إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
Vâkı’a / 1 -
İzâ ve kaatil vâkıah(vâkıatu).
Diyanet İşleri = (1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ansızın kopacak kıyâmet kopunca.
Abdullah Parlıyan = Gerçekleşecek olan kıyamet saati, sonunda gerçekleştiği zaman,
Adem Uğur = Kıyamet koptuğu zaman,
Ahmed Hulusi = O gerçek (ölümü tadarak başlayan ikinci hayat) vuku bulduğunda.
Ahmet Tekin = Kıyamet apansız gerçekleştiği zaman, ona, yalandır diyen bulunmaz.
Ahmet Varol = Kıyamet olayı gerçekleştiği zaman,
Ali Bulaç = Vakıa (kesin bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman,
Ali Fikri Yavuz = Kıyamet koptuğu vakit,
Ali Ünal = O kaçınılmaz ve önlenemez hadise meydana geldiği zaman…?
Bayraktar Bayraklı = Kıyamet koptuğu zaman.[602]
Bekir Sadak = (1-3) Kiyamet koptugunda kimini alcaltacak ve kimini yukseltecek olan o hadisenin yalan olmadigi ortaya cikacaktir.
Celal Yıldırım = (1-2) Kıyamet olayı meydana gelince ki onun meydana gelmesini (inkâr edecek) bir yalancı bulunmaz.
Cemal Külünkoğlu = (1-2) Kıyamet koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-3) Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
Diyanet Vakfi = Kıyamet koptuğu zaman,
Edip Yüksel = Kaçınılmaz olay gerçekleştiği zaman,
Elmalılı Hamdi Yazır = Koptu mu o Vakı'a bir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = o vakıa (kıyamet) bir koptu mu,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Olacak vak'a olduğu zaman
Gültekin Onan = Vakıa (kesin bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman,
Harun Yıldırım = Vakıa vuku bulduğu zaman,
Hasan Basri Çantay = Kıyamet kopduğu zaman,
Hayrat Neşriyat = O vâkıa (o kıyâmet) koptuğu zaman!
İbni Kesir = Kıyamet koptuğu zaman,
Kadri Çelik = Vakıa (tartışmasız bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman.
Muhammed Esed = Gerçekleşecek olan (sonunda) gerçekleştiği zaman,
Mustafa İslamoğlu = Gerçekleşmesi kesin olan o korkunç olay gerçekleştiği zaman,
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-3) Kıyamet hadisesi vaki olduğu zaman. Onun vukûu için bir yalan yoktur. (O Kıyamet) Alçaltıcıdır, yükselticidir.
Ömer Öngüt = Kıyamet koptuğu zaman.
Şaban Piriş = Gerçekleşecek olan gerçekleştiği zaman!
Sadık Türkmen = Beklenen olay gerçekleştiği zaman;
Seyyid Kutub = Kıyamet koptuğu zaman,
Suat Yıldırım = O gerçek olan kıyamet gerçekleşince neler olacak neler!..
Süleyman Ateş = Olacak vak'a olduğu (kıyâmet koptuğu) zaman,
Tefhim-ul Kuran = Vakıa (tartışmasız bir gerçek olan kıyamet) vuku bulduğu zaman,
Ümit Şimşek = O gerçek hadise gerçekleştiğinde,
Yaşar Nuri Öztürk = O beklenen müthiş olay olduğunda,
İskender Ali Mihr = O vakıa (müthiş olay) vuku bulduğu zaman.
İlyas Yorulmaz = Kıyamet olayı olduğu zaman,
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
Vâkı’a / 2 -
Leyse li vak’atihâ kâzibeh(kâzibetun).
Diyanet İşleri = (1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kopacağına dâir söylenen sözlerde yalan yok.
Abdullah Parlıyan = onun yalan olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır.
Adem Uğur = Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;
Ahmed Hulusi = Artık onun gerçekliğini yalanlayacak olmaz!
Ahmet Tekin = Onun gerçekleşeceği konusunda da yalandır, denilemez.
Ahmet Varol = Onun gerçekleşmesini yalanlayan çıkmaz.
Ali Bulaç = Onun vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Onun kopmasını inkâr eden yok, (artık onu herkes tasdik eder).
Ali Ünal = Onun gerçekleşeceği gerçeğini inkâra mecal yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Onun kopacağını hiç kimse yalanlayamayacaktır.
Bekir Sadak = (1-3) Kiyamet koptugunda kimini alcaltacak ve kimini yukseltecek olan o hadisenin yalan olmadigi ortaya cikacaktir.
Celal Yıldırım = (1-2) Kıyamet olayı meydana gelince ki onun meydana gelmesini (inkâr edecek) bir yalancı bulunmaz.
Cemal Külünkoğlu = (1-2) Kıyamet koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-3) Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
Diyanet Vakfi = Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;
Edip Yüksel = Onun gerçekleşmesini artık yalanlayan çıkmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Olmaz vak'asına yalan diyen dil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = onun oluşuna yalan diyen dil olmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.
Gültekin Onan = Onun vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.
Harun Yıldırım = Onun vukuunu yalanlayacak yoktur.
Hasan Basri Çantay = (hiçbir nefs) onun vukuunda (Allaha karşı artık) yalancı değildir.
Hayrat Neşriyat = Onun meydana gelişini yalanlayacak olan hiçbir kimse yoktur.
İbni Kesir = Onun vukuunu hiç bir yalanlayıcı yoktur.
Kadri Çelik = Onun gerçekleşmesine artık yalan diyecek yoktur.
Muhammed Esed = onun yalan olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır;
Mustafa İslamoğlu = kimse kalmayacak onun gerçekliğini yalanlayan!
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-3) Kıyamet hadisesi vaki olduğu zaman. Onun vukûu için bir yalan yoktur. (O Kıyamet) Alçaltıcıdır, yükselticidir.
Ömer Öngüt = Onun vukuunu yalanlayacak hiç kimse yoktur.
Şaban Piriş = Bunun olacağı yalan değildir.
Sadık Türkmen = Onun gerçekleştiğini yalanlayacak kimse yoktur.
Seyyid Kutub = Onu hiç kimse yalanlayamayacaktır.
Suat Yıldırım = Zaten onun olmasını yalanlayacak hiçbir delil olamaz.
Süleyman Ateş = Onun oluşunu yalanlayacak yoktur.
Tefhim-ul Kuran = Onun vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.
Ümit Şimşek = Onun vukuunu yalanlayacak kimse olmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoktur onun oluşunu yalanlayacak.
İskender Ali Mihr = Onun vuku bulmasını yalanlayan (kimse) yoktur.
İlyas Yorulmaz = O kıyamet saati meydana geldiğinde, onu yalanlayan hiç bir kimse çıkmaz.
خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ
Vâkı’a / 3 -
Hâfidatun râfiah(râfiatun).
Diyanet İşleri = (3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Halkı alçaltır, yüceltir.
Abdullah Parlıyan = O kıyamet bazı insanları alçaltacak, bazılarını da yükseltecekdir.
Adem Uğur = O, alçaltıcı, yükselticidir.
Ahmed Hulusi = Kimini) alçaltıcıdır, (kimini) yükselticidir!
Ahmet Tekin = Kâfirleri ve fâsıkları alçaltır, mü’minleri yükseltir.
Ahmet Varol = O alçaltıcı, yükselticidir.
Ali Bulaç = O aşağılatıcı, yücelticidir.
Ali Fikri Yavuz = (Kimini ateşe) düşürür, (kimini cennete) yükseltir.
Ali Ünal = Bir hadise ki, kimini alçaltır, kimini yüceltir.
Bayraktar Bayraklı = O, kimini alçaltacak, kimini de yükseltecektir.
Bekir Sadak = (1-3) Kiyamet koptugunda kimini alcaltacak ve kimini yukseltecek olan o hadisenin yalan olmadigi ortaya cikacaktir.
Celal Yıldırım = (Bu büyük olay kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Cemal Külünkoğlu = O (kıyamet) kimini alçaltır (dünyadaki eylemlerine göre cehenneme koyar), kimini yüceltir (amellerine göre cennete yerleştirir).
Diyanet İşleri (eski) = (1-3) Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.
Diyanet Vakfi = O, alçaltıcı, yükselticidir.
Edip Yüksel = O alçaltıcıdır, yücelticidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İndirir bindirir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İndirir, bindirir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, alçaltıcıdır, yükselticidir.
Gültekin Onan = O aşağılatıcı, yücelticidir.
Harun Yıldırım = O, alçaltıcıdır, yükselticidir.
Hasan Basri Çantay = O, (kimini) alçaltıcı, (kimini) yükselticidir.
Hayrat Neşriyat = (O, kimini) alçaltıcıdır, (kimini) yükselticidir.
İbni Kesir = O; alçaltıcı, yükselticidir.
Kadri Çelik = O aşağılatıcı, yücelticidir.
Muhammed Esed = o, (bazılarını) alçaltan, (diğerlerini) yücelten(dir)!
Mustafa İslamoğlu = O'dur (bazılarını) alçaltan, (bazılarını) yücelten.
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-3) Kıyamet hadisesi vaki olduğu zaman. Onun vukûu için bir yalan yoktur. (O Kıyamet) Alçaltıcıdır, yükselticidir.
Ömer Öngüt = O alçaltıcı, yükselticidir.
Şaban Piriş = Yer sarsıldıkça alçalacak, sarsıldıkça yükselecektir.
Sadık Türkmen = Alçaltıcıdır, yükselticidir.
Seyyid Kutub = O kimini alçaltır, kimini de yükseltir.
Suat Yıldırım = O kimini alçaltır, kimini yüceltir.
Süleyman Ateş = O alçaltıcı, yükselticidir (yerleri alt üst eder),
Tefhim-ul Kuran = O aşağılatıcı, yücelticidir.
Ümit Şimşek = O kimini alçaltır, kimini yüceltir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kimini alçaltır, kimini yükseltir.
İskender Ali Mihr = O; alçaltıcıdır, yükselticidir.
İlyas Yorulmaz = (O olay kimini) Alçaltır, (kimini de) yükseltir.
إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا
Vâkı’a / 4 -
İzâ ruccetil ardu reccâ(reccen).
Diyanet İşleri = (3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsılınca.
Abdullah Parlıyan = Yeryüzü şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığında
Adem Uğur = Yer şiddetle sarsıldığı,
Ahmed Hulusi = Arz (beden) şiddetli bir sarsılışla sarsıldığında,
Ahmet Tekin = Yer şiddetle sarsılır, yerinden oynar.
Ahmet Varol = Yer şiddetli bir sarsılışla sarsıldığı,
Ali Bulaç = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsildikca sarsildigi, daglar ufalandikca ufalanip da toz duman haline geldigi zaman, siz de uc sinif olursunuz.
Ali Fikri Yavuz = Yer, dehşetli bir sarsılışla sarsılınca;
Ali Ünal = Yer şiddetle sarsıldığı,
Bayraktar Bayraklı = (4-7) Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
Bekir Sadak = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsildikca sarsildigi, daglar ufalandikca ufalanip da toz duman haline geldigi zaman, siz de uc sinif olursunuz.
Celal Yıldırım = Yer sarsıldıkça sarsıldığı,
Cemal Külünkoğlu = (4-7) Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı ve dağlar paramparça olup, toz toprak haline geldiği zaman, sizler üç sınıfa ayrılırsınız.
Diyanet İşleri (eski) = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
Diyanet Vakfi = Yer şiddetle sarsıldığı,
Edip Yüksel = Yerin sallanıp sarsılacağı,
Elmalılı Hamdi Yazır = Yer bir sarsılış sarsıldığı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yer şiddetle sarsıldığı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yer şiddetle sarsıldığı
Gültekin Onan = Yer, şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı,
Harun Yıldırım = Yeryüzü, şiddetli bir şekilde sarsıldığı zaman;
Hasan Basri Çantay = O zaman yer bir sarsıntı ile sarsılmışdır,
Hayrat Neşriyat = (4-6) (Ey insanlar!) Yer (şiddetli) bir sarsılışla sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp yayılmış toz toprak hâline geldiği zaman!
İbni Kesir = Yer; sarsıldıkça sarsıldığı;
Kadri Çelik = Yer, şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı.
Muhammed Esed = Yer (şiddetli) bir sarsıntı ile sarsıldığında,
Mustafa İslamoğlu = Yer dehşetli bir sarsılışla sarsıldığında,
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-6) O zaman yer, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmıştır. Ve dağlar parçalanmakla parçalanmıştır. Artık (dağlar) dağılmış, toz haline gelmiştir.
Ömer Öngüt = Yer şiddetle sarsıldığı zaman!
Şaban Piriş = Yer şiddetle sarsıldığı,
Sadık Türkmen = Yeryüzü sarsıldıkça sarsıldığı;
Seyyid Kutub = Yeryüzü şiddetle sarsıldığı zaman.
Suat Yıldırım = Yer şiddetle sarsıldığı,
Süleyman Ateş = Yer şiddetlice sarsıldığı,
Tefhim-ul Kuran = Yer, şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı,
Ümit Şimşek = Yer şiddetle sarsıldığında,
Yaşar Nuri Öztürk = Yerküre bir sarsılışla sarsıldığında,
İskender Ali Mihr = O zaman arz (yeryüzü) şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmıştır.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzü sarsıldıkça sarsıldığı zaman,
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا
Vâkı’a / 5 -
Ve bussetil cibâlu bessâ(bessen).
Diyanet İşleri = (3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dağlar, paramparça olunca.
Abdullah Parlıyan = ve dağlar ufalana ufalana,
Adem Uğur = Dağlar parçalandığı,
Ahmed Hulusi = Dağlar (bedendeki organlar) hurdahaş edildiğinde,
Ahmet Tekin = Dağlar parçalanıp toz duman olarak serpilir.
Ahmet Varol = Dağlar bir serpilişle serpildiği,
Ali Bulaç = Ve dağlar darmadağın olup ufalandığı,
Ali Fikri Yavuz = Ve dağlar (toz halinde) bir serpiliş serpilince,
Ali Ünal = Dağlar parçalanıp darmadağın edildiği
Bayraktar Bayraklı = (4-7) Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
Bekir Sadak = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsildikca sarsildigi, daglar ufalandikca ufalanip da toz duman haline geldigi zaman, siz de uc sinif olursunuz.
Celal Yıldırım = (5-6) Dağlar tuz-buz olup parçalandığı, toz halinde dağıldığı zaman,
Cemal Külünkoğlu = (4-7) Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı ve dağlar paramparça olup, toz toprak haline geldiği zaman, sizler üç sınıfa ayrılırsınız.
Diyanet İşleri (eski) = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
Diyanet Vakfi = Dağlar parçalandığı,
Edip Yüksel = Ve dağların paramparça edileceği zaman,
Elmalılı Hamdi Yazır = Dağlar bir serpiliş serpildiği
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = dağlar serpildikçe serpildiği,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dağlar serpildikçe serpildiği
Gültekin Onan = Ve dağlar darmadağın olup ufalandığı,
Harun Yıldırım = Ve dağlar parça parça ufalandığı zaman,
Hasan Basri Çantay = dağlar didik didik parçalanmışdır,
Hayrat Neşriyat = (4-6) (Ey insanlar!) Yer (şiddetli) bir sarsılışla sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp yayılmış toz toprak hâline geldiği zaman!
İbni Kesir = Dağlar, ufalandıkça ufalandığı;
Kadri Çelik = Ve dağlar darmadağın olup ufalandığı.
Muhammed Esed = ve dağlar ufalana ufalana,
Mustafa İslamoğlu = ve dağlar paramparça olup
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-6) O zaman yer, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmıştır. Ve dağlar parçalanmakla parçalanmıştır. Artık (dağlar) dağılmış, toz haline gelmiştir.
Ömer Öngüt = Dağlar parçalandığı zaman!
Şaban Piriş = Dağlar paramparça olduğu
Sadık Türkmen = Dağlar serpildikçe serpildiği,
Seyyid Kutub = Dağlar paramparça olup,
Suat Yıldırım = Dağlar darmadağın edilip parçalandığı,
Süleyman Ateş = Dağlar serpildikçe serpildiği,
Tefhim-ul Kuran = Ve dağlar darmadağın olup ufalandığı,
Ümit Şimşek = Dağlar paramparça olduğunda,
Yaşar Nuri Öztürk = Dağlar bir serpilişle serpildiğinde,
İskender Ali Mihr = Ve dağlar ufalanarak parçalanmıştır.
İlyas Yorulmaz = Dağlar parça parça olup,
فَكَانَتْ هَبَاء مُّنبَثًّا
Vâkı’a / 6 -
Fe kânet hebâen mun bessâ(bessen).
Diyanet İşleri = (3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dağılmış zerre zerre toz haline gelince.
Abdullah Parlıyan = toz toprak haline geldiğinde,
Adem Uğur = Dağılıp toz duman haline geldiği,
Ahmed Hulusi = (Nihayet) dağılmış toz olduğunda.
Ahmet Tekin = Hepsi havada uçuşan zerreler haline gelir.
Ahmet Varol = Böylece dağılmış toz haline geldiği,
Ali Bulaç = toz duman halinde dağılıp savrulduğu,
Ali Fikri Yavuz = Artık her şey etrafa dağılan toz duman olmuştur.
Ali Ünal = Ve uçuşan toz zerreleri haline geldiği,
Bayraktar Bayraklı = (4-7) Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
Bekir Sadak = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsildikca sarsildigi, daglar ufalandikca ufalanip da toz duman haline geldigi zaman, siz de uc sinif olursunuz.
Celal Yıldırım = (5-6) Dağlar tuz-buz olup parçalandığı, toz halinde dağıldığı zaman,
Cemal Külünkoğlu = (4-7) Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı ve dağlar paramparça olup, toz toprak haline geldiği zaman, sizler üç sınıfa ayrılırsınız.
Diyanet İşleri (eski) = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
Diyanet Vakfi = Dağılıp toz duman haline geldiği,
Edip Yüksel = Artık o toz duman haline gelmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hepsi dağılıp berhevâ bir hebâ olduğu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = hepsi dağılıp toz duman haline geldiği,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dağılıp toz duman haline geldiği
Gültekin Onan = Derken toz duman halinde dağılıp savrulduğu,
Harun Yıldırım = Derken toz duman halinde dağılıpsavrulduğu zaman,
Hasan Basri Çantay = derken (hepsi de) dağılmış, toz haaline gelmişdir.
Hayrat Neşriyat = (4-6) (Ey insanlar!) Yer (şiddetli) bir sarsılışla sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp yayılmış toz toprak hâline geldiği zaman!
İbni Kesir = Dağılmış toz haline geldiği zaman;
Kadri Çelik = Derken toz duman halinde dağılıp savrulduğu.
Muhammed Esed = toz toprak haline geldiğinde
Mustafa İslamoğlu = toz zerrecikleri haline geldiğinde,
Ömer Nasuhi Bilmen = (4-6) O zaman yer, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmıştır. Ve dağlar parçalanmakla parçalanmıştır. Artık (dağlar) dağılmış, toz haline gelmiştir.
Ömer Öngüt = Dağılıp toz duman haline geldiği zaman!
Şaban Piriş = Un ufak etrafa dağıldığı zaman...
Sadık Türkmen = Derken, toz duman halinde savrulduğu zaman,
Seyyid Kutub = Toz halinde boşluğa dağıldığı zaman.
Suat Yıldırım = Uçuşan toz zerreleri haline geldiği zaman...
Süleyman Ateş = Dağılan toz duman haline geldiği
Tefhim-ul Kuran = Derken toz duman halinde dağılıp savrulduğu.
Ümit Şimşek = Toz olup uçuştuğunda,
Yaşar Nuri Öztürk = Hepsi un ufak olup dağılmıştır.
İskender Ali Mihr = Böylece dağılıp toz zerrecikleri haline gelmiştir.
İlyas Yorulmaz = Un ufak haline gelip dağıldığı (yok olduğu) zaman.
وَكُنتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً
Vâkı’a / 7 -
Ve kuntum ezvâcen selâseh(selâseten).
Diyanet İşleri = (3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık üç bölük olursunuz siz.
Abdullah Parlıyan = İşte o gün siz üç sınıfa ayrılmış olacaksınız.
Adem Uğur = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,
Ahmed Hulusi = Siz üç cinse ayrıldığınızda:
Ahmet Tekin = Siz de üç ayrı grup olursunuz.
Ahmet Varol = Sizin de üç sınıf olduğunuz zaman.
Ali Bulaç = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman;
Ali Fikri Yavuz = Siz de (ey insanlar, bu kıyamet günü) üç sınıf olmuşsunuz:
Ali Ünal = Ve siz (ey şuurlu, sorumlu varlıklar,) üç gruba ayrıldığınız zaman.
Bayraktar Bayraklı = (4-7) Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
Bekir Sadak = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsildikca sarsildigi, daglar ufalandikca ufalanip da toz duman haline geldigi zaman, siz de uc sinif olursunuz.
Celal Yıldırım = Sizler üç sınıfa ayrılmış bulunacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = (4-7) Yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı ve dağlar paramparça olup, toz toprak haline geldiği zaman, sizler üç sınıfa ayrılırsınız.
Diyanet İşleri (eski) = (4-7) Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz.
Diyanet Vakfi = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,
Edip Yüksel = Sizler de üç bölüme ayrılırsınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz de üç sınıf olduğunuz zaman
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = siz de üç sınıf olduğunuz zaman,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman
Gültekin Onan = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman;
Harun Yıldırım = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman;
Hasan Basri Çantay = Siz de (kıyâmetde) üç sınıf olmuşsunuzdur.
Hayrat Neşriyat = Ve (siz) üç sınıf olduğunuz (zaman)!
İbni Kesir = Siz üç sınıf olmuşsunuzdur:
Kadri Çelik = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman.
Muhammed Esed = (işte o Gün,) siz üç sınıf(a ayrılmış) olacaksınız:
Mustafa İslamoğlu = sizler üç sınıfta tasnif edilmiş olacaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-9) Ve (o gün) siz de üç sınıf olmuşsunuzdur. İmdi (biri) Ashâb-ı Meymene, nedir Ashâb-ı Meymene? Ve (ikincisi) Ashâb-ı Meş'emedir, nedir Ashâb-ı Meş'eme?
Ömer Öngüt = Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman!
Şaban Piriş = Siz de üç gruba ayrılmış olacaksınız.
Sadık Türkmen = Sizler üç sınıf olmuşsunuzdur.
Seyyid Kutub = Sizler üç gruba ayrıldığınız zaman.
Suat Yıldırım = Sizler de üç sınıfa ayrılırsınız:
Süleyman Ateş = Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman;
Tefhim-ul Kuran = Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman;
Ümit Şimşek = Siz üç sınıfa ayrılmışsınızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve sizler, üç çift/sınıf oluvermişsinizdir.
İskender Ali Mihr = Ve (o zaman) siz üç sınıfa ayrılmış olursunuz.
İlyas Yorulmaz = Siz (o hesap gününde) üç guruba ayrılacaksınız.
فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ
Vâkı’a / 8 -
Fe ashâbul meymeneti mâ ashâbul meymeneti.
Diyanet İşleri = Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!
Abdulbaki Gölpınarlı = Sağ taraf ehli, ama ne de sağ taraf ehli.
Abdullah Parlıyan = Hesabı sağ taraflarından görülen insanlar; kimdir o uğurlu ve mutlu kimseler?
Adem Uğur = Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
Ahmed Hulusi = Ashab-ı Meymene (sağcılar, Hakk'ı bulmada isâbet etmişler), ne ashab-ı meymenedir!
Ahmet Tekin = Sağduyulu hareket ederek Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, birbirlerine, sabrederek mücadeleyi, merhametli davranmayı tavsiye edenler, güçlü hale gelenler, hayırlı sonuca kavuşanlar! Ne mutlu, sağduyulu hareket edip hayırlı sonuca kavuşanlara!
Ahmet Varol = Sağ ashabı [1] ne (mutludurlar) o sağ ashabı!
Ali Bulaç = İşte o "Ashab-ı Meymene", ne (kutludur o) "Ashab-ı Meymene".
Ali Fikri Yavuz = Sağcılar (amel defterleri sağ ellerine verilenler), o sağcılar ne mutludurlar!...
Ali Ünal = (Amel defterlerini sağdan alacak) Ashabı yemîn (yümün ve bereket ehli) ki, nasıl da bir yümün ve bereket ehlidir onlar!
Bayraktar Bayraklı = Sağ taraftaki mutlu kişiler, ne iyi olacak onların durumları!
Bekir Sadak = Iyi isler islediklerini belirtmek icin, amel defterleri sagdan verilenler; ne mutlu o sagcilara!
Celal Yıldırım = Meymenetliler, ne mutludur meymenetliler!
Cemal Külünkoğlu = (Birinci sınıf:) Ahiret mutluluğuna erenler (amel defterleri sağdan verilenler), onlar ne mutlu kimselerdir!
Diyanet İşleri (eski) = İyi işler işlediklerini belirtmek için, amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!
Diyanet Vakfi = Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
Edip Yüksel = Mutlular ne kadar da mutludurlar!
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki sağda «Ashab-ı Meymene»: Ne «Ashab-ı Meymene!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki, sağda sağın adamları, ne mutludur onlar!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!
Gültekin Onan = İşte o 'Ashab-ı Meymene', ne (kutludur o) 'Ashab-ı Meymene'.
Harun Yıldırım = Ashabu’lMeymene, nedir Ashabu’lMeymene?
Hasan Basri Çantay = Sağcılar (a gelince:) O sağcılar ne (mutlu) durlar!
Hayrat Neşriyat = Artık (bir kısmınız) Ashâb-ı Meymene (kurtulduğuna bir alâmet olarak amel defterleri sağ eline verilenler) ki, ne (mutlu o) Ashâb-ı Meymene(ye)!
İbni Kesir = Sağcılar; o sağcılar ne mutludurlar.
Kadri Çelik = (Birinci sınıf,) Defterleri sağdan verilenler; nedir defterleri sağdan verilenler?
Muhammed Esed = Kiminiz doğruyu bulmuşlardan olacak. Ah! ne (mutlu) kimselerdir doğruyu bulmuş olanlar!
Mustafa İslamoğlu = Bir bahtiyat kampa dahil olan kesim olacak; ama ne büyük bahtiyarlık!..
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-9) Ve (o gün) siz de üç sınıf olmuşsunuzdur. İmdi (biri) Ashâb-ı Meymene, nedir Ashâb-ı Meymene? Ve (ikincisi) Ashâb-ı Meş'emedir, nedir Ashâb-ı Meş'eme?
Ömer Öngüt = Sağın adamları, ne uğurludurlar onlar!
Şaban Piriş = Sağ taraf halkı... Ne sağ taraf halkı!
Sadık Türkmen = Sağin arkadaşları! Nedir o, sağın arkadaşları?
Seyyid Kutub = Defterleri sağdan verilenler. Ne mutlu onlara!
Suat Yıldırım = Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur onlar!
Süleyman Ateş = Sağın adamları (amel defterleri sağ tarafından verilenler), ne uğurlulardır onlar!
Tefhim-ul Kuran = İşte o «Ashab-ı Meymene» olanlar, ne (kutlu) «Ashab-ı Meymene»dir.
Ümit Şimşek = Ashab-ı Yemin ki ne mutlu kimselerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte uğur ve mutluluk yâranı. Nedir uğur ve mutluluk yâranı?
İskender Ali Mihr = İşte ashabı meymene [meymene sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) sağından verilen cennetlikler], (ama) ne ashabı meymene!
İlyas Yorulmaz = Mutlu olanlar. O gün ne kadarda mutlular.
وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ
Vâkı’a / 9 -
Ve ashâbul meş'emeti mâ ashâbul meş’emeti.
Diyanet İşleri = Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.
Abdullah Parlıyan = Hesabı sol taraflarından görülenler; kimdir o uğursuz ve şom kimseler?
Adem Uğur = Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!
Ahmed Hulusi = Ashab-ı Meş'eme (solcular, Hak'tan kozalı yaşamışlar), ne ashab-ı meş'emedir!
Ahmet Tekin = Sağduyularına kulak vermeyerek, Allah’ın kitabını inkâr edip, burunlarının doğrusuna gidenler, zaafa uğrayanlar kötü sonuçla karşılaşanlar! Ne bedbahttır hak yoldan uzaklaşarak kötü sonuçla karşılaşanlar!
Ahmet Varol = Sol ashabı [2] ne (bedbahttırlar) o sol ashabı!
Ali Bulaç = "Ashab-ı Meş'eme" ne (mutsuz ve uğursuzdur o) "Ashab-ı Meş'eme".
Ali Fikri Yavuz = Solcular (amel defterleri sol ellerine verilenler) ise, o solcular ne acıklı durumdalar!...
Ali Ünal = (Amel defterlerini soldan alacak) Ashabı şimâl (bedbahtlık ehli) ki, nasıl da bir bedbahtlık ehlidir onlar!
Bayraktar Bayraklı = Sol taraftaki mutsuz kişiler, ne kötü olacak onların halleri!
Bekir Sadak = Kotuluk islediklerini belirtmek uzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazik o solculara!
Celal Yıldırım = Şeâmetliler, ne bedbahttır şeâmetliler!
Cemal Külünkoğlu = (İkinci sınıf:) Kötülüğe batanlar (amel defterleri soldan verilenler), onlar ne mutsuz kimselerdir!
Diyanet İşleri (eski) = Kötülük işlediklerini belirtmek üzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!
Diyanet Vakfi = Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!
Edip Yüksel = Mutsuzlar ne kadar da mutsuzdurlar!
Elmalılı Hamdi Yazır = Solda «Ashab-ı Meş'eme»: Ne «Ashab-ı Meş'eme!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Solda solun adamları, ne mutsuzdur onlar!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!
Gültekin Onan = 'Ashab-ı Meş'eme' ne (mutsuz ve uğursuzdur o) 'Ashab-ı Meş'eme'.
Harun Yıldırım = Ashabu’lMeş’eme, nedir Ashabu’lMeş’eme?
Hasan Basri Çantay = Solcular (a gelince:) O solcular ne (bedbaht) dırlar!
Hayrat Neşriyat = Ve (bir kısmınız) Ashâb-ı Meş’eme (amel defterleri sol eline verilenler) ki, ne(bedbaht insanlardır) Ashâb-ı Meş’eme!
İbni Kesir = Solcular; o solcular ne bahtsızdırlar.
Kadri Çelik = (İkinci sınıf,) Defterleri soldan verilenler; nedir defterleri soldan verilenler?
Muhammed Esed = Ve kiminiz kötülüğe batmışlardan olacak. Ah! ne (mutsuz) kimselerdir kötülüğe batmış olanlar!
Mustafa İslamoğlu = Bir de bedbaht kampa dahil olan kesim olacak; ama ne felaket bir bedbahtlık!..
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-9) Ve (o gün) siz de üç sınıf olmuşsunuzdur. İmdi (biri) Ashâb-ı Meymene, nedir Ashâb-ı Meymene? Ve (ikincisi) Ashâb-ı Meş'emedir, nedir Ashâb-ı Meş'eme?
Ömer Öngüt = Solun adamları, ne uğursuzdurlar onlar!
Şaban Piriş = Sol taraf halkı... Ne sol taraf halkı!
Sadık Türkmen = Solun arkadaşları! Nedir o, solun arkadaşları?
Seyyid Kutub = Defterleri soldan verilenler. Vay gele başlarına!
Suat Yıldırım = Ashab-ı şimal ki ne ashab-ı şimal! Ne bedbahttır onlar!
Süleyman Ateş = Solun adamları (amel defterleri sol tarafından verilenler), ne uğursuzlardır onlar!
Tefhim-ul Kuran = «Ashab-ı Meş'eme» olanlar da, ne (mutsuz ve uğursuz) «Ashab-ı Meş'eme»dir.
Ümit Şimşek = Ashab-ı Şimal ki ne bedbaht kimselerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte şomluk ve bunalım yâranı. Nedir şomluk ve bunalım yâranı?
İskender Ali Mihr = Ve ashabı meşeme [meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) solundan verilen cehennemlikler], (ama) ne ashabı meşeme!
İlyas Yorulmaz = Mutsuz olanlar. (O gün) Ne kadar mutsuzlar.
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ
Vâkı’a / 10 -
Ves sâbikûnes sâbikûn(sâbikûne).
Diyanet İşleri = (10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah’a) yaklaştırılmış kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir de ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir.
Abdullah Parlıyan = Dünyada iyiliklerde öne geçenler, ahirette de mükafatta önde gidenler olacaklardır.
Adem Uğur = (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.
Ahmed Hulusi = Es Sâbikun (yakîn ile öne geçenler), sabikundur;
Ahmet Tekin = Hayır işlerinde önde olanlar, mükâfat almada önde olanlar.
Ahmet Varol = (Hayırda) öne geçenler öncülerdir.
Ali Bulaç = Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
Ali Fikri Yavuz = (Bir de üçüncü sınıf, hayır işlemekte) ileri geçenler, (ahiret de) ileri geçenlerdir, (ilk cennete girenlerdir.)
Ali Ünal = (İmanda, salih amelde, fazilette ve Allah’ın dinine hizmette) öncüler ki, ne öncüler! Onlar, (Allah’ın rahmetine nail olmada da) en önde olacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = (10-11) Hayır/iyilik işlerinde yarışanlar önde olacaklardır. İşte onlar Allah'a yakın olanlardır.
Bekir Sadak = Iyilik islemekte onde olanlar, karsiliklarini almakta da onde olanlardir.
Celal Yıldırım = İyilikte öne geçenler, (mükâfatta da) öne geçenlerdir.
Cemal Külünkoğlu = (Üçüncü sınıf: Hayatta iken hayır işlemekte) öne geçenler, (ahirette de cennete girmek için) öne geçenledir.
Diyanet İşleri (eski) = İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır.
Diyanet Vakfi = (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.
Edip Yüksel = Bir de ileri geçen öncü elitler vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = İlerde sabikun, işte o sabikun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = önde, en öne geçenler, işte o ileride olanlar!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.
Gültekin Onan = Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
Harun Yıldırım = EsSabikun ise öne geçmiş öncülerdir.
Hasan Basri Çantay = Hayır yarışlarında tâ öne geçib kazananlar (a gelince:) onlar (orada da) öncüdürler.
Hayrat Neşriyat = Ve (üçüncü kısmınız da) sâbikun (olup hayırda öne geçenlerinizdir) ki, (onlar mükâfâtta da) öne geçenlerdir!
İbni Kesir = Önde olanlar da öncüdürler.
Kadri Çelik = (Üçüncü sınıf ise, iman ve amelde) Öne geçenler (olup onlar Allah'ın rahmet ve cennetine doğru) öne geçenlerdir.
Muhammed Esed = Önde olanlar ise (hayatta iken, inanç ve güzel fiillerde) öne çıkanlar olacak.
Mustafa İslamoğlu = Bir de yarışta öne geçip arayı açanlar olacak:
Ömer Nasuhi Bilmen = (10-12) Ve (üçüncüsü de) ileri geçenlerdir, ileri geçenlerdir. İşte mukarreb olanlar, onlardır. Naîm cennetlerinde mütena'im olacaklardır.
Ömer Öngüt = Hayır yarışlarında tâ öne geçip kazananlar.
Şaban Piriş = Ve önde olanlar, öncüdürler.
Sadık Türkmen = Ve yarışıp ileri geçenler de öncülerdir!
Seyyid Kutub = Ve öncüler, hep önden gidenler.
Suat Yıldırım = İmanda, fazilette öncüler ki ne öncüler! Onlar herkesi geçerler.
Süleyman Ateş = Ve o sâbıklar, sâbıklar!
Tefhim-ul Kuran = Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
Ümit Şimşek = Öne geçenler de hepsinden ileridir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve oluşta önde gidenler, yarışta önde gidenler...
İskender Ali Mihr = Ve sabikunlar (hayırlarda yarışıp ileri geçenler), sabikunlar.
İlyas Yorulmaz = (Hayırlı işlerde) Hep önde gidip yarışanlar (var ya).
أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ
Vâkı’a / 11 -
Ulâikel mukarrebûn(mukarrebûne).
Diyanet İşleri = (10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah’a) yaklaştırılmış kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardır mâbutlarına yaklaştırılanlar.
Abdullah Parlıyan = İşte Allah'a yakın olanlar, bunlardır.
Adem Uğur = İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır,
Ahmed Hulusi = İşte onlar mukarrebûn'dur (Kurbiyet mertebesini yaşayanlar).
Ahmet Tekin = İşte bunlar, gözde olanlardır.
Ahmet Varol = İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış olanlardır.
Ali Bulaç = İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.
Ali Fikri Yavuz = Bunlar, dereceleri en yüksek olanlar...
Ali Ünal = Onlardır Allah’a en çok yaklaştırılanlar.
Bayraktar Bayraklı = (10-11) Hayır/iyilik işlerinde yarışanlar önde olacaklardır. İşte onlar Allah'a yakın olanlardır.
Bekir Sadak = (11-12) Naim cennetlerinde Allah'a en cok yaklastirilmis olanlar iste bunlardir.
Celal Yıldırım = işte (Allah'a) yakın olanlar bunlardır.
Cemal Külünkoğlu = (11-12) İşte onlardır Allah'a en yakın olanlar. Onlar esenlik ve mutluluk cennetlerindedir.
Diyanet İşleri (eski) = (11-12) Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.
Diyanet Vakfi = (11-12) İşte bunlar, naîm cennetlerinde (Allah'a) en yakın olanlardır.
Edip Yüksel = Onlar (Tanrı'ya) yaklaştırılanlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = (11-12) Onlar ne'ıym Cennetlerinde mukarrebun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (11-12) Naim cennetlerinde (Allah'a) yakın olanlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte o yaklaştırılanlar,
Gültekin Onan = İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.
Harun Yıldırım = İşte onlar yakınlaştırılmış olanlardır.
Hasan Basri Çantay = İşte onlar (Allaha) en çok yaklaşdırılmış olanlardır.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar (o öne geçenler), mukarrabîn (Allah’a yakın kılınan kimseler)dir.
İbni Kesir = İşte onlar en çok gözde olanlardır.
Kadri Çelik = İşte onlar, yakınlaştırılmış olanlardır.
Muhammed Esed = (Her zaman) Allah'a yakınlık sağlayanlar!
Mustafa İslamoğlu = İşte bunlardır Allah'a yakınlık sağlayanlar,
Ömer Nasuhi Bilmen = (10-12) Ve (üçüncüsü de) ileri geçenlerdir, ileri geçenlerdir. İşte mukarreb olanlar, onlardır. Naîm cennetlerinde mütena'im olacaklardır.
Ömer Öngüt = İşte onlar (Allah'a en çok) yaklaştırılmış olanlardır.
Şaban Piriş = Onlar, en gözde olanlardır.
Sadık Türkmen = Işte onlar, yakınlaştırılmış olanlardır.
Seyyid Kutub = Onlar Allah'a yakındırlar.
Suat Yıldırım = (11-12) İşte onlardır Allah’a en yakın olanlar. Naîm cennetlerindedir onlar.
Süleyman Ateş = İşte , onlardır (Allâh'a) yaklaştırılanlar,
Tefhim-ul Kuran = İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.
Ümit Şimşek = İşte onlar Allah katında yakınlık sahibidirler.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte onlardır yaklaştırılanlar.
İskender Ali Mihr = İşte onlar (sabikunlar). Mukarrip (Allah’a yaklaştırılmış) olanlardır.
İlyas Yorulmaz = İşte onlar (cennete) yaklaştırılmış olanlardır.
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
Vâkı’a / 12 -
Fî cennâtin naîm(naîmi).
Diyanet İşleri = Onlar, Naîm cennetlerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Naîm cennetlerinde.
Abdullah Parlıyan = Nimet cennetlerinde, keyif süreceklerdir.
Adem Uğur = Naîm cennetlerinde.
Ahmed Hulusi = Nimet cennetlerindedirler.
Ahmet Tekin = Nimetlerle dolu Cennetlerdedirler.
Ahmet Varol = Nimet cennetlerindedirler.
Ali Bulaç = Nimetlerle donatılmış cennetler içinde;
Ali Fikri Yavuz = Naîm cennetlerindedirler.
Ali Ünal = İçlerinde nimetlerin kaynadığı cennetlerde.
Bayraktar Bayraklı = Nimet cennetlerindedirler.
Bekir Sadak = (11-12) Naim cennetlerinde Allah'a en cok yaklastirilmis olanlar iste bunlardir.
Celal Yıldırım = Bunlar Nîmet (veya Naim) Cennetlerindedirler.
Cemal Külünkoğlu = (11-12) İşte onlardır Allah'a en yakın olanlar. Onlar esenlik ve mutluluk cennetlerindedir.
Diyanet İşleri (eski) = (11-12) Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.
Diyanet Vakfi = (11-12) İşte bunlar, naîm cennetlerinde (Allah'a) en yakın olanlardır.
Edip Yüksel = Nimet cennetlerinde (bahçelerinde)...
Elmalılı Hamdi Yazır = (11-12) Onlar ne'ıym Cennetlerinde mukarrebun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (11-12) Naim cennetlerinde (Allah'a) yakın olanlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nimet cennetlerindedirler.
Gültekin Onan = Nimetlerle donatılmış cennetler içinde;
Harun Yıldırım = Naim cennetleri içindedirler.
Hasan Basri Çantay = Naıym cennetlerinde (dirler).
Hayrat Neşriyat = Naîm Cennetlerindedirler!
İbni Kesir = Naim cennetlerindedirler.
Kadri Çelik = Nimetlerle donatılmış cennetler içinde.
Muhammed Esed = (Onlar) esenlik ve mutluluk bahçelerinde (yaşayacaklar,)
Mustafa İslamoğlu = sonsuz nimetlerle dolu hasbahçelerde kalacak olanlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (10-12) Ve (üçüncüsü de) ileri geçenlerdir, ileri geçenlerdir. İşte mukarreb olanlar, onlardır. Naîm cennetlerinde mütena'im olacaklardır.
Ömer Öngüt = Naîm cennetindedirler.
Şaban Piriş = Nimet cennetlerindedir.
Sadık Türkmen = Nimetlerle donatılmış mutluluk cennetlerinde;
Seyyid Kutub = Bol nimetli cennetlerdedirler.
Suat Yıldırım = (11-12) İşte onlardır Allah’a en yakın olanlar. Naîm cennetlerindedir onlar.
Süleyman Ateş = Ni'met cennetlerinde.
Tefhim-ul Kuran = Nimetlerle donatılmış Cennetler içinde;
Ümit Şimşek = Nimetlerle dolu Cennetlerdedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Nimetlerle dolu bahçelerdedirler.
İskender Ali Mihr = (Onlar), naim cennetlerindedirler.
İlyas Yorulmaz = Tükenmez nimetlerin olduğu cennetlere.
ثُلَّةٌ مِّنَ الْأَوَّلِينَ
Vâkı’a / 13 -
Sulletun minel evvelîn(evvelîne).
Diyanet İşleri = (13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öncekilerin bir çoğu.
Abdullah Parlıyan = Önceki toplumların veya peygamberlere önce inananların pek çoğu,
Adem Uğur = (Onların) çoğu önceki ümmetlerden,
Ahmed Hulusi = Çoğunluğu önceki (devir)lerdendir.
Ahmet Tekin = Çoğu önceki ümmetlerdendir.
Ahmet Varol = Çoğu öncekilerden.
Ali Bulaç = Bir çoğu geçmiş (ümmet)lerden,
Ali Fikri Yavuz = Evvelki ümmetlerin (hayırda ileri geçenlerinden) çok kimseler,
Ali Ünal = Çoğu, Allah’ın dinine herkesten önce girip omuz verenlerden;
Bayraktar Bayraklı = (13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (13-14) Onlarin buyuk kismi eski ummetlerden, bir kismi da sonrakilerdendir.
Celal Yıldırım = (13-14) Öncekilerden büyük bir cemaattir, sonrakilerden az bir topluluktur.
Cemal Külünkoğlu = (13-14) Onların birçoğu geçmiş ümmetlerdendir. Birazı da sonrakilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = (13-14) Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
Diyanet Vakfi = (Onların) çoğu önceki ümmetlerden,
Edip Yüksel = Onların büyük bir kısmı önceki nesillerden,
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir çok evvelînden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çoğu öncekilerden,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çoğu önceki ümmetlerden,
Gültekin Onan = Bir çoğu geçmiş (ümmet)lerden,
Harun Yıldırım = Bir çoğu öncekilerdendir.
Hasan Basri Çantay = Bir çok (u) evvelki (ümmet) lerden,
Hayrat Neşriyat = (13-14) (Sâbikundan olanlar) önceki (ümmet)lerden birçok, sonrakilerden ise azdır.
İbni Kesir = Bir çoğu öncekilerden,
Kadri Çelik = Birçoğu öncekilerden.
Muhammed Esed = çoğu eski zamanların,
Mustafa İslamoğlu = bir kısmı öncekilerden,
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-15) (O Sabikûn) Evvelkilerden bir cemaattır. Ve biraz da sonrakilerdendir. Altundan örülmüş tahtlar üzerindedirler.
Ömer Öngüt = Onların büyük bir kısmı eski ümmetlerdendir.
Şaban Piriş = Bir çoğu öncekilerden.
Sadık Türkmen = Bir bölümü evvelkilerdendir,
Seyyid Kutub = Çoğu öncü ümmetlerden,
Suat Yıldırım = (13-14) Çoğu önceki ümmetlerden, biraz da sonrakilerden.
Süleyman Ateş = Çoğu öncekilerden,
Tefhim-ul Kuran = Bir çoğu geçmiş (ümmet)lerden.
Ümit Şimşek = Onların birçoğu öncekilerdendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Büyük kısmı öncekilerden,
İskender Ali Mihr = (Onlar), evvelkilerden bir ümmettir.
İlyas Yorulmaz = Bir kısmı önceki yaşamış topluluklardan.
وَقَلِيلٌ مِّنَ الْآخِرِينَ
Vâkı’a / 14 -
Ve kalîlun minel âhirîn(âhirîne).
Diyanet İşleri = (13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra gelenlerdense azı onlardan.
Abdullah Parlıyan = sonra gelenlerin veya peygamberlere sonra iman edenlerden de azı, onlardan olacaklardır.
Adem Uğur = Birazı da sonrakilerdendir.
Ahmed Hulusi = Azınlığı sonrakilerdendir.
Ahmet Tekin = Birazı da sonraki ümmetlerden.
Ahmet Varol = Birazı da sonrakilerden.
Ali Bulaç = Birazı da sonrakilerden.
Ali Fikri Yavuz = Biraz da sonrakilerden (ahir zaman peygamberinin hayırda ileri geçenleri),
Ali Ünal = Azı da, Din’e sonradan girip omuz veren nesillerden.
Bayraktar Bayraklı = (13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (13-14) Onlarin buyuk kismi eski ummetlerden, bir kismi da sonrakilerdendir.
Celal Yıldırım = (13-14) Öncekilerden büyük bir cemaattir, sonrakilerden az bir topluluktur.
Cemal Külünkoğlu = (13-14) Onların birçoğu geçmiş ümmetlerdendir. Birazı da sonrakilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = (13-14) Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
Diyanet Vakfi = Birazı da sonrakilerdendir.
Edip Yüksel = Küçük bir kısmı da sonraki nesillerdendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biraz da âhirînden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = biraz da sonrakilerden,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Birazı da sonrakilerden.
Gültekin Onan = Birazı da sonrakilerden.
Harun Yıldırım = Birazı da sonrakilerdendir.
Hasan Basri Çantay = biraz (ı) da sonrakilerdendir.
Hayrat Neşriyat = (13-14) (Sâbikundan olanlar) önceki (ümmet)lerden birçok, sonrakilerden ise azdır.
İbni Kesir = Birazı da sonrakilerden.
Kadri Çelik = Birazı da sonrakilerden.
Muhammed Esed = ama (sadece) pek azı sonraki dönemlerin (insanları).
Mustafa İslamoğlu = birazı da sonrakilerden...
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-15) (O Sabikûn) Evvelkilerden bir cemaattır. Ve biraz da sonrakilerdendir. Altundan örülmüş tahtlar üzerindedirler.
