حم
Şûrâ / 1 -
Hâ mim.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hâ mîm.
Abdullah Parlıyan = Hâ, Mîm.
Ali Fikri Yavuz = Hâ, Mîm.
Bayraktar Bayraklı = (1-2) Hâ, mîm. ‘Ayn, sîn, kâf.[516]
Celal Yıldırım = (1-2) Hâ - Mîm / Ayn - Sîn - Kaf.
Cemal Külünkoğlu = (1-2) Hâ Mîm. Ayn Sîn Kaf.
Diyanet İşleri (eski) = Ha, Mim.
Diyanet Vakfi = (1-2) Hâ. Mîm. Ayn. Sîn. Kaf.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hâ, mîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (1-2) Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (1-2) Hâ, mîm, ayn, sîn, kaf.
Harun Yıldırım = Ha, Mim.
Hasan Basri Çantay = Haa, Mîm.
Hayrat Neşriyat = Hâ, Mîm.
Mustafa İslamoğlu = Ha-Mim
Ömer Nasuhi Bilmen = Hâ, Mîm.
Suat Yıldırım = (1-2) Hâ, Mîm. Ayn, Sîn, Kâf.
Tefhim-ul Kuran = Hâ, Mîm.
Yaşar Nuri Öztürk = Ha, Mîm.
İskender Ali Mihr = Hâ, Mim.
عسق
Şûrâ / 2 -
Ayn sin kâf.
Diyanet İşleri = Ayn Sîn Kâf
Abdulbaki Gölpınarlı = Ayn sîn kaf.
Abdullah Parlıyan = Ayn, Sîn, Kâf.
Adem Uğur = Ayn. Sîn. Kaf.
Ahmed Hulusi = Ayn, Siin, Kaf.
Ahmet Tekin = Ayn. Sîn. Kaf.
Ahmet Varol = Ayn. Sin. Kaf.
Ali Bulaç = Ayn, Sin Kaf.
Ali Fikri Yavuz = Ayîn, sîn, kaf.
Bayraktar Bayraklı = (1-2) Hâ, mîm. ‘Ayn, sîn, kâf.[516]
Bekir Sadak = Ayn, Sin, Kaf,
Celal Yıldırım = (1-2) Hâ - Mîm / Ayn - Sîn - Kaf.
Cemal Külünkoğlu = (1-2) Hâ Mîm. Ayn Sîn Kaf.
Diyanet İşleri (eski) = Ayn, Sin, Kaf,
Diyanet Vakfi = (1-2) Hâ. Mîm. Ayn. Sîn. Kaf.
Elmalılı Hamdi Yazır = ayn, sîn, kaf
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (1-2) Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (1-2) Hâ, mîm, ayn, sîn, kaf.
Gültekin Onan = Ayn, Sin Kaf.
Harun Yıldırım = Ayn, Sin, Kaf.
Hasan Basri Çantay = Ayn, Sîn, Kaaf.
Hayrat Neşriyat = Ayn, Sîn, Kaf.
İbni Kesir = Ayn, Sin, Kaf.
Kadri Çelik = Ayn, Sin, Kaf.
Muhammed Esed = 'Ayn-Sin-Kaf.
Mustafa İslamoğlu = 'Ayn-Sin-Kaf!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ayın, Sîn, Kâf.
Ömer Öngüt = Ayn. Sîn. Kaf.
Şaban Piriş = Ayın, Sin, Kaf.
Sadık Türkmen = Ayn, sin, Kaf.
Seyyid Kutub = Ayn, Sin, Kaf.
Suat Yıldırım = (1-2) Hâ, Mîm. Ayn, Sîn, Kâf.
Süleyman Ateş = 'Ayın sin kâf.
Tefhim-ul Kuran = Ayn, Sîn, Kâf.
Ümit Şimşek = Ayn sîn kaf.
Yaşar Nuri Öztürk = Ayn, Sîn, Kaf.
İskender Ali Mihr = Ayn, Sin, Kâf.
İlyas Yorulmaz = Ayn-Sin-Kaf.
كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Şûrâ / 3 -
Kezâlike yûhî ileyke ve ilellezîne min kablikellâhul azîzul hakîm(hakîmu).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte böyle vahyetmededir sana ve senden öncekilere o üstün, o hüküm ve hikmet sâhibi Allah.
Abdullah Parlıyan = O çok üstün, çok güçlü ve yaptığı herşeyi yerli yerince yapan Allah, böylece hem sana, hem de senden öncekilere vahyeder.
Adem Uğur = Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.
Ahmed Hulusi = Aziyz ve Hakiym olan Allâh, sana ve senden öncekilere böylece vahyeder!
Ahmet Tekin = İzzet, kudret ve hikmet sahibi, hükümran olan Allah, hurûf-ı mukattaaları ve sûreleri sana, geçmiş kutsal kitaplardaki benzerlerini, senden önceki peygamberlere vahyettiği gibi, Kur’ân’ı sana vahyetmeye devam ediyor.
Ahmet Varol = Güçlü ve hakim Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahyetmektedir.
Ali Bulaç = O, Aziz ve Hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir.
Ali Fikri Yavuz = Azîz, Hakim olan Allah, sana ve senden evvelki peygamberlere böyle (manalar) vahyediyor.
Ali Ünal = Sana ve senden önceki bütün rasûllere (böyle pek çok manâlar ve sırlar ihtiva eden harfler ve harflerden oluşan kelimelerle okunan) vahiy göndermesi, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) Allah’ın değişmeyen sünnetidir.
Bayraktar Bayraklı = Kudret ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere şöyle vahyediyor:
Bekir Sadak = Guclu olan, Hakim olan Allah, sana da, senden oncekilere de soylece vahyeder.
Celal Yıldırım = O çok üstün, çok güçlü yegâne hikmet sahibi Allah, böylece hem sana, hem senden öncekilere vahyeder.
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) Mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana da, senden öncekilere de buyruklarını işte şöyle vahyeder.
Diyanet İşleri (eski) = Güçlü olan, Hakim olan Allah, sana da, senden öncekilere de böyle vahyeder.
Diyanet Vakfi = Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.
Edip Yüksel = Üstün ve Bilge olan ALLAH sana ve senden öncekilere böyle vahyeder.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte böyle vahiy veriyor sana -senden evvelkilere de- Allah, o, azîz, hakîm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O güçlü, hikmet sahibi Allah sana, senden öncekilere de işte böyle vahyediyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Çok güçlü hüküm ve hikmet sahibi olan Allah sana da senden öncekilere de böylece vahyeder.
Gültekin Onan = O Aziz ve Hakim olan Tanrı, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir.
Harun Yıldırım = Azîz, Hakîm Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir.
Hasan Basri Çantay = O mutlak gaalib, O hukûm ve hikmet saahibi Allah sana da, senden evvelkilere de işte böyle vahyeder.
Hayrat Neşriyat = Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder!
İbni Kesir = Aziz, Hakim olan Allah sana da, senden öncekilere de böyle vahyeder.
Kadri Çelik = O, güçlü, hikmet sahibi Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir.
Muhammed Esed = Kudret ve hikmet sahibi olan Allah, (ey Muhammed) sana ve senden öncekilere (hakikati) şöyle vahyetti:
Mustafa İslamoğlu = Her işinde tek mükemmel olan, her hükmünde tam isabet bulunan Allah, sana ve senden öncekilere hakikati işte böyle vahyediyor.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte böyle vahyediyor. Sana ve senden evvel olanlara o azîz, hakîm olan Allah.
Ömer Öngüt = Azîz ve hikmet sahibi olan Allah sana da senden öncekilere de işte böyle vahyeder.
Şaban Piriş = İşte böyle vahyediyor sana ve senden öncekilere, Aziz ve hakim olan Allah!
Sadık Türkmen = Sana ve senden öncekilere, güçlü ve hikmet sahibi Allah işte böyle vahyeder!
Seyyid Kutub = O üstün iradeli ve her yaptığını bir hikmete göre yapan Allah, sana ve senden önceki peygamberlere böyle vahyeder.
Suat Yıldırım = (O üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) azîz ve hakîm olan Allah, böylece sana da, senden önceki resullere de buyruklarını vahyeder.
Süleyman Ateş = O aziz ve hakim olan Allâh, sana ve senden öncekilere böyle vahyeder:
Tefhim-ul Kuran = O, Aziz ve Hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir.
Ümit Şimşek = Kudreti herşeye üstün olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyeder.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyle vahyeder sana ve senden öncekilere Azîz ve Hakîm olan Allah!
İskender Ali Mihr = Azîz ve Hakîm olan Allah, işte böyle, sana ve senden öncekilere vahyeder.
İlyas Yorulmaz = Böylece sana ve senden öncekilere, güçlü ve her şeyin hükmünü veren Allah vahiy ediyor.
لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Şûrâ / 4 -
Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel aliyyul azîm(azîmu).
Diyanet İşleri = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve odur pek yüce, pek ulu.
Abdullah Parlıyan = Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nundur, O yücedir, uludur.
Adem Uğur = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur.
Ahmed Hulusi = Semâlarda ve arzda ne varsa O'nun içindir. . . O, Alîy'dir, Aziym'dir.
Ahmet Tekin = Göklerdeki varlıklar ve imkânlar yerdeki varlıklar ve imkânlar tamamen O’na aittir, O’nun tasarrufundadır. Yüce ve büyük olan O’dur.
Ahmet Varol = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, büyüktür.
Ali Bulaç = Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
Ali Fikri Yavuz = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür.
Ali Ünal = Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur; ve O, Aliyy (mutlak yüce ve aşkın)dır, Azîm (sonsuz azamet sahibi)dir.
Bayraktar Bayraklı = “Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. O, yücedir; uludur.”
Bekir Sadak = Goklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur. O, yucedir ve cok buyuktur.
Celal Yıldırım = Göklerde olan her şey, yerde bulunan her şey O'nundur. O yücedir, uludur.
Cemal Külünkoğlu = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, pek yücedir, çok büyüktür.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur; ve O, Aliyy (mutlak yüce ve aşkın)dır, Azîm (sonsuz azamet sahibi)dir.
Diyanet Vakfi = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur.
Edip Yüksel = Goklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur. O, yucedir ve cok buyuktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onundur bütün Göklerdeki ve Yerdeki ve o, öyle ulu, öyle azîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bütün göklerdeki ve yerdeki O'nundur ve O, öyle ulu, öyle yücedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nundur. O çok yücedir, çok büyüktür.
Gültekin Onan = Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
Harun Yıldırım = Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. Şüphesiz O, Aliyy’dir, Azîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Göklerde ne var, yerde ne varsa Onundur. O (nun şânı) çok yüce, (bürhanı)çok büyükdür.
Hayrat Neşriyat = Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Ve O, Aliyy (çok yüce)dir, Azîm (çok büyük)tür.
İbni Kesir = Göklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur. O, Aliyy'dir, Azim'dir.
Kadri Çelik = Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
Muhammed Esed = Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur; O, yücedir, uludur.
Mustafa İslamoğlu = Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi onundur; O aşkın yüceliğiyle görünmeyen varlıkların da, azamet ve heybetiyle görünen varlıkların da ötesindedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa, O'nun içindir. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.
Ömer Öngüt = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, O çok yüce, çok büyüktür.
Şaban Piriş = Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. O, yücedir, büyüktür!
Sadık Türkmen = Göklerde ve yeryüzünde ne varsa O’nundur. O, yücedir, büyüktür.
Seyyid Kutub = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
Suat Yıldırım = Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. Şüphesiz O, Aliyy’dir, Azîm’dir.
Süleyman Ateş = Göklerde ne var, yerde ne varsa Onundur. O (nun şânı) çok yüce, (bürhanı)çok büyükdür.
Tefhim-ul Kuran = Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
Ümit Şimşek = Göklerde ne var, yerde ne varsa Onundur. O pek yüce, pek büyüktür.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
İskender Ali Mihr = Göklerde ve yerde olan her şey, O’nundur. Ve O, Âli’dir (Yüce), Azîm’dir (Büyük).
İlyas Yorulmaz = Göklerde ve yerde olanlar O’na aittir ve O çok yüce ve çok büyüktür.
تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
Şûrâ / 5 -
Tekâdus semâvâtu yetefattarne min fevkıhinne vel melâiketu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yestagfirûne li men fîl ard(ardı), e lâ innellâhe huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = Neredeyse gökler (O’nun azametinden) üstlerinden çatlayacaklar. Melekler ise, Rablerini hamd ile tespih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Müşriklerin sözlerinden neredeyse gökler, üstlerinden çatlayıp yarılacak ve melekler, ona hamd ederek tenzîh ederler onu ve yeryüzündekilere yarlıganma dilerler; iyice bil ki şüphe yok Allah, odur örten ve rahîm olan.
Abdullah Parlıyan = Müşriklerin Allah'a bazı şeyleri yakıştırmalarından, üstlerinden neredeyse gökler çatlayıp yarılacak. Halbuki tüm melekler, devamlı Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündeki tüm insanlar için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok acıyandır.
Adem Uğur = Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Ahmed Hulusi = Neredeyse semâlar üstlerinden yarılacaklar (içinden ne çıkacak? A. H. )! Melekler de Rablerinin hamdi olarak tespih ediyor (işlev görüyor) ve arzda olanlar için bağışlanma dilemekteler. . . Dikkat edin, Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Neredeyse, O’nun azametinden, ta yukarılardan gökler çatlayacak gibi titreşiyor. Melekler, hamd ile överek, şükrederek Rablerini tesbih ediyorlar. Yeryüzünde bulunan akıllı ve sorumlu varlıklar için koruma kalkanına alınma ve bağışlanma diliyorlar. Unutmayın ki, Allah kâinatı devamlı koruma kalkanına alır, çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacaklar. Melekler Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlar için mağfiret dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olandır.
Ali Bulaç = Gökler, neredeyse üstlerinden çatlayıp parçalanacaklar; melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Haberiniz olsun; gerçekten Allah, bağışlayan ve esirgeyen O'dur.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ın azametinden) nerde ise gökler üstlerinden çatlayacaklar. Melekler hamd ile Rablerine tesbih ediyorlar ve yeryüzünde bulunan kimse için mağfiret diliyorlar. Dikkat edin! Şübhesiz ki Allah, Gafûr’dur= çok bağışlayandır, Rahîm’dir= çok merhametlidir.
Ali Ünal = (Vahyin haşmeti karşısında) gökler neredeyse üstlerinden yarılacaklar. Melekler de Rabbilerine hamd ile tesbihte bulunur, (O’nu O’na ait sıfatlarla över ve her türlü noksandan, O’na yakışmayan nitelemelerden tenzih eder) ve O’ndan yeryüzündekiler için) bir hidayet yolu vazedip, onu takip edenleri) bağışlamasını dilerler. İyi bilin ki Allah, gerçekten Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır, Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususi rahmeti pek bol olan)dır.
Bayraktar Bayraklı = O'nun ululuğu karşısında gökler neredeyse çatlayacaktır. Melekler, Rabblerini övgü ile tesbih ederler ve yeryüzünde bulunanlar için af dilerler. Çünkü Allah çok bağışlayandır; çok merhamet edendir.
Bekir Sadak = Melekler ise Rablerini overek tesbih eder ve yeryuzunde bulunanlar icin O'ndan bagislanma dilerler. Gokler neredeyse catlayacak. Iyi bilin. Allah suphesiz bagislayandir, merhametli olandir.
Celal Yıldırım = Gökler neredeyse (ilâhî kudretin azametinden veya inkarcıların Allah'ı tanımamasından) üstünden yarılacak.. Melekler ise hamd ile tesbîh etmekteler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilemekteler. Haberiniz olsun ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Cemal Külünkoğlu = Gökler neredeyse (müşriklerin Allah'a ortak koşmasından ya da ilahi kudretin azametinden) üstlerinden yarılacak! Melekler, Rablerinin sonsuz ihtişamını hamd ile tesbih ederler ve yeryüzünde bulunanlar için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacak. Melekler Rablerini överek tesbih eder ve yeryüzünde bulunanlar için O'ndan bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah Şüphesiz bağışlayandır, merhametli olandır.
Diyanet Vakfi = Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Edip Yüksel = Gökler (O'na olan saygıdan ötürü) nerdeyse üstlerinden çatlayacak. Melekler Rab'lerini överek yüceltirler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. ALLAH kesinlikle Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki Gökler hemen hemen üstlerinden çatlıyacak gibi titreşiyorlar, Melekler hamd ile rablarına tesbih ediyorlar ve Yerdeki kimse için mağrifet diliyorlar, uyan Allahdır ancak öyle gafur, öyle rahîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hemen hemen gökler üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar. Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki kimseler için bağışlanma diliyorlar. Uyan, Allah'tır öyle bağışlayan, öyle merhamet eden!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nerde ise gökler O'nun azametinden tâ üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar. Melekler Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzünde bulunan kimseler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Gültekin Onan = Gökler, neredeyse üstlerinden yarılacaklar (yetefettarne); melekler de rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Haberiniz olsun; gerçekten Tanrı, bağışlayan ve esirgeyen O'dur.
Harun Yıldırım = Gökler, neredeyse üstlerinden çatlayıpparçalanacaklar; melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler, yeryüzünde olanlara mağfiret dilerler. Şunu bilin ki, gerçekten Allah Ğafûr, Rahîm O’dur.
Hasan Basri Çantay = Gökler nerdeyse tepelerinden çatlayacaklar. Melekler Rablerine hamd ile tesbîh ediyorlar. Yerdeki kimselerin de yarlığanmalarını istiyorlar. Gözünüzü açın, Şübhesiz Allah, O, çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = Neredeyse gökler (O’nun azametinden dolayı) üzerlerinden çatlayacaktır; melekler ise Rablerine hamd ile (O’nu) tesbîh ediyorlar. Ve yeryüzündeki (mü’min)ler için mağfiret diliyorlar. Dikkat edin! Şübhesiz ki Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden)ancak Allah’dır.
İbni Kesir = Nerede ise gökler tepelerinden çatlayacaklar. Melekler de Rabblarını hamd ile tesbih ediyorlar; yeryüzünde bulunanlar için O'ndan bağışlanma diliyorlar. İyi bilin ki; Allah, muhakkak Gafur, Rahim olandır.
Kadri Çelik = Gökler, (vahyin ağırlığından dolayı) neredeyse üstlerinden çatlayıp parçalanacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. İyi bilin ki sadece Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Muhammed Esed = En üstteki gökler (O'nun korkusundan) neredeyse parçalanır; melekler Rablerinin sonsuz ihtişamını hamd ile yüceltir ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = Neredeyse gökler en tepesinden parçalanırcasına sarsılır; melekler ise Rablerinin sonsuz yüceliğini hamd ile dile getirir ve yeryüzünde yaşayan herkes için af dilenir. Bakın, şüphesiz Allah, evet yalnız O'dur mutlak bağış, sonsuz rahmet kaynağı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Az kalıyor ki, gökler üstlerinden çatlayacaklar. Melekler de Rablerine hamd ile tesbihte bulunuyorlar ve yerde olanlar için mağfiret diliyorlar. Agâh olunuz! Şüphe yok ki Allah, O çok affedicidir, çok esirgeyicidir.
Ömer Öngüt = Gökler nerede ise üstlerinden çatlayacaklar. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerdekiler için mağfiret dilerler. İyi bilin ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Şaban Piriş = Gökler üzerlerindekiler az kalsın çatlayacaklar/paramparça olacaklar. Melekler, Rablerini hamd ederek tesbih ederler. Yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayıcı ve çok şefkatlidir.
Sadık Türkmen = Gökler, üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar... Melekler Rablerini övgüyle tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki kimseler için bağışlanma diliyorlar. İyi bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayandır, esirgeyendir.
Seyyid Kutub = Neredeyse gökler onların Allah'a ortak koşmaları karşısında tepelerinden çatlayacaklar. Melekler, Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, yerdekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilinki Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Suat Yıldırım = Öyle ki neredeyse gökler üstlerinden yarılacaklar. Melekler Rab’lerini överek tenzih ve takdis eder ve yerde bulunanlar için mağfiret dilerler. İyi bilin ki, gafur ve rahîm O’dur (affı, merhamet ve ihsanı pek boldur).
Süleyman Ateş = Neredeyse gökler üstlerinden çatlayacaklar. Melekler Rablerini hamd ile tesbih ederler; yerdekiler için de mağfiret dilerler. İyi bil ki Allâh, işte çok bağışlayan, çok esirgeyen O'dur.
Tefhim-ul Kuran = Gökler, neredeyse üstlerinden çatlayıp parçalanacaklar; melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Haberiniz olsun; gerçekten Allah, bağışlayan ve esirgeyen O'dur.
Ümit Şimşek = Gökler neredeyse üstlerinden yarılıverecek; melekler hamd ile Rablerini tesbih ediyorlar ve yerdekiler için bağışlanma diliyorlar. Şunu da bilin ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökler, üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyor. Melekler de Rablerinin hamdiyle tespih ediyorlar ve yeryüzündekiler için af diliyorlar. Gözünüzü açıp kendinize gelin! Allah'tır ancak hep affeden, hep merhamet eden.
İskender Ali Mihr = Gökler neredeyse üstlerinden parçalanacak. Ve melekler, Rab’lerini hamd ile tesbih ederler, yeryüzündeki kişiler için mağfiret dilerler. Allah, gerçekten Gafûr (mağfiret eden) ve Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden), öyle değil mi?
İlyas Yorulmaz = Allah’ın yüceliği ve ululuğu karşısında gökler neredeyse param parça olacaktı. Melekler de Rablerini övüp, bütün noksan sıfatlardan arındırarak yüceltiyorlar ve yeryüzünde yaşayanlar içinde bağışlanma diliyorlar. Şüphesi ki Allah bağışlayan ve merhamet eden değil midir?
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَولِيَاء اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ
Şûrâ / 6 -
Vellezînettehazû min dûnihî evliyâllâhu hafîzun aleyhim ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
Diyanet İşleri = Allah’tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onun bırakıp da ondan başka dostlar ve tanrılar kabûl edenlerin yaptıklarını Allah, görür, gözetir ve onların yaptıklarını görüp gözetecek, sen değilsin.
Abdullah Parlıyan = Allah'ı bırakıp ta O'ndan başka dostlar ve ilahlar kabul edenlerin yaptıklarını, Allah görür ve gözetir. Ama onların yaptıklarını görüp, gözetecek, savunacak sen değilsin.
Adem Uğur = Allah'tan başka dostlar edinenleri Allah daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
Ahmed Hulusi = O dûnunda veliler edinmişlere gelince, Allâh onları gözetleyendir. . . Sen onların yaptıklarının sorumlusu değilsin.
Ahmet Tekin = Allah’ın dışında kulları durumundakilerden, veliler, koruyucular, otoriteler edinenleri, Allah devamlı gözetim, denetim altında tutmaktadır. Sen Allah’a karşı onların savunucusu değilsin. Allah adına da onlar üzerinde zor kullanamazsın.
Ahmet Varol = O'ndan başka dostlar edinenlere gelince Allah onları kollamaktadır. Sen onların üzerine vekil değilsin.
Ali Bulaç = Allah'ın dışında birtakım veliler edinenler ise; Allah, onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.
Ali Fikri Yavuz = Allah’dan başka veliler edinenlere gelince; onların (söz ve işleri) üzerine Allah gözcüdür, sen üzerlerine bir vekil değilsin (Ey Rasûlüm, vazifen azab ile onları korkutmaktır).
Ali Ünal = (Güya işlerini gördürmek için) Allah’tan başka birtakım velîler edinen (ve böylece Allah’a şirk koşanlara) gelince, Allah onları daima gözetleyip kontrol etmekte ve her yaptıklarını kaydettirmektedir. Sen, onların sorumluluklarını yüklenmek için üzerlerine tayin edilmiş bir vekil değilsin.
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan başka dost edinenleri Allah daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
Bekir Sadak = Allah'i birakip da dostlar edinenlerin islediklerini Allah gozetlemektedir. Sen, onlara vekil olmaga memur degilsin.
Celal Yıldırım = Onlar ki, Allah'ı bırakıp başka (tanrıları) dost ve sahip edindiler, Allah, onlar üzerinde görüp gözetleyicidir ve sen onlar üzerinde (koruyucu, savunucu, gözetleyici) vekîl değilsin.
Cemal Külünkoğlu = Allah'tan başka (varlıkları) dostlar edinenler var ya, Allah onları(n acınacak hallerini) daima gözetlemektedir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin (sadece tebliğcisin).
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin işlediklerini Allah gözetlemektedir. Sen, onlara vekil olmağa memur değilsin.
Diyanet Vakfi = Allah'tan başka dostlar edinenleri Allah daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
Edip Yüksel = O'ndan başkasını veliler edinenleri ALLAH kollamaktadır. Sen onların avukatı değilsin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun berisinden veliylere tutunanlara gelince: onların da üzerlerine Allah gözcü, sen değilsin üzerlerine vekil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O'nun dışında dostlara tutunanlara gelince, Allah onların üzerinde gözcüdür. Sen üzerlerine vekil değilsin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onların üzerinde devamlı bir gözetleyicidir. Ama sen onların üzerinde bir vekil değilsin.
Gültekin Onan = Tanrı'nın dışında birtakım veliler edinenler ise; Tanrı, onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.
Harun Yıldırım = O’nun dışında veliler edinenlere gelince; Allah onların üzerinde gözetleyicidir. Sen ise onların üzerinde bir vekil değilsin.
Hasan Basri Çantay = Ondan başka velîler edinenlere gelince: Allah onların üzerinde dâima görüb gözetleyicidir. Sen (Habîbim) onların üstünde bir vekîl değilsin.
Hayrat Neşriyat = (Kendilerine) O’ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları hakkıyla gözetleyendir. Sen ise onların üzerine vekil değilsin!
İbni Kesir = Ondan başka veliler edinenlere gelince; Allah, onların üzerinde daima gözetleyicidir. Sen, onların üzerinde vekil değilsin.
Kadri Çelik = Allah'ın dışında birtakım veliler edinenler (var ya), Allah, onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.
Muhammed Esed = Allah'tan başkasını koruyucu edinenlere gelince; Allah onları görüp gözetlemektedir ve sen onların yaptıklarından sorumlu değilsin.
Mustafa İslamoğlu = Zatından başkalarını sığınılacak dost edinenleri Allah sürekli gözetim altında tutmaktadır; sen onların tercihinden asla sorumlu değilsin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, Allah'tan başkasını velîler ittihaz ettiler. Onların üzerlerine Allah nâzırdır ve sen onların üzerlerine bir vekîl değilsin.
Ömer Öngüt = Allah'tan başka dost edinenleri, Allah daima gözetlemektedir. Sen onların üzerinde vekil değilsin.
Şaban Piriş = Kendisinden başka veliler edinenleri, Allah gözetlemektedir onları. Onlara, sen vekil değilsin.
Sadık Türkmen = O’nun dişinda veliler edinen kimselere gelince, Allah onlar üzerinde gözetleyendir. Sen, onlar üzerinde vekil değilsin.
Seyyid Kutub = Allah'tan başka dostlar edinenleri Allah gözetlemektedir. Sen onların üzerinde vekil değilsin.
Suat Yıldırım = Allah’tan başka birtakım hâmiler (veliler) edinenlere gelince, Allah onları daima gözetleyip kontrol etmektedir, sen onlar üzerinde yönetici değilsin.
Süleyman Ateş = O'ndan başka veliler edinenleri Allâh kollamaktadır. Sen onların üzerinde vekil değilsin.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın dışında birtakım veliler edinenler ise, Allah, onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.
Ümit Şimşek = Ondan başkalarını veli edinenleri Allah görüp gözetmektedir. Yoksa sen onlardan sorumlu bir vekil değilsin.
Yaşar Nuri Öztürk = O'nun berisinden veliler edinenlere gelince, onlar üzerine gözcü de Allah'tır. Sen değilsin onlara vekil.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, O’ndan (Allah’tan) başka dostlar edindiler. Allah, onların üzerine Hafîz’dir (yaptıklarını hayat filmlerinde muhafaza eder). Ve sen, onlara vekil değilsin.
İlyas Yorulmaz = Allah, kendinden başkasına sığınanları gözetlemektedir ve sende onların üzerine vekil değilsin.
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ
Şûrâ / 7 -
Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur’ânen arabiyyen li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ ve tunzire yevmel cem’i lâ reybe fîh(fîhi), ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr(saîri).
Diyanet İşleri = Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve işte sana, böylece Arapça Kur'ân'ı vahyettik, şehirlerin aslı ve temeli olan Mekke'yi ve çevresindeki bütün şehirleri korkutman ve geleceğinde şüphe olmayan topluluk gününü haber vererek o günün dehşetiyle korkutman için; halkın bir bölüğü cennettedir ve bir bölüğü yakıp kavuran cehennemde.
Abdullah Parlıyan = Şehirlerin anası olan Mekke'lileri ve etrafında bulunan insanları uyarman ve meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan, o toplanma gününü hatırlatıp korkutasın diye, sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik. O gün insanların bir kısmı cennette, bir kısmı da yakıp kavuran cehennemdedir.
Adem Uğur = Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.
Ahmed Hulusi = İşte böylece sana (Onu) Arapça bir Kur'ân (olarak) vahyettik ki, hem Mekke halkını ve Onun yöresindekileri uyarasın; hem de kendisinde şüphe olmayan toplanma sürecinin dehşeti hakkında bilgi edinilsin! (Onlardan) bir bölümü cennettedir, bir bölümü de alev dalgaları yayılan ateştedir.
Ahmet Tekin = Senin sorumluluk sınırlarını belirlediğimiz gibi, görevlerini de hatırlatarak biz sana bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, açık, edebî, Arapça, okunan bir kitap, Kur’ân vahyettik. Manevî merkez Mekke’yi ve çevresindeki bütün dünyayı, bütün insanları uyarasın, gerçekleşeceği ve hesap sorulacağı konusunda şüphe olmayan toplanma günü, hesap günü ile ilgili insanları ikaz edesin diye vahyettik. Buna rağmen insanların bir kısmı cennette, bir kısmı körüklenen alev püsküren dehşetli Cehennem ateşindedir.
Ahmet Varol = İşte biz sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik ki şehirlerin anası (Mekke halkı)nı ve etrafında olanları uyarasın. Hakkında hiçbir şüphe olmayan toplanış günü konusunda uyarıda bulunasın. (O gün) bir grup cennette bir grup da alevli ateştedir.
Ali Bulaç = İşte biz sana, böyle Arapça bir Kur'an vahyettik; şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı ve çevresinde olanları uyarman için ve kendisinde şüphe olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarman için de. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü çılgınca yanan ateşin içerisindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Şehirlerin esası olan Mekke halkını ve bütün etrafındaki memleketler halkını sakındırasın ve hakkında şübhe olmıyan o kıyamet gününün dehşetini haber veresin diye, sana böyle Arabca bir Kur’an vahyettik. O kıyamet gününde toplananlardan bir kısmı (müminler) cennettedir, bir kısmı (kâfirler) de cehennemdedir.
Ali Ünal = İşte (nasıl senden önceki peygamberlere vahiyde bulunmuşsak,) sana da Arapça bir Kur’ân (okunacak bir Kitap) vahyediyoruz ki, merkez şehir olan Mekke halkı ile etrafındaki insanları uyarasın; gerçekleşeceğinde asla şüphe bulunmayan o Toplanma Günü ile uyarasın. (Neticede o gün onların) bir kısmı Cennet’te, bir kısmı da Alevli Ateş’te olacaktır.
Bayraktar Bayraklı = İşte böylece şehirlerin anası Mekke ve çevresindekileri uyarman ve gerçekleşmesinde şüphe bulunmayan toplanma günü hakkında korkutman için sana Arapça bir Kur'ân indirdik. O gün insanların bir kısmı cennette, bir kısmı da alevli ateşte olacaktır.
Bekir Sadak = Boylece sehirlerin anasi olan Mekke'de ve cevresinde bulunanlari uyarman, suphe goturmeyen toplanma gunu ile uyarman icin sana arabca okunan bir Kitap vahyettik. Insanlarin bir takimi cennete, bir takimi da cilgin alevli cehenneme girer.
Celal Yıldırım = İşte böylece biz sana Arapça Kur'ân indirdik ki, Ümmü'l-Kurâ'yı (Mekke halkını) ve çevresindekileri uyarasın ve meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan o toplanma (Kıyamet) gününü hatırlatıp korkutasın. (O gün insanların) bir kısmı Cennette, bir kısmı da çılgın ateşli Cehennem'dedir.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Şehirlerin anası (durumunda olan) Mekke'de ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve hakkında asla şüphe olmayan toplanma gününün dehşeti hakkında bilgi vermen için sana Arapça bir Kur'an vahyettik. O gün onların bir kısmı cennette, bir kısmı da alevli ateştedir.
Diyanet İşleri (eski) = Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana Arapça okunan bir Kitap vahyettik. İnsanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer.
Diyanet Vakfi = Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.
Edip Yüksel = Başkent ve çevresini uyarman için ve gerçekleşecek olan Toplanma Gününe karşı uyarman için biz kusursuz bir dile sahip olan bir Kuran'ı böylece sana vahyediyoruz. Onlardan bir kısmı cennete, bir kısmı da cehenneme girecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve işte böyle sana Arabî bir Kur'an vahiyetmekteyiz ki Ümmülkurayı ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin onda şübhe yok, bir fırka Cennette, bir fırka saîrde
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyetmekteyiz ki, Anaşehir (Mekke) halkını ve çevresindekileri uyarasın ve hakkında şüphe olmayan o toplama (kıyamet) gününün dehşetini haber veresin. Bir grup cennette, bir grup da cehennemdedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böylece biz sana Arapça bir Kur'ân indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.
Gültekin Onan = İşte biz sana böyle Arapça bir Kuran vahyettik; şehirlerin anası (ümmelkur'a) (olan Mekke halkı)nı ve çevresinde olanları uyarman için ve kendisinde şüphe olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarman için de. (O gün onların) bir bölümü cennette, bir bölümü çılgınca yanan ateşin içerisindedirler.
Harun Yıldırım = Hem şehirlerin anasını ve onun etrafında bulunanları uyarıp korkutasın, hem de kendisinde şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarıp korkutasın diye, sana da böylece arapça bir Kur’an vahyettik. Bir bölümü cennette, bir bölümü çılgınca yanan ateşin içerisindedirler.
Hasan Basri Çantay = Şehirlerin anası (halkı) na ve etrafında bulunanlara gelecek tehlikeleri haber vermen için ve hakkında hiçbir şübhe bulunmayan o toplanma gününün dehşetiyle korkutman için sana böyle Arabca bir Kur'an vahyetdik. (Onlardan) bir takımı cennetde, bir takımı cehennemdedir.
Hayrat Neşriyat = İşte sana böyle Arabca bir Kur’ân vahyettik ki, şehirlerin anasını (Mekke’yi) ve onun etrâfındaki (bütün yeryüzü belde)leri(ni) korkutasın ve (geleceği) hakkında hiç şübhe olmayan o toplanma günü (kıyâmet) ile (onları) korkutasın! (O gün) bir kısım (insanlar) Cennette, bir kısım (insanlar) da alevli ateştedir.
İbni Kesir = Şehirlerin anasını ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve hakkında hiç bir şüphe bulunmayan o toplanma günüyle korkutman için, sana böyle arabça bir Kur'an vahyettik. Bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemdedir.
Kadri Çelik = Böylece şehirlerin anasını (Mekke halkını) ve çevresinde olanları uyarman ve kendisinden şüphe olmayan toplanma günü ile uyarıp korkutman için sana Arapça bir Kur'an vahyettik. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgınca yanan ateşin içindedir.
Muhammed Esed = (Sana sadece Bizim mesajımız emanet edilmiştir:) işte Biz sana Arap dilinde bir hitabe gönderdik ki, bütün kentlerin atasını ve çevresinde oturanları uyarabilesin; yani, (varlığı) her türlü şüphenin üstünde olan Toplanma Günü'ne karşı (onları) uyarasın. (O Gün) bazısı cennete girecek, bazısı da yakıcı ateşe.
Mustafa İslamoğlu = İşte Biz sana, hem Şehirlerin Anası'nı ve onun çevresindekileri uyarman, hem de kendisinde asla kuşku bulunmayan Toplanma Günü'ne karşı (insanlığı) ikaz etmen için Arapça bir Kur'an vahyettik: (Sonuçta) bir kısmı cennete girecek, bir kısmı da ateşe.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve işte sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik ki, Ümmü'lKurâ'yı ve onun çevresinde bulunanları korkutasın ve kendinde şüphe olmayan o toplanma gününden korkutasın. Bir fırka cennettedir ve bir fırka da cehennemdedir.
Ömer Öngüt = Şehirlerin anası olan Mekke'de ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve aslâ şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böylece Arapça bir Kur'an vahyettik. O gün bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemdedir.
Şaban Piriş = Mekke ve çevresindekileri uyarman için, hakkında hiçbir kuşkunun bulunmadığı toplanma günü ile uyarasın diye; işte sana, böyle Arapça bir Kur’an vahyettik. O gün insanların bir takımı cennettedir, bir takımı da çılgın alevler içinde.
Sadık Türkmen = Işte böylece sana, Arapça (anladıkları dilde okunan) bir Kur’an vahyettik ki, kentlerin anasını (başkentleri) ve çevresindeki(kasaba ve köy)leri uyarasın! Ve hiç şüphe olmayan, toplanma gününün dehşetinden onları uyarıp sakındırasın. Bir bölük cennettedir, bir bölük kızgın ateştedir.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Şehirlerin anası Mekke'de ve onun çevresinde bulunanları uyarman; hakkında asla şüphe olmayan toplanma gününe karşı korkutman için sana Arapça bir Kur'an vahyettik. O gün insanların bir kısmı cennete, bir kısmı da çılgın alevli cehenneme girerler.
Suat Yıldırım = Böylece sana Arapça bir Kur’ân vahyettik ki sen Anakent olan Mekke ile bütün etrafını uyarıp irşad edesin ve gerçekleşeceğinde hiç şüphe olmayan mahşer günündeki büyük buluşmayı haber veresin. O ne müthiş manzara: Bir kısım cennette… Bir kısım alevli cehennemde!
Süleyman Ateş = Biz sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik ki Anakent (Mekke'y)i ve çevresinde bulunanları ikaz edip; (vukuunda) asla kuşku bulunmayan toplanma gününe karşı uyarasın. (O gün), bir bölük cennette, bir bölük ateştedir.
Tefhim-ul Kuran = İşte biz sana, böyle Arapça bir Kur'an vahyettik; şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı ve çevresinde olanları uyarıp korkutman için ve kendisinden şüphe olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarıp korkutman için de. (O gün onların) Bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgınca yanan ateşin içerisindedirler.
Ümit Şimşek = Beldelerin anası ile onun çevresindekileri uyarman ve geleceğinde kuşku olmayan toplanma gününden sakındırman için, sana böylece Arapça bir Kur'ân vahyetmiş bulunuyoruz. O gün insanların bir kısmı Cennette, bir kısmı da çılgın alevlerin içindedir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyle! Biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, ülke ve medeniyetlerin anasını ve çevresindekileri uyarasın. Ve toplama günü konusunda da uyarıda bulunasın. Hiç kuşku yok o günde. Bir bölük cennettedir, bir bölük ateşte.
İskender Ali Mihr = İşte böylece sana, Arapça Kur’ân’ı vahyettik, şehirlerin anasını (Mekke halkını) ve onun etrafındakileri, hakkında şüphe olmayan toplanma günü (kıyâmet günü) ile uyarman için. Onların bir kısmı cennette ve bir kısmı alevli ateştedir (cehennemde)dir.
İlyas Yorulmaz = Böylece sana, Mekke halkını ve Mekke civarında yaşayanları, geleceğinde hiçbir şüphenin olmadığı toplanma (hesap) günü ile uyarman için, Arapça bir Kur’an olarak vahyettik. Onlardan bir gurup cennete girecekler ve yine onlardan bir gurupta, yakıcı ateşin içine girecek.
وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِن يُدْخِلُ مَن يَشَاء فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُم مِّن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
Şûrâ / 8 -
Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten ve lâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih(rahmetihî), vez zâlimûne mâ lehum min velîyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Diyanet İşleri = Allah dileseydi, onları (aynı dine mensup) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Allah isteseydi elbette onları bir ümmet olarak halkederdi ve fakat dilediğini rahmetine ithâl eder ve zâlimlere gelince: Onlara ne bir dost vardır, ne bir yardımcı.
Abdullah Parlıyan = Eğer Allah dileseydi, bütün insanları hidayete ermiş tek bir din ve millet üzere, yani İslâm dinine mensup kılardı. Bununla birlikte O, rahmetine girmeyi dileyeni rahmetine kavuşturur. Halbuki yaratılış gayesi dışında ömür tüketenler, Allah'ın azabına karşı ne kendilerini koruyacak bir kimse, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.
