetleri bağışlayan Sensin.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle yakardı: "Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz sensin, evet sensin Vahhâb!"
İskender Ali Mihr = "Rabbim, beni mağfiret et. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk bağışla (hediye et). Muhakkak ki Sen, Sen Vehhab’sın (çok bağışlayıcısın)." dedi.
İlyas Yorulmaz = “Rabbim! Beni bağışla. . Benden sonra hiçbir kimseye gerekmeyecek bir mülk ver. Her şeyi verip bağışlayan, elbette yalnızca sensin” dedi.
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ
Sâd / 36 -
Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî ruhâen haysu esâb(esâbe).
Diyanet İşleri = Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ona rüzgârı râm etmiştik de emriyle dilediği yere hafif hafif esip giderdi.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine rüzgarı O'nun emrine verdik ki, O'nun emriyle istediği yöne doğru, tatlı tatlı eserdi.
Adem Uğur = Bunun üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.
Ahmed Hulusi = Bunun üzerine rüzgârı (gibi akıp gideni) Onun hizmetine verdik; Onun emriyle, dilediği yere, hiçbir şeyi sarsmadan - yıkmadan akıp giderdi.
Ahmet Tekin = Bunun üzerine, biz rüzgârı onun faydalanması için koyduğumuz kurala boyun eğdirdik. Onun yaptığı plan dahilinde, ulaşması gereken hedefe doğru kolayca akar giderdi.
Ahmet Varol = Böylece biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Onun emriyle dilediği tarafa yumuşak bir şekilde akıp gidiyordu.
Ali Bulaç = Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine rüzgârı onun emrine bağlı kıldık; emriyle istediği yere rahatça akar giderdi.
Ali Ünal = Biz de (duasını kabul buyurduk ve) rüzgârı hizmetine sunduk; rüzgâr, O’nun emri altında ve dilediği yere tatlı tatlı eserdi.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine biz, rüzgârı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yöne doğru tatlı tatlı esiyordu.
Bekir Sadak = (36-38) Bunun uzerine Biz de, istedigi yere onun buyrugu ile kolayca giden ruzgari, bina kuran ve dalgiclik yapan seytanlari, demir halkalarla bagli digerlerini onun buyrugu altina verdik.
Celal Yıldırım = Rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr Onun emriyle tatlı tatlı istediği yana eserdi.
Cemal Külünkoğlu = Böylece rüzgârı onun emrine verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Diyanet İşleri (eski) = (36-38) Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
Diyanet Vakfi = (36-38) Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.
Edip Yüksel = Bunun üzerine komutuyla hareket eden rüzgarı onun emrine verdik. Dilediği yere yağmur yağdırırdı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine ona rüzgârı müsahhar ettik, emriyle istediği yere yumuşacık cereyan ederdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine Biz rüzgarı onun emrine verdik. Emriyle istediği yere yumuşacık akardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.
Gültekin Onan = Böylece rüzgarı onun kullanımına / boyunduruğuna verdik. Onun buyruğuyla dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik.Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine biz de ona rüzgârı müsahhar etdik ki bu, onun emriyle, onun dilediği yere yumuşacık akar giderdi.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine rüzgârı ona boyun eğdirdik; onun emriyle istediği yere yumuşak olarak akıp giderdi.
İbni Kesir = Bunun üzerine Biz de rüzgarı emrine verdik. Emri ile istediği yere kolayca giderdi.
Kadri Çelik = Böylece biz, rüzgârı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Muhammed Esed = Bunun üzerine rüzgarı o'nun emrine verdik ki o'nun direktifi ile istediği yöne doğru kolayca essin;
Mustafa İslamoğlu = Bunun ardından rüzgarı ona amade kıldık ki, onun emriyle (çalışan gemileri) istediği yöne doğru kolayca yüzdürebilsin;
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) Artık onun için rüzgarı musahhar kıldık, O'nun emriyle dilediği yere mülâyemetle akar giderdi. Şeytanları da, herbir bina yapıcı ve dalgıç olanı da (musahhar kıldık).
Ömer Öngüt = Biz rüzgârı onun emrine verdik, onun emri ile istediği yere akıp gidiyordu.
Şaban Piriş = Rüzgarı ona boyun eğdirmiştik. Emri ile dilediği yere yumuşak bir şekilde eserdi.
Sadık Türkmen = Biz de onun emrine, istediği yere emri ile yumuşakça akıp giden rüzgârı verdik.
Seyyid Kutub = Bunun üzerine Süleyman'ın buyruğu ile istediği yere kolayca giden rüzgârı emrine verdik.
Suat Yıldırım = Biz rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi.
Süleyman Ateş = Biz, rüzgârı ona boyun eğdirdik. Onun buyruğuyla, onun istediği yere tatlı tatlı eserdi.
Tefhim-ul Kuran = Böylece biz, rüzgârı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Ümit Şimşek = Biz de rüzgârı ona boyun eğdirdik ki, onun emriyle istediği yöne doğru tatlı tatlı eserdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine, rüzgârı onun emrine verdik; onun emriyle onun istediği yere uysal uysal/tatlı tatlı akıp giderdi.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine rüzgârı ona musahhar (emre amade) kıldık. Onun emri ile dilediği yere hafif hafif eserek giderdi.
İlyas Yorulmaz = Uğradığı yerlerin uzaklığı bir ay olan rüzgârı, Süleyman’ın emrine verdik.
وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ
Sâd / 37 -
Veş şeyâtîne kulle bennâin ve gavvâsın.
Diyanet İşleri = (37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Şeytanlardan bütün mîmarları ve dalgıçları da râm etmiştik ona.
Abdullah Parlıyan = Şeytanları, her türlü yapı ustalarını ve dalgıçları
Adem Uğur = Dalgıç ve yapı ustası şeytanları da.
Ahmed Hulusi = Şeytanları da onun hizmetine verdik; binaları kuran ve dalgıç olanlar!
Ahmet Tekin = Şeytanları, her tür bina ustalarını ve dalgıçlarını onun hizmetine verdik.
Ahmet Varol = Bütün bina ustası ve dalgıç şeytanları da (onun emrine verdik).
Ali Bulaç = Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı.
Ali Fikri Yavuz = Şeytanları da onun emrine bağlı kıldık. O şeytanlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıçtı.
Ali Ünal = Her biri bina inşâ etsin ve (kıymetli taşlar çıkarmak üzere) dalgıçlık yapsın diye şeytanları da (emrimiz altında hizmetine verdik).
Bayraktar Bayraklı = Bütün usta ve dalgıç şeytanları da emrine verdik.
Bekir Sadak = (36-38) Bunun uzerine Biz de, istedigi yere onun buyrugu ile kolayca giden ruzgari, bina kuran ve dalgiclik yapan seytanlari, demir halkalarla bagli digerlerini onun buyrugu altina verdik.
Celal Yıldırım = (37-38) Bina yapan, dalgıçlık eden her şeytanı, bukağılarla bağlı başkalarını ona başeğdirdik.
Cemal Külünkoğlu = (37-38) Her (türlü) yapı ustası ve dalgıç olan şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlere vurulmuş diğer yaratıkları da (onun emrine verdik).
Diyanet İşleri (eski) = (36-38) Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
Diyanet Vakfi = (36-38) Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.
Edip Yüksel = Şeytanları da, yapı ustaları ve dalgıçlar olarak...
Elmalılı Hamdi Yazır = Şeytanları da: bütün benna' ve gavvas
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bütün bina yapan, dalgıçlık yapan şeytanları da.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dalgıç ve yapı ustası şeytanları da.
Gültekin Onan = Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı.
Harun Yıldırım = Dalgıç ve yapı ustası şeytanları da.
Hasan Basri Çantay = Şeytanları (onlardan) her bina ustasını, her dalgıcı,
Hayrat Neşriyat = (37-38) Her binâ yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).
İbni Kesir = Şeytanları da. Her bina ustasını ve dalgıcı da.
Kadri Çelik = Bina ustalarını ve dalgıçlık yapan bütün şeytanları da (emrine verdik).
Muhammed Esed = bütün bozguncu güçleri de (o'nun hizmetine verdik), her tür yapı ustasını ve dalgıcı;
Mustafa İslamoğlu = yine şeytanlar (gibi dik başlı) güçlerden, her biri birer yapı ustası ve dalgıç olan kimseleri de (ona amade kıldık);
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) Artık onun için rüzgarı musahhar kıldık, O'nun emriyle dilediği yere mülâyemetle akar giderdi. Şeytanları da, herbir bina yapıcı ve dalgıç olanı da (musahhar kıldık).
Ömer Öngüt = Bina yapan, dalgıçlık eden her şeytanı da.
Şaban Piriş = Her biri yapıcı ve dalgıç olan şeytanları...
Sadık Türkmen = Her bina ustasını, (Süleyman’a inci çıkarmak için), dalgıçlık yapan azılı suçlu tutukluları
Seyyid Kutub = Bina ustalarını ve dalgıçlık yapan şeytanları da emrine verdik.
Suat Yıldırım = (37-38) Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı, bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik.
Süleyman Ateş = Ve şeytânları; her binâ ustasını ve dalgıcı,
Tefhim-ul Kuran = Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı.
Ümit Şimşek = Binalar kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları,
Yaşar Nuri Öztürk = Şeytanları da onun emrine verdik. Hepsi bina ustası ve dalgıçtı.
İskender Ali Mihr = Ve şeytanları da hepsini ki, onlar bina yapanlar ve dalgıçlardır.
İlyas Yorulmaz = Bütün bina yapan ve su altında çalışabilen şeytanları,
وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
Sâd / 38 -
Ve âharîne mukarranîne fîl asfâd(asfâdi).
Diyanet İşleri = (37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir başka kısmı da bukağılarla bağlanmıştı.
Abdullah Parlıyan = ve kötülük yapmamaları için zincirlerle birbirine bağlanmış başkalarını da O'na boyun eğdirdik.
Adem Uğur = Ve daha diğerlerini de zincirlerde bağlı olarak (Onun emrine verdik.)
Ahmed Hulusi = Zincirlerle birbirlerine bağlı diğerlerini de. . .
Ahmet Tekin = Demir halkalarla, zincirlerle bağlı diğer yaratıkları da onun hizmetine verdik.
Ahmet Varol = Bukağılara vurulmuş halde birbirlerine yaklaştırılmış olan daha başkalarını da.
Ali Bulaç = Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini.
Ali Fikri Yavuz = Diğerleri de zincirlere vurulmuştu. (insanlara zarar vermekten alıkonmuşlardı).
Ali Ünal = Ve bukağılarla, zincirlerle birbirlerine bağlanmış halde (söz dinlemez cinler gibi) daha başkalarını da.
Bayraktar Bayraklı = Zincirlere vurulmuş başkalarını da.
Bekir Sadak = (36-38) Bunun uzerine Biz de, istedigi yere onun buyrugu ile kolayca giden ruzgari, bina kuran ve dalgiclik yapan seytanlari, demir halkalarla bagli digerlerini onun buyrugu altina verdik.
Celal Yıldırım = (37-38) Bina yapan, dalgıçlık eden her şeytanı, bukağılarla bağlı başkalarını ona başeğdirdik.
Cemal Külünkoğlu = (37-38) Her (türlü) yapı ustası ve dalgıç olan şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlere vurulmuş diğer yaratıkları da (onun emrine verdik).
Diyanet İşleri (eski) = (36-38) Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
Diyanet Vakfi = (36-38) Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.
Edip Yüksel = Ve zincirlerle birbirine bağlı bekleyen yedekleri de...
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve daha diğerlerini bendlerde çatılı çatılı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve zincirlere çatılmış (vurulmuş) diğerlerini de.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve daha diğerlerini de zincirlerde bağlı olarak (Onun emrine verdik).
Gültekin Onan = Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini.
Harun Yıldırım = Ve daha diğerlerini de zincirlerde bağlı olarak.
Hasan Basri Çantay = (Yine onlardan) bukağılarla bağlanmış olan diğerlerini de (emrine râm etdik).
Hayrat Neşriyat = (37-38) Her binâ yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).
İbni Kesir = Demir halkalarla bağlı diğerlerini de.
Kadri Çelik = Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam bukağılarla birbirine bağlanmış diğerlerini de (onun emrine verdik).
Muhammed Esed = ve zincirlerle birbirlerine bağlanmış diğerlerini.
Mustafa İslamoğlu = ve zincirlerle birbirine bağlanmış daha başkalarını da...
Ömer Nasuhi Bilmen = Başkalarını da bukağılarda bağlı oldukları halde (musahhar kıldık).
Ömer Öngüt = Demir halkalarla bağlı diğerlerini de (ona baş eğdirdik).
Şaban Piriş = Zincire vurulmuş diğerlerini de...
Sadık Türkmen = Ve zincirlere bağlı olan diğerlerini.
Seyyid Kutub = Demir zincirlere bağlı diğer yaratıkları da onun emrine verdik.
Suat Yıldırım = (37-38) Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı, bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik.
Süleyman Ateş = Ve zincirlerle birbirine bağlanmış başka (şeytân)ları.
Tefhim-ul Kuran = Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini.
Ümit Şimşek = Zincirlere vurulmuş daha başkalarını da onun emrine verdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve demirlerle birbirine bağlı diğerlerini...
İskender Ali Mihr = Ve diğerlerini (de) zincirlerle birbirine bağlı olarak (emre amade kıldık).
İlyas Yorulmaz = Zincirlerle bağlı diğer köleleri de onun emrine verdik.
هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Sâd / 39 -
Hâzâ atâunâ femnun ev emsik bi gayri hisâb(hisâbin).
Diyanet İşleri = “İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme” dedik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, bizim vergimizdir demiştik, istersen sayısız olarak sen de ihsân et; istersen elini yum, verme.
Abdullah Parlıyan = Ve O'na “Bu devlet ve bu saltanat bizim sana hediyemizdir. Sana verilen bu nimetlerden dilediğine hesapsız ver, veya elinde tut serbestsin” dedik.
Adem Uğur = İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır dedik.
Ahmed Hulusi = "İşte bu (sana özel tasarruf edeceğin mülk) bizim hibemizdir; öyleyse ister ver ister verme, sınırsızca kullan!"
Ahmet Tekin = İşte bunlar bizim ihsanımız. Artık ister başkalarına ikram et. İster elinde tut. Bunun hesabı sana sorulmayacak.
Ahmet Varol = Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine ver veya tut. (Bunun) bir hesabı yoktur.
Ali Bulaç = "İşte bu, bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın, ver ya da tut."
Ali Fikri Yavuz = (Biz buyurduk ki): “- Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesabsız olarak ver, yahud tut (verme, ey Süleyman).
Ali Ünal = “Bütün bunlar, sana hesapsız ihsanımızdır,” dedik, “istersen sen de (eksilir endişesine kapılmadan) onlardan başkasına ihsanda bulunabilirsin, istersen hiç bulunmazsın. Her iki durumda da sorguya çekilecek değilsin.”
Bayraktar Bayraklı = İşte bu, bizim ihsanımızdır. “Sen onu ister dilediğine ver, ister verme, sorulmazsın” dedik.
Bekir Sadak = «ste Bizim bagisimiz budur; ister ver, ister tut, hesapsizdir.» dedik.
Celal Yıldırım = (Ey Süleyman !) İşte bu bizim vergimizdir, sen de bol bol ver veya yanında tut, hesapsızdır.
Cemal Külünkoğlu = (Ve ona dedik ki: Ey Süleyman!) “Bu Bizim lütfumuzdur. Onu hiçbir hesap yapmadan başkalarına dilediğin gibi vermen yahut elinde tutman sana kalmıştır!”
Diyanet İşleri (eski) = 'İşte Bizim bağışımız budur; ister ver, ister tut, hesapsızdır.' dedik.
Diyanet Vakfi = «İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır» dedik.
Edip Yüksel = 'Bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister tut, tükenmez.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu işte, dedik: bizim atâmız artık diler kerem et, diler imsâk, hisabı yok.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık dilersen başkasına ver, dilersen verme. Hesabı yok, dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «İşte bu, bizim ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya verme. Bundan hesaba çekilmeyeceksin» dedik.
Gültekin Onan = "İşte bu, bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın, ver ya da tut."
Harun Yıldırım = "İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister tut; hesapsızdır" dedik.
Hasan Basri Çantay = (Dedik ki:) «Bu, bizim vergimizdir. Artık (dilediğine) hesabsız ver, yahud tut (kıs)».
Hayrat Neşriyat = Bu bizim ihsânımızdır; artık ister (dilediğine) hesabsız olarak ver, ister tut!
İbni Kesir = Bu, bizim bağışımızdır. Artık ister hesabsızca ver, ister tut.
Kadri Çelik = “İşte bu, bizim hesapsız ihsanımızdır. (Ey Süleyman!) Artık dilersen (başkalarına) ihsan et, dilersen de (elinde) tut.”
Muhammed Esed = (Ve ona dedik:) "Bu Bizim hediyemizdir, onu hiçbir hesap yapmadan başkalarına dilediğin gibi vermen yahut elinde tutman sana kalmıştır!"
Mustafa İslamoğlu = (Ve ona şöyle dedik): "İşte bu Bizim ikramımızdır; artık onu ister hiçbir hesap yapmadan karşılıksız ver, istersen elinde tut!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (Dedik ki:) «Bu Bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız ikram et ve tutuver.»
Ömer Öngüt = İşte bu bizim bağışımızdır. Sen de bol bol ver, veya yanında tut, hesapsızdır.
Şaban Piriş = Bu, bizim hesapsız bağışımızdır. İster ver, ister tut.
Sadık Türkmen = “işte bu bizim bağışımızdır. Artık sen de (istersen) ver ya da (istersen) tut! Hesap yok” (dedik).
Seyyid Kutub = İşte bizim bağışımız budur; «ister ver, ister tut, hesapsızdır» dedik.
Suat Yıldırım = Buyurduk: "Süleyman! İşte bu, sana ihsanımızdır. İster dağıt, ister yanında tut, bu hesapsızdır."
Süleyman Ateş = "Bu bizim ihsânımızdır. Artık dilediğine ver veya verme, hesapsızdır." (dedik).
Tefhim-ul Kuran = «İşte bu, bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın, ver ya da tut.»
Ümit Şimşek = 'Bu bizim armağanımızdır,' dedik. 'İster ver, ister tut; hesabı sorulmaz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Bu, bizim lütfumuzdur; ister ver, ister elinde tut. Hesap yok...
İskender Ali Mihr = Bunlar bizim atâmızdır (ihsanımızdır, verdiklerimizdir). Artık dilediğine hesapsız ver veya verme.
İlyas Yorulmaz = Bunlar sana bizim bağışladıklarımız. Bunları iyilik yapmak için de verebilirsin, istediğin kadar kendi elinde de tutabilirsin.
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
Sâd / 40 -
Ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Diyanet İşleri = Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki onun, katımızda bir yakınlık derecesi ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardı.
Abdullah Parlıyan = Ve şüphe yok ki, O'nun yanımızda bir yakınlık derecesi ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardı.
Adem Uğur = Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.
Ahmed Hulusi = Gerçektir ki, indîmizde Onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
Ahmet Tekin = Onun, bizim katımızda, yakınlığı, büyük bir değeri ve cennette güzel bir makamı var.
Ahmet Varol = Şüphesiz onun bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir varış yeri (veya geleceği) vardır.
Ali Bulaç = Şüphesiz, onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Ali Fikri Yavuz = Şübhesiz ki ona, katımızda bir yakınlık ve güzel bir akıbet (cennet) vardır.
Ali Ünal = Süleyman’ın da katımızda hiç kuşkusuz bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
Bayraktar Bayraklı = Katımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır.
Bekir Sadak = Dogrusu onun katimizda yakinligi ve guzel bir istikbali vardir.*
Celal Yıldırım = Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel dönüşü, iyi geleceği vardır.
Cemal Külünkoğlu = Kuşkusuz onun, yanımızda yüksek bir değeri (kredisi) ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu onun katımızda yakınlığı ve güzel bir istikbali vardır.
Diyanet Vakfi = Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.
Edip Yüksel = Onun bizim yanımızda yakınlığı ve güzel yeri vardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şübhesiz ki ona huzur-ı ızzetimizde bir yakınlık ve bir akıbet güzelliği var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz onun, bizim katımızda bir yakınlığı ve iyi bir geleceği vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki ona huzurumuzda bir yakınlık ve güzel bir makam vardır.
Gültekin Onan = Şüphesiz, onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri (meab) vardır.
Harun Yıldırım = Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki indimizde onun mutlak bir yakınlığı ve dönüb geleceği yer güzelliği de vardır.
Hayrat Neşriyat = Ve muhakkak ki katımızda onun için gerçekten bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri(olan Cennet) vardır.
İbni Kesir = Doğrusu katımızda onun için yüksek bir makam ve güzel bir netice vardır.
Kadri Çelik = Şüphesiz onun bizim katımızda bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Muhammed Esed = Kuşkusuz o'nu (öteki dünyada) Bizim yakınlığımız ve menzillerin en güzeli beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Elbet onu da, Bizim katımıza yakınlık ve güzel bir son beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şüphe yok ki, onun için Bizim indimizde bir yakınlık ve bir de dönülecek yer güzelliği vardır.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki onun bizim katımızda yakınlığı ve âkibet güzelliği vardır.
Şaban Piriş = Şüphesiz onun, bizim katımızda bir yakınlığı ve iyi bir geleceği vardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ki, onun için Bizim katımızda bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri/ağırlanışı vardır.
Seyyid Kutub = Doğrusu onun, bizim yanımızda yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardı.
Suat Yıldırım = Muhakkak ki onun Bize yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.
Süleyman Ateş = Onun için, bizim yanımızda bir yakınlık ve güzel bir gelecek de vardır.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz, onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Ümit Şimşek = Onun için katımızda bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve gerçekten, katımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardı.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı (sığınağı) vardır.
İlyas Yorulmaz = Süleyman bizim yanımızda, çok yakın ve güzel bir yere sahip kulumuzdu.
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
Sâd / 41 -
Vezkur abdenâ eyyûb(eyyûbe), iz nâdâ rabbehû ennî messeniyeş şeytânu bi nusbin ve azâb(azâbin).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve an kulumuz Eyyûb'u da, hani Rabbine nidâ edip de demişti ki: Gerçekten de Şeytan beni yordu ve azâba uğrattı.
Abdullah Parlıyan = Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani O Rabbine yalvararak şöyle demişti: “Gerçekten de şeytan beni yordu ve bana dert ve işkence çektirdi.”
Adem Uğur = (Resûlüm!) Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
Ahmed Hulusi = Kulumuz Eyyub'u da zikret (hatırla). . . Hani Rabbine: "Muhakkak ki şeytan (kendimi beden olarak hissediş) bana bitkinlik ve azap yaşattı" diye nida etti.
Ahmet Tekin = Bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı kulumuz Eyyûb’u da hatırlayarak insanlara anlat.'Zahmet ve acı vererek şeytan bana dokundu, beni hastalandırdı' diye Rabbine niyaz etti, seslendi.
Ahmet Varol = Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o Rabbine: 'Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve azab dokundurdu' diye seslenmişti.
Ali Bulaç = Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti.
Ali Fikri Yavuz = Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişti: “- Gerçekten şeytan, beni zorluk ve eleme uğrattı.”
Ali Ünal = Kulumuz Eyyûb’u de hatırla: Hani O, Rabbine şöyle yalvarmıştı: “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçar oldum.”
Bayraktar Bayraklı = Kulumuz Eyyûb'u da hatırla! Bir vakit Rabbine, “Şeytan bana bir bitkinlik ve eziyet verdi” diye yalvarmıştı.[482]
Bekir Sadak = Kulumuz Eyyub'u da an; Rabbine: «Dogrusu seytan bana yorgunluk ve azap verdi» diye seslenmisti.
Celal Yıldırım = Kulumuz Eyyûb'u da an. Hani o, Rabbına şöyle seslenmişti: «Şeytan elbette bana sıkıntı, yorgunluk ve işkence dokundurdu.»
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da hatırla! Hani o, Rabbine: “Doğrusu şeytan bana bir dert ve azap (olacak vesvese) dokundurdu” diye seslenmişti.
Diyanet İşleri (eski) = Kulumuz Eyyub'u da an; Rabbine: 'Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi' diye seslenmişti.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
Edip Yüksel = Kulumuz Eyyub'u an: 'Rabbim, şeytan bana bitkinlik ve acı dokundurdu,' diye Rabbine seslenmişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kulumuz Eyyubu da an, o vakıt ki rabbına şöyle nidâ etmişti: «bak, bana meşakkat ve elem ile bana Şeytan dokundu.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kulumuz Eyyub'u da an o zaman Rabbine şöyle nida etmişti: «Bak bana, Meşekkat ve acı ile şeytan dokundu!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kulumuz Eyyub'u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: «Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.»
Gültekin Onan = Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye rabbine seslenmişti.
Harun Yıldırım = Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
Hasan Basri Çantay = Kulumuz Eyyubu da an. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişdi: «Hakıykat, şeytan beni yorgunluğa (meşakkate) ve azaba (hastalığa) uğratdı.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Kulumuz Eyyûb’u da an! Hani, Rabbisine: 'Doğrusu şeytan(hastalığımdan dolayı yakınlarıma verdiği vesveseleriyle) bana bir yorgunluk ve bir elem dokundurdu!' diye seslenmişti.
İbni Kesir = Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani Rabbına: Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azab verdi, diye seslenmişti.
Kadri Çelik = Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o, “Doğrusu şeytan, bana kahredici bir acı ve azap dokundurdu” diye Rabbine seslenmişti.
Muhammed Esed = Kulumuz Eyyub'u da hatırla, o'nun Rabbine şöyle seslendiğini: "Şeytan bana (tam bir) bıkkınlık ve azap vermektedir!"
Mustafa İslamoğlu = Ve kulumuz Eyyub'u da hatırla: Hani o Rabbine "(Rabbim!) Şeytan bana tarifsiz bir bezginlik ve terkedilmişlik hissi vermektedir!" diye yakarmıştı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kulumuz Eyyûb'u da yâd et. O vakit ki, Rabbine nidâ etti: «Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir elem ile dokundu (dedi).»
Ömer Öngüt = Resulüm! Kulumuz Eyyub'u da an! O Rabbine: "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi. " diye nidâ etmişti.
Şaban Piriş = Kulumuz Eyyub’u da an. Hani Rabbine: “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi." diye seslenmişti.
Sadık Türkmen = Eyyub kulumuzu da an/hatırla/anlat! Hani, Rabbine şöyle seslenmişti: “Şeytan beni zorluğa ve eleme/sıkıntıya uğrattı.”
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Kulumuz Eyyub'u da an. O Rabb'ine «Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azab verdi» diye seslenmişti.
Suat Yıldırım = Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine: "Ya Rabbî, şeytan bana bir yorgunluk ve işkence dokundurdu." diye yalvarmıştı.
Süleyman Ateş = Kulumuz Eyyûb'u da an: (O) Rabbine "Şeytân, bana bir yorgunluk ve azâb dokundurdu" diye seslenmişti.
Tefhim-ul Kuran = Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: «Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu» diye Rabbine seslenmişti.
Ümit Şimşek = Kulumuz Eyyub'u da an ki, 'Yorgunluk ve acı yüzünden Şeytan bana sıkıntı verdi' diye Rabbine dua etmişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Kulumuz Eyyûb'u da an! Hani, Rabbine şöyle seslenmişti: "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu."
İskender Ali Mihr = Ve kulumuz Eyüp (A.S)’ı zikret (hatırla). Rabbine şöyle seslenmişti: "Muhakkak ki şeytan, bana dert ve azap dokundurdu."
İlyas Yorulmaz = Kulumuz Eyyüb’ü hatırla. O “Rabbim! Şeytan bana bir sıkıntı ve azap verdi” demişti.
ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
Sâd / 42 -
Urkud bi riclike, hâzâ mugteselun bâridun ve şerâb(şerâbun).
Diyanet İşleri = Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Vur yere ayağını, bu yıkanılacak ve içilecek serin su işte demiştik.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine kendisine “Ayağını yere vur, işte serin bir yıkanacak ve içecek su!” dedik.
Adem Uğur = Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).
Ahmed Hulusi = "Ayağını (hakikatinden kaynaklanan kuvveyle) yere vur! İşte yıkanıp, içeceğin serinletici su (hakikatin ilmi)!" (dedik).
Ahmet Tekin = Biz ona: 'Ayağını yere vur. İşte, yıkanılıp şifa bulunacak, içilecek soğuk bir su.' dedik.
Ahmet Varol = 'Ayağını yere vur. İşte hem yıkanmada kullanılacak hem de içilecek soğuk bir su!'
Ali Bulaç = "Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su, diye vahyettik)."
Ali Fikri Yavuz = (Kendisine): “- Ayağınla yere vur.” dedik. İşte hem yıkanacak, hem içecek serin bir su!... (Yıkan ve iç, yorgunluğun ve hastalığın geçsin).
Ali Ünal = “Ayağınla yere vur!” dedik, “İşte, yıkanmak ve içmek için soğuk bir su kaynağı!”
Bayraktar Bayraklı = Ona, “Ayağını yere vur. İşte, yıkanacak ve içilecek soğuk bir su” dedik.
Bekir Sadak = «yagini yere vur! Iste yikanacak ve icilecek soguk bir su» dedik.
Celal Yıldırım = Ona: Ayağını (yere) vur; işte yıkanacak ve içecek soğuk bir su! (dedik).
Cemal Külünkoğlu = (Ona:) “Ayağını (yere) vur! İşte yıkanabileceğin ve içebileceğin bir soğuk su!” dedik.
Diyanet İşleri (eski) = 'Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su' dedik.
Diyanet Vakfi = Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).
Edip Yüksel = 'Ayağını yere vur. İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir kaynak.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Depren ayağınla, işte serin bir yıkanacak ve içecek dedik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Ayağınla depren! işte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su.» dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Biz ona): «Ayağını yere vur! İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su» dedik.
Gültekin Onan = "Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su, diye vahyettik)."
Harun Yıldırım = Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su.
Hasan Basri Çantay = Ayağınla vur (yere dedik). İşte hem yıkanacak, hem içecek soğuk (bir su).
Hayrat Neşriyat = (Ona:) 'Ayağın ile (yere) vur! İşte yıkanılacak ve içilecek (ve böylelikle şifâ bulacağın) bir serin (su)!' (dedik.)
İbni Kesir = Vur ayağını yere. İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su.
Kadri Çelik = “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).”
Muhammed Esed = (Bunun üzerine kendisine:) "Ayağını (yere) vur: İşte yıkanabileceğin ve içebileceğin bir soğuk su!" dedik.
Mustafa İslamoğlu = (Biz de) "Düş yola! Bak işte (şurada hem yıkanılacak hem de içilecek soğuk bir su var!" (demiştik).
Ömer Nasuhi Bilmen = Târaf-ı ilâhi'den de denildi ki, «Ayağın ile çarpıver, işte bu, soğuk, yıkanılacak ve içilecek bir su.»
Ömer Öngüt = "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!"
Şaban Piriş = -Ayağınla yere vur. İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su! demiştik.
Sadık Türkmen = “ayağını yere vur! İşte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su” dedik.
Seyyid Kutub = Biz de ona «Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su» dedik.
Suat Yıldırım = Eyyûb’a: "Ayağını yere vur! dedik, İşte sana kullanıp yıkanacağın ve içeceğin soğuk bir su!"
Süleyman Ateş = "Ayağını (yere) vur, işte yıkanacak ve içilecek serin (bir su)" (dedik).
Tefhim-ul Kuran = «Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su, diye vahyettik).»
Ümit Şimşek = Ona 'Ayağını yere vur,' dedik. 'İşte sana hem yıkanmak, hem de içmek için soğuk bir su.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak bir yer, işte içilecek soğuk bir su!..." dedik.
İskender Ali Mihr = Ayağın ile (yere) vur. (İşte) bu serin, yıkanılacak ve içilecek su.
İlyas Yorulmaz = Allah “Ayağını yere vur. İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su” demişti.
وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ
Sâd / 43 -
Ve vehebnâ lehû ehlehu ve mislehum meahum rahmeten minnâ ve zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).
Diyanet İşleri = Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ona âilesini de ve onlarla berâber daha bir mislini de, bizden bir rahmet ve aklı başında olanlara da bir öğüt ve ibret olmak üzere verdik.
Abdullah Parlıyan = Hastalığından dolayı, mal ve evladı azalan Eyyub'a da, ailesini ve O'nunla beraber bir mislini, katımızdan bir rahmet ve aklı başında olanlara bir öğüt ve ibret olmak üzere bağışladık.
Adem Uğur = Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
Ahmed Hulusi = Ona, bizden bir rahmet ve derin düşünebilen akıl sahipleri için hatırlatma olarak, ehlini ve onlarla birlikte onların mislini hibe ettik.
Ahmet Tekin = Tarafımızdan bir rahmet olarak, akıl ve vicdan sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona, kaybettiği nüfusunu bir kat artırarak yeni bir nesil bağışladık.
Ahmet Varol = Ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olması üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bahşettik.
Ali Bulaç = Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
Ali Fikri Yavuz = Tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahibleri için bir ibret olarak Eyyûb’a bütün ehlini ve beraberlerin de daha bir mislini bağışladık.
Ali Ünal = Katımızdan bir rahmet ve gerçek idrak sahipleri için bir ibret vesilesi olarak, ailesini ve bir o kadarını daha kendisine bağışladık.
Bayraktar Bayraklı = Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olarak ona ailesini, onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.
Bekir Sadak = Katimizdan bir rahmet ve akil sahiplerine bir ogut olmak uzere, ona tekrar aile ve gecmis olanlarla bir mislini daha vermistik.
Celal Yıldırım = Biz ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik.
Cemal Külünkoğlu = Biz ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere mevcut nüfuslarını iki katına çıkaran yeni bir nesil armağan ettik.
Diyanet İşleri (eski) = Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar ailesini ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.
Diyanet Vakfi = Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
Edip Yüksel = Çoluk çocuğunu bir katıyla birlikte ona geri verdik. Bu, akıl sahiplerine bizden bir rahmet ve mesajdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve ona bütün ehlini ve beraberlerinde daha bir mislini bahşettik tarafımızdan bir rahmet olarak hem de bir dersi ıbret temiz akıllar için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir misli daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, temiz akıllılar için bir ibret olsun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.
Gültekin Onan = Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ehlini (ailesini) ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
Harun Yıldırım = Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
Hasan Basri Çantay = Ona hem ehlini, hem onlarla beraber bir mislini, bizden bir rahmet ve temiz akıl saahibleri için de bir ibret olmak üzere, bağışladık.
Hayrat Neşriyat = Tarafımızdan bir rahmet ve (selîm) akıl sâhibleri için bir ibret olmak üzere ona(Eyyûb’a) hem âilesini hem de onlarla berâber bir mislini daha bağışladık.
İbni Kesir = Katımızdan bir rahmet, akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere ona, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini lutfettik.
Kadri Çelik = Katımızdan bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir hatırlatma olmak üzere ona aile efradını, ayrıca onlarla birlikte bir mislini daha da bağışladık.
Muhammed Esed = Ona katımızdan bir rahmet ve bütün akıl iz'an sahiplerine bir uyarı olmak üzere mevcut nüfuslarını iki katına çıkaran yeni bir nesil armağan ettik.
