حم
Fussilet / 1 -
Hâ mîm.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hâ mîm.
Abdullah Parlıyan = Hâ, Mîm.
Ali Fikri Yavuz = Hâ, mîm.
Bayraktar Bayraklı = Hâ, mîm.[507]
Cemal Külünkoğlu = (1-4) Hâ Mîm. Bu, Rahman ve Rahîm olan (Allah) tarafından bilen bir toplum için ayetleri genişçe açıklanmış, müjdeleyici ve uyarıcı Arapça bir Kur'an olarak indirilmiş bir kitaptır. (Böyle iken) onların çoğu (Kur'an'dan) yüz çevirmiştir. Artık onlar (gerçekleri) dinlemezler.
Diyanet İşleri (eski) = Ha, Mim.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hâ Mîm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ha, Mim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hâ Mîm.
Harun Yıldırım = Hâ. Mîm.
Hasan Basri Çantay = Haa, Mîm.
Hayrat Neşriyat = Hâ, Mîm.
Mustafa İslamoğlu = Ha-Mim!
Ömer Nasuhi Bilmen = Hâ, Mîm.
Tefhim-ul Kuran = Hâ, Mîm.
Yaşar Nuri Öztürk = Hâ, Mîm.
İskender Ali Mihr = Hâ, mîm.
تَنزِيلٌ مِّنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Fussilet / 2 -
Tenzîlun miner rahmânir rahîm(rahîmi).
Diyanet İşleri = Bu Kur’an, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirilmedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rahman ve rahîmden indirilmiştir.
Abdullah Parlıyan = Bu Kur'ân dünyada herkese, ahirette sadece mü'minlere acıyan, merhamet eden Allah tarafından indirilmiştir.
Adem Uğur = (Kur'an) rahmân ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir.
Ahmed Hulusi = Rahmân ve Rahıym'den tenzîldir (tafsile indirme)!
Ahmet Tekin = Bu kitap, sınırsız rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, mükâfatlarına ve hayırlara mazhar eden, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından bölüm bölüm indirilmiştir.
Ahmet Varol = (Bu Kitap) Rahman ve Rahim tarafından indirilmiştir.
Ali Bulaç = (Bu Kur'an,) Rahman ve Rahim'den indirilmiştir.
Ali Fikri Yavuz = Bu Kur’an Rahman, Rahîm tarafından indirilmedir.
Ali Ünal = Bu, Rahmân (rahmetiyle bütün varlıkları kucaklayan, yaşamaları için onlara rızıklarını veren) ve Rahîm (bilhassa mü’minlere hususî rahmetiyle muamele eden) Allah tarafından parça parça indirilmekte olan Kitap’tır.
Bayraktar Bayraklı = Bu kitap, rahmet ve merhametin kaynağı olan Allah'ın katından indirilmiştir.
Bekir Sadak = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katindan indirilmedir; bilen bir millet icin mujdeci ve uyarici olmak uzere arabca okunarak, ayetleri uzun uzun aciklanmistir. Ama insanlarin cogu yuz cevirmistir, onlar isitmezler de: «Bizi cagirdigin seye karsi kalblerimiz kapalidir, kulaklarimizda agirlik, bizimle senin aranda anlasmamiza engel vardir; istedigini yap, biz de yapacagiz» derler.
Celal Yıldırım = Rahman ve Rahîm (olan Allah'dan indirilmedir.
Cemal Külünkoğlu = (1-4) Hâ Mîm. Bu, Rahman ve Rahîm olan (Allah) tarafından bilen bir toplum için ayetleri genişçe açıklanmış, müjdeleyici ve uyarıcı Arapça bir Kur'an olarak indirilmiş bir kitaptır. (Böyle iken) onların çoğu (Kur'an'dan) yüz çevirmiştir. Artık onlar (gerçekleri) dinlemezler.
Diyanet İşleri (eski) = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça okunarak, ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız' derler.
Diyanet Vakfi = (Kur'an) rahmân ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir.
Edip Yüksel = Rahman ve Rahim'den bir indirilmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O rahmânı rahîmden indirilme
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O Rahman (bağışlaması, bütün varlıkları kapsayan) ve Rahim (çok merhametli Allah) tarafından indirilmiştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu Kur'ân Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir.
Gültekin Onan = Bu Kur’an, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirilmedir.
Harun Yıldırım = Rahman ve rahîmden indirilmiştir.
Hasan Basri Çantay = (2-3-4) (Bu), âyetleri — bilecek (anlayacak) her hangi bir kavm için — ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arabca bir Kur'an olmak üzere Rahman (ve) Rahıym tarafından indirilmiş bir kitabdır. (Böyle iken) onların çoğu (bunu düşünüb kabulden) yüz çevirmişdir. Artık dinlemezler onlar.
Hayrat Neşriyat = (Kur'an) rahmân ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir.
İbni Kesir = Rahmân ve Rahıym'den tenzîldir (tafsile indirme)!
Kadri Çelik = (Bu Kur'an,) Rahman ve Rahim'den indirilmedir.
Muhammed Esed = (Bu Kitap) Rahman ve Rahim tarafından indirilmiştir.
Mustafa İslamoğlu = Muhteşem bir indiriliş; O Rahman O Rahim'den.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu Kur’an Rahman, Rahîm tarafından indirilmedir.
Ömer Öngüt = Bu, Rahmân (rahmetiyle bütün varlıkları kucaklayan, yaşamaları için onlara rızıklarını veren) ve Rahîm (bilhassa mü’minlere hususî rahmetiyle muamele eden) Allah tarafından parça parça indirilmekte olan Kitap’tır.
Şaban Piriş = Rahman, Rahim’den indirme..
Sadık Türkmen = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katindan indirilmedir; bilen bir millet icin mujdeci ve uyarici olmak uzere arabca okunarak, ayetleri uzun uzun aciklanmistir. Ama insanlarin cogu yuz cevirmistir, onlar isitmezler de: «Bizi cagirdigin seye karsi kalblerimiz kapalidir, kulaklarimizda agirlik, bizimle senin aranda anlasmamiza engel vardir; istedigini yap, biz de yapacagiz» derler.
Seyyid Kutub = Bu Kitab, Rahman ve Rahim olan Allah katından indirilmiştir.
Suat Yıldırım = Bu kitap rahman ve rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir.
Süleyman Ateş = (Bu,) Rahmân, Rahim'den indirilmiştir.
Tefhim-ul Kuran = (Bu Kur'an,) Rahman ve Rahim'den indirilmiştir.
Ümit Şimşek = Bu kitap, Rahmân ve Rahim olan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Rahman ve Rahîm'den indirilmedir bu...
İskender Ali Mihr = Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir.
İlyas Yorulmaz = Rahman ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir.
كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Fussilet / 3 -
Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir kitaptır ki tamâmıyla açıklanmıştır âyetleri, Arapça Kur'ân'dır bilen topluluğa.
Abdullah Parlıyan = Bir kitap ki, ayetleri yeterince açıklanmıştır, Arapça bir Kur'ân olarak indirilmiştir.
Adem Uğur = (Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.
Ahmed Hulusi = Anlayabilen bir toplum için, Arapça bir Kur'ân olarak işaretleri tafsil edilmiş Bilgidir!
Ahmet Tekin = Bu, ilimde ilerlemeye devam eden bilgi toplumları için, bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, açık, edebî, Arapça, okunan, âyetleri hayata geçirilsin diye ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.
Ahmet Varol = Bilen bir topluluk için ayetleri açıklanmış Arapça okunan bir kitaptır.
Ali Bulaç = Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır;
Ali Fikri Yavuz = Bir kitaptır ki, âyetleri, Arabca bir Kur’an olmak üzere anlayacak olan bir kavme açıklanmıştır;
Ali Ünal = Bir Kitap ki, (özellikle dilden) anlayan, (üslûp ve beyan) bilgisi ve ilimle alâkası bulunan (her) bir topluluk için âyetleri açıkça ifade edilmiş ve belli bir sistem dahilinde dizilmiştir, fasih Arapça, okunur bir kitap (Kur’ân) olarak,
Bayraktar Bayraklı = Bilen bir toplum için âyetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır.
Bekir Sadak = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katindan indirilmedir; bilen bir millet icin mujdeci ve uyarici olmak uzere arabca okunarak, ayetleri uzun uzun aciklanmistir. Ama insanlarin cogu yuz cevirmistir, onlar isitmezler de: «Bizi cagirdigin seye karsi kalblerimiz kapalidir, kulaklarimizda agirlik, bizimle senin aranda anlasmamiza engel vardir; istedigini yap, biz de yapacagiz» derler.
Celal Yıldırım = Bir Kitap ki, âyetleri yeterince açıklanmıştır; bilen bir millet için Arapça Kur'ân'dır.
Cemal Külünkoğlu = (1-4) Hâ Mîm. Bu, Rahman ve Rahîm olan (Allah) tarafından bilen bir toplum için ayetleri genişçe açıklanmış, müjdeleyici ve uyarıcı Arapça bir Kur'an olarak indirilmiş bir kitaptır. (Böyle iken) onların çoğu (Kur'an'dan) yüz çevirmiştir. Artık onlar (gerçekleri) dinlemezler.
Diyanet İşleri (eski) = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça okunarak, ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız' derler.
Diyanet Vakfi = (Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.
Edip Yüksel = Bilen bir topluluk için, Arapça bir Kuran olarak ayetleri açıklanmış bir kitaptır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öz Arabca bir Kur'an olmak üzere âyetleri ayırd edilmiş bir kitab, bilecek bir kavm için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öz Arapça bir Kur'an olmak üzere, bilecek bir topluluk için ayetleri ayırt edilmiş, açıklanmış bir kitap.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu, Arapça bir Kur'an olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır.
Gültekin Onan = Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kuran (veya okunan) kitaptır.
Harun Yıldırım = (Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.
Hasan Basri Çantay = (2-3-4) (Bu), âyetleri — bilecek (anlayacak) her hangi bir kavm için — ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arabca bir Kur'an olmak üzere Rahman (ve) Rahıym tarafından indirilmiş bir kitabdır. (Böyle iken) onların çoğu (bunu düşünüb kabulden) yüz çevirmişdir. Artık dinlemezler onlar.
Hayrat Neşriyat = (3-4) Bilecek bir kavim için Arabca bir Kur’ân olarak âyetleri açıklanmış, müjdeleyicive (aynı zamanda) korkutucu bir kitabdır. Fakat onların çoğu, (o Kitab’dan) yüz çevirdi; artık onlar (onun hakikatini) işitmezler.
İbni Kesir = Ayetleri uzun uzun açıklanmış bir kitab. Bilen bir kavim için arabça Kur'an.
Kadri Çelik = Bu, Arapça bir Kur'an olarak, ayetleri bilen bir kavim için uzun uzun açıklanmış bir kitaptır.
Muhammed Esed = bir ilahi kelam ki, (taşıdığı) mesajlar, anlama ve kavrama yeteneğine sahip insanlar için Arapça bir hitabe olarak apaçık beyan edilmiştir;
Mustafa İslamoğlu = Öyle bir kitap ki, onun ayetleri, kavrayabilen bir topluluk için Arapça bir hitap olarak ayrıntılı biçimde açıklanmıştır;
Ömer Nasuhi Bilmen = Bir kitaptır ki, bilecekler olan hangi bir kavim için Arapça bir Kur'an olmak üzere âyetleri tafsil olunmuştur.
Ömer Öngüt = Bilen bir kavim için âyetleri uzun uzadıya açıklanmış, Arapça okunan bir Kitap'tır.
Şaban Piriş = Bilen bir toplum için Kur’an, Arapça okunarak ayetleri açıklanmış bir kitaptır.
Sadık Türkmen = (araştıran, okuyan, düşünen, öğrenmek isteyen); Bilgili toplum olmaya çalışanlar için ayetleri, (bağıntılı ayetleriyle çelişkisiz biçimde) açıklanan ve Arapça okunan (okuyanların anladığı dilde indirilmiş) bir Kitap’tır.
Seyyid Kutub = Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış; arapça okunan bir Kitab'dır.
Suat Yıldırım = Bu kitap; bilen, anlayan kimseler için âyetleri açıklanmış bir kitap olup, Arap diliyle olan bir Kur’ân’dır, okunan bir derstir.
Süleyman Ateş = Bilen bir toplum için âyetleri açıklanmış, Arapça okunan bir Kitaptır.
Tefhim-ul Kuran = Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır;
Ümit Şimşek = Bilen bir topluluk için, âyetleri ayrılıp açıklanmış Arapça bir Kur'ân'dır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bilgi ile donanmış bir toplum için ayetleri, Arapça bir Kur'an halinde ayrıntılı kılınmış bir kitaptır bu.
İskender Ali Mihr = (O), bilen bir kavim için, âyetleri tafsil edilmiş (fasıl fasıl açıklanmış) bir Kitap olan Arapça Kur’ân’dır.
İlyas Yorulmaz = Bilen bir toplum için, ayetleri Arapça okunuşla, ayrıntılı bir biçimde açıklanmış bir kitap.
بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
Fussilet / 4 -
Beşîren ve nezîrâ(nezîren), fe a’rada ekseruhum fehum lâ yesmeûn(yesmeûne).
Diyanet İşleri = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir. Artık onlar işitmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Müjdecidir ve korkutucu, fakat çoğu yüz çevirmiştir, onlar, duymazlar.
Abdullah Parlıyan = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak indirilen bu kitaptan yüz çevirdikleri için, O'nu düşüne düşüne dinlemezler.
Adem Uğur = Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.
Ahmed Hulusi = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. . . (Ne var ki) onların çoğunluğu (bu gerçeklerden) yüz çevirmiştir! Onlar işitmezler!
Ahmet Tekin = Allah’ın rahmetini, merhametini, ihsanını, sevgisini müjdeleyici; sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcı bir kitaptır. Fakat onların çoğu Kur’ân ile ilgilenmedi, Kur’ân’ın dinlenmesine, benimsenmesine, öğretilmesine, ilkelerinin yaşanmasına engel tedbirler aldılar. Onlar Kur’ân’a kulak vermiyorlar.
Ahmet Varol = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Ama onların çoğu yüz çevirdi. Artık onlar duymazlar.
Ali Bulaç = Allah’ın rahmetini, merhametini, ihsanını, sevgisini müjdeleyici; sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcı bir kitaptır. Fakat onların çoğu Kur’ân ile ilgilenmedi, Kur’ân’ın dinlenmesine, benimsenmesine, öğretilmesine, ilkelerinin yaşanmasına engel tedbirler aldılar. Onlar Kur’ân’a kulak vermiyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Hem (cenneti) müjdeleyici, hem (ateşten) korkutucu olarak... Fakat onların (Mekke kâfirlerinin) çoğu, (Kur’an’dan) yüz çevirdiler. Artık onlar dinleyip hakkı kabul etmezler.
Ali Ünal = Bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler.
Bayraktar Bayraklı = Hem (cenneti) müjdeleyici, hem (ateşten) korkutucu olarak... Fakat onların (Mekke kâfirlerinin) çoğu, (Kur’an’dan) yüz çevirdiler. Artık onlar dinleyip hakkı kabul etmezler.
Bekir Sadak = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katindan indirilmedir; bilen bir millet icin mujdeci ve uyarici olmak uzere arabca okunarak, ayetleri uzun uzun aciklanmistir. Ama insanlarin cogu yuz cevirmistir, onlar isitmezler de: «Bizi cagirdigin seye karsi kalblerimiz kapalidir, kulaklarimizda agirlik, bizimle senin aranda anlasmamiza engel vardir; istedigini yap, biz de yapacagiz» derler.
Celal Yıldırım = Hem müjde verici, hem uyarıcıdır. Buna rağmen onların çoğu yüzçevirmişlerdir, işitmemektedirler.
Cemal Külünkoğlu = (1-4) Hâ Mîm. Bu, Rahman ve Rahîm olan (Allah) tarafından bilen bir toplum için ayetleri genişçe açıklanmış, müjdeleyici ve uyarıcı Arapça bir Kur'an olarak indirilmiş bir kitaptır. (Böyle iken) onların çoğu (Kur'an'dan) yüz çevirmiştir. Artık onlar (gerçekleri) dinlemezler.
Diyanet İşleri (eski) = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça okunarak, ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız' derler.
Diyanet Vakfi = Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.
Edip Yüksel = Bir müjdeci ve bir uyarıcıdır. Ancak onların çoğunluğu ondan yüz çevirmiştir; onlar işitmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem müjdeci olarak hem gocundurucu, onun için çokları başını çevirmiştir de onlar işitmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem müjdeci olarak, hem gocundurucu; onun için çokları onlara başını çevirmiştir de işitmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat insanların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar gerçeği işitmezler.
Gültekin Onan = Bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler.
Harun Yıldırım = Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.
Hasan Basri Çantay = (2-3-4) (Bu), âyetleri — bilecek (anlayacak) her hangi bir kavm için — ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arabca bir Kur'an olmak üzere Rahman (ve) Rahıym tarafından indirilmiş bir kitabdır. (Böyle iken) onların çoğu (bunu düşünüb kabulden) yüz çevirmişdir. Artık dinlemezler onlar.
Hayrat Neşriyat = (3-4) Bilecek bir kavim için Arabca bir Kur’ân olarak âyetleri açıklanmış, müjdeleyicive (aynı zamanda) korkutucu bir kitabdır. Fakat onların çoğu, (o Kitab’dan) yüz çevirdi; artık onlar (onun hakikatini) işitmezler.
İbni Kesir = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Ama onların çoğu yüz çevirmiştir, artık onlar işitmezler.
Kadri Çelik = Bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak (uzun uzun açıklanmış bir kitaptır). Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler.
Muhammed Esed = güzel haberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fakat (bu ilahi kelam insanlara ne zaman tebliğ edilse) çoğu yüz çevirir ki (mesajını) duymasınlar;
Mustafa İslamoğlu = bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak: ama (uyarılanlar var ya), onların çoğu yüz çevirmiştir; artık onlar işitmezler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Müjdeleyici ve korkutucu olarak (indirilmiştir). Fakat onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar dinlemezler.
Ömer Öngüt = Müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir, artık dinlemezler.
Şaban Piriş = Müjdeci ve uyarıcıdır. Oysa çokları işitmeyerek yüz çevirmiştir.
Sadık Türkmen = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak! Ama, onların birçoğu yüz çeviriyor. Artık işitmek istemiyorlar.
Seyyid Kutub = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat insanların çoğu onu düşünüp kabul etmekten yüz çevirmiştir. Onlar işitmezler.
Suat Yıldırım = Bu kitap, Allah’ın rahmeti ile müjdelemek, cezasını haber vererek uyarmak için gönderildi. Buna rağmen insanların çoğu ondan yüz çevirdiler. Onlar artık dinlemezler.
Süleyman Ateş = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (gönderilmiştir). Fakat çokları yüz çevirmiştir; onlar işitmezler.
Tefhim-ul Kuran = Bir müjde verici ve bir uyarıcı korkutucu olarak. Ama onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler.
Ümit Şimşek = Hem müjdeleyici, hem de uyarıcı olarak indirilmiştir. Fakat çokları ona sırtlarını döndüler; kulak vermiyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Muştulayıcı ve uyarıcı olarak. Onların pek çoğu yüz çevirdi; kulak verip dinlemezler onlar.
İskender Ali Mihr = Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fakat onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar işitmezler.
İlyas Yorulmaz = Müjde veren ve uyaran bir kitap olduğu halde onların pek çoğu bu kitaptan yüz çevirdi. Sonra onlar hiç dinlemiyorlar.
وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ مِّمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِن بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ
Fussilet / 5 -
Ve kâlû kulûbunâ fî ekinnetin mimmâ ted’ûnâ ileyhi ve fî âzâninâ vakrun ve min beyninâ ve beynike hicâbun fa’mel innenâ âmilûn(âmilûne).
Diyanet İşleri = Dediler ki: “(Ey Muhammed!) Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde vardır. O hâlde sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapacağız.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve derler ki: Bizi dâvet ettiğin şeye karşı gönüllerimizde perdeler var ve kulaklarımızda ağırlık var ve seninle bizim aramızda da bir perde var, artık sen, dinince çalış, biz de çalışmadayız.
Abdullah Parlıyan = Ve “Ey Muhammed!” derler. “Kalplerimiz, bizi çağırdığın şeye karşı örtüler, kılıflar içinde ve kulaklarımızda bir ağırlık ve sağırlık vardır. Seninle bizim aramızda bir engel var. Öyleyse sen ne istersen yap, unutma ki biz de, her zaman yaptığımızı yine yapacağız.”
Adem Uğur = Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı bilinçlerimiz koza içindedir, kulaklarımızda bir ağır işitme var; bizimle senin aranda da bir perde mevcut! Artık yap elinden geleni; muhakkak ki biz de yapmaktayız. "
Ahmet Tekin = 'Kalplerimiz kılıf içinde, kaşarlaşmış. Bizi davet ettiğin şeylerle ilgisi yok. Kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda bir perde var. Onun için, sen bilinçli olarak görevini yap, biz bildiğimizi yapmaya devam edeceğiz.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda da bir ağırlık var. Bizimle senin aranda da bir perde var. Artık sen (bildiğini) yap, biz de (bildiğimizi) yapıyoruz.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, sana) onlar şöyle dediler: “- Senin bizi dâvet ettiğin Kur’an’dan kalblerimiz örtüler içindedir (dediğini anlamıyoruz). Kulaklarımızda da bir ağırlık var ve bizimle senin aranda bir perde mevcuttur. O halde sen dinin üzere çalış, biz de dinimiz üzere çalışacağız.”
Ali Ünal = Şöyle diyorlar: “Senin bizi davet ettiğin inançlara karşı kalbimiz örtülerle sarılıdır; kulaklarımızda ağırlık, seninle aramızda perde vardır. Durum bu, yine de yapacağın bir şey varsa yap, biz de bildiğimiz gibi yapmaya devam edeceğiz!”
Bayraktar Bayraklı = Onlar, “Bizi çağırdığın şeye karşılık kalplerimiz perdelenmiştir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda da bir perde vardır. Sen istediğini yap, biz de istediğimizi yapacağız” dediler.[508]
Bekir Sadak = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katindan indirilmedir; bilen bir millet icin mujdeci ve uyarici olmak uzere arabca okunarak, ayetleri uzun uzun aciklanmistir. Ama insanlarin cogu yuz cevirmistir, onlar isitmezler de: «Bizi cagirdigin seye karsi kalblerimiz kapalidir, kulaklarimizda agirlik, bizimle senin aranda anlasmamiza engel vardir; istedigini yap, biz de yapacagiz» derler.
Celal Yıldırım = «Bizi çağırdığın şeye karşı kalbimiz kılıflıdır; kulaklarımızda ise ağırlık vardır ve bizimle senin aramızda gerili bir perde bulunuyordun Sen yap yapacağını, doğrusu biz de yapıyoruz.»
Cemal Külünkoğlu = Dediler ki: “Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalbimizde bir örtü, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde vardır. Sen istediğini yap, biz de istediğimizi yapıyoruz.”
Diyanet İşleri (eski) = (2-5) Bu Kitap, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça okunarak, ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız' derler.
Diyanet Vakfi = Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!
Edip Yüksel = Dediler ki: 'Senin bizi çağırdığın şeye karşı sabit fikirliyiz, kulaklarımızda ağırlık ve bizimle sizin aranızda bir perde vardır. İstediğini yap, biz de yapacağız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şöyle demektedirler: kalblerimiz senin bizi çağırdığın şeyden örtüler içinde, kulaklarımızda da bir ağırlık var ve seninle bizim aramızdan bir gerki çekilmiştir, haydi yap yapacağını, çünkü biz yapıyoruz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve şöyle demektedirler: «Kalplerimiz, senin bizi çağırdığın şeye karşı örtüler içinde, kulaklarımızda da bir ağırlık var ve seninle aramıza bir gergi (perde) çekilmiştir. Haydi, yap yapacağını çünkü biz yapıyoruz!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda anlaşmamıza engel bir de perde vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz."
Harun Yıldırım = Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!
Hasan Basri Çantay = Onlar «Bizi kendisine da'vet edegeldiğin şeyden kalblerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. O halde sen (dînince) amel (ve hareket) et. Biz de şübhesiz (dinimize göre) amel (ve hareket) ediciyiz» derler.
Hayrat Neşriyat = Ve dediler ki: 'Bizi kendisine da'vet ettiğin şeyden (dolayı), kalblerimiz örtüler içindedir (ne yapsan inanmayacağız) ve kulaklarımızda bir ağırlık vardır (ne söylesen dinlemeyeceğiz) ve seninle bizim aramızda bir perde vardır (ne göstersen görmeyeceğiz). Artık(sen yapacağını) yap; muhakkak ki biz (öyle) yapanlarız!'
İbni Kesir = Bizi, çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda bir perde var. Sen; istediğini yap, biz de yapıcılarız, dediler
Kadri Çelik = Ve dediler ki: “Bizi kendisine çağırmakta olduğun şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.”
Muhammed Esed = ve "(Ey Muhammed!)" derler, "Kalplerimiz bizi çağırdığın her şeye kapalıdır, kulaklarımız sağırdır ve bizimle senin aranda bir engel vardır. Öyleyse, sen (ne istersen) yap, unutma ki biz de (her zaman yaptığımızı) yine yapacağız!"
Mustafa İslamoğlu = Bir de dönüp derler ki: "Kalplerimiz bizi çağırdığın şeye kapalıdır, kulaklarımızda kurşun vardır; dahası aramızda aşılmaz bir engel vardır. Şu halde sen (elinden geleni) yap, unutma ki biz de (elimizden ne geliyorsa onu) yapacağız!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Kendisine bizi davet ettiğin şeyden bizim kalplerimiz örtüler içindedir. Ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Ve bizim aramızdan ve senin arandan bir perde vardır. Artık sen (kendi dinine göre) amel et. Şüphe yok ki, biz de (kendi dinimize göre) amel edicileriz.»
Ömer Öngüt = Ve dediler ki: "Bizi dâvet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtülüdür. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Sen istediğini yap, biz de yapıyoruz. "
Şaban Piriş = -Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimizde örtüler, kulaklarımızda ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda da bir perde vardır. Sen çalış, biz de çalışacağız, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Kalplerimiz, bizi kendisine çağırdığın şeye karşı örtüler içindedir, kulaklarımızda da bir ağırlık var. Bizimle senin aranda bir perde var; artık sen yap şüphesiz biz de yapanlarız.”
Seyyid Kutub = Dediler ki: «Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalbimiz kapalıdır, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde vardır. Sen istediğini yap, biz de istediğimizi yapıyoruz.»
Suat Yıldırım = Ve derler ki: "Senin bizi dâvet ettiğin inançlara karşı kalplerimiz kapalıdır, örtüler içindedir; kulaklarımızda da ağırlık bulunmaktadır. Hem aramızda bir perde çekilmiştir. Artık bu durumda yapacağın bir şey varsa yap, biz de bildiğimiz gibi yapmaya devam edeceğiz!"
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kılıflar içinde, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde var. Sen (istediğini) yap, biz de (istediğimizi) yapıyoruz."
Tefhim-ul Kuran = Ve dediler ki: «Bizi kendisine çağırmakta olduğun şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.»
Ümit Şimşek = Dediler ki: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtülü, kulaklarımızda ağırlık, seninle bizim aramızda da perde var. Artık ne yapacaksan yap; biz de yapacağız.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Bizi çağırdığı o şeye karşı kalplerimiz kılıflar içinde; kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde var. O halde, sen işini yap, muhakkak biz de işimizi yapacağız."
İskender Ali Mihr = Ve dediler ki: “Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı, kalplerimizde (idrak etmeyi önleyen) ekinnet, kulaklarımızda (işitmeyi engelleyen) vakra ve seninle bizim aramızda bir perde var. Artık (sen dilediğini) yap! Muhakkak ki biz de dilediğimizi yapacak olanlarız.”
İlyas Yorulmaz = Onlar “Kalplerimiz senin davetine karşı engellerle dolu, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde var. Sen yapacağını yap, bizde yapacağımızı yapacağız” dediler.
قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ
Fussilet / 6 -
Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun festekîmû ileyhi vestagfirûh(vestagfirûhu), ve veylun lil muşrikîn(muşrikîne).
Diyanet İşleri = De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay hâline!”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Ben, ancak sizin gibi bir insanım, bana vahyedilmede ki mâbûdunuz ancak bir mâbut; artık dosdoğru ona yönelin ve yarlıganma dileyin ondan; ve yazıklar olsun şirk koşanlara.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! de ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana gerçek ilahınızın tek olduğu vahyedilmiştir. Öyleyse O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin.” O'ndan başkasına ilahlık yakıştıranların vay haline.
Adem Uğur = De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!
Ahmed Hulusi = (Rasûlüm) de ki: "Ben sizin benzeriniz beşerim; ne var ki bana şu gerçek vahyolunmuş bulunuyor: Tanrınız olarak düşündüğünüz Ulûhiyet sahibi TEK'tir! O hâlde O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. . . Yazıklar olsun şirk koşanlara!"
Ahmet Tekin = Sen de: 'Ben ancak, sizin gibi bir insanım. Bana, tanrınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde O’na giden doğru, muhkem, güvenli yolu takip edip itaatte daim olun. O’ndan koruma kalkanına alınma ve bağışlanma dileyin. İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında O’na ortak koşanların, gizli şirki yaşayanların, başka otoriteler de kabul edenlerin vay haline!' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilahınızın bir ilah olduğu vahyolunuyor. Şu halde O'na yönelin, ve O'ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay hallerine!
Ali Bulaç = De ki: "Ben ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunur. Öyleyse O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), de ki: “-Ben ancak sizin gibi bir insanım, yalnız bana şöyle vahyediliyor: Sizin İlâhınız ancak bir İlâh’dır. Onun için (şirkten tevbe edip ihlâs ile) hep O’na teveccüh edin, mağfiretini isteyin. O müşriklere de azap olsun!...
Ali Ünal = De ki: “Ben de sizin gibi bir beşerim. Şu kadar ki, bana ilâhınızın ancak tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Şu halde, dosdoğru O’na yönelin, sapmadan O’nun yolunda yürüyün ve (günahlarınız için) O’ndan bağışlanma dileyin.” O’na şirk koşanların vay haline!
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım. Tanrınızın tek bir tanrı olduğu bana vahyediliyor. Artık O'na yöneliniz. O'ndan af dileyiniz. Ortak koşanların vay haline!”
Bekir Sadak = Onlara soyle: «Ben de ancak sizin gibi bir insanim. Bana, tanrinizin tek bir Tanri oldugu vahyolunuyor. Artik O'na yonelin, O'ndan bagislanma dileyin; vay ortak kosanlara!»
Celal Yıldırım = De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım (şu farkla ki) bana Tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyedilmektedir. O halde hep O'na doğrulun ve O'ndan bağışlanma dileyin. Vay haline o ortak koşanların!
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. O'na yönelerek kendinizi düzeltin! O'ndan af dileyin! O'na ortak koşanların vay haline!”
Diyanet İşleri (eski) = Onlara söyle: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin; vay ortak koşanlara!'
Diyanet Vakfi = De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!
Edip Yüksel = De ki, 'Ben, sadece sizin gibi bir insanım. Bana, sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor. O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Vay ortak koşanlara!'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: ben sırf sizin gibi bir beşerim ancak bana şöyle vahiy veriliyor: hepinizin tanrısı bir tanrıdır, onun için hep ona doğrulun ve onun mağrifetini isteyin ve vay haline o müşriklerin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Ben, sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Onun için hep O'na yönelin ve O'nun bağışlamasını isteyin; vay haline o ortak koşanların
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! De ki: «Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık hep O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Vay O'na ortak koşanların haline!
Gültekin Onan = De ki: "Ben ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyolunur. Öyleyse O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin."
Harun Yıldırım = De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!
Hasan Basri Çantay = De ki (Habîbim): «Ben ancak sizin gibi bir insanım. (Yalınız) bana şu vahy olunuyor: Sizin Tanrınız ancak bir tek Tanrıdır. Onun için hepiniz Ona doğrulun, Ondan mağfiret isteyin. Vay haaline o Allaha ortak tanıyanların»!
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Ben ancak sizin gibi bir insanım; (şu var ki) bana İlâhınızın ancak tek bir İlâh olduğu vahyediliyor; öyle ise O’na (îman ve itâat etmekte)dosdoğru olun ve O’ndan mağfiret dileyin!' (O’na) ortak koşanların ise, vay hâline!
İbni Kesir = De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay haline.
Kadri Çelik = De ki: “Ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Öyleyse O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin!”
Muhammed Esed = (Ey Muhammed) de ki, "Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana tanrınızın yalnızca Tek Tanrı olduğu vahyedilmiştir, öyleyse O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin!" O'ndan başkasına ilahlık yakıştıranların vay haline!
Mustafa İslamoğlu = (Ey Peygamber!) De ki: "Ben de yalnızca sizin gibi ölümlü bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor: öyleyse O'na yönelin ve O'ndan af dileyin!" Yazıklar olsun Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlara!
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Şüphe yok ben sizin gibi bir insanım, bana vahyolunuyor ki, sizin ilâhınız muhakkak ki bir tek ilâhtır. Artık O'na doğrulun ve ondan mağfiret dileyin ve müşrikler için helâk (mükarrerdir).»
Ömer Öngüt = Resulüm! De ki: "Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. " Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin vay hâline!
Şaban Piriş = De ki: -Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Yalnızca bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Öyleyse ona yönelin, ondan bağışlanma dileyin, şirk koşanların vay haline!
Sadık Türkmen = De ki: “Ben de sizin gibi bir insanım! Bana, İlâhınızın yalnızca ‘Bir Tek İlâh’ olduğu vahyediliyor. O’na yönelerek düzelip doğrulun. O’ndan bağışlanma dileyin.” Ortak koşanların/müşriklerin vay haline!
Seyyid Kutub = De ki: «Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. O'na yönelerek işlerinizi düzeltin, O'ndan mağfiret dileyin. O'na ortak koşanların vay haline!»
Suat Yıldırım = De ki: "Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız, bana şu vahyolunuyor: "Sizin İlahınız, sadece bir tek İlahtır. O halde O’na yönelerek doğru yolda yürüyün, O’ndan af dileyin! O’na eş, ortak uyduranların vay haline!
Süleyman Ateş = De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor. O'na doğrulun (O'na yönelerek işlerinizi düzeltin), O'ndan mağfiret dileyin. (O'na) Ortak koşanların vay haline!"
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Öyleyse O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin.»
Ümit Şimşek = De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana şu vahyediliyor: Tanrınız tek bir Tanrıdır. Dosdoğru Ona yönelin ve Ondan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların ise başlarına gelecek var!
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Ben sadece sizin gibi bir insanım. İlahınızın bir tek ilah olduğu bana vahyediliyor. O halde şaşıp sendelemeden O'na yönelin ve O'ndan af dileyin. Vay haline ortak koşanların!
İskender Ali Mihr = De ki: “Ben sadece sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilâhınızın, tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Öyleyse O’na yönelin (O’na doğru istikamet alın) ve O’ndan mağfiret dileyin. Ve müşriklerin vay haline!”
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Bende sizin gibi bir insanım. Ancak bana, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Yalnızca O tek olan ilaha yönelin ve ondan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline.
الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
Fussilet / 7 -
Ellezîne lâ yû’tûnez zekâte ve hum bil âhireti hum kâfirûn(kâfirûne).
Diyanet İşleri = Onlar zekâtı vermeyen kimselerdir. Onlar ahireti de inkâr ederler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle kişilerdir onlar ki zekât vermezler ve onlar, âhirete inanmayanların da ta kendileridir.
Abdullah Parlıyan = Onlar ki, zekat vermezler, ahiret gerçeğini de örtbas etmek suretiyle inkâr ederler.
Adem Uğur = Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr edenler de onlardır.
Ahmed Hulusi = Onlar (o şirk koşanlar) ki Allâh için karşılıksız bağışlamazlar; onlar sonsuz gelecek yaşamlarını da inkâr ederler.
Ahmet Tekin = Müşrikler vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı vermeyenlerdir. Onlar özellikle âhireti, ebedî yurdu inkâr edenlerdir.
Ahmet Varol = Onlar ki, zekatı vermezler ve onlar ahireti inkar ederler.
Ali Bulaç = Ki onlar, zekatı vermeyenler ve ahireti inkâr edenlerdir.
Ali Fikri Yavuz = O müşrikler ki, zekâtı vermezler ve onlar ahireti de inkâr ederler...
Ali Ünal = Onlar ki, mallarından muhtaca verip, arınma yoluna gitmezler ve Âhiret’i de bütün bütün inkâr içindedirler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar zekâtı vermezler ve âhireti de inkâr ederler.
Bekir Sadak = Onlar zekat vermezler; ahireti inkar edenler de yalniz onlardir.
Celal Yıldırım = Onlar ki zekâtı vermezler; onlar, evet onlar, Âhireti de tanımazlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar zekâtı vermezler. Onlar ahireti de inkâr ederler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar zekat vermezler; ahireti inkar edenler de yalnız onlardır.
Diyanet Vakfi = Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr edenler de onlardır.
Edip Yüksel = 'Ki zekatı vermezler ve onlar ahireti de inkar ederler.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki zekâtı vermezler ve Âhırete onlar kâfirdirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki, zekatı vermezler ve onlar ahireti de inkar ediyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, zekatı vermezler, ahireti de inkâr ederler.
Gültekin Onan = Ki onlar, zekatı vermeyenler ve ahirete küfredenlerdir.
Harun Yıldırım = Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr edenler de onlardır.
Hasan Basri Çantay = Ki onlar zekât vermezler. Onlar âhireti (inkâr ile) kâfir olanların ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = Onlar ki zekâtı vermezler ve onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir.
İbni Kesir = Onlar ki; zekat vermezler. Ve onlar; ahireti inkar edenlerdir.
Kadri Çelik = Onlar, zekât vermeyenler ve onlar ahireti inkâr edenlerdir.
Muhammed Esed = (vay haline) karşılıksız harcamadan kaçınanların!; işte böyleleridir ahireti inkar edenler!
Mustafa İslamoğlu = Onlar ki, arınmak için ödenmesi gereken bedeli gönüllü olarak ödemezler; işte onlar, evet onlardır ahireti inkar edenler.
Ömer Nasuhi Bilmen = «O müşrik kimseler ki, zekâtı vermez ve onlar ahireti münkirdirler, onlar.»
Ömer Öngüt = O müşrikler ki, zekâtlarını vermezler ve ahireti inkâr edenler de onlardır.
Şaban Piriş = Ahireti inkar ederek zekat vermeyenlerin...
Sadık Türkmen = Ki onlar/müşrikler zekât vermezler, ahireti de inkâr edenlerdir.
Seyyid Kutub = Onlar zekat vermezler ve ahireti de inkar ederler.
Suat Yıldırım = O müşrikler ki zekât vermez, âhireti de inkâr ederler.
Süleyman Ateş = Onlar ki zekât vermezler ve onlar âhireti de inkâr ederler.
Tefhim-ul Kuran = Ki onlar, zekâtı vermeyenler ve onlar ahireti inkâr edenlerdir.
Ümit Şimşek = Onlar zekât vermezler; âhireti de zaten inkâr etmektedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar zekâtı vermezler. Ölüm sonrası hayatı inkâr edenler de onlardır.
İskender Ali Mihr = Onlar zekât vermezler. Ve onlar, onlar ahireti (ruhun hayattayken Allah’a ulaştırılmasını) inkâr edenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Zekâtlarını vermeyenler ve ahireti de inkâr edenler onlardır.
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
Fussilet / 8 -
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti lehum ecrun gayru memnûn(memnûnin).
Diyanet İşleri = Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için ise kesintisiz bir mükâfat vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnanan ve iyi işlerde bulunanlarsa: Onlarındır minnetsiz mükâfat.
Abdullah Parlıyan = Ama iman edip doğru dürüst işler yapanlar için, ardı arkası kesilmez mükafatlar vardır.
Adem Uğur = Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.
Ahmed Hulusi = İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onlar için arkası kesilmeyen bir bedel vardır.
Ahmet Tekin = İman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlere, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlara, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlara, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlere bitmez tükenmez mükâfatlar vardır.
Ahmet Varol = İman edip salih ameller işleyenler için kesintisiz bir ecir vardır.
Ali Bulaç = Şüphesiz, iman edip salih amellerde bulunanlar; onlar için kesintisiz bir ecir vardır.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki iman edip de salih ameller işliyenler için kesilmiyen bir mükâfat var.
Ali Ünal = İman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince, onlar için kesintisiz ve hesapsız bir mükâfat vardır.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz iman edip yararlı iş yapanlar için tükenmeyen bir ödül vardır.
Bekir Sadak = Dogrusu inanip yararli is isleyenlere, onlara kesintisiz bir ecir vardir. *
Celal Yıldırım = Onlar ki, imân edip iyi-yararlı amellerde bulundular, onlar için başa kakılmaz, arkası kesilmez mükâfat vardır.
Cemal Külünkoğlu = (Ama) inandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanlar için ise kesintisiz bir mükâfat vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu inanıp yararlı iş işleyenlere, onlara kesintisiz bir ecir vardır.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli davrananlar için sürekli bir ödül vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhesiz iyman edip iyi iyi işler yapanlar onlar için minnetsiz bir ecir var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz, iman edip iyi iyi işler yapanlar için minnetsiz bir mükafat vardır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki, iman edip, salih amel işleyenler için de bitmez tükenmez bir mükafat vardır.
Gültekin Onan = Şüphesiz, inanıp salih amellerde bulunanlar, onlar için kesintisiz bir ecir vardır.
Harun Yıldırım = Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, îman edib de iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunanlar (yok mu?) Onlar için başa kakılmayan (yahud: tükenmeyen) mükâfat vardır.
Hayrat Neşriyat = Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için (arkası) kesilmez (ve minnetsiz)bir mükâfât vardır.
İbni Kesir = Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenlere; işte onlara, kesintisiz bir mükafat vardır.
Kadri Çelik = Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar (var ya), onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır.
Muhammed Esed = (Ama,) imana erip doğru ve yararlı işler yapanlar kesintisiz bir mükafat kazanacaklardır!
Mustafa İslamoğlu = Ama iman eden, imanına uygun davrananlara gelince: onları kesintisiz bir ödül beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok o kimseler ki, imân etmişlerdir ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır, onlar için minnetsiz bir mükâfaat vardır.»
Ömer Öngüt = İman edip sâlih ameller işleyenler için tükenmeyen bir mükâfat vardır.
Şaban Piriş = İman edenler ve doğruları yapanlar, işte onlar için de kesintisiz bir mükafat vardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz iman eden ve faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlara kesintisiz mükâfat vardır.
Seyyid Kutub = İnanıp iyi işler yapanlara gelince; onlar için kesintisiz mükafat vardır.
Suat Yıldırım = İman edip makbul ve güzel işler işleyenlere ise, kesintiye uğramayan bir mükâfat vardır."
Süleyman Ateş = İnanıp iyi işler yapanlara gelince; onlar için kesintisiz bir mükâfât vardır.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki, iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır.
Ümit Şimşek = İman edip güzel işler yapanlar için ise, ardı arkası kesilmeyecek bir ödül vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onlar için minnet altına sokmayan bir ödül vardır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki âmenû olanlar (hayattayken Allah’a ulaşmayı dileyenler) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenler, onlar için kesintisiz ecir (mükâfat) vardır.
İlyas Yorulmaz = İman edip doğru ve güzel işler yapanlar için, bitmez tükenmez karşılıklar vardır.
قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَندَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ
Fussilet / 9 -
Kul e innekum le tekfurûne billezî halakal arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehû endâdâ(endâden), zâlike rabbul âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = De ki: “Siz mi yeri iki günde (iki evrede) yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Siz mi kâfir olmadasınız, inkâr etmedesiniz bir mâbûdu ki yeryüzünü iki günde yaratmıştır ve siz mi ona eşler kabul etmedesiniz? Budur işte âlemlerin Rabbi.
Abdullah Parlıyan = De ki: Siz yeryüzünü iki evrede yaratan Allah'ı tanımıyor, O'na ortaklar, eşler mi tanıyorsunuz? O tüm alemlerin Rabbidir.
Adem Uğur = De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
Ahmed Hulusi = De ki: "Siz, arzı iki süreçte (yeryüzü itibarıyla; maddeye - kitleye dönüşmesi süreci ve canlı varlıkların oluşumu süreci; beden itibarıyla; sperm - yumurta bileşiminden 120. gün olayına kadar birinci evre ve ondan sonraki doğuma kadar olan ikinci evre. Allâhu âlem. A. H. ) yaratmış olanı gerçekten inkâr mı ediyorsunuz; O'na denk tanrılar mı oluşturuyorsunuz (hayalinizde var sanıyorsunuz)! İşte O, Rabb-ül (bir şeyin var olmasının dilenişi aşamasından, yaratılmasından, varlığının dilendiği kadarıyla sürmesi aşamalarınca, gereken her özelliği, şartlarına göre, Allâh isimlerinin işaret ettiği özelliklerle meydana getiren) âlemîn'dir!"
Ahmet Tekin = 'Siz, yeri iki günde, iki devirde yaratanı inkâr edip, bile bile Allah’a eşler, ortaklar mı koşuyorsunuz? O âlemlerin, bütün varlıkların Rabbidir.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Siz yeryüzünü iki günde yaratanı inkar ediyor ve O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? İşte alemlerin Rabbi O'dur.'
Ali Bulaç = De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), deki: “-Arzı iki günde yaratanı, siz mi inkâr edeceksiniz ve O’na eşler koşup duracaksınız? O, bütün âlemlerin Rabbidir.”
Ali Ünal = De ki: “Siz, yeryüzünü iki günde yaratana mı (şirk koşup, dolayısıyla O’nu) inkâr ediyor ve O’na denkler tutuyorsunuz? Oysa O, bütün varlıkların Rabbidir.
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Siz, yerküreyi iki evrede yaratmış olan Allah'ı gerçekten inkâr mı ediyorsunuz? O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.”[509]
Bekir Sadak = «Biz yeri iki gunde yaratani mi inkar ediyor ve O'na esler kosuyorsunuz! O, alemlerin Rabbidir» de.
Celal Yıldırım = De ki, gerçekten siz mi, yeri iki günde (iki devirde) yaratanı inkâr ediyor, O'na denkler, benzerler koşuyorsunuz ? O, âlemlerin Rabbıdır.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Gerçekten siz, yeri iki evrede yaratanı inkâr ediyor ve O'na birtakım eşler mi koşuyorsunuz? Hâlbuki O, âlemlerin Rabbidir.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz! O, alemlerin Rabbidir' de.
Diyanet Vakfi = De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
Edip Yüksel = De ki, 'Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyorsunuz ve O'na eşler mi koşuyorsunuz? O, evrenlerin Rabbidir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: Siz gerçekten küfredip duracak mısınız o halika ki Arzı iki günde yarattı, bir de ona menendler koşuyorsunuz? O bütün âlemlerin rabbı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Siz gerçekten yeri iki günde yaratanı inkar edip duracak mısınız? Bir de O'na eşler mi koşuyorsunuz? O, bütün alemlerin Rabbidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Siz yeri iki günde yaratanı gerçekten inkâr edip duracak mısınız? Bir de O'na eşler koşuyorsunuz ha? O bütün âlemlerin Rabbidir.»
Gültekin Onan = De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratana küfrediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin rabbidir."
Harun Yıldırım = De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
Hasan Basri Çantay = De ki: «Gerçek siz mi o arzı iki günde yaradana (ısrar ile) küfrediyor, Ona ortaklar katıyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip, O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir!'
İbni Kesir = De ki: Siz mi yeri iki günde yaratanı inkar ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? Alemlerin Rabbı işte O'dur.
Kadri Çelik = De ki: “Gerçekten siz yeri iki günde yaratanı inkâr eder ve O, âlemlerin Rabbi iken O'na birtakım eşler koşar mısınız?”
Muhammed Esed = De ki: "Siz, arzı iki evrede yaratmış olan Allah'ı gerçekten inkar mı ediyorsunuz? Ve O'na, alemlerin Rabbine rakip güçlerin bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz?"
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Şimdi siz, arzı iki evrede yaratan Allah'ı inkar edip, O'na -ki, işte O'dur alemlerin Rabbi- eşdeğer rakip güçler mi peydahlıyorsunuz?"
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Hakikaten siz mi yeri iki günde yaratmış olan zâtı inkâr ediyorsunuz? Ve onun için ortaklar ediniyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.»
Ömer Öngüt = De ki: "Siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? Âlemlerin Rabbi işte O'dur. "
Şaban Piriş = De ki: -Siz, dünyayı iki günde yaratana nankörlük mü ediyorsunuz? Ona ortaklar koşuyorsunuz. Halbuki O, alemlerin Rabb’idir.
Sadık Türkmen = De ki: “Siz, Arz’ı iki günde yaratanı inkâr mı ediyorsunuz? O’na eşler koşuyorsunuz ha?! O, alemlerin Rabbidir.”
Seyyid Kutub = De ki: «Siz mi yeryüzünü iki günde yaratana nankörlük ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz? O alemlerin Rabb'idir.»
Suat Yıldırım = De ki: Siz dünyayı iki günde yaratan Allah’ın tek İlah olduğunu inkâr edip O’na birtakım eşler, ortaklar mı uyduruyorsunuz? Halbuki bütün bunları yapan, Rabbulâlemindir.
Süleyman Ateş = De ki: "Siz mi arzı iki günde Yaratan'a nankörlük ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratana (karşı) küfre sapıyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.»
Ümit Şimşek = De ki: Siz yeri iki günde yaratana nankörlük edip de başkalarını Ona denk mi tutuyorsunuz? Oysa O Âlemlerin Rabbidir.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Siz, yerküreyi iki günde yaratana gerçekten nankörlük edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? Âlemlerin Rabbi'dir O."
İskender Ali Mihr = De ki: “Gerçekten siz, arzı iki günde halkedeni mi inkâr ediyorsunuz? Ve O’na eşler mi kılıyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Yeryüzünü iki günde yaratanı siz mi inkâr ediyorsunuz? Alemlerin Rabbi O iken, O’na putları eşler mi koşuyorsunuz?
وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِن فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاء لِّلسَّائِلِينَ
Fussilet / 10 -
Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm(eyyâmin), sevâen lis sâilîn(sâilîne).
Diyanet İşleri = O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yeryüzünün üstünde metin dağlar yaratmıştır ve kutlamıştır orasını, bereket ihsân etmiştir ve rızık olacak şeyleri takdîr etmiştir de meydana getirmiştir bunları orada, tam dört gün içinde, dileyenler için hepsi de eşittir.
Abdullah Parlıyan = O yeryüzünü yarattıktan sonra, onun üzerinde ağır baskılar durumunda olan dağları yarattı. O yeryüzünde bereketler meydana getirdi, herşeyi doldurup yığdı oraya. Mahlukatının ihtiyaç ve azıklarını da dört evrede istifade edilebilecek şekilde ayarladı. Bütün geçim araçlarını, onları arayanlar arasında ilâhî adalet ilkelerine göre eşit şekilde paylaştırdı.
Adem Uğur = O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.
Ahmed Hulusi = Orada (arzda = bedende) fevkinde sâbit dağlar (benlikler) oluşturdu, orada bereketler vücuda getirdi ve orada (istidatları itibarıyla) isteyenler için eşit olmak üzere varlıklarının devamı için gereken azıklarını dört süreçte ölçülendirdi.
Ahmet Tekin = O, yeryüzünde, üstten ağır baskılı, oturaklı, derin temellere dayalı dağlar yerleştirdi. Yeryüzünü bereketli hale getirdi.Orada, isteyenler, rızık arayanlar için, rızıkları dört devirde, dört mevsim içinde, belli bir seviyede, dengeli, eşit bir şekilde takdir edip, planlayıp düzene koydu.
Ahmet Varol = Orada, üstünden sabit dağlar var etti; onu bereketli kıldı ve onda soranlar (rızıklarını arayanlar) için eşit olarak gıdalarını dört günde takdir etti.
Ali Bulaç = Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti.
Ali Fikri Yavuz = Allah, o arz üzerinde sabit dağlar ve bereketler yarattı. Arzda bulunanların rızkını da takdir etti; (arzın, içindekilerle beraber kaç günde yaratıldığını) soranlar için tam dört günde...
Ali Ünal = Yerde içinden yukarıya (göğe) doğru yükselen sağlam dağlar var etti, orayı bereketlerle donattı ve orada bütün canlılar için gerekli gıdayı, rızklarını O’ndan bekleyip, O’ndan isteyen bütün varlıkların hayatî ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dört devrede elde edilmek üzere takdir buyurdu.
Bayraktar Bayraklı = “Yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada dört evrede isteyenler/ihtiyaç sahibi olanlar için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.”
Bekir Sadak = Yeryuzune sabit daglar yerlestirdi, onu bereketli kildi; arayanlar icin yeryuzunde gidalarini normal olarak dort gun icinde yetistirmesi kanununu koydu.
Celal Yıldırım = Yerin üstünde sabit ulu dağlar yarattı, onda bereketler meydana getirdi ve orada isteyip arayanlar için rızıkları belli bir düzeyde dört günde (devirde veya mevsimde) meydana getirdi.
Cemal Külünkoğlu = O, (arzı yarattıktan sonra,) üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdi, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak (her mevsime göre çeşit çeşit yetişen) rızıklar takdir etti. Bunların hepsi tam dört evrededir.
Diyanet İşleri (eski) = Yeryüzüne üstünden ağır baskılar (dağlar) yerleştirdi, onu bereketli kıldı; arayıp soranlar için gıdalarını tam (toplam) dört gün içinde yetiştirmesi kanununu koydu (takdir etti).
Diyanet Vakfi = O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.
Edip Yüksel = Onun üstüne denge unsurları (olan dağlar) yerleştirdi ve onu bereketli kıldı.Tüm arayıp isteyenler için onun gıdalarını dört günde ölçüp düzenledi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem ona üstünden ağır baskılar yaptı ve onda bereketler husule getirdi ve onda azıklarını takdir buyurdu, araştıranlar için bir düzeye dört gün içinde
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem ona üstünden ağır baskılar (dağlar) yaptı, onda bereketler meydana getirdi ve onda azıklarını dört gün içinde araştıranlar için bir düzeyde takdir buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp soranlar için rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip, düzene koydu.
Gültekin Onan = Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti.
Harun Yıldırım = O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.
Hasan Basri Çantay = (Allah) orada üstünden baskılar yaptı. Onda bereketler yarattı. Onda arayanlar için dört günde müsâvî gıdalar takdîr etdi.
Hayrat Neşriyat = Ve onda (yeryüzünde) üstünden (yükselen) sâbit dağlar yaptı; ve orada bereketler meydana getirdi ve orada (rızıklarını) araştıran kimseler için birbirine eşit dört gün içinde(dört devrede) gıdâlarını takdir buyurdu.
İbni Kesir = O; yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler yarattı. Ve onda arayanlar için dört beşit gıdalar takdir etti.
Kadri Çelik = O, yeryüzünün üstüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve onda tam dört günde dileyenler (canlılar) için eşit bir şekilde rızıklar takdir etti.
Muhammed Esed = O, (arzı yarattıktan sonra,) üzerine (kuleler gibi) sarsılmaz dağlar yerleştirdi, ona (sayısız) nimetler bağışladı ve oradaki geçim araçlarını onları arayanlar arasında eşit şekilde paylaştırdı; (ve bütün bunları) dört evrede (yarattı).
Mustafa İslamoğlu = O ars üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdi ve ona bereket bahşetti; dahası oranın besinlerini, ora sakinlerinden talep edenler arasında dengeli bir biçimde takdir etti: (bütün bunlar) dört evrede gerçekleşti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve orada, onun üstünde sabit dağlar yaptı ve orada bereketler vücuda getirdi, araştıranlar için müsâvi olmak üzere onun azıklarını dört gün içinde takdir buyurdu.
Ömer Öngüt = O, yeryüzüne sâbit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler yarattı. Orada araştırıp soranlar için, rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip düzene koydu.
Şaban Piriş = Dünya üzerinde sabit dağlar var etmiş ve onları bereketlendirmiştir. Arayanlar için orada, eksiksiz olarak, dört günde/mevsimde gıdalar takdir etti.
Sadık Türkmen = (yeryüzüne) üstünden ağır baskılar/sabit dağlar yarattı ve orada bereketler/çok verimli gıdalar yarattı. Ve orada gıdalarını tam dört gün(mevsim)de takdir etti; arayıp soran(çalışan)lar için!
Seyyid Kutub = Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Onda bereketler yarattı ve orada rızıklarını arayanlar için dört günde düzene koydu.
Suat Yıldırım = O, yerin üstünde yüce dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada ihtiyaç sahipleri için gıdalarını, bitkilerini ve ağaçlarını tam dört günde takdir etti, düzenledi.
Süleyman Ateş = Arza, üstünden ağır baskılar (sağlam dağlar) yaptı. Onda bereketler yarattı ve onda arayıp soranlar için gıdalarını (bitkilerini ve ağaçlarını) tam dört günde takdir etti (düzene koydu).
Tefhim-ul Kuran = Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti.
Ümit Şimşek = O, dört günde yerin üstünde sabit dağlar yarattı, onu bereketli hale getirdi ve rızık arayanlar için azıklarını ihtiyaca uygun şekilde takdir etti.
Yaşar Nuri Öztürk = O, yeryüzüne, denge ve dayanıklık sağlayan dağları üstünden yerleştirdi. Onda bereketlere vücut verdi. Ve onda, azıklarını dört günde takdir edip düzenledi. İsteyip duranlar için eşit miktarda olmak üzere...