Adem Uğur = Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.
Ahmed Hulusi = Eğer Allâh dileseydi onları elbette ümmet-i vahide (tek bir inançta olan toplum) kılardı. . . Fakat Allâh dilediğini Rahmetine dâhil eder! Zâlimlere gelince, onların ne bir velîsi vardır ve ne de bir yardım edeni!
Ahmet Tekin = Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı, bütün insanları aynı inanç ve düşünceyi paylaşan bir tek millet yapardı. Fakat Allah, irade hürriyeti ve seçme özgürlüğü tanıdığı, insanları imtihana tâbi tuttuğu için, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi olan akıllı ve sorumlu varlıkları rahmetine gark ediyor. Zâlimlerin, haksızların ne bir velisi, dostu, koruyucusu, ne de bir yardım edeni vardır.
Ahmet Varol = Allah dileseydi onları bir tek ümmet yapardı. Ancak dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince onların ne bir dostları ne de bir yardımcıları vardır.
Ali Bulaç = Eğer Allah dileseydi, onları her halde tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne bir yardımcı (bulursun).
Ali Fikri Yavuz = Eğer Allah dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet (aynı dine bağlı kimseler) yapardı; fakat dilediğini rahmetine koyar. Zalimlere ise, bir dost da yok, bir yardımcı da yok...
Ali Ünal = Eğer Allah dilemiş olsaydı, onların hep sini (aynı inanç ve hayat tarzı üzerinde) tek bir ümmet kılardı, fakat O, dilediğini rahmetine dahil eder. Zalimlere gelince, onlar için ne bir işlerini üzerine alacak koruyucu vardır, ne de bir yardımcı.
Bayraktar Bayraklı = Eğer Allah dileseydi, onları bir tek inanç etrafında toplardı. Fakat O, dileyenleri rahmetinin içine alır. Zâlimler için hiçbir koruyucu ve yardımcı yoktur.[517]
Bekir Sadak = Eger dilemis olsaydi hepsini bir tek ummet yapardi. Ama, O, rahmetine diledigini kavusturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardimcisi olmaz.
Celal Yıldırım = Allah dileseydi hepsini bir ümmet yapardı. Ama O, dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlerin ise ne bir dostu, ne de bir yardımcısı vardır.
Cemal Külünkoğlu = Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini (dileyeni niyet ve eylemine göre) rahmetine kavuşturur. Zalimlerin ise ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer dilemiş olsaydı hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama, O, rahmetine dilediğini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz.
Diyanet Vakfi = Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.
Edip Yüksel = ALLAH dileseydi onları bir tek toplum kılardı. Ancak O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin bir sahibi ve yardımcısı yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dilese idi Allah elbet hepsini bir ümmet de yapardı ve lâkin dilediğini rahmetine koyuyor da zalimlere gelince ne bir veliy var onlara ne de bir nasîr
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah dileseydi elbette (insanların) hepsini bir tek ümmet de yapardı. Fakat dilediğini rahmetinin içine koyuyor. Zalimlere gelince onlara ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hâlbuki Allah dilese idi, onları elbette (hepsi îmân etmiş) tek bir ümmet yapardı; fakat(O), dilediğini (hikmetine binâen kendi lütfundan) rahmetine koyar. Zâlimlere gelince, onlar için ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Gültekin Onan = Şayet Allah dileseydi; hepsini tek bir ümmet yapardı. Ama O; dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı.
Harun Yıldırım = Eğer Allah dileseydi, elbette onları tek bir ümmet kılardı. Fakat dilediği kimseyi rahmetine girdirir. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne bir yardımcı.
Hasan Basri Çantay = Eğer Allah dileseydi onları elbet birtek ümmet de yapardı. Fakat O, kimi dilerse onu rahmetine sokar. Zaalimler (e gelince:) Onların ne bir haamisi, ne de (başkaca) bir yardımcısı yokdur.
Hayrat Neşriyat = Ama eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı: Ne var ki O, (isteyeni) rahmetine kavuşturmayı diler; zalimler ise ne candan bir dost, ne de bir yardımcı bulabilecekler.
İbni Kesir = Şayet Allah dileseydi; hepsini tek bir ümmet yapardı. Ama O; dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı.
Kadri Çelik = Eğer Allah dileseydi, onları tek bir ümmet kılmış olurdu. Ancak O, dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onlar için ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı.
Muhammed Esed = Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı; bununla birlikte O, (kavuşturulmayı) dileyeni rahmetine kavuşturur; halbuki (Hesap Günü) zalimler ne kendilerini koruyacak bir kimse, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.
Mustafa İslamoğlu = Ama eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı: Ne var ki O, (isteyeni) rahmetine kavuşturmayı diler; zalimler ise ne candan bir dost, ne de bir yardımcı bulabilecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette onları bir ümmet kılmış olurdu. Velâkin dilediği kimseyi rahmetine girdirir. Zalimlere gelince onlar için ne bir velî ve ne de bir yardımcı vardır.
Ömer Öngüt = Allah dileseydi onları bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.
Şaban Piriş = Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat, dilediğini rahmetine katar. Ama zalimlerin ne bir velisi vardır ne de bir yardımcısı...
Sadık Türkmen = Allah dileseydi elbette onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dileyen (çalışarak rahmeti hak eden) kimseyi, rahmetine dahil eder. Zalimlere gelince onlar için ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Seyyid Kutub = Allah dilemiş olsaydı, onları bir tek ümmet yapardı. O dilediğine rahmetini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz.
Suat Yıldırım = Eğer Allah dileseydi bütün insanları, aynı dine bağlı, tek ümmet yapardı. Ama O, insanların hak etmelerine göre dilediği kimseyi rahmetine dahil eder. Zalimlerin ise ne hâmileri, ne de yardımcıları vardır.
Süleyman Ateş = Allâh dileseydi, onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere gelince: Onların ne velisi ne de yardımcısı vardır.
Tefhim-ul Kuran = Eğer Allah dileseydi, onları herhalde tek bir ümmet kılmış olurdu. Ancak O, dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere gelince; onlar için ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı.
Ümit Şimşek = Allah dileseydi, onların hepsini tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini rahmetine eriştirir. Zalimlerin ise ne bir dostu vardır, ne de bir yardımcısı.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer Allah dileseydi onları bir tek ümmet elbette yapıverirdi. Fakat O, dilediği kişiyi/dileyeni rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onlar için ne bir dost vardır ne de bir yardımcı.
İskender Ali Mihr = Eğer Allah dileseydi, onları mutlaka tek bir ümmet kılardı. Ve lâkin dilediği kimseyi rahmetinin içine koyar ve zalimler için bir velî (dost) ve yardımcı yoktur.
İlyas Yorulmaz = Allah dileseydi onların hepsini tek bir inanç üzerinde bir araya getirirdi. Ancak Allah, rahmetine girmek isteyeni rahmetinin içine alır. Zalimlere gelince, onlar için, ne bir koruyucu nede bir yardımcı vardır.
أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِي المَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Şûrâ / 9 -
Emittehazû min dûnihî evliyâe, fallâhu huvel velîyyu ve huve yuhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Hâlbuki gerçek dost Allah’tır. O, ölüleri diriltir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa, onu bırakıp kendilerine sâhip olacak başka mâbutlar mı kabûl ettiler? Gerçekten de kudret sâhibi ancak o Allah'tır ve odur ölüyü dirilten ve onun, her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar Allah'ı bırakarak, O'ndan başka dostlar mı edindiler. Halbuki asıl dost ve sahip çıkan ancak Allah'tır. Çünkü yalnız O'dur, ölüye can veren ve yalnız O'dur, herşeye gücü yeten.
Adem Uğur = Yoksa O'ndan başka veliler mi edindiler? Allah! O'dur gerçek dost. Ölüleri O diriltir. O herşeye güç yetirir.
Ahmed Hulusi = Yoksa O'nun dûnundan velîler mi edindiler? (İşte) Allâh! "HÛ"dur El Veliyy! "HÛ" diriltir ölüleri! "HÛ" her şeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Yoksa onlar, Allah’ın dışında kulları durumundakilerden, veliler, koruyucular, emirlerine uyacakları otoriteler mi edindiler? Halbuki asıl koruyucu, asıl emirlerine itaat edilecek otorite Allah’tır. Ölülere de O hayat verir. O’nun gücü kudreti her şeye yeter.
Ahmet Varol = Yoksa onlar O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa Allah, (gerçek) dost işte O'dur; ölüleri O diriltir. O her şeye güç yetirendir.
Ali Bulaç = Yoksa O'nun dışında birtakım veliler mi edindiler? İşte Allah; veli O'dur, ölüleri dirilten O'dur. O, her şeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa o kâfirler, Allah’dan başka yardımcılar mı edindiler? İşte Allah! yardımcı (velî) ancak O’dur. Ölüleri O diriltir, O her şeye kadirdir.
Ali Ünal = Gerçek bu iken, Allah’tan başka, işlerini kendilerine havale edecekleri velîler mi ediniyorlar? Oysa yalnızca Allah’tır işlerin kendisine bırakılacağı gerçek velî, gerçek koruyucu; ölüleri diriltecek olan da O’dur ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa gerçek dost Allah'tır. O, ölüleri diriltir. O'nun her şeye gücü yeter.
Bekir Sadak = Demek onlar Allah'tan baska dostlar edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tir. O, oluleri diriltir. Her seye Kadir'dir. *
Celal Yıldırım = Yoksa onlar, Allah'tan başkasını dostlar ve sahip çıkanlar mı edindiler ?! Halbuki asıl dost ve sahip çıkan Allah'tır. Ve O, ölüleri diriltir ; O'nun kudreti her şeye yeter.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onlar, Allah'tan başka koruyucular edinebileceklerini mi sanıyorlar? Hayır, yalnız Allah'tır koruyucu. Yalnız O'dur ölüyü dirilten ve gücü her şeye yeten.
Diyanet İşleri (eski) = Demek onlar Allah'tan başka dostlar edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Her şeye Kadir'dir.
Diyanet Vakfi = Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Halbuki dost yalnız Allah'tır. O ölüleri diriltir, her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = O'nun dışında veliler (sahipler) mi edindiler? Biricik veli ALLAH'tır, ölüleri O diriltir ve O herşeye Kadirdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa ondan beride veliylerimi idindiler? Fakat Allahdır ancak veliy, ölüleri o diriltir ve her şey'e kadîr odur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa (onlar) O'ndan başka dostlar mı edindiler? Fakat, gerçek dost ancak Allah'tır. Ölüleri O diriltir ve herşeye gücü yeten de O'dur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost Allah'tır. Ölüleri diriltecek olan da O'dur. O'nun her şeye gücü yeter.
Gültekin Onan = Yoksa O'nun dışında bir takım veliler mi edindiler? İşte Tanrı; veli O'dur, ölüleri dirilten O'dur. O, her şeye güç yetirendir.
Harun Yıldırım = Yoksa O’nun dışında bir takım veliler mi edindiler? İşte Allah; veli O’dur, ölüleri dirilten O’dur. Şüphesiz O, her şeye kadirdir.
Hasan Basri Çantay = Yoksa onlar Allahdan başkasını dostlar mı edindiler? İşte Allah! (Asıl) dost Odur. Ölüleri O diriltir. O, herşey'e hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = Yoksa (kendilerine) O’ndan başka dostlar mı edindiler? İşte asıl dost, ancak Allah’dır ve ölüleri O diriltir. Çünki O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = Yoksa O'ndan başka veliler mi edindiler? İşte Allah; O'dur veli. Ölüleri O, diriltir. Ve O, her şeye kadirdir.
Kadri Çelik = Yoksa O'nun dışında birtakım veliler mi edindiler? Oysa Allah, veli olan ancak O'dur; ölü olanları dirilten da ancak O'dur. O, her şeye güç yetirendir.
Muhammed Esed = Yoksa onlar, Allah'tan başka koruyucular edi(nebileceklerini mi sa)nıyorlar? Hayır, yalnız Allah'tır (bütün varlıkların) koruyucusu; çünkü yalnız O'dur ölüye can veren ve yalnız O'dur her şeye kadir olan.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onlar O'nun dışında hamiler mi edinmeye kalkıyorlar? Oysa ki asıl himaye edici Allah'tır; zira ölüye can veren sadece O'dur, her şeye kadir olan da o'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa ondan başkasını velîler mi edindiler? Fakat Allah'tır, O'dur velî olan ve O, ölüleri diriltir. Ve O her şey üzerine bihakkın kâdirdir.
Ömer Öngüt = Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Halbuki dost ancak Allah'tır. Ölüleri O diriltir, O her şeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Yoksa onlar, O’ndan başka veliler mi edindiler? Oysa Allah, veli O’dur. Ölüleri dirilten O’dur. Her şeye gücü yeten O’dur!
Sadık Türkmen = Yoksa o’nun dışında, birtakım evliya/dostlar mı edindiler? İşte Allah velî/koruyup gözetleyici (ancak) O’dur. Ve ölüleri dirilten O’dur. O, herşeye kâdir olan/gücü yetendir.
Seyyid Kutub = Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar (veli)mi edindiler? Halbuki dost (veli) yalnız Allah'tır. O ölüleri diriltir ve O'nun gücü herşeye yeter.
Suat Yıldırım = Gerçek bu iken, bilakis onlar Allah’tan başka birtakım hâmiler edindiler. Olacak iş midir bu! Hâmi ancak Allah’tır, ölüleri diriltecek de O’dur ve O her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Yoksa Allah'tan başka veliler mi edindiler? Veli yalnız Allah'tır. Ölüleri O diriltir. O her şeye kâdirdir.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa O'nun dışında birtakım veliler mi edindiler? İşte Allah; veli olan O'dur, ölü olanları da dirilten O'dur. O, her şeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Onlar Allah'tan başka veliler mi edindiler? Oysa asıl veli Allah'tır. Ölüleri O diriltir; Onun herşeye gücü yeter.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa O'ndan başka veliler mi edindiler? Allah! O'dur gerçek dost. Ölüleri O diriltir. O herşeye güç yetirir.
İskender Ali Mihr = Yoksa O’ndan başka dostlar mı edindiler? İşte Allah; O, dosttur. Ve O, ölüleri diriltir. Ve O, herşeye kaadirdir.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar Allah dan başkasını mı korunmacı edindiler? Hâlbuki yalnızca koruyucu (veli) olan ve ölüyü dirilten O dur ve O, her şeye gücü yetendir.
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ
Şûrâ / 10 -
Ve mahteleftum fîhi min şey’in fe hukmuhû ilallâh(ilallâhi), zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
Diyanet İşleri = Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü onun hükmü, Allah'a âittir, budur mâbûdunuz olan Rabbim Allah, ona dayandım ben ve her hususta ona dönerim ben.
Abdullah Parlıyan = Ey mü'minler! Ayrılığa düştüğünüz her konuda hüküm vermek Allah'a aittir. İşte bu Allah benim Rabbimdir. Ancak O'na güvenip dayanır ve ancak O'na yönelirim ben.
Adem Uğur = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O'na dayandım ve O'na yönelirim.
Ahmed Hulusi = Herhangi bir şey hakkında fikir ayrılığına düştüğünüzde, onun hükmü Allâh'a aittir! İşte budur Allâh, Rabbim! O'na tevekkül ettim. . . O'na dönerim!
Ahmet Tekin = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir konuda muhakeme yetkisi, yargı ve icra Allah’a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbimdir. Yalnız O’na dayanıp güvendim. Yalnız O’na yöneliyorum, O’na gönülden bağlanıyorum.
Ahmet Varol = Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. 'İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben O'na güvendim ve O'na gönülden yönelirim.'
Ali Bulaç = Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey; artık O'nun hükmü Allah'ındır. İşte Rabbim olan Allah. Ben O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na dönüp yönelirim.
Ali Fikri Yavuz = (Kâfirlerle) anlaşamadığınız herhangi bir şey hakkında da hüküm Allah’a aittir, (O kıyamette hükmünü verecektir). İşte bu hükmü veren Allah benim Rabbim’dir. Ben ancak O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na sığınırım.
Ali Ünal = “Hangi konuda ihtilâfa düşerseniz düşün, o konuda nihaî hükmü verecek olan Allah’tır. İşte budur Rabbim olan Allah; ben, O’na dayandım ve bütün gönlümle yalnız O’na yönelirim.”
Bayraktar Bayraklı = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir konuda hüküm vermek Allah'a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbimdir. O'na dayandım ve O'na yöneldim.[518]
Bekir Sadak = Ayriliga dustugunuz herhangi bir seyde hukum vermek, Allah'a aittir. Iste bu Allah, benim Rabbimdir. O'na guvenirim ve O'na yonelirim.
Celal Yıldırım = Hakkında farklı görüşler ortaya koyduğunuz herhangi bir şey'in hükmü Allah'a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbımdır; ancak O'na güvenip dayanır ve ancak O'na yönelip gönül veririm.
Cemal Külünkoğlu = Görüş ayrılığına düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm vermek Allah'a aittir. (De ki:) “İşte Allah! Benim Rabbim budur. O'na dayanıp güvendim ve her zaman ancak O'na yönelirim!”
Diyanet İşleri (eski) = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a aittir; 'İşte bu Allah, benim Rabbimdir. O'na güvenirim ve O'na yönelirim.' (demek gerekir)
Diyanet Vakfi = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O'na dayandım ve O'na yönelirim.
Edip Yüksel = Bu mesajın her hangi bir bölümünde anlaşmazlığa düşerseniz hüküm ALLAH'a aittir. Rabbim ALLAH işte böyledir. Ben O'na güvendim ve O'na yönelirim.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ihtılâf ettiğiniz herhangi bir şey hakkında da huküm Allaha âiddir, işte de: o Allah benim rabbım ben ona dayanmaktayım ve hep ona sığınırım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Herhangi birşey hakkında ihtilafa düştüğünüzde hüküm Allah'a aittir. İşte de: «O Allah, benim Rabbim, Ben O'na dayanmaktayım ve hep O'na sığınırım.''
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben yalnız O'na güvendim ve yalnız O'na yöneliyorum.
Gültekin Onan = Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey; artık O'nun hükmü Tanrı'nındır. İşte rabbim olan Tanrı. Ben O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na dönüp yönelirim.
Harun Yıldırım = Herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek Allah’ındır. İşte Rabbim olan Allah. Ben O’na tevekkül ettim ve yalnızca O’na dönüpyönelirim.
Hasan Basri Çantay = (Kâfirlerle) ihtilâf etdiğiniz herhangi birşey hakkında hüküm vermek Allaha âiddir, işte benim Rabbim (O haakim) olan Allahdır. Ben ancak Ona güvenib dayandım. (Her müşkilde) ben yalnız Ona dönerim.
Hayrat Neşriyat = Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey ki, artık onun hükmü Allah’a âiddir. (Onlara de ki:) 'İşte bu (sıfatların sâhibi olan) Allah, benim Rabbimdir. (Ben) ancak O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.'
İbni Kesir = İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm Allah'ındır. İşte Rabbım Allah budur. Ben, O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yöneldim.
Kadri Çelik = Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeye gelince, artık O'nun hükmü Allah'ındır. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na dönüp yönelirim.
Muhammed Esed = Öyleyse (ey müminler biliniz ki,) ayrılığa düştüğünüz her konuda hüküm Allah'a aittir. (De ki:) "İşte Allah! Benim Rabbim budur. O'na dayanıp güvendim ve her zaman O'na yönelirim!"
Mustafa İslamoğlu = Bu alanda ayrılığa düştüğünüz her hususta hüküm Allah'a aittir. (De ki): "Bakın, işte benim Rabbim olan Allah budur: yalnız O'na güvendim ve her daim O'na yönelirim."
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve hangi bir şeyde ihtilâfa düşmüş iseniz, artık onun hükmü Allah'a aittir. «İşte o Allah'tır benim Rabbim. O'na tevekkül ettim ve O'na müracaat ederim.»
Ömer Öngüt = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O'na güvenirim ve yalnız O'na yönelirim.
Şaban Piriş = Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz konuda hüküm Allah’a aittir. İşte o Allah, benim Rabbimdir. O’na bağlandım ve O’na yöneldim.
Sadık Türkmen = Öyleyse, (ya evrensel birlik beraberlik sağlayın veya) herhangi bir şey hakkında ihtilâfa düştüğünüzde, Allah’ın çözümünü alın. “Sizin de benim de Rabbim olan Allah işte budur! O’na güvenip dayandım. O’na yönelirim.”
Seyyid Kutub = Görüş ayrılığına düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm vermek Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabb'im olan Allah'tır. O'na dayandım, O'na yöneldim.
Suat Yıldırım = Hangi hususta ihtilaf ederseniz bilin ki O’nun hükmü, Allah’a aittir. İşte Rabbim olan Allah budur. Ben de yalnız O’na dayanır ve güvenir, O’na yönelip gönül veririm.
Süleyman Ateş = Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a âittir. İşte Rabbim Allâh budur. O'na dayandım, O'na yöneldim.
Tefhim-ul Kuran = Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık O'nun hükmü Allah'ındır. İşte benim Rabbim olan Allah. Ben O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na dönüp yönelirim.
Ümit Şimşek = Anlaşmazlığa düştüğünüz birşey hakkında hüküm Allah'a aittir. Rabbim olan Allah işte budur. Ben Ona tevekkül eder, Ona yönelirim.
Yaşar Nuri Öztürk = Herhangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüzde onun hükmü Allah'a bırakılır. İşte budur Rabbim olan Allah! Yalnız O'na güvenip dayandım; yalnız O'na yönelirim ben.
İskender Ali Mihr = Birşey hakkında ihtilâfa düşerseniz, artık onun hükmü Allah’a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbimdir. O’na tevekkül ettim. Ve O’na yönelirim.
İlyas Yorulmaz = Aranızda ihtilaf ettiğiniz her şeyde, onun hükmünü vermek Allah’a aittir. İşte benim Rabbim budur, ben ona güvenip dayandım ve benim dönüşüm de O na dır.
فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
Şûrâ / 11 -
Fâtırus semâvâti vel ard(ardı), ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en’âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezreukum fîh(fîhi), leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr(basîru).
Diyanet İşleri = O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Odur yoktan var eden gökleri ve yeryüzünü, size kendi cinsinizden eşler halketmiştir, davarları da çifter çifter halketmiştir, bu sûretle üretip çoğaltmadadır sizi; ona hiçbir benzer yoktur ve odur duyan, gören.
Abdullah Parlıyan = O gökleri ve yeri yaratandır. Size kendi cinsinizden eşler meydana getirmiştir. Hayvanları da çifter çifter, erkekli dişili yaratmıştır. Sizi bu şekilde çoğaltıp durmaktadır. Ama hiçbir yönde, hiçbir şey Allah'ın benzeri değildir. Yalnızca O'dur herşeyi işiten ve herşeyi gören.
Adem Uğur = O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.
Ahmed Hulusi = Semâlar ve arzın Fâtır'ıdır! Sizi, hem kendi benliğinizden eşler (orijin benlik + oluşmuş benlik); hem de en'amdan (hayvansal bedenden) çiftler (biyolojik + ışınsal {ruh} beden) hâlinde oluşturmuştur. . . Böylece sizi üretiyor! O'nun benzeri bir şey yoktur! O, Semi'dir, Basıyr'dir.
Ahmet Tekin = O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan da erkekli dişili çiftler yaratmıştır. O sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. Bu göz kamaştırıcı eşsiz düzeni en ince ayrıntısına kadar O’nun gibi düzenleyip idare edebilecek olan biri de; O’nun zatı gibi, O’na benzer gibi olan biri de yok. Her şeyi işiten, bilen ve gören O’dur; doğruları insanlara duyuran, doğru yolu gösteren de Odur.
Ahmet Varol = O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler; hayvanlardan da çiftler varetti. Sizi bu tarzda türeti(p çoğaltı)yor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O duyandır, görendir.
Ali Bulaç = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
Ali Fikri Yavuz = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır; size, kendi cinsinizden çiftler yapmıştır. Davarlardan da (erkekli dişili) çiftler... Sizi bu tarzda yaratıb üretiyor. O’nun misli (O’na benzer) hiç bir şey yoktur. O, Semî’dir= bütün söylenenleri işitir. Basîr’dir= bütün yapılanları görür.
Ali Ünal = Gökleri ve yeri yaratıp, onlara belli ve sabit bir sistem verendir O. Sizin için kendi nefislerinizden, öz mahiyetlerinizden eşler var ettiği gibi, hayvanlar için de (kendi cinslerinden eşler) var etmiştir ve bu düzen içinde sizi (ve hayvanları) üretip çoğaltmaktadır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Basîr (her şeyi hakkıyla gören)dir.
Bayraktar Bayraklı = O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır. Size kendi türünüzden eşler, hayvanlara da kendi türlerinden eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir varlık yoktur. O her şeyi işitendir; her şeyi görendir.
Bekir Sadak = Goklerin ve yerin Yaratani, size icinizden esler, cift cift hayvanlar var etmistir. Bu suretle, cogalmanizi saglamistir. O'nun benzeri hicbir sey yoktur. O, isitendir, gorendir.
Celal Yıldırım = Gökleri ve yeri misalsiz ve benzersiz yaratandır. Size sizden eşler meydana getirdi; davarları çift çift (erkekli dişili) yarattı. Böylece sizi ana rahminde üretip çoğaltıyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.
Cemal Külünkoğlu = O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendi (cinsi)nizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin ve yerin yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle, çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
Diyanet Vakfi = O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.
Edip Yüksel = O gökleri ve yeri yararak yaratandır. İçinizden sizin için eşler yarattı ve çiftlik hayvanlarını da çiftler halinde yarattı. Böylece sizi orada üretiyor. O'na benzer hiç bir şey yoktur. O, İşitendir, Görendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O Gökleri ve yeri yaradan, size kendilerinizden çiftler yapmış, en'amdan da çiftler, sizi o suretle üretip duruyor, onun misli gibi bir şey yoktur ve o öyle semî' öyle basîrdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gökleri ve yeri yaratan, size kendilerinizden eşler ve hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Sizi bu suretle üretip duruyor. O'nun benzeri gibi birşey yoktur. O, öyle işiten, öyle görendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür.
Gültekin Onan = O göklerin ve yerin yaratıcısıdır (fatır). Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
Harun Yıldırım = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. O, sizi bu yolla üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri gibi olan hiç bir şey yoktur. Şüphesiz O, Semî’dir, Basîr’dir.
Hasan Basri Çantay = (O) gökleri ve yeri yaratandır. Size hem kendi (cins) inizden eşler, hem davarlardan eşler yapdı. Sizi bu suretle (zürriyyetlendirib) üretiyor. Onun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yokdur. O, hakkıyle işiden, kemâliyle görendir.
Hayrat Neşriyat = (O,) gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendi cinsinizden eşler, sağmal hayvanlardan da (kendilerine) eşler kılmıştır. Sizi bu sûretle çoğaltıyor. O’nun misli gibi hiçbir şey yoktur. Ve O, Semî' (herşeyi işiten)dir, Basîr (hakkıyla gören)dir.
İbni Kesir = Göklerin ve yerin yaratanı, size kendinizden eşler yarattı. Davarlardan da çiftler. Bu suretle çoğalmanızı sağlıyor. O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. Ve O; Semi'dir, Basir'dir.
Kadri Çelik = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, hayvanlardan da çiftler var etmiştir. Sizleri bu tarzda (çiftler var ederek) türetip yaymaktadır. O'nun benzeri olan hiç bir şey yoktur. O işitendir, görendir.
Muhammed Esed = (O'dur) gökleri ve yeri yoktan var eden. O, nasıl ki hayvanlar arasında eşler (bulunmasını) irade etmişse size de kendi cinsinizden eşler vermiştir ve sizi böylece çoğaltıp durmaktadır: (ama) hiçbir şey O'na benzemez ve yalnız O'dur, her şeyi işiten, her şeyi gören.
Mustafa İslamoğlu = O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Nasıl ki hayvanları çiftler halinde yaratmışsa, size de kendi türünüzden eşler vermiştir; ve sizi bu sayede çoğaltmaktadır. (Ama) hiçbir şey O'na benzemez; ve O her şeyi işiten, her şeyi görendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (O) Gökleri ve yeri yaratan, sizin için kendi cinsinizden zevceler kılmıştır, hayvanlardan da çiftler (yaratmıştır). Sizi onda artırır. O'nun misli gibi bir şey yoktur ve O bihakkın işiticidir, görücüdür.
Ömer Öngüt = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattı. Hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu suretle sizi çoğaltıyor. O'nun benzeri bir şey yoktur. O işitendir, görendir.
Şaban Piriş = Size kendi içinizden eşler var etti. Hayvanlardan da eşler yarattı. Sizi de bu şekilde üretmektedir. O’nun bir benzeri yoktur. İşiten O’dur, gören O.
Sadık Türkmen = Gökleri ve yeryüzünü yaratan/var edendir. Size karşı cinsinizden eşler kılmış, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Sizi, orada/bu sistem içinde çoğaltıyor/üretiyor. O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
Seyyid Kutub = Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu düzen içinde çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi işitir, görür.
Suat Yıldırım = O gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattığı gibi davarlara da eşler yarattı. O, bu düzen içinde sizi üretiyor. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.
Süleyman Ateş = (O) Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden çiftler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Bu (düzen içi)nde sizi üretiyor. O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.
Tefhim-ul Kuran = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir
Ümit Şimşek = O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. O size kendi nefislerinizden eşler yarattı, davarlardan da çiftler yarattı ki, sizi böylece çoğaltıp duruyor. Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökleri ve yeri ortaya çıkarandır, Fâtır'dır O. Size, benliklerinizden eşler yapmıştır; davarlardan da çiftler. Bu tarz içinde üretiyor sizi. O'nun benzeri gibi bir şey yoktur. Gereğince işiten, gereğince görendir O.
İskender Ali Mihr = Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefslerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. Orada sizi çoğaltır, yayar. Hiçbir şey, O’nun gibi değildir. Ve O, en iyi işiten, en iyi görendir.
İlyas Yorulmaz = Göklerin ve yerin yaratıcısı, sizin kendi cinsinizden ve hayvanlarınızdan eşler var etmiş ve sizi o eşlerden çoğaltıyor. O (Allah’ın) benzeri hiçbir şey yoktur. O işiten ve her şeyi görendir.
لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Şûrâ / 12 -
Lehu mekâlîdus semâvâti vel ard(ardı), yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), innehu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onundur göklerin ve yeryüzünün kilitleri, dilediğine bol bol rızık verir, dilediğinin rızkını daraltır; şüphe yok ki o, her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Göklerin ve yerin tüm hazinelerinin anahtarları O'nun elindedir, rızkı dilediğine açarak bol verir, dilediğine de kısarak ölçüyle verir. Çünkü O herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, her şeyi bilendir.
Ahmed Hulusi = Semâların ve arzın anahtarları (özellikleri açığa çıkaran kuvveler) O'nundur! Yaşam gıdasını dilediğine göre yayar, genişletir veya daraltır! Muhakkak ki O, Bi-küllî şey'in (Esmâ'sıyla şey'i meydana getirmiş olan olarak) Aliym'dir (bilen).
Ahmet Tekin = Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları, şifreleri O’nun tasarrufundadır. Rızkı ve serveti, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu varlıklara bol bol da verir; ölçüyle kısarak da verir. Her şey, O’nun ilmi, planı, iradesi dahilinde gerçekleşmektedir.
Ahmet Varol = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. O her şeyi bilendir.
Ali Bulaç = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine rızkı genişletip yayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Göklerin ve yerin (hazine) anahtarları O’nundur. Rızkı dilediğine yayar ve kısar. Çünkü O, her şeyi kemal üzre bilendir.
Ali Ünal = Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları da O’nundur. Rızkı dilediğine bol verir, dilediğine ise kısar ve ölçülü verir. O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Göklerin ve yerin anahtarları/yönetim sistemi O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. O her şeyi bilendir.
Bekir Sadak = Goklerin ve yerin kilitleri O'nundur. Diledigine rizki yayar ve isterse kisar, bir olcuye gore verir. Dogrusu O herseyi bilendir.
Celal Yıldırım = Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O'nundur. Rızkı dilediğine genişletip yayar ve kısıp daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi bilir.
Cemal Külünkoğlu = Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları (tasarruf yetkisi) yalnız O'nundur. O, dilediğine bol rızık verir, dilediğine az. Şüphe yok ki O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin ve yerin kilitleri O'nundur. Dilediğine rızkı yayar ve isterse kısar, bir ölçüye göre verir. Doğrusu O herşeyi bilendir.
Diyanet Vakfi = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, her şeyi bilendir.
Edip Yüksel = Göklerin ve yerin tüm kontrolu O'na aittir. Dilediğine rızkı bol verir veya kısar. O her şeyi Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Göklerin, Yerin kilidleri onun, rızkı dilediğine açar ve kısar, çünkü o her şey'i bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Göklerin ve yerin kilitleri O'nun. Rızkı dilediğine açar ve kısar; çünkü O, herşeyi bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerin ve yerin kilitleri O'na aittir. O dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla bilir.
Gültekin Onan = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine rızkı genişletir / yayar veya kısar / daraltır / kısıtlar. Çünkü O her şeyi bilendir.
Harun Yıldırım = Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. O, dilediğine rızkı genişletipyayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi en iyi bilendir.
Hasan Basri Çantay = Göklerin ve yerin anahtarları Onundur. Kimi dilerse onun rızkını yayar, (dilediğininkini de) kısar. Çünkü O, her şey'i çok iyi bilendir.
Hayrat Neşriyat = Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Şübhesiz ki O, herşeyi hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğinin rızkını genişletir, ve kısar. Muhakkak ki O; her şeyi bilendir.
Kadri Çelik = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine rızkı genişletip yayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi bilendir.
Muhammed Esed = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur; O, dilediğine bol rızık verir, dilediğine az. Çünkü O her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Göklerin ve yerin anahtarları O'na aittir: O dilediğine rızkı bol verir, dilediğine sınırlandırır: çünkü O her şeyi her yönüyle bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediği kimse için rızkı bolca yapar ve kısar. Şüphe yok ki, her bir şeyi bilicidir.
Ömer Öngüt = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz ki O her şeyi bilendir.
Şaban Piriş = Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. O, dilediğine rızkını bol bol verir ve dilediğine de bir ölçüyle. Çünkü O, her şeyi bilendir.
Sadık Türkmen = Göklerin ve yeryüzünün anahtarları/yönetimi O’nundur. Rızkı (besinleri yaratmasını) dilediği kimse için genişletip yayar ve (dilediği kimse için) kısar da!.. Şüphesiz O, herşeyi en iyi bilendir.
Seyyid Kutub = Göklerin ve yerin anahtarları Allah'ındır. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, herşeyi bilendir.
Suat Yıldırım = Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nun yanındadır. Dilediğinin nasibini bollaştırır, dilediği kimsenin nasibini daraltır. Çünkü O, her şeyi bildiği gibi her duruma en uygun olanı da bilir.
Süleyman Ateş = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı açar ve kısar. O, her şeyi bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine rızkı genişletip yayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi bilendir.
Ümit Şimşek = Göklerin ve yerin anahtarları Ona aittir. O dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğininkini daraltır. O herşeyi hakkıyla bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerin ve yerin kilitleri/anahtarları O'nundur. Rızkı, dilediğine açıp bol bol verir. Kısarak, ölçüyle de verir. Gerçek şu ki, O herşeyi en iyi biçimde bilmektedir.
İskender Ali Mihr = Göklerin ve yerin anahtarları, O’nundur. Dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, herşeyi en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Göklerin ve yerin kontrolü (anahtarları) O’na aittir. Rızkı dilediğine bolca verip yayar, dilediğine de az verip kısar. O her şeyi en iyi bilendir.
شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاء وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ
Şûrâ / 13 -
Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Diyanet İşleri = “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dîne âit hükümlerden, Nûh'a tavsiye ettiğini ve sana vahyettiklerimizi ve İbrâhîm'e, Mûsâ ve İsâ'ya tavsiye ettiklerimizi, size de gidilecek yol olarak bildirdi, açıkladı; dîne yapışın ve o hususta hiçbir ayrılığa düşmeyin. Onları, inanmaya çağırdığın şey, müşriklere pek büyük, pek ağır gelmede. Allah, dilediğini kendisine seçer ve kim, ona dönerse doğru yolu gösterir ona.
Adem Uğur = Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.
Ahmed Hulusi = O tek Din'den (muhakkak geçerli Allâh Sistem ve düzeninden) Nuh'a uygulamasını istediğimizi; sana vahyettiğimizi; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da uygulamalarını söylediğimiz gerçeği; "Din'i ikame edip, onda ayrılığa düşmeyesiniz" diye, sizin için de kurallaştırdı! Kendilerini çağırdığın bu şey (lâ ilâhe illAllâh gerçeği; Sistem realitesi), şirk koşanlara büyük geldi! Allâh dilediğini kendine seçer; kendine yönelenleri de hakikate erdirir!"
Ahmet Tekin = Allah, Nûh’a tekrar tekrar tavsiye ettiği dinî kuralları, sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya tekrarladığımız tavsiyelerimizi size açıklayarak şeriat haline getirdi.'Bütün peygamberlere tavsiye edilen esasları içeren bu dini, medenî kuralları açıkça ortaya koyup uygulayarak, şeriatı ayakta tutun. İnsanlığın bu tek hak dininden ayrı kalarak, dinde ayrılık yaratmayın, dinî esaslarda ihtilâfa düşmeyin, farklı yollara gitmeyin.' buyurdu. Fakat, senin, kendilerini davet ettiğin dinî esasları, tevhid esaslarını kabul, senin peygamberliğine ve Kur’ân’a iman, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan müşriklere, Allah’a imanın gerektirdiği esasları inkâr edenlere ağır geldi. Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri kendisine peygamber seçer. Kendisine yöneleni, yoluna baş koyanı da doğru ve hak yolda başarıya ulaştırır.
Ahmet Varol = O: 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a buyurduğunu, sana vahyettiğimizi ve İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya buyurduğumuzu sizin için de bir şeriat kıldı. Müşrikleri kendisine çağırdığın şey onlara ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve gönülden yöneleni kendine iletir.
Ali Bulaç = O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir.
Ali Fikri Yavuz = “-Dini elbirlik tatbik edin ve ayrılığa düşmeyin.” diye Allah, dinden (tevhid esasından) Nûh’a tavsiye ettiğini ve sana vahy eylediğimizi; bir de İbrahîm’e, Mûsa’ya, İsâ’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için şeriat yaptı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin bu tevhid dini ağır geldi. Allah ona, (bu hak dine) dilediklerini seçecek ve ona dönüb itaat edenleri hidayete erdirecektir.
Bekir Sadak = Allah Nuh'a buyurdugu seyleri size de din olarak buyurmustur. Sana vahyettik; Ibrahim'e, Musa'ya ve Isa'ya da buyurduk ki: «Dine bagli kalin, onda ayriliga dusmeyin.» Putperestleri cagirdigin sey onlarin gozunde buyumektedir. Allah diledigini kendine secer, kendisine yneleni de dogru yola eristirir.
Celal Yıldırım = O, Nuh'a vasiyyet ettiği şeyleri, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyyet ettiklerimizi size şeriat yaptı da «dini dosdoğru ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin!» (buyurdu). Allah'a ortak koşanlara, kendilerini davet ettiğin şey çok ağır gelmektedir. Allah dilediğini ona (o çağrıya veya kendine) seçer ve kendine yönelip gönül vereni doğru yola eriştirir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: 'Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.' Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.
Diyanet Vakfi = «Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.
Edip Yüksel = Daha önce Nuh'a buyurduğu dini size yasa olarak belirledik. Sana vahyettiğimiz gibi İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da öğütledik: 'Bu dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.' Fakat kendilerini çağırdığın şey, ortak koşanlara ağır gelmektedir. ALLAH dileyeni kendine seçer ve kendisine yöneleni doğruya ulaştırır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sizin için: dinden Nuha tavsıye ettiğini ve sana vahyeylediğimizi ve İbrahime ve Musâya ve Isâya tavsıye kıldığımızı teşri' buyurdu şöyle ki: dinî doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin, müşriklere bu da'vet ettiğin emir ağır geldi, Allah ona dileklerini seçecek ve yüz tutanları ona hidâyetle irdirecektir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, size dinde Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi ve İbrahim, Musa ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi de kanun kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin! Bu davet ettiğin iş müşriklere ağır geldi. Allah, ona dilediklerini seçecek ve kendine yüz tutanları (yönelenleri) de ona hidayetle eriştirecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah dinden Nuh'a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.