Mustafa İslamoğlu = Ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir ibret olmak üzere, (kendisini terk eden) yakın çevresini ve onlarla beraber bir kat daha fazlasını bahşettik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O'na tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir ibret olmak üzere ehlini, hem de onlar ile beraber onların bir mislini bağışladık.
Ömer Öngüt = Bizden bir rahmet ve akl-ı selim sahipleri için de bir hatıra olmak üzere ona hem âilesini hem de onlarla beraber bir mislini daha bağışladık.
Şaban Piriş = Ona ailesini de bağışlamıştık. Onlarla birlikte bizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine de bir öğüt olması için bir mislini daha bağışlamıştık.
Sadık Türkmen = Biz ona ailesini ve onlarla birlikte onların bir mislini lütfettik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere!
Seyyid Kutub = Ona bizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olarak ailesini ve onlarla beraber bir eş daha bağışladık.
Suat Yıldırım = Nezdimizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olmak üzere ona; ailesini, çevresini ve onların bir mislini lütfettik.
Süleyman Ateş = Ona bizden bir rahmet ve sağduyu sâhiplerine bir ibret olarak âilesini ve onlarla beraber bir eşini daha armağan ettik.
Tefhim-ul Kuran = Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere kendi ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
Ümit Şimşek = Tarafımızdan bir rahmet ve aklıselim sahipleri için bir öğüt olarak, ona ailesini ve bir o kadarını daha bağışladık.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona bizden bir rahmet ve özü temizlere bir hatırlatma olarak, ailesini ve beraberlerinde, benzerlerini bağışladık.
İskender Ali Mihr = Ve Bizden bir rahmet ve ulûl’elbaba zikir olarak, ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha bağışladık.
İlyas Yorulmaz = Bizden bir rahmet olarak, ehlini ve kendileriyle beraber, onların benzerlerini (inançta tabi olanları) Eyyüb’e bağışladık.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Sâd / 44 -
Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbirâ(sâbiran), ni’mel abdu, innehû evvâb(evvâbun).
Diyanet İşleri = Şöyle dedik: “Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma.” Gerçekten biz Eyyûb’u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Eline dedik, bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma. Şüphe yok ki biz onu, sabırlı bulduk, ne güzel bir kuldu ve şüphe yok ki o, dâimâ Rabbine dönen, tövbe eden bir kuldu.
Abdullah Parlıyan = Hastalığı esnasında, yaptığı bir hatasından dolayı, hanımına yüz değnek vuracağına yemin eden Eyyub'a da sonunda dedik ki: “Şimdi eline bir demet sap al, onunla hanımına vur ve yeminini bozmuş olma, yerine getir!” Gerçekten biz O'nu her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı dirençli bulduk. O ne güzel bir kulumuzdu, daima bize yönelirdi.
Adem Uğur = Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
Ahmed Hulusi = "Eline bir demet al da onunla vur ki sözün yerine gelsin!" Biz Onu sabırlı bulduk. . . Ne güzel kuldu! Muhakkak ki O, evvab (hakikatini sıkça yaşayan) idi.
Ahmet Tekin = Bir de: 'Eline bir demet ot-çöp al da, onunla eşine vur. Yeminini bozmuş olma.' dedik. Gerçekten biz onu belâlara karşı sabırlı bulmuştuk. O ne iyi, bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı bir kuldu. O daima, samimiyetle itaat ederek Allah’a yönelmekteydi.
Ahmet Varol = 'Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.' Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kuldu! O (her tutumunda Allah'a) yönelen biriydi.
Ali Bulaç = "Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma." Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Ali Fikri Yavuz = (Eyyûb bir işten dolayı karısına kızmış ve hastalıktan kalktığı vakit ona yüz değnek vurmayı yemin etmişti. Hem yemini bozmamak, hem de hafifletmek için Allah ona şöyle buyurdu): “- Eline (yüz başaklı) bir demet sap al da, onunla (zevcene) vur; yemininden durmazlık etme.” Dorusu biz, onu sabırlı bulduk... O ne güzel kuldu! Gerçekten o, tamamen Allah’a teveccüh etmişti.
Ali Ünal = (Ayrıca O’na,) “Eline bir demet sap al ve (hanımına) onunla vur ve yemininden dönen duruma düşme!” dedik. Biz O’nu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu O! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.
Bayraktar Bayraklı = “Eline bir demet sap al ve onunla vur; yeminini bozma” dedik. Şüphesiz biz onu sabırlı bulduk. O ne iyi bir kuldu! O, daima Allah'a yönelirdi.
Bekir Sadak = «Ey Eyyub! Eline bir demet sap alip onunla vur, yeminini bozma» demistik. Dogrusu Biz onu sabirli bulmustuk. Ne iyi kuldu, daima Allah'a yonelirdi.
Celal Yıldırım = Ona, «eline bir demet sap al, onunla vur, yemininde günahkâr olma !» (dedik). Biz onu oldukça sabırlı bulduk. Ne iyi kuldur o! Şüphesiz o, Allah'a yönelip gönül verirdi.
Cemal Külünkoğlu = “Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve yeminini bozma!” dedik. Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip yakaran biriydi.
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey Eyyub! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma' demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah'a yönelirdi.
Diyanet Vakfi = Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
Edip Yüksel = 'Şimdi eline bir değnek alıp yola çık. Yeminini bozma.' Onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kul! Sürekli yönelirdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de al bir demet elinle de vur onunla hânis olma, hakıkat biz onu sabırlı bulduk, ne güzel kul, hakıkaten o bir evvabdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de: «Elinle bir demet al da onunla (eşine) vur, yemininde durmamazlık etme.» dedik. Gerçekten Biz onu sabırlı bulduk, ne güzel kul! Hakikaten o bir evvabtır (daima Allah'a yönelmektedir).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Bir de dedik ki): «Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık etme.» Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a yönelmektedir.
Gültekin Onan = "Ve eline bir deste (sap) al böylece onunla vur ve andını bozma." Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. O [Tanrı'ya] yönelen / dönen (evvab) biriydi.
Harun Yıldırım = Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
Hasan Basri Çantay = «Eline bir demet sap al da onunla vur. Yemîninde durmazlık etme» (dedik). Biz onu hakıykaten sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Hakıykat o, dâima (Allaha) dönen (bir zât) idi.
Hayrat Neşriyat = (Ona:) 'Eline bir demet sap al da onunla (zevcene) vur ve yemînini bozma!'(dedik). Gerçekten biz onu sabırlı bir kimse olarak bulduk. (O) ne iyi kuldu! Hakikaten o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimse idi.
İbni Kesir = Eline bir demet sap al da onunla vur ve yemini bozma. Biz, onu gerçekten sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu. Muhakkak ki o, Allah'a yönelirdi.
Kadri Çelik = “Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma.” Gerçekten biz onu sabredici bulduk. O, pek de güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi.
Muhammed Esed = (Ve sonunda o'na dedik ki:) "Şimdi eline bir demet ot al, onunla vur ve yeminini yerine getir!" Gerçekten Biz o'nu sıkıntılara karşı sabırlı gördük. O, ne güzel bir kulumuzdu, daima Bize yönelirdi!
Mustafa İslamoğlu = (Ve dedik ki): "Eline bir deste al ve onunla vur! Böylece yemininden dönmemiş olursun." Hakikaten Biz onu pek sabırlı biri olarak bulduk: ne güzel kuldu o, gerçekten o (da) her daim Allah'a yönelirdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Ve O'na emrolundu ki) Eline otlardan bir küçük demet al, sonra onunla vur ve yeminini bozmuş olma. Muhakkak ki, Biz O'nu bir sabredici bulduk. Ne güzel kul! Şüphe yok ki, o (Hakk'a) dönendir.
Ömer Öngüt = "Eline bir demet sap al, onunla vur, yeminini böylece yerine getir. " Doğrusu biz onu çok sabırlı bulmuştuk. O ne iyi kul idi! Daima Allah'a yönelirdi.
Şaban Piriş = -Eline bir demet sap alıp, onunlar vur, yeminini bozma! Biz onu sabırlı bulduk. O, Allah’a yönelen ne güzel bir kuldu!
Sadık Türkmen = Ve: “eline bir demet sap al, onunla vur! Yeminini bozma!” Gerçekten Biz onu sabırlı bulduk. O, ne güzel bir kuldu! Çünkü o, daima yönelirdi.
Seyyid Kutub = Ey Eyyüb: «Eline bir demet sap al, onunla vur, yeminini bozma» demiştik. Gerçekten O çok sabırlı bir kulumuzdu, daima Allah'a yönelirdi
Suat Yıldırım = Bir de ona: "Eline bir demet sap al, onunla vur! Yemininden dönen durumuna düşme!" dedik. Doğrusu Biz onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! O, gerçekten Allah’a yönelirdi.
Süleyman Ateş = (Dedik ki): "Eline bir demet sap al, onunla vur da yeminini bozma." Gerçekten biz onu sabreden (bir kul) bulmuştuk. Ne güzel kuldu, o dâimâ (bize) başvururdu.
Tefhim-ul Kuran = «Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma.» Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Ümit Şimşek = 'Eline bir demet alıp onunla vur; yeminini bozma' dedik. Gerçekten Biz onu sabredici bulduk. Ne güzel bir kuldu o; doğrusu, Allah'a yönelmiş bir kimseydi.
Yaşar Nuri Öztürk = "Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminine ters düşmüş olma!" dedik. Biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Bize yönelen, yakaran biriydi o.
İskender Ali Mihr = Ve (Ey Eyüp!) eline bir demet sap al onunla vur, yeminini bozma. Muhakkak ki Biz, onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kuldu. Muhakkak ki o, Allah’a ulaşmıştı (ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırıp teslim etmişti).
İlyas Yorulmaz = Eline bir demet kuru ot al ve o’nu (otu, ilaç olarak ağrıyan yerine uygula) vur. Biz Eyyüb’ü çok sabırlı bulmuştuk. O ne güzel bir kuldu ve samimi olarak Rabbine yönelirdi.
وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ
Sâd / 45 -
Vezkur ıbâdenâ ibrâhîme ve ishâka ve ya’kûbe ulîl eydî vel ebsâr(ebsâri).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve an kullarımız İbrâhim'i ve İshak'ı ve Yakup'u ki ibâdette kuvvetliydi bunlar, dinde gözleri açıktı.
Abdullah Parlıyan = Hepsi de güçlü bir iradeye ve keskin bir kavrayış yeteneğine sahip olan İbrahim, İshak ve Yakub'u da hatırla.
Adem Uğur = (Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya'kub'u da an.
Ahmed Hulusi = Kudretli ve basîretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup'u da zikret (an, hatırla)!
Ahmet Tekin = Güç-kuvvet, devlet-teşkilat, iktidar ve ihsan sahibi, vakarlı, çevresini ve ileriyi görebilen, bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı kullarımız İbrâhim, İshak ve Yâkub’u da hatırlayarak insanlara anlat.
Ahmet Varol = Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an.
Ali Bulaç = Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla.
Ali Fikri Yavuz = Dinde görüş ve kuvvet sahibleri olan kullarımız İbrahîm’i, İshâk’ı, Yakûb’u da hatırla.
Ali Ünal = (Allah’a ibadet, O’nun yolunda hizmet ve salih işler yapmada) güçlü ve basiret sahibi (eşya ve hadiselerdeki hikmet ve gerçekleri çok iyi gören) o zatları –kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u– da hatırla.
Bayraktar Bayraklı = Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrâhim, İshâk ve Ya‘kûb'u da hatırla![483]
Bekir Sadak = Guclu ve anlayisli olan kullarimiz Ibrahim, Ishak ve Yakub'u da an.
Celal Yıldırım = Kudretli, basiretli kullarımız ibrahim, İshâk ve Yâkub'u an.
Cemal Külünkoğlu = (45-47) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla! Biz onları ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık. Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin iyi kişilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an.
Diyanet Vakfi = (Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya'kub'u da an.
Edip Yüksel = Kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u anımsa. Becerikli idiler, ileri görüşlü idiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kullarımız İbrahimi, İshakı, Ya'kubu da an, eller ve gözler sahibleri idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eller ve gözler sahipleri (güçlü ve basiretli) kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an. Onlar eller ve gözler sahipleri idiler.
Gültekin Onan = Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla.
Harun Yıldırım = Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da an.
Hasan Basri Çantay = Kuvvetlerin ve basıyretlerin saahibleri olan kullarımız İbrâhîmi, İshakı, Ya'kubu da an.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Kuvvet ve basîret sâhibi kullarımız İbrâhîm’i, İshâk’ı ve Ya'kub’u da an!
İbni Kesir = Kuvvetli ve basiretli kullarımız; İbrahim, İshak ve Ya'kub'u da hatırla.
Kadri Çelik = Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla.
Muhammed Esed = (Hepsi de) güçlü bir iradeye ve keskin bir kavrayış yeteneğine sahip olan İbrahim, İshak ve Yakub'u hatırla:
Mustafa İslamoğlu = Has kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da hatırla: hepsi de güçlü bir kişilik ve keskin bir idrak sahibiydiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (45-46) Ve kuvvetler ve basiretler sahipleri olan kullarımız İbrahim'i ve İshak'ı ve Ya'kub'u da an. Şüphe yok ki, Biz onları dar-ı ahireti düşünme hasletiyle mümtaz, ihlâs sahipleri kılmıştık.
Ömer Öngüt = Resulüm! Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an!
Şaban Piriş = Güç (aksiyon) ve basiret (fikir) sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da hatırla.
Sadık Türkmen = Ibrahim kulumuzu, İshak’ı ve Yakub’u da an/hatırla! Güçlü ve ileri görüş sahibi kullarımızı!..
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an.
Suat Yıldırım = (Ey Resulüm) Kuvvetli ve basiretli olan o zatları; kullarımız İbrâhim, İshak ve Yâkub’u da an!
Süleyman Ateş = Kuvvetli ve bâsiretli kullarımız İbrâhim'i, İshak'ı ve Ya'kûb'u da an.
Tefhim-ul Kuran = Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla.
Ümit Şimşek = Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an.
Yaşar Nuri Öztürk = Güçlü kuvvetli, bakış ve görüş sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an!
İskender Ali Mihr = Ve güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrâhîm (A.S)’ı, İshak (A.S)’ı ve Yâkub (A.S)’ı zikret.
İlyas Yorulmaz = Güç ve doğru bir kavrayış sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup’u da hatırla.
إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ
Sâd / 46 -
İnnâ ahlasnâhum bi hâlisatin zikred dâr(dâri).
Diyanet İşleri = Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlâslı kimseler kıldık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz onları, dâimâ yurtları olan âhireti anma huyuyla yarattık da özleri temiz, ihlâs sâhibi kullar ettik.
Abdullah Parlıyan = Onları ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle samimi, halis kullar yaptık.
Adem Uğur = Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.
Ahmed Hulusi = Doğrusu biz onlarda, gerçek vatanlarını (hakikat boyutunu) hatırda tutarak yaşama sâfiyetini açığa çıkardık.
Ahmet Tekin = Biz onları samimiyetle, asıl yurt, âhiret düşüncesine rağbet eden ve insanları âhiret hayatına inanmaya teşvik eden has kullarımızdan kıldık.
Ahmet Varol = Biz onları (ahiret) yurdu(nu) anmaktan ibaret halis bir özellikle ihlaslı kimseler kıldık.
Ali Bulaç = Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık.
Ali Fikri Yavuz = Çünkü biz, onları, ahiret yurdunu anmaktan ibaret pak bir hasletle hâlis (insanlar) kıldık.
Ali Ünal = Biz onları her bakımdan ihlâslı kıldık ve bu sebeple (düşünce, söz ve davranışlarında) hep Âhiret Yurdu’nu gözetirlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Biz onları daima âhireti düşünen ihlâslı kullar kıldık.
Bekir Sadak = Biz onlari ahiret yurdunu dusunen, icten bagli kimseler kildik.
Celal Yıldırım = Şüphesiz biz, onları katıksız olarak Âhiret yurdunu düşünen hâlis kişiler kıldık.
Cemal Külünkoğlu = (45-47) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla! Biz onları ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık. Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin iyi kişilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = Biz onları ahiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık.
Diyanet Vakfi = Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.
Edip Yüksel = Salt ahireti düşündükleri için onları salt/dupduru kıldık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü biz onları temiz bir hassa, halîs yurd düşüncesiyle halîslerimizden kılmışızdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü Biz onları temiz bir hasletle, halis ahiret yurdu düşüncesine ermiş has kullarımızdan kılmışızdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü biz onları temiz bir hasletle, hâlis yurt (ahiret) düşüncesine ermiş has kullarımızdan kılmışızdır.
Gültekin Onan = Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık.
Harun Yıldırım = Gerçekten biz onları, katıksızca yurdu düşünen ihlas sahipleri kıldık.
Hasan Basri Çantay = Çünkü biz onları katkısız (şaibesiz) bir hasletle — ki (bu dâima) yurd (ları) nı hatırlama (ları ve onun için çalışmaları) dır — haalis (insanlar) yapdık.
Hayrat Neşriyat = Çünki biz onları, hâlis (bir haslet) olan âhiret düşüncesiyle ihlâslı (kimseler) kıldık.
İbni Kesir = Doğrusu Biz, onları ahiret yurdunu samimiyetle düşünen kimseler kıldık.
Kadri Çelik = Gerçekten biz onları, (ahiretteki asıl) yurdu hatırlatan katışıksız (bir haslet ile) halis kıldık.
Muhammed Esed = Biz onları arı duru bir düşünce aracılığıyla temizledik. Öteki dünyayı gözetme (düşüncesiyle).
Mustafa İslamoğlu = Biz onların şahsiyetlerini arı duru bir tasavvurla saflaştırdık (ki, ebedi) yurdu hep hatırda tutsunlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (45-46) Ve kuvvetler ve basiretler sahipleri olan kullarımız İbrahim'i ve İshak'ı ve Ya'kub'u da an. Şüphe yok ki, Biz onları dar-ı ahireti düşünme hasletiyle mümtaz, ihlâs sahipleri kılmıştık.
Ömer Öngüt = Biz onları ahiret yurdunu düşünen, ihlâslı kimseler kıldık.
Şaban Piriş = Biz onları gerçek yurdu düşünen, tam olarak arınmış, ihlaslı kimseler kılmıştık.
Sadık Türkmen = Gerçekten onlar, ahiret düşüncesiyle dolu/donanmış samimîlerden idi.
Seyyid Kutub = Biz onları Ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık.
Suat Yıldırım = Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kişiler kıldık.
Süleyman Ateş = Biz onları âhiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizleyip, kendimize hâlis (kul) yaptık.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık.
Ümit Şimşek = Biz onları, özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kullar kıldık.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onları, yurdu düşünme özellikleriyle yücelen tertemiz kullar yaptık.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz, onları (ahiret) yurdunu zikreden halis (kullar) olarak ihlâs sahibi kıldık.
İlyas Yorulmaz = Onların bu özelliklerinden dolayı, onları ahiret yurduna örnek kullar olarak seçtik.
وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ
Sâd / 47 -
Ve innehum indenâ le minel mustafeynel ahyâr(ahyâri).
Diyanet İşleri = Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki onlar, katımızda, seçilmiş, hayırlı kişilerdendi elbet.
Abdullah Parlıyan = Onlar bizim yanımızda seçkin ve hayırlılardandır.
Adem Uğur = Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.
Ahmed Hulusi = Kesinlikle Onlar bizim indîmizde seçilmiş Mustafalar'dı (süzülüp arındırılmış - saflaştırılmış - sâfiye).
Ahmet Tekin = Onlar nezdimizde, kesinlikle güzide, seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
Ahmet Varol = Şüphesiz onlar bizim katımızda seçkinlerden, hayırlılardandırlar.
Ali Bulaç = Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten onlar, katımızda seçilmiş hayırlı kimselerdendi.
Ali Ünal = Katımızda seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve en hayırlı zatlardandı.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz onlar, katımızda seçkin ve iyi kullardı.
Bekir Sadak = Dogrusu onlar katimizda seckin, iyi kimselerdendirler.
Celal Yıldırım = Hem onlar yanımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendirler.
Cemal Külünkoğlu = (45-47) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla! Biz onları ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık. Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin iyi kişilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler.
Diyanet Vakfi = Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.
Edip Yüksel = Onlar bizim yanımızda iyilerden seçilmiş kimselerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve çünkü onlar muhakkak nezdimizde seçilmiş ahyardan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü onlar, gerçekten nezdimizde süzülüp seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü onlar, nezdimizde seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
Gültekin Onan = Ve gerçekten onlar, bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
Harun Yıldırım = Ve gerçekten onlar, bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
Hasan Basri Çantay = Çünkü onlar bizim indimizde cidden seçginlerden, hayırlı (zâtilerdendi.
Hayrat Neşriyat = Gerçekten de onlar, bizim katımızda elbette seçilmişlerden, en hayırlı kimselerdendir.
İbni Kesir = Ve gerçekten onlar, katımızda seçkinlerden ve hayırlılardandı.
Kadri Çelik = Ve gerçekten onlar, bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
Muhammed Esed = Ve Bizim nezdimizde onlar gerçekten seçkin, hayırlı kimseler arasındaydılar.
Mustafa İslamoğlu = ve elbet onlar, bizim indimizde pek seçkin, hayırda öne geçenler arasındaydılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve muhakkak ki, onlar Bizim nezdimizde elbette ki seçilmişlerden, hayırlılardandır.
Ömer Öngüt = Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin ve iyi kimselerdendir.
Şaban Piriş = Çünkü onlar, katımızda seçilmiş ve hayırlı kimselerden idiler.
Sadık Türkmen = Gerçekten onlar Bizim katımızda seçilmiş, hayırlı kimselerdendir.
Seyyid Kutub = Onlar bizim yanımızda seçkin ve hayırlı kimselerdir.
Suat Yıldırım = Üstelik onlar Bizim yanımızda seçkin ve hayırlı zatlardı.
Süleyman Ateş = Onlar bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandır.
Tefhim-ul Kuran = Ve gerçekten onlar, bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
Ümit Şimşek = Hiç şüphesiz, onlar Bizim katımızda seçkin ve hayırlı kullardandı.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve bizim katımızda onlar seçkin, hayırlı kimselerdendi.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki onlar, katımızda, gerçekten "hayırlılardan ve seçilmişlerden"dir.
İlyas Yorulmaz = Onlar bizim katımızda, her iki dünyada (dünya ve ahirette) seçilmişlerin en hayırlılarındandılar.
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
Sâd / 48 -
Vezkur ismâîle velyesea ve zel kifli, ve kullun minel ahyâr(ahyâri).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) İsmail, el-Yesa’ ve Zülkifl’i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve an İsmâîl'i, El-Yesa'ı ve Zül-Kifl'i ve hepsi de hayırlı kişilerdendi.
Abdullah Parlıyan = İsmail'i, Elyesa'yı ve Zülkifl'i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendi.
Adem Uğur = İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.
Ahmed Hulusi = İsmail'i, Elyesa'yı ve ZülKifl'i de hatırla! Hepsi de hayırlılardandı.
Ahmet Tekin = İsmâil’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de hatırlayarak insanlara anlat. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
Ahmet Varol = İsmail'i, Elyasa'ı ve Zülkifl'i de an. Hepsi hayırlılardandı.
Ali Bulaç = İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de hatırla. Hepsi de hayırlı olanlardandır.
Ali Fikri Yavuz = İsmail’i, (İlyas’ın amcasının oğlu) El-Yesa’i ve Zü’l-Kifl’i de hatırla. Bunların hepsi hayırlı kimselerden...
Ali Ünal = İsmail, Elyesa ve Zülkifl’i de hatırla. Her biri, yine en hayırlı zatlar arasında idi.
Bayraktar Bayraklı = İsmâil'i, Elyesa‘ı, Zülkifl'i de hatırla!; hepsi de iyi kullardandı.
Bekir Sadak = Ismail'i, Elyesa'i, Zulkifl'i de an. Hepsi iyilerdendir.
Celal Yıldırım = İsmail'i, Elyesa'ı ve Zelkif'i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
Cemal Külünkoğlu = İsmail'i, Elyesa'yı ve Zülkifl'i de hatırla! Hepsi de hayırlı kimselerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = İsmail'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de an. Hepsi iyilerdendir.
Diyanet Vakfi = İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.
Edip Yüksel = İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de anımsa; hepsi iyilerdendi.
Elmalılı Hamdi Yazır = İsmaili de, Elyese'i de, Zül'kifli de an, hepsi de o ahyardan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de an! Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İsmail'i, Elyasa'yı, Zü'l-Kifl'i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
Gültekin Onan = İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de hatırla. Hepsi de hayırlı olanlardandır.
Harun Yıldırım = İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an. Hapsi de hayırlılardan idi.
Hasan Basri Çantay = İsmâîli, Elyesaı, Zülkifli de an. (İşte) bütün bunlar hayırlı (insan) lardı..
Hayrat Neşriyat = İsmâîl’i, Elyesa'ı ve Zülkifl’i de an! Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
İbni Kesir = İsmail'i, El-Yesa'ı ve Zülkifl'i de hatırla. Hepsi de iyilerdendir.
Kadri Çelik = İsmail'i, Elyesa'yı ve Zülkifl'i de hatırla. Hepsi de hayırlı olanlardandır.
Muhammed Esed = İsmail'i, Elyesa'yı ve (onlar gibi) kendisini (Bize) adayan herkesi an! Onların tümü hayırlı kimselerdi!
Mustafa İslamoğlu = Yine İsmail, Elyasa ve yükümlülük alan kişiyi de hatırla: onların hepsi de hayırda öncülük yaptılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve İsmail'i ve Elyesa'yı ve Zülkifl'i de yâd et ve hepsi de hayırlılardandır.
Ömer Öngüt = Resulüm! İsmail'i, Elyesâ'yı, Zülkifl'i de an! Hepsi de iyilerdendir.
Şaban Piriş = İsmail’i, Elyasa’yı ve Zülkifl’i de hatırla. Hepsi de hayırlı kimselerden idiler.
Sadık Türkmen = Ismail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an! Hepsi de hayırlılardandır/iyilerdendir.
Seyyid Kutub = İsmail'i, Elyas'ı, Zülkifl'i de an. Hepsi iyilerdendir.
Suat Yıldırım = İsmâil, Elyasa ve Zülkifl’i de hatırla. Onların hepsi hayırlı insanlardı.
Süleyman Ateş = İsmâ'il'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.
Tefhim-ul Kuran = İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de hatırla. Hepsi de hayırlı olanlardandır.
Ümit Şimşek = İsmail, Elyesa' ve Zülkifl'i de an. Onların hepsi de hayırlı kimselerdendi.
Yaşar Nuri Öztürk = İsmail'i, Elyese'i, Zülkifll'i de an! Hepsi seçkinlerdendi.
İskender Ali Mihr = Ve İsmail (A.S)’ı ve İlyas (A.S)’ı ve Zülkifli (A.S)’ı da zikret. Hepsi hayırlı olanlardandır.
İlyas Yorulmaz = İsmail, Elyesa ve Zülkifl’i de hatırla. Onlarda (insanlığın) en hayırlı olanlarındandılar.
هَذَا ذِكْرٌ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ
Sâd / 49 -
Hâzâ zikrun, ve inne lil muttakîne le husne meâb(meâbin).
Diyanet İşleri = (49-50) Bu bir öğüttür. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bu, güzel bir anılıştır ve şüphe yok ki çekinenlere elbette dönülüp varılacak pek güzel bir yer var.
Abdullah Parlıyan = İşte bu Allah'a inananlar için bir uyarıdır. Şüphe yok ki, yolunu yordamını Allah'ın kitabıyla bulanlara, dönüp varacağı güzel bir makam vardır.
Adem Uğur = İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
Ahmed Hulusi = Bu hatırlatmadır! Muhakkak ki korunmuş olanlar için dönüş yerinin güzeli vardır.
Ahmet Tekin = Kur’ân’ın bir bölümü olan, okunarak ibadet edilen bu kıssalar, bir uyarıdır, bir öğüttür. Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davrananlar, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için güzel bir gelecek, cennette güzel makamlar vardır.
Ahmet Varol = Bu bir hatırlatmadır. Takva sahipleri için elbette güzel bir varış yeri vardır.
Ali Bulaç = Bu, bir zikr'dir. Şüphesiz muttakiler için, elbette varılacak güzel bir yer vardır.
Ali Fikri Yavuz = İşte bu, (anlatılanlar, onlar için) bir şereftir. Elbette takva sahibleri için dönüb varılacak güzel bir yer var.
Ali Ünal = (Rasûller hakkındaki) bu hatırlatmalarımız, onlar için iyi bir anma, başkaları için ise bir ders, bir öğüttür. İçleri O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve Allah’a karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınan (müttakî) leri gerçekten çok güzel bir âkıbet, çok hoş bir dönüş yeri beklemektedir:
Bayraktar Bayraklı = Bunlar bir öğüttür. Şüphesiz muttakîler için güzel bir gelecek vardır.
Bekir Sadak = Iste bu guzel bir anmadir. Dogrusu Allah'a karsi gelmekten sakinanlara guzel bir gelecek vardir.
Celal Yıldırım = İşte bu (anılar) bir öğüt ve hatırlamadır. Şüphesiz ki (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlar için dönülecek güzel bir yer ve yurt vardır.
Cemal Külünkoğlu = (49-50) İşte bu, bir hatırlatmadır! Doğrusu Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için elbette güzel bir dönüş yeri ve kapıları onlar için ardına kadar açık olan sonsuz mutluluk, esenlik cennetleri vardır.
Diyanet İşleri (eski) = İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
Diyanet Vakfi = İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
Edip Yüksel = Bu bir mesajdır: Erdemliler için güzel bir gelecek,
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bu bir zikirdir ve şübhesiz korunan müttekîler için her halde güzel bir istikbal (bir husni meâb) var.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu bir öğüttür. Şüphesiz korunan müttakiler için herhalde güzel bir istikbal (varış yeri) vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bu bir öğüttür. Şüphesiz korunan müttakiler için herhalde güzel bir istikbal (güzel bir dönüş yeri) vardır.
Gültekin Onan = Bu bir zikirdir. Şüphesiz muttakiler için, elbette güzel bir dönüş yeri (meab) vardır.
Harun Yıldırım = İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
Hasan Basri Çantay = Bu,(peygamberler için bir şeref ve) bir zikr (-i cemîl) dir. Takvâye erenlerin dönüb varacağı yerde elbette güzel (bir merci) dir:
Hayrat Neşriyat = (49-50) Bu, (onları güzel) bir yâd etmedir! Şübhesiz ki takvâ sâhibleri için, gerçekten güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olan Adn Cennetleri vardır.
İbni Kesir = Bu bir zikirdir. Ve muhakkak ki muttakiler için güzel bir sonuç vardır.
Kadri Çelik = Bu, bir hatırlatmadır. Şüphesiz muttakiler için, kesin varılacak güzel bir yer vardır.
Muhammed Esed = BU, (Allah'a inananlar için) bir uyarıdır. Çünkü, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanları bütün menzillerin en güzeli beklemektedir:
Mustafa İslamoğlu = Bu (mesaj) bir hatırlatma ve uyarıdır: elbet sorumluluğunun bilincinde olanları en güzel bir menzil beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (49-50) İşte bu, bir şereftir. Ve şüphe yok ki, muttakîler için elbette güzel bir varılacak yer de vardır. Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak.
Ömer Öngüt = İşte bu bir zikirdir ve doğrusu muttakilere güzel bir gelecek vardır.
Şaban Piriş = Bu bir hatırlatmadır. Allahtan korkanlar için elbette güzel bir gelecek vardır.
Sadık Türkmen = Bu bir hatırlatmadır/uyarıdır! Şüphesiz ki; aklını çalıştırıp korunup sakınanlar için, güzel bir gelecek/(dünyadan sonra) dönüş yeri vardır.
Seyyid Kutub = Bu bir hatırlatmadır. Korunanlar için güzel bir gelecek vardır.
Suat Yıldırım = İşte bu bir zikirdir, bir hatırlatmadır. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir âkıbet vardır.
Süleyman Ateş = Bu, bir hatırlatmadır. Korunanlar için güzel bir gelecek vardır:
Tefhim-ul Kuran = Bu, bir zikr'dir. Şüphesiz muttakiler için, elbette varılacak güzel bir yer vardır.
Ümit Şimşek = Bütün bunlar bir hatırlatmadır. Kötülükten sakınanlar için ise varılacak güzel bir yer vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir hatırlatmadır bu! Korunup sakınanlar için elbette güzel bir gelecek vardır.
İskender Ali Mihr = Bu (Kur’ân-ı Kerim), bir Zikir’dir. Ve muhakkak ki muttakiler (takva sahipleri) için sığınakların en güzeli (Allah’ın Zat’ı) vardır.
İlyas Yorulmaz = Bu (Kur’an), ahiret yurdunda en güzel yerlere yerleşebilmeleri için, Allah dan korunanlara bir öğüttür.
جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ
Sâd / 50 -
Cennâti adnin mufettehaten le humul ebvâb(ebvâbu).
Diyanet İşleri = (49-50) Bu bir öğüttür. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ebedî Adn cennetleri ki onlara açıktır kapıları.
Abdullah Parlıyan = Kapıları sonuna kadar açık Adn cennetleri,
Adem Uğur = Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
Ahmed Hulusi = Kapıları kendilerine açılmış hâlde Adn cennetleridir.
Ahmet Tekin = Bütün kapıları kendilerine otomatik olarak açılan Adn Cennetleri vardır.
Ali Bulaç = Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.
Ali Fikri Yavuz = (O güzel yer) bütün kapıları kendilerine açık olduğu halde Adn Cennetleridir.
Ali Ünal = Kapıları kendilerine ardına kadar açılmış sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine kapıları açılmış ‘Adn cennetleri vardır.
Bekir Sadak = Kapilari onlara acilmis Adn cennetleri vardir.
Celal Yıldırım = Kapıları onlara açık Adn Cennetleri vardır.
Cemal Külünkoğlu = (49-50) İşte bu, bir hatırlatmadır! Doğrusu Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için elbette güzel bir dönüş yeri ve kapıları onlar için ardına kadar açık olan sonsuz mutluluk, esenlik cennetleri vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır.
Diyanet Vakfi = Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
Edip Yüksel = Ve kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Adn Cennetleri; açılarak kendilerine bütün kapılar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bütün kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bütün kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.
Gültekin Onan = Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.
Harun Yıldırım = Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
Hasan Basri Çantay = Adin cennetleri. Onlar için bütün kapılar tastamam açılmışdır.
Hayrat Neşriyat = (49-50) Bu, (onları güzel) bir yâd etmedir! Şübhesiz ki takvâ sâhibleri için, gerçekten güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olan Adn Cennetleri vardır.
İbni Kesir = Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri.
Kadri Çelik = Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri.
Muhammed Esed = Kapıları ardına kadar açık sonsuz mutluluk, esenlik bahçeleri,
Mustafa İslamoğlu = Kalıcı güzelliğin üretildiği merkez olan cennetlerin kapıları onlar için ardına kadar dayalı olacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (49-50) İşte bu, bir şereftir. Ve şüphe yok ki, muttakîler için elbette güzel bir varılacak yer de vardır. Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak.
Ömer Öngüt = Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
Şaban Piriş = Kapıları kendilerine açılmış Adn Cennetleri...