Ömer Öngüt = Bir kısmı da sonrakilerdendir.
Şaban Piriş = Birazı da sonrakilerden.
Sadık Türkmen = Bir bölümü de sonrakilerden.
Seyyid Kutub = Birazı da sonrakilerdendir.
Suat Yıldırım = (13-14) Çoğu önceki ümmetlerden, biraz da sonrakilerden.
Süleyman Ateş = Birâzı da sonrakilerden (olan bu insanlar),
Tefhim-ul Kuran = Birazı da sonrakilerden.
Ümit Şimşek = Birazı da sonrakilerdendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Az bir kısmı da sonrakilerden.
İskender Ali Mihr = Ve (onların) birazı sonrakilerdendir.
İlyas Yorulmaz = Daha az kısmı da, sonraki topluluklardan.
عَلَى سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ
Vâkı’a / 15 -
Alâ sururin mevdûnetin.
Diyanet İşleri = (15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Altınlarla, mücevherlerle bezenmiş tahtlarda otururlar.
Abdullah Parlıyan = Altınlarla ve mücevherlerle işlenmiş koltuklar üzerinde kurulacaklar
Adem Uğur = Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,
Ahmed Hulusi = Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. (Buradan başlayan cennet tanımlayıcı âyetleri okurken; Ra'd: 35 ve Muhammed: 15. âyetlerde vurgulanan "Meselül cennetilletiy = cennettekilerin MİSALİ - TEMSİLİ" şöyle şöyledir, diye başlayan uyarı göz ardı edilmemelidir. Anlatılanlar temsil yolludur. A. H. )
Ahmet Tekin = Mücevherât ile işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Ahmet Varol = Mücevherlerle özenle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Ali Bulaç = 'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Mücevheratla işlemeli tahtlar üstünde,
Ali Ünal = Mücevherlerle süslenmiş ve yan yana dizilmiş tahtlar üzerine kurulurlar;
Bayraktar Bayraklı = (15-16) Mücevherlerle işlenmiş divanlar üzerinde karşılıklı olarak yaslanırlar.
Bekir Sadak = (15-16) Murassa tahtlara karsilikli olarak yaslanirlar.
Celal Yıldırım = işlenmiş motifli tahtlar üzerindedirler.
Cemal Külünkoğlu = (15-16) (Onlar) mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.
Diyanet Vakfi = (15-16) Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedir, karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
Edip Yüksel = Lüks mobilyalar üzerinde,
Elmalılı Hamdi Yazır = Murassa' tahtlar üstünde
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = cevherlerle işlenmiş tahtlar üstünde,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Onlar) cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Gültekin Onan = 'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.
Harun Yıldırım = İşlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Hasan Basri Çantay = (Onlar) cevherlerle örülmüş tahtlar üzerindedirler,
Hayrat Neşriyat = (15-16) (Mücevherlerle) işlenmiş tahtlar üzerinde karşı karşıya (kurulup) yaslanmış kimselerdir.
İbni Kesir = Murassa tahtlar üzerindedirler.
Kadri Çelik = Özenle mücevherlerden işlenmiş tahtlar üzerindeler.
Muhammed Esed = Onlar, altın işlemeli mutluluk tahtlarına (kurulacaklar),
Mustafa İslamoğlu = Emek mahsulü huzur tahtlarına kurulacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-15) (O Sabikûn) Evvelkilerden bir cemaattır. Ve biraz da sonrakilerdendir. Altundan örülmüş tahtlar üzerindedirler.
Ömer Öngüt = Altın ve mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Şaban Piriş = Süslenmiş tahtlar üzerinde.
Sadık Türkmen = Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,
Seyyid Kutub = Altın işlemeli tahtlarda otururlar.
Suat Yıldırım = (15-16) Mücevheratla işlenmiş tahtlara yaslanarak karşılıklı otururlar.
Süleyman Ateş = Altın ve cevahirle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Tefhim-ul Kuran = 'Özenle mücevherlerden işlenmiş' tahtlar üzerindedirler;
Ümit Şimşek = Mücevheratla süslü tahtlar üzerindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Süslü, nakışlı tahtlar üzerinde,
İskender Ali Mihr = Altın ile örülmüş, mücevherlerle (inci ve yakutla) süslenmiş tahtlar üzerinde.
İlyas Yorulmaz = (Onlar için) Hazırlanmış koltuklara.
مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ
Vâkı’a / 16 -
Muttekiîne aleyhâ mutekâbilîn(mutekâbilîne).
Diyanet İşleri = (15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara yaslanırlar, birbirlerine karşı.
Abdullah Parlıyan = ve birbirlerine sevgi ile bakarak karşılıklı oturup uzanacaklar.
Adem Uğur = Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
Ahmed Hulusi = Karşılıklı kurulmuşlardır.
Ahmet Tekin = Karşılıklı koltuklara oturup yaslanırlar.
Ahmet Varol = Onların üzerlerine karşılıklı olarak yaslanırlar.
Ali Bulaç = Karşılıklı yaslanmışlardır.
Ali Fikri Yavuz = Onlara yaslanarak karşı karşıya kurulmuşlar...
Ali Ünal = Karşılıklı oturup, geriye yaslanırlar.
Bayraktar Bayraklı = (15-16) Mücevherlerle işlenmiş divanlar üzerinde karşılıklı olarak yaslanırlar.
Bekir Sadak = (15-16) Murassa tahtlara karsilikli olarak yaslanirlar.
Celal Yıldırım = Yaslanıp karşılıklı otururlar.
Cemal Külünkoğlu = (15-16) (Onlar) mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.
Diyanet Vakfi = (15-16) Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedir, karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
Edip Yüksel = Karşılıklı yaslanmışlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Karşı karşıya kurulmuşlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = karşı karşıya kurulmuşlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (ve) birbirlerine (sevgi ile) bakarak uzanacaklar.
Gültekin Onan = Karşılıklı yaslanmışlardır.
Harun Yıldırım = Onların üzerine karşılıklı olarak yaslanmışlardır.
Hasan Basri Çantay = Üstlerinde karşı karşıya yaslanan (bahtiyar) lar olacak.
Hayrat Neşriyat = (15-16) (Mücevherlerle) işlenmiş tahtlar üzerinde karşı karşıya (kurulup) yaslanmış kimselerdir.
İbni Kesir = Karşılıklı olarak üzerinde yaslanırlar.
Kadri Çelik = Üstlerinde karşılıklı olarak dayanıp yaslanmışlardır.
Muhammed Esed = (ve) birbirlerine (sevgi ile) bakarak uzanacaklar.
Mustafa İslamoğlu = onlara yaslanıp tarifsiz bir (sevinci) paylaşacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Onların üzerine karşı karşıya olarak yaslanıcılardır.
Ömer Öngüt = Onların üzerine karşılıklı olarak yaslanırlar.
Şaban Piriş = Karşı karşıya oturup, arkalarına yaslanmışlardır.
Sadık Türkmen = Onların üzerinde karşılıklı olarak yaslanırlar.
Seyyid Kutub = Karşılıklı olarak bu tahtlara kurulurlar.
Suat Yıldırım = (15-16) Mücevheratla işlenmiş tahtlara yaslanarak karşılıklı otururlar.
Süleyman Ateş = Onların üzerinde karşılıklı yaslanırlar.
Tefhim-ul Kuran = Üstlerinde karşılıklı olarak dayanıp yaslanmışlardır.
Ümit Şimşek = Onlara kurulmuş, karşılıklı oturmaktadırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar üstünde karşılıklı yan gelip yaslanırlar.
İskender Ali Mihr = Onların üzerinde karşılıklı olarak yaslananlar onlardır (mukarrebun olanlardır).
İlyas Yorulmaz = Karşılıklı olarak uzanmışlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ
Vâkı’a / 17 -
Yetûfu aleyhim vildânun muhalledûn(muhalledûne).
Diyanet İşleri = (17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = İhtiyarlamıyan delikanlı hizmetçiler dolaşır etraflarında.
Abdullah Parlıyan = Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler, hizmet için dolaşırlar.
Adem Uğur = Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;
Ahmed Hulusi = Çevrelerinde ebedî gençlikleriyle hizmetliler. . .
Ahmet Tekin = Huzurlarında, ebedî yurdun ebedî genç hizmetkârları dolaşır.
Ahmet Varol = Etraflarında ölümsüz hayata kavuşturulmuş gençler dolaşırlar.
Ali Bulaç = Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;
Ali Fikri Yavuz = Dolaşır etraflarında, (tazelikleri) daimî genç hizmetçiler,
Ali Ünal = Etraflarında ebedîliğe ermiş çocuklar dolaşır,
Bayraktar Bayraklı = (17-19) Hizmetçileri kadehler, ibrikler ve kaynaktan doldurulmuş bardaklar ile etraflarında devamlı dolaşırlar. Ondan başları ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
Bekir Sadak = Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır.
Celal Yıldırım = Çevrelerinde sonsuzluğa erişmiş çocuklar,
Cemal Külünkoğlu = (17-21) Yaşlanmayan delikanlı hizmetçiler, (içmekle) başları ağrıtmayan ve sarhoş etmeyen (içeceklerin) kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle, hem de hoşlarına giden meyveler ve iştahla yiyecekleri kuş etleri ile onların etrafında (servis için) dolanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (17-21) Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
Diyanet Vakfi = Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;
Edip Yüksel = Onlara ölümsüz gençler servis yaparlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Pırlanır etraflarında muhalled evlâdlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Etraflarında taze kalan küpeli genç hizmetçiler dolaşırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çevrelerinde, ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar.
Gültekin Onan = Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır.
Harun Yıldırım = Çevrelerinde ebedi kılınmış gençler dönüpdolaşır.
Hasan Basri Çantay = Ebedî (taze) lige mazhar edilmiş evlâdlar (hizmet için) etraflarında dolanırlar,
Hayrat Neşriyat = (17-18) (Aynı yaşları üzere) ölümsüz kılınmış çocuklar (ve genç hizmetçiler),pınardan (akan Cennet şerbetleriyle doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehlerle onların (o sâbikunun) etrâfında dolaşır!
İbni Kesir = Ölümsüz civanlar etraflarında dolaşırlar.
Kadri Çelik = Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır.
Muhammed Esed = Onları ölümsüz gençlikler bekleyecek,
Mustafa İslamoğlu = ölümsüz gençlikler onları bekleyecek;
Ömer Nasuhi Bilmen = (17-18) Onların üzerlerine daima aynı halde kalan genç hizmetçiler dolaşır. Çeşmelerden akan şuruplar ile (dolu) destiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile.
Ömer Öngüt = Etraflarında ölümsüz gençler dolaşır.
Şaban Piriş = Onların etrafında ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır.
Sadık Türkmen = Çevrelerinde sürekli hizmete adanmış hizmetçiler dolaşırlar;
Seyyid Kutub = Hiç ölmeyecek genç hizmetçiler aralarında dolaşır,
Suat Yıldırım = (17-18) Etraflarında, cennet şarabından dolu testiler, sürahiler, kadehlerle, ebedîliğe ermiş çocuklar dolaşıp hizmet ederler.
Süleyman Ateş = Çevrelerinde, ebedi yaşamağa erdirilmiş gençler dolaşır;
Tefhim-ul Kuran = Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;
Ümit Şimşek = Etraflarında hiç yaşlanmayan çocuklar dolaşır:
Yaşar Nuri Öztürk = Gencecik uşaklar dolanır çevrelerinde. Sürekli hizmete adanmışlardır.
İskender Ali Mihr = Onların etrafında halidun olan (ölümsüz) gençler dolaşır.
İlyas Yorulmaz = Ölümsüz çocuk hizmetçiler onların çevrelerinde.
بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ
Vâkı’a / 18 -
Bi ekvâbin ve ebârîka ve ke’sin min maîn(maînin).
Diyanet İşleri = (17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kaynağından doldurulmuş şaraplarla dolu taslarla ve ibriklerle ve kadehlerle.
Abdullah Parlıyan = Tertemiz kaynakların şaraplarından doldurulmuş büyük kaplarla, sürahiler ve kadehlerle
Adem Uğur = Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Ahmed Hulusi = Kaynağında dolmuş ibrikler, sürahiler ve kâselerle. . .
Ahmet Tekin = Maîn çeşmesinden, meşrubat pınarlarından, ırmaklarından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle dolaşırlar.
Ahmet Varol = (Şarap) kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Ali Bulaç = Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
Ali Fikri Yavuz = Cennet şarabından dolu sürahiler, ibrikler ve kadehlerle...
Ali Ünal = Cennet şarabından doldurulmuş testiler, sürahiler ve kadehlerle;
Bayraktar Bayraklı = (17-19) Hizmetçileri kadehler, ibrikler ve kaynaktan doldurulmuş bardaklar ile etraflarında devamlı dolaşırlar. Ondan başları ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
Bekir Sadak = (17-21) Olumsuz gencler yanlarinda, bas agrisi ve donmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmus kaseler, ibrikler, kadehler; sececekleri meyveler, arzulayacaklari kus eti ile dolasirlar.
Celal Yıldırım = Kaynaktan (doldurup getirdikleri) küpler, ibrikler ve kadehlerle dönüp dolaşırlar.
Cemal Külünkoğlu = (17-21) Yaşlanmayan delikanlı hizmetçiler, (içmekle) başları ağrıtmayan ve sarhoş etmeyen (içeceklerin) kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle, hem de hoşlarına giden meyveler ve iştahla yiyecekleri kuş etleri ile onların etrafında (servis için) dolanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (17-21) Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
Diyanet Vakfi = Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Edip Yüksel = Kaynaktan doldurulmuş bardaklar, sürahiler ve kadehlerle.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kübler ve ibrıklerle me'ıynden bir piyâle
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Main'den doldurulmuş küpler, ibrikler ve kadehlere,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Gültekin Onan = Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
Harun Yıldırım = Kaynağından testiler, ibrikler ve kadehler,
Hasan Basri Çantay = «Maîn» (kaynağın) dan (dolu) büyük kablarla, ibriklerle ve kadehlerle.
Hayrat Neşriyat = (17-18) (Aynı yaşları üzere) ölümsüz kılınmış çocuklar (ve genç hizmetçiler),pınardan (akan Cennet şerbetleriyle doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehlerle onların (o sâbikunun) etrâfında dolaşır!
İbni Kesir = Main'den büyük kaplarla, ibrikler ve kadehlerle.
Kadri Çelik = Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler.
Muhammed Esed = tertemiz kaynakların suyundan doldurulmuş kaseler, ibrikler ve fincanlarla,
Mustafa İslamoğlu = tarifsiz güzellikte bir kaynaktan doldurulmuş bir o kadar tarifsiz ibrikler ve kadehlerle sunulan (içecekler);
Ömer Nasuhi Bilmen = (17-18) Onların üzerlerine daima aynı halde kalan genç hizmetçiler dolaşır. Çeşmelerden akan şuruplar ile (dolu) destiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile.
Ömer Öngüt = Akıp giden şarap kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Şaban Piriş = Tertemiz kaynağından doldurulmuş ibrikler, testiler ve fincanlarla...
Sadık Türkmen = Testilerle, ibriklerle ve bir kaynaktan doldurulmuş kâselerle...
Seyyid Kutub = Gürül gürül akan bir çeşmeden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Suat Yıldırım = (17-18) Etraflarında, cennet şarabından dolu testiler, sürahiler, kadehlerle, ebedîliğe ermiş çocuklar dolaşıp hizmet ederler.
Süleyman Ateş = Akıp giden şarap kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.
Tefhim-ul Kuran = Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
Ümit Şimşek = Pınarlardan doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehlerle.
Yaşar Nuri Öztürk = Sürahiler, ibrikler ve öz kaynağından içkilerle doldurulmuş kadehler eşliğinde.
İskender Ali Mihr = Akan pınarlardan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve billur kadehler ile.
İlyas Yorulmaz = Ellerindeki bardaklarla, sürahilerle ve pınarlardan doldurulmuş kâselerle dolaşır dururlar.
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ
Vâkı’a / 19 -
Lâ yusaddeûne anhâ ve lâ yunzifûn(yunzifûne).
Diyanet İşleri = (17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = O şaraptan başları da ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
Abdullah Parlıyan = ki, bu şaraptan baş ağrısı da olmaz, akılları da giderilmez.
Adem Uğur = Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
Ahmed Hulusi = Ne başları ağrır ondan ne de şuurları bulanır!
Ahmet Tekin = İçtikçe lezzetleri eksilmez, toplumları perişan edilmez, başları ağrımaz, sarhoş olmazlar, akıllarına zarar gelmez, içtikleri de tükenmez.
Ahmet Varol = Ondan dolayı ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir.
Ali Bulaç = Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
Ali Fikri Yavuz = Ondan başları ağrımaz, sarhoş da olmazlar...
Ali Ünal = –Bu şaraptan ötürü ne baş ağrısı çekerler, ne de sarhoş olurlar.–
Bayraktar Bayraklı = (17-19) Hizmetçileri kadehler, ibrikler ve kaynaktan doldurulmuş bardaklar ile etraflarında devamlı dolaşırlar. Ondan başları ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
Bekir Sadak = (17-21) Olumsuz gencler yanlarinda, bas agrisi ve donmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmus kaseler, ibrikler, kadehler; sececekleri meyveler, arzulayacaklari kus eti ile dolasirlar.
Celal Yıldırım = Ondan ne başlan ağırır, ne de başdönmesi ve bitkinlik meydana gelir.
Cemal Külünkoğlu = (17-21) Yaşlanmayan delikanlı hizmetçiler, (içmekle) başları ağrıtmayan ve sarhoş etmeyen (içeceklerin) kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle, hem de hoşlarına giden meyveler ve iştahla yiyecekleri kuş etleri ile onların etrafında (servis için) dolanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (17-21) Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
Diyanet Vakfi = Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
Edip Yüksel = Ne ara verirler ne de yorulurlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ne başları ağrıtılır ondan ne de irer zevâle
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = bu içkiden ne başları ağrıtılır ne de içtiklerini tüketirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
Gültekin Onan = Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
Harun Yıldırım = Ondan başları da ağrımaz ve akılları da giderilmez.
Hasan Basri Çantay = Ki bundan baş ağrısına uğratılmayacaklar) gibi akılları da giderilmez.
Hayrat Neşriyat = Ondan (o şarabdan) ne başları ağrıtılır, ne de sarhoş olurlar!
İbni Kesir = Ondan baş ağrısına uğratılmayacakları gibi, akılları da giderilmez.
Kadri Çelik = Bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de akılları giderilir.
Muhammed Esed = ne kafalarını dumanlayan ne de onları sarhoş eden (bir su)
Mustafa İslamoğlu = ne baş döndürür ne de sarhoş eder.
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Onlardan baş ağrısına uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar. Ve (o hizmetçiler) ehl-i Cennet'in ihtiyar ettikleri meyveler ile (dolaşırlar).
Ömer Öngüt = Bu şaraptan ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir.
Şaban Piriş = Baş ağrısı vermeyen ve sersemleştirmeyen ..
Sadık Türkmen = Ondan başları ağrımaz ve akılları gitmez.
Seyyid Kutub = Bu içki ne başlarını ağrıtır, ne de sarhoş eder.
Suat Yıldırım = Bu içkiden ötürü baş ağrısı çekmezler, sarhoş da olmazlar.
Süleyman Ateş = (Bir şarap ki) Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
Tefhim-ul Kuran = Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
Ümit Şimşek = O şaraptan ne başları ağrır, ne sarhoş olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne başları döner ondan ne de akılları karışır.
İskender Ali Mihr = Ondan (o şaraptan) başları ağrımaz ve sarhoş olmazlar.
İlyas Yorulmaz = İçtiklerinden dolayı ne başları döndürülür, nede sarhoş olurlar.
وَفَاكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ
Vâkı’a / 20 -
Ve fâkihetin mimmâ yetehayyerûn(yetehayyerûne).
Diyanet İşleri = (17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Beğendikleri meyvelerden.
Abdullah Parlıyan = Seçip beğenebilecekleri her türlü meyveler
Adem Uğur = (Onlara) beğendikleri meyveler,
Ahmed Hulusi = Tercih edecekleri meyve;
Ahmet Tekin = Hizmetkârlar, Cennet ehlinin beğendikleri meyvalarla dolaşırlar.
Ahmet Varol = Bir de beğenip seçtikleri meyvalar.
Ali Bulaç = Arzulayıp seçecekleri meyveler,
Ali Fikri Yavuz = Bir de seçtikleri meyvelerle,
Ali Ünal = Bir de, seçip arzu edecekleri her türlü meyvelerle;
Bayraktar Bayraklı = (20-21) Tercih ettikleri meyveler ile, canlarının çektiği kuş etleri ile nimetlendirilirler,
Bekir Sadak = (17-21) Olumsuz gencler yanlarinda, bas agrisi ve donmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmus kaseler, ibrikler, kadehler; sececekleri meyveler, arzulayacaklari kus eti ile dolasirlar.
Celal Yıldırım = Ve bir de seçip beğenecekleri meyvalar;
Cemal Külünkoğlu = (17-21) Yaşlanmayan delikanlı hizmetçiler, (içmekle) başları ağrıtmayan ve sarhoş etmeyen (içeceklerin) kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle, hem de hoşlarına giden meyveler ve iştahla yiyecekleri kuş etleri ile onların etrafında (servis için) dolanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (17-21) Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
Diyanet Vakfi = (Onlara) beğendikleri meyveler,
Edip Yüksel = Ve beğendikleri meyveler...
Elmalılı Hamdi Yazır = Meyve beğendiklerinden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Meyve beğendiklerinden,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Beğendikleri meyvalar,
Gültekin Onan = Arzulayıp seçecekleri meyveler,
Harun Yıldırım = Arzulayıpseçecekleri meyveler,
Hasan Basri Çantay = Beğeneceklerinden (türlü) meyve (ler),
Hayrat Neşriyat = Ve beğenmekte olduklarından (her türlü) meyve!
İbni Kesir = Beğenecekleri meyveler,
Kadri Çelik = Arzulayıp seçecekleri meyveler.
Muhammed Esed = ve seçebilecekleri her çeşit meyveyle,
Mustafa İslamoğlu = Ve her tür meyve ve kuruyemiş seçeneği...
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Onlardan baş ağrısına uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar. Ve (o hizmetçiler) ehl-i Cennet'in ihtiyar ettikleri meyveler ile (dolaşırlar).
Ömer Öngüt = Beğendikleri meyveler.
Şaban Piriş = Beğendiklerinden meyveler..
Sadık Türkmen = Beğenip seçtikleri meyveler.
Seyyid Kutub = Hoşlarına giden meyvalarla,
Suat Yıldırım = Bir de... tercih edecekleri meyveler...
Süleyman Ateş = Beğendikleri meyva(lar),
Tefhim-ul Kuran = Arzulayıp seçecekleri meyveler,
Ümit Şimşek = Ve beğendikleri meyvelerle,
Yaşar Nuri Öztürk = Ve meyveler, gönüllerince seçtiklerinden.
İskender Ali Mihr = Ve arzu ettikleri meyvelerden.
İlyas Yorulmaz = Kendilerinin seçtikleri meyveler.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
Vâkı’a / 21 -
Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn(yeştehûne).
Diyanet İşleri = (17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = İstedikleri kuş etlerinden sunulur onlara.
Abdullah Parlıyan = ve canlarının çektiği her cinsten kuş eti
Adem Uğur = Canlarının çektiği kuş etleri,
Ahmed Hulusi = Canlarının çektiği kuş eti;
Ahmet Tekin = Onların canlarının çektiği kuş etleriyle dolaşırlar.
Ahmet Varol = Ve canlarının çektiği kuş eti (ile de dolaşırlar).
Ali Bulaç = Canlarının çektiği kuş eti.
Ali Fikri Yavuz = Ve arzu ettikleri kuş etleri ile (hizmetçiler etraflarında dolanır.)
Ali Ünal = Canlarının çektiği her türden kuş etleriyle.
Bayraktar Bayraklı = Onların canlarının çektiği kuş etleriyle dolaşırlar.
Bekir Sadak = (17-21) Olumsuz gencler yanlarinda, bas agrisi ve donmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmus kaseler, ibrikler, kadehler; sececekleri meyveler, arzulayacaklari kus eti ile dolasirlar.
Celal Yıldırım = Canlarının çektiği cinsten kuş eti;
Cemal Külünkoğlu = (17-21) Yaşlanmayan delikanlı hizmetçiler, (içmekle) başları ağrıtmayan ve sarhoş etmeyen (içeceklerin) kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle, hem de hoşlarına giden meyveler ve iştahla yiyecekleri kuş etleri ile onların etrafında (servis için) dolanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (17-21) Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.
Diyanet Vakfi = Canlarının çektiği kuş eti.
Edip Yüksel = Ve canlarının çektiği kuş eti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kuş eti istediklerinden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kuş eti istediklerinden,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kuş eti, içlerinin çektiğinden.
Gültekin Onan = Canlarının çektiği kuş eti.
Harun Yıldırım = Ve canlarının çektiği kuş eti.
Hasan Basri Çantay = İştahlanacaklarından kuş et (ler) i ile (etraflarında dolanırlar).
Hayrat Neşriyat = Ve canlarının çekmekte olduğundan kuş eti!
İbni Kesir = Kuş eti, içlerinin çektiğinden.
Kadri Çelik = Canlarının çektiği kuş etleri..
Muhammed Esed = ve canlarının çekebileceği her çeşit kuş etiyle.
Mustafa İslamoğlu = Ve canlarının çektiğinden tarifsiz lezzette kuş etleri...
Ömer Nasuhi Bilmen = (21-22) Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşırlar). (Ve orada) Pek güzel gözlü huriler de (vardır).
Ömer Öngüt = Ve kuş eti iştahlarınca beğendiklerinden.
Şaban Piriş = Canlarının çektiği kuş etleri..
Sadık Türkmen = Canlarının çektiği kuş eti.
Seyyid Kutub = İştahla yiyecekleri kuş etleri ile,
Suat Yıldırım = Canlarının çektiği kuş etleri.
Süleyman Ateş = Canlarının çektiği kuş etleri..
Tefhim-ul Kuran = Canlarının çektiği kuş eti.
Ümit Şimşek = İştahla yiyecekleri kuş etleri ile,
Yaşar Nuri Öztürk = Canlarının istediği kuş etleri...
İskender Ali Mihr = Ve canlarının çektiği kuş etlerinden (sunulur).
İlyas Yorulmaz = Canlarının çektiği kuş etleri.
وَحُورٌ عِينٌ
Vâkı’a / 22 -
Ve hûrun înun.
Diyanet İşleri = (22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara kara gözlü hûriler de var ki.
Abdullah Parlıyan = (21-22) Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşırlar). (Ve orada) Pek güzel gözlü huriler de (vardır).
Adem Uğur = İri gözlü hûriler,
Ahmed Hulusi = Ve Hur-i Iyn (net görüşlü {biyolojik gözün sınırlamalarıyla kayıtlı olmayan} eşler {birkaç beden}; şuur yapı olan "insan"ın özelliklerini yaşatacak, eşi olan bedenler. Tek bilincin tasarrufundaki birden çok bedenle yaşama süreci. A. H. ).
Ahmet Tekin = İri, güzel gözlü hûriler vardır.
Ahmet Varol = (Orada) iri gözlü huriler (vardır).
Ali Bulaç = Ve iri gözlü huriler,
Ali Fikri Yavuz = Onlar için, iri gözlü (güzel yüzlü) hûriler de var;
Ali Ünal = Ve, gözleri eşsiz güzellikte pak hanımlar,
Bayraktar Bayraklı = (22-24) Yaptıklarına karşılık olarak orada sedefteki inciler gibi güzel gözlü eşler de vardır.
Bekir Sadak = (22-24) Islediklerine karsilik olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gozluler vardir. Orada bos ve gunaha sokacak bir soz duymazlar.
Celal Yıldırım = Ve iri kara gözlü eşler ki,
Cemal Külünkoğlu = (22-24) (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (vardır).
Diyanet İşleri (eski) = (22-24) İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
Diyanet Vakfi = (22-23) Saklı inciler gibi, iri gözlü hûriler,
Edip Yüksel = Güzel eşler...
Elmalılı Hamdi Yazır = Huri ıyn
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = iri gözlü huriler,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İri gözlü hûriler,
Gültekin Onan = Ve iri gözlü huriler,
Harun Yıldırım = Ve iri gözlü huriler,
Hasan Basri Çantay = (Orada) şahin gözlü huurîler de (vardır),
Hayrat Neşriyat = Bir de iri (güzel) gözlü hûriler!
İbni Kesir = Şahin gözlü huriler de;
Kadri Çelik = Ve iri gözlü beyaz tenliler.
Muhammed Esed = Ve en güzel gözlü saf ve temiz eşler (yanlarında olacak),
Mustafa İslamoğlu = Ve kusursuz bakışlı temiz eşler;
Ömer Nasuhi Bilmen = (21-22) Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşırlar). (Ve orada) Pek güzel gözlü huriler de (vardır).
Ömer Öngüt = Onlar için ceylan gözlü huriler vardır.
Şaban Piriş = Ve iri gözlü huriler..
Sadık Türkmen = Ve en güzel gözlü eşler;
Seyyid Kutub = Onlara iri gözlü huriler sunulur,
Suat Yıldırım = (22-23) Ve gün görmemiş saklı inciler gibi güzel eşler...
Süleyman Ateş = İri gözlü hûriler,
Tefhim-ul Kuran = Ve iri gözlü huriler,
Ümit Şimşek = Bir de güzel gözlü eşler vardır:
Yaşar Nuri Öztürk = Ve genç kadınlar, iri ve siyah gözlü.
İskender Ali Mihr = Ve harika güzel gözlü huriler (vardır).
İlyas Yorulmaz = Görünüşleri çok güzel (ölümsüz çocuk) hizmetçiler ki.
كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ
Vâkı’a / 23 -
Ke emsâlil lu’luil meknûn(meknûni).
Diyanet İşleri = (22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sanki haznelerde saklanmış inciler.
Abdullah Parlıyan = kabuğunda saklı inciler gibi.
Adem Uğur = Saklı inciler gibi.
Ahmed Hulusi = Saklı (sedefte büyümüş) incilerin misali gibi (Esmâ hakikatinden oluşmuş ve o özelliklerin açığa çıkışı olan insan şuurundan var olmuş Allâh yaratısı bedenler).
Ahmet Tekin = Gün yüzü görmemiş saklı inciler misalidirler.
Ahmet Varol = Saklı inciler benzeri.
Ali Bulaç = Sanki saklı inciler gibi;
Ali Fikri Yavuz = Gün görmemiş inci emsali...
Ali Ünal = Sedeflerinde saklı inciler gibi,
Bayraktar Bayraklı = (22-24) Yaptıklarına karşılık olarak orada sedefteki inciler gibi güzel gözlü eşler de vardır.
Bekir Sadak = (22-24) Islediklerine karsilik olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gozluler vardir. Orada bos ve gunaha sokacak bir soz duymazlar.
Celal Yıldırım = Sedefinde saklı inciller misâli..
Cemal Külünkoğlu = (22-24) (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (vardır).
Diyanet İşleri (eski) = (22-24) İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
Diyanet Vakfi = (22-23) Saklı inciler gibi, iri gözlü hûriler,
Edip Yüksel = Korunmuş inciler gibi...
Elmalılı Hamdi Yazır = Saklı inci timsalleri gibi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = saklı inciler gibi,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Saklı inciler gibi,
Gültekin Onan = Sanki saklı inciler gibi;
Harun Yıldırım = Sarmalanıpgizlenmiş inciler misali.
Hasan Basri Çantay = saklı inci timsâlleri gibi.
Hayrat Neşriyat = (Sadeflerinde) saklı inciler gibi!
İbni Kesir = Saklı inci misali.
Kadri Çelik = Sanki (sedefte) saklı inciler gibi.
Muhammed Esed = kabuklarının içinde saklı bulunan inciler gibi.
Mustafa İslamoğlu = gün görmemiş inciler gibi...
Ömer Nasuhi Bilmen = (23-24) Saklı inci emsali gibi (pek latiftirler). İşler oldukları güzel amellerine mükâfaat olarak (bu nîmetlere nâil olacaklardır).
Ömer Öngüt = Gün görmemiş inciler gibi.
Şaban Piriş = Sanki sedef içindeki inciler.. gibi
Sadık Türkmen = Sedefte gizlenmiş inciler gibi!
Seyyid Kutub = Tıpkı sedefteki inciler gibi.
Suat Yıldırım = (22-23) Ve gün görmemiş saklı inciler gibi güzel eşler...
Süleyman Ateş = Saklı inciler gibi;
Tefhim-ul Kuran = Sanki saklı inciler gibi;
Ümit Şimşek = Saklı inciler gibi.
Yaşar Nuri Öztürk = (22-24) (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (vardır).
İskender Ali Mihr = Sanki saklanmış inci tanesi gibi.
İlyas Yorulmaz = Saklı inciler gibi.
جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Vâkı’a / 24 -
Cezâen bi mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = (Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.)
Abdulbaki Gölpınarlı = Yaptıklarına karşılık.
Abdullah Parlıyan = Bütün bunlar, dünyada işlediklerinin bir karşılığıdır.
Adem Uğur = Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).
Ahmed Hulusi = Yaptıklarının cezası (sonucu)!
Ahmet Tekin = Bunlar Cennet ehlinin işledikleri devamlı, bilinçli amellerin mükâfatıdır.
Ahmet Varol = Yaptıklarına karşılık olarak.
Ali Bulaç = Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
Ali Fikri Yavuz = (Bütün bunlar, cennetliklerin) işledikleri amellere mükâfat içindir.
Ali Ünal = (Dünyada) yaptıkları güzel işlere mükâfat olarak.
Bayraktar Bayraklı = (22-24) Yaptıklarına karşılık olarak orada sedefteki inciler gibi güzel gözlü eşler de vardır.
Bekir Sadak = (22-24) Islediklerine karsilik olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gozluler vardir. Orada bos ve gunaha sokacak bir soz duymazlar.
Celal Yıldırım = (Bütün bunlar) işlediklerinin karşılığı..
Cemal Külünkoğlu = (22-24) (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (vardır).
Diyanet İşleri (eski) = (22-24) İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
Diyanet Vakfi = Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).
Edip Yüksel = Yapmış olduklarına bir karşılık olarak verilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşledikleri amellere mükâfat için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = işledikleri amellere mükafat için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yaptıklarına karşılık olarak verilir.
Gültekin Onan = Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
Harun Yıldırım = Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere.
Hasan Basri Çantay = (Bunlar mukarreblerin) işledikleri iyi amel (ve hareket) lere bir mükâfat olarak (yapılır).
Hayrat Neşriyat = (Dünyada iken) yapmakta olduklarına karşılık olarak!
İbni Kesir = Yapmakta olduklarına karşılık olarak.
Kadri Çelik = Yapmakta olduklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur).
Muhammed Esed = (Hayatta iken) yaptıklarının bir ödülü (olacak bu).
Mustafa İslamoğlu = Önceden yaptıklarının bir ödülü olacak (bunlar);
Ömer Nasuhi Bilmen = (23-24) Saklı inci emsali gibi (pek latiftirler). İşler oldukları güzel amellerine mükâfaat olarak (bu nîmetlere nâil olacaklardır).
Ömer Öngüt = İşledikleri amellerine karşılık olarak.
Şaban Piriş = Yaptıklarına karşılık mükafat olarak..
Sadık Türkmen = Yapmış olduklarına bir karşılık olarak!
Seyyid Kutub = Yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak,
Suat Yıldırım = Bütün bunlar dünyada yaptıkları güzel işlere mükâfat olarak verilecek.
Süleyman Ateş = Yaptıklarına karşılık olarak.
Tefhim-ul Kuran = Yapmakta olduklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
Ümit Şimşek = Bütün bunlar, onların yaptıklarına bir ödüldür.
Yaşar Nuri Öztürk = Yaptıklarına karşılık olarak.
İskender Ali Mihr = Yapmış olduklarının mükâfatı olarak.
İlyas Yorulmaz = (Bunlar) Yaptıklarının karşılığında verilen mükafaatlar.
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا
Vâkı’a / 25 -
Lâ yesmeûne fîhâ lagven ve lâ te’sîmâ(te’sîmen).
Diyanet İşleri = Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Orada boş ve çirkin bir söz de duymazlar, günaha âit bir söz de.
Abdullah Parlıyan = Orada ne boş konuşmalar duyacaklar, ne de günaha yönelen bir çağrı.
Adem Uğur = Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.
Ahmed Hulusi = Orada ne boş laf duyarlar ve ne de suç kavramı!
Ahmet Tekin = Orada, bâtıl, yalan, taahhüde sadakatsizlik, boş, manasız, çirkin söz ve birbirlerine günah işletecek davet işitmezler.
Ahmet Varol = Orada ne boş bir söz ne de günâha götürücü söz duyarlar.
Ali Bulaç = Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.
Ali Fikri Yavuz = Onlar cennetde ne bir boş lâf işitirler, ne de bir hezeyan.
Ali Ünal = Orada ne bir boş, manâsız söz işitirler, ne de günaha girmelerine sebep olacak bir söz.
Bayraktar Bayraklı = (25-26) Karşılıklı selâmlaşmadan başka, orada boş ve günah söz duymazlar.
Celal Yıldırım = Orada boş-anlamsız söz işitmezler ;
Cemal Külünkoğlu = (25-26) Orada ne boş konuşmalar duyarlar, ne de günaha yönelten bir çağrı. Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.
Diyanet İşleri (eski) = Sadece selama karşılık selam sözü işitirler.
Diyanet Vakfi = Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.
Edip Yüksel = Orada ne bir saçmalık, ne de günaha sokan bir söz işitmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ne bir boş lâf işidirler orada ne de bir te'sîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Orada ne boş bir laf işitirler, ne de günaha sokan bir söz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.
Gültekin Onan = Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.
Harun Yıldırım = Orada ne batıl ne de günahı gerektiren bir söz işitirler.
Hasan Basri Çantay = Onlar orada ne boş bir lâf, ne de günâha sokacak bir şey işitmezler.
İbni Kesir = Orada ne boş bir laf, ne de günaha sokacak birşey işitmezler.
Kadri Çelik = Orada ne saçma ve boş bir söz işitirler, ne de kimseye günah isnat edilir.
Muhammed Esed = Orada ne boş konuşmalar duyacaklar, ne de günaha yönelten bir çağrı,
Mustafa İslamoğlu = orada ne bir boş laf ne de kınanma duyacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (25-26) Orada ne bir boş lâf ve ne de günaha sokacak bir şey işitmezler. Ancak bir söz işitirler (ki, o da) selâmdan ibarettir
Ömer Öngüt = Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
Şaban Piriş = Orada boş ve günaha sokacak bir söz işitmezler
Sadık Türkmen = Orada duymazlar; ne boş, ne de günaha yol açan bir söz!
Seyyid Kutub = Orada ne boş ve ne günah içerikli bir söz işitirler.
Suat Yıldırım = Onlar cennette ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir laf işitmezler.
Süleyman Ateş = Orada ne boş bir söz ve ne de günâha sokan bir laf işitirler.
Tefhim-ul Kuran = Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne de günaha sokma.
Ümit Şimşek = Orada boş veya günah bir söz işitmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne boş bir laf işitirler orada ne de günaha sokacak bir şey.
İskender Ali Mihr = Orada boş bir söz işitmezler ve günaha girmezler.
İlyas Yorulmaz = Orada asla boş ve yanlış çirkin sözler duymazlar.
إِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا
Vâkı’a / 26 -
İllâ kîlen selâmen selâmâ(selâmen).
Diyanet İşleri = Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak, esenlik size, esenlik denir.
Abdullah Parlıyan = Duydukları ve duyacakları söz yalnızca: “Selam, selam”dır.
Adem Uğur = Söylenen, yalnızca "selâm, selâm" dır.
Ahmed Hulusi = Sadece "Selâm, Selâm" denilir (Selâm isminin işaret ettiği özellik daim olsun; anlamında).
Ahmet Tekin = Söylenen yalnızca: 'Selâm size, selâmette olun, selâmete erdiniz.''Selâm size, selâmette olun selâmete erdiniz'dir.
Ahmet Varol = Sadece: 'Selâm, selâm' (sözü duyarlar).
Ali Bulaç = Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam."
Ali Fikri Yavuz = Ancak bir söz işitirler: Selâm... (birbirleriyle selâmlaşır dururlar).
Ali Ünal = İşittikleri ancak selâm, arkasından yine selâmdır.
Bayraktar Bayraklı = (25-26) Karşılıklı selâmlaşmadan başka, orada boş ve günah söz duymazlar.
Bekir Sadak = Sadece selama karsilik selam sozu isitirler.
Celal Yıldırım = Ancak «selâm !. Selâm !.» sözü işitilir.
Cemal Külünkoğlu = (25-26) Orada ne boş konuşmalar duyarlar, ne de günaha yönelten bir çağrı. Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.
Diyanet İşleri (eski) = Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!
Diyanet Vakfi = Söylenen, yalnızca «selâm, selâm»dır.
Edip Yüksel = Sadece, 'Selam, selam,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ancak bir kelâm: Selâmen selâm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Tek işittikleri söz: «Selam, selam!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Duydukları söz, yalnız «selam», «selam» dır.
Gültekin Onan = Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam."
Harun Yıldırım = “Selam selam” diye bir sözden başka.
Hasan Basri Çantay = Yalınız bir söz (işidirler ki oda) «Selâm, selâm» dir.
Hayrat Neşriyat = Ancak bir söz (işitirler ki, o da): 'Selâm (olsun!), selâm (olsun)!'dur.
İbni Kesir = Yalnız selama karşılık; selam, denir.
Kadri Çelik = Yalnızca bir söz (işitirler:) “Selam, selam!”
Muhammed Esed = ama sadece iç sükuneti ve barış müjdesi.
Mustafa İslamoğlu = sadece denilecek ki: "Mutluluklar!.. Mutluluklar!.."
Ömer Nasuhi Bilmen = (25-26) Orada ne bir boş lâf ve ne de günaha sokacak bir şey işitmezler. Ancak bir söz işitirler (ki, o da) selâmdan ibarettir
Ömer Öngüt = Sadece selâma karşılık selâm sözü işitirler.
Şaban Piriş = Yalnızca söylenen: -Selam, selamdır!
Sadık Türkmen = Dedikleri yalnızca: “Selâm, selâm!”dır.
Seyyid Kutub = İşittikleri tek söz «selâm, selâm» dır.
Suat Yıldırım = İşittikleri söz, hep: "Selâm! selâm!" sesleridir.
Süleyman Ateş = Duydukları söz, yalnız "Selâm, selâm" dır.
Tefhim-ul Kuran = Yalnızca bir söz (işitirler:) «Selam, selam.»
Ümit Şimşek = İşittikleri hep esenlik, hep esenliktir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sadece "selam, selam!" denir.
İskender Ali Mihr = Sadece selâm, selâm sözü söylenir.
İlyas Yorulmaz = Yalnızca “Selam ile güvenlik içinde olun” sözlerini işitirler.
وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ
Vâkı’a / 27 -
Ve ashâbul yemîni mâ ashâbul yemîn(yemîni).
Diyanet İşleri = Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sağ taraf ehli, ama ne de sağ taraf ehli.
Abdullah Parlıyan = Hesabı sağ taraflarından görülenler, ne mutlu kimselerdir onlar veya kimdir bu hesabı sağdan görülenler
Adem Uğur = Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
Ahmed Hulusi = Ashab-ı Yemîn (sağcılar, iman edenler) ne ashab-ı yemîndir!
Ahmet Tekin = Sağduyulu hareket ederek Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, birbirlerine, sabrederek mücadeleyi, merhametli davranmayı tavsiye edenler, güçlü hale gelenler, hayırlı sonuca kavuşanlar! Ne mutlu, sağduyulu hareket edip hayırlı sonuca kavuşanlara!
Ahmet Varol = Sağ ashabı ne (mutludurlar) o sağ ashabı!
Ali Bulaç = "Ashab-ı Yemin", ne (kutludur o) "Ashab-ı Yemin."
Ali Fikri Yavuz = Sağcılar (amel defterleri sağ ellerine verilenler), ne mutlu sağcılar!...
Ali Ünal = Ve Ashabı yemîn (yümün ve bereket ehli) ki, ne yümün ve bereket ehlidir onlar!
Bayraktar Bayraklı = Sağdakiler; nedir sağdakilerin görecekleri karşılık?
Bekir Sadak = Defterleri sagdan verilenler; ne mutlu o sagcilara!
Celal Yıldırım = Meymenetliler, ne mutludur meymenetliler!.
Cemal Külünkoğlu = Ahiret mutluluğuna erenler (amel defterleri sağ ellerine verilenler) var ya, ne mutlu o defterleri sağ ellerine verilenlere!
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
Edip Yüksel = Sağ tarafta olanlar sağ tarafta olacaklar!
Elmalılı Hamdi Yazır = Ashabı yemîn ise ne Ashab-ı yemîn!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sağın adamları ise, ne sağın adamları!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sağın adamları, nedir o sağın adamları!
Gültekin Onan = 'Ashab-ı Yemin', ne (kutludur o) 'Ashab-ı Yemin'.
Harun Yıldırım = Ashabu’lYemin, nedir Ashabu’lYemin.
Hasan Basri Çantay = Sağcılar: Onlar ne (mutlu) sağcılardır!
Hayrat Neşriyat = Ashâb-ı Yemîn (amel defterleri sağ eline verilenler) ise, ne (mutlu o) Ashâb-ı Yemîn(e)!
İbni Kesir = Sağcılar; ne bahtiyardır o sağcılar.
Kadri Çelik = Defterleri sağdan verilenler; nedir defterleri sağdan verilenler?
Muhammed Esed = Dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlara gelince, nedir bu dürüst ve erdemli hayat sürenler(in ödülü)?
Mustafa İslamoğlu = Bahtiyar kesime gelince: nedir o bahtiyar kesimin (ödülü)?
Ömer Nasuhi Bilmen = (27-28) Ashâb-ı Yemîn ise, nedir Ashâb-ı Yemîn? Dikensiz kiraz ağaçları (altında)dırlar.
Ömer Öngüt = Defterleri sağdan verilenler, ne mutlu o sağcılara!
Şaban Piriş = Sağ tarafta olanlar, ne mutlu sağ tarafta olanlara!
Sadık Türkmen = Kitabi sağından verilenler; nedir o, kitabı sağından verilenler?
Seyyid Kutub = Defterleri sağdan verilenler. Ne mutlu onlara!
Suat Yıldırım = Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur onlar!
Süleyman Ateş = Sağın adamları, nedir o sağın adamları!
Tefhim-ul Kuran = «Ashab-ı Yemin», ne (kutludur o) «Ashab-ı Yemin.»
Ümit Şimşek = Ashab-ı Yemin ki ne mutlu kimselerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Uğur ve mutluluk yâranı. Nedir uğur ve mutluluk yâranı?
İskender Ali Mihr = Ashabı yemin [yemin sahipleri, amel defterleri (hayat filmleri) sağından verilenler], (ama) ne ashabı yemin!
İlyas Yorulmaz = Mutluluğu hak edenler. Mutluluğu hak edenler ne kadar mutludurlar.
فِي سِدْرٍ مَّخْضُودٍ
Vâkı’a / 28 -
Fî sidrin mahdûd(mahdûdin).
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dikensiz sedir ağaçlarıyla.
Abdullah Parlıyan = Dikensiz kirazlar,
Adem Uğur = Düzgün kiraz ağacı,
Ahmed Hulusi = Meyveleriyle sidre ağacı içinde,
Ahmet Tekin = Dalbastı kirazlar arasındadırlar.
Ahmet Varol = Dikensiz kiraz ağacı,
Ali Bulaç = Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),
Ali Fikri Yavuz = Onlar, dal bastı kirazlar,
Ali Ünal = Etraflarında dikensiz, dal bastı kirazlar,
Bayraktar Bayraklı = (28-33) Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = Dikensiz kiraz,
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = Düzgün kiraz ağacı,
Edip Yüksel = Dikensiz meyve ağaçları,
Elmalılı Hamdi Yazır = Dal bastı kirazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dalbastı kirazlar,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dalbastı kirazlar,
Gültekin Onan = Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),
Harun Yıldırım = Dikensiz sedir ağaçlarının altında,
Hasan Basri Çantay = Dikensiz kiraz,
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Dikensiz kiraz,
Kadri Çelik = Onlar dikensiz sedir ağaçları yanındadırlar.