Gültekin Onan = O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Tanrı, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir.
Hasan Basri Çantay = O, «Dîni doğru tutun, onda tefrikaya düşmeyin» diye (asl-ı) dînden hem Nuuha tavsiye etdiğini, hem sana vahyeylediğimizi, hem İbrâhîme, Musâye ve îsâye tavsiye etdiğimizi sizin için de şerîat yapdı. Senin kendilerini da'vet etmekde olduğun (bu) şey müşriklerin üzerinde büyüdü (ağır geldi.) Allah kimi dilerse buna onu seçib çeker, (ancak kendisine itâatla) dönmekde olanları buna muvaffak eder.
Hayrat Neşriyat = (O Allah ki;) 'Dîni ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!' diye Nûh’a kendisiyle tavsiye etmiş olduğunu, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya kendisiyle tavsiye etmiş olduğumuzu, size dinden şeriat kıldı. Onları kendisine da'vet etmekte olduğun (bu din), müşrikler(in gözlerin)e büyüdü (kendilerine ağır geldi). Allah, dilediği kimseyi ona (o dîne)seçer; (kendisine) yönelen kimseyi de ona hidâyet eder.
İbni Kesir = Dine bağlı kalın ve onda tefrikaya düşmeyin, diye dinden Nuh'a buyurduğunu, size de teşri buyurdu. Sana vahyettiğimizi ve İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya buyurduğumuzu. Kendilerini çağırdığın bu şey; müşriklere ağır geldi. Allah; dilediğini kendisine seçer. Kendisine yöneleni de hidayete iletir.
Muhammed Esed = O, itikadi konularda, Nuh'a emrettiğini -ve sana (ey Muhammed,) vahiy aracılığıyla öğrettiğimizi ve aynı zamanda İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiğimizi- sizin için uygun gördü. (Sahih) itikada sağlam bir şekilde sarılın ve o konuda bütünlüğünüzü bozmayın. Onları çağırdığın bu (itikad bütünlüğü) başka varlıkları veya güçleri Allah'a ortak koşanlara ağır gelse (bile). Allah dileyen herkesi kendine çeker ve O'na yönelenleri doğru yola ulaştırır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sizin için dinden meşrû kıldı, kendisiyle Nûh'a tavsiye etmiş olduğunu. Ve o şeyi ki, sana vahyettik ve o şeyi ki, onunla İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya vasiyyette bulunduk, dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin(den ibarettir). Müşriklerin üzerine kendisine dâvet ettiğin şey ağır geldi. Allah dilediği kimseyi kendisine intihab eder ve (Hakk'a) dönen kimseyi hidâyete erdirir.
Ömer Öngüt = "Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin. " diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini dâvet ettiğin şey müşriklere pek ağır geldi. Allah dilediği kulunu zâtına seçer ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete iletir.
Şaban Piriş = Dini ayakta tutun ve onda grup grup ayrılmayın, diye Allah’ın Nuh’a tavsiye ettiğini, sana da vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiklerini, size de dinin kuralları yapmıştır. Müşrikleri davet ettiğin şey, onlara ağır gelir. Allah, dilediğini kendine seçer ve kendine yönelen kimseye yol gösterir.
Seyyid Kutub = Allah, dinden Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimiz 'Allah'ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin' direktifini sizin için bir hayat düsturu olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.
Suat Yıldırım = O, "Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin!" diye, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrâhim’e, Mûsâ’ya, Îsâ’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı. Senin insanları dâvet ettiğin esaslar, müşriklere çok ağır gelmektedir. Halbuki Allah dilediği kullarını bu din için seçer ve gönülden Kendine yöneleni doğru yola iletir.
Süleyman Ateş = O size, dinden Nûh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimizi şeri'at (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat kendilerini çağırdığın (bu) esas, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allâh dilediğini kendisine seçer ve iyi niyyetle yöneleni kendisine iletir.
Tefhim-ul Kuran = O: «Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırmakta olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete eriştirir.
Ümit Şimşek = Allah Nuh'a emrettiği şeyi sizin için de dinin hükümleri cümlesinden yasalaştırdı. Aynı şeyi, 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye, sana da vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da emrettik. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey müşriklere ağır geldi. Allah ise ona dilediği kimseyi seçer ve kendisine yönelenleri doğru yola iletir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizin için, dinden, Nûh'a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın!" Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah, dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir.
İskender Ali Mihr = (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى لَّقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِن بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ
Şûrâ / 14 -
Ve mâ teferrekû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen le kudıye beynehum, ve innellezîne ûrisûl kitâbe min ba’dihim le fî şekkin minhu murîb(murîbin).
Diyanet İşleri = Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab’a mirasçı kılınanlar da, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, aralarındaki hırs ve haset yüzünden, kendilerine bu hususta bilgi geldikten sonra ayrılığa düştüler ve Rabbin, muayyen bir zamâna kadar onlara azâp etmemeyi takdîr etmeseydi aralarında çoktan hükmedilirdi ve onlardan sonra kitaba vâris olanlar da bu hususta elbette şüphe içindedir, tereddüde düşmüşlerdir.
Abdullah Parlıyan = Bize de kitap verildi diyenler, kendilerine gerçek bilgiler vahiy yoluyla gelince, ayrılığa düştüler. Eğer kıyamet saatinin önceden alınmış bir kararla daha sonra gerçekleşeceği belirlenmiş olmasaydı, hemen aralarında kesin karar verilir ve iş bitirilmiş olurdu. Ama onlardan sonra kitaba varis olanlar da, yine kitaptan yana tam bir şüphe içindeydiler.
Adem Uğur = Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Ahmed Hulusi = İlim (Hakikat ilmi) kendilerine geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden tefrikaya düştüler! Eğer Rabbinden, belirlenmiş bir zamana kadar yaşamaları hükmolunmamış olsaydı; onlar arasında elbette işleri bitirilirdi! Onlardan sonra BİLGİye vâris kılınanlara (ehl-i kitaba) gelince; muhakkak ki Ondan (Kurân'dan) kuşkulu bir tereddüt içindedirler.
Ahmet Tekin = Onlar, kendilerine doğru bilgiler geldikten sonra, liderliği ve hâkimiyeti hep kendi uhdelerinde tutma hırsları, hasetleri, haksızlıkları, şer’î kurallara karşı çıkmaları ve bozgunculukları sebebiyle ayrılığa düştüler. Eğer insanların sorumlu tutularak muhakeme edileceği, mükâfata nâil olanla cezaya müsehak olanların hükümlerinin kesinleşeceği ile ilgili, rahmeti gazabına baskın olan Rabbinin koyduğu-kurduğu, belli bir vadeye kadar mühlet verilen bir hüküm , bir düzen olmasaydı, ayrılığa düştükleri konularda onların aralarında âcilen yargı gerçekleştirilir, hüküm icra edilirdi. Onların ardından kutsal kitapları miras olarak devralanlar da, hak kitaba, Kur’ân’a karşı sû-i zanlarının-art niyetlerinin beslediği şüpheler içindedirler.
Ahmet Varol = Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kinden dolayı ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından, belirli bir süreye kadar geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı aralarında hüküm verilmiş olurdu. Onlardan sonra kitaba mirasçı kılınanlar da onun (peygamberin) hakkında gocundurucu bir tereddüt içindedirler.
Ali Bulaç = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir ecele kadar geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Şüphesiz onların ardından Kitaba mirasçı olanlar ise, her halde ona karşı kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = (Geçmiş ümmetlerin veya ehl-i kitabın) ayrılığa düşmeleri ise, kendilerine ilim geldikten sonra (ayrılığın sapıklık olduğunu bildikten sonra) sırf aralarında hased ve azgınlıktan dolayıdır. Eğer Rabbinden tayin edilmiş bir vakte (kıyamete veya ömürlerinin sonuna) kadar azabın gecikmesine dair bir söz (vaad-i ilâhî) geçmiş olmasaydı, aralarında (kâfir olanların) helâk işleri mutlak bitiriverilirdi. O peygamberlerin arkasından (asr-ı saadet zamanında) Kur’an’a vâris kılınan ehl-i kitab da ondan muhakkak endişe veren bir şübhe içindedirler.
Ali Ünal = Geçmiş ümmetler, (başka bir zaman değil,) kendilerine hem de (takip etmeleri gereken yol ve nasıl davranırlarsa neyle karşılaşacaklarına dair) ilim geldikten sonra sadece aralarındaki bağy (haset, haline ve elindekine razı olmama ve hırs gibi tesirlerin altında birbirlerinin haklarına tecavüz) sebebiyle grup grup oldular. Eğer Rabbinden (insan nesliyle ilgili olarak, haklarındaki hükmü) belli bir süreye (Kıyamet’e) kadar erteleme (ve bu süre içinde onları yeryüzünde barındırma) sözü sâdır olmamış olsaydı, hiç şüphesiz aralarında hüküm çoktan verilmiş ve iş bitmiş olurdu. (Rasûllerin arkasından grup grup olanlardan) sonra gelen ve Kitab’a vâris olanlar, o Kitap konusunda gerçekten derin bir şüphe içindedirler.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine ilim geldikten sonra ihtilafa düşmeleri, sırf aralarındaki kıskançlıktan dolayıdır. Eğer Rabbin tarafından belirli bir süreye kadar önceden verilmiş bir söz olmasaydı, kesinlikle aralarında hüküm verilecekti. Onlardan sonra kendilerine kitap verilenler de kesinlikle o din hakkında aşırı şüphe içerisindedirler.
Bekir Sadak = Kendilerine ilim geldikten sonra ayriliga dusmeleri, ancak, biribirini cekememekten oldu. Eger belirli bir sure icin Rabbinin verilmis bir sozu olmasaydi, aralarinda hemen hukmedilirdi. Arkalarindan Kitaba varis kilinanlar da ondan suphe ve endise icindedirler.
Celal Yıldırım = Onlar ancak kendilerine (Allah, Kitap, Peygamber ve Âhiret'le ilgili) bilgi geldikten sonra —sırf aralarındaki kin ve ihtiras yüzünden— tefrikaya düştüler. Eğer Rabbından belirlenmiş vakte kadar verilmiş bir söz geçmeseydi, elbette aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Onlardan sonra Kitab'a vâris olanlar da kitaptan yana tam bir şüphe içindeydiler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Kendilerinden sonra ilahi kelamı devralanlar (Ehl-i Kitap) şimdi o (Kur'an')ın öğretileri hakkında şüpheye varan büyük bir tereddüt içindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, ancak, birbirini çekememekten oldu. Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Arkalarından Kitaba varis kılınanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler.
Diyanet Vakfi = Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Edip Yüksel = Kendilerine bilgi ulaştıktan sonra sırf aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Belli bir zaman için Rabbinin verilmiş bir söz olmasaydı onların arasında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba mirasçı olanlar da ondan kuşku ve şüphe içindedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Tefrikaya düşmeleri ise kendilerine ılim geldikten sonra sırf aralarında Bağy-ü ıhtırastan dolayıdır ve eğer rabbından müsemmâ bir ecele kadar diye bir kelime geçmiş olmasa idi, aralarında hukmi kaza mutlak icra edilir bitirilirdi, arkalarından kitâba vâris kılınanlar da ondan işkilli bir şekk içindedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerine bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmeleri sadece aralarındaki düşmanlık ve ihtirastan dolayıdır. Eğer Rabbin tarafından «belirli bir vakte kadar» şeklinde bir söz geçmemiş olsaydı aralarında verilen hüküm mutlaka yerine getirilir ve (iş) bitirilirdi. Kendilerinden sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar da ondan kuşkulu bir şüphe içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar kendilerine bilgi geldikten sonra, ancak aralarındaki, çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından azabın ertelendiğine dair bir söz geçmemiş olsaydı aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Kendilerinden sonra Kitab'a vâris kılınan kitap ehli de Kur'ân hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
Gültekin Onan = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer rabbinden adı konulmuş bir ecele kadar geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Şüphesiz onların ardından Kitaba mirasçı olanlar ise, her halde ona karşı kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Harun Yıldırım = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki tecavüz ve haksızlık dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, belirli bir süreye kadar bir söz geçmiş olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmişti. Şüphesiz onların ardından Kitaba mirasçı olanlar ise, elbette onun hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
Hasan Basri Çantay = Onlar ancak kendilerine ilim geldikden sonradır ki, aralarındaki ihtiraas yüzünden, ayrılığa düşdüler. Eğer Rabbinden ad verilmiş bir va'deye kadar bir söz geçmiş olmasaydı aralarında muhakkak hukûm verilmiş (her şey olub bitirilmişdi) bile. Onlardan sonra kitaba mîrascı yapılanlar da ondan mutlak şübheci bir tereddüd içindedirler.
Hayrat Neşriyat = (Ehl-i kitab) ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarında haddi aşmaktan (ve hasedden) dolayı ayrılığa düştüler. Hâlbuki Rabbinden belirli bir vakte kadar (azâbın te’hîrine dâir) önceden (söylenmiş) bir söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu.Doğrusu kendilerinden sonra kitâba vâris kılınanlar da, ondan, (kendilerine) kuşku veren ciddî bir şübhe içindedirler.
İbni Kesir = Onlar; kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Şayet belirli bir süre için Rabbından bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba varis kılınanlar da ondan mutlak bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
Kadri Çelik = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki ihtirastan kaynaklanan azgınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer senin Rabbinden, adı konulmuş bir ecele kadar verilmiş bir söz olmasaydı, muhakkak aralarında hemen hüküm verilmiş olurdu. Şüphesiz onların ardından kitaba mirasçı olanlar ise, ona karşı kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Muhammed Esed = (Geçmiş vahiylerin mensuplarına gelince,) onlar (hakikati) tanıyıp öğrendikten sonra, aralarındaki kıskançlık ve çekişmelerden dolayı bütünlükten uzaklaştılar; ve Rabbinden (O'nun koyduğu) belli bir vadeye kadar (bütün hükümleri iptal eden) bir hüküm gelmemiş olsaydı, onlar arasında (baştan) her şey karara bağlanmış olurdu. İşte bakın, öncekilerden ilahi kelamı devralanlar (şimdi) onun öğretileri hakkında şüpheye varan büyük bir tereddüt içindeler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar, hakikatin bilgisi kendilerine ulaştıktan sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden birbirlerine düştüler: Ve eğer Rabbin tarafından daha önceden belirli bir vadeye kadar ertelendiğne dair bir yasa konmasaydı, haklarındaki hüküm hemen infaz edilirdi. İşte onların ardından gelen (eski) vahyin (son) varisleri de, bu (vahiy)den dolayı tereddütle karışık bir şüphe içindedirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve tefrikaya düşmediler, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, mücerret aralarında haddi tecavüz etmekten dolayı (tefrikaya düştüler). Ve eğer Rabbinden bir muayyen ecele kadar sebk etmiş bir kelime bulunmasa idi elbette aralarında hükmolunurdu. Ve muhakkak o kimseler ki, onlardan sonra kitaba vâris oldular, elbette ondan mütehayyirâne bir şekk içindedirler.
Ömer Öngüt = Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Şaban Piriş = Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki “haksız tecavüz” sebebiyle gruplara ayrıldılar. Eğer Rabbin’den belirlenmiş bir süreye kadar bir söz olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilmiş olurdu. Onların ardından kitaba mirasçı olanlar da elbette ondan bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
Sadık Türkmen = Onların, ancak kendilerine ilim geldikten sonra gruplara ayrılmaları/ayrılığa düşmeleri; aralarındaki kıskançlık ve çekişme (benlik davası) yüzündendir! Eğer Rabbinden belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş, iş bitirilmiş olurdu. Şüphesiz onların ardından kitaba mirasçı olanlar ise, onun hakkında işkillendiren/kuşkulu bir şüphe içindedirler.
Seyyid Kutub = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süre için Rabb'inin verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Onlardan sonra Kitab'a varis kılınanlar da ondan kuşku duymaktadırlar.
Suat Yıldırım = Geçmiş ümmetler, ancak kendilerine buna (tefrikanın haram olduğuna) dair bilgi ulaştıktan sonra, sırf aralarındaki ihtiras ve haset yüzünden, bölündüler. Daha önce Rabbin tarafından yürürlüğe konulan vaad, yani cezayı belirli süreye, kıyamete kadar erteleme sözü olmasaydı, onların işleri çoktan bitmişti bile! Ehl-i kitaptan sonra kitaba vâris kılınanlar (Mekke müşrikleri) onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Süleyman Ateş = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belli bir süreye kadar yaşatma sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Onlardan sonra Kitaba vâris kılınanlar ondan, kuşku veren bir şüphe içindedirler.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer senin Rabbinden, adı konulmuş bir ecele kadar geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti. Şüphesiz onların ardından Kitaba mirasçı olanlar ise, herhalde ona karşı kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
Ümit Şimşek = Onlar ise, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belirlenmiş bir vakte dair Rabbin tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hüküm çoktan verilirdi. Onlardan sonra kitaba vâris olanlar da hâlâ kitap hakkında derin bir şüphe içindeler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler. Eğer belli bir süreye kadar erteleme sözü Rabbinden gelmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Onların ardından Kitap'a mirasçı olanlar da onun hakkında, işkillendiren bir kuşku içindedirler.
İskender Ali Mihr = Kendilerine ilim geldikten sonra aralarında azanlardan başkası fırkalara ayrılmadı. Eğer Rabbinden “belirlenmiş bir zamana kadar (bekletme)” sözü geçmemiş olsaydı, mutlaka onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Muhakkak ki onlardan sonra Kitab’a varis kılınanlar, gerçekten O’ndan şek ve şüphe içindedirler.
İlyas Yorulmaz = Aralarındaki çekememezlikten dolayı, onlara gelen ilimden sonra ayrılıklara düştüler. Allah’ın belirlemiş olduğu bir zamana kadar, vermiş olduğu sözü olmasaydı, aralarında hüküm çoktan verilmiş olurdu. Onlardan sonra kitaba mirasçı olanlarda, kitap hakkında şüphe ve tereddüt içine düştüler.
فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَقُلْ آمَنتُ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِن كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Şûrâ / 15 -
Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirt(umirte), ve lâ tettebi’ ehvâehum, ve kul âmentu bi mâ enzelallâhu min kitâb(kitâbin), ve umirtu li a’dile beynekum, allâhu rabbunâ ve rabbukum, lenâ a’mâlunâ ve lekum a’mâlukum, lâ huccete beynenâ ve beynekum, allâhu yecmeubeynenâ, ve ileyhil masîr(masîru).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O’nadır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve işte bunun için artık onları çağır ve doğru hareket et emredildiğin gibi ve uyma onların dileklerine ve de ki: Ben, kitaptan ne indirdiyse Allah, inandım ona ve bana, aranızda adâletle hükmetmem emredildi. Allah, Rabbimizdir ve Rabbiniz; bizim yaptıklarımız, bize âittir, sizin yaptıklarınız size; düşmanlık yok bizimle sizin aranızda. Allah, bir yerde toplayacak bizi ve sonunda dönüp onun tapısına varılacak.
Abdullah Parlıyan = İşte bundan dolayı sen, bütün insanları davete devam et ve Allah tarafından emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın kitaptan ne indirdiyse hepsine inandım ve aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimizin karşılığı bizim, sizin işlediklerinizin karşılığı ise size aittir. Artık bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektirecek bir durum yoktur. Allah aramızı bulur, yahut bizi bir araya toplar, dönüşte O'nadır.
Adem Uğur = İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır. (Âyette, Hz. Peygamber'in insanları davet edeceği prensipler açıklanırken, uyacağı esaslar da beyan edilmiştir. Buna göre davete devam edilecek, inanmayanların teklif ve ısrarları dinlenmeyecektir.)
Ahmed Hulusi = İşte bunun için sen davet et! Hükmolunduğun gibi fıtratın istikametinde ol! Onların hevâlarına (boş arzu ve fikirlerine) uyma! De ki: "Allâh'ın inzâl ettiği BİLGİ'ye iman ettim! Aranızda adaletli olmamla hükmolundum! Allâh bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bizedir, sizin yaptıklarınız da sizindir. Bizimle sizin aranızda deliller savaşına gerek yoktur! Allâh aramızı cem eder! O'nadır dönüş. "
Ahmet Tekin = Geçmişten gelen dinî kalıntılarla senin tebliğ ettiğin dinin, örtüşen ve örtüşmeyen taraflarının bulunması sebebiyle, etrafında olup bitenlere kulak kabartmadan, sen insanları değişmez doğruları getiren dine, İslâm’a, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, birliğe davete devam et. Emrolunduğun gibi ilâhî emirleri doğru uygulayarak itaatte daim ol. Onların, geçmişteki din sâliklerinin şahsî arzu ve ihtiraslarına, bâtıla uyma.'Ben, Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplarına iman ettim. Bana, aranızda sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî adâleti gerçekleştirerek kamu düzenini sağlamam emredildi. Allah bizim de, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimizin karşılığı, mükâfatı bize ait, sizin amellerinizin sorumluluğu ve cezası da size aittir. Benim peygamberliğimin doğruluğu, ispatı konusunda, indirilen ilâhî kitapların dışında, aramızda ayrıca bir delile de ihtiyaç yok. Allah aramızdaki ihtilâfları, hepimizin önünde toptan halledecektir. Sonuçta, yalnız onun huzuruna varıp hesap vereceksiniz.' diye ilan et.
Ahmet Varol = İşte bundan dolayı (onları tevhid inancına) çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların arzularına uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize sizin yaptıklarınız sizedir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma yoktur. Allah aralarımızı birleştirir. Dönüş de O'nadır.'
Ali Bulaç = Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: "Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda 'deliller getirerek tartışma(ya, huccete gerek)' yoktur. Allah bizi bir araya getirip toplayacaktır. Dönüş O'nadır."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), onun için sen onları tevhîde davet et ve emrolunduğun gibi, sebat üzre doğru git. Onların heveslerine uyma ve de ki: “- Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba iman ettim. Aranızda adaleti yerine getirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz (karşılığı) bize, sizin amelleriniz (karşılığı) size... Sizinle aramızda bir husumet yok. (Bu ayet-i kerime, kıtal ayeti ile nesh edilmiştir - Hâzin tefsiri). Allah hepimizi (kıyamette) bir araya toplayacak ve dönüş de ancak O’nadır.”
Ali Ünal = Sen ise, insanları Rabbinin senin için tayin buyurduğu yola davet et; ve her konuda sana nasıl davranman emredilmişse, o şekilde dosdoğru davran; sakın (o kendilerine Kitap verilen ve grup grup olanların) heva ve heveslerine uyma ve şöyle ilan et: “Ben, Allah Kitap olarak ne indirmişse ona iman ettim. Bana aranızda (zengin–fakir, güçlü–zayıf, Arap–acem, siyah–beyaz vb. ayırımı yapmadan) adaletle davranmam ve adaleti gerçekleştirmem emrolunuyor. Allah, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Aramızda herhangi bir tartışmaya girmeye gerek yok. Nasıl olsa Allah, bir gün hepimizi bir araya toplayacak ve aramızdaki hükmünü verecektir. O’nadır nihaî dönüş.”
Bayraktar Bayraklı = Bundan dolayı sen Allah'a davet et! Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların arzularına uyma ve şöyle de: “Allah'ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adeletli davranmakla emrolundum. Allah bizim de sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Aramızda tartışmaya gerek yoktur. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş yalnız O'nadır.”
Bekir Sadak = Bundan oturu sen birlige cagir ve emrolundugun gibi dogru ol; onlarin heveslerine uyma ve soyle soyle: «Allah'in indirdigi Kitap'a inandim; aranizda adaletle hukmetmek ile emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim islediklerimiz bize, sizin isledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranizda tartisilacak bir sey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dnus O'nadir.
Celal Yıldırım = İşte (ey Peygamber!), bunun için çağrına devam et, emredildiğin gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve de ki: «Allah'ın indirdiği her kitaba imân ettim ve ben aranızda adaleti yerine getirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Aramızda sürtüşme, tartışma ve iddialaşma diye bir şey yoktur. Allah bizi biraraya getirip toplar ve dönüş de ancak O'nadır..»
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) İşte bundan dolayı sen insanları Allah'ın dinine davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların isteklerine uyma ve de ki: “Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım; aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Çünkü dönüş sadece O'nadır.”
Diyanet İşleri (eski) = Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: 'Allah'ın indirdiği Kitap'a inandım; aranızda adaletle hükmetmek ile emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dönüş O'nadır.'
Diyanet Vakfi = İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır.
Edip Yüksel = Sen buna çağır ve sana emredildiğin gibi dosdoğru uygula. Onların arzularına uyma ve de ki 'ALLAH'ın bana indirdiği kitaba inandım. Sizin aranızda adaletle davranmakla emrolundum. ALLAH bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz ise sizedir. Bizimle sizin aranızda herhangi bir tartışma yoktur. Bizi ALLAH biraraya getirecektir. Sonunda dönüş O'nadır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun için sen durma da'vet et ve emrolunduğun gibi doğru git, onların hevalarına tâbi' olma ve de ki: ben Allahın indirdiği her kitaba iyman getirdim ve emrolundum ki aranızda adalet yapayım, Allah bizim rabbımız sizin de rabbınız, bize amellerimiz, size de amelleriniz, sizinle aramızda huccet yok, Allah hepimizi bir araya getirecek ve hep ona gidilecektir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun için sen durma çağır ve emrolunduğun gibi doğru git! Onların arzularına uyma ve de ki: «Ben Allah'ın indirdiği her kitaba iman getirdim ve aranızda adalet yaparım diye emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size (aittir). Aramızda tartışmaya gerek yoktur. Allah hepimizi bir araya getirecek ve hep O'na gidilecektir.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! İşte bunun için insanları tevhide davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyiflerine uyma ve de ki: «Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi. Allah bizim de rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya yer yoktur. Allah hepimizi biraraya toplayacaktır. Dönüş yalnız O'nadır.
Gültekin Onan = Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve buyrulduğun gibi doğru bir yön tuttur. Onların hevalarına uyma. Ve de ki: "Tanrı'nın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmam buyruldu. Tanrı, bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda 'deliller getirerek tartışma(ya, huccete gerek)' yoktur. Tanrı bizi bir araya getirip toplayacaktır. Dönüş O'nadır."
Harun Yıldırım = Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların arzularına uyma ve de ki: “Allah’ın indirdiği her kitaba iman ettim. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle sizin aranızda artık bir delile gerek yoktur. Allah hepimizi bir arada toplayacaktır ve dönüş yalnız O’nadır.”
Hasan Basri Çantay = İşte bunun için sen (Habîbim onları tevhide) da'vet et. Emrolunduğun vech ile dosdoğru hareketde sebat kıl. Onların hevâ (ve heves) lerine uyma ve de ki: «Ben Allahın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda (icrâ-yi) adalet etmemle emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amel (ve hareket) lerimiz bize, sizin amel (ve hareket) leriniz de size âiddir. Bizimle sizin aranızda hiçbir husumet yokdur. Allah hepimizi birlikde toplayacak. Dönüş ancak Onadır».
Hayrat Neşriyat = İşte bunun için, durma (dîne) da'vet et! Ve emrolunduğun gibi, dosdoğru ol!Onların (nefsânî) heveslerine sakın uyma! Ve de ki: '(Ben) Allah’ın indirdiği her kitâba inandım. Ve aranızda adâlet etmekle emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda bir hüccet (tartışılacak bir şey) yoktur. Allah bizi bir araya toplayacaktır. Ve (sonunda) dönüş ancak O’nadır!'
İbni Kesir = Şu halde sen, bunun için davet et ve emrolunduğun şekilde dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların heveslerine uyma. Ve de ki: Ben, Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adalet etmekle emrolundum. Allah; bizim de Rabbımız, sizin de Rabbınızdır. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak hiç bir şey yoktur. Allah; hepimizi bir araya toplar ve dönüş de O'nadır.
Kadri Çelik = İşte onun için sen (tevhit dinine) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların hevalarına uyma ve de ki: “Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz de sizindir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma (konusu) yoktur. Allah bizi bir araya getirip toplayacaktır ve dönüş de O'nadır.”
Muhammed Esed = İşte bunun için sen (bütün insanlığa) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: "Ben, Allah'ın bütün vahyettiklerine inanırım. Sizin değişik görüşleriniz arasında adaleti gözetmekle emrolundum. Allah benim de, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme olmamalı. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır; çünkü varış O'nadır."
Mustafa İslamoğlu = İşte bu yüzden sen (durup dinlenmeden hakikate) çağır ve emrolduğun gibi dosdoğru ol! Onların keyfi taleplerine uyma ve de ki: "Ben Allah tarafından indirilen her tür vahye inandım; ben aranızda dengeyi sağlamakla emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim yaptıklarımızın sonucu bizi bulacak, sizin yaptıklarınızın sonucu da sizi bulacaktır; bizimle sizin aranızda tartışmanın bir yararı yok: Allah hepimizi bir araya getirecektir: zira varış sadece O'nadır."
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte bundan dolayı sen dâvet et ve emrolunduğun gibi istikamette bulun ve onların hevâlarına tâbi olma ve de ki: «Allah'ın kitaptan indirmiş olduğuna imân ettim ve aranızda adâlet yapmakla memur oldum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizedir, sizin amelleriniz de size aittir. Bizim aramızla sizin aranızda bir husûmet yoktur. Allah aramızı toplayacaktır ve dönüş ancak O'nadır.»
Ömer Öngüt = İşte bundan ötürü sen onları (tevhide, birliğe) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. Ve de ki: "Allah'ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size âittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O'nadır. "
Şaban Piriş = O halde, davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların isteklerine uyma! Ve şöyle söyle: -Allah’ın indirdiği tüm kitaplara inandım. Aranızda adaleti sağlamakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma yoktur. Allah, aramızı birleştirecektir ve dönüş O’nadır.
Sadık Türkmen = Işte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et! Onların hevalarına/boş arzularına/isteklerine uyma! De ki: “Allah’ın indirdiği/gönderdiği her kitaba inandım! Aranızda adaleti sağlamakla emrolundum! Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Sizinle aramızda bir çekişme/didişme/benlik davası yok! Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş O’nun katınadır.”
Seyyid Kutub = Bundan dolayı sen insanları Allah'ın dinine davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol, onların heva ve heveslerinden kaynaklanan hayat sistemlerine uyma ve de ki: «Ben Allah'ın indirdiği her Kitab'a inandım; aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak birşey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüşte O'nadır.»
Suat Yıldırım = Onun için sen durma, hakka dâvet et ve sana emredildiği tarzda dosdoğru ol, sakın onların keyiflerine uyma ve şöyle de: "Allah hangi kitabı indirmişse ben ona inandım. Hem bana, aranızda adaletle hükmetmem emri verildi. Allah bizim de, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlerimizin sorumluluğu bize, sizinkilerinki ise size aittir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma sebebi yoktur. Allah hepimizi bir arada toplayacaktır. Hepimiz de O’nun huzuruna götürüleceğiz."
Süleyman Ateş = Bundan dolayı sen (Hakka) çağır ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların keyiflerine uyma ve de ki: "Ben Allâh'ın indirdiği her Kitaba inandım ve aranızda adâlet yapmakla emrolundum. Allâh bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim eylemlerimiz bize, sizin eylemleriniz size âittir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma nedeni yoktur. Allâh aramızı bulur, (yahut: Allâh bizi bir araya toplar), dönüş O'nadır.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur! Onların heva (istek ve tutku)larına uyma! Ve de ki: «Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle sizin aranızda (karşılıklı delillere dayalı=hüccet) bir tartışma konusu yoktur. Allah, bizi bir arada birleştirip toplayacak ve dönüş de O'nadır.»
Ümit Şimşek = Onun için, sen çağrını yap. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. De ki: Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inandım. Bana sizin aranızda adaleti gözetmem emredildi. Bizim Rabbimiz de, sizin Rabbiniz de Allah'tır. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size; onun için aramızda tartışılacak birşey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır; herkesin dönüşü Onadır.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunun için sen çağrıda bulun/dua et ve emrolunduğun gibi dosdoğru yürü! Onların boş arzularına uyma ve şöyle de: "Allah'ın Kitap'tan indirdiğine inandım. Aranızda adaleti sağlamakla emrolundum. Allah'tır, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz. Bizim amellerimiz bize, sizin amellerinizin size. Bizimle sizin aranızda delil yok. Allah bizi biraraya toplayacaktır/aramızı bulacaktır. Dönüş O'nadır."
İskender Ali Mihr = İşte bunun için, artık sen onları davet et. Ve emrolunduğun gibi istikamet üzere (Allah’a doğru) ol. Ve onların heveslerine tâbî olma. Ve onlara de ki: “Allah’ın kitaptan indirdiği şeye îmân ettim. Ve sizin aranızda adil (adaletli) olmakla emrolundum. Allah, sizin de Rabbiniz bizim de Rabbimiz. Bizim amelimiz bize, sizin ameliniz size. Sizinle bizim aramızda bir huccet (çekişme) yoktur. Allah, bizi biraraya toplayacak. Ve dönüş, O’na (Allah’adır).”
İlyas Yorulmaz = Sen yalnızca onları, emr olunduğun gibi dosdoğru olarak (Allah’ın dinine) davet et. Onların arzularına uyma ve onlara deki “Ben yalnızca Allah’ın kitaptan indirdiklerine iman ettim ve aranızda adaleti sağlamakla emr olundum. Allah bizimde Rabbimiz, sizinde Rabbinizdir. Bizimle sizin aramızda bundan (Kur’an’dan) başka bir delil yoktur. Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize ait, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da size aittir. Allah aramızdaki yapılanları (kıyamet gününde) bir araya getirip hükmünü verecektir ve kesinlikle dönüş O’nadır.
وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِن بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ
Şûrâ / 16 -
Vellezîne yuhâccûne fîllâhi min ba’di mestucîbe lehu huccetuhum dâhıdatun inde rabbihim ve aleyhim gadabun ve lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Diyanet İşleri = Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Halk tarafından, ona icâbet edildikten sonra Allah hakkında cedelleşmeye girişenlerin gösterdikleri düşmanlık, Rableri katında boştur ve onlaradır gazap ve onlaradır çetin bir azap.
Abdullah Parlıyan = İnsanlar kabul edip Allah'ın çağrısına uyduktan sonra onların inanmasını engellemek için Allah hakkında batıl yollarla tartışanlara gelince, onların gösterdikleri düşmanlık ve tüm itirazları Rableri katında geçersizdir ve boştur ve onlar gazaba uğrarlar ve şiddetli azaba çarptırılırlar.
Adem Uğur = Daveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Ona icabet edilmesinden sonra hâlâ Allâh hakkında tartışanların delilleri, Rableri indînde geçersizdir. . . Onların üzerine öfke ve şiddetli bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Daveti kabul edilip İslâm’a girildikten sonra, Allah ve dini konusunda tartışanların delilleri, Rableri katında bâtıldır, boştur. Onlar Allah’ın gazabına uğramışlardır. Üstelik onlar için dehşetli bir de azap vardır.
Ahmet Varol = O'na icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışanların delilleri Rableri katında geçersizdir. Onlara bir gazap ve onlar için şiddetli bir azap vardır.
Ali Bulaç = O'na icabet olunduktan sonra, Allah hakkında (sözde) 'deliller öne sürüp tartışanların' delilleri, Rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazab vardır ve şiddetli azab onlaradır.
Ali Fikri Yavuz = Allah’a icabet olunduktan (Peygamberin mucizeleri zâhir olub insanlar İslâm dinine girdikten) sonra, Allah’ın dini hakkında münakaşaya kalkışacakların hüccetleri (düşmanlık ve çekişmeleri; daha evvel gelen bizim dinimiz sizinkinden hayırlıdır sözleri) Rableri katında boştur. Hem onların üzerine bir gazab, hem de onlara (ahirette) şiddetli bir azab vardır.
Ali Ünal = Daveti kabul görüp (dininin doğruluğu kabul ve itiraf edildikten sonra) Allah hakkında ileri geri konuşup tartışan (ve dinine karşı mücadele edenlere) gelince, onların itiraz ve tartışmalarının Rabbileri nazarında hiçbir değeri yoktur; büyük bir gazap vardır onlara ve çetin bir azap vardır onlar için.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın çağrısını kabul ettikten sonra hâlâ Allah hakkında tartışanlara gelince, onların delilleri ve itirazları Rabbleri katında geçersizdir. Allah'ın gazabı onların üzerine çökecektir ve onlar için şiddetli bir azap vardır.
Bekir Sadak = Allah'in cagrisina icabet eden bulunduktan sonra, O'nun hakkinda tartismaga girisenlerin delilleri Rableri katinda hukumsuzdur. Onlara bir gazap vardir, cetin bir azap da onlar icindir.
Celal Yıldırım = Allah'a olan çağrıya olumlu cevap verdikten sonra O'nun hakkında tartışıp duranların iddia ve delilleri Rabları yanında boş ve anlamsızdır. Üzerlerine gazab ve onlar için şiddetli azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = Allah'ın çağrısına uyulduktan sonra O'nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında geçersizdir. Onların üzerine hem bir gazap vardır, hem de (ahiretin) şiddetli azabı onlar içindir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ın çağrısına icabet eden bulunduktan sonra, O'nun hakkında tartışmağa girişenlerin delilleri Rableri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır, çetin bir azap da onlar içindir.
Diyanet Vakfi = Daveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap vardır.
Edip Yüksel = ALLAH hakkında, O'nun çağrısına yanıt verildikten sonra tartışanların delilleri Rab'leri katında geçersizdir. Gazabı haketmişlerdir ve onlara çetin bir azap vardır
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu kabul olunduktan sonra Allah hakkında ıhtıcaca kalkışacakların rabları huzurunda huccetleri sakıttır, üzerlerine bir gazab ve kendilerine şedid bir azâb vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışacakların delilleri Rableri yanında geçersizdir. Üzerlerine bir gazap ve kendilerine şiddetli bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ın davetine uyulduktan sonra, hâlâ O'nun dini hakkında mücadele edenlerin, getirdikleri deliller Rableri yanında batıldır. Onların üzerinde bir gazab ve kendileri için şiddetli bir azab vardır.
Gültekin Onan = O'na icabet olunduktan sonra, Tanrı hakkında (sözde) 'deliller öne sürüp tartışanların' delilleri, rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazab vardır ve şiddetli azab onlaradır.
Harun Yıldırım = O’nun çağrısı kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışanların delilleri Rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazap vardır ve şiddetli bir azap onlaradır.
Hasan Basri Çantay = Allah (ın dîni) hakkında, kendisine icabet edilen şey'in ardından, (haalâ) münâkaşa edenlerin (öne sürecekleri bütün) hüccetleri Rableri indinde boşdur. Onların üzerlerine hem (inâdlarından dolayı) bir gazab, hem (küfürlerinden nâşî) kendilerine çetin bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = (İslâm’ı kabûl ederek) ona icâbet edildikten sonra, Allah(’ın dîni) hakkında (hâlâ)tartışanların delilleri ise, Rableri katında boştur; hem onların üzerine bir gazab ve onlar için(pek) şiddetli bir azab vardır.
İbni Kesir = Kabul ettikten sonra Allah'ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin delilleri Rabbları katında boştur. Onların üzerine hem bir gazab, hem de şiddetli bir azab vardır.
Kadri Çelik = Allah için icabette bulunulduktan sonra, Allah hakkında tartışanların delilleri, Rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazap vardır ve şiddetli azap onlar içindir.
Muhammed Esed = O'nu(n çağrısını) kabul ettikten sonra Allah hakkında (hala) tartışanlara gelince: onların bütün itirazları Rableri katında geçersizdir, boştur. (O'nun) gazabı üzerlerine çökecektir; ve onları şiddetli bir azap beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Bir de O'nun çağrısı kabul edildikten sonra hala Allah hakkında tartışanlar var: Onların itirazları Rableri katında tümden geçersizdir; başlarına (O'ndan) bir gazap çökecektir ve onları şiddetli bir azap beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, Allah hakkında muhâsemede bulunurlar, Allah için icabette bulunulduktan sonra. Onların hüccetleri Rablerinin indinde sâkıttır ve onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için şiddetli bir azap vardır.
Ömer Öngüt = (İnsanlar) kabul edip girdikten sonra Allah'ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddiâ ve delilleri Rableri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır ve çok çetin bir azap da onlar içindir.
Şaban Piriş = O’na icabet ettikten sonra Allah hakkında tartışanların delilleri Rab'leri katında batıldır. Onlara gazap edilmiştir. Ve onlara şiddetli bir azap vardır.
Sadık Türkmen = O’nun kabul edilişinin ardından, Allah hakkında tartışmaya girenlere gelince; onların delilleri Rableri katında geçersizdir. Üzerlerine bir gazap ve kendilerine şiddetli bir azap vardır.