Sadık Türkmen = Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri;
Seyyid Kutub = Kapıları onlara açılmış, Adn cennetleri vardır.
Suat Yıldırım = O güzel yer: Kapıları yalnız kendilerine açılmış olan Adn cennetleridir.
Süleyman Ateş = Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri.
Tefhim-ul Kuran = Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.
Ümit Şimşek = Adn Cennetleri ki, kapıları onlara açıktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri.
İskender Ali Mihr = Kapıları onlara açılmış olan adn cennetleri vardır.
İlyas Yorulmaz = Allah dan sakınıp korunanların yerleşecekleri yerlerin kapıları ardına kadar açık olan adn cennetleridir.
مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
Sâd / 51 -
Muttekîne fîhâ yed’ûne fîhâ bi fâkihetin kesîratin ve şerâb(şerâbin).
Diyanet İşleri = Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyveler ve içecekler isterler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Oralarda yaslanıp oturacaklar, diledikleri birçok yemişler ve içecek şeyler, hemen sunulacak kendilerine.
Abdullah Parlıyan = orada uzanıp, yaslanırlar ve her türlü meyveyi ve içeceği serbestçe isteyebilirler.
Adem Uğur = Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.
Ahmed Hulusi = Zevkle kurularak, o hâl içinde birçok meyve ve keyiflendirecek içki isterler.
Ahmet Tekin = Onlar, orada koltuklara kurulup yaslanarak, birçok meyveler ve meşrubat isterler.
Ahmet Varol = Orada yaslanmışlardır. Orada pek çok meyve ve içecek isterler.
Ali Bulaç = İçinde yaslanıp dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.
Ali Fikri Yavuz = İçlerinde yaslanıb kurulacaklar. Orada bir çok (türlü) yemişler, içkiler istiyecekler.
Ali Ünal = Orada yüksek kanepe ve koltuklara yaslanır, çeşit çeşit meyveler ve içecekler isterler (ve istekleri ânında yerine gelir).
Bayraktar Bayraklı = Orada koltuklara yaslanırlar. Birçok meyve ve içecek isterler.
Bekir Sadak = Orada tahtlara yaslanmis olarak turlu meyveler ve icecekler isterler.
Celal Yıldırım = Orada (kanepelere) yaslanırlar da birçok meyveler ve içecekler isterler.
Cemal Külünkoğlu = Orada uzanıp dinlenecekler (ve) her tür meyveyi ve içeceği, (serbestçe) isteyebilecekler.
Diyanet İşleri (eski) = Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler.
Diyanet Vakfi = Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.
Edip Yüksel = Orada konfor içinde bol meyve ve içecek isterler.
Elmalılı Hamdi Yazır = İçlerinde kurularak orada bir çok yemişle bambaşka bir içki isteyecekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçlerine kurularak orada bir çok yemişle bambaşka bir içki isteyeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçlerine kurularak orada birçok yemişle, bambaşka bir içki isteyeceklerdir.
Gültekin Onan = İçinde yaslanıp dayanmışlardır; orada birçok meyve ve şarap istemektedirler.
Harun Yıldırım = Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.
Hasan Basri Çantay = İçlerinde yaslanıb kuruluculardır onlar, Orada bir «ok yemişler), içecek (ler) isteyecekler.
Hayrat Neşriyat = Orada (o gün artık tahtlar üzerinde) yaslanmış kimselerdir; orada (dilediklerinden)birçok meyveler ve içecekler isterler.
İbni Kesir = Orada tahtlara yaslanmış olarak birçok meyveler ve içecekler isterler.
Kadri Çelik = İçinde yaslanıp dayanmışlardır; orada birçok meyve ve şarap istemektedirler.
Muhammed Esed = orada uzanıp dinlenecekler; (ve) her tür meyveyi ve içeceği, (serbestçe) isteyebilecekler,
Mustafa İslamoğlu = Orada huzurla uzanacaklar; ve meyvesine (dek) her çeşit lezzetli (yiyecek) ve içeceği talep edebilecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Orada (koltuklara) yaslanıcılardır. Orada birçok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.
Ömer Öngüt = Orada koltuklara yaslanarak birçok meyveler ve içecekler isterler.
Şaban Piriş = Orada koltuklarına kurulmuşlar bir çok meyve ve içecek isterler.
Sadık Türkmen = Orada koltuklara yaslanmış olarak birçok meyve ve içecek isterler.
Seyyid Kutub = Orada tahtlara yaslanmış olarak çeşitli meyveler ve içecekler isterler.
Suat Yıldırım = Onlar orada kanepelere dayanarak birçok meyveler ve içecekler isterler.
Süleyman Ateş = Orada (koltuklara) yaslanarak bir çok meyva ve içki isterler.
Tefhim-ul Kuran = İçinde yaslanıp dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.
Ümit Şimşek = Orada koltuklara kurulur, her çeşit meyve ve içecekten isterler.
Yaşar Nuri Öztürk = Orada, yaslanmış olarak birçok meyve ve içecek isterler.
İskender Ali Mihr = Orada yaslanıp oturarak pekçok meyve ve içecek isterler.
İlyas Yorulmaz = Orada koltukların üzerine uzanmış halde, pek çok çeşitli meyveler ve içeceklerden isterler.
وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ
Sâd / 52 -
Ve indehum kâsırâtut tarfi etrâb(etrâbun).
Diyanet İşleri = Yanlarında gözlerini kendilerinden ayırmayan yaşıt eşler vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yanlarında, eşlerinden gözlerini ayırmayan hûriler olacak ki her biri de eşit ve aynı yaşta.
Abdullah Parlıyan = Yanlarında gözlerini kocalarından başkasına dikmeyen, kendileriyle yaşıt eşler de vardır.
Adem Uğur = Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
Ahmed Hulusi = Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.
Ahmet Tekin = Yanlarında süzgün bakışlı, alımlı, hasretlik çekmiş gibi gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş, çılgınca seven, iri gözlü aynı yaşta dilberler, güzeller var.
Ahmet Varol = Yanlarında bakışlarını yalnız kendilerine dikmiş yaşıt eşler vardır.
Ali Bulaç = Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
Ali Fikri Yavuz = Yanlarında da gözlerini zevclerinden ayırmayan, hep aynı yaşta dilberler var.
Ali Ünal = Yanlarında, tam kendileri gibi, onlara pek yakışır ve gözleri başkalarını görmeyen yumuşak bakışlı eşler bulunur.
Bayraktar Bayraklı = Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt eşler vardır.
Bekir Sadak = Yanlarinda, gozlerini eslerine dikmis yasit guzeller vardir.
Celal Yıldırım = Yanlarında ise, gözlerini sa dece eşlerine diken yaşıtlar vardır.
Cemal Külünkoğlu = Ve yanlarında bakışlarını yalnızca efendilerine çevirmiş aynı yaşta güzel hizmetçiler vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır.
Diyanet Vakfi = Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.
Edip Yüksel = Yanlarında gözlerinin içine bakan yaşıtları vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yanlarında da gamzeleri kasan hep bir yaşıd dilberler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yanlarında da gamzeleri kasan (bakışları yalnız kocalarına dönük) aynı yaşta dilberler vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yanlarında da bakışları yalnız kocalarına dönük hep aynı yaşta dilberler vardır.
Gültekin Onan = Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
Harun Yıldırım = Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.
Hasan Basri Çantay = Yanlarında da gözlerini yalınız (zevcelerine) dikmiş, bir yaşıt (dilberler) vardır.
Hayrat Neşriyat = Yanlarında da (kocalarından) başkasına bakmayan aynı yaşta olan (zevce)ler vardır.
İbni Kesir = Yanlarında gözlerini yalnız eşlerine dikmiş aynı yaştan güzeller vardır.
Kadri Çelik = Ve yanlarında da bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
Muhammed Esed = yanıbaşlarında yumuşak bakışlı, uyumlu eşler olacak.
Mustafa İslamoğlu = Yanlarında kendilerine denk, gözü dışarda olmayan (eşler) bulunacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onların yanlarında gözlerini (kocalarına dikmiş, yaşları müsavî) dilberler vardır.
Ömer Öngüt = Yanlarında da gözlerini eşlerinden ayırmayan, hep aynı yaşta nâzeninler vardır.
Şaban Piriş = Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş onlara denk güzeller vardır.
Sadık Türkmen = Yanıbaşlarında (yumuşak, tatlı, sevgi dolu) bakışlarını, sadece kendi eşlerine diken yaşıt/uyumlu eşler vardır.
Seyyid Kutub = Yanlarında bakışlarını yalnız kocalarına diken kendileriyle yaşıt güzeller vardır.
Suat Yıldırım = Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır.
Süleyman Ateş = Yanlarında da bakışlarını yalnız (kocalarına) diken (kendileriyle) yaşıt dilberler vardır.
Tefhim-ul Kuran = Ve yanlarında da bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
Ümit Şimşek = Yanlarında ise gözlerini eşlerine çevirmiş yaşıt güzeller vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yanlarında, bakışlarını eşlerine yöneltmiş yaşıt dilberler vardır.
İskender Ali Mihr = Ve onların yanlarında bakışlarını saklayan (yalnız eşlerine bakan), aynı yaşta kadınlar vardır.
İlyas Yorulmaz = Onların yanında, emirlerini yerine getirecek güzel bakışlı hizmetçiler var.
هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
Sâd / 53 -
Hâzâ mâ tûadûne li yevmil hisâb(hisâbi).
Diyanet İşleri = İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte bu, soru gününde size vaadedilen şey.
Abdullah Parlıyan = İşte bu hesap günü için size verilen bir sözdür.
Adem Uğur = İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.
Ahmed Hulusi = İşte budur, yaptıklarınızın sonucunu yaşama süreci için size vadolunan!
Ahmet Tekin = Bunlar hesap gününde alınlarının akıyla hesap veren sizlere va’dolunan şeylerdir.
Ahmet Varol = İşte hesap günü için size vaadedilen budur.
Ali Bulaç = İşte hesap günü size va'dedilen budur.
Ali Fikri Yavuz = İşte hesab günü için, size vaad olunanlar bunlardır.
Ali Ünal = Bunlardır Hesap Günü için size va’d olunanlar.
Bayraktar Bayraklı = İşte, hesap günü için, size vaad edilen budur.
Bekir Sadak = Iste bu hesap gunu icin, size soz verilenlerdir.
Celal Yıldırım = Bu, hesap günü için size va dedilenlerdir!
Cemal Külünkoğlu = İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.
Diyanet İşleri (eski) = İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.
Diyanet Vakfi = İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.
Edip Yüksel = Hesap Günü için size söz verilen budur.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bu, o hisab günü için size va'dolunan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu, o hesap günü için size va'dedilenlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O hesap günü için size vaad edilen işte budur.
Gültekin Onan = İşte hesap günü size vaadedilen budur.
Harun Yıldırım = İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.
Hasan Basri Çantay = İşte hesâb günü için size va'dolunagelen şey (ler) bunlardır.
Hayrat Neşriyat = (İşte) bu, hesab günü için va'd edilmekte olduğunuz şeylerdir.
İbni Kesir = İşte hesab günü için size vaadolunan budur.
Kadri Çelik = İşte hesap günü için size söz verilen bunlardır.
Muhammed Esed = İşte bu, Hesap Günü için size verilen sözdür:
Mustafa İslamoğlu = İşte bu, Hesap Günü için size verilen sözdür:
Ömer Nasuhi Bilmen = (53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Ömer Öngüt = İşte hesap günü için size vaad olunan şeyler bunlardır.
Şaban Piriş = Bu, hesap günü size vaat olunanlardır.
Sadık Türkmen = Işte hesap günü için size söz verilen şeyler bunlardır.
Seyyid Kutub = İşte hesap günü için size söz verilen bunlardır.
Suat Yıldırım = Bunlar, hesap günü için size vâd olunan şeylerdir.
Süleyman Ateş = İşte, hesap günü için size söz verilen budur!
Tefhim-ul Kuran = İşte, hesap günü size va'dedilen budur.
Ümit Şimşek = İşte hesap günü için size vaad edilen budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Hesap günü için size vaat edilen işte budur.
İskender Ali Mihr = Hesap günü konusunda size vaadedilen budur.
İlyas Yorulmaz = İşte bunlar, hesap gününde size vaat edilenlerdir.
إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ
Sâd / 54 -
İnne hâzâ le rızkunâ mâ lehu min nefâd(nefâdin).
Diyanet İşleri = İşte bu bizim verdiğimiz rızıktır. Ona asla tükenme yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki bu, elbette bizim rızkımız, hem de öylesine ki bitip tükenmesi yok.
Abdullah Parlıyan = Hiç şüphesiz bu bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
Adem Uğur = Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki işte bu bizim yaşam gıdamızdır. . . Hiç tükenmeyen!
Ahmet Tekin = İşte bunlar bizim verdiğimiz, bitmek tükenmek bilmeyen rızıklardır.
Ahmet Varol = Doğrusu bu bizim tükenmesi olmayan rızkımızdır.
Ali Bulaç = Şüphesiz bu, Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
Ali Fikri Yavuz = Bu, (cennette müminlere verdiğimiz nimet) bitmez tükenmez rızkımızdır.
Ali Ünal = Gerçekten, sizin için hazırladığımız, hiç eksilme ve tükenme bilmeyen nasibinizdir bunlar.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz bu, bizim vaadimiz olan rızıktır. Onda tükenmek yoktur.
Bekir Sadak = Dogrusu, verdigimiz bu riziklar tukenecek degildir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz bu, bizim (hazırladığımız) rızıktır ki hiç de bitip tükenmek yok.
Cemal Külünkoğlu = İşte bu, (size) vereceğimiz tükenmeyen nimetimizdir!
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.
Edip Yüksel = Bizim bu rızkımız tükenmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte ki bu bizim rızkımız, muhakkak ki ona hiç tükenmek yok
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu bizim hiç tükenmeyecek rızkımızdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bu, bizim rızkımız; muhakkak ki ona hiç tükenmek yoktur.
Gültekin Onan = Şüphesiz bu, bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
Harun Yıldırım = Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki bü, bizim bitib tükenmeyecek rızkımızdır.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki bu, gerçekten bizim (verdiğimiz) rızkımızdır; onun tükenmesi yoktur.
İbni Kesir = Doğrusu bu, Bizim rızkımızdır, onun için bitip tükenme yoktur.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz bu bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
Muhammed Esed = Bu, (size) vereceğimiz tükenmeyen nimetimizdir!
Mustafa İslamoğlu = elbet Bizim verdiğimiz bu rızık, asla tükenme riski taşımamaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki bu bizim tükenmek bilmeyen rızkımızdır.
Şaban Piriş = İşte bu hiç tükenmeyecek rızıklarımızdır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ki bu Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yoktur.
Seyyid Kutub = Doğrusu, verdiğimiz rızıklar tükenmez.
Suat Yıldırım = Gerçekten bu, Bizim ihsan ettiğimiz bir nasiptir ki onun asla biteceği yoktur.
Süleyman Ateş = Doğrusu bizim bu rızkımızın bitip tükenmesi yoktur!
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz bu, bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
Ümit Şimşek = Bu Bizim hazırladığımız rızıktır ki, bitmek tükenmek bilmez.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bu, bizim verdiğimiz rızıktır elbette. Bitip tükenmesi yoktur onun.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki bu, gerçekten bizim tükenmez rızkımızdır.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki onlar için ikram ettiğimiz rızıklar, bitip tükenecek değildir.
هَذَا وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ
Sâd / 55 -
Hâzâ, ve inne lit tâgıyne le şerre meâb(meâbin).
Diyanet İşleri = (55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
Abdulbaki Gölpınarlı = Şu da var: Ve şüphe yok ki azgınlara elbette dönülüp gidilecek en kötü bir yer mevcut.
Abdullah Parlıyan = Bu nimetler dürüst ve erdemliler içindir. Azgın ve sapıklar için de muhakkak, varılacak kötü bir yer vardır.
Adem Uğur = Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
Ahmed Hulusi = İşte bu! Muhakkak ki, taşkınlık yapanlar için de dönüş yerinin şerrlisi vardır.
Ahmet Tekin = Bunlar ilâhî emirlere yapışanların mükâfatıdır. Azgınlara kötü bir gelecek vardır.
Ahmet Varol = Bu böyledir. Azgınlar için ise en kötü bir varış yeri vardır.
Ali Bulaç = Bu (böyle işte); gerçekten azgınlar için de muhakkak varılacak kötü bir yer vardır.
Ali Fikri Yavuz = Bu, müminlere mahsustur. Azgınların dönüb varacağı yer ise, muhakkak ki fena bir yerdir.
Ali Ünal = Evet, bunlar (müttakîler içindir). Azgın isyankârları bekleyen ise kötü âkıbet, kötü bir dönüş yeridir:
Bayraktar Bayraklı = Bu da bir uyarıdır. Şüphesiz, azgınlar için de kötü bir gelecek vardır.
Bekir Sadak = Bu boyle; ama azginlara kotu bir gelecek vardir.
Celal Yıldırım = Bu (mutlu kişiler içindir). Azgın sapıklar için çok kötü bir dönüş yeri vardır.
Cemal Külünkoğlu = (55-56) Bu (mutlu kişiler içindir). Ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
Diyanet İşleri (eski) = Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
Diyanet Vakfi = Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
Edip Yüksel = Bu böyledir; azgınlar ise kötü bir yeri hakederler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu böyle, şübhesiz azgınlar için de fena bir istikbal (şer bir meâb) var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu böyledir. Şüphesiz azgınlar için de kötü bir gelecek vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu, böyledir. Şüphesiz azgınlar için de fena bir gelecek vardır.
Gültekin Onan = Bu (böyle işte); gerçekten azgınlar için de muhakkak kötü bir dönüş yeri (meab) vardır.
Harun Yıldırım = Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
Hasan Basri Çantay = Bu, (ehl-i cennete mahsusdur). Azgınların gideceği yer ise muhakkak en kötü (bir merci) dir:
Hayrat Neşriyat = (55-56) Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
İbni Kesir = Bu böyle. Azgınlar için de sonucun en kötüsü vardır.
Kadri Çelik = Bu (takva sahipleri içindi; ama) azgınlar içinse muhakkak varılacak kötü bir yer vardır.
Muhammed Esed = Bu, (dürüst ve erdemliler içindir); doğruluk ve dürüstlük sınırlarını aşanları ise en kötü bir akibet beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Bu böyledir! Ama bir de haddini bilmez azgınlar var ki, onları da en kötü bir menzil beklemektedir:
Ömer Nasuhi Bilmen = (53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Ömer Öngüt = Bu böyle! Şüphesiz ki azgınlar için çok kötü bir dönüş yeri vardır.
Şaban Piriş = İşte şu da azgınlar için kötü bir gelecek...
Sadık Türkmen = Işte böyle/bunlar gerçeklere inanan müminler içindir!.. Azgınlar için de elbette kötü bir dönüş yeri vardır.
Seyyid Kutub = (53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Suat Yıldırım = (Cennettekilerin durumu) bu. Ve muhakkak ki azgınlar için elbette şerli (kötü) bir meab (sığınak) vardır.
Süleyman Ateş = (53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Tefhim-ul Kuran = Bu (böyle işte); gerçekten azgınlar için de muhakkak varılacak kötü bir yer vardır.
Ümit Şimşek = (53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu, budur! Azgınlara da kötü bir gelecek vardır elbette!
İskender Ali Mihr = (Cennettekilerin durumu) bu. Ve muhakkak ki azgınlar için elbette şerli (kötü) bir meab (sığınak) vardır.
İlyas Yorulmaz = Rablerine karşı azgınlık edenler için de, çok belalı kalacak yerler var.
جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ
Sâd / 56 -
Cehenneme, yaslevnehâ, fe bi’sel mihâd(mihâdu).
Diyanet İşleri = (55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
Abdulbaki Gölpınarlı = Cehennem. Oraya atılırlar ve orası, gerçekten, yatılıp kalınacak ne de kötü yerdir.
Abdullah Parlıyan = Orası cehennemdir, oraya giderler, orası ne kötü bir yataktır.
Adem Uğur = Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
Ahmed Hulusi = Cehennemdir ki ona yaslanırlar! Ne kötü bir yaşam ortamıdır o!
Ahmet Tekin = Varacakları yer Cehennem’dir. Ateşe yaslanacaklar. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir.
Ahmet Varol = Cehennem. Oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
Ali Bulaç = Cehennem; onlar oraya girerler; ne kötü bir yataktır o.
Ali Fikri Yavuz = Cehenneme, oraya girecekler. O ne kötü döşektir!...
Ali Ünal = Cehennem; yanıp kavrulmak için oraya gireceklerdir. Ne kötü bir döşek!
Bayraktar Bayraklı = Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
Bekir Sadak = Cehenneme girerler; ne kotu bir konaktir!
Celal Yıldırım = Yaslanacakları Cehennem vardır; ne kötü yataktır o!
Cemal Külünkoğlu = (55-56) Bu (mutlu kişiler içindir). Ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
Diyanet İşleri (eski) = Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır!
Diyanet Vakfi = Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
Edip Yüksel = Cehennemde yanarlar; ne kötü bir duraktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Cehennem, ona yaslanacaklar, fakat o ne çirkin döşek
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Cehennem! Ona yaşlanacaklar, fakat o ne çirkin döşektir!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Cehennem! Ona yaslanacaklar, fakat o ne çirkin döşektir.
Gültekin Onan = Cehennem; onlar oraya girerler, ne kötü bir yataktır o.
Harun Yıldırım = Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
Hasan Basri Çantay = Cehennem! Onlar buraya girecekler. Artık ne kötü döşekdir o!
Hayrat Neşriyat = (55-56) Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
İbni Kesir = Cehennem. Oraya girerler. Ne kötü bir konaktır.
Kadri Çelik = Onlar cehenneme girecekler. Orası pek de kötü bir döşektir.
Muhammed Esed = Onlar cehennemi tadacaklar, ne feci bir meskendir o!
Mustafa İslamoğlu = cehennem... (Onlar da) ona yaslanacaklar: ama o ne berbat bir döşektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (56-58) Cehennem vardır. Ona yaslanacaklardır. Artık ne fena döşek. İşte o. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır ve gövdelerden çıkan irindir. Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.
Ömer Öngüt = O da cehennemdir. Oraya girerler. O ne kötü bir yataktır!
Şaban Piriş = Cehennem! Oraya atılacaklar. Ne kötü daraltılmıştır.
Sadık Türkmen = Cehennem!.. Onlar, işte oraya yaslanırlar. Ne kötü bir döşek!
Seyyid Kutub = Cehenneme girerler. Orası ne kötü bir konaktır.
Suat Yıldırım = (55-56) İşte bu, mutlularadır. Ama azgınlara kötü bir âkıbet vardır ki o da girip yanacakları cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!
Süleyman Ateş = Cehennem! Oraya girerler. Ne kötü bir döşektir o!
Tefhim-ul Kuran = Cehennem; onlar oraya girerler; ne kötü bir yataktır o.
Ümit Şimşek = (55-56) Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
Yaşar Nuri Öztürk = İçine dalacakları cehennem! Ne kötü döşektir o!
İskender Ali Mihr = Cehennem, ona girerler. İşte o ne kötü bir döşektir.
İlyas Yorulmaz = Onlar cehenneme atılacaklar. Orası ne kötü kalınacak bir yer.
هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
Sâd / 57 -
Hâzâ felyezûkûhu hamîmun ve gassâk(gassâkun).
Diyanet İşleri = İşte (azap), onu tatsınlar: Bir kaynar su ve bir irin.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte budur azap, artık tatsınlar gâyet sıcak ve gâyet soğuk suları.
Abdullah Parlıyan = İşte bu, böyleleri içindir. Öyleyse bırak tatsınlar o kaynar suyu ve pis kokulu irini.
Adem Uğur = İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar
Ahmed Hulusi = İşte bu! Tatsınlar onu! Kaynar su (yakıcı benlik fikirleri) ve irindir (bedensellik kabulünün getirisi fiillerin yaşatacağı olaylar)!
Ahmet Tekin = Bu günahkârlar içindir; artık tatsınlar bunu, kaynar su ve irini.
Ahmet Varol = İşte bu. Onu tatsınlar. Kaynar su ve irin(dir.
Ali Bulaç = İşte bu; tatsınlar onu: Kaynar su ve irin.
Ali Fikri Yavuz = İşte bu, kâfirlere... Artık tadsınlar kaynar sudan ve irinden ibaret Cehennem azabını...
Ali Ünal = Budur onları bekleyen, öyleyse tatsınlar onu, kaynar suları ve kopkoyu irinleri.
Bayraktar Bayraklı = İşte bu, kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.
Bekir Sadak = Iste bu kaynar su ve irindir, artik onu tatsinlar.
Celal Yıldırım = İşte kaynar su ve irin, tadsınlar onu..
Cemal Külünkoğlu = (57-58) İşte kaynar su ve irin, tatsınlar onu. Ve daha bunlara benzer başka azaplar da vardır.
Diyanet İşleri (eski) = İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar.
Diyanet Vakfi = İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.
Edip Yüksel = İşte onu tatsınlar: Kaynar su ve irin.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte, artık tatsınlar onu bir hamîm ve bir ğassâk
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte kaynar su ve irin; tatsınlar onu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte artık tatsınlar onu ki, o kaynar su ve irindir.
Gültekin Onan = İşte bu; tatsınlar onu: Kaynar su ve irin.
Harun Yıldırım = İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar
Hasan Basri Çantay = İşte o azâbı, (evet) onu tatsınlar (ki bu) kaynar su ve irindir.
Hayrat Neşriyat = Bu (böyledir!) İşte tatsınlar onu; bir kaynar su ve bir irin!
İbni Kesir = İşte şu, kaynar su ve irin. Tatsınlar onu.
Kadri Çelik = İşte bu kaynar su ve irindir; artık onu içmeleri gerekir.
Muhammed Esed = Bu, (işte böyleleri içindir,) öyleyse bırak tatsınlar: yakıcı bir ümitsizlik ve buz gibi bir karanlık,
Mustafa İslamoğlu = Bu (da) böyledir! O halde bırak da, (yürek) dağlayıcı ve zift gibi iç karartıcı zehirli bir azabı sonuna kadar tatsınlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (56-58) Cehennem vardır. Ona yaslanacaklardır. Artık ne fena döşek. İşte o. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır ve gövdelerden çıkan irindir. Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.
Ömer Öngüt = İşte kaynar su ve irin! Tadsınlar onu!
Şaban Piriş = İşte bu azap! tatsınlar onu, kaynar su ve irin!
Sadık Türkmen = Işte böyle/inkârcılar artık tatsınlar onu; kaynar su ve irin!
Seyyid Kutub = İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar.
Suat Yıldırım = Bu böyledir! İşte tatsınlar bakalım o kaynar suları ve irinleri!
Süleyman Ateş = İşte onu tadsınlar: Kaynar ve kokuşmuş sudur!
Tefhim-ul Kuran = İşte bu; tatsınlar onu: Kaynar su ve irin.
Ümit Şimşek = İşte kaynar su ile irin; tatsınlar onu!
Yaşar Nuri Öztürk = İşte burada! Hadi, tatsınlar onu: Kaynar su, kokuşmuş irin.
İskender Ali Mihr = (Cehennemdekilerin durumu) bu, böylece artık hamîmi (kaynar su) ve gassak’ı (irini) tatsınlar.
İlyas Yorulmaz = Bu, suçlulara tattırılacak olan kaynar su ve pis içecekler.
وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ
Sâd / 58 -
Ve âharu min şeklihî ezvâc(ezvâcun).
Diyanet İşleri = O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplar da vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve daha da buna eşit çeşit çeşit azaplar var.
Abdullah Parlıyan = Onlar için bundan başka çeşit çeşit azaplar da var.
Adem Uğur = Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
Ahmed Hulusi = Aynı şekilde diğerleri, eşleriyle (hem bilinç - benlik hem de uygun beden) !
Ahmet Tekin = Bu türden çifter çifter tadacakları diğer cezalar da var.
Ahmet Varol = Ona benzer daha başka tür tür (azaplar) da vardır.
Ali Bulaç = Ve onun şeklinden başka, çift çift (olan daha beter azablar) vardır.
Ali Fikri Yavuz = O azab şeklinden diğeri de var. Çifte çifte (türlü türlü) acılar.
Ali Ünal = Bu kadar da değil; daha başka benzer ne azap çeşitleri.
Bayraktar Bayraklı = Bu tür çeşit çeşit diğer azaplar da vardır.
Bekir Sadak = Bunlara benzer daha baskalari da vardir.
Celal Yıldırım = Bunlara benzer çifte çifte (azâblar) var.
Cemal Külünkoğlu = (57-58) İşte kaynar su ve irin, tatsınlar onu. Ve daha bunlara benzer başka azaplar da vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Bunlara benzer daha başkaları da vardır...
Diyanet Vakfi = Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
Edip Yüksel = Bunlara benzer daha başkaları da vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve o şekilden bir diğeri: çifte çifte
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o şekilden çifter çifter diğer azaplar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve o şekilden çifter çifter tadacakları diğer acılar da vardır.
Gültekin Onan = Ve onun şeklinden başka, çift çift (olan daha beter azablar) vardır.
Harun Yıldırım = Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
Hasan Basri Çantay = O şekilden başka daha diğer nevi' (azâb) lar da vardır.
Hayrat Neşriyat = Ve bunun şeklinden başka çeşit çeşit (azablar) vardır.
İbni Kesir = Bunlara benzer daha başkaları da vardır.
Kadri Çelik = Buna benzer türlü türlü başka (içecekler de) vardır.
Muhammed Esed = ve aynı cinsten azap üstüne azap!
Mustafa İslamoğlu = ve aynı türden ona eşdeğer daha başka azap çeşitlerini de...
Ömer Nasuhi Bilmen = (56-58) Cehennem vardır. Ona yaslanacaklardır. Artık ne fena döşek. İşte o. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır ve gövdelerden çıkan irindir. Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.
Ömer Öngüt = Bunlara benzer daha çeşit çeşit acılar da vardır.
Şaban Piriş = Ve buna benzer başka cinsten azap...
Sadık Türkmen = O türden başka, çeşit çeşit (azap) daha vardır.
Seyyid Kutub = Ve daha başka çeşit çeşit azab vardır.
Suat Yıldırım = Bu böyledir! Daha bunlara benzer başka azaplar da vardır.
Süleyman Ateş = Ve daha başka çeşit çeşit (azâb) vardır.
Tefhim-ul Kuran = Ve onun şeklinden başka, çift çift (olan daha beter azablar) vardır.
Ümit Şimşek = Bunlara benzer daha nice azaplar var.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve o türden bir başkası daha: Çifter çifter.
İskender Ali Mihr = Ve onun şeklinden başka zevc ve zevceler (çifte azaplar da) vardır.
İlyas Yorulmaz = Buna benzer şekilde pek çok azaplar var.
هَذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ لَا مَرْحَبًا بِهِمْ إِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
Sâd / 59 -
Hâzâ fevcun muktehımun meakum, lâ merhaben bihim, innehum sâlûn nâr(nâri).
Diyanet İşleri = (Kendi aralarında şöyle derler:) “İşte sizinle beraber cehenneme tıkılacak bir grup. Onlara rahat ve huzur olmasın! Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu topluluk, size uyup sizinle berâber cehenneme girenler; rahat yüzü görmesinler; onlar, mutlaka ateşe atılacaklar.
Abdullah Parlıyan = İnkarcıların elebaşlarına: “İşte bu topluluk size uyup, sizinle birlikte küfür ve zulümde diretenler. Rahat yüzü görmesin onlar, elbet onlar da ateşe gireceklerdir” denilir.
Adem Uğur = (İnkârcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler.) Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
Ahmed Hulusi = İşte bu sizinle beraber (cehenneme) katlanan bir grup. . . (Suça yönlendirenleri der ki): "Onlara 'Merhaba = rahat olma temennisi' geçersizdir. . . Muhakkak ki onlar yanmaya maruz kalanlardır. "
Ahmet Tekin = İktidar sahibi âsîlere, küfrün liderlerine:'İşte şunlar da, körü körüne size tâbi olup şimdi sizinle beraber olan gürûhtur' denildiğinde, liderler:'Onlara rahat yüzü görün, işleriniz kolay olsun diyemeyeceğiz, çünkü onlar da ateşe girmeye müstehak oldular.' derler.
Ahmet Varol = (Küfrün elebaşılarına şöyle denir): 'İşte bunlar da sizinle birlikte (küfürde) direnenlerdir. [7]' 'Onlar rahatlık görmesinler. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir.'
Ali Bulaç = (Müşrik olan hakim güçlere:) "İşte bu(nlar) da sizinle birlikte (küfür ve zulümde) göğüs gerenlerdir. Onlara bir merhaba (bile) yok. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir." (denilir).
Ali Fikri Yavuz = (Melekler, kâfirlerin elebaşlarına, dünyada emirlerine bağlı olanları gösterib şöyle diyecekler): “- İşte sizinle birlikte cehenneme giren güruh.” (Elebaşılar da yardakçıları için şöyle diyecekler): “- Onlar rahatlık görmesinler; ateşe girmeğe hak kazanmışlardır.”
Ali Ünal = (Ey küfür ve isyanda başı çekenler!) Şunlar da, dünyada iken maiyetinizde körü körüne günaha dalan, bugün de sizinle birlikte Ateş’e dalacak olan güruhtur. “Rahat yüzü görmesinler!” der (elebaşılar). Elbette onlar da Ateş’e girecek ve orada yanıp kavrulacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = İnkârcıların önderlerine, “İşte bu, sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur” denildiğinde, “Onlar rahat yüzü görmesin, onlar mutlaka ateşe gireceklerdir” derler.
Bekir Sadak = Inkarcilarin ileri gelenlerine: «Iste bu topluluk sizinle beraber gercege karsi direnenlerdir. Onlar rahat yuzu gormesin. Behemehal atese gireceklerdir» denir.
Celal Yıldırım = İşte (sapıklara uyan) bu topluluk sizinle beraber (ateşe) itilip sokulanlardır ! (Uyulanlar): Onlara hiç rahat ve güven yüzü olmasın ! (derler). Çünkü onlar da ateşe girmişlerdir.
Cemal Külünkoğlu = (Cehennemlik liderlere şöyle denir:) “İşte (dünyada size uyup da peşinizden gelen ve hakka karşı direnen) sizinle beraber (cehenneme) girecek olan bir topluluk. (İleri gelenler de şöyle diyecekler:) “Şimdi onlara merhaba (rahat ve huzur dileği) yok. Çünkü onlar (da bizim gibi) ateşe gireceklerdir.”
Diyanet İşleri (eski) = (İnkarcıların ileri gelenlerine denir ki;) 'İşte şunlar sizinle beraber girecek olanlardır.' (Derler ki;) 'Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir'
Diyanet Vakfi = (İnkârcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
Edip Yüksel = 'Bunlar sizinle birlikte paldır küldür sürüklenen bir gruptur.' (denilince, cehennemdeki liderler:) 'Onlar hoş gelmediler. Onlar ateşte yanacaklar.'