Muhammed Esed = (Onlar,) meyve dolu sidre ağaçları arasında (bulacaklar kendilerini),
Mustafa İslamoğlu = Dikenlerinin yerini meyvelerin aldığı upuzun Sidr ağaçları arasında,
Ömer Nasuhi Bilmen = (27-28) Ashâb-ı Yemîn ise, nedir Ashâb-ı Yemîn? Dikensiz kiraz ağaçları (altında)dırlar.
Ömer Öngüt = Onlar dikensiz kirazlar,
Şaban Piriş = Kiraz ağaçlarında..
Sadık Türkmen = Dikensiz meyve dolu kiraz ağaçları arasında,
Seyyid Kutub = Onlar dikensiz sedir ağaçları,
Suat Yıldırım = Dalbastı kirazlar,
Süleyman Ateş = (Onlar) Dikensiz kirazlar,
Tefhim-ul Kuran = Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),
Ümit Şimşek = Dikensiz ağaçlar,
Yaşar Nuri Öztürk = Dikensiz kirazlar,
İskender Ali Mihr = (Ashabı yemin), dikensiz sedir ağaçları arasında.
İlyas Yorulmaz = (Onlar) Dikensiz ağaçlar.
وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ
Vâkı’a / 29 -
Ve talhın mendûd(mendûdin).
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve meyveleri birbirine yaslanıp istiflenmiş muz ağaçlarıyla dolu bir yerdedir onlar.
Abdullah Parlıyan = meyveleri kat kat olmuş muzlar,
Adem Uğur = Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,
Ahmed Hulusi = Meyveleri istiflenmiş muz ağacı. . .
Ahmet Tekin = Akasyalar, muz bahçeleri içindedirler.
Ahmet Varol = Meyva yüklü muz ağacı,
Ali Bulaç = Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,
Ali Fikri Yavuz = Dolgun salkımlı muzlar altında;
Ali Ünal = Ve dolgun salkımlarıyla muzlar,
Bayraktar Bayraklı = (28-33) Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = Salkım salkım muzlar,
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,
Edip Yüksel = Salkımları sarkmış muz ağaçları,
Elmalılı Hamdi Yazır = Sıvama muzlar içinde
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = salkım muzlar içinde,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Meyva dizili muzlar,
Gültekin Onan = Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,
Harun Yıldırım = Meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında,
Hasan Basri Çantay = meyveleri tıklım tıklım muz ağaç (lar) ı,
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Salkımları sarkmış muz ağaçları,
Kadri Çelik = Üst üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları yanında.
Muhammed Esed = çiçeklerle bezenmiş akasyalar,
Mustafa İslamoğlu = yine çok gövdeli, misk kokulu ve parıltılı Muğaylan ağaçları,
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve meyveleri kat kat olmuş muz ağaçları (altında)dırlar.
Ömer Öngüt = Salkımları sarkmış muz ağaçları,
Şaban Piriş = Salkım salkım muz ağaçlarında..
Sadık Türkmen = Dalları sarkmış dizili muzlar arasında,
Seyyid Kutub = Meyva yüklü muz ağaçları arasında,
Suat Yıldırım = Dolgun salkımlı muzlar,
Süleyman Ateş = (Kökünden tepesine kadar) meyva dizili muzlar,
Tefhim-ul Kuran = Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,
Ümit Şimşek = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
İskender Ali Mihr = Ve meyveleri kat kat dizili muz ağaçları (arasında).
İlyas Yorulmaz = Dizi dizi muz ağaçları.
وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ
Vâkı’a / 30 -
Ve zıllin memdûd(memdûdin).
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve uzayıp giden bir gölgelik.
Abdullah Parlıyan = uzayıp giden gölgeler,
Adem Uğur = Uzamış gölgeler,
Ahmed Hulusi = Yayılmış (sonsuz) gölgede,
Ahmet Tekin = Uzun, koyu gölgelerdedirler.
Ahmet Varol = Uzayıp giden gölge,
Ali Bulaç = Yayılıp uzanmış gölgeler,
Ali Fikri Yavuz = Ve yaygın bir gölgede,
Ali Ünal = Uzayıp giden gölgelerde,
Bayraktar Bayraklı = (28-33) Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = Yaygın gölgeler,
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = Uzamış gölgeler,
Edip Yüksel = Uzamış gölgeler,
Elmalılı Hamdi Yazır = Memdud bir saye
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = uzamış bir gölge,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Uzamış gölgeler,
Gültekin Onan = Yayılıp uzanmış gölgeler,
Harun Yıldırım = Yayılıpuzanmış gölgelerde,
Hasan Basri Çantay = yayılmış (daimî) gölge (ler),
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Yayılmış gölge,
Kadri Çelik = Yayılıp uzanmış gölgelerde.
Muhammed Esed = genişçe yayılmış gölgeler,
Mustafa İslamoğlu = ve uzayıp giden serin gölgeler
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yayılmış gölgededirler.
Ömer Öngüt = Uzamış gölgeler altındadırlar.
Şaban Piriş = Yayılmış gölgede..
Sadık Türkmen = Yayılıp uzamış gölgeler altında,
Seyyid Kutub = Kesintisiz gölgeler altında,
Suat Yıldırım = Yayılmış gölgeler...
Süleyman Ateş = Uzamış gölge(ler),
Tefhim-ul Kuran = Yayılıp uzanmış gölgeler,
Ümit Şimşek = Sürekli gölgeler altında,
Yaşar Nuri Öztürk = Uzayan gölgeler,
İskender Ali Mihr = Ve uzayan gölgeler (içinde).
İlyas Yorulmaz = Uzatılmış gölgeler.
وَمَاء مَّسْكُوبٍ
Vâkı’a / 31 -
Ve mâin meskûb(meskûbin).
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve çağlaya çağlaya akan sular.
Abdullah Parlıyan = fışkırıp çağlayarak akan sular
Adem Uğur = Çağlayarak akan sular,
Ahmed Hulusi = Çağlayarak dökülüp akan bir suda,
Ahmet Tekin = Çağlayan suların kenarındadırlar.
Ahmet Varol = Sürekli akan su,
Ali Bulaç = Durmaksızın akan su(lar);
Ali Fikri Yavuz = Çağlayan bir su kenarında,
Ali Ünal = Çağlayarak akan suların başlarında;
Bayraktar Bayraklı = (28-33) Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = Devamlı akan sular,
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = Çağlayarak akan sular,
Edip Yüksel = Fışkıran sular,
Elmalılı Hamdi Yazır = Durmaksızın akan su(lar);
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = çağlayan bir su,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Fışkıran sular.
Gültekin Onan = Durmaksızın akan su(lar);
Harun Yıldırım = Ve sürekli akan su yanında,
Hasan Basri Çantay = dâima akan su (lar),
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Çağlayan su,
Kadri Çelik = Durmaksızın akan suda.
Muhammed Esed = fışkıran sular,
Mustafa İslamoğlu = ve çağlayanlar...
Ömer Nasuhi Bilmen = (31-32) Ve çağlayıp akar bir su (başında)dırlar. Ve pek çok meyveli bir yerdedirler.
Ömer Öngüt = Çağlayarak akan sular kenarlarındadırlar.
Şaban Piriş = Çağlayan sularda..
Sadık Türkmen = Çağlayarak akan su kenarında
Seyyid Kutub = Çağlayan akarsu boylarında,
Suat Yıldırım = Şarıl şarıl akan sular...
Süleyman Ateş = Fışkıran sular,
Tefhim-ul Kuran = Durmaksızın akan su(lar);
Ümit Şimşek = Çağlayan su başlarında,
Yaşar Nuri Öztürk = Akıp dökülen sular,
İskender Ali Mihr = Ve çağlayan sular (arasında).
İlyas Yorulmaz = Fışkırtılmış sular.
وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ
Vâkı’a / 32 -
Ve fâkihetin kesîrah(kesîretin)
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve birçok meyveler.
Abdullah Parlıyan = ve birçok meyvalar ki,
Adem Uğur = Sayısız meyveler içindedirler;
Ahmed Hulusi = Pek çok meyve (türü) içinde,
Ahmet Tekin = Bol meyvalar arasındadırlar.
Ahmet Varol = Çok miktarda meyva,
Ali Bulaç = Ve (daha) birçok meyveler arasında,
Ali Fikri Yavuz = (32-33) Ve tükenmeyen, yenmesi yasaklanmıyan birçok meyveler arasında,
Ali Ünal = Ve bol bol meyveler;
Bayraktar Bayraklı = (28-33) Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = (32-33) Eksilmeyen, sonu gelmeyen, alıkonmayan birçok meyvalar arasında ;
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = (32-33) Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler;
Edip Yüksel = Ve bol meyveler içindedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir çok meyve
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = bir çok meyve,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Pek çok meyva arasında,
Gültekin Onan = Ve (daha) birçok meyveler arasında,
Harun Yıldırım = Ve birçok meyveler arasında,
Hasan Basri Çantay = (32-33) (hiçbir zaman) kesil (ib tüken) meyen, yasak da edilmeyen birçok (cinsde) meyve (ler) arasında,
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Bir çok meyve,
Kadri Çelik = Ve (daha) birçok meyveler arasında.
Muhammed Esed = ve bol bol meyveler,
Mustafa İslamoğlu = Bir de sınırsız çeşitlilikte limitsiz meyveler;
Ömer Nasuhi Bilmen = (31-32) Ve çağlayıp akar bir su (başında)dırlar. Ve pek çok meyveli bir yerdedirler.
Ömer Öngüt = Bol meyveler arasında,
Şaban Piriş = (32-33) Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan meyveler içinde..
Sadık Türkmen = Ve daha pek çok meyVeler arasında;
Seyyid Kutub = Bol meyvalar yanında,
Suat Yıldırım = (32-33) Tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler.
Süleyman Ateş = Pek çok mevya arasında;
Tefhim-ul Kuran = Ve (daha) birçok meyveler arasında,
Ümit Şimşek = Pek çok meyveler arasındadırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Birçok meyveler arasındadırlar.
İskender Ali Mihr = Ve pekçok meyveler (arasında).
İlyas Yorulmaz = Pek çok meyvelerin olduğu, nimetler içindedirler.
لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
Vâkı’a / 33 -
Lâ maktûatin ve lâ memnûah(memnûatin).
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne biter, zamanları geçer, ne yiyene yeme denir, yeter.
Abdullah Parlıyan = ne eksilir, ne tükenir, ne mevsimleri geçer, ne de yiyene yeme artık yeter denir, yeter.
Adem Uğur = Tükenmeyen ve yasaklanmayan.
Ahmed Hulusi = (Ki o meyveler) ne tükenir ve ne de yasaklanır!
Ahmet Tekin = Kesmeye ihtiyaç olmayan, tükenmeyen, alınmasına engel olunmayan meyvalar arasındadırlar.
Ahmet Varol = Kesilmeyen ve yasaklanmayan!
Ali Bulaç = Kesilip eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).
Ali Fikri Yavuz = (32-33) Ve tükenmeyen, yenmesi yasaklanmıyan birçok meyveler arasında,
Ali Ünal = Ne eksilip tükenir, ne de onlardan esirgenir.
Bayraktar Bayraklı = (28-33) Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = (32-33) Eksilmeyen, sonu gelmeyen, alıkonmayan birçok meyvalar arasında ;
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = (27-34) Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = (32-33) Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler;
Edip Yüksel = Bunlar ne tükenirler, ne de yasak edilirler!
Elmalılı Hamdi Yazır = Ne eksilir, ne men'edilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (ki) bunlar ne eksilir, ne de yasaklanırlar,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Tükenmeyen ve yasaklanmayan
Gültekin Onan = Kesilip eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).
Harun Yıldırım = Ardı arkası kesilmeyen ve asla men olunmayan,
Hasan Basri Çantay = (32-33) (hiçbir zaman) kesil (ib tüken) meyen, yasak da edilmeyen birçok (cinsde) meyve (ler) arasında,
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan.
Kadri Çelik = Kesilip eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler)!
Muhammed Esed = hiç eksilmeyen, hiç tükenmeyen.
Mustafa İslamoğlu = ne bir kesintiye uğrar ne de yasaklanır...
Ömer Nasuhi Bilmen = Ne kesilmiş ve ne de men edilmiş(olan meyveler arasında).
Ömer Öngüt = Bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen.
Şaban Piriş = (32-33) Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan meyveler içinde..
Sadık Türkmen = Ne koparılıp tükenmiş, Ne de yasaklanmış.
Seyyid Kutub = Sürekli ve yasaksız,
Suat Yıldırım = (32-33) Tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler.
Süleyman Ateş = Tükenmeyen ve yasaklanmayan!
Tefhim-ul Kuran = Kesilip eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).
Ümit Şimşek = Ki ne arkası kesilir, ne de onlardan esirgenir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne tükenir ne yasaklanır.
İskender Ali Mihr = Eksilmeyen ve yasaklanmayan.
İlyas Yorulmaz = Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan nimetler.
وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ
Vâkı’a / 34 -
Ve furuşin merfûah(merfûatin).
Diyanet İşleri = (28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = ve yüksek döşekler.
Abdullah Parlıyan = Yüksek döşekler üzerinde uzanmış olacaklar.
Adem Uğur = Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.
Ahmed Hulusi = Yüceltilmiş sedirler içinde(dirler).
Ahmet Tekin = Hasletleri yükseltilmiş, ahlâklı, asâletli, eşsiz güzellikte, albenisine söz söylenmeyen eşlerinin arasındadırlar.
Ahmet Varol = Yükseltilmiş döşeklerde(dirler).
Ali Bulaç = Yükseklere kurulmuş döşekler (sedirler).
Ali Fikri Yavuz = Kıymetleri yüksek döşeklerdedirler...
Ali Ünal = Ve yanlarında eşler, güzel mi güzel, ruhen yüce mi yüce!
Bayraktar Bayraklı = Yüksek, yumuşak döşeklerdedirler.
Bekir Sadak = (28-34) Onlar dikensiz sedir agaclari, salkimlari sarkmis muz agaclari, uzamis golge altinda, caglayarak akan sular kenarlarinda; bitip tukenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasinda; yuksek dosekler uzerindedirler.
Celal Yıldırım = Yüksek döşekler üstündedirler.
Cemal Külünkoğlu = (28-34) (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = Ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Diyanet Vakfi = Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.
Edip Yüksel = Ve onlar yükseltilmiş mobilyalar üzerindedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yüksek döşekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = yüksek döşekler (üstündedirler).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.
Gültekin Onan = Yükseklere kurulmuş döşekler (sedirler).
Harun Yıldırım = Yükseklerekurulmuş döşeklerdedirler.
Hasan Basri Çantay = ve (kadri) yükseltilmiş döşeklerdedirler.
Hayrat Neşriyat = (28-34) (Onlar,) dikensiz sedir ağaçları ve (salkımları) dizili muz ağaçları içinde, yayılmış bir gölgede, çağlayan su (kenarların)da, tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşeklerdedirler!
İbni Kesir = Yükseltilmiş döşekler üstündedirler.
Kadri Çelik = Yüceltilmiş eşler.
Muhammed Esed = Ve yüceltilmiş eşler(i onlarla olacak):
Mustafa İslamoğlu = Ve yüksek döşekler...
Ömer Nasuhi Bilmen = (34-35) Ve yükseltilmiş yataklardadırlar. Şüphe yok ki, Biz onları bir yaradılış ile yarattık.
Ömer Öngüt = Ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Şaban Piriş = Ve yüksek yataklar içindedirler.
Sadık Türkmen = Yükseltilmiş döşeklerle!
Seyyid Kutub = Yüksek döşekler üzerindedirler.
Suat Yıldırım = (34-35) Onlara, pek değerli eşler de verdik. Biz o eşleri, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik.
Süleyman Ateş = Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.
Tefhim-ul Kuran = Yükseklere kurulmuş döşekler(dedirler).
Ümit Şimşek = Yüksek döşekler üstündedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Yükseğe yerleştirilmiş döşekler içinde.
İskender Ali Mihr = Ve yüksetilmiş döşeklerdedirler (tahtlardadırlar).
İlyas Yorulmaz = Yükseltilmiş yataklar üzerindeler.
إِنَّا أَنشَأْنَاهُنَّ إِنشَاء
Vâkı’a / 35 -
İnnâ enşe’nâ hunne inşââ(inşâen).
Diyanet İşleri = Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki biz, onların eşlerini de yeniden yarattık.
Abdullah Parlıyan = Biz onların eşleri olan kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, o gün onlara vereceğiz.
Adem Uğur = Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki biz onları (şuurun eşi olan bedenleri yeni) bir inşa edişle inşa ettik.
Ahmet Tekin = Gerçekte biz kadınları yepyeni bir yaratılışta, bambaşka bir güzellikte yarattık.
Ahmet Varol = Gerçekten biz onları (hurileri), yepyeni bir yaratışla yarattık.
Ali Bulaç = Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip yarattık.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten biz, (dünyada kocalmış kadınları, gençleştirerek cennetde) onları yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır.
Ali Ünal = Biz, onları yeni baştan (Cennet’e lâyık güzellik ve karakterde) yaratmış olacağız.
Bayraktar Bayraklı = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (35-38) Biz ceylan gozluleri, defterleri sagdan verilenler icin yeniden yaratmisizdir; onlari bakire, eslerine duskun ve hepsini bir yasta kilmisizdir. *
Celal Yıldırım = Biz onları (Cennet'teki Hurileri) yepyeni bir yaratılışla yaratıp meydana getirdik.
Cemal Külünkoğlu = Biz onları (dünyada kocalmış kadınları, gençleştirerek cennette) yepyeni bir yaratılışla yarattık.
Diyanet İşleri (eski) = (35-38) Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
Diyanet Vakfi = Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık.
Edip Yüksel = Biz kadınları yeniden biçimlendirdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz etmişizdir de onları yeniden inşa
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz onları yeniden inşa etmişizdir,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz kadınları yeniden inşa ettik (yarattık).
Gültekin Onan = Gerçek şu ki, biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip yarattık.
Harun Yıldırım = Gerçek şu ki, biz onları yeni bir inşa ile inşa edipyarattık.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, biz onları yepyeni bir yaratılışla yaratdık da,
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki biz onları (Cennetteki o kadınlarını yeni) bir yaratılışla yarattık.
İbni Kesir = Gerçekten Biz; onları, yeni bir yaratılışla yarattık.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz onları özel bir yaratışla yarattık.
Muhammed Esed = çünkü, Biz onları yenilenmiş bir hayatta tekrar var etmiş olacağız,
Mustafa İslamoğlu = Çünkü Biz onları yepyeni bir yaratılışla inşa edeceğiz,
Ömer Nasuhi Bilmen = (34-35) Ve yükseltilmiş yataklardadırlar. Şüphe yok ki, Biz onları bir yaradılış ile yarattık.
Ömer Öngüt = Biz onları (cennete giren kadınları) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır.
Şaban Piriş = Biz, o kadınları yeni bir yaratılışla yeniden yarattık.
Sadık Türkmen = Gerçek şu ki, Biz onları yeniden yarattık.
Seyyid Kutub = Biz oradaki hurileri yeniden yarattık.
Suat Yıldırım = (34-35) Onlara, pek değerli eşler de verdik. Biz o eşleri, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik.
Süleyman Ateş = Biz (oradaki) kadınları da yeniden bir güzel inşâ' etmişiz,
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki, biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip yarattık.
Ümit Şimşek = Biz onları yeniden inşa etmişizdir,
Yaşar Nuri Öztürk = Biz kadınları da güzel bir biçimde yeniden yaratmış,
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz, onları yeni bir inşa (yaratılış) ile inşa ettik (yarattık).
İlyas Yorulmaz = Bu nimetleri biz yarattık.
فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا
Vâkı’a / 36 -
Fe cealnâ hunne ebkârân(ebkâren).
Diyanet İşleri = (36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları, kız oğlan kız olarak halkettik.
Abdullah Parlıyan = Kocaları onların yanına vardıklarında, hep bakire bulacaklar.
Adem Uğur = Onları, bâkireler kıldık.
Ahmed Hulusi = Onları daha önce hiç kullanılmamış türden oluşturduk!
Ahmet Tekin = Hepsini bekâr kızlar haline getirdik.
Ahmet Varol = Onları bakireler kıldık.
Ali Bulaç = Onları hep bakireler olarak kıldık,
Ali Fikri Yavuz = Böylece onları, hep bakir kızlar,
Ali Ünal = Ve onları bâkireler kılacağız;
Bayraktar Bayraklı = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (35-38) Biz ceylan gozluleri, defterleri sagdan verilenler icin yeniden yaratmisizdir; onlari bakire, eslerine duskun ve hepsini bir yasta kilmisizdir. *
Celal Yıldırım = (36-37-38) Onları hep bakire, meymenetli olan eşlerine karşı sevgi dolu ve hep bir yaşıt kıldık.
Cemal Külünkoğlu = (36-38) Onları, ahiret mutluluğuna erenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler yaptık.
Diyanet İşleri (eski) = (35-38) Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
Diyanet Vakfi = (36-37) Onları, eşlerine düşkün ve yaşıt bâkireler kıldık.
Edip Yüksel = Onları, gençleştirdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = (36-37) Kılmışızdır bir yaşıd ebkâr-i şeyda
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = onları bakire kılmışızdır,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları bâkireler yaptık.
Gültekin Onan = Onları hep bakireler olarak kıldık,
Harun Yıldırım = Onları hep bakireler olarak kıldık.
Hasan Basri Çantay = (36-37) kız oğlan kızlar, zevcelerine sevgi ile düşkün, hep bir yaşıt yapdık,
Hayrat Neşriyat = İşte onları (dâimî) bâkireler kıldık!
İbni Kesir = Ve onları el değmemişler kıldık.
Kadri Çelik = Onları hep bakireler olarak kıldık.
Muhammed Esed = ve bakireler olarak dirilteceğiz,
Mustafa İslamoğlu = ve onları bakir/bakire olarak var edeceğiz:
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) İşte onları bakireler kıldık. Kocalarına düşkün, hep bir yaşıt yaptık.
Ömer Öngüt = Böylece onları hep bakire kızlar yapmışızdır.
Şaban Piriş = Onları bakireler şeklinde yarattık.
Sadık Türkmen = Onları gençleştirdik,
Seyyid Kutub = Onları bakire yaptık.
Suat Yıldırım = (36-38) Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.
Süleyman Ateş = Onları bâkireler yapmışızdır.
Tefhim-ul Kuran = Onları hep bakireler olarak kıldık,
Ümit Şimşek = Ve onları bakire yapmışızdır:
Yaşar Nuri Öztürk = Hepsini bakireler yapmışızdır,
İskender Ali Mihr = Böylece Biz, onları bakireler kıldık.
İlyas Yorulmaz = Daha önce hiçbir kimsenin elinin değmediği.
عُرُبًا أَتْرَابًا
Vâkı’a / 37 -
Uruben etrâbâ(etrâben).
Diyanet İşleri = (36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Cilveli, şirin sözlü, eşlerine âşık ve onlarla yaşıt kıldık.
Abdullah Parlıyan = Cilveli, şirin sözlü, eşlerine aşık ve onlarla yaşıt kıldık.
Adem Uğur = Eşlerine düşkün ve yaşıt.
Ahmed Hulusi = (Ki o daha önce hiç görülmemiş - kullanılmamış türden bedenler) eşlerine âşık (dünyaya birbirine düşman olarak inen, insanı maddeye yönelttiren hayvani beden karşıtı olarak, insan şuuruna sahip bilince, özelliklerini itirazsız yaşatan. A. H. ) ve yaşıtlardır (bilinçle birlikte var olmuştur)!
Ahmet Tekin = Güzel, cilveli, nazlı, edalı, cıvıl cıvıl edebî konuşan, yaşları aynı, eşlerini çılgınca seven kadınlar haline getirdik.
Ahmet Varol = Eşlerine tutkun yaşıt kızlar.
Ali Bulaç = Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
Ali Fikri Yavuz = Kocalarına âşık yaşıtlar yaptık;
Ali Ünal = Eşlerine karşı sevgi dolu ve hep aynı yaşta,
Bayraktar Bayraklı = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (35-38) Biz ceylan gozluleri, defterleri sagdan verilenler icin yeniden yaratmisizdir; onlari bakire, eslerine duskun ve hepsini bir yasta kilmisizdir. *
Celal Yıldırım = (36-37-38) Onları hep bakire, meymenetli olan eşlerine karşı sevgi dolu ve hep bir yaşıt kıldık.
Cemal Külünkoğlu = (36-38) Onları, ahiret mutluluğuna erenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler yaptık.
Diyanet İşleri (eski) = (35-38) Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
Diyanet Vakfi = (36-37) Onları, eşlerine düşkün ve yaşıt bâkireler kıldık.
Edip Yüksel = Mükemmel biçimde eşlenmişlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = (36-37) Kılmışızdır bir yaşıd ebkâr-i şeyda
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kocalarını çok seven aynı yaşta,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hep yaşıt sevgililer,
Gültekin Onan = Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
Harun Yıldırım = Eşlerine düşkün, hep bir yaşta;
Hasan Basri Çantay = (36-37) kız oğlan kızlar, zevcelerine sevgi ile düşkün, hep bir yaşıt yapdık,
Hayrat Neşriyat = Eşlerine düşkün ve (onların hepsi) aynı yaştadırlar.
İbni Kesir = Eşlerine düşkün hep bir yaşıtlar.
Kadri Çelik = Eşlerine âşık ve onlarla yaşıt.
Muhammed Esed = sevgi dolu ve uyum içinde,
Mustafa İslamoğlu = Sevgi dolu, denk ve uyumlu;
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) İşte onları bakireler kıldık. Kocalarına düşkün, hep bir yaşıt yaptık.
Ömer Öngüt = Eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta nâzeninler kılmışızdır.
Şaban Piriş = Eşlerine sevgi ile bağlı olarak.
Sadık Türkmen = Eşlerine tutkun, hepsi aynı yaşta.
Seyyid Kutub = Eşlerine aşık ve onlarla aynı yaşta,
Suat Yıldırım = (36-38) Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.
Süleyman Ateş = Hep yaşıt sevgililer;
Tefhim-ul Kuran = Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
Ümit Şimşek = Eşlerine âşık, hep bir yaşta.
Yaşar Nuri Öztürk = Yaşıt cilveli dilberler halinde,
İskender Ali Mihr = Eşlerine düşkün, aynı yaşta olarak.
İlyas Yorulmaz = Bakanların özenip, arzu ettiği nimetler.
لِّأَصْحَابِ الْيَمِينِ
Vâkı’a / 38 -
Li ashâbil yemîn(yemîni).
Diyanet İşleri = (36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sağ taraf ehli için.
Abdullah Parlıyan = Hesabı sağ taraftan görülenler için.
Adem Uğur = Bütün bunlar sağdakiler içindir..
Ahmed Hulusi = (Bunlar) ashab-ı yemîn (saîd olanlar) içindir.
Ahmet Tekin = Bütün bunlar, sağduyulu hareket ederek Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca kavuşanlar içindir.
Ahmet Varol = Sağ ashabı için.
Ali Bulaç = "Ashab-ı Yemin" olanlar için.
Ali Fikri Yavuz = (Cennet ehli olan) sağcılar için...
Ali Ünal = Ashabı yemîn (yümün ve bereket ehli) için.
Bayraktar Bayraklı = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (35-38) Biz ceylan gozluleri, defterleri sagdan verilenler icin yeniden yaratmisizdir; onlari bakire, eslerine duskun ve hepsini bir yasta kilmisizdir. *
Celal Yıldırım = (36-37-38) Onları hep bakire, meymenetli olan eşlerine karşı sevgi dolu ve hep bir yaşıt kıldık.
Cemal Külünkoğlu = (36-38) Onları, ahiret mutluluğuna erenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler yaptık.
Diyanet İşleri (eski) = (35-38) Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır.
Diyanet Vakfi = Bütün bunlar sağdakiler içindir.
Edip Yüksel = Sağ tarafta olanlar içindir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ashabı yemîn için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = sağın adamları için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sağın adamları içindir.
Gültekin Onan = 'Ashab-ı Yemin' olanlar için.
Harun Yıldırım = Ashabu’lYemin için.
Hasan Basri Çantay = sağcılar için.
Hayrat Neşriyat = Bütün bunlar, sağduyulu hareket ederek Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca kavuşanlar içindir.
İbni Kesir = Sağcılar için.
Kadri Çelik = Defterleri sağdan verilenler için.
Muhammed Esed = (35-38) Biz ceylan gozluleri, defterleri sagdan verilenler icin yeniden yaratmisizdir; onlari bakire, eslerine duskun ve hepsini bir yasta kilmisizdir. *
Mustafa İslamoğlu = (Hepsi de) bahtiyar kesim için;
Ömer Nasuhi Bilmen = (38-40) Ashâb-ı yemin için (böyle inşa edilmişlerdir). (O Ashâb-ı Yemîn) Evvelkilerden bir cemaattir. Ve sonrakilerden bir cemaattir.
Ömer Öngüt = Bütün bunlar Ashab-ı yemin (sağcılar) içindir.
Şaban Piriş = Sağ taraftakiler için..
Sadık Türkmen = Kitabı sağından verilenler için!
Seyyid Kutub = Defterleri sağdan verilenler için,
Suat Yıldırım = (36-38) Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.
Süleyman Ateş = Sağın adamları için.
Tefhim-ul Kuran = «Ashab-ı Yemin» olanlar için.
Ümit Şimşek = Bütün bunlar Ashab-ı Yemin için.
Yaşar Nuri Öztürk = Uğur ve mutluluk yâranı için.
İskender Ali Mihr = Ashabı yemin [yemin sahipleri, amel defterleri (hayat filmleri) önünden ve sağından verilenler] için.
İlyas Yorulmaz = Bunların tümü cennette mutluluğu hak edenler içindir.
ثُلَّةٌ مِّنَ الْأَوَّلِينَ
Vâkı’a / 39 -
Sulletun minel evvelîn(evvelîne).
Diyanet İşleri = (39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlarda, evvelkilerden de birçok topluluk var.
Abdullah Parlıyan = Bir kısmı önceki toplumlardan veya peygamberlere önce inananlardan.
Adem Uğur = Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.
Ahmed Hulusi = (Ashab-ı yemîn'in) bir kısmı evvelkilerdendir.
Ahmet Tekin = Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.
Ahmet Varol = Birçokları öncekilerden,
Ali Bulaç = (Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
Ali Fikri Yavuz = (Ahir zaman ümmetinden olan sağcılar, hayırda ileri geçen= Sabikûn gibi değil, çoktur.) Bunların bir çoğu evvelki ümmetlerden,
Ali Ünal = Onların bir çoğu, Allah’ın dinine herkesten önce girip omuz verenlerden;
Bayraktar Bayraklı = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (39-40) Bunlarin bir kismi eski ummetlerden, bir kismi da sonrakilerdendir.
Celal Yıldırım = (39-40) Bunlar öncekilerden bir büyük cemaattir, sonrakilerden de büyük bir cemaat.
Cemal Külünkoğlu = (39-40) Bunların birçoğu önceki ümmetlerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = (39-40) Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
Diyanet Vakfi = Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.
Edip Yüksel = Onların bir çoğu önceki nesillerdendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir çok evvelînden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir çoğu önceki (ümmet)lerden,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir çoğu öncekilerdendir.
Gültekin Onan = (Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
Harun Yıldırım = Bir çoğu öncekilerdendir.
Hasan Basri Çantay = Onların bir çoğu, Allah’ın dinine herkesten önce girip omuz verenlerden;
Hayrat Neşriyat = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
İbni Kesir = (39-40) Bunlarin bir kismi eski ummetlerden, bir kismi da sonrakilerdendir.
Kadri Çelik = (Bunların) Birçoğu geçmişlerden.
Muhammed Esed = bir kısmı eski zamanlardan,
Mustafa İslamoğlu = bir kısmını öncekiler
Ömer Nasuhi Bilmen = (38-40) Ashâb-ı yemin için (böyle inşa edilmişlerdir). (O Ashâb-ı Yemîn) Evvelkilerden bir cemaattir. Ve sonrakilerden bir cemaattir.
Ömer Öngüt = Onların bir çoğu önceki ümmetlerdendir.
Şaban Piriş = Bir çoğu öncekilerden..
Sadık Türkmen = Bir bölümü öncekilerdendir,
Seyyid Kutub = Bunların bazıları eski ümmetlerden,
Suat Yıldırım = (39-40) Birçoğu önceki ümmetlerden, birçoğu da sonrakilerden.
Süleyman Ateş = (Bu sağcıların) Bir bölümü öncekilerdendir,
Tefhim-ul Kuran = (Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
Ümit Şimşek = Onların birçoğu öncekilerdendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir bölümü öncekilerden.
İskender Ali Mihr = (Onlar) evvelkilerden bir ümmettir.
İlyas Yorulmaz = Onların bir kısmı önceki topluluklardan.
وَثُلَّةٌ مِّنَ الْآخِرِينَ
Vâkı’a / 40 -
Ve sulletun minel âhırîn(âhırîne).
Diyanet İşleri = (39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sonra gelenlerden de birçok topluluk.
Abdullah Parlıyan = Bir kısmı da sonra gelen toplumlardan veya peygamberlere sonra iman edenlerden oluşacaktır.
Adem Uğur = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Ahmed Hulusi = Bir kısmı da sonrakilerdendir.
Ahmet Tekin = Birçoğu da sonraki ümmetlerdendir.
Ahmet Varol = Birçokları da sonrakilerdendir.
Ali Bulaç = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Ali Fikri Yavuz = Bir çoğu da sonraki (ahir zaman peygamberine bağlı) ümmetlerdendir.
Ali Ünal = Diğer bir çoğu da Din’e sonradan girip omuz veren nesillerdendir.
Bayraktar Bayraklı = (35-40) Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bekir Sadak = (39-40) Bunlarin bir kismi eski ummetlerden, bir kismi da sonrakilerdendir.
Celal Yıldırım = (39-40) Bunlar öncekilerden bir büyük cemaattir, sonrakilerden de büyük bir cemaat.
Cemal Külünkoğlu = (39-40) Bunların birçoğu önceki ümmetlerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = (39-40) Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.
Diyanet Vakfi = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Edip Yüksel = Onların bir çoğu da sonraki nesillerdendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir çok âhirînden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = bir çoğu da sonrakilerdendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir çoğu da sonrakilerdendir.
Gültekin Onan = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Harun Yıldırım = Bir çoğu da sonrakilerdendir.
Hasan Basri Çantay = bir çok (u) da sonraki (ümmet) lerdendir.
Hayrat Neşriyat = (39-40) (Onlar) önceki (ümmet)lerden birçok, sonrakilerden de birçoktur.
İbni Kesir = Bir çoğu da sonrakilerdendir.
Kadri Çelik = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Muhammed Esed = bir kısmı da sonraki zamanlardan.
Mustafa İslamoğlu = bir kısımını da sonrakiler teşkil edecek.
Ömer Nasuhi Bilmen = (38-40) Ashâb-ı yemin için (böyle inşa edilmişlerdir). (O Ashâb-ı Yemîn) Evvelkilerden bir cemaattir. Ve sonrakilerden bir cemaattir.
Ömer Öngüt = Bir çoğu da sonrakilerdendir.
Şaban Piriş = Çoğu da sonrakilerden..
Sadık Türkmen = Bir bölümü de sonrakilerden.
Seyyid Kutub = Bazıları da sonrakilerdendir.
Suat Yıldırım = (39-40) Birçoğu önceki ümmetlerden, birçoğu da sonrakilerden.
Süleyman Ateş = Bir bölümü de sonrakilerdendir.
Tefhim-ul Kuran = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Ümit Şimşek = Birçoğu da sonrakilerdendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir bölümü de sonrakilerden.
İskender Ali Mihr = Ve de sonrakilerden bir ümmettir.
İlyas Yorulmaz = Bir kısmıda sonraki topluluklardan.
وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ
Vâkı’a / 41 -
Ve ashâbuş şimâli mâ ashâbuş şimâl(şimâli).
Diyanet İşleri = Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.
Abdullah Parlıyan = Amel defterleri sol taraflarından verilenler, amma ne de sol taraf ehli veya kimdir bu hesabı soldan görülenler.
Adem Uğur = Soldakiler; ne yazık o soldakilere!
Ahmed Hulusi = Ashab-ı Şimal (şakî olanlar; hakikati inkâr edip kozalı yaşayanlar), ne ashab-ı şimaldir!
Ahmet Tekin = Sağduyularına kulak vermeyerek, Allah’ın kitabını inkâr edip, burunlarının doğrusuna gidenler, zaafa uğrayanlar, kötü sonuçla karşılaşanlar! Ne bedbahttır hak yoldan uzaklaşarak kötü sonuçla karşılaşanlar!
Ahmet Varol = Sol ashabı ne (bedbahttırlar) o sol ashabı!
Ali Bulaç = "Ashab-ı Şimal", ne (mutsuzdur o) "Ashab-ı Şimal."
Ali Fikri Yavuz = Solcular ise, onlar ne acıklı durumdalar!...
Ali Ünal = (Amel defterlerini sol taraflarından alacak olan) Ashabı şimâl (bedbahtlık ehli)ne gelince: Nasıl da bedbahtlık ehlidir onlar!
Bayraktar Bayraklı = Soldakiler; ne yazık o soldakilere!
Bekir Sadak = Defterleri soldan verilenler; ne yazik o solculara!
Celal Yıldırım = Şeâmetliler, ne bedbahttır şeâmetliler!
Cemal Külünkoğlu = Kötülüğe batanlar (amel defterleri sol tarafından verilenler) ise ne mutsuz kimselerdir!
Diyanet İşleri (eski) = Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!
Diyanet Vakfi = Soldakiler; ne yazık o soldakilere!
Edip Yüksel = Sol tarafta bulunanlar, sol tarafta olacaklardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Eshab-i Şimal ise ne Eshab-i Şimal!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Solun adamları ise, ne solun adamları!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Solun adamları, nedir o solcular!
Gültekin Onan = 'Ashab-ı Şimal', ne (mutsuzdur o) 'Ashab-ı Şimal'.
Harun Yıldırım = Ashabu’lŞimal, nedir Ashabu’lŞimal?
Hasan Basri Çantay = Solcular: (Onlar) ne solculardır!
Hayrat Neşriyat = Ashâb-ı Şimâl (amel defterleri sol eline verilenler) ise, ne (bedbaht insanlardır o)Ashâb-ı Şimâl!
İbni Kesir = Solcular da. Solcular kimlerdir?
Kadri Çelik = Defterleri soldan verilenler. Nedir defterleri soldan verilenler?
Muhammed Esed = Kötülükte ısrar edenlere gelince, nedir bu kötülük ısrarcıları(nın cezası)?
Mustafa İslamoğlu = Ve bedbaht kesime gelince... Nedir o bedbaht kesimin (cezası)?
Ömer Nasuhi Bilmen = (41-43) Ashâb-ı Şimal ise, ne? Mesâmâtâ kadar nüfuz eden bir sıcaklık ve son derece hararetli bir su içindedirler. Ve pek siyah bir dumandan bir gölge içindedirler.
Ömer Öngüt = Amel defterleri soldan verilenler! Onlar ne uğursuzdurlar!
Şaban Piriş = Sol taraf halkı, nedir sol taraf halkı?
Sadık Türkmen = Kitabi solundan verilenler; nedir o kitabı solundan verilenler?
Seyyid Kutub = Defterleri soldan verilenler. Vay gele başlarına!
Suat Yıldırım = Ashab-ı Şimal ki ne Ashab-ı Şimal! Ne bedbahttır onlar!
Süleyman Ateş = Solun adamları (amel defterleri, sol tarafından verilenler), nedir o solcular!
Tefhim-ul Kuran = «Ashab-ı Şimal», ne (mutsuzdurlar o) «Ashab-ı Şimal.»
Ümit Şimşek = Bir de Ashab-ı Şimal var ki, ne bedbahttır onlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve şomluk ve uğursuzluk yâranı. Nedir şomluk ve uğursuzluk yâranı?
İskender Ali Mihr = Ve ashabuş şimal [şeamet (kötülük), meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) sollarından verilenler, cehennemlikler], (ama) ne ashabuş şimal!
İlyas Yorulmaz = (Kıyamet günü) Mutsuzluğu hak edenler. Onlar (orada) ne kadar mutsuzlar.
فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ
Vâkı’a / 42 -
Fî semûmin ve hamîm(hamîmin).
Diyanet İşleri = (42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde!.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, iliklere kadar işleyen bir sam yeli içinde, kaynar sular içmedeler.
Abdullah Parlıyan = İliklere kadar işleyen bir ateş içinde, kaynar sular içmektedirler
Adem Uğur = İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
Ahmed Hulusi = Semum (zehirleyici ateş, radyasyon) ve hamim (yakan su; gerçek dışı bilgi ve şartlanmalar) içinde,
Ahmet Tekin = İçlerine işleyen ateş ve kaynar su içindedirler.
Ahmet Varol = Delikçiklere (hücrelere) kadar işleyen bir azap ve kaynar su içinde.
Ali Bulaç = Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su,
Ali Fikri Yavuz = Onlar ateşin alevi ve kaynar su içindedirler.
Ali Ünal = Kavurucu bir ateş ve kaynar sular içinde;
Bayraktar Bayraklı = (42-46) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Bekir Sadak = (42-44) Insanin icine isleyen bir sicaklik ve kaynar su icinde, serinligi ve hoslugu olmayan kara bir dumanin golgesinde bulunurlar.
Celal Yıldırım = Çok kızgın ateşte ve kaynarca su içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = (42-44) (Onlar) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve serinliği ve hoşluğu olmayan kapkara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
Diyanet İşleri (eski) = (42-44) İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
Diyanet Vakfi = İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
Edip Yüksel = İşleyen ve kaynayan bir azap içindedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir semum ve hamîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,
Gültekin Onan = Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su,
Harun Yıldırım = Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar bir su içerisindedirler
Hasan Basri Çantay = (Ateşin mesamatlarına işleyen) sıcaklığı ve kaynar bir su,
Hayrat Neşriyat = (42-44) (Onlar) nüfûz edici bir ateş ve bir kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu (bir faydası) olmayan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler!
İbni Kesir = Kızgın ateşte, kaynar sulardadırlar.
Kadri Çelik = İliklere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su içindedirler.
Muhammed Esed = (Onlar,) kavurucu rüzgarlar ve yakıcı bir ümitsizlik içinde (bulacaklar kendilerini),
Mustafa İslamoğlu = Zehir gibi içe işleyen yakıcı bir ateş ve yürek dağlayan bur umutsuzluk içinde olacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (41-43) Ashâb-ı Şimal ise, ne? Mesâmâtâ kadar nüfuz eden bir sıcaklık ve son derece hararetli bir su içindedirler. Ve pek siyah bir dumandan bir gölge içindedirler.
Ömer Öngüt = İnsanın içine işleyen ateşin alevi ve kaynar su içindedirler.
Şaban Piriş = Kızgın ateş ve kaynar su içindedirler.
Sadık Türkmen = Hücrelere işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içindedirler.
Seyyid Kutub = Onlar gözeneklerine işleyen kavurucu bir rüzgar önünde ve kaynar su içinde,
Suat Yıldırım = Onlar kızgın ateşte ve kaynar sularda...
Süleyman Ateş = (Onlar) Delikçiklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
Tefhim-ul Kuran = Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su,
Ümit Şimşek = İliklere işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = İliklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
İskender Ali Mihr = (Ashabuş şimal), semum (iliklere işleyen bir sıcaklık) ve hamim (kaynar su) içindedir.
İlyas Yorulmaz = Yakıcı alevler ve onları bağrına basan bir ateşin içinde.
وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ
Vâkı’a / 43 -
Ve zıllin min yahmûm(yahmûmin).
Diyanet İşleri = (42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde!.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve karardıkça kararan bir dumanın gölgesindeler.
Abdullah Parlıyan = ve karardıkça kararan bir dumanın gölgesindedirler.
Adem Uğur = Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;
Ahmed Hulusi = Simsiyah dumandan bir gölge (Hakikatindeki kuvveleri göremez, yaşayamaz bir hâl) içinde,
Ahmet Tekin = Yüksek hararetli kapkara dumandan bir gölgededirler.
Ahmet Varol = Ve kapkara dumandan bir gölge altında.
Ali Bulaç = Ve kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Bir de üzerlerinde cehennemin kapkara dumanı olan bir gölge var...
Ali Ünal = Ve kopkoyu bir duman tabakası altında,
Bayraktar Bayraklı = (42-46) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Bekir Sadak = (42-44) Insanin icine isleyen bir sicaklik ve kaynar su icinde, serinligi ve hoslugu olmayan kara bir dumanin golgesinde bulunurlar.
Celal Yıldırım = Ve kara boğucu bir dumandan meydana gelen gölgededirler.
Cemal Külünkoğlu = (42-44) (Onlar) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve serinliği ve hoşluğu olmayan kapkara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
Diyanet İşleri (eski) = (42-44) İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
Diyanet Vakfi = (43-44) Serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;
Edip Yüksel = Sıcak gölgeler altındadırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kapkara boğucu dumandan bir gölge,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.
Gültekin Onan = (42-46) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Harun Yıldırım = Ve kapkara bir dumandan gölgededirler.
Hasan Basri Çantay = ve bir de kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Hayrat Neşriyat = (42-44) (Onlar) nüfûz edici bir ateş ve bir kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu (bir faydası) olmayan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler!
İbni Kesir = Ve kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Kadri Çelik = Ve kapkara dumandan bir gölgede.
Muhammed Esed = ve siyah duman gölgesinde,
Mustafa İslamoğlu = ve iç karartan boğucu bir gölge;
Ömer Nasuhi Bilmen = (41-43) Ashâb-ı Şimal ise, ne? Mesâmâtâ kadar nüfuz eden bir sıcaklık ve son derece hararetli bir su içindedirler. Ve pek siyah bir dumandan bir gölge içindedirler.
Ömer Öngüt = Onlar kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.
Şaban Piriş = Simsiyah bir duman gölgesi içinde.
Sadık Türkmen = Kapkara bir dumanın gölgesinde,
Seyyid Kutub = Kara ve boğucu bir dumanın gölgesi altındadırlar.
Suat Yıldırım = (43-44) Ne serin, ne de faydalı olmayan, kapkara duman tabakası altındadırlar.
Süleyman Ateş = Kara dumandan bir gölge altında,
Tefhim-ul Kuran = Ve kapkara dumandan olan bir gölge içindedirler,
Ümit Şimşek = Kapkara bir dumanın gölgesindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Simsiyah bir gölge altındadırlar.
İskender Ali Mihr = Ve kara dumandan bir gölge ki.
İlyas Yorulmaz = Simsiyah, yakıcı bir dumanın gölgesinde.
لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
Vâkı’a / 44 -
Lâ bâridin ve lâ kerîm(kerîmin).
Diyanet İşleri = (42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde!.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne bir serinlik var, ne bir güzellik var.
Abdullah Parlıyan = Ne serinleten, ne de rahatlatan bir gölge.
Adem Uğur = Serin ve hoş olmayan.
Ahmed Hulusi = (Ki o gölge) ne serindir ve ne de kerîm (cömertçe getirisi olan)!
Ahmet Tekin = Gölge ne serindir, ne faydalı.
Ahmet Varol = Ne serindir ne de ferahlatıcı.
Ali Bulaç = Ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı (kerim).
Ali Fikri Yavuz = O gölge ne serindir, ne mülâyim...
Ali Ünal = Ne serinlik verir, ne rahatlatır.
Bayraktar Bayraklı = (42-46) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Bekir Sadak = (42-44) Insanin icine isleyen bir sicaklik ve kaynar su icinde, serinligi ve hoslugu olmayan kara bir dumanin golgesinde bulunurlar.
Celal Yıldırım = O ne serindir, ne de okşayıcı ve rahatlatıcıdır.