İskender Ali Mihr = Ve orada, onun üzerinde sabit dağlar oluşturdu. Ve orayı bereketli kıldı. Orada (arzda) bulunanların besinlerini (rızıklarını), dileyenler için eşit olarak dört günde takdir etti.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzündeki dağları arzın üzerine yerleştirmiş, yeryüzünde pek çok bereketli rızıklar var etmiş ve dört günde, yeryüzünde bulunanlar için vakitlerini[1] planlamıştır. (Bu bilgiler) araştırıp soranlar için böyledir.
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ
Fussilet / 11 -
Summestevâ iles semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ(kerhen), kâletâ eteynâ tâiîn(tâiîne).
Diyanet İşleri = Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra bir duman halinde olan göğü yaratmayı hükmetmiştir de ona ve yeryüzüne, dileyerek dilemeyerek meydana gelin demiştir, ikisi de, dileyerek geldik demişlerdir.
Abdullah Parlıyan = Ve sonra da gaz ve duman halinde bulunan göğü yaratmaya yöneldi ve “Gönüllü veya gönülsüz emrime uyun!” dedi. Yer ve gök ikisi birden “Gönüllü, isteyerek ve itaat ederek geldik” dediler, yani “Hakkımızda koyduğun, her türlü kanun ve nizama uyacağız!” diyerek itaat edeceklerini bildirdiler.
Adem Uğur = Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.
Ahmed Hulusi = Sonra duhan (şekillenmemiş fıtrî benlik) hâlindeki semâya (bir kısım Esmâ mânâlarını açığa çıkarmak suretiyle) yerleşerek, ona (şuura) ve arza (bedene) dedi ki: "İsteyerek yahut zorunlu olarak gelin (Esmâ'mın gereğini açığa çıkarın) ikiniz!" İkisi dediler ki: "İsteyerek, itaat ediciler olarak geldik!"(Esmâ özellikleriyle oluşmuş bulunan beyinde semâ = düşünsel boyut ve arz = bedensel organlar boyutu, ikisi de Esmâ özellikleri açığa çıkışına itaat edici oldu. )
Ahmet Tekin = Sonra gaz halinde olan göğe yönelerek, çekimini tesis edip dengesini sağladı, hükümranlığını kurdu. Göğe ve yer küreye:'İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin, kurduğum düzene dahil olun' buyurdu. Onlar: 'İsteyerek geldik' dediler.
Ahmet Varol = Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yere: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. Onlar: 'İsteyerek geldik' dediler.
Ali Bulaç = Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Sonra (Allah), buhar halinde olan göğü yaratmayı kasd etti de ona ve arza: “-İkiniz de istiyerek veya istemiyerek gelin meydana çıkın.” dedi. Onlar da: “-Biz istiyerek geldik.” dediler. (Allah’ın emrine boyun eğdiler).
Ali Ünal = Ve (ilim, irade, kudret ve inayetini) bir gaz bulutu halindeki göğe yöneltti de, göğe ve yere “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa gelin!” buyurdu. Onlar, “Gönüllü olarak geldik ve emrine boyun eğdik!” dediler.
Bayraktar Bayraklı = “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, göğe ve yerküreye, “İsteyerek veya istemeyerek, geliniz!” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.
Bekir Sadak = Sonra, duman halinde bulunan goge yoneldi, ona ve yeryuzune: «Isteyerek veya istemiyerek buyruguma gelin» dedi. Ikisi de : «Isteyerek geldik» dediler.
Celal Yıldırım = Sonra gaz halinde (veya duman halinde) bulunan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne, ister istemez gelin, buyurdu. İkisi de «İsteyerek, boyun eğerek geldik» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Sonra (iradesi) duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne: “İkinizde İsteyerek veya istemeyerek (varlık alanına) gelin” buyurdu. O ikisi de, “İsteyerek geldik” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: 'İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin' dedi. İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler.
Diyanet Vakfi = Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de «İsteyerek geldik» dediler.
Edip Yüksel = Sonra duman halindeki göğe yönelerek ona ve yere, 'İsteyerek veya istemeyerek (kaostan çıkıp) gelin,' dedi. Onlar da, 'İsteyerek geldik,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra Semaya doğruldu da o bir dumanken ona ve Arza gelin, ikiniz de ister istemez, dedi: geldik istiye istiye dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra göğe doğruldu da o bir duman iken ona ve yere: «İkiniz de ister istemez gelin!» dedi. İkisi de: «isteye isteye geldik.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: «İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin.» dedi. Her ikisi de: «İsteyerek geldik» dediler.
Gültekin Onan = Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (itaat ederek) geldik" dediler.
Harun Yıldırım = Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.
Hasan Basri Çantay = Sonra (irâdesi) göğe — ki, o bir buhaar haalinde idi — doğruldu da ona ve arza «ikiniz de ister istemez gelin» buyurdu. Onlar da «İsteye isteye geldik» dediler.
Hayrat Neşriyat = Sonra duman hâlinde bulunan göğü kasdetti de ona ve yere: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi. (İkisi de:) 'İtâat edenler olarak geldik!' dediler.
İbni Kesir = Sonra göğe yöneldi ki; o, duman halindeydi. Ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek ikiniz de gelin. İkisi de dediler ki: İsteyerek geldik.
Kadri Çelik = Sonra, kendisi duman (gaz) halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de “İsteyerek (itaat ederek) geldik” dediler.
Muhammed Esed = Ve O, (sadece) duman halinde olan göklere şekil verdi; onlara ve arza, "İkiniz de isteyerek yahut istemeden (varlık alanına) gelin!" diye buyurdu. İkisi birden: "Peki, boyun eğerek geliriz!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = Dahası, O duman halindeki göğü şekillendirdi; ona ve arza: "Her ikiniz, isteyerek ya da istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!" dedi. İkisi birden "Bizler boyun eğerek (varlık sahnesine) geldik!" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra göğe, o bir duman halinde iken teveccüh etti. Sonra ona ve yer için buyurdu ki: «İsteyerek veya istemeyerek geliniz». Onlar da, «İsteyiciler olarak geldik,» dediler.
Ömer Öngüt = Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi. Göğe ve yere: "İsteyerek veya istemeyerek ikiniz de gelin!" buyurdu. İkisi de: "İsteyerek geldik. " dediler.
Şaban Piriş = Sonra gaz halinde bulunan göğe yöneldi ve dünya ile göğe: -İsteyerek ya da istemeyerek gelin! dedi. Onlar da: -İsteyerek geldik, dediler.
Sadık Türkmen = Aynı zamanda bir duman/gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona (göğe) ve yere buyurdu: “İsteyerek veya istemeyerek, gelin!” (Onların ikisi de) ‘bizler boyun eğerek/isteyerek geldik’ dediler.
Seyyid Kutub = Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: «İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin» dedi. «İsteyerek geldik» dediler.
Suat Yıldırım = Sonra iradesi bir gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: "İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin!" Onlar da: "Gönüllü olarak geldik." dediler.
Süleyman Ateş = Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: "İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin" dedi. "İsteyerek (buyruğuna) geldik." dediler.
Tefhim-ul Kuran = Sonra, kendisi duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: «İsteyerek veya istemeyerek gelin.» İkisi de: «İsteyerek (itaat ederek) geldik» dediler.
Ümit Şimşek = Bundan başka, duman halindeki göğe yöneldi ve hem ona, hem de yeryüzüne 'İsteseniz de, istemeseniz de gelin' buyurdu. İkisi de 'İsteyerek geldik' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra buhar/duman halindeki göğe yöneldi de ona ve yerküreye şöyle seslendi: "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" Onlar şöyle dediler: "İsteyerek geldik!"
İskender Ali Mihr = Sonra duman halinde olan semaya yöneldi. Sonra da ona (semaya) ve arza: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” dedi. İkisi de: “İsteyerek geldik.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Sonra, duman halindeki göğü yöneldi, göğe ve yere “İkinizde isteyerek veya istemeyerek bana gelin (itaat edin)” dedi. İkisi de “İsteyerek, gönülden itaat ederek geldik” dediler.
فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Fussilet / 12 -
Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Diyanet İşleri = Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken onları yedi gök olarak iki günde yaratmış ve her göğe yapacağı işi vahyetmiştir. Ve dünyâ göğünü kandillerle bezedik ve koruduk; işte bu, üstün olan ve her şeyi bilen mâbûdun takdîridir.
Abdullah Parlıyan = Ve onları iki zamanda yedi gök olarak yarattı, her göğe kendi görevini bildirdi. Biz, dünya göğünü kandiller gibi yıldızlarla süsledik ve koruduk. İşte bu çok üstün, çok güçlü herşeyi bilen Allah'ın ortaya koyduğu kanunudur.
Adem Uğur = Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir.
Ahmed Hulusi = Böylece onları iki süreçte yedi semâ (yedi Bilinç {Nefs} mertebesi) olarak hükmetti ve her semâda onun işlevini vahyetti! Dünya semâsını (en yakın semâyı) (Bi-)mesabîh (aydınlatıcılar - fikirler) ile süsledik ve hıfzettik Aziyz, Aliym'in takdiridir bu!
Ahmet Tekin = Onları iki günde, iki devirde sağlam yedi göğe tamamladı. Her gökte cereyan edecek işleri planlayıp, programlayıp işlevlerini yükledi, vahyile bildirdi.Dünya semasını parlayan yıldızlarla süsledik. Korumaya da aldık. Bu, kudretli, hükümran olan, her şeyi bilen Allah’ın planlaması, tayini, tesbiti ve takdiridir.
Ahmet Varol = Böylece onları iki günde yedi gök olarak belirledi ve her göğe emrini vahyetti. En yakın göğü de kandillerle donattık ve korumaya aldık. Bu, güçlü ve alim olanın düzenlemesidir.
Ali Bulaç = Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir.
Ali Fikri Yavuz = Böylece gökleri, yedi kat gök olarak iki günde yarattı: (Arzın yaratılışı gün, içindekilerin gün, göklerin gün ki, altı gün eder). Bir de her gök ehline (meleklerine, orada olacak hadiselerin) emrini vahy etti. Biz dünya göğünü de kandillerle (yıldızlarla) donattık, onu (afetlerden) koruduk. İşte bu, Azîz, Alîm olan Allah’ın takdiridir.
Ali Ünal = Bunun üzerine O da, (göğün yerinde bulunan gaz bulutlarını) iki gün içinde yedi gök olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendine ait işi vahyetti. Ve Biz, (yere) en yakın (görünen) dünya semasını lambalarla (yıldızlarla) süsledik ve (çökmeye, yıkılmaya, bir de sema ehlinin konuşmalarını dinlemeye teşebbüs eden şeytanlara karşı) koruma altına aldık. Bütün bunlar, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip,) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)in takdiridir.
Bayraktar Bayraklı = Böylece onları, iki evrede yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti/öğretti. Biz, yakın/dünya göğünü kandillerle/ışık saçan cisimlerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, gücü sonsuz ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Bekir Sadak = Allah, bunun uzerine, iki gun icinde yedi gok var etti ve her gogun isini kendisine bildirdi. Yakin gogu isiklarla donattik ve bozulmaktan koruduk. Iste bu, bilen, guclu olan Allah'in kanunudur.
Celal Yıldırım = Ve sonra onları iki gün (iki devir)de yedi gök şeklinde yerine getirip oluşturdu. Ve her göğe işini vahyetti (yaratıldığı gayeyi, bağlı bulunduğu kanunu bildirdi). Dünya'yı (veya en yakın semayı) kandillerle süsledik ve onu (düzensizlikten) koruduk. Bu, O çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilenin takdiridir.
Cemal Külünkoğlu = Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe kendi işlevini yükledi. Biz, yere en yakın olan gökleri kandillerle süsledik ve onları bozulup yıkılmaktan koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve (her şeyi) hakkıyla bilen Allah'ın takdiridir.
Diyanet İşleri (eski) = Böylece onları, iki gün içinde yedi göğe tamamladı ve her göğün işini kendisine bildirdi. Yakın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan koruduk. İşte bu, bilen, güçlü olan Allah'ın kanunudur.
Diyanet Vakfi = Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir.
Edip Yüksel = Böylece onları iki günde yedi gök olarak tamamladı ve her göğe özel yasaları bildirdi. Ve biz en aşağıdaki göğü ise lambalarla ve koruma sistemiyle donattık. Bu, Üstün ve herşeyi Bilen'in planıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu suretle onları iki günde yedi Sema olmak üzere yerine koydu ve her Semada ona aid emrine vahiy verdi ve dünya Semayı kandillerle donattık ve hıfzettik, işte bu hep o azîz, alîmin takdiridir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böylece onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu ve her gökte (bulunan meleklere) işlerine ait emrini vahyetti. Dünya gökyüzünü kandillerle donattık ve koruduk, işte bu, hep o çok güçlü ve herşeyi bilenin takdiridir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Gültekin Onan = Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe buyruğunu vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir.
Harun Yıldırım = Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir.
Hasan Basri Çantay = Bu suretle onları yedi gök olmak üzere iki günde vücûda getirdi. Her gökde ona âid emri vahyetdi. Dünyâ göğünü de kandillerle donatdık. (Onu âfetlerden) koruduk. İşte (bütün) bu (nlar), O mutlak kaadir, O her şeyi hakkıyle bilen (Allah) ın takdiridir.
Hayrat Neşriyat = Böylece onları iki günde (iki devrede) yedi (kat) semâ olarak hükmetti ve her semâda (bulunanlara kendilerine âid) vazîfesini vahyetti (ona ilhâm etti). Dünya semâsını da kandillerle (yıldızlarla) süsledik. (Ve yıkılmaktan ve şeytanların kulak hırsızlığından)koruyarak (muhâfaza ettik). Bu, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi bilen Allah)’ın takdîridir.
İbni Kesir = Böylece iki gün içerisinde yedi gök var etti. Ve her göğün işini kendisine bildirdi. Biz; dünya semasını ışıklarla donattık, koruduk. İşte bu; Aziz, Alim'in takdiridir.
Kadri Çelik = Böylelikle onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip donattık ve koruduk. İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilenin takdiridir.
Muhammed Esed = Ve onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe kendi işlevini yükledi. Biz, yere en yakın olan gökleri ışıklarla süsledik. Ve onları emniyetli kıldık: İşte bu, Kudret Sahibi ve Her şeyi Bilen'in takdiridir.
Mustafa İslamoğlu = Derken onları iki aşamada yedi gök olarak var etti, her bir göğe kendi görev yasasını yükledi. Nihayet Biz en yakın göğü ışıklarla süsledik ve bir güvenlik sistemi oluşturduk: İşte bu her şeyi bilen, her işi mükemmel olan Allah'ın takdiridir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onları yedi gök olmak üzere iki günde tamamladı ve her gökte ona ait emri vahyeyledi ve dünya göğünü de kandillerle süsledik ve muhafaza kıldık. İşte bu, azîz, alîm (olan Allah)'ın takdiridir.
Ömer Öngüt = Bunun üzerine iki gün içerisinde onları yedi gök olarak yarattı. Ve her gökte oranın işini bildirdi. Biz dünya göğünü kandillerle donattık, ziynetlendirdik ve koruduk. İşte bu, Azîz ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Şaban Piriş = Onları yedi gök olarak iki günde varedip, her bir göğe kendi işini bildirdi. Dünya göğünü ise koruduk ve yıldızlarla süsledik. İşte bu, her şeye Hakim ve Bilen’in takdiridir.
Sadık Türkmen = Böylece onları, iki evrede/günde (geceli gündüzlü dönerli) yedi gök olarak yaptı ve her bir göğe emrini/görevini/vazifesini vahyetti. Biz (dünya seması olan) yakın göğü de yıldızlarla süsledik ve onu (dünyayı yıldızlarla) koruduk. İşte bu; üstün, bilen Allah’ın takdiridir.
Seyyid Kutub = Böylece onları, iki gün içinde yedi gök var etti ve her göğün görevini vahyetti. Yakın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan koruduk. İşte bu bilen, güçlü olan Allah kanunudur.
Suat Yıldırım = Derken, iki gün içinde, gökleri yedi kat olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle, yıldızlarla süsledik, bozulup yıkılmaktan koruduk. İşte bu, azîz ve alîm (üstün kudret sahibi, her şeyi en mükemmel tarzda bilen Allah)’ın takdiridir.
Süleyman Ateş = Böylece onları, iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini (kanunlarını) vahyetti. Biz, en yakın göğü lambalarla ve koruma ile (koruyucu güçlerle) donattık. İşte bu, o güçlü, bilen (Allâh)ın takdiridir.
Tefhim-ul Kuran = Böylelikle onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu üstün ve güçlü olan, bilen (Allah')ın takdiridir.
Ümit Şimşek = Onların hepsini yedi gök olarak iki günde yarattı ve herbir göğe görevlerini bildirdi. Dünya semâsını da kandillerle süsledik ve güvenli kıldık. Bu, kudreti herşeye üstün olan, ilmi herşeyi kuşatan Allah'ın çizdiği kaderdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Böylece onları, iki günde yedi gök halinde takdir edip her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti. Ve biz, arza en yakın göğü kandillerle ve bir korumayla donattık. İşler bunlar Azîz ve Alîm olanın takdiridir.
İskender Ali Mihr = Böylece onları iki günde yedi kat gök olarak kaza etti (yarattı, tamamladı). Her gök katına kendi emrini vahyetti. Ve dünya semasını kandillerle muhafaza ederek süsledik. İşte bu, Azîz ve Alîm olan (Allah’ın) takdiridir.
İlyas Yorulmaz = İki günde, göklerde yedi semanın var olasına hüküm verdi ve her bir semaya görevlerini yükledi. Dünyanın gökyüzünü lambalarla (güneş, ay ve yıldızlarla) kıyamete kadar onların yerini muhafaza ederek süsledi. Bunlar her şeyi bilen ve her şeye gücü yetenin planlamasıdır.
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِّثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ
Fussilet / 13 -
Fe in a’radû fe kul enzertukum sâıkaten misle sâıkati âdin ve semûd(semûde).
Diyanet İşleri = Eğer yüz çevirirlerse, onlara de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd kavimlerini çarpan yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyardım.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Yüz çevirirlerse artık de ki: Sizi, Âd ve Semûd'un uğradıkları helâk edici azâba benzer bir azapla korkutmadayım.
Abdullah Parlıyan = Bunca gerçeklere rağmen, onlar yine de yüz çevirirlerse de ki: Sizi Âd ve Semûd'un uğradıkları helak edici azaba benzer bir azapla uyarmaktayım.
Adem Uğur = Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Ad ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum!
Ahmed Hulusi = Eğer yüz çevirirlerse, de ki: "Sizi, Ad ve Semud'un yıldırımı benzeri bir yıldırım ile uyarıyorum!"
Ahmet Tekin = Eğer indirilen âyetlere imandan yüz çevirirler, tebliği engelleme tedbirleri alırlarsa:'Sizi, Âd ve Semûd yıldırımına benzer bir yıldırımın çarpmaması için uyarıyorum' de.
Ahmet Varol = Eğer yüz çevirirlerse de ki: 'Ben sizi Ad ve Semud'un yıldırımları gibi bir yıldırımla uyardım. [1]
Ali Bulaç = Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse, artık de ki: "Ben sizi, Ad ve Semud (kavimlerinin) yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, bu beyandan sonra Mekke kâfirleri Allah’a ve Peygamberine iman etmekten yine) yüz çevirirlerse, de ki: “- Sizi, Âd ve Semûd’un şiddetli azabı gibi bir azabla korkutuyorum.”
Ali Ünal = (Böyle bir Allah’a davetten) halâ yüz çeviriyorlarsa, onlara de ki: “Sizi, Âd ve Semûd halklarını yıldırım gibi çarpan bir cezanın sizi de çarpabileceği gerçeğine karşı uyarıyorum.”
Bayraktar Bayraklı = Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Ben, ‘Âd ve Semûd toplumlarını helâk eden yıldırıma benzer bir yıldırımla sizi uyarıyorum.”
Bekir Sadak = Eger yuz cevirirlerse onlara de ki: «Iste sizi, Ad ve Semud'un basina gelen yildirima benzer bir azap ile uyardim.»
Celal Yıldırım = Buna rağmen yüzçevirirlerse, de ki: Âd ve Semûd'a düşen yıldırımın benzeri bir yıldırımla sizi uyardım.
Cemal Külünkoğlu = Eğer yüz çevirirlerse, onlara de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd kavimlerini çarpan yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyardım!”
Diyanet İşleri (eski) = Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki: 'İşte sizi, Ad ve Semud'un başına gelen yıldırıma benzer bir azap ile uyardım.'
Diyanet Vakfi = Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Âd ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum!
Edip Yüksel = Yüz çevirirlerse de ki, 'Sizi Ad ve Semud yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine yine başlarını çevirirlerse o vakıt de ki: size Ad ve Semûd saıkası gibi bir saıka haber veriyorum
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine yine başlarını çevirirlerse, o zaman de ki: «Size Ad ve Semud'u (çarpan) yıldırım gibi bir yıldırım haber veriyorum.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse de ki: «Ben sizi Âd ve Semud'un başına gelen yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyardım.»
Gültekin Onan = Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse, artık de ki: "Ben sizi, Ad ve Semud (kavimlerinin) yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım."
Harun Yıldırım = Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Ad ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum!
Hasan Basri Çantay = Eğer onlar (bu beyandan sonra yine îmandan) yüz çevirirlerse de ki: «Aad ve Semud (u çarpan) yıldırım gibi size de bir azâbı (n gelib çatabileceğini) hatırlatırım».
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık de ki: '(Ben) sizi Âd ve Semûd’un (başına gelen) yıldırımları gibi bir yıldırım (azâbıy)la korkuttum!'
İbni Kesir = Eğer yüz çevirecek olurlarsa; Ad ve Semud'un yıldırımına benzer bir yıldırımla sizi uyarırım, de.
Kadri Çelik = Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse, artık de ki: “Ben sizi, Ad ve Semud (kavimlerini çarpan) yıldırım gibi bir yıldırımla uyarıp korkutuyorum.”
Muhammed Esed = (Bütün bu kozmik gerçeklere rağmen) onlar yine de yüz çevirirlerse de ki: "Sizi, 'Ad ve Semud (kabilelerinin başına düşen) yıldırımlara benzer bir yıldırıma karşı uyarıyorum!"
Mustafa İslamoğlu = Bu (cömertliğimize) rağmen yüz çevirirlerse, de ki: "Sizi Ad ve Semud'u çarpan yıldırıma benzer bir (bela) yıldırımıyla uyarıyorum!"
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi onlar eğer yüz çevirirlerse o vakit de ki: «Ben sizi Âd ve Semûd yıldırımı gibi bir yıldırım ile korkutmuş bulunmaktayım.»
Ömer Öngüt = Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki: "İşte sizi Âd ve Semud'un başına gelen yıldırıma benzer bir yıldırım (azabı) ile uyardım. "
Şaban Piriş = Eğer yüz çevirirlerse, onlara de ki: -Sizi, Ad ve Semûd’un yıldırımına benzer bir yıldırımla uyardım.
Sadık Türkmen = (bütün bu kozmik gerçeklere rağmen) onlar yine de yüz çevirirlerse, de ki: “Ben sizi, Âd Kavmini ve Semud Kavmini çarpan, yıldırıma benzer bir yıldırım ile uyardım!”
Seyyid Kutub = Eğer yüz çevirirlerse de ki: «Ben sizi Ad ve Semud kavimlerinin başlarına gelen yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyardım.»
Suat Yıldırım = Eğer yüz çevirirlerse sen şöyle de: "Ben, sizi Âd ve Semûd halklarını çarpan kasırga gibi bir kasırganın geleceğini bildirerek uyarıyorum."
Süleyman Ateş = Eğer yüz çevirirlerse, de ki: "Ben sizi 'Âd ve Semûd'un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyardım."
Tefhim-ul Kuran = Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse, artık de ki: «Ben sizi, Ad ve Semûd (kavimlerinin) yıldırımına benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum.»
Ümit Şimşek = Yüz çevirecek olurlarsa, sen de ki: Ben sizi Âd ve Semud'un başlarına gelen azabın benzeri bir azapla uyarmış bulunuyorum.
Yaşar Nuri Öztürk = Yüz çevirirlerse şöyle de: "Sizi, Âd ve Semûd'a çarpan yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyarıyorum."
İskender Ali Mihr = Eğer hâlâ yüz çevirirlerse, o taktirde de ki: “Adn ve Semud’un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi uyardım.”
İlyas Yorulmaz = Bu bilgilerden ve hatırlatmalardan yüz çevirirlerse onlara deki “Ben, Ad ve Semud kavminin haberleri yokken aniden başlarına gelen felaketin bir benzerinin, aniden başınıza gelebilecek bir felaket ile sizi uyarıyorum. ”
إِذْ جَاءتْهُمُ الرُّسُلُ مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ قَالُوا لَوْ شَاء رَبُّنَا لَأَنزَلَ مَلَائِكَةً فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ
Fussilet / 14 -
İz câethumur rusulu min beyni eydîhim ve min halfihim ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), kâlû lev şâe rabbunâ le enzele melâiketen fe innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Diyanet İşleri = Hani onlara peygamberler önlerinden ve arkalarından gelmiş, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” demişler, onlar da, “Eğer Rabbimiz dileseydi (Peygamber olarak) melekler indirirdi. Bu sebeple, biz sizinle gönderilenleri inkâr ediyoruz” demişlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani onlara, kendilerinden önce de, kendilerinden sonra da peygamberler gelmişti de Allah'tan başkasına kulluk etmeyin demişlerdi. Onlar, Rabbimiz dileseydi demişlerdi, melekler indirirdi elbette, biz, gerçekten de sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr etmedeyiz.
Abdullah Parlıyan = Hani onlara kendilerinden önce de, kendilerinden sonra da peygamberler gelmişti de; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin” demişlerdi, onlar da: “Eğer Rabbimiz sizin söylediklerinize inanmamızı dileseydi, mesajının tebliğcisi olarak, melekler gönderirdi. Bakın işte biz, getirdiğiniz şeylerin hepsini inkâr ediyoruz” dediler.
Adem Uğur = Peygamberler onlara: Önlerinden ve arkalarından gelerek Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, dedikleri zaman, "Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz" demişlerdi.
Ahmed Hulusi = Hani onlara Rasûlleri önlerinden (bildiklerine dayanarak) ve arkalarından (bilmediklerini bildirerek) gelip: "Başkasına tapınmayın; sadece Allâh'a kulluk, ibadet edin!" (dedi). . . Onlar da dediler ki: "Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekler inzâl ederdi. . . Zaten biz, kendisi ile irsâl olunduğunuz şeyi (hakikat bilgisini) inkâr edenleriz. "
Ahmet Tekin = Rasuller onlara, önlerinden, arkalarından gelerek, bilgi alanları içinde, kavrama alanları dışındaki konularda konuşarak, açıklamalar yaparak:'Allah’tan başkasını ilâh tanımayın, başkasına kulluk ve ibadet etmeyin' dedikleri zaman:'Rabbimizin sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı elbette melekler indirirdi. Onun için, biz sizin özgürce tebliğ ile görevlendirildiğiniz dini kabul etmiyoruz, inkâr ediyoruz.' dediler.
Ahmet Varol = Onlara: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' diye önlerinden ve arkalarından peygamberler gelince dediler ki: 'Allah dileseydi melekler indirirdi. Biz sizinle gönderileni inkar ediyoruz.'
Ali Bulaç = Onlara "Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye önlerinden ve arkalarından elçiler gelince, dediler ki: "Eğer dileseydi Rabbimiz melekler indirirdi. Bundan dolayı biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edicileriz."
Ali Fikri Yavuz = Âd ve Semûd kavmine, Allah’dan başkasına tapmayın diye, her taraftan peygamberler geldiği vakit, onlar şöyle dediler: “- Eğer Rabbimiz dileseydi, muhakkak melekler indirirdi, (siz ise bizim gibi insanlarsınız, peygamber olamazsınız). Onun için biz sizinle gönderilen şeylere inanmayız.”
Ali Ünal = Rasûller, onlara bütün meşrû vasıtaları kullanarak ve gerçeğin bütün delillerini sunarak (şu mesajı ilettiler): “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin!” Onlar ise, “Eğer Rabbimiz (bize rasûller göndermeyi ve onlarla bizi uyarmayı) dileseydi, muhakkak melekler indirirdi. Öyle yapmadığına göre, biz de sizinle gönderildiğini iddia ettiğiniz her şeyi ret ve inkâr ediyoruz.” diye karşılık verdiler.
Bayraktar Bayraklı = O vakit onlara, önlerinden ve arkalarından peygamberler gelmiş, “Allah'tan başkasına kulluk etmeyiniz” demişlerdi. Onlar da, “Eğer Rabbimiz dileseydi bize melekler gönderirdi. Biz, sizinle gönderilenleri inkâr ediyoruz” demişlerdi.
Bekir Sadak = Onlara, onlerinden, artlarindan, her yonden: «Allah'tan baskasina kulluk etmeyin» diyen peygamberler gelmisti: «Eger Rabbimiz boyle bir sey dileseydi melekler indirirdi. Dogrusu sizinle gonderileni inkar ederiz» demislerdi.
Celal Yıldırım = Hani onlara peygamberler, önlerinden arkalarından gelmişti de ancak Allah'a kulluk edin (demişlerdi). Onlar ise, «eğer Rabbimiz dile seydi melekleri indirirdi. Bu bakımdan biz elbette sizinle gönderilen şeyi inkâr edenleriz!» demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin!” diyerek önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği zaman: “Rabbimiz dileseydi (bize) melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” demişlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara, önlerinden, artlarından, her yönden: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' diyen peygamberler gelmişti: 'Eğer Rabbimiz böyle bir şey dileseydi melekler indirirdi. Doğrusu sizinle gönderileni inkar ederiz' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = Peygamberler onlara: Önlerinden ve arkalarından gelerek Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, dedikleri zaman, «Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz» demişlerdi.
Edip Yüksel = Onlara, 'ALLAH'tan başkasına tapmayın,' diye önlerinden ve arkalarından elçiler gitmişti. Onlar ise, 'Rabbimiz dileseydi bir melek indirebilirdi. Bundan ötürü sizin getirdiğiniz mesaja inanmıyoruz,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlara Allahdan başkasına tapmayın diye Resuller önlerinden ve arkalarından geldiği vakıt, «rabbımız dilese idi Melâike gönderirdi, onun için biz sizin gönderildiğiniz şeylere inanmayız» dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara: «Allah'tan başkasına tapmayın!» diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği zaman «Rabbimiz dileseydi, melekler gönderirdi. Onun için biz sizin gönderildiğiniz şeylere inanmayız!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği zaman: «Eğer Rabbimiz dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeylere inanmayız.» dediler.
Gültekin Onan = Onlara "yalnızca Tanrı'ya kulluk edin" diye önlerinden ve arkalarından elçiler gelince, dediler ki: "Eğer dileseydi rabbimiz melekler indirirdi. Bundan dolayı biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız."
Harun Yıldırım = Peygamberler onlara: Önlerinden ve arkalarından gelerek Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, dedikleri zaman, "Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz" demişlerdi.
Hasan Basri Çantay = Onlara «Allahdan başkasına tapmayın» diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği vakit dediler ki: «Eğer Rabbimiz dileseydi elbette (üstümüze) melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeylere küfredicileriz».
Hayrat Neşriyat = O vakit onlara: 'Allah’dan başkasına kulluk etmeyin!' diye, önlerinden ve arkalarından peygamberler gelmişti. (Onlar:) 'Eğer Rabbimiz (peygamber göndermek)isteseydi, elbette melekleri indirirdi; onun için doğrusu biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edicileriz!' dediler.
İbni Kesir = Onlara; Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiğinde demişlerdi ki: Şayet Rabbımız dileseydi; elbette melekler indirirdi. Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkar ederiz.
Kadri Çelik = Onlara, “Yalnızca Allah'a kulluk edin” diye önlerinden ve arkalarından peygamberler gelince dediler ki: “Eğer dileseydi Rabbimiz, melekler indirirdi. Bundan dolayı biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkârcılarız.”
Muhammed Esed = Hani, onlara (Allah'ın) elçileri gelmişti ve önlerine serilmiş olanla (halen) bilgi ve kavrayış alanlarının dışında tutulan hakkında konuşmuşlardı, (ve onlara): "Yalnız Allah'a kulluk edin!" (diye çağrıda bulunmuşlardı). Onlar, "Eğer" demişlerdi, "Rabbimiz (sizin söylediklerinize inanmamızı) dileseydi, (mesajının tebliğcisi olarak) melekler gönderirdi. Bakın işte biz, getirdiğiniz(i iddia ettiğiniz) şeyde bir gerçek payı bulunduğunu inkar ediyoruz!"
Mustafa İslamoğlu = Hani elçiler onlara önlerinden ve arkalarından gelerek "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin!" demişlerdi. Onlar, "Rabbimiz (böyle bir şey) isteseydi, kesin melekleri indirirdi; şu halde biz, sizinle gönderildiğini (söylediğiniz) şeyleri ısrarla reddediyoruz" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara, peygamberler, «Allah'tan başkasına tapmayın» diye önlerinden ve arkalarından geldiği vakit dediler ki: «Eğer Rabbimiz dilemiş olsa idi elbette melekleri indirmiş, olurdu. Binaenaleyh şüphe yok ki, biz sizin kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkar edicileriz.»
Ömer Öngüt = Onlara: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. " diye önlerinden ve arkalarından peygamberler gelmişti. "Şayet Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi. Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz. " demişlerdi.
Şaban Piriş = Onlara peygamberleri “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin” diye önlerinden ve arkalarından geldiği zaman: Rabbimiz isteseydi melekleri gönderirdi. Bunun için biz sizin gönderildiğinize inanmıyoruz, demişlerdi.
Sadık Türkmen = Hani onlara önlerinden ve arkalarından; “Yalnız Allah’a kulluk edin” diye elçiler geldiği vakit dediler ki: “Eğer Rabbimiz dileseydi, elbette melekler indirirdi! Şüphesiz biz, sizin gönderildiğiniz şeyi, inkâr edicileriz.”
Seyyid Kutub = Onlara «Allah'tan başkasına kulluk etmeyin» diyerek önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği vakit, «Rabb'imiz dileseydi melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz» demişlerdi.
Suat Yıldırım = Kendilerine önlerinden, arkalarından resullerimiz: "Allah’tan başkasına sakın ibadet etmeyiniz!" dediklerinde onlar: "Rabbimiz dileseydi, üstümüze melekler indirirdi. Böyle olunca biz, sizinle gönderilen şeylerin hepsini inkâr ettik!" dediler.
Süleyman Ateş = Onlara: "Yalnız Allah'a kulluk edin!" diye önlerinden ve arkalarından elçiler gelmişti. "Rabbimiz dileseydi, melekler indirirdi. Biz sizinle gönderilen mesajı tanımıyoruz." dediler.
Tefhim-ul Kuran = Onlara «Yalnızca Allah'a kulluk edin» diye önlerinden ve arkalarından peygamberler gelince, dediler ki: «Eğer dileseydi Rabbimiz melekler indirirdi. Bundan dolayı biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeye (karşı) küfredenleriz.»
Ümit Şimşek = Onlara peygamberler gelmiş ve kendilerine her yönden yaklaşarak 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' demişlerdi. Onlar ise 'Rabbimiz dileseydi bize melek indirirdi; sizinle gönderileni biz inkâr ediyoruz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, resuller onlara önlerinden, arkalarından gelerek şöyle demişlerdi: "Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmeyin!" Şöyle cevap vermişlerdi: "Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz sizinle gönderileni tanımıyoruz."
İskender Ali Mihr = Onlara önlerinden ve arkalarından (kendilerinden önce ve sonra) Allah’tan başkasına kul olmamaları için resûller geldiği zaman dediler ki: “Eğer Rabbimiz dileseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Bu sebeple gerçekten biz, sizin, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.”
İlyas Yorulmaz = Allah dan başkasına kulluk etmeyesiniz diye, onlardan öncede ve onlardan sonrada elçiler gelmişti. Onlarda “Rabbimiz dileseydi, (sizi değil) bize melekleri elçi olarak gönderirdi. Biz kesinlikle sizinle gönderilmiş olanı (vahyi, kitabı) kabul etmeyip inkâr ediyoruz” dediler.
فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
Fussilet / 15 -
Fe emmâ âdun festekberû fîl ardı bi gayril hakkı ve kâlû men eşeddu minnâ kuvveh(kuvveten), e ve lem yerev ennellâhellezî halakahum huve eşeddu minhum kuvveh(kuvveten) ve kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Diyanet İşleri = Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Âd'a gelince: Gerçekten de yeryüzünde, haksız yere ululanmaya kalkıştılar ve kimdir dediler, bizden daha kuvvetli? Görmediler mi ki şüphe yok, onları halkeden Allah, onlardan da kuvvetlidir; ve onlar, delillerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Abdullah Parlıyan = Âd kavmine gelince, onlar gerçek olan herşeye karşı çıkarak yeryüzünde küstahça, böbürlenerek dolaştılar ve: “Bizden daha güçlü kim varmış?” dediler. Hayret, kendilerini yaratan Allah'ın daha güçlü olduğunu görmediler mi? Zaten onlar ayetlerimizi bile bile inkâr etmekteydiler.
Adem Uğur = Ad kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı.
Ahmed Hulusi = Ad'a (Hud'un kavmine) gelince, Hak'sız olarak arzda benlik tasladılar ve dediler ki: "Kuvvetçe bizden daha güçlü kimdir?". . . Görmediler mi ki kendilerini yaratmış olan Allâh, kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir! Bilerek (kasten) işaretlerimizi inkâr ediyorlardı! (Esmâ kuvvelerimizi vehmettikleri benliklerine ait sanıyorlardı. )
Ahmet Tekin = Âd kavmi, yeryüzünde hak etmediği halde, haksız yere büyüklük taslayıp serkeşlik ve zorbalık etti.'Bizden daha kuvvetli kim var?' dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın, kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi mûcizelerimizi bile bile inkâra devam ediyorlardı.
Ahmet Varol = Ad'a gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve: 'Bizden daha kuvvetli kim var?' dediler. Kendilerini yaratan Allah'ın, kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar ayetlerimizi de bile bile inkar ediyorlardı.
Ali Bulaç = Ad (kavmin)e gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki: "Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim ayetlerimizi (bilerek) inkar ediyorlardı.
Ali Fikri Yavuz = Sonra Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve şöyle dediler: “-Bizden daha kuvvetli kim var?” Onlar, kendilerinden daha kuvvetli olduğunu anlamadılar mı, (bunu düşünmediler mi?) Fakat onlar, âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Ali Ünal = Âd halkı, hiçbir gerçek ve hak–hukuk tanımadan ülkelerinde büyüklük tasladı ve hep zalimce davrandılar; “Var mı” dediler, “bizden daha güçlü–kuvvetlisi?” Oysa, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan çok daha güçlü olduğunu görmemişler miydi? Onlar, Bize işaret eden bütün deliller, gönderdiğimiz vahyî gerçekler karşısında bile bile diretiyorlardı.
Bayraktar Bayraklı = Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha kuvvetli kim vardır?” dediler. Kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.
Bekir Sadak = Ad milleti, yeryuzunde haksiz yere buyukluk taslamis, «Bizden daha kuvvetli kim vardir?» demisti. Onlar, kendilerini yaratan Allah'in onlardan daha kuvvetli oldugunu gormuyorlardi degil mi? Ayetlerimizi bile bile inkar ediyorlardi.
Celal Yıldırım = Âd kavmine gelince: Onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve «bizden daha güçlü kim vardır?» dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli kudretli olduğunu görmediler mi ? Zaten onlar âyetlerimizi bile bile inadla inkâr etmekteydiler.
Cemal Külünkoğlu = Ad kavmi, yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladı ve: “Bizden daha kuvvetli kim var?” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu (varlık âlemindeki eşyaya bakarak) görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi kasten inkâr ediyorlardı.
Diyanet İşleri (eski) = Ad milleti, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış, 'Bizden daha kuvvetli kim vardır?' demişti. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlardı değil mi? Ayetlerimizi bile bile inkar ediyorlardı.
Diyanet Vakfi = Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı.
Edip Yüksel = Ad'a gelince, onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve 'Bizden daha güçlü kim var?' dediler. Kendilerini yaratan ALLAH'ın onlardan daha güçlü olduğunu anlamadılar mı? Onlar ayet ve mucizelerimizi bilerek inkar ediyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra Âd, Arzda bigayri hakk kibirlenmek istediler ve bizden daha kuvvetli kim var? dediler, ya kendilerini yaratmış olan Allahın onlardan daha kuvvetli olduğunu bir düşünmediler de mi? Fakat âyetlerimizi inkâr ediyorlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra Ad (kavmi) yeryüzünde haksız yere kibirlenmek istediler ve: «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler. Ya kendilerini yaratmış olan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu bir düşünmediler de mi? Fakat ayetlerimizi inkar ediyorlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: «Bizden daha kuvvetli kim vardır?» dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Gültekin Onan = Ad (kavmin)e gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki: "Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Tanrı'yı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim ayetlerimizi inkar ediyorlardı.
Harun Yıldırım = Ad kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı.
Hasan Basri Çantay = Aad (kavmin) e gelince: Onlar yer (yüzün) de haksız yere büyüklük tasladılar ve «Kuvvetçe bizden daha güclü kimmiş?» dediler. Onlar kendilerini yaratıb durmakda olan Allâhı — ki O, bunlardan pek çok kuvvetlidir — hiç düşünmediler mi? Onlar bizim mu'cizelerimizi bilerek inkâr ediyorlar.
Hayrat Neşriyat = Ve Âd (kavmin)e gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar da: 'Kuvvetçe bizden daha çetin kim var?' dediler. Görmediler mi ki, şübhesiz kendilerini yaratan Allah, onlardan kuvvetçe çok daha güçlüdür. Buna rağmen bizim âyetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.
İbni Kesir = Ad'a gelince; yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış ve bizden daha kuvvetli kim var? demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı? Onlar ayetlerimizi bile bile inkar ediyorlardı.
Kadri Çelik = Ad kavmine gelince, onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki: “Kuvvet bakımından bizden daha üstün kimmiş?” Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim ayetlerimizi (bilerek) inkâr ediyorlardı.
Muhammed Esed = 'Ad (kavmine) gelince, onlar, doğru olan her şeye karşı (çıkarak) yeryüzünde küstahça dolaştılar ve "Bizden daha güçlü kim varmış?" diye böbürlendiler. Hayret! Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi? Ama onlar mesajlarımızı reddetmeye devam ettiler;
Mustafa İslamoğlu = Ad kavmine gelince... Nitekim onlar da yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve "Bizden daha güçlü kim var?" dediler. Ne yani onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu da mı düşünemediler? Bir de kalkmışlar, ayetlerimizi bile inkar ediyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Âd kavmine gelince onlar da hemen yeryüzünde haksız yere tekebbürde bulundular ve dediler ki: «Bizden kuvvetce daha şiddetli kim vardır?» Bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları yaratmış olan Allah, o kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir ve Bizim âyetlerimizi inkar eder oldular.
Ömer Öngüt = Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim var?" dediler. Kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Şaban Piriş = Ad, haksız yere yeryüzünde büyüklenmiş: -Bizden daha kuvvetli kim vardır? demişlerdi. Kendilerini yaratan Allah’ın, kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mı? Onlar, ayetlerimizi bilerek inkar ediyorlardı.
Sadık Türkmen = Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Ve: “Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Görmediler mi? Kendilerini yaratan Allah’ın, kuvvet yönünden kendilerinden daha güçlü olduğunu!.. Yine de Bizim ayetlerimizle bile bile mücadele ediyorlar!..
Seyyid Kutub = Ad kavmi, yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladı ve: «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi kasten inkar ediyorlardır.
Suat Yıldırım = Âd halkına gelince: Onlar dünyada haksız ve sebepsiz yere büyüklük taslayıp "Kuvvet yönünden var mı bize galip gelecek?" dediler. Halbuki kendilerini yaratan Allah’ın, o mahlûklardan daha kuvvetli olduğunu görüp anlamadılar mı? Onlar Bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Süleyman Ateş = 'Âd (kavmi), yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim var?" dediler. Onları yaratan Allâh'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi? Bizim âyetlerimizi de inkâr ediyorlardı.
Tefhim-ul Kuran = Ad (kavmin)e gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki: «Kuvvet bakımından bizden daha üstün kimmiş?» Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim ayetlerimizi (bilerek) inkâr ediyorlardı.
Ümit Şimşek = Âd kavmine gelince, onlar da 'Bizden daha güçlü kim var?' diyerek yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmüyorlar mıydı? Onlar, âyetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Âd toplumu yeryüzünde haksız bir biçimde büyüklük tasladı da şöyle dediler: "Bizden daha güçlü kim var?" Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın, evet O'nun, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Bunlar, bizim ayetlerimize de karşı çıkıyorlardı.
İskender Ali Mihr = Fakat Adn kavmi daha sonra yeryüzünde haksız yere kibirlendi. Ve dediler ki: “Kuvvet bakımından bizden daha güçlü kim vardır?” Onları yaratan Allah’ın kuvvet bakımından kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi? Ve âyetlerimizi bilerek inatla inkâr ediyorlardı.
İlyas Yorulmaz = Ad kavmine gelince! Onlarda yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamışlar ve “Bizden daha kuvvetli, güçlü kim var?“ demişlerdi. Onlar Allah’ın kendilerini yarattığını görmüyorlar mı? Allah onlardan daha kuvvetli ve güçlüdür. Onlar yalnızca ayetlerimizi inkâr ediyorlar.
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ لِّنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَى وَهُمْ لَا يُنصَرُونَ
Fussilet / 16 -
Fe erselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nahisâtin li nuzîkahum azâbel hizyi fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhireti ahzâ ve hum lâ yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azâbı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken onlara, dünyâ yaşayışında, aşağılık azâbını tatsınlar diye uğursuz günlerde bir kasırgadır, yolladık ve elbette âhiret azâbı, daha da aşağılatıcıdır ve onlar, bir yardım da görmezler.
Abdullah Parlıyan = Derken onlara dünya hayatında aşağılık azabını tatsınlar diye uğursuz günlerde bir kasırga yolladık. Onların öteki dünyadaki azapları ise, daha da aşağılayıcı olacak ve bir yardımcı da bulamayacaklar.
Adem Uğur = Biz de, dünya hayatında hor ve hakir edici azabı onlara tattırmak için, üzerlerine o uğursuz günlerde gürültülü bir fırtına gönderdik. Âhiret azabı ise bundan daha da aşağılayıcıdır; kimseden de yardım görmezler.
Ahmed Hulusi = Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiretin azabı elbette ki daha rezil edicidir. Üstelik onlar hiçbir yardım da görmeyeceklerdir.
Ahmet Tekin = Bundan dolayı, biz de, onlara, dünya hayatında, rezillik, rüsvaylık cezasını tattırmak için, helâk edilecekleri o uğursuz günlerde, dondurucu bir rüzgâr estirdik. Elbette âhiret, ebedî yurt azâbı daha rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmeyecek.
Ahmet Varol = Biz de onlara, dünya hayatında aşağılayıcı azabı tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise daha da aşağılayıcıdır. Onlar yardım da görmezler.
Ali Bulaç = Böylece biz de onlara dünya hayatında aşağılanma azabını taddırmak için, o uğursuz (felaketler yüklü) günlerde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. Ahiret azabı ise daha (büyük) bir aşağılanmadır. Ve onlara yardım edilmeyecektir.
Ali Fikri Yavuz = Biz de, perişanlık azabını dünya hayatında kendilerine taddıralım diye, uğursuz günlerde üzerlerine kavurucu bir rüzgâr (kasırga) gönderdik. Elbette ahiret azabı (dünyadakinden) daha şiddetlidir, daha perişan düşürücüdür. Hem de onlar, (Allah’ın azabından) kurtarılmıyacaklardır.
Ali Ünal = Neticede üzerlerine o felâket günlerinde şiddetli bir kasırga gönderdik ve böylece onlara dünya hayatında rüsvaylık azabını tattırdık. Âhiret azabı ise çok daha rüsvay edicidir. Orada asla bir yardım da görmezler.
Bayraktar Bayraklı = Bundan dolayı biz de, onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde, üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azabı ise daha çok perişan edicidir. Onlara hiç yardım da edilmeyecektir.
Bekir Sadak = Rezillik azabini onlara dunya hayatinda tattirmak icin ugursuz gunlerde uzerlerine dondurucu bir kasirga gonderdik. Ahiret azabi ise daha cok alcalticidir ve onlar yardim da gormezler.
Celal Yıldırım = Bu yüzden üzerlerine o uğursuz günlerde bir kasırga gönderdik, bunu Dünya hayatında onlara rezillik rüsvaylık azabını tattırmak için yaptık. Âhiret azabı ise daha rüsvay edicidir ve onlar yardım da göremezler.
Cemal Külünkoğlu = Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine soğuk bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.
Diyanet İşleri (eski) = Rezillik azabını onlara dünya hayatında tattırmak için uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise daha çok alçaltıcıdır ve onlar yardım da görmezler.
Diyanet Vakfi = Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azâbını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez.
Edip Yüksel = Nihayet, onlara dünya hayatında aşağılayıcı azabı tattırmak için uğursuz günlerde üzerlerine sert bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise daha aşağılayıcıdır ve onlar yardım görmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz de kendilerine Dünya hayatta zillet azâbını tattırmak için nuhusetli günlerde üzerlerine bir sarar rüzgârı salıverdik ve elbette Âhıret azâbı daha zilletlidir, hem de onlar kurtarılamıyacaklardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz de kendilerine dünya hayatında zillet azabını tattırmak için uğursuz günlerde üzerlerine sarsar rüzgarı (dondurucu veya çok gürültülü bir kasırga) gönderdik. Elbette ki, ahiret azabı daha zahmetlidir; hem de onlar kurtarılamayacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu yüzden biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmeyecektir.
Gültekin Onan = Böylece biz de onlara dünya hayatında aşağılanma azabını tattırmak için, o uğursuz (felaketler yüklü) günlerde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. Ahiret azabı ise daha (büyük) bir aşağılanmadır. Ve onlara yardım edilmeyecektir.
Harun Yıldırım = Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azâbını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez.
Hasan Basri Çantay = Bundan dolayı biz de, dünyâ hayâtında zillet azabını kendilerine tatdırmamız için, uğursuz uğursuz günlerde üzerlerine çok gürültülü bir bora gönderdik. Âhiret azâbı elbet daha horlayıcıdır. Onlara (hiç bir suretle) yardım da olunmaz.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine, dünya hayâtında rezillik azâbını kendilerine tattırmak için, o uğursuz günlerde, üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azâbı ise elbette daha rezîl edicidir; onlara (orada) yardım da edilmez.
İbni Kesir = Böylece uğursuz günlerde dünya hayatında rüsvaylık azabını tattıralım diye Biz de onların üzerine şiddetli bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise, elbet daha horlayıcıdır. Onlara yardım da edilmez.
Kadri Çelik = Böylece biz de onlara dünya hayatında aşağılanma azabını tattırmak için, o uğursuz (felâketler yüklü) günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise daha da bir aşağılayıcıdır ve onlara asla yardım edilmeyecektir.
Muhammed Esed = Bunun üzerine, bu dünya hayatında aşağılanmanın azabını tattırmak için o bahtsız günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Onların öteki dünyadaki azap(lar)ı ise daha da aşağılayıcı olacak ve bir yardımcı da bulamayacaklar.
Mustafa İslamoğlu = Nihayet bu dünya hayatında alçalışın azabını kendilerine tattırmak için kara günler boyunca üzerlerine iliklere işleyen bir rüzgar gönderdik: ama ahiretin azabı kesinlikle daha alçaltıcıdır ve onlar yardım da göremeyecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Rezillik azabini onlara dunya hayatinda tattirmak icin ugursuz gunlerde uzerlerine dondurucu bir kasirga gonderdik. Ahiret azabi ise daha cok alcalticidir ve onlar yardim da gormezler.
Ömer Öngüt = Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok alçaltıcı, rüsvay edicidir. Onlara hiç yardım da edilmez.
Şaban Piriş = Biz de onlara dünya hayatında rezil edici azabı tattırmak için, o uğursuz günlerde buz gibi bir rüzgar göndermiştik. Ahiret azabı ise daha çok alçaltıcıdır ve onlar yardım da görmezler.
Sadık Türkmen = Üzerlerine dondurucu bir rüzgar/kasırga gönderdik; içinde çok feci şeylerin olduğu/onlar için acı günlerde... Onlara, dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için! Ahiret azabı ise, daha bir kepazeliktir/rezil edicidir. Onlara, hiç yardım da edilmez.
Seyyid Kutub = Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını taddırmak için o uğursuz günlerde, üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise daha da kepazeliktir ve onlara hiç yardım edilmez.
Suat Yıldırım = Biz de onların üzerine, o uğursuz günlerde bir kasırga gönderdik. Bunu onlara dünya hayatında bir rezillik ve rüsvaylık tattırmak için yaptık.Âhiret azabı ise daha çok rüsvay eder. Hem orada hiç kimse kendilerine yardım edemez.
Süleyman Ateş = Biz de onlara dünyâ hayâtında rezillik azâbını taddırmak için o uğursuz günlerde, üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azâbı ise daha da kepaze edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir.
Tefhim-ul Kuran = Böylece biz de onlara dünya hayatında aşağılanma azabını taddırmak için, o uğursuz (felâketler yüklü) günlerde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. Ahiret azabı ise daha da bir aşağılanmadır. Ve onlara yardım edilmeyecektir.
Ümit Şimşek = Biz de, dünya hayatında hor ve hakir edici azabı onlara tattırmak için, üzerlerine o uğursuz günlerde gürültülü bir fırtına gönderdik. Âhiret azabı ise bundan daha da aşağılayıcıdır; kimseden de yardım görmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiretin azabı elbette ki daha rezil edicidir. Üstelik onlar hiçbir yardım da görmeyeceklerdir.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine, dünya hayatında, zillet azabını onlara tattırmamız için, uğursuz günlerde onların üzerine şiddetli sesle gelen soğuk bir fırtına gönderdik. Ve ahiret azabı mutlaka daha çok rezil edicidir. Ve onlara yardım olunmaz.
İlyas Yorulmaz = Dünya hayatında onlara alçaltıcı azabı tattırmak için, o uğursuz günlerde, üzerlerine soğuk bir felaket rüzgârı gönderdik. Ahiret azabı ise daha da alçaltıcı olup, asla onlara yardım edilmez.
وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Fussilet / 17 -
Ve emmâ semûdu fe hedeynâhum festehabbûl amâ alel hudâ fe ehazethum sâıkatul azâbil hûni bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Diyanet İşleri = Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Semûd'aysa doğru yolu gösterdik de onlar, körlüğü, hidâyetten üstün görüp sevdiler, onları da, kazandıklarına karşılık aşağılatıcı bir azâbın gelip çatıvermesiyle helâk ettim.
Abdullah Parlıyan = Semûd kavmine gelince, onlara da doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler ve böylece yaptıkları kötülüklerin bir karşılığı olarak, onların üzerlerine alçaltıcı bir azap yıldırımı düşüp onları yakalayıverdi.
Adem Uğur = Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.
Ahmed Hulusi = Semud'a (Sâlih'in halkına) gelince, biz onlara hidâyet ettik de onlar âmâlığı (körlüğü) sevip, hüdaya (hakikate) tercih ettiler. . . Bu hâlleri yüzünden kazandıkları ile horlayıcı - alçaltıcı azabın yıldırımı kendilerini yakaladı.
Ahmet Tekin = Semûd kavmine de hak yolu göstermiştik. Hak yolda, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yolda yaşamak, faaliyet göstermek varken, onu bırakıp dalâleti, sapıklığı, körlüğü tercih ettiler. Onları, işledikleri ameller, yüklenmeye devam ettikleri günahlar sebebiyle alçaltıcı bir ceza olan yıldırım çarptı.
Ahmet Varol = Semud'a gelince; biz onları doğru yola ilettik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Bu yüzden onları kazanmakta olduklarına karşılık alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.
Ali Bulaç = Semud'a gelince; Biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Böylece kazandıkları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.
Ali Fikri Yavuz = Semûd kavmine gelince: Biz onlara doğru yolu gösterdik de onlar, körlüğü hidayete tercih ettiler. Onun için, kazandıkları günah yüzünden kendilerini, o şiddetli azab yıldırımı yakalayıverdi.
Ali Ünal = Semûd’a gelince: Onlara da doğru olan yolu gösterdik, fakat onlar doğru yolda gitmektense körlüğü (ve dolayısıyla sapkınlığı) tercih ettiler. Neticede, bizzat işledikleri kötülükler ve kazandıkları günahlar sebebiyle başlarına yıldırım gibi inen alçaltıcı bir azap kendilerini kıskıvrak yakalayıverdi.
Bayraktar Bayraklı = Semûd kavmine gelince, onlara yol gösterdik, fakat onlar körlüğü, doğru yolu bulmaya tercih ettiler. Böylece yaptıkları yüzünden alçaltıcı azap yıldırımı onları yakaladı.
Bekir Sadak = Semud milletine, dogru yolu gostermistik, ama onlar korlugu, dogru yolda gitmege tercih ettiler. Kazandiklarinin karsiligi olarak onlari alcaltici azabin yildirimi carpti.
Celal Yıldırım = Semûd kavmine gelince Kendilerine doğru yolu gösterdikse de onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Bu sebeple kazanıp elde ettiklerine karşılık aşağılayıcı azâb (olarak) yıldırım onları yakalayıver di.