Elmalılı Hamdi Yazır = (59-60) Şu: bir alay maıyyetinizde göğüs germiş; onlara merhaba yok, çünkü onlar Cehenneme salınıyorlar. Hayır derler size merhaba yok, onu bize siz takdim ettiniz, bakın ne fena yatak.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şu maiyyetiniz, göğüs germiş bir alay! Onlara merhaba (rahatlık) yok; çünkü onlar cehenneme salınıyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Zalim önderlere denir ki:) “İşte şunlar sizinle beraber (elim ateşe) girecek olanlardır.” (Zalimler ise der ki:) “Onlar rahat yüzü görmesinler! Onlar (da bizim gibi) ateşe gireceklerdir”
Gültekin Onan = (Ve onlar birbirlerine soracaklar: "Gördünüz mü) sizinle birlikte körükörüne (günaha) dalan bu kalabalığı? Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onlar (da) ateşi tadacaklar!"
Harun Yıldırım = İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur Onlar rahat yüzü görmesin. Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
Hasan Basri Çantay = İşte şu (nlar dünyâda) körü körüne maıyyetinize koşub giren güruhdur. Onlar rahat (huzur) görmesinler. Çünkü onlar (bihakkın) o ateşe gireceklerdir.
Hayrat Neşriyat = (İnkârcıların ileri gelenlerine): "İşte şunlar peşinize düşüp sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. " (denildiğinde, liderler): "Onlara merhaba yok, rahat yüzü görmesinler. Çünkü onlar da ateşe gireceklerdir. " (derler).
İbni Kesir = -Bu, sizinle birlikte girecek bir grup, rahat yüzü görmeyecekler çünkü ateşe atılacaklar.
Kadri Çelik = (Zalim önderlere denir ki:) “İşte şunlar sizinle beraber (elim ateşe) girecek olanlardır.” (Zalimler ise der ki:) “Onlar rahat yüzü görmesinler! Onlar (da bizim gibi) ateşe gireceklerdir”
Muhammed Esed = (Ve onlar birbirlerine soracaklar: "Gördünüz mü) sizinle birlikte körükörüne (günaha) dalan bu kalabalığı? Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onlar (da) ateşi tadacaklar!"
Mustafa İslamoğlu = (Küfrün rehberlerine denilecek ki): "İşte şu güruh, körü körüne arkanıza takılan yandaşlarınız!" (Onlar şöyle cevap verecek): "Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onların da ateşe girmesi gerek!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (59-61) Şunlar, sizinle beraber (ateşe) dalıvermiş bir gürûhtur. Onlara bir merhaba yok. Muhakkak ki, onlar ateşe gidicilerdir. (Onlar da) Derler ki: «Hayır. Sizlersiniz (O bedduaya daha müstehak). Sizin için merhaba yoktur, belki o küfrü bizim için siz takdim ettiniz. Artık ne fena karargâh (O ateş!)» Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bize bunu kim takdim etti ise imdi onun için ateşte azabı kat kat artır.»
Ömer Öngüt = (İnkârcıların ileri gelenlerine): "İşte şunlar peşinize düşüp sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. " (denildiğinde, liderler): "Onlara merhaba yok, rahat yüzü görmesinler. Çünkü onlar da ateşe gireceklerdir. " (derler).
Şaban Piriş = -Bu, sizinle birlikte girecek bir grup, rahat yüzü görmeyecekler çünkü ateşe atılacaklar.
Sadık Türkmen = (azdıranlara): “işte şunlar da; körü körüne size uyan bu topluluk da, sizinle beraber cehenneme girecek” (denir). (Uyulanlar, uyanlara): “Onlar rahat yüzü görmesin, onlar mutlaka cehenneme atılacaklardır” (diyerek; onları yanlarında görmek istemeyeceklerdir).
Seyyid Kutub = İnkârcıların ileri gelenlerine «işte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir» denir.
Suat Yıldırım = İşte şunlar dünyada körü körüne maiyetinizde koşup giden güruhtur! "Merhaba!" olmasın onlara, rahat yüzü görmesin o zalimler! Zira onlar cehenneme gireceklerdir.
Süleyman Ateş = İşte şunlar da sizinle beraber (cehenneme) girecek olanlardır: "Onlara merhaba yok, (yerleri geniş olmasın, rahat yüzü görmesinler)! Onlar ateşe gireceklerdir."
Tefhim-ul Kuran = (Müşrik olan hakim güçlere:) «İşte bu(nlar) da sizinle birlikte (küfür ve zulümde) göğüs gerenlerdir. Onlara bir merhaba (bile) yok. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir.» (denilir)
Ümit Şimşek = 'İşte şunlar da sizinle beraber azaba göğüs gerecek olan güruh' denir. Ateştekiler 'Rahat yüzü görmesinler,' derler. 'Onlar da ateşe girecekler.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle denilir: "İşte sizinle birlikte direnişe geçen bir grup. 'Merhaba' yok onlara! Onlar ateşe salınıyorlar."
İskender Ali Mihr = Bu grup da sizinle beraber (azaba) dayanacak olandır. Onlara merhaba yoktur. Muhakkak ki onlar ateşe girecek olanlardır.
İlyas Yorulmaz = İşte bunlar da sizinle beraber hiç düşünmeden kendiliklerinden yanlışların içine dalanlar. Onlar için asla rahat yok ve mutlaka ateşin içine atılacaklardır.
قَالُوا بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَبًا بِكُمْ أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ الْقَرَارُ
Sâd / 60 -
Kâlû bel entum, lâ merhaben bikum, entum kaddemtumûhu lenâ, fe bi’sel karâr(karâru).
Diyanet İşleri = O grup da, “Hayır, size rahat ve huzur olmasın. Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü durak yeridir!” der.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar da hayır diyecekler, asıl siz, rahat yüzü görmeyin; siz getirdiniz başımıza bunu, gerçekten de karar edilecek ne kötü yer.
Abdullah Parlıyan = Dünyada onlara uyanlar feryat edecekler: “Hayır, asıl sorumlu sizsiniz siz. Rahat yüzü görmeyin, bunu başımıza siz getirdiniz, ne kötü bir yer burası.”
Adem Uğur = (Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
Ahmed Hulusi = (O önderlere uyanlar ise): "Hayır, asıl size 'Merhaba = rahat olmak' yoktur. . . Onu (cehennemi) bize siz önerdiniz! Ne kötü bir karargâhtır bu!" dediler.
Ahmet Tekin = Tâbi olanlar ise, kendilerini isyana sevk eden, cehenneme sokan liderlerine:'Asıl rahat yüzü görmeyecek, işleri kolay olmayacak olan sizsiniz. Bu azâbı başımıza getiren de sizsiniz. Ne kötü bir yer burası.' derler.
Ahmet Varol = Derler ki: 'Aksine siz rahatlık görmeyin. Bunu bizim başımıza siz getirdiniz. (Bu) ne kötü bir durak!'
Ali Bulaç = (Onlara uyanlar) Derler ki: "Hayır, sizler; asıl size bir merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak."
Ali Fikri Yavuz = (Yardakçılar elebaşlarına şöyle) derler: “- Hayır, asıl siz rahatlık görmeyin. Bu azabı bizim önümüze siz getirdiniz. Bakın ne kötü karargâh!”
Ali Ünal = Berikiler, “Asıl siz rahat yüzü görmeyin!” diye karşılık verirler: “Bu azabı, dünyada yaptıklarınızla bize hazırlayan sizsiniz!” Yerleşip kalmak için ne kötü bir yer burası!
Bayraktar Bayraklı = Önderlere uyanlar ise, “Asıl siz rahat yüzü görmeyiniz! Bizi buraya süren sizsiniz. Burası ne kötü bir yerdir!” derler.
Bekir Sadak = Toplulukta bulunanlar ise: «Hayir, asil siz rahat yuzu gormeyin; bunu basimiza getiren sizsiniz; ne kotu bir duraktir!» derler.
Celal Yıldırım = (Uyanlar ise onlara): Hayır, size rahat ve huzur yüzü olmasın ; bunu bize sunan sizsiniz. Ne kötü eyleşilecek yerdir! (derler).
Cemal Külünkoğlu = (60-61) (Kendilerine uyanlar da:) “Hayır, asıl size merhaba yok! Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü bir yerdir! Ey Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” diyecekler.
Diyanet İşleri (eski) = (Onlara uyanlar;) 'Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!' derler.
Diyanet Vakfi = (Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
Edip Yüksel = Onlar da derler ki, 'Aslında siz hoş gelmediniz. Bizi bu duruma siz soktunuz; ne kötü bir son!'
Elmalılı Hamdi Yazır = (59-60) Şu: bir alay maıyyetinizde göğüs germiş; onlara merhaba yok, çünkü onlar Cehenneme salınıyorlar. Hayır derler size merhaba yok, onu bize siz takdim ettiniz, bakın ne fena yatak.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Bu topluluk): «Hayır, asıl size rahatlık yok, bunu bize siz hazırladınız; bakın ne kötü yatak!» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Arkadan gelenler öncekilere:) Derler ki: «Hayır, asıl size merhaba yok. Çünkü cehennemi bize siz takdim ettiniz. Bakın o ne kötü yatak!»
Gültekin Onan = (Onlara uyanlar) Derler ki: "Hayır, sizler; asıl size bir merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak."
Harun Yıldırım = Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
Hasan Basri Çantay = (Tâbi' olanlar rüesâya) derler: «Hayır, siz, asıl rahat (huzur) görmeyin. Bunu bizim önümüze siz getirdiniz. (Bakın) ne çirkin durum»!
Hayrat Neşriyat = (O elebaşlarına uyanlar ise:) 'Hayır! (Asıl) siz rahat yüzü görmeyin! Bunu bizim başımıza siz takdîm ettiniz (siz getirdiniz). Artık o ne kötü karargâhtır!' derler.
İbni Kesir = Dediler ki: Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin. Bizi buraya siz sürdünüz. Ne kötü bir duraktır burası.
Kadri Çelik = (Zalimlere uyanlar ise,) “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir!” derler.
Muhammed Esed = (Ve) onlar, (ayartılmış olanlar,) feryad edecekler: "Hayır, asıl (sorumlu) sizsiniz! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz: Ne kötü bir yer burası!"
Mustafa İslamoğlu = (Körü körüne izleyenler ise), "Hayır, (sorumlu) sizsiniz! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza siz sardınız ve gele gele en berbat yeri (buldunuz)!" diyerek
Ömer Nasuhi Bilmen = (59-61) Şunlar, sizinle beraber (ateşe) dalıvermiş bir gürûhtur. Onlara bir merhaba yok. Muhakkak ki, onlar ateşe gidicilerdir. (Onlar da) Derler ki: «Hayır. Sizlersiniz (O bedduaya daha müstehak). Sizin için merhaba yoktur, belki o küfrü bizim için siz takdim ettiniz. Artık ne fena karargâh (O ateş!)» Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bize bunu kim takdim etti ise imdi onun için ateşte azabı kat kat artır.»
Ömer Öngüt = (Uyanlar uyulanlara): "Asıl size merhaba yok! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz. Ne kötü bir durak! " derler.
Şaban Piriş = Orada, birbirleriyle tartışacaklar, kendilerinin cehennemlik olmalarına sebep olan kimselere lanetler yağdıracaklar. -Hayır, siz rahat yüzü görmeyin. Onu siz bizim önümüze getirdiniz derler. Ne kötü karar.
Sadık Türkmen = (uyanlar, uyulanlara) derler ki: “Hayır, aksine sizler; asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bu azabı bize siz sundunuz. Bu ne kötü bir duraktır!”
Seyyid Kutub = Toplulukta bulunanlar ise; «Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bizi buraya getiren sizsiniz, ne kötü bir duraktır» derler.
Suat Yıldırım = Tâbi olanlar, onlara: "Hayır, asıl size merhaba olmasın, rahat yüzü görmeyin sizler! Bu azabı bize getiren sizsiniz. O ne kötü yerdir!" derler.
Süleyman Ateş = (Uyanlar, uyulanlara) Dediler ki: "Hayır, asıl size merhaba yok, (asıl siz rahat yüzü görmeyin), siz bunu bizim önümüze getirdiniz. Ne kötü durak (bu)!"
Tefhim-ul Kuran = (Onlara uyanlar) Derler ki: «Hayır, sizler; asıl size merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak.»
Ümit Şimşek = Onlar ise 'Asıl siz rahat yüzü görmeyin,' derler. 'Bu âkıbeti siz bize hazırladınız. Ne kötü bir yer burası!'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Hayır, size merhaba yok. Onu siz önümüze çıkardınız. Ne kötü durak yeridir o!"
İskender Ali Mihr = "Hayır, asıl size merhaba yok. Onu bize siz takdim ettiniz (azaba uğramamıza sebep oldunuz). Artık (o) ne kötü bir karargâh (cehennem)." dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlar da “Asıl size rahatlık olmasın. Çünkü siz çirkin ve yanlış olanları bize teklif edip, yapmamız için önümüze getiriyordunuz. Bunlar ne kötü kararlarmış. ”
قَالُوا رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ
Sâd / 61 -
Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâzâ fe zidhu azâben dı’fen fîn nâr(nâri).
Diyanet İşleri = Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbimiz diyecekler, kim bizi buna uğrattıysa ateşte, azâbını bir kat daha arttır onun.
Abdullah Parlıyan = Ve “Ey Rabbimiz!” diye yalvaracaklar. “Bunu kim başımıza getirdiyse, onun ateş içindeki azabını kat kat artır.”
Adem Uğur = Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Rabbimiz! Bunu bize kim önermişse, onun yanma azabını bir kat daha arttır. "
Ahmet Tekin = Tâbi olan halk:'Ey Rabbimiz, bu cehennem azabını başımıza getirenlerin cehennemdeki cezasını kat kat artır.' derler.
Ahmet Varol = Derler ki: 'Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır.'
Ali Bulaç = Derler ki: "Rabbimiz, kim bunu bizim önümüze sürdüyse, ateşteki azabını kat kat arttır."
Ali Fikri Yavuz = (Yine devamla şöyle) derler: “- Ey Rabbimiz! Bu azabı bizim önümüze kim geçirdi ise, onun ateşteki azabını kat kat artır.”
Ali Ünal = “Rabbimiz,” derler, “Bu azabı bize kim hazırlamışsa, Sen onun azabını Ateş’te iki kat artır!”
Bayraktar Bayraklı = “Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateşteki azabını iki kat arttır!” derler.
Bekir Sadak = «ORabbimiz! bunu kim basimiza getirdiyse, ateste onun azabini kat kat artir» derler.
Celal Yıldırım = Ey Rabbimiz ! Bizi buraya çekip düşüren kimseye, evet onlara ateşte azabı kat kat artır.
Cemal Külünkoğlu = (60-61) (Kendilerine uyanlar da:) “Hayır, asıl size merhaba yok! Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü bir yerdir! Ey Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” diyecekler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır' derler.
Diyanet Vakfi = Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.
Edip Yüksel = 'Rabbimiz, kim bizi bu duruma soktuysa onun cezasını ateşte ikiye katlayarak arttır,' diye eklerler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya rabbenâ derler: bize bunu takdim edene ateşde azâbı hemen kat kat artır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Rabbimiz, bize bunu hazırlayanın ateşteki azabını kat kat artır, derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Ey Rabbimiz! Bize bunu takdim edenin ateşteki azabını kat kat artır» derler.
Gültekin Onan = Derler ki: "Rabbimiz, kim bunu bizim önümüze sürdüyse, ateşteki azabını kat kat arttır."
Harun Yıldırım = Dediler ki: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır!
Hasan Basri Çantay = (Yine) onlar derler: «Ey Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateş içindeki azabını katmerli olarak artır».
Hayrat Neşriyat = (Yine onlar:) 'Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim takdîm etti (getirdi) ise, artık ona ateşteki azâbı bir kat daha artır!' derler.
İbni Kesir = Dediler ki: Rabbımız; bizi buraya kim sürdüyse ona ateşteki azabını kat kat arttır.
Kadri Çelik = “Rabbimiz! Kim bunu bizim önümüze sürdüyse, onun ateşteki azabını kat kat arttır.” derler.
Muhammed Esed = (Ve) "Ey Rabbimiz!" diye yalvaracaklar, "Bunu kim başımıza getirdiyse onun ateş içindeki azabını kat kat artır!"
Mustafa İslamoğlu = şöyle yalvaracaklar: "Rabbimiz! Bunu başımıza kim sardıysa, onun ateş içersindeki azabını kat be kat artır!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (59-61) Şunlar, sizinle beraber (ateşe) dalıvermiş bir gürûhtur. Onlara bir merhaba yok. Muhakkak ki, onlar ateşe gidicilerdir. (Onlar da) Derler ki: «Hayır. Sizlersiniz (O bedduaya daha müstehak). Sizin için merhaba yoktur, belki o küfrü bizim için siz takdim ettiniz. Artık ne fena karargâh (O ateş!)» Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bize bunu kim takdim etti ise imdi onun için ateşte azabı kat kat artır.»
Ömer Öngüt = Yine onlar: "Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse, ateşte azabını kat kat artır!" derler.
Şaban Piriş = -Rabb’imiz, derler. Bunu kim bizim önümüze getirdiyse, onun azabını ateşte kat kat artır.
Sadık Türkmen = “rabbimiz!” diye yalvaracaklar; “Bizim buraya girmemize kim sebep olduysa, onun ateşteki azabını kat kat arttır.”
Seyyid Kutub = «Rabb'imiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır» derler.
Suat Yıldırım = Sonra hep birden dua edip derler ki: "Ya Rabbena, kim bunları önümüze yığdı ise, Sen onun azabını kat kat artır!"
Süleyman Ateş = (Ve hepsi birbiri aleyhine du'â ederek): "Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azâbını bir kat daha artır!" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Derler ki: «Rabbimiz, kim bunu bizim önümüze sürdüyse, onun ateşteki azabını kat kat arttır.»
Ümit Şimşek = 'Rabbimiz,' derler. 'Kim bunu başımıza getirdiyse, Sen ona ateşten kat kat azap ver!'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle yakardılar: "Rabbimiz, bunu bizim önümüze çıkaranın ateşteki azabını bir kat daha artır."
İskender Ali Mihr = "Rabbimiz, bunu bize kim takdim ettiyse (biz buraya kimin yüzünden geldiysek) ona, ateşte azabı kat kat arttır." dediler.
İlyas Yorulmaz = “Rabbimiz! Bu çirkinlikleri yapmamızı bize teklif edenlerin ateş içindeki azabını, iki kat artır” diyecekler.
وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرَى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ الْأَشْرَارِ
Sâd / 62 -
Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ neudduhum minel eşrâr(eşrâri).
Diyanet İşleri = Yine şöyle derler: “Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ne oldu bize ki diyecekler, kötü saydığımız erleri göremiyoruz?
Abdullah Parlıyan = Ve ekleyecekler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri, burada niçin görmüyoruz?
Adem Uğur = (İnkârcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Biz niye, kendilerini şerrliler kabul ettiğimiz ricali (burada) görmüyoruz?"
Ahmet Tekin = İnkâr edenler: 'Nasıl olur? Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burda niçin görmüyoruz?' derler.
Ahmet Varol = Derler ki: 'Ne oluyor da, kendilerini kötülerden saydığımız adamları göremiyoruz?
Ali Bulaç = Ve derler ki: "Bize ne oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları göremiyoruz."
Ali Fikri Yavuz = Bir de (o cehennemdeki azgın elebaşılar müminleri kasdederek şöyle) diyecekler: “- (Dünyada) kendilerini bayağı kimselerden saydığımız bir takım adamları (fakir müminleri bu ateşte) neye görmüyoruz?
Ali Ünal = (Elebaşılar,) “(Dünyada iken)” derler, “şerlilerden saydığımız (ve kendilerine hiç değer vermediğimiz) birtakım adamları burada neden görmüyoruz?
Bayraktar Bayraklı = İnkârcılar derler ki: “Dünyada kendilerini kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin göremiyoruz?”
Bekir Sadak = soyle derler: «Kendilerini dunyada iken kotu saydigimiz kimseleri burada nicin gormuyoruz?»
Celal Yıldırım = Ve derler ki: (Dünya'da) kendilerini kötülerden saydığımız (o inanan) adamları neden göremiyoruz ?
Cemal Külünkoğlu = (62-63) (Cehennemliklerin hepsi inananları kastederek şöyle derler: “Dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada neden görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik. Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi (kendilerini göremiyoruz)?”
Diyanet İşleri (eski) = Şöyle derler: 'Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?'
Diyanet Vakfi = (İnkârcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
Edip Yüksel = 'Nasıl oluyor da kötü olarak saydığımız insanları göremiyoruz?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de derler ki: neye görmüyoruz biz o eşrardan saydığımız bir takım adamları
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de derler ki: «Biz bayağılardan saydığımız o adamları ne diye görmüyoruz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de derler ki: «Kötülerden saydığımız birtakım adamları (fakir müminleri) niye göremiyoruz?»
Gültekin Onan = Ve derler ki: "Bize ne oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları göremiyoruz."
Harun Yıldırım = Derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
Hasan Basri Çantay = (Azgınlar) derler: «Kendilerini (dünyâda) bayağılardan saydığımız adamları neye görmüyoruz»?
Hayrat Neşriyat = (Azgınların reisleri) yine derler ki: 'Bize ne oldu ki, (dünyada iken) kendilerini kötülerden saymakta olduğumuz adamları (fakir Müslümanları burada aramızda)göremiyoruz?'
İbni Kesir = Ve dediler ki: Bizim kendilerini kötülerden saydığımız adamları niçin burada görmüyoruz?
Kadri Çelik = “Bize ne oluyor da kendilerini kötülerden saydığımız adamları göremiyoruz.” derler.
Muhammed Esed = Ve ekleyecekler: "Nasıl olur da (dünyada) çarpılmış olanlar arasında saydıklarımızı(n hiç birini) burada görmeyiz,
Mustafa İslamoğlu = Bir de diyecekler ki: "Ne oldu da, bir zamanlar kendilerini yaramaz adam saydıklarımızdan hiçbirini burada göremez olduk?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve (azgınlar) derler ki: «Bize ne oluyor ki, birtakım erkekleri görüyoruz ki, biz onları en şerli kimselerden sayar idik?»
Ömer Öngüt = Derler ki: "Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin göremiyoruz? "
Şaban Piriş = -Bize ne oldu da kötü saydığımız adamları burada göremiyoruz? derler.
Sadık Türkmen = Ve ekleyecekler: “Bize ne oldu böyle? Kendilerini (dünyada) kötü saydığımız o adamları görmüyoruz.
Seyyid Kutub = «Bize ne oldu ki, dünyada iken kötülerden saydığımız adamları burada niçin görmüyoruz?» derler.
Suat Yıldırım = (62-63) Azgınlar: "Neden acaba, derler, dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik! Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi kendilerini göremiyoruz?"
Süleyman Ateş = "Bize ne oldu ki, (dünyâda) kötülerden saydığımız adamları (burada) görmüyoruz?" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Ve derler ki: «Bize ne oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları göremiyoruz.»
Ümit Şimşek = Sonra derler ki: 'Ne oluyor bize, dünyada iken kötü saydığımız adamları niçin burada göremiyoruz?
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dediler: "Şer temsilcilerinden saydığımız adamları, acaba neden görmüyoruz?"
İskender Ali Mihr = Ve (cehennemdekiler): “Biz niçin, şerlilerden addettiğimiz adamları (burada cehennemde) görmüyoruz?” dediler.
İlyas Yorulmaz = Ateşin içinde olanlar “Bize ne oluyor? Dünyada kendilerini şerli ve bayağı gördüğümüz insanları burada, bizim yanımızda göremiyoruz. ”
أَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْأَبْصَارُ
Sâd / 63 -
Ettehaznâhum sıhriyyen em zâgat anhumul ebsâr(ebsâru).
Diyanet İşleri = “(Cehennemlik değillerdi de) biz onları alaya mı almış olduk, yoksa (buradalar da) gözlerimizden mi kaçtılar?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları alaya alır dururduk, yoksa gözümüzden mi kaçtılar?
Abdullah Parlıyan = Kendileriyle alay ettiğimiz kişiler yoksa onlar burada da, biz mi göremiyoruz?”
Adem Uğur = Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?
Ahmed Hulusi = "Biz onları alaya alırdık. . . Yoksa gözlerimiz onları göremiyor mu ortalarda?"
Ahmet Tekin = 'Alay konusu yaptıklarımız onlar değil miydi? Yoksa buralarda onları gözden mi kaçırdık?'
Ahmet Varol = Biz onları alaya almıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?
Ali Bulaç = Biz onları bir alay konusu edinmiştik; yoksa gözler mi onlardan kaydı?"
Ali Fikri Yavuz = Biz onları eğlenceye (alaya) alırdık. Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı (da kendilerini göremiyoruz)?”
Ali Ünal = “Biz onlarla alay eder dururduk. Yoksa, (dünyada küçümseyerek kendilerine bakmaya bile tenezzül etmediğimiz gibi,) burada da gözlerimiz onlardan kaydı da (ondan mı göremiyoruz)?”
Bayraktar Bayraklı = “Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa onları gözden mi kaçırdık?”
Bekir Sadak = «nlari alaya alirdik; yoksa simdi gozlere gorunmezler mi?»
Celal Yıldırım = Onları alay ve eğlence edinirdik ; yoksa gözler onlardan (başka tarafa) kaydı da (onun için mi göremiyoruz) ?
Cemal Külünkoğlu = (62-63) (Cehennemliklerin hepsi inananları kastederek şöyle derler: “Dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada neden görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik. Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi (kendilerini göremiyoruz)?”
Diyanet İşleri (eski) = 'Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi?'
Diyanet Vakfi = Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?
Edip Yüksel = 'Onlarla alay edip durduk. Yoksa onları gözlerimizden mi kaçırdık?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onları eğlence yerine tuttuktu ha! yoksa onlardan kaydı mı bu gözler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları alaya aldıydık ya! Yoksa gözler kendilerinden kaydı mı?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Onları eğlence yerine tutmuştuk ha! Yoksa bu gözler onlardan kaydı mı?»
Gültekin Onan = Biz onları bir alay konusu edinmiştik; yoksa gözler mi onlardan kaydı?"
Harun Yıldırım = Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?
Hasan Basri Çantay = «Biz onları eğlence edinirdik. Yoksa gözler (imiz) onlardan uzaklaşıb kaydı mı»?
Hayrat Neşriyat = 'Onları alaya alıyorduk; yoksa (buradalar da) gözler(imiz) mi onlardan kaydı?'
İbni Kesir = Onları alaya almıştık. Yoksa şimdi gözlere görünmez mi oldular?
Kadri Çelik = “Biz onları alaya alırdık (da hata mı ettik); yoksa gözler mi onlardan kaydı (da göremiyoruz)?”
Muhammed Esed = (ve) kendileriyle alay ettiklerimizin? Yoksa (onlar burada da) biz mi göremiyoruz?
Mustafa İslamoğlu = Bir de onları alaya almıştık, değil mi? Yoksa (buradalar da), gözden kaybolup saklandılar mı?"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Biz onları maskaraya alırdık. Yoksa onlardan gözler kaydı mı?»
Ömer Öngüt = "Onları alaya alırdık. Yoksa gözler şimdi onlardan başka tarafa mı kaymıştır (da onları göremiyoruz)?
Şaban Piriş = Onlarla alay ederdik. Yoksa şimdi gözler mi onları görmek istemiyor?
Sadık Türkmen = Onlar, alay konusu ettiklerimiz değil miydi? Yoksa şimdi, onları gözden mi kaçırdık?”
Seyyid Kutub = Hani onlarla alay ederdik. Yoksa onları gözden mi kaçırdık?
Suat Yıldırım = (62-63) Azgınlar: "Neden acaba, derler, dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik! Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi kendilerini göremiyoruz?"
Süleyman Ateş = "Hani onlarla alay ederdik. Yoksa gözler(imiz) mi onlardan kaydı, (onları gözden mi kaçırdık)?"
Tefhim-ul Kuran = Biz onları bir alay konusu edinmiştik; yoksa gözler mi onlardan kaydı?»
Ümit Şimşek = 'Halbuki biz onlarla eğlenirdik. Yoksa gözümüzden mi kaçtılar?'
Yaşar Nuri Öztürk = "Onları alaya alırdık; yoksa gözler onlardan kaydı mı?"
İskender Ali Mihr = Biz onları eğlence konusu edindik. Yoksa bakışlar(ımız) mı onlardan kaydı (ki onları göremedik)?
İlyas Yorulmaz = “Dünyada iken onlarla eğleniyorduk. Yoksa gözler onları görmez mi oldu?” derler.
إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ
Sâd / 64 -
İnne zâlike le hakkun tehâsumu ehlin nâr(nâri).
Diyanet İşleri = Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki cehennem ehlinin, birbirleriyle şu münâkaşaları, gerçektir.
Abdullah Parlıyan = Cehennemliklerin karşılıklı çekişmeleri mutlaka gerçektir.
Adem Uğur = İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki o gerçekleşecektir. . . Yanacakların karşılıklı tartışması!
Ahmet Tekin = İşte bu, Cehennem ehlinin tartışması bir gerçektir.
Ahmet Varol = İşte cehennem halkının birbiriyle olan bu tartışması kesin gerçektir.
Ali Bulaç = Bu, cehennem halkının birbiriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.
Ali Fikri Yavuz = İşte bu, cehennem ehlinin birbirleriyle mücadelesi, şübhe götürmiyen bir gerçektir.
Ali Ünal = Ateş mahkûmları, aralarında gerçekten böyle atışacak, böyle tartışacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçekleşecektir.
Bekir Sadak = Iste cehennemliklerin bu sekilde tartismasi gercektir.*
Celal Yıldırım = Bu elbette gerçektir: Cehennem ehli birbirleriyle tartışıp duracak.
Cemal Külünkoğlu = İşte bu, (yani) cehennem halkının birbiriyle (böyle) tartışması bir gerçektir.
Diyanet İşleri (eski) = İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.
Diyanet Vakfi = İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.
Edip Yüksel = Cehennem halkının birbiriyle çekişmesi bir gerçektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhesiz ki bu haktır muhakkak olacaktır ehli nârın birbirine husûmeti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz şu bir gerçektir ki, ateş ehlinin birbiriyle tartışması muhakkak olacaktır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki bu haktır. Ateş ehlinin birbiriyle tartışması muhakkak olacaktır.
Gültekin Onan = Cehennem halkının birbiriyle çekişmesi bir gerçektir.
Harun Yıldırım = Şübhesiz ki bu haktır muhakkak olacaktır ehli nârın birbirine husûmeti
Hasan Basri Çantay = İşte bu, (ya'nî) ehl-i cehennemin birbiriyle da'vâlaşması muhakkak ve kat'î bir gerçekdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki bu, ateş ehlinin (böyle) birbirleriyle çekişmesi elbette haktır.
İbni Kesir = Bu -ateş ehlinin birbiriyle çekişmesi (husumeti)- kesin bir gerçektir.
Kadri Çelik = Bu, cehennem halkının birbiriyle çekişip tartışması kesin olan bir gerçektir.
Muhammed Esed = Cehennem sakinlerinin karşılıklı çekişmeleri (ve şaşkınlıkları) işte böyle sürüp gidecek!
Mustafa İslamoğlu = Elbet ateş ehlinin birbiriyle çekişmesi, işte böyle gerçekleşecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, bu, (haber verilen şey) elbette sabittir. O ateş ehlinin birbiriyle husumeti (muhakkaktır).
Ömer Öngüt = Bu, cehennem halkının birbiriyle çekişip tartışması kesin olan bir gerçektir.
Şaban Piriş = İşte cehennem ehlinin tartışmaları böyle gerçekleşecektir.
Sadık Türkmen = Şu cehennem ehlinin böyle birbiriyle çekişip tartışması, gerçeğin ta kendisidir.
Seyyid Kutub = İşte ateş halkının tartışmaları böyledir ve bunlar gerçektir.
Suat Yıldırım = İşte bu, yani cehennemliklerin dâvalaşması kesin bir gerçektir.
Süleyman Ateş = Bu, mutlaka gerçektir, ateş halkının tartışmasıdır (bunun olacağından aslâ şüphe yoktur).
Tefhim-ul Kuran = Bu, cehennem halkının birbiriyle çekişip tartışması kesin olan bir gerçektir.
Ümit Şimşek = Ateş ehlinin böylece çekişmesi gerçektir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bu, kesin gerçektir. Ateş halkının çekişmesi gerçekleşecektir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki cehennem halkının bu çekişmesi kesinlikle gerçektir.
İlyas Yorulmaz = İşte Ateş ehlinin kendi aralarında birbirleri ile yaptıkları bu çekişmeler gerçektir.
قُلْ إِنَّمَا أَنَا مُنذِرٌ وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Sâd / 65 -
Kul innemâ ene munzirun ve mâ min ilâhin illâllâhul vâhıdul kahhâr(kahhâru).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Ben, ancak bir korkutucuyum ve yoktur tapacak bir ve her şeye üstün Allah'tan başka;
Abdullah Parlıyan = De ki ey Muhammed! Ben yalnızca bir uyarıcıyım. Tüm yaratıklar üzerinde tek otorite sahibi olan Allah'tan başka gerçek ilah yoktur.
Adem Uğur = (Resûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.
Ahmed Hulusi = De ki: "Kesinlikle ben bir uyarıcıyım! Tanrı yoktur tanrılık kavramı geçersizdir; sadece Vahid, Kahhar Allâh. . . "
Ahmet Tekin = Rasulüm:'Ben sadece sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan bir uyarıcıyım. Hak ilâh, tek ve gücüne karşı konulmayan, kahhar olan Allah’tır.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve mutlak üstünlük sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.'
Ali Bulaç = De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden Allah'tan başka bir ilah yoktur."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), de ki: “- Ben ancak korkuyu (cehennem azabını) haber veren bir peygamberim. Ortağı olmıyan tek Kahhâr = her şeye gâlib Allah’dan başka hiç bir ilâh yoktur.
Ali Ünal = De ki: “Ben, sadece bir uyarıcıyım. Şurası kesin bir gerçektir ki, Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Ben, sadece bir uyarıcıyım. Tek olan ve her şeyin üstesinden gelen Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur.”
Bekir Sadak = De ki: «Ben sadece bir uyariciym. Gucu her seye yeten tek Allah'tan baska tanri yoktur.»
Celal Yıldırım = De ki: Ben ancak uyarıcı bir peygamberim. O, Bir olan, her şeyi kahr u saltanatı altında tutan Allah'tan başka hiçbir Tanrı yoktur.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım! Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan tek Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Ben sadece bir uyarıcıyım. Gücü her şeye yeten tek Allah'tan başka tanrı yoktur.'
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.
Edip Yüksel = De ki, 'Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve Egemen olan ALLAH'tan başka bir tanrı yoktur.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki ben ancak korkuyu haber veren bir Peygamberim, başka bir tanrı da yok ancak Allah: o vahidi kahhar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Ben ancak korkuyu haber veren bir peygamberim. O tek ve kahredici Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Ben ancak korkuyu haber veren bir peygamberim. O tek ve kahredici olan Allah'tan başka tanrı da yoktur.»
Gültekin Onan = De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden Tanrı'dan başka bir tanrı yoktur."
Harun Yıldırım = De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir ilah yoktur.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) de ki: «Ben yalınız gelecek tehlikeleri haber veren (bir peygamber) im. (Ortakdan ve benzerden münezzeh ve) bir olan, (her şey'i) kahreden (mutlak haakim olan) Allahdan başka hiçbir Tanrı yokdur».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Ben ancak (Allah’ın azâbını size haber veren) bir korkutucuyum! Vâhid(bir olan), Kahhâr (herşeyden en üstün) olan Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur.'