Cemal Külünkoğlu = (42-44) (Onlar) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve serinliği ve hoşluğu olmayan kapkara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
Diyanet İşleri (eski) = (42-44) İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
Diyanet Vakfi = (43-44) Serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;
Edip Yüksel = Ne soğuktur, ne de yararlı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ne serin ne de kerîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ne serin, ne de rahatlatıcı!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ki ne serindir, ne de faydalı.
Gültekin Onan = (43-44) Ne serin, ne de faydalı olmayan, kapkara duman tabakası altındadırlar.
Harun Yıldırım = O, serin de değildir, ferahlatıcı da değildir.
Hasan Basri Çantay = Ki (o gölge) ne serin, ne de fâideli değildir.
Hayrat Neşriyat = (42-44) (Onlar) nüfûz edici bir ateş ve bir kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu (bir faydası) olmayan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler!
İbni Kesir = Ne serindir, ne de hoştur.
Kadri Çelik = Ne serindir, ne de faydalı.
Muhammed Esed = ne serinleten, ne de rahatlatan (bir gölge).
Mustafa İslamoğlu = ne serinletici, ne de rahatlatıcı...
Ömer Nasuhi Bilmen = (44-46) (O gölge) Ne soğuktur, ne de fâidelidir. Çünkü, şüphe yok onlar bundan evvel nîmetlere (zevklerine) düşkünler idiler. Ve büyük günah üzerine ısrar eder olmuşlardır.
Ömer Öngüt = Ki ne serindir, ne de hoş!
Şaban Piriş = Serinlik yok, bağış yok.
Sadık Türkmen = Ne serindir, Ne de ferahlatıcı!
Seyyid Kutub = Ne serinliği ve ne de okşayıcılığı var.
Suat Yıldırım = (43-44) Ne serin, ne de faydalı olmayan, kapkara duman tabakası altındadırlar.
Süleyman Ateş = Ki ne serindir, ne faydalı.
Tefhim-ul Kuran = Ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı (kerim) .
Ümit Şimşek = Bir gölge ki ne serinlik verir, ne bir hayrı dokunur.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne serindir ne de cömert.
İskender Ali Mihr = Ne serinleticidir ne de rahatlatıcıdır.
İlyas Yorulmaz = Orada serinlemek yok ve asla rahatlatıcı bir ikramda yok.
إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ
Vâkı’a / 45 -
İnnehum kânû kable zâlike mutrefîn(mutrefîne).
Diyanet İşleri = Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bundan önce onlar, nîmetler içindeydi.
Abdullah Parlıyan = Çünkü onlar, dünyada nimet içinde yüzüyor ve istedikleri gibi yaşıyorlardı.
Adem Uğur = Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki onlar bundan önce, dünyevî - şehvanî zevklerin bolluğu içinde şımarandılar!
Ahmet Tekin = Onlar, bundan önce, varlık içinde, sefahata dalmışlardı.
Ahmet Varol = Çünkü onlar bundan önce varlık içinde şımartılmışlardı.
Ali Bulaç = Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmış olanlardı.
Ali Fikri Yavuz = Çünkü onlar, bundan önce (dünyada) zevklerine düşkündüler;
Ali Ünal = Çünkü onlar, dünyada iken hiçbir ahlâ kî kaygı taşımadan zevk ve refah içinde pek şımarıktılar.
Bayraktar Bayraklı = (42-46) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Bekir Sadak = (45-46) Cunku onlar, bundan once, dunyada, nimet icinde bulunurlar iken, buyuk gunah islemekte direnir dururlardi.
Celal Yıldırım = Şüphesiz onlar bundan önce refah içinde,
Cemal Külünkoğlu = Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) şımartılmış kimselerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (45-46) Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
Diyanet Vakfi = Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.
Edip Yüksel = Bundan önce onlar konfor içinde şımarmışlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü onlar bundan evvel mütrefîn: Keyflerine düşkün şımarık müsrifîn idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü onlar bundan önce varlık içinde keyiflerine düşkün şımarık müsriflerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü, geçmişte onlar kendilerini tamamen hazlara kaptırmışlardı,
Gültekin Onan = Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmış olanlardı.
Harun Yıldırım = (44-46) (O gölge) Ne soğuktur, ne de fâidelidir. Çünkü, şüphe yok onlar bundan evvel nîmetlere (zevklerine) düşkünler idiler. Ve büyük günah üzerine ısrar eder olmuşlardır.
Hasan Basri Çantay = Çünkü onlar bundan önce (dünyada iken) varlık içinde şımartılmışlardı.
Hayrat Neşriyat = Çünki onlar, bundan önce (ni'metler içinde) şımartılmış kimseler idiler.
İbni Kesir = Çünkü onlar, bundan önce varlıkla şımarmış olanlardı.
Kadri Çelik = Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmış olanlardı.
Muhammed Esed = Çünkü onlar dünyada iken refah içinde şımarırlardı.
Mustafa İslamoğlu = Çünkü onlar geçmişte refah içinde şımarıp azmıştılar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (44-46) (O gölge) Ne soğuktur, ne de fâidelidir. Çünkü, şüphe yok onlar bundan evvel nîmetlere (zevklerine) düşkünler idiler. Ve büyük günah üzerine ısrar eder olmuşlardır.
Ömer Öngüt = Çünkü onlar bundan önce (dünyada iken) varlık içinde şımartılmışlardı.
Şaban Piriş = Çünkü onlar, bundan önce sorumsuzca ve konfor içinde yaşıyorlardı.
Sadık Türkmen = Çünkü onlar, bundan önce varlıkla şımarmış olanlardı.
Seyyid Kutub = Çünkü onlar vaktiyle varlık içinde azıtmışlardı.
Suat Yıldırım = Çünkü onlar dünyada iken refah içinde şımarırlardı.
Süleyman Ateş = Çünkü onlar bundan önce varlık içinde şımartılmışlardı.
Tefhim-ul Kuran = Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmış olanlardı.
Ümit Şimşek = Çünkü onlar evvelce varlık içinde şımarmışlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Çünkü şomluk yâranı, bundan önce servet ve refahla şımaranlardı.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki onlar, daha önce mutrafi idiler (varlık içinde zevklerine dalmışlardı).
İlyas Yorulmaz = Onlar dünyada iken kendilerini seçilmiş, ayrıcalıklı görenler olup.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنثِ الْعَظِيمِ
Vâkı’a / 46 -
Ve kânû yusirrûne alel hınsil azîm(azîmi).
Diyanet İşleri = Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve büyük günahları yapmada ısrâr ederlerdi.
Abdullah Parlıyan = Büyük günahları işlemede ısrar ederlerdi
Adem Uğur = Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.
Ahmed Hulusi = O büyük suçta (Hakikatlerini inkâr ederek onu yaşama yolunda çalışma yapmamakta) ısrar ederlerdi.
Ahmet Tekin = Büyük günahlar işlemekte ısrar ediyorlardı.
Ahmet Varol = O büyük günâhta da ısrar ediyorlardı.
Ali Bulaç = Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı.
Ali Fikri Yavuz = Ve en büyük günah (Allah’a ortak koşmak) üzerinde ısrar ediyorlardı...
Ali Ünal = En büyük günahta (şirk ve inkârda) ısrar ediyorlardı.
Bayraktar Bayraklı = (42-46) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Bekir Sadak = (45-46) Cunku onlar, bundan once, dunyada, nimet icinde bulunurlar iken, buyuk gunah islemekte direnir dururlardi.
Celal Yıldırım = Büyük günah üzerinde ısrar edip dururlardı.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar) büyük günahları işlemekte ısrar ederlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (45-46) Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
Diyanet Vakfi = Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.
Edip Yüksel = Büyük günahı işlemekte direniyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve büyük cinayete ısrar ediyorlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Büyük günahda ısrar ediyorlardı;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.
Gültekin Onan = Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı.
Harun Yıldırım = O büyük günah üzerinde de ısrar ederlerdi.
Hasan Basri Çantay = O büyük günâh üzerinde ısrar ederlerdi.
Hayrat Neşriyat = Ve o büyük günâh üzerine (şirki işlemekte) ısrâr ediyorlardı.
İbni Kesir = Ve büyük günah işlemekte direnip dururlardı.
Kadri Çelik = Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı.
Muhammed Esed = çirkin günahlar işlemekte inat ediyorlardı,
Mustafa İslamoğlu = ve büyük ihanette ısrar etmiştiler;
Ömer Nasuhi Bilmen = (44-46) (O gölge) Ne soğuktur, ne de fâidelidir. Çünkü, şüphe yok onlar bundan evvel nîmetlere (zevklerine) düşkünler idiler. Ve büyük günah üzerine ısrar eder olmuşlardır.
Ömer Öngüt = Büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
Şaban Piriş = Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
Sadık Türkmen = Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.
Seyyid Kutub = Büyük günahı (Allah'a ortak koşmayı) işlemekte ısrar ediyorlardı.
Suat Yıldırım = O en büyük günahta, şirkte ısrar ederlerdi.
Süleyman Ateş = Büyük günâhı işlemekte ısrar ediyorlardı.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı.
Ümit Şimşek = O büyük günahta ısrar ediyorlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = O büyük günah üzerinde ısrar edip dururlardı.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, büyük günahta ısrar ediyorlardı.
İlyas Yorulmaz = Büyük günahları yapmakta pervasızca ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
Vâkı’a / 47 -
Ve kânû yekûlûne e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâ men e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne).
Diyanet İşleri = Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz derlerdi, ölüp bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra mı dirileceğiz?
Abdullah Parlıyan = ve biz derlerdi, ölüp bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra mı diriltileceğiz?
Adem Uğur = Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?
Ahmed Hulusi = "Ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, gerçekten yeni bir bedenle yaşama devam edecek miyiz = bâ's olunacak mıyız?" derlerdi.
Ahmet Tekin = Devamlı: 'Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz mi, yeniden diriltileceğiz?' diyorlardı.
Ahmet Varol = Ve diyorlardı ki: 'Biz öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı gerçekten biz mi diriltileceğiz?
Ali Bulaç = Ve derlerdi ki: "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"
Ali Fikri Yavuz = Bir de diyorlardı ki: “- Öldüğümüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi dirilecek mişiz?
Ali Ünal = “Biz,” diyorlardı, “ölüp de toprak ve çürümüş kemikler haline geldikten sonra, yani biz o zaman gerçekten diriltileceğiz öyle mi?
Bayraktar Bayraklı = (47-50) Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Bekir Sadak = soyle soylerlerdi: «Oldugumuzde, toprak ve kemik yigini oldugumuzda mi, biz mi tekrar dirilecegiz?»
Celal Yıldırım = Ve derlerdi ki, «sahi biz öldükten, toprak ve (ufalmış) kemik haline geldikten sonra gerçekten tekrar diriltilip kaldırılacak mıyız ?»
Cemal Külünkoğlu = (47-48) Derlerdi ki: “Ölüp toprak olduktan ve çürüyüp kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Önceden gelmiş geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?”
Diyanet İşleri (eski) = Şöyle söylerlerdi: 'Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz?'
Diyanet Vakfi = Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?
Edip Yüksel = Diyorlardı ki, 'Biz öldükten, toz ve kemiğe dönüştükten sonra mı diriltileceğiz?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve diyorlardı ki: Öldüğümüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğumuz vakıt mi? Cidden biz mi mutlak ba'solunacakmışız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve diyorlardı ki: «Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, gerçekten biz mi bir daha diriltileceğiz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve diyorlardı ki: «Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?»
Gültekin Onan = Ve derlerdi ki: "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"
Harun Yıldırım = Ve: “Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı tekrar diriltileceğiz?” derlerdi.
Hasan Basri Çantay = Bir de «Biz öldüğümüz, bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz vakit mı, hakıykaten biz mi diriltilib kaldırılacakmışız?» derlerdi.
Hayrat Neşriyat = (47-48) Ve diyorlardı ki: '(Biz) öldüğümüz ve bir toprak ve bir kemik yığını hâline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden diriltilecek olan kimseleriz? Önceki atalarımız da mı?'
İbni Kesir = Ve derlerdi ki: Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeniden diriltileceğiz?
Kadri Çelik = “Biz gerçekten de öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı diriltileceklermişiz?” derlerdi.
Muhammed Esed = ve diyorlardı ki: "Ne Yani! Biz ölüp de toz ve kemik yığını haline geldikten sonra mı diriltileceğiz yeniden?
Mustafa İslamoğlu = ve "Ne yani" demiştiler, "biz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra tekrar mı diriltileceğiz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve demekte olmuşlardı ki: «Biz öldüğümüz ve toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, mutlaka bizler mi elbette diriltilip kaldırılmış kimseleriz?»
Ömer Öngüt = Ve diyorlardı ki: "Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz?"
Şaban Piriş = -Biz ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra tekrar mı dirileceğiz? diyorlardı.
Sadık Türkmen = Ve diyorlardı ki: “Biz ölüp de toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi diriltilecek mişiz?!
Seyyid Kutub = «Ölüp toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz yeniden mi diriltileceğiz?
Suat Yıldırım = (47-48) Ve derlerdi ki: "Ölüp toprak olduktan ve çürümüş kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Gelip geçmiş atalarımız da mı?"
Süleyman Ateş = Ve diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"
Tefhim-ul Kuran = Ve derlerdi ki: «Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?»
Ümit Şimşek = Ve diyorlardı ki: 'Biz ölüp de toprak olduktan ve kemik yığınına dönüştükten sonra tekrar mı diriltilecekmişiz?
Yaşar Nuri Öztürk = Ve şöyle derlerdi: "Ölünce mi, toprak ve kemik haline gelince mi, sahi o zaman mı yeniden diriltileceğiz?"
İskender Ali Mihr = Ve şöyle diyorlardı: “Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Biz gerçekten, mutlaka beas mı edileceğiz (yeniden mi diriltileceğiz)?”
İlyas Yorulmaz = “Biz toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, diriltilecek miyiz?”
أَوَ آبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ
Vâkı’a / 48 -
E ve âbâunel evvelûn(evvelûne).
Diyanet İşleri = “Evvelki atalarımız da mı?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa önceden gelip geçen atalarımız mı dirilecek?
Abdullah Parlıyan = Yoksa önceden gelip geçen atalarımızda mı diriltilecek?
Adem Uğur = Önceki atalarımız da mı?
Ahmed Hulusi = "Evvelki atalarımız da mı?" derlerdi.
Ahmet Tekin = 'Önceki atalarımız da mı diriltilecek?'
Ahmet Varol = Ve önceki atalarımız da mı?'
Ali Bulaç = "Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"
Ali Fikri Yavuz = Evvelki atalarımızda mı?”
Ali Ünal = “Ve gelip geçmiş atalarımız da mı?”
Bayraktar Bayraklı = (47-50) Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Bekir Sadak = «nce gelip gecmis babalarimiz mi?»
Celal Yıldırım = «Önce gelip geçen babalarımız da mı ?..»
Cemal Külünkoğlu = (47-48) Derlerdi ki: “Ölüp toprak olduktan ve çürüyüp kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Önceden gelmiş geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?”
Diyanet İşleri (eski) = 'Önce gelip geçmiş babalarımız da mı?'
Diyanet Vakfi = Önceki atalarımız da mı?
Edip Yüksel = 'Önceki atalarımız da mı?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya evvelki atalarımız da mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Önceki atalarımız da mı?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Önceki atalarımızda mı?»
Gültekin Onan = "Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"
Harun Yıldırım = “Önceden gelipgeçmiş atalarımız da mı?”
Hasan Basri Çantay = «Evvelce geçmiş atalarımız da mı?»
Hayrat Neşriyat = (47-48) Ve diyorlardı ki: '(Biz) öldüğümüz ve bir toprak ve bir kemik yığını hâline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden diriltilecek olan kimseleriz? Önceki atalarımız da mı?'
İbni Kesir = Önce gelmiş geçmiş atalarımız da mı?
Kadri Çelik = “Önceden gelip geçmiş babalarımız da mı?”
Muhammed Esed = Ve eski atalarımız da mı?"
Mustafa İslamoğlu = Önden giden atalarımız da (diriltilecek), öyle mi?"
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-50) «Ve bizlerin evvelce geçmiş atalarımız da mı?» De ki: «Şüphe yok evvelkiler de, sonrakiler de,». «Elbette malum bir günün muayyen bir vaktinde toplanılmış (olacaklardır).»
Ömer Öngüt = "Önce gelip geçmiş atalarımız da mı?"
Şaban Piriş = Daha önceki atalarımızda mı? ..
Sadık Türkmen = Önceki atalarımız da mı?!..”
Seyyid Kutub = Eski atalarımız da mı?» diyorlardı.
Suat Yıldırım = (47-48) Ve derlerdi ki: "Ölüp toprak olduktan ve çürümüş kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Gelip geçmiş atalarımız da mı?"
Süleyman Ateş = "Önceki atalarımız da mı?"
Tefhim-ul Kuran = «Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?»
Ümit Şimşek = 'Ya evvelki atalarımız, onlar da mı?'
Yaşar Nuri Öztürk = "Önceki atalarımız da mı?"
İskender Ali Mihr = Ve evvelki (bizden önce ölen) babalarımız (atalarımız) da mı?
İlyas Yorulmaz = Önceki atalarımızda mı? derlerdi.
قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ
Vâkı’a / 49 -
Kul innel evvelîne vel âhirîn(âhirîne).
Diyanet İşleri = (49-50) De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Şüphe yok, öncekiler de, sonra gelenler de.
Abdullah Parlıyan = De ki: "Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de."
Adem Uğur = (Ey Rasûlüm, o münkirlere) söyle: “- Muhakkak bütün evvelkiler ve sonrakiler,
Ahmed Hulusi = De ki: “Hem şu ana kadar yaşayıp gitmiş olanlar, hem de siz ve sizden sonra gelecekler,
Ahmet Tekin = (47-50) Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Ahmet Varol = De ki: 'Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de.
Ali Bulaç = De ki: "Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, o münkirlere) söyle: “- Muhakkak bütün evvelkiler ve sonrakiler,
Ali Ünal = De ki: “Hem şu ana kadar yaşayıp gitmiş olanlar, hem de siz ve sizden sonra gelecekler,
Bayraktar Bayraklı = (47-50) Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Bekir Sadak = (49-50) De ki: «suphesiz oncekiler de, sonrakiler de belli bir gunun belirli bir vaktinde toplanacaklardir.»
Celal Yıldırım = (49-50) De ki: Öncekiler de, sen rakiler de mutlaka belli bir günün belirlenmiş vaktinde elbette biraraya toplanacaklar..
Cemal Külünkoğlu = (49-50) “De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler, bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.”
Diyanet İşleri (eski) = (49-50) De ki: 'Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır.'
Diyanet Vakfi = De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,
Edip Yüksel = De ki, 'Öncekiler de, sonrakiler de.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: Muhakkak bütün evvelîn ve âhirîn
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Muhakkak. Öncekilerin ve sonrakilerin tümü,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Öncekiler ve sonrakiler»
Gültekin Onan = De ki: "Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de."
Harun Yıldırım = De ki: “Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de.”
Hasan Basri Çantay = Söyle: «Şüphesiz hem evvelkiler, hem sonrakiler,
Hayrat Neşriyat = (49-50) De ki: 'Şübhe yok ki öncekiler de, sonrakiler de, bilinen bir günün belli bir vaktinde elbette toplanacak olanlardır.'
İbni Kesir = De ki: Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler,
Kadri Çelik = De ki: “Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de…”
Muhammed Esed = De ki: "Daha önce yaşamış olanlar da, sonrakiler de
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Şüphesiz hem öncekiler hem de sonrakiler,
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-50) «Ve bizlerin evvelce geçmiş atalarımız da mı?» De ki: «Şüphe yok evvelkiler de, sonrakiler de,». «Elbette malum bir günün muayyen bir vaktinde toplanılmış (olacaklardır).»
Ömer Öngüt = De ki: "Hem öncekiler, hem sonrakiler. "
Şaban Piriş = De ki: -Öncekiler de sonrakiler de.
Sadık Türkmen = De ki: “Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de.
Seyyid Kutub = De ki: «Öncekiler de, sonrakiler de.»
Suat Yıldırım = (49-50) De ki: "Öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün, belli vaktinde mutlaka toplanacaksınız."
Süleyman Ateş = De ki: "Öncekiler de sonrakiler de."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de,»
Ümit Şimşek = De ki: Öncekiler ve sonrakiler,
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Öncekiler de sonrakiler de."
İskender Ali Mihr = De ki: “Muhakkak ki evvelkiler ve sonrakiler de (diriltilecek).”
İlyas Yorulmaz = Deki “Evet, önceki ve sonrakilerin hepside diriltilecekler. ”
لَمَجْمُوعُونَ إِلَى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ
Vâkı’a / 50 -
Le mecmûûne ilâ mîkâti yevmin ma’lûm(ma’lûmin).
Diyanet İşleri = (49-50) De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Elbette bilinen günün muayyen ve mukadder vaktinde toplanacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın belirlediği muayyen bir zamanda, hesap günü için toplanacaklardır.
Adem Uğur = Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!
Ahmed Hulusi = "Bilinen bir sürecin buluşma vaktinde elbette toplanacaklardır!"
Ahmet Tekin = 'Belli bir günün belli vaktine mutlaka toplanıp getirilecekler.'
Ahmet Varol = Bilinen bir günün buluşma vaktinde mutlaka toplanacaklardır.
Ali Bulaç = "Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
Ali Fikri Yavuz = Belirli bir günün muayyen vaktinde çaresiz toplanacaklardır.”
Ali Ünal = “Evet hepsi de, (dünyanın sonunu tayin eden) malûm bir Gün’de mutlaka bir araya getirilip toplanacaklar.
Bayraktar Bayraklı = (47-50) Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Bekir Sadak = (49-50) De ki: «suphesiz oncekiler de, sonrakiler de belli bir gunun belirli bir vaktinde toplanacaklardir.»
Celal Yıldırım = (49-50) De ki: Öncekiler de, sen rakiler de mutlaka belli bir günün belirlenmiş vaktinde elbette biraraya toplanacaklar..
Cemal Külünkoğlu = (49-50) “De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler, bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.”
Diyanet İşleri (eski) = (49-50) De ki: 'Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır.'
Diyanet Vakfi = Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!
Edip Yüksel = 'Bilinen günün buluşma anı için toplanacaklardır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Lâbüd cem' olunacaklar mikatına ma'lûm bir günün
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.»
Gültekin Onan = "Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
Harun Yıldırım = “Bilinen bir günün belli bir vaktinde elbette toplanacaklardır.”
Hasan Basri Çantay = ma'lûm bir günün muayyen vaktında behemehal toplanacaklardır».
Hayrat Neşriyat = (49-50) De ki: 'Şübhe yok ki öncekiler de, sonrakiler de, bilinen bir günün belli bir vaktinde elbette toplanacak olanlardır.'
İbni Kesir = Belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır.
Kadri Çelik = “Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.”
Muhammed Esed = (yalnızca Allah tarafından) bilinen bir Gün'ün belirlenmiş olan bir vaktinde bir araya getirilecekler;
Mustafa İslamoğlu = elbet (sadece Allah tarafından) bilinen bir günün belirli vaktinde bir araya toplanacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-50) «Ve bizlerin evvelce geçmiş atalarımız da mı?» De ki: «Şüphe yok evvelkiler de, sonrakiler de,». «Elbette malum bir günün muayyen bir vaktinde toplanılmış (olacaklardır).»
Ömer Öngüt = "Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır. "
Şaban Piriş = Belli bir günün, belli bir vaktinde bir araya getirileceksiniz.
Sadık Türkmen = Belli bir günün belirli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır.”
Seyyid Kutub = Belirlenmiş bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.
Suat Yıldırım = (49-50) De ki: "Öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün, belli vaktinde mutlaka toplanacaksınız."
Süleyman Ateş = "Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır."
Tefhim-ul Kuran = «Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.»
Ümit Şimşek = Belirlenmiş olan o malûm günde hepiniz toplanacaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Bilinen bir günün buluşma vakti/buluşma yerinde mutlaka biraraya getirileceklerdir.
İskender Ali Mihr = Malûm (bilinen) günün, belirlenmiş bir vaktinde mutlaka toplanılmış olacaklardır.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın bilgisinde olan, belirlenmiş bir vakitte bir araya getirilmiş olacaklar.
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ
Vâkı’a / 51 -
Summe innekum eyyuhed dâllûnel mukezzibûn(mukezzibûne).
Diyanet İşleri = (51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra da siz ey yalanlayan sapıklar, şüphe yok ki.
Abdullah Parlıyan = Sonra da siz ey yalanlayan sapıklar! Şüphe yok ki,
Adem Uğur = Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!
Ahmed Hulusi = Sonra muhakkak ki siz ey (Hakikati) yalanlayıcı sapkınlar. . .
Ahmet Tekin = Dahası, siz, hak yoldan uzaklaşıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederek başlarına buyruk hayat yaşayanlar, Kur’ân’ı ve peygamberleri yalanlayanlar!
Ahmet Varol = Sonra siz, ey sapıklar, yalanlayıcılar!
Ali Bulaç = Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalanlayıcılar,
Ali Fikri Yavuz = Sonra, muhakkak ki siz ey sapkınlar, yalancılar!
Ali Ünal = “Sonra da, siz ey haktan sapmışlar ve (Âhiret gerçeğini) yalanlayanlar,
Bayraktar Bayraklı = Sonra, siz ey yalancı sapıklar!
Bekir Sadak = Sonra, siz ey sapiklar, yalanlayanlar!
Celal Yıldırım = Sonra siz, ey şaşkın sapıklar, (hakkı) yalan sayanlar!
Cemal Külünkoğlu = Sonra, siz ey yoldan sapmış ve hakikati yalanlamış olanlar!
Diyanet İşleri (eski) = Sonra, siz ey sapıklar, yalanlayanlar!
Diyanet Vakfi = Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!
Edip Yüksel = 'Sonra da siz, ey sapıtmışlar, ey yalanlayıcılar,'
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra siz, ey sapgın münkirler!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra siz, ey sapık inkarcılar,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!
Gültekin Onan = Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalanlayıcılar,
Harun Yıldırım = Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalanlayıcılar,
Hasan Basri Çantay = Sonra hakıykaten siz, ey sapkınlar ve tekzîbciler,
Hayrat Neşriyat = (51-52) Sonra muhakkak ki siz, ey dalâlet içinde olanlar, yalanlayıcılar! (Siz) şübhesiz bir ağaçtan, zakkumdan yiyecek olan kimselersiniz!
İbni Kesir = Sonra gerçekten siz ey sapıklar, yalanlayıcılar;
Kadri Çelik = Sonra gerçekten siz, ey sapık yalancılar!
Muhammed Esed = ve o zaman, siz ey yoldan sapmış ve hakikati yalanlamış olanlar,
Mustafa İslamoğlu = Sonra siz ey sapıklar, yalanlayanlar!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra şüphe yok ki, sizler ey sapıklar, tekzîp ediciler!
Ömer Öngüt = Sonra siz ey sapıklar, yalanlayıcılar!
Şaban Piriş = -Sonra siz, ey sapıklar, yalanlayanlar!
Sadık Türkmen = Sonra siz ey yalancı sapıklar!
Seyyid Kutub = Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar,
Suat Yıldırım = Sonra siz ey yoldan sapanlar ve hak dini yalan sayanlar!
Süleyman Ateş = Sonra siz de, ey sapık yalanlayıcılar (o zaman toplanacaksınız).
Tefhim-ul Kuran = Sonra gerçekten siz, ey sapık olan yalancılar,
Ümit Şimşek = Sonra da, ey yalanlayıcı sapıklar!
Yaşar Nuri Öztürk = Ve siz de ey sapık yalanlayıcılar!
İskender Ali Mihr = Sonra siz, ey gerçekten dalâlette olan yalanlayıcılar!
İlyas Yorulmaz = Sonra Ey sapkınlar! Sizler, kesinlikle doğruları yalanlamaktasınız.
لَآكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ
Vâkı’a / 52 -
Le âkilûne min şecerin min zakkumin.
Diyanet İşleri = Elbette zakkum olan ağaçtan yiyeceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Zakkum ağacının meyvesinden yiyeceksiniz elbet.
Abdullah Parlıyan = zakkum ağacından yiyecek,
Adem Uğur = Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Ahmed Hulusi = Elbette (siz) zakkum ağaçlarından (kendinizi yalnızca beden kabullenmenin sonucu meyvelerinden) yiyeceksiniz.
Ahmet Tekin = Elbette bir bitkiden, kaktüsten yiyeceksiniz.
Ahmet Varol = Kesinlikle, zakkumdan olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Ali Bulaç = Şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Elbette (cehennemde) zakkum ağacından yiyeceksiniz;
Ali Ünal = “Zakkum ağacının meyvesinden mutlaka yiyeceksiniz.
Bayraktar Bayraklı = (52-53) Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız.
Bekir Sadak = Dogrusu zakkum agacindan yiyeceksiniz.
Celal Yıldırım = Şüpheniz olmasın ki, Zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Diyanet Vakfi = Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Edip Yüksel = 'Zakkum ağacından yiyeceksiniz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Lâbüd yersiniz de bir ağaçtan, zakkumdan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = mutlaka bir ağaçtan, zakkumdan yersiniz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Gültekin Onan = Şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Harun Yıldırım = Siz elbette Zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Muhakkak ki zakkum ağacından yiyecek (kimse) (ersiniz,
Hayrat Neşriyat = (51-52) Sonra muhakkak ki siz, ey dalâlet içinde olanlar, yalanlayıcılar! (Siz) şübhesiz bir ağaçtan, zakkumdan yiyecek olan kimselersiniz!
İbni Kesir = Muhakkak ki yiyeceksiniz zakkum ağacından.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Muhammed Esed = siz kesinlikle ağulu meyve ağacından tadacaksınız,
Mustafa İslamoğlu = Elbet siz de o ağaçtan, zehirli cehennem ağacından yiyeceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Elbette ki, zakkumdan olan bir ağaçtan yiyecek kimselersiniz.
Ömer Öngüt = Doğrusu siz zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Şaban Piriş = Elbette yiyeceksiniz zakkum ağacından!
Sadık Türkmen = Elbette zakkum olan ağaçtan yiyeceksiniz.
Seyyid Kutub = Size kesinlikle Zakkum ağacının meyvası yedirilecektir.
Suat Yıldırım = Zakkum ağacının meyvesinden yiyecek,
Süleyman Ateş = (Suçlular) Mutlaka bir Zakkum ağacından yiyecekler,
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Ümit Şimşek = O zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyeceksiniz/yiyecekler.
İskender Ali Mihr = Siz mutlaka zakkum ağacından yiyecek olanlarsınız.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki onlar, cehennemin içindeki ağaçtan, zakkum ağacından yiyecekler.
فَمَالِؤُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ
Vâkı’a / 53 -
Fe mâ liûne minhel butûn(butûne).
Diyanet İşleri = Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken karınlar, dolup şişecek.
Abdullah Parlıyan = onunla karınlarınızı dolduracak,
Adem Uğur = Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Ahmed Hulusi = Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Ahmet Tekin = Karınlarınızı onunla dolduracaksınız.
Ahmet Varol = Böylece karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Ali Bulaç = Böylece karınları(nızı) ondan dolduracaksınız.
Ali Fikri Yavuz = Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Ali Ünal = “Yiyecek ve karınlarınızı onunla tıka basa dolduracaksınız.
Bayraktar Bayraklı = (52-53) Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız.
Bekir Sadak = Karinlarinizi onunla dolduracaksiniz;
Celal Yıldırım = Karınlarınızı onunla dolduracaksınız.
Cemal Külünkoğlu = Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Diyanet İşleri (eski) = Karınlarınızı onunla dolduracaksınız;
Diyanet Vakfi = Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Edip Yüksel = 'Onunla karnınızı dolduracaksınız.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Doldurursunuz da karınlarınızı ondan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = karınlarınızı onunla doldurursunuz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.
Gültekin Onan = Böylece karınları(nızı) ondan dolduracaksınız.
Harun Yıldırım = Ve o ağaçtan karınları dolduracaksınız.
Hasan Basri Çantay = Öyle ki karınlarınızı hep ondan doldurucularsınız,
Hayrat Neşriyat = (53-54) Üstelik ondan karınları(nızı) dolduracak olanlarsınız! Onun üzerine de kaynar sudan içecek kimselersiniz!
İbni Kesir = Karınlarınızı dolduracaksınız hep ondan.
Kadri Çelik = Böylece karınları ondan dolduracaksınız.
Muhammed Esed = ve karnınızı onunla dolduracaksınız,
Mustafa İslamoğlu = Artık karınları onunla dolduracaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık karınlarınızı ondan doldurucularsınız.
Ömer Öngüt = Karınlarınızı onunla doyuracaksınız.
Şaban Piriş = Karınlarınızı dolduracaksınız hep ondan!
Sadık Türkmen = Böylece karınları ondan dolduracaksınız.
Seyyid Kutub = Onunla karınlarınız doldurulacaktır.
Suat Yıldırım = Karınlarınızı onunla dolduracak,
Süleyman Ateş = Onunla karınları(nı) dolduracaklar,
Tefhim-ul Kuran = Böylece karınları(nızı) ondan dolduracaksınız,
Ümit Şimşek = Karınlarınızı onunla dolduracaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Karınları dolduracaklar ondan,
İskender Ali Mihr = Böylece karınlarını onunla dolduracak olanlarsınız.
İlyas Yorulmaz = O ağacın meyveleri ile karınlarını dolduracaklar.
فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ
Vâkı’a / 54 -
Fe şâribûne aleyhi minel hamîm(hamîmi).
Diyanet İşleri = Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken üstüne, kaynar su içeceksiniz.
Abdullah Parlıyan = derken üzerine de, kaynar su içeceksiniz.
Adem Uğur = Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
Ahmed Hulusi = Onun üstüne yakıcı sudan içeceksiniz.
Ahmet Tekin = Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
Ahmet Varol = Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz.
Ali Bulaç = Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Üstüne de (şiddetle susayacağınız için) o kaynar sudan içeceksiniz.
Ali Ünal = “Ve üzerine kaynar sudan içeceksiniz;
Bayraktar Bayraklı = (54-56) Onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz. Onu susuz develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte, yargı günü onların ziyafeti böyle olacaktır.
Bekir Sadak = Onun uzerine kaynar su iceceksiniz;
Celal Yıldırım = Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Onun üzerine kaynar su içeceksiniz;
Diyanet Vakfi = Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
Edip Yüksel = 'Ve üzerine kaynar su içeceksiniz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = İçersiniz de üstüne o hamîmden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = üstüne de kaynar su içersiniz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Üstüne de kaynar su içeceksiniz.
Gültekin Onan = Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.
Harun Yıldırım = Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.
Hasan Basri Çantay = üstüne de o kaynar sudan içeceklersiniz.
Hayrat Neşriyat = Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
İbni Kesir = Üstüne de içeceksiniz o kaynar sudan.
Kadri Çelik = Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.
Muhammed Esed = ve yakıcı ümitsizliği (yudum yudum) içeceksiniz,
Mustafa İslamoğlu = Üzerine yürek dağlayan kavurucu (umutsuzluğu) içeceksiniz;
Ömer Nasuhi Bilmen = (54-55) Sonra onun üzerine kaynar sudan içicilersiniz. Artık kendisine bir hastalık arız olmuş devenin içişi gibi içicilersiniz.
Ömer Öngüt = Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
Şaban Piriş = Üstüne içeceksiniz kaynar sudan!
Sadık Türkmen = Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz;
Seyyid Kutub = Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
Suat Yıldırım = Üstüne de kaynar su içeceksiniz!
Süleyman Ateş = Üzerine de kaynar su içeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz.
Ümit Şimşek = Üstüne de kaynar su içeceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Üzerine içecekler kaynar sudan,
İskender Ali Mihr = Sonra da onun üzerine hamimden (kaynar sudan) içecek olanlarsınız.
İlyas Yorulmaz = Sonra yediklerinin üzerine kaynar sulardan içecekler.
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ
Vâkı’a / 55 -
Fe şâribûne şurbel hîm(hîmi).
Diyanet İşleri = Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken susuzluk illetine uğrayıp içecek, içecek de kanmayacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Susuzluk hastalığına uğrayıp, içecek içecek kanmayacaksınız.
Adem Uğur = Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
Ahmed Hulusi = Hastalığı dolayısıyla suya doymak bilmeyen develer gibi içeceksiniz onu.
Ahmet Tekin = Susuzluk illetine tutulmuş develer gibi içeceksiniz.
Ahmet Varol = Üstelik suya kanmayan susamış develerin içişi gibi içeceksiniz.
Ali Bulaç = Üstelik 'içtikçe susayan hasta develerin' içişi gibi içeceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Öyle ki, suya kanmayan develerin içişi gibi içeceksiniz.
Ali Ünal = “Hem de susuzluktan yanıp da suya saldıran develerin içtiği gibi içeceksiniz.”
Bayraktar Bayraklı = (54-56) Onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz. Onu susuz develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte, yargı günü onların ziyafeti böyle olacaktır.
Bekir Sadak = Hem de susamis develerin suya saldirisi gibi iceceksiniz;
Celal Yıldırım = Hem de susamış develer gibi içeceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = Üstelik susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz;
Diyanet Vakfi = Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
Edip Yüksel = 'Susamış devenin içişi gibi içeceksiniz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = İçersiniz hüyam ılletine tutulmuş kanmak bilmez develer gibi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = susuzluk illetine tutulmuş kanmak bilmeyen develerin içişi gibi içersiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
Gültekin Onan = Üstelik 'içtikçe susayan hasta develerin' içişi gibi içeceksiniz.
Harun Yıldırım = Üstelik içtikçe susayan hasta develerin içişi gibi içeceksiniz.
Hasan Basri Çantay = (O suretle ki) susamış develerin içişi gibi içeceklersiniz.
Hayrat Neşriyat = Hem de bir türlü suya kanmayan bir hastalığa yakalanmış develerin içişi gibi içecek olanlarsınız!
İbni Kesir = Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
Kadri Çelik = Üstelik içtikçe susayan hasta develerin içişi gibi içeceksiniz.
Muhammed Esed = doymak bilmez susuz develerin içişi gibi içeceksiniz!"
Mustafa İslamoğlu = hummalı develerin kanma bilmeyen içişi gibi..."
Ömer Nasuhi Bilmen = (54-55) Sonra onun üzerine kaynar sudan içicilersiniz. Artık kendisine bir hastalık arız olmuş devenin içişi gibi içicilersiniz.
Ömer Öngüt = Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
Şaban Piriş = Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz!
Sadık Türkmen = Üstelik susuzluk çılgınlığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz!
Seyyid Kutub = Onu, içtikçe susayan develer gibi içeceksiniz.
Suat Yıldırım = Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi saldırarak içeceksiniz.
Süleyman Ateş = Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceklerdir!
Tefhim-ul Kuran = Üstelik 'içtikçe susayan hasta develerin' içişi gibi içeceksiniz.
Ümit Şimşek = Susamış devenin içişiyle içeceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Susuzluktan çıkmış develerin içişi gibi içecekler.
İskender Ali Mihr = Öyle ki, içtikçe susayan hasta develerin içişi gibi içecek olanlarsınız.
İlyas Yorulmaz = Susuz hayvanların içtikleri gibi içecekler.
هَذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ
Vâkı’a / 56 -
Hâzâ nuzuluhum yevmed dîn(dîni).
Diyanet İşleri = İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Budur cezâ günü ziyâfetleri.
Abdullah Parlıyan = İşte budur kıyamet günü, onlara yapılacak ziyafet ve ikram.
Adem Uğur = İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!
Ahmed Hulusi = Din (sistemin - Sünnetullâh'ın gerçekliğinin fark edildiği) gününde, onların nüzûlü (onlarda açığa çıkacak olan) işte budur!
Ahmet Tekin = Herkesin, vahyedilen dinin, şeriatın, İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilâhi mevzuatın yürürlükte olduğu gün, onların ziyâfeti budur.
Ahmet Varol = İşte ceza günü onlara verilecek ziyafet budur.
Ali Bulaç = İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.
Ali Fikri Yavuz = İşte hesap günü, onlara ziyafet bu!
Ali Ünal = Hesap Günü’nde onlara yapılacak ikram budur.
Bayraktar Bayraklı = (54-56) Onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz. Onu susuz develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte, yargı günü onların ziyafeti böyle olacaktır.
Bekir Sadak = Iste onlara, ceza gunu sunulacak konukluk budur.
Celal Yıldırım = Hesap ve ceza gününde onların konacakları (sofra) işte budur!
Cemal Külünkoğlu = İşte bu hesap gününde onların ziyafetleridir.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar hesap günü işte böyle ağırlanacaklardır.
Diyanet Vakfi = İşte hesap gününde onlara ikram edilecek ziyafet!
Edip Yüksel = İşte cezâ gününde onların ağırlanışı böyledir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bu onların konuklukları o din günü (ceza günü)
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte ceza gününde onların konuklukları (ağırlanışları) böyledir!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.
Gültekin Onan = İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.
Harun Yıldırım = İşte bu, onların din gününde şölenleridir.
Hasan Basri Çantay = İşte ceza günü onlara (çekilecek) ziyafet budur!
Hayrat Neşriyat = (56-57) İşte dîn (hesab) gününde onların ağırlanışı böyledir! Sizi biz yarattık; o hâlde tasdîk etmeniz gerekmez mi?
İbni Kesir = İşte ceza günü onlara sunulacak ziyafet budur.
Kadri Çelik = İşte bu, onların din (hesap) günündeki şölenleridir.
Muhammed Esed = Hesap Günü onların karşılanışı işte böyle olacak!
Mustafa İslamoğlu = Hesap Günü onların ağırlanışı işte böyle olacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte bu, onların o ceza günündeki ziyafetleridir.
Ömer Öngüt = Ceza gününde işte onlar böyle ağırlanacaklardır.
Şaban Piriş = Hesap günü onların ziyafeti budur.
Sadık Türkmen = Hesap gününde onların ağırlanışı işte böyledir!
Seyyid Kutub = Onlar hesap günü işte böyle ağırlanacaklardır.
Suat Yıldırım = İşte hesap gününde onlara ikram edilecek ziyafet!
Süleyman Ateş = İşte cezâ gününde onların ağırlanışı böyledir.
Tefhim-ul Kuran = İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.
Ümit Şimşek = Onların hesap günündeki ikramları işte budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Din gününde ağırlanışları böyledir.
İskender Ali Mihr = (İşte) bu, onların dîn günündeki ziyafetleridir.
İlyas Yorulmaz = Bunlar o kıyamet günü karşılaşacakları şeylerdir.
نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ
Vâkı’a / 57 -
Nahnu halaknâkum fe lev lâ tusaddikûn(tusaddikûne).
Diyanet İşleri = Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz yarattık sizi, hâlâ mı gerçeklemezsiniz?
Abdullah Parlıyan = Sizi biz yarattık, hâlâ gerçekleri tasdik etmeyecek misiniz?
Adem Uğur = Sizi biz yaratdık. O halde (tekrar dirilmiye de) inanmalı değilmisiniz?
Ahmed Hulusi = Biz, yarattık sizi! Tasdik etmeyecek misiniz?
Ahmet Tekin = Sizi, biz yarattık biz. Peygamberleri tasdik etmeniz gerekmez miydi?
Ahmet Varol = Sizi biz yarattık. (Yeniden dirilişi de) doğrulamanız gerekmez mi?
Ali Bulaç = Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Ali Fikri Yavuz = (Ey İnkârcılar), sizi biz yarattık; hâlâ (peygamberleri) tasdik etmiyecek misiniz?
Ali Ünal = Sizi yaratan Biziz; öyle iken (Âhiret gerçeğini) tasdik etmeyecek misiniz?
Bayraktar Bayraklı = Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?[603]
Bekir Sadak = Sizi yaratan Biziz; hala tasdik etmez misiniz?
Celal Yıldırım = Biz, sizi yarattık; hâlâ (bu gerçeği) tasdîk etmiyecek misiniz ?
Cemal Külünkoğlu = Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?
Diyanet İşleri (eski) = Sizi yaratan Biziz; hala tasdik etmez misiniz?
Diyanet Vakfi = Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?
Edip Yüksel = Sizi biz yarattık, doğrulamanız gerekmez miydi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz, yarattık sizi hâlâ tasdık etmiyecek misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sizi Biz yarattık, hala tasdik etmeyecek misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?
Gültekin Onan = Sizleri biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Harun Yıldırım = Sizi biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Hasan Basri Çantay = Sizi biz yaratdık. O halde (tekrar dirilmiye de) inanmalı değilmisiniz?
Hayrat Neşriyat = (56-57) İşte dîn (hesab) gününde onların ağırlanışı böyledir! Sizi biz yarattık; o hâlde tasdîk etmeniz gerekmez mi?
İbni Kesir = Sizi; Biz, yarattık. Hala tasdik etmez misiniz?
Kadri Çelik = Sizleri biz yarattık, neden onaylamıyorsunuz?
Muhammed Esed = Sizi yaratan Biziz, (ey insanlar!) Öyleyse neden hakikati kabul etmezsiniz?
Mustafa İslamoğlu = Sizi yaratan Biziz; o halde (ey insanlar), bu gerçeği neden hala kabullenmezsiniz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz sizi yarattık. Artık tasdik eder olmalı değil mi idiniz!
Ömer Öngüt = Ey inkâr edenler! Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?
Şaban Piriş = -Sizi yarattık, biz! Gerekmez mi tasdik etmeniz?
Sadık Türkmen = Sizi biz yarattık, tasdik etmeniz gerekmez mi?
Seyyid Kutub = Sizleri yaratan biziz, bunu onaylasanıza.
Suat Yıldırım = Sizi yaratan Biz’iz, hâlâ bu gerçeği ikrar ve tasdik etmeyecek misiniz?
Süleyman Ateş = Biz sizi yarattık; doğrulamanız gerekmez mi?
Tefhim-ul Kuran = Sizleri biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Ümit Şimşek = Sizi Biz yarattık; hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?
Yaşar Nuri Öztürk = Sizi biz yarattık, biz! Tasdik etseydiniz olmaz mıydı?
İskender Ali Mihr = Sizi Biz, Biz yarattık. Hâlâ tasdik etmiyorsanız.
İlyas Yorulmaz = Sizi biz yaratıyoruz. Bunları kabul etmeniz gerekmiyor mu?
أَفَرَأَيْتُم مَّا تُمْنُونَ
Vâkı’a / 58 -
E fe reeytum mâ tumnûn(tumnûne).
Diyanet İşleri = Attığınız o meniye ne dersiniz?!
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmez misiniz rahîmlere döktüğünüz bir katre suyu?
Abdullah Parlıyan = Görmez misiniz rahimlere döktüğünüz bir damla suyu?
Adem Uğur = Şimdi gördünüz mü o döktüğünüz menîyi?
Ahmed Hulusi = Akıttığınız meniyi gördünüz mü?
Ahmet Tekin = Rahimlere attığınız, ektiğiniz meni üzerinde hiç düşündünüz mü?
Ahmet Varol = Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Ali Bulaç = Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Ali Fikri Yavuz = Şimdi gördünüz mü, (rahimlere) döktüğünüz menîyi?
Ali Ünal = (58-59) Peki söyleyin bana, akıtmakta olduğunuz menîyi! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?
Bayraktar Bayraklı = (58-59) Düşündünüz mü akıttığınız menileri? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
Bekir Sadak = (58-59) Soyleyin; akittiginiz meniden insani yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayiz?
Celal Yıldırım = (58-59) Gördünüz mü o akıttığınız meniyi ? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
Cemal Külünkoğlu = (Rahimlere) akıttığınız o meniye ne dersiniz?
Diyanet İşleri (eski) = (58-59) Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız?
Diyanet Vakfi = Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?
Edip Yüksel = Attığınız meniye dikkat ettiniz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi gördünüz mü o döktüğünüz menîyi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi gördünüz mü o döktüğünüz meniyi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Attığınız meniyi gördünüz mü?
Gültekin Onan = Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Harun Yıldırım = Şimdi dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Hasan Basri Çantay = (Eğer siz bir meniden yaratıldığınızı iddia ediyorsanız) O halde (rahimlere) dökmekde olduğunuz (o) meni nedir? Bana haber verin.