Cemal Külünkoğlu = Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler ve yaptıklarının karşılığı olarak üzerlerine alçaltıcı bir azap yıldırımı düştü.
Diyanet İşleri (eski) = Semud milletine, doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü, doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.
Diyanet Vakfi = Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.
Edip Yüksel = Semud'a gelince, onlara yolu gösterdik. Ne var ki onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Sonunda, kazandıklarına karşılık, onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakaladı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Semûde gelince; biz onlara yolu gösterdik de onlar hidayete karşı körlüğü sevmek istediler, derken ve kendilerini kesibleri sebebiyle o hor azâb saıkası alıverdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Semud'a gelince, Biz onlara yolu gösterdik de onlar, hidayete karşı körlüğü sevmek istediler, derken yaptıkları yüzünden kendilerini o hor azap yıldırımı alıverdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları kötülük yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarpıverdi.
Gültekin Onan = Semud'a gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Böylece kazandıkları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.
Harun Yıldırım = Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.
Hasan Basri Çantay = Semuuda gelince: Biz onlara da doğru yolu gösterdik. Amma onlar körlüğü hidâyete tercîh etdiler. Onun için kendilerini, kazanageldikleri (şirk ve meaasî) yüzünden, o horlayıcı azâb yıldırımı tutuverdi.
Hayrat Neşriyat = Ve Semûd (kavmin)e gelince, onlara da doğru yolu göstermiştik; fakat (onlar)körlüğü (îman hakikatlerini görmemeyi), hidâyete tercîh ettiler; böylece kazanmakta oldukları(günahlar) yüzünden aşağılayıcı azâbın yıldırımı onları yakalayıverdi.
İbni Kesir = Semud'a gelince; onlara hidayeti göstermiştik, ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler ve yaptıkları yüzünden onları horlayıcı azabın yıldırımı çarptı.
Kadri Çelik = Semud'a gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik; fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Böylece kazanmakta oldukları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.
Muhammed Esed = Semud (kavmine) gelince, onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Ve böylece, yaptıkları (kötülükler)in bir karşılığı olarak onların üzerine alçaltıcı bir azap yıldırımı düştü.
Mustafa İslamoğlu = Semud kavmine gelince... Nitekim Biz onlara da yol göstermiştik, fakat onlar doğru yolu görmektense körlüğü tercih ettiler: Sonuçta yapa geldikleri şeylere karşılık, onları onur kırıcı azabın yıldırımı çarptı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Semûd'a gelince, Biz onlara doğru yolu gösterdik, onlar ise hidâyet üzerine körlüğü seviverdiler. Artık onları kazanır oldukları şey sebebiyle o zelil edici yıldırım azap yakaladı.
Ömer Öngüt = Semud kavmine gelince, onlara doğru yolu göstermiştik, amma onlar körlüğü doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları fenalıkların karşılığı olarak alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.
Şaban Piriş = Semûd’a gelince, onlara doğru yolu göstermiştik. Onlar ise körlüğü kılavuza tercih ettiler. Bu sebeple onları, yaptıklarına karşılık zelil edici bir azabın sarsıntısı tutmuştu.
Sadık Türkmen = Semûd kavmine gelince, onlara da doğru yolu gösterdik. Fakat, körlüğü doğru yola üstün tutup hoşlandılar. Böylece onları, alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi. Kazanmış oldukları yüzünden!..
Seyyid Kutub = Semud kavmine gelince onlara doğru yolu gösterdik; fakat onlar, körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yaptıkları yüzünden alçaltıcı azab yıldırımı onları yakaladı.
Suat Yıldırım = Semûd halkına gelince, Biz onlara da doğru yolu gösterdik fakat onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler. Derken işledikleri işler sebebiyle alçaltıcı bir azap yıldırımı onları alıverdi.
Süleyman Ateş = Semûd (kavmin)e gelince onlara yol gösterdik fakat onlar, körlüğü doğru yolu bulmağa yeğlediler. Böylece yaptıkları yüzünden alçaltıcı azâb yıldırımı onları yakaladı.
Tefhim-ul Kuran = Semûd'a da gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Böylece kazanmakta oldukları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.
Ümit Şimşek = Semud'a da Biz doğru yolu gösterdik; fakat körlük onlara hidayetten daha sevimli geldi. Onları da kazandıkları günahlar yüzünden aşağılayıcı bir azabın yıldırımı çarpıverdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Semûd'a gelince, biz onlara kılavuzluk ettik ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Bunun üzerine, kazandıkları yüzünden, alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakaladı.
İskender Ali Mihr = Ve Semud (kavmine) gelince, o zaman onları hidayete erdirdik. Buna rağmen hidayete karşı âmâ olmayı sevdiler (tercih ettiler). Bu sebeple kazanmış olduklarından dolayı onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakaladı.
İlyas Yorulmaz = Semud kavmine gelince! Onlara doğru yolu göstermiştik, onlarda körlüğü, doğru yola tercih ettiler. Kazandıkların karşılığında alçaltıcı azap onları yakalayıverdi.
وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
Fussilet / 18 -
Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Diyanet İşleri = İnananları ve Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtardık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve inananları kurtardık ve onlar, çekinen kişilerdi.
Abdullah Parlıyan = Biz yalnızca iman etmiş ve yolunu yordamını Allah'ın kitabıyla bulanları kurtarmış olduk.
Adem Uğur = İnananları kurtardık. Onlar (Allah'tan) korkuyorlardı.
Ahmed Hulusi = İman edip korunanları kurtardık.
Ahmet Tekin = İman ederek, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışmaya, günahlardan arınıp, azaptan korunmaya, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranmaya, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olmaya devam edenleri biz kurtardık.
Ahmet Varol = İman eden ve sakınanları kurtardık.
Ali Bulaç = İman edenleri ve sakınanları ise kurtardık.
Ali Fikri Yavuz = (Peygamberleri Salih’e) iman edib de (küfürden) sakınanları ise kurtardık.
Ali Ünal = İman edip, Bize gönülden saygı duyan ve karşı gelmekten, dolayısıyla azabımızdan sakınanları ise kurtardık.
Bayraktar Bayraklı = İnananları ve Allah'tan sakınanları kurtardık.
Bekir Sadak = Inananlari ve Allah'a karsi gelmekten sakinmis olanlari kurtardik. *
Celal Yıldırım = İmân edenleri, (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanları kurtardık.
Cemal Külünkoğlu = İnananları ve Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanları ise kurtardık.
Diyanet İşleri (eski) = İnananları ve Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtardık.
Diyanet Vakfi = İnananları kurtardık. Onlar (Allah'tan) korkuyorlardı.
Edip Yüksel = İnananları ve erdemli davrananları ise kurtardık.
Elmalılı Hamdi Yazır = İyman edip de korunur olanları ise kurtardık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip de korunanları ise kurtardık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz iman edenleri ve kötülükten sakınanları ise kurtardık.
Gültekin Onan = İnananları ve sakınanları ise kurtardık.
Harun Yıldırım = İnananları kurtardık. Onlar (Allah'tan) korkuyorlardı.
Hasan Basri Çantay = (İçlerinden) îman edib de (Allahdan) korkanları ise kurtardık.
Hayrat Neşriyat = Îmân edip (günahlardan) sakınmakta olanları ise kurtardık.
İbni Kesir = İman edip de korkar olanları da kurtardık.
Kadri Çelik = İman edenleri ve korkup sakınmakta olanları ise kurtardık.
Muhammed Esed = Biz, (yalnızca) imana ermiş olan ve Bize karşı sorumluluk bilinci duyanları kurtardık.
Mustafa İslamoğlu = Ama Biz, iman eden ve sorumluluk bilinciyle kuşananları kurtardık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve imân etmiş ve ittikâda bulunur olmuş olanları ise necâta erdirdik.
Ömer Öngüt = İman edenleri kurtardık. Onlar Allah'tan korkuyorlardı.
Şaban Piriş = İman edenleri ise, Allah’tan sakınmaları sebebiyle kurtarmıştık.
Sadık Türkmen = Iman eden ve korunup sakınmakta olanları kurtardık.
Seyyid Kutub = İnananları ve Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtardık.
Suat Yıldırım = İman edip de Allah’a karşı gelmekten sakınanları da kurtardık.
Süleyman Ateş = İnananları ve korunanları kurtardık.
Tefhim-ul Kuran = İman edenleri ve korkup sakınmakta olanları ise kurtardık.
Ümit Şimşek = İman eden ve Allah'a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.
Yaşar Nuri Öztürk = İnananları kurtardık, onlar korunuyorlardı.
İskender Ali Mihr = Ve âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) kurtardık. Ve (böylece) onlar, takva sahibi olmuşlardı.
İlyas Yorulmaz = Kendilerini korumuş olan iman edenleri bu azaptan kurtardık.
وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاء اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
Fussilet / 19 -
Ve yevme yuhşeru a’dâullâhi ilen nâri fe hum yûzeûn(yûzeûne).
Diyanet İşleri = Allah’ın düşmanlarının, toplanıp yığın yığın cehenneme sevk edilecekleri günü hatırla!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve o gün, Allah düşmanları, bir araya toplanır da toplu bir halde cehenneme sürülürler.
Abdullah Parlıyan = Ve o gün Allah düşmanları bir araya toplanır da, toplu bir halde cehenneme sürülürler.
Adem Uğur = Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.
Ahmed Hulusi = O süreç geldiğinde Allâh düşmanları hep beraber toplanırlar ve Nâr'a sevk olurlar.
Ahmet Tekin = Allah düşmanları, Cehenneme gönderilmek üzere mahşerde toplandıkları gün, hiç bekletilmeden Cehenneme sevkedilirler.
Ahmet Varol = Allah'ın düşmanlarının toplanıp ateşe götürüldükleri gün hepsi biraraya getirilirler.
Ali Bulaç = Allah'ın düşmanlarının bir araya getirilip toplanacakları gün işte onlar, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar.
Ali Fikri Yavuz = Allah düşmanlarının toplanıb ateşe götürülecekleri gün (kıyamette) onlar, ilk gelenden itibaren sonuncu gelinceye kadar bekletilirler.
Ali Ünal = Gün gelecek, Allah’ın bütün düşmanları mezarlarından diri olarak çıkarılıp Ateş’e sokulmak üzere bir araya toplanacak ve (hesap yerine) sıra sıra sevk olunacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.
Bekir Sadak = Allah'in dusmanlari o gun cehenneme surulurler. Hepsi bir aradadirlar.
Celal Yıldırım = Allah'ın düşmanları o gün bir araya getirilip bölük bölük (ya da toplu halde) ateşe sürülürler.
Cemal Külünkoğlu = Allah düşmanlarının (mahşerde) ateşe sevk olunmak üzere toplanacakları gün, işte onların hepsi, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ın düşmanları o gün cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar.
Diyanet Vakfi = Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.
Edip Yüksel = ALLAH düşmanlarının ateşe sürüklenerek toplatılacakları gün...
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah düşmanlarının toplanıp ateşe sevkolunacakları gün ise onlar baştan âhire hep tevkıf olunurlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah düşmanlarının toplanıp ateşe sevkolunacakları gün ise artık onlar, baştan sona hep tutuklanırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün Allah'ın düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya toplanırlar.
Gültekin Onan = Tanrı'nın düşmanlarının bir araya getirilip toplanacakları gün, işte onlar ateşe bölükler halinde dağıtılırlar.
Harun Yıldırım = Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.
Hasan Basri Çantay = (Hatırlat) o gün (ü ki) Allahın düşmanları, işte onlar, toplu halde ateşe sürüleceklerdir.
Hayrat Neşriyat = Artık o gün Allah’ın düşmanları toplu olarak ateşe sevk edilmek üzere bir araya getirilirler.
İbni Kesir = Allah'ın düşmanları bir araya getirilip toplanacakları gün; onlar, dağıtılırlar.
Kadri Çelik = Allah düşmanlarının ateşe sürülmek üzere bir araya getirilip toplatıldığı gün, işte onlar artık dağılmaktan alıkonurlar.”
Muhammed Esed = Bu nedenle, (bütün insanları,) Allah düşmanlarının ateşin başında toplanacakları ve sonra içine atılacakları Gün(e karşı uyar),
Mustafa İslamoğlu = Ve Allah düşmanları, ateşe doğru sevk edilecekleri o gün baştan sona zapturapt altına alınırlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o gün ki, Allah'ın düşmanları toplanıp ateşe sevkedilirler artık onlar tamamen hapsolunurlar.
Ömer Öngüt = Allah'ın düşmanları o gün toplanır cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar.
Şaban Piriş = O gün, Allah’ın düşmanları topluca ateşe sürülürler.
Sadık Türkmen = Allah’a düşman olanların ateşe sürüldükleri o gün, onlar toplanıp bir araya getirilirler;
Seyyid Kutub = Allah'ın düşmanları ateşe sürüldükleri gün toplanıp bir araya getirilirler.
Suat Yıldırım = Gün gelir, Allah’ın düşmanları toplanıp cehenneme sevk olunmak üzere, baştan sona tutuklanırlar.
Süleyman Ateş = Allâh'ın düşmanları ateşe sürüldükleri gün toplanıp bir araya getirilirler.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın düşmanlarının bir araya getirilip toplanacakları gün işte onlar, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar.
Ümit Şimşek = O gün Allah'ın düşmanları inzibat altında ateşe sevk edilmek üzere bir araya getirilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Gün olur, Allah'ın düşmanları, düzenli bir biçimde biraraya toplanıp ateşe sürülürler.
İskender Ali Mihr = Allah’ın düşmanları o gün ateşe haşrolunurlar. Böylece onlar (öncekiler ve sonrakiler) biraraya getirilirler.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın düşmanları, ateşte toplanıldıkları gün, sonrada düzenli bir hizaya sokulurlar.
حَتَّى إِذَا مَا جَاؤُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Fussilet / 20 -
Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şahitlik ederler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Oraya gelince de kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları şeyler hakkında, kendi aleyhlerine tanıklıkta bulunur.
Abdullah Parlıyan = Onlar ateşe vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında, kendi aleyhlerine şahitlikte bulunacaklardır.
Adem Uğur = Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.
Ahmed Hulusi = (Allâh'ın düşmanları bilinçler) oraya geldiklerinde, onların sem'leri (işitme hassaları), basarları (görme hassaları) ve derileri (altındaki tüm bedenleri), tüm yaptıklarıyla onların aleyhine olarak şahitlik etti.
Ahmet Tekin = Nihayet Cehenneme geldiklerinde, kulakları, gözleri, tenleri, tenasül organları, aleyhlerine şâhitlik ederler. İşlemeye devam ettikleri günahları anlatırlar.
Ahmet Varol = Sonunda oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları hakkında aleyhlerine şahitlik eder.
Ali Bulaç = Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.
Ali Fikri Yavuz = Nihayet ateşe geldikleri zaman, onlar (dünyada) ne yapıyordu iseler, kulakları, gözleri ve derileri hep aleyhlerine şahidlik edecektir.
Ali Ünal = Nihayet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri bütün kötülükleri söyleyip, aleyhlerinde şahitlik yapacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları amellere karşı onların aleyhine şahitlik ederler.
Bekir Sadak = Sonunda oraya varinca, kulaklari, gozleri ve derileri, yaptiklari hakkinda onlarin aleyhinde sahidlik ederler.
Celal Yıldırım = Tâ ki oraya vardıklarında, yapageldikleri şeyler sebebiyle kulakları gözleri ve derileri aleyhlerinde şâhidlik ederler.
Cemal Külünkoğlu = Nihayet oraya vardıkları zaman, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şahitlik ederler.
Diyanet İşleri (eski) = Sonunda oraya varınca, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhinde şahidlik ederler.
Diyanet Vakfi = Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.
Edip Yüksel = Nihayet oraya vardıklarında, onların işitme, görme organları ve derileri yaptıkları hakkında tanıklık eder.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hattâ ona vardıklarında aleyhlerine kulakları ve gözleri ve derileri şehadet eder: neler yapıyor idiyseler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hatta ona vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri neler yaptıkları konusunda aleyhlerine şahitlik ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler.
Gültekin Onan = Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.
Harun Yıldırım = Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.
Hasan Basri Çantay = Nihayet oraya geldikleri zaman onlar ne yapıyor idiyseler, kulakları, gözleri, derileri kendilerinin aleyhinde şâhidlik edecekdir.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri, yapmakta oldukları şeyler hakkında onların aleyhine şâhidlik eder.
İbni Kesir = Nihayet oraya varınca; kulakları, gözleri ve derileri yapar oldukları şeye aleyhlerinde şehadet ederler.
Kadri Çelik = Sonunda ateşe geldikleri zaman, onların işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.
Muhammed Esed = ve onlar (ateşe) yaklaştıklarında, kulakları, gözleri ve derileri onlara karşı tanıklık yapacak ve onların (yeryüzünde) yaptıklarını anlatacaklar.
Mustafa İslamoğlu = hatta ateşe vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri yapa geldikleri şeyler sebebiyle onlar aleyhine şahitlik eder.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nihâyet oraya geldikleri vakit, onların aleyhine ne işlemiş olduklarına dair kulakları ve gözleri ve derileri şahadette bulunmuş olur.
Ömer Öngüt = Sonunda oraya varınca kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları hakkında onların aleyhinde şâhitlik ederler.
Şaban Piriş = Oraya vardıkları zaman, kulakları, gözleri ve derileri, onların yaptıklarına şahitlik edecektir.
Sadık Türkmen = Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri yapmış oldukları şeyler hakkında, onların aleyhine şahitlik ettiler.
Seyyid Kutub = Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhine şahitlik ettiler.
Suat Yıldırım = Nihayet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.
Süleyman Ateş = Nihâyet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işler hakkında aleyhlerine şâhidlik ettiler.
Tefhim-ul Kuran = Sonunda oraya geldikleri zaman, onların işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.
Ümit Şimşek = Oraya vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, onların işledikleri hakkında kendileri aleyhine tanıklık ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Nihayet, oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri, yapıp-ettikleri hakkında onlar aleyhine tanıklık edecektir.
İskender Ali Mihr = Hatta ona (ateşe) geldikleri zaman yapmış oldukları şeylere, onların gözleri, kulakları ve derileri (uzuvları), (hayat filmlerinde) onların aleyhine şahitlik etti.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın düşmanları ateşin yanına geldiklerinde, kulakları gözleri ve derileri, yapmış oldukları kötülüklerden dolayı onların aleyhinde şahitlik yapacaklar.
وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Fussilet / 21 -
Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Derileri de der ki; “Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bedenlerine, ne diye aleyhimizde tanıklık ettiniz derler, onlar da her şeyi söyleten Allah derler, bizi de söyletti ve odur sizi halkeden ilk defa ve gene de dönüp onun tapısına varacaksınız.
Abdullah Parlıyan = O gün derilerine soracaklar: “Neden aleyhimizde şahitlik yaptınız?” Onlar da: “Bize ve herşeye konuşma imkanı veren Allah konuşturdu. Sizi yoktan var eden O'dur, yine O'na döndürüleceksiniz” derler.
Adem Uğur = Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O'na döndürülüyorsunuz, derler.
Ahmed Hulusi = Bedenlerine dediler ki: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?". . . Dediler ki: "Her şeyi konuşturan Allâh bizleri konuşturdu. . . Sizi başlangıçta O yarattı. . . Şimdi de O'na rücu ettiriliyorsunuz. "
Ahmet Tekin = Onlar tenlerine, tenasül organlarına, 'Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?' derler. Tenleri, tenasül organları:'Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi de ilk yaratırken konuşma kabiliyetiyle O yarattı. O’nun huzuruna getirilerek hesaba çekileceksiniz.' derler.
Ahmet Varol = Derilerine: 'Bizim aleyhimize niye şahitlik ettiniz?' derler. Onlar da derler ki: 'Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk kez yaratan da O'dur ve O'na döndürülüyorsunuz.'
Ali Bulaç = Kendi derilerine dediler ki: "Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?" Dediler ki: "Her şeye nutku verip konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz."
Ali Fikri Yavuz = O kâfirler, derilerine (azalarına): “-Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” derler. Onlar (cevab olarak): “-Bizi, her şeyi söyleten Allah söyletti. Sizi ilk defa O yarattı, (öldükten sonra da) yine O’na götürülüyorsunuz.
Ali Ünal = Derilerine, “Aleyhimizde niçin şahitlik ediyorsunuz?” diye soracaklar, derileri ise, “Bizi söyleten, her şeyi konuşturan Allah’tır.” diye cevap vereceklerdir. O’dur sizi ilk başta yaratan ve O’na döndürülmektesiniz.
Bayraktar Bayraklı = Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize tanıklık ediyorsunuz?” diyecekler. Derileri de, “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O'dur ve yalnız O'na döndürüleceksiniz” diyecekler.
Bekir Sadak = Derilerine: «Aleyhimize nicin sahidlik ettiniz?» derler. «Bizi, her seyi konusturan Allah konusturdu. Sizi once yaratan O'dur ve O'na donduruluyorsunuz» cevabini verirler.
Celal Yıldırım = Derilerine : «Neden aleyhimize şâhidlik ettiniz ?» derler. «Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz» diye cevap verirler.
Cemal Külünkoğlu = Derilerine: “Aleyhimize niçin şahitlik ettiniz?” derler. Derileri: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa O yaratmıştı ve yine O'na döndürülüyorsunuz” derler.
Diyanet İşleri (eski) = Derilerine: 'Aleyhimize niçin şahidlik ettiniz?' derler. 'Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi önce yaratan O'dur ve O'na döndürülüyorsunuz' cevabını verirler.
Diyanet Vakfi = Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O'na döndürülüyorsunuz, derler.
Edip Yüksel = Derilerine, 'Niçin bize karşı tanıklık ettiniz?' diye sorarlar. Onlar da, 'Her şeyi konuşturan ALLAH bizi konuşturdu. Sizi ilk yaratan O'dur ve işte O'na döndürülüyorsunuz,' derler
Elmalılı Hamdi Yazır = Derilerine niçin aleyhimizde şahidlik ettiniz? derler, bizi, derler: her şey'i söyleten Allah söyletti, sizi de ilk def'a o yarattı yine ona götürülüyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derilerine: «Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?» derler. «Bizi herşeyi söyleten Allah söyletti. Sizi de ilk defa O yarattı, yine O'na götürülüyorsunuz.» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar derilerine: «Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?» derler. Derileri de: «Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu, sizi ilk defa yaratan O'dur ve siz yine O'na döndürülüyorsunuz» derler.
Gültekin Onan = Derilerine: 'Bizim aleyhimize niye şahitlik ettiniz?' derler. Onlar da derler ki: 'Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk kez yaratan da O'dur ve O'na döndürülüyorsunuz.'
Harun Yıldırım = Kendi derilerine dediler ki: "Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?" Dediler ki: "Her şeye nutku verip konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz."
Hasan Basri Çantay = O kâfirler, derilerine (azalarına): “-Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” derler. Onlar (cevab olarak): “-Bizi, her şeyi söyleten Allah söyletti. Sizi ilk defa O yarattı, (öldükten sonra da) yine O’na götürülüyorsunuz.
Hayrat Neşriyat = Ve derilerine: 'Niçin aleyhimize şâhidlik ettiniz?' derler. (Onlar da:) 'Herşeyi konuşturan Allah, bizi (de) konuşturdu; hem sizi ilk def'a O yaratmıştır ve (işte) ancak O’na döndürülüyorsunuz' derler.
İbni Kesir = Derilerine derler ki: Niçin aleyhimize şahidlik ettiniz? Onlar da: Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi önceden yaratan O'dur ve O'na döndürülürsünüz, derler.
Kadri Çelik = Kendi derilerine, “Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?” derler. “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülmektesiniz” derler.
Muhammed Esed = Derilerine soracaklar: "Neden aleyhimize tanıklık yaptınız?" Onlar da: "Her şeye konuşma imkanı veren Allah, bize (de) vermiştir. Sizi yoktan var eden O'dur, (şimdi) yine O'na döndürülüyorsunuz.
Mustafa İslamoğlu = Derilerine, "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" diye sorarlar. Onlar da, "Her şeye (kendi dilince) konuşma yeteneği veren Allah bize de verdi: sizi yoktan var eden O'dur, dönüşünüz de yine O'nadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve derilerine derler ki: «Ne için aleyhimize şehâdet ettiniz?» (Derileri de) Derler ki: «Herşeyi söyleten Allah bizi söyletti». Ve O, sizi ilk defa yarattı ve O'na döndürüleceksinizdir.
Ömer Öngüt = Derilerine: "Aleyhimize niçin şâhitlik ettiniz?" derler. "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır, yine O'na döndürülüyorsunuz. " cevabını verirler.
Şaban Piriş = Derilerine şöyle diyecekler: -Niye aleyhimize şahitlik ettiniz? -Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa yaratmıştı ve yine Ona döndürülüyorsunuz.
Sadık Türkmen = Kendi derilerine dediler ki: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” Dediler ki: “Allah bizi konuşturdu! Herşeyi konuşturabilen Allah! Sizi ilk defa O yaratmıştır. Ve yine O’nun katına döndürülüyorsunuz.”
Seyyid Kutub = Derilerine: «Aleyhimize niçin şahidlik ettiniz?» derler. Derileri: «Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı, işte O'na döndürülüyorsunuz» cevabını verirler.
Suat Yıldırım = Derilerine: "Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?" deyince onlar: "Bizi konuşturan, her şeyi konuşturan Allah’tır. Zaten sizi ilkin yaratan ve sonunda da huzuruna götürüleceğiniz Rabbiniz de O’dur."
Süleyman Ateş = Derilerine: "Niçin aleyhimize şâhidlik ettiniz?" dediler. (Derileri): "Her şeyi konuşturan Allâh bizi konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı, işte O'na döndürülüyorsunuz." dediler.
Tefhim-ul Kuran = Kendi derilerine dediler ki: «Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?» Dediler ki: «Her şeye nutku verip konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülmektesiniz.»
Ümit Şimşek = Derilerine 'Niçin aleyhimizde tanıklık ettiniz?' derler. Derileri der ki: 'Bizi, herşeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defasında yaratan da O idi; yine Ona dönüyorsunuz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Derilerine: "Aleyhimizde neden tanıklık ettiniz?" derler. Derileri derler ki: "O herşeyi konuşturan Allah konuşturdu bizi. Hani, sizi ilk seferinde de O yaratmıştı ya! Ve siz O'na döndürüleceksiniz."
İskender Ali Mihr = Ve kendi ciltlerine (uzuvlarına): “Niçin bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?” dediler. (Onlar da) dediler ki: “Bizi, herşeyi söyleten Allah söyletti. Sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürüleceksiniz.”
İlyas Yorulmaz = Onlar derilerine “Niçin bizim aleyhimizde şahitlik yaptınız?” diye sorarlar. Derileri de “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu” dediler. Sizi ilk defa yaratan O dur ve O’na döndürüleceksiniz.
وَمَا كُنتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلَكِن ظَنَنتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِّمَّا تَعْمَلُونَ
Fussilet / 22 -
Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = “Siz (günahları işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Lâkin, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin, aleyhinizde tanıklık edeceklerini ummuyor, onlardan hiçbir şeyinizi gizlemiyordunuz ve hattâ sanıyordunuz ki yaptıklarınızın çoğunu Allah bile, şüphe yok ki bilmez.
Abdullah Parlıyan = Ve siz günahları işlerken kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceklerini ümit etmiyor, onlardan hiçbir şeyinizi gizlemiyordunuz ve hatta sanıyordunuz ki, yaptıklarınızın pek çoğunu Allah bile bilmez.
Adem Uğur = Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
Ahmed Hulusi = Sem'inizin (işitme azanızın), basarlarınızın (görme azalarınızın) ve bedenlerinizin aleyhinize şahitlik yapmasını ummadığınızdan (keyfinize göre yaşadınız). . . Yaptıklarınızın birçoğunu Allâh'ın bilmediğini zannediyordunuz!
Ahmet Tekin = 'Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, tenlerinizin, tenasül organlarınızın, aleyhinize şâhitlik edeceğini hesaba katarak gizlenme ihtiyacı duymadınız. Sorumluluğunuzu gerektirecek birçok amelinizi de Allah’ın bilmeyeceğini zannettiniz.'
Ahmet Varol = Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğini (düşünüp onlardan) sakınmıyordunuz. Aksine yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz.
Ali Bulaç = "Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz."
Ali Fikri Yavuz = Kulaklarınız, gözleriniz ve derileriniz aleyhinize şahidlik eder diye sakınmamıştınız ve muhakkak zannetmiştiniz ki, Allah, yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmez.
Ali Ünal = Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinde şahitlik yapacağını düşünmüyor ve bunlarla işlediğiniz günahları gizleme gereği bile duymuyordunuz. Ayrıca, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz.
Bayraktar Bayraklı = Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınıyordunuz. Yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilemeyeceğini sanıyordunuz.
Bekir Sadak = Siz, gozleriniz, kulaklariniz ve derilerinizin aleyhinize sahidlik edeceginden korkarak kotu is islemekten cekinmiyordunuz. Hayir; Allah'in, yaptiklarinizin cogunu bilmedigini saniyordunuz.
Celal Yıldırım = Siz, kulağınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şâhidlik ederler diye hiç de sakınıp gizlenmiyordunuz. Bilâkis yaptıklarınızın çoğunu Allah bilmez sanıyordunuz.
Cemal Külünkoğlu = “Siz (günahları işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz.”
Diyanet İşleri (eski) = Siz, gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizin aleyhinize şahidlik edeceğinden korkarak kötü iş işlemekten çekinmiyordunuz. Hayır; Allah'ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz.
Diyanet Vakfi = Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
Edip Yüksel = Ne işitme ve görme organlarınızın, ne de derilerinizin aleyhinizdeki tanıklığını gizlemeye gücünüz yetmez. Buna rağmen siz yaptıklarınızın çoğunu ALLAH'ın bilemiyeceğini sanıyordunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Evvel kulaklarınız ve gözleriniz ve derileriniz aleyhinize şahadet eder diye sakınmaz idiniz ve lâkin zannetmiş idiniz ki Allah yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İlkin kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğinden sakınmazdınız, fakat Allah 'ın yaptıklarınızdan birçoğunu bilmeyeceğini zannetmiştiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden korkarak kötülükten sakınmıyordunuz. Fakat yaptıklarınızdan bir çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini zannediyordunuz.
Gültekin Onan = "Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Tanrı'nın bilmeyeceğini sanıyordunuz."
Harun Yıldırım = Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
Hasan Basri Çantay = «Siz, ne kulaklarınız, ne gözleriniz, ne de derileriniz kendi aleyhinize şâhidlik eder diye (düşünüb) sakınmadınız. Bil'akis Allah yapmakda olduklarınızın bir çoğunu bilmez sandınız».
Hayrat Neşriyat = (Hâlbuki siz, günah işlerken) ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şâhidlik etmesinden sakınıyordunuz; fakat zannetmiştiniz ki, gerçekten Allah yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmiyor!
İbni Kesir = Gözleriniz, kulaklarınız ve derileriniz aleyhinize şahidlik eder diye sakınmadınız. Aksine yapmakta olduklarınızın bir çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz.
Kadri Çelik = “Siz işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye sakınıp korunmuyordunuz. Aksine, yapmakta olduklarınızın birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.”
Muhammed Esed = Ve kulaklarınız, gözleriniz yahut deriniz size karşı tanıklık yapmasın diye (günahlarınızı) gizlemeye çalışanlardan olmadınız, üstelik, Allah'ın yaptıklarınız hakkında fazla bir şey bilmediğini sandınız.
Mustafa İslamoğlu = Bir zamanlar siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin size karşı şahitlik yapmasından sakınmazdınız; üstelik Allah'ın yaptıklarınız hakkında fazla bir şey bilmediği zannına kapılırdınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şehâdet etmesinden saklanır olmadınız. Velâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah, sizin yaptıklarınızdan birçoğunu bilmez.
Ömer Öngüt = Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhitlik edeceğinden korkarak kötü iş işlemekten çekinmiyordunuz. Hayır! Allah'ın yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz.
Şaban Piriş = -Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin kendi aleyhinizde şahitlik etmesini beklemiyordunuz. Oysa Allah’ın, sizin yaptığınız şeylerin çoğunu bilmediğini zannediyordunuz.
Sadık Türkmen = Siz, ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden sakınıp gizlenmiyordunuz. Aksine kapalı yerlerde işlediğiniz suçları bilemeyeceğini sanıyordunuz.
Seyyid Kutub = Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahidlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilemeyeceğini sanıyordunuz.
Suat Yıldırım = Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin, aleyhinizde şahitlik edecekleri bir günün geleceğine inanmıyor ve ondan sakınmıyordunuz, ayrıca siz, yaptıklarınızın çoğunu, Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz.
Süleyman Ateş = "Siz (günâh işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhidlik etmesinden gizlenmiyordunuz, yaptıklarınızın çoğunu Allâh'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz."
Tefhim-ul Kuran = «Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye sakınıp korunmuyordunuz. Aksine, yapmakta olduklarınızın birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.»
Ümit Şimşek = Oysa siz daha önce ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin tanıklığından çekinmiyor, Allah'ı ise yaptıklarınızdan birçoğunu bilmez sanıyordunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = Siz, işitme gücünüzün, gözlerinizin, derilerinizin aleyhinize yapacağı tanıklıktan gizlenmiyordunuz. Tam aksine siz, yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
İskender Ali Mihr = Kulaklarınızın, gözlerinizin ve cildinizin (uzuvlarınızın) sizin aleyhinize şahitlik etmesinden (edeceğinden) sakınmıyordunuz. Ve lâkin yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilmediğini zannediyordunuz.
İlyas Yorulmaz = Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin o gün sizin aleyhinizde şahitlik yapmasına engel olamazsınız. Ancak siz, Allah’ın yaptıklarınızın pek çoğunu bilmediğini zannediyordunuz.
وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُم مِّنْ الْخَاسِرِينَ
Fussilet / 23 -
Ve zâlikum zannukumullezî zanentum bi rabbikum erdâkum fe asbahtum minel hâsirîn(hâsirîne).
Diyanet İşleri = “İşte bu sizin, Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O, sizi mahvetti de ziyâna uğrayanlardan oldunuz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Rabbiniz hakkında beslediğiniz şu kötü zan yok mu, sizi o helâk etti de ziyana uğrayıverdiniz.
Abdullah Parlıyan = Ve Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zan yok mu, sizi o helak etti ve zararlı çıkanlardan oldunuz.
Adem Uğur = Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.
Ahmed Hulusi = İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu yanlış zan sizi uçuruma mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Ahmet Tekin = 'İşte, Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz.'
Ahmet Varol = İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helake sürükledi ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Ali Bulaç = "İşte bu sizin zannınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayan kimseler olarak sabahladınız."
Ali Fikri Yavuz = İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helâke düşürdü ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.”
Ali Ünal = İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki, sizi helâke yuvarladı da, hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Bayraktar Bayraklı = İşte sizi, Rabbiniz hakkındaki bu yanlış düşünceniz helâk etti de, bugün artık kaybedenlerden oldunuz.
Bekir Sadak = Iste Rabbinizi boyle sanmaniz sizi mahvetti de husrana ugrayanlardan oldunuz.
Celal Yıldırım = İşte Rabbınız hakkındaki bu zannınız sizi mahvetti de o yüzden ziyana uğrayanlardan oldunuz.
Cemal Külünkoğlu = “İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu düşünce sizi helak etti. Böylece kendinizi hüsrana uğrayanlar arasında buldunuz!”
Diyanet İşleri (eski) = İşte Rabbinizi böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Diyanet Vakfi = Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.
Edip Yüksel = Rabbiniz hakkında bu düşünceniz sizi kaydırdı ve kaybedenlerden oldunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte rabbınıza beslediğiniz o zannınız sizi helâke sürükledi de husrana düşenlerden oldunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte Rabbinize beslediğiniz o zannınız, sizi helaka sürükledi de hüsrana düşenlerden oldunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de zarara uğrayanlardan oldunuz.
Gültekin Onan = "İşte bu sizin zannınız, rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayan kimseler olarak sabahladınız."
Harun Yıldırım = Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.
Hasan Basri Çantay = «Rabbinize karşı beslediğiniz şu zannınız (yok mu?) işte sizi o helak etdi. Bu yüzden hüsrana düşenlerden oldunuz».
Hayrat Neşriyat = İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helâk etti, bu yüzden hüsrâna uğrayanlardan oldunuz.
İbni Kesir = İşte Rabbınızı böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Kadri Çelik = “İşte sizin Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlar olarak sabahladınız.”
Muhammed Esed = Ve Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu düşünce sizi helake uğrattı, böylece kendinizi hüsrana uğrayanlar arasında buldunuz!"
Mustafa İslamoğlu = Bakın işte, Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helaka sürükledi de, böylece hüsrana uğrayanlardan olup çıktınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve işte sizin o zannınızdır ki, Rabbinize karşı zannetmiş olmanız, sizi helâke düşürdü. Artık hüsrâna uğrayanlardan oldunuz.
Ömer Öngüt = İşte, Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helâk etti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.
Şaban Piriş = İşte Rabb’iniz hakkındaki bu zannınız sizi helak etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Sadık Türkmen = Işte rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi mahvetti ve hüsrana uğrayanlardan oluverdiniz!
Seyyid Kutub = İşte Rabb'inize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helak etti, ziyana uğrayanlardan olup çıktınız.
Suat Yıldırım = İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki sizi mahvetti de, o yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
Süleyman Ateş = "İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helâk etti, ziyana uğrayanlardan oldunuz!"
Tefhim-ul Kuran = «İşte bu sizin zannınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlar olarak sabahladınız.»
Ümit Şimşek = İşte, Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınızdır ki, sizi helâke sürükledi de böyle hüsrana düştünüz.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte, Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
İskender Ali Mihr = Ve işte Rabbiniz hakkındaki sizin bu zannınız, sizi helâka sürükledi. Böylece hüsrana düşenlerden oldunuz.
İlyas Yorulmaz = Bu, sizin Rabbiniz hakkında zannettiğiniz zanlar sizi helake sürükledi ve kaybedenlerden oldunuz.
فَإِن يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَّهُمْ وَإِن يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُم مِّنَ الْمُعْتَبِينَ
Fussilet / 24 -
Fe in yasbirû fen nâru mesven lehum ve in yesta’tibû fe mâ hum minel mu’tebîn(mu’tebîne).
Diyanet İşleri = Şimdi eğer dayanabilirlerse, artık cehennem onların yeridir! Eğer Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işlemeye izin isteseler, onlara izin verilmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık sabredebilirlerse ateştir yurtları onların ve onlar suçlarından geçilmesini isterlerse dilekleri kabûl edilmez.
Abdullah Parlıyan = Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Allah'ı razı etmek için dünyaya dönüp iyi işler yapmak isterlerse bile, kendilerini düzeltmelerine izin verilenlerden olmayacaklardır.
Adem Uğur = Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer (tekrar dünyaya dönüp Allah'ı) hoşnut etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir.
Ahmed Hulusi = Sabırla katlansalar bile (bir gün geçer diye), Nâr onların yaşam ortamıdır! Eğer (mazeret ile Rablerini) razı etmek isteseler, onlar mazeretleri kabul edilip razı olunanlardan olmazlar!
Ahmet Tekin = Şimdi eğer, sabredebilir, dayanabilirlerse, onların konaklama yeri ateştir. Şâyet tekrar dünyaya dönüp Allah’ı hoşnut etmek istiyorlarsa, artık arzularına nâil olamayacaklar.
Ahmet Varol = Eğer dayanırlarsa ateş onların barınağıdır. (Allah'ı) hoşnut etmek isterlerse artık hoşnut edecek bir şey yapmalarına izin verilmez. [2]
Ali Bulaç = Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer onlar hoşnut olma (dünya)ya dönmek isterlerse, artık hoşnut olacaklardan değildirler.
Ali Fikri Yavuz = Artık sabredebilirlerse, ateş kendilerine bir meskendir. Eğer dünyaya dönmeyi isterlerse, artık dünyaya dönecek olanlardan değillerdir.
Ali Ünal = İster sabretsinler ister sabretmesinler, her halükârda onların yerleşme yeri Ateş’tir. Ondan kurtulmak için merhamet dilenecek bile olsalar, kendilerine merhamet olunmaz.
Bayraktar Bayraklı = Eğer dayanabilirlerse yerleri ateştir. Eğer Allah'ı hoşnut etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir.
Bekir Sadak = Ister sabretsinler ister etmesinler, onlarin duragi atestir. Hos tutulmalarini isteseler de artik hos tutulmazlar.
Celal Yıldırım = Dayanabilirlerse (dayansınlar), ateş onların kalacağı yerdir. Memnun olacakları şeye dönmek isterler, dilekleri yerine getirilecek değildir.
Cemal Külünkoğlu = İster sabretsinler ister etmesinler, (yaptıkları yüzünden) onların durağı ateştir. (Ahirette) kendilerini düzeltmelerine izin verilmesi için (Allah'tan özür dileyip) yalvarsalar da buna izin verilmeyecek (çünkü iş işten geçmiştir).
Diyanet İşleri (eski) = İster sabretsinler ister etmesinler, onların durağı ateştir. Hoş tutulmalarını isteseler de artık hoş tutulmazlar.
Diyanet Vakfi = Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer (tekrar dünyaya dönüp Allah'ı) hoşnut etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir.
Edip Yüksel = Dayanırlarsa yerleri ateştir. Yok, hoş görülmek isterlerse özürleri kabul edilmeyecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık sabredebilirlerse ateş kendilerine bir ikametgâhtır, yok eğer hoşnudluğa dönmek isterlerse hoşnud edileceklerden değildirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık sabredebilirlerse ateş kendilerine bir ikametgahtır. Yok eğer hoşnutluğa dönmek isterlerse, hoşnut edileceklerden değildirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sabırla katlansalar bile (bir gün geçer diye), Nâr onların yaşam ortamıdır! Eğer (mazeret ile Rablerini) razı etmek isteseler, onlar mazeretleri kabul edilip razı olunanlardan olmazlar!
Gültekin Onan = Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer onlar hoşnut olma (dünya)ya dönmek isterlerse, artık hoşnut olacaklardan değildirler.
Harun Yıldırım = Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer (tekrar dünyaya dönüp Allah'ı) hoşnut etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Şimdi eğer (azaba) dayanabilirlerse işte onların yurdu: Ateş! (Yok), eğer (hoşnud oldukları dünyâye) tekrar dönmek isterlerse bu suretle de onlar hoşnud edilecek değildirler.
Hayrat Neşriyat = Şimdi eğer sabrede(bili)rlerse, onların kalacakları yer artık ateştir. (Kendilerinden)râzı olunmayı da isteseler, artık onlar râzı olunacak kimselerden değildirler.
İbni Kesir = Şimdi eğer sabredebilirlerse; işte onların durağı ateştir. Eğer dönmek isterlerse; artık onlar hoşnud edilecek değildirler.
Kadri Çelik = Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir ve eğer onlar hoşnutluk isterlerse, artık onlar hoşnut olunanlardan değillerdir.
Muhammed Esed = (Başlarına gelene) sabırla katlansalar (bile,) onların mekanı, yine ateş olacak ve kendilerini düzeltmelerine izin verilmesi için yalvarsalar da buna izin verilmeyecek;
Mustafa İslamoğlu = Eğer dayanabilirlerse, bu durumda ateş onlar için bir çeşit mesken olacaktır; geri dönüp af için başvurmak isteyecekler, asla başvuruları kabul edilmeyecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi sabrederlerse hemen ateş onlar için bir ikametgâhtır ve eğer bir hoşnutluk dilerlerse artık onlar hoşnut olacak kimselerden değildirler.
Ömer Öngüt = Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir! Eğer özür beyan edip Rablerini memnun etmek isterlerse, özürleri kabul edilmeyecektir.
Şaban Piriş = Şimdi eğer dayanabilirlerse, ateş onların maskesidir. Eğer kendilerinden razı olunmasını beklerlerse, kesinlikle onlardan razı olunmayacaktır.
Sadık Türkmen = Şimdi, eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Ve özür dilemek isterlerse özürleri kabul edilmeyecektir.
Seyyid Kutub = İster sabretsinler ister etmesinler, onların durağı ateştir. Hoş tutulmalarını isteseler de artık hoş tutulmazlar.
Suat Yıldırım = Eğer sabredip dayanabilirlerse, cehennem zaten kendi yerleşme yerleridir. Şayet özür dileyip Rab’lerini razı etmek için tekrar dünyaya dönmek isterlerse, onlara bu imkân verilmez.
Süleyman Ateş = Şimdi eğer dayanabilirlerse, ateştir onların yeri. Ve eğer özür dileyip Rablerini râzı etmek isterlerse özürleri kabul edilmeyecektir (çünkü özür dileme vakti geçmiştir artık).
Tefhim-ul Kuran = Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer onlar hoşnut olma (dünya)ya dönmek isterlerse, artık onlar hoşnut olacaklardan değildirler.
Ümit Şimşek = Dayanabilirlerse, artık onların yeri ateştir. Çünkü özür de beyan etseler kendilerine bir fırsat daha verilecek değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Şimdi eğer dayanabilirlerse, barınakları ateştir. Yok eğer özür dileyip hoşnutluk sağlamak istiyorlarsa, özürleri kabul edilmeyecektir.
İskender Ali Mihr = Artık sabredebilirlerse artık ateş onların kalacakları yerdir. Ve eğer onlar affedilmek isterlerse, onlar affedilecek olanlardan değillerdir.
İlyas Yorulmaz = Eğer onlar batıl inançlarında ısrar ederlerse (sabrederlerse), ateş onlar için kalacak yer olacaktır. (Hesap günü) Hatalarını düzeltmek isteseler de, kendilerine hatalarını düzeltme fırsatı verilecek değildir.
وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاء فَزَيَّنُوا لَهُم مَّا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ
Fussilet / 25 -
Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
Diyanet İşleri = Biz onların başına birtakım arkadaşlar sardık da bu arkadaşlar onlara geçmişlerini ve geleceklerini süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları ile ilgili o söz (azap), onlar için de gerçekleşti. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara öyle arkadaşlar hazırladık ve verdik ki önlerindeki dünyâ işlerini ve artlarındaki âhireti inkâr etmeyi bezediler onlara ve onlardan önce, cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler arasında azap hükmünü hakettiler, şüphe yok ki onlar, ziyana uğrayanlardandı.
Abdullah Parlıyan = Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar ve yandaşlar sardırdık, onların önlerindeki dünya işlerini ve arkalarında ahireti inkâr etme adına ne varsa hepsini onlara güzel gösterdiler veya yapmak istediklerini ve geçmişte yaptıklarını, kendilerine çok çekici ve süslü gösterdiler. Ve böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan diğer günahkar insan ve cin toplulukları için geçerli olan ceza sözü, yani “Şanıma yemin olsun ki, cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım” hükmü geçerli oldu. Şüphe yok ki, onlar ziyana uğrayanlardı.
Adem Uğur = Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.
Ahmed Hulusi = Onlar için karînler (şeytanî fikirliler {cin veya ins}) hazırladık ki; (bu yakın arkadaşlar) yapmakta olduklarını ve yapmayı hayal ettikleri arzularını onlara süslü gösterdiler! Cin ve insten, onlardan önce gelip - geçmiş ümmetler hakkındaki hükmü, bunlar aleyhine de hak oldu. . . Muhakkak ki onlar hüsrana uğrayanlardı!
Ahmet Tekin = Biz onlara bir takım arkadaşlar musallat ettik. Onlar, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, peygamberlere ve kutsal kitaplara itibar etmedikleri, ellerinde değer ölçüleri olmadığı için yaptıkları, yapacakları ne varsa, hepsini kendilerine süsleyip güzel gösterdiler. Kendilerinden önce yaşayıp geçip gitmiş olan cin ve insan topluluklarına uygulanan haklı, gerekçeli ceza hükümleri böylece onlara da uygulandı. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardır.
Ahmet Varol = Biz onlara birtakım yakınlar musallat ettik. Onlar, kendilerine önlerindekini ve arkalarındakini süslü gösterdiler. Kendilerinden önce geçmiş olan cin ve insan toplulukları içinde (uygulanan) söz, onlar için de hak oldu. Çünkü onlar hüsrana uğrayanlardı.
Ali Bulaç = Biz onlara birtakım yakın kimseleri 'kabuk gibi üzerlerine kaplattık', onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde (yürürlükte tutulan azab) sözü onların üzerine hak oldu. Çünkü onlar, hüsrana uğrayan kimselerdi.
Ali Fikri Yavuz = Biz onlara, (o Mekke müşriklerine) bir takım (şeytanlardan ibaret) dostlar musallat kıldık da bunlar, onlara, hem önlerindeki ahiret işini, hem arkalarındaki dünya işini süsleyi vermişlerdir. Cin ve insanladan kendilerinden önce geçmiş (ve kâfir olmuş) ümmetlerle beraber bunlara da azab vaadi gerçekleşmiştir. Çünkü onlar kendilerine yazık etmişlerdi.
Ali Ünal = (Küfür ve günahkârlığı iman ve takvaya tercih ettikleri için) yanlarına şeytanca yoldaşlar katarız da, bu yoldaşlar onların gelecek ve geçmişlerini, yapmaya niyetlendikleri ve yaptıkları her kötülüğü onlara cazip gösterirler. Böylece, kendilerinden önce yaşamış benzer cin ve insan toplumları hakkında gerçekleşen ceza sözü, onlar hakkında da geçerli olur. Gerçekten hüsrana uğrayanlardır onlar.
Bayraktar Bayraklı = Onlara birtakım arkadaşlar hazırlarız da onlar, bunların yaptıkları ve yapacakları bütün işleri kendilerine güzel gösterirler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için uygulanan ceza, onlara da gerekli olmuştur. Şüphesiz bunlar tamamen kaybeden bir topluluktur.
Bekir Sadak = Onlarin yanina bir takim yardakcilar koyariz de gecmislerini geleceklerini onlara guzel gosterirler. Verilen soz, gerek cinlerden ve gerekse insanlardan, gelip gecmis ummetler icinde, onlarin aleyhine gerceklesmistir. Dogrusu onlar husranda idiler. *
Celal Yıldırım = Onlara birtakım yandaşlar hazırlayıp yardakçı olarak gönderdik de öndekilerini (yapmak istediklerini), arkalarındakini (geçmişte yaptıklarını) kendilerine çok çekici ve süslü gösterdiler; cinlerden ve insanlardan gelip geçen ümmetler içinde onların aleyhine de (aynı) söz (=Şanıma yemin olsun ki, Cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım, sözü) hakk olmuştur. Gerçekten onlar ziyanda kalmışlardır.
Cemal Külünkoğlu = Biz onlara (kendi arzularına göre) birtakım arkadaşlar kattık. Bu arkadaşlar onlara hem önlerindeki (dünya zevklerini) ve hem de arkalarındaki (ahiretin inkarı)nı süslü gösterdiler. Bu yüzden kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azap sözü onlar için de hak oldu. Böylece onların hepsi de ziyana uğrayanlardan olmuşlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Onların yanına bir takım yardakçılar koyarız da geçmişlerini geleceklerini onlara güzel gösterirler. Verilen söz, gerek cinlerden ve gerekse insanlardan, gelip geçmiş ümmetler içinde, onların aleyhine gerçekleşmiştir. Doğrusu onlar hüsranda idiler.
Diyanet Vakfi = Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.
Edip Yüksel = Geçmişlerini ve geleceklerini onlara güzel gösteren birtakım arkadaşları onlara atadık. Kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplumları için gerçekleşen o söz kendileri için de geçerli oldu. Onlar kaybetmişlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem onlara bir takım yanaşıklar saldırmışızdır da onlar, onlara önlerindekini ve arkalarındakini ziynetleyivermişlerdir. Cin ve İnsten önlerinden geçen ümmetler içinde onların aleyhine de söz hakk olmuştur, çünkü hep kendilerine yazık etmişlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara yakın arkadaşlar musallat etmiştik de onlara önlerindekini ve arkalarındakini süslü göstermişlerdi. Kendilerinden önce geçmiş cin ve insan toplumlarına gerçekleşen azap sözü, bunlar üzerine de gerçekleşmişti de, onlar, hüsrana uğrayanlar olmuşlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azab sözü onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir.
Gültekin Onan = Biz onlara birtakım yakın kimseleri 'kabuk gibi üzerlerine kaplattık', onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde [yürürlükte tutulan azab] sözü onların üzerine hak oldu. Çünkü onlar hüsrana uğrayan kimselerdi.
Harun Yıldırım = Biz onların yanına birtakım arkadaşlar katarız. Bunlar, onların önlerinde ve arkalarında ne varsa yaptıkları her türlü işi süsler, cazip gösterirler. Böylece cinlerden ve insanlardan gelmiş geçmiş toplumlar hakkında yürürlükte olan cezalandırma hükmü, onlar hakkında da gerekli olur.Çünkü onların hepsi kendilerini hüsrana atmışlardı.
Hasan Basri Çantay = Biz onlara bir takım yanaşmaları sebeb yapdık da önlerinde ne var, ardlarında ne varsa onlar bunları süslü gösterdiler. Cinden, insandan kendilerinden evvel geçmiş (ve helak olmuş) ümmetler içinde (işte) bunlara karşı da o söz hak olmuşdur. Çünkü onlar (ın hepsi) hüsrana düşenlerdi.
Hayrat Neşriyat = Onlara (birtakım) arkadaşlar (şeytanlar) musallat ettik de önlerinde ve arkalarında bulunan şeyleri kendilerine süslü gösterdiler; böylece kendilerinden önce gelip geçen cin ve insan toplulukları hakkındaki (azâba dâir) söz, kendi üzerlerine hak oldu. Çünki onlar hüsrâna uğrayanlardı.
İbni Kesir = Biz; onlara bir takım yoldaşlar kattık da önlerindekini ve arkalarındakini onlara süslü gösterdiler. Gerek cinnlerden, gerekse insanlardan kendilerinden önce geçmiş ümmetler içinde aleyhlerinde söz hak olmuştur. Doğrusu onlar, hüsrana uğrayanlardı.
Kadri Çelik = Ve onlar için (şeytanlardan ve şeytan sıfatlı insanlardan) birtakım dostlar takdir ettik. Bunlar, onların önlerinde ve arkalarında ne varsa yaptıkları her türlü işi süsleyip bezediler. Böylece cinlerden ve insanlardan gelmiş geçmiş toplumlar hakkında gerçekleşen söz, onlar hakkında da gerçekleşti. Şüphesiz onlar hüsrana uğramış kimseler oldular.
Muhammed Esed = ve (Bize karşı isyankar olduklarından,) onlara (şeytani dürtülerini) öteki kişilikleri (olarak) musallat ettik; ve bunlar, önlerine serilmiş olan ile, bilgi alanlarının dışında kalanı kendilerine güzel gösterdi. Ve böylece, kendilerinden önce gelip geçmiş olan diğer (günahkar) insan ve görünmeyen varlık toplulukları için geçerli olan (ceza) vaadi onlar için de geçerli olacak. Kuşkusuz onlar(ın hepsi) hüsrana uğrayacaktır!
Mustafa İslamoğlu = Zira onların başına güdümüne girecekleri yoldaşlar musallat ettik; bunlar, önlerinde olanı da arkalarında kalanı da kendilerine süslü gösterdiler; işte böylece, kendilerinden önce gelip geçmiş olan görünür görünmez varlıklardan nice topluluklar hakkındaki vaad onlar için de gerçekleşmiş oldu: şüphe yok ki onlar, daima kaybeden taraf oldular.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için birtakım karinleri musallat ettik. Artık onlar için önlerindekini ve arkalarındakini bezemiş oldular ve onların üzerine de kendilerinden evvel gelip geçen cinden ve insden olan ümmetler arasında o (azaba dair) söz hak olmuş oldu. Şüphe yok ki, onlar hüsrâna uğramış kimseler oldular.
Ömer Öngüt = Biz onlara bir takım arkadaşlar musallat ettik. Onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce geçmiş olan cin ve insan ümmetleri arasında onlara da o azap sözü hak olmuştu. Çünkü onlar hüsranda idiler.
Şaban Piriş = Onlara yakın arkadaşlar musallat etmiştik de onlara önlerindekini ve arkalarındakini süslü göstermişlerdi. Kendilerinden önce geçmiş cin ve insan toplumlarına gerçekleşen azap sözü, bunlar üzerine de gerçekleşmişti de, onlar, hüsrana uğrayanlar olmuşlardı.
Sadık Türkmen = Ve onlara birtakım arkadaşlar iliştiler; önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri onlara süslü gösterdiler. Ve üzerlerine kendilerinden önce gelip geçmiş, cin ve insan topluluklarına uygulanan söz hak oldu. Çünkü onlar, zararda olanlar idiler.
Seyyid Kutub = Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini onlara gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları için uygulanan söz (azap) kendilerine de geçerli olmuştur. Çünkü onlar hüsrana düşenlerdir.
Suat Yıldırım = Biz onların yanına birtakım arkadaşlar katarız. Bunlar, onların önlerinde ve arkalarında ne varsa yaptıkları her türlü işi süsler, cazip gösterirler. Böylece cinlerden ve insanlardan gelmiş geçmiş toplumlar hakkında yürürlükte olan cezalandırma hükmü, onlar hakkında da gerekli olur.Çünkü onların hepsi kendilerini hüsrana atmışlardı.
Süleyman Ateş = Biz onlara birtakım (kötü) arkadaşlar sardırdık. Onların önlerinde ve arkalarında bulunan herşeyi onlara süslü gösterdiler (yaptıkları işlerin güzel olduğunu söylediler). Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan topluluklarına (uygulanan) söz, kendilerine de gerekli oldu (bunlar da azâbı hak ettiler), çünkü hep ziyanda idiler.