Seyyid Kutub = İnsanlar Allah'ın çağrısını kabul ettikten sonra, Allah'ın dini hakkında tartışanların delilleri, Rab'leri yanında batıldır. Onların aleyhine bir gazab ve çetin bir azab vardır.
Suat Yıldırım = İnsanların çoğu dine dâveti kabul edip girdikten sonra, Allah’ın dini hakkında hâlâ, ileri geri tartışanların itirazları, Rab’leri yanında boştur. Onlara büyük bir gazap ve şiddetli bir azap vardır.
Süleyman Ateş = (Kamu tarafından) Kabul edildikten sonra, hâlâ Allâh(ın dini hakkın)da tartışanların delilleri, Rableri yanında bâtıldır. Üzerlerine bir gazab ve onlara şiddetli bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = O'na icabet olunduktan sonra, Allah hakkında (sözde) 'deliller öne sürüp tartışanların' delilleri, Rabbleri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazab vardır ve şiddetli azab onlar içindir.
Ümit Şimşek = İnsanlar Allah'ın davetini kabul ettikten sonra hâlâ Allah'ın dini hakkında münakaşaya tutuşanların öne sürdükleri delillerin, Rableri katında hiçbir değeri yoktur. Onlara bir gazap ve şiddetli bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kabul edilişinin ardından Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında geçersizdir. Bunların üzerlerine öfke, kendilerine şiddetli bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = O’na (Allah’ın) davetine icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışanlar; onların huccetleri (delilleri), Rab’lerinin indinde bâtıldır. Onların üzerinde (Allah’ın) gazabı ve şiddetli azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Onlara verilen kesin cevaptan sonra, hala Allah hakkında çekişenler var ya, onlar Allah hakkında getirdikleri delillerin Rablerinin yanında hiçbir değeri olmadığı gibi, bunların üzerlerine bir öfke ve ayrıca onlar için çok şiddetli bir azap var.
اللَّهُ الَّذِي أَنزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ
Şûrâ / 17 -
Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
Diyanet İşleri = Allah, hak olarak Kitab’ı ve mizanı indirendir. Sen nereden bileceksin belki de o saat (kıyamet) yakındır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir Allah'tır ki gerçek olarak kitabı ve adâleti indirmiştir ve ne bilirsin, belki de kıyâmet, pek yakındır.
Abdullah Parlıyan = Allah Kur'ân'ı ve diğer kitapları kesin bir doğruluk üzere; hukuk, adalet ve dengeli bir hayat için, ölçü ve prensipler olarak indirendir. Ne bilirsin belki de kıyamet saati pek yakındır.
Adem Uğur = Kitab'ı ve mizanı hak olarak indiren Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır!
Ahmed Hulusi = Allâh (O'dur) ki, Hak olarak Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsini ve Mîzanı (muhakeme kuvvesini) inzâl etti. . . Ne bilirsin, belki O Saat (ölümü tadacakları an) yakındır!
Ahmet Tekin = Allah, gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek kuralları içeren kitabı, Kur’ân’ı, adâleti, dengeyi, ölçüyü, tartıyı yerleştirecek ilkeleri indirendir. Kıyametin kopacağı an ile ilgili, bizden başka seni bilgilendirecek olan mı var? Belki de kıyametin vakti yakındır.
Ahmet Varol = Allah, hak üzere Kitab'ı ve ölçüyü (mizanı) indirendir. Ne bilirsin; belki de kıyamet yakındır.
Ali Bulaç = Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet saati pek yakındır.
Ali Fikri Yavuz = O Allah’dır ki, hakkı beyan (ve ikame) için, kitabı ve adaleti indirdi. Ne bilirsin, belki kıyamet yakındır.
Ali Ünal = Allah O’dur ki, gerçeğin ta kendisi olarak, (gerek inişi gerekse tebliğ edilişi esnasında) bâtılın kendisine asla yol bulamayacağı şekilde ve hak bir gaye için Kitab’ı ve (inanç, düşünce ve davranışta) adalet ve denge ölçüsünü (Mizan) indirmiştir. Ne biliyorsun ki, (Kitap ve Mizan’ın bütün bütün terk edilmesi sonucu gelecek olan) Kıyamet’in vakti belki de yakındır.
Bayraktar Bayraklı = Gerçeği taşıyan kitabı ve adalet ölçüsünü hak olarak indiren Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır![520]
Bekir Sadak = Gercekten Kitap'i ve olcuyu indiren Allah'tir. Ne bilirsin, belki de kiyamet saati yakindir.
Celal Yıldırım = O Allah, Kitab'ı hakk ile ve teraziyi (denge ve düzeni) indirmiştir. Ne bilirsin, belki o Kıyâmet'in kopuş saati yakındır.
Cemal Külünkoğlu = İndirdiği vahiy ile hakikati ortaya koyan ve (böylece insana, doğru ile eğriyi tartacağı) bir terazi veren O'dur. Sen nereden bileceksin, belki de kıyamet saati çok yakındır.
Diyanet İşleri (eski) = Gerçekten Kitap'ı ve ölçüyü indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır.
Diyanet Vakfi = Kitab'ı ve mizanı hak olarak indiren Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır!
Edip Yüksel = O ALLAH ki kitabı gerçek ve adaletle indirmiştir. Ne bilirsin, belki Saat (dünyanın sonu) yakındır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O Allahdır ki hakka dâir kitab ve mîyzan indirdi ve ne bilirsin belki saat yakındır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hakka dair kitap ve mizanı (adalet terazisini) indiren o Allah'tır. Ve ne bileceksin belki de kıyamet yakındır!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu kitabı ve ölçüyü hakla indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır!
Gültekin Onan = Ki Tanrı, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet saati pek yakındır.
Harun Yıldırım = Allah hak ile Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; kıyametsaati belki de pek yakındır.
Hasan Basri Çantay = Allah, hakkın ikaamesine sebeb olmak üzere kitab (lar) ı ve mîzânı indirendir. Ne bilirsin, belki de o saat yakındır.
Hayrat Neşriyat = Allah, kitâbı ve mîzânı (adâleti) hak ile indirendir. Hem ne bilirsin, belki de kıyâmet yakındır!
İbni Kesir = Allah, O'dur ki; kitabı ve mizanı hak ile indirmiştir. Ne bilirsin; belki de o saat yakındır.
Kadri Çelik = Kitab'ı ve mizanı hak olarak indiren Allah'tır. Ne bilirsin; belki kıyamet pek yakındır!
Muhammed Esed = çünkü indirdiği vahiy ile hakikati ortaya koyan ve (böylece insana, doğru ile eğriyi tartacağı) bir terazi veren O'dur. Senin bütün bildiğin ise, Son Saat'in yakın olduğudur.
Mustafa İslamoğlu = O Allah ki, indirdiği vahiylerle hem hakikati ortaya sermiş hem de (adil ve mutedil) ölçüp tartacak (bir tasavvur) inşa etmiştir; hem sen (ey muhatab), nerden bileceksin, belki de Son Saat çok yakındır!
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah, o zâtdır ki, bihakkın kitabı ve mizanı indirdi ve sana ne bildirir? Belki o Kıyamet yakındır.
Ömer Öngüt = Allah O'dur ki Kitab'ı ve mizanı hak olarak indirmiştir. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır!
Şaban Piriş = Kitabı hak ve adalet ölçüsü olarak indiren Allah’tır. Ne bilirsin belki de kıyamet çok yakındır.
Sadık Türkmen = Kitab’ı gerçekle indiren Allah’tır ve mizanı/ölçüyü de!.. Nereden bileceksin belki de saat pek yakındır?
Seyyid Kutub = Gerçekten Kitab'ı ve ölçüyü indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır.
Suat Yıldırım = Allah hakkı bildirip ikame etmek için kitabı ve adalet ölçüsünü indirmiştir. Hep gerçeği bildiren o kitabın bildirdiği kıyamet, ne bilirsin, belki de yakın olabilir?
Süleyman Ateş = Allâh'tır ki gerçeği içeren Kitabı ve (adâlet) ölçü(sün)ü indirdi. Ne bilirsin, belki o sâ'at yakındır?
Tefhim-ul Kuran = Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet saati pek yakındır.
Ümit Şimşek = O Allah ki, kitabı ve mizanı hak ile indirdi. Nereden bileceksin, belki de kıyametin vakti yakındır.
Yaşar Nuri Öztürk = Gerçeğe ilişkin Kitap'ı ve adalet ölçüsünü indiren o Allah'tır. Nereden bileceksin, belki de kıyamet saati çok yakındır.
İskender Ali Mihr = Allah, Kitab’ı ve mizanı hak ile indirdi. Ve sen idrak edemezsin (bilemezsin). Belki de o saat yakındır.
İlyas Yorulmaz = Allah hak ile kitabı ve ölçüyü (teraziyi) indirendir. Sen nereden bileceksin, belki kıyamet saati yakındır.
يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ
Şûrâ / 18 -
Yesta’cilu bihellezîne lâ yû’minûne bihâ, vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehel hakk(hakku), e lâ innellezîne yumârûne fîs sâati le fî dalâlin baîd(baîdin).
Diyanet İşleri = Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, Kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Buna inanmayanlar, çabuk gelmesini isterler ve inananlarsa gelip çatmasından korkarlar ve bilirler ki o, gerçektir; iyice bil ki kıyâmetten şüphe edip o hususta mücadeleye girişenler, elbette doğrudan pek uzak bir sapıklık içindedir.
Abdullah Parlıyan = İnkar edenler kıyametin çarçabuk gelmesini isterler. Ona inananlar ise, onun kopmasından korkarlar ve onun mutlaka meydana geleceğini bilirler. Dikkat edin! Kıyamet saati hakkında tartışanlar haktan uzak bir sapıklık içindedirler.
Adem Uğur = Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Ahmed Hulusi = Onu yaşayacaklarına iman etmeyenler, onu acele isterler! İman edenler ise ondan korku ile ürperirler ve bilirler ki o kesinlikle Hak'tır! Dikkat edin, O Saat (ölümle yeni bir boyutta yaşayacakları) hakkında tartışanlar, kesinlikle işin hakikatinden çok büyük bir sapma içindedirler!
Ahmet Tekin = Kıyametin kopacağı âna inanmayacak olanlar, onun küstahça, çabucak kopmasını isterler. İman edenler ise, korkarak Allah’ın emirlerine itina gösterirler. Onun hak, doğru bir vaat olduğunu bilirler. Dikkat edin, Kıyamet ile ilgili tartışanlar, tamamen başına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet, ahmaklık ve bozuk düzen içindedirler.
Ahmet Varol = Ona inanmayanlar onun çarçabuk gelmesini istiyorlar. İman edenler ise ondan korkar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet hakkında tartışanlar uzak bir sapıklık içindedirler.
Ali Bulaç = Onda acele edenler, (gerçekte) ona inanmayanlardır. İman edenler ise, ona karşı bir korku içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun; kıyamet saati konusunda tartışanlar, gerçekte uzak bir sapıklık içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Kıyametin kopacağına inanmıyanlar, onu, acele isterler. İman edenler ise, hak olduğunu bilirler de ondan korkar, sakınırlar. İyi bilki, o kıyamet hakkında mücadele edib şübheye düşenler, doğrusu hakdan çok uzak bir sapıklık içindedirler.
Ali Ünal = Kıyamet’e inanmayanlar, (alaylı alaylı) onun bir an önce gelmesini istiyorlar. Buna karşılık iman edenler ise, ondan ürperir ve onun bir gerçek olup mutlaka geleceğini bilirler. Dikkat edin, Kıyamet hakkında bilgisizce konuşup tartışanlar, hiç şüphe yok ki tam bir şaşkınlık ve hakkın çok uzağında bir sapıklık içindedirler.
Bayraktar Bayraklı = Kıyamete inanmayanlar, onun acele gelmesini istiyorlar. İnananlar ise onun gelmesinden korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi biliniz ki, kıyamet hakkında şüpheye düşenler, büyük bir yanılgı içindedirler.
Bekir Sadak = O'na inanmayanlar, acele olmasini beklerler; inananlar ise korku ile titrerler ve onun gercek oldugunu bilirler. Iyi bilin ki kiyamet gunu hakkinda tartisanlar derin bir sapiklik icindedirler.
Celal Yıldırım = Kıyâmet'e inanmayanlar, onun hemen gelmesini isterler. İmân edenler ise, korkup çekinirler ve onun mutlaka hakk olduğunu bilirler. Haberiniz olsun ki, Kıyâmet'in kopuş saati hakkında tartışıp duranlar, gerçekten uzak bir sapıklık içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan ürkerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında (şüphe ederek) tartışanlar derin bir sapıklık içindedir.
Diyanet İşleri (eski) = O'na inanmayanlar, acele olmasını beklerler; inananlar ise korku ile titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Diyanet Vakfi = Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Edip Yüksel = Ona inanmıyanlar onun hakkında meydan okuyorlar. Ona inananlar ise ondan kaygı duyarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. Saat konusunda kuşku duyanlar büyük bir sapıklık içindedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onu inanmayan iymansızlar acele isterler, iyman edenler ise hak olduğunu bilirler de ondan korkar sakınırlar, iyi bil ki o saat hakkında mücadele edenler her halde uzak bir dalal içindedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ona inanmayan imansızlar onun çabuk gelmesini isterler, inananlar ise gerçek olduğunu bilirler de ondan korkar ve sakınırlar, iyi bil ki kıyamet hakkında tartışanlar uzak (derin) bir sapıklık içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O'na inanmayanlar kıyametin çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise O'ndan korkarlar ve O'nun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Gültekin Onan = Onda acele edenler, (gerçekte) ona inanmayanlardır. İnananlar ise ona karşı bir korku içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun, kıyamet saati konusunda tartışanlar gerçekte uzak bir sapıklık içindedirler.
Harun Yıldırım = Ona iman etmeyenler, onun alelacele gelmesini isterler. İman edenler ise, ona karşı bir korku içindedirler ve onun gerçekten bir hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyametsaati hakkında tartışanlar, gerçekten uzak bir sapıklık içindedirler.
Hasan Basri Çantay = Buna inanmaz olanlar onun çabuk (gelmesini) ister (ler). İnananlar ise ondan korku içindedirler. Bilirler ki o, şübhesiz hakdır. Gözünüzü açın ki o saat hakkında (şübhelenib) mücâdele edenler herhalde (hakdan) uzak bir sapıklık (çukurun) dadırlar.
Hayrat Neşriyat = Ona inanmayanlar, onu acele isterler! Îman edenler ise, ondan korkan kimselerdir ve(onlar) gerçekten onun hak olduğunu bilirler. Dikkat edin! Kıyâmet hakkında tartışanlar, elbette (haktan) uzak bir dalâlet içindedirler.
İbni Kesir = Buna inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise, ondan korku ile titrerler ve onun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki; kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Kadri Çelik = Onda (kıyametin kopması hususunda) acele davrananlar, (gerçekte) ona inanmayanlardır. İman edenler ise, ona karşı bir korku içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet konusunda tartışmakta olanlar, gerçekten derin bir sapıklık içindedirler.
Muhammed Esed = O (Kıyamet Saati)ne inanmayanlar, (alay edercesine) onun çabucak gelmesini isterler, halbuki imana ermiş olanlar ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. Gerçek şu ki, Son Saat'i tartışanlar, tam bir sapıklık içindeler!
Mustafa İslamoğlu = Ona inanmayan kimseler, onun çabuk gelmesini isteyenlerdir; iman edenlerinse ondan dolayı yürekleri titrer ve bilirler ki o hakikatin ta kendisidir. Bakın! Son Saat hakkında kuşku yayan kimseler, derin bir sapıklığa gömülmüşlerdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = O'na (Kıyamete) imân etmeyenler, onu isti'cal ederler. İmân etmiş olanlar ise, O'ndan korkuculardır ve O'nun şüphesiz hak olduğunu bilirler. Haberin olsun o kimseler ki, o kıyamet hakkında mücâdelede bulunurlar. Elbette ki uzak bir sapıklık içindedirler.
Ömer Öngüt = Ona inanmayanlar, onun çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar uzak bir sapıklık içindedirler.
Şaban Piriş = Ona inanmayanlar, onun çabucak gelmesini istiyorlar. İman edenler ise ondan çekinirler ve onun gerçek olduğunu bilirler. Bilin ki kıyamet hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Sadık Türkmen = Ona inanmayan kimseler onun çabucak gelmesini isterler. İnanan kimseler ise ondan ürperip korkarlar. Bilirler ki o, şüphesiz gerçektir. Haberiniz olsun saat hakkında tartışıp duran kimseler, elbette uzak bir sapıklık içindedirler.
Seyyid Kutub = O’na inanmayanlar çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ile titrerler. Ve O’nun hakkın kendisi olduğunu bilirler. Dikkat edin kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Suat Yıldırım = Kıyamet (yani dirilme) saatinin gelmesini acele ile isteyenler, ona inanmayanlardır. Müminler ise O’nun gerçekten vaki olacağını bilir ve ondan kaçınırlar. Kıyamet hakkında münakaşa edenler, haktan ve gerçekten çok uzak, derin bir sapıklık içindedirler.
Süleyman Ateş = Ona inanmayanlar, onun çabuk gelmesini isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bil ki, o sâ'at hakkında tartışanlar, uzak bir sapıklık içine düşmüşlerdir.
Tefhim-ul Kuran = Onda acele davrananlar, (gerçekte) ona inanmayanlardır. İman edenler ise, ona karşı bir korku içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun; kıyamet saati konusunda tartışmakta olanlar, gerçekte uzak bir sapıklık içindedirler.
Ümit Şimşek = Ona inanmayanlar, kıyametin çabuk gelmesini istiyorlar. İman edenler ise onun gerçek olduğunu biliyor ve ondan korkuyorlar. Bilmiş olun ki, kıyamet hakkında tartışanlar, derin bir aldanış içindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler. İman ederlerse ondan ürperirler ve bilirler ki o haktır. Dikkat edin, kıyamet saati hakkında tartışıp duranlar, geri dönüşü olmayan bir sapıklığın tam içindedirler.
İskender Ali Mihr = Ona (kıyâmet saatine) inanmayanlar, onu acele istiyorlar. Âmenû olanlar (ise) ondan korkanlardır. Ve onun hak olduğunu bilirler. Muhakkak ki o saat (kıyâmet) hakkında şüphe edip mücâdele edenler, gerçekten uzak bir dalâlet içindedirler, (öyle) değil mi?
İlyas Yorulmaz = Kıyamet saatinin geleceğine inanmayanlar, o kıyamet saatinin acilen başlarına gelmesini istiyorlar. İman edenler ise ondan korkuyorlar ve onun mutlaka geleceğinin hak olduğunu biliyorlar. Kıyamet saati hakkında tartışanlar, çok uzak bir sapıklık içerisinde değiller mi?
اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْقَوِيُّ العَزِيزُ
Şûrâ / 19 -
Allâhu latîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşâu, ve huvel kavîyyul azîz(azîzu).
Diyanet İşleri = Allah, kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah, kullarına lûtfeder, dilediğini rızıklandırır ve odur pek kuvvetli ve üstün.
Abdullah Parlıyan = Allah kullarına çok şefkatli ve bol ikramlıdır, dilediğine rızkı bol bol verir, O çok kuvvetli, üstün ve güçlüdür.
Adem Uğur = Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.
Ahmed Hulusi = Allâh kullarında Latiyf'tir, dilediğini rızıklandırır. . . O Kaviyy'dir, Aziyz'dir.
Ahmet Tekin = Allah kullarına çok lütufkârdır. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere rızık ve servet verir. O güçlü, kudretli ve hükümrandır.
Ahmet Varol = Allah kullarına karşı lütuf sahibidir. Dilediğine rızık verir. O kuvvetlidir, üstündür.
Ali Bulaç = Allah, kullarına karşı lütuf sahibidir; dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, azizdir.
Ali Fikri Yavuz = Allah, kullarına çok lütûf ihsan edendir. Her dilediğini bir türlü rızıklandırır. O, çok kuvvetlidir, her şeye gâlibdir.
Ali Ünal = Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır; dilediğini (dilediği tarz ve miktarda) rızıklandırır. O, sonsuz kuvvet sahibidir, her işte üstün ve mutlak galip olandır.
Bayraktar Bayraklı = Allah, kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O, güçlüdür; her şeyin üstesinden gelir.
Bekir Sadak = Allah, kullarina lutufta bulunandir. Diledigini riziklandirir. Kuvvetli olan da guclu olan da O'dur. *
Celal Yıldırım = Allah, kullarına çok lûtufkâr, çok şefkatli bol insanlıdır. Dilediğini rızıklandırır. O çok kuvvetli ve kudretlidir, çok üstün ve çok güçlüdür.
Cemal Külünkoğlu = Allah, kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah, kullarına lütufta bulunandır. Dilediğini rızıklandırır. Kuvvetli olan da güçlü olan da O'dur.
Diyanet Vakfi = Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.
Edip Yüksel = ALLAH kullarına lütfedendir. Dilediğini ve/veya dileyeni rızıklandırır. O Güçlüdür, Üstündür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah kullarına lûtufkârdır, her dilediğini bir suretle merzuk kılar ve o öyle kaviy öyle azîz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah kullarına çok lütufkardır. Dilediğine rızık verir. O çok kuvvetli, çok güçlüdür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O çok kuvvetlidir, çok güçlüdür.
Gültekin Onan = Tanrı, kullarına karşı lütuf sahibidir; dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, azizdir.
Harun Yıldırım = Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, dilediğine rızık verir. Şüphesiz O, Kaviyy’dir, Azîz’dir.
Hasan Basri Çantay = Allah, kullarına çok lûtufkârdır. Kimi dilerse onu rızıklandırır. O (muradına haakim ve) kavidir, yegâne gaalibdir.
Hayrat Neşriyat = Allah, kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini (dilediği şekilde) rızıklandırır. Çünki O, Kavî (pek kuvvetli)dir, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir.
İbni Kesir = Allah; kullarına çok lutufkardır. Dilediğini rızıklandırır. O'dur Kavi, Aziz.
Kadri Çelik = Allah, kullarına karşı lütuf sahibi olandır; dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, güçlüdür.
Muhammed Esed = Allah kullarına çok lütufkardır; dilediğine rızık verir, çünkü yalnız O güçlüdür, yücedir.
Mustafa İslamoğlu = Allah kullarına karşı sonsuz lütuf sahibidir; dilediğine (dilediği) rızkı verir: zira O mutlak güç, sınırsız yücelik sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah, kullarına çok lütfedicidir, dilediğini merzûk buyurur. Ve O, (her şeye) kâdirdir, galiptir.
Ömer Öngüt = Allah kullarına lütufkârdır. Dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, güçlüdür.
Şaban Piriş = Allah, kullarına karşı çok lütufkardır. Dilediğini rızıklandırır. Güçlü ve galip olan O’dur.
Sadık Türkmen = Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini rızıklandırır. Güçlüdür, üstündür.
Seyyid Kutub = Allah kullarına lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, galibtir.
Suat Yıldırım = Allah kullarına büyük lütuf sahibidir. Dilediği her kulunu, bir türlü rızıklandırır. O, pek kuvvetlidir, üstün kudret sahibidir.
Süleyman Ateş = Allâh kullarına lutufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, gâliptir.
Tefhim-ul Kuran = Allah, kullarına karşı lütuf sahibi olandır; dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, azizdir.
Ümit Şimşek = Allah kullarına karşı lütuf sahibidir; O dilediğini rızıklandırır. O karşı konulmaz kuvvet sahibidir; O herşeyin mutlak galibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah, kullarına çok lütufkârdır; dilediğini rızıklandırır. O'dur en güçlü, O'dur en yüce...
İskender Ali Mihr = Allah, kullarına Lâtif’tir (lütufkâr). Dilediği kimseyi rızıklandırır. Ve O, Kaviyy’dir (kuvvetli), Azîz’dir (yüce ve şerefli).
İlyas Yorulmaz = Allah kullarına karşı çok şefkatlidir, dilediğini rızıklandırır. O çok kuvvetli, çok yüce ve çok güçlü olandır.
مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ
Şûrâ / 20 -
Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
Diyanet İşleri = Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kim, âhiret kazancı isterse kazancını arttırırız ve kim, dünyâ kazancını isterse ona da dünyâya âit şeylerin bir kısmını veririz ve âhiretten bir nasîbi yoktur onun.
Abdullah Parlıyan = Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
Adem Uğur = Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.
Ahmed Hulusi = Kim sonsuz gelecek yaşamın nimetlerini isterse nimetleri ona fazlasıyla veririz! Kim de dünyanın nimetlerini isterse, ona ondan veririz. . . Sonsuz gelecek yaşamda onun için bir nasip yoktur!
Ahmet Tekin = Kim âhiretin, ebedî yurdun tarlasında çalışmayı, kazancını, sevabını isterse, onun tarlasındaki gayretini de, mahsulü de artırırız. Kim de dünyanın tarlasında çalışmayı, kazancını isterse, ona da, onun mahsulünden bir miktar veririz. Ama onun âhirette, ebedî yurtta hiçbir nasibi olmaz.
Ahmet Varol = Kim ahiret kazancınını isterse onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse ona ondan veririz. Ama onun ahirette bir payı yoktur.
Ali Bulaç = Kim ahiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Kim ahiret sevabını isterse, onun sevabını artırırız. Kim de dünya menfaatini isterse, ona da ondan veririz; fakat ahirette ona hiç bir nasib yoktur.
Ali Ünal = Kim Âhiret’i gaye edinir ve (yaptıklarıyla) onun mahsulünü isterse, elde edeceği bu mahsulü onun için arttırırız; kim de dünyayı gaye edinir ve onun mahsulünü isterse, ona da onun mahsulünden veririz, fakat onun Âhiret’te hiçbir nasibi olmaz.
Bayraktar Bayraklı = Kim âhiret sevabını isterse, onun sevabını arttırırız. Kim de dünya nimetini isterse, ona da onu veririz. Artık onun âhiret sevabından hiçbir payı olmaz.
Bekir Sadak = Ahiret kazancini isteyenin kazancini artiririz; dunya kazancini isteyene de ondan veririz; ama ahirette bir payi bulunmaz.
Celal Yıldırım = Kim, Âhiret ekinini arzu ederse, onun arzuladığı ekini artırırız. Kim ele Dünya ekini isterse, ona da ondan veririz; Âhiret'te ise ona bir nasîb yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat (sadece dünyayı isteyenin) ahirette hiçbir payı yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Ahiret kazancını isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama ahirette bir payı bulunmaz.
Diyanet Vakfi = Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.
Edip Yüksel = Kim ahiret ödülünü isterse onun ödülünü arttırırız. Dünya ödülünü isteyene de onu veririz; ancak onun ahiretten bir payı olmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim Âhıret ekimi isterse ona ekinini artırırız, her kim de Dünya ekimi isterse ona da ondan veririz amma Âhırette ona hiç nasîb yoktur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim ahiret ekimi isterse, onun ekinini artırırız; her kim de dünya ekimini isterse, ona da ondan veririz, ama ahirette ona hiç bir nasip yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
Gültekin Onan = Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur.
Harun Yıldırım = Kim ahiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde artırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse kendisine ondan bir şeyler veririz. Ahirette ise onun hiç bir payı yoktur.
Hasan Basri Çantay = Kim âhiret ekimi dilerse onun ekinini artırırız. Kim de (sâde) dünyâ ekimini isterse ona da (yalınız) bundan veririz. Âhiretde ise onun hiçbir, nasıybi yokdur.
Hayrat Neşriyat = Kim âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik veririz(artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona (da) ondan veririz; ama (bu takdirde) onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.
İbni Kesir = Kim, ahiret ekinini isterse; onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini isterse; ona da bundan veririz. Ancak onun ahirette bir nasibi yoktur.
Kadri Çelik = Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun (bu durumda) ahirette bir nasibi yoktur.
Muhammed Esed = Kim öteki dünyada kazanç elde etmeyi isterse onun kazancında bir artış sağlarız: bu dünyada bir kazanç isteyene ise ondan bir şeyler ver(ebil)iriz fakat böyle biri, öteki dünya(nın nimetlerin)den hiçbir pay alamayacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Kim ahiret kazancını elde etmek isterse, onun bu alandaki yatırım (şevkini) artırırız; kim de bu dünya kazancını elde etmek isterse, ona da onu veririz: ama onun ahirette bir payı olmaz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Her kim ahiret ekinini dilerse onun için ekininde ziyâdelik vücûda getiririz ve her kim dünya ekinini dilerse ona da ondan veririz. Onun için ahirette bir nâsip yoktur.
Ömer Öngüt = Kim ahiret ekimini dilerse, onun ekimini arttırırız. Kim de sadece dünya ekimini isterse ona da yalnız bundan veririz. Ahirette ise onun hiçbir nasibi yoktur.
Şaban Piriş = Kim ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini isterse ona da ondan veririz. Onun ahirette bir nasibi yoktur.
Sadık Türkmen = Kim ahiret sevabını/menfaatini/ekinini ister ise; onun ekinini/sevabını/menfaatini artırırız. Kim dünya menfaatini/ekinini ister ise; ona da, ondan bir şeyler veririz. Fakat ahirette, onun için başka hiç bir nasip/alacak yoktur.
Seyyid Kutub = Ahiret kazancı isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; fakat onun ahirette bir payı bulunmaz.
Suat Yıldırım = Kim âhiret mahsülü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama âhirette onun hiç nasibi olmaz.
Süleyman Ateş = Kim âhiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız; kim dünyâ ekinini istiyorsa ona da dünyâdan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.
Tefhim-ul Kuran = Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur.
Ümit Şimşek = Kim âhiret kazancını isterse, Biz onun kazancını arttırırız. Dünya kazancını isteyene de ondan veririz; fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Âhiret ekini isteyenin o ekinini artırırız; dünya ekini isteyene de ondan veririz. Ama böylesi için âhirette bir nasip yoktur.
İskender Ali Mihr = Kim ahiret hasatını (mahsulünü, kazancını) isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona (da) ondan (dünya kazancından) artırırız (veririz). Ve onun ahirette nasibi yoktur.
İlyas Yorulmaz = Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun ahiret kazancını artırırız. Kimde dünya kazancını istiyorsa, ona da dünya kazancını veririz. Ama onun ahirette hiçbir alacağı kalmaz.
أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Şûrâ / 21 -
Em lehum şurekâu şeraû lehum mined dîni mâ lem ye’zen bihillâh(bihillâhu), ve lev lâ kelimetul faslı le kudiye beynehum, ve innez zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).
Diyanet İşleri = Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zâlimler için elem dolu bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa Allah'ın emir ve izin vermediği bir dîni onlara kuran ortaklar mı var? Azâbın, mukadder bir zamâna geciktirilmesi takdîr edilmemiş olsaydı çoktan aralarında hükmedilir giderdi ve şüphe yok ki zâlimleredir elemli azap.
Abdullah Parlıyan = Yoksa Allah'ın emir ve izin vermediği bir dini onlara meşru kılıp, ortaya koyan ortakları mı var? Eğer azabın ertelenmesine dair kesin bir söz geçmemiş olsaydı, çoktan aralarında iş olup biterdi. Şüphe yok ki, yaratılış gayesi dışında yaşayanlara can yakıcı bir azap vardır.
Adem Uğur = Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Yoksa onların, Din'den Allâh'ın izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılan ortakları mı var? Eğer zamanı geldiğinde ayrışma olacağı sözü olmasaydı, elbette aralarında hükmolunurdu. . . Zâlimlere gelince, onlar için feci bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri din diye kendilerine yasallaştıran ortakları mı var? Hükmün ertelenmesine dair söz olmasaydı, onların aralarında iş çoktan bitirilirdi. Çünkü zalimlerin hakkı acı bir azaptır.
Ahmet Varol = Yoksa onların, dinden, Allah'ın izin vermediği şeyi kendileri için yasalaştıran ortakları mı var? Kesin ayrıma ilişkin söz olmasaydı, aralarında hüküm mutlaka verilirdi. O zalimler var ya, onlar için acıklı bir azap öngörülmüştür.
Ali Bulaç = Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri' ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa o kâfirlerin bir takım şeytanları (putları) var da, onlara, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri meşrû kıldılar, öyle mi? Eğer o fasıl kelimesi (azabın tehir edildiği ve amellerin ayırd edildiği kıyamet günü takdir edilmiş) olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilir, işleri (helâkleri) bitiriliverirdi. Şübhe yok ki, zalimler için acıklı bir azab vardır.
Ali Ünal = Yoksa onların Allah’a ortak bazı rabbileri var da, haklarında Allah’ın izni olmayan bazı kaide ve hükümleri onlar için din adına takip etmeleri gereken bir yol olarak mı tesbit etmişler? (Bundan dolayı mı diledikleri şekilde davranıyor ve diledikleri şekilde hüküm veriyorlar?) Eğer (Allah’tan, insanların yeryüzünde belli bir vakte kadar kalacaklarına dair) nihaî bir hüküm sâdır olmamış olsaydı, aralarında karar çoktan verilmiş ve işleri çoktan bitirilmişti. Zalimleri bekleyen elbette acı bir azaptır.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine yasallaştıran ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.
Bekir Sadak = Yoksa, Allah'in dinde izin vermedigi bir seyi onlara mesru kilacak ortaklari mi vardir? Eger kesin yargi bulunmayacak olsaydi aralarinda hemen hukmedilirdi. Dogrusu, zalimlere can yakici azap vardir.
Celal Yıldırım = Yoksa Allah'ın izin vermediği dini, onlara meşru' kılıp ortaya koyan ortaklar mı var ? Eğer kesin bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında hükmedilirdi de iş olup biterdi. Zâlimlere elbette elem verici bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabın ertelenmesine dair o fasıl kelimesi (amellerin kıyamet günü ayırt edileceğine dair hüküm) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zalimler için acı bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu, zalimlere can yakıcı azap vardır.
Diyanet Vakfi = Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.
Edip Yüksel = Yoksa ALLAH'ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında yargı verilirdi. Zalimlere acı bir azap vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onların şerikleri var, onlara dinden Allahın izin vermediği şeyleri meşru' kıldılar öyle mi? Eğer o fasıl kelimesi olmasa idi aralarında huküm icra edilir, bitirilirdi ve şübhesiz ki zâlimler için elîm bir azâb vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri dinde kendilerine meşru kılan ortakları mı var? Eğer o fasıl kelimesi (azabımın ertelenmesine dair ezelde geçen söz) olmasaydı aralarında hüküm verilir (işleri) bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabın ertelenmesine dair kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azab vardır.
Gültekin Onan = Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Tanrı'nın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır.
Harun Yıldırım = Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer ayırdedici söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = Yoksa onların Allahın izin vermediği şeyleri (o fâsid) dîn (lerin) den kendilerine şerîat (çıkarıb) yapan ortakları mı var? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı aralarında mutlakaa (dünyâda icra) edilmiş (işleri bitirilmiş) di bile. Şübhesiz ki o zaalimler için hakkı çetin bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Yoksa onların, dinden Allah’ın kendisine izin vermediği şeyleri, kendilerine meşrû' kılan ortakları mı var? Hâlbuki (haklarında âhirette hüküm verileceğine dâir önceden söylenmiş) ayırma sözü olmasaydı, aralarında elbette hüküm verilmiş (işleri çoktan bitirilmiş)olurdu. İşte şübhesiz o zâlimler yok mu, onlar için, (pek) elemli bir azab vardır.
İbni Kesir = Yoksa Allah'ın izin vermediği bir şeyi, dinde onlara şeriat kılacak ortakları mı var? Şayet kesin söz bulunmayacak olsaydı; aralarında derhal hüküm verilirdi. Doğrusu zalimlere elim bir azab vardır.
Kadri Çelik = Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği bir şeyi yasayan ortakları mı var? Eğer (azabın ertelenmesine dair) kesin bir hüküm olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azap vardır.
Muhammed Esed = Yoksa onlar, (bu dünyadan başka bir şeyi önemsemeyenler,) Allah'ın asla izin vermediği şeyleri kendileri için (hukuki ve) ahlaki bir yükümlülük haline sokan sözde uluhiyet ortağı güçlere mi inanırlar? Nihai hüküm ile ilgili (Allah'ın) bir kararı bulunmasaydı, onlar arasında her şey (bu dünyada) hükme bağlanmış olurdu ama zalimleri (öteki dünyada) acı bir azap beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onları, Allah'ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinin koyduğu şer'i bir kural haline getiren (Allah'a) ortak yaptıkları güçler mi var? Eğer konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, haklarında hüküm hemen infaz edilirdi: şu kesin ki, zalimleri (ahirette) can yakıcı bir azap beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlar için şerikler var da onlar için dinden kendisiyle Allah'ın izin vermediği şeyleri meşrû mu kıldılar? Ve eğer o fâsıl kelimesi olmasa idi elbette aralarında hüküm icra edilmiş olurdu ve şüphe yok ki o zalimler için elîm bir azab vardır.
Ömer Öngüt = Yoksa Allah'ın izin vermediği bir şeyi, dinde onlara şeriat kılacak ortakları mı var? Şayet kesin söz bulunmayacak olsaydı; aralarında derhal hüküm verilirdi. Doğrusu zalimlere elim bir azab vardır.
Şaban Piriş = Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği bir şeyi yasayan ortakları mı var? Eğer (azabın ertelenmesine dair) kesin bir hüküm olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Yoksa onların, dinden kendileri için koydukları kuralları meşru kılan, ortakları mı var, Allah’ın izin vermediği şeyleri! Eğer cezaların ahirete, ayırt edilme gününe bırakılma sözü olmasaydı; aralarında hüküm/karar verilip iş çoktan bitirilirdi. Kuşkusuz zalimler için acıklı bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır.
Suat Yıldırım = Yoksa Yüce Allah’ın izin vermediği birtakım şeyleri kendilerine din diye kabul ettirmek isteyen putları mı var? Şayet Allah’ın cezayı ertelemeye dair hükmü olmasaydı işleri çoktan bitirilmişti. Zalimlere elbette gayet acı bir azap vardır.
Süleyman Ateş = Yoksa onların, kendilerine, Allâh'ın izin vermediği dini koyan ortaklar mı var? Eğer (bir süre fırsat verilmesi hakkında) karar olmasaydı derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Kuşkusuz zâlimler için acı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî' ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azap vardır.
Ümit Şimşek = Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri din diye kendilerine yasallaştıran ortakları mı var? Hükmün ertelenmesine dair söz olmasaydı, onların aralarında iş çoktan bitirilirdi. Çünkü zalimlerin hakkı acı bir azaptır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa onların, dinden, Allah'ın izin vermediği şeyi kendileri için yasalaştıran ortakları mı var? Kesin ayrıma ilişkin söz olmasaydı, aralarında hüküm mutlaka verilirdi. O zalimler var ya, onlar için acıklı bir azap öngörülmüştür.
İskender Ali Mihr = Yoksa Allah’ın, dînde izin vermediği şeyleri, onlara şeriat kılan ortakları mı var? Ve fasıl (ayırma) sözü geçmemiş olsaydı, mutlaka onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Ve muhakkak ki zalimler, onlar için elîm azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onların ortakları varda Allah, dininde hiçbir kimseye izin vermediği halde, o ortaklar dinde, onların uymaları gerekli hükümler ve kurallar (şeriat) mı belirlediler? Allah’ın doğru ile yanlışı ayırma sözü olmasaydı, onların arasında hüküm verilirdi. Hiç şüphe yok ki, zalimler için çok acıklı bir azap vardır.
تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ عِندَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الكَبِيرُ
Şûrâ / 22 -
Terez zâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâkıun bihim, vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fî ravdâtil cennât(cennâti), lehum mâ yeşâûne inde rabbihim zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).
Diyanet İşleri = Sen, zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İnanıp yararlı işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu büyük lütuftur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Görürsün ki zulmedenler, kazandıkları şeylerden dolayı korkup dururlar ve korktukları da başlarına gelecek ve inananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa cennet bahçelerindedir, onlarındır Rableri katında ne dilerlerse; bu, pek büyük bir lütuftur, ihsândır.
Abdullah Parlıyan = Yaratılış gayesi dışında hayat sürenleri, o gün kazanıp elde ettikleri şeyden dolayı, korku ve kuşku içinde görürsün. Oysa korktukları başlarına mutlaka gelecektir. İman edip doğru dürüst işler yapanlar ise, cennet bahçelerindedirler, onlar Rableri katında diledikleri herşeye sahip olacaklardır. İşte büyük nimet ve ikram budur ki,
Adem Uğur = Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin, korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Ahmed Hulusi = Onların başına geldiğinde, (yaptıklarının sonucunda) kazandıklarından ötürü zâlimleri korku ile titreyenler olarak görürsün! İman edip imanın gereğini uygulayanlar ise cennetlerin en güzel yerlerindedirler. . . Onlar için Rablerinin indînde diledikleri her şey vardır. . . İşte bu! O büyük lütuftur!