Hayrat Neşriyat = (58-59) Peki söyleyin bana, akıtmakta olduğunuz menîyi! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?
İbni Kesir = Söyleyin öyleyse; dökmekte olduğunuz meni nedir?
Kadri Çelik = Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi görüyor musunuz?
Muhammed Esed = Attığınız o (tohum)u hiç düşündünüz mü?
Mustafa İslamoğlu = Hiç attığınız o hayat tohumunu düşündünüz mü?
Ömer Nasuhi Bilmen = Rahimlere döktüğünüz nutfeyi gördünüz mü? (haber veriniz!)
Ömer Öngüt = Gördünüz mü (rahimlere) akıttığınız meniyi?
Şaban Piriş = Attığınız spermleri gördünüz mü?
Sadık Türkmen = Ana rahmindeki nutfeyi hiç düşündünüz mü?
Seyyid Kutub = Fışkırttığınız meniyi görüyor musunuz?
Suat Yıldırım = (58-59) Şimdi düşünsenize o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz?
Süleyman Ateş = Akıttığınız meniyi gördünüz mü?
Tefhim-ul Kuran = Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Ümit Şimşek = Gördünüz mü döktüğünüz meniyi?
Yaşar Nuri Öztürk = Akıttığınız meniyi gördünüz mü?
İskender Ali Mihr = Öyleyse akıttığınız meni nedir, gördünüz mü (ne olduğunu idrak ettiniz mi)?
İlyas Yorulmaz = Nelerden mahrum olduğunuzu görmüyor musunuz?
أَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ
Vâkı’a / 59 -
E entum tahlukûnehû em nahnul hâlikûn(hâlikûne).
Diyanet İşleri = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa biz mi yaratmadayız?
Abdullah Parlıyan = Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa biz mi yaratmaktayız?
Adem Uğur = Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
Ahmed Hulusi = Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratanlar biz miyiz?
Ahmet Tekin = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
Ahmet Varol = Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
Ali Bulaç = Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?
Ali Fikri Yavuz = Onu (insan biçiminde) siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa biz miyiz yaratan?
Ali Ünal = Onu ve ondan mükemmel bir insanı siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan Biz miyiz?
Bayraktar Bayraklı = (58-59) Düşündünüz mü akıttığınız menileri? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
Bekir Sadak = (58-59) Soyleyin; akittiginiz meniden insani yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayiz?
Celal Yıldırım = (58-59) Gördünüz mü o akıttığınız meniyi ? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
Cemal Külünkoğlu = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (58-59) Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız?
Diyanet Vakfi = Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
Edip Yüksel = Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz mi yaratıyorsunuz onu yoksa biz miyiz yaratan?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan Biz miyiz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
Gültekin Onan = Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı biz miyiz?
Harun Yıldırım = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı biz miyiz?
Hasan Basri Çantay = Onu siz mi (düzgün bir insan) suretine getiriyorsunuz, yoksa (o surete getirib) yaratanlar biz miyiz?
Hayrat Neşriyat = (58-59) Peki söyleyin bana, akıtmakta olduğunuz menîyi! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?
İbni Kesir = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar Biz miyiz?
Kadri Çelik = Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı biz miyiz?
Muhammed Esed = Onu yaratan siz misiniz, yoksa Biz miyiz onun yaratılışının kaynağı?
Mustafa İslamoğlu = Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa bütün yaratışın kaynağı Biz miyiz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcılar Biz miyiz?
Ömer Öngüt = Onu (siz mi düzgün bir insan sûretine getirip) yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?
Şaban Piriş = Onu siz mi yaratıyorsunuz; yoksa yaratan biz miyiz?
Sadık Türkmen = Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa yaratan Biz miyiz?
Seyyid Kutub = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa onu yaratan biz miyiz?
Suat Yıldırım = (58-59) Şimdi düşünsenize o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz?
Süleyman Ateş = Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcılar biz miyiz?
Tefhim-ul Kuran = Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı biz miyiz?
Ümit Şimşek = Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa Biz miyiz yaratan?
Yaşar Nuri Öztürk = Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa yaratıcılar bizler miyiz?
İskender Ali Mihr = Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan Biz miyiz?
İlyas Yorulmaz = O mahrum olduklarınızı siz mi yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıcılarız.
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
Vâkı’a / 60 -
Nahnu kaddernâ beynekumul mevte ve mâ nahnu bi mes- bûkîn(mesbûkîne).
Diyanet İşleri = (60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz takdîr ettik aranızda ölümü ve kimse geçemez önümüze bizim.
Abdullah Parlıyan = Ölümü siz canlılar arasında, daima geçerli kıldık. Bu sebeple ölüme engel olabilecek ve bizim önümüze geçebilecek yoktur.
Adem Uğur = Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.
Ahmed Hulusi = Aranızda ölümü biz takdir ettik ve bizim önümüze geçilmez!
Ahmet Tekin = Aranızda ölümü takdir eden, planlayan biziz. Bizim önümüze geçilemez, biz âciz duruma düşürülemeyiz.
Ahmet Varol = Aranızda ölümü biz takdir ettik ve bizim önümüze geçilmiş değildir.
Ali Bulaç = Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir;
Ali Fikri Yavuz = Aranızda ölümü (ve ecelleri) biz takdir ettik; ve biz, dilediğimiz şeyi yerine getirmekten âciz de değiliz.
Ali Ünal = (Sizi yarattığımız gibi,) hepinizin ortak kaderi olarak ölümü takdir eden de Biziz. Mani olabilecek hiçbir güç yoktur (size ölümü vermemize);
Bayraktar Bayraklı = (60-62) Aranızda ölümü takdir eden biziz. Biz, sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var etmek konusunda önüne geçilebileceklerden değiliz. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp bundan ders almanız gerekmez mi?
Bekir Sadak = (60-61) Olumu aranizda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldirip benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediginiz sekilde var etmeyi dilesek kimse onumuze gecemez.
Celal Yıldırım = Sizi (yok edip yerinize) benzerlerinizi getirmemize ve sizi bilemiyeceğiniz (şekil ve vasıfta) yaratıp ortaya çıkarmamıza karşı önümüze geçilecek de değiliz.
Cemal Külünkoğlu = Ölümü aranızda takdir eden biziz. Hiç kimse bizim önümüze geçemez (bizi bu işten alıkoyamaz).
Diyanet İşleri (eski) = (60-61) Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez.
Diyanet Vakfi = (60-61) Ölümü aranızda biz takdîr ettik ve biz, (yerinize) benzerlerinizi (getirip, sizinle)değiştirmekten ve sizi bilemeyeceğiniz (başka) bir şekilde yaratmaktan önüne geçilecek (acze düşürülecek) olan kimseler değiliz!
Edip Yüksel = Aranızda ölümünüzü önceden biz belirledik. Kimse bizi engelleyemez:
Elmalılı Hamdi Yazır = Sizin aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmiş değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Aranıza ölüm kanunu koyan Biziz; ve Biz asla önüne geçilen biri değiliz;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.
Gültekin Onan = Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz önüne geçilebileceklerden değiliz.
Harun Yıldırım = Sizin aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmiş değildir.
Hasan Basri Çantay = Ölümlü varlıklar olarak sizi yarattık, şu işleri yapmaktan Bizi alıkoyacak kimse yoktur;
Hayrat Neşriyat = (60-61) Ölümü aranızda biz takdîr ettik ve biz, (yerinize) benzerlerinizi (getirip, sizinle)değiştirmekten ve sizi bilemeyeceğiniz (başka) bir şekilde yaratmaktan önüne geçilecek (acze düşürülecek) olan kimseler değiliz!
İbni Kesir = Biz, takdir ettik aranızda ölümü. Ve Biz, önüne geçilecekler de değiliz.
Kadri Çelik = Sizin aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmiş değildir.
Muhammed Esed = Ölümün sizin aranızda (her zaman geçerli) olmasını emrettik: ama hiçbir şey Bizi alıkoyamaz
Mustafa İslamoğlu = Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Kimse Bizi alıkoyacak değildir:
Ömer Nasuhi Bilmen = Sizin aranızda ölümü Biz takdir ettik ve Biz önüne geçilmiş olanlar değiliz.
Ömer Öngüt = Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz önüne geçilebileceklerden değiliz.
Şaban Piriş = Aranızda ölümü takdir eden biziz! Önümüze de geçilemez.
Sadık Türkmen = Ölümlü varlıklar olarak sizi yarattık, şu işleri yapmaktan Bizi alıkoyacak kimse yoktur;
Seyyid Kutub = Ölümü aranızda plânlayan biziz. Hiç kimse bizim önümüze geçemez.
Suat Yıldırım = (60-61) Aranızda ölümü Biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, Bize mani olacak hiçbir güç yoktur.
Süleyman Ateş = Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmiş değildir (kimse ölüme engel olamaz).
Tefhim-ul Kuran = Sizin aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmiş değildir;
Ümit Şimşek = Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Kimse Bizi alıkoyacak değildir:
Yaşar Nuri Öztürk = Ölümü aranızda biz takdir ettik. Biz önüne geçilecekler değiliz.
İskender Ali Mihr = Sizin aranızda ölümü Biz, Biz takdir ettik. Ve Biz, önüne geçilmiş (veya geçilebilecek) olan değiliz (bu takdirimizi kimse bozamaz).
İlyas Yorulmaz = Aranızda ölümü planlayan biziz. Bu konuda bize engel olacak yoktur.
عَلَى أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَالَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ
Vâkı’a / 61 -
Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fî mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = (60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sizin gibi bir topluluk yaratıp yerinize geçirmek istersek ve sizi de, bilmediğiniz bir şekle döndürmeyi dilersek.
Abdullah Parlıyan = Bizim sizi benzerlerinizle değiştirmeye ve bilmediğiniz başka bir şekilde yaratmaya da gücümüz yeter.
Adem Uğur = Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).
Ahmed Hulusi = Size bedel olarak benzerlerinizi (yeni bedenlerinizi) getirelim ve sizi bilemeyeceğiniz şekilde (yeniden) inşa edelim diye (ölümü takdir ettik).
Ahmet Tekin = Sizin yerinize, benzerlerinizi getirmekte; sizi, bilmediğiniz bir âlemde, bilmediğiniz bir yaratılışla tekrar var etmekte de âciz duruma düşürülemeyiz.
Ahmet Varol = Yerinize benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilmediğiniz şekillerde yeniden yaratmamız hususunda (kimse bizim önümüze geçemez).
Ali Bulaç = (Yerinize) Benzerlerinizi getirip değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde inşa etme konusunda.
Ali Fikri Yavuz = Kılıklarınızı değiştirmeğe ve bilemiyeceğiniz bir surette sizi yaratmağa da gücümüz yeter.
Ali Ünal = Verip, yerinize başka nesilleri getirmemize ve sizi bilmediğiniz yeni bir yaratılışla yeniden ortaya çıkarmamıza.
Bayraktar Bayraklı = (60-62) Aranızda ölümü takdir eden biziz. Biz, sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var etmek konusunda önüne geçilebileceklerden değiliz. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp bundan ders almanız gerekmez mi?
Bekir Sadak = (60-61) Olumu aranizda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldirip benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediginiz sekilde var etmeyi dilesek kimse onumuze gecemez.
Celal Yıldırım = Sizi (yok edip yerinize) benzerlerinizi getirmemize ve sizi bilemiyeceğiniz (şekil ve vasıfta) yaratıp ortaya çıkarmamıza karşı önümüze geçilecek de değiliz.
Cemal Külünkoğlu = Amacımız benzerlerinizi yerinize geçirmek ve hepinizi bilmediğiniz bir âlemde yeniden yaratmaktır.
Diyanet İşleri (eski) = (60-61) Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez.
Diyanet Vakfi = Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).
Edip Yüksel = Sizi başka nesillerle değiştirmekten, yahut sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratmaktan....
Elmalılı Hamdi Yazır = Kılıklarınızı değiştirmek ve sizi bilemiyeceğiniz bir neş'ette inşa etmek üzereyiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kılıklarınızı değiştirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta var etmek üzereyiz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).
Gültekin Onan = (Yerinize) Benzerlerinizi getirip değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde inşa etme konusunda.
Harun Yıldırım = Benzerlerinizi getirip değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde inşa etme hususunda
Hasan Basri Çantay = (60-61) Aranızda ölüm (ün keyfiyyetini, zamaanını, mekânını ve ecellerin mıkdarını) biz (ta'yin ve) takdîr etdik ve biz — (sizi helak ederek) yerinize diğer benzerlerinizi getirmeniz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışda ve suretlerde tekrar peyda etmemiz hususunda — önüne geçilecekler de değiliz.
Hayrat Neşriyat = (60-61) Ölümü aranızda biz takdîr ettik ve biz, (yerinize) benzerlerinizi (getirip, sizinle)değiştirmekten ve sizi bilemeyeceğiniz (başka) bir şekilde yaratmaktan önüne geçilecek (acze düşürülecek) olan kimseler değiliz!
İbni Kesir = Yerinize benzerlerinizi getirmekte ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışla tekrar var etmekte.
Kadri Çelik = (Yerinize) Benzerlerinizi getirip değiştirme ve de sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde inşa etme hususunda.
Muhammed Esed = varoluşunuzun tabiatını değiştirmekten ve (henüz) size malum olmayan bir şekilde sizi (yeniden) var etmekten.
Mustafa İslamoğlu = sizi benzerlerinizle değiştirme ve sizi bilmediğiniz bir mahiyette yeniden inşa etme hususunda.
Ömer Nasuhi Bilmen = (61-62) Sizin emsâlinizi değiştirmek ve sizi bilmediğiniz bir neş'ette yaratmak üzere (kâdiriz). Ve muhakkak ki, siz ilk yaradılışı bildiniz, o halde düşünmez misiniz?
Ömer Öngüt = Sizi ortadan kaldırıp da sizin yerinize benzerlerinizi getirmeye ve sizi bilmeyeceğiniz bir biçimde yaratmaya da gücümüz yeter.
Şaban Piriş = Sizi benzerlerinizle değiştirmek ve sizi bilmediğiniz bir şekilde yeniden yaratmak hususunda...
Sadık Türkmen = Sizin benzerlerinizi değiştirip getirmemiz ve bilmediğiniz bir şekilde sizi yeniden inşa etmemiz hususunda.
Seyyid Kutub = Amacımız benzerlerinizi yerinize geçirmek ve hepinizi bilmediğiniz bir alemde yeniden diriltmektir.
Suat Yıldırım = (60-61) Aranızda ölümü Biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, Bize mani olacak hiçbir güç yoktur.
Süleyman Ateş = (Size böyle ölümü takdir ettik) Ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi, bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşâ' edelim.
Tefhim-ul Kuran = (Yerinize) Benzerlerinizi getirip değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde inşa etme konusunda.
Ümit Şimşek = Ne yerinize benzerlerinizi getirmekten, ne de bilmediğiniz bir âlemde ve şekilde sizi tekrar yaratmaktan.
Yaşar Nuri Öztürk = Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız.
İskender Ali Mihr = Sizin (dünya hayatındaki) emsallerinizi (bedenlerinizi), (ölümle) değiştirmemiz ve (ahiret âlemi için) sizi, bilmediğiniz bir şekilde (yeniden) yaratmamızda (Bizi geçecek yoktur).
İlyas Yorulmaz = Sizi, benzerlerinizle değiştirmemize ve sizi bilmediğiniz, yeni varlıklar halinde yaratmamıza da mani olacak yoktur.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الْأُولَى فَلَوْلَا تَذكَّرُونَ
Vâkı’a / 62 -
Ve lekad alimtumunneş etel ûlâ fe lev lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki ilk yaratılışı biliyorsunuz, biliyorsunuz da ne diye düşünmüyorsunuz?
Abdullah Parlıyan = Her halde ilk neş'eti biliyorsunuz o halde düşünseniz a
Adem Uğur = Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Ahmed Hulusi = Andolsun ki ilk neş'eti (yaratışı) bildiniz. . . Peki derin düşünmeniz gerekmez mi?
Ahmet Tekin = Andolsun, ilk yaratılışı biliyorsunuz, düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Ahmet Varol = Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?
Ali Bulaç = Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp düşünmeniz gerekmez mi?
Ali Fikri Yavuz = Her halde (bu dünya hayatında topraktan sonra nutfeden) ilk yaratılışınızı bildiniz. O halde (kıyamette sizi ikinci defa diriltmeğe kadir olduğumuzu) düşünseniz ya!...
Ali Ünal = Sizi ilk ortaya çıkarmamızı (dünyaya nasıl getirildiğinizi) çok iyi biliyorsunuz, o halde bunun üzerinde düşünüp, (ikinci yaratılışın da mümkün ve kaçınılmaz olduğunu kabullenmeniz) gerekmez mi?
Bayraktar Bayraklı = (60-62) Aranızda ölümü takdir eden biziz. Biz, sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var etmek konusunda önüne geçilebileceklerden değiliz. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp bundan ders almanız gerekmez mi?
Bekir Sadak = And olsun ki, ilk yaratmayi bilirsiniz, yine de dusunmez misiniz?
Celal Yıldırım = And olsun ki, siz, ilk yaratılıp ortaya çıkarılışınızı biliyorsunuzdur. Artık düşünüp ibret almaz mısınız ?
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, birinci yaratılışınızı biliyorsunuz. O hâlde (yeniden yaratılacağınıza dair) düşünmeniz gerekmez mi?
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, ilk yaratmayı bilirsiniz, yine de düşünmez misiniz?
Diyanet Vakfi = Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Edip Yüksel = İlk yaratılışı biliyorsunuz. Öğüt almalı değil misiniz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Her halde ilk neş'eti biliyorsunuz o halde düşünseniz a
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Muhakkak ilk yaratılışı biliyorsunuz. O halde düşünsenize!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Gültekin Onan = Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp düşünmeniz gerekmez mi?
Harun Yıldırım = Andolsun ilk inşaıyaratmayı bildiniz. İbretle düşünmeniz gerekmez mi?
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki birinci yaratılışı (nızı) bildiniz. Fakat (tekrar yaratılacağınızı da) düşünmeli değil misiniz?
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki, ilk yaratılışı bildiniz; öyle ise (düşünüp) ibret almanız gerekmez mi?
İbni Kesir = Andolsun ki; ilk yaratılışınızı bildiniz. İyice düşünmeli değil misiniz?
Kadri Çelik = Şüphesiz ilk yaratılışı bildiniz; ama hatırlayıp kendinize gelmeniz gerekmez mi?
Muhammed Esed = Ve (mademki) baştaki yaratılışınızı(n mucizevi bir olay olduğunu) biliyorsunuz; öyleyse, neden (Bizim hakkımızda) düşünüp dersler çıkarmazsınız?
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu ilk yaratılış (mucizesini) bilmiş olmanız lazım; o halde neden (ikinci yaratılış hakkında) ibret almıyor sunuz?
Ömer Nasuhi Bilmen = (61-62) Sizin emsâlinizi değiştirmek ve sizi bilmediğiniz bir neş'ette yaratmak üzere (kâdiriz). Ve muhakkak ki, siz ilk yaradılışı bildiniz, o halde düşünmez misiniz?
Ömer Öngüt = Her halde ilk yaratılışınızı bilirsiniz, (fakat tekrar yaratılacağınızı) düşünmeli değil misiniz?
Şaban Piriş = -İlk yaratılışınızı biliyorsunuz, düşünmeniz gerekmez mi?
Sadık Türkmen = Ant olsun siz, ilkin nasıl varedildiğinizi/yaratıldığınızı biliyorsunuz. Öyleyse düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?
Seyyid Kutub = İlk yaratılmayı bildiniz. Bunu düşünüp ders alsanıza!
Suat Yıldırım = Siz ilk yaratmayı pek iyi biliyorsunuz, artık düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Süleyman Ateş = Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp düşünmeniz gerekmez mi?
Ümit Şimşek = İlk yaratılışınızı biliyorsunuz; öyleyse niçin hâlâ düşünmezsiniz?
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, ilk yaratışı/yaratılışı bildiniz. Peki düşünüp ibret alsanız olmaz mı?
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki, ilk neş’eti (yaratılışı) bildiniz, hâlâ tezekkür (tefekkür) etmiyorsanız.
İlyas Yorulmaz = İlk yaratılışı kesinlikle bilmişsinizdir. Hatırlamanız gerekmiyor mu?
أَفَرَأَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ
Vâkı’a / 63 -
E fe reeytum mâ tahrusûn(tahrusûne).
Diyanet İşleri = Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmez misiniz ektiğiniz tohumu?
Abdullah Parlıyan = Görmez misiniz ektiğiniz tohumu?
Adem Uğur = Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.
Ahmed Hulusi = Ekmekte olduklarınızı gördünüz mü?
Ahmet Tekin = Ektiğiniz tohumlar üzerinde hiç düşündünüz mü?
Ahmet Varol = Ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Ali Bulaç = Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Ali Fikri Yavuz = Şimdi gördünüz mü, o ektiğiniz tohumu?
Ali Ünal = Toprağa ektiğiniz tohuma bakmaz mısınız?
Bayraktar Bayraklı = (63-67) Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
Bekir Sadak = (63-64) Soyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yok Biz mi bitiriyoruz?
Celal Yıldırım = Söyleseniz ya, o ektiklerinizi,
Cemal Külünkoğlu = (63-64) (Toprağa) ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (63-64) Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?
Diyanet Vakfi = Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.
Edip Yüksel = Ektiğinize dikkat ettiniz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi gördünüz mü o ekdiğiniz tohumu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi gördünüz mü o ektiğiniz tohumu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ektiğinizi gördünüz mü?
Gültekin Onan = Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Harun Yıldırım = Şimdi ekmekte olduğunuzu gördünüz mü?
Hasan Basri Çantay = Şimdi bana ekmekde olduğunuz (tohum) u haber verin.
Hayrat Neşriyat = Peki söyleyin bana, ekmekte olduğunuz şeyleri?
İbni Kesir = Şimdi Bana; ekmekte olduğunuzu haber verin.
Kadri Çelik = Şimdi ekmekte olduğunuzu gördünüz mü?
Muhammed Esed = Toprağa ektiğiniz tohumu hiç düşündünüz mü?
Mustafa İslamoğlu = Hiç toprağa ektiğiniz tohumu düşündünüz mü?
Ömer Nasuhi Bilmen = Şimdi ektiğiniz tohumu gördünüz mü?
Ömer Öngüt = Şimdi bana ekmekte olduğunuz (tohum işini) haber verin!
Şaban Piriş = -Ektiğiniz şeyleri gördünüz mü?
Sadık Türkmen = Ektiğinizi gördünüz mü:
Seyyid Kutub = Ektiğiniz tohumu görüyor musunuz?
Suat Yıldırım = (63-64) Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?
Süleyman Ateş = Ektiğinizi gördünüz mü?
Tefhim-ul Kuran = Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Ümit Şimşek = Gördünüz mü ektiklerinizi?
Yaşar Nuri Öztürk = Ekmekte olduğunuzu gördünüz mü?
İskender Ali Mihr = Öyleyse ektiğiniz ekin nedir (onu) gördünüz mü? (Her bitkinin tohumundan kendi türüne has yeni bir bitkinin yetişmesi için gerekli olan şifrelerin ve gelişim programının, ektiğiniz tohum içinde saklı olduğunu biliyor musunuz, idrak ediyor musunuz?)
İlyas Yorulmaz = Sizler tarlalardan topladıklarınıza bakmıyor musunuz?
أَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ
Vâkı’a / 64 -
E entum tezre ûnehû em nahnuz zâriûn(zâriûne).
Diyanet İşleri = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa biz mi bitirmedeyiz?
Abdullah Parlıyan = Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa biz mi bitirmekteyiz?
Adem Uğur = Haber veriniz onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler Biz miyiz?
Ahmed Hulusi = Onu yeşerten siz misiniz yoksa biz miyiz?
Ahmet Tekin = Onu siz mi yetiştiriyorsunuz, yoksa yetiştiren biz miyiz?
Ahmet Varol = Onu siz mi bitiriyorsunuz? Yoksa bitirenler Biz miyiz?
Ali Bulaç = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa onu bitiren biz miyiz?
Ali Fikri Yavuz = (63-64) Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?
Ali Ünal = Siz mi onu bitiyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?
Bayraktar Bayraklı = (63-67) Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
Bekir Sadak = (63-64) Soyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yok Biz mi bitiriyoruz?
Celal Yıldırım = Siz mi onları bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz?
Cemal Külünkoğlu = (63-64) (Toprağa) ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (63-64) Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?
Diyanet Vakfi = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Edip Yüksel = Siz mi onu yetiştiriyorsunuz, yoksa biz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz mi bitiriyorsunuz onu? Yoksa biz miyiz bitiren?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Gültekin Onan = Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Harun Yıldırım = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Hasan Basri Çantay = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?
Hayrat Neşriyat = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler (onu yetiştirenler) biz miyiz?
İbni Kesir = Onu, siz mi bitiriyorsunuz, yoksa Biz miyiz, bitirenler?
Kadri Çelik = Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Muhammed Esed = Onu büyütüp yeşerten siz misiniz, yoksa Biz miyiz onun büyüyüp yeşermesinin sebebi?
Mustafa İslamoğlu = Siz mi ekip büyütüyorsunuz onu, yoksa Biz miyiz ekip büyüten?
Ömer Nasuhi Bilmen = Haber veriniz onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler Biz miyiz?
Ömer Öngüt = Onu yerden siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?
Şaban Piriş = Onları bitiren siz misiniz; yoksa biz mi bitiriyoruz?
Sadık Türkmen = Onu siz mi bitiriyorsunuz? Yoksa bitirenler Biz miyiz?
Seyyid Kutub = Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa onu bitiren biz miyiz?
Suat Yıldırım = (63-64) Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?
Süleyman Ateş = Siz mi onu bitiyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?
Tefhim-ul Kuran = Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
Ümit Şimşek = Siz mi o ekinleri bitiriyorsunuz, yoksa Biz miyiz bitiren?
Yaşar Nuri Öztürk = Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa bitirenler bizler miyiz?
İskender Ali Mihr = Onu siz mi yetiştiriyorsunuz, yoksa onu yetiştiren Biz miyiz?
İlyas Yorulmaz = Onları siz mi yetiştiriyorsunuz, yoksa biz mi yetiştiricileriz?
لَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ
Vâkı’a / 65 -
Lev neşâu le cealnâhu hutâmen fe zaltum tefekkehûn(tefekkehûne).
Diyanet İşleri = Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:
Abdulbaki Gölpınarlı = Dilersek elbette onu kurutup çer çöp haline getirirdik de şaşırır kalır, nâdim olur dururdunuz.
Abdullah Parlıyan = Çünkü dileseydik, onu olgunlaşmadan kuru bir çöpe döndürürdük ve siz hayret ve dehşet içinde kalırdınız.
Adem Uğur = Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.
Ahmed Hulusi = Eğer dileseydik onu elbette kuru - cansız bitki kılardık da, şaşar kalırdınız!
Ahmet Tekin = Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, onu kuru bir çöp haline getirirdik. Şaşırır, hayret eder dururdunuz!
Ahmet Varol = Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık siz de şaşırıp kalırdınız.
Ali Bulaç = Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar kalırdınız.
Ali Fikri Yavuz = Dileseydik o ekini çörçöp haline getirirdik de şöyle gevelerdiniz:
Ali Ünal = Eğer dilemiş olsaydık, o tohum(dan çıkan bitkiyi, ağacı) kupkuru odun parçaları haline getirirdik de, pişmanlık içinde donar kalırdınız.
Bayraktar Bayraklı = (63-67) Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
Bekir Sadak = (65-67) Dilersek Biz onu cercop yapariz, sasar kalirsiniz da soyle dersiniz: «Dogrusu borc altina girdik, hatta yoksun kaldik".
Celal Yıldırım = istesek onu çer-çöp yapardık da siz de şaşırıp kalırdınız..
Cemal Külünkoğlu = (65-67) Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde (şöyle) geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız (emeklerimiz boşa gitti). Hatta büsbütün yoksun bırakıldık!”
Diyanet İşleri (eski) = (65-67) Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; 'Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık'.
Diyanet Vakfi = Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.
Edip Yüksel = Dileseydik onu samana çevirirdik de siz şaşardınız:
Elmalılı Hamdi Yazır = Onları elbet bir çöpe çeviriverdik de şöyle geveler dururdunuz:
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dilesek onları elbette bir çöpe çevirirdik de ağzınızda şöyle geveler dururdunuz:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.
Gültekin Onan = Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar kalırdınız.
Harun Yıldırım = Dileseydik onu gerçekten bir ot kırıntısı kılardık da, siz hayret ederdiniz!
Hasan Basri Çantay = Eğer dileseydik muhakkak ki onu (tohumsuz) bir ot kırıntısı yapardık da siz de şaşakalırdınız.
Hayrat Neşriyat = Dileseydik onu elbette kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.
İbni Kesir = Dilersek Biz, onu çörçöp yaparız da şaşar kalırsınız.
Kadri Çelik = Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık da böylelikle şaşar kalırdınız.
Muhammed Esed = (Çünkü,) dileseydik, onu kuru bir çöpe döndürürdük ve siz hayret (ve dehşet) içinde kalırdınız:
Mustafa İslamoğlu = Eğer dileseydik, onu çürüyüp un ufak olmuş bir ahşap kalıntısına çevirirdik de, şaşakalır (ve derdiniz ki):
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer dilese idik onu elbette bir ot kırıntısı yapardık. Artık siz, şaşırır dururdunuz.
Ömer Öngüt = Eğer isteseydik onu (o ekini tohumsuz) bir ot kırıntısı yapardık da siz şaşakalırdınız.
Şaban Piriş = Dilersek, onu çör çöp yaparız da şaşırıp kalırsınız.
Sadık Türkmen = Dileseydik onu kupkuru bir çöp yapardık, siz de şaşırıp kalırdınız:
Seyyid Kutub = Eğer isteseydik o ekinlerinizi ot kırıntılarına dönüştürürdük de şaşakalırdınız.
Suat Yıldırım = Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar kalırdınız.
Süleyman Ateş = Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, sızlanıp dururdunuz:
Tefhim-ul Kuran = Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar kalırdınız.
Ümit Şimşek = Dileseydik onu kupkuru çöp yapardık da geveler dururdunuz:
Yaşar Nuri Öztürk = Dileseydik, onu kuru bir çöp haline getirirdik de başlardınız şu şekilde gevelemeye:
İskender Ali Mihr = Eğer Biz dileseydik, elbette onu kuru ot kılardık (yapardık). O zaman siz şaşırıp kalırdınız.
İlyas Yorulmaz = Biz dilersek, o yetiştirdiklerimizi kupkuru bir ot haline getiririz ve sizde şaşıp kalırsınız da.
إِنَّا لَمُغْرَمُونَ
Vâkı’a / 66 -
İnnâ le mugremûn(mugremûne).
Diyanet İşleri = “Muhakkak biz çok ziyandayız!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de biz derdiniz, ziyan ettik.
Abdullah Parlıyan = Eyvah, borç altında kalıp mahvolduk!
Adem Uğur = Doğrusu borç altına girdik.
Ahmed Hulusi = "Muhakkak ki ziyandayız!"
Ahmet Tekin = 'Doğrusu, borç altına girdik, zarardayız.'
Ahmet Varol = (Derdiniz ki): 'Doğrusu biz ağır borca sokulduk. [3]
Ali Bulaç = (Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip zorlandık."
Ali Fikri Yavuz = “-Doğrusu biz çok ziyandayız.
Ali Ünal = “Eyvah,” derdiniz, “emeklerimiz boşa gitti.
Bayraktar Bayraklı = (63-67) Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
Bekir Sadak = (65-67) Dilersek Biz onu cercop yapariz, sasar kalirsiniz da soyle dersiniz: «Dogrusu borc altina girdik, hatta yoksun kaldik".
Celal Yıldırım = (66-67) Ve «doğrusu borç altına girdik, hattâ büsbütün mahrum kaldık» (dersiniz).
Cemal Külünkoğlu = (65-67) Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde (şöyle) geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız (emeklerimiz boşa gitti). Hatta büsbütün yoksun bırakıldık!”
Diyanet İşleri (eski) = (65-67) Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; 'Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık'.
Diyanet Vakfi = «Doğrusu borç altına girdik.
Edip Yüksel = 'Borca girdik.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Her halde biz çok ziyandayız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Muhakkak biz çok ziyandayız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Doğrusu borç altına girdik.»
Gültekin Onan = (Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip zorlandık."
Harun Yıldırım = “Doğrusu biz ağır bir borç altına giripzorlandık.”
Hasan Basri Çantay = (Şöyle derdiniz:) «Biz hakıykaten ağır borca uğratılmışızdır».
Hayrat Neşriyat = (O vakit:) 'Doğrusu biz, gerçekten zarara uğratılmışlarız!'
İbni Kesir = Doğrusu borç altına girdik,
Kadri Çelik = “Doğrusu biz çok ziyandayız (diye sızlanırdınız ).”
Muhammed Esed = "Eyvah, mahvolduk!
Mustafa İslamoğlu = "Eyvah, borçlu çıkan yine biz olduk!
Ömer Nasuhi Bilmen = (66-68) «Şüphe yok ki, biz çok ziyana uğramışlarız (derdiniz). Belki biz mahrum kimseleriz (diye söylenirdiniz).» Şimdi gördünüz mü, içer olduğunuz suyu?
Ömer Öngüt = (O zaman şöyle derdiniz): "Doğrusu biz çok zarara uğratıldık. "
Şaban Piriş = (66-67) -Borca battık, hayır biz mahrum bırakıldık, dersiniz.
Sadık Türkmen = “biz ağır bir borç altına girdik,
Seyyid Kutub = Derdiniz ki; «Biz borca battık.»
Suat Yıldırım = "Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti."
Süleyman Ateş = "Biz borçlandık, (yaptığmız masraflar boşa gitti)!"
Tefhim-ul Kuran = (Şöyle de sızlanırdınız:) «Doğrusu biz, ağır borç altına girip zorlandık,»
Ümit Şimşek = 'Mahvolduk, borca battık,
Yaşar Nuri Öztürk = "Vallahi, kayba uğrayıp borçlandık."
İskender Ali Mihr = Gerçekten biz ziyana uğrayanlarız.
İlyas Yorulmaz = “Bize ağır bir ceza yüklendi” dersiniz.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
Vâkı’a / 67 -
Bel nahnu mahrûmûn(mahrûmûne).
Diyanet İşleri = “Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hayır, biz mahrûm olduk.
Abdullah Parlıyan = Hayır mahrum kaldık derdiniz.
Adem Uğur = Daha doğrusu, biz yoksul kaldık" (derdiniz).
Ahmed Hulusi = "Hayır, biz (geçinmekten) mahrumlarız" (derdiniz).
Ahmet Tekin = 'Daha doğrusu yoksul kaldık.' derdiniz.
Ahmet Varol = Daha doğrusu biz yoksun bırakıldık.'
Ali Bulaç = "Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık."
Ali Fikri Yavuz = Daha doğrusu (beklediğimiz mahsule karşılık) büsbütün mahrumuz.”
Ali Ünal = “Bundan da öte, sefalete düçar olduk!”
Bayraktar Bayraklı = (63-67) Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
Bekir Sadak = (65-67) Dilersek Biz onu cercop yapariz, sasar kalirsiniz da soyle dersiniz: «Dogrusu borc altina girdik, hatta yoksun kaldik".
Celal Yıldırım = (66-67) Ve «doğrusu borç altına girdik, hattâ büsbütün mahrum kaldık» (dersiniz).
Cemal Külünkoğlu = (65-67) Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde (şöyle) geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız (emeklerimiz boşa gitti). Hatta büsbütün yoksun bırakıldık!”
Diyanet İşleri (eski) = (65-67) Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; 'Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık'.
Diyanet Vakfi = Daha doğrusu, biz yoksul kaldık» (derdiniz).
Edip Yüksel = 'Doğrusu, yoksun bırakıldık.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!..
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = doğrusu büsbütün mahrum olduk!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Doğrusu, biz yoksul bırakıldık» (derdiniz).
Gültekin Onan = "Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık."
Harun Yıldırım = “Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık.”
Hasan Basri Çantay = «Daha doğrusu biz (umduğumuzdan) mahrum kalmışlarız».
Hayrat Neşriyat = 'Daha doğrusu biz mahrum bırakılanlarız!' (derdiniz.)
İbni Kesir = Daha doğrusu biz mahrumlarız.
Kadri Çelik = “Hayır, biz büsbütün (rızıktan) mahrum kılınmışlarız.”
Muhammed Esed = Yok yok, aslında (geçinme imkanlarımızdan) mahrum bırakıldık!" (diyerek).
Mustafa İslamoğlu = Daha beteri, mahrum kalan da biz olduk!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (66-68) «Şüphe yok ki, biz çok ziyana uğramışlarız (derdiniz). Belki biz mahrum kimseleriz (diye söylenirdiniz).» Şimdi gördünüz mü, içer olduğunuz suyu?
Ömer Öngüt = "Hatta umduğumuzdan mahrum kaldık. "
Şaban Piriş = (66-67) -Borca battık, hayır biz mahrum bırakıldık, dersiniz.
Sadık Türkmen = Ama şimdi mahrum edilenleriz!” (diye sızlanırdınız).
Seyyid Kutub = Daha doğrusu her şeyimizi kaybettik.
Suat Yıldırım = Hatta doğrusu biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk." derdiniz.
Süleyman Ateş = "Doğrusu, biz yoksun bırakıldık!" (derdiniz).
Tefhim-ul Kuran = «Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık.»
Ümit Şimşek = 'Biz mahrum kaldık' diye.
Yaşar Nuri Öztürk = "Doğrusu mahrum bırakıldık biz."
İskender Ali Mihr = Hayır, biz mahsulden (üründen) mahrum bırakılanlarız (derdiniz).
İlyas Yorulmaz = Hayır, “Biz mahrum bırakılanlardanız” deyin.
أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاء الَّذِي تَشْرَبُونَ
Vâkı’a / 68 -
E fe reeytumul mâellezî teşrebûn(teşrebûne).
Diyanet İşleri = İçtiğiniz suya ne dersiniz?!
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmez misiniz içtiğiniz suyu?
Abdullah Parlıyan = Hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü?
Adem Uğur = Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?
Ahmed Hulusi = İçmekte olduğunuz o suyu gördünüz mü?
Ahmet Tekin = İçtiğiniz su üzerinde hiç düşündünüz mü?
Ahmet Varol = İçtiğiniz suyu gördünüz mü?
Ali Bulaç = Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Ali Fikri Yavuz = Şimdi içmekte olduğunuz suyu bildirin bana:
Ali Ünal = Sonra, içtiğiniz suya da bakmaz mısınız?
Bayraktar Bayraklı = (68-70) İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
Bekir Sadak = (68-69) Soyleyin; ictiginiz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
Celal Yıldırım = İçtiğiniz suya ne dersiniz?
Cemal Külünkoğlu = (68-69) Ya içtiğiniz suya ne dersiniz? Siz mi yağdırıyorsunuz onu buluttan, yoksa yağdıran biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (68-69) Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
Diyanet Vakfi = Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?
Edip Yüksel = İçmekte olduğunuz suya dikkat ettiniz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi gördünüz mü o içdiğiniz suyu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = şimdi gördünüz mü o içtiğiniz suyu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçtiğiniz suya baktınız mı?
Gültekin Onan = Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Harun Yıldırım = Şimdi içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Hasan Basri Çantay = Şimdi içmekde olduğunuz suyu söyleyin bana.
Hayrat Neşriyat = Peki söyleyin bana, içmekte olduğunuz suyu!
İbni Kesir = Söyleyin Bana şimdi, içmekte olduğunuz suyu;
Kadri Çelik = Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Muhammed Esed = Hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü?
Mustafa İslamoğlu = Hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü?
Ömer Nasuhi Bilmen = (66-68) «Şüphe yok ki, biz çok ziyana uğramışlarız (derdiniz). Belki biz mahrum kimseleriz (diye söylenirdiniz).» Şimdi gördünüz mü, içer olduğunuz suyu?
Ömer Öngüt = İçmekte olduğunuz suyu da söyleyin bana!
Şaban Piriş = -İçtiğiniz suyu gördünüz mü?
Sadık Türkmen = Içtiğiniz suya baktınız mı iyice?
Seyyid Kutub = İçtiğiniz suyu görüyor musunuz?
Suat Yıldırım = Peki içtiğiniz suya ne dersiniz?
Süleyman Ateş = İçtiğiniz suya baktınız mı?
Tefhim-ul Kuran = Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Ümit Şimşek = Gördünüz mü içtiğiniz suyu?
Yaşar Nuri Öztürk = Şu içmekte olduğunuz suya baktınız mı?
İskender Ali Mihr = Ayrıca siz, o içiyor olduğunuz suyu gördünüz mü?
İlyas Yorulmaz = Siz içtiğiniz suya bakmıyor musunuz?
أَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ
Vâkı’a / 69 -
E entum enzeltumûhu minel muzni em nahnul munzilûn(munzilûne).
Diyanet İşleri = Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz mi yağdırıyorsunuz onu buluttan, yoksa biz mi yağdırmadayız?
Abdullah Parlıyan = Siz mi indiriyorsunuz onu buluttan, yoksa biz mi indirmekteyiz.
Adem Uğur = Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
Ahmed Hulusi = Onu beyaz bulutlardan siz mi inzâl ettiniz yoksa inzâl ediciler biz miyiz?
Ahmet Tekin = O suyu yağmur yüklü bulut kümelerinden indirip depolayan siz misiniz, yoksa biz mi indirip depoluyoruz?
Ahmet Varol = Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa indiren biz miyiz?
Ali Bulaç = Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Ali Fikri Yavuz = Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa biz miyiz indiren?
Ali Ünal = Onu buluttan siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Bayraktar Bayraklı = (68-70) İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
Bekir Sadak = (68-69) Soyleyin; ictiginiz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
Celal Yıldırım = Onu siz mi buluttan indirdiniz, yoksa biz mi indirenleriz ?
Cemal Külünkoğlu = (68-69) Ya içtiğiniz suya ne dersiniz? Siz mi yağdırıyorsunuz onu buluttan, yoksa yağdıran biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (68-69) Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz?
Diyanet Vakfi = Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
Edip Yüksel = Onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz, yoksa biz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz mi indiriyorsunuz onu buluttan yoksa biz miyiz indiren?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Buluttan onu siz mi indiriyordunuz. yoksa Biz miyiz indiren?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
Gültekin Onan = Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz?
Harun Yıldırım = Onu, siz mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz?
Hasan Basri Çantay = Onu bulutdan siz mi indirdiniz, yoksa indiriciler biz miyiz?
Hayrat Neşriyat = Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz?
İbni Kesir = Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa Biz miyiz indirenler?
Kadri Çelik = Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz?
Muhammed Esed = Siz mi onu bulutlardan indirdiniz, yoksa Biz miyiz onun yere inmesini sağlayan?
Mustafa İslamoğlu = Siz mi indiriyorsunuz onu bulutlardan, yoksa Biz miyiz indiren?
Ömer Nasuhi Bilmen = (69-71) Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiriciler Bizler miyiz? Eğer dilese idik onu acı bir su yapardık. Artık şükretmeli değil misiniz? Sonra gördünüz mü o ateşi ki, çakıverirsiniz?
Ömer Öngüt = Onu buluttan indiren siz misiniz, yoksa indirenler biz miyiz?
Şaban Piriş = Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
Sadık Türkmen = Onu buluttan siz mi indirdiniz? Yoksa indirenler Biz miyiz?
Seyyid Kutub = Onu siz mi buluttan yere indiriyorsunuz, yoksa onu indiren biz miyiz?
Suat Yıldırım = Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa Biz mi?
Süleyman Ateş = Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz?
Tefhim-ul Kuran = Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz?
Ümit Şimşek = Onu buluttan siz mi indiriyorsunuz, yoksa Biz miyiz indiren?
Yaşar Nuri Öztürk = Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indirenler bizler miyiz?
İskender Ali Mihr = Onu (suyu) bulutlardan siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz?
İlyas Yorulmaz = O suyu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz, yoksa biz mi indiricileriz?
لَوْ نَشَاء جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
Vâkı’a / 70 -
Lev neşâu cealnâhu ucâcen fe levlâ teşkurûn(teşkurûne).
Diyanet İşleri = Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretseydiniz ya!.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dileseydik onu tuzlu, acı bir su hâline getirirdik, hâlâ mı şükretmezsiniz?
Abdullah Parlıyan = Dileseydik o gökten inen tatlı suyu, tuzlu ve acı su haline getirirdik. Öyleyse neden şükretmiyorsunuz?
Adem Uğur = Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
Ahmed Hulusi = Eğer dileseydik onu acı (bir su) kılardık. . . Şükretmeniz gerekmez mi?
Ahmet Tekin = Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, onu tuzlu ve acı yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
Ahmet Varol = Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?
Ali Bulaç = Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?
Ali Fikri Yavuz = Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde (bu türlü nimetlere karşı Allah’a) şükretseniz ya...
Ali Ünal = Eğer dilemiş olsaydık, o suyu tuzlu ve acı yapardık; yapmadığımıza göre, şükretmeli değil misiniz?
Bayraktar Bayraklı = (68-70) İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
Celal Yıldırım = Dileseydik onu acı yapardık. Artık şükretmez misiniz ?
Cemal Külünkoğlu = Dileseydik onu acı ve tuzlu bir su yapardık. O hâlde niçin hâlâ şükretmezsiniz?
Diyanet İşleri (eski) = Dileseydik onu acılaştırırdık; hala şükretmez misiniz?
Diyanet Vakfi = Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
Edip Yüksel = Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmez misiniz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Dilesek onu acı bir çorak ediverirdik o halde şükretseniz a
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dileseydik onu acı bir çorak yapardık. O halde şükretseniz ya!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!
Gültekin Onan = Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?
Harun Yıldırım = Dileseydik onu acı kılardık. Peki şükretmeniz gerekmez mi?
Hasan Basri Çantay = Eğer dileseydik onu (içilmeyecek) tuzlu bir su yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?
Hayrat Neşriyat = Dileseydik onu tuzlu (acı bir su) yapardık; o hâlde şükretmeniz gerekmez mi?
İbni Kesir = İsteseydik onu tuzlu bir su kılardık. Öyleyse şükretmeli değil misiniz?
Kadri Çelik = Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; o halde neden şükretmiyorsunuz?
Muhammed Esed = (O tatlı bir su şeklinde iner, ama) dileseydik yakacak kadar tuzlu ve acı yapabilirdik. Öyleyse neden (Bize) şükretmiyorsunuz?
Mustafa İslamoğlu = Eğer dileseydik onu tuzlu ve acı bir su yapardık: şu halde neden hala şükretmiyorsunuz?
Ömer Nasuhi Bilmen = (69-71) Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiriciler Bizler miyiz? Eğer dilese idik onu acı bir su yapardık. Artık şükretmeli değil misiniz? Sonra gördünüz mü o ateşi ki, çakıverirsiniz?
Ömer Öngüt = Eğer dileseydik, onu (içilmeyecek) tuzlu bir su yapardık. Hâlâ şükretmez misiniz?
Şaban Piriş = İsteseydik onu tuzlu bir su yapardık; şükretmeniz gerekmez mi?
Sadık Türkmen = Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, onu tuzlu ve acı yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
Seyyid Kutub = Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?
Suat Yıldırım = Dileseydik onu tuzlu da yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?
Süleyman Ateş = Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde (bu türlü nimetlere karşı Allah’a) şükretseniz ya...
Tefhim-ul Kuran = Eğer dilemiş olsaydık, o suyu tuzlu ve acı yapardık; yapmadığımıza göre, şükretmeli değil misiniz?
Ümit Şimşek = (68-70) İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
İskender Ali Mihr = Eğer dileseydik, onu acı kılardık (yapardık), öyle ise (niçin) hâlâ şükretmiyorsunuz?
İlyas Yorulmaz = Biz isteseydik o suyu içilemez hale (acı, tuzlu) getirirdik. Şükretmeniz gerekmiyor mu?
أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ
Vâkı’a / 71 -
E fe reeytumun nârelletî tûrûn(tûrûne).
Diyanet İşleri = Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmez misiniz çakmakla çakıp yaktığınız ateşi?