Tefhim-ul Kuran = Biz onlara birtakım yakın kimseleri 'kabuk gibi üzerlerine kaplattık', onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde (yürürlükte tutulan azab) sözü onların üzerine hak oldu. Çünkü onlar, hüsrana uğrayanlardı.
Ümit Şimşek = Biz onlara öyle arkadaşlar musallat ettik ki, yaptıkları ve yapacakları ne varsa hepsini onlara hoş gösterdiler. Böylece, kendilerinden önceki cin ve insan topluluklarının başına gelen azap vaadi onlar için de gerçek oldu. Çünkü öncekiler de bunlar gibi hüsrana düşmüş kimselerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onları birtakım yakınlarla/dostlarla çevreleyip sardık da onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önceki cin ve insan ümmetleri için hak olan söz, bunlar aleyhine de hak oldu. Çünkü bunlar, hüsrana uğrayanlardı.
İskender Ali Mihr = Onlara yakın arkadaşlar musallat ettik. Böylece önlerinde ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) onlara süslediler. Cinlerden ve insanlardan, onlardan önce gelmiş geçmiş ümmetlerinde üzerine (azap) sözü hak oldu. Muhakkak ki onlar, hüsrana düşmüş olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Bundan sonra onların kendileri gibi yakın arkadaşlarının olmasını sağladık. Arkadaşları daha önceki yaptıklarını ve daha sonra yapacaklarını onlara süslü ve güzel gösterdiler. Onlardan önce gelip geçmiş, gerek tanımadıkları (cin), gerekse tanıdıkları (ins) topluluklar için geçerli olan (Allah’ın yok etme vaadi) sözü, onlar içinde hak olmuş ve onlarda kaybedenlerden olmuşlardır.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ
Fussilet / 26 -
Ve kâlellezîne keferû lâ tesmeû li hâzel kur’âni velgav fîhi leallekum taglibûn(taglibûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenler dediler ki: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin. Baskın çıkmak için o okunurken yaygara koparın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kâfir olanlar, dediler ki: Şu Kur'ân'ı dinlemeyin ve okunurken gürültü edin, bağırıp çağırın da onun sesini bastırın.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler dediler ki: “Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü edip, bağırın, çağırın da O'nun sesini bastırın, belki bu şekilde O'na karşı üstünlük sağlar da, O'nu bastırırsınız.”
Adem Uğur = İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.
Ahmed Hulusi = Hakikat bilgisini inkâr edenler (Hz. Rasûlullâh'ı dinleyenlere) dediler ki: "Şu Kurân'ı dinlemeyin ve Onun hakkında boş laflar edin ki, belki üstün çıkarsınız!"
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar ile küfre saplanan güç ve iktidar sahipleri:'Bu Kur’ân’a kulak vermeyin. Ağız kalabalığı yaparak Kur’ân’da hata yaptırın. Kur’ân’ın bâtıl olduğunu söyleyin. Ola ki, üstün gelirsiniz.' dediler.
Ahmet Varol = İnkar edenler dediler ki: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve (okunurken) içine yaygaralar karıştırın. Olur ki üstün gelirsiniz.'
Ali Bulaç = İnkar edenler dediler ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz."
Ali Fikri Yavuz = Bir de o kâfir olanlar: “- Bu Kur’an’ı dinlemeyin ve ona bozgunculuk edin; olur ki üstün gelirsiniz.” dediler.
Ali Ünal = Küfre batmış olanlar, “Şu Kur’ân’ı dinlemeyin, okunurken yaygara koparın ki, başkaları tarafından da dinlenip anlaşılmasını engeller ve belki bu şekilde onu bastırabilesiniz.” diyorlar.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenler, “Bu Kur'ân'ı dinlemeyiniz. Okunurken gürültü çıkarınız ki duyulmasını engelleyesiniz” dediler.[510]
Bekir Sadak = Inkar edenler: «Bu Kuran'i dinlemeyin, okunurken gurultu yapin, belki bastirirsiniz» dediler.
Celal Yıldırım = O küfredenler dediler ki, bu Kur'ân'ı dinlemeyin ; okunurken gürültü patırdı yapın, belki üstünlük sağlar da onu bastırırsınız.
Cemal Külünkoğlu = İnkârcılar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Baskın çıkmak için o okunurken yaygara koparın!”
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenler: 'Bu Kuran'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız' dediler.
Diyanet Vakfi = İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.
Edip Yüksel = İnkar edenler, 'Başa çıkmanız için, bu Kuran'ı dinlemeyin, anlaşılmasını engelleyin,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de dedi ki o küfredenler: şu Kur'anı dinlemeyin ve ona yaygara yapın, belki bastırırsınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de küfredenler: «Şu Kur'an'ı dinlemeyin ve ona (okunurken) yaygara yapın, belki bastırırsınız,» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnkâr edenler: «Bu Kur'ânı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz» dediler.
Gültekin Onan = Küfredenler dediler ki: "Bu Kuran'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz."
Harun Yıldırım = İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.
Hasan Basri Çantay = O küfredenler (şöyle) dedi (ler): «Bu Kur'ânı dinlemeyin. Onun hakkında ma'nâsız yaygaralar (gürültüler) yapın! Belki galebe edersiniz»!
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenler ise dedi ki: 'Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onda (o okunduğu zaman)ma'nâsız sözler söyleyin (gürültü yapın), belki (bu sûretle) üstün gelirsiniz!'
İbni Kesir = Küfredenler dediler ki: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, onun hakkında yaygaralar yapın, belki bastırırsınız.
Kadri Çelik = Küfre sapanlar dediler ki: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) gürültü edip yaygaralar koparın. Umulur ki üstün gelirsiniz.”
Muhammed Esed = Hakikati inkar edenler (birbirlerine): "Bu Kuran'ı dinlemeyin ve onun hakkında saçma, anlamsız şeyler uydurun ki onu(n gücünü) bastırasınız!" derler.
Mustafa İslamoğlu = Hakkı inkarda direnen kimseler, "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, onu karalayıp şamata yapın ki bastırabilesiniz!" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, kâfir oldular. Dediler ki: «O Kur'an'ı dinlemeyiniz, onda gürültü yapınız, olabilir ki galip olursunuz.»
Ömer Öngüt = Kâfirler dediler ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin! Okunurken gürültü patırtı yapın! Belki üstünlük sağlar onu bastırırsınız. "
Şaban Piriş = O inkarcılar: -Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız, demişlerdi.
Sadık Türkmen = Inkâr edenler dediler ki: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin! Ve onun hakkında, gürültü koparın/asılsız şeylerle meşgul edin ki, belki böylece onu bastırır/durdurursunuz!”
Seyyid Kutub = İnkar edenler: «Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki ona galip gelirsiniz» dediler.
Suat Yıldırım = Bir de kâfirler dediler ki: "Şu Kur’ân okunduğunda ona kulak vermediğiniz gibi, ona karşı yaygara koparıp onun, başkaları tarafından anlaşılmasını da engelleyin. Ancak böyle yaparak üstünlük sağlayıp onu bastırmayı umabilirsiniz."
Süleyman Ateş = İnkâr edenler dediler ki: "Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, o (okunduğu)nda gürültü edin, (böylece onun anlaşılmasına engel olun), belki ona gâlib gelirsiniz (başka türlü onunla başa çıkmanıza imkân yoktur)."
Tefhim-ul Kuran = İnkâr edenler dediler ki: «Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz.»
Ümit Şimşek = İnkâr edenler, 'Bu Kur'ân'ı dinlemeyin; okunurken şamata çıkarın,' dediler. 'Böylelikle ona üstün gelirsiniz.'
Yaşar Nuri Öztürk = İnkâr edenler dediler ki: "Şu Kur'an'ı dinlemeyin! O okunurken yaygara koparın ki, galip gelesiniz."
İskender Ali Mihr = Kâfirler: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin, (okuma süresi) içinde gürültü yapın. Umulur ki böylece siz gâlip olursunuz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenler kendi yandaşlarına “Bu Kur’an’ı dinlemeyin ve içindeki hükümleri yok sayın. Böylece galip gelebilirsiniz” demişlerdi.
فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ
Fussilet / 27 -
Fe le nuzîkannellezîne keferû azâben şedîden ve le necziyennehum esveellezî kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsü ile cezalandıracağız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz de mutlaka kâfir olanlara çetin bir azâbı tattıracağız ve yaptıkları şeyin en kötü karşılığıyla cezâlandıracağız onları.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere, şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Adem Uğur = O inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki o hakikat bilgisini inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve elbette onlara yaptıklarının en kötü sonuçlarını yaşatacağız!
Ahmet Tekin = Bu sebeple kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârda ısrar eden güç ve iktidar sahiplerine elbette dehşetli bir azap tattıracağız. Onlara, işlemeye devam ettikleri amellerin en kötüsünü ölçü alarak en ağır cezayı vereceğiz.
Ahmet Varol = İnkar edenlere muhakkak şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ali Bulaç = Artık gerçekten o inkar edenlere şiddetli bir azap taddıracağız ve yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ali Fikri Yavuz = İşte bunun içindir ki, biz de o kâfirlere şiddetli bir azab taddıracağız; ve kendilerini yaptıkları amellerin en kötüsü ile cezalandıracağız.
Ali Ünal = Madem öyle, Biz de o küfre batmış olanlara çetin bir azap tattıracak ve onları yapageldikleri işlerin en kötüsüne göre cezalandıracağız.
Bayraktar Bayraklı = O inkâr edenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Bekir Sadak = Inkar edenlere cetin bir azap tattiracagiz. Isledikleri en kotu islere karsilik onlarin cezasini verecegiz.
Celal Yıldırım = And olsun ki, o küfredenlere şiddetli bir azâb tattıracağız ve elbette yapageldiklerinin en kötüsüyle kendilerini cezalandıracağız.
Cemal Külünkoğlu = İşte (buna karşılık biz de) o inkârcılara şiddetli bir azap tattıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenlere çetin bir azap tattıracağız. İşledikleri en kötü işlere karşılık onların cezasını vereceğiz.
Diyanet Vakfi = O inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Edip Yüksel = İnkar edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve yaptıklarının en kötüsüyle onlara karşılık vereceğiz.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte biz de onun için o küfredenlere şiddetli bir azâb tattıracağız ve kendilerine yaptıkları âmellerin en kötüsünün cezasını vereceğiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = işte Biz de onun için o küfredenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve kendilerine yaptıkları amellerin en kötüsünün cezasını vereceğiz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz mutlaka inkâr edenlere şiddetli bir azab tattıracağız. Ve onlara yaptıkları amellerin en kötüsünün cezasını vereceğiz.
Gültekin Onan = Artık gerçekten o küfredenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Harun Yıldırım = O inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Hasan Basri Çantay = İşte biz o kâfirlere muhakkak ki en çetin bir azâbı tatdıracağız. Onları yapageldiklerinin en kötüsüyle cezâlandıracağız.
Hayrat Neşriyat = Sonunda o inkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azab tattıracağız ve mutlaka onları, yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezâlandıracağız.
İbni Kesir = O küfredenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız.
Kadri Çelik = Artık gerçekten o küfre sapanlara şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Muhammed Esed = Fakat hakikati (böylece) inkar edenlere kesinlikle şiddetli bir azabı tattıracak ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız!
Mustafa İslamoğlu = Artık gerçekten o inkâr edenlere şiddetli bir azap taddıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte kâfir olanlara elbette bir şiddetli azap tattıracağız ve onları işler oldukları şeyin en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ömer Öngüt = Andolsun ki kâfirlere çetin bir azap tattıracağız ve yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Şaban Piriş = İnkarcılara elbette şiddetli bir azap tattıracağız. Onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Sadık Türkmen = Elbette inkâr edenlere çok şiddetli bir azap tattıracağız. Ve elbette onları, yapmış olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Seyyid Kutub = İnkar edenlere şiddetli bir azab taddıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Suat Yıldırım = İşte Biz de onun için o kâfirlere dünyada şiddetli bir azap tattıracağız ve âhirette de yaptıkları o pek kötü işlere göre hak ettikleri karşılığı vereceğiz.
Süleyman Ateş = İnkâr edenlere şiddetli bir azâb taddıracağız ve onları, yaptıklarının en kötüsüyle cezâlandıracağız.
Tefhim-ul Kuran = Artık gerçekten o inkâr edenlere şiddetli bir azap taddıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
Ümit Şimşek = Biz o kâfirlere şiddetli bir azap tattıracak ve yaptıklarının en kötüsüyle onları cezalandıracağız.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, o inkârcılara şiddetli bir azabı tattıracağız ve elbette ki onları, yapıp-ettiklerinin en kötüsüyle cezalandıracağız.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra inkâr edenlere, mutlaka şiddetli azabı tattıracağız. Ve onları yaptıklarının en kötüsüyle mutlaka cezalandıracağız.
İlyas Yorulmaz = Gerçek doğruları inkâr edenlere, azabın en şiddetlisini tattıracağız ve yapmış olduklarının en kötüsü ile onları cezalandıracağız.
ذَلِكَ جَزَاء أَعْدَاء اللَّهِ النَّارُ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ جَزَاء بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
Fussilet / 28 -
Zâlike cezâu a’dâillâhin nâr(nârun), lehum fîhâ dârul huld(huldi), cezâen bimâ kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Diyanet İşleri = İşte böyle, Allah düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi inkâr etmelerinin cezası olarak orada onlar için ebedîlik yurdu vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte bu ateş, Allah düşmanlarının cezâsıdır, onlara, ebedîlik var orada; bu da delillerimizi bile bile inkâr etmelerinin karşılığı.
Abdullah Parlıyan = İşte bu Allah düşmanlarının cezası ateştir, onlar ebedi olarak kalacaklardır orada. Bu da ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinden dolayıdır.
Adem Uğur = İşte bu, Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt (cehennem) vardır.
Ahmed Hulusi = İşte Allâh düşmanlarının yaptığının sonucu, ateştir! Onlar için orada sonsuzluk vatanı vardır! Bilerek işaretlerimizi inkâr etmelerinin (Rablerini kabullenmemelerinin) sonucu olarak!
Ahmet Tekin = İşte, Allah düşmanlarının cezası ateştir, Cehennemdir. Onlara, orada ebedî yurt olarak Cehennem vardır. Âyetlerimizi bile bile inkâra devam etmeleri sebebiyle bu cezayı hak ettiler.
Ahmet Varol = İşte bu, Allah'ın düşmanlarına olan cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmelerine karşılık onlara orada sonsuza kadar kalacakları yurt vardır.
Ali Bulaç = Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır.
Ali Fikri Yavuz = İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır, ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası olarak onlara, orada ebedîlik yurdu vardır.
Ali Ünal = İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Âyetlerimiz karşısında bile bile ayak diremeleri sebebiyle orada onlar için ebedî (ceza) yurdu vardır.
Bayraktar Bayraklı = İşte, Allah düşmanlarının cezası budur. Âyetlerimizi inkâr etmiş olmalarının cezası olarak, onlar süreli olarak ateşte kalacaklardır.
Bekir Sadak = Iste boyle; Allah'in dusmanlarinin cezasi atestir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmeleri karsiligi orasi onlarin temelli kalacaklari yerdir.
Celal Yıldırım = İşte Allah düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inâdla inkâr etmelerine karşılık onlar için orada ebedîlik yurdu vardır.
Cemal Külünkoğlu = İşte Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi inkâr etmelerinin cezası olarak, onlar için orada ebedî kalacakları cehennem yurdu vardır.
Diyanet İşleri (eski) = İşte böyle; Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmeleri karşılığı orası onların temelli kalacakları yerdir.
Diyanet Vakfi = İşte bu, Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Âyetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt (cehennem) vardır.
Edip Yüksel = ALLAH düşmanlarının cezası işte bu ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmelerinin bir karşılığı olarak orası onların ebedi yurdu olacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O işte cezâsı Allah düşmanlarının, o ateş, onlara ondadır ancak ebediyyet evi, âyetlerimize yaptıkları cehudluğun cezası
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah düşmanlarının cezası, işte odur: Ateş! Ayetlerimizi inkar etmelerinin cezası olarak, ondadır ancak onların ebedilik evi!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası olarak, onlar için orada ebedî olarak kalacakları cehennem yurdu vardır.
Gültekin Onan = Bu, Tanrı'nın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır.
Harun Yıldırım = İşte bu, Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt (cehennem) vardır.
Hasan Basri Çantay = Bu, Allahın, düşmanlarına olan cezasıdır ki, ateşdir. Bizim âyetlerimizi bilerek inkâr etdiklerinin cezası olarak orada (cehennemde) onlara ebedîlik yurdu vardır.
Hayrat Neşriyat = İşte bu, Allah’ın düşmanlarının cezâsı ki, ateştir. Âyetlerimizi bilerek inkâr etmekte olmalarının cezâsı olarak orada onlara ebedîlik yurdu (olan Cehennem) vardır!
İbni Kesir = İşte böyle; Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmelerinin cezası olarak onların temelli kalacakları yer oradadır.
Kadri Çelik = Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkâr etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için temelli kalma yurdu vardır.
Muhammed Esed = O Allah düşmanlarının cezası, (öteki dünyadaki) ateş olacaktır. Onlar, mesajlarımızı bilerek reddetmelerinin karşılığı olarak içinde sonsuza kadar kalacakları bir yere mahkum olacaklardır.
Mustafa İslamoğlu = İşte budur Allah düşmanlarının cezası: ateş. Onların sürekli kalacakları yer, ayetlerimizi bile bile inkar etmelerine karşılık olmak üzere orası olacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu, Allah'ın düşmanlarının cezasıdır ki, ateştir. Onlar için orada Bizim âyetlerimizi inkâr eder olmalarının bir cezası olarak bir ebedî ikametgâh vardır.
Ömer Öngüt = İşte böyle. . . Allah'ın düşmanlarının cezâsı ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ebedî kalma yurdu vardır.
Şaban Piriş = Allah’ın düşmanlarının cezası işte bu ateştir. Orası, ayetlerimizi bile bile inkar etmiş olmaları sebebiyle, onlar için ebedi kalınacak bir yurttur.
Sadık Türkmen = Işte bu, Allah’a düşmanlık yapanların cezası olan ateştir! Orada onlar, ayetlerimizi inkâr etmelerinin karşılığı olarak, sonsuz kalacaklardır.
Seyyid Kutub = İşte böyle; Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmeleri karşılığı orası onların temelli kalacakları yerdir.
Suat Yıldırım = İşte Allah düşmanlarının cezası da: O ateş! Âyetlerimizi bile bile red ve inkâr ettiklerinden ötürü onlara orada ebedî kalmak vardır.
Süleyman Ateş = O Allâh düşmanlarının cezâsı: Ateştir. Âyetlerimizi inkâr etmelerinin cezâsı olarak onlara, orada sürekli kalma yurdu vardır.
Tefhim-ul Kuran = Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkâr etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır.
Ümit Şimşek = İşte Allah düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerine karşılık, orası onların ebediyen kalacakları yurtlarıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bu, Allah düşmanlarının cezası olan ateştir. Ayetlerimize karşı çıkmalarından ötürü, orada kendileri için sürekli kalış yeri vardır.
İskender Ali Mihr = İşte bu Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bilerek inkâr etmiş olmaları sebebiyle ceza olarak, onlar için orada ebedîlik yurdu vardır.
İlyas Yorulmaz = İşte böyle! Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı ateş, ceza olarak onların sürekli kalacakları mekândır.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْأَسْفَلِينَ
Fussilet / 29 -
Ve kâlellezîne keferû rabbenâ erinellezeyni edallânâ minel cinni vel insi nec’al humâ tahte akdâminâ li yekûnâ minel esfelîn(esfelîne).
Diyanet İşleri = (Ateşe giren) inkârcılar şöyle derler: “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım ki en aşağılıklardan olsunlar.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kâfir olanlar, Rabbimiz diyecekler, cinlerden, insanlardan, bizi azdıranları göster bize de en aşağılık bir hâle gelmeleri için onları ayaklarımızın altına alalım.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edipde ateşe girenler, o gün diyecekler ki: “Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de, aşağılık bir hale gelmeleri için, onları ayaklarımızın altına alalım.
Adem Uğur = Kâfirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.
Ahmed Hulusi = Hakikat bilgisini inkâr edenler dediler ki: "Rabbimiz. . . Cin ve insan türünden (şeytanlardan) bizi saptıran o ikiliyi göster de, o ikisini ayaklarımızın altına alalım da en aşağılık olsunlar!"
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar:'Ey Rabbimiz! Bizi başımıza buyruk hale getirerek, hak yoldan uzaklaşmamıza, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihimize imkân sağlayan cinleri ve insanları göster de, aşağılık mahlûklardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım.' derler.
Ahmet Varol = İnkar edenler derler ki: 'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılardan olsunlar.
Ali Bulaç = İnkâr edenler dediler ki: "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları bize göster, ayaklarımızın altına alalım, en aşağılarda bulunanlardan olsunlar."
Ali Fikri Yavuz = O kâfir olanlar (cehennemde) şöyle diyecektir: “- Ey Rabbimiz! Cin ve insanlardan bizi yoldan çıkaran şeytanları bize göster de onları ayaklarımız altına alalım, en aşağı düşenlerden olsunlar.”
Ali Ünal = Küfre batmış olanlar (orada), “Rabbimiz,” derler, “cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o şeytanları bize göster de, onları ayaklarımızın altına alalım ve rezillerden daha rezil, alçaklardan daha alçak olsunlar!”
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenler, “Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster. Onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar” diyecekler.
Bekir Sadak = Inkar edenler: «Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan, bizi saptiranlari goster, onlari ayaklarimizin altina alalim da en altta kalanlardan olsunlar» derler.
Celal Yıldırım = O küfredenler diyecekler ki, ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları göster ki onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılardan olsunlar..
Cemal Külünkoğlu = İnkârcılar cehennemde: “Ey Rabbimiz! Gerek cinlerden, gerek insanlardan bizi saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım ki en aşağılıklardan olsunlar” derler.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenler: 'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan, bizi saptıranları göster, onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalanlardan olsunlar' derler.
Diyanet Vakfi = Kâfirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.
Edip Yüksel = İnkar edenler, 'Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da en alçak olanlardan olsunlar,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve muhakkak diyecek ki o küfredenler: ey râbbımız! Göster bize Cinn-ü insten bizleri ıdlâl edenlerin ikisine de, ki onları ayaklarımızın altına alalım en aşağılıklardan olsunlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o küfredenler muhakkak diyecekler ki: «Ey Rabbimiz göster bize, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranların ikisini de onları ayaklarımızın altına alalım, en aşağılıklardan olsunlar!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnkâr edenler: «Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar.» diyeceklerdir.
Gültekin Onan = Küfredenler dediler ki: "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptımış olanları bize göster, ayaklarımızın altına alalım, en aşağılarda bulunanlardan olsunlar."
Harun Yıldırım = Kâfirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.
Hasan Basri Çantay = O küfredenler (cehennemde) «Ey Rabbimiz, cinden ve insandan bizi Sapdıranları göster bize de onları ayaklarımız altına alalım. Tâki en aşağı (tabaka) da kalanlardan olsunlar» dedi (ler - diyecekler).
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenler der ki: 'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi dalâlete düşürenleri bize göster; o ikisini ayaklarımızın altına alalım da, en aşağılıklardan olsunlar!'
İbni Kesir = Ve küfredenler derler ki: Rabbımız; cinnlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları göster, onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklar, aşağıların aşağısı olsunlar.
Kadri Çelik = Küfre sapanlar dediler ki: “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılarda bulunanlardan olsunlar.”
Muhammed Esed = Ve (yeryüzündeki hayatlarında) hakikati inkar etmiş olanlar (bunun üzerine) feryad edecekler: "Ey Rabbimiz! Bizi saptıran şu insanları ve görünmeyen varlıkları göster bize. Onları ayaklarımızın altına al(ıp çiğneyel)im ki hepimizin en alçağı olsunlar!"
Mustafa İslamoğlu = Ve (oraya girince) inkarda direnen kimseler diyecek ki: "Rabbimiz! Görünen görünmeyen tüm varlıklardan bizi saptıranları bize göster: Hepsini de ayaklarımız altına alıp çiğneyelim ki, hepimizin en alçağı olsunlar!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kâfir olanlar diyeceklerdir ki: «Ey Rabbimiz! Bizi cinden ve insden sapıtmış olanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım. Tâ ki, en aşağı kalanlardan olsunlar.»
Ömer Öngüt = İnkâr edenler: "Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan, bizi yoldan çıkarıp saptıranları göster. Onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalanlardan olsunlar. " derler.
Şaban Piriş = Nankörlük etmiş olanlar derler ki: -Rabbimiz, bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar!..
Sadık Türkmen = Inkârcılar dediler ki: “Rabbimiz! Bizi saptıran kimseleri bize göster; cinlerden ve insanlardan onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklardan olsunlar!”
Seyyid Kutub = Ateşe giren kafirler derler ki: «Rabb'imiz cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları göster, onları ayaklarımızın altına alalım. Ki altta kalanlar olsunlar.»
Suat Yıldırım = Kâfirler cehennemde: "Ey ulu Rabbimiz!" derler, "gerek cinlerden, gerek insanlardan bizi saptıran o şeytanları bize bir gösteriver de onları ayaklarımızla çiğneyelim, aşağıların aşağısı olsunlar"
Süleyman Ateş = (Ateşe giren) Kâfirler dediler ki: "Rabbimiz, bizi saptıran cin ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklardan olsunlar!"
Tefhim-ul Kuran = Küfretmekte olanlar dediler ki: «Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım, en aşağılarda bulunanlardan olsunlar.»
Ümit Şimşek = O zaman inkâr edenler 'Rabbimiz,' derler. 'Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster ki onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar.'
Yaşar Nuri Öztürk = O küfre sapanlar şöyle diyecekler: "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster ki, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağıda kalanlardan olsunlar."
İskender Ali Mihr = Kâfirler dediler ki: “Rabbimiz, insanlardan ve cinlerden bizi saptıranları bize göster. Onları ayaklarımızın altına alalım ki en aşağıda kalanlardan olsunlar.”
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenler “Rabbimiz bizi saptıran, gerek cinlerden (tanımadıklarımızdan) ve inslerden (tanıdıklarımızdan) olsun bize göster de, aşağılıklardan olmaları için her iki guruptan bizi saptıranları ayaklarımızın altına alalım” derler.
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
Fussilet / 30 -
İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de, Rabbimiz Allah'tır dedikten sonra da dosdoğru hareket edenlere melekler indiririz de sakın korkmayın ve mahzûn olmayın ve müjdelenin, sevinin size vaadedilen cennetle deriz.
Abdullah Parlıyan = Gerçekten Rabbimiz Allah'tır dedikten sonra da, dosdoğru hareket edenlere melekler indiririz de melekler onlara şöyle derler: “Korkmayın ve üzülmeyin. İşte buyurun! Size vaadedilmiş olan cennetle müjdelenin ve sevinin.
Adem Uğur = Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki: "Rabbimiz, Allâh'tır" deyip sonra bilfiil o doğrultuda yaşayanların üzerine melekler tenezzül eder (ilâhî sıfatların Cemâl kuvveleri zâhir olur ki, bu şu demektir): "Korkmayın, mahzun olmayın ve vadolunduğunuz cennetiniz ile sevinin. . . "
Ahmet Tekin = 'Rabbimiz Allah’tır' diyenlerin, ardından Allah’a giden doğru muhkem ve güvenli yolu takip edip itaatte daim olanların üzerlerine sık sık melekler iner.'Öbür âlemdeki hayatınızdan, hesabınızdan korkmayın, geride bırakacaklarınızdan dolayı üzülmeyin, hüzünlenmeyin. Size va’dolunan cennet dolayısıyla sevinin.'
Ahmet Varol = 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler inerler (ve derler ki): 'Korkmayın, üzülmeyin ve vadedilmekte olduğunuz cennetle sevinin.
Ali Bulaç = Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin."
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten: “- Rabbimiz Allah’dır.” deyib de sonra sebat gösterenler (ve salih amel işliyenler var ya), onların üzerine (ölüm anında veya dehşet halinde): “- Korkmayın, mahzun olmayın. Vaad olunduğunuz cennetle neşelenin.” diye melekler inecektir.
Ali Ünal = Buna karşılık, “Rabbimiz Allah’tır” diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) “(Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!
Bayraktar Bayraklı = “Rabbimiz Allah'tır” diyen ve sonra da doğruluktan ayrılmayanlara gelince, onların üzerine sık sık melekler iner ve şöyle der: “Korkmayınız ve üzülmeyiniz, size vaad olunan cennetle sevininiz!”[511]
Bekir Sadak = (30-32) «ORabbimiz Allah'tir» deyip sonra da dogrulukta devam edenler, onlari, melekler, olumleri aninda: «Korkmayiniz, uzulmeyiniz, size soz verilen cennetle sevinin, biz dunya hayatinda da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarinizin cektigi, umdugunuz seyler, bagislayan ve aciyan Allah katindan bir ziyafet olarak size sunulur» diyerek inerler. *
Celal Yıldırım = Şüphesiz onlar ki Rabbimiz Allah'tır, dediler, sonra da dosdoğru oldular, üzerlerine melekler iner de, «hiç korkmayın ve üzülmeyin ; va'dolunduğunuz Cennet ile sevinin.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz “Rabbimiz Allah'tır” deyip de, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilmiş olan cennetle sevinin!”
Diyanet İşleri (eski) = (30-32) 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da doğrulukta devam edenler, onları, melekler, ölümleri anında: 'Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarınızın çektiği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur' diyerek inerler.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.
Edip Yüksel = 'Rabbimiz ALLAH'tır,' dedikten sonra doğru yolu izleyenlerin üzerine melekler iner:'Korkmayın, üzülmeyin ve davetli olduğunuz cennetle sevinin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki «rabbımız Allah» deyip de sonra doğru gidenler yok mu onların üzerlerine şöyle melekler iner: korkmayın, mahzun olmayın va'dolunup durduğunuz Cennet ile neş'eyâb olun!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki «Rabbimiz Allah'tır.» deyip de sonra doğru gidenler yok mu, onların üzerine melekler şöyle iner: «Korkmayın, üzülmeyin, va'dolunup durduğunuz cennet ile neşelenin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Rabbimiz Allah'tır» deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin.»
Gültekin Onan = Şüphesiz: "Bizim rabbimiz Tanrı'dır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin."
Harun Yıldırım = Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat «Rabbimiz Allahdır» deyib de sonra doğruluğu iltizâm edenler (yok mu?) Onların üzerlerine «Korkmayın, tasalanmayın, va'd olunduğunuz cennetle sevinin» diye diye melekler inecekdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki 'Rabbimiz Allah’dır' deyip, sonra (ihlâs ile) dosdoğru olanların üzerine(ölüm ânında, kabirde ve haşir meydanında): 'Korkmayın, üzülmeyin ve va'd olunup durduğunuz Cennetle sevinin!' diye melekler iner.
İbni Kesir = Muhakkak ki; Rabbımız Allah'tır, deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanların üzerine melekler iner, onlara: Korkmayın, üzülmeyin size vaad olunan cennetle sevinin, derler.
Kadri Çelik = Şüphesiz “Bizim Rabbimiz Allah'tır” deyip sonra da dosdoğru bir istikamet tutturanlar (var ya), onların üzerine melekler iner (ve der ki;) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaat edilen cennetle müjdelenin.”
Muhammed Esed = (Fakat,) "Rabbimiz Allah'tır!" diyen ve sebatla doğru yolu izleyenlere gelince, onların üzerine sık sık melekler iner (ve şöyle derler:) "Korkmayın ve üzülmeyin, işte alın size vaad edilmiş olan cennet müjdesini!
Mustafa İslamoğlu = Öte yandan, "Rabbimiz Allah'tır" diyen, sonra da dosdoğru çizgide yaşama kararlılığı gösterenlere gelince: onlara melekler sürekli inerler (ve derler ki): "Gelecekten dolayı kaygı duymayın, geçmişten dolayı da mahzun olmayın! Haydi sevinin size vaad edilmiş olan cennetle!
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok o kimseler ki, «Rabbimiz Allah'tır» dediler, sonra da istikamette bulundular, onların üzerlerine melekler ineceklerdir. «Korkmayın ve mahzun olmayın ve size vaad olunmuş olan cennet ile müjdelenin!» (diyeceklerdir).
Ömer Öngüt = "Rabbimiz Allah'tır. " deyip, sonra da doğru yolda sebat edenlerin üzerine melekler iner ve derler ki: "(Ölümden) korkmayın, (dünyada bıraktıklarınızdan dolayı da) tasalanmayın, vaad olunduğunuz cennetle sevinin!"
Şaban Piriş = “Rabbimiz Allah’tır” diyen sonra da dosdoğru olanlara: -Korkmayın, üzülmeyin, size vaat edilen cennete sevinin, diye melekler iner.
Sadık Türkmen = Gerçekten rabbimiz Allah’tır diyen, sonra; dosdoğru olan kişilerin üzerlerine/duygusal zekâlarına melekler iner, onlara: “Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin!
Seyyid Kutub = Şüphesiz Rabb'imiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara «Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin!» derler.
Suat Yıldırım = "Rabbimiz Allah’tır" deyip sonra da istikamet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların yanına melekler inip: "Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâd edilen cennetle sevinin!" derler.
Süleyman Ateş = "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra doğru olanların üzerine melekler iner: "Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! (derler)."
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz: Onlar «Bizim Rabbimiz Allah'tır» deyip sonra da dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki;) «Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va'd olunan cennetle sevinin.»
Ümit Şimşek = 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da dosdoğru istikamet üzere olanlara ise melekler inerler ve 'Korkmayın ve üzülmeyin,' derler. 'Size vaad edilen Cennetle sevinin.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki, "Rabbimiz Allah'tır!" deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler ha bire iner de şöyle derler: "Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennetle sevinin."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah’tır.” deyip, sonra (da) istikamet üzere olanlara (Allah’a yönelip dîni ikame edenlere) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vaadolunduğunuz cennetle sevinin!” (derler).
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki Rabbimiz Allah dır deyip de, Allah’ın belirlediği doğru yolu takip edenler için “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat olunan cennetlerle sevinin” diye melekler inerler.
نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ
Fussilet / 31 -
Nahnu evliyâukum fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhireh(âhireti), ve lekum fîhâ mâ teştehî enfusukum ve lekum fîhâ mâ teddeûn(teddeûne).
Diyanet İşleri = (31-32) “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah’tan bir ağırlama olarak, orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz, dünyâ yaşayışında da size dostuz, âhirette de ve burada, canınız ne isterse var ve burada dilediğiniz her şey sizin.
Abdullah Parlıyan = Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin yakın dostlarınızız. O ahiret yurdunda canınızın çektiği herşeye sahip olacak ve istediğiniz herşeye kavuşacaksınız.
Adem Uğur = Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.
Ahmed Hulusi = "Dünya hayatında da, sonsuz gelecek yaşamda da biz sizin velîniziz! Orada bilinçlerinizin arzuladığı her şey vardır. . . Orada sizin istediğiniz her şey olacaktır!"
Ahmet Tekin = 'Biz, dünya hayatında da, âhirette, ebedî yurtta da sizin dostlarınızız, koruyucularınızız, Orada sizin için canınızın çektiği her şey var. İstediğiniz, sipariş edeceğiniz her şey hazır.'
Ahmet Varol = Dünya hayatında da, ahirette de biz sizin dostlarınızız. Orada canınızın çektiği her şey sizindir ve istediğiniz her şey sizindir.
Ali Bulaç = "Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir."
Ali Fikri Yavuz = (Ve melekler şöyle diyecektir): “- Biz, hem dünya hayatında, hem de ahirette sizin dostlarınızız. Size, bu ahirette nefislerinizin hoşlanacağı (nimetler) var, hem size burada ne isterseniz var;
Ali Ünal = “Biz, dünya hayatında olduğu gibi (burada) Âhiret’te de sizin yakın dostlarınızız. O Cennet’te canınız her neyi çekerse onu hazır bulacak, orada istediğiniz her şeyi elde edeceksiniz,
Bayraktar Bayraklı = (31-32) “Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli Allah'ın bir ikramı olarak, orada sizin canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.”
Bekir Sadak = (30-32) «ORabbimiz Allah'tir» deyip sonra da dogrulukta devam edenler, onlari, melekler, olumleri aninda: «Korkmayiniz, uzulmeyiniz, size soz verilen cennetle sevinin, biz dunya hayatinda da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarinizin cektigi, umdugunuz seyler, bagislayan ve aciyan Allah katindan bir ziyafet olarak size sunulur» diyerek inerler. *
Celal Yıldırım = Biz Dünya hayatında da, Âhiret'te de sizin yakın dostlarınızız. Sizin için burada canlarınızın çektiği her şey vardır; sizin için burada istediğiniz mevcuttur.
Cemal Külünkoğlu = “Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.”
Diyanet İşleri (eski) = (30-32) 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da doğrulukta devam edenler, onları, melekler, ölümleri anında: 'Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarınızın çektiği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur' diyerek inerler.
Diyanet Vakfi = (31-32) Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Gafûr ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.
Edip Yüksel = 'Dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınız biziz. Orada canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bizler sizin hem Dünya hayatta hem Âhırette dostlarınızız ve size orada nefislerinizin hoşlanacağı var, hem size orada ne isterseniz var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bizler sizin hem dünya hayatında, hem de ahirette dostlarınızız, size orada canınızın çektiği vardır ve size orada ne isteseniz vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.»
Gültekin Onan = "Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefslerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir."
Harun Yıldırım = Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız.Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.
Hasan Basri Çantay = (31-32) «Biz dünyâ hayâtında da, âhiretde de sizin dostlarınıza l Çok yarlığayıcı, çok esirgeyici (Allah) dan bir fazl-u kerem olmak üzere, burada canlarınız neyi hoşlanırsa (hepsi) sizindir, burada ne isterseniz (hepsi) sizin».
Hayrat Neşriyat = 'Biz dünya hayâtında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Hem orada sizin için canlarınız ne çekiyorsa vardır. Yine orada sizin için ne isterseniz vardır.'
İbni Kesir = Biz; dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Burada canlarınızın çektiği şeyler sizedir ve burada size umduğunuz her şey vardır.
Kadri Çelik = “Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.”
Muhammed Esed = Biz bu dünya hayatında sizin dostunuzuz ve öteki dünyada (da dostunuz olacağız), orada canınızın çektiği her şeye sahip olacak ve istediğiniz her şeye kavuşacaksınız,
Mustafa İslamoğlu = Biz bu dünya hayatında sizin dostunuzuz, ahirette de öyle. Orada size canınız ne çekiyorsa o var, orada siz ne arzu ediyorsanız o sizin;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Biz dünya hayatında da ve ahirette de sizin dostlarınız ve sizin için orada nefislerinizin hoşlandığı her şey vardır ve sizin için orada ne isterseniz vardır.»
Ömer Öngüt = "Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız neyi isterse hepsi sizindir, ne isterseniz hepsi sizin!"
Şaban Piriş = Biz hem dünya hayatında ve hem de ahirette sizin dostlarınızız. Orada canınız ne isterse vardır. Orada sizin için ne isterseniz vardır.
Sadık Türkmen = Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız! Orada nefislerinizin iştah duyduğu her nimet sizindir.
Seyyid Kutub = Biz dünya hayatında da ahiret hayatında da sizin dostlarınızız. Orada canlarınızın çektiği ve istediğiniz her şey sizindir.
Suat Yıldırım = (31-32) Dünya hayatında da, âhirette de biz sizin dostunuzuz. Orada sizin canınızın çektiği her şey, Gafur ve Rahîm’den (affı, merhamet ve ihsanı bol olan Allah tarafından) bir ikram olarak sizindir. Hem orada siz bütün istediklerinize kavuşacaksınız.
Süleyman Ateş = "Biz dünyâ hayâtında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada size istediğiniz her şey var."
Tefhim-ul Kuran = «Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir.»
Ümit Şimşek = 'Biz dünya hayatında da, âhirette de sizin dostunuzuz. Orada canınızın çektiği herşey vardır; orada istediğiniz herşey sizindir.
Yaşar Nuri Öztürk = "Biz sizin, dünya hayatında da âhirette de dostlarınızız. Cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada sizin için istediğiniz her şey var.
İskender Ali Mihr = Biz dünyada ve ahirette sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın istediği ve talep ettiğiniz (her)şey vardır.
İlyas Yorulmaz = Melekler onlara “Biz dünya hayatında ve ahiret hayatında sizin yardımcılarınız ve yakınlarınız olacağız. Cennette nefislerinizin arzu edip iştahınızın çektiği ve çağrı yaptığınız her şey, sizin için vardır” derler.
نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ
Fussilet / 32 -
Nuzulen min gafûrin rahîm(rahîmin).
Diyanet İşleri = (31-32) “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah’tan bir ağırlama olarak, orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Suçları örtenden, rahîm olandan bir ziyafet, bir ihsân bu.
Abdullah Parlıyan = Çok bağışlayan ve merhamet eden Allah'tan bir konukluktur bu.”
Adem Uğur = Gafûr ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak.
Ahmed Hulusi = "Rahıym Ğafûr'dan (Cemâl vasıflarından) bir nüzûl (açığa çıkış) olarak. "
Ahmet Tekin = 'Çok bağışlayan ve engin merhamet sahibi Allah’ın ikramı olarak hazır.'
Ahmet Varol = Bağışlayıcı ve merhamet sahibi (Allah)'tan bir ağırlanma olarak.
Ali Bulaç = "Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir ağırlanma olarak."
Ali Fikri Yavuz = Gafûr, Rahîm olan Allah’dan konukluk bir ikram olarak...”
Ali Ünal = “Affı, bağışlaması ve bilhassa mü’minlere karşı hususî merhameti pek bol Allah tarafından bir ikram olarak.”
Bayraktar Bayraklı = (31-32) “Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli Allah'ın bir ikramı olarak, orada sizin canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.”
Bekir Sadak = (30-32) «ORabbimiz Allah'tir» deyip sonra da dogrulukta devam edenler, onlari, melekler, olumleri aninda: «Korkmayiniz, uzulmeyiniz, size soz verilen cennetle sevinin, biz dunya hayatinda da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarinizin cektigi, umdugunuz seyler, bagislayan ve aciyan Allah katindan bir ziyafet olarak size sunulur» diyerek inerler. *
Celal Yıldırım = Çok bağışlayan, çok merhamet eden (Allah)'dan bir konukluktur bu !» (derler).
Cemal Külünkoğlu = “(Bütün bunlar) çok bağışlayan, çok merhamet eden Allah'tan bir ağırlanma olarak (size lütfedilmiştir).”
Diyanet İşleri (eski) = (30-32) 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da doğrulukta devam edenler, onları, melekler, ölümleri anında: 'Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarınızın çektiği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur' diyerek inerler.
Diyanet Vakfi = (31-32) Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Gafûr ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.
Edip Yüksel = 'Bağışlayan ve Rahim olandan bir ağırlama olarak.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Konuklu olarak, mağrifet-ü rahmetine nihâyet olmıyan bir gafuri rahimden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bağışlamasına ve merhametine nihayet olmayan Allah'tan konukluk olarak.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunlar çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Allah tarafından bir ağırlamadır.
Gültekin Onan = "Çok bağışlayan, çok esirgeyenden bir ağırlanma olarak."
Harun Yıldırım = Gafûr ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak.
Hasan Basri Çantay = (31-32) «Biz dünyâ hayâtında da, âhiretde de sizin dostlarınıza l Çok yarlığayıcı, çok esirgeyici (Allah) dan bir fazl-u kerem olmak üzere, burada canlarınız neyi hoşlanırsa (hepsi) sizindir, burada ne isterseniz (hepsi) sizin».
Hayrat Neşriyat = '(Bu,) Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden Allah) tarafından bir ağırlamadır!'
İbni Kesir = Gafur, Rahim olanın ikramı olarak.
Kadri Çelik = “Çok bağışlayan ve çok esirgeyen Allah'tan bir ağırlanma (ziyafet) olarak.”
Muhammed Esed = bağışlayıcı ve rahmet kaynağı olan Allah'tan bir karşılama (olarak)!"
Mustafa İslamoğlu = tarifsiz bir bağış ve eşsiz rahmet kaynağı olan (Allah) tarafından bir ikram olarak..."
Ömer Nasuhi Bilmen = Çok mağfiret eden, çok merhametli olandan (Allah tarafından) bir ziyafet olmak üzere.
Ömer Öngüt = "Çok bağışlayıcı, çok rahmet edici Allah'ın bir fazl-u keremi olarak. "
Şaban Piriş = Bağışlayan ve merhametli Allah’tan bir ikram olarak..
Sadık Türkmen = Bağışlayan, esirgeyenden bir ağırlama olarak!”
Seyyid Kutub = Bütün bunlar, O bağışlayan ve esirgeyen Allah'tan bir ağırlama olarak size lûtfedilmiştir.
Suat Yıldırım = (31-32) Dünya hayatında da, âhirette de biz sizin dostunuzuz. Orada sizin canınızın çektiği her şey, Gafur ve Rahîm’den (affı, merhamet ve ihsanı bol olan Allah tarafından) bir ikram olarak sizindir. Hem orada siz bütün istediklerinize kavuşacaksınız.
Süleyman Ateş = (Bütün bunlar) Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allâh)ın ağırlaması olarak (size lutfedilir).
Tefhim-ul Kuran = «Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir ağırlanma olarak.»
Ümit Şimşek = 'Bu, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olan Allah'tan bir ikramdır.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Gafûr ve Rahîm Allah'tan bir ikram olarak..."
İskender Ali Mihr = Gafûr (mağfiret eden) ve Rahîm olan (Rahîm esmasıyla tecelli eden) (Allah) tarafından ziyafet (ikram) olarak.
İlyas Yorulmaz = Bağışlayan ve merhametli olan Rabbinizden indirilmiş (pek çok nimetler var).
وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ
Fussilet / 33 -
Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).
Diyanet İşleri = Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'a çağırandan ve iyi işlerde bulunandan ve şüphe yok ki ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kimdir ki?
Abdullah Parlıyan = İnsanları Allah yoluna çağıran, doğru dürüst işler işleyen ve ben müslümanlardanım diyenden daha iyi sözlü kim olabilir?
Adem Uğur = (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir?
Ahmed Hulusi = Allâh'a çağıran, imanın gereğini uygulayan ve: "Muhakkak ki ben mutlak teslimiyeti yaşayanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?
Ahmet Tekin = İnsanları, Allah’a kulluk ve ibadete, Allah yoluna davet eden, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçiren, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayan, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olan, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyen:'Ben de İslâm’ı yaşayan müslümanlardan biriyim' diyen, sorumluluk şuuruyla görevini yerine getiren kimseden, müslümandan daha güzel sözlü kim olabilir?
Ahmet Varol = Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve: 'Şüphesiz ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
Ali Bulaç = Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?
Ali Fikri Yavuz = “- Ben gerçek müslümanlardanım.” deyib salih amel işleyerek Allah’a (ibadete) çağıran kimseden daha güzel sözlü kim var?
Ali Ünal = İnsanları Allah’a, O’nun yoluna çağıran ve kendisi imanın gerektirdiği doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diye ilan eden kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?
Bayraktar Bayraklı = Allah'a çağıran, yararlı iş yapan ve “Ben, kesinlikle Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
Bekir Sadak = "Dogrusu ben, kendini Allah'a verenlerdenim» diyen, yararli is isleyen ve Allah'a cagiran kimseden daha guzel sozlu kim vardir?
Celal Yıldırım = Allah'a davet edip iyi-yararlı amelde bulunan ve «ben şüphesiz müslümanlardanım» diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
Cemal Külünkoğlu = (İnsanları kulluk için) Allah'a çağıran, doğru ve adil olanı yapan ve “Şüphesiz ben Allah'a teslim olanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğrusu ben, kendini Allah'a verenlerdenim' diyen, yararlı iş işleyen ve Allah'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?
Diyanet Vakfi = (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve «Ben müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha güzeldir?
Edip Yüksel = ALLAH'a çağıran, erdemli davranan ve 'Ben teslim olanlardanım,' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
Elmalılı Hamdi Yazır = Ben şübhesiz müslimanlardanım deyip salâh ile çalışarak Allaha da'vet eden kimseden daha güzel sözlü de kim olabilir?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Ben şüphesiz müslümanlardanım.» deyip dürrüstlükle çalışarak Allah'a davet eden kimseden daha güzel sözlü de kim olabilir?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve: «Ben gerçekten müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?
Gültekin Onan = Tanrı'ya çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?
Harun Yıldırım = (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir?
Hasan Basri Çantay = (İnsanları) Allaha da'vet ve (kendisi de) iyi amel (ve hareket) eden ve «ben şübhesiz müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?.
Hayrat Neşriyat = Hem Allah’(ın yolun)a da'vet eden ve sâlih amel işleyen ve: 'Doğrusu ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
İbni Kesir = Muhakkak ki ben müslümanlardanım, diyerek salih amel işleyen ve Allah'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?
Kadri Çelik = (İnsanları) Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve “Gerçekten de ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?
Muhammed Esed = (İnsanları) Allah'a çağıran, doğru ve adil olanı yapan ve "Şüphesiz ben Allah'a teslim olanlardanım!" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
Mustafa İslamoğlu = Allah'a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve "Ellbette ben kayıtsız şartsız Allah'a teslim olanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve daha güzel sözlü kim vardır, Allah'a dâvet eden ve sâlih amelde bulunan ve, «Şüphe yok ki, ben müslümanım,» diyen kimseden?
Ömer Öngüt = İnsanları Allah'a çağıran, kendisi de sâlih amel işleyen ve "Doğrusu ben müslümanlardanım!" diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?
Şaban Piriş = Allah’a davet eden, doğruları yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?
Sadık Türkmen = Allah’a çağıran; faydalı işi en iyi şekilde (dürüstçe) yapan ve ’ben teslim olanlardanım’ diyen kimselerden, daha güzel sözlü kim olabilir?
Seyyid Kutub = İnsanları Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve «Ben müslümanlardanım» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
Suat Yıldırım = Allah yoluna çağıran, makbul ve güzel işler işleyen ve "Ben Müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel söz söyleyen kim olabilir?
Süleyman Ateş = (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
Tefhim-ul Kuran = Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: «Gerçekten ben müslümanlardanım» diyenden daha güzel sözlü kimdir?
Ümit Şimşek = Allah'a çağıran, güzel işler yapan ve 'Ben Müslümanlardanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim var?
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'a çağırıp/yakarıp hayra ve barışa yönelik iş yapan ve "Ben, Müslümanlardanım/Allah'a teslim olanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?!
İskender Ali Mihr = Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
İlyas Yorulmaz = Allah’a çağıran, doğru ve yararlı işler yapan ve “Ben müslüman olanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
Fussilet / 34 -
Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Diyanet İşleri = İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve eşit değildir iyilikle kötülük. Kötülüğü, en güzel bir muâmeleyle karşıla, gider, bir de bakarsın ki aranızda düşmanlık olan kişi, sanki senin en yakın bir dostun.
Abdullah Parlıyan = iyilikle kötülük bir olamaz, sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O vakit seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur.
Adem Uğur = İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.
Ahmed Hulusi = İyilik, kötülük ile eşdeğer olmaz! Sen en güzel olan ile (kötülüğü) uzaklaştır. . . O takdirde görürsün ki, seninle düşmanlığı olan kimse, sanki sımsıcak bir dosttur!
Ahmet Tekin = İyilikle kötülük, devletle anarşi birbirine denk olamaz. Kötülüğü, anarşiyi, en güzel metodu kullanarak, işleyen müesseseler kurarak, hukuk kurallarını işleterek, fazileti, sevabı en yüksek hükümlere öncelik vererek ortadan kaldır. O zaman seninle aranda düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi davrandığını görürsün.
Ahmet Varol = İyilikle kötülük bir olmaz. [3] Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.
Ali Bulaç = İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.
Ali Fikri Yavuz = Hem iyilikle kötülük müsavi olmaz. Sen kötülüğü, en güzel olan iyi hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında bir düşmanlık bulunan, yakın bir dost gibi olmuştur.
Ali Ünal = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. Bir de görürsün ki, seninle arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiştir.
Bayraktar Bayraklı = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, en iyi olanla karşılık ver! Bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kişi sanki candan bir dostmuş gibi olur.[512]
Bekir Sadak = Iyilik ve fenalik bir degildir. Ey inanan kisi: Sen, fenaligi en guzel sekilde sav; o zaman, seninle arasinda dusmanlik bulunan kisinin yakin bir dost gibi oldugunu gorursun.
Celal Yıldırım = İyilikle kötülük bir değildir. Sen artık (kötülüğü) en güzel şekilde sav. O vakit seninle aranızda düş manlık bulunan kimse sıcak bir dost gibi olur.
Cemal Külünkoğlu = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.
Diyanet İşleri (eski) = İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.
Diyanet Vakfi = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.
Edip Yüksel = İyilik ile kötülük bir olmaz. Sen en iyi bir biçimde karşılık ver. O zaman, aranızda düşmanlık bulunan kişi belki en iyi dostun oluverir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem hasene de müsavi olmaz seyyie de, seyyieyi en güzel olan hasene ile def'et! O vakıt bakarsın ki seninle arasında bir adâvet bulunan kimse yakılgan bir hısım gibi olmuştur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem hasene (güzellik, iyilik) de bir değildir kötülük de. Kötülüğü, en güzel olan hasene ile önle. O zaman bakarsın ki, seninle arasında bir düşmanlık bulunan kimse yakılgan (şefkatli) bir hısım gibi olmuş!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün.
Gültekin Onan = İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.
Harun Yıldırım = İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.
Hasan Basri Çantay = Ne (her) iyilik, ne de (her) kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel (haslet ne ise) onunla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dost (un olmuş) dur.
Hayrat Neşriyat = Çünki iyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel olan (iyilik) ile def' et; bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost olmuştur!
İbni Kesir = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, fenalığı en iyi şekilde sav. O zaman göreceksin ki; seninle arasında düşmanlık bulunan kişi bile yakın bir dost gibi oluvermiştir.
Kadri Çelik = İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman (bir de görürsün ki), seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir.
Muhammed Esed = (Madem ki) İyilik ile kötülük bir değil, sen (kötülüğü) daha güzel olan ile sav; bak, o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, (eski bir) dostun, gerçek bir arkadaşınmış gibi davranır!
Mustafa İslamoğlu = Madem ki iyilik de bir olmaz, kötülük de; (o halde) sen tezini en güzel biçimde savun! Bak gör o zaman, seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak bir dost kesiliverir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve iyilik de kötülük de müsavî olamaz. (Kötülüğü) Bertaraf et o şey ile ki, o en güzeldir. Artık o zaman seninle kendi arasında adâvet olan kimse, sanki bir sadâkatlı dosttur.
Ömer Öngüt = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav, en güzel şekilde önle. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.
Şaban Piriş = İyilikle kötülük bir değildir. Kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost gibi olur.
Sadık Türkmen = Iyilik ve kötülük bir olmaz. Sen, sana kötülük yapana, aynısıyla karşılık verme! (Kötülüğü, güzel bir davranış ile başından savmaya çalış). O zaman (görürsün/bakarsın ki) sana düşmanlık yapan, kendisiyle de barışık olmayan/iç huzuru olmayan kimse, sanki sıcak/samimi bir dostun oluvermiştir!
Seyyid Kutub = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir tavırla sav! O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.
Suat Yıldırım = İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!
Süleyman Ateş = İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) En güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur.
Tefhim-ul Kuran = İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.
Ümit Şimşek = İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan bir dost oluvermiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz! Kötülüğü, en güzel tavırla sav! O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir.
İskender Ali Mihr = Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.
İlyas Yorulmaz = Güzel olanla, kötü olan bir değildir. Sen en güzel olanla kötülüğü uzaklaştır. Seninle onun arasında düşmanlık olan birisi, sanki birden bire yardımcı bir dost olmuştur.
وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَّا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ
Fussilet / 35 -
Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Diyanet İşleri = Bu güzel davranışa ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu huy, sabredenlerden başkasına verilmez ve akıldan, tedbîrden büyük bir hisseye sâhip olmayanlara bu huy, nasîp olmaz.
Abdullah Parlıyan = Bu güzel davranış ve duyguya, ancak öfkesine engel olmak ve eziyetlere katlanmak suretiyle sabreden kimse elde eder. Bu güzel davranışı ancak akıl, tedbir, hayır ve mutluluktan bol nasibi olan elde eder.
Adem Uğur = Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.
Ahmed Hulusi = (Bu özelliğe) sadece sabredenler kavuşturulur. . . (Bu sabıra da) sadece büyük nasip sahipleri kavuşturulur.
Ahmet Tekin = Bu güzel davranışa, bu olgunluğa ancak sabrederek mücadeleye devam edenler, sabrı huy edinenler kavuşturulur, bu olgunluğa büyük kabiliyetleri olanlar, büyük lütuflara mazhar olanlar kavuşturulur.
Ahmet Varol = Buna ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.
Ali Bulaç = Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.
Ali Fikri Yavuz = İyilikle, kötülüğü önleme hasletine ancak sabredenler kavuşturulur. Buna (cennetde) büyük mükâfatı olan ancak kavuşturulur.
Ali Ünal = Ancak bu, (sıkıntılara, nefsin ve şeytanın iğvalarına karşı ve Allah’a itaatte) sabredenlerin kârıdır; bu, insanî kemalât ve faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.
Bayraktar Bayraklı = Buna ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.
Bekir Sadak = Bu, ancak sabredenlere vergidir; bu ancak o buyuk hazzi tadanlara, vergidir.