İbni Kesir = De ki: Ben, sadece bir uyarıcıyım. Vahid, Kahhar olan Allah'tan başka hiç bir ilah yoktur.
Kadri Çelik = De ki: “Ben, yalnızca bir uyarıp korkutucuyum. Gücü her şeye yeten tek Allah'tan başka ilah da yoktur.”
Muhammed Esed = De ki (ey Muhammed): "Ben yalnızca bir uyarıcıyım; bütün mevcudat üzerinde mutlak otorite sahibi olan Tek Allah'tan başka ilah yoktur;
Mustafa İslamoğlu = (Ey peygamber!) De ki: "Ben sadece bir uyarıcıyım! Mutlak otorite olan tek Allah'tan başka ilah yoktur:
Ömer Nasuhi Bilmen = (65-66) De ki: «Ben şüphe yok, ancak bir korkutucuyum ve vâhid, kahhâr olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi (O'dur). O her şeye galip, çok yarlığayıcı olandır.»
Ömer Öngüt = Resulüm! De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Vâhid, Kahhar olan Allah'tan başka bir ilâh yoktur. "
Şaban Piriş = De ki: -Ben sadece bir uyarıcıyım! Tek ve kahredici olan Allah’tan başka bir ilah yoktur.
Sadık Türkmen = De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım. Bir olan, mutlak otorite sahibi Allah dışında, hiçbir İlâh yoktur.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! De ki, «Ben sadece bir uyarıcıyım. Gücü her şeye yeten tek Allah'tan başka tanrı yoktur.
Suat Yıldırım = De ki: "Ben sadece uyaran bir peygamberim. Şu kesin bir gerçektir ki tek hakim olan Allah’tan başka ilah yoktur.
Süleyman Ateş = De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve (her şeyi) kahreden Allah'tan başka tanrı yoktur."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Ben, yalnızca bir uyarıcı korkutucuyum. Ve bir olan, kahreden Allah'tan başka ilah da yoktur.»
Ümit Şimşek = De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Herşeyi kudretine boyun eğdiren tek bir Allah'tan başka tanrınız yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Ben, sadece bir uyarıcıyım. O Vâhid ve Kahhâr Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."
İskender Ali Mihr = De ki: "Ben sadece uyarıcıyım. Vahid (tek), Kahhar (kahredici) olan Allah’tan başka bir İlâh yoktur."
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Ben yalnızca bir uyarıcıyım Tek olan ve her şeyin üzerinde yaptırım gücüne sahip Allah dan başka ilah yoktur.
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
Sâd / 66 -
Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâl azîzul gaffâr(gaffâru).
Diyanet İşleri = “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbidir göklerin ve yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin o üstün olan ve suçları, cezâ vermeden önce ve tamâmıyla örten.
Abdullah Parlıyan = Göklerin, yerin ve ikisi arsındaki herşeyin Rabbi olan Allah, çok güçlüdür, gücüne hiçbir güç erişemez ve pek çok bağışlayandır.
Adem Uğur = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.
Ahmed Hulusi = "Semâların, arzın ve ikisi arasında olanların Aziyz (gücüne - hükmüne karşı konulmaz), Ğaffar olan Rabbidir. "
Ahmet Tekin = 'Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların ve imkânların yaratıcısı, düzeninin hâkimi Rabbinden, kudret sahibi ve hükümran olan, kâinatı koruma altına alan, daima bağışlayan Allah’tan başka tanrı yoktur' de.
Ahmet Varol = (O) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir, güçlüdür, çok bağışlayandır.
Ali Bulaç = "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır."
Ali Fikri Yavuz = O, göklerle yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, Azîz’dir, Gaffâr’dır = mağfireti boldur.
Ali Ünal = O, göklerin, yerin ve bunların arasında yer alan her şeyin Rabbidir, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Ğafûr (bağışlaması pek bol olan)dır.
Bayraktar Bayraklı = “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Onun her şeye gücü yeter ve affedicidir.”
Bekir Sadak = «oklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin Rabbi, gucludur, cok bagislayandir.»
Celal Yıldırım = O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbıdır. Çok üstün, çok güçlü, çok bağışlayandır.
Cemal Külünkoğlu = “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi olan Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır.'
Diyanet Vakfi = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi üstündür, çok bağışlayıcıdır.
Edip Yüksel = Göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi; Üstündür, Bağışlayandır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O Göklerin, Yerin ve aralarındakilerin rabbı azîz, gaffar var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin çok güçlü, çok bağışlayan Rabbi.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.»
Gültekin Onan = "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır."
Harun Yıldırım = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi üstündür, çok bağışlayıcıdır.
Hasan Basri Çantay = «Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbi; O mutlak gaalib, O çok yarlığayıcı (Allah) dır».
Hayrat Neşriyat = (O,) göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, Azîz (kudreti dâimâ üstün olan)dır, Gaffâr (çok bağışlayan)dır.
İbni Kesir = Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbı Aziz'dir, Gafur'dur.
Kadri Çelik = “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Üstün güç sahibidir, bağışlayandır.”
Muhammed Esed = göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbi, kudret sahibi ve çok bağışlayıcı!"
Mustafa İslamoğlu = göklerin, yerin ve o ikisi arasındakilerin Rabbi, mutlak yücelik, sürekli bağış sahibi!.."
Ömer Nasuhi Bilmen = (65-66) De ki: «Ben şüphe yok, ancak bir korkutucuyum ve vâhid, kahhâr olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi (O'dur). O her şeye galip, çok yarlığayıcı olandır.»
Ömer Öngüt = "Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir. Azîz'dir, Ğaffar'dır. "
Şaban Piriş = O, göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabb’i, güç ve bağış sahibidir.
Sadık Türkmen = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün olan bağışlayandır.”
Seyyid Kutub = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb'ı olan Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.»
Suat Yıldırım = O göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların Rabbidir. Mutlak galiptir, çok mağfiret edendir.
Süleyman Ateş = "O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir, dâimâ üstündür, çok bağışlayandır."
Tefhim-ul Kuran = «Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır.»
Ümit Şimşek = O göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbidir; Onun kudreti herşeye üstündür; O çok bağışlayıcıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = "Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi'dir O. Azîz ve Gaffâr..."
İskender Ali Mihr = Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Azîz’dir (yüce ve üstün), Gaffar’dır (çok mağfiret eden).
İlyas Yorulmaz = O göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir.
قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ
Sâd / 67 -
Kul huve nebeun azîmun.
Diyanet İşleri = De ki: “Bu Kur’an, büyük bir haberdir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Bu Kur'ân, en büyük bir haberdir.
Abdullah Parlıyan = De ki: Bu Kur'ân muazzam haberle dopdolu bir mesajdır.
Adem Uğur = De ki: "Bu büyük bir haberdir."
Ahmed Hulusi = De ki: "HÛ (gerçeği), Aziym bir haberdir!" (Bu haberin mânâsını ve değerini kavrayabilseniz!)
Ahmet Tekin = 'Bu Kur’ân, önemli haberleri içeren büyük bir kitaptır' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Bu büyük bir haberdir.
Ali Bulaç = De ki: "Bu (Kur'an), büyük bir haberdir."
Ali Fikri Yavuz = De ki: “- Bu (size söylediklerim) pek büyük bir haberdir.
Ali Ünal = De ki: “O (şerefli Kur’ân) pek büyük, son derece önemli bir mesajdır.
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Bu uyardığım husus, evrensel bir haberdir.”
Bekir Sadak = (67-68) De ki: «Bu Kuran buyuk bir haberdir, ama siz ondan yuz ceviriyorsunuz.»
Celal Yıldırım = De ki: Bu (Kur'ân) büyük bir haberdir!
Cemal Külünkoğlu = (67-68) De ki: “Bu (Kur'an), muazzam bir mesajdır. Siz ise ondan uzaklaşıp duruyorsunuz.”
Diyanet İşleri (eski) = (67-68) De ki: 'Bu Kuran büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.'
Diyanet Vakfi = (67-68) De ki: Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Edip Yüksel = De ki, 'Bu, büyük bir haberdir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki bu bir azîm haberdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Bu (Kur'an) bir büyük haberdir;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Bu, bir büyük haberdir.»
Gültekin Onan = De ki: "Bu (Kuran) büyük bir haberdir."
Harun Yıldırım = De ki: "Bu büyük bir haberdir."
Hasan Basri Çantay = De ki: «Bu (Kur'an) en büyük (ve mühim) bir haberdir».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Bu (Kur’ân), büyük bir haberdir!'
İbni Kesir = De ki: Bu, büyük bir haberdir.
Kadri Çelik = De ki: “Bu (Kur'an), büyük bir haberdir!”
Muhammed Esed = De ki: "Bu, muazzam bir mesajdır:
Mustafa İslamoğlu = (Yine) de ki: "Bu, muazzam bir haberdir;
Ömer Nasuhi Bilmen = (67-68) De ki: «Bu (Kur'an) pek büyük bir haberdir. Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.»
Ömer Öngüt = Resulüm! De ki: "Bu büyük bir haberdir. "
Şaban Piriş = De ki: -O, büyük bir mesajdır.
Sadık Türkmen = De ki: “O, büyük bir haberdir!
Seyyid Kutub = De ki; «Bu Kur'an, büyük bir haberdir.»
Suat Yıldırım = De ki: "Bu Kur’ân pek mühim bir mesajdır.
Süleyman Ateş = De ki: "O, büyük bir haberdir."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Bu (Kur'an), büyük bir haberdir.»
Ümit Şimşek = De ki: Bu Kur'ân pek büyük bir haberdir.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Büyük bir haberdir o."
İskender Ali Mihr = De ki: "O (Kur’ân), Büyük Bir Haber’dir."
İlyas Yorulmaz = Deki “O ahirette olacaklar, büyük bir haberdir. ”
أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
Sâd / 68 -
Entum anhu mu’ridûn(mu’ridûne).
Diyanet İşleri = “Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz ondan yüz çevirmedesiniz.
Abdullah Parlıyan = Ama buna rağmen siz, O'ndan yüz çeviriyorsunuz.
Adem Uğur = Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Ahmed Hulusi = "Siz ise ondan (o büyük haberin bildirdiği fevkalâde önemli hakikatin size kazandıracağından) yüz çeviriyorsunuz!"
Ahmet Tekin = 'Siz onun tebliğine, ilkelerinin yaşanmasına engel tedbirler alarak yüz çeviriyorsunuz.'
Ahmet Varol = Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Ali Bulaç = Sizler ise, ondan yüz çeviriyorsunuz.
Ali Fikri Yavuz = (Öyle iken) siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Ali Ünal = Siz, hoşnutsuzluk içinde ondan yüz çeviriyorsunuz.
Bayraktar Bayraklı = “Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.”
Bekir Sadak = (67-68) De ki: «Bu Kuran buyuk bir haberdir, ama siz ondan yuz ceviriyorsunuz.»
Celal Yıldırım = Siz ise Ondan hep yüzçeviriyorsunuz.
Cemal Külünkoğlu = (67-68) De ki: “Bu (Kur'an), muazzam bir mesajdır. Siz ise ondan uzaklaşıp duruyorsunuz.”
Diyanet İşleri (eski) = (67-68) De ki: 'Bu Kuran büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.'
Diyanet Vakfi = (67-68) De ki: Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Edip Yüksel = 'Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz ondan yüz çeviriyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.»
Gültekin Onan = Sizler ise ondan yüz çeviriyorsunuz.
Harun Yıldırım = "Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz."
Hasan Basri Çantay = «Ki siz ondan yüz çeviricilersiniz».
Hayrat Neşriyat = 'Siz ondan yüz çeviren kimselersiniz.'
İbni Kesir = Ama siz, ondan yüz çeviriyorsunuz.
Kadri Çelik = “Sizler ise, ondan yüz çeviriyorsunuz.”
Muhammed Esed = (nasıl) ondan yüz çevirirsiniz?"
Mustafa İslamoğlu = sizse ondan yüz çeviriyorsunuz."
Ömer Nasuhi Bilmen = (67-68) De ki: «Bu (Kur'an) pek büyük bir haberdir. Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.»
Ömer Öngüt = "(Ama gafletinizden dolayı) Siz ondan yüz çeviriyorsunuz."
Şaban Piriş = Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.
Sadık Türkmen = (ama), siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Seyyid Kutub = «Fakat siz ondan yüz çeviriyorsunuz?»
Suat Yıldırım = Ama siz ona sırtınızı dönüyorsunuz.
Süleyman Ateş = "(Ama gafletinizden dolayı) Siz ondan yüz çeviriyorsunuz."
Tefhim-ul Kuran = Sizler ise, ondan yüz çeviriyorsunuz.
Ümit Şimşek = Siz ise ona sırtınızı dönüyorsunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yüz çevirip duruyorsunuz ondan."
İskender Ali Mihr = Siz O’ndan yüz çevirenlersiniz.
İlyas Yorulmaz = Ama siz bu haberlerden (sizin başınıza gelmeyecekmiş gibi) yüz çeviriyorsunuz.
مَا كَانَ لِي مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ
Sâd / 69 -
Mâ kâne liye min ilmin bil meleil a’lâ iz yahtesımûn(yahtesimûne).
Diyanet İşleri = “Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu.”
Abdulbaki Gölpınarlı = En yüce melekler topluluğu, münâkaşa ederlerken benim hiçbir bilgim yoktu.
Abdullah Parlıyan = De ki ey Muhammed! İnsanın yaratılışına karşı çıktıklarında, yüce melekler meclisinde neler olup bittiği hakkında gerçek bilgi sahibi değilim.
Adem Uğur = Onlar orada tartışırken benim mele-i a'lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.
Ahmed Hulusi = "Mele-i Âlâ'daki tartışma hakkında ilme sahip değilim. "
Ahmet Tekin = 'Onlar orada tartışırlarken benim yüce meclis, Allah’ın melekleri topladığı meclis hakkında hiçbir bilgim yoktu.'
Ahmet Varol = Yüce topluluk (mele-i a'la) aralarında tartışırlarken benim (haklarında) bir bilgim yoktu.
Ali Bulaç = "Mele-i Ala (yüce topluluk) tartışıp dururken, benim hiçbir bilgim yoktur."
Ali Fikri Yavuz = Benim melekler topluluğuna ait ne ilmim olurdu, onlar (Adem’in yaratılması hakkında) münakaşa ederlerken?
Ali Ünal = (Bana Kur’ân’la bildirilmemiş olsaydı,) o En Yüce Meclis tartışırken benim bir bilgim olamazdı.
Bayraktar Bayraklı = “Melekler topluluğunun aralarında neyi tartıştıkları hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.”
Bekir Sadak = «nlar tartisirlarken Melei Ala'daki bu olanlar hakkinda bir bilgim yoktu.»
Celal Yıldırım = Onlar çekişip dururken Mele-i A'lâ (=Yüce Âlem)'da olup bitenler hakkında bir bilgim yoktur.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed! De ki:) “Aralarında (İnsanın yaratılışı konusunda) tartıştıkları sırada, yüce konseye (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Onlar tartışırlarken Melei Ala'daki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu.'
Diyanet Vakfi = Onlar orada tartışırken benim mele-i a'lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.
Edip Yüksel = 'Onlar tartışırlarken Yüce Toplum'da neler olup bittiği hakkında bir bilgim yoktu.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Benim mele-i a'lâya ne ılmim olurdu onlar münakaşa ederlerken?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Benim bir bilgim olmazdı, (insanın yaratılışı hakkında) melekler yüce mecliste tartışırlarken.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Münakaşa ederlerken, benim melekler yüksek topluluğuna ait ne bilgim olabilirdi?»
Gültekin Onan = "Mele-i Ala (yüce topluluk) tartışıp dururken benim hiç bir bilgim yoktur."
Harun Yıldırım = Onlar orada tartışırken benim melei a'lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.
Hasan Basri Çantay = «Mele'-i a'lâya, onlar aralarında münazara (ve münâkaşa) ederlerken, benim hiçbir bilgim yokdu».
Hayrat Neşriyat = '(Onlar Âdem hakkında) tartışırlarken benim o mele-i a'lâ (melekler topluluğu)hakkında hiçbir bilgim yoktu.'
İbni Kesir = Mele-i A'la'da olan tartışmalar hakkında benim bir bilgim yoktur.
Kadri Çelik = “Yüce topluluk (melekler insanın yaratılışı hakkında) tartışıp dururken, benim hiç bir bilgim yoktu.”
Muhammed Esed = (De ki ey Muhammed:) "(İnsanın yaratılışına) karşı çıktıklarında yüce topluluk(ta neler olup bittiği) hakkında bilgi sahibi değildim;
Mustafa İslamoğlu = (De ki): "(İnsanın yaratılışını) tartıştıkları zaman, o yüce toplulukta (olup bitenler) hakkında bir bilgiye sahip değilim;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Benim için Mele-i Âlâ'ya mübahasede bulunur oldukları zamana (ait) bir bilgi yoktu.»
Ömer Öngüt = "Mele-i â'lâ'da kendi aralarındaki tartışmalarına dair benim hiçbir bilgim yoktu. "
Şaban Piriş = Benim yüce alem (mele-i âla) hakkında hiç bir bilgim yoktur.
Sadık Türkmen = (Ey Muhammed, de ki): Benim hiçbir bilgim yoktu, yüce topluluk tartışırlarken.
Seyyid Kutub = Mele-i A'la'da kendi aralarındaki tartışmaları hakkında benim hiçbir bilgim yoktu.
Suat Yıldırım = Mele-i Âla sakinleri tartışırlarken kendi aralarında neler konuştuklarına dair bilgim yoktur.
Süleyman Ateş = "Yüce topluluk tartışırlarken (aralarında) neler geçtiği hakkında bir bilgim yoktu."
Tefhim-ul Kuran = «Mele-i A'lâ (yüce topluluk) tartışıp dururken, benim hiç bir bilgim yoktur.»
Ümit Şimşek = Yüce âlemlerin meclislerinde tartışılırken nelerin konuşulduğu hakkında benim bir bilgim yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = "Onlar tartışırlarken, o yüce konsey hakkında benim hiçbir bilgim yoktu."
İskender Ali Mihr = Meleil Al’â’da onlar tartışırlarken benim bir bilgim yoktu.
İlyas Yorulmaz = O erişilmez kayıtlarda yazılı olan, aralarındaki tartışmalarla ilgili benim bilgim yoktu.
إِن يُوحَى إِلَيَّ إِلَّا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Sâd / 70 -
İn yûhâ ileyye illâ ennemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = “Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bana vahyedilmede ve ben, ancak apaçık bir korkutucuyum.
Abdullah Parlıyan = O konular, Allah tarafından bana vahiyle bildirilmemiş olsaydı, ben de size apaçık bir uyarıda bulunamazdım.
Adem Uğur = Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.
Ahmed Hulusi = "Bana vahyolan yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum!"
Ahmet Tekin = 'Ben ancak, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahiy geliyor.'
Ahmet Varol = Bana ancak benim apaçık bir uyarıcı olmamdan dolayı (bunlar) vahyediliyor.'
Ali Bulaç = "Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır."
Ali Fikri Yavuz = Fakat ben, açık olarak korkutan bir peygamber olduğum içindir ki, (Adem hakkında meleklerin çekişmesine dair) o ilim bana vahyolunuyor.”
Ali Ünal = (Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum ve) bana vahyolunuyor ki, ben (insanları uyarmak için gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.
Bayraktar Bayraklı = “Bana sadece apaçık bir uyarıcı olduğumdan dolayı vahyediliyor.”
Bekir Sadak = "Bana sadece vahyolunuyor; dogrusu ben ancak apacik bir uyariciyim.»
Celal Yıldırım = Bana ancak ve sadece vahyolunmaktadır. Ben ancak açık bir uyarıcıyım.
Cemal Külünkoğlu = “Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Bana sadece vahyolunuyor; doğrusu ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.'
Diyanet Vakfi = Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.
Edip Yüksel = 'Apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat ben açık inzar edecek bir Peygamber olduğum içindir ki o ılm bana vahy olunuyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat ben açık bir uyarıcı olduğum için o bilgi bana vahyolunuyor.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Ancak ben açıktan açığa korkutmakla görevli olduğum için o bilgi bana vahyediliyor.»
Gültekin Onan = "Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır."
Harun Yıldırım = Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.
Hasan Basri Çantay = «Ben ancak gelecek tehlikeleri apaçık haber verici (bir peygamber) olduğum içindir ki (o ilim) bana vahy olunuyor».
Hayrat Neşriyat = 'Doğrusu ben ancak apaçık bir korkutucu (peygamber) olduğum için bana vahyediliyor.'
İbni Kesir = Bana, sadece vahyolunur. Ben, ancak apaçık bir uyarıcıyım.
Kadri Çelik = “Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.”
Muhammed Esed = o, (Allah) tarafından bana vahyedilmemiş olsaydı ben de (size) apaçık bir uyarıda bulunamazdım!"
Mustafa İslamoğlu = ne var ki bana, sadece apaçık bir uyarıcı olduğum bildirilmektedir."
Ömer Nasuhi Bilmen = (70-71) «Bana vahyolunmuyor, ancak ben şüphe yok bir apaçık korkutucu olduğum için (vahyolunuyor).» Ve yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: «Şüphe yok, Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım.»
Ömer Öngüt = Bana sadece vahyolunmaktadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım. "
Şaban Piriş = Bana, apaçık bir uyarıcı olmamdan başka bir şey vahyolunmuyor.
Sadık Türkmen = Bana, sadece apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunuyor.”
Seyyid Kutub = Ben gelecek tehlikeleri apaçık uyarıcı olduğum içindir ki, bana vahy olunuyor.
Suat Yıldırım = Şu var ki: Bana sadece, açıkça uyarmak için gönderilen bir elçi olduğum vahyolunuyor."
Süleyman Ateş = "Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için (bu bilgi) bana vahyediliyor."
Tefhim-ul Kuran = «Bana ancak, benim yalnızca apaçık bir uyarıcı korkutucuyum diye vahyolunmaktadır.»
Ümit Şimşek = Yalnız, ben apaçık bir uyarıcı olduğum için, bunlar bana vahyolunuyor.
Yaşar Nuri Öztürk = "Bana, sadece açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."
İskender Ali Mihr = Benim sadece apaçık bir nezir (uyarıcı) olduğum bana vahyolunuyor.
İlyas Yorulmaz = Ancak bunlar bana vahy ile bildiriliyor. Bana düşende bunları size açıkça duyurmak.
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
Sâd / 71 -
İz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn(tînin).
Diyanet İşleri = Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani Rabbin, meleklere, ben balçıktan bir insan yaratacağım demişti de.
Abdullah Parlıyan = Nitekim o zaman, Rabbin meleklere demişti ki: “Ben balçıktan bir insan yaratacağım.
Adem Uğur = Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
Ahmed Hulusi = Hani Rabbin Meleklere: "Kesinlikle ben balçıktan (su + mineral) bir beşer yaratacağım" demişti.
Ahmet Tekin = Rabbin meleklere: 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım.' demişti.
Ahmet Varol = Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben çamurdan, bir insan yaratacağım.
Ali Bulaç = Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.
Ali Fikri Yavuz = Rabbin, o vakit meleklere şöyle demişti: “- Ben bir çamurdan bir insan yaratacağım (Adem’i yaratacağım).
Ali Ünal = (O En Yüce Meclis’te görüşülen bir mesele olarak,) Rabbin meleklere, “Ben”, demişti, “çamurdan bir beşer yaratacağım.”
Bayraktar Bayraklı = O vakit Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım.”[484]
Bekir Sadak = (71-72) Rabbin meleklere soyle demisti: «Ben camurdan bir insan yaratacagim. Onu yapip ruhumdan ona ufledigim zaman ona secdeye kapanin.»
Celal Yıldırım = Bir vakit Rabbin meleklere : Ben mutlaka çamurdan bir insan yaratacağım, demişti.
Cemal Külünkoğlu = Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”
Diyanet İşleri (eski) = (71-72) Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.'
Diyanet Vakfi = Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
Edip Yüksel = Rabbin meleklere demişti ki, 'Balçıktan bir insan yaratacağım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbın Melâikeye dediği vakıt: haberiniz olsun ben bir çamurdan bir beşer yaratmaktayım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir vakit Rabbin meleklere demişti ki: «Haberiniz olsun, Ben bir çamurdan bir insan yaratmaktayım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım.»
Gültekin Onan = Hani rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.
Harun Yıldırım = Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
Hasan Basri Çantay = Rabbin o (münazara) zaman (ında) meleklere demişdi ki: «Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratıcıyım».
Hayrat Neşriyat = Bir zaman Rabbin meleklere buyurdu ki: 'Şübhesiz ben, çamurdan bir insan yaratıcıyım.'
İbni Kesir = Hani Rabbın meleklere demişti ki: Ben, çamurdan bir insan yaratacağım.
Kadri Çelik = Hani Rabbin meleklere, “Gerçekten ben çamurdan bir beşer yaratacağım” demişti.
Muhammed Esed = (Nitekim) o zaman, Rabbin meleklere demişti: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım;
Mustafa İslamoğlu = Hani o zaman Rabbin meleklere demişti ki: "Ben balçıktan bir beşer yaratacağım.
Ömer Nasuhi Bilmen = (70-71) «Bana vahyolunmuyor, ancak ben şüphe yok bir apaçık korkutucu olduğum için (vahyolunuyor).» Ve yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: «Şüphe yok, Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım.»
Ömer Öngüt = Rabbin meleklere: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım. " demişti.
Şaban Piriş = Rabbin meleklere: -Ben, çamurdan bir insan yaratacağım, demişti.
Sadık Türkmen = Hani, rabbin meleklere demişti: “Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer/insan yaratacağım.
Seyyid Kutub = Rabb'im Meleklere demişti ki; ben çamurdan bir insan yaratacağım.
Suat Yıldırım = Bir vakit Rabbin meleklere: "Ben," dedi, "çamurdan bir beşer yaratacağım."
Süleyman Ateş = Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım."
Tefhim-ul Kuran = Hani Rabbin meleklere: «Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım» demişti.
Ümit Şimşek = Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben çamurdan bir beşer yaratacağım.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım."
İskender Ali Mihr = Rabbin meleklere: "Muhakkak ki Ben, tînden (nemli topraktan, balçıktan) bir insan yaratacağım." demişti.
İlyas Yorulmaz = Rabbin meleklere “Ben topraktan insan (beşer) yaratacağım. ”
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Sâd / 72 -
Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).
Diyanet İşleri = “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onu tamamlayınca ve ona, rûhumdan üfürünce karşısında yerlere kapanıp secde etmişlerdi.
Abdullah Parlıyan = Ona en uygun biçimi verip, kendi ruhumdan üfürdüğüm zaman, onun önünde yere kapanın!”
Adem Uğur = Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!
Ahmed Hulusi = "Onu tesviye edip (beynini oluşturup), o yapının içinden Ruhum'dan (Esmâ mânâlarımdan) nefhettiğimde (açığa çıkardığımda {nefh yani üflemek, içten dışa şeklinde olur daima. A. H. }) Ona secdeye kapanın (hükümranlığını - tasarrufunu kabul edin)!"
Ahmet Tekin = Onu yaratılış amacına uygun olarak şekillendirdiğim, rahmetimle varettiğim, düzenin bir bölümü olan ruhumdan nûrânî dalgalar halinde onun bütün hücrelerine ruh yayarak hayat verdiğim, onu bilinçlendirdiğim zaman:'Derhal secdeye kapanarak ona saygı gösterin' dedim.
Ahmet Varol = Ben ona şeklini verdiğim ve içine ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye varın'.
Ali Bulaç = "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."
Ali Fikri Yavuz = Onun yaratılışını tamamlayıb da tarafımdan ona ruh verdiğim zaman, hemen ona (hürmet için) secdeye kapanın.”
Ali Ünal = “Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak) secdeye kapanın.
Bayraktar Bayraklı = “Onu şekillendirip ruhumdan üflediğimde, derhal ona secdeye kapanınız.”
Bekir Sadak = (71-72) Rabbin meleklere soyle demisti: «Ben camurdan bir insan yaratacagim. Onu yapip ruhumdan ona ufledigim zaman ona secdeye kapanin.»
Celal Yıldırım = Onu biçimine koyup ruhumdan ona üflediğimde, kendisine secde edin ! (diye buyurmuştum).
Cemal Külünkoğlu = “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun önünde saygı ile eğilin.”
Diyanet İşleri (eski) = (71-72) Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.'
Diyanet Vakfi = Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!
Edip Yüksel = 'Onu düzenlediğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onu tesviye ettim de ruhumdan ona nefheyledim mi derhal ona secdeye kapanın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu şekillendirip ruhumdan ona üfledim mi, derhal ona secdeye kapanın!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın.»
Gültekin Onan = "Onu bir biçime sokup ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."
Harun Yıldırım = Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!
Hasan Basri Çantay = «Artık onu (n hilkatini) tamamlayıb içerisine de ruuhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın».
Hayrat Neşriyat = 'Bu yüzden onu (insan sûretinde yaratıp) düzelttiğimde ve ona (yarattığım)rûhumdan üflediğimde, hemen ona secde ediciler olarak yere kapanın!'
İbni Kesir = Onu yapıp ruhumdan kendisine üflediğim zaman; derhal secde edin ona.
Kadri Çelik = “Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman da siz onun için hemen secdeye kapanın.”
Muhammed Esed = ona en uygun biçimi verip Kendi ruhumdan kattığım zaman onun önünde yere kapanın!"
Mustafa İslamoğlu = İzleyin; ne zaman ki onu şekillendirmeyi tamamlar da kendisine ruhumdan üflersem, derhal yere kapanıp onun (hizmetine) amade olun!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «İmdi O'nun yaradılışını tamamladığım ve içerisine ruhumdan üfürdüğüm zaman hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.»
Ömer Öngüt = "Onu düzenlediğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!"
Şaban Piriş = Onu düzenlediğim ve ona can verdiğim zaman hemen onun için secdeye kapanın.
Sadık Türkmen = Onu şekillendirdiğim ve ona (onun için yarattığım) ruh[u] verdiğim zaman, siz derhal onu selamlayın.
Seyyid Kutub = Onu biçimlendirip ona ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secde edin.
Suat Yıldırım = Onu iyice biçimlendirip ona Rûhumdan üfleyince hep birden, secde ediniz."
Süleyman Ateş = "Onu biçimlendirip ona ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın!"
Tefhim-ul Kuran = «Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman da siz onun için hemen secdeye kapanın.»
Ümit Şimşek = 'Ben ona güzel ve düzgün bir biçim verip ruhumdan üflediğim zaman, onun önünde secdeye kapanın.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde, önünde secde ederek eğilin!"
İskender Ali Mihr = Böylece onu sevva ettiğim ve onun içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secde ederek yere kapanın!
İlyas Yorulmaz = “Ben onu şekillendirip, ona (ruhumdan üflediğim de) benim diriliğim den verip, canlandırdıktan sonra, o yarattığım insan için bana secde edin” demişti.
فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
Sâd / 73 -
Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).
Diyanet İşleri = Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Meleklerin hepsi birden secde etmişti.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine tüm melekler, yere kapandılar.
Adem Uğur = Bütün melekler toptan secde ettiler.
Ahmed Hulusi = O Meleklerin hepsi, toptan secde ettiler.
Ahmet Tekin = Bütün melekler, hepsi secde ederek saygı gösterdiler.
Ahmet Varol = Bunun üzerine meleklerin tümü topluca secde ettiler.
Ali Bulaç = Meleklerin hepsi topluca secde etti;
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
Ali Ünal = Bunun üzerine, (emri alan) bütün melekler derhal secdeye kapandılar.
Bayraktar Bayraklı = Bütün melekler secde ettiler.
Bekir Sadak = (73-74) Iblis'ten baska butun melekler secde etmislerdi. O, buyukluk taslamis ve inkarcilardan olmustu.
Celal Yıldırım = (73-74) Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblîs secde etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Cemal Külünkoğlu = Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.
Diyanet İşleri (eski) = (73-74) Bütün melekler secde etmişlerdi, fakat İblis; o, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştu.
Diyanet Vakfi = Bütün melekler toptan secde ettiler.
Edip Yüksel = Tüm melekler ona secdeye kapandı;
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun üzerine Melâikenin hepsi toptan secde ettiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
Gültekin Onan = Meleklerin hepsi topluca secde etti;
Harun Yıldırım = Bütün melekler toptan secde ettiler.
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine bütün melekler topdan secde etmiş,
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler.
İbni Kesir = Bütün melekler topluca secde ettiler.
Kadri Çelik = Meleklerin hepsi topluca secde etti.
Muhammed Esed = Bunun üzerine bütün melekler yere kapandılar,
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine bütün melekler emre amade oldular;
Ömer Nasuhi Bilmen = (73-74) Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler. İblis müstesna. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.
Ömer Öngüt = Bunun üzerine bütün melekler hemen secde ettiler.
Şaban Piriş = Meleklerin hepsi topluca secde etmişti.
Sadık Türkmen = Bütün melekler topluca hemen selamladılar.
Seyyid Kutub = Meleklerin hepsi birden secde ettiler.
Suat Yıldırım = Meleklerin hepsi secde ettiler.
Süleyman Ateş = Meleklerin hepsi tüm olarak secde ettiler.
Tefhim-ul Kuran = Meleklerin hepsi topluca secde etti;
Ümit Şimşek = Meleklerin hepsi secde etti.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde etmişlerdi.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde etti.
İlyas Yorulmaz = Meleklerin hepsi secde ettiler.
إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ
Sâd / 74 -
İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak İblis secde etmemişti, ululanmıştı ve o, kâfirlerden olmuştu.
Abdullah Parlıyan = Yalnız İblis kapanmadı, ululanıp böbürlendi de böylece gerçekleri örtbas edenlerden oldu.
Adem Uğur = Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Ahmed Hulusi = İblis müstesna; (bilincine dayanarak) benlik tasladı ve hakikat bilgisini inkâr edenlerden (karşısındakinin hakikatini göremeyenlerden) oldu.
Ahmet Tekin = Yalnız İblis secde etmedi, saygı göstermedi. Büyüklük taslayıp serkeşlik etti ve kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlerden oldu.
Ahmet Varol = Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.
Ali Bulaç = Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Ali Fikri Yavuz = Yalnız iblis (Adem’e secde etmekten) kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Ali Ünal = Ama, (Allah’ın ona da olan emrine rağmen) İblis secde etmedi. Büyüklendi, secde etmeyi kibrine yediremedi ve (yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu
Bayraktar Bayraklı = Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Bekir Sadak = (73-74) Iblis'ten baska butun melekler secde etmislerdi. O, buyukluk taslamis ve inkarcilardan olmustu.
Celal Yıldırım = (73-74) Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblîs secde etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Cemal Külünkoğlu = Yalnız İblis, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Diyanet İşleri (eski) = (73-74) Bütün melekler secde etmişlerdi, fakat İblis; o, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştu.
Diyanet Vakfi = Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Edip Yüksel = Ancak İblis hariç. Büyüklük tasladı ve nankör oldu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yalnız İblîs kibirlenmek istedi ve kâfirlerden oldu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yalnız iblis kibirlenmek istedi ve kafirlerden oldu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yalnız İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Gültekin Onan = Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Harun Yıldırım = Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Hasan Basri Çantay = yalınız İblîs kibirlenmiye yeltenmişdi. (Zâten) o, (ilm-i ilâhîde) kâfirlerdendi.