Abdullah Parlıyan = Hiç tutuşturduğunuz ateşi düşündünüz mü?
Adem Uğur = Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,
Ahmed Hulusi = Çakarak (ağaçtan) çıkardığınız o ateşi gördünüz mü?
Ahmet Tekin = Çakarak, sürterek yaktığınız ateş üzerinde hiç düşündünüz mü?
Ahmet Varol = Yaktığınız ateşi gördünüz mü?
Ali Bulaç = Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Ali Fikri Yavuz = Şimdi çakıp yakmakta olduğunuz ateşi bana haber verin:
Ali Ünal = Ya, yaktığınız ateşe ne dersiniz?
Bayraktar Bayraklı = (71-74) Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Bekir Sadak = (71-72) Soyleyin; yaktiginiz atesin agacini var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
Celal Yıldırım = Ya yaktığınız ateşe ne dersiniz ?
Cemal Külünkoğlu = (71-72) Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz! Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (71-72) Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
Diyanet Vakfi = Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,
Edip Yüksel = Yakmakta olduğunuz ateşe dikkat ettiniz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = bir de gördünüz mü o çakdığınız ateşi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de o çaktığınız ateşi gördünüz mü?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yakmakta olduğunuz ateşe dikkat ettiniz mi?
Gültekin Onan = Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Harun Yıldırım = Bir de o çaktığınız ateşi gördünüz mü?
Hasan Basri Çantay = Şimdi bana (yeşil bir ağacdan) çakmakda olduğunuz ateşi söyleyin.
Hayrat Neşriyat = Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
İbni Kesir = Söyleyin bana, şimdi çakmakta olduğunuz ateşi,
Kadri Çelik = Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Muhammed Esed = Hiç tutuşturduğunuz ateşi düşündünüz mü?
Mustafa İslamoğlu = Hiç tutuşturduğunuz ateşi düşündünüz mü?
Ömer Nasuhi Bilmen = (69-71) Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiriciler Bizler miyiz? Eğer dilese idik onu acı bir su yapardık. Artık şükretmeli değil misiniz? Sonra gördünüz mü o ateşi ki, çakıverirsiniz?
Ömer Öngüt = Söyleyin şimdi bana, çakmakta olduğunuz ateşi!
Şaban Piriş = -Çaktığınız ateşi gördünüz mü?
Sadık Türkmen = Tutuşturup yaktığınız ateşi gördünüz mü?
Seyyid Kutub = Tutuşturduğunuz ateşi görüyor musunuz?
Suat Yıldırım = Peki, yakmakta olduğunuz ateşe ne dersiniz?
Süleyman Ateş = (İki dalı birbirine sürterek) Çıkardığınız ateşi gördünüz mü?
Tefhim-ul Kuran = Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Ümit Şimşek = Gördünüz mü tutuşturduğunuz ateşi?
Yaşar Nuri Öztürk = Çakıp çakıp çıkardığınız o ateşi gördünüz mü?
İskender Ali Mihr = Ayrıca o yaktığınız ateşi gördünüz mü?
İlyas Yorulmaz = Peki, tutuşturduğunuz ateşe bakmıyor musunuz?
أَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا أَمْ نَحْنُ الْمُنشِؤُونَ
Vâkı’a / 72 -
E entum enşe’tum şeceretehâ em nahnul munşiûn(munşiûne).
Diyanet İşleri = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz mi onun ağacını meydana getiriyorsunuz, yoksa biz mi meydana getirmedeyiz?
Abdullah Parlıyan = Onun ağacını siz mi yaratıp meydana getirdiniz, yoksa biz mi yaratıp, meydana getiriyoruz?
Adem Uğur = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
Ahmed Hulusi = Onun ağacını siz mi inşa ettiniz yoksa inşa ediciler biz miyiz?
Ahmet Tekin = Onun ağacını siz mi yetiştirdiniz, yoksa yetiştiren biz miyiz?
Ahmet Varol = Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz?
Ali Bulaç = Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz?
Ali Fikri Yavuz = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa biz miyiz yaratan?
Ali Ünal = Onun ağacını siz mi yaratıp yetiştiriyorsunuz, yoksa yaratıp yetiştiren Biz miyiz?
Bayraktar Bayraklı = (71-74) Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Bekir Sadak = (71-72) Soyleyin; yaktiginiz atesin agacini var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
Celal Yıldırım = Onun ağacını siz mi yaratıp meydana getirdiniz, yoksa biz mi yaratıp meydana getirenleriz?
Cemal Külünkoğlu = (71-72) Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz! Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
Diyanet İşleri (eski) = (71-72) Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?
Diyanet Vakfi = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
Edip Yüksel = Onun ağacını siz mi başlattınız, yoksa biz mi başlatmaktayız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz mi inşa ettiniz onun ağacını? Yoksa biz miyiz inşa eden?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun ağacını siz mi inşa ettiniz, yoksa Biz miyiz inşa eden?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
Gültekin Onan = Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden biz miyiz?
Harun Yıldırım = Onun ağacını siz mi inşa ettiniz, yoksa inşa edenyaratan biz miyiz?
Hasan Basri Çantay = Onun ağacını siz mi yarardınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?
Hayrat Neşriyat = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?
İbni Kesir = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa Biz miyiz yaratanlar?
Kadri Çelik = Onun ağacını sizler mi inşa edip yarattınız, yoksa onu inşa edip yaratanlar biz miyiz?
Muhammed Esed = Ateşin yakıtı olarak görevlendirilen ağacı var eden siz misiniz, yoksa Biz miyiz onun varoluşunun sebebi?
Mustafa İslamoğlu = Siz mi yapıyorsunuz onun ağacını, yoksa Biz miyiz yapan?
Ömer Nasuhi Bilmen = (72-74) Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratanlar Biz miyiz? Biz onu (o ateşi) bir muhtıra ve sahraya konup göçenler için bir menfaat kıldık. Artık azîm Rabbinin ismiyle tesbihte bulun.
Ömer Öngüt = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa biz miyiz yaratan?
Şaban Piriş = Onun ağacını siz mi yarattınız; yoksa yaratan biz miyiz?
Sadık Türkmen = Onun ağacını siz mi yarattınız? Yoksa yaratan Biz miyiz?
Seyyid Kutub = Onun ağacını siz mi yaratıyorsunuz, yoksa onu yaratan biz miyiz?
Suat Yıldırım = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan Biz miyiz?
Süleyman Ateş = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?
Tefhim-ul Kuran = Onun ağacını sizler mi inşa edip yarattınız, yoksa onu inşa edip yaratanlar mıyız?
Ümit Şimşek = Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa Biz miyiz yaratan?
Yaşar Nuri Öztürk = Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratıp oluşturan bizler miyiz?
İskender Ali Mihr = Onun ağacını siz mi inşa ettiniz, yoksa inşa eden (halkeden) Biz miyiz?
İlyas Yorulmaz = Tutuşturduğunuz odunun ağacını siz mi yaratıyorsunuz, yoksa onu biz mi yaratıcılarız?
نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِّلْمُقْوِينَ
Vâkı’a / 73 -
Nahnu cealnâhâ tezkireten ve metâan lil mukvîn(mukvîne).
Diyanet İşleri = Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz onu, cehennem ateşini bir andırma ve çöllerde konup göçenlere bir fayda olarak halkettik.
Abdullah Parlıyan = Biz bu ateşi, gözleri görenlere bir ibret ve çöl yolcularına bir fayda kıldık.
Adem Uğur = Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.
Ahmed Hulusi = Onu, çölde yaşarmışçasına bilgisizlere bir hatırlatma ve bir yararlanacakları şey kıldık!
Ahmet Tekin = Biz onu, ibret almanız için planlayıp hazırladık. Çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.
Ahmet Varol = Biz onu hem bir ibret hem de ihtiyaç sahiplerine bir yarar kıldık.
Ali Bulaç = Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.
Ali Fikri Yavuz = Biz bu ateşi, (cehennem ateşine) bir ibret ve sahradaki yolculara bir menfaat kıldık.
Ali Ünal = Biz, onu hem bir düşünüp ders alma, hem de bilhassa çölde yaşayanlar ve yolculukta bulunanlar, ayrıca ona ihtiyaç duyanlar için istifade vesilesi kıldık.
Bayraktar Bayraklı = (71-74) Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Bekir Sadak = Biz onu bir ibret ve colde konaklayanlar icin yararli kildik.
Celal Yıldırım = Biz, onu bir öğüt ve ibret ve hem de boş arazide yolculuk yapanlar (gezip dolaşanlar, rahat ve temiz hava almak isteyenler) için bir fayda kıldık.
Cemal Külünkoğlu = Biz onu hem düşündürücü, ibret verici bir uyarıcı (cehennemi hatırlatıcı), hem de ihtiyacı olanlar için bir yararlanma kaynağı (enerji) olarak yarattık.
Diyanet İşleri (eski) = Biz onu bir ibret ve çölde konaklayanlar için yararlı kıldık.
Diyanet Vakfi = Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.
Edip Yüksel = Kullananlar için biz onu bir ibret ve yararlı yaptık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz onu hem bir muhtıra kıldık hem de bir istifade; alandaki muhtaclar için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz onu hem bir ihtar, hem de alandaki muhtaçlara (çöl yolcularına) faydalı kıldık;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.
Gültekin Onan = Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.
Harun Yıldırım = Biz onu hem öğüt ve hatırlatma, hem de ihtiyacı olanlara fayda kıldık.
Hasan Basri Çantay = Biz onu hem bir ibret, hem çöl yolcularına bir fâide kıldık.
Hayrat Neşriyat = Biz onu (o ateşi, Cehennem ateşi için) bir hatırlatma ve çölde yolculuk edenler için bir menfaat kıldık.
İbni Kesir = Biz, onu bir ibret ve konaklayanlar için faydalı kıldık.
Kadri Çelik = Biz onu hem bir hatırlatma (konusu); hem de ihtiyacı olanlara bir geçimlik kıldık.
Muhammed Esed = Onu (Bizi) hatırlamanı(zı)n bir vasıtası ve (hayatlarının) yabaniliği içinde kaybolmuş ve acıkıp susamış bütün insanlar için bir rahatlama vasıtası yaptık.
Mustafa İslamoğlu = Biz onu bir hatırlama vesilesi ve kendi yalnızlığında kaybolmuş muhtaçlar için yarayışlı bir meta kıldık.
Ömer Nasuhi Bilmen = (72-74) Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratanlar Biz miyiz? Biz onu (o ateşi) bir muhtıra ve sahraya konup göçenler için bir menfaat kıldık. Artık azîm Rabbinin ismiyle tesbihte bulun.
Ömer Öngüt = Biz onu bir ibret ve çöl yolcuları için bir fayda yaptık.
Şaban Piriş = Biz, onu bir ibret ve ihtiyaç sahipleri için faydalı kıldık.
Sadık Türkmen = Onu bir hatırlatma ve gelip geçenlere/ihtiyacı olanlara bir fayda kıldık.
Seyyid Kutub = Biz onu hem düşündürücü, ibret verici bir uyarıcı, hem de ihtiyacı olanlar için bir yararlanma kaynağı olarak yarattık.
Suat Yıldırım = Biz onu çölde, yolda bulunanlar ve muhtaçlar için hem bir ders, hem de istifade vesilesi kıldık.
Süleyman Ateş = Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.
Tefhim-ul Kuran = Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu) hem de ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.
Ümit Şimşek = Biz onu bir ibret yaptık ve tutuşturanlar için yararlı kıldık.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onu hem bir ibret hem de çöl yolcularına bir nimet kıldık.
İskender Ali Mihr = Biz, onu (ateşi) bir ibret ve çöl yolcuları (sahrada konaklayanlar) için bir meta (ısı ve ışık kaynağı) kıldık.
İlyas Yorulmaz = Biz onu (ateşi) bir öğüt ve yolcular için ısınma aracı kıldık.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ
Vâkı’a / 74 -
Fe sebbih bismi rabbikel azîm(azîmi).
Diyanet İşleri = O hâlde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzîh et onu.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt.
Adem Uğur = O halde tesbih et rabbine azîm ismiyle
Ahmed Hulusi = Öyleyse tespih et ismi Aziym Rab olan namına!
Ahmet Tekin = Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
Ahmet Varol = Öyleyse Yüce Rabbinin adını tesbih et.
Ali Bulaç = Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
Ali Fikri Yavuz = O halde Rabbini, Azîm ismi ile tesbih et, (Sübhane Rabbiyel-Azîm, de).
Ali Ünal = Öyleyse O sınırsız azamet sahibi Rabbinin İsmi’ni tesbih (O’nu her türlü kusurdan ve ortakları olmaktan tenzih) et.
Bayraktar Bayraklı = (71-74) Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Bekir Sadak = Cok buyuk Rabbinin adini tesbih et! *
Celal Yıldırım = O halde sen, O Büyük Rabbın'ın adını tesbîh ve tenzîh et.
Cemal Külünkoğlu = Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt!
Diyanet İşleri (eski) = Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et.
Diyanet Vakfi = Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.
Edip Yüksel = Öyleyse Büyük Rabbinin ismini yücelt.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde tesbih et rabbine azîm ismiyle
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde Rabbini o büyük adıyla tesbih et!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
Gültekin Onan = Şu halde büyük rabbini ismiyle tesbih et.
Harun Yıldırım = O halde Rabbini o büyük ismi ile tesbih et.
Hasan Basri Çantay = O halde Rabbini o büyük adiyle tesbîh (ve tenzîh) et.
Hayrat Neşriyat = O hâlde, Azîm (pek yüce olan) Rab bi nin ismiyle (سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظ۪يمِ diyerek) tesbîh et!
İbni Kesir = Öyleyse Rabbını o büyük adıyla tesbih et.
Kadri Çelik = O halde büyük Rabbinin ismiyle tesbih et.
Muhammed Esed = Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt!
Mustafa İslamoğlu = Şu halde azamet sahibi Rabbin adına hareket et!
Ömer Nasuhi Bilmen = (72-74) Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratanlar Biz miyiz? Biz onu (o ateşi) bir muhtıra ve sahraya konup göçenler için bir menfaat kıldık. Artık azîm Rabbinin ismiyle tesbihte bulun.
Ömer Öngüt = Çok büyük olan Rabbinin adını tesbih et!
Şaban Piriş = O halde yüce Rabbinin adını tesbih et!
Sadık Türkmen = Öyleyse büyük Rabbinin ismini yücelt!
Seyyid Kutub = Öyleyse yüce Rabbinin adını noksanlıklardan tenzih et.
Suat Yıldırım = Öyleyse Ulu Rabbinin yüce adını tenzih et.
Süleyman Ateş = Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
Ümit Şimşek = Öyleyse Ulu Rabbinin adını kusurdan ve ortaktan tenzih et.
Yaşar Nuri Öztürk = O halde o yüce Rabbinin adını tespih et!
İskender Ali Mihr = Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et.
İlyas Yorulmaz = Yüce Rabbinin ismini noksan sıfatlardan tenzih et.
فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ
Vâkı’a / 75 -
Fe lâ uksimu bi mevâkiin nucûm(nucûmi).
Diyanet İşleri = (75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun yıldızların yerlerine.
Abdullah Parlıyan = Yıldızların düştükleri ve döndükleri yerlere yemin ederim ki veya parça parça inen Kur'ân'a yemin ederim ki,
Adem Uğur = Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,
Ahmed Hulusi = Yıldızların yer aldığı (Esmâ'mın açığa çıktığı) evren olarak yemin ederim!
Ahmet Tekin = Başka söze gerek yok. Kur’ân’ın indiği yerlere, Kur’ân ezberleyen hâfızlara, Kur’ân yazılan sahifelere, Kur’ân ahkâmının uygulandığı ülkelere, yıldızların bulunduğu yerlere yemin ederim.
Ahmet Varol = Hayır. Yıldızların doğuş ve batış yerlerine yemin ederim.
Ali Bulaç = Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim.
Ali Fikri Yavuz = Peyderpey inen Kur’an’a yemin ederim,
Ali Ünal = Yıldızların yerlerine ve düşüşlerine yemin ederim ki –
Bayraktar Bayraklı = (75-76) Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir.
Bekir Sadak = (75-76) Hayir; yildizlarin yerleri uzerine yemin ederim ki bunun ne buyuk yemin oldugunu bir bilseniz!
Celal Yıldırım = (75-76) Hayır, (bu nimetleri inkâr edemezsiniz ?) Parça parça inen Kur'ân'ın (iniş) mevki'lerine yemin ederim ki, eğer bilirseniz bu cidden büyük bir yemindir.
Cemal Külünkoğlu = (75-76) Hayır, parça parça inen Kur'an'ın (iniş) mevkilerine yemin ederim ki, doğrusu bu (yemin), eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir (bu nimetleri inkâr edemezsiniz).
Diyanet İşleri (eski) = (75-76) Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz!
Diyanet Vakfi = Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,
Edip Yüksel = Yıldızların yerlerine yemin ederim.
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık yok, o nücumun mevkı'lerine kasem ederim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık yok, yıldızların yerlerine yemin ederim;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.
Gültekin Onan = Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim.
Harun Yıldırım = Hayır, yıldızların yermevkilerine yemin ederim,
Hasan Basri Çantay = Hayır (hakıykatler kâfirlerin dedikleri gibi değildir). İşte yıldızların düşdüğü yerlere andediyorum.
Hayrat Neşriyat = İşte yıldızların yerlerine yemîn ederim!
İbni Kesir = Hayır yıldızların yerleri üzerine yemin ederim;
Kadri Çelik = Hayır, yıldızların yörüngelerine yemin ederim ki.
Muhammed Esed = Hayır, (bu Kuran'ın) parçalar halinde indirilişini tanıklığa çağırırım,
Mustafa İslamoğlu = Ötesi yok! İşte Kur'an'ın parçalar halinde indirilişine yemin ediyorum;
Ömer Nasuhi Bilmen = (75-76) Artık Hayır. O yıldızların mevkilerine yemin ederim. Ve şüphe yok ki o, eğer bilseniz, bu elbette pek büyük bir yemindir.
Ömer Öngüt = Hayır! Yıldızların yerleri üzerine andolsun ki!
Şaban Piriş = -Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim ki!
Sadık Türkmen = Hayir, yıldızların yerlerine yemin ederim!
Seyyid Kutub = Yıldızların yörüngeleri üzerine yemin ederim ki;
Suat Yıldırım = Hayır! Vakit vakit inen Kur’ân’a yemin ederim ki,
Süleyman Ateş = Yoo, yıldızların yerlerine yemin ederim,
Tefhim-ul Kuran = Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim.
Ümit Şimşek = Yemin ederim yıldızların düştüğü yerlere.
Yaşar Nuri Öztürk = İş onların sandığı gibi değil! Yıldızların doğup batma, kayıp düşme noktalarına yemin ediyorum.
İskender Ali Mihr = Artık hayır! Yıldızların mevkilerine yemin ederim.
İlyas Yorulmaz = Gökteki yıldızların yerlerine yemin olsun ki.
وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ
Vâkı’a / 76 -
Ve innehu le kasemun lev ta’lemûne azîm(azîmun).
Diyanet İşleri = (75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki bu, elbette pek büyük bir anttır bilseniz.
Abdullah Parlıyan = bilirseniz, bu gerçekten büyük bir yemindir.
Adem Uğur = Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.
Ahmed Hulusi = Bilseniz, gerçekten bu çok azametli bir yemindir!
Ahmet Tekin = Eğer bilirseniz, bu çok büyük bir yemindir.
Ahmet Varol = Ki gerçekten bu, eğer bilirseniz, büyük bir yemindir.
Ali Bulaç = Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Ali Fikri Yavuz = Ki eğer bilirseniz bu yemin, gerçekten büyük bir yemindir.
Ali Ünal = eğer bilseniz bu en güçlü bir teyiddir!
Bayraktar Bayraklı = (75-76) Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir.
Bekir Sadak = (75-76) Hayir; yildizlarin yerleri uzerine yemin ederim ki bunun ne buyuk yemin oldugunu bir bilseniz!
Celal Yıldırım = (75-76) Hayır, (bu nimetleri inkâr edemezsiniz ?) Parça parça inen Kur'ân'ın (iniş) mevki'lerine yemin ederim ki, eğer bilirseniz bu cidden büyük bir yemindir.
Cemal Külünkoğlu = (75-76) Hayır, parça parça inen Kur'an'ın (iniş) mevkilerine yemin ederim ki, doğrusu bu (yemin), eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir (bu nimetleri inkâr edemezsiniz).
Diyanet İşleri (eski) = (75-76) Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz!
Diyanet Vakfi = Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.
Edip Yüksel = Onun ne büyük bir yemin olduğunu bir bilseniz!
Elmalılı Hamdi Yazır = ve filhakika o, bilseniz çok büyük bir kasemdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = bilseniz o, gerçekten çok büyük bir yemindir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bilirseniz bu büyük bir yemindir.
Gültekin Onan = Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Harun Yıldırım = Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Hasan Basri Çantay = ki hakıykaten bu, eğer bilirseniz, büyük bir anddır,
Hayrat Neşriyat = Ve şübhesiz bu, eğer bilirseniz, gerçekten pek büyük bir yemindir!
İbni Kesir = Gerçekten bilseniz bu, büyük bir yemindir.
Kadri Çelik = Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Muhammed Esed = eğer bilseniz bu en güçlü bir teyiddir!
Mustafa İslamoğlu = ki elbet bu, eğer farkındaysanız çok ağır bir yemindir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (75-76) Artık Hayır. O yıldızların mevkilerine yemin ederim. Ve şüphe yok ki o, eğer bilseniz, bu elbette pek büyük bir yemindir.
Ömer Öngüt = Bu, eğer bilirseniz, gerçekten büyük bir yemindir.
Şaban Piriş = Şüphesiz bu, büyük bir yemindir, eğer bilirseniz.
Sadık Türkmen = Şüphesiz bu çok büyük bir yemindir, şâyet bilseniz!
Seyyid Kutub = Keşke bilseniz bu ne büyük bir yemindir
Suat Yıldırım = Eğer anlarsanız bu gerçekten büyük bir yemindir.
Süleyman Ateş = Bilirseniz, bu büyük bir yemindir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Ümit Şimşek = Bu bir yemin ki, bilseniz, pek büyüktür.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve eğer bilirseniz, gerçekten büyük bir yemindir bu.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki o, gerçekten çok büyük bir yemindir, keşke bilseniz.
İlyas Yorulmaz = Eğer bilirseniz, bu büyük bir yemindir.
إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ
Vâkı’a / 77 -
İnnehu le kur’ânun kerîm(kerîmun).
Diyanet İşleri = O, elbette değerli bir Kur’an’dır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki bu, pek güzel ve şerefli Kur'ân'dır.
Abdullah Parlıyan = O elbette şerefli bir Kur'ân'dır.
Adem Uğur = Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır,
Ahmed Hulusi = Şüphesiz ki O (evren), Kur'ân-ı Keriym'dir ("OKU"yabilene çok değerli "OKU"nandır).
Ahmet Tekin = Bu, elbette, faydalı, feyizli, bereketli, cazibesi yüksek, asâletli, bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, okunan Kur’ân’dır.
Ahmet Varol = Muhakkak ki o şerefli bir Kur'an'dır.
Ali Bulaç = Elbette bu, bir Kur'an-ı Kerim'dir.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki o, (faydası çok) bir Kur’an-ı Kerim’dir.
Ali Ünal = Gerçekte o, pek değerli, şerefli bir Kur’ân’dır;
Bayraktar Bayraklı = (77-78) Şüphesiz bu, değerli bir Kur'ân'dır, korunmuş bir kitaptadır.
Bekir Sadak = (77-80) Dogrusu bu Kitap, sadece arinmis olanlarin dokunabilecegi, sakli bir Kitap'da mevcudken alemlerin Rabbi tarafindan indirilmis olan Kurani Kerim'dir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz bu, çok yüce, çok değerli Kur'ân'dır.
Cemal Külünkoğlu = (77-78) O, gerçekten değerli ve şerefli bir Kur'an'dır. O iyi korunmuş bir kitapta, Levh-i Mahfuz'dadır.
Diyanet İşleri (eski) = (77-80) Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
Diyanet Vakfi = (77-78) Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'an'dır.
Edip Yüksel = Bu, onurlu bir Kuran'dır.
Elmalılı Hamdi Yazır = ki hakıkaten o bir Kur'an-ı Kerîm'dir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ki bu, hakikaten çok değerli bir Kur'an'dır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.
Gültekin Onan = Elbette bu, bir Kuran-ı Kerim'dir.
Harun Yıldırım = O, elbette pek şerefli bir okumadır.
Hasan Basri Çantay = muhakkak o, elbette çok şerefli bir Kur'andır,
Hayrat Neşriyat = (77-78) Şübhesiz ki bu, korunmuş bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunan elbette pek şerefli bir Kur’ân’dır.
İbni Kesir = Şüphesiz o; şerefli bir Kur'an'dır.
Kadri Çelik = Ki hiç tartışmasız bu, yüce Kur'an'dır.
Muhammed Esed = O, gerçekten değerli bir hitabedir,
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz o, muhatabına değer yükleyen bir hitaptır:
Ömer Nasuhi Bilmen = (77-78) Muhakkak ki o, elbette bir kerîm Kur'an'dır. Bir mahfûz kitaptadır.
Ömer Öngüt = Muhakkak ki o, elbette çok şerefli bir Kur'an'dır.
Şaban Piriş = -Hayır, Şüphesiz o, şerefli bir Kur’an’dır/okumadır.
Sadık Türkmen = Doğrusu bu Kur’anı Kerim çok yüce bir Kur’an’dır,
Seyyid Kutub = Bu kitap, yüce Kur'an'dır.
Suat Yıldırım = Bu kitap, pek değerli, şerefli bir Kur’ân’dır.
Süleyman Ateş = O, elbette değerli bir Kur'ân'dır,
Tefhim-ul Kuran = Hiç tartışmasız bu, Kur'an-ı Kerim'dir.
Ümit Şimşek = Bu çok şerefli bir Kur'ân'dır.
Yaşar Nuri Öztürk = O, kesinlikle şerefli bir Kur'an'dır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki O, gerçekten Kerim olan Kur’ân’dır (Kur’ân-ı Kerim’dir).
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki O değerli bir Kur’an dır.
فِي كِتَابٍ مَّكْنُونٍ
Vâkı’a / 78 -
Fî kitâbin meknûn(meknûnin).
Diyanet İşleri = Korunmuş bir kitaptadır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Saklanmış bir kitapta.
Abdullah Parlıyan = Allah tarafından korunmuş bir kitaptadır.
Adem Uğur = Korunmuş bir kitaptır.
Ahmed Hulusi = Görülemeyen bir Bilgi'dedir! (Dalga {wave} okyanusu olan evrensel data ve dahi hologramik esasa göre beyindeki data. )
Ahmet Tekin = Korunan ve iyi muhafaza edilen bir kitapta yazılıdır.
Ahmet Varol = Korunmuş bir kitaptadır.
Ali Bulaç = Saklanmış/korunmuş bir kitapta (yazılı)dır.
Ali Fikri Yavuz = Öyle ki, (Allah katında) Levh-i Mahfûz’da saklıdır.
Ali Ünal = Çok iyi korunan bir Kitap’ta, (Levhi Mahfuz’dadır).
Bayraktar Bayraklı = (77-78) Şüphesiz bu, değerli bir Kur'ân'dır, korunmuş bir kitaptadır.
Bekir Sadak = (77-80) Dogrusu bu Kitap, sadece arinmis olanlarin dokunabilecegi, sakli bir Kitap'da mevcudken alemlerin Rabbi tarafindan indirilmis olan Kurani Kerim'dir.
Celal Yıldırım = Saklı bir kitaptadır.
Cemal Külünkoğlu = (77-78) O, gerçekten değerli ve şerefli bir Kur'an'dır. O iyi korunmuş bir kitapta, Levh-i Mahfuz'dadır.
Diyanet İşleri (eski) = (77-80) Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
Diyanet Vakfi = (77-78) Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'an'dır.
Edip Yüksel = Gizli bir kitaptadır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Korunan bir Kitapta;
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Korunan bir Kitapta;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Korunmuş bir kitaptadır.
Gültekin Onan = Saklanmış/korunmuş bir kitapta (yazılı)dır.
Harun Yıldırım = ki Sıyânet edilmiş bir kitabda (yazılı) dır.
Hasan Basri Çantay = (77-78) Şübhesiz ki bu, korunmuş bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunan elbette pek şerefli bir Kur’ân’dır.
Hayrat Neşriyat = (77-78) Şübhesiz ki bu, korunmuş bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunan elbette pek şerefli bir Kur’ân’dır.
İbni Kesir = Korunmuş bir kitabdadır.
Kadri Çelik = Saklanıp korunmuş bir kitaptadır.
Muhammed Esed = sağlam korunan ilahi kelam içinde (insana tebliğ edilmiş)tir
Mustafa İslamoğlu = korunmuş bir kitap içindedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (77-78) Muhakkak ki o, elbette bir kerîm Kur'an'dır. Bir mahfûz kitaptadır.
Ömer Öngüt = Gizli bir kitapta..
Şaban Piriş = Gizli bir kitapta..
Sadık Türkmen = (Allah katında) saklı/korunmuş bir Kitap’tadır.
Seyyid Kutub = O iyi korunmuş bir kitapta, Levh-i Mahfuzdadır.
Suat Yıldırım = Saklı bir Kitâptadır.
Süleyman Ateş = Saklanmış/korunmuş bir kitapta (yazılı)dır.
Tefhim-ul Kuran = Saklanmış/korunmuş bir kitapta (yazılı)dır.
Ümit Şimşek = O korunmuş bir kitaptadır.
Yaşar Nuri Öztürk = Titizlikle saklanan bir Kitap'tadır.
İskender Ali Mihr = Mahfuz (korunmuş) olan bir Kitap’tadır (Levhi Mahfuz’dadır).
İlyas Yorulmaz = (Aslı) Korunmuş bir kitapta yazılıdır.
لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
Vâkı’a / 79 -
Lâ yemessuhû illel mutahherûn(mutahherûne).
Diyanet İşleri = Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ona, temiz olanlardan başkaları dokunamaz.
Abdullah Parlıyan = O'na ancak arınıp, temizlenmiş olanlar dokunabilir.
Adem Uğur = Ona ancak temizlenenler dokunabilir.
Ahmed Hulusi = Ona (Bilgiye), (şirk pisliğinden - hayvaniyetinden) arınıp, tâhir olanlardan başkası dokunamaz!
Ahmet Tekin = Tertemiz olan meleklerden başkası ona el süremeyecek, emin elçiden, masum peygamberden başkası onu dile getiremeyecek, şirkten ve inkârdan arınan temiz mü’minlerden başkası eline alıp faydalanamayacak, mânalarına nüfuz edemeyecek, sevabına nail olamayacaktır.
Ahmet Varol = Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.
Ali Bulaç = Ona, temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
Ali Fikri Yavuz = Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası el sürmesin.
Ali Ünal = O (Kitaba, ondan bilgi edinmek için) tertemiz olanlardan başkası uzanamaz; (ve Kur’ân’a maddî–manevî kirlerden) arınmış olanlardan başkası el süremez.
Bayraktar Bayraklı = (79-80) Onunla ancak temiz olanlar iletişim kurabilir. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.[604]
Bekir Sadak = (77-80) Dogrusu bu Kitap, sadece arinmis olanlarin dokunabilecegi, sakli bir Kitap'da mevcudken alemlerin Rabbi tarafindan indirilmis olan Kurani Kerim'dir.
Celal Yıldırım = O'na ancak arınıp temizlenmiş olanlar dokunabilir.
Cemal Külünkoğlu = O (Kur'an)'a ancak arınıp temizlenmiş olanlar dokunabilir.
Diyanet İşleri (eski) = (77-80) Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
Diyanet Vakfi = Ona ancak temizlenenler dokunabilir.
Edip Yüksel = Onu ancak temizler kavrayabilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = ona tertemiz temizlenmiş olanlardan başkası el süremez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ona tertemiz temizlenmiş olanlardan başkası el süremez;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona temizlenenlerden başkası el süremez.
Gültekin Onan = Ona temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
Harun Yıldırım = Arınanlardan başkası ona dokunamaz.
Hasan Basri Çantay = Ona tam bir suretde temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.
Hayrat Neşriyat = Ona ancak temizlenmiş olan kimseler dokunur.
İbni Kesir = Ona arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
Kadri Çelik = Ona, temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
Muhammed Esed = ki ona ancak (kalben) temiz olanlar dokunabilir:
Mustafa İslamoğlu = Ona ancak temizler dokunabilir:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ona tamamen temiz olanlardan başkası el süremez.
Ömer Öngüt = Temizlenmiş olanlardan başkası ona el süremez.
Şaban Piriş = Ona arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
Sadık Türkmen = Ona (Allah katındaki korunmuş Kitaba/Kur’an’a) ancak, temiz olanlar (melekler) dokunabilmiştir.
Seyyid Kutub = Ona sadece tertemiz kimseler el sürebilir.
Suat Yıldırım = Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.
Süleyman Ateş = Ki ona temizlerden başkası dokunmaz.
Tefhim-ul Kuran = Ona, temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunmaz.
Ümit Şimşek = Tertemiz olanlardan başkası ona dokunmasın.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona, arındırılmışlardan başkası dokunmaz.
İskender Ali Mihr = O’na, tahir olanlardan (maddî ve manevî arınanlardan) başkası dokunamaz.
İlyas Yorulmaz = O saklı kitaba, Rableri tarafından temizlenmiş olanlar (görevlendirilmiş melekler) dan başkası dokunamaz.
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ
Vâkı’a / 80 -
Tenzîlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = Âlemlerin Rabb’inden indirilmedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Alemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Abdullah Parlıyan = Alemlerin Rabbinden indirilmedir.
Adem Uğur = O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Ahmed Hulusi = Rabb-ül âlemîn'den tenzîldir (insan bilincinde tafsile indirme).
Ahmet Tekin = Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi tarafından bölüm bölüm indirilmiş bir kitaptır.
Ahmet Varol = (O) alemlerin Rabbinden indirilmedir.
Ali Bulaç = Alemlerin Rabbinden indirilmedir.
Ali Fikri Yavuz = Âlemlerin Rabbinden indirilmedir o...
Ali Ünal = O, Âlemlerin Rabbi tarafından kısım kısım indirilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = (79-80) Onunla ancak temiz olanlar iletişim kurabilir. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.[604]
Bekir Sadak = (77-80) Dogrusu bu Kitap, sadece arinmis olanlarin dokunabilecegi, sakli bir Kitap'da mevcudken alemlerin Rabbi tarafindan indirilmis olan Kurani Kerim'dir.
Celal Yıldırım = Âlemlerin Rabbı'ndan indirilmedir.
Cemal Külünkoğlu = (Çünkü o,) âlemlerin Rabbi (tarafın)dan indirilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (77-80) Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir.
Diyanet Vakfi = O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Edip Yüksel = Evrenlerin Rabbinden indirilmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbül'âlemînden indirilmedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Gültekin Onan = Alemlerin rabbinden indirilmedir.
Harun Yıldırım = Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.
Hasan Basri Çantay = (O) âlemlerin Rabbinden indirilmedir.
Hayrat Neşriyat = Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.
İbni Kesir = Alemlerin Rabbından indirilmedir.
Kadri Çelik = Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.
Muhammed Esed = bütün alemlerin Rabbinden (gelen) bir vahiy!
Mustafa İslamoğlu = Alemlerin Rabbinden indirilmedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Ömer Öngüt = Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Şaban Piriş = Alemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Sadık Türkmen = O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Seyyid Kutub = Rabb-ül âlemîn'den tenzîldir (insan bilincinde tafsile indirme).
Suat Yıldırım = Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi tarafından bölüm bölüm indirilmiş bir kitaptır.
Süleyman Ateş = (O), Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
Tefhim-ul Kuran = Alemlerin Rabbinden indirilmedir.
Ümit Şimşek = O, Âlemlerin Rabbi tarafından kısım kısım indirilmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = (79-80) Onunla ancak temiz olanlar iletişim kurabilir. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.[604]
İskender Ali Mihr = Âlemlerin Rabbi tarafından (kısım kısım, âyet âyet) indirilmiştir.
İlyas Yorulmaz = (O kitap) Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ
Vâkı’a / 81 -
E fe bi hâzel hadîsi entum mudhinûn(mudhinûne).
Diyanet İşleri = (81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah’ın verdiği rızka O’nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık siz, bu sözü mü yalanlayacaksınız?
Abdullah Parlıyan = Siz bu sözü küçümseyip, değersiz mi görüyorsunuz?
Adem Uğur = Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Ahmed Hulusi = Şimdi siz bu olayımızı mı hafife alıp, önemsemiyorsunuz!
Ahmet Tekin = Şimdi siz bu sözle, bu kelâmla mı, göstermelik, gayr-i ciddi, küçümseyerek ilgileniyorsunuz?
Ahmet Varol = Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Ali Bulaç = Şimdi siz bu sözü mü hor görüp küçümsüyorsunuz?
Ali Fikri Yavuz = Şimdi siz, bu (İlâhi) kelâma mı yağ (leke) süreceksiniz?
Ali Ünal = Öyleyken siz, bu Söz’ü mü küçümsüyorsunuz?
Bayraktar Bayraklı = (81-82) Şimdi siz, böyle bir söze mi leke süreceksiniz? Hakikati yalanlamayı günlük gıdanız olarak mı görüyorsunuz?
Bekir Sadak = Siz bu sozu mu hor goruyor sunuz?
Celal Yıldırım = Siz, bu sözü mü küçümseyip değersiz görüyorsunuz?
Cemal Külünkoğlu = Şimdi siz bu sözü mü hor görüp küçümsüyorsunuz?
Diyanet İşleri (eski) = Siz bu sözü mü hor görüyorsunuz?
Diyanet Vakfi = Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Edip Yüksel = Siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi bu kelâma siz yağ mı süreceksiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi bu kelama siz yağ mı süreceksiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Gültekin Onan = Şimdi siz bu sözü mü hor görüp küçümsüyorsunuz?
Harun Yıldırım = Şimdi bu sözü mü küçümsüyorsunuz siz?
Hasan Basri Çantay = Şimdi siz bu kelâmı mı hor görücülersiniz?
Hayrat Neşriyat = Şimdi siz, bu sözü mü küçümseyen kimselersiniz?
İbni Kesir = Siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Kadri Çelik = Şimdi siz bu sözü mü (Kur'an'ı mı) önemsemeyip küçümsüyorsunuz?
Muhammed Esed = Şimdi böyle bir habere küçümseyerek mi bakıyorsunuz,
Mustafa İslamoğlu = Şimdi böyle bir haberi, siz mi kirleteceksiniz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Şimdi siz bu kelâma ehemmiyet vermeyiciler misiniz?
Ömer Öngüt = Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Şaban Piriş = -Siz, bu söze inanmıyor musunuz?
Sadık Türkmen = Şimdi siz, bu sözleri (ayetleri) küçümsüyor
Seyyid Kutub = Şimdi siz bu sözü bu mesajı hafife mi alıyorsunuz?
Suat Yıldırım = Şimdi bu kelamı mı siz küçümsüyorsunuz?
Süleyman Ateş = Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Tefhim-ul Kuran = Şimdi siz bu sözü mü hor görüp küçümsüyorsunuz?
Ümit Şimşek = Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = Şimdi siz, bu sözü mü kirletip küçümseyeceksiniz/bu sözle mi alttan alıp gevşek davranacaksınız/bu sözle mi yağcılık edeceksiniz?
İskender Ali Mihr = Yoksa siz, bu söze inanmayan, şüphe eden kimseler misiniz?
İlyas Yorulmaz = Peki! Siz şimdi (Allah’a ait) bu sözleri önemsemiyor musunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
Vâkı’a / 82 -
Ve tec’alûne rızkakum ennekum tukezzibûn(tukezzibûne).
Diyanet İşleri = (81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah’ın verdiği rızka O’nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve o kitaptan nasîbiniz, yalnız onu yalanlamaktan ibâret mi olacak?
Abdullah Parlıyan = Ve O kitaptan nasibiniz, yalnız O'nu yalanlamaktan ibaret mi olacak?
Adem Uğur = Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?
Ahmed Hulusi = Yaşam gıdanız yalanlamanız mı oldu?
Ahmet Tekin = Size ihsan ettiği rızık ve servet, size lütfettiği kitabınız Kur’ân için şükürler edeceğinize, hâlâ kendinizi Allah’ın nimetlerine nankörlük eden, yalanlayan kimseler durumunda mı bırakıyorsunuz?
Ahmet Varol = Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz? [4]
Ali Bulaç = Ve rızkınızı (Kur'an'dan yararlanma nimetini bırakıp onu) mutlaka yalan saymaktan ibaret mi kılıyorsunuz?
Ali Fikri Yavuz = Ve (Kur’an’dan nasibinizi), rızkınıza şükretmeyi inkâra mı kalkışacaksınız?
Ali Ünal = (Dünyanız ve âhiretiniz adına) sizin için bir nimet olan bu Kitap’tan hisseniz onu yalanlamak mı olmalıydı?
Bayraktar Bayraklı = (81-82) Şimdi siz, böyle bir söze mi leke süreceksiniz? Hakikati yalanlamayı günlük gıdanız olarak mı görüyorsunuz?
Bekir Sadak = Rizkiniza sukredeceginiz yere onu vereni mi yalanliyorsunuz?
Celal Yıldırım = Siz, rızkınızı (şükürle karşılıyacağınız yerde) yalan saymanıza çeviriyor (onunla nankörlük yapıyorsunuz.
Cemal Külünkoğlu = Siz o (Kur'an)'dan (almanız gereken) nasibinizi (onu) yalanlayarak mı alıyorsunuz?
Diyanet İşleri (eski) = Rızkınıza şükredeceğiniz yere onu vereni mi yalanlıyorsunuz?
Diyanet Vakfi = Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?
Edip Yüksel = İnkar etmeyi iş mi ediniyorsunuz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve rızkınızı tekzibiniz mi kılacaksınız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve rızkınızı tekzibiniz (nasibinizi yalanlamanızdan ibaret) mi kılacaksınız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
Gültekin Onan = Ve rızkınız (Kuran'dan yararlanma nimetini bırakıp onu) mutlaka yalan saymaktan ibaret mi kılıyorsunuz?
Harun Yıldırım = Ve rızkınızı yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
Hasan Basri Çantay = Rızkınıza (şükür edeceğinize) siz behemehal tekzibe mi kalkışırsınız?
Hayrat Neşriyat = Ve gerçekten siz, rızkınızı (Kur’ân ni'metine karşı şükrünüzü, onu) yalanlıyorken mi yapıyorsunuz?
İbni Kesir = Rızkınızı yalanlamakla mı çıkarıyorsunuz?
Kadri Çelik = Yalanlamanızı (Kur'an'dan tek) rızkınız mı edindiniz?
Muhammed Esed = ve hakikati yalanlamayı günlük gıdanız olarak mı görüyorsunuz?
Mustafa İslamoğlu = Böylece siz yalanla beslenmeyi alışkanlık haline getireceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve rızkınızı siz muhakkak kendinizin yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız?
Ömer Öngüt = Rızkınıza karşılık şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?
Şaban Piriş = Onu yalanlayarak mı size verilen nimete şükür ediyorsunuz?
Sadık Türkmen = Ve rızkınızı (yiyecek ve içeceklerinizi) yalanlıyor musunuz?
Seyyid Kutub = Yalanlamayı kendinize rızık ve ileriye dönük birikim mi yapıyorsunuz?
Suat Yıldırım = Bu nimete teşekkürünüz, onu yalan saymanız mı olmalıydı!
Süleyman Ateş = (Kur'ân'dan istifade edeceğiniz yerde) Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz (sizin ondan elde ettiğiniz nasib, sadece onu yalanlamanız mıdır)?
Tefhim-ul Kuran = Ve rızkınızı (Kur'an'dan yararlanma nimetini bırakıp onu) mutlaka yalan saymaktan ibaret mi kılıyorsunuz?
Ümit Şimşek = Ondan nasibinizi, onu yalanlamaktan ibaret mi kılıyorsunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
İskender Ali Mihr = Ve siz, yalanlamış olmanızı kendinize rızık ediniyorsunuz. (Kur’ân’daki sözlerin âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğinden şüphe ettiğiniz için rızkınız, nasibiniz sadece yalanlamak oluyor.)
İlyas Yorulmaz = Şurası kesindir ki, (Allah’ın ayetlerini) yalanlamayı, yeme içme gibi, adet haline getirdiniz.
فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ
Vâkı’a / 83 -
Fe lev lâ izâ belegatil hulkûme(hulkûme).
Diyanet İşleri = Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani can gırtlağa gelince.
Abdullah Parlıyan = Hani can boğaza gelip dayandığında,
Adem Uğur = Hele can boğaza dayandığı zaman,
Ahmed Hulusi = İşte (can) boğaza geldiğinde!
Ahmet Tekin = Hele can boğaza dayanmaya görsün!
Ahmet Varol = Hele o can boğaza dayandığında!
Ali Bulaç = Hele can boğaza gelip dayandığında,
Ali Fikri Yavuz = (Haydi sizi görelim), can boğaza dayandığı zaman!...
Ali Ünal = Görelim bakalım, ne yapacaksınız can boğaza geldiğinde;
Bayraktar Bayraklı = (83-85) Hele can boğaza dayandığı zaman. Siz o zaman, bakıp duracaksınız. O anda biz, ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.[605]
Bekir Sadak = (83-85) Kisinin cani bogaza dayaninca ve siz o zaman bakip kalirken, Biz o kisiye sizden daha yakinizdir, ama gormezsiniz.
Celal Yıldırım = Can boğaza gelip dayandı ğında,
Cemal Külünkoğlu = (83-84) Ya o can boğaza gelip dayandığı zaman, o vakit siz sadece bakıp durursunuz.
Diyanet İşleri (eski) = (83-85) Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
Diyanet Vakfi = Hele can boğaza dayandığı zaman,
Edip Yüksel = Ya can boğaza dayandığı zaman?
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde haydiseniz â can hulkuma geldiği vakıt
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde can boğaza geldiği vakit,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Can boğaza dayandığı zaman
Gültekin Onan = Hele can boğaza gelip dayandığında,
Harun Yıldırım = Eğer canın boğaza dayanma zamanı olmasa!
Hasan Basri Çantay = Hele (can) boğaza gelince,
Hayrat Neşriyat = (83-84) Öyle ise, değil mi ki (can) boğaza geldiğinde, artık siz, o sırada (can çekişen o kimseye çâresizlikle) bakar durursunuz.
İbni Kesir = Hele can boğaza gelince;
Kadri Çelik = O halde can boğaza gelip dayandığında.
Muhammed Esed = Peki, öyleyse, (ölüm döşeğindeki bir adamın) boğazına (son nefesi) dayandığında,
Mustafa İslamoğlu = Peki ama, ya can boğaza gelince ne olacak?
Ömer Nasuhi Bilmen = (83-84) Artık değil mi ki, (can) boğaza geldiği vakit. Ve siz o zaman bakar durursunuz.
Ömer Öngüt = Can boğaza dayandığında,
Şaban Piriş = Hele bir can boğaza gelmiş olmasın.
Sadık Türkmen = Ama can boğaza dayandığı zaman,
Seyyid Kutub = Canın boğaza dayandığı an var ya,
Suat Yıldırım = Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde,
Süleyman Ateş = Ya can boğaza dayandığı zaman?
Tefhim-ul Kuran = Hele can boğaza gelip dayandığında,
Ümit Şimşek = Peki, ya can boğaza gelip dayandığında?
Yaşar Nuri Öztürk = Ya o canın boğaza gelip dayandığı zaman!
İskender Ali Mihr = O halde can boğaza gelmiş olsa değil mi ki (siz öylece).
İlyas Yorulmaz = Can boğaza (ölüm) geldiğinde.
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ
Vâkı’a / 84 -
Ve entum hîne izin tenzurûn(tenzurûne).
Diyanet İşleri = Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz de o sırada bakar durursunuz.
Abdullah Parlıyan = siz de çaresiz bir şekilde durup seyrederken
Adem Uğur = O vakit siz bakar durursunuz.
Ahmed Hulusi = O zaman siz (çaresiz) bakakalırsınız!