Ahmet Tekin = İşledikleri ameller, yüklendikleri günahlardan dolayı cezaları uygulanırken, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, hakka riayet etmeyen zâlimlerin korkuyla karışık çekindiklerini görürsün. İman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenler, Cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rableri katında Allah’ın sünnetinin düzeninin yasaları ve iradesinin tecellisi içinde, dünyadaki amellerine, kazandıkları derecelerine göre diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Ahmet Varol = Zalimlerin kazandıklarından dolayı korktuklarını görürsün, o (kazandıklarının cezası) ise başlarına çöküverir. İman edip salih ameller işleyenlerse cennet bahçelerindedirler. Rablerinin katında onlara istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Ali Bulaç = (O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur.
Ali Fikri Yavuz = (Kıyamet gününde) o zalimleri, kazandıkları kötülüklerden dolayı titrerlerken göreceksin!... Yaptıklarının cezası başlarına inecektir. İman edib salih ameller işliyenler ise, cennetlerin en hoş bahçelerindedirler. Onlara, Rablerinin katında ne isterlerse var. İşte (müminlere olan) bu cennet, en büyük ikramdır.
Ali Ünal = (Allah’ın yolundan başka bir yol tesbit etmeye kalkan) zalimlerin (Kıyamet Günü), dünyada iken bizzat işledikleri kötülükler ve kazandıkları günahlardan dolayı titrediklerini görürsün. Fakat (hak ettikleri o acı azap) mutlaka başlarına gelecektir. İman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, nimet ve güzelliklerle dolu Cennet bahçelerinde olacaklardır; diledikleri her şeyi Rabbileri katında hazır bulacaklardır onlar. Gerçek büyük başarı ve kazanç işte budur.
Bayraktar Bayraklı = Yaptıkları şeyler başlarına gelirken, zâlimlerin korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da, cennet bahçelerinde olacaklardır. Rabblerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte, büyük lütuf budur.
Bekir Sadak = Yaptiklari seyler baslarina gelirken, zalimlerin korkudan titrediklerini gorursun: Inanip yararli isler isleyenler cennet bahcelerindedirler. Rablerinin katinda, onlara diledikleri verilir. Iste buyuk lutuf budur.
Celal Yıldırım = Zâlimleri o gün, kazanıp elde ettikleri şeyden dolayı korku ve kuşku içinde görürsün. Oysa korktukları başlarına gelecektir. İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar ise Cennet bahçelerindedirler. Onların dilediği her şey Rabları yanındadır. İşte bu, büyük lütuf, büyük ihsandır.
Cemal Külünkoğlu = (Büyük hesap gününde) zalimlerin (dünyada) yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanları ise cennetin çiçek dolu bahçelerinde bulacaksın. Onlar Rablerinin katında diledikleri her şeye sahip olacaklardır. İşte bu da (mü'minlere) pek büyük bir lütuftur.
Diyanet İşleri (eski) = Yaptıkları şeyler başlarına gelirken, zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İnanıp yararlı işler işleyenler cennet bahçelerindedirler. Rablerinin katında, onlara diledikleri verilir. İşte büyük lütuf budur.
Diyanet Vakfi = Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin, korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Edip Yüksel = Yaptıkları işler başlarına gelirken zalimleri kaygı içinde görürsün. İnanıp erdemli davrananlar cennetlerin bahçelerindedir. Rableri katında diledikleri her şeyi alırlar. İşte bu, büyük lütuftur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Göreceksin o zalimleri kazandıklarından titrerlerken, o ise tepelerine inmekte, iyman edip güzel güzel işler yapanlar ise Cennetlerin hoş hoş ravzalarında, onlara rablarının ındinde ne dilerlerse var, işte bu o büyük fadıl
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O zalimleri kazandıkları şeyin cezası tepelerine inerken korkudan titrerlerken göreceksin, iman edip güzel güzel işler yapanlar ise cennetlerin hoş hoş bahçelerinde olacaklardır. Rablerinin yanında onlar için her istedikleri vardır, işte bu büyük lütuf.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen kıyamet günü kazandıkları şeyin cezası başlarına gelirken zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Gültekin Onan = (O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İnanıp salih amellerde bulunanlar ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl budur.
Harun Yıldırım = Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amel işleyenler ise, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında istedikleri her şey vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir.
Hasan Basri Çantay = Sen o zaalimlerin (dünyâda) işleyib kazandıkları (kötülükler) yüzünden (kıyamet gününde nasıl) korkulara dûçâr olacaklarını — ki bu (kötülüklerin cezası o gün mutlakaa) onların başına gelecekdir — göreceksin. İman edib de iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunanlar ise cennetlerin (haas) bağçelerindedir. Rableri huzurunda ne dilerlerse (hepsi) onlarındır. İşte bu, büyük fazl (-u kerem) in ta kendisidir.
Hayrat Neşriyat = Kazandıkları (günahları)ndan dolayı (kıyâmet gününde) o zâlimleri çok korkan kimseler olarak görürsün; hâlbuki o (yaptıklarının vebâli), başlarına gelecek olan (bir netîce)dir. Îmân edip sâlih ameller işleyenler ise, Cennetlerin bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında, ne isterlerse vardır. İşte o (va'd olundukları pek) büyük lütuf, budur!
İbni Kesir = Göreceksin ki; zalimler yaptıkları şeyler başlarına gelirken korkudan titrerler. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rabblarının katında onlara diledikleri vardır. İşte bu; büyük lutfun kendisidir.
Kadri Çelik = Yaptıkları şeyler başlarına gelirken, zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük lütuf budur.
Muhammed Esed = Zalimlerin (öteki dünyada) kazandıkları şey(i düşünmek)ten korktuklarını göreceksin. Zaten korktukları başlarına mutlaka gelecektir. İmana erip doğru ve yararlı işler yapanları ise (cennetin) çiçek dolu bahçelerinde (bulacaksın). Onlar Rablerinin katında diledikleri her şeye sahip olacaklardır (ve) bu, büyük bir lütuftur, ki;
Mustafa İslamoğlu = (O gün) kazandıkları yüzünden zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün; ama korktukları başlarına gelmiştir bir kere. Ne ki iman eden ve Allah'ın razı olduğu eylem üretenler, cennetlerin (kişiyi) mest eden köşelerinde olacaklar; onlar Rablerinin katında dilediklerine nail olacaklar: Bu, işte budur muhteşem lütuf!
Ömer Nasuhi Bilmen = Zalimleri göreceksin ki, kazanmış oldukları şeylerden dolayı korkuculardır. Ve o (korktukları şey) onlara vaki olacaktır ve imân edenler ve sâlih sâlih amellerde bulunanlar ise cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rablerinin indinde diledikleri şeyler vardır. İşte budur o en büyük inâyet.
Ömer Öngüt = Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zâlimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip sâlih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Şaban Piriş = O başlarına geldiği zaman, kazandıkları yüzünden zalimlerin tir tir titrediklerini görürsün. İman edip, doğruları yapanlar ise cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rab’leri katında ne isterlerse vardır. İşte büyük ikram budur.
Sadık Türkmen = O azap zalimlerin yaptıklarından dolayı tepelerine inerken, korkudan titrediklerini görürsün. İnanan ve faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlar ise, cennet bahçeleri içindedirler. Rableri katında, her ne dilerlerse/isterlerse onlarındır. İşte en büyük lütuf budur.
Seyyid Kutub = Yaptıkları işler başlarına inerken zalimlerin, korkudan titrediklerini görürsün. Utanıp iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rab'lerinin yanında onlara diledikleri herşey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Suat Yıldırım = (Büyük duruşma günü) zalimlerin, kendi yaptıkları işlerden bucak bucak uzak durup, korkudan titrediklerini görürsün. Halbuki çare yok, onların cezası tepelerinin üstünde durmaktadır. İman edip makbul işler işleyenler ise, cennet bahçelerindedirler. Rab’leri yanında, cennette, istedikleri ne varsa kendilerine verilecektir. İşte bu da pek büyük bir lütuftur.
Süleyman Ateş = Yaptıkları işler başlarına inerken zâlimlerin, korkudan titrediklerini görürsün. Fakat inanıp iyi işler yapanlar cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte büyük lutuf budur.
Tefhim-ul Kuran = (O gün) Zalimleri kazanmakta oldukları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur.
Ümit Şimşek = O gün zalimleri, kendi kazandıkları şeyden korkar halde görürsün. Oysa korktukları başlarına gelecektir. İman edip güzel işler yapanlar ise Cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için istedikleri herşey vardır. Bu ise pek büyük bir lütuftur.
Yaşar Nuri Öztürk = Kazandıkları, tepelerine inerken o zalimlerin korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarsa cennetlerin bahçelerindedir. Rableri katında kendileri için, diledikleri herşey vardır. İşte budur o büyük lütuf.
İskender Ali Mihr = Zalimlerin, kazandıklarından dolayı korkmuş olduklarını görürsün. Ve korktukları şey, onlar için vuku bulacaktır (başlarına gelecektir). Ve âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenler, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rab’lerinin katında diledikleri herşey vardır. İşte bu fazlul kebirdir (büyük fazl).
İlyas Yorulmaz = Zulmedenleri kazandıklarından dolayı bir korku içerisinde görürsün. Ancak o korktukları başlarına gelecektir. İman edip, salih ameller işleyenler cennet havuzlarının içinde olacaklar ve Rablerinin yanında canlarının istediği her şeyi bulacaklar. İşte en büyük üstünlük o dur.
ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُل لَّا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَّزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ
Şûrâ / 23 -
Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(husnen), innellâhe gafûrun şekûr(şekûrun).
Diyanet İşleri = İşte bu, Allah’ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: “Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, Allah'ın, inanan ve iyi işlerde bulunan kullarını müjdelemesidir işte. De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir ve kim güzel ve iyi bir iş yaparsa onun güzelim mükâfâtını arttırırız; şüphe yok ki Allah, suçları örter, iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.
Abdullah Parlıyan = Allah, o cenneti, iman edip, doğru ve yararlı işler yapan kullarına bir müjde olarak vermektedir. De ki ey Muhammed: “Ben sizden, peygamberlik görevime karşılık bir ücret istemiyorum. İstediğim ancak akrabalık sevgisidir. Kim güzel bir iş yaparsa, biz onun bu husustaki sevabını kat kat artırırız. Şüphesiz ki Allah, suçları bağışlayan ve şükrün karşılığını verendir.”
Adem Uğur = İşte Allah'ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.
Ahmed Hulusi = İşte bu, Allâh'ın, iman edip imanın gereğini uygulayan kullarına müjdelediğidir. . . De ki: "Sizden yakınlığın sevgisi dışında, bu tebliğim nedeniyle bir karşılık istemiyorum". . . Kim bir güzellik kazanırsa, onda, onun için bir güzellik de biz arttırırız! Muhakkak ki Allâh Ğafûr'dur, Şekûr'dur.
Ahmet Tekin = İşte Allah, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçiren, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayan, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olan, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyen kullarını bununla müjdeliyor.'Ben tebliğ görevime karşılık, sizden bir ücret istemiyorum. Yalnızca aramızdaki yakın ilişkilere saygıyla riayeti, sevgiyle itaat ederek Allah’a yaklaşmanızı, beni, yakınlarımı, ashabımı, benim yolumdan gidenleri, İslâm’ın hizmetkârlarını, sizlerin, müminlerin birbirinizi sevmenizi, desteklemenizi istiyorum.' de. Kim bir iyilik yaparsa, onun sevabını, kendisine artırarak veririz. Allah samimi kullarını koruma kalkanına alır, çok bağışlayıcıdır. Şükrün kıymetini bilir, bol bol verir.
Ahmet Varol = İşte bu Allah'ın, iman edip salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şeydir. De ki: 'Ben buna karşılık sizden yakınlıktan dolayı olan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.' Kim bir iyilik kazanırsa biz onun ondaki iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bolca verendir.
Ali Bulaç = İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum." Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir.
Ali Fikri Yavuz = İşte bu sevabdır ki, Allah iman edib salih ameller işliyen kullarını (onunla) müjdeliyor. (Ey Rasûlüm, tebliğde bulunmakta olduğun kimselere) de ki: “- Ben, (bu tebliğimden dolayı) sizden Allah’a ibadet ve yakınlıkta, sevgiden başka bir mükâfat istemiyorum.” Kim iyi bir amel kazanırsa, biz onun bu iyiliğinin sevabını artırırız. Muhakkak ki Allah Gafûr’dur= çok bağışlayandır, Şekûr’dur= az amele çok sevab verendir.
Ali Ünal = Allah, iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları işte bu (kazanç ve başarı) ile müjdelemektedir. De ki: “(Size bu başarı ve kazancı getirecek olan Din’i) tebliğim karşısında sizden hiçbir ücret istemiyorum; (sizden istediğim, vazifem noktasında) yakınlarımı sevmenizdir.” Kim güzel bir iş gerçekleştirirse, bunun karşılığında ona vereceğimiz güzel mükâfatı arttırırız. Hiç kuşkusuz Allah, günahları çok bağışlayandır; her güzel iş ve davranışın karşılığını bol bol verendir.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın, inanıp yararlı işler yapan kullarına müjdesi budur. De ki: “Ben, buna karşılık sizden bir karşılık istemiyorum; ancak, Allah'a yaklaştıran sevgiyi istiyorum.” Kim bir iyilik yaparsa onun iyiliğini arttırırız. Şüphesiz Allah affedendir; iyiliğe karşılık verendir.[521]
Bekir Sadak = Allah, inanip yararli isler isleyen kullarini bununla mujdeler. De ki: «Ben sizden buna karsi yakinlara sevgiden baska bir ucret istemem.» Kim guzel bir is islerse onun guzelligini arttiririz. Dogrusu Allah bagislayandir, sukrun karsiligini verendir.
Celal Yıldırım = İşte bununla Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunan kullarını müjdeler. De ki: Ben, (Allah'ın buyruklarını tebliğ hususunda) yakınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bir ücret istemiyorum. Kim çalışıp iyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nîmetini artırandır.
Cemal Külünkoğlu = İşte bu, Allah'ın, inandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapan kullarına müjdelediği şeydir. De ki (ey Muhammed): “Ben bu tebliğ hizmetinden ötürü, sizden akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah, inanıp yararlı işler işleyen kullarını bununla müjdeler. De ki: 'Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden (veya Allah'a yaklaşmaktan) başka bir ücret istemem.' Kim güzel bir iş işlerse onun güzelliğini arttırırız. Doğrusu Allah bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.
Diyanet Vakfi = İşte Allah'ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.
Edip Yüksel = ALLAH, inanıp erdemli davranan kullarını böyle müjdeler. De ki 'Ben sizden, akrabalık sevgisi dışında herhangi bir ücret istemiyorum.' Kim bir iyilik işlerse onun iyilğini arttırırız. ALLAH Bağışlayandır, takdir edendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bu müjdedir ki Allah iyman edip iyi iyi işler yapan kullarına tebşir buyuruyor. De ki; buna karşı sizden yakınlıkta sevgiden başka bir ecir istemem ve her kim çalışır bir güzellik kazanırsa ona onda daha ziyade bir güzellik veririz, çünkü Allah gafurdur, şekûrdur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu müjdeyle Allah, iman edip iyi iyi işler yapan kullarını müjdeliyor. De ki: «Buna karşı sizden yakınlıkta sevgiden başka bir karşılık istemem.» Her kim çalışır da bir güzellik kazanırsa ona orada daha fazla bir güzellik veririz; çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, çokça şükrün karşılığını verendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte Allah iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: «Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.» Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.
Gültekin Onan = İşte Tanrı, inanıp salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum." Kim bir iyilik kazanırsa biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Tanrı bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir.
Harun Yıldırım = İşte Allah, iman edip salih amel işleyen kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben sizden buna karşılık akrabalıkta sevgiden başka bir ücret istemem.” Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah Ğafûr’dur, Şekûr’dur.
Hasan Basri Çantay = İşte bu, Allahın — îman edib de iyi iyi amel (ve hareketlerde bulunan — kullarına müjdelemekde olduğu (seâdet) dir. (Habîbim) de ki: «Ben bu (teblîğıma) karşı akrıbalıkda sevgiden başka hiçbir mükâfat istemiyorum». Kim bir güzellik kazanırsa biz onun bu hususdaki güzelliğini artırırız. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır. (Güzel amellere karşı güzel sevab ve) mükâfat ile mukaabele edicidir.
Hayrat Neşriyat = İşte Allah’ın, îmân edip sâlih ameller işleyen kullarına müjdelediği (mükâfât), budur!(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: '(Ben) sizden buna (size olan teblîğ vazîfeme) karşı, akrabâlıkta (âl-i beytime) muhabbetten başka bir ecir istemiyorum!' Kim bir iyilik yaparsa, kendisine onda bir iyilik artırırız. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Şekûr(iyiliklere çok mükâfât veren)dir.
İbni Kesir = İşte Allah'ın iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği budur. De ki: Ben, sizden buna karşılık; akrabalıkta sevgiden başka bir ücret istemem. Kim, bir iyilik kazanırsa; Biz onun iyiliğini arttırırız. Muhakkak ki Allah; Gafur'dur, Şekur'dur.
Kadri Çelik = İşte Allah, iman edip de salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben, buna (peygamberliğe) karşılık yakınlıkta (Ehl-i Beyt'ime duyulan) sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği (sevabı) arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir.
Muhammed Esed = Allah onu iman edip doğru ve yararlı işler yapan kullarına bir müjde olarak vermektedir. De ki (ey Muhammed): "Bu (mesaj) karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı sevmenizden başka bir şey beklemiyorum". Kim güzel bir iş yap(ma erdemine ulaşır)sa ona daha büyük güzellikler bağışlarız ve gerçek şu ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir.
Mustafa İslamoğlu = İşte bu, Allah'ın iman eden ve o imana uygun eylem üreten kullarına verdiği müjdedir. De ki (ey Peygamber): "Bu davete karşılık sizden bir ücret istemiyorum; sadece (Allah'a) yakınlık hususunda tam bir ilgi ve sevgi (uyandırmak) istiyorum!" Her kim bir güzelliği bedel ödeyerek gerçekleştirirse, Biz ona daha fazla güzellikler bahşederiz: şüphesiz Allah emsalsiz bir bağışlayıcıdır, şükre hadsiz hesapsız bir karşılık veren tek otoritedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte bu, o (haber)dir ki, Allah imân eden ve sâlih sâlih amellerde bulunan kullarına tebşir eder. De ki: «Ben bunun üzerine sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.» Ve kim bir güzellik kazanırsa onun için onda bir güzelik arttırırız. Şüphe yok ki Allah gafûrdur, şekûrdur.
Ömer Öngüt = Allah'ın iman eden ve sâlih ameller yapan kullarına müjdelediği işte budur. Resulüm! (İlâhî ahkâmı tebliğ ettiğin kimselere) de ki: "Ben sizi hidayete dâvet ettiğim için hiçbir ücret istemiyorum. Ancak yakınlarıma (Ehl-i beyt'ime) muhabbet etmenizi isterim. " Kim bir iyilik yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.
Şaban Piriş = Allah’ın, iman eden ve doğruları yapan kullarına müjdelediği işte budur. De ki: -Buna karşılık sizden, yakınlık arzu etmekten başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik kazanırsa, ona iyiliği artırırız. Gerçekten Allah, bağışı bol ve şükredenlere karşılığını verendir.
Sadık Türkmen = Allah’ın, inanan ve faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlara müjdelediği budur! De ki: “Ben bunun karşılığında sizden, kendim için herhangi bir şey/ücret istemiyorum. Yalnız (birbirinize karşı merhametle ve) sevgi(yle davranmanızı!)” Kim bir iyilik üretirse, Biz ondaki iyiliği artırırız. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, iyiliğe karşılık verendir.
Seyyid Kutub = Allah, inanıp salih ameller işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: «Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem.» Kim güzel bir amel işlerse onun güzelliğini arttırırız. Doğrusu Allah bağışlayandır. Şükrün karşılığını verendir.
Suat Yıldırım = İşte bu, Allah’ın iman edip makbul ve güzel işler yapan kullarına verdiği mutluluk müjdesidir. De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur. İşte kim böyle bir sevgi olsun, başka iyi işler olsun gerçekleştirirse, Biz de onun o iyiliğinin sevap ve mükâfatını kat kat artırırız. Çünkü Allah gafurdur, şekûrdur (çok affedicidir, kullarının az işlerini fazlasıyla ödüllendirir).
Süleyman Ateş = Allâh'ın, inanan ve iyi işler yapan kullarını müjdelediği (büyük lutuf). De ki: "Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak (Allah'a) yaklaşmayı arzu ediyorum." Kim bir iyilik yaparsa onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allâh bağışlayan, (iyiliğe) karşılık verendir.
Tefhim-ul Kuran = İşte Allah; iman edip de salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: «Ben, buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, ancak akrabalık sevgisi hariç.» Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir.
Ümit Şimşek = İşte bu, iman eden ve güzel işler yapan kullarına Allah'ın müjdelediği şeydir. De ki: Tebliğime karşılık sizden yakınlık sevgisi dışında birşey istemiyorum. Kim bir iyilik yaparsa, Biz onun güzelliğini daha da arttırırız. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır; iyilikleri ise fazlasıyla ödüllendirir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın, iman edip hayra ve barışa yönelik iyi işler yapanlara müjdelediği, işte budur. De ki: "Ben, buna karşılık sizden, yakın akrabamı/Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum." Kim bir iyilik/güzellik üretirse onun için, o ürettiğine bir güzellik daha ekleriz. Çünkü Allah Gafûr'dur, çok affeder; Şekûr'dur, iyiliğe karşılık verir/teşekkür eder.
İskender Ali Mihr = İşte Allah’ın, âmenû olan (Allah’a ulaşmayı dileyen) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyen kullarını müjdelediği budur. De ki: “Ben, ona (tebliğe) karşı bir ücret istemiyorum, yakınlıkta sevgiden başka.” Ve kim hasene işlerse onun için güzellikleri artırırız. Muhakkak ki Allah, Gafûr’dur (mağfiret eden), Şükredilen’dir.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın, iman edip, doğru ve yararlı işler yapan kullarına verdiği müjdeler böyledir. Onlara deki “Bu size verdiğim öğütlerden dolayı sizden bir ücret istemiyorum, ancak yakın akrabayı sevmenizi istiyorum. ” Kim güzel bir şey yapıp kazanırsa bizde onun yeryüzünde iyiliğini artırırız. Allah bağışlayan ve şükrün karşılığını verendir.
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Şûrâ / 24 -
Em yekûlûnefterâ alâllâhi kezibâ(keziben), fe in yeşeillâhu yahtim alâ kalbik(kalbike), ve yemhullâhul bâtıla ve yuhıkkul hakka bi kelimâtih(kelimâtihî), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Diyanet İşleri = Yoksa “Yalan uydurup Allah’a iftira etti” mi diyorlar. Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanları) hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa bunu Allah'a isnât ederek o uydurdu mu derler? Gerçekten de Allah dilerse gönlünü mühürler senin ve Allah, bâtılı mahveder ve gerçeği gerçekleştirir sözleriyle; şüphe yok ki o, gönüllerde olanları bilir.
Abdullah Parlıyan = Yoksa o inkârcılar senin için, Allah'a karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Eğer sen Allah'a karşı yalan uydursaydın, mutlaka senin kalbini mühürler ve O Kur'ân'ı senin kalbinden soyar alırdık. Allah böylece batıl olan boş ve amaçsız, anlamsız şeyleri yok eder, siler süpürür ve gerçeği sözleriyle ortaya koyar. Gerçek şu ki O, insanların kalplerinde olanı tümüyle bilir.
Adem Uğur = Yoksa onlar, (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ve Allah bâtılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir.
Ahmed Hulusi = Yoksa "Allâh hakkında bir yalan uydurdu" mu diyorlar? Eğer Allâh dilerse senin kalbini (şuurunu) kilitler! Allâh bâtılı mahveder ve kendi kelimeleri olarak Hakk'ı sâbit kılar! Muhakkak ki O, Esmâ'sıyla Zât'ınız olarak Aliym'dir!
Ahmet Tekin = Yoksa onlar senin için:'Allah adına yalan uydurdu' mu diyorlar. Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olursa, senin kalbini de, kafanı da korur. Bâtılı yok eder. Âyetleriyle, delilleriyle, icraatıyla, gerekçeli, hikmete dayalı indirilen, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek kuralları içeren hak kitab Kur’ân’ı hayata geçirir. O gönüllerdeki sırları bilir.
Ahmet Varol = Yoksa: 'O Allah'a karşı yalan uydurdu' mu diyorlar? Allah dilese senin kalbini mühürler. Allah batılı ortadan kaldırır ve sözleriyle hakkı yerleştirir. O göğüslerde olanı bilendir.
Ali Bulaç = Yoksa onlar: "Allah'a karşı yalan düzüp uydurdu" mu diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa (Mekke kâfirleri Peygamber için); “- Allah’a bir yalan uydurdu” mu diyorlar? (Buna ancak kalbleri mühürlü olan beyinsizler cür’et ederler. Bu isnad senden çok uzaktır, fakat) Allah dilerse, senin de kalbini mühürler. Allah bâtılı yok eder; ve indirdiği kitabla hakkı (İslâm dinini) yerine getirir. Şübhe yok ki O, bütün kalblerindekileri bilendir.
Ali Ünal = Yoksa senin hakkında, “Bir yalan uydurup onu Allah’a mal ediyor” mu diyorlar? Oysa eğer Allah, dilerse senin kalbini mühürler (ve sen onlara vahiy adına hiçbir şey nakledemezsin. Senin onlara Biz’den naklen attıkların ise vahiydir.) Ayrıca Allah, bâtılı imha eder, hakkı ise gönderdiği kitaplar ve icraatıyla hak olarak ispat eder ve zafere ulaştırır. Gerçekten O, göğüslerin gizledikleri(ne varıncaya kadar her şeyi) hakkıyla bilir.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa onlar, senin için, “Allah'a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Allah bâtılı silip süpürür ve hakkı sözleriyle ortaya koyar. Şüphesiz Allah sinelerde olanları bilendir.
Bekir Sadak = Yoksa senin icin Allah'a karsi yalan yere iftira etti mi derler? Allah dilerse senin kalbini muhurler, batili da yok eder, hakki sozleriyle gerceklestirir. Dogrusu O, kalplerde olani bilendir.
Celal Yıldırım = Yoksa (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu diyorlar ? Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbât edip ortaya koyar. Şüphesiz ki O, gönüllerde dönüp dolaşanı bilir.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onlar, “(Muhammed) kendi yalanlarını Allah'a isnat etmektedir” mi diyorlar? Eğer Allah dileseydi, senin kalbini mühürlerdi. Nitekim Allah batılı silip süpürür ve hakkı sözleriyle ortaya koyar. Gerçek şu ki O, (insanların) kalplerinde olanı tümüyle bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa senin için 'Allah'a karşı yalan yere iftira etti' mi derler? Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı da yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.
Diyanet Vakfi = Yoksa onlar, (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ve Allah bâtılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir.
Edip Yüksel = Onlar, 'O ALLAH hakkında yalan mı uydurdu.' mu diyorlar? ALLAH dilese senin kalbini mühürler. ALLAH yanlışı siler ve sözleriyle gerçeği yerleştirir. O en gizli düşünceleri bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa Allaha iftira etti bir yalanı mı diyorlar? Allah dilerse senin de kalbini üstünden mühürleyiverir, Allah batılı mahveder de kelimatı ile hakkı ıhkak eyler, şübhesiz ki o bütün sînelerin künhünü bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa, Allah'a karşı bir yalanı mı iftira etti, diyorlar. Allah dilerse senin de kalbini üstünden mühürleyiverir. Allah batılı yok eder, sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphe yok ki O, bütün sinelerin içyüzünü bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar, senin hakkında: «Allah'a karşı yalan uydurdu.» mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O kalplerde bulunan şeyleri hakkıyla bilir.
Gültekin Onan = Yoksa onlar: "Tanrı'ya karşı yalan düzüp uydurdu" mu diyorlar? Oysa eğer Tanrı dilerse senin de kalbini mühürler. Tanrı, batılı yok edip ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.
Harun Yıldırım = Yoksa onlar: ‘Allah’a karşı yalan iftira etti’ mi diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok ediportadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak gerçekleştirir. Çünkü O, sinelerin özünde olanı çok iyi bilendir.
Hasan Basri Çantay = Yoksa «O, Allaha karşı bir yalan düzdü» mü derler? Fakat eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler Allah baatılı (yaşatmaz) mahveder. Sözleriyle hakkı yerine getirir. Şübhesiz ki O, kalblerde olan (sır) ları dahi bilendir.
Hayrat Neşriyat = Yoksa (senin için): 'Allah’a bir yalan iftirâ etti' mi diyorlar? Eğer Allah dilerse, senin kalbini de mühürler. Çünki Allah, bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şübhesiz ki O, sînelerin içinde olanı hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Yoksa onlar; Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah; dilerse senin kalbini mühürler, batılı yok eder, sözleriyle hakkı yerine getirir. Muhakkak ki O; göğüslerin özünü bilendir.
Kadri Çelik = Yoksa onlar, (sadece Ehl-i Beyt sevgisini istediğin için) “Allah'a karşı yalan düzüp uydurdu” mu diyorlar? Oysa eğer Allah dilerse, senin de kalbini mühürler. Allah batılı yok eder ve hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.
Muhammed Esed = Yoksa onlar, "(Muhammed) kendi yalanlarını Allah'a isnad etmektedir" mi diyorlar? Eğer Allah dileseydi, senin kalbini (ebediyyen) mühürlerdi. Nitekim Allah batılı silip süpürür ve hakkı sözleriyle ortaya koyar. Gerçek şu ki O, (insanların) kalplerinde olanı tümüyle bilir.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa, "Uydurduğu yalanı Allah'a isnat etmek suretiyle iftira etti" mi diyorlar? Fakat Allah dilerse senin kalbini de mühürleyebilir. Evet, Allah batılı siler hakkı kendi sözleriyle ortaya koyar: Şüphesiz O göğüslerin en mahrem sırlarını bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa derler mi ki: «Allah'a karşı yalan yere iftirada bulundu?» Eğer Allah dilese senin kalbin üzerine mühür basar ve bâtılı mahveder ve kelimeleriyle hakkı tahakkuk ettirir. Şüphe yok ki O, göğüslerde olanı bilicidir.
Ömer Öngüt = Yoksa onlar: "Allah adına yalan uydurdu. " mu derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Allah bâtılı imhâ eder, kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerin özünü bilendir.
Şaban Piriş = Yoksa onlar: "Allah hakkında yalan uyduruyor.” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse, kalbini mühürler ve Allah, batılı imha edip, sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir.
Sadık Türkmen = Yoksa onlar; “Yalan düzerek Allah’a iftira etti” mi diyorlar? Allah dilerse (eğer iftira etseydin) senin kalbini durdururdu. Allah bâtılı/yalanı mahveder! Kendi sözleriyle gerçeği yerleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünde olanı çok iyi bilmektedir.
Seyyid Kutub = Yoksa «Allah'a yalan uydurdu» mu diyorlar? Allah dilerse senin kalbine mührü basar; batılı mahveder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.
Suat Yıldırım = Yoksa senin hakkında: "Allah adına yalan uydurdu" mu diyorlar? (Bunun gerçekle hiçbir ilgisi olamaz. Zira buna ancak kalbi mühürlü bazı beyinsizler cür’et edebilir.) Halbuki Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı imha eder, hakkı ise indirdiği kitapla kuvvetlendirir. Gerçekten O, kalplerin içinde ne varsa bilir.
Süleyman Ateş = Yoksa: "Allah'a yalan uydurdu" mu diyorlar? Öyle bir durumda Allâh, dilese senin kalbine mühür basar; bâtılı mahveder, hakkı sözleriyle yerleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü bilir.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar: «Allah'a karşı yalan düzüp uydurdu» mu diyorlar? Oysa eğer Alah dilerse, senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.
Ümit Şimşek = Yoksa 'O Allah adına yalan uydurdu' mu diyorlar? Allah dileseydi senin kalbini mühürlerdi. Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır. Şüphesiz ki O gönüllerde saklı olanı bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa, "yalan düzüp Allah'a iftira etti" mi diyorlar? Allah dilerse senin kalbini mühürler; bâtılı mahveder ve hakkı kendi sözleriyle gerçekleştirir. Kuşkusuz O, göğüslerin özündekini çok iyi bilir.
İskender Ali Mihr = Yoksa Allah’a karşı yalanla iftira mı ediyorlar? Bununla birlikte eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler ve bâtılı yok eder. Kendi kelimeleri ile hakkı gerçekleştirir. Muhakkak ki O, sinelerdekini en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar elçi için “Allah adına yalan uyduruyor” mu dediler. Eğer Allah dilerse senin kalbini kapatır ve batılı yok eder, onun yerine bir sözüyle (emri ile) hakkı yerleştirir. Elbette ki O kalplerde olanı en iyi bilendir.
وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
Şûrâ / 25 -
Ve huvellezî yakbelut tevbete an ibâdihî ve ya’fû anis seyyiâti ve ya’lemu mâ tef’alûn(tef’alûne).
Diyanet İşleri = O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve o, bir mâbuttur ki kullarının tövbesini kabûl eder ve kötülükleri bağışlar ve ne yapıyorsanız, hepsini bilir.
Abdullah Parlıyan = O'dur kullarının tevbelerini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptığınız herşeyi bilen.
Adem Uğur = O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
Ahmed Hulusi = O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir.
Ahmet Tekin = O, kullarından tevbeleri, günah işlemekten vazgeçip kendisine itaate yönelişlerini kabul eden ve kusurları bağışlayandır. Yaptıklarınızın hepsini bilir.
Ahmet Varol = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilen O'dur.
Ali Bulaç = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur.
Ali Fikri Yavuz = O’dur ki, kullarından tevbeyi kabul buyuruyor, günahlardan afv ediyor; ve O, bütün yaptıklarınızı bilir.
Ali Ünal = Bununla birlikte O, kullarının tevbesini (ve tevbe ile Kendisine yönelişlerini) kabul eder ve (işledikleri) kötülüklerden geçiverir ve her ne yapıyorsanız bilir O.
Bayraktar Bayraklı = Allah, kullarının tövbesini kabul eden, kötülüklerini affeden ve ne yaptığınızı bilendir.
Bekir Sadak = (25-26) Kullarinin tevbesini kabul eden, kotulukleri affeden, yaptiklarinizi bilen, inanip yararli isler isleyenlerin duasini kabul eden, lutfuyla onlarin ecrini arttiran O'dur. Ama, inkarcilar icin cetin azap vardir.
Celal Yıldırım = O ki, kullarının tevbelerini kabul eder, kötülüklerini affeder ve neler işlediklerini bilir.
Cemal Külünkoğlu = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden O'dur. Yaptıklarınızı bilen de yine O'dur.
Diyanet İşleri (eski) = Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden, yaptıklarınızı bilen, inanıp yararlı işler işleyenlerin duasını kabul eden, lütfuyla onların ecrini arttıran O'dur. Ama, inkarcılar için çetin azap vardır.
Diyanet Vakfi = O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
Edip Yüksel = O, kullarından tevbeleri kabul eder, günahları affeder ve yaptıklarınızı bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem odur ki o, kullarından tevbeyi kabul eder ve kabahatlerden afiv buyurur ve her ne yaparsanız bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O'dur kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden ve bütün yaptıklarınızı bilen.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden ve sizin yaptıklarınızı bilen O'dur.
Gültekin Onan = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur.
Harun Yıldırım = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O’dur.
Hasan Basri Çantay = O, kullarının tevbesini kabul eden, kötü hareketlerini (tevbe ile) bağışlayan, ne işlerseniz bilendir.
Hayrat Neşriyat = Hem O, kullarından tevbeleri kabûl eden, kötülükleri affeden ve yapmakta olduklarınızı bilendir.
İbni Kesir = O; kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarını bilendir.
Kadri Çelik = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlemekte olduklarınızı bilen O'dur.
Muhammed Esed = ve O'dur kullarının tevbelerini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptığınız her şeyi bilen,
Mustafa İslamoğlu = Ne var ki O kullarının tevbelerini kabul eder, günahlarını affeder ve yaptıklarınızı bilir;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O, o zâttır ki, kullarından tevbeyi kabul eder ve günahlardan affeyler ve ne yapar olduklarınızı bilir.
Ömer Öngüt = O Allah ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülükleri bağışlar ve yaptıklarınızı bilir.
Şaban Piriş = Kullarından tevbeyi kabul eden, günahları bağışlayan ve yaptıklarınızı bilen O’dur.
Sadık Türkmen = Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilen O’dur.
Seyyid Kutub = O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
Suat Yıldırım = O’dur ki kullarının tövbesini kabul eder, günahlarını affeder. Hem sizin bütün yaptıklarınızı da bilir.
Süleyman Ateş = O'dur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülüklerden geçer ve yaptıklarınızı bilir.
Tefhim-ul Kuran = Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlemekte olduklarınızı bilen O'dur.
Ümit Şimşek = Kullarının tevbesini kabul eden, günahları bağışlayan ve sizin ne işlediğinizi bilen de Odur.
Yaşar Nuri Öztürk = Kullarından tövbeyi kabul eden O'dur. Çirkinlikleri/kötülükleri affeden O, yapıp ettiklerinizi bilen O...
İskender Ali Mihr = Ve O, kullarının tövbelerini kabul eden ve seyyielerini (günahlarını) affedendir. Ve yaptığınız şeyleri bilir.
İlyas Yorulmaz = O, kullarından tövbe edenlerin tövbelerini kabul eden ve onların yaptıkları kötülükleri affedendir. Allah yaptığınız şeyleri bilendir.
وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ
Şûrâ / 26 -
Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Diyanet İşleri = Allah, iman edip salih ameller işleyenlerin dualarına karşılık verir; lütfundan onlara fazlasını da verir. Kâfirler için ise çetin bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnanan ve iyi işlerde bulunanların dileklerine icâbet eder ve onlar hakkındaki ihsân ve keremini, lütfuyla arttırır ve kâfirlere gelince: Onlaradır çetin azap.
Abdullah Parlıyan = İnanıp doğru ve yararlı işler yapanların dileklerini kabul eden ve O'dur öteki dünyada lütfuyla, onlara hak ettiklerinden fazlasını verecek olan. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenleri, çetin bir azap beklemektedir.
Adem Uğur = Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = İman edip imanın gereğini uygulayanlara icabet eden ve kendi lütfuyla onlara (nimetlerini) arttırandır! Hakikat bilgisini inkâr edenlere gelince, onlar için şiddetli bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Allah, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlerin, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanların, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanların, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlerin dualarını, niyazlarını kabul edip yerine getirir. Lütfundan, onlara fazlasını verir. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlere dehşetli bir azap vardır.
Ahmet Varol = İman edip salih ameller işleyenler(in duaların)ı kabul eder ve kendi lütfuyla onlara fazladan verir. Kâfirlere gelince onlar için şiddetli bir azap vardır.
Ali Bulaç = O, iman edip salih amellerde bulunanlara icabet eder ve onlara kendi fazlından arttırır. Kafirlere gelince; onlara şiddetli bir azap vardır.
Ali Fikri Yavuz = Allah, iman edib de salih ameller işliyenleri bağışlar, (dua ve ibadetlerini kabul eder). Fazlından onlara ziyade de verir. Kâfirlere gelince: Onlara şiddetli bir azab var.
Ali Ünal = İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanların ibadet ve dualarını da kabul buyurur ve bizzat Kendi fazl u kereminden onlara fazla fazla karşılık verir. Kâfirlere gelince, onlar için çetin bir azap vardır.
Bayraktar Bayraklı = İnanıp iyi amel yapanların duasını kabul eder ve onlara kendi lütfundan fazlasıyla verir. Kâfirler için şiddetli bir azap vardır.
Bekir Sadak = (25-26) Kullarinin tevbesini kabul eden, kotulukleri affeden, yaptiklarinizi bilen, inanip yararli isler isleyenlerin duasini kabul eden, lutfuyla onlarin ecrini arttiran O'dur. Ama, inkarcilar icin cetin azap vardir.