Hayrat Neşriyat = Ancak (cinlerden olan) İblis hâriç. (O,) büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
İbni Kesir = Yalnız İblis, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Kadri Çelik = Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Muhammed Esed = yalnız İblis kapanmadı: O küstahça böbürlendi ve (böylece) hakikati inkar edenlerden oldu.
Mustafa İslamoğlu = İblis hariç: o büyüklük tasladı ve hakkı inkar edenlerden oldu.
Ömer Nasuhi Bilmen = (73-74) Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler. İblis müstesna. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.
Ömer Öngüt = Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Şaban Piriş = İblis müstesna. O, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Sadık Türkmen = Yalnız iblis hariç! Büyüklendi ve kâfirlerden oldu.
Seyyid Kutub = Yalnız İblis secde etmedi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Suat Yıldırım = Lâkin İblis secde etmedi. O kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Süleyman Ateş = Yalnız İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Tefhim-ul Kuran = Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve (böylece) kafirlerden oldu.
Ümit Şimşek = İblis müstesna. O büyüklük tasladı ve kâfir olup çıktı.
Yaşar Nuri Öztürk = İblis etmemişti. O, kibre sapmış ve inkârcılardan olmuştu.
İskender Ali Mihr = İblis hariç ki, o kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
İlyas Yorulmaz = Ancak içlerinden İblis büyüklendi ve Allah’ın emrini yerine getirmeyenlerden oldu.
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ
Sâd / 75 -
Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyye, estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).
Diyanet İşleri = Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey İblis demişti, kudret ellerimle yarattığıma, ne mâni oldu da secde etmedin? Ululuk mu satmadasın, yoksa yücelerden misin sen?
Abdullah Parlıyan = Allah: “Ey İblis!” dedi. “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde yere kapanmaktan seni alıkoyan nedir? Başka bir yaratık önünde boyun eğmeyecek kadar kibirli misin? Yoksa kendini üstün görenlerden misin?”
Adem Uğur = Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
Ahmed Hulusi = Buyurdu: "Ey İblis (ikileme düşen)! İki Elim (ilim ve kudret) ile yarattığıma secde etmene ne mâni oldu? Benliğin mi engel oldu, yoksa Alûn'dan (Adem'e secdesi söz konusu olmayan yüce kuvvelerden {meleklerden}) mi olduğunu sandın?"
Ahmet Tekin = Allah: 'Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde ederek saygı göstermene mâni olan nedir? Gururuna mı yediremedin, yoksa sen yüksek makam sahiplerinden biri misin?' dedi.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'Ey İblis! Seni iki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan ne oldu? Büyüklük mü tasladın yoksa yücelerden mi oldun?
Ali Bulaç = (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
Ali Fikri Yavuz = (Allah İblis’e şöyle) buyurdu: “- Ey İblis! Bizzat kudretimle yarattığıma secde etmene, seni hangi şey engelledi? Kibirlenmek mi istedin, yoksa yücelenenlerden mi oldun?”
Ali Ünal = (Allah,) “Ey İblis,” buyurdu, “Bizzat iki Elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Emrime rağmen bir başka yaratılmış varlığın önünde eğilmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (Bana ait de olsa, bir başkasının önünde eğilme emrine muhatap olamayacak derecede) kendilerini üstün ve şerefli görenlerden misin?
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Ey İblis! Kudretimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?” dedi.
Bekir Sadak = Allah: «Ey Iblis Kudretimle yarattigima secde etmekten seni alikoyan nedir? Boburlendin mi? Yoksa gururlananlardan misin?» dedi.
Celal Yıldırım = Allah, «Ey İblîs ! Kudret elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir ? Büyüklük mü tasladın, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun ?» dedi.
Cemal Külünkoğlu = Allah: “Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Allah: 'Ey İblis, ellerimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?' dedi.
Diyanet Vakfi = Allah: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
Edip Yüksel = 'Ey İblis, ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın? Yoksa baş mı kaldırdın?' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey İblîs! buyurdu: o benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne mani' oldu sana? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «Ey iblis, o Benim iki elimle (kudretimle) yarattığıma secde etmene sana ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi bulunuyorsun?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah: «Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?» dedi.
Gültekin Onan = (Tanrı) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
Harun Yıldırım = Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Ey İblîs, iki elimle (ya'nî bizzat) yaratdığıma secde etmenden seni hangi şey men'etdi? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?».
Hayrat Neşriyat = (Allah:) 'Ey İblis! İki elimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni men' eden nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?' buyurdu.
İbni Kesir = Buyurdu ki: Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?
Kadri Çelik = (Allah) Dedi ki: “Ey İblis! İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?”
Muhammed Esed = (Allah): "Ey İblis!" dedi, "Kendi ellerimle yarattığım şu (varlığın önünde) yere kapanmaktan seni alıkoyan nedir? (Başka bir yaratık önünde boyun eğmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (yalnız) kendisini üstün görenlerden misin?"
Mustafa İslamoğlu = (Allah) "Ey İblis!" dedi, "Ellerimle yarattığım (beşerin) emrine amade olmaktan seni alıkoyan şey neydi? (Başkasına boyun eğmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa kendini (herkesten) üstün görenlerden biri misin?"
Ömer Nasuhi Bilmen = (75-76) (Cenâb-ı Hak) Buyurdu ki: «Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne şey alıkoydu? Kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklerden mi oldun?» (İblis) Dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.»
Ömer Öngüt = Allah: "Ey iblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?" dedi.
Şaban Piriş = Allah: -Ey İblis, seni, elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir? dedi. Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa yücelerden misin?
Sadık Türkmen = (Allah) dedi ki: “Ey İblis! Kendi kudretimle (annesizbabasız hiç yoktan) yarattığımı, selamlamaktan seni alıkoyan nedir? Büyüklendin mi? Yoksa yücelerden mi oldun?”
Seyyid Kutub = Allah: «Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?»
Suat Yıldırım = Allah buyurdu: "İblis! Benim ellerimle yarattığım mahlûkuma neden secde etmedin? Gururlandın mı, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun?"
Süleyman Ateş = (Rabbin ona) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?"
Tefhim-ul Kuran = (Allah) Dedi ki: «Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?»
Ümit Şimşek = Allah buyurdu: 'Ey İblis, Kendi elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa gerçekten yücelerden misin?'
Yaşar Nuri Öztürk = Allah dedi: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi? Burnu büyüklük mü ettin, yoksa yücelenlerden mi oldun?"
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): "Ey iblis! Ellerimle (kudretimle) halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?" dedi.
İlyas Yorulmaz = Rabbi “Ey İblis! Kendi elimle yarattığım insan için, büyüklenerek bana secde etmekten seni alıkoyan nedir. Yoksa sen çok yüce erişilmez bir şey misin?” dedi.
قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
Sâd / 76 -
Kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
Diyanet İşleri = İblis, “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = O, ben demişti, ondan hayırlıyım, ateşten yarattın beni ve onuysa balçıktan halkettin.
Abdullah Parlıyan = İblis: “Ben ondan daha üstünüm” diye cevap verdi. “Beni ateşten onu ise, balçıktan yarattın.”
Adem Uğur = İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
Ahmed Hulusi = (İblis) dedi ki: "Ben daha hayırlıyım ondan; beni ateşten (radyasyon - yakan dalgalar {aynı nâr = ateş kelimesi cehennemde yakan olarak da kullanılmakta. A. H. }) halk ettin, onu tıynden (hücresel bedenli - maddeden) halk ettin" dedi.
Ahmet Tekin = İblis: 'Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu da çamurdan yarattın.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
Ali Fikri Yavuz = (İblis şöyle) dedi: “- Ben ondan daha hayırlıyım; beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
Ali Ünal = (İblis,) “Ben” dedi, “ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.”
Bayraktar Bayraklı = İblis, “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın” dedi.
Bekir Sadak = Iblis: «Ben ondan daha ustunum. Beni atesten yarattin, onu camurdan yarattin» dedi.
Celal Yıldırım = İblîs: Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın, dedi.
Cemal Külünkoğlu = İblis: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = İblis: 'Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi.
Diyanet Vakfi = İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
Edip Yüksel = 'Ben ondan daha üstünüm,' dedi, 'Beni ateşten yarattın, onu ise balçıktan yarattın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi ki ben ondan hayırlıyım beni bir ateşten yarattın, onu ise bir çamurdan yarattın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (İblis) dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım; beni bir ateşten yarattın, onu ise bir çamurdan yarattın.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İblis dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
Harun Yıldırım = İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
Hasan Basri Çantay = (İblîs) dedi: «Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşden, onu ise çamurdan yaratdın».
Hayrat Neşriyat = (İblis:) 'Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın; onu ise bir çamurdan yarattın' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
Muhammed Esed = (İblis): "Ben ondan daha üstünüm!" diye cevap verdi, "Beni ateşten, onu ise balçıktan yarattın".
Mustafa İslamoğlu = (İblis) dedi ki: "Ben ondan üstünüm: (zira) beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (75-76) (Cenâb-ı Hak) Buyurdu ki: «Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne şey alıkoydu? Kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklerden mi oldun?» (İblis) Dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.»
Ömer Öngüt = İblis: "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. " dedi.
Şaban Piriş = -Ben, ondan hayırlıyım, dedi. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın.
Sadık Türkmen = Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım/iyiyim, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
Seyyid Kutub = İblis: «Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın. Onu çamurdan yarattın» dedi.
Suat Yıldırım = İblis: "Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın." dedi.
Süleyman Ateş = Dedi: "Ben ondan iyiyim. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Ben ondan daha hayırlıyım, sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.»
Ümit Şimşek = İblis 'Ben ondan hayırlıyım,' dedi. 'Çünkü beni ateşten, onu çamurdan yarattın.'
Yaşar Nuri Öztürk = İblis dedi: "Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."
İskender Ali Mihr = (İblis): "Ben, ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu tînden (nemli topraktan, balçıktan) yarattın." dedi.
İlyas Yorulmaz = İblis “Ben ondan daha hayırlıyım. Onu topraktan, beni de ateşten yarattın” diye cevap verdi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ
Sâd / 77 -
Kâle fahruc minhâ fe inneke racîm(racîmun).
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Çık git buradan hemen demişti, gerçekten de taşlanmışsın sen.
Abdullah Parlıyan = Allah: “Öyleyse” dedi. “Çık o cennetten, çünkü sen gözden düşmüş, kovulmuş birisin.
Adem Uğur = Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin.
Ahmed Hulusi = (Allâh) buyurdu: "Çık oradan; çünkü sen racîmsin (hakikatinden uzak düşmüşsün)!"
Ahmet Tekin = Allah: 'Hemen çık oradan. Sen kovuldun' buyurdu.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'Öyleyse çık oradan, sen artık kovulmuş birisin.
Ali Bulaç = (Allah) Dedi ki: "Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın."
Ali Fikri Yavuz = (Allah) buyurdu ki: “Hemen çık oradan (cennetten). Çünkü sen (benim rahmetimden) koğulmuşsun;
Ali Ünal = Allah, “Çık oradan!” buyurdu. “Sen, artık huzurumdan ve rahmetimden kovulmuş birisin!
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Çık oradan, sen kovuldun.”
Bekir Sadak = (77-78) Allah: «Defol oradan, sen artik kovulmus birisin. Din gunune kadar lanetim senin uzerinedir» dedi.
Celal Yıldırım = Allah: Çık oradan, çünkü şüphesiz sen kovulmuşun birisin.
Cemal Külünkoğlu = Allah, şöyle buyurdu: “Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun artık!”
Diyanet İşleri (eski) = (77-78) Allah: 'Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din (kıyamet/ceza) gününe kadar lanetim senin üzerinedir' dedi.
Diyanet Vakfi = (77-78) Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
Edip Yüksel = 'Çık oradan,' dedi, 'Sen kovuldun.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Buyurdu ki: hemen çık oradan çünkü artık sen matrud (racîm) sin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Allah): «Hemen çık oradan, çünkü artık sen kovuldun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah: «Hemen çık oradan, artık sen kovuldun.»
Gültekin Onan = (Tanrı) Dedi ki: "Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın."
Harun Yıldırım = Allah: Çık oradan! Sen artık kovulmuş birisin.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Hemen buradan çık. Zîrâ artık sen taşlanan (rahmet-i ilâhiyyeden koğulan bir mel'un) sun».
Hayrat Neşriyat = (Allah) buyurdu ki: 'Haydi oradan (o Cennetten) çık; artık elbette sen kovulmuş birisin!'
İbni Kesir = Buyurdu ki: Çık oradan. Şüphesiz sen, artık kovulmuş birisin.
Kadri Çelik = (Allah) Dedi ki: “Öyleyse oradan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın.”
Muhammed Esed = (Allah) "Öyleyse" dedi, "bu (meleklik konumu)ndan çık git; çünkü sen artık gözden düşmüş/kovulmuş birisin.
Mustafa İslamoğlu = (Allah) "Öyleyse, çık git bu (yüce) makamdan" dedi, "çünkü sen kendi kendini aşağıladın!
Ömer Nasuhi Bilmen = (77-78) (Allah Teâlâ da) Buyurdu ki: «Hemen oradan çıkıver. Çünkü sen şüphe yok ki, koğulmuşsundur. Ve muhakkak ki, lânetim Kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir.»
Ömer Öngüt = Allah dedi ki: "Defol oradan! Sen artık kovuldun. "
Şaban Piriş = -Oradan çık, dedi. Sen artık kovulmuş birisin.
Sadık Türkmen = (Allah) buyurdu ki: “Oradan çık! Kovuldun sen artık.
Seyyid Kutub = Allah: «Çık oradan sen artık kovulmuş birisin.
Suat Yıldırım = (77-78) Allah: "Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir."
Süleyman Ateş = Buyurdu ki: "Haydi çık oradan, sen kovuldun!"
Tefhim-ul Kuran = (Allah) Dedi ki: «Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın.»
Ümit Şimşek = Allah 'Çık oradan,' buyurdu. 'Artık kovulmuş birisin.
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "Hadi, çık oradan! Sen kovulmuş birisin."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): "Haydi oradan (cennetten) çık! Artık muhakkak ki sen, kovulmuş olanlardansın." dedi.
İlyas Yorulmaz = Rabbi ona “Çık oradan. Sen kovuldun. ”
وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ
Sâd / 78 -
Ve inne aleyke la'netî ilâ yevmid dîn(dîni).
Diyanet İşleri = “Şüphesiz benim lânetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki cezâ gününe dek benden lânet sana.
Abdullah Parlıyan = Ve sen hesap gününe kadar, Rahmetimden uzaklaştırıldın!”
Adem Uğur = Ve ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
Ahmed Hulusi = "Muhakkak ki, hüküm sürecine kadar lânetim (benden uzaklık) senin üstündedir!"
Ahmet Tekin = 'Elbette lânetim, herkesin vahyedilen dininin, şeriatın, İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilâhi mevzûatın yürürlükte olacağı güne kadar senin üzerinedir.'
Ahmet Varol = Ceza gününe kadar lanetim senin üzerinedir'.
Ali Bulaç = "Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerinedir."
Ali Fikri Yavuz = Ve muhakkak surette hesab gününe kadar lânetim senin üzerindedir.”
Ali Ünal = “Hesap Günü’ne kadar lânetim hep üzerinde olacaktır.”
Bayraktar Bayraklı = “Ceza gününe kadar lanetim senin üzerine olsun” dedi.
Bekir Sadak = (77-78) Allah: «Defol oradan, sen artik kovulmus birisin. Din gunune kadar lanetim senin uzerinedir» dedi.
Celal Yıldırım = Ve artık ceza gününe kadar lanetim üzerindedir senin, dedi.
Cemal Külünkoğlu = “Hesap gününe kadar lanetim senin üzerinde olacaktır!”
Diyanet İşleri (eski) = (77-78) Allah: 'Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din (kıyamet/ceza) gününe kadar lanetim senin üzerinedir' dedi.
Diyanet Vakfi = (77-78) Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
Edip Yüksel = 'Yargı Gününe kadar lanetimi hakettin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve her halde üzerindedir lâ'netim ceza gününe kadar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve elbette lanetim ceza gününe kadar senin üzerindedir.» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Ve elbette lanetim ceza gününe kadar senin üzerindedir.» buyurdu.
Gültekin Onan = "Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerinedir."
Harun Yıldırım = Ve ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
Hasan Basri Çantay = «Ve şübhesiz ki ceza gününe kadar lâ'netim senin üstünedir».
Hayrat Neşriyat = 'Muhakkak ki cezâ gününe kadar lâ'netim senin üzerinedir!'
İbni Kesir = Ve muhakkak ki din gününe kadar la'netim senin üzerinedir.
Kadri Çelik = “Ve şüphesiz ceza gününe kadar benim lanetim senin üzerindedir.”
Muhammed Esed = Ve benim lanetim Hesap Günü'ne kadar senin üzerinde olacaktır!"
Mustafa İslamoğlu = Ve unutma ki, Hesap Günü'ne kadar lanetim senin üzerine olacaktır!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (77-78) (Allah Teâlâ da) Buyurdu ki: «Hemen oradan çıkıver. Çünkü sen şüphe yok ki, koğulmuşsundur. Ve muhakkak ki, lânetim Kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir.»
Ömer Öngüt = "Ceza gününe kadar lânetim senin üzerinedir. "
Şaban Piriş = Lanetim hesap gününe kadar senin üzerinedir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz, hesap gününe kadar lânetim senin üzerindedir.”
Seyyid Kutub = Ceza gününe kadar lanetim senin üzerinedir» dedi.
Suat Yıldırım = (77-78) Allah: "Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir."
Süleyman Ateş = "Tâ cezâ gününe kadar lânetim üzerinedir!"
Tefhim-ul Kuran = «Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerindedir.»
Ümit Şimşek = 'Hesap gününe kadar lânetim senin üzerindedir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Din gününe kadar lanetim üzerinedir."
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki dîn gününe (kıyâmet gününe) kadar lânetim senin üzerinedir.
İlyas Yorulmaz = “Şüphe yok ki, benim lanetim, kıyamet gününe kadar senin üzerine olacak” dedi.
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Sâd / 79 -
Kâle rabbi fe enzırnî ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).
Diyanet İşleri = İblis, “Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbim demişti, ölüleri dirilteceğin güne dek öldürme beni.
Abdullah Parlıyan = İblis: “Ey Rabbim!” dedi. “O halde herkesin dirileceği güne kadar, bana mühlet ver.”
Adem Uğur = İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.
Ahmed Hulusi = (İblis) dedi ki: "Rabbim! (İnsanların ölümle) bâ's olacakları zamana kadar bana mühlet ver (kuvvelerimi kullanabileyim onlara karşı). "
Ahmet Tekin = İblis: 'Rabbim, insanların diriltilecekleri güne kadar, bana mühlet ver.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Ey Rabbim! Öyleyse onların diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı'.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı."
Ali Fikri Yavuz = (İblis şöyle) dedi: “- Ey Rabbim! O halde (kabirlerden) dirilecekleri güne kadar beni geri bırak.”
Ali Ünal = “Rabbim,” dedi İblis, “madem öyle, insanların diriltilip, kabirlerinden çıkarılacakları güne kadar bana süre tanı.”
Bayraktar Bayraklı = İblis, “Ey Rabbim! Tekrar diriliş gününe kadar, bana süre ver” dedi.
Bekir Sadak = «ORabbim! Dirilecekleri gune kadar beni ertele» dedi.
Celal Yıldırım = İblîs : Rabbim ! Tekrar dirilip kalkacakları güne kadar bana mühlet ver, dedi.
Cemal Külünkoğlu = İblis: “Ya Rabbi, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni (canımı almayı) ertele' dedi.
Diyanet Vakfi = İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Rabbim, dirilecekleri güne dek beni ertele.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi: ya rab! o halde ba'solunacakları güne kadar beni geri bırak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (İblis de): «Yarab, o halde insanların diriltilecekleri güne kadar beni geri bırak.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İblis: «Ya Rab! O halde insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı."
Harun Yıldırım = İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.
Hasan Basri Çantay = Dedi: «Ey Rabbim, o halde (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver».
Hayrat Neşriyat = (İblis:) 'Rabbim! Öyle ise bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Rabbım, diriltilecekleri güne kadar beni ertele.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Rabbim! Öyleyse onların dirilip kaldırılacakları güne kadar bana süre tanı.”
Muhammed Esed = (İblis) "Ey Rabbim!" dedi, "O halde herkesin dirileceği Güne kadar bana mühlet ver!"
Mustafa İslamoğlu = (İblis): "Rabbim!" dedi, "Madem öyle, bana tekrar diriliş gününe kadar süre tanı!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (İblis de) Dedi ki: «Yarabbi! Öyle ise bana ba's olunacakları güne kadar mühlet ver.»
Ömer Öngüt = İblis: "Ey Rabbim! Bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!" dedi.
Şaban Piriş = -Rabbim, dedi. Tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.
Sadık Türkmen = ”rabbim!” dedi: “Dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”
Seyyid Kutub = İblis «Ey Rabbim! O halde tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver!» dedi.
Suat Yıldırım = "Ya Rabbî, bana insanların dirileceği güne kadar mühlet verir misin?" dedi.
Süleyman Ateş = "Rabbim, dedi, öyleyse yeniden dirilecekleri güne kadar bana süre ver."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Rabbim, öyleyse onların dirilip kaldırılacakları güne kadar bana süre tanı.»
Ümit Şimşek = İblis 'Yâ Rabbi, onların diriltilecekleri güne kadar bana süre tanı' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver."
İskender Ali Mihr = (İblis): "Rabbim öyleyse beas (yeniden dirilme) gününe kadar beni inzar et (bana mühlet ver)." dedi.
İlyas Yorulmaz = İblis “Rabbim! Bana diriliş gününe kadar izin ver” dedi.
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ
Sâd / 80 -
Kâle fe inneke minel munzarîn(munzarîne).
Diyanet İşleri = (80-81) Allah, şöyle dedi: “Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de demişti, sen, ölmeyenlere katıl.
Abdullah Parlıyan = Allah: “Haydi sen süre verilmişlerdensin!” dedi.
Adem Uğur = Allah: "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin.''
Ahmed Hulusi = (Allâh) buyurdu: "Muhakkak ki sen süre tanınanlardansın!"
Ahmet Tekin = 'Sen mühlet verilenlerdensin' buyurdu.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'O halde sen süre tanınanlardansın.
Ali Bulaç = Dedi ki: "O halde, süre tanınanlardansın."
Ali Fikri Yavuz = (Allah şöyle) buyurdu: “- Haydi geri bırakılanlardansın,
Ali Ünal = Allah, “Haydi, sana süre tanındı.” buyurdu;
Bayraktar Bayraklı = (80-81) Allah, “İşte o belli vaktin geleceği güne kadar sen süre verilenlerdensin” dedi.
Bekir Sadak = (80-81) Allah: «Sen bilinen gune kadar erteye birakilanlardansin» dedi.
Celal Yıldırım = (80-81) Allah : Gerçekten bilinen vakte (Kıyamete) kadar sen mühlet verilenlerdensin, dedi.
Cemal Külünkoğlu = (80-81) Allah buyurdu ki: “Haydi sen, o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar sana mühlet verilenlerdensin (izinlisin).”
Diyanet İşleri (eski) = (80-81) Allah: 'Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın' dedi.
Diyanet Vakfi = (80-81) Allah: Haydi, sen bilinen güne kadar mühlet verilenlerdensin, buyurdu.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Sana süre verilmiştir;'
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydi buyurdu: geri bırakılanlardansın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (80-81) (Allah): «Haydi belirli bir vakte kadar geri bırakılanlardansın.» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (80-81) Allah: «Haydi belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin» buyurdu.
Gültekin Onan = Dedi ki: "O halde süre tanınanlardansın."
Harun Yıldırım = Allah: "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin.''
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Haydi sen mühlet verilenlerdensin».
Hayrat Neşriyat = (80-81) (Allah:) 'Haydi, doğrusu sen ma'lûm vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin!' buyurdu.
İbni Kesir = Buyurdu ki: Sen, şüphesiz ertelenensin,
Kadri Çelik = Dedi ki: “O halde sen, (kendilerine) süre tanınanlardansın.”
Muhammed Esed = (Allah) "Peki, (öyle olsun)!" dedi, "Sen mühlet verilenlerden oldun,
Mustafa İslamoğlu = (Allah) buyurdu ki: "Peki, sen artık kendisine süre tanınanlardan birisin;
Ömer Nasuhi Bilmen = (Cenâb-ı Hak da) Buyurdu ki: «Haydi, sen muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin.»
Ömer Öngüt = Allah dedi ki: "Sen mühlet verilenlerdensin. "
Şaban Piriş = -Sen, süre verilenlerdensin, dedi.
Sadık Türkmen = (Allah) buyurdu ki: “Haydi sen mühlet verilenlerdensin.
Seyyid Kutub = Allah: «Haydi sana mühlet verildi.
Suat Yıldırım = Allah: "Haydi sana mühlet verildi!"
Süleyman Ateş = Buyurdu: "Haydi sen süre verilenlerdensin."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «O halde sen, (kendilerine) süre tanınanlardansın.»
Ümit Şimşek = Allah buyurdu ki: 'Sana süre tanındı.
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "Peki, süre verilenlerdensin."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): "Öyleyse muhakkak ki sen, tehir edilenlerdensin." dedi.
İlyas Yorulmaz = Rabbi “Sana izin verildi. ”
إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
Sâd / 81 -
İlâ yevmil vaktil ma’lûm(ma’lûmi).
Diyanet İşleri = (80-81) Allah, şöyle dedi: “Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bilinen vaktin gününe dek.
Abdullah Parlıyan = Zamanı yalnız benim tarafımdan bilinen güne kadar.”
Adem Uğur = O bilinen güne kadar buyurdu.
Ahmed Hulusi = "Bilinen sürece kadar!"
Ahmet Tekin = 'Belirlenmiş vaktin günü gelinceye kadar sana mühlet verildi.'
Ahmet Varol = Bilinen zamanın (dolacağı) güne kadar'.
Ali Bulaç = "Bilinen vaktin gününe kadar."
Ali Fikri Yavuz = Katımda belli kıyamet vakti gününe kadar...”
Ali Ünal = “Fakat (katımda) malûm bulunan o (Kıyamet) ânına kadar.”
Bayraktar Bayraklı = (80-81) Allah, “İşte o belli vaktin geleceği güne kadar sen süre verilenlerdensin” dedi.
Bekir Sadak = (80-81) Allah: «Sen bilinen gune kadar erteye birakilanlardansin» dedi.
Celal Yıldırım = (80-81) Allah : Gerçekten bilinen vakte (Kıyamete) kadar sen mühlet verilenlerdensin, dedi.
Cemal Külünkoğlu = (80-81) Allah buyurdu ki: “Haydi sen, o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar sana mühlet verilenlerdensin (izinlisin).”
Diyanet İşleri (eski) = (80-81) Allah: 'Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın' dedi.
Diyanet Vakfi = (80-81) Allah: Haydi, sen bilinen güne kadar mühlet verilenlerdensin, buyurdu.
Edip Yüksel = 'Bilinen vaktin gününe kadar.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Malûm vakıt gününe kadar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (80-81) (Allah): «Haydi belirli bir vakte kadar geri bırakılanlardansın.» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (80-81) Allah: «Haydi belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin» buyurdu.
Gültekin Onan = "Bilinen vaktin gününe kadar."
Harun Yıldırım = "O bilinen güne kadar" buyurdu.
Hasan Basri Çantay = «(Bence) ma'lûm olan zamanın (bir) gününe kadar».
Hayrat Neşriyat = (80-81) (Allah:) 'Haydi, doğrusu sen ma'lûm vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin!' buyurdu.
İbni Kesir = Belli bir vaktin gününe kadar.
Kadri Çelik = “Bilinen vaktin gününe kadar.”
Muhammed Esed = zamanı (yalnız Benim tarafımdan) bilinen Güne kadar".
Mustafa İslamoğlu = (tabi ki, sadece tarafımdan) bilinen zaman dolup günü gelinceye kadar."
Ömer Nasuhi Bilmen = (81-83) «O malum vakit gününe kadar.» (İblis de) Dedi ki: «Senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş olan kulların müstesna».
Ömer Öngüt = "O bilinen vaktin gününe kadar. "
Şaban Piriş = Hem de belli bir vakte kadar...
Sadık Türkmen = Bilinen vaktin gününe kadar.”
Seyyid Kutub = O belli vaktin gününe kadar.»
Suat Yıldırım = "Sen belirli bir vakte kadar izinlisin."
Süleyman Ateş = "O belli vaktin gününe kadar."
Tefhim-ul Kuran = «Bilinen vaktin gününe kadar.»
Ümit Şimşek = 'Bu süre, vakti belirlenmiş bir güne kadardır.'
Yaşar Nuri Öztürk = "O bilinen güne kadar."
İskender Ali Mihr = Vakti malum olan (bilinen) güne kadar.
İlyas Yorulmaz = “Bilinen kıyamet gününe kadar” dedi.
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
Sâd / 82 -
Kâle fe bi izzetike le ugviyennehum ecmaîn(ecmaîne).
Diyanet İşleri = (82-83) İblis, “Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçek demişti, yüceliğine andolsun ki onların hepsini azdıracağım.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onların tümünü azdıracağım!” dedi.
Adem Uğur = İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım."
Ahmed Hulusi = (İblis) dedi ki: "İzzetine (karşı konulmaz gücüne) yemin ederim ki, onların hepsini şaşırtıp (kendilerini beden kabul ettirerek, bedenin zevkleri peşinde koşturarak; hakikatlerini oluşturan ruhun konusundan) saptıracağım. "
Ahmet Tekin = İblis: 'Senin kudret ve hükümranlığına yemin olsun ki, onların hepsinin hak yoldan uzaklaşmasına, helâki, hıyaneti tercihlerine imkân sağlayacağım' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Senin yüceliğine andolsun ki, muhakkak onların tümünü azdıracağım.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım."
Ali Fikri Yavuz = (İblis şöyle) dedi: “- Öyle ise, izzet ve kudretine yemin ederim ki, onların hepsini muhakkak azdıracağım.
Ali Ünal = “O halde”, dedi İblis, “İzzetin hakkı için, onların hepsini azdırıp saptıracağım;
Bayraktar Bayraklı = (82-83) İblis, “Senin şanına andolsun ki ihlaslı kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.
Bekir Sadak = (82-83) Iblis: «Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana icten bagli olan kullarin bir yana, hepsini azdiracagim» dedi.
Celal Yıldırım = (82-83) İblîs : Senin izzetin hakkı için onların hepsini saptıracağım; ancak iyi niyetli, samimî, gösterişten uzak (mü'min) kulların müstesna, dedi.
Cemal Külünkoğlu = (82-83) İblis: “Senin kudretine andolsun ki, içlerinden sadece samimi olanların dışında onların hepsini mutlaka azdıracağım.”
Diyanet İşleri (eski) = (82-83) İblis: 'Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım' dedi.
Diyanet Vakfi = (82-83) İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Büyüklüğüne andolsun, tümünü azdıracağım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle ise dedi: ızzetine kasem ederim ki ben onların hepsini mutlak iğva eder sapıtırım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (İblis): «Öyle ise yüceliğine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka aldatıp saptırırım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İblis: «Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka aldatır, saptırırım.»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım."
Harun Yıldırım = İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım."
Hasan Basri Çantay = Dedi: «Senin izzetine (mutlak kudretine, kahrına) andederim ki ben de artık onların hepsini muhakkak azdıracağım».
Hayrat Neşriyat = (İblis) dedi ki: 'O hâlde senin izzetine yemîn ederim ki, mutlaka onların hepsini azdıracağım!'
İbni Kesir = Dedi ki: Senin izzetine yemin olsun ki ben, onların hepsini muhakkak azdırırım.
Kadri Çelik = Dedi ki: “İzzetine andolsun ki, ben onların tümünü mutlaka aldatıp saptıracağım.”
Muhammed Esed = (Bunun üzerine İblis): "Senin kudretine andolsun ki, onların tümünü şiddetli bir sapıklığa sürükleyeceğim!" dedi,
Mustafa İslamoğlu = (İblis) bunun üzerine dedi ki: "Senin yüceliğine yemin olsun ki, kesinlikle onların tümünü yoldan çıkaracağım!
Ömer Nasuhi Bilmen = (81-83) «O malum vakit gününe kadar.» (İblis de) Dedi ki: «Senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş olan kulların müstesna».
Ömer Öngüt = Dedi ki: "Senin izzetine yemin ederim ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım. "
Şaban Piriş = -Senin şerefin için yemin ederim ki, onların hepsini azdıracağım! dedi.
Sadık Türkmen = (iblis) dedi ki: “Senin izzetine yemin ederim ki, onların tümünü mutlaka azdıracağım.
Seyyid Kutub = İblis: «senin izzet ve şerefine andolsun ki, onların tümünü azdıracağım» dedi.
Suat Yıldırım = (82-83) İblis: "Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır." dedi.
Süleyman Ateş = (İblis) Dedi: "Senin izzet ve şerefine and olsun ki, onların tümünü azdıracağım."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım.»
Ümit Şimşek = İblis dedi ki: 'İzzetin hakkı için, onların hepsini azdıracağım.
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Kudret ve şerefine yemin olsun ki, onların tümünü azdıracağım."
İskender Ali Mihr = (İblis): "Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) onların hepsini mutlaka azdıracağım." dedi.
İlyas Yorulmaz = İblis “Senin Gücüne ve kuvvetine yemin olsun ki, insanların tümünü azdıracağım. ”
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
Sâd / 83 -
İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Diyanet İşleri = (82-83) İblis, “Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak içlerinden, ihlâsa eren kulların müstesnâ.
Abdullah Parlıyan = “Senin iyiniyetli, samimi, gösterişten uzak kulların dışında tümünü.”
Adem Uğur = Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç dedi.
Ahmed Hulusi = "Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş (hakikatlerini yaşattığın) kulların müstesna. "
Ahmet Tekin = 'İçlerinden samimi kullarını saptıramam' dedi.
Ahmet Varol = Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş kulların müstesna'.
Ali Bulaç = "Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç."
Ali Fikri Yavuz = Ancak içlerinden ihlâs sahibi kulların müstesna...”
Ali Ünal = “Ancak ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna!”
Bayraktar Bayraklı = (82-83) İblis, “Senin şanına andolsun ki ihlaslı kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.
Bekir Sadak = (82-83) Iblis: «Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana icten bagli olan kullarin bir yana, hepsini azdiracagim» dedi.
Celal Yıldırım = (82-83) İblîs : Senin izzetin hakkı için onların hepsini saptıracağım; ancak iyi niyetli, samimî, gösterişten uzak (mü'min) kulların müstesna, dedi.
Cemal Külünkoğlu = (82-83) İblis: “Senin kudretine andolsun ki, içlerinden sadece samimi olanların dışında onların hepsini mutlaka azdıracağım.”
Diyanet İşleri (eski) = (82-83) İblis: 'Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım' dedi.
Diyanet Vakfi = (82-83) İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.