Ahmet Tekin = O zaman acz içinde bakar durursunuz.
Ahmet Varol = O vakit siz (can çekişene) bakar durursunuz.
Ali Bulaç = Ki o sırada siz (sadece) bakıp durursunuz,
Ali Fikri Yavuz = O vakit (ölünün etrafında bulunan sizler), bakar durursunuz. (Elinizden bir şey gelmez, canınızın çıkmasını beklersiniz).
Ali Ünal = Ki o anda can çekişenin yanında bulunan sizler, çaresizlik içinde sadece seyredersiniz.
Bayraktar Bayraklı = (83-85) Hele can boğaza dayandığı zaman. Siz o zaman, bakıp duracaksınız. O anda biz, ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.[605]
Bekir Sadak = (83-85) Kisinin cani bogaza dayaninca ve siz o zaman bakip kalirken, Biz o kisiye sizden daha yakinizdir, ama gormezsiniz.
Celal Yıldırım = Siz de bakıp dururken,
Cemal Külünkoğlu = (83-84) Ya o can boğaza gelip dayandığı zaman, o vakit siz sadece bakıp durursunuz.
Diyanet İşleri (eski) = (83-85) Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
Diyanet Vakfi = O vakit siz bakar durursunuz.
Edip Yüksel = O anda siz bakınmaktasınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = ki siz o vakıt bakar durursunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki o zaman bakar durursunuz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.
Gültekin Onan = Ki o sırada siz (sadece) bakıp durursunuz,
Harun Yıldırım = Ki siz o sırada bakıpdurursunuz.
Hasan Basri Çantay = o vakit siz görürsünüz!
Hayrat Neşriyat = (83-84) Öyle ise, değil mi ki (can) boğaza geldiğinde, artık siz, o sırada (can çekişen o kimseye çâresizlikle) bakar durursunuz.
İbni Kesir = O vakit görürsünüz siz.
Kadri Çelik = O sırada siz (sadece) bakıp durursunuz.
Muhammed Esed = siz de (çaresiz bir şekilde) durup seyrederken,
Mustafa İslamoğlu = Ve siz o zaman dehşetle bakakalacaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = (83-84) Artık değil mi ki, (can) boğaza geldiği vakit. Ve siz o zaman bakar durursunuz.
Ömer Öngüt = Siz (o can çekişen kimseye) bakar durursunuz.
Şaban Piriş = Siz, o zaman bakıp kalırsınız
Sadık Türkmen = O zaman siz sadece bakıp durursunuz!
Seyyid Kutub = O sırada sizler gözlerinizi o can çekişen adama dikersiniz.
Suat Yıldırım = O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz.
Süleyman Ateş = Ki siz de o zaman (can çekişen kimseye) bakıp durursunuz.
Tefhim-ul Kuran = Ki o sırada siz (sadece) bakıp durursunuz,
Ümit Şimşek = O vakit siz bakar, durursunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte o zaman siz bakakalırsınız!
İskender Ali Mihr = Ve siz, o anda (ona öylece, bir yardım yapamayarak sadece) bakarsınız.
İlyas Yorulmaz = O zaman bakınıp durursunuz.
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَكِن لَّا تُبْصِرُونَ
Vâkı’a / 85 -
Ve nahnu akrebu ileyhi minkum ve lâkin lâ tubsirûn(tubsirûne).
Diyanet İşleri = Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz, ona sizden daha yakınız ve fakat göremezsiniz.
Abdullah Parlıyan = ve bizi görmediğiniz halde, biz ona sizden daha yakınken,
Adem Uğur = (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
Ahmed Hulusi = Biz ona sizden daha yakınızdır, fakat görmezsiniz.
Ahmet Tekin = O anda, biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
Ahmet Varol = Biz ona sizden daha yakınız fakat siz göremezsiniz.
Ali Bulaç = Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.
Ali Fikri Yavuz = Biz ise, ona, ilim ve kudretimizle sizden çok yakınız; fakat siz, (yapılmakta olan işleri ) görmezsiniz, anlıyamazsınız.
Ali Ünal = Biz ona sizden daha yakınızdır, ama siz görmezsiniz.
Bayraktar Bayraklı = (83-85) Hele can boğaza dayandığı zaman. Siz o zaman, bakıp duracaksınız. O anda biz, ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.[605]
Bekir Sadak = (83-85) Kisinin cani bogaza dayaninca ve siz o zaman bakip kalirken, Biz o kisiye sizden daha yakinizdir, ama gormezsiniz.
Celal Yıldırım = Biz ona sizden daha yakınızdır, ama siz göremezsiniz.
Cemal Külünkoğlu = (O anda) biz ona sizden daha yakınız. Fakat siz (bizi) göremezsiniz.
Diyanet İşleri (eski) = (83-85) Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz.
Diyanet Vakfi = (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
Edip Yüksel = Biz ona (can çekişene) sizden daha yakınız; ancak siz göremezsiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz ise ona sizden yakınızdır ve lâkin görmezsiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz ise ona sizden daha yakınızdır, fakat siz göremezsiniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.
Gültekin Onan = Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.
Harun Yıldırım = Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.
Hasan Basri Çantay = Biz ona sizden yakınız. Fakat görmezsiniz.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki biz, ona sizden daha yakınız; fakat (siz) görmezsiniz.
İbni Kesir = Biz ona sizden daha yakınız, ama görmezsiniz.
Kadri Çelik = Biz ona sizden daha yakınız; ancak siz görmezsiniz.
Muhammed Esed = ve (Bizi) görmediğiniz halde, Biz ona sizden daha yakınken:
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz ona sizden çok daha yakınızdır, fakat siz görmeyeceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve biz (O can çekiştirene) sizden daha yakınız. Velâkin siz göremezsiniz.
Ömer Öngüt = Biz ona sizden yakınız, fakat siz görmezsiniz.
Şaban Piriş = Biz, ona sizden daha yakınız. Ama göremezsiniz.
Sadık Türkmen = O anda, Biz ona (çıkacak can’a) sizden daha yakınız, fakat siz (Bizi) görmezsiniz.
Seyyid Kutub = Biz ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz.
Suat Yıldırım = Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz.
Süleyman Ateş = Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.
Tefhim-ul Kuran = Biz ona sizden daha yakınız; ancak siz görmezsiniz.
Ümit Şimşek = Biz ise ona sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz ona sizden daha yakınız, ama siz görmezsiniz.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, ona sizden daha yakınız fakat siz görmezsiniz.
İlyas Yorulmaz = O durumda, o nefse biz sizden daha yakınız. Ancak siz görmüyorsunuz.
فَلَوْلَا إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ
Vâkı’a / 86 -
Fe lev lâ in kuntum gayre medînîn(medînîne).
Diyanet İşleri = (86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
Abdulbaki Gölpınarlı = İnanmıyorsanız, cezâ görmeyeceğinizi sanıyorsanız.
Abdullah Parlıyan = mademki ceza görmeyeceğinizi sanıyorsunuz,
Adem Uğur = Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,
Ahmed Hulusi = Eğer siz yaptıklarınızın sonucunu yaşamayacaksanız;
Ahmet Tekin = Demek ki, Allah’ın emirlerine uymuyor ve itaatsizliğinizden dolayı sorguya suale maruz kalmayacağınızı, cezalandırılmayacağınızı düşünüyorsunuz.
Ahmet Varol = Haydi bakalım, eğer ceza görmeyecekseniz;
Ali Bulaç = İşte o vakit, eğer ceza görmeyecek iseniz,
Ali Fikri Yavuz = Haydi (bakalım), eğer hesaba çekilmiyecekseniz,
Ali Ünal = Haydi, (eğer iddia ettiğiniz gibi, ölüm dünyada yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz için Allah’ın takdiri ve gücü dahilinde değil de “tabiî” bir olaysa ve) siz irademize bağlı olmayıp, sorguya da çekilmeyecekseniz;
Bayraktar Bayraklı = (86-87) Şâyet siz yaptıklarınızın karşılığını görmeyecekseniz, eğer doğru iseniz o çıkmakta olan canı geri çevirsenize.
Bekir Sadak = (86-87) Siz dirilip yaptiklariniza karsilik gormeyeceksiniz ve eger bu sozunuzde samimi iseniz, o cikmak uzere olan cani geri cevirsenize!
Celal Yıldırım = (86-87) Eğer siz hesap ve ceza görmeyecekseniz, haydi iddianızda doğrular iseniz o (çıkmak üzere olan) canı geri çevirin!.
Cemal Külünkoğlu = (86-87) Eğer yeniden diriltilip hesaba çekilmeyecekseniz ve (iddianızda da) doğru kimseler iseniz, o gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım!
Diyanet İşleri (eski) = (86-87) Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!
Diyanet Vakfi = Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,
Edip Yüksel = Yaptığınızın karşılığını görmeyeceğiniz doğruysa,
Elmalılı Hamdi Yazır = Evet haydiseniz â dîne boyun eğmiyecek, ceza çekmiyecekseniz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (86-87) Haydi, eğer dine boyun eğmeyecek, ceza çekmeyecek iseniz, çevirsenize o canı geri, iddianızda doğru iseniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer cezalandırılmayacak iseniz,
Gültekin Onan = İşte o vakit, eğer ceza görmeyecek iseniz.
Harun Yıldırım = Eğer karşılık görmeyecekseniz,
Hasan Basri Çantay = İşte madem ki (tekrar dirilerek) ceza görmeyecekmişsiniz,
Hayrat Neşriyat = (86-87) O hâlde, (mâdem ki siz) cezâlandırılmayacak kimseler idi iseniz, (hem iddiânızda) doğru kimseler iseniz, onu (o canı) geri çevirsenize!
İbni Kesir = Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,
Kadri Çelik = O zaman, eğer siz ceza görmeyecek iseniz.
Muhammed Esed = peki öyleyse, eğer (Bize) bağımlı olmadı(ğınızı düşünüyor)sanız,
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer Bize borçlu olmadığınıza inanıyorsanız,
Ömer Nasuhi Bilmen = O halde haydi, eğer siz ceza görmeyecekler oldunuz iseniz.
Ömer Öngüt = Eğer siz hesap ve ceza görmeyecekseniz,
Şaban Piriş = Eğer hesaba çekilmeyecek iseniz...
Sadık Türkmen = Peki öyleyse, eğer (Bize) bağımlı olmadığınızı düşünüyorsanız,
Seyyid Kutub = Eğer yeniden diriltilip hesaba çekilmeyecekseniz,
Suat Yıldırım = Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa,
Süleyman Ateş = Eğer (öldükten sonra) cezâlandırılmayacaksanız
Tefhim-ul Kuran = İşte o vakit, eğer siz ceza görmeyecek iseniz,
Ümit Şimşek = Madem hesaba çekilmeyeceksiniz:
Yaşar Nuri Öztürk = Madem ceza görmeyecek kişilersiniz,
İskender Ali Mihr = Öyleyse eğer siz (amellerinizin karşılığında) ceza görecek kimseler değil iseniz.
İlyas Yorulmaz = Eğer siz hesap gününün olamadığını kabul ediyorsanız.
تَرْجِعُونَهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Vâkı’a / 87 -
Terciûnehâ in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Diyanet İşleri = (86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
Abdulbaki Gölpınarlı = O gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım doğru söylüyorsanız.
Abdullah Parlıyan = o gırtlağa gelen canı, geri çevirin bakalım, doğru söylüyorsanız.
Adem Uğur = Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!
Ahmed Hulusi = Eğer sözünüzde sadıksanız, onu (ölümü) geri çevirsenize (Sünnetullâh yoksa yapın bunu)!
Ahmet Tekin = Eğer diriltilme ve hesaba çekilmenin olmayacağı iddianızda doğru iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirin.
Ahmet Varol = Eğer doğru sözlülerseniz, onu (çıkan canı) geri çevirsenize!
Ali Bulaç = Eğer doğru söylüyorsanız, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize.
Ali Fikri Yavuz = (Boğaza kadar dayanan) o ruhu, geri çevirin (çıkmasın; ısrar ettiğiniz, öldükten sonra dirilme yok, hesaba çekilme yok) iddianızda doğru iseniz...
Ali Ünal = Ve bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz (ve siz de “tabiat”ta en bilgili, en kudretli varlık olduğunuza göre,) haydi çıkmakta olan o canı geri döndürsenize!
Bayraktar Bayraklı = (86-87) Şâyet siz yaptıklarınızın karşılığını görmeyecekseniz, eğer doğru iseniz o çıkmakta olan canı geri çevirsenize.
Bekir Sadak = (86-87) Siz dirilip yaptiklariniza karsilik gormeyeceksiniz ve eger bu sozunuzde samimi iseniz, o cikmak uzere olan cani geri cevirsenize!
Celal Yıldırım = (86-87) Eğer siz hesap ve ceza görmeyecekseniz, haydi iddianızda doğrular iseniz o (çıkmak üzere olan) canı geri çevirin!.
Cemal Külünkoğlu = (86-87) Eğer yeniden diriltilip hesaba çekilmeyecekseniz ve (iddianızda da) doğru kimseler iseniz, o gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım!
Diyanet İşleri (eski) = (86-87) Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!
Diyanet Vakfi = Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!
Edip Yüksel = Onu geri çevirsenize, eğer doğru sözlü iseniz?
Elmalılı Hamdi Yazır = onu giri çevirseniz â! da'vanızda doğru iseniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (86-87) Haydi, eğer dine boyun eğmeyecek, ceza çekmeyecek iseniz, çevirsenize o canı geri, iddianızda doğru iseniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.
Gültekin Onan = Eğer doğru söylüyorsanız, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize.
Harun Yıldırım = Eğer doğru söylüyorsanız onu çevirsenize.
Hasan Basri Çantay = Onu (tâ boğazınıza gelince cesedinize) geri çevirseniz a! Eğer (iddianızda) saadıklarsanız...
Hayrat Neşriyat = (86-87) O hâlde, (mâdem ki siz) cezâlandırılmayacak kimseler idi iseniz, (hem iddiânızda) doğru kimseler iseniz, onu (o canı) geri çevirsenize!
İbni Kesir = Onu geri çevirsenize. Şayet sadıklar iseniz.
Kadri Çelik = Eğer doğru sözlüler iseniz, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize!
Muhammed Esed = o (bitip tükenen hayatı) geri döndürebilir misiniz, eğer iddianızda haklı iseniz?
Mustafa İslamoğlu = (haydi) hayatı ona geri döndürün; tabi ki eğer (inancınızda) sadıksanız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onu (o çıkmak üzere olan canı) geri çevirseniz ya. Eğer siz sâdıklar oldunuz iseniz!
Ömer Öngüt = Onu (çıkmak üzere olan canı) geri çevirsenize! İddiânızda doğru sözlü iseniz.
Şaban Piriş = Onu geri çeviriniz... Doğru söyleyenlerden iseniz...
Sadık Türkmen = Sözünüzde doğrular iseniz onu (can’ı) geri çevirsenize!
Seyyid Kutub = Eğer söylediğiniz doğru ise o çıkmak üzere olan canı geriye döndürsenize!
Suat Yıldırım = İddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!
Süleyman Ateş = (Bu sözünüzde doğru iseniz) o (çıkmakta olan ca)nı geri döndürsenize!
Tefhim-ul Kuran = Eğer doğru sözlüler iseniz, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize.
Ümit Şimşek = Geri çevirin çıkan canı, eğer doğru söylüyorsanız.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer doğru sözlülerseniz, onu geri çevirsenize.
İskender Ali Mihr = Eğer siz sadıklarsanız, onu geri çevirirsiniz.
İlyas Yorulmaz = Ve doğrulardan iseniz, çıkmakta olan o canı geri döndürün.
فَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ
Vâkı’a / 88 -
Fe emmâ in kâne minel mukarrebîne(mukarrebîne).
Diyanet İşleri = (88-89) Fakat (ölen kişi) Allah’a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık o kişi yakınlaştırılanlardansa.
Abdullah Parlıyan = Hepiniz ölümü tadacaksınız. Eğer Allah'a yaklaşanlardan olursanız,
Adem Uğur = Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,
Ahmed Hulusi = (Herkes ölümü tadacaktır) lâkin mukarrebûndan (kurb ehli) ise;
Ahmet Tekin = Şunu kesinlikle ifade edelim ki, ölen kişi Allah’a yakın olanlardan, gözde kullardan ise, ona güzel şeyler vardır.
Ahmet Varol = Eğer o (ölen kişi, Allah'a) yaklaştırılanlardan ise;
Ali Bulaç = Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,
Ali Fikri Yavuz = Amma ölü, hayırda ileri geçenlerden (Mukarrebûn’dan) ise,
Ali Ünal = Eğer (o vefat eden), Allah’a yaklaştırılmış has kullardan ise,
Bayraktar Bayraklı = (88-89) Eğer ölmek üzere olan kişi, Allah'a yakın olanlardansa, ona rahatlık, güzel kokular ve nimet cenneti vardır.
Bekir Sadak = (88-89) Eger olen o kisi, gozdelerden ise, rahatlik, hosluk ve nimet cenneti onundur.
Celal Yıldırım = (88-89) Fakat o (ölmek üzere olan kimse Allah'a) yakınlık sağlayanlardan ise, rahatlık, huzur, neş'e ve Nîmet Cenneti onundur.
Cemal Külünkoğlu = (88-89) Ama eğer ölen kimse Allah'a yakın olanlardan ise, artık onun için bir rahatlık, hoş bir rızık ve nimetleri bitmez, kedersiz bir cennet vardır.
Diyanet İşleri (eski) = (88-89) Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur.
Diyanet Vakfi = Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,
Edip Yüksel = Ancak o, (bana) yaklaştırılanlardan ise-
Elmalılı Hamdi Yazır = Amma o mukarrebînden ise
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ama o (can çekişen kişi) Allah'a yakın olanlardan ise,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,
Gültekin Onan = Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,
Harun Yıldırım = Eğer o yakın kılınanlardan ise,
Hasan Basri Çantay = Şimdi, (ölene gelince) eğer o, mukarreblerden ise,
Hayrat Neşriyat = (88-89) Fakat (ölen o kimse), (Allah’a) yakın kılınanlardan (sâbikundan) ise, artık (ona)bir rahatlık, güzel kokulu bir rızık ve Naîm Cenneti vardır.
İbni Kesir = Eğer o kişi gözdelerden ise;
Kadri Çelik = Ama eğer o (ölecek kişi), yakın kılınanlardan ise.
Muhammed Esed = (Hepiniz ölümü tadacaksınız.) Eğer bir kimse Allah'a yaklaşanlardan olursa,
Mustafa İslamoğlu = Ama eğer Allah'a yakın olanlardan iseniz;
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık (o ölen) eğer mukarreblerden oldu ise,
Ömer Öngüt = O (ölen kişi Allah'a) yaklaştırılanlardan ise,
Şaban Piriş = Eğer o, gözde kimselerden ise...
Sadık Türkmen = Ona (ölecek kişiye) gelince, eğer o yaklaştırılanlardan ise;
Seyyid Kutub = Eğer ölmek üzere olan kişi Allah'a yakın olanlardan ise;
Suat Yıldırım = (88-89) Ama eğer ölen kimse Allah’a yakın olanlardan ise, onun için rahatlık, güzel nasip ve naîm cenneti var.
Süleyman Ateş = (O can, Allah'a) Yaklaştırılanlardan ise,
Tefhim-ul Kuran = Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,
Ümit Şimşek = Fakat o Allah katında yakınlık sahibi olanlardan ise,
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer o, yaklaştırılanlardan ise;
İskender Ali Mihr = Fakat o eğer mukarrebin olanlardan (Allah’a yakın olanlardan) ise.
İlyas Yorulmaz = Şayet canı çıkan o kimse, yakınlaştırılanlardan ise.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ
Vâkı’a / 89 -
Fe revhun ve reyhânun ve cennetu naîm(naîmin).
Diyanet İşleri = (88-89) Fakat (ölen kişi) Allah’a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık ona huzur ve rahat ve rızık ve Naîm cenneti.
Abdullah Parlıyan = rahatlık, huzur, neşe ve nimet cennetleri O'nundur.
Adem Uğur = Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
Ahmed Hulusi = Ravh (Rahmânî tecelli ile yaşam), Reyhan (Esmâ tecellileri seyri) ve Nimetler Cenneti vardır.
Ahmet Tekin = Ona rahmet, rahatlık, güzel rızık, nimetler ve güzel kokularla dolu Cennet vardır.
Ahmet Varol = (Bu durumda ona) rahatlık, güzel rızık ve nimet cenneti (var).
Ali Bulaç = Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).
Ali Fikri Yavuz = Artık onun için bir rahatlık, hoş bir rızık ve Naîm Cenneti vardır. (Nimetleri bitmez, kedersiz bir cennet.)
Ali Ünal = Onu bekleyen artık sonsuz bir rahatlık, en güzel nimetler ve içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’tir.
Bayraktar Bayraklı = (88-89) Eğer ölmek üzere olan kişi, Allah'a yakın olanlardansa, ona rahatlık, güzel kokular ve nimet cenneti vardır.
Bekir Sadak = (88-89) Eger olen o kisi, gozdelerden ise, rahatlik, hosluk ve nimet cenneti onundur.
Celal Yıldırım = (88-89) Fakat o (ölmek üzere olan kimse Allah'a) yakınlık sağlayanlardan ise, rahatlık, huzur, neş'e ve Nîmet Cenneti onundur.
Cemal Külünkoğlu = (88-89) Ama eğer ölen kimse Allah'a yakın olanlardan ise, artık onun için bir rahatlık, hoş bir rızık ve nimetleri bitmez, kedersiz bir cennet vardır.
Diyanet İşleri (eski) = (88-89) Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur.
Diyanet Vakfi = Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
Edip Yüksel = o zaman neşe, çiçekler ve nimet cennetleri...
Elmalılı Hamdi Yazır = artık bir revh-u reyhan ve bir Cenneti ne'îm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (ona) ravh (rahmet, ferahlık, daimi bir hayat), güzel bir rızık ve Naim cenneti vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
Gültekin Onan = Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).
Harun Yıldırım = Artık rahatlık, güzel kokular ve Naim cenneti vardır.
Hasan Basri Çantay = artık rahatlık, güzel rızık ve Naıym cenneti (onundur).
Hayrat Neşriyat = (88-89) Fakat (ölen o kimse), (Allah’a) yakın kılınanlardan (sâbikundan) ise, artık (ona)bir rahatlık, güzel kokulu bir rızık ve Naîm Cenneti vardır.
İbni Kesir = Rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti.
Kadri Çelik = Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).
Muhammed Esed = (öteki dünyada onu) mutluluk, gönül rahatlığı ve bir esenlik bahçesi (bekler).
Mustafa İslamoğlu = (yeriniz) tarifsiz bir huzur, bitimsiz bir rızık ve mutluluğun üretildiği cennetler (olur).
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte (ona) bir rahat, bir güzel rızk ve bir Nâim cenneti (vardır).
Ömer Öngüt = Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti var.
Şaban Piriş = Rahatlık, güzel rızık ve nimet cennetleri...
Sadık Türkmen = Ona bir rahatlık, güzel bir koku ve nimet cenneti vardır.
Seyyid Kutub = Esenlik, hoş kokulu çiçekler ve bol nimetli cennet onu bekliyor
Suat Yıldırım = (88-89) Ama eğer ölen kimse Allah’a yakın olanlardan ise, onun için rahatlık, güzel nasip ve naîm cenneti var.
Süleyman Ateş = O'na rahatlık, güzel rızık ve ni'met cenneti var.
Tefhim-ul Kuran = Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış Cennet (onundur).
Ümit Şimşek = Ölüm onun için rahat, güzel kokulu rızıklar ve nimetlerle dolu Cennet demektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle dolu cennet var ona.
İskender Ali Mihr = O taktirde, ferahlık, huzur, güzel kokulu bitkiler ve naim cenneti vardır.
İlyas Yorulmaz = O zaman o kimse, kurtuluş, sevinç ve cennet nimetlerinin içindedir.
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
Vâkı’a / 90 -
Ve emmâ in kâne min ashâbil yemîn(yemîni).
Diyanet İşleri = (90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ama sağ taraf ehlindense.
Abdullah Parlıyan = Eğer hesabı sağ taraftan görülenlerden ise,
Adem Uğur = Eğer o sağdakilerden ise,
Ahmed Hulusi = Eğer Ashab-ı yemîn'den ise;
Ahmet Tekin = Eğer ölen sağduyulu hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenlerden, birbirlerine, sabrederek mücadeleyi, merhametli davranmayı tavsiye edenlerden, hayırlı sonuca kavuşanlardan ise, ona selâm, selâmet dilekleri, selâmet haberleri vardır.
Ahmet Varol = Eğer sağ ashabından ise;
Ali Bulaç = Ve eğer "Ashab-ı Yemin"den ise,
Ali Fikri Yavuz = Amma (amel defterleri sağ ellerine verilen) sağcılardan ise.
Ali Ünal = Eğer, (amel defterlerini sağından alacak) yümün ve bereket ehlinden ise,
Bayraktar Bayraklı = (90-91) Eğer sağdakilerdense, kendisine, “Sağdakilerden sana selâm vardır” denilir.
Bekir Sadak = Eger defteri sagdan verilenlerden ise,
Celal Yıldırım = (90-91) Ve eğer meymenetlilerden ise, meymenetlilerden sana selâm olsun !
Cemal Külünkoğlu = (90-91) Eğer (ölen kişi) ahiret mutluluğuna eren (amel defteri sağından verilen) kimselerden ise, kendisine: “Selam olsun sana (ey) ahiret mutluluğuna eren kimse!” (denilir).
Diyanet İşleri (eski) = Eğer defteri sağdan verilenlerden ise,
Diyanet Vakfi = Eğer o sağdakilerden ise,
Edip Yüksel = O, sağda olanlardan ise,
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve amma Eshab-ı Yemîn'den ise
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer sağın adamlarından ise,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer O, sağın adamlarından ise,
Gültekin Onan = Ve eğer 'Ashab-ı Yemin'den ise,
Harun Yıldırım = Ve eğer Ashabu’lYemin’den ise,
Hasan Basri Çantay = Eğer sağcılardan ise,
Hayrat Neşriyat = (90-91) Eğer (o kimse) Ashâb-ı Yemînden ise, bunun üzerine (kendisine): 'Sana Ashâb-ı Yemînden selâm olsun!' (denilecektir.)
İbni Kesir = Şayet sağcılardan ise;
Kadri Çelik = Ve eğer defteri sağdan verileceklerden ise.
Muhammed Esed = Ve yine eğer bir kimse dürüst ve erdemli bir hayat sürenlerden olursa,
Mustafa İslamoğlu = Yok eğer bahtiyar kesimden biri olursanız:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer Ashâb-ı Yemîn'den ise,
Ömer Öngüt = Eğer sağcılardan ise,
Şaban Piriş = Eğer o, sağ taraf halkından ise...
Sadık Türkmen = Eğer sağın halkından/erdemlilerden/salihlerden ise,
Seyyid Kutub = Eğer adam defteri sağdan verileceklerden ise,
Suat Yıldırım = (90-91) Eğer ashab-ı yeminden ise "Selâm sana ashab-ı yeminden!" denilecek.
Süleyman Ateş = Eğer sağcılardan (amel defteri sağ tarafından verilenlerden) ise,
Tefhim-ul Kuran = Ve eğer «Ashab-ı Yemin»den ise,
Ümit Şimşek = Eğer Ashab-ı Yeminden ise,
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer kutlu, uğurlu kişilerdense,
İskender Ali Mihr = Fakat yemin sahiplerinden (ashabı yeminden yani hayat filmleri sağından verilenlerden) ise.
İlyas Yorulmaz = O canı çıkan kimse mutlu olacaklardan ise.
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
Vâkı’a / 91 -
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn(yemîni).
Diyanet İşleri = (90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık esenlik sana sağ taraf ehlinden.
Abdullah Parlıyan = artık sağcılardan sana selam denilecek.
Adem Uğur = Ey sağdaki! Sana selam olsun!
Ahmed Hulusi = (Eğer öyle ise): "Ashab-ı yemîn'den senin için bir Selâm var" (denilir).
Ahmet Tekin = 'Sağduyulu hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçiren, birbirlerine sabrederek mücadeleyi, merhametli davranmayı tavsiye eden, hayırlı sonuca ulaşan herkesten sana selâm olsun, selâmette ol, selâmettesin' denir.
Ahmet Varol = Sağ ashabından sana selâm olsun.
Ali Bulaç = Artık, "Ashab-ı Yemin"den selam sana.
Ali Fikri Yavuz = Artık (ey sağcı), sana sağcı kardeşlerinden selâm olsun! (emniyet ve selâmet içindesin.)
Ali Ünal = Yümün ve bereket ehlinden duyacağın hep esenlik ve doygunluk haberidir.
Bayraktar Bayraklı = (90-91) Eğer sağdakilerdense, kendisine, “Sağdakilerden sana selâm vardır” denilir.
Bekir Sadak = «Ey sagcilardan olan kisi, sana selam olsun!» denir.
Celal Yıldırım = (90-91) Ve eğer meymenetlilerden ise, meymenetlilerden sana selâm olsun !
Cemal Külünkoğlu = (90-91) Eğer (ölen kişi) ahiret mutluluğuna eren (amel defteri sağından verilen) kimselerden ise, kendisine: “Selam olsun sana (ey) ahiret mutluluğuna eren kimse!” (denilir).
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey sağcılardan olan kişi, sana selam olsun!' denir.
Diyanet Vakfi = «Ey sağdaki! Sana selam olsun!»
Edip Yüksel = 'Sana sağdakilerden selam olsun!'
Elmalılı Hamdi Yazır = artık selâm sana Eshab-ı Yemîn'den
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = artık selam sana, sağın adamlarından.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!»
Gültekin Onan = Artık, 'Ashab-ı Yemin'den selam sana.
Harun Yıldırım = Artık selam sana Ashabu’lYemin’den.
Hasan Basri Çantay = Artık sağcılardan selâm sana!
Hayrat Neşriyat = (90-91) Eğer (o kimse) Ashâb-ı Yemînden ise, bunun üzerine (kendisine): 'Sana Ashâb-ı Yemînden selâm olsun!' (denilecektir.)
İbni Kesir = Selem sana sağcılardan.
Kadri Çelik = (Kendisine) “Defterlerini sağdan alanlardan selâm olsun sana (denir).”
Muhammed Esed = (cennette şu sözlerle karşılanacaktır:) "Dürüst ve erdemlilerden (olan) sana selam olsun!"
Mustafa İslamoğlu = Artık, (ey) sözünün eri olan bahtiyarlardan olan kişi: sana selam olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi sana Ashâb-ı Yemîn'den bir selâm (denilecektir).
Ömer Öngüt = "Ey sağcı! Sağcılardan sana selâm!" denir.
Şaban Piriş = Sağ taraf halkından sana selam!
Sadık Türkmen = O zaman; “Selâm sana, sağın halkından Olan!”
Seyyid Kutub = Defterlerini sağdan alacak olan arkadaşlarının selâmı var sana.
Suat Yıldırım = (90-91) Eğer ashab-ı yeminden ise "Selâm sana ashab-ı yeminden!" denilecek.
Süleyman Ateş = "(Ey sağcı) Sana sağcılardan selâm var!"
Tefhim-ul Kuran = Artık, «Ashab-ı Yemin»den selam sana.
Ümit Şimşek = Selâm olsun sana Ashab-ı Yeminden.
Yaşar Nuri Öztürk = "Selam sana kutlu ve uğurlu kişilerden!" denir ona.
İskender Ali Mihr = O zaman ashabı yeminden (hayat filmleri sağından verilenlerden) “sana selâm olsun” (denir).
İlyas Yorulmaz = “Sen cennete gireceklerden olduğun için “Sana selam olsun” denir.
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ
Vâkı’a / 92 -
Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn(dâllîne).
Diyanet İşleri = (92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ama yalanlayan sapıklardansa.
Abdullah Parlıyan = Ama o gerçekleri yalanlayan, sapıklardan ise,
Adem Uğur = Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,
Ahmed Hulusi = Eğer (o can) sapık inançlı (hakikati) yalanlayıcılardansa;
Ahmet Tekin = Eğer ölen, peygamberleri yalanlayanlardan, hak yoldan uzaklaşıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederek başlarına buyruk yaşayanlardan ise, ona ziyâfet vardır.
Ahmet Varol = Ama eğer yalanlayan sapıklardan ise;
Ali Bulaç = Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise,
Ali Fikri Yavuz = Amma ölü o inkâr eden sapıklardan ise,
Ali Ünal = Yok, (Din’i ve Rasûl’ü) yalanlayanlardan, sapkınlardan ise,
Bayraktar Bayraklı = (92-94) Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Bekir Sadak = Eger, sapik yalancilardan ise,
Celal Yıldırım = (92-93-94) Eğer o (hakkı) yalanlayan sapık şaşkınlardan ise, ona da kaynar sudan bir konukluk ve Cehennem'e yaslanmak vardır.
Cemal Külünkoğlu = (92-94) Yok, eğer o, hakkı yalanlayan sapıklardan ise, artık (onun için) kaynar sudan bir ziyafet, bir de cehenneme atılma vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer, sapık yalancılardan ise,
Diyanet Vakfi = Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,
Edip Yüksel = Ama o yalanlayan sapıklardan ise-
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve amma o tekzib eden sapgınlardan ise
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ama o yalanlayan sapıklardan ise,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;
Gültekin Onan = Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise,
Harun Yıldırım = Ve eğer o, yalanlayan sapkınlardan ise,
Hasan Basri Çantay = Amma eğer tekzîbcilerden, sapıklardansa,
Hayrat Neşriyat = (92-94) Ama o (kimse) sapık yalanlayıcılardan ise, artık (ona da) kaynar sudan bir ağırlama ve alevli bir ateşe (Cehenneme) atılmak vardır.
İbni Kesir = Eğer sapık yalanlayıcılardan ise;
Kadri Çelik = Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise.
Muhammed Esed = Ama eğer biriniz hakikati yalanlayanlardan ve (böylece) yoldan sapmışlardan olursa,
Mustafa İslamoğlu = Fakat eğer o, yalanlayıp da yoldan sapmışlardan biriyse:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve fakat eğer tekzîp edenlerden, sapıklardan oldu ise,
Ömer Öngüt = Amma yalanlayıcı sapıklardan ise,
Şaban Piriş = Eğer o, yalanlayanlardan ve sapıklardan ise...
Sadık Türkmen = Eğer sapık yalanlayıcılardan ise;
Seyyid Kutub = Eğer adam sapık bir inkarcı ise,
Suat Yıldırım = (92-94) Ama eğer dini yalan sayan sapıklardan ise onun ziyafeti kaynar su, peşinden de cehenneme atılış olacak.
Süleyman Ateş = Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;
Tefhim-ul Kuran = Ve eğer o, yalanlayan sapıklardan ise,
Ümit Şimşek = (92-94) Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer yalanlayan sapıklardansa;
İskender Ali Mihr = Ve fakat dalâlette olan ve yalanlayanlardan ise.
İlyas Yorulmaz = Eğer o canı çıkan, sapıklık içinde yalanlayanlardan ise.
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
Vâkı’a / 93 -
Fe nuzulun min hamîm(hamîmin).
Diyanet İşleri = (92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kaynar suyla ziyâfet ona.
Abdullah Parlıyan = kaynar sudan ziyafet verilir
Adem Uğur = İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!
Ahmed Hulusi = (İşte ona) başından aşağı kaynar sular dökülür!
Ahmet Tekin = Kaynar su ziyâfeti vardır.
Ahmet Varol = (Ona da) kaynar sudan bir ziyafet.
Ali Bulaç = Artık (onun için) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır.
Ali Fikri Yavuz = Ona da kaynar sudan bir ziyafet...
Ali Ünal = O konuk edilecektir kaynar suya,
Bayraktar Bayraklı = (92-94) Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Bekir Sadak = Ona kaynar sudan konukluk sunulur.
Celal Yıldırım = (92-93-94) Eğer o (hakkı) yalanlayan sapık şaşkınlardan ise, ona da kaynar sudan bir konukluk ve Cehennem'e yaslanmak vardır.
Cemal Külünkoğlu = (92-94) Yok, eğer o, hakkı yalanlayan sapıklardan ise, artık (onun için) kaynar sudan bir ziyafet, bir de cehenneme atılma vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Ona kaynar sudan konukluk sunulur.
Diyanet Vakfi = İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!
Edip Yüksel = kaynar sudan bir ağırlanma-
Elmalılı Hamdi Yazır = her halde konukluğu hamîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = muhakkak konukluğu kaynar su
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
Gültekin Onan = Artık (onun için) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır.
Harun Yıldırım = Artık kaynar sudan bir ikram vardır.
Hasan Basri Çantay = işte (ona da) kaynar sudan bir ziyafet!
Hayrat Neşriyat = (92-94) Ama o (kimse) sapık yalanlayıcılardan ise, artık (ona da) kaynar sudan bir ağırlama ve alevli bir ateşe (Cehenneme) atılmak vardır.
İbni Kesir = İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet,
Kadri Çelik = Artık (onun için de) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır.
Muhammed Esed = (öteki dünyada onu) yakıcı bir ümitsizlik karşılar,
Mustafa İslamoğlu = artık onun hakkı yürek yakan bir (umutsuzluk) sofrasında ağırlanmak
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık (ona da) pek kaynar sudan bir ziyafet vardır.
Ömer Öngüt = İşte ona kaynar sudan bir ziyafet,
Şaban Piriş = Kaynar suda bir ziyafet!
Sadık Türkmen = Kaynar sudan bir ağırlama
Seyyid Kutub = O kaynar su sunularak ağırlanır.
Suat Yıldırım = (92-94) Ama eğer dini yalan sayan sapıklardan ise onun ziyafeti kaynar su, peşinden de cehenneme atılış olacak.
Süleyman Ateş = Kaynar sudan bir ziyafet,
Tefhim-ul Kuran = Artık (onun için de) alabildiğine kaynar sudan bir şölen vardır.
Ümit Şimşek = Ona kaynar sudan bir ikram,
Yaşar Nuri Öztürk = Kaynar sudan bir ziyafet,
İskender Ali Mihr = O taktirde kaynar sudan bir ziyafet vardır.
İlyas Yorulmaz = O kimse için, içerisine gireni sarmalayan.
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
Vâkı’a / 94 -
Ve tasliyetu cahîm(cahîmin).
Diyanet İşleri = Bir de cehenneme atılma vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve cehenneme atılma.
Abdullah Parlıyan = ve cehenneme atılır…
Adem Uğur = Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.
Ahmed Hulusi = Cahîm'in (yakıcı şartlar) ateşine maruz kalır!
Ahmet Tekin = Kaynayan, köpüren Cehennem’e yaslanma iltifatı vardır.
Ahmet Varol = Ve cehenneme atılma (var).
Ali Bulaç = Ve çılgınca yanan ateşe bir atılma da.
Ali Fikri Yavuz = Bir de cehenneme atılış...
Ali Ünal = Ve Kızgın Alevli Ateş’te yanıp kavrulmaya.
Bayraktar Bayraklı = (92-94) Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Bekir Sadak = Cehenneme sokulur.
Celal Yıldırım = Eğer o (hakkı) yalanlayan sapık şaşkınlardan ise, ona da kaynar sudan bir konukluk ve Cehennem'e yaslanmak vardır.
Cemal Külünkoğlu = (92-94) Yok, eğer o, hakkı yalanlayan sapıklardan ise, artık (onun için) kaynar sudan bir ziyafet, bir de cehenneme atılma vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Cehenneme sokulur.
Diyanet Vakfi = Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.
Edip Yüksel = ve cehennemde yanma...
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve yaslanacağı Cahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve yaslanacağı cehennemdir!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve cehenneme atılma vardır.
Gültekin Onan = Ve çılgınca yanan ateşe bir atılma da.
Harun Yıldırım = Ve kızgın ateşe atılma da.
Hasan Basri Çantay = ve cehenneme bir atılış.
Hayrat Neşriyat = (92-94) Ama o (kimse) sapık yalanlayıcılardan ise, artık (ona da) kaynar sudan bir ağırlama ve alevli bir ateşe (Cehenneme) atılmak vardır.
İbni Kesir = Ve cehenneme atılış.
Kadri Çelik = Ve çılgınca yanan ateşe atılma da.
Muhammed Esed = ve alev saçan bir ateşin sıcaklığı!
Mustafa İslamoğlu = ve çılgın bir ateşe atılmaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve cehenneme bir atılış (da vardır).
Ömer Öngüt = Ve cehenneme atılma vardır.
Şaban Piriş = Ve cehenneme atılış...
Sadık Türkmen = Ve çılgın ateşe atılma vardır!
Seyyid Kutub = Ve cehenneme atılır.
Suat Yıldırım = (92-94) Ama eğer dini yalan sayan sapıklardan ise onun ziyafeti kaynar su, peşinden de cehenneme atılış olacak.
Süleyman Ateş = Ve cehenneme atılma var.
Tefhim-ul Kuran = Ve çılgınca yanan ateşe bir atılma da.
Ümit Şimşek = Ve Cehenneme atılmak vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve cehenneme salıverilme var ona.
İskender Ali Mihr = Ve alevli ateşe atılma vardır.
İlyas Yorulmaz = Gireni kucaklayan ateşin içine atılmak var.
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Vâkı’a / 95 -
İnne hâzâ le huve hakkul yakîn(yakîni).
Diyanet İşleri = Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki bu, haktır, gerçeğin ta kendisidir.
Abdullah Parlıyan = İşte tüm bu söylenenler doğru ve kesin gerçektir.
Adem Uğur = Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki bu Hakk-el Yakîn'dir (bilfiil yaşanacak gerçek)!
Ahmet Tekin = Bu sûrede sana vahyedilenler, kesinkes doğru bilgilerdir, gerçeklerdir.
Ahmet Varol = Şüphe yok ki, kesin gerçek işte budur.
Ali Bulaç = Şüphesiz bu, kesin bilgi ifade eden bir gerçektir (Hakku'l-Yakin).
Ali Fikri Yavuz = İşte budur şübhe götürmiyen gerçek.
Ali Ünal = Şüphesiz bu (Kur’ân), evet budur (verdiği her bilgide) hakkında hiç şüphe olmayan gerçek.
Bayraktar Bayraklı = (95-96) Şüphesiz bu anlatılanlar kesin gerçeklerdir. Artık Yüce Rabbinin adını övgüyle an![606]
Bekir Sadak = Dogrusu kesin gercek budur.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki bu, kesin bilgi derecesinde bir gerçektir.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu kesin gerçek budur.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.
Edip Yüksel = Mutlak gerçek budur.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte budur hakikat hakkulyakîn
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kesin gerçek budur işte!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kesin gerçek budur işte.
Gültekin Onan = Şüphesiz bu, kesin bilgi ifade eden bir gerçektir (Hakku'l Yakin).
Harun Yıldırım = Bu, kesin bilgi veren haktan başkası değildir.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz ki bu elbette kat'î bilgi (veren) hakıykatın ta kendisidir.
Hayrat Neşriyat = Şübhe yok ki bu, kat'î gerçeğin ta kendisidir.
İbni Kesir = Şüphesiz ki bu; kesin gerçeğin kendisidir.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz bu, kesin bilgi ifade eden bir gerçektir.
Muhammed Esed = Kuşkusuz bu, hakikatlerin hakikatidir!
Mustafa İslamoğlu = Hiç şüphe yok ki bu, işte budur kesin gerçek:
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki bu, elbette bu, (verilen haberler) dosdoğru bir hakikattır.
Ömer Öngüt = Kesin gerçek budur işte.
Şaban Piriş = Bu, kesin gerçeğin ta kendisidir.
Sadık Türkmen = Hiç şüphesiz, işte bu kesin gerçektir!
Seyyid Kutub = Bu kesin gerçektir.
Suat Yıldırım = İşte, hakkında hiç şüphe olmayan gerçek budur!
Süleyman Ateş = Kesin gerçek budur işte.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz bu, kesin bilgi ifade eden bir gerçektir (Hakku'l-Yakin) .
Ümit Şimşek = İşte bu kesin ve kuşkusuz gerçeğin tâ kendisidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte budur, o tartışmasız, o kesin gerçek!
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki bu (anlatılanlar), elbette o (verilen haberler), Hakk’ul yakîn’dir (yakîn olan haktır, kesin olarak gerçektir).
İlyas Yorulmaz = (Size anlatılan) Bu haberler, olmasında şüphe olmayan, kesin gerçeklerdir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ
Vâkı’a / 96 -
Fe sebbih bismi rabbikel azîm(azîmi).
Diyanet İşleri = Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık pek ulu Rabbinin adını anarak tenzîh et onu.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
Adem Uğur = Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.
Ahmed Hulusi = Öyleyse tespih et ismi Aziym Rab olan namına!
Ahmet Tekin = O halde ulu Rabbinin adını tesbihe zikre devam et.
Ahmet Varol = Öyleyse Yüce Rabbinin adını tesbih et.
Ali Bulaç = Öyleyse büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
Ali Fikri Yavuz = O halde, Rabbini yüce ismiyle tesbîh et, (Sübhane Rabbiyel Azîm, de; yahud Allah’ın emri ile namaz kıl).
Ali Ünal = Öyleyse, O sonsuz azamet sahibi Rabbinin İsmini tesbih et, (O’nun her türlü bâtıldan mutlak berî olduğunu ilan et)!
Bayraktar Bayraklı = (95-96) Şüphesiz bu anlatılanlar kesin gerçeklerdir. Artık Yüce Rabbinin adını övgüyle an![606]
Bekir Sadak = Cok buyuk Rabbinin adini tesbih et! *
Celal Yıldırım = O halde O çok büyük Rabbın'ın ismini tesbîh ve tenzîh et..
Cemal Külünkoğlu = O halde kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt!
Diyanet İşleri (eski) = Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et.
Diyanet Vakfi = Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.
Edip Yüksel = Öyleyse Büyük Rabbinin ismini yücelt
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydi tesbih et Rabbına azîm ismiyle
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haydi Rabbini büyük ismiyle tesbih et!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.
Gültekin Onan = Öyleyse büyük rabbini ismiyle tesbih et.
Harun Yıldırım = O halde Rabbini o büyük ismi ile tesbih et.
Hasan Basri Çantay = Haydi Rabbini o büyük adiyle tesbih (ve tenzîh) et.
Hayrat Neşriyat = O hâlde Azîm (pek yüce olan) Rabbinin is mi ile (سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظ۪يمِ diyerek) tesbîh et!
İbni Kesir = Öyleyse Rabbını büyük adıyla tesbih et.
Kadri Çelik = Öyleyse büyük Rabbini, ismiyle tesbih et.
Muhammed Esed = Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt!
Mustafa İslamoğlu = Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık azim olan Rabbinin ismiyle tesbihte bulun.
Ömer Öngüt = Çok büyük olan Rabbinin adını tesbih et!
Şaban Piriş = -Öyleyse, yüce Rabbinin adını tesbih et!
Sadık Türkmen = Öyleyse, büyük Rabbinin ismini ulula/tesbih et/yücelt!
Seyyid Kutub = Öyleyse yüce Rabbinin adını noksanlıklardan tenzih et.
Suat Yıldırım = O halde Ulu Rabbinin ismini tenzih et!
Süleyman Ateş = Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbih et (O'nu, kendisine lâyık olmayan sıfatlardan tenzih eyle).
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse büyük Rabbini ismiyle tesbih et.
Ümit Şimşek = Öyleyse Ulu Rabbinin adını kusurdan ve ortaktan tenzih et.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık, o yüce Rabbinin adını tespih et!
İskender Ali Mihr = Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et.
İlyas Yorulmaz = O halde, yüce Rabbinin adını bütün noksan sıfatlardan arındır.