Celal Yıldırım = Buna (bu güzel davranış ve duyguya) ancak sabredenler erişebilir ve buna ancak büyük pay sahibi olan kavuşabilir.
Cemal Külünkoğlu = Bu (kötülüğe iyilikle karşılık verme) davranışına ancak sabredenler kavuşturulur. Ayrıca buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur.
Diyanet İşleri (eski) = Bu, ancak sabredenlere vergidir; bu ancak o büyük hazzı tadanlara vergidir.
Diyanet Vakfi = Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.
Edip Yüksel = Bu duruma ancak dirençli olanlar eriştirilir. Bu duruma ancak alabildiğine şanslı olanlar ulaştırılır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O rütbeye ise ancak sabredenler kavuşturulur ve o rütbeye ancak büyük bir hazz sahibi olan kavuşturulur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O rütbeye ise ancak sabredenler kavuşturulur ve o rütbeye ancak (fazilette) büyük pay sahibi olan kavuşturulur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.
Gültekin Onan = Buna da sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.
Harun Yıldırım = Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.
Hasan Basri Çantay = Bu (en güzel haslete) sabredenlerden başkası kavuşdurulmaz. Buna büyük bir hazza mâlik olandan gayrisi erişdirilmez.
Hayrat Neşriyat = Buna (bu güzel haslete) ise ancak sabredenler eriştirilir ve buna ancak (hayırdan yana) büyük bir nasîbi olanlar eriştirilir.
İbni Kesir = Bu, ancak sabredenlere vergidir. Ve buna ancak o büyük hazzı tadanlar kavuşturulur.
Kadri Çelik = Buna da sabredenlerden başkası kavuşturulamaz ve buna büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da eriştirilemez.
Muhammed Esed = Ama (bu mazhariyet) sadece sıkıntıya karşı sabredenlere verilmiştir; yalnızca (faziletten) en büyük payı almış olanlara verilmiştir.
Mustafa İslamoğlu = Ne ki bu (meziyete) sadece sabırda direnenler ulaşabilir; yine buna, ancak kendisine büyük bir pay ayrılanlar ulaşabilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bunu (böyle bir tavsiyeyi) sabredenlerden başkası telakki edemez ve bunu pek büyük bir nâsip sahibi olandan başkası kabul edip yüklenemez.
Ömer Öngüt = Buna (bu güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük nasibi olan kimse eriştirilir.
Şaban Piriş = Buna sabredenlerden başkası ulaşamaz. Buna, büyük hazzı tadanlardan başkası ulaşamazlar.
Sadık Türkmen = Buna, sabreden kimselerden başkası kavuşamaz! Buna, iç huzuru olanlardan başkası kavuşamaz!
Seyyid Kutub = Bu haslete ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak hayırda büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.
Suat Yıldırım = Ama kötülüğe karşı iyilik hasleti, ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.
Süleyman Ateş = Bu (kötülüğü iyilikle savma olgunluğu)na ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük şansı olan kavuşturulur.
Tefhim-ul Kuran = Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.
Ümit Şimşek = Fakat buna ancak sabredenler erişir. Buna erişenler de büyük bir nasip sahibi olanlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Böyle bir tavra, sabredenlerden başkası ulaştırılmaz. Böyle bir tavra, büyük nasip sahibinden başkası ulaştırılmaz.
İskender Ali Mihr = Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.
İlyas Yorulmaz = Bu başarıya, sabır ve inançla hareket edenlerden ve büyük bir istek ve arzuya sahip olanlardan başkası ulaşamaz.
وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Fussilet / 36 -
Ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeız billâh(billâhi), innehu huves semîul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve eğer Şeytan, seni vesveseye düşürür de bu huydan geçirmeye kalkışırsa hemen sığın Allah'a; şüphe yok ki o, her şeyi duyar, bilir.
Abdullah Parlıyan = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce, bu tür iyilikleri yapmaya karşı seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, hem işitendir, hem de bilendir.
Adem Uğur = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.
Ahmed Hulusi = Eğer şeytandan bir etki seni tahrik ederse, hemen Esmâ'sıyla nefsinin hakikati olan Allâh'a sığın (Esmâ'sının, hakikatin olan kuvvelerini harekete geçir)! Muhakkak ki O, "HÛ"; Semi'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Her şeyi işiten ve bilen O’dur.
Ahmet Varol = Şeytandan bir aykırı düşünce (vesvese) seni dürtükleyecek olursa hemen Allah'a sığın. Muhakkak ki O duyandır, bilendir.
Ali Bulaç = Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Eğer seni şeytandan bir dürtüş dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın; çünkü O’dur ancak işiten, bilen...
Ali Ünal = Bununla birlikte, eğer (vazifeni yaparken ve günlük hayatında) şeytandan bir dürtü gelecek olursa, o takdirde de hemen Allah’a sığın. O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)'dir.
Bayraktar Bayraklı = Şeytan senin içine bir vesvese düşürürse hemen Allah'a sığın! Çünkü O, her şeyi duyandır; bilendir.
Bekir Sadak = seytan seni durtecek olursa Allah'a sigin, dogrusu O, isitendir, bilendir.
Celal Yıldırım = Şeytandan sana bir dürtüş (bir işaret) ile vesvese verilirse, hemen Allah'a sığın ; çünkü O, şüphesiz hem işiten, hem bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın; doğrusu O, işitendir, bilendir.
Diyanet Vakfi = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.
Edip Yüksel = Şeytandan herhangi bir düşünce seni etkisi altına alırsa ALLAH'a sığın. O İşitendir, Bilendir
Elmalılı Hamdi Yazır = Şayed seni Şeytandan bir dürtüş dürtecek olursa hemen Allaha sığın (istiaze et) çünkü odur ancak işiden bilen
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şayet seni şeytandan (gelen) bir dürtüş dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın! O'dur ancak işiten, bilen.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın. Çünkü O her şeyi işitir ve bilir.
Gültekin Onan = Eğer şeytandan bir etki seni tahrik ederse, hemen Esmâ'sıyla nefsinin hakikati olan Allâh'a sığın (Esmâ'sının, hakikatin olan kuvvelerini harekete geçir)! Muhakkak ki O, "HÛ"; Semi'dir, Aliym'dir.
Harun Yıldırım = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.
Hasan Basri Çantay = Eğer seni şeytandan bir dürtüş fitlerse hemen Allaha sığın. Çünkü O, (senin sığındığını) bizzat hakkıyle işiden, (niyyetini, salâhını) çok iyi bilendir.
Hayrat Neşriyat = Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
İbni Kesir = Şeytan, seni bir vesvese ile dürtecek olursa; Allah'a sığın. Doğrusu O; Semi, Alim olanın kendisidir.
Kadri Çelik = Bununla birlikte, eğer (vazifeni yaparken ve günlük hayatında) şeytandan bir dürtü gelecek olursa, o takdirde de hemen Allah’a sığın. O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)'dir.
Muhammed Esed = Bu nedenle, eğer Şeytandan gelen bir vesvese seni (anlamsız, sebepsiz bir öfkeye) sürükleyecek olursa, hemen Allah'a sığın, şüphesiz yalnız O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir!
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer Şeytan tarafından ısrarlı bir ayartmaya maruz kalırsan, hemen Allah'a sığın: Çünkü O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şayet seni şeytan tarafından bir vesvese (bu afkârâne muameleden) çevirmek isterse hemen Allah'a sığın. Şüphe yok ki, O'dur (her şeyi bihakkın) işiten, bilen O'dur.
Ömer Öngüt = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın! Çünkü O, işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = Eğer şeytandan bir vesvese seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir.
Sadık Türkmen = Şeytan seni, kötü bir düşünce ile dürtüklerse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
Seyyid Kutub = Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir.
Suat Yıldırım = Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitir, her şeyi mükemmel tarzda bilir.
Süleyman Ateş = Eğer şeytândan kötü bir düşünce, seni dürtecek olursa hemen Allâh'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir?
Ümit Şimşek = Şeytandan sana bir kışkırtma geldiğinde Allah'a sığın. Çünkü O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer şeytandan gelen kötü bir dürtü seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın! Çünkü en iyi işiten O'dur, en iyi bilen O...
İskender Ali Mihr = Ama şeytandan sana mutlaka vesvese gelecektir. O zaman Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Şeytandan sana yanlışlığa götürecek bir duygu bulaşırsa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.
وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Fussilet / 37 -
Ve min âyâtihil leylu ven nehâru veş şemsu vel kamer(kameru), lâ tescudû liş şemsi ve lâ lil kameri vescudû lillâhillezî halakahunne in kuntum iyyâhu ta’budûn(ta’budûne). (SECDE ÂYETİ)
Diyanet İşleri = Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onun delillerindendir gece ve gündüz ve güneş ve ay; secde etmeyin ne güneşe, ne de aya ve secde edin, onları yaratan Allah'a, yalnız ona kulluk ediyorsanız.
Abdullah Parlıyan = Gece, gündüz, güneş ve ay O Allah'ın varlığına, birliğine işaret eden alametlerinden ve işaretlerindendir. Ne aya, ne de güneşe secde etmeyin, onları yaratan Allah'a secde edin. Eğer yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız böyle yapın.
Adem Uğur = Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Eğer Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!
Ahmed Hulusi = Gece (Bâtın - içsellik) ve gündüz (zahir - dışsallık), Güneş (akıl) ve Ay (duygusallık) O'nun işaretlerindendir! Güneş'e de Ay'a da secde etmeyin (tapınmayın); onları yaratmış olan Allâh için secde edin (Esmâ boyutunun ilhamı olan sezgilerinize kulak verin. Çünkü daima işin doğrusunun ne olduğunu size söyleyecek bir ses vardır içinizde, bir şey yapmadan önce); şayet O'na kulluğunuzun bilincine ermişseniz! (37. âyet secde âyetidir. )
Ahmet Tekin = Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden, kudretinin delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer yalnız Allah’a kulluk ve ibadet ediyor, yalnızca O’nun şeriatına bağlanıyor, O’na boyun eğiyorsanız, güneşi ve ayı yaratan Allah’a secde edin.
Ahmet Varol = Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Güneşe de aya da secde etmeyin ve yalnız onları yaratan Allah'a secde edin. Eğer O'na kulluk ediyorsanız .
Ali Bulaç = Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Alah'a secde edin, ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz.
Ali Fikri Yavuz = Gece, gündüz, güneş ve ay hep O’nun (kudret ve azametine delâlet eden) alâmetlerindendir. Siz güneşe ve aya secde (*) etmeyin de onları yaratan Allah’a secde edin; eğer O’na ibadet etmek istiyorsanız.
Ali Ünal = Gece ve gündüz, güneş ve ay (–kâinatta gördüğünüz her nesne–), O’nun (bizzat varlığına, birliğine ve diğer sıfatlarına işaret eden) âyetlerindendir. Güneşe de, aya da secde etmeyin, ancak onları da yaratan Allah’a secde edin, tabiî ki, sadece O’na kullukta bulunuyorsanız.
Bayraktar Bayraklı = Gece, gündüz, güneş ve ay, Allah'ın âyetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyiniz. Eğer yalnız O'na kulluk edecekseniz onları da yaratan Allah'a secde ediniz.
Bekir Sadak = SÙ Gece ile gunduz, gunes ile ay Allah'in varliginin belgelerindendir. Gunese ve aya secde etmeyin; eger Allah'a kulluk etmek istiyorsaniz, bunlari yaratana secde edin.
Celal Yıldırım = O'nun (varlığına birliğine delâlet eden) belgelerden biri de, gece gündüz, Güneş ve Ay'dır. Sakın Güneş'e ve Ay'a secde etmeyin, eğer Allah'a kulluk edecekseniz onları yaratana secde edin.
Cemal Külünkoğlu = Gece, gündüz, güneş ve ay hep O'nun (kudret ve azametine delâlet eden) alâmetlerindendir. Siz eğer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, güneşe ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allah'a secde edin!
Diyanet İşleri (eski) = Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah'ın varlığının belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.
Diyanet Vakfi = Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Eğer Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!
Edip Yüksel = Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Güneşe ve ay'a secde etmeyin, onları yaratan ALLAH'a secde edin. O'na kulluk edecekseniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onun âyetlerindendir leyl-ü nehar, şems-ü kamer; şems-ü kamere secde etmeyin de onları yaradan Allaha secde edin, gerçek ona ıbadet edeceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gece ile gündüz ve güneş ile ay, O'nun (kudretinin) delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin de, onları yaratan Allah'a secde edin, gerçekten O'na ibadet edecekseniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gece ile gündüz ve güneş ile ay Allah'ın kudretinin delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk yapmak istiyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.
Gültekin Onan = Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Tanrı'ya secde edin ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz.
Harun Yıldırım = Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Eğer Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!
Hasan Basri Çantay = Gece, gündüz, güneş, ay (hep) Onun (Allahın) âyetlerindendir. Siz ne güneşe, ne aya secde etmeyin, bunları yaradan Allaha secde edin, eğer Ona ibâdet edecekseniz.
Hayrat Neşriyat = Gece ile gündüz, güneş ile ay da O’nun (kudretinin) delillerindendir. Eğer sâdece O’na (Rabbinize) ibâdet ediyorsanız, güneşe de, aya da secde etmeyin; onları yaratan Allah’a secde edin!
İbni Kesir = Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer O'na ibadet isteyen kimselerseniz; bunları yaratmış olan Allah'a secde edin.
Kadri Çelik = Gece, gündüz, güneş ve ay Allah'ın ayetlerindendir. Siz güneşe de aya da secde etmeyin. Eğer sadece O'na ibadet ediyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.
Muhammed Esed = Gece ile gündüz, güneş ile ay O'nun işaretlerindendir: (O halde,) güneşe ve aya secde etmeyin ama onları yaratmış olan Allah'a secde edin; eğer (gerçekten) O'na kulluk etmek istiyorsanız.
Mustafa İslamoğlu = Ve gece ile gündüz, güneş ile ay O'nun ayetlerindendir: (Şu halde) ne güneşe secde edin, ne de aya! Eğer özellikle O'na kulluk ettiğinizi (düşünüyorsanız), onları da yaratan Allah'a secde edin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O'nun âyetlerindendir gece, gündüz ve güneş ve ay. Ne güneşe ve ne de ay'a secde etmeyin ve onları yaratmış olan Allah'a secde ediniz, eğer siz O'na ibadet eder oldunuz iseniz.
Ömer Öngüt = Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun varlığının alâmetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.
Şaban Piriş = Gece ve gündüz, güneş ve ay Allah’ın ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde ediniz. Eğer gerçekten ona kulluk eden kimseler iseniz...
Sadık Türkmen = O’nun ayetlerindendir gece ve gündüz, Güneş ve Ay! Siz Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin! Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer yalnız O’na ibadet etmek istiyorsanız!
Seyyid Kutub = Gece, gündüz, güneş ve ay onun ayetlerindendir. Eğer Allah'a kulluk ediyorsanız, güneşe ve aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!
Suat Yıldırım = Gece gündüz, Güneş, Ay, hepsi O’nun âyetlerindendir. O halde Güneş’e ve Ay’a değil, onları öylece yaratana secde edin, eğer O’na ibadet ediyorsanız!
Süleyman Ateş = Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Eğer Allah'a tapıyorsanız, güneşe ve aya secde etmeyin; onları yaratan Allah'a secde edin.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın ayetlerindendir gece, gündüz, güneş ve ay. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Allah'a secde edin, ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz.
Ümit Şimşek = Gece, gündüz, Güneş ve Ay da Onun âyetlerindendir. Siz ne Güneşe, ne de Aya secde etmeyin; bütün bunları yaratan Allah'a secde edin-eğer sadece Ona kulluk edecekseniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Gece ve gündüz, Güneş ve Ay onun ayetlerindendir. Eğer sadece Allah'a kulluk/ibadet ediyorsanız, Güneş'e, Ay'a secde etmeyin; onları yaratan Allah'a secde edin!
İskender Ali Mihr = Gece ve gündüz, Güneş ve Ay, Allah’ın âyetlerindendir. Güneş’e ve Ay’a secde etmeyin. Eğer sadece O’na (Allah’a) kul olduysanız, onları yaratan Allah’a secde edin.
İlyas Yorulmaz = Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın işaretlerindendir. Ne güneşe, nede aya secde etmeyin. Yalnızca onları yaratan Allah’a secde edin. Siz yalnızca O na kulluk edin.
فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْأَمُونَ*
Fussilet / 38 -
Fe inistekberû fellezîne inde rabbike yusebbihûne lehu bil leyli ven nehâri ve hum lâ yes’emûn(yes’emûne).
Diyanet İşleri = Eğer onlar büyüklük taslarlarsa, bilsinler ki Rabbinin yanında bulunanlar (melekler), gece gündüz hiç usanmadan O’nu tespih ederler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Eğer ululanmaya kalkışır, bunu kabûl etmezlerse zâten Rabbinin katındakiler, gece ve gündüz, onu tenzîh etmededir durmadan, dinlenmeden ve usanmadan.
Abdullah Parlıyan = Eğer insanlar, sadece Allah'a secde etmeyi kibirlerine yediremezlerse, bilsinler ki Rabbinin yanında bulunan melekler, gece gündüz O'nu tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar.
Adem Uğur = Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melekler) hiç usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih ederler.
Ahmed Hulusi = Eğer benlik - kibir taslamakta devam ederlerse, (bilsinler ki) Rabbinin indînde (nefslerinin hakikatinin bilincinde) olanlar hiç usanmaksızın gece, gündüz O'nu tespih ederler (Rablerine kulluk işlevinin farkındalığıyla yaşayarak)!
Ahmet Tekin = Eğer insanlar, büyüklük taslayıp, serkeşlik edip, kulluk ve ibadette gevşek davranırlarsa, bilsinler ki, Rabbinin huzurunda bulunanlar, Allahın koyduğu düzen içinde, hiç usanmadan, gece gündüz, görevlerini yaparak Allah’ı tesbih ediyorlar.
Ahmet Varol = Eğer onlar büyüklenirlerse; Rabbinin katında olanlar gece ve gündüz O'nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.
Ali Bulaç = Şayet onlar büyüklenecek olurlarsa, Rabbinin katında bulunanlar, O'nu gece ve gündüz tesbih ederler ve (bundan) bıkkınlık duymazlar.
Ali Fikri Yavuz = Eğer Allah’a ibadet etmekten çekinir kibrederlerse, bilsinler ki, Rabbinin katında bulunan melekler hiç usanmıyacak gece ve gündüz O’nu tesbih ederler. (*) Dikkat!... Bu âyet secde âyetidir.
Ali Ünal = Eğer o (müşrikler, inkârcılar) kibirlenip, Allah’a secdeden yüz çevirirlerse, gerçek şu ki, Rabbinin nezdinde olan (melekler ve O’nun insanlardan ve cinlerden samimi kulları) gece ve gündüz O’na tesbihte bulunur (O’nun her türlü kusurdan ve O’na yaraşmayan her türlü sıfattan mutlak manâda münezzeh olduğunu ilan ve ikrar eder) ve bundan asla usanmazlar.
Bayraktar Bayraklı = Eğer büyüklenirlerse, bil ki Rabbinin katında olanlar hiç bıkmadan gece gündüz O'nu noksan sıfatlardan uzak tutmaktadırlar.
Bekir Sadak = Putperestler eger buyukluk taslarlarsa kendi aleyhlerinedir. Rabbinin katinda bulunanlar hic usanmadan, O'nu gece gunduz tesbih ederler.
Celal Yıldırım = Eğer (sapık müşrikler) bunu gururlarına yediremezlerse, Rabbının katında olan (melekler) bıkmadan usanmadan gece gündüz O'nu tesbîh ederler.
Cemal Külünkoğlu = Eğer onlar büyüklük taslarlarsa, bilsinler ki Rabbinin yanında bulunanlar (melekler), gece gündüz hiç usanmadan O'nun sınırsız şanını yüceltirler.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer büyüklük taslarlarsa kendi aleyhlerinedir. Rabbinin katında bulunanlar hiç usanmadan, O'nu gece gündüz tesbih ederler.
Diyanet Vakfi = Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melekler) hiç usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih ederler.
Edip Yüksel = Büyüklenirlerse, Rabbinin yanındakiler hiç yorulmadan gece gündüz O'nu yüceltirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Buna karşı kibretmek olsun ki rabbının huzurundakiler gece ve gündüz ona tesbih ederler, hem onlar usanmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Buna karşı kibirlenmek isterlerse, haberleri olsun ki, Rabbinin huzurundakiler gece gündüz O'nu tesbih ederler, hem onlar usanmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer onlar büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbinin yanındaki melekler gece gündüz O'nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.
Gültekin Onan = Şayet onlar büyüklenecek olurlarsa, rabbinin katında bulunanlar, O'nu gece ve gündüz tesbih ederler ve (bundan) bıkkınlık duymazlar.
Harun Yıldırım = Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melekler) hiç usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih ederler.
Hasan Basri Çantay = Eğer (buna karşı) kibirlenmek isterlerse Rabbinin nezdinde bulunanlar, onlar hiç usanmayacak, (zâten) kendisini gece, gündüz tesbîh (ve tenzîh) edib durmakdadırlar.
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen büyüklük taslarlarsa, artık (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar(melekler), hiç usanmadan gece gündüz O’nu tesbîh ederler.
İbni Kesir = Eğer büyüklük taslarlarsa; bilsinler ki, Rabbının nezdinde bulunanlar gece gündüz O'nu tesbih eder dururlar ve onlar hiç usanmazlar.
Kadri Çelik = Şayet onlar büyüklenecek olurlarsa, Rabbinin katında bulunanlar, O'nu gece ve gündüz tesbih ederler ve onlar bıkkınlık da duymazlar.
Muhammed Esed = Bazısı (bu çağrıya kulak kapatacak kadar) büyüklük tasladığı halde (içlerinden) Rableri ile birlikte olanlar gece gündüz hiç bıkmadan, usanmadan O'nun sınırsız şanını yüceltirler.
Mustafa İslamoğlu = Fakat küstahça büyüklük taslarlarsa, iyi bilsinler ki Rabbinin huzurundakiler gece gündüz O'nun yüceliğini anmaktadır; hem de hiç bıkıp usanmadan...
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer kibirlenmek isterlerse (onların ne kıymeti var). Çünkü Rabbin indinde bulunanlar, O'nun için gece ve gündüz tesbihte bulunurlar ve onlar usanmazlar.
Ömer Öngüt = Eğer onlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki), Rabbinin nezdinde bulunanlar gece gündüz O'nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.
Şaban Piriş = Eğer büyüklenirlerse, (bilsinler ki) Allah’ın yanındakiler gece gündüz hiç usanmadan O’nu tesbih ederler.
Sadık Türkmen = Eğer büyüklük taslarlar ise, bilsinler ki; Rabbinin katında bulunanlar, gece ve gündüz, O’nu tesbih ediyorlar. Onlar hiç bıkmaz usanmazlar.
Seyyid Kutub = Eğer büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabb'inin yanında bulunanlar (melekler), gece gündüz O'nu tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar.
Suat Yıldırım = Eğer kibirlenecek olurlarsa, şunu bilsinler ki Rabbinin nezdinde olan melekler, gece gündüz O’nu tenzih, tesbih ederler ve asla usanmazlar.
Süleyman Ateş = Eğer büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melek)ler, gece gündüz O'nu tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Şayet onlar büyüklenecek olurlarsa, Rabbinin katında bulunanlar, O'nu gece ve gündüz tesbih ederler ve onlar bıkkınlık duymazlar.
Ümit Şimşek = Eğer onlar bunu kibirlerine yediremeyecek olurlarsa, şu bir gerçek ki, Rabbinin katında bulunanlar gece gündüz usanmaksızın Onu tesbih ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbin katındakiler hiç usanmadan, gece ve gündüz O'nu tespih ederler.
İskender Ali Mihr = Eğer onlar hâlâ kibirleniyorlarsa, (bilsinler ki) Rab’lerinin katında bulunanlar, gece ve gündüz, O’nu tesbih ederler ve onlar bıkmazlar.
İlyas Yorulmaz = Eğer insanlar Allah’a kulluk etmeye kibirlenirlerse, (şunu bilsinler ki) Allah’ın yanında olanlar (melekler), gece ve gündüz Rablerini yücelterek bütün eksiklerden tenzih ediyorlar ve kulluk etmekten de, hiç mi hiç bıkmıyorlar.
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الْأَرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Fussilet / 39 -
Ve min âyâtihî enneke terel arda hâşiaten fe izâ enzelnâ aleyhel mâehtezzet ve rebet, innellezî ahyâhâ le muhyîl mevtâ, innehu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Allah’ın varlığının delillerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine yağmuru indirdiğimiz zaman kıpırdar kabarır. Şüphesiz ki, onu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü hakkıyla yetendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onun delillerindendir, şüphesiz, yeryüzünü kupkuru, donmuş bir halde görürsün, derken oraya yağmur yağdırdık mı harekete gelir, kabarır, yeşerir, nebatlar bitirir; onu dirilten, elbette ölüyü de diriltir şüphe yok ki onun, her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın kudretinin alamet ve delillerinden birisi de şudur: Sen toprağı kupkuru görürsün, biz onun üzerine yağmuru yağdırınca, hemen kımıldanıp kabarır ve harekete geçerek hayata uyanıverir. Yeryüzüne böylece can veren, muhakkak ölüleri de diriltir. Şüphe yok ki, O'nun herşeye gücü yeter.
Adem Uğur = Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.
Ahmed Hulusi = O'nun işaretlerindendir ki sen arzı (bedeni) huşû hâlinde görürsün. . . Onun üzerine o suyu (hakikat ilmini) inzâl ettiğimizde, hareketlenir ve uyanıverir! Muhakkak ki onu (bilgisizlikle yaşayan ölüyü) dirilten, (diğer) ölüleri de Muhyi'dir (dirilticidir)! Muhakkak ki O, her şey üzerine Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Senin, yeryüzünü boynu bükük, kupkuru görmen de Allah’ın âyetlerinden, kudretinin delillerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır. Genetik şifrelerini harekete geçirerek yeryüzüne hayat veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. O’nun gücü, kudreti her şeye yeter.
Ahmet Varol = O'nun ayetlerinden biri de senin solgun halde gördüğün yeryüzünün bizim üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçmesi ve kabarmasıdır. Onu dirilten elbette ölüleri de diriltir. Muhakkak ki O, her şeye güç yetirendir.
Ali Bulaç = O'nun ayetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ın kudretine delâlet eden alâmetlerden biri de şudur ki, sen yeryüzünü kurumuş görürsün. Fakat üzerine yağmuru indirdiğimiz zaman, harekete geçer ve kabarır (canlanır ve yeşerir). Yeryüzüne hayat veren, elbette ölüleri de dirilticidir. Çünkü O, her şeye kadîrdir.
Ali Ünal = O’nun (ve diğer iman esaslarının) kevnî delillerinden biri de şudur ki, yeri boynu bükük, kupkuru görürsün. Derken onun üzerine yağmuru indiririz de, hemen harekete geçer, kabarır (ve hayata erer). İşte onu böyle dirilten, hiç şüphesiz ölüleri de diriltecek olandır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Kupkuru gördüğün toprağa yağmur yağdırdığımızda titreşip kabarması Allah'ın âyetlerindendir. Yere can veren, kesinlikle ölüleri de diriltecektir. Şüphesiz O'nun her şeye gücü yeter.
Bekir Sadak = Kupkuru gordugun yeryuzunun, Biz ona su indirdigimiz zaman harekete gecmesi, kabarmasi, Allah'in varliginin belgelerindendir. Ona can veren Allah suphesiz oluleri de diriltir. Dogrusu O her seye kadir'dir.
Celal Yıldırım = O'nun (varlığına, birliğine, kudretinin yüceliğine delâlet eden) belgelerden biri de, yeryüzünü kupkuru görürsün. Üzerine su indirdiğimizde harekete geçip kabarır. Şüphesiz ki, onu dirilten, ölüleri de diriltir. Doğrusu O'nun kudreti her şeye yeter.
Cemal Külünkoğlu = O'nun kudretine delalet eden ayetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman hemen harekete geçer ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette diriltecektir. Çünkü O, her şeye gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Kupkuru gördüğün yeryüzünün, Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçmesi, kabarması, Allah'ın varlığının belgelerindendir. Ona can veren Allah şüphesiz ölüleri de diriltir. Doğrusu O her şeye kadir'dir.
Diyanet Vakfi = Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = Kupkuru gördüğün toprağın üzerine su yağdırdığımızda onun titreşip kabarması da O'nun ayetlerindendir. Onu dirilten ölüleri de diriltir. O, herşeye gücü yetendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onun âyetlerindendir ki sen Arzı görürsün boynu bükük huşu' halinde, derken üzerine suyu indiriverdikmi ihtizaz eder ve kabarır, şübhe yok ki ona o hayatı veren elbette ölüleri dirilticidir, hakikat o her şey'e kadirdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Senin yeryüzünü (kuraklıktan) boynu bükük huşu halinde görmen de O'nun ayetlerindendir; Biz ona suyu indiriverdiğimizde hareketlenir ve kabarır. Şüphe yok ki, ona o hayatı veren elbette ölüleri dirilticidir. Doğrusu O, herşeye gücü yetendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Senin yeryüzünü boynu bükük, kupkuru görmen de Allah'ın kudretinin delillerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Şüphesiz ki ona hayat veren Allah mutlaka ölüleri de diriltir. Doğrusu O'nun her şeye gücü yeter.
Gültekin Onan = O'nun ayetlerinden biri de senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde [solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru] görmendir. Ama biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.
Harun Yıldırım = Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.
Hasan Basri Çantay = Senin hakıykaten boynunu bükmüş gördüğün arz da Onun âyetlerindendir. Fakat biz üzerine suyu indirdiğimiz vakit o, harekete gelir, kabarır. Ona muhakkak can veren (Allah) elbet ölüleri de dirilticidir. Çünkü O, her şey'e hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = O’nun (kudretinin) delillerinden biri de, doğrusu senin yeryüzünü kupkuru görmendir; fakat onun üzerine o suyu (yağmuru) indirdiğimiz zaman, (yeryüzü, çeşit çeşit bitkiler ile) harekete geçer, kabarır. Şübhesiz ki ona hayat veren, elbette ölüleri de dirilticidir. Çünki O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = O'nun ayetlerinden biri de, kupkuru gördüğün yeryüzünün Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçip kabarmasıdır. Ona can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. Muhakkak ki O; her şeye kadirdir.
Kadri Çelik = O'nun ayetlerinden biri de senin gerçekten yeryüzünü (kuraklıktan kurumuş) boynu bükük bir halde görmendir. Ama biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.
Muhammed Esed = O'nun işaretlerinden biri de şudur: Sen toprağı çorak görürsün ama üzerine yağmur yağdırdığımızda hemen harekete geçer ve (hayata) uyanıverir! Ona hayat veren, şüphesiz, ölü (kalbe de) hayat verir, çünkü O, her şeye kadirdir.
Mustafa İslamoğlu = O'nun ayetlerinden biri de şudur: Sen toprağı tüm iddialarından soyunmuş olarak görürsün; ama onun üzerine (yağmur) suyunu indirdiğimiz zaman harekete geçer ve uyanıverir. Ona hayat veren, elbet ölü (kalp)lere de hayat verecek olandır: Çünkü O her şeye güç yetirendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O'nun âyetlerindendir ki, yeryüzünü kupkuru bir halde görürsün. Vaktâ ki O'nun üzerine su indirmiş oluruz. Harekete başlar ve kabarır. Muhakkak o zât ki, ona hayat vermiştir. Elbette ki, ölüleri de ihya edicidir. Şüphe yok o, her şey üzerine hakkıyla kâdirdir.
Ömer Öngüt = O'nun âyetlerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçer ve kabarır. Ona can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. O, herşeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Onun ayetlerinden biri de şudur: -Yeryüzünü kupkuru görürsün, üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer ve kabarır. Toprağa böyle hayat veren, ölüleri de diriltecektir. O’nun her şeye gücü yeter.
Sadık Türkmen = Sen, toprağı huşû halinde boynu bükük görüyorsun ya, işte o da Allah'ın ayetlerindendir. Onun üzerine suyu indirdiğimizde, o titrer ve kabarır. Hiç kuşkusuz, onu dirilten Muhyi ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şey üzerinde güç sahibidir.
Seyyid Kutub = Onun ayetlerinden biri de şudur: Sen toprağı boynu bükük kupkuru görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten Allah elbette ölüleri de diriltir. O'nun herşeye gücü yeter.
Suat Yıldırım = O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerinden biri de şudur ki: Sen yeri boynu bükük, kupkuru görürsün. Fakat Biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarır. İşte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = O'nun âyetlerinden biri de (şudur): Sen, toprağı, boynu bükük görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kâdirdir.
Tefhim-ul Kuran = O'nun ayetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşû içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Yine Onun âyetlerindendir ki, sen yeryüzünü kurumuş, boynu bükük görürsün; fakat üzerine suyu indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. Ona can veren, ölüleri diriltenin tâ kendisidir. Çünkü Onun gücü herşeye yeter.
Yaşar Nuri Öztürk = Sen, toprağı huşû halinde boynu bükük görüyorsun ya, işte o da Allah'ın ayetlerindendir. Onun üzerine suyu indirdiğimizde, o titrer ve kabarır. Hiç kuşkusuz, onu dirilten Muhyi ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şey üzerinde güç sahibidir.
İskender Ali Mihr = Ve onun âyetlerindendir ki, arzı gerçekten kurumuş görürsün. Onun üzerine su indirdiğimiz zaman hareketlenir ve kabarır. Muhakkak ki ona (arza) hayat veren (Allah), elbette ölülere de hayat verendir. Muhakkak ki O, herşeye kaadirdir.
İlyas Yorulmaz = Sen toprağı kurumuş halde görürsün ve Allah toprağın üzerine su indirdiğinde, toprak harekete geçer ve üzerinde bitkiler çoğalmaya başlar. Bunda Rabbinin işaretleri vardır. Elbette ki arzı dirilten Allah, ölüleri de mutlaka diriltecektir. Allah her şeye gücü yetendir.
إِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي آيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا أَفَمَن يُلْقَى فِي النَّارِ خَيْرٌ أَم مَّن يَأْتِي آمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Fussilet / 40 -
İnnellezîne yulhıdûne fî âyâtinâ lâ yahfevne aleynâ, e fe men yulkâ fîn nâri hayrun em men ye’tî âminen yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), i’melû mâ şi’tum innehu bimâ ta’melûne basîr(basîrun).
Diyanet İşleri = Âyetlerimiz konusunda (yalanlama amacıyla) doğruluktan sapanlar bize gizli kalmaz. O hâlde kıyamet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bizim delillerimizle eğri yola sapanlar gizli değildir bize. Artık ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü emîn olarak gelen mi? Ne dilerseniz yapın, şüphe yok ki o, bütün yaptıklarınızı görür.
Abdullah Parlıyan = Ayetlerimizi inkâr edip, yalanlayıp, anlamını saptıranlar, bize gizli kapalı kalmazlar. O halde, şu iki kişiden hangisi daha hayırlıdır; ateşe atılmaya mahkum edilen mi, yoksa kıyamet günü huzurumuza güvenle gelecek olan mı? Ne dilerseniz yapın, şüphe yok ki O, bütün yaptıklarınızı görür.
Adem Uğur = Åyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.
Ahmed Hulusi = İşaretlerimizi amacından saptıranlar, bize gizli kalmazlar. . . Şimdi Nâr'a atılan kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet sürecine güvende olarak gelen kimse mi? Dilediğinizi yapın! Muhakkak ki O, yaptıklarınızı (yaratanı olarak) Basıyr'dir.
Ahmet Tekin = Âyetlerimizle ilgili ileri geri konuşup, bâtıl te’viller yapanlar, âyetlerimize dil uzatıp hakaret ederek inkâra kalkanlar, bize gizli kalmaz. Tepe taklak ateşe atılan mı, yoksa Kıyamet gününe, hesap gününe güven içinde gelen mi daha iyi durumdadır? Allah’ın sünneti düzeninin yasaları ve iradesinin tecellisi içinde dilediğinizi yapın. Allah yaptıklarınızı biliyor, görüyor.
Ahmet Varol = Ayetlerimiz hakkında sapıklığa düşenler bizden gizli kalmazlar. O halde ateşe atılan mı daha iyi durumdadır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen mi? Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı görmektedir.
Ali Bulaç = Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı gerçekten görendir.
Ali Fikri Yavuz = Ayetlerimiz hususunda hakdan ayrılanlar (inkâra düşenler), muhakkak bize gizli kalmazlar, (bütün yaptıklarınızı biliriz). O halde ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyamet günü (azabdan) emin olarak gelecek olan mı? Artık dilediğinizi yapın; çünkü O, bütün yaptıklarınızı görendir.
Ali Ünal = (Kâinattaki ve Kur’ân’daki) âyetlerimiz konusunda haktan sapanlar Bize gizli değildir. O halde kim iyi ve arzu edilir bir konumdadır bir düşünün: Ateş’e atılacak olan mı, yoksa Kıyamet Günü tam bir güven içinde (korku ve endişe duymayacak) olan mı? İstediğinizi yapın; muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Âyetlerimizin anlamını saptıranlar, kendilerini bizden gizleyemezler. Kıyamet gününde ateşe atılacak olan mı daha iyidir; yoksa güven içinde gelecek olan mı? Dilediğinizi yapınız. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız her şeyi görmektedir.
Bekir Sadak = Ayetlerimizi inkar edenler Bize gizli degillerdir. Kiyamet gununde atese atilan mi, yoksa guven icinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediginizi isleyin, dogrusu O, yaptiklarinizi goren'dir.
Celal Yıldırım = Âyetlerimiz hakkında inâdla inkârda ısrar edenler bize gizli-kapalı kalmazlar. Ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa Kıyamet günü güven içinde gelen mi ? İstediğinizi yapın, şüphesiz ki O, yaptıklarınızı bilmektedir.
Cemal Külünkoğlu = Ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmazlar. O halde ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın (ne yaparsanız ona göre muamele göreceksiniz). Şüphesiz O, yaptıklarınızı görmektedir.
Diyanet İşleri (eski) = Ayetlerimizi inkar edenler Bize gizli değillerdir. Kıyamet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı gören'dir.
Diyanet Vakfi = Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.
Edip Yüksel = Ayetlerimiz konusunda çarpıtmalar yapanlar bizden gizli kalmaz. Ateşe atılan mı, yoksa diriliş gününde güven içinde bize gelen mi daha iyidir? Dilediğiniz gibi davranın. O, yaptıklarınızı elbette Görendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Âyetlerimizde ilhada sapan sapgınlar elbette bize gizli kalmazlar o halde ateşe atılan mı hayırlıdır yoksa Kıyamet günü emniyyet içinde gelecek olan mı? Düşünün de istediğinizi yapın, çünkü o her ne yaparsanız görür
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ayetlerimizde ilhada sapan sapkınlar (ayetlerimize yalan diyenler) elbette Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyamet gününde güven içinde gelecek olan mı? Düşünün de istediğinizi yapın, çünkü o her ne yaparsanız görür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapanlar bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak olan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek olan mı? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri hakkıyla görür.
Gültekin Onan = Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle (aminen) gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı gerçekten görendir.
Harun Yıldırım = Åyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.
Hasan Basri Çantay = Bizim âyetlerimiz hakkında sapkınlık edenler şübhesiz bize gizli kalmazlar. O halde ateşin içine atılacak olan kimse mi hayırlıdır, yoksa kıyamet günü korkusuzca gelecek olan kişi mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O, ne yaparsanız hakkıyle görendir.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki, âyetlerimiz hakkında haktan (meyledip) sapanlar, bize gizli kalmazlar. O hâlde, ateşin içine atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü emîn bir hâlde gelen mi? Dilediğinizi yapın! Şübhe yok ki O, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.
İbni Kesir = Ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar, bize gizli değillerdir. Ateşe atılan mı, yoksa kıyamet günü güven içinde olan mı daha iyidir? Dilediğinizi yapın. Doğrusu O; yaptıklarınızı görendir.
Kadri Çelik = Ayetlerimiz hakkında eğriliğe sapanlar, bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O, yapmakta olduklarınızı gerçekten görendir.
Muhammed Esed = Mesajlarımızın anlamını saptıranlar Bizden gizlenemezler, öyleyse (şu iki kişiden) hangisi daha iyidir? Ateşe atıl(maya mahkum edil)en mi, yoksa Kıyamet Günü (huzurumuza) güvenle gelecek olan mı? Dilediğinizi yapın! O, yaptığınız her şeyi görür.
Mustafa İslamoğlu = Gerçek şu ki, ayetlerimizi anlam ve amacından saptıranlar asla bizden gizlenemezler: şimdi, ateşe atılan mı, yoksa Kıyamet Günü (huzura) güven içinde gelen mi daha değerlidir? İstediğinizi yapın; nasıl olsa O yaptığınız her şeyi görmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok o kimseler ki, âyetlerimizde haktan ayrılarak sapıtırlar. Bize karşı gizli kalamazlar. Ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa Kıyamet günü emin bir halde gelecek olan mı? Dilediğinizi yapınız, şüphe yok ki o, ne yapar olduğunuzu hakkıyla görücüdür.
Ömer Öngüt = Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp sapıklığa düşenler bizden gizli kalmazlar. O halde ateşin içine atılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen mi daha hayırlıdır? Dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı görmektedir.
Şaban Piriş = Ayetlerimiz hakkında yanlış yorumda bulunanlar bize gizli değildir. Kıyamet günü ateşe atılanlar mı daha hayırlıdır yoksa emniyet içinde gelen mi? İstediğinizi yapın. Nitekim O ne yaptığınızı görüyor.
Sadık Türkmen = Ayetlerimizi; anlam olarak saptıran/tahrife yeltenen kimseler, Bize gizli kalmazlar. Ateşin içine atılan kimse mi daha hayırlıdır? Yoksa kıyamet günü, emniyet içinde gelen kimse mi? Yapmayı düşündüğünüz şeyleri yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı görmektedir.
Seyyid Kutub = Ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmazlar. O halde ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmektedir.
Suat Yıldırım = Âyetlerimiz konusunda, haktan sapanlar bize gizli kalmazlar.Şimdi söyleyin bakalım: Cehenneme atılmak mı iyidir, yoksa kıyamet günü büyük duruşmaya tam bir güven içinde gelmek mi?İstediğinizi yapın, çünkü O, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Süleyman Ateş = Âyetlerimiz hususunda doğruluktan sapanlar bize gizli kalmazlar. Şimdi, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyâmet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmektedir.
Tefhim-ul Kuran = Onlar Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar, bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O, yapmakta olduklarınızı gerçekten görendir.
Ümit Şimşek = Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılanlar Bizden gizli kalmaz. Kıyamet gününde ateşe atılan kimse mi hayırlıdır, yoksa güven içinde huzurumuza gelen mi? Dilediğinizi yapın; hiç şüphe yok ki O sizin bütün yaptıklarınızı görüyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Ayetlerimiz hakkında eğri ile doğruyu birbirine katanlar, bize gizli kalmazlar. Şimdi, ateşin içine atılan mı hayırlıdır, kıyamet günü güven içinde gelen mi? Dilediğinizi yapın. O, yapıp ettiklerinizi iyice görmektedir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki, âyetlerimizde saptırma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Kıyâmet günü ateşin içine konulanlar mı yoksa Bize emin olarak gelenler mi hayırlıdır? Dilediğinizi yapın. Muhakkak ki O, yaptıklarınızı en iyi görendir.
İlyas Yorulmaz = Ayetlerimizi kasıtlı olarak saptıranlar, bize gizli kalacak değildir. Ateşin içine girecek olan mı daha hayırlıdır? Yoksa kıyamet gününe güven içinde gelen mi? Siz dünyada iken dilediğinizi yapın. Allah bütün yaptıklarınızı görendir.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءهُمْ وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ
Fussilet / 41 -
İnnellezîne keferû biz zikri lemmâ câehum, ve innehu le kitâbun azîz(azîzun).
Diyanet İşleri = Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kur'ân, kendisine tebliğ edildikten sonra kâfir olanlar; ve hem de şüphe yok ki bu Kur'ân, eşsiz ve üstün bir kitaptır ki;
Abdullah Parlıyan = Onlar ki, Kur'ân kendilerine geldiği zaman, O'nu tanımayıp, gerçekleri örtbas edip reddettiler. Halbuki O eşsiz, üstün, değerli bir kitaptır
Adem Uğur = Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır.
Ahmed Hulusi = Gerçekten, kendilerine gelen hakikatlerini hatırlatıcıyı inkâr edenlerdir! Muhakkak ki O (hakikatlerini hatırlatıcı - zikir), Aziyz bir BİLGİdir!
Ahmet Tekin = Kendilerine okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân geldiğinde, onu inkârda ısrar edenler, bunun sonuçlarına katlanacaklar. O, kudretli ve hükümran bir kitaptır.
Ahmet Varol = Onlar (ateşe atılacaklar) kendilerine Kur'an gelince onu inkar ettiler. Oysa o çok ulu bir kitaptır.
Ali Bulaç = Şüphesiz, kendilerine zikir gelince onu inkâr edenler (ateşin içine bırakılırlar); oysa o, aziz (şerefi yüksek, üstün) bir Kitaptır.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerine Kur’an geldiği vakit, onu inkâr edenler, (azaba uğratılacaklardır). Muhakkak ki, o çok şerefli bir kitabdır.
Ali Ünal = Kendilerine gelen bu şânı yüce dersi (Kur’ân) inkâr edenler, (Ateş’e fırlatılanlar arasında olacaklardır). Oysa o, şerefli ve mağlûp edilemez bir kitaptır.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine geldiğinde Kur'ân'ı inkâr edenler de saklanamazlar. Çünkü o Kur'ân eşsiz bir kitaptır.[513]
Bekir Sadak = (41-42) Kitap kendilerine gelince, onlar, onu inkar etmislerdir; oysa o, degerli bir Kitap'dir. Gecmiste ve gelecekte onu batil kilacak yoktur. Hakim ve ovulmege layik olan Allah katindan indirilmedir.
Celal Yıldırım = Onlar ki, Kur'ân kendilerine geldiği zaman onu tanımayıp reddettiler, (elbette bunun sonucuna katlanacaklardır). Çünkü O, aziz (şerefli, üstün, değerli) bir Kitap'tır.
Cemal Külünkoğlu = (41-42) Kur'an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır. Geçmişte ve gelecekte batıl ona karışamaz (onu hiçbir şey bozamaz). O (Kur'an), her yaptığını bir hikmete göre yapan ve övülmeye layık olan (Allah) katından indirilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Kitap kendilerine gelince, onlar, onu inkar etmişlerdir; oysa o, değerli bir Kitap'dır. Geçmişte ve gelecekte onu batıl kılacak yoktur. Hakim ve övülmeğe layık olan Allah katından indirilmedir.
Diyanet Vakfi = Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır.
Edip Yüksel = Kendilerine mesaj ulaştıktan sonra onu inkar edenler bilsin ki o üstün bir kitaptır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar: o zikir kendilerine geldiği vakıt ona körlük eden mülhidler, halbuki o misli bulunmaz azîz bir kitab
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar, O Kur'an kendilerine geldiğinde onu inkar edenlerdir. Halbuki o, benzeri bulunmaz bir kitaptır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kur'ân kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, mutlaka cezalarını çekeceklerdir. O gerçekten çok değerli bir kitaptır.
Gültekin Onan = Şüphesiz, kendilerine zikir gelince ona küfredenler (ateşin içine bırakılırlar); oysa o, aziz (şerefi yüksek, üstün) bir Kitaptır.
Harun Yıldırım = Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır.
Hasan Basri Çantay = (Âyetlerimiz hakkında sapıklığa düşenler) o zikre (Kur'ana) — o, kendilerine gelince — küfredenler (dir ki işte bunlar şübhesiz bize gizli kalmazlar). Halbuki o, cidden sarp bir kitabdır.
Hayrat Neşriyat = Doğrusu o kimseler ki, kendilerine geldiğinde Kur’ân’ı inkâr ettiler. Hâlbuki şübhesiz o, gerçekten çok yüce bir Kitab’dır.
İbni Kesir = Kendilerine zikir gelince; onlar onu inkar etmişlerdir. Halbuki o, aziz bir kitabdır.
Kadri Çelik = Şüphesiz kendilerine hatırlatıcı (Kur'an) gelince, onu inkâr ettiler. Hâlbuki o üstün bir kitaptır.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, kendilerine gelen bu uyarıyı inkar edenler (var ya, işte onlar hüsrana uğrayanlardır); çünkü o yüce bir ilahi kelamdır.
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz onlar, kendilerine ulaştığı halde bu ilahi uyarıyı inkar edenlerdendir: çünkü o, elbette pek yüce bir Kitaptır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok (mülhidler) o kimselerdir ki, kendilerine geldiği zaman Kur'an'ı inkâr etmişlerdir ve muhakkak ki o, elbette azîz bir kitaptır.
Ömer Öngüt = Kendilerine Zikir (Kur'an) geldiğinde onu inkâr edenler, (mutlaka cezalarını çekeceklerdir). Halbuki o aziz bir Kitap'tır.
Şaban Piriş = Kitap kendilerine geldiğinde onu inkar ettiler. Oysa o, eşsiz bir kitaptır.
Sadık Türkmen = Onlar, kendilerine geldiği zaman Zikri/Kur’an’ı inkâr ettiler. Halbuki o; eşsiz, üstün bir Kitap’tır.
Seyyid Kutub = Kendilerine gelen Kur'ân'ı inkar ettiler. Halbuki o yüce bir Kitab'dır.
Suat Yıldırım = (41-42) Kendilerine gelen bu şanı yüce dersi inkâr edenler elbette cezadan kurtulamazlar. Halbuki o eşsiz ve pek kıymetli bir kitaptır. Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından, hiç bir taraftan yol bulamaz.(Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi) o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.
Süleyman Ateş = Onlar, kendilerine gelen Kur'ân'ı inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitaptır,
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz, kendilerine zikir gelince ona (karşı) küfre sapanlar (ateşin içine bırakılırlar); oysa o, aziz (şerefi yüksek, üstün) bir Kitaptır.
Ümit Şimşek = Kendilerine öğüt geldiğinde onu yalanladılar. Halbuki o aziz bir kitaptır.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar, o zikiri/Kur'an'ı kendilerine geldiğinde inkâr ettiler. Halbuki o, eşsiz yücelikte bir Kitap'tır.
İskender Ali Mihr = Gerçekten onlar, kendilerine zikir (Kur’ân) geldiği zaman (O’nu) inkâr ettiler. Ve muhakkak ki O, Azîz (yüce ve şerefli) bir Kitap’tır.
İlyas Yorulmaz = Kendisine geldiğinde, öğütlerle dolu Kur’an’ı inkâr edenler bilsinler ki o, kesinlikle değerli bir kitaptır.
لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ
Fussilet / 42 -
Lâ ye’tîhil bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfih(halfihî), tenzîlun min hakîmin hamîd(hamîdin).
Diyanet İşleri = Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne önceden onun hükümlerini iptâl eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve bâtıl, ona zarar veremez; hüküm ve hikmet sâhibinden, hamde lâyık mâbut tarafından indirilmiştir.
Abdullah Parlıyan = ki, ne geçmişte, ne de gelecekte O'nun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir, batıl ve boş şeyler O'na zarar veremez. Herşeyi yerli yerince yapan ve her türlü güzel övgüye layık olan, Allah tarafından indirilmedir O.
Adem Uğur = Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir.
Ahmed Hulusi = Önünden de (açıkça), ardından (dolaylı) da olsa boş görüş O'na ulaşmaz! Hakiym ve Hamiyd'den tenzîldir (boyutsal açığa çıkarma)!
Ahmet Tekin = Şimdi ve daha sonra Kur’ân’a, kenarından köşesinden, açık ve gizli, boş, gereksiz, düzeltilmeye, değiştirilmeye muhtaç, hükümsüz bir söz, bâtıl karışmamıştır ve karışmayacaktır. O, övgüye, şükre lâyık, hikmet sahibi ve hükümran olan Allah’ın bölüm bölüm indirdiği bir kitaptır.
Ahmet Varol = Batıl ona ne önünden ne de arkasından gelebilir. (O) hikmet sahibi, çok övülen (Allah) tarafından indirilmiştir.
Ali Bulaç = Batıl, ona önünden de, ardından da gelemez. (Çünkü Kur'an,) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah)tan indirilmedir.
Ali Fikri Yavuz = Ona ne önünden ne ardından (asla) bâtıl yaklaşamaz. O, Hamîd, herkes tarafından öğülen; Hakîm, hikmet sahibi olan Allah’dan indirilmedir.
Ali Ünal = Bâtıl, ona ne (beşerî felsefelere dayalı olarak ileri sürülecek itirazlar ve saldırılarla) önünden ve ne de (vahye dayalı ama tahrif edilmiş eski kitaplardan hareketle yapılacak itiraz ve saldırılarla) ardından yol bulamaz. O, Hakîm (bütün hüküm ve icraatında mutlak hikmet sahibi), Hamîd (bütün hamd ve övgü Kendisi’ne mahsus bulunan Allah) tarafından bölüm bölüm indirilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Bâtıl, Kur'ân'a önünden de ardından da gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah tarafından indirilmiştir.
Bekir Sadak = (41-42) Kitap kendilerine gelince, onlar, onu inkar etmislerdir; oysa o, degerli bir Kitap'dir. Gecmiste ve gelecekte onu batil kilacak yoktur. Hakim ve ovulmege layik olan Allah katindan indirilmedir.
Celal Yıldırım = Ne önünden ne ardından bâtıl Ona gelip (sokulamaz). O, yegâne hikmet sahibi, her türlü güzel övgüye lâyık olan (Allah)'dan indirilmedir.
Cemal Külünkoğlu = (41-42) Kur'an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır. Geçmişte ve gelecekte batıl ona karışamaz (onu hiçbir şey bozamaz). O (Kur'an), her yaptığını bir hikmete göre yapan ve övülmeye layık olan (Allah) katından indirilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Kitap kendilerine gelince, onlar, onu inkar etmişlerdir; oysa o, değerli bir Kitap'dır. Geçmişte ve gelecekte onu batıl kılacak yoktur. Hakim ve övülmeğe layık olan Allah katından indirilmedir.
Diyanet Vakfi = Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir.
Edip Yüksel = Batıl, onun ne önündenne de ardından yaklaşamaz. Bilge ve övgüye layık olanın indirdiği bir vahiydir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ona ne önünden ne ardından bâtıl yaklaşamaz, bütün kâinatın öğdüğü hamîd bir hakîmden indirilme bir tenzil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ona ne önünden, ne ardından batıl yaklaşamaz. O, bütün kainatın övdüğü bir hikmet sahibi tarafından peyderpey indirilmiştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona ne önünden, ne de ardından batıl gelemez. O hüküm ve hikmet sahibi, öğülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir.
Gültekin Onan = Batıl ona önünden de, ardından da gelemez. (Çünkü Kuran) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülenden indirilmedir.
Harun Yıldırım = Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir.
Hasan Basri Çantay = Ki ne önünden, ne ardından ona hiçbir baatıl (yanaşıb) gelemez. (O), bütün kâinatın hamdetdiği, O yegâne hukûm ve hikmet saahibi (Allah) dan indirilmedir.
Hayrat Neşriyat = O’na (o Kur’ân’a) ne önünden, ne de arkasından bâtıl (yaklaşıp) gelemez. (O,)Hakîm (her işi hikmetli olan), Hamîd (hamd edilmeye çok lâyık olan Allah) tarafından indirilmedir.
İbni Kesir = Önünden de, ardından da batıl sokulamaz. O, Hakim, Hamid katından indirilmedir.
Kadri Çelik = Batıl, ona önünden de ardından da gelemez. (Çünkü Kur'an,) Hikmet sahibi, övülen Allah'tan indirilmedir.
Muhammed Esed = Hiçbir boşluk ve anlamsızlık ona ne açıkça yaklaşabilir, ne de gizlice, (çünkü o) hikmet Sahibi ve övgüye layık olan tarafından indirilmiştir.
Mustafa İslamoğlu = Hiçbir anlam ve amacından saptırma çabası ona ne önünden açıkça, ne de ardından gizlice ilişemez: o, her tür övgüye layık, hükmünde isabetli olan tarafından indirilmiştir.
Ömer Nasuhi Bilmen = O'na ne önünden ve ne de ardından bâtıl bir şey gelemez. Hakîm, hamîd olandan indirilmiştir.
Ömer Öngüt = Ona ne önünden ne de ardından bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi ve övülmeye lâyık olan Allah katından indirilmiştir.
Şaban Piriş = Ona önünden ve ardından hiçbir batıl gelemez. Hakim ve hamd’e layık olanın indirmesidir.
Sadık Türkmen = Bâtıl/boş ve anlamsız hiçbir şey onun indirilişi sırasında ve sonrasında sokulamamıştır. Hâkim/en doğru kararı veren, çokça övülen tarafından indirilmiştir.
Seyyid Kutub = Geçmişte ve gelecekte ona batıl karışmaz. Her yaptığını bir hikmete göre yapan ve övülmeye layık Allah katından indirilmiştir.
Suat Yıldırım = (41-42) Kendilerine gelen bu şanı yüce dersi inkâr edenler elbette cezadan kurtulamazlar. Halbuki o eşsiz ve pek kıymetli bir kitaptır. Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından, hiç bir taraftan yol bulamaz.(Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi) o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.
Süleyman Ateş = Ki ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. (O) Hüküm ve hikmet sâhibi, çok övülen (Allâh)dan indirilmiştir.