Edip Yüksel = 'Ancak onlardan kendilerini sadece sana adayan kulların hariç.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ancak içlerinden ıhlâs ile seçilmiş has kulların müstesnâ
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak içlerinden ihlas ile seçilmiş has kulların müstesna.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Ancak içlerinden ihlas ile seçilmiş has kulların müstesna» dedi.
Gültekin Onan = "Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç."
Harun Yıldırım = "Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç" dedi.
Hasan Basri Çantay = «İçlerinden ihlâsa erdirilmiş (mü'min) kulların müstesna».
Hayrat Neşriyat = 'Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.'
İbni Kesir = Ancak içlerinden ihlasa erdirilmiş kulların müstesna.
Kadri Çelik = “Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.”
Muhammed Esed = "Senin ihlaslı kulların dışında (tümünü)"
Mustafa İslamoğlu = Bunun tek istisnası, onlar arasındaki, imanını saf ve temiz tutma çabasını desteklediğin samimi kulların olacak!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (81-83) «O malum vakit gününe kadar.» (İblis de) Dedi ki: «Senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş olan kulların müstesna».
Ömer Öngüt = "Yalnız içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç. "
Şaban Piriş = Ancak onlardan arınmış kulların hariç.
Sadık Türkmen = Ancak onlardan samimî olan/muhlis kulların hariç!”
Seyyid Kutub = «Yalnız onlardan ihlas sahibi kullar hariç.»
Suat Yıldırım = (82-83) İblis: "Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır." dedi.
Süleyman Ateş = "Yalnız onlardan ihlâslı kulların(a dokunmayacağım)."
Tefhim-ul Kuran = «Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç.»
Ümit Şimşek = 'Ancak içlerinden Senin ihlâsa erdirdiğin kulların müstesna.'
Yaşar Nuri Öztürk = "İçlerinden sadece samimi, seçkin kullar dışta kalacaktır."
İskender Ali Mihr = Onlardan Senin muhlis kulların hariç.
İlyas Yorulmaz = “Onlardan yalnızca senin yolunda, yalnızca senin gösterdiğin gibi kulluk edenleri azdıramam” dedi.
قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ
Sâd / 84 -
Kâle fel hakku vel hakka ekûl(ekûlu).
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum:”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu gerçek demişti ve ben de gerçek olarak söylüyorum ki.
Abdullah Parlıyan = Allah o zaman gerçek şudur buyurdu ve ben bu gerçeği söylüyorum:
Adem Uğur = Allah buyurdu ki, "O doğru ben hep doğruyu söylerim."
Ahmed Hulusi = (Allâh) buyurdu: "Hakk'ı söyledin (ihlâslı kullarım konusunda); ben de gerçeği bildireyim:"
Ahmet Tekin = Allah: 'Ben de varlığında şüphe olmayan hak ilâhım. Hak kitap Kur’ân’a kulak verin, Kur’ân’a uyun, Kur’ân’ı uygulayın. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, Muhammed’e ve Kur’ân’a itibar etmeyenlere ve sana, hikmete dayalı gerekçeli kararımı da bildiriyorum.' buyurdu:
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'İşte bu gerçektir ve ben gerçeği söylerim.
Ali Bulaç = (Allah) "İşte bu haktır ve ben hakkı söylerim" dedi.
Ali Fikri Yavuz = (Allah İblis’e şöyle) buyurdu: “- Ben, hakkı yerine getiririm ve hep doğruyu söylerim.
Ali Ünal = “Allah buyurdu: “(Her emrim, her yaptığım) gerçeğin ta kendisidir. Şu anda da gerçeği beyan ediyorum:
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Gerçek budur ve ben gerçeği söylerim.”
Bekir Sadak = (84-85) Allah: «Dogrudur; iste Ben hakikati soyluyorum, sen ve sana uyanlarin hepsiyle cehennemi dolduracagim» dedi.
Celal Yıldırım = (84-85) Allah, «Hakk Benim ve Ben ancak hakkı söylerim. Şanıma and olsun ki, Cehennem'i elbette seninle ve sana uyanlarla hepinizle dolduracağım» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (84-85) (Allah, şöyle buyurdu:) “İşte bu doğru. Yine de doğruyu ancak ben söylerim: Andolsun ki, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”
Diyanet İşleri (eski) = (84-85) Allah: 'Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım' dedi.
Diyanet Vakfi = (84-85) Doğrusu -ki ben hep doğruyu söylerim- mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Bu gerçektir ve ben sadece gerçeği söylerim:'
Elmalılı Hamdi Yazır = Buyurdu ki o doğru ve ben hep doğruyu söylerim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Allah) buyurdu ki: «O doğru ve Ben hep doğruyu söylerim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah buyurdu ki: «O doğru, ben hep doğruyu söylerim.»
Gültekin Onan = (Tanrı) "İşte bu haktır ve ben hakkı söylerim" dedi.
Harun Yıldırım = Dedi ki, "O doğru ben hep doğruyu söylerim."
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «İşte bu doğru. Ben şu hakıykatı söyleyeyim»:
Hayrat Neşriyat = (84-85) (Allah) buyurdu ki: 'İşte hak! (Ben azîmüşşân) hakkı söylerim! Celâlim hakkı için Cehennemi, seninle (cinlerle) ve onlardan (o insanlardan) sana uyanlarla hep birlikte dolduracağım!'
İbni Kesir = Buyurdu ki: İşte bu, haktır ve Ben, hakkı söylerim.
Kadri Çelik = (Allah) “İşte bu haktır ve ben hakkı söylerim” dedi.
Muhammed Esed = (Allah,) "O zaman, gerçek şudur!" buyurdu, "ve Ben bu gerçeği söylüyorum:
Mustafa İslamoğlu = (Allah) bunun üzerine şöyle buyurdu: "İşte gerçek budur ve Ben de bu gerçeği dile getiriyorum:
Ömer Nasuhi Bilmen = (84-86) (Hak Teâlâ da) buyurdu ki: «İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki, elbette cehennemi senden ve onlardan, sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.» De ki: «Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüfçülerden de değilim.»
Ömer Öngüt = Allah dedi ki: "İşte doğrusu, ki ben hep doğruyu söylerim. "
Şaban Piriş = -Gerçek şu ki dedi. Ben hakkı söylüyorum.
Sadık Türkmen = (Allah) buyurdu ki: “İşte bu gerçektir ve Ben gerçeği söylerim.
Seyyid Kutub = Allah: «İşte bu doğrudur. Ben gerçeği söylüyorum.
Suat Yıldırım = (84-85) Allah buyurdu: "İşte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, sen ve sana uyanlarla dolduracağım."
Süleyman Ateş = Buyurdu ki: "Gerçektir (sen benim hâlis kullarımı kandıramazsın) ve ben gerçek olarak diyorum ki:
Tefhim-ul Kuran = (Allah) «İşte bu haktır ve ben hakkı söylerim» dedi.
Ümit Şimşek = Allah buyurdu ki: 'İşte bu gerçek. Ben şu gerçeği de söylüyorum:
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "İşte bu doğru! Ben de yalnız doğruyu söylerim."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): "İşte bu Hakk’tır. Ve Ben, hakkı söylerim." dedi.
İlyas Yorulmaz = Rabbi “Bu gerçekten doğru. Doğru bir söz. ”
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ
Sâd / 85 -
Le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhum ecmaîn(ecmaîne).
Diyanet İşleri = “Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun, dolduracağım cehennemi seninle ve sana uyanların hepsiyle.
Abdullah Parlıyan = Andolsun cehennemi seninle ve sana uyanların hepsiyle dolduracağım!”
Adem Uğur = Mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım!.
Ahmed Hulusi = "Andolsun ki cehennemi senden (olanlarla) ve onlardan sana tâbi olanlarla toptan dolduracağım. "
Ahmet Tekin = 'Mutlaka sen ve onlardan sana uyanların hepsiyle Cehennem’i dolduracağım.'
Ahmet Varol = Andolsun ki, ben cehennemi seninle [8] ve onlardan sana uyanlarla dolduracağım.
Ali Bulaç = "Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım."
Ali Fikri Yavuz = And olsun ki, cehennemi, senden (türeyenlerle) ve Adem oğullarının içinden sana uyanların hepsi ile dolduracağım.”
Ali Ünal = “Hiç şüphesiz Cehennem’i seninle ve o insanlar içinde sana uyanların tamamıyla dolduracağım.”
Bayraktar Bayraklı = “Elbette, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım” dedi.
Bekir Sadak = (84-85) Allah: «Dogrudur; iste Ben hakikati soyluyorum, sen ve sana uyanlarin hepsiyle cehennemi dolduracagim» dedi.
Celal Yıldırım = (84-85) Allah, «Hakk Benim ve Ben ancak hakkı söylerim. Şanıma and olsun ki, Cehennem'i elbette seninle ve sana uyanlarla hepinizle dolduracağım» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (84-85) (Allah, şöyle buyurdu:) “İşte bu doğru. Yine de doğruyu ancak ben söylerim: Andolsun ki, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”
Diyanet İşleri (eski) = (84-85) Allah: 'Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım' dedi.
Diyanet Vakfi = (84-85) Doğrusu -ki ben hep doğruyu söylerim- mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.
Edip Yüksel = 'Cehennemi seninle ve onlardan seni izliyenlerle topluca dolduracağım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için Cehennemi mutlak dolduracağım senden ve onların sana tabi' olanlarından topunuzdan tıka basa
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından, topunuzdan tıkabasa dolduracağım.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Andolsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından, topunuzdan tıka basa dolduracağım.»
Gültekin Onan = "Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım."
Harun Yıldırım = "Mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım!."
Hasan Basri Çantay = «Andolsun, cehennemi senden (senin cinsinden) ve onların (insanların) içinden sana tâbi' olanların hepsi ile dolduracağım».
Hayrat Neşriyat = (84-85) (Allah) buyurdu ki: 'İşte hak! (Ben azîmüşşân) hakkı söylerim! Celâlim hakkı için Cehennemi, seninle (cinlerle) ve onlardan (o insanlardan) sana uyanlarla hep birlikte dolduracağım!'
İbni Kesir = Muhakkak cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.
Kadri Çelik = “Muhakkak cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”
Muhammed Esed = Cehennemi seninle ve sana uyanlarla dolduracağım!"
Mustafa İslamoğlu = Andolsun ki cehennemi senin (gibiler)le ve sana uyanların tümüyle dolduracağım!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (84-86) (Hak Teâlâ da) buyurdu ki: «İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki, elbette cehennemi senden ve onlardan, sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.» De ki: «Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüfçülerden de değilim.»
Ömer Öngüt = "Mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım. "
Şaban Piriş = Cehennemi tamamen senden olanlar ve sana uyanlarla dolduracağım..
Sadık Türkmen = Ant olsun ki cehennemi, sen ve onlardan sana uyan kimselerin tümüyle doldururum.”
Seyyid Kutub = Sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım» dedi.
Suat Yıldırım = (84-85) Allah buyurdu: "İşte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, sen ve sana uyanlarla dolduracağım."
Süleyman Ateş = Senden ve onlar içinde sana uyan kimselerden (gelenler ile) cehennemi dolduracağım!"
Tefhim-ul Kuran = «Andolsan, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım.»
Ümit Şimşek = 'Cehennemi seninle ve sana uyanların hepsiyle birden dolduracağım.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Gerçek şu ki, ben cehennemi seninle ve onlardan sana uyanlarla tamamen dolduracağım."
İskender Ali Mihr = Cehennemi mutlaka seninle ve onlardan sana tâbî olanların hepsiyle dolduracağım.
İlyas Yorulmaz = “Cehennemi sen ve insanlardan sana tabi olanlarla dolduracağım” dedi.
قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ
Sâd / 86 -
Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin ve mâ ene minel mutekellifîn(mutekellifîne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Ben, tebliğime karşılık, sizden bir ücret istemiyorum ve ben, kendiliğimden bir şey de istememekteyim.
Abdullah Parlıyan = De ki ey peygamber: “Bu mesajı tebliğime karşılık, sizden bir ücret istemiyorum ve ben yapmacık uydurmalarla, peygamberlik taslayanlardan veya kendiliğimden bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
Adem Uğur = (Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.
Ahmed Hulusi = De ki: "Bildirdiklerim için sizden karşılık istemiyorum ve ben size asılsız iddialarla da gelmedim. "
Ahmet Tekin = Rasûlüm:'Tebliğ ile görevli olduğum dine, Kur’ân âyetlerine karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben olduğundan başka türlü görünenlerden, görevinin dışına çıkanlardan değilim.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir yükümlülük getirenlerden (öylesine kuruntuya girenlerden) değilim.
Ali Bulaç = (Ey Peygamber) De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm) de ki: “- Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum, (ey Mekke halkı); ve ben düzenbazlardan değilim.
Ali Ünal = (Rasûlüm,) de ki: “(Kur’ân’ı tebliğ görevim) karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum; kendiliğinden bir iddia içinde bulunan biri de değilim.
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Ben, tebliğime karşılık sizden bir karşılık istemiyorum. Ben, zorluk çıkaranlardan da değilim.”
Bekir Sadak = De ki: «Buna karsilik sizden bir ucret istemiyorum. Kendiligimden bir sey iddia eden kimselerden de degilim.»
Celal Yıldırım = (Ey Peygamber!) De ki: Buna (bu uyarı ve öğütlere) karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir teklîf getirenlerden de değilim.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) De ki: “Bu (tebliğ görevi için) ben sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir teklif getirenlerden de değilim.
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim.'
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.
Edip Yüksel = De ki, 'Buna karşılık olarak sizden bir ücret istemiyorum. Ben bir sahtekar değilim.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: bir ecir istemiyorum sizden ona karşı ve ben o tekellüfcilerden değilim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben yapmacık davrananlardan da değilim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! De ki: «Ben o Kur'ân'a karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden bir şey de teklif etmiyorum.»
Gültekin Onan = (Ey Peygamber) De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim."
Harun Yıldırım = De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) de ki: «Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben (size) kendiliğimden (bir şey) teklif edenlerden de değilim».
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) De ki: '(Ben) buna (bu tebliğ vazîfeme) karşılık, sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben (size kendiliğimden Kur’ân’ı uydurup) külfet çıkaranlardan değilim.'
İbni Kesir = De ki: Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben, kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim.
Kadri Çelik = (Ey Peygamber!) De ki: “Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
Muhammed Esed = De ki (ey Peygamber!): "Bu (mesaj) için sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ve ben sahip olmadığı şeyleri iddia edenlerden değilim.
Mustafa İslamoğlu = (Ey peygamber!) De ki: "Ben bu mesajı (iletmemden) dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ben kendi kendini zorla yükümlülük altına sokanlardan da değilim.
Ömer Nasuhi Bilmen = (84-86) (Hak Teâlâ da) buyurdu ki: «İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki, elbette cehennemi senden ve onlardan, sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.» De ki: «Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüfçülerden de değilim.»
Ömer Öngüt = Resulüm! Onlara de ki: "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddiâ edenlerden de değilim. "
Şaban Piriş = De ki: -Ben sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey de uydurmuyorum
Sadık Türkmen = De ki: “Ben, buna (tebliğime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ve kendiliğimden, (sizlere) bir yükümlülük yükleyenlerden de değilim.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! De ki; «Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum, kendimden bir şey teklif edenlerden de değilim.»
Suat Yıldırım = De ki: "Ben de irşad ve risalet hizmetinden dolayı sizden bir ücret istemiyorum ve ben size kendiliğinden bir iddia içinde bulunan biri de değilim!"
Süleyman Ateş = De ki: "Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben yapmacık yapanlardan, (uydurma şeylerle peygamberlik taslayanlardan) değilim."
Tefhim-ul Kuran = (Ey Peygamber) De ki: «Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.»
Ümit Şimşek = De ki: Tebliğim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Ben kendiliğimden peygamberlik de taslamıyorum.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğimden/zorlamayla yükümlülük getirenlerden de değilim."
İskender Ali Mihr = De ki: "Sizden ona (tebliğe) karşılık bir ecir (ücret) istemiyorum. Ve ben mütekelliflerden (mükellefiyet koyanlardan) değilim."
İlyas Yorulmaz = İnsanlara deki “Ben sizi uyarmamın karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Ben bu hususta size bir teklifte de bulunmadım. ”
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
Sâd / 87 -
İn huve illâ zikrun lil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = “Bu Kur’an, âlemler için ancak bir öğüttür.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O, ancak âlemlere bir öğüt.
Abdullah Parlıyan = Bu Kur'ân bütün alemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır.
Adem Uğur = Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.
Ahmed Hulusi = "O, âlemler (insanlar) için bir hatırlatmadan başka değildir. "
Ahmet Tekin = 'Bu Kur’ân ancak âlemler, insanlar ve cinler için okunması ibadet olan bir öğüttür, bir ikazdır, bir şereftir, bir övünç kaynağıdır.'
Ahmet Varol = Bu ancak alemler için bir hatırlatmadır.
Ali Bulaç = "O (Kur'an), alemler için yalnızca bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dır."
Ali Fikri Yavuz = Kur’an bütün âlemlere (insan ve cinlere) ancak bir öğüddür.
Ali Ünal = “O (şerefli) Kur’ân, başka değil, ancak bütün şuurlu varlıklar için bir öğüt, bir hatırlatma, bir yol göstermedir.
Bayraktar Bayraklı = Bu Kur'ân sadece âlemlere bir öğüttür.
Bekir Sadak = «Bu Kuran, ancak dunyalar icin bir oguttur.»
Celal Yıldırım = Bu (Kur'ân), ancak milletler için bir öğüttür.
Cemal Külünkoğlu = (87-88) “Bu (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Onun verdiği haberlerin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Bu Kuran, ancak dünyalar için bir öğüttür.'
Diyanet Vakfi = Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.
Edip Yüksel = 'Bu, tüm dünyaya bir mesajdır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = O sırf bir zikir, bir öğüttür bütün âlemîn için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O (Kur'an) bütün alemler için sırf bir zikir, bir öğüttür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «O Kur'ân, bütün âlemler için bir zikir, bir öğüttür.»
Gültekin Onan = "O (Kuran), alemler için yalnızca bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dır."
Harun Yıldırım = Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.
Hasan Basri Çantay = «O (Kur'an) âlemlere bir öğüdden başka (bir şey) değildir».
Hayrat Neşriyat = 'Doğrusu o (Kur’ân), ancak âlemler için bir nasîhattir.'
İbni Kesir = Bu, ancak alemler için bir zikirdir.
Kadri Çelik = “O (Kur'an), âlemler için yalnızca bir hatırlatmadır.”
Muhammed Esed = Bu (ilahi kelam), bütün alemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır.
Mustafa İslamoğlu = Ne ki bu (vahiy), bütün alemler için serapa bir uyarıdır:
Ömer Nasuhi Bilmen = (87-88) «O (Kur'an) başka değil, bütün âlemler için bir mev'izedir. Ve andolsun ki, onun haber verdiğini bir müddet sonra elbette bilmiş olacaksınız.»
Ömer Öngüt = Bu Kur'an ancak âlemler için bir öğüttür.
Şaban Piriş = Bu (Kur’an) ancak, alemler için bir hatırlatmadır.
Sadık Türkmen = Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.
Seyyid Kutub = Bu Kur'an, alemler için bir öğüttür.
Suat Yıldırım = Bu Kur’ân, ancak bütün milletler için bir derstir.
Süleyman Ateş = "O (Kur'ân), ancak bütün âlemlere öğüttür."
Tefhim-ul Kuran = «O (Kur'an), alemler için yalnızca bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dır.»
Ümit Şimşek = Bu (ilahi kelam), bütün alemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu, âlemler için bir Zikir'den başka şey değildir.
İskender Ali Mihr = O (Kur’ân), ancak âlemlere Zikir’dir.
İlyas Yorulmaz = “Size bildirdiğim vahy, bütün zamanlarda yaşayanlar için bir öğüttür. ”
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ
Sâd / 88 -
Ve le ta’lemunne nebeehu ba’de hîn(hînin).
Diyanet İşleri = “Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onun doğruluğunu, bir müddet sonra mutlaka bilip anlayacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Ve onun anlamını bir süre sonra mutlaka kavrayacaksınız!"
Adem Uğur = Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.
Ahmed Hulusi = "Onun ne olduğunu bir süre sonra (ölüm anında) elbette anlayacaksınız!"
Ahmet Tekin = 'Onun verdiği haberin doğruluğunu, Kur’ân’a sahiplenenlerin hâkimiyetini, ilgisiz kalanların hata ettiğini, bir müddet sonra mutlaka öğreneceksiniz.'
Ahmet Varol = Onun haberini bir süre sonra muhakkak bileceksiniz.
Ali Bulaç = "Gerçekten onun haberini bir zaman sonra öğreneceksiniz."
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak onun haberini (verdiği haberlerin doğruluğunu) bir zaman sonra, (öldükten sonra) bileceksiniz.
Ali Ünal = “Şurası kesin ki, gün gelecek, onun ve anlattıklarının ne manâya geldiğini mutlaka bileceksiniz.”
Bayraktar Bayraklı = Bir süre sonra "Onun haberi(nin doğruluğu)nu gâyet iyi bileceksiniz!"
Bekir Sadak = «nun verdigi haberin dogrulugunu bir zaman sonra ogreneceksiniz."*
Celal Yıldırım = Onun verdiği haberlerin (doğru çıkacağını) bir süre sonra mutlaka bilip anlayacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = (87-88) “Bu (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Onun verdiği haberlerin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.'
Diyanet Vakfi = Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.
Edip Yüksel = 'Ve onun haberlerini bir süre sonra öğreneceksiniz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve her halde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve herhalde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Herhalde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz.»
Gültekin Onan = "Gerçekten onun haberini bir zaman sonra öğreneceksiniz."
Harun Yıldırım = Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.
Hasan Basri Çantay = «Her halde onun mühim haberini bir zaman sonra (hepiniz) bileceksiniz».
Hayrat Neşriyat = 'Ve onun haberini bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz.'
İbni Kesir = Onun haberini bir müddet sonra öğreneceksiniz.
Kadri Çelik = «nun verdigi haberin dogrulugunu bir zaman sonra ogreneceksiniz."*
Muhammed Esed = Ve onun anlamını bir süre sonra mutlaka kavrayacaksınız!"
Mustafa İslamoğlu = Ama onun verdiği haberin (gerçek olduğunu) bir zaman sonra mutlaka öğreneceksiniz!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (87-88) «O (Kur'an) başka değil, bütün âlemler için bir mev'izedir. Ve andolsun ki, onun haber verdiğini bir müddet sonra elbette bilmiş olacaksınız.»
Ömer Öngüt = Onun verdiği haberin doğruluğunu bir müddet sonra muhakkak bileceksiniz.
Şaban Piriş = Onun haberini bir süre sonra öğreneceksiniz.
Sadık Türkmen = Gerçekten, onun (Kur’an’ın) verdiği haberin doğruluğunu, yakında anlayacaksınız/bileceksiniz!”
Seyyid Kutub = Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra gayet iyi anlayacaksınız.
Suat Yıldırım = Onun verdiği haberin doğruluğunu bir süre sonra siz de pek iyi öğrenirsiniz."
Süleyman Ateş = Bir süre sonra "Onun haberi(nin doğruluğu)nu gâyet iyi bileceksiniz!"
Tefhim-ul Kuran = «Gerçekten onun haberini bir zaman sonra öğreneceksiniz.»
Ümit Şimşek = Onun verdiği haberin gerçek olduğunu bir süre sonra siz de öğreneceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, bir süre sonra onun haberini bileceksiniz.
İskender Ali Mihr = Ve onun haberini bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.
İlyas Yorulmaz = “Bu uyardığım haberlerin doğruluğunu, bir müddet sonra (kıyamet gününde) öğreneceksiniz.
38-SAD:
1-4-Rivayet
olunuyor ki, Ebu Talib hastalandığı zaman Kureyş'ten bir heyet geldi. İçlerinde
Ebu Cehil de vardı. Yanına girdiler. "Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımızı kötülüyor,
şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor. Ona haber göndersen de bundan men etsen"
dediler. Haber gönderdi. Resul-i Ekrem (s.a.v.) geldi, odaya girdi. Ebu Talib'in
yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebu Cehil sıçradı, oraya
oturdu. Resulullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında
oturdu. Ebu Talib: "Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikayet ediyorlar,
ilâhlarını kötülüyorsun, şöyle şöyle diyorsun, iddiasında bulunuyorlar" dedi.
Onlar da birçok şeyler söylediler. Resulullah söz aldı: "Ey amca! Ben onları
bir kelime üzere istiyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek,
Acemler, onlara cizye verecek" dedi. Bunun üzerine sevindiler, "Babanın aşkına
ondan fazlasını veririz, ne o kelime?" dediler. "Bir tek kelime" dedi. "Ne
o?" dediler. "lâ ilâhe illallah" dedi. Derdemez telaş ile kalktılar ve elbiselerini
çırparak
5-7- "İlâhları
bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!" dediler. İşte (1-7.
âyetler) bunun üzerine nazil oldu. Bunu âyet sayan rivayet yoktur. Yazılışı
itibarıyla bir harf, okunuşu itibarıyla bir isim veya dan fiili mazî, veya
dan emri hazır olabilir. Harf olduğuna göre diğer mukatta' harflerde geçtiği
üzere meydan okuma ve icaz yoluyla söylenmiştir. Çoğunluğun görüşüne göre
bu sûrenin ismidir. Sadece bir rumuz olması da düşünülebilir. Fâtiha'da bu
harf ile ilgili "sırat" kelimesi vardır. Sıdk (doğruluk) maddesi de bu rumuzun
ilk hatırlatacağı kelimelerdendir. "Allah doğru söyledi", sadıksın ey Muhammed!,
ey sadık gibi. Hasen'den rivayet edildiğine göre "sadâ"nın müfaale babı olan
"müsâdât"tan emirdir. Sada, karşılık vermektir. Onun için sesin aksettiği
yerden verilen karşılığa "sadâ" denir. Buna göre "dal"ın kesresiyle "sâdı",
seslen sen, Kur'ân sesine karşı aksettirici ol, sadâ gibi karşılık ver, yani
muhtevası ile amel et, yerine getir, demek olur. İbnü Abbas'tan bir rivayete
göre gece ve gündüz yokken Rahmân olan Allah'ın arşının, üzerinde bulunduğu
denizin ismidir. ( "O'nun arşı su üzerindeydi." Hud, 11/7 âyetinin tefsirine
bkz.) Said b. Cübeyr'den de şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ'nın, sûra
iki üfürüş arasında ölüleri dirilttiği denizin ismidir. Bu iki rivayet garip
olmakla beraber güzeldir. Bunlarda yemin mânâsını da içerir. O şekilde atfoluyor.
Zikir sahibi, zikirli, zikir dolu. Burada zikir, şu üç mânâdan her biriyle
açıklanabilir:
ZİKİR: a)
İsmi anılmak: Şeref ve şan mânâsına; "Gerçekten o Kur'ân, hem senin için,
hem kavmin için bir şereftir." (Zuhruf, 43/44) âyetinde olduğu gibi.
b) Anmak,
hatırlatmak; öğüt ve hatırlatma mânâsına; şeriat ve hükümler, vaad ve tehditler,
geçmiş ümmetlerin olaylarından ibrete vesile olacak kıssalar ve haberler gibi.
c) Dinde ihtiyaç
bulunan şeyleri anlatmak mânâsına; yani şanlı, öğütlü, din öğreten, ibret
dersi veren Kur'ân'a yemin olsun ki...
Bu kasemin
cevabı hazfedilmiştir. o hazfedilen cevaba matuftur. Yani sen peygamberliğinde
doğrusun, sana söylenen gerçektir, o vaad ve tehdit mutlaka yerini bulacaktır.
Fakat kâfirler bir gurur ve ihtilaf içindedirler. Kendilerini bir gurur, bir
ihtilaf sarmış, kibirlerinden dolayı hakkı kabul etmiyorlar. Çeşitli maksatlarla
türlü mabutlar peşinde boğuşuyorlar. Çağrıştılar, yani helaki gördükleri zaman
tevbe edip, aman ya Rabbi diye bağrıştılar, feryat ettiler. Fakat o zaman,
yahut o çağırışma, kurtulacak zaman değildi. Kaçma ihtimali kalmamıştı. ,
(yok) demektir. İlâhları hep bir ilâh mı kıldı? Yani diye hepsinden ilâhlığı
kaldırdı da yalnız birine mi tahsis etti? Bu gerçekten çok acayip bir şey!
Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bu kadar çeşitli insanların,
çeşitli emel ve duygularını yalnız bir mabudun nasıl tatmin edebileceğini
düşünemiyor, onun, "her şeyin hükümranlığının elinde" (Yâsin, 36/83) olduğunu
bilmiyor da tevhide şaşıyor. Biz, bunu millet-i ahirede işitmedik. Millet-i
ahire, diğer millet yahut sonraki millet demektir. Bu durumda Hıristiyanlığa
işaret olur. Çünkü İslâm gelmeden önce, o zaman için en son millet, Hıristiyanlıktı.
O da teslisi (üçlü ilâh inancını) kabul ediyordu.
8-14- O zikir,
yani Allah'ın zikir ve hatırlatmasını içeren Kur'ân, aramızdan ona mı indirilmiş?
Benim zikrim, yani Kur'ân. demektir. Kesre ile yâ'dan iktifa olunmuştur. de
böyledir. Onlar, burada çeşitli kabilelerden kalma, bozguna uğratılmış bir
ordu döküntüsüdür. Yani eskiden peygamberlere karşı toplanmış, mahvolmuş,
çeşitli gruplardan geri kalma, onlar gibi bozulmaya mahkum, bozuk, ruh birliği
yok, maneviyatı perişan, derme çatma birkaç asker, ordu, askerler böyle askerler.
Bu âyet çok dikkat çekicidir. Burada Kureyş'in "Bedir"den başlayan yenilgisine
işaret edildiği gibi, başarıya ulaşacak düzenli bir ordunun, muntazam bir
milletten çıkabileceğini anlatıyor.
Meâl-i Şerifi
15- Onlar
da bir tek haykırışa bakıyorlar. Öyle ki onun gecikmesi de yoktur.
16- Bir de:
"Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azabdan payımızı acele ver" dediler.
17- Şimdi
sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Çünkü
o, zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
18- Biz, dağları
onun emrine vermiştik. Akşam-sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.
19- Kuşları
da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih
ederlerdi.
20- Biz onun
mülkünü kuvvetlendirmiş ve kendisine hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti
vermiştik.
21- Bir de
davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
22- Davud'un
yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona "Korkma!" dediler, biz iki
davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm
ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.
23- Biri:
"İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir
tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni
yendi" diye anlattı.
24- Davud
dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle
sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine
haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar
da pek az." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden
mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
25- Biz de
o zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun bir yakınlığı
ve güzel bir dönüş yeri vardır.
26- Ey Davud!
Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak
ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü
Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli
bir azab vardır.
15-17- KITT:
Aslında pusula, bahşiş pusulası demektir. Burada pay mânâsınadır. Hesap gününe,
kıyamete kadar beklemeye lüzum yok, o azabdan bizim payımızı şimdiden peşin
olarak ver, diye alay etmek istiyorlar.
Güçlü, kuvvetli.
Rivayet edilir ki, Davud (a.s.) yıl boyunca bir gün oruç tutar, bir gün yerdi
ve gece yarısı namaza kalkardı. Böylece kuvvetinin aslının, din kuvveti olduğu
anlatılmak üzere şu sebebe bağlanıyor: Çünkü o bir evvabdır (Allah'a yönelmiştir).
EVVAB: "Tevvab"
vezninde "evb"den mübalağalı ismi faildir. "Evb", Rağıb'ın açıkladığına göre,
dönüşün bir çeşidi, iradeye bağlı olan kısmıdır. Dönülmesi gereken yere dönmek
demektir. Bu mânâdan "evvab", "tevvab" gibi Allah'a çokça dönüp yönelen demek
olur. Onun için burada "Allah'ın rızasına çokça dönüp yönelen" diye tefsir
etmişlerdi. Ancak hem dan, hem de müteaddisi olan dan olabilir. ise döndürmek
ve "terci" mânâlarına geldiğine ve seste terci, nağme ve ahenk yapmak veya
ses vermek, demek olduğuna göre iyi terci yapan mânâsını da ifade etmiş olur.
Nitekim "Ey dağlar! Onunla beraber çınlayın." (Sebe', 34/10) âyetinde bu mânâ
açıktır. Bu münasebetle "evvab", Mücahid'den rivayet edildiği üzere, bir de
"müsebbih" (çok tesbih eden) mânâsına tefsir edilmiştir ki, Ebu's-Suud, bunun
izahında şöyle diyor: "İkinci evvab, müsebbih yerine konmuştur. Çünkü tesbihi
sesli yapıyordu. Tesbihi sesli yapan da onu ahenkli yapıyor demektir. Çünkü
ardı ardına fiiline döner durur." Evvab, Allah Teâlâ'ya çok dönen tevbekar
demek olduğuna göre de çok tevbe edenin âdeti, çok zikir, tesbih ve takdis
etmektir. Kamus'ta "evb", kasd ve istikamet mânâlarına da geldiğinden evvab,
çok doğru ve azimli demek de olabilir. Şu halde evvab, birçok mânâlara ihtimali
olan bir kelime olduğundan hepsini aynen bir kelime ile terceme mümkün olmayacaktır.
Bir kere, Allah'a dönüş, sûfilerin "iradeye bağlı ölüm" dedikleri "fenâ fillah"
(Allah'da fânî olma) makamıdır ki, tevbe ve inâbe (tevbe ile Hak yoluna dönme)
bunun başıdır. Bu makamda meydana gelen her kuvvet ilâhîdir.
18-Onun için
güç ve kuvvetinin sebebinde şöyle buyuruluyor: "Çünkü o bir evvab idi." Gerçekten
biz dağları onunla birlikte emre âmâde kılmıştık. Öyle ki dağlar, Akşam ve
işrak vakitleri tesbih ederlerdi. Bunun zahiri, onunla beraber sesle tesbih
etmeleri, onun tesbihine ses ve nağme yoluyla cevap vermeleridir. Resulullah'ın
avucunda taşların tesbihi gibi olduğu da söylenmiştir.
İŞRAK VAKTİ:
Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ışığının berrak bir şekilde parlamaya
başladığı vakittir ki, ilk kuşluk vaktidir. Yani bayram namazlarını kıldığımız
vakittir. İşrak namazı da sünnettir. Sonra kaba kuşluk vakti olur.
19- Kuşları
da emre âmâde kıldık, toplu halde, toplanmış olarak. Hepsi, yani dağlar da,
kuşlar da hep onun için, yani Davud için evvab idi, yani hep onun için seslenerek
ahenk ile tesbih ediyorlardı. Ne hoştur ki burada "evvab" fasılasının nağmesiyle,
mânâsındaki dönüş ve yönelişe bir misal de verilmiştir. Mesela Davud, "evvab"
deyince, onlar da "evvab" diyorlar. Bununla beraber bu, sadece bir tekrardan
ibaret değil, mânâları farklıdır. Demin hatırlatıldığı üzere birincisi, dönüşten
çok dönen mânâsına, ikincisi de terci' (nağme ve ahenk) mânâsına kökünden
nağme ve ahenk yapan mânâsına olmuş oluyor. Davud Allah'a dönüyor, onlar Davud'a
seslenip nağme yapıyorlar. Bununla beraber şu mânâ da verilmiştir: Hepsi,
yani Davud da, dağlar da, kuşlar da hep Allah için ahenk ile tesbih yapıyorlardı.