Celal Yıldırım = İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanların (dilek ve dualarını) kabul eder de kendi bol nimetinden, geniş ihsanından onlara artırır. Kâfirlere gelince: Onlar için çok çetin bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanların dileklerine icabet eder, lütfuyla onlara (hak ettiklerinden) fazlasını verir. İnkârcılar için ise şiddetli bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden, yaptıklarınızı bilen, inanıp yararlı işler işleyenlerin duasını kabul eden, lütfuyla onların ecrini arttıran O'dur. Ama, inkarcılar için çetin azap vardır.
Diyanet Vakfi = Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli davrananların çağrısına cevap verir ve onlara lütfunu arttırır. İnkarcılar ise çetin bir cezayı hakketmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve iyman edip salih ameller yapanlara icabet buyurur, fazlından onlara ziyade de verir, küfredenlere gelince onlara şiddetli bir azâb var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip iyi amel yapanların duasını kabul buyurur, lütfundan onlara fazlasını da verir, kafirlere gelince, onlara şiddetli bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah iman edip, salih amel işleyenlerin tevbesini kabul eder, onlara lütfundan daha fazlasını verir. Kâfirler için ise şiddetli bir azap vardır.
Gültekin Onan = O, inanıp salih amellerde bulunanlara icabet eder ve onlara kendi fazlından arttırır. Kafirlere gelince; onlara şiddetli bir azap vardır.
Harun Yıldırım = O, iman edip salih amel işleyenlere icabet eder ve onlara lütfundan daha fazlasını da verir. Kâfirlere gelince; onlara şiddetli bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = İman edib de iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunanlar (ın duasın) a icabet eder. Onlara fazl (-u kerem) inden (daha nicesini) artırır da. Kâfirlere gelince: Onlar için de çok çetin bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Ve îmân edip sâlih ameller işleyenlere icâbet eder (onların duâlarına cevab verir) ve fazlından onlara (mükâfâtlarını) arttırır. Kâfirlere gelince, onlar için (çok) şiddetli bir azab vardır.
İbni Kesir = İman edip salih ameller işleyenlerin duasını kabul buyurur ve onlara lutfundan arttırır. Kafirlere gelince; onlar için şiddetli bir azab vardır.
Kadri Çelik = O, iman edip salih amellerde bulunanlara icabet eder ve onlara kendi fazlından arttırır. Küfre sapanlara gelince, onlar için şiddetli bir azap vardır.
Muhammed Esed = inanıp doğru ve yararlı işler yapanların dileklerini kabul eden; ve (O'dur öteki dünyada) lütfuyla onlara (hak ettiklerinden) fazlasını verecek olan. Hakikati inkar edenleri (yalnızca) çetin bir azap beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = iman edip o imana uygun davranışta bulunanların (dualarını) kabul eder ve kendi lutfundan onların payını artırır; ama hakkı inkar edenleri çetin bir azap beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve imân edenlere ve sâlih sâlih amellerde bulunanlara icabet eder ve onlara fazlından (sevaplarını) arttırır. Kâfirlere gelince onlar için şiddetli bir azap vardır.
Ömer Öngüt = İman edip sâlih ameller yapanların (duâlarını) kabul eder, lütfundan onlara fazlasını verir. Kâfirlere gelince; onlar için de çetin bir azap vardır.
Şaban Piriş = İman eden ve doğruları yapanlara icabet eder ve onlara lütfunu artırır. Kafirlere gelince, onlara şiddetli bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Inanıp da faydalı işi en iyi şekilde yapan kimselere cevap verir; onlara lütfundan arttırıp vererek!. İnkârcılara gelince, onlara çetin bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder. Lütfundan onlara fazlasını verir. Kafirlere gelince onlara da çetin bir azap vardır.
Suat Yıldırım = Hem iman edip makbul ve güzel işler yapanların dualarına karşılık verir, hatta lütuf ve ihsanından onların ödüllerini artırır. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır.
Süleyman Ateş = İnanan ve iyi işler yapanların dileklerini kabul eder; lutuf ve kereminden onlara, daha fazlasını da verir. Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = O, iman edip salih amellerde bulunanlara icabet eder ve onlara kendi fazlından arttırır. Kâfirlere gelince; onlar için şiddetli bir azap vardır.
Ümit Şimşek = O, iman edip güzel işler yapanların dualarına cevap verir; lütfuyla onlara istediklerinden fazlasını da verir. İnkâr edenlere ise şiddetli bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanların dualarını O cevaplıyor, lütfundan onlara fazlasını O veriyor. İnkârcılara da şiddetli bir azap var.
İskender Ali Mihr = (Allah), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlerin (dualarına) icabet eder. Ve onlara fazlından artırır. Ve kâfirler; onlar için şiddetli azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Allah iman edip, doğru davranışlarda bulunanların çağrılarına icabet eder ve onların gayretlerini artırır. Doğruları inkâr edenler için çok şiddetli bir azap vardır.
وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاء إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ
Şûrâ / 27 -
Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu, innehu bi ibâdihî habîrun basîr(basîrun).
Diyanet İşleri = Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Allah, kullarının rızkını yaysaydı, bollaştırsaydı yeryüzünde azgınlıkta bulunurlardı ve fakat o, ne kadar dilerse o kadar indirir; şüphe yok ki o, kullarından haberdardır, onları görür.
Abdullah Parlıyan = Eğer Allah, bu dünyada kullarına bol bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde azgınlıkta bulunurlardı. Fakat O ne kadar dilerse, o kadar ikram etmektedir. Çünkü O, kullarının ihtiyaçlarından tamamıyle haberdardır ve onları görmektedir.
Adem Uğur = Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.
Ahmed Hulusi = Eğer Allâh, kullarının yaşam gıdalarını yayıp genişletseydi, arzda elbette azarlardı! Ne var ki dilediğini bir ölçü ile indirir. . . Muhakkak ki O, kullarında Habiyr'dir, Basıyr'dir.
Ahmet Tekin = Allah kullara rızkı ve serveti bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azarlardı, kural tanımamaya, haksızlığa başlarlardı. Fakat O, rızkı, bir hesap, bir plan dahilinde, sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olduğu ölçüde düzenli olarak indiriyor. O kullarının gizli açık her halinden haberdardır, onları biliyor, görüyor.
Ahmet Varol = Allah kulları için rızkı genişletseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ancak dilediği bir ölçü üzere indirir. Şüphesiz o kullarından haberdardır, görendir.
Ali Bulaç = Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.
Ali Fikri Yavuz = Eğer Allah, kullarına rızkı bol bol yayıverseydi, muhakkak yeryüzünde azar, taşkınlık ederlerdi. Fakat (Allah, rızıkları) dilediği bir miktar ile indirir. Şüphesiz ki O, kullarının bütün hallerinden haberdardır, bütün yaptıklarını görendir.
Ali Ünal = Eğer Allah kullarına her zaman bol rızık verseydi, hiç şüphesiz yeryüzünde sürekli taşkınlık yaparlardı. Ama O, rızkı dilediği ölçüde indirir. O, kullarının her hal ve hareketinden hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.
Bayraktar Bayraklı = Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Allah, kullarını çok iyi bilir ve görür.
Bekir Sadak = Eger Allah rizki kullarinin hepsine bol bol verseydi, yeryuzunde azginlik ederlerdi. Ama O, diledigini bir olcuye gore indirir. Dogrusu O, kullarindan haberdardir, onlari gorendir.
Celal Yıldırım = Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbette azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir, görendir.
Cemal Külünkoğlu = Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bolca verseydi, yeryüzünde mutlaka azar, taşkınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz ki O, kullarının bütün hallerinden haberdardır, bütün yaptıklarını görendir.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kullarından haberdardır, onları görendir.
Diyanet Vakfi = Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.
Edip Yüksel = ALLAH kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azacaklardı. Nitekim dilediği ölçüde gönderir. O, kullarından Haberdardır, Görendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bununla beraber Allah kullarına rızkı bol bol seriverse Arzda azar ve taşgınlık ederlerdi. Ve lâkin dilediği kadar bir mıkdar ile indiriyor, şübhesiz ki o kullarına habîrdir, basîrdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bununla beraber Allah kullarına bol bol rızık seriverseydi, yeryüzünde azar ve taşkınlık ederlerdi. Fakat dilediği kadar ölçü ile indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, mutlaka yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görür.
Gültekin Onan = Eğer Tanrı, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.
Harun Yıldırım = Eğer Allah, kulları için rızkı geniş tutupyaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Şüphesiz O, kullarına karşı Habîr’dir, Basîr’dir.
Hasan Basri Çantay = Eğer Allah (bütün) kullarına (müsavat üzere) bol rızık verseydi yer (yüzün) de muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı. Fakat O, ne mıkdar dilerse (rızkı o kadar) indirir. Şübhe yok ki O, kulların (ın her haalin) den hakkıyle haberdârdır, (her şey'i) kemâliyle görendir.
Hayrat Neşriyat = Bununla berâber Allah, kullarına (herbirine) rızkı bol bol verse idi, elbette yeryüzünde azgınlık ederlerdi; fakat (O, rızkı dilediğine) dilediği mikdarda indirir. Şübhesiz ki O, kullarından hakkıyla haberdâr olandır, (onları) hakkıyla görendir.
İbni Kesir = Şayet Allah kulları için rızkı geniş tutsaydı; yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O; dilediği ölçüde indirir. Muhakkak ki O; kulları için Habir'dir, Basir'dir.
Kadri Çelik = Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.
Muhammed Esed = Eğer Allah (bu dünyada) kullarına bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde küstahça davranırlardı. Halbuki O, (rahmetini) gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir çünkü O, kullarının (ihtiyaçlarından) tamamiyle haberdardır ve onları görmektedir.
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, elbet yeryüzünde azıp saparlardı; lakin O dilediğine akıl sır ermez bir ölçüyle indirmektedir: çünkü O kullarının her halinden haberdardır, her şeyi tarifsiz bir görüşle görmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa elbette yerde haddi tecavüz ederlerdi. Velâkin dilediğini bir miktar ile indiriyor. Şüphe yok ki O, kullarından haberdardır. Ve (hepsini) görücüdür.
Ömer Öngüt = Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarından haberdardır, onları görmektedir.
Şaban Piriş = Şayet Allah, kullarına rızkı yaymış olsaydı, elbette yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği miktarda indirir. Çünkü O kullarından haberdar ve (onları) görendir.
Sadık Türkmen = Eğer Allah kulları için rızkı bolca yayıp döşeseydi, mutlaka yeryüzünde azarlardı! Fakat dilediği ölçüyle yaratıyor. Çünkü O; kullarından haberdardır, görendir.
Seyyid Kutub = Allah kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat O rızkı dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarından haberdardır, onları görür.
Suat Yıldırım = Eğer Allah kullarına rızık ve imkânları bol bol yaysaydı, onlar dünyada azarlardı. Lâkin O, bu imkânları dilediği bir ölçüye göre indirir. Çünkü O, kullarından haberdar olup onların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını görmektedir.
Süleyman Ateş = Allâh kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat (O rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarını(n her halini) haber alandır, görendir.
Tefhim-ul Kuran = Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.
Ümit Şimşek = Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde taşkınlık ederlerdi. Onun için, Allah rızkı kendi dilediği bir ölçüde indirir. Şüphesiz ki O kullarından haberdardır ve onların her halini görmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer Allah, kulları için rızkı yayıp döşeseydi, yeryüzünde mutlaka azarlardı. Ama O, dilediğince ölçülü olarak indiriyor. Çünkü O, kullarından gereğince haberdardır, onları iyice görmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve eğer Allah, kullarına rızkı genişletseydi, yeryüzünde mutlaka azarlardı. Fakat O, dilediği kadarını indirir. Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, (onları) görendir.
İlyas Yorulmaz = Allah kulları için yeryüzünde rızkı bolca yaysaydı, insanlar yeryüzünü bozguna (fesadı yayarlardı) uğratırlardı[1]. Ancak, Allah bir ölçüye göre dilediği kadar rızık indiriyor. Allah kullarından haberdar olan ve onları görendir.
وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِن بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ
Şûrâ / 28 -
Ve huvellezî yunezzilul gayse min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(rahmetehu), ve huvel velîyyul hamîd(hamîdu).
Diyanet İşleri = O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye lâyık olandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle bir mâbuttur ki onlar, tamâmıyla ümitsizliğe düşerler de ondan sonra yağmur yağdırır ve rahmetini yayar ve odur onların işlerini tedbîr ve tasarruf eden ve hamde lâyık olan.
Abdullah Parlıyan = O'dur ki, kulları ümitlerini kestikten sonra, yağmuru indirir, rahmetini her tarafa yayar. Gerçek dost ve yardımcı O'dur, eksiksiz övgülere layık olan da O'dur.
Adem Uğur = O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır.
Ahmed Hulusi = O, onlar (kulları) ümit kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. . . O, Veliyy'dir, Hamiyd'dir.
Ahmet Tekin = O, insanlar ümitlerini kestikten sonra toprağı suya doyuracak yağmuru aralıklarla indiren, rahmetiyle her şeyi canlandırandır. O övülmeye, şükredilmeye lâyık, hakiki hâmi, emirlerine itaat edilecek gerçek otorite, hakiki dosttur.
Ahmet Varol = Onlar ümit kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O'dur. O velidir (dosttur, kullarının işlerini yürütendir), çokça övülendir.
Ali Bulaç = O'dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O, Veli'dir, Hamid'dir.
Ali Fikri Yavuz = Allah O’dur ki, (kullar) ümidi kesmişlerken yağmuru indirir, rahmet ve bereketini (her tarafa) yayar. O, (kendi ihsanı ile kullarına) Velî’dir, Hamîd’dir= hamd edilmeğe lâyıktır.
Ali Ünal = O’dur ki, kulları ümitsiz kaldığı bir anda (bütünüyle fayda getirici) yağmuru indirir ve rahmetini (canlılar için) her tarafa yayar. O, (yarattıkları için) gerçek dost ve hâmîdir, hakkıyla hamde ve övgüye lâyık olandır.
Bayraktar Bayraklı = İnsanlar ümitsizliğe düştükten sonra yağmuru yağdıran ve rahmetini yayan O'dur. Kullarının işlerini düzenleyen ve övgüye lâyık olan da O'dur.
Bekir Sadak = Umutsuzluga dusmelerinin ardindan yagmuru indiren, rahmetini yayan O'dur. O, ovulmege layik olan dosttur.
Celal Yıldırım = O ki, (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rahmetini yayar. (Gerçek) dost ve yardımcı O'dur, övülmeğe de lâyık O' dur.
Cemal Külünkoğlu = O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. Övülmeye layık gerçek dost ve koruyucu yalnız O'dur.
Diyanet İşleri (eski) = Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmetini yayan O'dur. O, övülmeğe layık olan dosttur.
Diyanet Vakfi = O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır.
Edip Yüksel = Umutlarını kesmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, Övgüye Layık bir Dosttur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve öyledir ki o, ümidi kesmişlerken feyz indirir ve rahmetini neşr eder, o öyle veliy, öyle hamîddir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O'dur (insanlar) ümit kesmişlerken yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan. O, öyle dost, öyle övülmeye layık olandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan O'dur. Övülmeye layık olan gerçek dost O'dur.
Gültekin Onan = O'dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O, Velidir, Hamiddir.
Harun Yıldırım = Ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini seripyayan O’dur. Şüphesiz O, Veliyy’dir, Hamîd’dir.
Hasan Basri Çantay = O, (insanlar) ümidlerini kesdikden sonra, yağmuru indirmekde, rahmetini yaymakda olandır. O, hakıykî yâr, her hamde sezâvârdır.
Hayrat Neşriyat = Ve O, (insanlar) ümidlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Çünki O, Velî (hakiki dost ve yardımcı olan)dır, Hamîd (hamd edilmeye çok lâyık)tır.
İbni Kesir = O'dur ki; ümidlerini kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini yayar. O; Veli'dir, Hamid'dir.
Kadri Çelik = İnsanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan O'dur. Övülmeye layık olan gerçek veli de O'dur.
Muhammed Esed = O, (insanlar) bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve (bu suretle) rahmetini sergileyendir; çünkü (insanların) koruyucusu yalnız O'dur, hamd O'na mahsustur.
Mustafa İslamoğlu = Ve O, (insanlar) tüm umutlarını yitirdikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini yayar: zira O'dur (insanların) gerçek velisi, hamd O'na mahsustur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O, o (Hâlık-i Azîm)dir ki, ümitsizliğe düştüklerinden sonra, yağmuru indirir ve rahmetini neşreder ve O'dur velî, hamîd olan O'dur.
Ömer Öngüt = O ki, (insanlar) ümitlerini kestikten sonra yağmuru indirir, rahmetini her tarafa yayar. O hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır.
Şaban Piriş = (Kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirip, rahmetini yayan O’dur. Koruyup gözeten O’dur. Hamd'e layık olan da O’dur.
Sadık Türkmen = Ve o’dur ki, umutlarını kestikten sonra yağmuru indiriyor ve rahmetini yayıyor. O’dur koruyucu dost, çokça övülmeye lâyık olan!
Seyyid Kutub = İnsanların umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren ve rahmetini yayan Allah'tır. O, gerçek dosttur, övülmeye layık olandır.
Suat Yıldırım = O’dur ki insanlar artık ümitlerini kestikten sonra yağmur indirir, rahmetini her tarafa yayar. O, gerçek dost ve hâmidir, bütün övgülere ve hamdlere lâyıktır.
Süleyman Ateş = O'dur ki (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir, rahmetini yayar. O velidir, övülmüştür.
Tefhim-ul Kuran = O'dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O, Veli'dir, Hamid'dir.
Ümit Şimşek = İnsanlar ümitlerini kesmişken yağmuru indiren ve rahmetini yayan da Odur. O her türlü övgüye lâyık olan gerçek dost ve gözeticidir.
Yaşar Nuri Öztürk = O odur ki, kulları umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini yayar. Velî'dir O, Hamîd'dir.
İskender Ali Mihr = (Onların) ümit kesmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan, O’dur. Ve O, Velî’dir (dost), Hamîd’dir (hamdedilen).
İlyas Yorulmaz = O, yağmuru kullarının ümitlerini kesmesinden sonra indirir ve rahmetini yeryüzüne yayar. Kullarını koruyan, sahip çıkan ve övülmesi gerekli olan yalnızca O dur.
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ
Şûrâ / 29 -
Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh(dâbbetin), ve huve alâ cem’ihim izâ yeşâu kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve delillerindendir gökleri ve yeryüzünü yaratması ve her ikisinde mahlûkatı yayıp dağıtması ve onun, elbette onları toplamaya da gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = O'nun varlığına ve birliğine delalet eden belgelerden biri de, göklerin ve yerin yaratılması ve her ikisinde de mahlukatı yayıp, serpiştirmesidir. O dilediği zaman tüm mahlukatını bir araya toplamaya kadirdir veya kullarını, kıyamette mahşer yerine toplamaya da güç yetirendir.
Adem Uğur = Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları biraraya toplamaya da kadirdir.
Ahmed Hulusi = Semâları ve arzı ve ikisi arasındakileri DABBEden (biyolojik bedenler) çoğaltıp yaydıklarını yaratması O'nun işaretlerindendir. . . "HÛ" dilediğinde, onları birleştirmeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Gökleri, yeri ve bu ikisinde üremelerini sağlayıp yaygınlaştırdığı canlıları yaratması da onun âyetlerinden, kudretinin delillerindendir. Allahın, sünnetine, düzeninin yasalarına, iradesinin tecellisine uygun olan şartlarda canlıları, zıtları, uyum, uzlaşı ve ahenk içinde bir arada yaşatma; hepsini bir yerde toplama kudretine sahiptir.
Ahmet Varol = Göklerin, yerin ve bu ikisinde yaydığı canlıların yaratılışı da O'nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onları bir araya getirmeye kadirdir.
Ali Bulaç = Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Göklerin ve yerin yaratılışı ve onlarda bütün canlıları üretib yayması, O’nun (sonsuz kudretinin) alâmetlerindendir; ve O, dileyeceği zaman (kıyamette) onları toplamağa kadirdir.
Ali Ünal = O’nun (kudret, rahmet ve birliğinin) en açık delillerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması ve O’nun (göklerde ve yerde) canlıları yaymasıdır. O, onları dilediği zaman bir araya getirmeye de elbette kadirdir.
Bayraktar Bayraklı = Gökleri ve yeri yaratıp oralarda canlıları yayması O'nun varlığının delillerindendir. Dilediği zaman onları toplamaya da gücü yeter.
Bekir Sadak = Gokleri, yeri ve ikisinde yaydigi canlilari yaratmasi varliginin delillerindendir. *
Celal Yıldırım = O'nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, göklerin ve yerin yaratılması ve ikisinde serpiştirip yaydığı canlılardır. O'nun, dilediği zaman onları toplayıp biraraya getirmeğe gücü ve kudreti yeter.
Cemal Külünkoğlu = Gökleri ve yeri yaratması ve canlıları (yaratıp) oralarda yayması, O'nun (kudretinin) delillerindendir. (Bunları yaratan Allah,) dilediği zaman onları (mahşerde) toplama gücüne de sahiptir.
Diyanet İşleri (eski) = Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları yaratması varlığının delillerindendir.
Diyanet Vakfi = Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. O dilediği zaman bunları biraraya toplamaya da kadirdir.
Edip Yüksel = Gökleri ve yeri yaratıp onlarda çeşitli yaratıklar yayması O'nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onları toplayabilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O Göklerin ve Yerin yaradılışı ve onlarda ürettiği her dabbenin üretilişi de onun âyâtındandır ve o dileyeceği zaman onları toplamağa da kadirdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Göklerin ve yerin yaratılışı ve onlarda ürettiği her canlının üretilişi de O'nun ayetlerindendir. Ve O dilediği zaman onları toplamaya da kadirdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gökleri yeri ve her ikisinde yaydığı canlıları yaratması da Allah'ın kudretinin delillerindendir. O'nun dilediği zaman onları biraraya toplamaya da gücü yeter.
Gültekin Onan = Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.
Harun Yıldırım = Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetipyayması O’nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya kadirdir.
Hasan Basri Çantay = Göklerin ve yerin ve bunlar içinde yayıp üretdiği canlıların yaratılışı Onun âyetlerindendir. O, bütün bunları (kıyamet gününde) toplamıya da, dileyeceği zaman, hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = Göklerin ve yerin ve onlarda yaydığı her hareketli mahlûkun yaratılışı O’nun delillerindendir. Ve O, dilediği zaman onları (mahşerde) bir araya getirmeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları yaratması da O'nun ayetlerindendir. O, dileyince bunları toplamaya da hakkıyla kadirdir.
Kadri Çelik = Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip yayması O'nun ayetlerindendir ve O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.
Muhammed Esed = Gökleri ve yeri ve bunların içinde üretip çoğalttığı bütün canlı varlıkları yaratması, O'nun işaretlerindendir. (Bunları yaratan) Allah, dilediği zaman onları (kendi katında) toplama gücüne de sahiptir.
Mustafa İslamoğlu = Gökleri ve yeri yaratması, bunlarda yaşayan her türden yürüyen canlılar üretmesi O'nun delillerindendir: Ve O, dilediği zaman onları kendi katında toplama gücüne de sahiptir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve göklerin ve yerin yaradılışı O'nun âyetlerindendir. Onlarda her hareket edenden yaymış olduğu şeyde ve o dilediği zaman onları toplamaya da kâdirdir.
Ömer Öngüt = Gökleri, yeri ve onlarda yaydığı canlıları yaratması, varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman onları bir araya toplamaya da kâdirdir.
Şaban Piriş = Göklerin ve yerin yaratılması ve oralarda canlıların yayılması da O’nun belgelerindendir. Dilediği zaman onları toplamaya kadir olan da O’dur.
Sadık Türkmen = O’nun ayetlerindendir; göklerin ve yeryüzünün yaratılması ve bu ikisinin içinde, her canlıdan türetip yayması! O, dilediği zaman hepsini bir araya toplamaya güç yetirendir.
Seyyid Kutub = Gökleri, yer ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onları tekrar toplamaya da kaadirdir
Suat Yıldırım = Gökleri ve yeri yaratması ve oraları her türlü canlı ile doldurması, O’nun (kudretinin ve hikmetinin) delillerindendir. O elbette dilediği zaman onları mahşerde toplamaya da kadirdir.
Süleyman Ateş = Gökleri, yeri ve bunların içine yaydığı canlıları yaratması da O'nun âyetlerinden (birliğinin ve kudretinin işâretlerinden)dir. O, dilediği zaman onları toplamağa da kâdirdir.
Tefhim-ul Kuran = Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamağa güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Göklerin, yerin ve onlarda yaydığı canlıların yaratılışı da Onun âyetlerindendir. Dilediğinde onların hepsini huzurunda toplamaya da Onun gücü yeter.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökleri ve yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması da O'nun ayetlerindendir. O, dilediği zamanda onları biraraya getirmeye kadirdir.
İskender Ali Mihr = Gökleri ve yeri yaratması ve orada hayvanları çoğaltıp yayması, O’nun âyetlerindendir. Ve O, dilediği zaman onları toplamaya kaadirdir.
İlyas Yorulmaz = Gökleri ve yeri yaratması ve ikisinde canlıları yayıp çoğaltması O’nun işaretlerindendir. Dilediğinde onların hepsini bir arada toplamaya onun her zaman gücü yeter.
وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ
Şûrâ / 30 -
Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin).
Diyanet İşleri = Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve size gelip çatan her felâket, ellerinizle kazandığınız bir şeydir ancak ve çoğunu da bağışlar.
Abdullah Parlıyan = Başınıza gelen her musibet, sizin ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah, kusurlarınızın pek çoğunu da affeder.
Adem Uğur = Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.
Ahmed Hulusi = Size ne belâ isâbet etmişse, elleriniz ile yaptıklarınızın sonucudur! (Allâh) birçoğunu da affediyor.
Ahmet Tekin = Başınıza gelen musibetler, felaketler kendi ellerinizle işlediğiniz ameller, yüklendiğiniz günahlar yüzündendir. Allah müstahak olduğunuz, başınıza gelecek felâketlerin çoğunu da bertaraf ediyor.
Ahmet Varol = Başınıza gelen herhangi bir musibet, sizin ellerinizin kazandıklarından dolayıdır. Çoğunu da affeder.
Ali Bulaç = Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.
Ali Fikri Yavuz = Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı (günahlar) yüzündendir. Allah ise, günahların bir çoğunu bağışlıyor (da bunlardan dolayı musibet vermiyor).
Ali Ünal = Başınıza gelen her musibet, bizzat işlediğiniz ve kaydınıza geçen günahlar, (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir; bununla birlikte O, sizi (her günah ve hatanız sebebiyle cezalandırmayıp,) onların pek çoğundan geçiverir.
Bayraktar Bayraklı = Başınıza gelecek her felaket, kendi yapıp ettiklerinizin bir ürünüdür. Bununla beraber Allah pek çoğunu bağışlıyor.
Bekir Sadak = Basiniza gelen herhangi bir musibet ellerinizle islediklerinizden oturudur. O, yine de cogunu affeder.
Celal Yıldırım = Başınıza gelen her musîbet, ellerinizle işleyip kazandığınız (günah ve kötülükler) yüzündendir. (Bununla beraber) çoğunu affeder.
Cemal Külünkoğlu = Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. (O,) yine de çoğunu affeder.
Diyanet İşleri (eski) = Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.
Diyanet Vakfi = Başınıza gelen her musibet, sizin ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah, kusurlarınızın pek çoğunu da affeder.
Edip Yüksel = Size dokunan bir kötülük, işlediklerinizin bir sonucudur. O, bir çoğunu da affeder.
Elmalılı Hamdi Yazır = Başınıza ne musıybet geldi ise kendi ellerinizin kazancı iledir, halbuki bir çoğundan afvediyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Oysa bir çoğunu da bağışlıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.
Gültekin Onan = Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Tanrı,) Çoğunu da affeder:
Harun Yıldırım = Size isabet eden her musibet, ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. Çoğunu da affeder.
Hasan Basri Çantay = Sizi çarpan her musîybet, kendi ellerinizin (ihtiyarınızın) işleyib kazandığı (günâhlar) yüzündendir. (Bununla beraber Allah) bir çoğunu da afveder (de musıybete uğratmaz.)
Hayrat Neşriyat = Hem size isâbet eden herhangi bir musîbet, işte kendi ellerinizin işlediği (o günahlar)yüzündendir; bununla berâber (Allah) birçoğunu affeder.
İbni Kesir = Size musibetten ne gelirse, kendi ellerinizin kazandığındandır. Bununla beraber O, çoğunu affeder.
Kadri Çelik = Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta olduğu dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.
Muhammed Esed = (Hesap Günü) başınıza gelecek her felaket kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizin bir ürünü olacaktır; bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır;
Mustafa İslamoğlu = Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınızın sonucudur; üstelik O bir çoğunu da affetmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve size musibetten her ne şey isabet ederse kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir ve bir çoğundan ise affeder.
Ömer Öngüt = Başınıza gelen her hangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. O yine de çoğunu affeder.
Şaban Piriş = Başınıza gelen her musibet, ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir. Çoğunu da affeder.
Sadık Türkmen = Size isabet eden bir musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir! Birçoklarını da affediyor.
Seyyid Kutub = Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.
Suat Yıldırım = Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.
Süleyman Ateş = Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allâh, hatâlarınızın) Birçoğunu da affeder.
Tefhim-ul Kuran = Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta olduğu dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.
Ümit Şimşek = Başınıza ne musibet gelirse, kendi elinizle işledikleriniz yüzündendir. Üstelik günahlarınızın birçoğunu da Allah affeder.
Yaşar Nuri Öztürk = Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da affediyor.
İskender Ali Mihr = Size bir musîbet isabet ettiği zaman işte o, ellerinizin kazandığı (yaptıklarınız) sebebiyledir. (Musîbetlerin) çoğunu affeder (gerçekleştirmez).
İlyas Yorulmaz = Size bir kötülük isabet ettiğinde, bu kendi elinizle kazandığınızın karşılığıdır. Yaptığınız kötülüklerin pek çoğunu da affetmiştir.
وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
Şûrâ / 31 -
Ve mâ entum bi mu’cizîne fîl ard(ardı), ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Diyanet İşleri = Yeryüzünde O’nu âciz bırakamazsınız. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost ve yardımcı yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve siz, yeryüzünde onu âciz bir hâle getiremezsiniz ve size, Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne bir yardımcı.
Abdullah Parlıyan = Ve yeryüzünde sizler O'nu, yapacağından aciz bırakamazsınız, size vereceği bela ve musibetlere de engel olamazsınız. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Adem Uğur = Yeryüzünde (O'nu) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.
Ahmed Hulusi = Siz, arzda (Allâh'ı) âciz bırakamazsınız! Sizin Allâh'tan başka ne bir velîniz ve ne de bir yardımcınız yoktur.
Ahmet Tekin = Yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamazsınız, koyduğu kuralların dışına çıkarak yakanızı kurtaramazsınız. Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden bir veliniz, bir koruyucunuz ve bir yardım edeniniz de yoktur.
Ahmet Varol = Yoksa siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.
Ali Bulaç = Siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Allah'ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız.
Ali Fikri Yavuz = Siz, yeryüzünde (Allah’ın azabından) yakanızı kurtarabilecek değilsiniz; ve sizin için Allah’dan başka (azabı kaldıracak) bir dost, bir yardımcı yoktur.
Ali Ünal = Siz, yeryüzünde (Cenabı Allah her ne dilerse O’nu icra etmesine) mani olabilecek değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne (sizi koruyabilecek ve işlerinizi kendisine havale edebileceğiniz) bir veliniz, ne de yardımcınız vardır.
Bayraktar Bayraklı = Siz O'nu yeryüzünde âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.
Bekir Sadak = Yeryuzunde O'nu aciz birakamazsiniz. Allah'tan baska bir dostunuz da yardimciniz da yoktur.
Celal Yıldırım = Siz yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak (güçte) değilsiniz. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Cemal Külünkoğlu = Yeryüzünde O'nu aciz bırakamazsınız. (Ahirette de) sizi Allah'tan (O'nun azabından) koruyacak ve size yardım edecek kimse bulamazsınız.
Diyanet İşleri (eski) = Yeryüzünde O'nu aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz da yardımcınız da yoktur.
Diyanet Vakfi = Yeryüzünde (O'nu) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.
Edip Yüksel = Siz yeryüzünde kaçamazsınız. Sizin ALLAH 'tan başka bir sahibiniz ve yardımcınız yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem siz Arzda âciz bırakacak değilsiniz ve size Allahdan başka kurtaracak ne bir hâmî, ne de bir yardımcı yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizi Allah'tan başka kurtaracak ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.
Gültekin Onan = Siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Tanrı'nın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız.
Harun Yıldırım = Siz, yeryüzünde aciz bırakabilecekler değilsiniz. Ve sizin Allah’ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız.
Hasan Basri Çantay = Siz yer (yüzün) de (Allahı) aaciz bırakabilecekler değilsiniz Sizin Allahdan başka ne bir haamîniz, ne bir yardımcınız yokdur.
Hayrat Neşriyat = Ve siz yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak kimseler değilsiniz! Sizin için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
İbni Kesir = Yeryüzünde O'nu aciz bırakamazsınız. Ve sizin Allah'tan başka ne bir veliniz vardır, ne de bir yardımcınız.
Kadri Çelik = Siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakıcılar da değilsiniz ve sizin Allah'ın dışında ne bir veliniz vardır, ne de bir yardımcınız.
Muhammed Esed = ve siz O'nu yeryüzünde bertaraf edemezsiniz, (öteki dünyada da) sizi Allah(ın cezasın)dan koruyacak ve size yardım edecek kimse bulamazsınız.
Mustafa İslamoğlu = Siz O'nu daha yeryüzünde atlatmaktan acizsiniz; (ahirette) ise Allah dışında ne candan bir dost, ne de işe yarar bir yardımcı bulacaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsiniz ve sizin için Allah'tan başka bir hâmi ve bir yardımcı da yoktur.
Ömer Öngüt = Yeryüzünde (O'nu) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.
Şaban Piriş = Yoksa siz, yeryüzünde bir yere kaçıp kurtulamazsınız. Sizin Allah’tan başka bir sahibiniz de yardımcınız da yoktur.
Sadık Türkmen = Siz yeryüzünde O’nu aciz bırakamazsınız. Sizin, Allah’ın dışında ne bir koruyucu dostunuz vardır, ne de bir yardımcınız!
Seyyid Kutub = Yeryüzünde O'nu aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz da yardımcınız da yoktur.
Suat Yıldırım = Siz, kaçmakla Allah’ın cezasından kendinizi kurtaramazsınız. Sizin Allah’tan başka ne haminiz, ne de yardımcınız yoktur.
Süleyman Ateş = Siz, yeryüzünde O(nun cezâsı)na engel olamazsınız. Sizin Allah'tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır.
Tefhim-ul Kuran = Siz yeryüzünde (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Allah'ın dışında ne bir veliniz vardır, ne de bir yardımcınız.
Ümit Şimşek = Siz dünyada Allah'ın elinden kurtulamazsınız. Allah'tan başka da sizin ne bir dostunuz vardır, ne bir yardımcınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsiniz. Sizin, Allah'tan başka dostunuz da yoktur, yardımcınız da.
İskender Ali Mihr = Yeryüzünde siz, aciz bırakabilecek olanlar değilsiniz. Ve sizin için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı yoktur.
İlyas Yorulmaz = Siz, yeryüzünde hiçbir şekilde Allah’ın yapacaklarına engel olamazsınız. Aynı zamanda sizin için Allah dan başka ne bir koruyan, nede bir yardım eden bulunur.
وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ
Şûrâ / 32 -
Ve min âyâtihil cevâri fîl bahri kel a’lâm(a’lâmi).
Diyanet İşleri = Denizde dağlar gibi yüzen gemiler, O’nun varlığının delillerindendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onun delillerindendir denizde akıp giden yüce dağlar gibi gemiler.
Abdullah Parlıyan = Denizde yüce dağlar gibi akıp giden gemiler de, O'nun varlığına ve birliğine işaret eden alametlerdendir.
Adem Uğur = Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O'nun (varlığının) delillerindendir.
Ahmed Hulusi = Denizde dağlar gibi akıp gidenler de (gemiler) O'nun işaretlerindendir.
Ahmet Tekin = Denizde, dağlar gibi seyreden gemiler, filolar da, O’nun âyetlerinden, kudretinin delillerindendir.
Ahmet Varol = Ve O'nun âyetlerindendir denizde dağlar gibi cereyan eden gemiler.
Ali Bulaç = Denizde yüksek dağlar gibi seyreden gemiler O'nun ayetlerindendir.
Ali Fikri Yavuz = Denizde dağlar gibi hareket edip giden gemiler yine O’nun (kudretinin) alâmetlerindendir.
Ali Ünal = O’nun (kudret, rahmet ve birliğinin) en açık delillerinden bir diğeri de, denizlerde akıp giden dağlar gibi gemilerdir.
Bayraktar Bayraklı = Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun varlığının delillerindendir.
Bekir Sadak = Denizde yuce daglar gibi gemilerin yurumesi O'nun varliginin delillerindendir.
Celal Yıldırım = O'nun (varlığına, birliğine delâlet eden) belgelerden biri de, denizde dağlar gibi yüzen gemilerdir.
Cemal Külünkoğlu = Denizde dağlar gibi yüzen gemiler, O'nun varlığının delillerindendir.
Diyanet İşleri (eski) = Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O'nun varlığının delillerindendir.
Diyanet Vakfi = Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O'nun (varlığının) delillerindendir.
Edip Yüksel = Okyanusta dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun ayetlerindendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yine onun âyetlerindendir denizde o dağlar gibi akanlar,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine O'nun ayetlerinden biri de denizde dağlar gibi akanlar (gemiler)dir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Denizlerde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi de O'nun kudretinin delillerindendir.
Gültekin Onan = Denizde yüksek dağlar gibi seyreden gemiler O'nun ayetlerindendir.
Harun Yıldırım = Denizlerde yüksek dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun ayetlerindendir.
Hasan Basri Çantay = Denizde dağlar gibi akıb giden gemiler de Onun âyetlerindendir.
Hayrat Neşriyat = Denizde dağlar gibi akıp giden (gemi)ler de O’nun delillerindendir.
İbni Kesir = Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun ayetlerindendir.
Kadri Çelik = Denizde yüksek dağlar gibi seyretmekte olan gemiler O'nun ayetlerindendir.
Muhammed Esed = Denizler üzerinde, dağlar(ın salınıp durması) gibi akıp giden gemiler de O'nun işaretlerindendir:
Mustafa İslamoğlu = Denizde süzülerek giden dağlar gibi gemiler de O'nun delillerindendir;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O'nun âyetlerindendir denizde dağlar gibi cereyan eden gemiler.
Ömer Öngüt = Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun âyetlerindendir (varlığının delillerindendir).
Şaban Piriş = Denizde dağlar gibi gemilerin akıp gitmesi onun ayetlerindendir.
Sadık Türkmen = Denizde, dağlar gibi akıp gidenler O’nun ayetlerindendir.
Seyyid Kutub = Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun ayetlerindendir.
Suat Yıldırım = (32-35) Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır. Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder. Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir.
Süleyman Ateş = Denizde dağlar gibi akıp giden (gemi)ler O'nun âyetlerindendir.
Tefhim-ul Kuran = Denizde yüksek dağlar gibi seyretmekte olan gemiler O'nun ayetlerindendir.
Ümit Şimşek = Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de Onun âyetlerindendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Denizde o dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun ayetlerindendir.
İskender Ali Mihr = Ve denizde yüksek dağlar gibi yüzen gemiler, O’nun (Allah’ın) âyetlerindendir.
İlyas Yorulmaz = Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de Allah’ın işaretlerindendir.
إِن يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Şûrâ / 33 -
İn yeşe’ yuskinir rîha fe yazlelne revâkide alâ zahrih(zahrihi), inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr(şekûrin).
Diyanet İşleri = O, dilerse rüzgârı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dilerse rüzgârı durdurur da denizin üstünde, öylece kalakalırlar; şüphe yok ki bunda, iyiden iyiye sabreden ve çok şükreden herkese elbette deliller var.
Abdullah Parlıyan = Dilerse rüzgarı durdurur da, yelkenli olanlar denizin üstünde durakalırlar. Şüphesiz bunda her türlü sıkıntılara göğüs geren ve Allah'a gönülden şükreden herkes için mesajlar vardır.
Adem Uğur = Dilerse O, rüzgârı durdurur da onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Ahmed Hulusi = Eğer dilerse, rüzgârı durdurur da (rüzgârın gücü ile akıp gidenler, denizin) üzerinde durup kalırlar. . . Muhakkak ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için elbette işaretler vardır.
Ahmet Tekin = Eğer Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygunsa, rüzgârı durdurur da, yelkenliler denizin üzerinde hareket edemez hale gelirler. Bunda, çok sabrederek mücadeleye devam eden ve çok şükreden kimseler için, açıkça Allah’ın kudretini gösteren deliller vardır.