Tefhim-ul Kuran = Batıl, ona önünden de ardından da gelemez. (Çünkü Kur'an,) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah)tan indirilmedir.
Ümit Şimşek = Ne önünden, ne arkasından ona hiçbir bâtıl yaklaşamaz. O, sonsuz hikmet sahibi ve her türlü övgüye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bâtıl ona, ne önünden gelebilir ne de arkasından. Hakîm ve Hamîd Allah'tan bir indirmedir o.
İskender Ali Mihr = Bâtıl, O’nun önünden ve arkasından O’na ulaşamaz. Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ve Hamîd (Kendisine hamdedilen) (Allah) tarafından indirilmiştir.
İlyas Yorulmaz = Batıl, o Kur’an’a önünden de arkasından da yaklaşamaz. O övgüye layık, her şeyin hükmünü veren tarafından indirilmiştir.
مَا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِن قَبْلِكَ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ
Fussilet / 43 -
Mâ yukâlu leke illâ mâ kad kîle lir rusuli min kablik(kablike), inne rabbeke le zû magfiretin ve zû ikâbin elîm(elîmin).
Diyanet İşleri = Sana ancak, senden önceki peygamberlere söylenenler söylenmektedir. Hiç şüphesiz senin Rabbin hem bağışlama sahibidir, hem de elem dolu bir azap sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Zâten sana söylenen, ancak senden önceki peygamberlere de söylenen sözlerdir; şüphe yok ki Rabbin, suçları örtme sıfatına sâhip olmakla berâber elemli bir azâba da sâhiptir.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! zaten sana söylenen, ancak senden önceki peygamberlere de söylenen sözlerdir. Muhakkak ki senin Rabbin, bağışlayıcıdır ama aynı zamanda, en şiddetli şekilde ceza vermeye de gücü yeter.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Elbette ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de acı bir azap sahibidir.
Ahmed Hulusi = (Ey Allâh Rasûlü!) Senden önceki Rasûllere söylenmiş olandan başkası sana söylenmiyor! Muhakkak ki Rabbin hem bağışlayıcıdır hem de feci azap yaşatandır.
Ahmet Tekin = Sana karşı söylenen sözler, senden önceki Rasullere söylenmiş olanlardan farklı bir şey değildir. Senin Rabbin tevbe eden mü’minlere karşı, elbette af ve mağfiret sahibidir. Allah düşmanlarının, senin tebliğe memur olduğun hususları yalanlayanların, işledikleri suça denk, can yakıp inleten âdil cezayı da O verir.
Ahmet Varol = Sana söylenen senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Şüphesiz Rabbin hem mağfiret sahibi hem de acıklı bir azap sahibidir.
Ali Bulaç = Sana söylenen şeyler, senden önceki elçilere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz, Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azab sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), sana, senden önceki peygamberlere söylenen küfür ve tekzibden başka bir şey söylenmiyor. Şübhe yok ki senin Rabbin, hem bir merhamet sahibidir, hem de acıklı bir azab sahibi...
Ali Ünal = (Kâfirler tarafından) senin hakkında her ne (menfi) söz söyleniyorsa, aynısı senden önceki rasûller hakkında da söylenmiştir. Rabbin, gerçekte hem bağışlaması olandır, hem de acı bir azabı.
Bayraktar Bayraklı = Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenenlerden başkası değildir. Şüphesiz senin Rabbin, hem affedicidir; hem de acı bir azap sahibidir.
Bekir Sadak = Senin icin soylenenler, senden onceki peygamberler icin de soylenmisti. Dogrusu Rabbin hem bagislayan ve hem de can yakici azap verendir.
Celal Yıldırım = Sana söylenen sözler, senden önceki peygamberlere de söylenenden başkası değildir. Şüphesiz ki, Rabbin mağfiret sahibidir ve elem verici azâb sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Senin için söylenenler, mutlaka senden önceki peygamberler için de söylenmiştir. Elbette ki Rabbin, hem bağışlayandır hem de en şiddetli şekilde cezalandırmaya gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Senin için söylenenler, senden önceki peygamberler için de söylenmişti. Doğrusu Rabbin hem bağışlayan ve hem de can yakıcı azap verendir.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Elbette ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de acı bir azap sahibidir.
Edip Yüksel = Senin için söylenilenler, senden önceki elçiler için söylenilenlerin aynısıdır. Kuşkusuz senin Rabbin hem bağışlanma sahibi, hem de acı azap sahibidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sana senden evvelki Resullere denilenden başka bir şey denilmiyor ve şübhe yok ki rabbın hem bir mağrifet sahibidir hem de elîm bir ıkab
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sana senden önceki peygamberlere denilenden başkası denilmiyor ve şüphe yok ki, Rabbin hem bir bağışlama sahibidir, hem de elem verici bir azap.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Sana senden önceki peygamberlere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz ki senin Rabbin hem mağfiret sahibidir hem de acı verecek bir azap sahibidir.
Gültekin Onan = Sana söylenen şeyler, senden önceki elçilere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz, rabbin, hem elbette mağrifet sahibidir, hem de acı bir azab sahibidir.
Harun Yıldırım = (Resûlüm!) Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Elbette ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de acı bir azap sahibidir.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) sana, senden evvelki peygamberlere de söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor. Şübhe yok ki senin Rabbin hem mutlak mağfiret saahibidir, hem çok elem verici azâb saahibi.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Sana ancak senden önceki peygamberlere söylenen şeyler söyleniyor. Şübhesiz ki Rabbin, hem çok mağfiret sâhibi, hem de pek elemli bir azab sâhibidir.
İbni Kesir = Senin için söylenenler, mutlaka senden önceki peygamberler için de söylenmiştir. Elbette ki Rabbın; hem mağfiret sahibidir, hem de elim bir azab sahibidir.
Kadri Çelik = Sana söylenen şeyler, senden önceki peygamberlere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz senin Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azap sahibidir.
Muhammed Esed = (Sana gelince, ey Muhammed,) senin için söylenenler, senden önceki (Allah'ın) elçiler(i) için söylenenlerden başka bir şey değildir. Bak, senin Rabbin bağışlayıcıdır, ama aynı zamanda en şiddetli şekilde cezalandırmaya da kadirdir!
Mustafa İslamoğlu = (Ey Nebi!) Sana söylenenler, senden önceki elçilere söylenenlerden başka bir şey değildir. Şüphe yok ki senin Rabbinin bağışlayıcılığı kesindir, ama (aynı zamanda) can yakıcı bir cezanın da sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sana senden evvelki resûllere denilmiş olan şeyden başkası denilmiyor. Şüphe yok ki, Senin Rabbin elbette mağfiret sahibidir ve pek acıklı ikâb sahibidir.
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana söylenen şeyler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki senin Rabbin hem mağfiret sahibi, hem de acı verecek bir azap sahibidir.
Şaban Piriş = Sana söylenenler, senden önceki elçilere söylenenlerden başka bir şey değildir. Süphesiz Rabbin, hem mağfiret sahibidir, hem de acı bir azap sahibidir.
Sadık Türkmen = Sana söylenen şey, senden önceki elçilere de söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Şüphesiz Rabbin; hem bağışlama, hem de acıklı bir azap sahibidir.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka birşey değildir. Senin Rabb'in hem bağışlama sahibi, hem de acı azap sahibidir.
Suat Yıldırım = Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenen sözlerden başka bir şey değildir. Senin Rabbin hem mağfiret, hem de gayet acı bir azap sahibidir.
Süleyman Ateş = Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Kuşkusuz Rabbin, hem bağışlama sâhibi, hem de acı azâb sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = Sana söylenen şeyler, senden önceki peygamberlere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz senin Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azab sahibidir.
Ümit Şimşek = Sana söylenen şey de senden önceki peygamberlere söylenenden başka birşey değildir. Rabbinin ise bağışlaması bol, cezası acıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Senin için söylenen, senden önceki resuller için söylenenden başka şey değildir. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin hem çok affedicidir hem de acıklı bir azabın sahibidir.
İskender Ali Mihr = Sana söylenen, senden öncekilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Muhakkak ki senin Rabbin, mağfiretin ve elîm azabın sahibidir.
İlyas Yorulmaz = Sana söylenenler, senden önceki elçilere de söylenmişti. Şurası muhakkak ki Rabbin bağışlayıcı olduğu gibi, aynı zamanda acıklı bir cezayı de verendir.
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَّقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاء وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُوْلَئِكَ يُنَادَوْنَ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ
Fussilet / 44 -
Ve lev cealnâhu kur’ânen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).
Diyanet İşleri = Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi. De ki: “O, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).”
Abdulbaki Gölpınarlı = Eğer yabancı bir dille meydana getirseydik Kur'ân'ı, elbette derlerdi ki âyetleri Arapça olarak açıklansaydı da anlasaydık olmaz mıydı? Bu, yabancı bir dille söylenmiş söz, söyleyen de Arap ha? De ki: O, inananlara doğru yolu gösterir ve şifâdır; inanmayanlarınsa kulaklarında ağırlık var ve Kur'ân, onları kör etmede; sanki onlara pek uzak bir yerden nidâ edilmede.
Abdullah Parlıyan = Biz Kur'ân'ı Arapça değilde, başka yabancı bir dilde Kur'an olarak indirseydik, elbette o inkâr edenler derlerdi ki: “Ayetleri Arapça olarak açıklansaydı da, anlasaydık olmaz mıydı? Bu ne? Dil yabancı, muhatabı da Arap!” De ki ey Muhammed! “Bu Kur'ân, iman edenler için doğru yolu gösteren bir rehber ve şifa kaynağıdır. İnanmayanların ise, kulaklarında bir ağırlık vardır. Kur'ân onlara kapalı ve karanlıktır. Onlar uzak bir yerden çağrılıp da duymayan, anlamayan kimseler gibidir.”
Adem Uğur = Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)
Ahmed Hulusi = Eğer O'nu Arapça olmayan bir Kur'ân olarak oluştursaydık, elbette: "Âyetleri anlaşılır olmalıydı! Arapça konuşan (Rasûl) Arapça olmayan (Kur'ân; ne biçim iş bu)?" derlerdi. . . De ki: "O, iman edenler için hakikate erdirici ve şifadır (sağlıklı düşünce bilgisi)!" İman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve O, onlar için anlaşılmaz bir nesnedir! (Bu nedenle sanki) onlar uzak bir mekândan nida olunurlar.
Ahmet Tekin = Eğer biz, bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren Kur’ân’ı yabancı dilde okunan bir kitap olarak planlayıp hazırlayarak açıklasaydık:'Hayata geçirilebilmesi için âyetleri, ayrıntılı bir şekilde açıklanmalı değil miydi? Arapça konuşan bir peygambere, yabancı dilde bir kitap mı gönderilir?' diyeceklerdi. Sen:'Kur’ân, iman edenler için doğru, hak yolu gösteren bir kılavuzdur, bir şifâdır' de. İman etmeyecek olanların da kulaklarında ağırlık vardır. Kur’ân onlara kapalıdır. Sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor da, duymazlıktan anlamazlıktan geliyorlar.
Ahmet Varol = Onu yabancı dilde bir Kur'an kılsaydık: 'Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı bir dille mi (hitab edilir)?' derlerdi. De ki: 'O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır. İman etmeyenlere gelince onların kulaklarında bir ağırlık var ve o (Kur'an) onlara bir körlüktür. Onlara (sanki) uzak bir yerden sesleniliyor.
Ali Bulaç = Eğer biz onu A'cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil) mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir."
Ali Fikri Yavuz = Eğer biz, onu, yabancı bir dilden Kur’an yapaydık, muhakkak şöyle diyeceklerdi: “- Ayetleri açıklansaydı ya! Arab’a yabancı dil mi?” (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “- O Kur’an, iman edenlere hidayet ve şifadır. İman etmiyenlerin ise, kulaklarında bir ağırlık var. Kur’an onlara karşı bir körlük ve şübhedir. Onlar, uzak bir yerden çağrılanlar gibidir; (hakkı duymazlar ve kabul etmezler)”.
Ali Ünal = Eğer Kur’ân’ı yabancı veya kaba, işlenmemiş bir dilde gönderseydik, şimdi onu inkâr edenler, hiç şüpheniz olmasın ki, “Onun ifadeleri neden apaçık, anlayacağımız bir dilde değil? Muhatabı fasih Arapça konuşan Arap toplumu iken, neden yabancı ve kaba bir dilde?” derlerdi. De ki: “O, iman edenler için eşsiz ve dupduru bir hidayet kaynağı ve (bilhassa cehalete ve kalb hastalıklarına karşı, ayrıca kalb, göz ve kulak gibi duyular için) bir şifadır.” Ama iman etmeyenlerin kulaklarında (onu ve mesajını duymaya mani) bir ağırlık vardır ve o, onlara kapalı ve karanlıktır. Onlar, (Kur’ân karşısında sesi işitemeyecek ve çağıranı göremeyecek kadar) uzak bir yerden kendilerine seslenilen kimseler gibidir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar kesinlikle, “Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi. De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve gönüllerine şifadır. Kâfirlerin kulaklarında ağırlık vardır ve Kur'ân onlara kapalıdır; sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor.”
Bekir Sadak = Biz bu Kuran'i yabanci bir dil ile ortaya koysaydik: «Ayetleri uzun aciklanmali degil miydi? Bir araba yabanci bir dille soylenir mi?» derlerdi. De ki: «Bu, inananlara dogruluk rehberi ve gonullerine sifadir.» Inanmayanlarin kulaklarinda agirlik vardir ve onlara kapalidir; sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamiyorlar. *
Celal Yıldırım = Şayet biz, bu Kur'ân'ı yabancı bir dille meydana getirseydik, (inkarcı müşrikler) derlerdi ki: O'nun âyetleri açıklansaydı ya.. Arab'a yabancı dille mi? De ki: O, imân edenlere doğru yolun rehberidir, (gönüllerde) şifâdır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır. Kur'ân, onlara kapalı ve karanlıktır. Sanki onlar uzak bir yerden çağırılırlar (gibi bir halleri vardır).
Cemal Külünkoğlu = Eğer biz onu başka dilde bir Kur'an yapsaydık onlar mutlaka: “Onun ayetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” diyeceklerdi. De ki: “Bu (ilahi kelam), iman edenler için bir rehber ve (gönüllere) bir şifa kaynağıdır.” Ona inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara (duyamayacakları kadar) uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).”
Diyanet İşleri (eski) = Biz bu Kuran'ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık: 'Ayetleri uzun açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı bir dille söylenir mi?' derlerdi. De ki: 'Bu, inananlara doğruluk rehberi ve gönüllerine şifadır.' İnanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır; sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.
Diyanet Vakfi = Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)
Edip Yüksel = Onu yabancı dilde bir Kuran kılsaydık, 'Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi?' diyeceklerdi. İster yabancı dil, ister Arapça olsun, de ki, 'O, inananlar için (dilleri sözkonusu olmaksızın) bir rehber ve şifadır. İnanmıyanların ise kulaklarında ağırlık vardır. Onlara sanki uzak bir yerden sesleniliyor gibi onlara kapalıdır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve eğer biz onu a'cemî bir Kur'an yapa idik diyecekler idi ki: âyetleri tafsıyl edilseydi ya! Araba Acemce mi? de ki: o, iyman edenler için hidayet ve şifadır, iyman etmiyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlara karşı körlüktür, onlara uzak bir mekândan haykırılır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık diyeceklerdi ki: «Ayetleri genişçe açıklansaydı ya! Arab'a yabancı dil (öyle) mi?» De ki: «O iman edenler için bir rehber ve şifadır, iman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlara karşı körlüktür. Onlara uzak bir yerden haykırılır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur'ân yapsaydık onlar mutlaka: «Bu kitabın âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Arap bir peygambere yabancı dil, öyle mi?» derlerdi. Sen de ki: «O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır.» İman etmeyenlerin kulaklarında ise bir ağırlık vardır. Kur'ân onlara göre bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar (da duymuyorlar).
Gültekin Onan = Eğer biz onu acemi [Arapça olmayan bir dilde] olan bir Kuran kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, acemi [Arapça olmayan bir dil] mi?" De ki: "O, inananlar için bir hidayet ve bir şifadır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kuran), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir."
Harun Yıldırım = Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)
Hasan Basri Çantay = Eğer biz onu yabancı (dilden) bir Kur'an yapsaydık muhakkak ki «Ayetleri açıklanmalı değil miydi Araba mensub (bir muhaataba), Arabca olmayan (bir Kur'an) mı? diyeceklerdi. (Onlara) söyle: «O (Kur'an) îman edenler için (mahz-ı) hidâyet ve şifâdır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır. O (Kur'an) bunlara karşı bir körlükdür. (Sanki) onlar uzak bir yerden çağırılıyorlardır.
Hayrat Neşriyat = Ve şâyet (biz) onu yabancı (dilde) bir Kur’ân yapsaydık, elbette: 'Âyetleri(anlayacağımız bir dil ile) açıklanmalı değil miydi? Arab olana yabancı (dilde kitab) olur mu?' diyeceklerdi. De ki: 'O, îmân edenler için bir hidâyet ve bir şifâdır!' Îmân etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur’ân), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlar (sanki) uzak bir yerden çağrılıyorlar (da duymuyorlar).
İbni Kesir = Biz; onu yabancı bir dil ile ortaya koysaydık diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı olarak açıklamalı değil miydi? Hem yabancı, hem da Arab'a mı hitab etmektedir? De ki: İman edenler için hidayet ve şifadır. İman etmemiş olanların kulaklarında ise bir ağırlık vardır ve bu, onlara kapalıdır. Sanki onlara uzak bir mesafeden sesleniyorlar da anlamıyorlar.
Kadri Çelik = Eğer biz onu fasih olmayan bir Kur'an kılmış olsaydık, mutlaka “Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? (Fasih) Araba fasih olmayan Kur'an (öyle mi)?” derlerdi. De ki: “O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlar (sanki kendilerine) uzak bir yerden seslenilmekte (de duymuyor gibiler)”
Muhammed Esed = Eğer bu (ilahi kelamın) Arapça dışında bir dilde (indirilmiş) bir hitabe olmasını dileseydik, onlar, (şimdi onu reddedenler,) bu defa, "Neden onun mesajları anlaşılır bir şekilde ifade edilmemiş? Hayret! Arapça dışında bir dil(de indirilmiş bir mesaj bu) ve (tebliğ eden de) bir Arap (elçi)?" diyeceklerdi. De ki: "Bu (ilahi kelam,) iman edenler için bir rehber ve bir şifa kaynağıdır; ona inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık var ve bundan dolayı (Kuran) onlara kapalı, anlaşılmaz gelir. Onlar çok uzaklardan seslenilen (insanlar gibi)ler."
Mustafa İslamoğlu = Eğer Biz bu (vahyi) yabancı dille okunan bir kitap kılsaydık, kesinlikle "Neden onun ayetleri açık ve anlaşılır değil; ne yani, bir Arab'a dili yabancı bir (hitap) mı?" derlerdi. De ki: "Bu (vahiy), iman edenler için bir yol gösterici ve bir şifa kaynağıdır. İman etmeyenlere gelince: Onların kulaklarında bir çeşit kurşun vardır; dahası o (vahyin ışığından dolayı) onlara bir tür körlük arız olmuştur: şimdi onlar, çok uzak bir yerden seslenilen kişi (gibi)dirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer onu, yabancı bir lisan ile Kur'an kılsa idik elbette derlerdi ki: «Ayetleri tafsil edilmeli değil mi idi. Arabî bir peygambere yabancı bir lisan ile (Kur'an) olur mu?» De ki: «O, imân edenler için bir vesile-i hidâyettir ve bir şifadır.» Ve o kimseler ki imân etmezler. Onların kulaklarında bir sağırlık vardır. Ve o, onlara karşı bir körlüktür. Onlara uzak bir mekandan nidâ olunuverir.
Ömer Öngüt = Biz onu yabancı bir dil ile okunan bir kitap yapsaydık, onlar mutlaka: "Âyetleri tafsilatlı bir şekilde genişçe açıklanmalı değil miydi? Arap bir peygambere yabancı dil öyle mi?" derlerdi. De ki: "Bu, iman edenlere bir hidayet ve bir şifâdır. " İman etmeyenlerin ise kulaklarında ağırlık vardır ve Kur'an onlara göre körlüktür. Sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor da duymuyorlar.
Şaban Piriş = Biz Kur’an’ı yabancı bir dilde okusaydık: -Ayetleri açıklanmalı değil miydi? bir Arab’a, yabancı dilde mi? derlerdi. De ki: -İman edenlere kılavuz ve şifadır. İman etmeyenlerin kulaklarında ağırlık vardır. O, onlara karşı bir körlüktür. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor.
Sadık Türkmen = Eğer biz onu yabancı (dilde) bir Kur’an yapsaydık ne derlerdi? Hiçbir şey anlayamıyoruz, neden arapça değil? (Kur’an’ın her dile çevirilmesi farzdır.) De ki: “O iman edenlere; yol gösterici ve (yüreklerde olan sıkıntılara) şifadır. İnanmayan kimselere gelince; onların kulaklarında bir ağırlık var (duymak istemiyorlar) ve bir körlük (görmek istemiyorlar), uzak bir yerden çağrılıyorlar (gibi duymak istemiyorlar!)”
Seyyid Kutub = Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde okunan bir kitap yapsaydık derlerdi ki: «Ayetleri anlayacağımız bir şekilde açıklanmalı değil miydi? Muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan kitap mı geldi?» De ki: «O mü'minler için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifadır.» İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an, onlara bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar.
Suat Yıldırım = Eğer biz Kur’ân’ı yabancı bir dille gönderseydik derlerdi ki: "Neden, onun âyetleri açıkça beyan edilmedi? Dil yabancı, muhatap arap! Olur mu böyle şey?" De ki: "O, iman edenler için hidâyet ve şifadır." Ama iman etmeyenlerin kulaklarında ağırlıklar vardır. Kur’ân onlara kapalı ve karanlık gelir. Onların, çok uzak bir yerden sesleniliyor da söyleneni hiç anlamıyorlar gibi bir halleri vardır.
Süleyman Ateş = Eğer biz onu, yabancı (dilde) bir Kur'ân yapsaydık derlerdi ki: "Âyetleri (anlayacağımız) bir dille açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı söz mü (geliyor)?" De ki: "O, inananlar için bir yol gösterici ve (gönüllere) şifâdır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlara bir körlüktür. (Sanki) Onlar, uzak bir yerden çağırılıyorlar (da duymuyorlar).
Tefhim-ul Kuran = Eğer biz onu A'cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: «Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil) mi?» De ki: «O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir.»
Ümit Şimşek = Biz Kur'ân'ı yabancı bir dilde indirseydik, 'Âyetleri açıklansaydı ya! Araplara yabancı dilde kitap olur mu?' diyeceklerdi. De ki: İman edenler için o hidayet ve şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında ağırlık vardır; Kur'ân kendilerine görünmez. Sanki onlara çok uzak bir yerden sesleniliyor!
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi: "Ayetleri ayrıntılı kılınmalı değil miydi?/Arap'a yabancı dil mi?/ister yabancı dilde, ister Arapça!" De ki: "O, iman edenler için bir kılavuz, bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur'an, onlar için bir körlüktür. Böylelerine, çok uzak bir mekândan seslenilmektedir."
İskender Ali Mihr = Ve eğer O’nu (Kitab’ı), yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık, mutlaka: “O’nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki: “O, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır. Ve mü’min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O (Kur’ân), onlara karşı körlüktür (şifa ve hidayet değildir). İşte onlara uzak bir yerden seslenilir.”
İlyas Yorulmaz = Eğer biz bu Kur’an’ı yabancı bir dille onlara indirmiş olsaydık “Ayetleri açık anlaşılır olması gerekmez miydi? Arap olana yabancı bir dille mi indirilir?” derlerdi. Deki “O Kur’an iman edenler için yol gösterici ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık ve gözlerinde de bir körlük var. Sanki onlara uzak bir yerden çağırıyorlarmış gibi, duymuyorlar.
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ
Fussilet / 45 -
Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe fahtulife fîh(fîhi), ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudıye beynehum, ve innehum lefî şekkin minhu murîb(murîbin).
Diyanet İşleri = Andolsun! Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik de, onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar Kur’an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki biz Mûsâ'ya da kitap verdik de o kitapta ihtilâfa düştüler ve eğer Rabbinden azaplarının mukadder bir zamâna tehîr edilmesi hakkında bir emir verilmemiş olsaydı çoktan hükmedilirdi aralarında ve şüphe yok ki onlar, bu hususta elbette şüphe içindeler, tereddüde düşmüşler.
Abdullah Parlıyan = Andolsun biz Musa'ya da kitap verdik de, o kitap üzerinde ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden gelen bir buyruk bulunmamış olsaydı, herşey onlar arasında başından kararlaştırılmış olurdu veya Rabbinden verilmiş bir söz olmasaydı aralarında derhal hükmedilir ve işleri bitirilirdi. Aslında Allah'tan gelen kitaplara inanmayanlar, O'nun uyarı ve öğütleri hakkında şüpheye varan bir tereddüd içindedirler.
Adem Uğur = Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, onda da ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hükmedilirdi (işleri bitirilirdi). Onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Musa'ya Bilgi (kitap) verdik de Onda ayrılığa düşüldü. . . Eğer Rabbinden bir hüküm verilmemiş olsaydı, onlar arasında elbette hükmolunurdu. . . Muhakkak ki onlar Ondan kuşkulu bir tereddüt içindedirler.
Ahmet Tekin = Andolsun biz Mûsâ’ya kutsal kitabı vermiştik. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, Mûsâ’ya ve Tevrat’a itibar etmedikleri için, Tevrat’ta da ihtilâfa düşüldü. Eğer insanların sorumlu tutularak muhakeme edileceği, mükâfata nâil olanla cezaya müstehak olanların hükümlerinin kesinleşeceği ile ilgili, rahmeti gazabına baskın olan Rabbinin koyduğu-kurduğu, mühlet verilen bir düzen olmasaydı, onların aralarında âcilen yargı gerçekleştirilir, hüküm icra edilirdi. Hâlâ onlar, hak kitaba, Kuran’a karşı da sû-i zanlarının-art niyetlerinin beslediği şüpheler içindedirler.
Ahmet Varol = Andolsun ki, Musa'ya Kitab'ı verdik de onda ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından önceden bir söz geçmiş olmasaydı aralarında hüküm verilmiş olurdu. Onlar bunun (Kur'an'ın) hakkında gocundurucu bir tereddüt içindedirler.
Ali Bulaç = Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, fakat onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden (daha önce) bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Gerçekten onlar, bundan yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Celâlim hakkı için, biz Mûsa’ya Tevrat’ı verdik de (Kur’an’da ihtilâfa düşüldüğü gibi) onda da ihtilâf edildi (hakdır, bâtıldır sözleri edildi). Eğer (azabın tehirine dair) Rabbinden bir hüküm geçmiş olmasaydı, aralarında iş bitiriliverirdi, (hemen o kâfirler helâk ediliverirlerdi). Muhakkak ki o kâfirler, Kur’an’dan endişe veren bir şübhe içindedirler.
Ali Ünal = Musa’ya da Kitap vermiştik de, (nasıl senin halkın Kur’ân hakkında ihtilâf içinde ise,) o kitap hakkında da ihtilâf edilmişti. (Eğer insanlar hakkında) Rabbinden sâdır olmuş bir söz bulunmamış olsaydı, hiç şüphesiz (inananlar ve inanmayanlar arasında) hüküm çoktan verilmiş ve iş bitmiş olurdu. Buna rağmen, Allah’ın Kitabı (ve ona karşı tavırları hakkında da) derin bir şüphe içinde bocalayıp durmaktadırlar.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun biz Mûsâ'ya kitabı verdik, onda da ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden, önceden verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hüküm verilecekti. Onlar Kur'ân hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Bekir Sadak = And olsun ki Musa'ya Kitap vermistik de onda ayriliga dusmuslerdi. Rabbinin verilmis bir sozu olmasaydi, aralarinda hukmedilmis olurdu. Dogrusu onlar, onun hakkinda suphe ve endise icindedirler.
Celal Yıldırım = And olsun ki, biz Musa'ya kitap verdik. (Ama İsrail oğulları) onda görüş ayrılığına düştüler. Eğer Rabbından geçmiş bir söz verilmemiş olsaydı, aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Gerçekten onlar, bunun hakkında oldukça şüphe içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, biz, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) vermiştik de, onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar, bu (Kur'an)'dan yana kuşku verici derin bir şüphe içindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki Musa'ya Kitap vermiştik de onda ayrılığa düşmüşlerdi. Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hükmedilmiş olurdu. Doğrusu onlar, onun hakkında şüphe ve endişe içindedirler.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, onda da ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hükmedilirdi (işleri bitirilirdi). Onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Edip Yüksel = Biz Musa'ya kitabı (İbranice) verdik, onda da anlaşmazlığa düştüler. Rabbinin vermiş olduğu bir söz olmasaydıaralarında yargı verilirdi. Gerçekten onlar ondan kuşku ve şüphe içindedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için Musâya o kitâbı verdik de onda ıhtilâf edildi ve eğer rabbından bir kelime geçmiş olmasa idi aralarında iş bitirilirdi ve her halde onlar ondan kuşkulu bir şekk içindedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, Musa'ya o kitabı verdik de onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı aralarında iş bitirilirdi. Kesinlikle onlar, onun hakkında kuşkulu bir şüphe içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki biz Musa'ya Tevrat'ı vermiştik de onda ihtilafa düşmüşlerdi. Eğer Rabbin tarafından azabın ertelenmesine dair bir söz geçmeseydi mutlaka aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten onlar Kur'ân hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
Gültekin Onan = Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, fakat onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer rabbinden (daha önce) bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Gerçekten onlar, bundan yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Harun Yıldırım = Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, onda da ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hükmedilirdi (işleri bitirilirdi). Onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz Musâya o kitabı verdik de onda da ihtilâf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı aralarında iş olub bitirilmişdi bile. Her halde onlar bundan şübheci bir tereddüd içindedirler.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, Mûsâ’ya da Kitâb’ı verdik de onda ihtilâfa düşüldü. Hâlbuki Rabbin tarafından önceden (söylenmiş) bir söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş (işleri bitirilmiş) olurdu. Şübhesiz ki onlar, ondan (o Kur’ân’dan), (kendilerine) kuşku veren ciddî bir şübhe içindedirler.
İbni Kesir = Andolsun ki; Biz, Musa'ya kitab vermiştik de onda ihtilafa düşülmüştü. Şayet Rabbından bir söz geçmiş olmasaydı; aralarında hüküm verilirdi. Muhakkak ki onlar; bundan şüphe ve endişe içindedirler.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz Musa'ya kitabı verdik, fakat onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer senin Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu. Gerçekten onlar (Yahudiler), bundan (Tevrat'tan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Muhammed Esed = Biz Musa'ya da daha önce vahiy indirmiştik, sonra onun üzerinde ihtilaflar başlamıştı. Ve (o zaman, şimdiki gibi,) Rabbinden gelen bir buyruk bulunmamış olsaydı, her şey onlar arasında (başından) kararlaştırılmış olurdu. Aslında onlar, (bu ilahi kelama inanmayanlar,) onun uyarı ve öğütleri hakkında şüpheye varan büyük bir tereddüt içindedirler.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz Musa'ya da kitap vermiştik ve onun hakkında da ihtilaf edilmişti. Ve eğer Rabbin tarafından daha önce konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, haklarında hüküm hemen infaz edilirdi: Yine de onlar, bundan dolayı tereddütlü bir şüphe içindedirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, Mûsa'ya da kitap verdik. Onda da ihtilâf edildi. Ve eğer Rabbinden sebk etmiş bir kelime olmasa idi elbette onların aralarında iş bitiriliverirdi ve şüphe yok ki, onlar ondan elbette tereddüde düşürücü bir şekk içindedirler.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Onda da ayrılığa düşüldü. Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Şüphesiz ki onlar bunun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Şaban Piriş = Musa’ya da kitap vermiştik. Onda da anlaşmazlığa düşüldü. Rabbinden bir söz çıkmış olmasaydı hemen aralarında hüküm verilirdi. Onlar, ondan yine de şüphe ve endişe içindedirler.
Sadık Türkmen = Ant olsun Biz Musa’ya kitabı verdik. Sonra onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, derhal aralarında hükmedilirdi/karar verilirdi. Gerçekten onlar, ondan derin bir şüphe içindedirler.
Seyyid Kutub = Andolsun ki Musa'ya kitap vermiştik de onda ayrılığa düşmüşlerdi. Rabb'inin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hükmedilmiş olurdu. Doğrusu onlar, onun hakkında şüphe içindedirler.
Suat Yıldırım = Gerçekten Biz Mûsâ’ya da kitap vermiştik de Kur’ân hakkında bunlar ihtilaf ettiği gibi, onun hakkında da ihtilaf edilmişti. Eğer Rabbinden haklarındaki azabı erteleme ve hükmü kıyamete bırakma şeklinde daha önce bir hüküm verilmiş olmasaydı, onların işleri bitmişti bile! Bu gerçeğe rağmen onlar hâlâ bundan derin bir şüphe içindedirler.
Süleyman Ateş = Andolsun biz Mûsâ'ya Kitabı vermiştik, onda da ayrılığa düşülmüştü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Onlar ondan işkilli bir kuşku içindedirler.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik, fakat onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer senin Rabbinden (daha önce) bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Gerçekten onlar, bundan yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Ümit Şimşek = Biz Musa'ya da kitap verdik; sonra onda anlaşmazlık çıktı. Eğer daha önce Rabbin tarafından verilmiş bir söz olmasaydı, işleri çoktan bitirilirdi. Hâlâ da onlar kitap hakkında derin bir şüphe içindeler.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, biz Mûsa'ya Kitap'ı verdik de onda ihtilafa düşüldü! Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Hiç kuşkusuz, onlar, Kur'an hakkında, sürekli işkillendiren bir kuşku içindedirler.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Musa (A.S)’a kitap verdik. Fakat onun hakkında ihtilâf ettiler. Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Ve muhakkak ki onlar, ondan mutlaka şek ve şüphe içinde olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Musa’ya da daha önce kitap vermiştik de, o kitap hakkında ihtilafa düşüldü. Rabbinden daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, ihtilaf edenlerin aralarında hüküm verilmiş olurdu. Elbette ki onlar o Kur’an hakkında şüphe ve tereddüt içerisindeler.
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاء فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ
Fussilet / 46 -
Men amile sâlihan fe li nefsihî ve men esâe fe aleyhâ, ve mâ rabbuke bi zallâmin lil abîd(abîdi).
Diyanet İşleri = Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim kötülükte bulunursa zararı kendisine ve Rabbin, kullarına zulmetmez kesin olarak.
Abdullah Parlıyan = Kim doğru ve yararlı bir iş yaparsa, kendi iyiliği için yapmış olur. Ve kim de kötülük yaparsa, zararı kendisinedir. Rabbin kullarına kesinlikle haksızlık yapmaz.
Adem Uğur = Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.
Ahmed Hulusi = Kim imanın gereğini uygularsa, yararı kendi nefsi içindir! Kim de kötülük işlerse, kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına zulmedici değildir.
Ahmet Tekin = Gevşekliliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçiren, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayan, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olan, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyen, kendine iyilik etmiş olur. Kötü icraat yapan, kötülük eden, işlerini kötü yapan da kendine kötülük etmiş olur. Senin Rabbin kullarına zâlimce davranmaz.
Ahmet Varol = Kim bir salih amel işlerse bu kendi lehinedir. Kim de kötülük ederse yalnız kendi aleyhine sapıtır. Rabbin kullara zulmedici değildir.
Ali Bulaç = Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.
Ali Fikri Yavuz = Kim salih amel işlerse, (sevabı) kendine; kim de kötülük ederse, (cezası) yine kendinedir. Yoksa Rabbin, asla kullara zulmedici değildir.
Ali Ünal = Kim meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmetmez.
Bayraktar Bayraklı = Kim iyi bir iş yaparsa kendi yararına, kim de kötülük yaparsa kendi zararınadır. Rabbin, kullarına hiçbir haksızlık yapmaz.
Bekir Sadak = Kim yararli is islerse kendi lehinedir; kim de kotuluk islerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karsi zalim degildir.
Celal Yıldırım = Kim iyi-yararlı amelde bulunursa, kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına zulmeden değildir.
Cemal Külünkoğlu = Kim doğru ve yararlı bir iş yaparsa, kendi iyiliği için yapmış olur ve kim de kötülük yaparsa kendi aleyhine yapmış olur. Allah hiçbir zaman kullarına haksızlık etmez.
Diyanet İşleri (eski) = Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zalim değildir.
Diyanet Vakfi = Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.
Edip Yüksel = Kim erdemli davranırsa kendi yararınadır. Kim kötü davranırsa kendi zararınadır. Rabbin, kullara zulmetmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = İyi iş yapan kendine, kötü yapan yine kendinedir, yoksa rabbın kullara zulümkâr değildir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İyi iş yapan kendi yararına, kötü yapan da kendi zararına yapmıştır. Yoksa Rabbin, kullara zulmeden değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Rabbin kullara zulmedecek değildir.
Gültekin Onan = Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin rabbin, kullara zulmedici değildir.
Harun Yıldırım = Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.
Hasan Basri Çantay = Kim iyi amel (ve hareket) ederse (bu), kendi lehine, kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir. (Yoksa) Rabbin kullarına (zerrece) zulümkâr değildir.
Hayrat Neşriyat = Kim sâlih bir amel işlerse, artık kendi lehinedir; kim de kötülük ederse, o takdirde (o da) kendi aleyhinedir. Rabbin ise kullar(ın)a aslâ zulmedici değildir!
İbni Kesir = Kim, salih amel işlerse; kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa; kendi aleyhinedir. Ve Rabbın; kullarına zulmedici değildir.
Kadri Çelik = Kim salih bir amelde bulunursa kendi nefsi lehinedir; kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.
Muhammed Esed = Kim doğru ve yararlı bir iş yaparsa, kendi iyiliği için yapmış olur ve kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Allah hiçbir zaman kullarına haksızlık yapmaz.
Mustafa İslamoğlu = Kim Allah'ı razı edecek iş işlerse kendi lehine olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine olur: Rabbinin kullarına zulmetme ihtimali asla bulunmamaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kim bir sâlih iş yaparsa artık kendi nefsi içindir ve kim kötülükte bulunursa artık kendi nefsi aleyhinedir ve Rabbin, kulları için zulmedici değildir.
Ömer Öngüt = Kim sâlih amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.
Şaban Piriş = Kim doğru olanı yaparsa, kendisi içindir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara asla zulmedici değildir.
Sadık Türkmen = Kim yararlı bir iş yaparsa, faydası kendisinedir. Kim de kötülük işlerse, kendi aleyhinedir/zararı kendisinedir. Rabbin, asla kullara zulmedici değildir.
Seyyid Kutub = Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabb'in kullara zulmedici değildir.
Suat Yıldırım = Kim makbul ve güzel işler yaparsa kendi lehine, kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmetmez.
Süleyman Ateş = Kim iyi iş yaparsa yararı kendisinedir ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.
Tefhim-ul Kuran = Kim salih bir amelde bulunursa, kendi nefsi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.
Ümit Şimşek = Kim güzel bir iş yaparsa kendisi için yapar. Kötülük işleyen de kendi aleyhine işler. Yoksa Rabbin kullarına haksızlık edecek değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara asla zulmetmez.
İskender Ali Mihr = Kim salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, kendisi içindir. Ve kim kötülük yaparsa, o da onun aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullar(ın)a zulmedici değildir.
İlyas Yorulmaz = Kim doğru ve yararlı işler yaparsa kendisi için yapmıştır, kimde kötü bir iş yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.
إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ وَمَا تَخْرُجُ مِن ثَمَرَاتٍ مِّنْ أَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ أَيْنَ شُرَكَائِي قَالُوا آذَنَّاكَ مَا مِنَّا مِن شَهِيدٍ
Fussilet / 47 -
İleyhi yureddu ilmus sâah(sâati), ve mâ tahrucu min semerâtinmin ekmâmihâ ve mâ tahmilu min unsâ ve lâ tedau illâ bi ilmih(ilmihî), ve yevme yunâdîhim eyne şurekâî kâlû âzennâke mâ minnâ min şehîd(şehîdin).
Diyanet İşleri = Kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi O’na havale edilir. Meyveler tomurcuklarından ancak O’nun bilgisi altında çıkar, dişi ancak O’nun bilgisi altında hamile kalır ve doğurur. Allah onlara, “Nerede bana ortak koştuklarınız?” diye seslendiği gün şöyle derler: “Sana arz ederiz ki, içimizden onları gören hiçbir kimse yok.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Kıyâmetin, ne vakit kopacağına dâir bilgi, Allah'a âittir ve onun hükmü ve bilgisi olmadan meyveler, tomurcuklarından ve kabuklarından çıkamaz ve hiçbir kadın gebe kalamaz ve çocuğunu doğuramaz ve o gün, nerede şeriklerim diye nidâ edilir onlara da, sana bildirdik zâten derler, bu hususta bir tanığımız bile yok.
Abdullah Parlıyan = Kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi Allah'a bırakılır. O'nun bilgisi olmadan, meyveler tomurcukarından ve kabuklarından çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalamaz ve yavrusunu doğuramaz. O gün Allah onlara: “Benim ortaklarım zannettiğiniz şeyler ve kişiler neredeler şimdi?” diye sorduğunda, onlar da: “İçimizden buna şahitlik yapacak bir kimse bulunmadığını sana arzederiz” derler.
Adem Uğur = Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz, derler.
Ahmed Hulusi = O Saat'in (ölüm) ilmi O'na aittir! O'nun bilgisi dışında ne meyveler tomurcuklardan meydana gelir, ne bir dişi hamile kalır ve ne de taşıdığını doğurur! "Nerede benim ortaklarım?" diye onlara (Allâh'ın) nida ettiği gün, dediler ki: "Senin bir ortağın olduğuna kimse şahit olmamıştır; bunu itiraf ederiz!"
Ahmet Tekin = Kıyametin kopacağı an ile ilgili bilgi yalnızca Allah’a havale olunur. O’nun bilgisi planı ve iradesi dışında, meyvalar tomurcuklarından çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğuramaz. Allah onlara:'İlâhlığımda, otoritemde, mülkümde, tasarruflarımda benim ortaklarım olduğunu iddia ettikleriniz nerede?' diye seslendiği gün:'Buna dair bizden hiçbir şâhit bulunmadığını sana arzederiz' derler.
Ahmet Varol = Kıyametin ilmi O'na döndürülür. O'nun ilmi olmadan hiçbir ürün kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: 'Ortaklarım nerede?' diye seslendiği gün: 'Sana arzederiz ki bizden hiçbir şahit yoktur!' derler.
Ali Bulaç = Kıyamet saatinin ilmi O'na döndürülür. O'nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara: "Benim ortaklarım nerede" diye sesleneceği gün, dediler ki: "Sana arzettik ki, bizden hiçbir şahid yok."
Ali Fikri Yavuz = (Vaktini kimse bilemiyeceği) kıyametin ilmi Allah’a havale edilir. Hem O’nun ilmi olmadıkca meyvelerden hiç biri tomurcuklarından çıkmaz, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah, müşriklere: “- Nerede imiş ortaklarım?” diye nida edeceği gün, şöyle diyeceklerdir: “- Sana arz ederek bildiririz ki, bizden (sana ortak bulunduğuna) şahidlik edecek bir kimse yoktur.”
Ali Ünal = Kıyamet’in ne zaman kopacağının bilgisi Allah’a aittir ve O’na havale edilir. O’nun bilgisi ve izni dışında ne bir meyve tomurcuğundan çıkabilir, ne bir dişi hamile kalabilir, ne de hamile olan biri doğum yapabilir. Ve, “Neredeymiş Benim sözde ortaklarım?” diye onlara sesleneceği o gün müşrikler, “İçimizde Senin ortakların bulunduğuna şahadet edecek kimsenin olmadığını Sana arzederiz!” derler.
Bayraktar Bayraklı = Kıyametin bilgisi, yalnızca Allah'a aittir. Allah'ın bilgisi olmadan ne bir meyve kabuğu çıkar, ne de bir dişi, gebe kalıp doğurur. O gün Allah müşriklere, “Nerede ortaklarım?” diye seslenecek. Onlar da, “Bizden bir tanık olmadığını sana arzederiz” derler.
Bekir Sadak = Kiyametin ne zaman kopacagi bilgisi ona aittir. O'nun bilgisi disinda hicbir urun kabugundan cikmaz, hicbir disi gebe kalmaz ve dogurmaz. Onlara: «Bana kostugunuz ortaklar nerede?» diye seslendigi gun: «Sana, buna dair bizden hicbir sahit olmadigini arzederiz» derler.
Celal Yıldırım = Kıyâmet'in kopuş saati bilgisi O'na çevrilir (Allah'a aittir). O'nun bilgisi dışında ne meyvalar tomurcuklarından çıkar, ne de bir dişi gebe kalır, ne de doğurur. O gün (Allah'a) ortak koşanlara : «Nerede bana ortak koştuklarınız ?» diye seslenir. Onlar, «içimizde buna hiçbir şâhid bulunmadığını bildirdik» derler,
Cemal Külünkoğlu = Kıyamet saatinin bilgisi, ancak O'na aittir. O'nun bilgisi olmadıkça hiç bir meyve tomurcuklarından çıkmaz. Hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Gün gelir: “Neredeymiş bana ortak saydığınız putlar?” diye nida eder de, (müşrikler): “İtiraf ederiz ki bizden (senin ortağın olduğuna) şahitlik edecek hiç kimse yoktur.”
Diyanet İşleri (eski) = Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi ona aittir. O'nun bilgisi dışında hiçbir ürün kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: 'Bana koştuğunuz ortaklar nerede?' diye seslendiği gün: 'Sana, buna dair bizden hiçbir şahit olmadığınıarzederiz' derler.
Diyanet Vakfi = Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz, derler.
Edip Yüksel = Saatın (dünyanın sonunun) bilgisi O'nun katındadır. O'nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarından çıkabilir, ne de bir dişi gebe kalır veya doğum yapar. 'Hani benim ortaklarım nerede?' diye onlara seslendiği gün, onlar: 'Hiçbirimizin buna şahitlik etmediğini sana arzederiz,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Saate ılim ona havale edilir, hem onun ılmi olmaksızın ne meyvelerden biri tomurcuklarından çıkar ve ne bir dişi yüklü olur, ne de vaz'eder, nerede imiş şeriklerim? diye onlara haykıracağı gün ise diyeceklerdir: arz ederiz huzuruna ki bizden hiç şâhid yok
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kıyametin saatini bilmek O'na havale edilir. O'nun bilgisi olmaksızın ne meyvelerden biri tomurcuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ne de doğurur. (Allah): «Ortaklarım neredeymiş?» diye onlara haykıracağı gün, (onlar): «Bizden hiçbir şahit olmadığını huzurunuza arz ederiz.» diyeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kıyamet zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: «Bana koştuğunuz ortaklarım nerede?» diye seslendiği gün, onlar: «Senin ortağın olduğuna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz.» derler.
Gültekin Onan = Kıyamet saatinin ilmi O'na döndürülür. O'nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara: "Benim ortaklarım nerede" diye sesleneceği gün, dediler ki: "Sana arzettik ki, bizden hiçbir şahid yok."
Harun Yıldırım = Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz, derler.
Hasan Basri Çantay = O saatin ilmi ancak Ona irca olunur. Onun ilmi olmaksızın (hattâ) meyvelerden hiçbiri tomurcuklarından çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara «Benim ortaklarım nerede?» diye nida edileceği gün (görürsün ki şöyle) demişlerdir (diyeceklerdir): «Sana arzetdik. Bizden hiçbir şâhid yokdur».
Hayrat Neşriyat = Kıyâmetin (ne zaman kopacağı) bilgisi, O’na havâle edilir. O’nun ilmi olmaksızın, ne mahsûller tomurcuklarından çıkar, ne bir dişi hâmile kalır, ne de doğurur! Ve (Allah) onlara: 'Nerede (bana koştuğunuz) ortaklarım?' diye sesleneceği gün (onlar): 'Sana arz ederiz ki,(şimdi buna dâir) bizden hiçbir şâhid yoktur!' derler.
İbni Kesir = Kıyamet saatının bilgisi, ancak O'na aittir. O'nun ilmi olmadıkça hiç bir meyve tomurcuklarından çıkmaz. Hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Nerede Benim ortaklarım? diye seslendiği gün derler ki: Bizden hiç bir şahid olmadığını Sana arzederiz.
Kadri Çelik = Kıyametin ilmi O'na aittir. O'nun ilmi olmaksızın, hiç bir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara, “Benim ortaklarım nerede?” diye sesleneceği gün derler ki: (Ortağın olduğuna dair) Bizden hiç bir şahidin olmadığını sana bildiririz.”
Muhammed Esed = Son Saat'in ne zaman geleceği bilgisi yalnız O'nun katındadır. O'nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatır, ne de bir dişi gebe kalır veya doğurur. O Gün Allah, onlara: "Benim şu (sözde) ortaklarım neredeler şimdi?" diye seslendiğinde (hiç tereddütsüz) cevap verecekler: "İtiraf ederiz ki hiçbirimiz (başkasının senin ilahlığına ortak olduğuna) tanık olmuş değiliz!"
Mustafa İslamoğlu = Son Saat'in bilgisi yalnız O'na havale edilir. Hem O'nun bilgisi olmadan ne meyve çekirdekleri kabuklarını çatlatabilecek, ne de herhangi bir dişi gebe kalabilecektir; dahası, doğuramaz bile. Ve o gün onlara "Hani, nerede ortaklarım(!)?" diye seslenen biri çıkar; onlar "Sana itiraf ederiz ki, bizden hiç kimse (buna) asla tanık olmamıştır" diye cevap verirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kıyameti bilmek, O'na havale olunur ve ne meyvelerden bir şey, tomurcuklarından çıkar ve ne de bir dişi yüklü kalır ve ne de doğurur, illâ O'nun bilmesiyledir. Ve o gün ki, onlara nidâ eder ki: «Nerede benim ortaklarım?» Derler ki: «Sana arzettik, bizden hiç bir şahit yoktur.»
Ömer Öngüt = Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. O'nun bilgisi olmadan hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz. Hiçbir dişi hamile kalamaz ve doğuramaz. Onlara: "Nerede benim ortaklarım?" diye seslendiği gün: "Sana arzettik, içimizden buna dair hiçbir şâhit yoktur. " derler.
Şaban Piriş = (Kıyamet) Saatinin bilgisi Allah’a aittir. Onun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarından çıkar; ne bir dişi hamile kalır ve ne de doğurur. Allah; onlara: -Nerede ortaklarım? diye seslendiği gün: -Bir şahidimiz olmadığını sana bildiririz, derler.
Sadık Türkmen = Duruşma saatinin ilmi, ancak O’na havale edilir. O’nun bilgisi olmaksızın meyveler kabuklarından çıkmaz, hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz... Allah onlara: “Bana ortak koştuklarınız nerede?” diye seslendiği gün; “Sana arz ederiz ki, bizden hiçbir tanık yoktur” derler.
Seyyid Kutub = Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O'na aittir. Allah'ın bilgisi dışında hiçbir ürün kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: «Bana koştuğunuz ortaklar nerede?» diye seslenildiği gün: «Sana arz ederiz ki bizde hiçbir gören yok» derler.
Suat Yıldırım = Kıyamet (yani dirilme) vaktini yalnız O bilir. O’nun bilgisi ve izni olmaksızın, ne bir meyve tomurcuğundan çıkabilir, ne her hangi bir dişi hamile kalabilir, ne hâmile olan biri yavrusunu doğurabilir. Gün gelir: "Neredeymiş Bana ortak saydığınız putlar?" diye nida eder de, müşrikler: "İçimizden buna şahitlik edecek bir tek kişi bile olmadığını Sana arz ederiz!" derler.
Süleyman Ateş = (Duruşma) Sâ'ati(ni) bilmek, Allah'a havale edilir. O'nun bilgisi olmadan ne meyvalar kabuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğurur. (Alah) Onlara: "Ortaklarım nerede?" diye ünlediği gün: "Sana arz ederiz ki bizden hiçbir gören yok." demişlerdir.
Tefhim-ul Kuran = Kıyamet saatinin ilmi O'na döndürülür. O'nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara: «Benim ortaklarım nerede» diye sesleneceği gün, dediler ki: «Sana arzettik ki, bizden hiçbir şahid olan yok.»
Ümit Şimşek = Kıyametin vaktini bilmek Ona mahsustur. Onun bilgisi dışında ne bir meyve tomurcuğundan çıkar, ne bir dişi hamile kalır veya doğurur. O 'Nerede ortaklarım?' diye seslendiği gün, müşrikler 'Sana arz ederiz ki, buna dair hiçbir tanığımız yoktur' derler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kıyamet saatine ilişkin bilgi, Allah'a bırakılır. Onun ilmi dışında ne meyveler kabuğundan çıkar ne de bir dişi gebe kalır veya doğurur. "Ortaklarım nerede?" diye seslendiği gün, şöyle diyeceklerdir: "Bizden hiçbir tanık olmadığını sana arz ederiz."
İskender Ali Mihr = O saatin (kıyâmetin) ilmi O’na döndürülür (O’na aittir). O’nun ilmi olmadan, hiçbir meyve, tomurcuğundan çıkmaz. Hiçbir kadın, hamile kalmaz ve doğum yapamaz. Onlara “Benim ortaklarım nerede?” diye seslenileceği gün “Sana arzettik, bizden bir şahit yoktur.” dediler (derler).
İlyas Yorulmaz = Kıyamet saatinin bilgisi Allah’a (döndürülür) aittir. Allah’ın izni olmadan, hiçbir meyve kabuğundan çıkamaz ve hiçbir dişi yavrusuna hamile kalamaz ve izni olmadan (doğuramaz) bırakamaz. Kıyamet günü onlara “Benim ortaklarım olduğunu söyledikleriniz nerede?” diye seslenilir. Onlarda “Sana ilan ediyoruz. Bizim, onların senin ortakların olduğuna dair hiçbir şahidimiz yok” derler.
وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا يَدْعُونَ مِن قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ
Fussilet / 48 -
Ve dalle anhum mâ kânû yed’ûne min kablu ve zannû mâ lehum min mahîs(mahîsın).
Diyanet İşleri = Daha önce yalvardıkları (tanrılar) onları yüzüstü bırakıp uzaklaşmıştır. Kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve önceden çağırdıkları putlar, gözlerinden kaybolup gitmiştir ve onlar, kaçıp sığınacakları bir yerleri olmadığını da iyiden iyiye anlamışlardır.
Abdullah Parlıyan = Böylece onların önceden ilahlaştırıp yalvardıkları bütün güçler, kendilerini terk etmiş olacak ve kendileri için de, kaçacak bir yer olmadığını anlamış olacaklardır.
Adem Uğur = Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.
Ahmed Hulusi = Daha önce lafını ettikleri şeyler onlardan kaybolup gitti ve kendileri için bir kaçış yeri bulunmadığını da fark ettiler!
Ahmet Tekin = Onların önceden taptıkları, yalvardıkları şeyler kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuştur. Onlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını da anlamışlardır.
Ahmet Varol = Daha önce ibadet etmekte oldukları onlardan kaybolur ve kendileri için hiçbir sığınılacak yer olmadığını anlarlar.
Ali Bulaç = Önceden kendilerine taptıkları (bugün) onlardan kaybolup gitti ve onlar kaçacak hiçbir yerleri olmadığını anlamışlardır.
Ali Fikri Yavuz = Önceden ibadet edib durdukları putlar, kendilerinden kaybolup gideceklerdir; ve onlar kendilerine hiç bir kaçamak kalmadığını anlıyacaklardır.
Ali Ünal = Önceden (dünyada iken) ilâhlaştırıp kendilerine yalvardıkları varlıklar, onları bırakıp kayboluvermişlerdir. Kaçıp kurtulma imkânlarının olmadığını da artık anlamışlardır.
Bayraktar Bayraklı = Daha önce taptıkları tanrılar uzaklaşıp kaybolacaktır. Sığınacak hiçbir yerleri olmadığını anlayacaklardır.
Bekir Sadak = Onceden yalvarip durduklari seyler onlardan uzaklasmistir. Kendilerinin kacacak yerleri olmadigini anlamislardir.
Celal Yıldırım = Daha önce taptıkları tanrılar, onlardan uzaklaşıp gözlerinden kaybolmuşlar ve onlar da kendilerine hiçbir kaçacak yer bulunmadığını anlamışlardır.
Cemal Külünkoğlu = Böylece daha önceden kulluk ettikleri putlar kendilerini terk eder, müşrikler de kaçacak yer kalmadığını anlarlar.
Diyanet İşleri (eski) = Önceden yalvarıp durdukları şeyler onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.
Diyanet Vakfi = Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.
Edip Yüksel = Daha önce yardım için çağırdıkları (dine ortak koştukları kişiler) onlardan uzaklaşmıştır. Artık kaçacak bir yerleri olmadığını anlarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Önceden tapıp durdukları şeyler onlardan gayb olup gitmişler ve onlar kendilerine hiçbir kaçamak kalmadığını anlamışlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Önceden tapıp durdukları şeyler onlardan kaybolup gitmişler ve onlar kendileri için kaçacak bir yer kalmadığını anlamışlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Önceden tapmakta oldukları şeyler, kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuştur. Onlar da kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
Gültekin Onan = Önceden kendilerine taptıkları (bugün) onlardan kaybolup gitti ve onlar kaçacak hiçbir yerleri olmadığını anlamışlardır.
Harun Yıldırım = Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.