Dini, ibadeti böyle kuvvetli olduğu gibi
20- hem mülkünü
kuvvetlendirmiştik hem de kendisine hikmet, peygamberlik, ilim ve amelde sağlamlık
yahut Zebur ve şeriat ilmi ve fasl-ı hitab, söz kesimi vermiştik. Yani hakkı
batıldan ayırarak tartışmayı ayırt edip kesme kabiliyeti vermiştik. Kesip
atan ayırt edici söz ve sözde iki kıssa arasını ayıran (Bundan sonra...) gibi
ayırıcı söze de fasl-ı hitab denilir. İşte böyle güçlü ve kuvvetli bir tevbekar
idi.
21-22-Bununla
beraber bir de geldi mi sana? Bu şekildeki soru, kıssasının önemine dikkat
çekmek içindir. Hasım kıssası. Hasım, aslında masdar olup, hasımlık yapan
(davacı) mânâsına da kullanılır. Tekile, çoğula, erkeğe, kadına söylenebilir.
Nitekim burada şöyle çoğul zamiri gönderiyor. Mihrabın sûrunu aştıkları zaman.
"Sûr" yüksek
duvar; "Mihrab" da köşk, balkon, mânâlarına gelir. Davud'un huzuruna girdikleri
zaman ki, birden bire onlardan telaş etti. Çünkü bunca muhafızlara rağmen
sûr aşılmış, içeri girilmişti. Fakat girdiler de ne yaptılar? Dediler ki:
Korkma, iki hasım, yani biz, birbiriyle davalı, iki alay davacıyız. Bazımız
bazımıza tecavüz etti. Onun için sen aramızda hak ile hüküm ver. Ve aşırı
gitme. Haktan uzaklaşıp, haksızlık etme de bizi düz yolun ortasına çıkar;
adalet yap. Görülüyor ki, davadan önce bulunan bu sözlü arz-ı hâlin kelimeleri
çok şüphe vericidir. Hele bu hitabında iğneleyip sataşmadan daha ileri giden
bir ihtar vardır. Bunlar, sıradan davacılara benzemiyorlar.
23- O halde
dava nedir? denirse İşte şu, mecliste hazır bulunan zat benim kardeşimdir.
Melek olduklarına göre din kardeşi veya arkadaşı diye tefsir edilmiştir. Fakat
zorunlu değildir. Onun doksan dokuz na'cesi var.
"Na'ce", dişi
koyuna ve dişi sülüne denildiği gibi, kadına da istiare edilir. Benim ise
bir tek na'cem vardır. Böyle iken onu benim nasibime bırak, dedi ve hitapta
bana ağır bastı. Söyleşmede; yahut aday olmada hatırlı geldi, üstün çıktı.
24- Dedi ki
Davud: Senin bir koyununu, kendi koyunlarına istemekle sana zulmetmiş vallahi
ve gerçekten "halîtlardan" bir çoğu. Burada "huletâ"yı, yalnız ortaklar, diye
tefsir etmek bize eksik geliyor. (kardeş) tabirinden de anlaşıldığına göre
karışık halde bulunan, yani bir toplumda yaşayan insanlar, kardeşler, dostlar,
arkadaşlar, yoldaşlardan birçoğu mutlaka birbirlerine tecavüz ediyorlar. Ancak
iman edip, salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek az ve Davud zannetmişti.
Girdikleri zaman veya bu bağiy (tecavüz) sözünü söylerken sanmıştı ki, biz
kendisini sırf bir fitneye düşürdük. Allah'ın sevki ile mülkünde bir ihtilal
oluyor, kendine saldırı ile bir baskın yaptılar zannetti. Yahut sezmişti ki,
kendisine sadece bir imtihan yaptık. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi. Mağfiretini
niyaz etti. Ve rüku ederek secdeye kapandı, ve tevbe ile Allah'a sığındı.
25- Biz de
onun için kendisine onu, o zannını veya zannettiğini bağışladık. Demek mülkünün
sağlamlığı ve kuvveti, surdan aşılıp, mihraba girilivermesine engel olmadığı
gibi, öyle bir fitne manzarası görülünce de "evvab" olan Davud, derhal tevbe
ve istiğfar ile Allah'a yönelmede gecikmemiş ve hemen Allah'ın mağfiretine
ermiştir. Zannettiği fitne meydana gelmemiş, sadece bir ibret dersi olarak
kapanmıştır. Bu kıssa münasebetiyle birçok sözler edilmiş, masallar söylenmiştir.
onun için Hz. Ali'nin: "Her kim Davud hadisesini hikayecilerin rivayet ettiği
gibi anlatırsa ona yüz altmış deynek vururum." dediği naklediliyor. Özellikle
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ve şüphesiz ki, ona yüce huzurumuzda mutlaka bir
yakınlık ve bir dönüş yeri güzelliği, sonunda varacağı güzel bir merci, cennette
güzel bir makam vardır.
26-Onun için
kendisine şöyle hitab edildi: Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde bir
halife yaptık. Yani kendi keyfine göre asaleten hüküm vermek için değil, Allah
Teâlâ'nın adına izafetle, O'nun hükümlerini yürütmekle görevli ki, Âdem'in
yaratılışının hikmeti de bu idi. Şimdi insanlar arasında hak ile hüküm ver.
Çünkü halifeliğin mânâsı budur. Ve hevaya tabi olma. Nefsin arzusu arkasından
gitme, keyfe göre hükmetme ki, seni Allah'ın yolundan şaşırmasın. Çünkü Allah
yolundan sapanlar; Firavunlar gibi hüküm kendilerinin zannederek Allah'ın
hükümlerinden başkasını tatbike çalışanlar, hesap gününü unuttukları için
kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Bunun üzerine
şu üç âyet, iki kıssa arasında fâsıla âyetleri, yani bir fasl-ı hitabdır.
Bunların da Davud'a hitab olma ihtimali var ise de "sabret, hatırla!" gibi
Hz. Muhammed (s.a.v.)'e hitab olması daha doğrudur.
Meâl-i Şerifi
27- Hem o
göğü, yeri ve aralarındakileri biz boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır.
Onun için vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline!
28- Yoksa,
iman edip de salih amel işleyenleri biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi yapar
mıyız? Yoksa o takva sahiplerini azgın günahkarlar gibi yapar mıyız?
29- Bu, sana
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun âyetlerini düşünsünler
ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.
27-29- (Geniş
bilgi için Âl-i İmran, 3/190. âyetin tefsirine bkz.) Kur'ân, yahut bu sûre,
"düşünsünler diye..." Tedebbür (inceden inceye düşünme)ün, aklî; tezekkür
(ibret alma)ün naklî yönlerde olması gerekir.
Meâl-i Şerifi
30- Bir de
Davud'a Süleyman'ı bahşettik. Süleyman ne güzel kuldu. Çünkü o seslice tesbih
edip Allah'a yönelirdi.
31- Hani kendisine
bir zaman akşam üstü iyi cins ve rahvan atlar gösterilmişti.
32- "Ben,
dedi, at sevgisini, Rabbimi anmaktan ötürü tercih ettim." Nihayet atlar perdenin
arkasına gizlendi.
33- "Geri
getirin onları bana!" dedi ve artık onların bacaklarını, boyunlarını silmeye
başladı.
34- Andolsun
ki Süleyman'ı imtihan da ettik ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra
tekrar tevbe ile önceki haline döndü.
35- Süleyman:
"Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana öyle bir mülk ihsan et ki, ardımdan hiç kimseye
yaraşmasın. Şüphesiz, bütün dilekleri veren sensin." dedi.
36- Bunun
üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık
akardı.
37- Dalgıç
ve yapı ustası şeytanları da.
38-
Ve daha diğerlerini de zincirlerde bağlı olarak (Onun emrine verdik).
39- "İşte
bu, bizim ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya verme. Bundan
hesaba çekilmeyeceksin" dedik.
40- Şüphesiz
ki ona huzurumuzda bir yakınlık ve güzel bir makam vardır.
30-31-32-
"Aşiy", öğleden sonra akşama kadar. Atın üç ayağını basıp, birinin tırnağını
dikerek duruşuna "sufun" denir ki, en güzel duruştur. Genellikle halis Arap
atlarında olurmuş. Öyle duran ata "sâfin", çoğulunda "sâfinât" denir. ın veya
in çoğuludur. Koşuda süratli olan öğdül at. Demek ki "sâfinât", duruştaki
güzelliği; "ciyad" da gidişteki güzelliği ifade ediyor. Şu halde arzda hem
duruş gösterilmiş, hem koşuş.
Onun üzerine
dedi ki, "Gerçekten ben, mal sevgisine sırf Rabbimi zikretmek için düştüm."
Tefsircilerin çoğu buna şu mânâyı vermişlerdir: "Ben hayır, yani mal ve at
sevmek için Rabbimin zikrinden kaldım." Nihayet güneş perdenin ardına gizlendi,
yani battı. İkindi namazı geçti diye bu şekilde üzüldü ve bundan dolayı, getirin
onları bana deyip, hepsini Allah için kurban etti diyorlar. Bu durumda da
nin mekûlü cümlesinde dahil olarak zamir, "Şems"e gönderilmiş oluyor. Fakat
diğer birtakım tefsircilerle beraber biz bunu şöyle anlıyoruz: Ben o hayır
sevmeyi, at sevmeyi Rabbimin zikrinden dolayı sevdim dedi, yani namazını veya
virdini geçirmedi, bilakis böyle diyerek atları bırakıp zikrini yerine getirmeye
gitti. Nihayet o atlar perdenin ardına izlendi, ahırlara çekildi, yahut koşuda
gözden kayboldu, o zaman namazını bitirdi.
33- Geri getirin
onları bana, dedi. Artık bacaklarını, boyunlarını silmeye başladı. Okşadı,
tımarlarına itina gösterdi, öncekiler buna kılıç ile silmek mânâsı vermişler
ve namazı geçirtmeye sebep oldular diye Allah yolunda kurban edildiklerini
söylemişlerdir ki, ikisi de Süleyman'ın çok zikir ve tesbih eden biri olduğunu
anlatan birer misaldirler. Eğer bu kurban ediş, harbe gönderilmek suretiyle
öldürülmüş olmaları ise güzel bir mânâdır.
34- Andolsun
ki Süleyman'ı bir de fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık.
Bu fitne hakkında da birtakım garib şeyler söylenmiştir. Bakara Sûresi'nde
(Bkz. 2/102. âyetin tefsiri) işaret edildiği üzere anlaşılıyor ki, Süleyman
(a.s.) Beytü'l-Makdis'i (Mescid-i Aksa) yaptırdığı sırada getirdiği sanatkarlar
içinde sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilal
yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş, yahut tahtından ayrı kalmış;böylece
tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir cesed halinde hükümsüz kalmış yahut tahtı
da işgal edilip, ona kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu. Mason
tarihinde mason cemiyetlerinin Süleyman (a.s.) aleyhine olan bu ihtilal hareketlerini
esas aldıkları ve başkanının hatırasına saygı gösterdikleri söylenir.
Bu fitne oldu
sonra Süleyman, dönüş yaptı, tevbe ile Allah'a sığınıp tekrar tahtına döndü.
35-Şöyle ki:
Ya Rab! dedi beni bağışla! Her ne kusur, hata meydana geldiyse, af ve cömertliğinle
ört ve bana öyle bir mülk (hükümranlık) bağışla ki, benden sonra kimseye gerekmesin.
Yani benim halime uygun, bana mahsus bir mucize olsun yahut bu defa olduğu
gibi kimse onu benden çekip alamasın. Yukarılarda da geçtiği üzere Râzî, tefsirinin
bir yerinde buna şöyle de mânâ vermiştir: Yani bana öyle şanlı bir mülk ver
ki, ben ona kavuşup öldükten sonra "dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman'a
olurdu" denilsin de kimsenin dünya saltanatına hırs ve rağbeti kalmasın. Bu
da güzel bir anlamdır. Fakat biz öyle anlıyoruz ki, Süleyman (a.s.)ın asıl
maksadı, fani olan dünya mülkünü değil, ahiret mülkünü istemektir. Çünkü "Her
kim ahiret gelirini isterse ona, ondan veririz. Her kim de dünya gelirini
isterse ona da ondan veririz. Ama onun için ahirette bir nasip yoktur." (Şûrâ,
42/20) buyurulmuştur ve ondan dolayıdır ki, kendisine fazlası verilmiştir.
Nitekim şöyle buyuruluyor:
36-37 Biz
de onun üzerine rüzgarı kendisinin emrine verdik. Bunda dünya mülkünün bir
rüzgar gibi gelip geçici olduğuna da bir işaret vardır. O rüzgar ona öyle
bağlandı, öyle boyun eğdi ki, bir memur gibi Onun emriyle yumuşak, yumuşak
istediği yere akardı. eytanları da. Fitnenin başı olan şeytanları da onun
emrine verdik. Burada bu şeytanların hem birtakım sanat dehalarını da kapsadığını
ve hem üç derece üzere teşekküllerini anlatan şöyle bir "bedel" ile açıklanması
ne kadar dikkate değer!. Her biri bina edici; her türlü yapıcı, bina yapmak
sanatı olanların her türlüsü, her çeşit bina yapanlar ve yapıcıların her çeşidi:
mimarı, ustası, kalfası. Corci Zeydan (tarihu'l-Masuniyeti'l-Âm ve'l-Benâ-ini'l-Ahrâr)
adındaki genel masonluk tarihinde "bennâ" kelimesini "mason", "Fran mason"
kelimesini de "hür bennâ" diye terceme etmiştir. ve dalgıç, denizlerin diplerine
dalmakta maharetli olanları
38- ve daha
diğerlerini, ki aşağı derecede bulunan bunlar, diğer sanatkarları içermekle
beraber insan şeytanlarından cin şeytanlarına kadar varmaktadır. Bukağılarda,
zincirlerde çatılı olarak emir altına alınmışlardır.
Asfâd , safed
in çoğuludur ki, bukağı, bend demektir. Bir de bahşiş mânâsına gelir. Çünkü
bahşiş de, alanı verene bağlayan bir bağdır. Fakat burada değil, yani "asfad
ile çatılmış" değil, "asfadda birbirlerine çatılmış" denilmekle bukağı manasına
olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki kötülük ve bozgunculuklarına meydan verilmeyecek
bir şekilde sıkı bir takip altına alınmışlardır.
39- Bu, yani
emrine verdik de dedik ki, sana verilen bu saltanat, bu boyun eğdirme bizim
ihsanımız, bahşişimiz, vergimizdir. Artık diler ikram et, dilediğine ver,
bağışla, ihsan et diler tut, dilediğinden de men et ey Süleyman! Hesap yok.
40-Çünkü yetki
sana havale edilmiştir. Yahut hesapsız çok bir vergi; dünyada böyle olmakla
beraber şu da bir gerçektir ki, ona yüce huzurumuzda şüphesiz bir yakınlık
ve güzel bir yer; cennette güzel bir mevki ve makam vardır.
Bir de:
Meâl-i Şerifi
41- Kulumuz
Eyyub'u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: "Meşakkat ve acı ile
bana şeytan dokundu."
42-
(Biz ona): "Ayağını yere vur! İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir
su" dedik.
43- Ve ona,
bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet
olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.
44- (Bir
de dedik ki): "Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık
etme." Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a
yönelmektedir.
41-
Eyyub (a.s.) b. Iys b. İshak (a.s.) hani Rabbine nida ettiği, ya Rab! diye
çağırdığı vakti an. Şöyle ki benim halim şu zahmet ve acı ile şeytan bana
dokundu; vesveseye yol buldu.
42-43-"Nusb"
meşakkat, bedende zahmet, azabda acı, mal ve evlat acısıyla tefsir edilmiştir.
Debren ayağınla.
"Rekz" , özengi
tepmek, kanat çırpmak tarzında olan harekettir. Ne kadar dikkate değer bir
noktadır ki, Cenab-ı Allah Eyyub'un duasına cevap olan kurtuluş mucizesini
verirken bile, önce ona böyle bir hareket emretmiştir ki, bu emir, tıpkı Meryem
kıssasındaki "(hurmanın dalını kendine doğru) silkele!" (Meryem, 19/25) emrine
benzer ve "O'na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da salih amel yükseltir."
(Fâtır, 35/10) ifadesini de hatırlatır. Burada bu emir Hz. Eyyub'a söylendiği
gibi hikâye edilerek "dedik" kelimesi hazfedilmiştir. Böylece âyet, arada
Resul-i Ekrem'e hitab eden bir ara cümlesiymiş gibi bir telmih de yapılmıştır.
Ayak vurmak, ayakla debrenmek, özengilemek, olduğu yerde tepinmeye, çabalamaya
veya yolculuk veya hicret ya da harb etmeye yani mücahedenin mümkün olabilen
her kısmına uygun olabileceğine göre bu telmih, kıssanın hisse noktalarından
birini teşkil eder. "elinle... tut" ifadesi de böyledir. İbnü Cerir Taberî,
tefsirinde Hz. Eyyub'un deprendiği bu yerin "Câbiye" olduğunu naklediyor.
İşte; yani
deprenince bir kaynak çıktı, işte dedik sana bir yıkanacak sepserin ve içecek.
Yıkan ve iç; için, dışın iyileşsin, yorgunluğun dinlensin, yüreğin soğusun.
Bazılarına göre , ün sıfatı değil, ikinci bir haber yerinde ve soğuk içecek
mânâsındadır. Bunlar, biri sıcak, biri soğuk iki menba çıkmış, sıcağıyla yıkanmış,
soğuğunu içmiş olduğunu söylemişlerdir. Fakat âyetin zahiri birincisidir.
44- Ve elinle
bir demet tut da vur onunla ve yeminini bozma, yemininde durmamazlık etme.
"Dığs" ;
demet, deste. Deniliyor ki, bir hadise dolayısıyla eşine yüz deynek vurmaya
yemin etmişti. Böylece bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği
kendisine ruhsat olarak gösterilmiş, şer'î ceza ve yeminlerde bu, "Eyyub ruhsatı
adıyla baki kalmıştır." Âyette ne demeti olduğu açıkça belirtilmediği için
daha geniş mânâlara ihtimali vardır. Bizim kanaatimizce bu emir, yalnız o
ruhsatı göstermekle kalmıyor, eli altında bir cemaat kurulması gerektiğini
de anlatmış bulunuyor. Nitekim şu hatırlatmada o yön daha açıktır:
Meâl-i Şerifi
45- Kullarımız
İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an. Onlar eller ve gözler sahipleri idiler.
46- Çünkü
biz onları temiz bir hasletle, hâlis yurt (ahiret) düşüncesine ermiş has kullarımızdan
kılmışızdır.
47- Çünkü
onlar, nezdimizde seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
48- İsmail'i,
Elyasa'yı, Zü'l-Kifl'i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
45- "Eller
ve gözler sahipleriydiler." Amelde ve ilimde kuvvetleri: İcra ve istihbarat
âletleri vardı.
46-47- Çünkü
biz onları ihlaslılardan, ihlasa erdirilmiş has kullarımızdan kılmıştık. Bir
halisa ile, yani temiz bir özellik, lekesiz bir haslet ile ki şudur: Yurt
düşüncesi. Şüphe yok ki, düşünmek, sonucu düşünmektir. : Aslı dir. Yani Mustafalardan,
güzîdelerden; süzülüp seçilmişlerden. en hayırlılar. Ömürlerini zevk ve safa
ile geçirmişler değil, Allah yanında en hayırlı olarak seçilmişlerden ifadesince
"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydası olandır." İnsanların gerçek faydası
da sonunda kötülük olmayan ahiret menfaatleridir.
48- İsmail'i,
Elyasa'yı ve Zü'l-Kifl'i de an. İsmail'i, babası İbrahim ile kardeşi İshak'tan
ayrı olarak anlatmak, bilhassa şanına itina göstermek içindir. Elyasa b. Uhtub
b. Acuz (a.s.), İlyas (a.s.)'ın İsrailoğulları üzerine halifesi olup, sonra
kendisine peygamberlik verilmiştir. Zü'l-Kifl de Eyyub (a.s.)'un oğlu Şeref
olup, Şam'da tevhid inancına davet ettiği anlatılıyor. Hep bunlar da en hayırlı
kimselerdendir. Allah için hayır ve fazilet neşredenlerdendir.
Meâl-i Şerifi
49- İşte bu
bir öğüttür. Şüphesiz korunan müttakiler için herhalde güzel bir istikbal
(güzel bir dönüş yeri) vardır.
50- Bütün
kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.
51- İçlerine
kurularak orada birçok yemişle, bambaşka bir içki isteyeceklerdir.
52- Yanlarında
da bakışları yalnız kocalarına dönük hep aynı yaşta dilberler vardır.
53- O hesap
günü için size vaad edilen işte budur.
54- İşte bu,
bizim rızkımız; muhakkak ki ona hiç tükenmek yoktur.
49-54- Bu;
geçen âyetlerle anılan güzellikler bir zikirdir. "Bu öğüt (zikir) dolu Kur'ân'a
andolsun." (Sâd, 38/1) buyurulduğu üzere, Kur'ân'ın içerdiği zikirlerden bir
zikir daima hatırda tutulup, ibret alınacak bir şeref hatırası "Eğer bizim
yanımızda önce gelenlerinkinden bir zikir (kitap) olsaydı." (Sâffât, 37/168)
diyenlerin istedikleri "öncekilerden bir zikir"dir.
Meâl-i Şerifi
55- Bu, böyledir.
Şüphesiz azgınlar için de fena bir gelecek vardır.
56- Cehennem!
Ona yaslanacaklar, fakat o ne çirkin döşektir.
57- İşte artık
tatsınlar onu ki, o kaynar su ve irindir.
58- Ve o
şekilden çifter çifter tadacakları diğer acılar da vardır.
59- İşte şunlar
da sizin peşinize düşenlerdir. Onlara merhaba yok. Çünkü onlar cehenneme salınıyorlar.
60- (Arkadan
gelenler öncekilere:) Derler ki: "Hayır, asıl size merhaba yok. Çünkü cehennemi
bize siz takdim ettiniz. Bakın o ne kötü yatak!"
61- "Ey Rabbimiz!
Bize bunu takdim edenin ateşteki azabını kat kat artır" derler.
62- Bir de
derler ki: "Kötülerden saydığımız birtakım adamları (fakir müminleri) niye
göremiyoruz?"
63- "Onları
eğlence yerine tutmuştuk ha! Yoksa bu gözler onlardan kaydı mı?"
64- Şüphesiz
ki bu haktır. Ateş ehlinin birbiriyle tartışması muhakkak olacaktır.
55-57- "Gassâk"
yaradan akan sarı su, irin, cerahat akıntısı yahut şarap gibi, kaynar su olan
"hamîm"in zıddı olmak üzere içilmez derecede gayet soğuk ve çok çirkin kokulu
içki ki, "hamîm" sıcaklığı ile yakar, "gassâk" da soğukluğu ile.
58-61- Ve
onun şeklinden, yani o tadılan azab veya içki cinsinden daha başkası da var.
Çifte çifte, türlü türlü acılar, zehir zakkım içtiler. Şu sizinle beraber
peşinizden gelen bir olaydır. Beraberlerindeki tâbileriyle birlikte cehenneme
girdikleri sırada o azgınların önderlerine hikâye buyuruluyor.
İKTİHAM: Şiddete
göğüs gerip saldırmaktır. Onlara merhaba yok, yahut merhaba olmasın. Bu da
önderlerin onlara sözlerini hikâyedir. Merhaba demek takdirinde bir dua ile
misafire bir iltifattır ki, "geniş olasın, genişlik içinde güle güle oturasın."
demektir.
62-64- "Bize
ne oluyor da kötülerden saydığımız birtakım adamları göremiyoruz? derler."
Bununla müminlerin fakirlerini kastediyorlar.
Meâl-i Şerifi
65- De ki:
"Ben ancak korkuyu haber veren bir peygamberim. O tek ve kahredici olan Allah'tan
başka tanrı da yoktur."66-
"O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O çok güçlüdür, çok
bağışlayıcıdır."
67-
De ki: "Bu, bir büyük haberdir."
68- "Siz ondan
yüz çeviriyorsunuz."
69- "Münakaşa
ederlerken, benim melekler yüksek topluluğuna ait ne bilgim olabilirdi?"
70- "Ancak
ben açıktan açığa korkutmakla görevli olduğum için o bilgi bana vahyediliyor."
71- Hani Rabbin
meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım."
72- "Onu tesviye
edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın."
73- Bunun
üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
74- Yalnız
İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75- Allah:
"Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek
mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi.
76- İblis
dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
77- Allah:
"Hemen çık oradan, artık sen kovuldun."
78- "Ve elbette
lanetim ceza gününe kadar senin üzerindedir." buyurdu.
79- İblis:
"Ya Rab! O halde insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver."
dedi.
80, 81- Allah:
"Haydi belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
82- İblis:
"Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka aldatır,
saptırırım."
83- "Ancak
içlerinden ihlas ile seçilmiş has kulların müstesna" dedi.
84- Allah
buyurdu ki: "O doğru, ben hep doğruyu söylerim."
85- "Andolsun
ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından, topunuzdan tıka
basa dolduracağım."
86- Ey Muhammed!
De ki: "Ben o Kur'ân'a karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden
bir şey de teklif etmiyorum. "
87- "O Kur'ân,
bütün âlemler için bir zikir, bir öğüttür. "
88- "Herhalde
onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz."
65-69- De
ki o bir büyük haberdir. Yani benim size verdiğim bu haber, benim böyle korkutmakla
görevli peygamberliğimle Allah'ın ortaktan münezzeh olarak birliği haberi,
çok önemli, azametli, büyük bir haberdir. Bir ucunda o bir olan Allah'ın hiçbir
tarafından savunulması mümkün olmayan ebedî kahrı, bir taraftan da O'nun izzet
ve bağışlaması var. Benim o melekler yüksek topluluğuna ait hiçbir bilgim
yoktu.
"Mele-i a'lâ";
en yüksek heyet, melekler âlemi, demektir. Onlar münakaşa ederlerken.
70- Ancak
ben sırf açıktan açığa bir korkutucu, korkutmakla görevli bir peygamber olduğum
için o bilgi bana vahyediliyor da biliyorum. Şöyle ki:
71- Yani Rabbin
şöyle dediği zaman ettikleri münakaşa ki Bakara Sûresi'nde açıklandığı üzere
"Sen orada fesat çıkaracak ve kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" (Bakara,
2/30) demişlerdi. Bilinen bir hadis-i şerifte Mele-i a'lânın tartışması, keffaretler
ve dereceler hakkındadır, diye açıklanması da bu mânânın tafsilatındandır.
Şüphe yok ki en yüksek münakaşanın sırrı, Allah'ın nezdinde bağışlanma ve
yüksek derecelere kavuşma meselesidir. Meleklerin "Biz seni hamdinle tesbih
ediyor ve seni takdis ediyoruz." (Bakara, 2/30) diyerek halifeliğe rağbet
göstermeleri de bundan olmuştur. Ben bir çamurdan bir insan yaratmaktayım.
Beşeresinin, yani derisinin açık olması itibarıyla insana "beşer" denmiştir.
72- Dolayısıyla
onu tesviye ettiğim "Yarattı ve tesviye etti." (A'lâ, 87/2) sözünden de anlaşıldığı
üzere tesviye yaratmadan sonra olur. Demek ki, insan maddesi çamurdan yaratıldıktan
sonra bir de insan suretini alması, insanlık seviyesine gelmesi için bir müddet
de tesviye edilmiş, bedeninin parçaları kıvamına getirilmesi için düzeltilmiştir.
Bu sebepledir ki, çeşitli âyetlerde çeşitli yaratılış kademelerine işaret
edilmiştir. Nitekim Âl-i İmran Sûresi'nde topraktan (3/59), burada çamurdan,
Müminun Sûresi'nde çamur hülasasından (23/12), Hıcr Sûresi'nde kuru bir çamurdan,
şekillenmiş bir balçıktan (15/28); Enbiya Sûresi'nde aceleden yaratıldığı
söylenmiştir. Ve içine ruhumdan üflediğim zaman, izafeti, cüziyet için değil,
şeref içindir. Çünkü ruh, Allah'ın emrindendir. Üfleme tabiri de maddeye fiilen
hayat başlangıcının akışını temsil eder. Hatta "Âdem'e isimleri öğretti."
(Bakara, 2/31) ifadesinden anlaşıldığına göre yalnız cisme ait olan hayat
değil, zihin ve ilim hayatının da başlangıcı olan şuur ruhunun, konuşan nefsin
ilgisini ifade eder. Yoksa ruh üflemek, hayat belirtilerinden olan nefes alıp
verme ile de tevil edilebilir. cezaiye, vuku'dan emri hazırının çoğuludur.
Yani ruh üflenince onun için düşünüz secde edici olarak, her biriniz secde
ederek. Saygı ve ikram secdesi, yahut Allah'ın emrine kıble secdesi.
73-83- Onun
üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. İşte o secdenin neticesidir ki, peygamber
olanlara vahiy getirirler. İki elimle yarattığıma. Kur'ân'da Allah Teâlâ'ya
bazan "Allah'ın eli" (Fetih, 48/10) gibi tekil olarak, bazan da "Ellerimizin
yaptıklarından..." (Yâsin, 36)71) gibi çoğul olarak, bazan da böyle "iki elimle"
gibi tesniye (ikil) olarak el nisbet edilmiştir. Bir hadiste "O'nun her iki
eli de sağdır." buyurulduğundan her birinde Allah'ın şanına layık bir mânâ
kastedildiğinde şüphe yoktur. (Mâide, 5/64. âyetinin tefsirine bkz.)
Birçokları
burada iki elin ayrıca birer mânâsı kastedilmiş olmayıp, özel bir itina ile
yaratmak mânâsından kinaye olduğu görüşüne sahiptirler. Çünkü Âdem bütün normal
sebeplerin üstüne olarak en yüksek bir seçim ile yaratılmıştır. Bazıları da
kudret, mânâsıyla tevil etmişler ve tesniyenin sadece tekit için olduğunu,
çünkü Âdem'in yaratılışında Allah'ın kudretinin tecellilerinin tekitli ve
kat kat bulunduğunu söylemişlerdir.
İbnü Ömer
hazretlerinden rivayet olunur ki: Allah Teâlâ dört şeyi eliyle yaratmıştır:
Arş, Adn cenneti, Kalem, Âdem. Sonra her şeye "ol!" demiş, olmuştur. Burada
açıktır ki, el, hiçbir sebep araya girmeksizin doğrudan doğruya Allah'ın kudreti
ile demektir. Âdem'de ise bu mânâ kat kat vardır. Bizce burada en yakın yorumun,
biri tesviyeye, biri de ruh üflenmesine işaret olmasıdır. Çünkü böyle olunca
insanın yaratılışında cisim âlemi ile ruh âleminin bir araya gelişini ve dolayısıyla
insanın toplayıcı bir varlık olduğunu anlatmış olur.
Büyüklük taslamak
mı istedin, yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun? Yani hiç hakkın
olmayarak sırf büyüklük mü tasladın, yoksa zannınca gerçekten yüksek, üstün
mü bulunuyorsun? Nitekim İblis cevabında bu ikinci şıkka tutunarak Ben ondan
hayırlıyım... dedi. (A'raf, 7/11 ve müteakip âyetlerin tefsirine bkz.)
Bu açıklamaya
göre buradaki "Yüksektekilerden" deyimi "Yaratanların en güzeli" (Müminun,
23/14) âyetindeki "hâlikîn" (yaratanlar) gibi farazî ve takdirîdir. Fakat
Muhyiddin Arabi bunu gerçeğe yorumlayarak buradan delil göstererek şu görüşe
sahip olmuştur ki, Âdem'e secde ile emredilmeyen melekler de vardır. Bunlar
"âlîn" (yüksek)dir. "Müheyyemûn" denilen birkısım melekler vardır ki, Allah
Teâlâ'nın cemal ve celalini düşünmeye dalmışlardır. Hiçbiri, Allah Teâlâ'nın
ondan başkasını yaratmış olduğunu bilmez, bunlar Âdem'e secde ile emrolunmamışlardır.
"Yüksek olanlar", bunlar, yahut gök meleklerinin hepsidir. Onlar da Âdem'e
secde ile emrolunmamışlardır. Âdem'e secde ile emrolunan melekler hep yeryüzü
melekleridir. Ancak Şeyh'in bu fikri, insanın toplayıcı bir varlık olması
hakkındaki görüşüne uygun düşmemiştir.
84- Allah
Teâlâ buyurdu ki o, hak, yani ihlaslı kullarımı şaşırtamayacağın sözü doğrudur.
"Kullarım üzerinde senin asla bir hükmün yoktur." (Hıcr, 15/42). Yahut o halde
hakkı, yani şaşırttığın takdirde hakkı, hak cezası nedir bilir misin? O hakkı,
o gerçeği de ben söyleyeyim, yahut ben hep hak söylerim.
85- "Andolsun
ki cehennemi senden ve onların sana tabi olanlarından, topunuzdan dolduracağım."
86- De ki:
Ona karşı, yani Kur'ân'dan, o büyük haberden dolayı sizden bir ücret istemiyorum.
Ben o tekellüfçülerden de değilim. Kendinde olmayan bir şeye özenerek zorla
ve yapmacık hareketlerle satmaya çalışan iddiacılardan değilim. Yani böyle
ciddiliğim, samimiyetim sizce bilinmektedir. Yok yere peygamberlik iddia etmeyeceğimi,
Kur'ân'ı uydurmaya kalkışmayacağımı kabul etmeniz gerekir.
İbnü Adiy,
Ebu Berze'den şöyle rivayet eder: "Demiş ki: Resulullah 'Size cennet ehlini
haber vereyim mi?' buyurdu. 'Evet, ey Allah'ın Resulü' dedik. Buyurdu ki:
'Onlar, aralarında merhametli olanlardır.' 'Size cehennem ehlini haber vereyim
mi? dedi. 'Evet ey Allah'ın Resulü' dedik. Buyurdu ki: 'Onlar, ümitsizliğe
düşenler, ümidi kesenler, yalancılar, tekellüfçü olanlardır.' Tekellüfçünün
belirtisi de Beyhakî'nin "Şüabü'l-İman"da İbnü Münzir'den rivayetine göre
üçtür. Kendisinden üstün olan kimse ile yarışmak, yetişemeyeceği şeye el uzatmak
ve bilmediği şeyi söylemek. Buharî ve Müslim'de rivayet edildiği üzere İbnü
Mesud (r.a.) demiştir ki: "Ey insanlar! İçinizden her kim bir ilim bilirse
söylesin, bilmeyen de 'Allahü a'lem' (Allah daha iyi bilir) desin. Allah Teâlâ
Resulüne şöyle buyurdu:
87- O Kur'ân
başka değil, bütün âlemler için bir zikirdir. Bütün akıllılar âlemi için ilâhî
bir hatırlatma, bir öğüttür.
88- Ve yemin
ederim ki, onun haberini, dünya ve ahiretle ilgili olarak haber verdiği vaad,
tehdit ve diğerlerini bir zaman sonra muhakkak bileceksiniz. Kimi dünyada,
kimi ahirette.