Ahmet Varol = Dilese rüzgarı sakinleştirir ve böylece onlar onun (denizin) üzerinde durakalırlar. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve çokça şükreden herkes için ibretler vardır.
Ali Bulaç = Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
Ali Fikri Yavuz = Eğer Allah dilerse, o rüzgârı durduruverir de, (gemiler) deniz üzerinde kalakalırlar. Şübhesiz bunda, (Allah’ın nimetlerine) çok şükreden, ziyade sabırlı olan herkes için bir çok ibretler var.
Ali Ünal = Eğer O dilerse rüzgârı dindirir de, gemiler denizin üstünde durakalır. Elbette bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için (kudret, hikmet ve rahmetiyle Allah’ı ve aczinizle kendinizi tanıma adına) dersler, işaretler vardır.
Bayraktar Bayraklı = Dilerse rüzgârı durdurur; o zaman denizin üstünde hareketsiz kalıverirler. Bunda, şüphesiz çok çok sabreden, gönülden şükreden herkes için mesajlar vardır.
Bekir Sadak = O, dilerse ruzgari durdurur, yelkenle giden gemiler o zaman denizin yuzunde durakalir. Bunlarda, sabirli olan ve cok sukreden kimseler icin deliller vardir.
Celal Yıldırım = Dilerse rüzgârı durdurur da (yelkenli olanları) su üstünde durakalırlar. Şüphesiz ki bunda, çokça sabreden, çokça şükreden kimse için deliller, belgeler vardır.
Cemal Külünkoğlu = Eğer (Allah) dilerse, (onları hareket ettiren) rüzgârı durdurur da, (o gemiler denizin) üstünde durup kalırlar. Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Diyanet İşleri (eski) = O, dilerse rüzgarı durdurur, yelkenle giden gemiler o zaman denizin yüzünde durakalır. Bunlarda, sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için deliller vardır.
Diyanet Vakfi = Dilerse O, rüzgârı durdurur da onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Edip Yüksel = Dilerse rüzgarı durdurur ve onlar suyun üzerinde hareketsiz kalırdı. Bunda, her sabreden ve şükreden kişi için ibretler vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = dilerse o rüzgârı durduruverir de sırtı üzerinde dura kalırlar, şübhesiz ki bunda nice âyetler var; çok sabırlı çok şükredici her kimse için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dilerse o rüzgarı durduruverir de (yelkenle giden gemiler) sırtı üzerinde durakalırlar. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ayetler vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler. Şüphesiz ki bunda sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için nice ibretler vardır.
Gültekin Onan = Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
Harun Yıldırım = Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz ki bunlarda çok sabreden ve çok şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
Hasan Basri Çantay = Eğer O, dilerse rüzgârı durdurur da (gemiler denizin) sırtı üstünde (akmayıb) kalırlar. Şübhesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için kat'î âyetler vardır.
Hayrat Neşriyat = Eğer (Allah) dilerse, (onlara hareket veren) rüzgârı durdurur da, (o gemiler denizin) sathı üstünde hareketsiz şeyler olarak kalıverirler. Şübhesiz ki bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ibretler vardır.
İbni Kesir = Dilerse O; rüzgarı durdurur da denizin yüzünde durakalırlar. Muhakkak ki bunda, sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için ayetler vardır.
Kadri Çelik = Eğer dileyecek olsa rüzgârı durdurur, böylece onlar da (gemiler de) onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Hiç şüphesiz çokça sabreden, çokça şükreden kimse için bunda elbette (nice) ayetler vardır.
Muhammed Esed = dilerse rüzgarı dindirir, o zaman denizin üstünde hareketsiz kalıverirler; bunda, şüphesiz, sıkıntılara göğüs geren ve (Allah'a) gönülden şükreden herkes için mesajlar vardır;
Mustafa İslamoğlu = Dilerse rüzgarı kesiverir de, o zaman denizin üzerinde hareketsiz kala kalırlar: şüphesiz bunda da her daim sabreden ve şükrü eda etmek için çaba harcayan herkes için ibretler vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer dileyecek olsa rüzgarı durdurur. Artık onun sırtı üzerine durakalırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette âyetler vardır, her ziyâde sabreden, ziyâde şükreden kimse için.
Ömer Öngüt = Eğer Allah dilerse rüzgârı durdurur. Böylece onlar denizin üstünde durakalırlar. Çok sabreden ve çok şükreden herkes için, şüphesiz ki bunda âyetler (ibretler) vardır.
Şaban Piriş = Dilerse rüzgarı durdurur da su üstünde kalakalırlar. İşte bunda da çok sabreden ve şükreden herkes için ayetler vardır.
Sadık Türkmen = Dilerse, rüzgârı durdurur da böylece onlar (yelkenli gemiler), denizin üzerinde donmuş gibi kalırlar. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için, elbette ayetler/işâretler/dersler vardır.
Seyyid Kutub = Allah dilerse rüzgarı durdurur, gemiler denizin yüzünde durakalır. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Suat Yıldırım = (32-35) Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır. Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder. Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir.
Süleyman Ateş = Dilerse rüzgârı durdurur, (gemiler denizin) sırtında durakalır. Kuşkusuz bunda sabreden, şükreden herkes için ibretler vardır.
Tefhim-ul Kuran = Eğer dileyecek olsa, rüzgârı durdurur, böylece onlar da onun üstünde kalakalırlar. Hiç şüphe yok, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
Ümit Şimşek = O dilerse rüzgârı durdurur da denizin üstünde hareketsiz kalıverirler. Çok sabreden ve çok şükreden herbir kul için bunda âyetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Dilerse rüzgârı durdurur da o akıp giden gemiler denizin sırtında donmuş gibi kalırlar. Gereğince sabreden, gereğince şükreden herkes için bütün bunlarda elbette ki ibretler vardır.
İskender Ali Mihr = Eğer O (Allah), dilerse rüzgârı durdurur. O zaman (gemiler) onun üzerinde hareketsiz kalırlar. Muhakkak ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
İlyas Yorulmaz = Eğer dilerse rüzgârı sakinleştirip dindirir. Sonra denizin ortasında hareketsiz kalıverirler. Bunda tüm sabredip şükredenler için alınacak ibretler var.
أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ
Şûrâ / 34 -
Ev yûbıkhunne bimâ kesebû ve ya’fu an kesîr(kesîrin).
Diyanet İşleri = Yahut (içlerindekilerin) yaptıklarından dolayı onları helâk eder, birçoğunu da affeder.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahut da, kazandıkları suçlar yüzünden fırtınalarla helâk eder gemileri ve çoğunu da bağışlar.
Abdullah Parlıyan = Yahut da gemidekileri veya yeryüzündekileri yapıp ettiklerinden dolayı yok eder, çoğunu da affedebilir.
Adem Uğur = Yahut yaptıkları yüzünden onları helâk eder. Birçoğunu da affeder (kurtarır).
Ahmed Hulusi = Yahut kazandıkları yüzünden onları helâk eder. . . (Allâh) birçoğunu da affediyor.
Ahmet Tekin = Yahut da, yüklendikleri günahlar yüzünden onları helâk eder. Başlarına gelecek felaketlerin, cezaların çoğunu da bertaraf eder.
Ahmet Varol = Yahut kazandıklarından dolayı onları batırır. Çoğunu da affeder.
Ali Bulaç = Ya da kazandıkları dolayısıyla onları yok eder, bir çoğunu da affeder.
Ali Fikri Yavuz = Yahud dilerse, kazandıkları günah yüzünden, onları denizde helâk eder. Fakat Allah, (onlardan günahların) çoğunu bağışlar (da kendilerini cezalandırmaz).
Ali Ünal = Veya (özellikle yolcuların) işledikleri kötülükler ve kazandıkları günahlar sebebiyle o gemileri batırır; bununla birlikte O, işlenen günah ve yapılan hataların pek çoğundan geçer.
Bayraktar Bayraklı = Yahut yaptıkları yüzünden onları helâk eder, birçoğunu da bağışlar.
Bekir Sadak = Yahut yaptiklarina karsilik onlari ortadan kaldirir bir cogunu da bagislar.
Celal Yıldırım = Veya o (gemilerdekileri) işledikleri (günah ve vebal) yüzünden (gemileri batırarak) yok eder, çoğunu da affeder.
Cemal Külünkoğlu = Yahut (gemilerdekileri) işledikleri (günahlar) yüzünden (fırtına ile batırıp) helak eder. (İçlerindekilerden) birçoğunu da bağışlar (kurtarır).
Diyanet İşleri (eski) = Yahut yaptıklarına karşılık onları ortadan kaldırır, bir çoğunu da bağışlar.
Diyanet Vakfi = Yahut yaptıkları yüzünden onları helâk eder. Birçoğunu da affeder (kurtarır).
Edip Yüksel = Yahut, yaptıkları yüzünden onları yok eder. Bunun yerine bir çoğunu da bağışlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yahut da gemidekileri veya yeryüzündekileri yapıp ettiklerinden dolayı yok eder, çoğunu da affedebilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yahut da içindekilerin kazançlarıyla onları helak eder; bir çoğunu da bağışlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yahut da Allah kazandıkları günahlar yüzünden onları helâk eder ve birçoğunu da bağışlar.
Gültekin Onan = Ya da kazandıkları dolayısıyla onları yok eder, bir çoğunu da affeder.
Harun Yıldırım = Ya da kazandıkları dolayısıyla onları yok eder, bir çoğunu da affeder.
Hasan Basri Çantay = Yahud (Allah bu gemileri, binenlerin) kazandıkları (günâhlar) yüzünden (fırtına ile batırıb) helak eder. (İçlerindekilerden) bir çoğunu da bağışlar (kurtarır).
Hayrat Neşriyat = Veya kazandıkları (günahlar) yüzünden onları helâk eder; bununla berâber (Allah)birçoğunu affeder.
İbni Kesir = Yahut yaptıklarına karşılık onları helak eder. Bir çoğunu da bağışlar.
Kadri Çelik = Ya da kazanmakta oldukları dolayısıyla (rüzgârı şiddetli estirir de) onları yok eder, birçoğunu da affeder.
Muhammed Esed = ya da yapıp ettiklerinden dolayı onları yok eder, (her şeye rağmen) Allah çok bağışlayıcıdır.
Mustafa İslamoğlu = Bir ihtimal onları kazançlarıyla birlikte helak da edebilir; ne ki bir çoğunu affetmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yahut onları kazandıkları ile helâk eder ve birçoğundan da af buyurur.
Ömer Öngüt = Yahut da yaptıklarına karşılık olarak onları helâk eder. Bir çoğunu da bağışlar.
Şaban Piriş = Veya işledikleri sebebiyle onları helak eder, bir çoğunu da affeder.
Sadık Türkmen = Ya da içindekilerin kazandıkları yüzünden çeşitli sebeplerle onları batırır mahveder, birçoğunu da affeder/yaşamasına izin verir.
Seyyid Kutub = Yahut yaptıkları yüzünden gemileri helak eder. Bir çoğunu da affeder.
Suat Yıldırım = (32-35) Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır. Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder. Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir.
Süleyman Ateş = Yahut yaptıkları (işler) yüzünden gemileri(n içindekileri) helâk eder. Birçoğunu da affeder (kurtarır).
Tefhim-ul Kuran = Ya da kazanmakta oldukları dolayısıyla onları yok eder, bir çoğunu da affeder.
Ümit Şimşek = Veya kazandıkları günahlar yüzünden onları batırır; birçoğunu da affeder.
Yaşar Nuri Öztürk = Yahut onları, içindekilerin kazançları yüzünden mahveder. Ama birçoğunu affediyor;
İskender Ali Mihr = Veya kazandıkları (yaptıkları) sebebiyle onları helâke sürükler ve onların çoğunu (da) affeder.
İlyas Yorulmaz = Yahut, yaptıklarının karşılığında onları yok eder veya onların çoğunu da affeder.
وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ
Şûrâ / 35 -
Ve ya’lemellezîne yucâdilûne fî âyâtinâ, mâ lehum min mahîs(mahîsin).
Diyanet İşleri = Allah, böyle yapar ki, âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Delillerimiz hakkında cedelleşmeye kalkışanlar, bilsinler ki onlara hiçbir yer yok ki kaçıp da kurtulsunlar.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın ayetlerini hükümsüz bırakmak için tartışıp didişenler, kendileri için kaçıp kurtulacak bir yer olmadığını bilsinler.
Adem Uğur = Böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Ahmed Hulusi = Tâ ki işaretlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için bir kaçış yeri bulunmadığını bilsinler.
Ahmet Tekin = Âyetlerimizi, ilkelerimizi bertaraf etme konusunda mücadele edenler bilsinler ki, azaptan kaçıp kurtulabilecekleri bir yer yoktur.
Ahmet Varol = Öyle ki, ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için hiçbir kaçacak yer olmadığını bilsinler.
Ali Bulaç = (Öyle ki) Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için hiçbir kaçacak yer olmadığını bilip öğrensinler.
Ali Fikri Yavuz = Hem ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, (onları inkâr edenler) bilsinler ki, kendileri için kaçacak bir yer yoktur.
Ali Ünal = Ve, âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşup tartışanlar da bilmelidirler ki, onlar için kaçıp kurtulabilecekleri hiçbir yer yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Bekir Sadak = Ayetlerimiz uzerinde tartisanlar, kendilerine kacacak yer olmadigini bilsinler.
Celal Yıldırım = Hem âyetlerimiz hakkında tartışıp iddialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler..
Cemal Külünkoğlu = Ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler!
Diyanet İşleri (eski) = Ayetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak yer olmadığını bilsinler.
Diyanet Vakfi = Böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Edip Yüksel = Ayetlerimiz ve mucizelerimiz üzerinde tartışanlar kendilerinin kaçacak bir yeri olmadığını bilirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem bilsinler diye o âyetlerimizde mücadele edenler ki kendileri için kaçacak yer yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem ayetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsinler ki, kendileri için kaçacak bir yer yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Âyetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsinler ki kendileri için kaçacak bir yer yoktur.
Gültekin Onan = (Öyle ki) Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için hiçbir kaçacak yer olmadığını bilip öğrensinler.
Harun Yıldırım = Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için kaçacakları bir yer olmadığını bilipöğrensinler.
Hasan Basri Çantay = (Tâki) âyetlerimiz hakkında mücâdele etmekde olanlar, kendileri için kaç (ıb kurtul) acakları hiçbir yer olmadığını bilsin (ler).
Hayrat Neşriyat = (Tâ ki) âyetlerimiz hakkında mücâdele edenler, kendileri için (azâbımızdan) kaçacak hiçbir yer olmadığını bilsinler!
İbni Kesir = Ayetlerimiz üzerinde tartışanlar bilsinler ki; kendileri için kaçacak bir yer yoktur.
Kadri Çelik = (Öyle ki) Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için hiç bir kaçacak yer olmadığını bilip öğrensinler.
Muhammed Esed = Ve bilsinler ki, mesajlarımızı sorgulayanlar için kurtuluş yoktur.
Mustafa İslamoğlu = Ve ayetlerimiz hakkında polemik yapanlar, asla sığınacak bir yer bulamayacaklarını iyi bilmelidirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Bizim âyetlerimizde mücadele edenler bilsin ki, onlar için bir mahall-i halas yoktur.
Ömer Öngüt = Âyetlerimiz üzerinde tartışanlar kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Şaban Piriş = Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsinler ki onların kaçıp kurtulacağı bir yer yoktur.
Sadık Türkmen = Öyle ki, ayetlerimiz hakkında tartışıp duranlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Seyyid Kutub = Ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Suat Yıldırım = (32-35) Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır. Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder. Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir.
Süleyman Ateş = Ki âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Tefhim-ul Kuran = (Öyle ki) Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler, kendileri için hiçbir kaçacak yer olmadığını bilip öğrensinler.
Ümit Şimşek = Tâ ki, âyetlerimiz hakkında tartışanlar, sığınacak bir yerlerinin olmadığını bilsinler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki ayetlerimiz hakkında tartışıp duranlar kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
İskender Ali Mihr = Ve âyetlerimiz hakkında mücâdele edenler, onlar için sığınacak bir yer olmadığını bilsinler.
İlyas Yorulmaz = Ayetlerimiz hakkında mücadele edenleri Allah biliyor. Onların kaçacak hiçbir yerleri yok.
فَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Şûrâ / 36 -
Fe mâ ûtîtum min şey’in fe metâ’ul hayâtid dunyâ, ve mâ ındallahi hayrun ve ebkâ lillezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Diyanet İşleri = (36-39) (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de size verilenler, dünyâ yaşayışına âit metâlardan ibâret ve Allah katındakiyse daha da hayırlıdır ve daha da fazla kalır inananlara ve Rablerine dayananlara.
Abdullah Parlıyan = Unutmayın ki size verilen herhangi birşey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimliğidir. Allah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. Bu mükafat iman eden ve Rablerine güvenenler içindir.
Adem Uğur = Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.
Ahmed Hulusi = Size verilmiş olan şeyler, dünya (dünya = en sefil, anlamında) hayatının zenginliğidir! Allâh indîndekiler ise, iman edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Ahmet Tekin = Size verilen değerli herhangi bir şey, dünya hayatının geçici zevki, menfaatidir. Allah katında bulunanlar, iman ederek Rablerine dayanıp, güvenenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Ahmet Varol = Size verilen herhangi bir şey dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan ise iman eden ve Rablerine güvenenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Ali Bulaç = Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir;
Ali Fikri Yavuz = Size verilmiş bulunan şeyler hep dünya hayatının geçici malıdır. Allah katında olan (ahiret sevabı) ise, daha hayırlı ve daha devamlıdır. (Fakat ahiret sevabı) o kimseler için hayırlıdır ki, iman etmişlerdir ve Rablerine de tevekkül ederler;
Ali Ünal = (Ey insanlar! Dünya nimeti olarak) size her ne verilmişse, geçici ve değersiz dünya hayatının geçimliğinden başka bir şey değildir. Allah’ın katında olan ise, iman eden ve Rabbilerine dayanıp güvenenler için hem her bakımdan hayırlı, hem de kalıcıdır.
Bayraktar Bayraklı = Size verilen her şey, geçici dünya malıdır. Allah katında bulunanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bu ödül, iman eden ve Rabblerine dayanıp güvenenler içindir.
Bekir Sadak = (36-38) Size verilen herhangi bir sey, sadece dunya hayatinin bir gecimligidir. Allah katinda olan; inanip Rablerine guvenen, buyuk gunahlardan ve hayasizliklardan cekinen, ofkelendiklerinde bile bagislayanlar, Rablerinin cagrisina cevap verenler ve namaz kilanlar icin daha iyi ve daha sureklidir. Onlarin isleri aralarinda danisma iledir. Kendilerine verdigimiz riziktan da sarfederler.
Celal Yıldırım = Size verilen herhangi bir şey, Dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. Allah yanındaki ise daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) imân edip Rablarına güvenip dayananlar;
Cemal Külünkoğlu = Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli faydalanmasıdır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine güvenenler içindir.
Diyanet İşleri (eski) = (36-38) Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan; inanıp Rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan çekinen, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarfederler.
Diyanet Vakfi = Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.
Edip Yüksel = Size ne verildiyse dünya hayatının geçimliğidir. Ancak inananlar ve Rab'lerine güvenenler için ALLAH'ın yanında bulunanlar daha iyidir ve süreklidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hasılı size verilmiş bulunan şeyler hep Dünya hayatın geçici metaıdır, Allah yanındaki ise daha hayırlı ve daha bakalıdır fakat o kimseler için ki iyman etmişlerdir ve rablarına i'timad ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Özetle, size verilmiş bulunan şeyler sadece bu dünya hayatının geçici menfaatidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Size verilen herhangi bir şey sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Gültekin Onan = Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Tanrı katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) İnanıp rablerine tevekkül edenler içindir.
Harun Yıldırım = Size verilen herhangi bir şey dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında olan ise, iman edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Hasan Basri Çantay = (36-37-38-39) Size verilen şey dünyâ hayaatının (geçici birer) fâidesidir. Allah indinde olan (sevab) ise daha hayırlı, daha süreklidir. (Bu sevablar) îman edib de ancak Rablerine güvenib dayanmakda, büyük günâhlardan ve faahiş kötülüklerden kaçınmakda, öfkelendikleri zaman bizzat (kusurları) örtmekde (bağışlamakda) olanlara, Rablerinin (tevhîd ve ibâdete âid da'vetine) icabet edenlere, namaz (ların) ı dosdoğru kılanlara — ki bunların işleri aralarında müşavere (ile) dir—, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allaha tâat uğrunda) harcamakda bulunanlara, kendilerine tağallüb ve zulüm vaaki olduğu zaman elbirlik (mazluma) yardım eyleyenlere mahsusdur.
Hayrat Neşriyat = İşte size verilen herhangi bir şey, ancak dünya hayâtının menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise, îmân edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha devamlıdır.
İbni Kesir = Size verilen herhangi bir şey, yalnızca dünya hayatının bir geçimliliğidir. Allah katında olan ise, hem daha hayırlı, hem de daha bakidir. Bu; iman edenler ve Rabblarına tevekkül edenler içindir.
Kadri Çelik = Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) İman edip rablerine tevekkül edenler içindir.
Muhammed Esed = (Unutmayın ki,) size ne verildiyse bu dünya hayatından (geçici) bir zevk almanız içindir. Allah katında olan ise daha iyi ve daha kalıcıdır. (Bu ödül,) iman eden ve Rablerine güvenenler (içindir).
Mustafa İslamoğlu = Size verdiğimiz her şey, şu dünya hayatının kısa vadeli bir hazzıdır; ama Allah katında bulunan daha değerli, daha kalıcıdır. Bu, iman eden ve Rablerine güvenen kimseler için böyledir:
Ömer Nasuhi Bilmen = Velhasıl size hangi bir şeyden verilmiş olanlar, ancak dünya hayatının meta'ından ibarettir ve Allah'ın indinde olan ise daha hayırlıdır ve daha bâkidir, o kimseler ki imân etmişlerdir ve Rablerine tevekkülde bulunurlar.
Ömer Öngüt = Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine tevekkül edip güvenenler içindir.
Şaban Piriş = Size verilen şeyler dünya hayatının geçimliğidir. Allah katındaki şeyler ise, iman edenler ve Rab’lerine bağlananlar için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Sadık Türkmen = Şimdi size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının geçici geçimliğidir! Allah katında bulunanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. İman edip ve Rablerine tevekkül edenler/güvenenler içindir!
Seyyid Kutub = Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. İnanıp Rabb'lerine güvenenler için Allah'ın yanında bulunanlar daha iyi ve daha kalıcıdır.
Suat Yıldırım = Size verilen ne varsa hep dünya hayatının geçici metâıdır. Allah’ın yanında, âhirette olan nimetler ise iman edenler ve Rab’lerine güvenenler için hem daha değerli, hem de devamlıdır.
Süleyman Ateş = Size verilen şeyler, dünyâ hayâtının geçimidir. İnanıp Rablerine dayananlar için Allâh'ın yanında bulunan ödül ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Tefhim-ul Kuran = Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaıdır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) İman edip Rablerine tevekkül edenler içindir;
Ümit Şimşek = Size verilen ne varsa, hep dünya hayatının gelip geçici menfaatidir. Allah katındaki ise, iman eden ve Rabbine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha devamlıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Size verilen şeyler, şu iğreti hayatın nimetidir. İnanıp Rablerine tevekkül edenler için Allah katında bulunan ise daha hayırlı, daha kalıcıdır.
İskender Ali Mihr = İşte böylece size verilen herşey dünya hayatının metaıdır. Ve amenû olanlar için, Allah’ın indinde olanlar daha hayırlıdır ve bâkidir (kalıcıdır). Ve onlar, Rab’lerine tevekkül ederler.
İlyas Yorulmaz = Şu anda size ne verilmişse o, dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanındakiler ise, iman edip Rablerine güvenip dayananlar için daha hayırlı ve kalıcıdır.
وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ
Şûrâ / 37 -
Vellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe ve izâ mâ gadıbûhum yagfirûn(yagfirûne).
Diyanet İşleri = (36-39) (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve suçların büyüklerinden ve çirkin şeylerden kaçınanlara ve kızdıkları zaman, suçları örtenlere.
Abdullah Parlıyan = Onlar büyük günahlardan ve her türlü kötülükten kaçınırlar, öfkelendiklerinde kolayca affederler.
Adem Uğur = Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.
Ahmed Hulusi = Onlar ki suçun büyüklerinden (şirk, iftira) ve açık çirkinliklerden kaçınırlar; öfkelendiklerinde bağışlarlar. . .
Ahmet Tekin = İman edenler, bilerek işlenen büyük günahlardan, meşrû olmayan şehevî fiillerden, gayri meşrû ilişkilerden, zinadan ve hayâsızlıktan, cimrilikten, haddi aşmaktan ve ahlâksızlıktan kaçınanlardır. Öfkelendikleri zaman kusurları bağışlayanlardır.
Ahmet Varol = Onlar ki, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar. Kızdıkları zaman bağışlarlar.
Ali Bulaç = (Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin, utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar,
Ali Fikri Yavuz = O kimselerdir ki, büyük günahlardan ve açık rezaletlerden kaçınırlar, öfkelendikleri zaman da, onlar kusur bağışlarlar;
Ali Ünal = O (iman eden ve Rabbilerine güvenip dayananlar,) büyük günahlardan ve (yine hiç şüphesiz büyük günahlardan olan zina, livata gibi) çirkin ve ahlâksız işlerden kaçınırlar ve öfkelendikleri zaman (karşıdakinin kusurlarını) affederler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıklarında da hataları bağışlarlar.[522]
Bekir Sadak = (36-38) Size verilen herhangi bir sey, sadece dunya hayatinin bir gecimligidir. Allah katinda olan; inanip Rablerine guvenen, buyuk gunahlardan ve hayasizliklardan cekinen, ofkelendiklerinde bile bagislayanlar, Rablerinin cagrisina cevap verenler ve namaz kilanlar icin daha iyi ve daha sureklidir. Onlarin isleri aralarinda danisma iledir. Kendilerine verdigimiz riziktan da sarfederler.
Celal Yıldırım = Günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar;
Cemal Külünkoğlu = (O inananlar,) büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman da affederler.
Diyanet İşleri (eski) = (36-38) Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan; inanıp Rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan çekinen, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarfederler.
Diyanet Vakfi = Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.
Edip Yüksel = Onlar ki büyük günahlardan çirkin işlerden kaçınırlar ve kızdıkları zaman bağışlarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki günahın büyüklerine ve açık çirkinliklere uzak bulunurlar ve her gadablandıkları vakıt da onlar kusur örterler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ki, günahın büyüklerine ve açık çirkinliklere uzak bulunurlar ve öfkelendikleri vakit de kusur örterler;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O iman edenler, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Onlar öfkelendikleri zaman da kusurları bağışlarlar.
Gültekin Onan = (Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin, utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar,
Harun Yıldırım = Onlar ki, büyük günahlardan ve hayasızca davranışlardan uzak dururlar, öfkelendiklerinde de bağışlarlar.
Hasan Basri Çantay = (36-37-38-39) Size verilen şey dünyâ hayaatının (geçici birer) fâidesidir. Allah indinde olan (sevab) ise daha hayırlı, daha süreklidir. (Bu sevablar) îman edib de ancak Rablerine güvenib dayanmakda, büyük günâhlardan ve faahiş kötülüklerden kaçınmakda, öfkelendikleri zaman bizzat (kusurları) örtmekde (bağışlamakda) olanlara, Rablerinin (tevhîd ve ibâdete âid da'vetine) icabet edenlere, namaz (ların) ı dosdoğru kılanlara — ki bunların işleri aralarında müşavere (ile) dir—, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allaha tâat uğrunda) harcamakda bulunanlara, kendilerine tağallüb ve zulüm vaaki olduğu zaman elbirlik (mazluma) yardım eyleyenlere mahsusdur.
Hayrat Neşriyat = Hem onlar ki, günahın büyüklerinden ve fuhşiyâttan kaçınırlar; onlar öfkelendikleri zaman da (kusurları) bağışlarlar.
İbni Kesir = Ve büyük günahlardan, hayasızlıktan çekinenler, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar içindir.
Kadri Çelik = Onlar büyük günahlardan ve çirkinliklerden kaçınırlar ve gazaplandıkları zaman bağışlarlar.
Muhammed Esed = bağışlanmaz günahlardan ve hayasızlıktan kaçınanlar ve öfke bastığında da kolayca affedenler (için);
Mustafa İslamoğlu = İşte onlar, büyük günahlardan ve hayasızca davranışlardan kaçınırlar, dahası öfkeli zamanlarında bile affetme (erdemini) gösterirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler için ki, günahın büyüklerinden ve fâhiş kötülüklerden kaçınırlar. Ve gazaba geldikleri zaman onlar bağışlarlar.
Ömer Öngüt = Onlar büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar. Kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar, affederler.
Şaban Piriş = Günahın büyüğünden ve ahlaksızlıklardan kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlarlar.
Sadık Türkmen = Onlar günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınarak uzak duranlardır. Öfkelenip kızdıkları zaman da affedenlerdir!
Seyyid Kutub = Onlar büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman da affederler.
Suat Yıldırım = Onlar öyle kimselerdir ki büyük günahlardan ve hayasız çirkin işlerden kaçınırlar, kızdıkları zaman öfkelerini yutar, karşıdakinin kusurlarını affederler.
Süleyman Ateş = Onlar büyük günâhlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman da onlar, affederler.
Tefhim-ul Kuran = (Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin, utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar,
Ümit Şimşek = Onlar büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar; öfkelendiklerinde ise kusurları bağışlarlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar, günahın büyüklerinden ve tüm iğrençliklerinden uzak dururlar. Öfkelendikleri zamansa, affedenler onlar olur.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, günahların büyüğünden ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Ve öfkelendikleri zaman affederler.
İlyas Yorulmaz = Büyük günahlardan ve çirkin davranışlardan kaçanlar, öfkelendikleri şeyleri hemen (yutarlar) bağışlarlar.
وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Şûrâ / 38 -
Vellezînestacâbû li rabbihim ve ekâmus salâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ rezaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Diyanet İşleri = (36-39) (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Rablerinin dâvetine icâbet edenlere ve namaz kılanlara ve işlerini, aralarında danışarak yapanlara ve onları rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını ayırıp yoksulları doyuranlara, hayra harcayanlara.
Abdullah Parlıyan = Onlar Rablerinin davetine uyarlar. Namazlarına dikkatli ve devamlıdırlar. İşlerini aralarında danışarak yaparlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden başkalarına da harcarlar.
Adem Uğur = Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.
Ahmed Hulusi = Onlar ki Rablerine icabet edip salâtı ikame ederler; işleri, aralarında istişare ederek çözerler. . . Kendilerini beslediğimiz şeylerden de infak ederler. . .
Ahmet Tekin = İman edenler, Rablerinin davetini kabul edenler, namazı âdâbına riâyet ederek aksatmadan âşikâre kılanlar, işlerini, kurulu düzenlerini, devletlerini, ekonomilerini, savunmalarını, sosyal hayatlarını aralarında, meclislerinde istişâre ile karar vererek yürütenler, kararlarını istişâre ile alanlar, yönetime katılanlar, kendilerine verdiğimiz rızık ve servetten, Allah yolunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayanlar, insanların ihtiyaçlarını görenlerdir.
Ahmet Varol = Rablerinin çağrısına uyar ve namazı kılarlar. İşleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcarlar.
Ali Bulaç = Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,
Ali Fikri Yavuz = O kimselerdir ki, Rablerine itaate icabet etmişler ve namazı gereği üzere kılmışlardır. İşleri de hep aralarında danışıklıdır. Kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
Ali Ünal = Yine onlar, Rabbilerinin davetine kulak verip, (emir ve yasaklarında O’na itaat ederler); namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve işleri aralarında istişareye dayalı olarak yürütülür. Onlar, kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan geçimlik olarak muhtaçlara) verirler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, Rabblerinin çağrısına uyarlar ve namazı dosdoğru kılarlar. İşlerini birbirlerine danışarak yaparlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayırda harcarlar.
Bekir Sadak = (36-38) Size verilen herhangi bir sey, sadece dunya hayatinin bir gecimligidir. Allah katinda olan; inanip Rablerine guvenen, buyuk gunahlardan ve hayasizliklardan cekinen, ofkelendiklerinde bile bagislayanlar, Rablerinin cagrisina cevap verenler ve namaz kilanlar icin daha iyi ve daha sureklidir. Onlarin isleri aralarinda danisma iledir. Kendilerine verdigimiz riziktan da sarfederler.
Celal Yıldırım = Rablarının çağrısına olumlu cevap verenler; namazı dosdoğru kılanlar; işleri kendi aralarında danışma İle çözenler; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah için) harcayanlar;
Cemal Külünkoğlu = Onlar Rablerinin çağrısına kulak verirler ve namazı dosdoğru kılarlar. İşlerini istişare ile yürütürler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah rızası için) hayırlı işlerde harcarlar.
Diyanet İşleri (eski) = (36-38) Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan; inanıp Rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan çekinen, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarfederler.
Diyanet Vakfi = Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.
Edip Yüksel = Onlar, Rab'lerinin çağrısına karşılık verirler, namazı gözetirler, işlerini aralarında danışma ile kararlaştırırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan yardım için verirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki rabları için da'vete icâbet etmekte ve namazı kılmaktadırlar, buyurukları da aralarında şurâdır (danışıklıdır), kendilerine kısmet ettiğimiz rızıklardan onlar masraf da verirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar, Rablerinin davetini kabul etmekte ve namazı kılmaktalar; buyrukları aralarında danışıklıdır (işlerini de aralarında danışarak çözerler) kendilerine verdiğimiz rızıklardan başkalarına dağıtırlar;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.
Gültekin Onan = Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, buyrukları kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,
Harun Yıldırım = Onlar ki, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri de aralarında şûra iledir, rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.
Hasan Basri Çantay = (36-37-38-39) Size verilen şey dünyâ hayaatının (geçici birer) fâidesidir. Allah indinde olan (sevab) ise daha hayırlı, daha süreklidir. (Bu sevablar) îman edib de ancak Rablerine güvenib dayanmakda, büyük günâhlardan ve faahiş kötülüklerden kaçınmakda, öfkelendikleri zaman bizzat (kusurları) örtmekde (bağışlamakda) olanlara, Rablerinin (tevhîd ve ibâdete âid da'vetine) icabet edenlere, namaz (ların) ı dosdoğru kılanlara — ki bunların işleri aralarında müşavere (ile) dir—, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allaha tâat uğrunda) harcamakda bulunanlara, kendilerine tağallüb ve zulüm vaaki olduğu zaman elbirlik (mazluma) yardım eyleyenlere mahsusdur.
Hayrat Neşriyat = Ve onlar ki, Rablerin(in da'vetin)e icâbet ederler ve namazı hakkıyla edâ ederler. Onların işleri ise, aralarında şûrâdır (istişâre iledir). Ve (onlar) kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.
İbni Kesir = Ve Rabblarına icabet edenler, namaz kılanlar içindir. Onların işleri aralarında şura iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.
Kadri Çelik = Rablerine icabet ederler, dosdoğru namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.
Muhammed Esed = Rablerinin (çağrısına) karşılık verenler ve namazlarında dikkatli ve devamlı olanlar (için); ve (bütün ortak meselelerini) aralarında danışma ile karara bağlayanlar (için); ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden başkalarına harcayanlar (için);
Mustafa İslamoğlu = Yine onlar Rablerinin (davetine) koşarlar, namazı hakkını vererek eda ederler, toplumsal işlerini aralarında danışma yoluyla görürler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcarlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler için ki Rablerine icabette bulundular ve namazı dosdoğru kıldılar ve onların işleri aralarında meşveret iledir ve kendilerini merzûk ettiğimiz şeylerden infakta bulunurlar.
Ömer Öngüt = Rablerinin dâvetine icabet ederler, namazı kılarlar. Onların işleri kendi aralarında istişâre (danışma) iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar.
Şaban Piriş = Rab’lerinin çağrısına koşarlar, namazlarını kılarlar ve onların işleri aralarındaki şûrâ iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da infak ederler.
Sadık Türkmen = Onlar ki; Rableri(nin çağrısına/emrine/sözleri)ne cevap verenler, namazı gereği gibi kılanlar, işleri/yönetimleri aralarında şura/danışma ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, infak edenlerdir/harcayanlardır.
Seyyid Kutub = Rabb'lerinin çağrısına gelirler, namaz kılarlar. Onların işleri aralarında danışma (İstişare) iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.
Suat Yıldırım = Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla ifa ederler. İşlerini istişare ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.
Süleyman Ateş = Rablerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar. İşleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.
Tefhim-ul Kuran = Rablerine icabet edenler, dosdoğru namazı kılanlar, işleri kendi aralarında şûrâ ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,
Ümit Şimşek = Onlar Rablerinin çağrısına uyarlar ve namazı dosdoğru kılarlar. Aralarındaki işleri ise istişare iledir. Onlara rızık olarak verdiğimiz şeylerden de bağışta bulunurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Rablerinin çağrısına cevap verirler, namazı kılarlar. İşleri/yönetimleri, aralarında bir şûra'dır. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, Rab’lerine icabet ederler ve namazı kılarlar. Ve onlar, işlerini aralarında toplanıp istişare ederler. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler.
İlyas Yorulmaz = Rablerinin çağrısına uyanların ve namazlarını kılanların işleri, aralarında danışma iledir. Onlara verdiğimiz rızıklardan da ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar.
وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنتَصِرُونَ
Şûrâ / 39 -
Vellezîne izâ esâbehumul bagyuhum yentesırûn(yentesırûne).
Diyanet İşleri = (36-39) (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir zulme uğradıkları zaman haddi aşmaksızın birbirlerine yardım ederek karşı duranlara.
Abdullah Parlıyan = Ve bir zulme uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederek karşı dururlar.
Adem Uğur = Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.
Ahmed Hulusi = Onlar ki, zorbalıkla karşılaştıklarında birlikte mücadele ederek galip gelirler!
Ahmet Tekin = İman edenler, bir haksızlığa, bir saldırıya, bir baskıya ve zulme uğradıkları zaman, zâlimlere, saldırganlara ve baskı yapanlara yardımlaşarak hadlerini bildirenlerdir.
Ahmet Varol = Bir tecavüze uğradıklarında birlikte karşı koyarlar.
Ali Bulaç = Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.
Ali Fikri Yavuz = Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.
Ali Ünal = Onlar ki, zorbalıkla karşılaştıklarında birlikte mücadele ederek galip gelirler!
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine bir haksızlık yapıldığında yardımlaşarak üstesinden gelirler.
Bekir Sadak = Bir tecavüze uğradıklarında birlikte karşı koyarlar.
Celal Yıldırım = Ve zulme, hakları tecâvüze uğradıkları zaman, yardımlaşıp kendilerini savunanlar içindir.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, bir haksızlığa, zorbalığa uğradıkları zaman, birlik olup karşı koyarlar (zulme boyun eğmezler).
Diyanet İşleri (eski) = Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için aralarında yardımlaşırlar.
Diyanet Vakfi = Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.
Edip Yüksel = Haksızlığa uğradıklarında kendilerini savunurlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki kendilerine bağy (haklarına tecavüz) vaki' olduğu vakıt yardımlaşır onlar öcünü alırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerine bir saldırı olduğu vakit birbirleriyle yardımlaşır, öçlerini alırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar.
Gültekin Onan = Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.
Harun Yıldırım = Onlar ki, haklarına tecavüz edildiği zaman yardımlaşarak karşı koyarlar.
Hasan Basri Çantay = (36-37-38-39) Size verilen şey dünyâ hayaatının (geçici birer) fâidesidir. Allah indinde olan (sevab) ise daha hayırlı, daha süreklidir. (Bu sevablar) îman edib de ancak Rablerine güvenib dayanmakda, büyük günâhlardan ve faahiş kötülüklerden kaçınmakda, öfkelendikleri zaman bizzat (kusurları) örtmekde (bağışlamakda) olanlara, Rablerinin (tevhîd ve ibâdete âid da'vetine) icabet edenlere, namaz (ların) ı dosdoğru kılanlara — ki bunların işleri aralarında müşavere (ile) dir—, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allaha tâat uğrunda) harcamakda bulunanlara, kendilerine tağallüb ve zulüm vaaki olduğu zaman elbirlik (mazluma) yardım eyleyenlere mahsusdur.
Hayrat Neşriyat = Ve kendilerine zulüm vâki' olduğu zaman, onlar yardımlaş(arak intikamlarını al)an kimselerdir.
İbni Kesir = Onlar ki; kendilerine zulüm vaki olunca yardımlaşırlar.