Hasan Basri Çantay = Önceden tapdıkları nesneler onlardan uzaklaşıb gaaib olmuşdur (olacakdır). Onlar kendilerine (azâbdan) kaç (ıb kurtul) acak hiçbir yer olmadığını anlamışlardır (anlayacaklardır).
Hayrat Neşriyat = Daha önce (kendisine) yalvarmakta oldukları şeyler ise, onlardan kaybolmuş ve kendileri için kaçacak bir yer bulunmadığını anlamışlardır.
İbni Kesir = Önceden taptıkları şeyler onlardan uzaklaşıp gitmiştir. Ve kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.
Kadri Çelik = Önceden kendilerine taptıkları, (o gün) onlardan kaybolup gider ve onlar kaçacak hiç bir yerleri olmadığını anlamış olurlar.
Muhammed Esed = Böylece, onların önceden yalvarıp durdukları bütün güçler, kendilerini terk etmiş olacak ve kendileri için bir kaçış imkanı olmadığını kesinlikle öğreneceklerdir.
Mustafa İslamoğlu = Artık onların daha önceden yalvarıp yakardıkları şeyler kendilerini yalnız bırakmıştır: kendileri için kaçacak bir yer olmadığına iyice kanaat getirirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlardan evvelce tapıp, durdukları şeyler gaib oluvermişlerdir ve kendileri için sığınılacak yer olmadığını anlamışlardır.
Ömer Öngüt = Daha önce taptıkları şeyler onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur ve kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.
Şaban Piriş = Daha önce ibadet ettikleri şeyler onlardan kaybolup gitmiştir. Bir kaçış yolu olmadığını anlamışlardır.
Sadık Türkmen = Önceden yalvarıp durdukları şeyler, kendilerinden sapıp gitmişlerdir. Kendileri için kaçıp kurtulacak bir yer olmadığını anlamışlardır!
Seyyid Kutub = Önceden yalvarıp durdukları tanrıları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerlerinin olmadığını anlamışlardır.
Suat Yıldırım = Böylece daha önce ibadet ettikleri putlar kendilerini terk eder, müşrikler de kaçacak yer kalmadığını anlarlar.
Süleyman Ateş = Önceden yalvarıp durdukları şeyler, onlardan sapıp gitmiş ve onlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
Tefhim-ul Kuran = Önceden kendilerine taptıkları (bu gün) onlardan kaybolup gitti ve onlar kaçacak hiçbir yerleri olmadığını anlamışlardır.
Ümit Şimşek = Daha önce yakardıkları şeyler onları öylece bırakıp kaybolmuş; onlar da sığınacak bir yerleri olmadığını anlamışlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Daha önce yakarıp durdukları, onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur. Kaçacak hiçbir yerleri olmadığını anlamışlardır.
İskender Ali Mihr = Ve daha önce tapmış oldukları şeyler, onlardan uzaklaşıp gittiler (giderler). Ve onlar için kaçacak bir yer olmadığını anladılar.
İlyas Yorulmaz = Daha önce dünyada iken yalvardıkları ve ilah zannettikleri ortadan kayboldular. Artık onların, bugün kaçacak hiçbir yerleri yoktur.
لَا يَسْأَمُ الْإِنسَانُ مِن دُعَاء الْخَيْرِ وَإِن مَّسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُوسٌ قَنُوطٌ
Fussilet / 49 -
Lâ yes’emul insânu min duâil hayri ve in messehuş şerru fe yeûsun kanût(kanûtun).
Diyanet İşleri = İnsan, hayır (mal, mülk, genişlik) istemekten usanmaz. Fakat başına bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, yıkılır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsan, hayır istemekten hiç usanmaz ve bir şerre uğrarsa da iyiden iyiye yeise düşer, ümitsizliğe kapılıp gider.
Abdullah Parlıyan = İnsan, hayatın güzel şeylerini isteyip aramaktan asla bıkmaz. Kötü bir olayla karşılaşınca da, endişeye kapılarak ümidini kaybeder.
Adem Uğur = İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.
Ahmed Hulusi = İnsan hayır istemekten usanmaz. . . Eğer ona şerr dokunsa, hemen ümitsizce karamsarlaşır!
Ahmet Tekin = İnsan iyilik, hayır istemekten usanmaz. Kendisine bir kötülük dokununca üzülür ve ümitsizliğe düşer.
Ahmet Varol = İnsan iyiliği istemekten bıkmaz. Ama kendine bir kötülük dokunduğunda hemen karamsarlığa düşer, ümitsiz olur.
Ali Bulaç = İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur.
Ali Fikri Yavuz = (Kâfir olan) insan, hayır (mal, evlâd, zenginlik ve sıhhat) istemekten usanmaz da, kendisine bir darlık dokunuverirse, hemen ümidi keser, ye’se düşer.
Ali Ünal = İnsan, kendi lehine gördüğü şeyi istemekten usanmaz; ama bir sıkıntıya maruz kalınca da hemen ye’se kapılır ve bütün bütün ümitsizliğe düşer.
Bayraktar Bayraklı = İnsan, iyiliği istemekten usanmaz. Fakat ona bir kötülük dokunursa, bir de bakarsın ümitsizliğe düşer.[514]
Bekir Sadak = Insan, iyilik istemekten usanmaz da, kendisine bir kotuluk gelince umutsuzluga duser, meyus olur.
Celal Yıldırım = İnsan, hayır ve iyilik istemekten usanmaz. Ama kendisine kötülük dokununca ümitsizliğe düşer de ye'se kapılır.
Cemal Külünkoğlu = İnsan, hayır istemekten asla bıkmaz, kötü bir olayla karşılaşınca da endişeye kapılarak bütün ümitlerini kaybeder.
Diyanet İşleri (eski) = İnsan, iyilik istemekten usanmaz da, kendisine bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, meyus olur.
Diyanet Vakfi = İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.
Edip Yüksel = İnsan, iyilik istemekten bıkmaz. Ancak kendisine bir kötülük dokunduğunda umutsuzdur, kötümserdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İnsan hayır istemekten usanmaz da kendisine bir şer dokunuverirse hemen ümidi keser, ye'se düşer
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsan hayır istemekten usanmaz da kendisine bir kötülük dokunuverirse hemen ümidi keser, ümitsizliğe düşer.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsan, hayır istemekten asla bıkmaz, kötü bir olayla karşılaşınca da endişeye kapılarak bütün ümitlerini kaybeder.
Gültekin Onan = İnsan, iyilik istemekten usanmaz da, kendisine bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, meyus olur.
Harun Yıldırım = İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.
Hasan Basri Çantay = İnsan, iyilik istemekten bıkmaz. Ancak kendisine bir kötülük dokunduğunda umutsuzdur, kötümserdir.
Hayrat Neşriyat = İnsan, (nefsi hesâbına) hayır istemekten usanmaz. Ama kendisine kötülük dokunsa, hemen (kalben) çok ümidsiz olur, (yüzünden de belli olacak kadar) ümidsizliğe düşen biri olur.
İbni Kesir = İnsan; hayır istemekten usanmaz da, kendisine bir kötülük gelince ümitsizliğe düşer, meyus olur.
Kadri Çelik = İnsan hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, hemen ümitsiz ve karamsar düşer.
Muhammed Esed = İnsan, (hayatın) güzel (şeyler)ini isteyip aramaktan asla bıkmaz, kötü bir olayla karşılaşınca da endişeye kapılarak bütün ümitlerini kaybeder.
Mustafa İslamoğlu = İnsan özgül ağırlığı olan karşılıklar istemekten asla bıkıp usanmaz; ama başına kötülük bildiği (bir şey) gelecek olsa, bu kez de umudunu yitirip karamsarlığa kapılır.
Ömer Nasuhi Bilmen = İnsan iyilik istemekten usanmaz ve eğer kendisine bir fenalık dokunursa hemen ümidini kesmiş, ye'se düşmüş olur.
Ömer Öngüt = İnsan hayır istemekten usanmaz. (Dâima nimetinin ve servetinin artmasını diler). İstediği eline geçmeyip kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da ümitsizliğe düşer, ye'se kapılır.
Şaban Piriş = İnsan iyiliği dilemekten usanmaz. Ona bir kötülük isabet ettiği zaman hemen ümitsizliğe düşer ve boynunu büker.
Sadık Türkmen = Insan, iyilik istemekten asla usanmaz. Oysa kendisine bir şer dokundu mu hemen karamsar ve umutsuz olur!
Seyyid Kutub = İnsan hayır istemekten usanmaz. (Dâima nimetinin ve servetinin artmasını diler). İstediği eline geçmeyip kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da ümitsizliğe düşer, ye'se kapılır.
Suat Yıldırım = İnsan mal mülk istemekten usanmaz, ama kendisine maddî sıkıntı dokununca hemen ye’se düşer, ümitsiz olur.
Süleyman Ateş = Insan, iyilik istemekten asla usanmaz. Oysa kendisine bir şer dokundu mu hemen karamsar ve umutsuz olur!
Tefhim-ul Kuran = İnsan hayır istemekten yorulmaz. Ancak kendisine bir şer dokundu mu hemen üzgündür, ümitsizdir.
Ümit Şimşek = İnsan mal mülk istemekten usanmaz, ama kendisine maddî sıkıntı dokununca hemen ye’se düşer, ümitsiz olur.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsan hayır istemekten usanmaz (dâimâ malının artmasını diler). Ama kendisine bir şer dokundu mu hemen üzülür, ümitsiz olur.
İskender Ali Mihr = İnsan, hayır duasından (istemekten) usanmaz. Eğer ona şer dokunursa, o zaman yeise kapılır ve ümitsiz olur.
İlyas Yorulmaz = İnsan mal istemekten hiç mi hiç bıkmaz usanmaz. Eğer insana bir şer dokunursa, hemen ümitsizliğe düşer.
وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِّنَّا مِن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هَذَا لِي وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّجِعْتُ إِلَى رَبِّي إِنَّ لِي عِندَهُ لَلْحُسْنَى فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُوا وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ
Fussilet / 50 -
Ve le in ezaknâhu rahmeten minnâ min ba’di darrâe messethu le yekûlenne hâzâ lî ve mâ ezunnus sâate kâimeten ve le in ruci’tu ilâ rabbî inne lî indehu lel husnâ, fe le nunebbiennellezîne keferû bimâ amilû ve le nuzîkannehum min azâbin galîz(galîzin).
Diyanet İşleri = Andolsun! Başına gelen bir zarardan sonra kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka “Bu benim hakkımdır, Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Andolsun, Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O’nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır” der. Andolsun, biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve andolsun, onlara mutlaka ağır azaptan tattıracağız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki bir sıkıntıdan sonra katımızdan bir rahmet tattırsak ona, bu der, zâten benim hakkım ve hiç sanmıyorum ki kıyâmet kopsun ve andolsun ki Rabbimin tapısına dönüp varsam bile hiç şüphesiz, onun katında daha güzel bir lütuf var bana; artık biz de, andolsun ki kâfir olanlara, neler yaptıklarını elbette haber veririz ve elbette onlara çok ağır azâbı tattırırız.
Abdullah Parlıyan = Başı derde uğradıktan sonra, tarafımızdan ona bir nimet tattırsak, bu zaten benim hakkımdır, kıyametin kopacağını da hiç sanmıyorum, kopsa bile Rabbime götürülmüş olsam bile, herhalde benim için O'nun yanında, daha güzel cennetler ve nimetler vardır… Biz O Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere, yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara çok ağır azabı tattıracağız.
Adem Uğur = Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır, der. Biz, inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki eğer ona (insana), isâbet etmiş bir sıkıntıdan sonra rahmetimizi tattırsak, elbette şöyle diyecektir: "Bu, benim hakkımdır. . . O Saat'in (kıyametin) olacağını da zannetmiyorum. . . Andolsun ki eğer Rabbime rücu ettirilirsem, zaten muhakkak ki O'nun indînde en güzeli benimdir!". . . Andolsun ki hakikat bilgisini inkâr edenlere yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. . . Andolsun ki onlara ağır azaptan tattıracağız.
Ahmet Tekin = Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra, biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, 'Bu benim hakkımdır. Kıyametin kopacağı ânın gerçekleşeceğini sanmıyorum. Rabbimin huzuruna götürülerek hesaba çekilsem bile, kesinlikle O’nun katında bana güzel muamele edilir' der. Biz kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenleri, yaptıklarını birer birer ortaya koyarak hesaba çekeriz. Mutlaka onlara ağır azaplar tattıracağız.
Ahmet Varol = Andolsun ki, kendine dokunan bir darlıktan sonra tarafımızdan ona bir rahmet tattırsak muhakkak: 'Bu benim hakkımdır. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Andolsun, Rabbime döndürülecek olsam bile, benim için O'nun katında en güzel (nimet) vardır' der. Ama andolsun ki, inkar edenlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun ki, onlara kaskatı bir azaptan tattıracağız.
Ali Bulaç = Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet taddırsak, mutlaka: "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet saatinin kopacağını da sanmıyorum; eğer Rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun katında benim için daha güzel olanı vardır." der. Ama andolsun biz, o kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan taddıracağız.
Ali Fikri Yavuz = Eğer ona dokunan bir sıkıntıdan sonra, tarafımızdan kendisine bir rahmet taddırırsak, mutlak şöyle der: “-Bu benim hakkım, kıyametin kopacağını zannetmiyorum. (Eğer müslümanların dediği gibi) Rabbime döndürülecek olursam, muhakkak benim için O’nun katında iyi halden en güzeli (cennet) var.” Fakat biz, o kâfir olanlara ne yaptıklarını haber vereceğiz ve onlara muhakkak şiddetli bir azab taddıracağız.
Ali Ünal = Gerçek şu ki, maruz kaldığı sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir nimet tattırsak, bu defa da hiç şüphesiz şöyle der: “Zaten bu benim hakkımdı; sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da sanmıyorum. Haydi koptu diyelim, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, o zaman da hiç kuşkusuz, O’nun katında hak ettiğim en güzel mükâfatı bulurum.” O küfredenlere dünyada yaptıklarını elbette bildirecek ve bunlardan dolayı kendilerini hesaba çekip, onlara çok sert bir azap tattıracağız.
Bayraktar Bayraklı = Başına gelen sıkıntıdan sonra, katımızdan ona bir rahmet tattırdığımızda, “Bu benim hakkımdır. Ben kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülmüş olsam bile elbette O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır” der. Biz, böylesi inkârcılara kesinlikle yaptıklarını bildireceğiz. Onlara ağır bir azap tattıracağız.
Bekir Sadak = Basina gelen sikintidan sonra, kendisine katimizdan bir rahmet tattirsak: «Bu benim hakimdir; kiyametin kopacagini sanmiyorum. Rabbime dondurulursem, O'nun katinda and olsun ki, benim icin daha guzel seyler vardir» der. Inkar edenlere, islediklerini, and olsun ki bildirecegiz. Onlara and olsun ki cetin bir azap tattiracagiz.
Celal Yıldırım = Başına gelen sıkıntıdan sonra tarafımızdan kendisine bir rahmet tattıracak olursak, «elbette bu benim hakkımdır. Kıyâmet'in kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbıma döndürülecek olursam, elbette benim için O'nun yanında daha güzeli vardır» der. And olsun ki biz, elbette o inkâr edenlere neler yaptıklarını haber vereceğiz ve kendilerine çok ağır bir azâbdan elbette tattıracağız.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, başına bir bela geldikten sonra kendisine rahmetimizden tattırırsak, emin bir şekilde: “Bu zaten benim hakkımdır. Kıyametin geleceğini de sanmıyorum ama eğer (gelirse ve) ben Rabbime döndürülürsem, O'nun katında benim için mutlaka daha güzeli vardır” der. Andolsun ki, o inkârcılara yaptıklarını elbette haber vereceğiz. Ve elbette onlara pek ağır bir azaptan tattıracağız.
Diyanet İşleri (eski) = Başına gelen sıkıntıdan sonra, kendisine katımızdan bir rahmet tattırsak: 'Bu benim hakkımdır; kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülürsem, O'nun katında and olsun ki, benim için daha güzel şeyler vardır' der. İnkar edenlere, işlediklerini, and olsun ki bildireceğiz. Onlara and olsun ki çetin bir azap tattıracağız.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır, der. Biz, inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız.
Edip Yüksel = Sıkıntısının ardından, kendisine bizden bir rahmet tattırsak, 'Bu bana aittir. Dünyanın sonunun da geleceğini sanmam. Rabbime döndürülürsem de O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır,' der. İnkarcılara, yapmış olduklarının gerçek niteliğini elbette haber vereceğiz. Çetin bir azaptan tattıracağız onlara.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şayed ona dokunan bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak mutlak der ki: bu benim hakkım ve zannetmem ki saat başıma dikilmiş olsun, bilfarz rabbıma döndürülecek olursam muhakkak benim için onun yanında daha güzeli vardır, fakat o vakıt biz o küfredenlere ne yaptıklarını haber vereceğiz ve onlara muhakkak yoğun bir azâb tattıracağız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şayet kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona tarafımızdan bir rahmet tattırırsak mutlaka der ki: «Bu benim hakkımdır. Kıyametin başıma dikileceğini (kopacağını) de sanmıyorum. Faraza Rabbime döndürülecek olursam mutlaka benim için O'nun yanında daha güzeli vardır.» Fakat o zaman Biz o inkar edenlere ne yaptıklarını haber vereceğiz ve onlara mutlaka yoğun bir azap tattıracağız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra, biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, O: «Bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını da sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile mutlaka O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır» der. Biz o inkâr edenlere yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara ağır bir azap tattıracağız.
Gültekin Onan = Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırsak, mutlaka: "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet saatinin kopacağını da sanmıyorum eğer rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun katında benim için daha güzel olanı vardır." der. Ama andolsun biz, o küfredenlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan tattıracağız.
Harun Yıldırım = Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır, der. Biz, inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki şâyed ona dokunan bir sıkıntıdan sonra kendisine bizden bir rahmet tatdırırsak mutlakaa «Bu, benim hakkımdır. Kıyametin kopacağını zannetmiyorum. Andolsun ki Rabbime döndürül (üb götürül) sem bile hiç şübhesiz, Onun nezdinde benim için daha güzel (hal) vardır» der. Fakat biz, andolsun, o küfredenlere neler yapdıklarını elbette haber vereceğiz. Onlara, andolsun, en çetin bir azâbdan tatdıracağız.
Hayrat Neşriyat = Yemîn olsun ki, eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, mutlaka: 'Bu (zâten) benim hakkımdır; kıyâmetin kopacak bir şey olduğunu da sanmıyorum; hem (Müslümanların dedikleri gibi) Rabbime döndürülecek olsam bile, muhakkak O’nun yanında (da) benim için daha güzeli vardır' der. Artık (biz,) inkâr edenlere yaptıklarını (o gün) mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara (pek) şiddetli bir azabdan tattıracağız.
İbni Kesir = Oysa ona dokunan bir sıkıntıdan sonra kendisine katımızdan bir rahmet tattırırsak; muhakkak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbıma döndürülürsem, muhakkak ki O'nun nezdinde de güzel şeyler bulacağım, der. Andolsun ki; Biz, küfredenlere yaptıklarını muhakkak bildireceğiz. Ve andolsun ki; Biz, onlara muhakkak ağır bir azab tattıracağız.
Kadri Çelik = Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka, “Bu benim içindir ve ben kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülecek olursam, muhakkak O'nun katında benim için daha güzel olanı vardır” der. Ama şüphesiz biz, o küfre sapanlara yapmakta olduklarını haber vereceğiz ve mutlaka onlara, ağır bir azaptan tattıracağız.
Muhammed Esed = Ama başına bir bela geldikten sonra kendisine rahmetimizden tattırırsak, emin bir şekilde "Bu zaten benim hakkımdır!" der; ve devam eder, "Son Saat'in geleceğini de sanmıyorum: ama eğer (gelirse ve) ben Rabbime döndürülürsem, O'nun katında beni mutlak bir güzellik bekler!" Fakat hakikati inkara şartlanmış olanlara (Hesap Günü) yaptıkları her şeyi apaçık gösterecek ve onlara (bu şekilde) şiddetli bir azap tattıracağız.
Mustafa İslamoğlu = Ama uğradığı bu musibetin ardından eğer katımızdan bir rahmet tattıracak olsak, tutar der ki: "Bu zaten benim hakkımdı; hem Son Saat'in kopacağını da sanmam ya! Bir ihtimal Rabbime döndürülürsem, beni O'nun katında maluk güzelliklerin beklediğinden kesinlikle eminim." Sonuçta inkarda ısrar edenlere elbet yaptıklarını bir bir haber vereceğiz ve onları kesinlikle altında ezilecekleri bir azaba mahkum edeceğiz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer ona dokunan bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak elbette diyecektir ki: «Bu, benim içindir ve zannetmem ki, Kıyamet kâim olacak olsun. Ve Eğer Rabbime döndürülür isem şüphe yok ki, kendim için O'nun yanında bir iyilik vardır.» Fakat o küfre düşmüş olanlara ne yapmış olduklarını elbette haber vereceğiz. Ve elbette onlara pek ağır bir azaptan tattıracağızdır.
Ömer Öngüt = Eğer başına gelen zarardan sonra tarafımızdan kendisine bir rahmet tattıracak olursak: "Bu benim hakkımdır. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülecek olsam bile, O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır. " der. Andolsun ki biz o inkâr edenlere yaptıklarını elbette haber vereceğiz ve onlara çok ağır bir azaptan elbette tattıracağız.
Şaban Piriş = Kendisine dokunan bir zarardan sonra, ona biz, bir rahmet tattırırsak hemen şöyle der: -Bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, onun yanında, benim için daha iyisi vardır. Nankörlere elbette yaptıklarını haber vereceğiz ve en ağır azabı onlara tattıracağız.
Sadık Türkmen = Eğer ona, kendisine dokunan bir zararın ardından, tarafımızdan bir rahmet tattırırsak: “Bu benim hakkımdır. Ben kıyamet saatinin kopacağını sanmıyorum! Şayet Rabbime döndürülürsem, ayrıca, O’nun katında da benim için daha güzel şeyler vardır” (der). Biz inkâr edenlere mutlaka yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Onlara; kaba, çetin azaptan tattıracağız.
Seyyid Kutub = Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet taddırırsak: «Bu benim hakkımdır; kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabb'ime götürülmüş olsam bile muhakkak O'nun yanında benim için güzel şeyler vardır» der. Biz inkar edenlere, yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara acı azabdan taddıracağız.
Suat Yıldırım = Başına gelen bir sıkıntıdan sonra, tarafımızdan ona nimet tattırırsak: "Bu benim hakkımdı zaten, Kıyametin geleceğini de pek zannetmem. Ama olur da (müminlerin dediği gibi), Rabbimin huzuruna götürülecek olsam bile, O’nun yanında en güzel ne varsa o da benim olur, (hiç tereddüdünüz olmasın)!" der. Biz elbette o kâfirlere, dünyada yapmış oldukları her şeyi tek tek bildireceğiz ve onlara şiddetli bir azap tattıracağız.
Süleyman Ateş = Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet taddırırsak: "Bu benim hakkımdır; kıyâmetin kopacağını sanmıyorum; (kıyâmet kopsa da) Rabbime götürülmüş olsam bile muhakkak O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Biz, o nankörlere, yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara kaba azâbdan taddıracağız.
Tefhim-ul Kuran = Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet taddırsak, mutlaka: «Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet saatinin kopacağını da sanmıyorum eğer Rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun katında benim için daha güzel olanı vardır.» der. Ama andolsun biz, o kâfirlere yapmakta olduklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan tattıracağız.
Ümit Şimşek = Başına gelen kötülükten sonra ona rahmetimizi tattıracak olsak, bu defa da 'Bu benim hakkımdır,' der. 'Kıyametin kopacağını da hiç sanmıyorum ya; Rabbimin huzuruna çıkarılacak olsam bile mutlaka Onun katında benim için bundan daha güzeli vardır.' Biz o kâfirlere yaptıklarını haber verecek ve şiddetli bir azabı tattıracağız.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer kendisine dokunan bir zorluktan/zarardan sonra bizden bir rahmet tattırsak, yemin olsun şöyle diyecektir: "Bu benim hakkım! Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülmüş olsam da şüphesiz, O'nun katında benim için şaşmaz güzellikler vardır." Yemin olsun, biz o nankörlük edenlere, yapıp ettiklerini haber vereceğiz. Yemin olsun, o çetin azabı onlara tattıracağız.
İskender Ali Mihr = Ve eğer ona bir zarar dokunduktan sonra Bizden bir rahmet tattırırsak, mutlaka “Bu benimdir (hakkımdır). Ve ben, o saatin kaim olacağını (kıyâmet saatinin geleceğini) zannetmiyorum. Ve eğer gerçekten Rabbime geri döndürülsem bile, muhakkak ki O’nun (Allah’ın) yanında mutlaka güzellikler vardır.” der. O zaman kâfirlere, yaptıkları şeyleri elbette haber vereceğiz. Ve mutlaka dehşetli azaptan onlara tattıracağız.
İlyas Yorulmaz = Eğer ona, isabet eden bir zarardan sonra, bizden bir rahmet dokunursa “Bu benim gayretimin sonucu ve kıyamet saatinin geleceğini de zannetmiyorum. Eğer Rabbime döndürülecek olsam dahi, şüphesiz benim için, o zamanda Rabbimin yanında güzellikler olacak” der. O zaman bizde, doğruları inkâr edenlere yaptıklarını haber vereceğiz ve onlara azabın en ağırını tattıracağız.
وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنسَانِ أَعْرَضَ وَنَأى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاء عَرِيضٍ
Fussilet / 51 -
Ve izâ en’amnâ alel insâni a’rada ve neâ bi cânibih(cânibihî), ve izâ messehuş şerru fe zû duâin arîd(arîdın).
Diyanet İşleri = İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizer. Başına bir kötülük gelince de yalvarmaya koyulur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve insana bir nîmet verdik mi yüz çevirir ve şükürden uzaklaşır ve eğer bir şerre uğrarsa uzun uzadıya dua eder durur.
Abdullah Parlıyan = Biz insana bir nimet verdik mi, şükür ve kulluktan yüz çevirip, kibirlenip yan çizer. Kendisine bir kötülük, bir şer geldiğinde de, kapsamlı ve enine boyuna dua eder.
Adem Uğur = İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.
Ahmed Hulusi = İnsana bir nimet verdiğimizde yüz çevirir ve döner uzaklaşır! Kendisine şerr dokunduğunda ise, hemen çokça dua edicidir.
Ahmet Tekin = Biz insana bir nimet verdiğimiz zaman bize şükürden yüz çevirir ve yan çizer. Ona bir kötülük dokunduğu zaman da uzun uzun yalvarır.
Ahmet Varol = İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğunda ise artık geniş (çok çok) dua eder.
Ali Bulaç = İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = Biz insana nimet verdiğimiz vakit, şükretmekten yüz çevirir ve yan büküb uzaklaşır. Kendisine darlık dokunuverdi mi, artık geniş geniş duaya dalar.
Ali Ünal = İnsana nimet bahşettiğimizde kibirle Rabbisinden uzaklaşır; kendisine bir sıkıntı dokunduğunda ise, bu defa uzun uzun dua eder yalvarır.
Bayraktar Bayraklı = İnsana bir nimet verdiğimizde nankörlük edip yüz çevirir; fakat ona bir kötülük dokununca da yalvarıp durur.
Bekir Sadak = Insana nimet verdigimiz zaman yuz cevirerek yan cizer; basina bir kotuluk gelince uzun uzun yalvarir.
Celal Yıldırım = İnsana nîmet verdiğimizde yüzçevirip yan çizer. Kendisine kötülük dokunduğu zaman (bakarsın ki), uzun ve geniş bir duada bulunur.
Cemal Külünkoğlu = Ne zaman insana nimetlerimizi bağışlasak yan çizer ve (bizi anmaktan) uzaklaşır. Fakat başına bir kötülük gelince de hemen dua okumaya başlar!
Diyanet İşleri (eski) = İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince uzun uzun yalvarır.
Diyanet Vakfi = İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.
Edip Yüksel = İnsana bir nimet verdik mi, yüz çevirip yan çizer. Başına bir kötülük geldiğinde ise yalvarıp durur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Evet insana ni'met verdiğimiz vakıt yan büker, başının tuttuğuna gider de kendisine şer dokunuverdi mi artık enine boyuna duâya dalar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Evet, insana bir nimet verdiğimiz zaman yan büker, başının tuttuğuna gider, bildiği gibi hareket eder. Kendisine bir kötülük de dokunuverdi mi artık enine boyuna duaya dalar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz insana bir nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Ona bir kötülük dokunduğu zaman da uzun uzun yalvarır.
Gültekin Onan = İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua sahibidir.
Harun Yıldırım = İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.
Hasan Basri Çantay = İnsana ni'met verdiğimiz vakit (şükürden) yüz çevirir, nefsi ondan uzaklaşır. Ona bir şer dokunduğu zaman ise artık o, geniş (bol) bir düâ saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Hem insana ni'met verdiğimiz zaman (şükürden) yüz çevirir ve yan çizer. Ona kötülük dokunduğu zaman da bol bol duâ eden bir kimse olur.
İbni Kesir = İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir, yan çizer. Başına bir fenalık gelince de uzun uzun yalvarır.
Kadri Çelik = İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve uzaklaşır; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş bir yakarış sahibidir.
Muhammed Esed = Ne zaman insana nimetlerimizi bağışlasak yan çizer ve (Bizi anmaktan) uzaklaşır, başına bir kötülük gelince de hemen dualar okumaya başlar!
Mustafa İslamoğlu = Ne zaman insana nimetlerimizi bahşetsek yüz çevirir ve yan çizer; ne zaman da başına bir musibet gelse, başlar yalvar yakar uzun uzadıya dualar okumaya.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve insana nîmet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve böbürlenmekte bulunur. Ve ona bir kötülük dokunduğu zaman ise artık bol bol duacıdır.
Ömer Öngüt = İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer. Fakat bir kötülük dokunduğu zaman da yalvarıp durur.
Şaban Piriş = İnsana bir nimet verdiğimizde yüz çevirir ve büyüklük taslar. Bir kötülük dokunduğu zaman hemen yalvarmaya başlar.
Sadık Türkmen = Insana bir nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve büyüklenerek yan çizer! Ona bir şer dokunduğu zaman ise, çokça yalvarıp yakaran oluverir!
Seyyid Kutub = İnsana bir nimet verdik mi yüz çevirir; yan çizer. Ona bir şer dokundu mu yalvarıp durur.
Suat Yıldırım = Biz insana nimet verdiğimizde o, şükürden yüz çevirir, başını alır uzaklaşır. Fakat kendisine sıkıntı dokununca, bir de bakarsın uzun uzun yalvarır durur.
Süleyman Ateş = İnsana bir ni'met verdik mi yüz çevirir; yan çizer. Ona bir şer dokundu mu yalvarıp durur.
Tefhim-ul Kuran = İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua sahibidir.
Ümit Şimşek = Biz ne zaman insana bir nimet bağışlasak, o yüz çevirir, yan çizer. Başına bir kötülük gelince de derinlemesine duaya dalar.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan yatar. Kendisine şer dokununca, hemen duaya koyulur.
İskender Ali Mihr = Ve insana ni’met verdiğimiz zaman yüz çevirdi ve yan çizdi (şükürden uzaklaştı). Ve ona bir şer dokunduğu zaman artık çok dua eder.
İlyas Yorulmaz = Biz insana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve bizden uzaklaşarak yan çizer. Ona bir kötülük dokunduğunda, sanki devamlı dua ediyormuş gibi dua sahibi kesilir.
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرْتُم بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ
Fussilet / 52 -
Kul e reeytum in kâne min indillâhi summe kefertum bihî men edallu mimmen huve fî şikâkın baîd(baîdin).
Diyanet İşleri = De ki: “Ne dersiniz? Eğer o (Kur’an) Allah katından olup da siz de onu inkâr etmişseniz, o zaman derin bir ayrılık içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Kur'ân'ın Allah katından geldiğini görmüşseniz, sonra da ona kâfir olmuşsanız haber verin bana, gerçeğe tamâmıyla aykırı kalandan daha sapık kimdir ki?
Abdullah Parlıyan = De ki, düşündünüz mü? Eğer bu Kur'ân, Allah katından ise, sonra siz de O'nu gerçekleri örtbas etmek suretiyle inkâr etmişseniz, artık hak ve hakikatten büyük çapta uzaklaşmış olandan daha sapık kim olabilir?
Adem Uğur = De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an), Allah tarafından ise siz de onu inkâr etmişseniz o zaman (haktan) uzak bir aynlığa düşenden daha sapık kim vardır?
Ahmed Hulusi = De ki: "Düşünün bakalım, eğer (bildirilen) Allâh indîndense, siz de Onu inkâr etmişseniz, (Hakikatten) bu kadar uzak düşmüş birinden daha sapık kim olabilir!"
Ahmet Tekin = 'Hiç düşündünüz mü? Eğer bu Kur’ân Allah katından gelmişse, sonra, siz de onu inkâr etmişseniz, o zaman büsbütün haktan uzak bir muhâlefet ve düşmanlık içinde olanlardan daha başına buyruk, hak yoldan daha uzak, dalâleti, bozuk düzeni, helâki daha çok tercih eden kim olabilir?' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Ne düşünürsünüz; eğer o (Kur'an) Allah katından ise sonra siz onu inkar etmişseniz (bu durumda) uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kim olabilir?'
Ali Bulaç = De ki: “Söyleyin bana, eğer o (Kur an), Allah'tan gelmiş olup da -ki buna zerre kadar şüphe yoktur- siz de onu inkâr etmişseniz (bu durumda) derin bir çıkmazda bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?”
Ali Fikri Yavuz = De ki: 'Kuran Allah katından gelmiş olup da siz de onu inkar etmişseniz, söyleyin bana, derin bir çıkmazda bulunan kimseden daha sapık kim vardır?'
Ali Ünal = De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an), Allah tarafından ise siz de onu inkâr etmişseniz o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?
Bayraktar Bayraklı = De ki: “İnkâr ettiğiniz Kur'ân, gerçekten Allah'tan ise, halinizin ne olacağını hiç düşündünüz mü? Doğrudan ayrılıp uzaklaşandan daha sapık kim olabilir?”
Bekir Sadak = De ki: «Kuran Allah katindan gelmis olup da siz de onu inkar etmisseniz, soyleyin bana, derin bir cikmazda bulunan kimseden daha sapik kim vardir?»
Celal Yıldırım = De ki: Söyler misiniz ? Eğer Bu Kur'ân Allah'tan indirilmişse, siz de O'nu inkâr etmiş bulunuyorsanız, uzak bir ayrılık içinde olan kimseden daha sapık, daha şaşkın kim vardır?
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Söyleyin bana, eğer o (Kur an), Allah'tan gelmiş olup da -ki buna zerre kadar şüphe yoktur- siz de onu inkâr etmişseniz (bu durumda) derin bir çıkmazda bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Kuran Allah katından gelmiş olup da siz de onu inkar etmişseniz, söyleyin bana, derin bir çıkmazda bulunan kimseden daha sapık kim vardır?'
Diyanet Vakfi = De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an), Allah tarafından ise siz de onu inkâr etmişseniz o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?
Edip Yüksel = De ki, 'Ya o (mesaj) ALLAH'tan idiyse ve siz de onu yalanlamış iseniz? Buna karşı kesin bir tavır alandan daha sapık kim olabilir?
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki söyleyin bakayım, eğer o Kur'an Allah tarafından da sonra siz ona küfretmiş iseniz o uzak şikaka düşenden daha şaşkın kim olur?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Söyleyin bakalım! Eğer o Kur'an Allah tarafından (gelmiş olup) da sonra siz onu inkar etmişseniz o zaman uzak bir ayrılığa düşenden daha şaşkın kim olabilir?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! De ki: «Ne dersiniz? O Kur'ân Allah tarafından gelmiş olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, o takdirde Hak'tan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?»
Gültekin Onan = De ki: "Gördünüz mü haber verin; eğer o (Kuran) Tanrı katından ise, sonra siz ona küfretmişseniz (bu durumda) uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kimdir?"
Harun Yıldırım = De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an), Allah tarafından ise siz de onu inkâr etmişseniz o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) de ki: «Eğer o (Kur'an) Allah nezdinden (gelmiş) de sonra siz ona küfr etmişseniz, bana haber verin, (hakdan) uzak bir muhaalefetde bulunanın ta kendisi olan (siz) den daha sapkın kimdir»?
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Söyleyin bana! Ya (Kur’ân) Allah tarafından (gelmiş) de sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan) uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?'
İbni Kesir = De ki: Şayet o, Allah katından gelmiş ve siz de onu inkar etmişseniz; söyleyin bana: Derin bir çıkmazda bulunan kimseden daha sapık kim vardır?
Kadri Çelik = De ki: “Söyleyin bakayım; eğer o (Kur'an) Allah katından ise, sonra da siz ona (karşı) küfretmişseniz, (bu durumda) derin bir ayrılık içinde olandan daha sapık kimdir?”
Muhammed Esed = De ki: Ya inkar ettiğiniz bu (vahiy), gerçekten Allah'tan ise (halinizin ne olacağını) hiç düşündünüz mü? Kendisini kötülüğe ve eğriliğe (bu kadar) çok kaptırandan daha sapık kim olabilir?"
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Ya bu vahiy Allah katından gelmiş de, buna rağmen siz onu inkar etmişseniz, (neler olacağını) hiç düşündünüz mü? Kim derin bir yabancılaşma içine düşen birinden daha sapık olabilir?"
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Bana haber veriniz! Eğer o, (Kur'an) Allah tarafından olmuş ise, sonra onu inkar etmiş iseniz, uzak bir muhalefette bulunan kimseden daha sapık kim vardır?»
Ömer Öngüt = De ki: "Gördünüz mü? Eğer o Allah katından ise, siz de onu inkâr etmişseniz, o zaman uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?"
Şaban Piriş = De ki: -Eğer bu (Kur’an) Allah katından gelmiş; sonra da siz onu inkar etmişseniz, gördünüz mü uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kim vardır?
Sadık Türkmen = De ki: “Gördünüz mü? Ya o (Kur’an), Allah katından ise; sonra siz onun (gerçek olduğunu bildiğiniz halde) üstünü örtmüş/gizlemiş/inkâr etmişseniz, haktan/gerçeklerden çok uzak bir ayrılığa düşen o kimseden, daha sapık kim olabilir?”
Seyyid Kutub = De ki: «Kur ân Allah katından gelmiş olup da sizde onu inkar etmişseniz, söyleyin bana derin bir çıkmazda bulunan kimseden daha sapık kim vardır?»
Suat Yıldırım = Artık söyleyin bakalım: "Eğer bu Kur’ân Allah tarafından gönderilmiş de, siz bunu red ve inkâr etmişseniz, o takdirde haktan iyice uzaklaşmış olan sizlerden daha sapık kim olabilir?"
Süleyman Ateş = De ki: "Gördünüz mü, ya o (Kur'an) Allâh tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, o zaman uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?"
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Gördünüz mü haber verin; eğer o (Kur'an) Allah katından ise, sonra da siz ona (karşı) küfretmişseniz, (bu durumda) uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kimdir?»
Ümit Şimşek = De ki: Söyleyin bana, eğer bu Kur'ân Allah katından ise ve siz de onu yalanlamış iseniz, haktan böylesine uzak düşmüş kimseden daha şaşkın kim olabilir?
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Söyleyin bakalım, o Kur'an Allah katından ise, siz de onun üstünü örttünüzse, o dönüşü olmayan kopukluğa düşenden daha sapık kim vardır?"
İskender Ali Mihr = De ki: “Gördünüz mü? Eğer O (Kur’ân), Allah’ın indinden ise sonra da siz O’nu inkâr ettinizse, uzak bir ayrılığın içinde olandan daha çok dalâlette kim vardır?”
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Başınıza gelenler Allah’ın katından ise, sonra siz Allah dan geleni hep inkar etmişseniz, Allah’ın indirdiği vahiyden ayrılarak uzak kalmış birisinden, daha zalim kim olabilir ki.
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Fussilet / 53 -
Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk(hakku), e ve lem yekfi bi rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd(şehîdun).
Diyanet İşleri = Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yakında delillerimizi, âlemde de göstereceğiz, kendi varlıklarında da, böylece sonucu, onlarca da apaçık anlaşılacaktır ki o, gerçektir şüphesiz; Rabbinin, her şeye tanık olması, yetmez mi sana?
Abdullah Parlıyan = Biz zamanı geldiğinde insanlara, Kur'ân'ın Allah tarafından indirildiğini ve Allah'ın gücünü ortaya koyacak ayet ve delillerimizi, kâinâtın uçsuz bucaksız ufuklarında yani dış dünyada ve kendi öz benliklerinde yani iç dünyalarında onlara göstereceğiz ki, böylece Kur'ân'ın gerçekleri içeren bir kitap olduğu onlara besbelli olsun ve Allah'ın yüce kudretine herkes şahit olsun. Rabbinin herşeye şahit olması yetmez mi?
Adem Uğur = İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?
Ahmed Hulusi = Âfakta (ufuklar - dışta) ve enfüslerinde (bilinçlerinde) işaretlerimizi onlara göstereceğiz, tâ ki O'nun Hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun! Rabbinin her şeye şahit oluşu yetmez mi?
Ahmet Tekin = Âyetlerimizi, Kur’ân’ımızı, kudretimizin ve birliğimizin delillerini, maddî manevî fetihler gerçekleştirerek dünyanın her yerinde, bütün ülkelerde, uzayda ve kendi içlerinde, vicdanlarında Mescid-i Haram’da onlara, inanmayanlara göstereceğiz. Kurân’ın gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak bir kitap olduğu onlara açıklanıncaya kadar fethe devam edeceğiz. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?
Ahmet Varol = Onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki böylece onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?
Ali Bulaç = Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?
Ali Fikri Yavuz = İleride biz o Mekke halkına, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde ayetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) öyle göstereceğiz ki, nihayet Peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?
Ali Ünal = (Varlığımızı, mutlak birliğimizi ve diğer iman hakikatlerini apaçık ortaya koyan) bütün delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de bizzat kendi içlerinde, öz varlıklarında göstereceğiz ve nihayet Kur’ân’ın gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için de gün gibi ortaya çıkacaktır. Aslında, Rabbinin her şeye şahit olması ve her şeyin O’na işaret etmesi (en büyük delil olarak) yetmez mi?
Bayraktar Bayraklı = Onlara dış âlemdeki ve kendi içlerindeki âyetlerimizi/doğa kanunlarını göstereceğiz. Böylece Kur'ân'ın gerçek/hak olduğunu anlayacaklardır. “Rabbinin her şeye tanık olması onlara yetmiyor mu?”
Bekir Sadak = Onun hak oldugu meydana cikincaya kadar varligimizin belgelerini onlara hem dis dunyada ve hem de kendi iclerinde gosterecegiz. Rabbinin her seye sahit olmasi yetmez mi?
Celal Yıldırım = İleride onlara âyetlerimizi hem birçok ufuklarda, hem de kendi nefslerinde göstereceğiz. Tâ ki, O'nun (Kur'ân'ın) hakk olduğu meydana çıkıp onlara açıklanmış olsun.. Rabbının her şeye şâhid olması yetmez mi ?
Cemal Külünkoğlu = Biz insana mesajlarımızı (evrenin uçsuz bucaksız) ufuklarında ve kendi öz benliklerinde onlara (tam olarak) göstereceğiz ki o (Kur'an')ın tartışılmaz bir gerçek olduğu ortaya çıksın. Rabbinin her şeye hakkıyla şahit olması yetmez mi?
Diyanet İşleri (eski) = Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?
Diyanet Vakfi = İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kuran'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?
Edip Yüksel = Onun gerçek olduğu onlara apaçık oluncaya kadar onlara, ufuklarda ve kendi içlerinde ayetlerimizi (işaret ve kanıtlarımızı)göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun hakkolduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değilmi bu ki rabbın her şey'e şâhid
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İleride Biz onlara hem ufuklarda (kendilerinin bulunduğu Harem sınırları dışında), hem kendi nefislerinde delillerimizi öyle göstereceğiz ki, sonunda onun gerçek olduğu kendilerine açıkça belli olacak. Rabbinin herşeye şahit olması kafi değil mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kur'ân'ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kafi değil mi?
Gültekin Onan = Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde rabbinin şahid olması yetmez mi?
Harun Yıldırım = İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?
Hasan Basri Çantay = Gerek afaakda, gerek kendi nefislerinizde âyetlerimizi yakında onlara göstereceğiz. Nihayet onun hak olduğu şübhesiz kendileri için de apaçık meydana çıkacakdır. Rabbinin herşey'e hakkıyle şâhid olması sana kâfî değil mi?
Hayrat Neşriyat = Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur’ân’ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! (Bu hususta) Rabbin yetmez mi ki, şübhesiz O, herşeye hakkıyla şâhiddir.
İbni Kesir = Onun hak olduğunu anlayıncaya kadar ayetlerimizi onlara hem ufuklarda hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbının her şeye şahid olması yetmez mi?
Kadri Çelik = Şüphesiz hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun diye biz hem afakta ve hem de enfüste (iç ve dış âlemde) onlara ayetlerimizi göstereceğiz. Senin Rabbinin her şeyin üzerinde şahit olması yetmez mi?
Muhammed Esed = Zamanı geldiğinde insana mesajlarımızı (evrenin) uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi öz benliklerinde (bulduklarıyla) tam olarak anlatacağız ki bu (vahy)in tartışılmaz bir gerçek olduğu, apaçık ortaya çıksın. Rabbinin her şeye tanık olduğu(nu bilmeleri onlara) hala yetmez mi?
Mustafa İslamoğlu = Vakti geldikçe insana, kainatın uçsuz bucaksız ufuklarında ve bizzat kendi iç dünyasında mesajlarımızı göstereceğiz. Ta ki bu vahyin tartışmasız bir gerçek olduğu herkes için ortaya çıksan. Her şeye şahit olan senin Rabbin (insana) yetmedi mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için onun hak olduğu tezahür etsin. Kifâyet etmiyor mu ki, Rabbin, şüphe yok ki O, her şey üzerine şâhittir.
Ömer Öngüt = Gerek ufuklarda (dış dünyada) gerek bizzat kendi içlerinde âyetlerimizi onlara göstereceğiz. Tâ ki hak olduğu apaçık meydana çıksın. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?
Şaban Piriş = Onun hak olduğu iyice belli olana kadar, ayetlerimizi hem afakta hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?
Sadık Türkmen = Ayetlerimizi(n hakikatini zamanla) onlara, ufuklarda (dış dünyada, evrende, uzayda) ve kendi içlerinde (tıp dünyasında) göstereceğiz! Ta ki, onlara iyice belli olsun, kesinlikle onun (Kur’an’ın) hak/gerçek olduğu! Rabbin yeterli değil mi/yetmez mi; gerçekten O’nun herşeye şahit olması?!..
Seyyid Kutub = Biz onlara iç ve dış alemdeki ayetlerimizi göstereceğiz ki, o Kur'an'ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şahit olması yetmez mi?
Suat Yıldırım = Evet, Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki Kur’ân’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?
Süleyman Ateş = Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz ki o(Kur'â)n'ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?
Tefhim-ul Kuran = Biz ayetlerimizi hem âfâkta, hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyleki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahid olması yetmez mi?
Ümit Şimşek = Yakında onlara hem âlemin ufuklarında, hem de kendi benliklerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur'ân'ın hak olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şahit olması yetmez mi?
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve öz benliklerinin içinde göstereceğiz. Ta ki, onun hak olduğu kendilerine ayan beyan belli olsun. Kendisinin her şey üzerinde bir tanık oluşu, senin Rabbine yetmez mi?
İskender Ali Mihr = Âyetlerimizi afakta (ruhumuzun baş gözüyle) ve enfüste (nefsimizin kalp gözüyle) onlara göstereceğiz. O’nun hak olduğu onlara tebeyyün etsin (açıkça belli olsun) diye. Rabbinin herşeye şahit olması kâfi değil mi?
İlyas Yorulmaz = Onlara kendi dışlarında ve kendi içlerinde ayetlerimizi elbette ki göstereceğiz. Taki, gerçekten hakkın (Allah dan gelenin) o olduğu, onlara açık seçik belli oluncaya kadar ayetlerimizi göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması onlara yetmiyor mu (da başka ilahlar arıyorlar)?
أَلَا إِنَّهُمْ فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَاء رَبِّهِمْ أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطٌ
Fussilet / 54 -
E lâ innehum fî miryetin min likâi rabbihim, e lâ innehu bi kulli şey’in muhît(muhîtun).
Diyanet İşleri = İyi bilin ki, onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. İyi bilin ki, O, her şeyi kuşatandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İyice bil ki onlar, şüphe yok, Rablerine kavuşacaklarından şüphe etmedeler; iyice bil ki şüphe yok, o, her şeyi kuşatmış, kavramıştır.
Abdullah Parlıyan = Gözünü aç ve iyi bil muhakkak ki bunca delillerden sonra hâlâ akıllanıp, İslâm'a gelmiyorlarsa, Rablerine kavuşup, hesap görüleceğinden şüphe etmektedirler. Şüphesiz ki O Allah, herşeyi gücü ve bilgisiyle kuşatandır.
Adem Uğur = Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.
Ahmed Hulusi = Dikkat edin! Muhakkak ki onlar Rablerinin likâsından (Rablerinin varlıklarında açığa çıkışını yaşamaktan) şek - şüphe içindedirler! Dikkat edin! Muhakkak ki O, Bi-küllî şey'in (her şeyin Esmâ'sıyla varlığında olarak) Muhiyt'tir (ihâta eder)!
Ahmet Tekin = Dikkat edin, onlar, diriltilerek, Rablerinin huzurunda hesaba çekilerek, mükâfatlandırılma ve cezalandırılma konusunda şüphe içindeler. Bilesiniz ki, O her şeyi ilmiyle, kudretiyle abluka altına almıştır.
Ahmet Varol = İyi bil ki onlar, Rabblerine kavuşmaktan şüphe içindedirler. İyi bil ki O her şeyi kuşatmıştır.
Ali Bulaç = Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp kuşatandır.
Ali Fikri Yavuz = Dikkat et! O kâfirler, Rablerine kavuşmaktan bir şübhe içindedirler. Dikkat et, Allah her şeyi (ilmi ve kudreti ile) kuşatandır.
Ali Ünal = Ama şunu bilin ki, onlar (yaptıklarının hesabını vermekten kaçıp kurtulma kuruntuları beslemekte, bu sebeple) Rabbileriyle nihaî buluşma konusunda maksatlı şüpheler içinde boğulup gitmekte (ve bundan dolayı da Kur’ân’a inanmaya yanaşmamaktadırlar). Ama yine bilin ki O, her şeyi (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatmıştır.
Bayraktar Bayraklı = Dikkat ediniz, onlar Rabblerine kavuşacakları konusunda şüphe içerisindedirler. İyi biliniz ki, Allah, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.[515]
Bekir Sadak = Dikkat edin; onlar Rablerine kavusmaktan suphededirler; dikkat edin; Allah suphesiz her seyi bilgisiyle kusatandir. *
Celal Yıldırım = Haberiniz olsun ki, onlar Rablarına kavuşma hususunda tam bir şüphe içindedirler. Dikkat edin ki, O, her şeyi (ilmiyle, kudretiyle, tasarrufuyla) kuşatmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Dikkat et, onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. İyi bilin ki, O, her şeyi (ilmiyle, kudretiyle) kuşatmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = Dikkat edin; onlar Rablerine kavuşmaktan şüphededirler; dikkat edin; Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.
Diyanet Vakfi = Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.
Edip Yüksel = Aslında onlar Rab'lerinden bir kuşku içindedirler. O, her şeyi (bilgi ve yönetimiyle) kuşatmıştır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Uyan! onlar rablarının likasından işkil içindeler, uyan ki o her şey'i muhît
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Uyan! Onlar Rablerinin karşısına çıkacaklarından şüphe içindedirler; uyan ki, O herşeyi kuşatmıştır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İyi bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan bir şüphe içindedirler, yine iyi bilin ki, Allah her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.
Gültekin Onan = Dikkatli olun; gerçekten onlar, rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp kuşatandır.
Harun Yıldırım = Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.
Hasan Basri Çantay = Gözünü aç, muhakkak onlar Rablerine kavuşmakdan bir şübhe içindedirler. Gözünü aç, O, hakıykaten herşey'i çepçevre kuşatandır.
Hayrat Neşriyat = Dikkat edin! Muhakkak ki onlar, Rablerine kavuşmaktan şübhe içindedirler. Dikkat edin! Doğrusu O, herşeyi (ilim ve kudretiyle) hakkıyla kuşatıcıdır.
İbni Kesir = İyi bilin ki; onlar, Rabblarına kavuşmaktan şüphededirler. Dikkat edin, muhakkak ki Allah; her şeyi çepeçevre kuşatandır.
Kadri Çelik = İyi bilin ki gerçekten onlar, rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. İyi bilin ki gerçekten O, her şeyi sarıp kuşatandır.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki onlar, (Hesap Günü) Rableri ile karşılaşıp karşılaşmayacaklarından tam emin değiller! Şüphesiz O, her şeyi kuşatır!
Mustafa İslamoğlu = Bakın, belli ki onlar Rablerinin huzuruna çıkacaklarına ilişkin tereddüt içindedirler! Bakın, şüphe yok ki O her şeyi çepeçevre kuşatandır!
Ömer Nasuhi Bilmen = İyi bil ki, şüphe yok onlar Rablerine kavuşmaktan dolayı bir şekk içindedirler. İyi bil ki, muhakkak O, her şeyi ilmen ihata edendir.
Ömer Öngüt = İyi bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan şüphe içindedirler. İyi bil ki O her şeyi çepeçevre kuşatandır.
Şaban Piriş = Onlar, Rab’lerine kavuşmaktan şüphe içindedirler! Bilin ki o, her şeyi kuşatmıştır.
Sadık Türkmen = Iyi biliniz ki onlar, Rableriyle karşılaşmaktan kuşku içindedirler. İyi biliniz ki kesinlikle O, herşeye gücü yetendir.
Seyyid Kutub = İyi bil ki onlar, Rabb'ine kavuşmaktan kuşku içindedirler. İyi bil ki O, herşeyi kuşatmıştır.
Suat Yıldırım = Ama dikkat edin ki onlar Rab’lerine kavuşma hususunda şüphe içindedirler. İyi bilin ki O, her şeyi ilmi ve kudreti ile kuşatmıştır.
Süleyman Ateş = İyi bil ki onlar, Rablerine kavuşmaktan kuşku içindedirler. İyi bil ki O, her şeyi kuşatmıştır (her şey Allâh'ın bilgisi içindedir).
Tefhim-ul Kuran = Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rabblerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp kuşatandır.
Ümit Şimşek = Heyhat, onlar Rablerine kavuşmaktan kuşku içindedirler. Ama şunu da iyi bilin ki, O herşeyi her haliyle kuşatmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Dikkat edin, onlar Rablerine kavuşma konusunda bir şüphe içindedirler. Gözünüzü açın! Allah Muhît'tir, herşeyi çepeçevre kuşatmıştır.
İskender Ali Mihr = Onlar gerçekten Rab’lerine mülâki olacaklarından (ruhlarını hayatta iken Allah’a ulaştıracaklarından) şüphe içindeler, öyle değil mi? O (Allah), herşeyi ihata etmiştir (ilmiyle kuşatmıştır), öyle değil mi?
İlyas Yorulmaz = Onlar Rablerine kavuşacaklarına dair, şüphe içerisinde olmadılar mı? Gerçekten O Allah, her şeyi kuşatıcı değil midir?
41-FUSSİLET:
1-4- Âyetleri
"tafsîl olunmuş" hem lafzı itibarıyla fâsılaları ve sûrelerinin başları ve
sonları ayırt edilmiş, hem de mânâsı itibarıyla vaad ve tehdit, kıssalar ve
ahkâm ve diğer kısımlara ayrılarak açıklanmış ve izah olunmuştur. (Hud Sûresi'nin
başındaki Hud, 11/1 âyetinin tefsirine bkz.) "Kalblerimiz örtüler içinde..."
Bunu söyleyenler Ebu Cehil ile yanında bulunan Kureyş'ten bir topluluktu.
Hz. Ömer'den rivayet olunmuştur ki Kureyş Resululallah'a doğru bakmışlardı.
Resulullah onlara "Sizi İslâm'a gelip de Araplara efendilik etmekten alıkoyan
nedir?" buyurdu. Dediler ki: "Ya Muhammed, biz senin söylediğini anlamıyoruz,
işitmiyoruz, kalplerimizde gılîf var". Ebu Cehil de tuttu kendisiyle Resulullah'ın
arasına bir perde çekip ya Muhammed dedi.
5-8- "Kalplerimiz
senin bizi çağırdığın şeyden örtüler içinde, kulaklarımızda da bir ağırlık
var ve seninle bizim aramızdan bir perde çekilmiştir" dedi. dedi. Fakat ertesi
gün onlardan yetmiş kişi Resulullah'a gelip "Ya Muhammed bize İslâm'ı anlat"
dediler, arzedip anlatınca İslâm'a girdiler. Resulullah gülümseyip "Elhamdülillah,
dün benim davetime karşı kalplerinizde gılîf, kabuk olduğunu, kulaklarınızda
ağırlık bulunduğunu söylüyordunuz, bugün müslüman oldunuz" buyurdu. "Ya Resulallah,
biz dün yalan söylemişiz, öyle olsa idi asla hidayet bulamazdık" dediler.