56-VAKİA:
1. O vâkıa
meydana gelince, yani kıyamet kopunca. Vâkıa, esasen vukua gelen, vukuu muhakkak
olan hadise demektir. Ahid lâmı ile da, kıyametin bir ismidir. Gelecekte muhakkak
surette meydana geleceği için bu isim verilmiştir. Şart mânâsını ifade eden
zarftır. Âlimlerin çoğu cevabın, korkutmak için hazfedilip, mânânın "kıyamet
kopunca neler neler meydana gelecektir!" şeklinde olduğunu söylemişlerse de,
esasen cevap şudur:
2. Onun meydana
gelmesini yalanlayacak kimse yoktur. Vuku', düşmek anlamını ifade ettiği gibi,
vak'a da masdar bina-i merre olarak şiddetli bir düşüş demektir. Sonra yaygın
bir şekilde başa çarpan büyük iş mânâsında kullanılmıştır. Bazen de özellikle
harbe isim olarak verilmiştir. Kısacası, kıyamet kopmadan önce onu yalanlayan
ve inkar edenler bulunursa da, vukuu gerçekleşip bir kere meydana geldi mi,
artık onu kimse inkar edemez ve çaresizce tasdik etmeye mecbur olurlar. Başka
bir ifade ile onun başa çarpışı yalan olmaz. Değişiminin tesirinden kurtulma
imkanı yoktur.
3. İndirdiğini
indirir bindirdiğini bindirir. yani bazılarını düşürür alçaltır, bazılarını
kaldırır yükseltir. Çünkü devletler yıkan fitneler, ihtilâller, inkılâblar
gibi büyük olaylar, azizleri zelil, zelilleri aziz ederek nicelerini aşağı
düşürür nicelerini de yükseklere kaldırır. Burada "hafdın" takdim edilmesi,
korkuya düşürmek yahut bu nevi olaylarda yıkımın yapımdan önce geldiğini göstermek
içindir. Bu âyet , den bedel olarak bir nevi onu tasvir etmektedir. Yahut
tenâzu üzere ya bağlıdır. Âyetteki recc, zelzele, şiddetli hareket ve sarsıntı
demektir ki, bizim dünya yerinden oynadı sözümüze benzer.
4. Yani üzerindekilerin
yıkılacağı şekilde yer dehşetle sarsılıp yerinden oynadığı
5. dağlar
da toz duman olup bir serpiliş serpildiği "Dağlar yürütülür, serap haline
gelir." (Nebe', 78/20) âyeti tahakkuk edip,
6. hepsi havada
uçuşan zerreler haline geldiği
7. siz de
üç çift, yani üç sınıf olduğunuz zaman. Âyetteki hitab, tâğlib tarikiyle hem
şu andaki hem de geçmiş ümmetlerin hepsine ve bütün insanlara olabilirse de,
bazı müfessirlerin kanaatine göre yalnızca şu andaki ümmet için olması, bizce
de tercih edilen bir görüştür.
8. O üç sınıf,
"Fâ-i tafsıliyye" (açıklama Fâ'sı) ile şöyle beyan ediliyor: Ashab-ı meymene.
Meymene, yemin yeri yani sağ kol, sağ taraf yahut meymenet, uğur ve bereket
mânâlarına gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfellerde saygı ve hürmet mevkii
olduğuna göre, "ashab-ı meymene" hürmet makamında bulunan yüksek şeref sahipleri
demek olur.
Aynı zamanda
bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar
olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki
mânâsına da işaret etmek için dikkatler şöyle celbediliyor: Amma ne ashab-ı
meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki uğur ve bereketleri her vechile
gıpta ve hayrete şayandır. Kanaatimizce bu vasıf, hitabın şu andaki ümmet
için olduğunu hatırlatmaktadır. Yani geçmiş ümmetlerde benzeri bulunmayan
ashab-ı meymene demektir.
9. Bunlara
mukabil ve ashab-ı meş'eme. Meş'eme, şum yeri, yani sol kol, yahut yümnün
(uğurun) zıddı olan şeâmet ve uğursuzluk mânâlarına gelir. Ashab-ı meş'eme
de sol tarafta, alçak yerde bulunan değersiz, yahut kendilerine ve yakınlarına
uğursuzluğu dokunan kimseler demek olur. Burada her iki mânâya işaret için
de şu vasıf tekrar edilmiştir. Amma ne ashab-ı meş'eme, ne uğursuz kimseler!
Biraz sonra gelecek âyetlerde ashab-ı meymene'ye ashab-ı yemin, ashab-ı meş'eme'ye
de ashab-ı şimâl denilmiştir. Sebebi orada izah edilecektir
10. Bunların
hepsinin önünde olmak üzere önde olanlar da öncüdürler ileri geçmişlerdir.
Bunlar hakka kullukta iman ve itaatta hayır yarışlarında en öne geçenlerdir.
Peygamberler, Sahib Yasin (Habib b. Musa en-Neccâr) Firavun ailesinden iman
edenler, muhacir ve ensardan sâbikûn-ı evvelin (ilk geçenler) ünvanına sahib
sahabiler gibi. Mübtedâ ve haberdir. Yani "sâbikun" adını alanlar, gerçekten
sâbikûn vasfını kazanan ve üç sınıfın ilerisinde, kasdettikleri gayeye hepsinden
önce ulaşan zatlardır.
11. İşte onlar
mukarreblerdir yani Allah'ın yanında yakınlığına, en yüksek mertebe ve makama
erdirilmiş kimselerdir.
12 Naîm cennetleri
içerisinde üstün makamlardadırlar ruhânî ve cismanî nimetlerle devamlı ve
saf lezzetler içindedirler.
13. Çoğu evvelkilerden
14. birazı
da sonrakilerden. Hitab şu andaki ümmete olduğuna göre böyle olmasının mânâsı
açıktır. Sâbikûnun (öne geçenlerin) çoğunun öncekilerden olması gerekir. Nitekim
ilk öne geçenler sahabilerdendir. Hitab geçen ümmetleri de içine aldığına
göre ise, öncekilerden sâbikunun çok olması, bütün nebi ve resulleri içine
alması sebebiyledir. Sülle cemaat, büyük bir grup demektir.
15. Bunlara
verilen naîm cennetlerini tasvir ile zihinlerde hayal ettirmek için buyuruluyor
ki cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Sürur, seririn çoğuludur.
Serir, taht, sandalye ve köşk demektir. Mevdûne, altın, inci, yâkut ve elmas
gibi mücevher işlemeli, yani murassa, veya birbirlerine yakın dizilmiş tertipli
ve düzenli demektir
16. Bunlara
verilen naîm cennetlerini tasvir ile zihinlerde hayal ettirmek için buyuruluyor
ki cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Sürur, seririn çoğuludur.
Serir, taht, sandalye ve köşk demektir. Mevdûne, altın, inci, yâkut ve elmas
gibi mücevher işlemeli, yani murassa, veya birbirlerine yakın dizilmiş tertipli
ve düzenli demektir.
17. Daima
vildan şeklinde taze kalan genç hizmetçiler, garsonlar, yahut hılede denilen
bir nevi küpeli uşaklar
18. küpler,
sapı ve emziği olmayan sürahi, desti ve küp gibi kaplar ibrikler, emziği ve
sapı olan kaplar, dolgun kadeh, menbaından, kaynağından akan içki
19-24. başlarına
başağrısı verilmez, başları ağrıtılmaz. Yahut cemiyetleri perişan edilmez,
lezzetleri kesilmez nezf de yapmazlar akıllarını gidermezler. Sarhoş olmazlar,
yahut içtikleri tükenip bitirilmez, yok olmaz.
25 Orada:
O naîm cennetlerinde hiç boş mânâsız laf veya çirkin lakırdı duymazlar. Te'sim
de işitmezler. Te'sim: isme, günaha nisbet etmektir. Yani kendilerine günah
işlediniz denilmez.
26. Ancak
bir söz işitirler ki o da selam selamdır, yani tam bir selametle selamlanır
dururlar.
27. *} Ashab-ı
yemin ise ne ashab-ı yemindir! Bu "ashabu'l-yemin" cümlesi, üzerine atfedilmiştir.
Yukarıda "Ashâbu'l-meymene" burada ise "Ashabu'l-yemin" şeklinde zikredilmesi,
ifade çeşitliliği içindir. Bunlara ashab-ı yemin denilmesi amel defteri denilen
kitapların kıyamet günü "Kimin kitabı sağından verilirse." (İnşikâk, 84/7)
âyetince sağ taraflarından verilmesi sebebiyle olduğu dahi ileri sürülmüştür.
Ashab-ı yemin, yeminine sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi mânâsını
ifade edebilir ki, mukâbili yeminini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah
için yeminine sadık ve vefakârlar anlamında kullanıldığı da söylenebilir.
28. Sidr-i
Mahdûd: Daha önce de geçtiği gibi Arabistan kirazı denilen meşhur nabk ağacının
ismidir. iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Birincisi, silinmiş, tesviye edilmiş
ve düzeltilmiş demektir. Arabistan ağacı dikenli olduğu için burada sidr-i
mahdûd denilerek cennet ağacının dikensiz olduğu anlatılmıştır. Hâkim ve Beyhaki
Ebû Ümâme (r.a.)'nin şöyle söylediğini nakletmişlerdir: "Resulullah (s.a.v)'ın
sahabileri derlerdi ki: "Allah Teâlâ bizi çölde yaşayan Araplar'dan ve onların
meselelerinden istifade ettiriyor. Mesela, bir gün bir çöl bedevisi Hz. Peygamber
(s.a.v)'e gelerek, "Ya Resulullah, Allah Teâlâ Kur'ân'da sıkıntı veren bir
ağaç zikrediyor. Halbuki ben cennette sahibine eziyet verecek bir ağacın bulunacağını
zannetmezdim." dedi. Resulullah, "Nedir O?" diye sorunca bedevî, "Sidr ağacı,
zira onun dikeni vardır." dedi. Bunun üzerine Resulullah da buyurdu ki, "Allah
Teâlâ buyurmuyor mu? Allah onun dikenlerini silmiştir de her dikeninin yerine
bir meyva koymuştur ve onun meyvalarından her biri yetmiş iki renk ile açar
ve bir rengi diğerine benzemez." İkincisi, Abd b. Humeyd'in İbnü Abbas, Katâde,
İkrime ve Dahhâk'tan yaptığı rivayete göre meyvasının çokluğundan dalları
bükülmüş mânâsına tefsir edilmiştir ki biz bunu, "dal bastı" tabirimize yakın
görerek meâlde de "dal bastı kiraz" diye ifade etmeyi diğer mânâdaki dikensizlik
anlamına da uygun olacağı kanaatiyle zevkimize muvafık bulduk.
29. Ve Talh-i
Mendûd, meyvası aşağıdan yukarı istifli, sıvama muz demektir. Bazıları, muz
olmadığını söylemiştir. Bunun dünya muzuna benzer, meyvası baldan tatlı bir
ağaç olduğu zikredilmiştir. Daha başka türlü mânâ verenler de vardır.
30. Uzanmış
bir gölge ki çekilmesi ve boşluğu yoktur. Fecr ile güneşin doğması arasındaki
sabah gölgesi gibi hoş ve güzel bir gölgedir.
31. Ve çağlayan
bir su, yani yüksekten dökülen akarsu. Bu suyun, kovasız, dolabsız ve istenilen
yerde akan bir su olduğu da söylenmiştir. Yukarıda sâbikûn (öne geçenler)un
durumu, dünyada şehirlerin, medenî halkın imrenecekleri en yüksek zevk ve
lezzetlere göre tasvir edilerek, yeni edebiyatçıların "sembolizm" dedikleri
işaret yoluyla ifade ve temsil edilmiş olduğu gibi, sağın adamlarının hâli
de bedevileri imrendirecek güzel yayla manzaralarını andıran remizlerle ifade
edilerek ikisi arasındaki farkın, medenilerle bedevilerin farkı gibi olduğuna
bir nevi işaret yapılmıştır, denebilir. Mücahid'den nakledilmiştir ki o yaylalar;
gölgelikleri, meyva ağacı ve sidri (Arabistan kirazı) ile müslümanların hoşlarına
gitmişti. Allah Teâlâ, âyetlerini indirdi. Dahhâk'tan gelen rivayette de şöyle
denilmiştir: Müslümanlar o yaylalara bakıp imrendiler. "Ne olurdu bunun gibi
bizim de olsaydı" dediler. Bunun üzerine söz konusu âyetler nazil oldu.
32. Ve her
türlüsünden bol bol meyva ki bunlar, dünya meyvaları gibi değil, hiçbir zaman
kesilmeyen, tükenmeyen ve almak isteyenlerden men edilmeyen, yasaklanmayan
meyvalardır.
33. Ve her
türlüsünden bol bol meyva ki bunlar, dünya meyvaları gibi değil, hiçbir zaman
kesilmeyen, tükenmeyen ve almak isteyenlerden men edilmeyen, yasaklanmayan
meyvalardır.
34. Ve yüksek
döşekler. Ebû Ubeyde demiştir ki: "Burada firaştan maksat, kadınlardır. Yükseklik
de manevi yüksekliktir yani değer üstünlüğüdür. Zira şöyle buyurulmuştur:
35. Şüphesiz
biz onları (hûrileri) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. İbnü Cerir, Tirmizi
ve daha başkalarının Enes (r.a.)'den rivayetlerinde, Resulullah (s.a.v) buyurmuştur
ki: "Bu yeniden yaratılan kadınlar, dünyada kocamış ve buruşmuş kadınlardır."
Taberânî, İbnü Ebî Hâtim ve daha bazı âlimlerin rivayetlerine göre Selemetü'bnü
Mirsed-i Cu'fi (r.a.) demiştir ki: "Resulullah'ı âyeti ile ilgili olarak işittim,
şöyle diyordu: "Bunlar, ister dul, ister bekâr olsun dünyadaki kızlar ve kadınlardır."
Tirmizî'nin "Şemâil"de rivayet ettiği üzere Resulullah (s.a.v)'a bir kocakarı
geldi ve ona: "Ya Resulullah Allah'a dua et beni cennete koysun." dedi. Resulullah:
"Ey falancanın annesi, cennete asla kocakarı girmez." buyurdu. Bunun üzerine
kadın ağlayarak döndü. Resulullah buyurdu ki: "Ona haber verin kocakarı olarak
girmez, çünkü Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Şüphesiz biz onları yeni bir yaratılışla
yaratmışızdır."
36. *} Yaratıp
da onları hep bekâr kızlar kılmışızdır.
37. Öyle ki
hep güzel kadınlar olarak. Urub, arubun çoğuludur. Bu kelimenin üç farklı
tefsiri vardır.
1) Kocalarını
çok seven kadınlar.
2) Cilveli,
nazlı edâlı kadınlar.
3) Güzel söz
söyleyen kadınlar. Şüphesiz cilve ve anlatım güzelliği de, sevişmenin en latif
sebeblerinden ve edâlı kadının şiarındandır. Hep aynı yaşıt, yani yaşları
da eşit, hep birbirine denktir. Tirmizî'nin Muaz (r.a.)'dan rivayet ettiği
bir hadiste şöyle denilmiştir: "Cennet ehli cennete tüysüz, bıyıkları henüz
terlemeye başlamış, gözleri sürmeli, otuz, otuz üç yaşlarında girerler."
38. Sağın
adamları için (yaratılmışlardır)
Meâl-i Şerifi
39. Bir çoğu
öncekilerdendir.
40. Bir çoğu
da sonrakilerdendir.
41. Solun
adamları, nedir o solcular!
42. İçlerine
işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,
43. Kapkara
dumandan bir gölge altındadırlar.
44. Ki ne
serindir, ne de faydalı.
45. Çünkü
onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.
46. Büyük
günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.
47. Ve diyorlardı
ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"
48. "Önceki
atalarımızda mı?"
49. De ki:
"Öncekiler ve sonrakiler"
50. "Belli
bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
51. Sonra
siz, ey sapık yalanlayıcılar!
52. Elbette
bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
53. Karınlarınızı
hep onunla dolduracaksınız.
54. Üstüne
de kaynar su içeceksiniz.
55. Susuzluk
illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
56. İşte ceza
gününde onlara sunulacak ziyafet budur.
57. Biz sizi
yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?
39-40. Birçoğu
öncekilerden ve birçoğu da sonrakilerdendir.
Yani sağın
adamları öncekiler gibi değil daha çoktur. Öncekilerden de, sonrakilerden
de çokturlar. Öncekiler ve sonrakiler ya bütün ümmetlerin öncekileri ve sonrakileri,
ya da bu ümmetin öncekileri ve sonrakileridir. Ahmed b. Hanbel, İbnü Münzir,
İbnü Ebî Hâtim ve İbnü Merdûye'nin Ebû Hureyre'den yaptıkları rivâyete göre
âyeti inince sahabilerin gücüne gitmişti. İşte bunun üzerine âyeti nazil oldu.
Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Ben her halde ümid ederim ki siz cennet ehlinin
üçte biri, belki de yarısı olursunuz. Kalan ikinci yarısını da onlarla paylaşırsınız."
Demek ki sahabiler, cennet ehli içerisinde Muhammed ümmeti az olacak diye
merak etmişlerdi. Böylece o endişe bertaraf edilmiş oldu. Buna göre Muhammed
ümmetinin ilklerinden sâbikûn (önde gidenler), sonrakilerden çok olduğu gibi
geçmiş ümmetlerin önde gidenleri de Hz. Muhammed'in ümmetinden sayı itibariyle
fazladır. Çünkü geçmiş ümmetlere çok sayıda peygamber gelmiştir. Bununla beraber
Hz. Muhammed'in ümmeti içerisindeki öncülere uyanlar, geçmiş ümmetlerin öncülerine
uyanlardan daha çok olacaktır. Çünkü onlar cennet ehlinin yarısından çoğunu
teşkil edeceklerdir. Bu, ihtimal ki insan nüfusunun artması meselesi ile de
alakalıdır. Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur ki, sâbikunda "Yaptıklarına
karşılık olarak." (Vâkıa, 56/24) buyurulduğu halde Ashab-ı yemin'de bu zikredilmemiştir.
Bundan Ashab-ı yemin'in mutluluğunun sâbikuna uymaları sebebiyle sırf fazilet
olduğu şeklinde bir mânâ çıkarılabilir. Nitekim "zıll-i memdûd" (uzanmış gölge)
ifadesinde de aynı durum söz konusudur. Bu mânâ, Tûr Sûresi'nde geçen "İman
eden ve zürriyetleri de iman ile kendilerine tabi olanlar (var ya!) işte biz
onların nesillerini de kendilerine kattık..." (Tûr, 52/21) âyetinin mânâsına
benzemektedir. Buna bakarak denilebilir ki, öncüler, hayırda öncüler olan
peygamberler ve müctehid imamlardır. Ashab-ı yemin de onlara sadakatle uyanlardır.
41. Üç sınıftan
üçüncüsü olan ve Ashab-ı yemin'in zıddı olarak sâbikunun solunda yer alıp,
kitapları sol taraflarından verilecek solun adamlarına, (Ashab-ı Şimâl'e)
gelince buyuruluyor ki Ashab-ı Şimâl ise ne Ashab-ı Şimâl! Ne uğursuz, ne
bedbaht insanlardır!
42. Bir ateş,
içlerine işleyen bir hararet içinde ve bir kızgın su, cehennem suyu içinde
43. ve zifirden
bir gölge kömür veya kurum gibi kararıp duran sisli, boğucu bir gölge içindedirler.
Yahmûm, kömür gibi simsiyah olan şey, zifir ve kara duman mânâlarına gelir.
Buna zulmet denilmeyip de gölge isminin verilmesi alay içindir. İbnü Abbas'tan
gelen bir rivayette de, cehennem halkını her taraflarından kaplayıp, kuşatan
perdenin ismi olduğu zikredilmiştir.
44. Serin
de değil kerim de değil, yani hiç bir hayır ve menfaati ve hiçbir güzelliği
olmayan bir gölgedir.
45. Bunların
içine düşmelerinin sebebi ise çünkü onlar bundan önce, yani bu azabın vuku
bulmasından evvel mühlet verilmiş, şımartılmış keyiflerine düşkün ve hiçbir
şeye aldırış etmeyen kimseler idiler.
46. O büyük
günahta ısrar ediyorlardı. Hıns, esasen günah mânâsınadır. Yemini bozmaya
da hıns denir. Müfessirlerin çoğu, burada hıns-i azim'i büyük günah diye tefsir
etmişlerdir. Çünkü "Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyurulduğu
üzere şirk, büyük bir zulüm ve en büyük günahtır. Bazıları da "hıns"ın yemin-i
gamus, yani yalan yere yemin etmek olduğunu söylemişlerdir. Takiyyuddin Sübki'ye
göre de, "Onlar, olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler ve dediler ki: Allah
ölen bir kimseyi tekrar diriltmez." (Nahl, 16/38) âyetinde buyurulduğu gibi,
onların büyük günahta ısrar etmeleri, kuvvetlice yemin ederek dirilmeyi inkar
etmeleri demektir. Bu anlam "hıns"ın meşhur mânâsına uygun olursa da
47-49. "ve
diyorlardı ki..." âyeti, bu mânâyı ifade etmiş olacağı için önceki mânâ daha
tercihe şayandır. Ancak şirki, "hıns-ı azîm" (büyük günah) tabiriyle ifade
etmenin bir nüktesini de göz ardı etmemek lazımdır. Bu nükte ise, "Eğer antlaşmalarından
sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı
savaşın..." (Tevbe, 9/12) âyetinde ifade edildiği gibi bunların yemin tanımaz,
yeminlerinde durmaz yalancılar olduklarına işaret olsa gerektir. Nitekim bunlara
"Ey yalancı sapıklar!" (Vâkıa, 56/51) diye hitap edilmesi de bu hususu kuvvetlendirmektir.
İşte böylece bu mânânın yardımı ile de Ashab-ı Şimâlin, Ashab-ı yeminin tam
zıddı bir anlam taşıdığı da anlaşılmış olmaktadır.
50. "Bilinen
bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır." O bilinen gün, kıyamet
günüdür. Mikât, bir şeyin vaktini tayin eden ölçüdür. Kıyamet de dünyanın
vaktini tahdid ettiği için mikât denilmiştir. Buradaki izâfet, izâfet-i beyaniyyedir.
Mânâsı, mikât olan gün demektir.
51. "Bilinen
bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır." O bilinen gün, kıyamet
günüdür. Mikât, bir şeyin vaktini tayin eden ölçüdür. Kıyamet de dünyanın
vaktini tahdid ettiği için mikât denilmiştir. Buradaki izâfet, izâfet-i beyaniyyedir.
Mânâsı, mikât olan gün demektir.
52-54. "Bir
ağaçtan, zakkumdan..." (Zakkum ağacı ile ilgili bilgi için Saffât Sûresi'ne
bkz.)
55. Hîm, ehyem'in
veya heymâ'nın çoğuludur. Hüyam hastalığına tutulmuş deve demektir. Hüyam,
deveye ârız olan bir susuzluk illetidir ki bu hastalığa yakalanan deve suya
bir türlü kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer
içer ama asla kanmazlar.
56. Bu, onlara
o din (ceza) günü sunulacak ziyafettir. Nüzul, konuk, misafir gelince kahve
veya kahvaltı gibi ilk sunulan yiyecek ve içeceklerdir. Konuklara ilk defa
böyle şeyler takdim edilince, artık daha sonraki azabın nasıl şiddetli olacağı
düşünülmelidir.
57. Bu beyandan
sonra inkârcıları susturmak ve azarlamak için değişik bir hitab tarzı ile
buyuruluyor ki biz sizi yarattık, hâlâ tasdik etmeyecek misiniz? Bunu daha
açık ifade etmek için de şöyle buyuruluyor:
Meâl-i Şerifi
58. Attığınız
meniyi gördünüz mü?
59. Onu siz
mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
60. Aranızda
ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.
61. Böylece
sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta
tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).
62. Andolsun,
ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
63. Ektiğinizi
gördünüz mü?
64. Onu siz
mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
65. Dileseydik,
onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.
66. "Doğrusu
borç altına girdik."
67. "Doğrusu,
biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).
68. İçtiğiniz
suya baktınız mı?
69. Buluttan
onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
70. Dileseydik
onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!
71. O çaktığınız
ateşi gördünüz mü?
72. Onun ağacını
siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
73. Biz onu
bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.
74. Öyleyse
büyük Rabbinin adını yücelt.
58. Akıttığınız
yani rahimlere döktüğünüz meniyi (gördünüz mü?)
59. Onu siz
mi yaratıyorsunuz? Siz mi takdir ederek, şekillendirip insan biçimine koyuyorsunuz?
Yoksa yaratıcı biz miyiz, hiç yokken biçim verip yaratan?
60. Aranızda
ölümü biz takdir ettik. Sonsuz hikmetleri ihtivâ eden irademizin gerektirdiğine
göre, her birinize bir vakit tayin ve taksim ettik. Ve biz önüne geçilenlerden
değiliz yani kimse bize üstün gelemez. İrademizi alıkoyamaz. Her dilediğimizi
istediğimiz şekilde yaparız. Buna kadiriz.
61. "Kılıklarınızı
değiştirmek üzereyiz." Müfessirler bu âyete, gerek nın bağlı olduğu fiil,
gerek "emsâl"in anlamı itibarıyla birkaç türlü mânâ vermişlerdir. Söz konusu
âyet, âyetinin mânâsındaki kudrete veya mahzufa ya da bir üsteki âyette yer
alan fiiline bağlanmış olabilir. de mimin kesriyle mislin çoğulu olabileceği
gibi fetha ile de meselin çoğulu olabilir. Mimin kesresi ile olan mislin çoğulu
ve fiiline bağlı olduğu durumda mânâsı; "Aranızda ölümü takdir ettik ki neslinizi
kesmeyip benzerlerinizi getirelim." şeklinde olur. âyetinin ifade ettiği ye
bağlı olduğu durumda ise; "Aranızda ölümü takdir ettiğimiz gibi sizi yok edip
yerinize benzerlerinizi getirmek suretiyle değiştirmeye de kadiriz." anlamı
verilebilir. İkinci takdire göre yapılan tefsir, "Allah dilerse sizi yok eder
ve yerinize yeni bir mahluk getirir." (Fâtır, 35/16) âyetinin mânâsına uygun
olur. Lakin burada iki üstün ile meselin çoğulu olması tercihe şayandır. Mesel,
sıfat ve şekil mânâlarıyla maddi ve manevî benzeyişi ifade eden huy, kılık
ve kıyafet demek olduğundan bu durumda da mânâ şöyledir: "Gerek fikir ve ahlâk
yönünden gerek şekil ve suret yönünden bulunduğunuz ve bildiğiniz kılıklarınızı
değiştirmeğe ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta varetmeğe kadiriz. Bunun
önüne hiç kimse geçemez Bu mânâ, hem dünyevî değişmeyi hem uhrevi yaratma
olan dirilmeyi ifade eder. Ayrıca hem tehdit hem müjdeyi içerir. Hasan-ı Basri
de tehdid cihetini düşünerek, "Sizi maymunlara, domuzlara çevirir." tarzında
bir mânâya geldiğini söyler ki, bu da Nisâ Sûresi'nde geçen "Ey ehl-i kitab!
Biz bir takım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları,
cumartesi adamları gibi lanetlemeden önce, size gelenleri doğrulamak üzere
indirdiğimiz kitaba iman edin.." (Nisâ, 4/47) âyetinin mânâsına benzemektedir.
Sözün başı ve sonu yaratmak, ceza ve yeniden dirilmekle alakadar olduğundan
tebdil (değiştirme) sözü dünyevi değişime, inşa (yaratma) sözü de, ondan sonra
gerçekleşecek olan öldükten sonra dirilmeye işaret sayılabilir.
62. Herhalde
ilk yaratmayı öğrendiniz. Yani insanın bu dünya hayatında topraktan, sonra
nutfe, alaka, mudğa gibi tavırdan tavıra tekamül ettirilerek nasıl gerçekleştiğini
gerek müşahede ve tecrübeden ve gerek Kur'ân'ın açıklamalarından öğrenmiş
bulunuyorsunuz. O halde düşünseniz ya! Yani düşünseniz de bildiğiniz bu tarzı
değiştirip ve tekamül ettirerek sizi peyderpey yaratıp bulunduğunuz duruma
getiren ve aranızda ölümü takdir etmiş bulunan yaratıcınız Allah Teâlâ'nın
sizi değiştirip, şimdi teferruatını bilemeyeceğiniz yeniden diriltmeye kâdir
olduğunu anlasanız ya!
63. İnsan
hayatı için gerekli olan hususlardan biri de rızıktır. Rızıkta esas maddî
veya manevî planda ekipbiçme olduğu için yaratma konusu hatırlatıldıktan sonra
rızka da yer verilmiş ve bu hususa ekin ile başlanarak buyurulmuştur ki Şimdi
ektiğiniz tohumu gördünüz mü?
64. *} Onu
siz mi bitiriyorsunuz? Siz mi tutturup, büyütüp gayesine ulaşan ziraat haline
getiriyorsunuz? Yoksa biz mi bitiriyoruz? Kurtubî der ki: "Ekini eken kimsenin
den sonra bu âyeti okuyup şöyle demesi müstehâb olur: "Ekini bitiren, yetiştiren
Allah Teâlâdır." "Allah'ım Muhammed'e rahmet eyle ve bizi bu ekinin ürünü
ile rızıklandır ve zararından uzak tut. Hem de bizi nimetlerine şükredenlerden
kıl." Bu duanın, ekinleri musibetlerden koruyup bereketlendirdiği ifade edilerek
bunun tecrübe ile sabit olduğu nakledilmiştir.
65. Hutam,
kuru şeylerin kırıntısına denir. Çörçöp, ot çöpü, saman çöpü ve kabuk kırıntıları
gibi. Tefekküh eder dururdunuz. Tefekküh, esasen türlü yemiş yemek demek olup,
mecazen taaccüb etmek ve pişman olmak mânâlarına da gelir. Burada ifade ettiği
anlam, "şaşkınlıkla şu lakırdıları, yemiş yer gibi tekrar tekrar söyler, çiğner
ve ağzınızda geveler dururdunuz." şeklindedir. Yani şöyle der dururdunuz.
66. Biz herhalde
çok zarardayız. Ektiğimiz tohumlar zayi oldu. Yaptığımız masraflar boşa gitti,
yahut borçlandık. Veya garamın, helâk mânâsına olduğu göz önünde tutulursa,
inanın helak olduk, mahvolduk anlamı da verilebilir.
67. Daha
doğrusu biz mahrumuz. Yani ektiğimiz mahvolduğu gibi yiyeceğimiz rızıklardan
da mahrumuz. Yahut bundan böyle hiç kazanç ihtimali kalmamış, her şeyden mahrum
ve sefalete mahkumuz. Bu sözlerin bir cümlesi birisi, diğeri başka biri tarafından
söylenmek suretiyle karşılıklı konuşma tarzında tekrar tekrar ifade edilir.
Böylece ümitsizliğe kapılarak teşekkür edecek hiçbir nimet kalmamış gibi mırıldanılır
durulur. Düşünülmez ki bunu söylerken içilecek bir su olsun bulunur ve Allah'ın
bundan daha büyük felaketleri olabilir.
68. Onun için
bunun arkasından buyuruluyor ki "Gördünüz mü o içtiğiniz suyu?"
69. buluttan
Müzn, esasen bulut yahut ak bulut demektir ki ondan yağmur nadiren yağar.
Ayrıca bu buluttan inen yağmur suyunun daha tatlı olduğu da ifade edilmiştir.
70. *} Dilersek
onu bir ucâc, yani tuzlu ve acı bir su yapardık ki, içilme ihtimali olmazdı.
Ekilen tohumların bazen çürüdüğünün gerçekte bilindiği, yağmurun acı olarak
yağmasının mümkün olduğu yahut yiyeceklerin içeceklerden daha mühim olduğu
tarzındaki sebeblerden dolayı öncekinde Lâm ile , bunda ise lâmsız olarak
buyurulmuştur. Gerek evvelkinde, gerek bunda "dileseydik" ile başlayan iki
şart cümlesi, Allah Teâlâ'nın ekini ve suyu, onlardan faydalanmayı ortadan
kaldıran âfât ve diğer hallerden koruması da nebatı bitirme ve gökten su indirme
nimetlerinden ayrıca şükredilmesi gereken iki ayrı nimettir. İşte bu iki cümle
söz konusu meseleyi beyan etmek için zikredilmiş birer başlangıç cümlesidir.
O halde şükretseniz ya! Yani bütün bu nimetlerden her birine şükretseniz de
biri eksik oluverince hemen mahrumuz diye ümitsizlikle veya biz ekip biçiyoruz
diye gururlanıp da nankörlük etmeseniz ya!
71. Sonra
o çaktığınız ateşi gördünüz mü? Yani birbirine sürtüp çakmak suretiyle çıkardığınız
ateşi ki sürtme ve temas ile çıkan bir elektrik ateşi demektir. Yâsin Sûresi'nde
geçen "Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur..." (Yâsin, 36/80) âyeti
de bu konuyla ilgilidir.
72. Onun ağacını
siz mi inşa ettiniz? Ki bu sözü edilen ağaç, merh ve afar diye bilinen ağaçtır.
Bununla beraber her ağaçta ve elektrik elde edilen her şeyde ve çakmak taşında
dahi bu anlam vardır. Nitekim denilmiştir ki, "Her ağaçta ateş vardır. Fakat
merh ve afar bu konuda çok meşhur olmuştur." Yoksa inşa eden biz miyiz? Yani
o ağacı diğerlerinden fazla bir özellikle var edip yaratan biz miyiz? Şüphe
yok ki Allah Teâlâ cisimleri o elektrikiyyet özelliği ile yaratıp inşa etmemiş
olsaydı, hiç bir şekilde elektrik üretimi kâbil olmaz, ne bedevinin çakmağı
çakar ne de bugünkü medenilerin elektrik fenerleri yanardı.
73. Biz onu
hem bir ibret kıldık, yani yaşama sebebleri kendisine bağlanıp hayat mücadelesine
örnek ve cehennem azabının ateşinin andırıp düşündürecek bir ibret kıldık.
Hem de bir metâ bir faydalanma ve kazanç vasıtası, alanda bulunanlar için,
yani sahraya konup göçenler için. Ondan en fazla konup göçenler istifade ederler.
Çünkü çakmak çakarak ateş yakma ihtiyacı medenîlerden ziyade bedevilerde olur.
Ve o ağacı en çok onlar getirip satarlar. Âyete şöyle bir mânâ da verilebilir.
"İhtiyacı çok olan fakirler için." Zira başka bir kâr ve iş bulamayan fakirler
hiç olmazsa odun toplayıp geçimlerini temin ederler.
74. O halde
Rabbini azîm ismiyle tesbih et. Yani bu nimetleri ihsan edip duran Rabbin
çok büyüktür, şirk ve noksanlıklardan münezzehtir (berîdir). Onun için Allah'ı
"Yüce Rabbimi tesbih ederim" diye tenzih ederek tesbih et, yahut namaz kıl.
Meâl-i Şerifi
75. Hayır,
yıldızların yerlerine yemin ederim.
76. Bilirseniz
bu büyük bir yemindir.
77. O, elbette
şerefli bir Kur'ân'dır.
78. Korunmuş
bir kitaptadır.
79. Ona temizlenenlerden
başkası el süremez.
80. (O), âlemlerin
Rabbinden indirilmiştir.
81. Şimdi
siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
82. Rızkınızı,
yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
83. Can boğaza
dayandığı zaman
84. Ki o zaman
siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.
85. Biz ona
sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.
86. Eğer
cezalandırılmayacak iseniz,
87. Onu geri
çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.
88. Fakat
ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,
89. Ona rahatlık,
güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
90. Eğer O,
sağın adamlarından ise,
91. "(Ey sağcı),
sana sağcılardan selam!"
92. Ama yalanlayıcı
sapıklardan ise;
93. İşte ona
da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
94. Ve cehenneme
atılma vardır.
95. Kesin
gerçek budur işte.
96. Öyle ise
Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.
75. "Yemin
ederim..." Âyette bulunan kelâmın sonu ile başı arasındaki tertibi ifade etmektedir.
Razî bu tertib şeklini şöyle anlatmaktadır: "Allah Teâlâ hidayet ve Hak din
ile Resulünü gönderdiğinde ona gereken herşeyi vermiş ve lazım olmayan şeylerden
de onu temizlemiştir. Binâenaleyh ona hikmeti, yani kesin delillerle onların
kullanım şekillerini ve Mevize-i hasene'yi, yani kalpleri inceltip, fikirleri
aydınlatacak faydalı nutukları ve en güzel yollarla mücadele usûllerini bahşetmiş
ve herkesi herhangi bir şekilde tartışmasında aciz bırakmıştı. Ancak bununla
beraber kâfirler iman etmemişlerdi. Bütün bunlar kendisine okunup da iman
etmeyen kimsenin ise sonuçta söyleyeceği şey şudur: "Bu beyan, onu iddia edenin
haklı olmasından değil, zihnî gücünden ve delilleri sıralamadaki kudretinden;
sözünün ortaya çıkması ile değil, mücadelesinin kuvvetiyle galip geleceğini
bilmesindendir. Nitekim bir çokları tartışmalarda aciz kalınca derler ki:
"Benim haklı olduğumu biliyorsun, ama beni zayıf görüyor, insaf etmiyorsun."
İşte durum bu noktaya gelince de karşısındakine söylenecek sözde, yemin ile
güven vermekten başka çare kalmaz. Onun içindir ki Allah Teâlâ indirdiği âyet
ve delillerini bir de çeşitli yeminlerle kuvvetlendirmiştir. Bundan dolayı
ilk inen sûrelerde özellikle (Kur'ân'ın) son yedide birinde yemin çoktur.
Kur'ân'daki bu yemin şekillerinden biri de, dür. Bu ifadede kasem (yemin)
fiili açıkça zikredilmekle beraber ayrıca harfi ile de mânâ olumsuz hale sokulmuştur.
Söz konusu hakkında müfessirlerin üç ayrı izah tarzı vardır. Birçokları, sözün
ahengini süslendirmek için ziyade kılınan ve olumsuzluk mânâsı kasdedilmeyen
Lâ-i zâide (zâid lâm) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları da bunun te'kid
lâmı olup aslının şeklinde bulunduğunu ve vakıf (duruş) halinde olduğu gibi
fethasının uzatılmış olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerden bir kısmı da "Lâ,
vallahi" denildiği gibi aslı üzere olumsuzluk edâtı olduğunu iddia etmişlerdir
ki, bizim de tercihimiz budur. Buna göre nün mânâsı şöyledir: "Yok, hayır,
iş öyle zannettikleri gibi değil, yemin ederim, yahut artık başka söze gerek
yok, yemin ederim. O yıldızların mevkilerine ki: Nücûm, yıldızlar mânâsına
geldiğine göre onların mevkileri battıkları veya doğdukları yerler, yani batı
ve doğuları, yahut gökteki bulundukları yerleri, burç ve menzilleri, yahut
akan yıldızların düştükleri mevkiler, veya kıyamet günü döküldükleri zaman
düşecekleri yerler olmak üzere dört beş değişik yorumun her birine yahut da
hepsine ihtimali vardır. Ancak bu âyette nücûmu, Kur'ân'ın yıldızları yani
her indirilmede gelen âyetler, indirilen kısımlar şeklinde yorumlamak mânâya
daha uygun düşmektedir. Bu anlam tevriye suretiyle de olsa her halde kasdedilmiş
olacağından, nücûmu yıldızlar diye terceme etmemek gerekir. Bu mânâya göre
o yıldızların yerleri ise, Melekler, Peygamberler ve hâfızların kalbleri,
yahut Kur'ân âyetlerinin yazıldığı sahifeler veya mânâları, yahut onların
inişine sebep olan olaylar ve hükümlerdir. Şu halde yıldızların yerleri diye
nitelendirilen hususların hepsini içine alan en uygun mânâ budur.
76. "Şüphesiz
o bir yemindir." Bu cümle, bir mu'tarıza cümlesidir. "Eğer bilseydiniz." Bu
da, mu'tarıza içinde mu'tarızadır.
77. "Şüphesiz
o bir Kur'ân'dır." Yeminin cevabıdır. Çok faydalı ve feyizli mânâsınadır.
Çünkü dünya ve ahirete dair birçok önemli ilmin esaslarını ihtivâ etmektedir.
Diğer bir mânâ ile gayet güzel, hoş, yüceltmeye ve hürmete layık demektir.
Ayrıca bu kelimeye, Allah katında değerli mânâsı da verilmiştir.
78. Korunmuş
bir kitapda Meknûn, saklı, yani temiz tutulmak, kirletilmemek ve zayi edilmemek
için saklanıp, kablar içinde muhafaza edilmiş demektir. İşte mushaflar öyle
korunmalıdır.
79. Öyle ki
temiz olanlardan başkası ona el süremez. Buradaki nefiy (olumsuzluk), nehiy
(men etmek) mânâsınadır. Yani temiz olmayan kirli eller Ona dokunmasın, ancak
maddî ve manevî pisliklerden, kötülükten ve necasetten temizlenmiş imanlı
ve abdestli kimseler ona dokunsun. Bu âyet sebebiyledir ki, fıkıhta cünüp
iken Kur'ân okunamayacağı ve abdesti olmayanın mushafa el süremeyeceği beyan
edilmiştir.
80. Çünkü
O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş bir kitaptır.
81. Şimdi
siz bu söze mi yağ süreceksiniz? Yani hürmetsizlik edip inkâr içinde ve temizlenmeden
onu kirletmeye mi kalkışacaksınız?
82. Ve rızkınızı
sırf yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız? Yani o kitaptan nasibinizi, onu
yalanlamak ve bu suretle o nimete karşı nankörlük etmekten ibaret mi kılacaksınız?
Çünkü ondan istifade edecek yerde ona hürmetsizlik etmek ve kirletmeye çalışmak,
ondan elde edilecek nasibi küfr ve nankörlükten ibaret kılmaktır.
83. Bunun
üzerine de yalanlama ve inkarda ısrar etmenin âkıbetine işaret edilerek buyuruluyor
ki: O halde haydisenize can boğaza dayandığı vakit. Âyetteki kelâmdaki yalanlamayı
sıralamak içindir. da onların acizliklerini göstermek üzere tahdid ifade etmektedir.
Bu nın cevabı, ikinci dan sonra gelecek olan cümlesidir. fiilinin altındaki
zamirinin nefse, yani ruha ait olduğu, sözün cereyan tarzından anlaşılmaktadır.
Hulkûm, boğaz demektir. Dilimizde de "Can hulkuma geldiği vakit" denilir ki
bu, ruhun çıkmak üzere bulunduğu can çekişme vakti demektir.
84. "Ve siz."
Vâv, itirâziyyedir. Yani onun etrafında hazır bulunan ilgililer, sizler o
zaman, içinizden birinin canı hulkuma geldiği o demde bakar durursunuz. Onun
ölüm sarhoşluğunu görür, kurtaracak hiçbir şey yapamaz, acz içinde kara kara
bakarsınız
85. biz ise
ona, o can çekişen arkadaşınıza sizden daha yakınızdır. Gerek ilim, gerek
kudret, gerek tasarruf cihetiyle olsun her hususta yakınız. Siz onun hallerinden
yalnız açıkta gördüğünüz izleri tanıyabilirsiniz. Onun mahiyetine, niteliğine
ve gizli özelliklerine vâkıf olamaz ve onlardan hiçbirini def edemezsiniz.
Biz ise hepsini bilir ve dilediğimizi yaparız. Ve lâkin siz görmezsiniz, yani
o yakınlığı idrak etmezsiniz.
86. O vakit
haydi, bu diğerini kuvvetlendirmektedir. Eğer siz hak dinin hükmüne uymayacak
ve yalanlamanızın cezasını çekmeyecekseniz,
87. o hulkuma
gelen canı geri çevirseniz ya! Bu cümle, ların cevabı olmakla beraber şartiyyesinin
cezası da olabilir. Yani onu geri çevirseniz ya bakalım. Eğer sadık iseniz,
yani Allah'ın dinine tâbi olmamak, birliği ile Rablığını tanımamak davasında
doğru iseniz!... Fakat ihtimal var mıdır? Siz Allah Teâlâ'nın hüküm ve kudreti
altında öyle âciz, öyle mahkûm durumdasınız ki sizin için bu mümkün müdür?
88. Şimdi
sonuç olarak o vefat eden zâtın ölümden sonraki halini beyan etmek için de
buyuruluyor ki o canı geri dönmeyip ölen kimse, o Allah'a yakın olanlardan
ise, sûrenin baş tarafında zikredilen üç sınıftan en ileride bulunan sâbikûndan
(öncülerden) ise ki bu, en yüksek vasıfları olan "mukarrebûn" ile ifade edilmiştir.
89. Artık
ona bir ravh. Ravh, rahat, rahmet, ferah ve devamlı hayat mânâlarına gelir
ve güzel bir rızık ve bir naim cenneti, hiç kederi olmayan bir nimet ve saadet
cenneti vardır.
90. Amma Ashab-ı
yemin'e gelince aynen yukarıdaki isimle zikredilmişlerdir.
91. Artık
sana sağın adamlarından selam. Burada ashab-ı yeminin birbirlerini selamlamaları
hususu, Allah tarafından haber verilmektedir.
92. amma o
yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı şimâl'dir (solun
adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiş,
kötülenmişlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
93. *} amma
o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı şimâl'dir (solun
adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiş,
kötülenmişlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
94. *} amma
o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı şimâl'dir (solun
adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiş,
kötülenmişlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
95. Hakikaten
işte bu, bu Kur'ân, özellikle sûrede zikredilen haber ve nihâyet üç sınıftan
her birine ait sevab ve karşılık hiç şüphesiz o, hakku'l-yakîndir, (kesin
bir gerçektir). Yalnız ilmü'l-yakîn (kesin bilgi) ve aynü'l-yakîn (görerek
bilmek) değil, hakku'l-yakindir. Onlar bunun içinde gerçeği tahakkuk edici
olarak kalacaklardır. Âyette geçen hak ve yakîn kelimelerinin her ikisi de
aynı mânâyı ifade ettikleri halde hakkın, yakîne izafeti hakkında çok söz
söylenmiştir. Bunlar içinde en uygunu İbnü Atiyye ve Râzî'nin beyanlarıdır
ki o da şudur: "Hakku'l, yakîn, hakku'l-hak (en büyük gerçek) ve en üstün
sevab demek gibi bir çeşit te'kid mânâsını içermektedir ki, yakînin son derecesi,
yahut daha üstünde bir gerçek bulunmayan en yüksek mertebesi demek olur."
Yukarılarda geçtiği ve Seyyid Şerîf'in "Ta'rifât"ında da izah edildiği üzere
"Yakîn"in üç mertebesi vardır. Bunlar, ilmü'l-yakîn, aynûl-yakîn, ve hakku'l-yakîndir.
Hakku'l-yakîn ilim ve müşahededen geçerek fiilî olarak tahakkuk edip yaşanan
hakikat demektir. Ayrıca denilmiştir ki hakku'l-yakîn, kulun hakta yok olması
ve onunla yalnız ilmen değil, hem ilim olarak, hem müşahede ile, hem hâl olarak
bâki olmasıdır. Mesela, her akıllı insanın ölümü bilmesi ilmül-yakîn, melekleri
görmesi aynü'l-yakîn, ölümü tatması da hakkü'l-yakîndir.
96. O halde
Rabbini azîm ismiyle tesbih et. Bu sûrenin de tekrar eden âyeti budur. Allah
Teâlâ, hakkı beyan ettikten sonra kâfirlerin kabule yanaşmamaları üzerine
Resulüne buyuruyor ki, kâfirler kabul etmeseler de sen onları bırak. Onlar
ister tasdik etsinler, ister yalanlasınlar, sen Rabbini tesbih et, hem de
"Azîm" (yüce) ismiyle tesbih et. Böylece söz konusu bu âyetin üst tarafıyla,
yani önceki âyetlerle mânâ yönünden irtibatı olduğu gibi gelecek sûrenin baş
tarafıyla da münasebetinin olduğu anlaşılmaktadır. Sonraki sûreyle münasebeti
şu şekilde kurulabilir. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, Allah'ı
tesbih eder. Sen, onlara nazaran küçücük bir grup demek olan kâfirlere bakma
da, bütün kâinat ile beraber Rabbini tesbih et ve O'nu, en yüce ismiyle noksan
sıfatlardan tenzih et.