Meâl-i Şerifi
9- De ki:
"Siz yeri iki günde yaratanı gerçekten inkâr edip duracak mısınız? Bir de
O'na eşler koşuyorsunuz ha? O bütün âlemlerin Rabbidir."
10- O, yerin
üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp
soranlar için rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip, düzene
koydu.
11- Sonra
duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek
buyruğuma gelin." dedi. Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler.
12- Böylece
Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini
bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü
ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
13- Eğer onlar,
yine yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Âd ve Semud'un başına gelen yıldırıma
benzer bir yıldırıma karşı uyardım."
14- Onlara
Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye önlerinden ve arkalarından peygamberler
geldiği zaman: "Eğer Rabbimiz dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Biz sizin
tebliğ için gönderildiğiniz şeylere inanmayız." dediler.
15- Âd kavmine
gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim
vardır?" dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli
olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
16- Bu yüzden
biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde
dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir.
Onlara yardım da edilmeyecektir.
17- Semûd
kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru
yola tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları kötülük yüzünden alçaltıcı
azabın yıldırımı onları çarpıverdi.
18- Biz iman
edenleri ve kötülükten sakınanları ise kurtardık.
9- Bu kaydında
iki ihtimal vardır. Birisi "Yarattı" fiiline bağlı olarak mef'ulün fîh olmak,
ikincisi zarf-ı müstekar olarak "arz" kelimesinden "Hal-i mukaddere" olmaktır.
Birinci cümle analizine göre mânâ, yeryüzünü iki günde yarattı demek olur.
Yeryüzü yaratılırken henüz bildiğimiz "gün" bulunmayacağından "yevm" (gün)
mutlak zaman, mânâsına, yani iki nöbette demek olur ki Allah en iyisini bilir.
Birisi "Göklerle yer bitişik halde iken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı...
görmediler mi?" (Enbiya, 21/30) ifadesi gereğince, yeryüzünün gökten, ayrıldığı
gün, birisi de "O yeri uzatıp döşeyendir." (Ra'd, 13/3) buyurulduğu üzere,
yeryüzünün "medd" olunduğu, yani yerkürenin kabuğunun kaymak halinde döşenmeye
başladığı gündür. İkinci tahlile göre, mânâ yerküreyi iki günde olmak üzere
yarattı demek olur. Bu şekilde yerkürenin kaç günde yaratıldığı söylenmiş
olmayarak yaratıldıktan sonra iki gün içinde bulunması hali anlatılmış olur
ki, bu da bir seneyi ikiye bölen iki gün dönümü nöbetidir. Çünkü yeryüzü bu
iki zaman içinde deveran etmek, dönmek üzere yaratılmıştır.
10- Hem onda
üstünden baskılar yaptı; dağlar, yeryüzünün kabuğunu tabanına çiviler gibi
kazıklar. Bu "vav", istinafiyedir, fiiline atıf değildir, çünkü fasıl vardır.
Ve onda bereketler meydana getirdi. Yeryüzünde hayır ve hayrata elverişli
şeyler, sular madenler, doğma ve gelişme kuvvetleriyle bitkiler ve hayvanlar
gibi feyz ve bereket kaynaklarını yetiştirdi. Ve onda azıklarını da takdir
buyurdu, yani bitkilerin ve hayvanların yaşamak için muhtaç oldukları yağmur
ve diğer hasılatı da miktar ve sayılarıyla tayin buyurup yeryüzünde biçimine
koydu. Dört gün içinde, yani bütün bunları dört gün içinde yaptı. Yahut dört
gün içinde olarak yaptı. Önceki "iki"de içinde dahil olmak üzere, "dört" ki,
bunda da gösterdiğimiz şekilde öbürleri gibi iki mânâ vardır. Birisi, madenlerin
ve dağların yaratılması nöbeti, biri de bitkilerin ve hayvanların yaratılması
nöbeti ki iki önceki ile dört olur. Birisi de dan hal olmasıdır ki, dört mevsimi
göstermiş olur, bu şekilde önceki iki burada dahil olmuş bulunur. Benim aciz
anlayışıma göre burada bu mânâ, öbüründen daha ön plânda, ifadenin akışına
daha uygundur. Çünkü yeryüzünün bereketleri ve rızıkları her sene bu dört
mevsim içinde yetişir. Sayısı ve miktarı ile biçimini bunlar içinde alır,
bu sebepten dolayı nin, ve fiillerine bağlanması dahi aynı mânâyı ifade edebilir.
Ve bu mânâca şu kayıt da açık olur. Bütün araştıranlar için eşit olmak üzere
dört gün, çünkü her yerde rızık isteyenlerin hepsinin rızkı bu dört mevsim
içinde yetişir, rızıklar eşit olmazsa da günler eşittir. Dört mevsim hepsi
için dörttür. Burada ye müteallık (bağlı) olmaması ve meseleyi soranlar mânâsına
olması da düşünülebilir.
Bu dört günü,
önceki "iki"ye ekleyerek, toplamını "altı" olmak üzere tefsir etmeyi uygun
görmüyorlar, çünkü bu şekilde gökyüzünün zikrolunacak iki günüyle günlerin
toplamı sekize ulaşıyor. Oysa birçok âyetlerde "O gökleri ve yeri altı günde
yarattı." (A'raf, 7/54) buyurulmuş olmakla bu günler, o altı günün beyanı
olduğuna göre o sayıyı aşmamak gerekir.
(Bu nokta
için A'raf Sûresi'ndeki "Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan,
sonra (emri) Arş üzerinde hükümran olan Allah'tır." (A'raf, 7/54) âyetine
bkz.)
11- Sonra
"sema"ya (göğe) doğru doğruldu, yani ilâhî inayetini, ilgisini dosdoğru göğe
yöneltti. Kelimesi ile kullanıldığı zaman "istikamet almak", "dosdoğru yönelmek"
mânâsınadır ki, yüce Allah hakkında doğrudan doğruya "irade" ile tefsir olunur.
Yani ilâhî inayetini, iradesini göğe doğru yöneltti. O bir duman halinde idi.
İrade buyurdu da ona ve yeryüzüne dedi ki ikiniz de ister istemez gelin. İkiniz
birden emrime boyun eğin, huyunuza gerek uygun olsun, gerek olmasın, yahut
ikiniz de vücuda gelin, yoktan var olun.
Dediler ki
ikimiz de isteyerek geldik. Buradaki yi, Râzî ve Kâdı Beydâvî gibi tefsir
bilginlerinin bir kısmı "zamanî" değil, "rütbî terahî" (sonralık) ile anlamışlar,
yani göğün yaratılışı, yeryüzünün yaratılışından önce olup, yalnız burada
yeryüzünün yaratılmasını beyandan sonra açıklanmıştır. Bu şekilde demek, "vücuda
gelin" (var olun) mânâsına gelen "tekvin"den ibarettir. "Dühan" (Buhar) da
ilk maddenin yaratıldığı haldir. İlk önce, ilk madde yaratılmış ve onda henüz
bir ışık olmadığı, karanlık bir halde bulunduğu veyahut madde tabiatı esas
itibarıyla karanlık bulunduğu için "duhan" denilmiştir. Bu güzel bir mânâdır.
Fakat cümlesinin hal cümlesi olarak, ya, bitişmesi ve emrinden önce olması
gerekeceğine göre, bu tefsirin maddenin "kıdem"ini (ezelî oluşunu) ifade etmek
gibi, bir kusur ve lekesi vardır. Buna karşılık çoğu tefsir bilginleri ise
nin "terahisi" (sonralığı)nin zamanî olduğu kanaatine varmışlar ve yeryüzünün
ilk yaratılışı gökyüzünden önce olup, ancak "Bundan sonra da yeri yayıp döşedi."
(Naziat, 79/30) âyetinin ifadesince döşenmesinin sonra olduğunu söylemişlerdir.
Acizane ben de bunu cumhurun üslubu üzere anlamayı tercih ediyorum. Şu kadar
ki gökten murad, "Biz gökten de su indirdik." (Lokman, 31/10) âyetinde olduğu
gibi, yeryüzünün yukarısı, hava tarafı demek olduğu kanaatine varıyorum. Bu
şekilde "Sonra göğe doğru doğruldu" âyeti yukarıdaki ya atfedilmiş olarak
şöyle demek olur: İlk kez yeryüzünü yarattıktan sonra doğrudan doğruya yukarısını
yaratmayı irade buyurdu, bir duman olarak. Demek ki yeryüzü ilk yaratılışında
ilkin gökten ayrıldığı sırada ateş halinde idi, sonra bu ateşten onun yukarısına
doğru seması olarak duman halinde gazlar püskürüyordu. Bu halde bu duman halindeki
göğe ve yeryüzüne
"İkiniz de
ister istemez gelin. Tabiatınıza uygun gelse de gelmese de ikiniz birlikte,
birbirinize uyarak, bir nizam üzere hareket edin" dedi. Bütün gökyüzü içinde,
yeryüzünün ve havasının birlikte hareket etmesini emreyledi. "İkimiz de isteyerek
geldik" dediler. Bazıları bu emri ve isteyerek boyun eğmeyi şuurî mânâda anlamak
istemişlerse de mutlak emre uyma ve boyun eğme mânâsına olması daha ağır basmaktadır.
Yani verilen emirde, icra edilen tesirde her biri tabiatındakinin aksine bir
fiil ve harekete dahi sevkedilseler, onlar onun kabulünü bir tabiat, bir huy
edinmişlerdir. Onun için hareket ve hareketsizlik gibi çeşitli tabiatta tesirleri
tabiî gibi kabul ederler. İlâhî emre karşı hiçbir muhalefetleri meydana gelmez.
Onun için "atalet" kanunu denilen bu boyun eğme ve kabiliyet ile bütün gök
cisimlerinin ve yeryüzü cisimlerinin olayları tabiî imiş gibi açıklanabilir.
Burada eserden olmak üzere şöyle bir (söz) de naklederler: Denilmiş ki gökler
ve yeryüzü yaratılmadan arş su üzerinde idi, sudaki sıcaklıktan bir kaymak
ve bir duman çıktı, kaymak suyun yüzünde kaldı, ondan kuraklığı yarattı ve
ondan yeryüzünü meydana getirdi. Duman da yukarı yükseldi ondan da gökyüzünü
yarattı. Fahrü'r-Râzî der ki: Bu hikaye Kur'ân'da yoktur. Yahudilerin Tevrat
dediği kitabın başında vardır. Bir delil delalet ederse kabul olunabilir.
Zemahşerî garip bir fıkra daha nakleder de kuraktan bir yeryüzü yaptı, sonra
da onu ayırdı, iki yeryüzü yaptı der. Ayrılan bu iki yeryüzü nedir? Ya yeryüzünden
ayın ayrılması olacak, yahut da Amerika'nın ayrılması olacaktır.
12- Şimdi
asıl, göklere geçilerek buyuruluyor ki Kısacası onları iki günde sağlam yedi
göğe tamamladı. Bu iki günün birisi yeryüzünün de yaratılmasından önceki ilk
maddenin yaratılması, birisi de cisimlerin teşekkülü günleridir ki A'raf Sûresi'nde
beyan olunduğu üzere altı günden ikisini teşkil eder. Yahut birisi yerin yaratılmasından
önce, birisi de yerin yaratılmasından sonradır. Çünkü Ay, Zühre (Venüs) ve
Utarid (Merkür) gibi bazı gök cisimlerinin yaratılması, yeryüzünün yaratılmasından
sonradır. Buna göre deki, nın takip mânâsı da saklı kalmış olur. (Bakara Sûresi'nde
"Onları yedi gök halinde düzenledi." Bakara, 2/29 âyetinin tefsirine bkz.)
Benim acizane fikrime göre, bu iki gün, göklerden hâl-i mukaddere olmak üzere
birisinin dünya, birisinin ahiret olması da muhtemeldir. Bunları böyle sağlam
yaptı ve tamamladı. Her gökte ona ait emri de vahyetti. Her "sema"nın meleklerine
orada cereyan edecek işlerin emrini de telkin buyurdu ki bu da "tamamlama"
cümlesindendir. Bütün bunların bu yolda ortaya çıkmasından ve tamamlanmasından
yüce Yaratıcının kudretinin delilleri tecelli edip ortaya çıktığı için bu
noktada "gıyab"dan (üçüncü tekil şahıs) "tekellüm"e, (birinci şahsa) dönülüyor
ki ve dünya göğünü mısbahlar, yani parlak kandillerle donattık, süsledik.
"En yakın göğü bir zinetle, yıldızlarla süsledik." (Saffât, 37/6) . Hem de
korunmuş kıldık. Şeytanlar yanaşamazlar. İşte o, o azîz ve her şeyi bilen
Allah'ın takdiridir.
13- Siz onu
hep inkâr mı edip duracaksınız, de. Yine yüz çevirir aldırmazlarsa, o zaman
de ki size bir yıldırım tehlikesi haber veriyorum. Yani yıldırım gibi bir
çarpışta helak edecek şiddetli bir azap "Âd ve Semud'un uğradığı yıldırım
gibi". Delailü'n-Nübüvve'de Beyhakî ve İbnü Asâkir Cabir b. Abdullah'tan rivayet
ederler. O demiştir ki: Ebu Cehil ile Kureyş'in ileri gelenlerinden bir topluluk
şöyle dediler: "Muhammed'in işi bizi şüpheye düşürdü, sihir, kehanet, falbakıcılık
ve şiiri bilen bir adam arasanız, onunla konuşsa da bize onun durumunu bir
anlatsa." dediler. Bunun üzerine Utbe b. Rebia: "Ben vallahi şiiri, fal bakmayı,
sihri dinlemişim, ona dair bir ilim edinmişimdir. Eğer öyle ise Muhammed bana
gizli kalmaz." dedi ve vardı: "Ya Muhammed, sen mi daha hayırlısın, Haşim
mi; sen mi hayırlısın, Abdulmuttalib mi?" dedi. Resulullah cevap vermedi.
"Ya sen bizim ilâhlarımızı kötülüyor, atalarımızı sapık olarak gösteriyorsun,
eğer başkanlık senin olsun istiyorsan bayraklarımızı sana dikelim ve eğer
mal istiyorsan sana mallarımızdan senin ve arkandakilerin ihtiyaçlarını giderecek
mal toplayalım ve eğer kadın ihtiyacın varsa Kureyş kızlarından beğeneceğin
on tanesini seninle evlendirelim." dedi. Resulullah susuyor söylemiyordu.
Utbe sözünü bitirdiği zaman, Resulullah (s.a.v.) "Bismillahirrahmanirrahim"
deyip, diye okudu. "Bunun üzerine yine başlarını çevirirlerse o zaman de ki:
Size Ad ve Semud yıldırımı gibi bir yıldırım haber veriyorum." âyetine gelince,
Utbe hemen Resulullah (s.a.v.)ın mübarek ağızlarını tuttu "Rahime" yemin vererek
vazgeçmesini rica etti. Kureyş'e çıkmadı, birkaç gün görünmeyince Ebu Cehil
"Ey Kureyş topluluğu!" dedi. "Utbe neden görünmüyor? Zannederim Muhammed'e
saptı, galiba onun yemeği hoşuna gitti, bu mutlak ihtiyacından olmalı, kalkın
gidelim bakalım" dedi. Vardılar. Ebu Cehil "Ey Utbe" dedi. "Sen Muhammed'e
saptın o galiba hoşuna gitti, bir ihtiyacın varsa seni Muhammed'e muhtaç etmeyecek
mal toplayabiliriz." Bunun üzerine Utbe kızdı ve bundan sonra Muhammed'e ebediyyen
bir şey söylemeyeceğine billahi diyerek yemin etti de dedi ki: "Bilirsiniz,
ben Kureyş'in malca en zenginiyim, fakat ben ona vardım.." diye hikayeyi anlattı.
"Bana" dedi, "bir şey ile cevap verdi ki: Vallahi o sihir değil, şiir de değil,
fal bakıcılık da değildir" O, okudu: âyetine gelince, ben ağzını tuttum ve
Rahîm'e yemin verdim, bunun üzerine kesti. Vallahi bilirsiniz ki Muhammed
bir şey söylediği zaman yalan çıkmaz, onun için başınıza bir azap inmesinden
korktum."
14-18- Önlerinden
ve arkalarından, yani her taraflarından geldiler ve her yönden her şekilde
çalıştılar, uğraştılar yahut ilerisini gerisini, geçmişi geleceği anlattılar,
korkuttular, uyarıda bulundular. "Sarsar" rüzgarı, soğuğunun şiddetinden yakıp
kavuran veya gürültüsü çok olan fırtına uğursuz günlerde, müneccimler buradan
bazı günlerin uğursuz olduğuna delil getirmişlerdir. Fakat kelam bilginleri
demişlerdir ki günlerin "uğurluluk" ve "uğursuz"lukla nitelenmeleri zatî değil,
izafîdir. Yani gün bir adama göre uğursuz, diğer bir adama göre de uğurlu
olabilir. Elem gören bir adam için uğursuz, nimet gören bir adam için uğurlu
olur. Denilir ki bu günler Şubat'ın sonundan "Berdü'l-acûz" (kocakarı soğuğu)
denilen günleri idi. Şevval'in sonunda çarşambadan çarşambaya olduğu da rivayet
edilmiştir.
Meâl-i Şerifi
19- O gün
Allah'ın düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya toplanırlar.
20- Nihayet
oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında
onların aleyhinde şahitlik ederler.
21- Onlar
derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" derler. Derileri de: "Bizi
her şeyi konuşturan Allah konuşturdu, sizi ilk defa yaratan O'dur ve siz yine
O'na döndürülüyorsunuz" derler.
22- Siz kulaklarınızın,
gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden korkarak kötülükten
sakınmıyordunuz. Fakat yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini zannediyordunuz.
23- İşte Rabbiniz
hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de zarara uğrayanlardan
oldunuz.
24- Şimdi
eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Yok eğer hoşnutluğa dönmek isterlerse
bile artık onlar hoşnut edileceklerden değildirler.
25- Biz onlara
birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında
ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş
olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azab sözü onlar için de hak oldu.
Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir.
19- Kulakları,
gözleri ve derileri aleyhlerine şahitlik ederler. Kendilerinin duyu, idrak,
kavrama ve ezberleme araçları olan organları ve âletleri şahitlik ederler
ki değişikliklerin en dehşetli ve korkunç safhalarından biridir. Kâdı Beydâvî
şöyle diyor: Allah'ın onları konuşturması ile veya üzerlerinde kazançlarını
gösterecek birtakım eserler, izler ortaya çıkarmasıyla ki, bu şekilde lisan-ı
hâl (durumlarının dili) ile söylemiş olurlar. Fakat biraz sonra "Bizi her
şeyi söyleten Allah şöyle söyletti" diye açıkça ifade edilecektir. Hadiste
yer almıştır ki "İnsanda ilk söyleyen fahz-i yüsra sol oyluktur, sonra organlar
söyler." Bunun üzerine kahrolası der, ben seni savunuyorum.
20-25- Ve
işte bu sizin Rabbinize karşı beslediğiniz zannınızdır ki sizi helak etti.
Bu zann Allah hakkında yanlış olan kötü zandır ki helak edicidir. Demişlerdir
ki "Zann iki çeşittir. Biri kurtarıcı, biri de helak edicidir." "Ben kulumun
hakkımda beslediği zanna göre olurum." kudsi hadisinin mânâsını yanlış anlamamalıdır.
Hasan Basri hazretleri bu âyeti okumuş da demiştir ki: İnsanların amelleri
Rablerine karşı besledikleri zanna göredir. Mümin Allah'a güzel zan besler,
güzel amel yapar, kâfir ve münafık da kötü zanda bulunur, kötü amel yapar.
Artık onlar arzularına erdirilecek, döndürülecek değillerdir. Bir hadis-i
şerifte, "Öldükten sonra geri çevrilecek yoktur" buyurulmuştur. Ve onlara
birtakım arkadaşlar takdir ettik, sardırdık. Şeytanlardan kendilerine yakın
olup yanaşan birtakım arkadaşlar ki, kabuğunun yumurtayı sarması gibi onları
sarmışlar, başlarına dolanmışlardır. Çünkü "Kim o çok esirgeyici (Allah)nin
zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık bu onun (ayrılmaz)
bir arkadaşıdır." (Zuhruf, 43/36) buyurulmuştur. Ve üzerlerine o söz, hak
oldu. O söz, azab kelimesi, yani Hak Teâlâ'nın İblis'e şu sözüdür: "İşte bu
doğru. Ben şu gerçeği söyleyeyim: Andolsun cehennemi senden ve onların sana
tabi olanlarından, topunuzdan tıka basa dolduracağım." (Sâd, 38/84-85).
Meâl-i Şerifi
26- İnkâr
edenler: "Bu Kur'ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz"
dediler.
27- Biz mutlaka
inkâr edenlere şiddetli bir azab tattıracağız. Ve onlara yaptıkları amellerin
en kötüsünün cezasını vereceğiz.
28- İşte Allah'ın
düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası
olarak, onlar için orada ebedî olarak kalacakları cehennem yurdu vardır.
29- İnkâr
edenler: "Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları
bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında
kalanlardan olsunlar." diyeceklerdir.
30- "Rabbimiz
Allah'tır" deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine
melekler iner ve derler ki: "Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle
sevinin."
31- "Biz dünya
hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın
çektiği ve istediğiniz her şey vardır."
32- Bunlar
çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Allah tarafından bir ağırlamadır.
26-29- Bir
de dedi ki o inkâr edenler: Şu Kur'ân'ı dinlemeyin ve onun hakkında yaygara,
gürültü yapın. Rivayet olunduğuna göre Resulullah (s.a.v.) Mekke'de iken yüksek
sesle Kur'ân okuduğu zaman müşrikler etraftan dinleyen insanları kovar, dağıtırlar;
dinlemeyin şu Kur'ân'ı ve asılsız yaygara, gürültü yapın derler ve ıslık çalar
gürültü ederlerdi.
30-Cenab-ı
Allah kâfirlere olan tehdit ve uyarıdan sonra müminlere vaad ve müjde ile
buyuruyor ki: Onlar ki Rabbimiz Allah'tır dediler, sonra istikamet üzere bulundular,
doğru gittiler, yani Allah'ın birlik ve Rabliğini tasdik ve ikrar edip şirke
dönmeksizin o ikrarda sabit olarak gereğince gittiler. Keşşaf tefsirinde denilir
ki: Âyet metnindeki "sonra" istikametin mertebede ikrardan terahisi (sonralığı)
ve onun üzerine üstünlüğü dolayısıyladır. Çünkü bütün mesele istikamettedir."
"Müminler ancak o kimselerdir ki Allah'a ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye
sapmayıp..." (Hucurat, 49/15) ifadesi de bunun benzeridir. Mânâ: "Sonra o
ikrar ve gereği üzerinde sebat ettiler" demektir. Hz. Ebu Bekir'den bir rivayette:
"Sözde doğru yolda oldukları gibi fiilde de doğru yolda oldular." Diğer bir
rivayette de yine Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu âyeti okuyup "Ne dersiniz?" dedi.
"Günah işlemediler" dediler. "Pek zor ihtimale tefsir ettiniz, ibadeti yaparlarken
putlara dönmediler" dedi. Hz. Ömer (r.a.) bir hutbesinde bu âyeti tefsir edip
demiştir ki: "Allah'a itaatte istikamet yaptılar, tilkiler gibi hilekarlığa
sapmadılar." Hz. Osman (r.a.)dan, "Amelde ihlas yaptılar." Hz. Ali (k.v.)den:
"Farzları eda ettiler." Süfyan-ı Sevri'den: "Dediklerine uygun amel ettiler."
Rebi'î b. Enes'ten: "Allah'ın masivasından (Allah'tan başka her şeyden) yüz
çevirdiler." Süfyan b. Abdillahi's-Sakafî (r.a.) hazretleri de demiştir ki:
"Ya Resulallah! Bana tutunacağım bir iş haber ver." dedim. Resulullah buyurdu
ki "Rabbim Allah de, sonra da, dosdoğru ol." Bunun üzerine, "Benim hakkımda
en korkacağım şey nedir?" dedim. Resulullah (s.a.v.) kendi dilini tutup
"işte bu" buyurdu. Üzerlerine peyderpey Allah'ın elçileri melekler iner. Kâfirlere
şeytanlar arkadaş olduğu gibi, bunlara da melekler iner. Mücahid ve Süddî
demişlerdir ki: Ölüm anında; Mukatil: Yeniden dirilme anında; bazıları da
hem ölüm, hem kabir, hem yeniden dirilme anında demişler. Bununla birlikte
âyet mutlaktır. Dünyada hayatın her anına da uyar. fiili Hem "müzari" kipi
olmakla, "istimrar" süreklilik, hem "tefe'ul" kalıbından olmakla tekellüf
(kendini zorlama) ve tevali (peşi peşine olma) ifade eder. Özellikle biraz
sonra hem dünya ve hem ahiret açıkça belirtilecektir. Yani sürekli olarak
iner iner dururlar. Şöyle diye korkmayın, gelecekten endişe etmeyin, hüzünlü
de olmayın, yani geçmişe de merak etmeyin. Çünkü "Haberiniz olsun ki Allah'ın
velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir." (Yunus,
10/62). Vaad olunup durduğunuz cennet ile müjdelenin, neşelenin,
31- biz sizin
evliyanız, dostlarınızız, hem dünyada, hem ahirette. Bu kayıt gösterir ki
meleklerin inişi hem dünya, hem ahirete şamildir. Ancak bazıları bunun doğrudan
doğruya ilâhî kelam olduğu kanaatine varmışlardır ki "Allah iman edenlerin
yardımcısıdır." (Bakara, 2/257) gibi "veliyyülemir" (işlerini üstlenen), "veliyyünnimet"
(nimet veren), koruyucu ve muhafaza eden demek olur. Fakat açık olan ihtimal
bu sözün meleklerin sözlerinden olmasıdır. Cennet ile sevinecek ne var derseniz,
Orada size canlarınız ne arzu ederse var, hem orada size ne isterseniz var,
yani her neye gelsin derseniz hemen gelir.
32- Bir ağırlama,
yani konukluk, ikramiye olarak çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici Allah'tan.
Mutluluk mertebeleri tam ve tamüstü olmak üzere ikidir. Tam mutluluk zatında
mükemmel olacak üstün nitelik kazanmaktır. Bu dereceyi geçip de noksanları
mükemmelliğe erdirmek için çalışmak da tamüstüdür. Birinciye işaret olmak
üzere "Rabbimiz Allah deyip sonra istikamet edenler..." buyurulduğu gibi,
ikinciyi anlatmak üzere de buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
33- Allah'a
davet eden, salih amel işleyen ve: "Ben gerçekten müslümanlardanım" diyen
kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?
34- Hem iyilik
de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle
kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu
görürsün.
35- Bu olgunluğa
ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan
kavuşturulur.
36- Eğer şeytandan
gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın. Çünkü O her
şeyi işitir ve bilir.
37- Gece ile
gündüz ve güneş ile ay Allah'ın kudretinin delillerindendir. Güneşe ve aya
secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk yapmak istiyorsanız, onları yaratan
Allah'a secde edin.
38- Eğer onlar
büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbinin yanındaki melekler gece gündüz
O'nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.
39- Senin
yeryüzünü boynu bükük, kupkuru görmen de Allah'ın kudretinin delillerindendir.
Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Şüphesiz ki
ona hayat veren Allah mutlaka ölüleri de diriltir. Doğrusu O'nun her şeye
gücü yeter.
40-
Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapanlar bize gizli kalmazlar.
O halde ateşe atılacak olan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde
gelecek olan mı? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri
hakkıyla görür.
41- Kur'ân
kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, mutlaka cezalarını çekceklerdir.
O gerçekten çok değerli bir kitaptır.
42- Ona ne
önünden, ne de ardından batıl gelemez. O hüküm ve hikmet sahibi, öğülmeye
layık olan Allah tarafından indirilmiştir.
43- Ey Muhammed!
Sana senden önceki peygamberlere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz
ki senin Rabbin hem mağfiret sahibidir hem de acı verecek bir azap sahibidir.
44- Eğer biz
onu yabancı dilden bir Kur'ân yapsaydık onlar mutlaka: "Bu kitabın âyetleri
genişçe açıklanmalı değil miydi? Arap bir peygambere yabancı dil, öyle mi?"
derlerdi. Sen de ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır." İman etmeyenlerin
kulaklarında ise bir ağırlık vardır. Kur'ân onlara göre bir körlüktür. Sanki
onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar (da duymuyorlar).
33- Ve kimdir
o kimseden daha güzel sözlü ki, yani sözü ve görüşü o kimseden daha güzel
hiçbir kimse olamaz ki, Ben şüphesiz müslümanlardanım deyip, yani ihlas ile
Allah'a yüz tutup, İslâm yoluna seve seve girip hayır ve düzeltmeye çalışarak
Allah'a davet etmektedir. Sûrenin başında geçtiği üzere "Kalplerimiz senin
bizi çağırdığın şeylerden örtüler içinde." (Secde, 41/5) diyen kâfirlerin
sözlerine karşı ne güzel bir cevaptır. Allah'a davet peygamberlerin ve peygamber
varisleri olan ermişlerin gittikleri yoldur. "De ki: 'İşte bu benim yolumdur.
Ben Allah'a bir basiret üzere davet ediyorum. Ben de, bana tabi olanlar da
böyleyiz." (Yunus, 12/108) buyurulduğu gibi, bu âyet de başta peygamber olmak
üzere onun izinden giden ve basiret ile Allah'a davet edenlerin hepsini kapsamaktadır.
Bu sebepledir ki İbnü Abbas'tan bir rivayette bunun Resulullah hakkında, bir
rivayette de ashabı hakkında nazil olduğu nakledilmiş, Hz. Aişe'den de müezzinler
hakkında nazil olduğu rivayet olunmuştur. Bununla birlikte nüzul sebebi özel
olsa bile, bu niteliklerle vasıflı bulunan, yani İslâm'a inanan samimi bir
tevhidçi ve hayra, düzelme etkeni olarak Allah'a davet eden, her davetçinin
bu kavrama dahil olduğunda şüphe yoktur. Sûrenin Mekkî, yani Mekke inişli
olması, ezanın ise Medine'de meşru bulunması dolayısıyla müezzinler hakkında
indiği rivayetini, hükmün onlara da şümulü, yani onları da kapsaması mânâsına
anlamak gerekir. Ezanın da en güzel sözlerden olduğu söz götürmez. Demek olur
ki Allah'a davet yalnız imana davet etmek demek değildir. Müminleri amel etmeye
davet etmek de bu mânâya dahildir. Bundan dolayı Allah'a davet, tevhid ve
itaatine davet demektir ki, bunun neticesi de Allah'a kavuşmaya davete varır.
Kısacası Allah'a davet en güzel sözdür, ancak böyle olması iki şart ile şartlıdır.
Birisi o davet yalnız kuru bir laftan ibaret kalmamalı, durumu sözüne aykırı
olmamalı, sözü ile birlikte salih ameli de olmalıdır. Yani önce kendini düzeltmeli,
kendisi ilâhî ahlak ile ahlaklanmalı, başkalarını davete layık ve sözüne kendi
fiili şahid olacak şekilde çalışarak, güzel iş yaparak davet etmeli ki, basiret
üzere bulunmak ve icabında kılıca sarılmak bu salih ameldendir. Birisi de
İslâm'dır. Davetçi müslümanlardan olmalı, davetine hiç şirk karıştırmayarak
"Rabbimiz Allah deyip sonra istikametle giden" samimi müslümanlardan bulunmalıdır.
İslâm olmayınca amelde tam düzgünlük bulunmaz ve Allah'a davet edilmiş olmaz.
Ebu Hayyan Bahr'da der ki: "Zeyd b. Ali "Allah'a kılıçla davet eden..." demiştir.
Kendisini Emevî hükümdarlarından bazı zalimlere karşı kılıçla ayaklanmaya
sevkeden de bu olsa gerektir. Adı geçen Zeyd Allah'ın kitabını bilirdi. Hişam
b. Abdülmelik'in hapsinde iken kendisinden not tutanlara açıklamış olduğu
tefsirinden bir kısmını gördüm ki, ilimde ve Arap kelamı ile delil getirmede
çok büyük bir ilmî nasibi vardır. Denilir ki kardeşi Muhammed Bakır ile ikisi
tartıştıkları münazara ettikleri zaman herkes mürekkep şişelerini alıp toplanır,
onların ilimlerinin ürünlerini yazarlardı. Allah her ikisine de rahmet etsin
ve onlardan razı olsun."
34-Allah'a
davetin mertebeleri ve mertebesine göre zahmetleri, çileleri ve yorgunlukları
bulunduğundan dolayı da buyuruluyor ki: Bununla birlikte güzellik de eşit
olmaz, kötülük de. Güzellik ile kötülük eşit olmak şöyle dursun, her iyilik
de bir olmaz, her kötülük de. Hem güzel huyların, iyi amellerin eserlerde
ve hükümlerde mertebeleri çeşitlidir; hem de kötülüklerin, kötü huyların mertebeleri
çeşitlidir. Mesela kötülüğe karşı kötülükle iyiliğe karşı kötülük bir olmayacağı
gibi, iyiliğe karşı iyilikle, kötülüğe karşı iyilik de bir olmaz. Onun için
en güzel olan davete karşı yapılan kötülükler, o inkârlar, nankörlükler, eziyetler
de kötülüklerin kötüsüdür. Bununla birlikte o kötülüklerin de çeşitli mertebeleri
vardır. O halde ne yapmalı? Emri bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker ile Allah'a
davet yapılırken kötülüklerin şiddetlenmesine sebep olmayarak en güzel hasene
olan muamele ile veya Allah'a davetin en güzel biçimi ile sav. O çeşitli mertebelerdeki
kötülüğü savmak için en güzel yol, Allah'a davet yolu; Allah'a davetin en
güzel tarzı, İslâm ile birlikte salih amel işleyerek olanı; salih amelin en
güzeli de kötülüğe karşı iyiliktir ki, sadece bağışlamadan, sabırdan daha
güzelidir.
O durumda
bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse şefkatli bir hısım,
akraba gibi olmuştur. Denilmiştir ki nitekim Ebu Süfyan öyle oldu.
35- Ona ise,
kötülüğü en güzel iyilikle savmak huyuna, karakterine ancak sabredenler, sabrı
huy edinenler erdirilir. Çünkü nefsi intikam duygusundan alıkoymak, ancak
gerçek sabır ile olur. Ve ona ancak büyük nasip sahibi erdirilir. Ruhî kuvvetlerden
ve nefsî faziletlerden yüksek bir derece ile ilâhî nimetten büyük bir paya
erişmiş olan bahtiyar kimseler erişir.
36- Ve şayet
seni şeytandan bir dürtme dürtecek olursa ona uyma da şerrinden hemen Allah'a
sığın. "Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım." deyip Allah'ın korumasını iste.
Şüphesiz ki her şeyi işiten ve bilen O'dur. Senin sığınmanı işitir, niyetini
ve her halini bilir.
37-39-Allah'a
davetin amellerin ve sözlerin en güzellerinden olduğu beyan olunduktan sonra,
onun büyüklük ve kudretini en göz kamaştırıcı âyetlerle göstermek üzere buyuruluyor
ki: Ve O'nun âyetlerinden, varlık ve kudretinin, ilim ve hikmetinin delillerinden
ve alametlerindendir gece ile gündüz. Âlemdeki bu olaylar zamanın akışındaki
bu değişiklikler, gösterir ki, yukarıda yaratıldıkları beyan olunan yeryüzü
ve seması ile bu âlem bir kararda, bir tabiatta durup kalmaz, ân'dan ân'a,
halden hale değişir, bugünü yarın izler; bu şekilde bütün bu değişiklikler
yaratıcısının yaratmasını ve kudretini ve bu dünyanın bir ahireti bulunduğunu
gösterir. Gaflet etmemek gerekir ki gece ile gündüzün bu hatırlatılmasında
mağrurlara bir korkutma ve uyarı, kederli ve üzgünlere bir teselli vardır.
Böyle gece
ile gündüz O'nun âyetlerinden olduğu gibi, ve güneşle ay da, biri gündüz sultanı
olan ışık, biri de gece sultanı olan nur, ikisi de yüce Allah'ın sanat ve
kudretinin, dünya semasını süsleyen en güzel tecellilerindendir. Gece ile
gündüze karşılık güneş ile ayın birbirine ters bir tertip içinde ifade edilmesinde
birkaç fayda vardır. Birincisi: Güneşin gündüze bitişik olmasını korumak.
İkincisi: Güneşin aya göre, asil olduğuna işaret etmek. Üçüncüsü: Geceden
gündüze geçildiği gibi, gündüzden de geceye olan değişimi vurgulamak. Dördüncüsü
de leylü nehar (gecegündüz) ile şems ve kamer (güneş ve ay) arasında "râ"
harfinde bir denge hoşluğu vermektir. Güneş ve ayın bu tecellilerinden dolayı
ne güneşe, ne de aya secde etmeyin. Çünkü onlar da sizin gibi yaratıklardır.
Bütün onları yaratmış olan Allah'a secde edin. Eğer siz gerçekten O'na ibadet
edecekseniz, başkasına secde etmezsiniz, çünkü secde ibadetin en özelidir.
fiilinde zamiri Zemahşerî'nin ifadesine göre, "...." âyetler te'vili ile gece
ve gündüzün, güneş ve ayın yerine geçmek üzere müennes ve çoğul getirilmiştir.
Bununla birlikte "Hepsi de birer yörüngede yüzerler." (Yâsin, 36/40) gibi,
güneş ve ayla birlikte bütün yıldızların yerine kullanılmış olması da düşünülebilir.
İmam Şafiî'ye göre, secde bu âyetinde yapılır. Fakat İmam Azam Ebu Hanife
Hazretlerine göre ikinci âyetin sonunda (41/38) de yapılmalıdır. Çünkü söz
orada tamam oluyor. İbnü Abbas, İbnü Ömer, Ebu Vâil ve Bekir b. Abdullah da
bu kanaate varmışlardır. Mesruk, Sülemî, Nehaî, Ebu Salih ve İbnü Sîrîn'den
de böyle naklolunmuştur.
Yine âlemin
değişikliklerine işaretle buyuruluyor ki ve onun âyetlerindendir ki sen yeryüzünü
boyun eğmiş görürsün. Boynu bükük bir zelil gibi kuraklıktan çökmüş, perişan
bir hale düşmüştür. Yeryüzünün hüsran ve kuraklık halindeki perişanlığı, zillete
düşmüş bir kimsenin boynunu büktüğü huşu, yani perişan halinde benzetilmiştir.
Bu benzetme bir taraftan secde etmek istemeyen kibirli kimselerin nihayet
toprak olup zelil olduklarını hatırlattığı gibi, bir taraftan da alçak gönüllü
olanların yükseleceklerine işaret için buyuruluyor ki derken onun üzerine
o suyu indirdiğimiz zaman titrer, deprenir ve kabarır şüphe yok ki ona o hayatı
veren, o yeryüzünü öyle dirilten elbette ölüleri de diriltir. Ruhsuz cesetlere
ruh verir. Şüphesiz ki O, her şeye kadirdir. İradesinin yöneldiği her şey
vücuda gelir, kâfirler yıkılır, müminler yükselir. Onun için şu andan itibaren
yılmayıp davete atılmalıdır.
40-Bu ifadeden
sonra istikametin zıddına giden inkârcıları tehdit ile buyuruluyor ki: Bizim
âyetlerimizde ilhad edenler (inkâra sapanlar).
İLHAD: Aslında
lahde (mezara koymak) demek olup, doğruluktan eğrilmek, haktan batıla sapmak
mânâsına da gelir. Rağıb der ki: İlhad iki türlüdür.) "Birisi Allah'a şirk
ilhadı, birisi de esbabda (sebeblerde) şirk ilhadıdır." Birincisi imana aykırı
olur onu yok eder.(3) İkincisi ise, onu yok etmezse de tutanaklarını zayıflatır.
Âyetlerde ilhad, doğru mânâ vermeyip istikametten ayrılarak eğrisine çekmek
demek olur ki yalanlamayı, inkârı, yanlış tevili ve tahrifi kapsar. "Âyetler",
zikrolunan gece ve gündüz, güneş ve ay gibi kâinata dair âyetler ve mucizelerle,
Kur'ân gibi indirilmiş olan ve hüküm getiren âyetlerden daha geniş kapsamlıdır.
Her ikisine de aykırı gitmek "ilhad"dır. İlhadın da cezası ateşe atılmaktır.
Çünkü ilhad ateşe gülistan diye atılmak gibidir. Onun için buyuruluyor ki:
"Ateşe atılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek
olan mı?" Dilediğinizi yapın." Bu âyet tehdittir.
41- "Kendilerine
geldiği zaman zikri (Kur'ân'ı) inkâr edenler." ifadesi yukarıki "Âyetlerimizde
ilhada sapan sapkınlar..." (Fussilet, 41/30) âyetinden bedeldir. Bundan dolayı
haberi, de geçen "Elbette bize gizli kalmazlar." (Fussilet, 41/30) âyetidir.
Âyette geçen "zikir" kelimesinden maksat, Kur'ân olduğu için mutlak "âyetlerden"
sonra, özellikle Kur'ân'ın değerine ve önemine özen gösterme ifadesidir. Demek
ki "âyetler" Kur'ân'dan daha genel olduğu gibi, "ilhad"da inkârdan daha geneldir.
Aziz bir kitap, yani bir kitap ki eşi bulunmaz
42-43 ne önünden,
ne ardından O'na batıl yanaşamaz. İçindekiler hiçbir şekilde iptal edilemeyecek
derecede doğru ve sağlam, ona karşı yapılan asılsız gürültü, inkâr ve ilhad
onun haddi zatındaki delil ve sağlamlığına hiçbir eksiklik veremez, öyle aziz
hamîd, yani bütün kâinatın üzerindeki nimetleriyle hamd ve medhettiği bir
hikmet sahibinden indirilmiştir.
Ey Muhammed!
Sana senden önceki peygamberlere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Kâfirler
tarafından sana söylenen sözlerin bütün özeti, "Biz sizin gönderildiğiniz
şeyleri inkâr etmekteyiz." (Sebe', 34/34) diye önceki peygamberlere karşı
söylenen inkâr, yalanlama ve ilhaddan başka bir şey değildir. Dolayısıyla
üzülme de onlar gibi sabret. Şüphe yok ki Rabbin muhakkak mağfiret sahibi,
hem de acı verecek bir ceza sahibidir. Peygamberlerine ve tevbekar olanlara
bağışlaması büyük olmakla birlikte, düşmanlarına ve günahkarlara vereceği
ceza çok elem vericidir. Günü gelir o yola gelmek istemeyen kâfirlerin, inkârcıların
belalarını verir. Yukarıda, "Öz Arapça bir Kur'ân olmak üzere âyetleri ayırt
edilmiş bir kitaptır, bilecek bir kavim için." (Fussilet, 41/3), burada da,
"Bütün kainatın övdüğü bir hikmet sahibinden indirilmedir." (Fussilet, 41/42)
buyurulmasına karşı o yapılan ilhaddan olmak üzere demişler ki "O öyle indirilmiş
bir kitap ise neden Arapça olmuş, başka bir dil ile indirilse de mucizeliği
daha açık olsa ya".
44-Ona cevaben
isti'naf vav'ı ile buyuruluyor ki ve eğer biz onu A'cemî bir Kur'ân yapsaydık.
Yani fasih Arapça'nın dışında başka bir dil ile indirseydik muhakkak diyeceklerdi
ki âyetleri tafsil edilse, anlaşılacak bir dil ile ayırt edilip anlatılsa.
Veya diğer bir mânâ ile her dilden ayrı ayrı olarak bazısı Arapça bazısı A'cemî
(yabancı dilde) olsa ne vardı? Arab'a Acemce mi? Arap bir peygambere Acemce
(yabancı dilde) bir Kur'ân olur mu? Yahut bir Arab'a yabancı dilde söylenir
mi? derlerdi ve o zaman "Kalplerimiz, senin bizi çağırdığın şeyden örtüler
içinde." (Fussilet, 41/5) demelerinin bir mânâsı olurdu. (İbrahim Sûresi'nde
"Biz hiçbir peygamberi kavminin dilinden başkası ile göndermedik ki onlara
apaçık anlatsın." İbrahim, 14/4 âyetine bkz.)
A'cemî, Acem
cinsine mensup olan. Acem Arab'ın dışında, Türk, Fars, Hindli, Avrupalı vs.
Hangi cinsten olursa olsun fasih olmayan, iyi söyleyemeyen, gerek tutukluktan
ve gerek dilinin yabancılığından dolayı, dediği anlaşılmayana A'cemî denir
ki biz bunu her hususa genelleme yaparak acemi deriz, A'cem de aynı mânâdadır.
Onun için A'cemînin sı nisbet mi, mübalağa (abartma) mı diye münakaşa edilmiştir.
Bununla birlikte Kamus'un işaret ettiği üzere A'cem, bir de Arap'dan olmayana
denilir, tekil ve çoğulu birdir. "Yabancı bir adam, yabancı bir topluluk"
denilir. Arap değil demek olur. Şu halde A'cemî, nisbet olarak Arapların dışında
Acemî mânâsına da gelebilecektir. Nitekim âyette de A'cemî, Arapların dışında
diye tefsir edilmiştir.
De ki: O
Arapça Kur'ân iman edenler için -ki gerek Arap olsun, gerek Arap'tan başkaları-
hidayetin kendisi, doğru yolu gösteren rehber ve sırf şifadır. Kalplerinizdeki
hastalıklara: Cehalet, ahlaksızlık, şüphecilik gibi dertlere devadır. İman
eden ondan yararlanmanın yolunu da bulur, hiç olmazsa "Eğer bilmiyorsanız
zikir ehline (bilenlere) sorun." (Enbiya, 21/7) emri gereğince bilen ehlinden
sorar. İman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır.
Arap olsalar da iyi işitmezler. Hem de o, onlara karşı bir körlüktür. Onun
güzelliğini, hikmetlerini, inceliklerini göremezler, aksine üzüntü duyarlar.
Onlara uzak bir mekandan bağırılır. Bu ifadede birkaç mânâ vardır. Birincisi,
hitaba kabiliyetleri olmadığını "O inkâr edenlerin hali bağırıp çağırıştan
başka birşey duymayıp haykıranın haline benziyor." (Bakara, 2/171) ifadesi
üzere bir temsildir. İkincisi "Gerek ufuklarda, gerek kendi nefislerinde âyetlerimizi
yakında onlara göstereceğiz." (Fussilet, 41/ 53) buyurulacağı üzere, İslâm'ın
sesinin ve gücünün ufuklara dağılıp uzaklara kadar yayıldıktan sonra, onun
değerini takdir etmeyen Araplara uzaktan sesleneceğine işarettir. Üçüncüsü,
Mümin Sûresi'nde geçtiği üzere, "İnkâr edenlere nida edilir: Allah'ın buğzu
sizin kendinize olan buğzunuzdan elbet daha büyüktür. Çünkü siz imana davet
ediliyorsunuz da küfrediyorsunuz." (Mümin, 40/10) âyeti uyarınca kendilerine
nida olunacağına da işaret olur.
Meâl-i Şerifi
45- Andolsun
ki biz Musa'ya Tevrat'ı vermiştik de onda ihtilafa düşmüşlerdi. Eğer Rabbin
tarafından azabın ertelenmesine dair bir söz geçmeseydi mutlaka aralarında
hüküm verilirdi. Gerçekten onlar Kur'ân hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
46- Her kim
iyi bir iş yaparsa, kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa,
kendi aleyhine yapmış olur. Rabbin kullara zulmedecek değildir.
45- Andolsun
ki Musa'ya o kitabı verdik de onda ihtilaf edildi; kimi inandı, kimi inanmadı,
sonra inananlar da türlü çekişmelere düştüler. Bu âyetin, üst tarafı ile iki
yönden ilgisi vardır. Birincisi, "Sana, senden önceki peygamberlere de söylenmiş
olandan başka bir şey söylenmiyor." (Fussilet, 41/43) ifadesini bir örneği
ile gerçekleştirmektir. Yani inkâr ve muhalefet ilk defa sana ve Kur'ân'a
karşı oluyor değil, Musa'ya ve Tevrat'a karşı da olmuştu. İkincisi, Kur'ân'ın
Arapça, Acemce (yabancı dilde), her dilden ayrı ayrı aralıklarla inmiş olması
tasavvurundaki sakıncasını açıklamaktır. Yani Tevrat bir dilde inmiş iken,
onun aslında türlü ihtilaf çıkarıldı. O halde onları tevhide davet için inen
bu Kur'ân'ın çeşitli dillerde indirilmesi daha çok ihtilafa sebep olmak gibi
bir çelişki olmaz mıydı? Ve eğer Rabbinden ezelde bir kelime (hüküm) geçmiş
olmasa idi -ki azabın bir ecel-i müsemma (belirli bir süre) ile vakit ve saatine
geri bırakılması, yani kıyamet vaadi takdir edilmiş bulunmasa idi- o ihtilaf
edenler arasında, yani iman edenlerle etmeyenler arasında iş bitiriliverirdi.
Fakat o kelimenin hükmüyle, saatine geri bırakılmıştır. Bununla birlikte onlar,
o iman etmeyenler herhalde ondan (yani o Kur'ân'dan) kuşkulu bir şüphe içindedirler.
İman etmemekle birlikte hallerinden emin de değildirler. Şüpheler içinde ızdırap
içindedirler.
46- "Her kim
iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa kendi
aleyhine yapmış olur." Fakat o saat ne zaman denecek olursa;
Meâl-i Şerifi
47- Kıyamet
zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve
kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: "Bana
koştuğunuz ortaklarım nerede?" diye seslendiği gün, onlar: "Senin ortağın
olduğuna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz." derler.
48- Önceden
tapmakta oldukları şeyler, kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuştur. Onlar da
kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
49- İnsan
hayır istemekten usanmaz, fakat kendisine bir kötülük dokununca üzülür ve
ümitsizliğe düşer.
50- Andolsun
ki kendisine dokunan bir zarardan sonra, biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak,
O: "Bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını da sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş
olsam bile mutlaka O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der.
Biz o inkâr edenlere yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara
ağır bir azap tattıracağız.
51- Biz insana
bir nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Ona bir kötülük dokunduğu
zaman da uzun uzun yalvarır.
52- Ey Muhammed!
De ki: "Ne dersiniz? O Kur'ân Allah tarafından gelmiş olup da sonra siz onu
inkâr etmişseniz, o takdirde Hak'tan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık
kim olabilir?"
53- Biz onlara
hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kur'ân'ın
hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması
kafi değil mi?
54- İyi bilin
ki onlar Rablerine kavuşmaktan bir şüphe içindedirler, yine iyi bilin ki,
Allah her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.
47-52-"(O'nun
bilgisi olmadan) meyvelerden hiç biri tomurcuklarından çıkmaz." Saatin arkasından
böyle meyvelerle hamile kalmaktan ve doğurmaktan bahsedilmesi, ahiret hallerine
de bir işareti kapsaması itibarıyla mânâlıdır. Çünkü dünya ahiretin tarlası
olduğu için kıyamet, meyvelerin toplanıp koparılacağı bir hasat zamanını andıracaktır.
Aynı zamanda "Ey insanlar, Rabbinizden sakının. Çünkü o saatin zelzelesi büyük
bir şeydir. Onu göreceğiniz gün emzikli her kadın emzirdiğini unutup geçer,
yüklü her kadın yükünü düşürür." (Hacc, 22/1-2) âyetinin mânâsına da bir işaret
vardır.
53- İlerde
biz onlara, o inkâr edenlere âyetlerimizi, Kur'ân'ın hakikatine delalet edecek
delillerimizi göstereceğiz, hem ufuklarda, kendilerinin bulunduğu Harem hududu
dışında hem de kendi nefislerinde. Mekke ve Harem içinde, İslâm'ın ileride
cihanın her yanına yayılacağını böyle kesin bir dil ile haber veren bu âyet,
Kur'ân'ın hak, Allah kelamı olduğunu açık açık isbat etmiş gayb mucizelerindendir.
Bunun Mekke'de iken nazil olduğu bir düşünülür, bir de ondan sonra peygambere
ve halifelerine Allah Teâlâ'nın nasip ettiği şerefli fetihleri ve İslâm'ın
şark ve garba yayılmasındaki olağanüstülük düşünülürse, bunun ne yüksek bir
âyet ve mucize olduğu ortaya çıkar. İlmî açıdan bir gerçeğin ispatı için delil
ya objektif (âfâkî) olur, ya sübjektif (enfüsî); ya gözlerden dış gözlemden,
ya gönülden iç gözlemden gelir; varlık bu iki pencereden görülür. Yüce Allah
bu âyette bu taksimi gösterdikten sonra, Kur'ân'ın gerçek yüzünü, peygamberin
peygamberliğinin doğruluğunu, İslâm'ın yüceliğini ispat için, bu iki çeşit
âyetlerin ikisini de göstereceğini vaad buyuruyor. Öyle ki Onun hak olduğu
o kâfirlerce ortaya çıkıncaya kadar, "Bedr"den Mekke'nin fethine kadar, Mekke
müşrikleri bunu hem kendi nefislerinde, hem dış dünyada gördüler. Ondan sonra
diğerleri görmeye başladılar. Bunlar görüldükten, bu gerçek ortaya çıktıktan
sonra sanki hiç görülmemiş gibi hâlâ inkârda devam eden sonraki kâfirler de
ilerde göreceklerdir. Buna şahit istersen Rabbinin her şey üzerine şahit olması
yeterli değil midir? O halde kâfirler şüphe ederse de, sen etme.
54- İyi bil
ki onlar, o inkâr edenler Rablerine kavuşmakta şüphe içindedirler. Kıyamet
günü Hakk'ın huzuruna varacaklarına imanları yok, onunla birlikte şüpheden
de muzdariptirler. Fakat iyi bil ki O, her şeyi ihata etmiştir ilmiyle, kudretiyle
herşeyi kuşatmıştır. Onlar, O'nun cezasından kurtulacak değillerdir. Allah'a
kavuşmak haktır, muhakkaktır. İşte Secde Sûresi'nin sonu budur. Bunu da Şûra
Sûresi izleyecektir.
"(O'nun bilgisi
olmadan) meyvelerden hiç biri tomurcuklarından çıkmaz." Saatin arkasından
böyle meyvelerle hamile kalmaktan ve doğurmaktan bahsedilmesi, ahiret hallerine
de bir işareti kapsaması itibarıyla mânâlıdır. Çünkü dünya ahiretin tarlası
olduğu için kıyamet, meyvelerin toplanıp koparılacağı bir hasat zamanını andıracaktır.
Aynı zamanda "Ey insanlar, Rabbinizden sakının. Çünkü o saatin zelzelesi büyük
bir şeydir. Onu göreceğiniz gün emzikli her kadın emzirdiğini unutup geçer,
yüklü her kadın yükünü düşürür." (Hacc, 22/1-2) âyetinin mânâsına da bir işaret
vardır. İlerde biz onlara, o inkâr edenlere âyetlerimizi, Kur'ân'ın hakikatine
delalet edecek delillerimizi göstereceğiz, hem ufuklarda, kendilerinin bulunduğu
Harem hududu dışında hem de kendi nefislerinde. Mekke ve Harem içinde, İslâm'ın
ileride cihanın her yanına yayılacağını böyle kesin bir dil ile haber veren
bu âyet, Kur'ân'ın hak, Allah kelamı olduğunu açık açık isbat etmiş gayb mucizelerindendir.
Bunun Mekke'de iken nazil olduğu bir düşünülür, bir de ondan sonra peygambere
ve halifelerine Allah Teâlâ'nın nasip ettiği şerefli fetihleri ve İslâm'ın
şark ve garba yayılmasındaki olağanüstülük düşünülürse, bunun ne yüksek bir
âyet ve mucize olduğu ortaya çıkar. İlmî açıdan bir gerçeğin ispatı için delil
ya objektif (âfâkî) olur, ya sübjektif (enfüsî); ya gözlerden dış gözlemden,
ya gönülden iç gözlemden gelir; varlık bu iki pencereden görülür. Yüce Allah
bu âyette bu taksimi gösterdikten sonra, Kur'ân'ın gerçek yüzünü, peygamberin
peygamberliğinin doğruluğunu, İslâm'ın yüceliğini ispat için, bu iki çeşit
âyetlerin ikisini de göstereceğini vaad buyuruyor. Öyle ki Onun hak olduğu
o kâfirlerce ortaya çıkıncaya kadar, "Bedr"den Mekke'nin fethine kadar, Mekke
müşrikleri bunu hem kendi nefislerinde, hem dış dünyada gördüler. Ondan sonra
diğerleri görmeye başladılar. Bunlar görüldükten, bu gerçek ortaya çıktıktan
sonra sanki hiç görülmemiş gibi hâlâ inkârda devam eden sonraki kâfirler de
ilerde göreceklerdir. Buna şahit istersen Rabbinin her şey üzerine şahit olması
yeterli değil midir? O halde kâfirler şüphe ederse de, sen etme. İyi bil ki
onlar, o inkâr edenler Rablerine kavuşmakta şüphe içindedirler. Kıyamet günü
Hakk'ın huzuruna varacaklarına imanları yok, onunla birlikte şüpheden de muzdariptirler.
Fakat iyi bil ki O, her şeyi ihata etmiştir ilmiyle, kudretiyle herşeyi kuşatmıştır.
Onlar, O'nun cezasından kurtulacak değillerdir. Allah'a kavuşmak haktır, muhakkaktır.
İşte Secde Sûresi'nin sonu budur. Bunu da Şûra Sûresi izleyecektir.