Kadri Çelik = Onlar, bir haksızlığa, zorbalığa uğradıkları zaman, birlik olup karşı koyarlar (zulme boyun eğmezler).
Muhammed Esed = Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için aralarında yardımlaşırlar.
Mustafa İslamoğlu = Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimse için ki onlara bir zulüm isabet ettiği zaman onlar yardımlaşmakta bulunurlar.
Ömer Öngüt = Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirine yardım ederler.
Şaban Piriş = Haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyarlar.
Sadık Türkmen = Bir zulüm ve haksızlık kendilerine gelip çattığında; yardımlaşarak/birbirlerine arka çıkarak karşı koyanlardır!
Seyyid Kutub = Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, yardımlaşarak kendilerini savunurlar.
Suat Yıldırım = Onlar zulme uğradıklarında yardımlaşıp haklarını alırlar.
Süleyman Ateş = Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.
Tefhim-ul Kuran = Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.
Ümit Şimşek = Onların hakkına tecavüz edildiği zaman hep birlikte yardımlaşarak haklarını alırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerine zulüm ve haksızlık gelip çattığında, yardımlaşırlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, kendilerine bir saldırı isabet ettiği zaman yardımlaşırlar.
İlyas Yorulmaz = Onlardan birine bir zorbalık isabet ederse, onlar kendi aralarında yardımlaşırlar.
وَجَزَاء سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
Şûrâ / 40 -
Ve cezâu seyyietin, seyyietun misluhâ, fe men afâ ve asleha fe ecruhu alâllâh(alâllâhi), innehu lâ yuhıbbuz zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kötülüğün karşılığı, ona benzer bir kötü cezâdır. Gerçekten de kim bağışlar ve barışı sağlarsa mükâfâtı, Allah'a âittir; şüphe yok ki o, zulmedenleri sevmez.
Abdullah Parlıyan = Ve kötülüğün karşılığı, ona benzer kötü bir cezadır. Gerçekten de kim bağışlar ve barışı sağlarsa, mükafatı Allah'a aittir. Şüphe yok ki O, yaratılış gayesi dışında hayat sürenleri sevmez.
Adem Uğur = Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.
Ahmed Hulusi = Bir kötülüğün karşılığı, onun benzeri bir kötülüktür! Kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allâh'ın üzerinedir. . . Muhakkak ki O, zâlimleri sevmez.
Ahmet Tekin = Bir kötülüğün cezası, o kötülüğe denk bir ceza olmalıdır.Kim sorgusuz sualsiz affeder ve sulha vesile olursa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah zâlimleri, haksız davranışlarda bulunanları sevmez.
Ahmet Varol = Bir kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür. Kim affeder ve barışı sağlarsa onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.
Ali Bulaç = Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.
Ali Fikri Yavuz = Kötülüğün cezası da ona denk bir kötülüktür. Fakat kim bağışlar ve (kendisiyle düşmanı arasını) düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aiddir. Elbette O, zalimleri sevmez.
Ali Ünal = (Ama unutulmamalıdır ki,) maruz kalınan bir kötülüğün karşılığı, ancak yapılan o kötülük ölçüsündedir. Bununla birlikte, kim (kendisine yapılan bir kötülüğü) affeder ve (meseleyi düşmanlık boyutuna vardırmayıp,) kötülüğü yapanla sulh olma yoluna giderse, onun mükâfatını vermeyi Allah üzerine almıştır. Hiç şüphesiz ki O, haksızlık yapanları sevmez.
Bayraktar Bayraklı = Bir kötülüğün cezası, ona denk bir cezadır. Kim affeder ve barışı sağlarsa, onun ödülü Allah'a aittir. Doğrusu Allah zâlimleri sevmez.[523]
Bekir Sadak = Bir kotulugun karsilgi, ayni sekilde bir kotuluktur. Ama kim affeder ve barisirsa, onun ecri Allah'a aittir. Dogrusu O, zulmedenleri sevmez.
Celal Yıldırım = Bir kötülüğün cezası, misliyle kötülüktür. Artık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Çünkü Allah elbette zâlimleri sevmez.
Cemal Külünkoğlu = Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu Allah zalimleri sevmez.
Diyanet İşleri (eski) = Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez.
Diyanet Vakfi = Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.
Edip Yüksel = Kötülüğün cezası, benzeri bir kötülüktür; ancak kim affeder ve erdemli davranırsa ALLAH tarafından ödüllendirilir. O, zalimleri sevmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kötülüğün cezası da misli kötülüktür, fakat her kim afvedip ıslâh ederse onun da ecri Allahadır, her halde o zalimleri sevmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affedip islah ederse onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz o zalimleri sevmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.
Gültekin Onan = Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup sağlarsa) artık onun ecri Tanrı'ya aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.
Harun Yıldırım = Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse, artık onun ecri Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez.
Hasan Basri Çantay = Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülük (bir misilleme) dir. Fakat kim afveder, barışı sağlarsa mükâfatı Allaha âiddir. Şübhe yok ki O, zaalimleri asla sevmez.
Hayrat Neşriyat = Bir kötülüğün cezâsı ise, onun misli olan bir kötülüktür. Artık kim affeder ve ıslâh eder (arayı düzeltir)se, işte onun mükâfâtı Allah’a âiddir. Muhakkak ki O, zâlimleri sevmez.
İbni Kesir = Kötülüğün karşılığı; ona denk bir kötülüktür. Kim, affeder ve ıslah ederse; ecri Allah'a aittir. Muhakkak ki Allah; zalimleri sevmez.
Kadri Çelik = Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve (bozuklukları) ıslah ederse artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.
Muhammed Esed = Ama (unutma ki,) kötülüğü cezalandırma (teşebbüsü) de, bizatihi bir kötülük olabilir; o halde, kim (düşmanını) affeder ve barış yaparsa mükafatı Allah katındadır, çünkü O, zalimleri sevmez.
Mustafa İslamoğlu = Ama kötülüğün cezası, ancak ona denk bir karşılık olabilir; ne var ki kim affeder ve barış yaparsa, işte onun mükafatı Allah'a aittir: Şüphe yok ki O, zalimleri asla sevmez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bir kötülüğün cezası da onun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve ıslahta bulunursa artık onun mükâfaatı da Allah'a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez.
Ömer Öngüt = Kötülüğün cezası yine onun gibi kötülüktür. Amma kim affeder, barışırsa, onun mükâfatı Allah'a âittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez.
Şaban Piriş = Bir kötülüğün cezası, onun benzeri bir kötülüktür. Kim de affeder ve düzeltirse, onun mükafatı Allah’a aittir. Allah, zalimleri sevmez.
Sadık Türkmen = Kötülük yapan bir kişiye/bir kötülüğün cezası, aynıyla karşılık vermektir (ki onu, o da tatsın ve bir daha yapmasın). Fakat kim affeder ve ıslahı/sulhu/barışı esas alırsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri hiç sevmez!
Seyyid Kutub = Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükafatı Allah'a aittir. Doğrusu Allah zalimleri sevmez.
Suat Yıldırım = Ama unutmayın ki haksızlığın karşılığı, yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, haksızlık edenle arasını düzeltirse onun da mükâfatı artık Allah’a yaraşan tarzda olur.Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez.
Süleyman Ateş = Kötülüğün cezâsı, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfâtı Allah'a âittir. Doğrusu O, zâlimleri sevmez.
Tefhim-ul Kuran = Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.
Ümit Şimşek = Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür. Fakat kim bağışlar ve barış yolunu seçerse, onun ödülü Allah'a aittir. O ise zalimleri hiç sevmez.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affedip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmez.
İskender Ali Mihr = Bir kötülüğün cezası onun misli kadar kötülüktür. Fakat kim affeder ve ıslâh ederse artık onun ecri (mükâfatı) Allah’a aittir. Muhakkak ki O (Allah), zalimleri sevmez.
İlyas Yorulmaz = Bir kötülüğün cezası, yapılan kötülüğün misli ile karşılık verilir. Bundan sonra kim kendisine yapılan o kötülüğü affederse ve doğru işler yaparsa, onun karşılığını vermek Allah’a aittir. Şüphesiz ki Allah haksızlık yapanları sevmez.
وَلَمَنِ انتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُوْلَئِكَ مَا عَلَيْهِم مِّن سَبِيلٍ
Şûrâ / 41 -
Ve le men intesare ba’de zulmihî fe ulâike mâ aleyhim min sebîl(sebîlin).
Diyanet İşleri = Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kim, zulme karşı savunursa bu çeşit kişileri suçlu saymaya bir yol yoktur.
Abdullah Parlıyan = Zulme uğradıktan sonra kendilerini savunup hakkını alan kimseye gelince; bunlara hiçbir suç isnat edilemez, kınanmaz ve cezalandırılmazlar.
Adem Uğur = Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur.
Ahmed Hulusi = Kim de zulme uğramasından sonra zâlime karşılığını verirse, işte onların suçlanacak tarafı olmaz!
Ahmet Tekin = Zulme uğradıktan sonra, haklarını alanları, cezalandırmak için herhangi bir sebep yoktur.
Ahmet Varol = Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onların aleyhlerine bir yol yoktur.
Ali Bulaç = Kim zulme uğradıktan sonra nusret bulur (hakkını alır)sa, artık onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Kim, kendisine edilen zulümden sonra hakkını alırsa, artık böyleleri üzerine (ceza için) bir yol yoktur.
Ali Ünal = Fakat her kim haksızlığa uğrar ve (meşrû yoldan) hakkını geri alırsa, bunlar için kınama ve herhangi bir sorumluluk söz konusu olamaz.
Bayraktar Bayraklı = Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur.
Bekir Sadak = Zulum gordukten sonra hakkini alan kimselere, iste onlarin aleyhine bir yol yoktur.
Celal Yıldırım = Kim de haksızlığa uğradıktan sonra sadece hakkını alırsa, işte onlar aleyhine bir yol yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Her kim zulme uğradıktan sonra kendini savunup hakkını alırsa o kimseye (ceza vermek için) bir yol (hiçbir sorumluluk) yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Zulüm gördükten sonra hakkını alan kimselere, işte onların aleyhine bir yol yoktur.
Diyanet Vakfi = Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur.
Edip Yüksel = Haksızlığa uğradıktan sonra hakları için direnenler kınanmazlar, cezalandırılmazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve elbette her kim zulm olunduktan sonra öcünü alırsa artık onlar üzerine (ceza için) yol yoktur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim zulme uğradıktan sonra öcünü alırsa artık onlar üzerine (ceza vermek için herhangi bir) yol yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimseye gelince, işte onların aleyhinde ceza vermek için herhangi bir yol yoktur.
Gültekin Onan = Kim zulme uğradıktan sonra nusret bulur (hakkını alır)sa, artık onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur.
Harun Yıldırım = Kim de zulme uğradıktan sonra intikamını alırsa, artık onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur.
Hasan Basri Çantay = Kim kendisine (yapılan) zulmün ardından herhalde hakkını alırsa bunlar aleyhinde (mes'uliyyete) bir yol yokdur.
Hayrat Neşriyat = Kim de gerçekten zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, işte onlar var ya, kendileri aleyhine (kendilerinin suçlanabileceği) hiçbir yol yoktur.
İbni Kesir = Kim, zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa; aleyhine bir yol yoktur.
Kadri Çelik = Kim de zulme uğradıktan sonra intikam alırsa, onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur.
Muhammed Esed = Zulme uğradıklarında kendilerini savunanlara gelince; onlara hiçbir suç isnad edilemez:
Mustafa İslamoğlu = Haksız bir saldırıya karşı meşru müdafaa dayanışması sergileyenlere gelince: onlar hiçbir yolla sorumlu tutulamazlar
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve her kim zulmolunduktan sonra hakkını alırsa artık onların üzerine bir yol yoktur.
Ömer Öngüt = Kim kendisine yapılan zulümden sonra hakkını alırsa, böyle yapanların aleyhine bir yol (mesuliyet) yoktur.
Şaban Piriş = Zulme uğradıktan sonra öcünü alan kimse için, artık onların aleyhine bir yol yoktur.
Sadık Türkmen = Kim zulme uğramasının ardından kendini savunursa; artık onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur.
Seyyid Kutub = Zulüm gördükten sonra hakkını alan kimselerin aleyhine bir yol yoktur.
Suat Yıldırım = Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, bunlara hiçbir sorumluluk yoktur.
Süleyman Ateş = Kim zulme uğradıktan sonra kendini savunursa öylelerinin aleyhine bir yol yoktur (onlar kınanmaz ve cezâlandırılmazlar).
Tefhim-ul Kuran = Kim de zulme uğradıktan sonra nusret bulur (hakkını alır)sa, artık onlar için aleyhlerinde bir yol yoktur.
Ümit Şimşek = Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimseyi suçlamak için bir yol yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Zulme uğratılışı ardından kendini savunana gelince, böyleleri aleyhine yol aranamaz.
İskender Ali Mihr = Ve gerçekten zulme uğradıktan sonra hakkını geri alan kimseler, işte onlar; onların üzerine (aleyhlerine) bir yol (ceza) yoktur.
İlyas Yorulmaz = Zulme uğradıktan sonra kendini savunanlar için, onlar üzerine ceza vermek için bir yol yoktur.
إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ
Şûrâ / 42 -
İnnemes sebîlu alellezîne yazlimûnen nâse ve yebgûne fîl ardı bi gayril hakk(hakkı), ulâike lehum azâbun elîm(elîmun).
Diyanet İşleri = Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak halka zulmedenleri ve haksız yere, yeryüzünde azgınlıkta bulunanları suçlu saymaya yol var, onlaradır elemli azap.
Abdullah Parlıyan = Ceza ve sorumluluk ancak, insanlara haksızlık edip, yeryüzünde haksızlıkla azgınlıkta bulunanlaradır. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap vardır.
Adem Uğur = Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.
Ahmed Hulusi = Ancak insanlara zulmedenlerin ve haksız olarak arzda azgınlık yapanların aleyhine suçlama geçerlidir! İşte onlar için feci bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Ancak insanlara baskı, zulüm ve işkence edenlere, insanları Allah yolundan, Allah yolundaki faaliyetlerden alıkoyanlara yeryüzünde haksız yere gaddar davrananlara, kesinlikle dünyada hesap sorulur ve cezalandırılır. Onlar için can yakıp, inleten müthiş bir de azap vardır.
Ahmet Varol = Yol ancak insanlara zulmedenlerin ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlerin aleyhlerinedir. Onlar için acıklı bir azap vardır.
Ali Bulaç = Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere 'tecavüz ve haksızlıkta bulunanların' aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = (Günaha dair) yol, ancak haksızlıkla yeryüzünde azgınlık ederek insanlara zulüm yapanlar üzerinedir. İşte onlara acıklı bir azab vardır.
Ali Ünal = Sorumluluk, ancak insanlara haksızlık yapan ve hak–hukuk tanımayıp, ülkede taşkınlık ve tecavüzde bulunanlar için söz konusudur. Öylelerini bekleyen acı bir azaptır.
Bayraktar Bayraklı = Ancak, insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte, acıklı azap bunlaradır.
Bekir Sadak = Insanlara zulmedenlere, yeryuzunde haksiz yere taskinlik edenlere karsi durulmalidir. Iste, can yakici azap bunlaradir.
Celal Yıldırım = Ancak insanlara zulmedip yeryüzünde haksız yere yolsuzlukta bulunup haklara tecâvüz edenler aleyhine yol vardır. İşte onlara elem verici bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = Ancak yol (sorumluluk ve ceza), insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar içindir. İşte onlar için şiddetli bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır. İşte, can yakıcı azap bunlaradır.
Diyanet Vakfi = Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.
Edip Yüksel = Ancak, halka zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere saldıranlara karşı durulmalıdır. Onlara acı bir azap vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yol ancak haksızlıkla yeryüzünde bagy ederek nâsa zulm eyliyenler üzerinedir, işte onlara elîm bir azâb vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yol, ancak haksız yere yeryüzünde azgınlık ederek, insanlara zulmedenler üzerinedir, işte onlara acı bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler aleyhinedir. İşte onlar için acı bir azap vardır.
Gültekin Onan = Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere 'tecavüz ve haksızlıkta bulunanların' aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır.
Harun Yıldırım = Ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık gösterenler aleyhine yol vardır. İşte bunlar için çok acıklı bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = O yol ancak insanlara zulüm etmekde, yer (yüzün) de haksız olarak teğallübe kalkmakda olanlara karşıdır. İşte bunlar (yok mu?) bunların hakkı pek acıklı bir azâbdır.
Hayrat Neşriyat = O yol ancak, insanlara zulmedenlerin ve yeryüzünde haksız yere azgınlık edenlerinaleyhine vardır. İşte onlar yok mu, onlar için (pek) elemli bir azab vardır!
İbni Kesir = Yol; ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlara elim bir azab vardır.
Kadri Çelik = Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlerin aleyhinedir. İşte bunlar için acıklı bir azap vardır.
Muhammed Esed = ancak (başka) insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar suç işlemişlerdir. Onları şiddetli bir azap beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Sorumlu olanlar, sadece insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere güç kullanıp saldırganlık yapan kimselerdir: Onları acıklı bir azap beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yol ancak o kimseler üzerinedir ki, nâsa zulmederler ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar. İşte onlar için pek acıklı bir azab vardır.
Ömer Öngüt = Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere zorbalık yapanlara ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.
Şaban Piriş = Yol ancak, insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız olarak tecavüzde bulunanlaradır. İşte onlara acı bir azap vardır.
Sadık Türkmen = (aleyhlerine) yol aranacak olanlar şu kişilerdir ki; insanlara zulmederler ve yeryüzünde terör saldırılarında bulunurlar! İşte böyleleri için, çok acıklı bir azap vardır!
Seyyid Kutub = İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır. İşte can yakıcı azap bunlaradır.
Suat Yıldırım = Sorumlu olanlar, ancak insanlara zulmedenler ve ülkede haksız yere başkalarının hukukuna saldıranlardır. İşte böylelerinin hakkı gayet acı bir azaptır.
Süleyman Ateş = Ancak şunlar aleyhine yol vardır ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere saldırırlar. İşte böylelerine acı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere 'tecavüz ve haksızlıkta bulunanların' aleyhinedir. İşte bunlar için acıklı bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Suçlanacak olan, halka zulmeden ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapan kimsedir. İşte onlar için acı bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Aleyhlerine yol aranacak olan şu kişilerdir ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar sergilerler/saldırılarda bulunurlar. İşte böyleleri için acıklı bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = Fakat insanlara zulmedenlerin ve yeryüzünde haksız yere zorbalık yapanların üzerine (aleyhlerine) yol (ceza) vardır. İşte onlar; onlar için elîm bir azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Ceza yolu ancak, insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere isyan edenlere vardır. Onlar için acıklı bir azap vardır.
وَلَمَن صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
Şûrâ / 43 -
Ve le men sabere ve gafere inne zâlike le min azmil umûr(umûri).
Diyanet İşleri = Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kim, dayanır ve suçları örterse şüphe yok ki bu, azme, irâdeye dayanan işlerdendir elbet.
Abdullah Parlıyan = Kim her türlü sıkıntı ve eziyetlere sabreder, yapılan kötülüklere de intikam almayıp affetme yolunu tutarsa, şüphesiz bu hareketi yapılmaya değer işlerdendir.
Adem Uğur = Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
Ahmed Hulusi = Kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak ki bu, azmi gerektiren işlerdendir.
Ahmet Tekin = Kim sabrederek mücadeleye devam eder ve affederse, bilsin ki, bu davranış, ciddi, kararlı olmayı gerektiren, maksada ulaştıran mücadele metotlarındandır.
Ahmet Varol = Kim de sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu (yaptığı) üzerinde kararlılık gösterilecek (azmedilecek) işlerdendir.
Ali Bulaç = Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.
Ali Fikri Yavuz = Her kim de sabredib suç bağışlarsa, işte bu (sabredib bağışlamak), işlerin en hayırlısındandır.
Ali Ünal = Yine de bir insan dişini sıkar, sabreder ve kendisine haksızlıkta bulunanı bağışlarsa, böyle davranmak, hiç kuşkusuz nefse hakimiyet ve kararlılık isteyen büyük bir fazilettir.
Bayraktar Bayraklı = Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
Bekir Sadak = Ama sabredip bagislayanin isi, iste bu, azmedilmeye deger islerdendir. *
Celal Yıldırım = Ve kim de sabredip bağışlarsa, şüphesiz ki bu, azmedilmeğe lâyık umurdandır.
Cemal Külünkoğlu = Fakat kim de sabreder ve (kendisine yapılan kötülüğü) bağışlarsa, şüphesiz bu, azmedilip yapılmaya değer (hayırlı) işlerdendir.
Diyanet İşleri (eski) = Ama sabredip bağışlayanın işi, işte bu, azmedilmeye değer işlerdendir.
Diyanet Vakfi = Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
Edip Yüksel = Saberedip bağışlamak, sağlam bir karakteri gösterir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim de sabreder suç örterse işte o azmolunacak umurdandır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim de sabreder, suç öderse işte bu, üstün davranışlardandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
Gültekin Onan = Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer buyruklardandır.
Harun Yıldırım = Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak bu, üzerinde kararlılıkla durmaya değer işlerdendir.
Hasan Basri Çantay = Bununla beraber kim sabreder, (suçları) örter (bağışlar) sa işte bu, şübhesiz ve elbet azm olunacak umurdandır.
Hayrat Neşriyat = Kim de hakikaten sabreder ve affederse, şübhesiz bu, elbette azmedilecek(kararlılıkla istenecek) işlerdendir.
İbni Kesir = Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa; işte bu, şüphesiz azmedilmeye değer işlerdendir.
Kadri Çelik = Kim de sabreder ve bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azim gerektiren işlerdendir.
Muhammed Esed = Ama bilin ki, kim sıkıntıya göğüs gerer ve affederse işte bu, gönülden istenen bir şeydir.
Mustafa İslamoğlu = Yine de kim sabreder ve affederse, iyi bilsin ki bu kararlılık ve direnç isteyen (büyük) bir davranıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (43-44) Ve elbette her kim sabreder ve (kötülüğü) setrederse şüphe yok ki bu, azmolunacak emirlerdendir. Ve Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun için ondan sonra bir velî yoktur. Ve zalimleri göreceksin ki, azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: «Acaba geri dönmeye bir yol var mıdır?»
Ömer Öngüt = Kim sabreder, kendisine yapılan kötülüğü affederse, şüphesiz ki bu çok mühim işlerden birisidir.
Şaban Piriş = Kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu gerçekten işlerin en şereflisidir.
Sadık Türkmen = Kim de sabreder ve bağışlarsa; şüphesiz ki bu, çok gayret edilmesi gereken işlerdendir.
Seyyid Kutub = Fakat kim sabreder kendisine yapılan kötülüğü affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
Suat Yıldırım = Her kim dişini sıkarak sabreder ve kusurları affederse, işte onun bu hareketi, ancak büyüklere yaraşan örnek davranışlardandır.
Süleyman Ateş = Fakat kim sabreder, affederse, şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir!
Tefhim-ul Kuran = Kim de sabreder ve bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.
Ümit Şimşek = Bununla beraber, kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu, uğrunda azmedilmeye değer işlerdendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sabredip bağışlayan bilsin ki bu, işlerin en zorlularındandır.
İskender Ali Mihr = Ve elbette kim sabreder ve bağışlarsa muhakkak ki bu, gerçekten azîm (büyük) işlerdendir.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki haksızlığa uğradığında sabreden ve bağışlayanın yaptığı, büyük işlerden birisidir.
وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن وَلِيٍّ مِّن بَعْدِهِ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ إِلَى مَرَدٍّ مِّن سَبِيلٍ
Şûrâ / 44 -
Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min velîyin min ba’dih(ba’dihi), ve terez zâlimîne lemmâ reevul azâbe yekûlûne hel ilâ mereddin min sebîl(sebîlin).
Diyanet İşleri = Allah, kimi saptırırsa artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zâlimlerin, “Dünyaya dönmek için bir yol var mı?” dediklerini görürsün.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Allah, kimi saptırırsa artık ona, bundan böyle bir dost yoktur ve zâlimleri görürsün ki azâbı görünce, geriye dünyâya dönmeye derler, bir yol var mı ki?
Abdullah Parlıyan = Artık Allah sapmak isteyeni sapıklık içinde bırakır, ondan sonra onun için hiçbir dost bulunmaz. Yaratılış gayesi dışında yaşayanların azabı gördüklerinde: “Eyvah bunun dönüşü yok mu?” diyeceklerini görürsün.
Adem Uğur = Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin: Dönecek bir yol var mı? dediklerini görürsün.
Ahmed Hulusi = Allâh kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun için bir velî yoktur. . . Zâlimlerin, azabı (ölümü) gördüklerinde: "(Biyolojik beden yaşamına) geri dönecek bir yol var mı?" dediklerini görürsün.
Ahmet Tekin = Allah kimin hak yoldan uzaklaşmasına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihine özgürlük tanırsa, artık bundan sonra onu hiç kimse koruyamaz, ona hiç kimse yardım edemez. Baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, inkârda, isyanda ısrar eden zâlimlerin, azâbı gördükleri zaman:'Dünyaya dönecek bir yol, bir çıkış yolu var mı?' dediklerini göreceksin.
Ahmet Varol = Allah kimi saptırırsa artık onun O'ndan sonra bir dostu olmaz. Zalimlerin azabı gördüklerinde: 'Geri dönmeye bir yol var mı?' dediklerini görürsün.
Ali Bulaç = Allah, kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen; "Geri dönmeye bir yol var mı?" derler.
Ali Fikri Yavuz = Her kimi de Allah saptırırsa, artık bundan sonra onun hiç bir yardımcısı yoktur; ve o zalimleri göreceksin ki, onlar azabı görünce şöyle diyecekler: “- Var mı geri dönmeye bir yol?”
Ali Ünal = Allah kimi de (tavır ve tercihinden dolayı) şaşırtır ve saptırırsa, artık (onu koruyup, işlerini üzerine alacak) herhangi bir dost ve hâmî bulunmaz. O zalimleri, azapla karşılaştıklarında “(Bu azaptan kurtulmak için) dünyaya dönüp (halimizi ıslah etmeye) bir yol yok mudur?” derken görürsün!
Bayraktar Bayraklı = İşte, Allah kimi saptırırsa, artık onun hiçbir koruyucusu yoktur. Azabı gördüklerinde zâlimlerin, “Geri dönüşün hiçbir yolu yok mu?” dediklerini görürsün.
Bekir Sadak = Allah kimi saptirirsa, artik onun bundan sonra bir dostu olmaz. Azabi gorduklerinde, zalimlerin: «Donecek bir yol yok mudur?» dediklerini gorursun.
Celal Yıldırım = Allah, kimi sapıklıkta bırakırsa, artık O'nun bundan sonra hiçbir dostu, sahip çıkanı bulunmaz. Azabı gördükleri zaman o zâlimleri bir görsen ; geri dönmeğe bir yol yok mudur? derler.
Cemal Külünkoğlu = Allah kimi (bulunduğu) sapıklıkta bırakırsa artık onun hiçbir koruyucusu olmaz. Azabı gördükleri zaman zalimlerin: “Geri dönecek bir yol var mı?” dediklerini göreceksin!
Diyanet İşleri (eski) = Allah kimi saptırırsa, artık onun bundan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde, zalimlerin: 'Dönecek bir yol yok mudur?' dediklerini görürsün.
Diyanet Vakfi = Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin: Dönecek bir yol var mı? dediklerini görürsün.
Edip Yüksel = ALLAH kimi saptırmışsa, artık O'ndan sonra onun bir koruyucusu yoktur. Azabı gördüklerinde, zalimlerin, 'Bizim için bir şans daha yok mu?' dediklerini görürsün.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kimi de Allah şaşırtırsa artık ondan sonra ona hiç bir veliy yoktur ve göreceksin o zalimleri azâbı gördükleri vakıt diyecekler: var mı geri dönmiye bir yol?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kimi de Allah şaşırtırsa artık bundan sonra ona hiçbir dost yoktur. O zalimleri azabı gördükleri vakit: «Geri dönmeye bir yol var mı?» derken göreceksin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir dost yoktur. Sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: «Acaba dönecek bir yol var mıdır?» dediklerini görürsün.
Gültekin Onan = Tanrı, kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen; "Geri dönmeye bir yol var mı?" derler.
Harun Yıldırım = Allah, kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiç bir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen: “Geri dönmeye bir yol var mı?” derler.
Hasan Basri Çantay = Allah kimi şaşırtırsa bundan sonra onun hiçbir haamîsi yokdur. O zaalimleri göreceksin ki onlar azâbı gördükleri zaman «(Dünyâye) geri dönmiye bir yol var mı?» diyeceklerdir.
Hayrat Neşriyat = Ve Allah (küfürlerindeki inadları sebebiyle) kimi dalâlete atarsa, artık bundan sonra onun için hiçbir dost yoktur. Azâbı gördüklerinde ise, o zâlimleri: '(Dünyaya) geri dönecek bir yol var mı?' derlerken görürsün.
İbni Kesir = Kimi de Allah saptırırsa; bundan sonra artık onun için bir veli yoktur. Göreceksin ki; o zalimler, azabı gördükleri zaman: Geri dönecek bir yol yok mudur? diyeceklerdir.
Kadri Çelik = Allah kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiç bir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen, “Geri dönmeye bir yol var mı?” derler.
Muhammed Esed = İşte (böyle:) Allah kimi saptırırsa artık onun hiçbir koruyucusu olmaz, böylece sen bu zalimlerin (Kıyamet Günü kendilerini bekleyen) azabı görür görmez, "(Eyvah!) Bunun dönüşü yok mu?" diye feryad ettiklerini görecek (ve duyacak)sın.
Mustafa İslamoğlu = Allah kimin sapmasına (izin) verirse, artık onun için candan bir dost bulunmaz; ve sen bu zalimlerin azabı gördüklerinde, "Geri dönüşün bir yolu yok mu?" dediklerini bir görmelisin.
Ömer Nasuhi Bilmen = (43-44) Ve elbette her kim sabreder ve (kötülüğü) setrederse şüphe yok ki bu, azmolunacak emirlerdendir. Ve Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun için ondan sonra bir velî yoktur. Ve zalimleri göreceksin ki, azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: «Acaba geri dönmeye bir yol var mıdır?»
Ömer Öngüt = Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Zâlimleri görürsün ki, azabı gördükleri zaman: "Geri dönecek bir yol var mı?" derler.
Şaban Piriş = Allah kimi sapıklıkta bırakırsa, artık bundan sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, zalimlerin şöyle dediğini göreceksin: -Geri dönmeye bir yol var mı?
Sadık Türkmen = Işte (böyle): Allah; kimi (düzelmek istemediği için) sapıklığında bırakırsa, artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördükleri zaman o zalimleri bir görsen! “Geri dönüş için bir yol var mı?” derler.
Seyyid Kutub = Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun, bundan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördükleri zaman zalimlerin: «Geri dönecek bir yol var mı?» dediklerini görürsün.
Suat Yıldırım = Allah kimi şaşırtırsa, artık ondan sonra kendisini koruyacak kimse bulunamaz. O zalimlerin azabı görünce, imanlı kul olmak için "Acaba geri dönme imkânı var mıdır?" dediklerini görürsün.
Süleyman Ateş = Allâh kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun, Allah'tan sonra bir velisi yoktur. Zâlimlerin, azâbı gördükleri zaman: "Geri dönecek bir yol var mı?" dediklerini görürsün.
Tefhim-ul Kuran = Allah, kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen; «Geri dönmeğe bir yol var mı?» derler.
Ümit Şimşek = Allah kimi saptırırsa, artık onun dostu olmaz. Zalimleri de görürsün ki, azabı gördükleri zaman 'Geri dönmenin bir yolu yok mu?' demektedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın saptırdığına, O'ndan başka dost yoktur. Zalimlerin, azapla yüzyüze geldiklerinde, "Geri dönüşe bir yol yok mu?" diye söylendiklerini göreceksin.
İskender Ali Mihr = Ve Allah kimi dalâlette bırakırsa, o taktirde onun için, bundan sonra bir velî (dost) yoktur. Zalimleri, azabı gördükleri zaman: “(Dünyaya) geri dönüşe bir yol var mı?” derken görürsün.
İlyas Yorulmaz = Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, ondan sonra onun koruyucusu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin hallerini bir görsen “Tekrar geri dönüş için bir yol yok mu?” derler.
وَتَرَاهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنظُرُونَ مِن طَرْفٍ خَفِيٍّ وَقَالَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُّقِيمٍ
Şûrâ / 45 -
Ve terâhum yu’radûne aleyhâ hâşiîne minez zulli yanzurûne min tarfin hafîy(hafîyyin), ve kâlellezîne âmenû innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeti, e lâ innez zâlimîne fî azâbin mukîm(mukîmin).
Diyanet İşleri = Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır” diyecekler. İyi bilin ki zâlimler, sürekli bir azap içindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve görürsün ki onlar, ateşin önüne getirildikleri zaman düştükleri horluktan ürküp titremedeler ve cehenneme, göz ucuyla gizlice bakmadalar ve inananlarsa şüphe yok ki derler, ziyana düşenler, kıyâmet gününde kendilerini ve yakınlarını ziyana düşürenlerdir. İyice bil ki zulmedenler, şüphesiz, sürekli bir azâp içindedir.
Abdullah Parlıyan = Ve yine onları görürsün, zilletten başları önlerine düşmüş bir halde ateşe sunulurlarken, göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler ise, o gün şöyle derler: “Gerçekten zarara uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi kendilerini, hem de yakın akraba ve yandaşlarını zarara uğratmışlardır.” Haberiniz olsun ki, varoluş gayesinin dışında hareket edenler, sürekli bir azap içindedirler.
Adem Uğur = Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İnananlar da: İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler. Kesinlikle biliniz ki, zalimler, sürekli bir azap içindedirler.
Ahmed Hulusi = Onları, zilletten huşû etmişler (baş eğip pusmuşlar), gizli bakışla bakıyor oldukları hâlde ona (ateşe) arz olunurlarken görürsün. . . İman edenler dedi ki: "Asıl hüsrana uğrayanlar şunlardır; kıyamet sürecinde nefslerini ve yakınlarını hüsrana uğratmışlardır! Dikkat edin! Muhakkak ki zâlimler yerleşmiş bir azap içindedirler. "
Ahmet Tekin = Ateşe atılırlarken, onların, zilletten başlarını öne eğerek, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İman edenler:'İşte kıyamet günü asıl hüsrana uğrayanlar, dünyada birbirlerini, kendilerini, ailelerini, vatandaşlarını, milletlerini, hak yoldan uzaklaştırarak zarara, ziyana uğratan liderler, güç ve iktidar sahipleridir' diyecekler. Unutmayın, baskı zulüm ve işkence yaparak temel hak ve hürriyetleri kısıtlayanlar, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyenler, haksızlık yapanlar, kurtuluşu mümkün olmayan, özel, kesintisiz, sürekli bir azap içindedirler.
Ahmet Varol = Onların, aşağılıktan boyun bükmüş halde ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla gizlice baktıklarını görürsün. İman edenler de derler ki: 'Asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana uğratanlardır. İyi bilin ki zalimler kalıcı bir azap içindedirler!'
Ali Bulaç = Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Ve o kâfirleri, ateşe arz edilirlerken, zilletten boyunlarını bükerek göz altından (ateşe) bakarlarken göreceksin. İman etmiş olanlar da şöyle diyeceklerdir: “- Gerçekten hüsrana düşenler, kıyamet günü kendilerini de, ailelerini de hüsrana uğratanlardır.” Bilin ki, zalimler devamlı bir azab içindedirler.
Ali Ünal = İçine düştükleri zillet ve perişaniyetten dolayı boyunları bükük, yürekleri tir tir o azabın başına getirildiklerini ve göz ucuyla etraflarına bakındıklarını görürsün. (Dünyada iken) iman etmiş olanlar, (bu manzara karşısında), “İşte,” derler, “asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet Günü böyle hüsrana sürükleyenlerdir.” İyi bilin ki zalimler, devamlı ve sonu gelmez bir azap içindedirler.
Bayraktar Bayraklı = Ateşe atıldıklarında onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İnananlar şöyle derler: “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlar bunlardır.” Biliniz ki, zâlimler kesinlikle süreli bir azap içerisindedirler!
Bekir Sadak = Asagiliktan baslari one egilmis, goz ucuyla gizli gizli etrafa bakarken, atese sunulduklarini gorursun. Inananlar: «Husranda olanlar, kiyamet gunu kendilerini de, ailelerini de husranda birakanlardir» derler. Iyi bilin ki, zalimler surekli bir azap icindedirler.
Celal Yıldırım = Onların, alçaklık ve aşağılıktan korktukları halde Cehennem azabına getirildiklerini, göz ucuyla ona baktıklarını görürsün. İmân edenler ise, şöyle derler: Şüphesiz ki hüsrana uğrayanlar, Kıyamet günü hem kendilerini, hem ailelerini ziyana sürükleyenlerdir. Haberiniz olsun ki, zâlimler şüphesiz devamlı azâb içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = Sen onları, zilletten ezilip büzülmüş halde ürkek bakışlarla ateşe salınırken göreceksin! İnananlar ise (bu manzara karşısında) şöyle diyecekler: “En büyük kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde hüsrana uğratanlardır.” İyi bilin ki zalimler, mutlaka devamlı bir azap içindedir.
Diyanet İşleri (eski) = Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarken, ateşe sunulduklarını görürsün. İnananlar: 'Hüsranda olanlar, kıyamet günü kendilerini de, ailelerini de hüsranda bırakanlardır' derler. İyi bilin ki, zalimler sürekli bir azap içindedirler.
Diyanet Vakfi = Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İnananlar da: İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler. Kesinlikle biliniz ki, zalimler, sürekli bir azap içindedirler.
Edip Yüksel = Aşağılanmış ve başları eğilmiş olarak ateşe sunulurlarken göz ucuyla çevrelerine bakındıklarını görürsün. İnananlar, 'Gerçek kaybedenler, Diriliş Gününde kendilerini ve ailelerini kaybedenlerdir. Zalimler sürekli bir azaba mahkum olmuştur,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve göreceksin onları o ateşe arz olunurlarken, zilletten boyunlarını bükerek göz altından bakarlarken, iyman etmiş olanlar da şöyle demekte: gerçek husrâna düşenler Kıyamet günü kendilerine ve âilelerine hasar eden kimselermiş! Bakın zâlimler hakıkaten mukım bir azâb içindedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen onları, o ateşe sunulurlarken aşağılanmadan dolayı boyunlarını bükerek göz altından bakarlarken göreceksin! iman etmiş olanlar da şöyle derler: «Gerçek zarara uğrayanlar Kıyamet günü hem kendilerine hem ailelerine yazık etmiş kimselerdir.» Bakın zalimler gerçekten sürekli bir azap içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen, onların aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını görürsün, iman edenler de: «Gerçekten zarara uğrayanlar hem kendilerine hem de ailelerine kıyamet günü yazık etmiş olan kimselerdir.» diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler devamlı bir azap içerisindedirler.
Gültekin Onan = Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İnananlar da: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefslerini, hem de ehlini (yakınlarını) hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler kalıcı bir azab içindedirler.
Harun Yıldırım = Onları, ona arz olunduklarında zilletten boyunlarını bükmüş, göz ucuyla gizlice baktıklarını görürsün. İman edenler de: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akrabalarını da hüsrana uğratmışlardır.” dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azap içindedirler.
Hasan Basri Çantay = Onların (ateşe) arz olunurlarken, zilletden boyunlarını büke büke göz ucuyle (nasıl) bakacaklarını göreceksin. îman etmiş olanlar (şöyle) demiş (ler) dir (diyeceklerdir): «Gerçek hüsrana düşenler, kıyamet günü kendilerini de tarafdarlarını da hüsrana uğratanlardır». Gözünüzü açın ki zaalimler muhakkak sürekli bir azâb içindedirler.
Hayrat Neşriyat = Yine onları görürsün ki, zilletten boyunlarını bükmüş kimseler olarak göz ucu ile(ateşe) bakarlarken, ona arz olunurlar. Îmân edenler ise der ki: 'Asıl hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini, hem de âilelerini (işte böyle) hüsrâna uğratanlardır!' Dikkat edin! Şübhesiz ki zâlimler, devamlı bir azab içindedirler.
İbni Kesir = Ve onları ateşe sunulurken zilletten başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli çevreye bakarken göreceksin. İman etmiş olanlar da derler ki: Hüsranda olanlar; kıyamet günü kendilerini de, ailelerini de hüsranda bırakanlardır. İyi bilin ki; zalimler muhakkak sürekli bir azab içindedirler.
Kadri Çelik = Onları zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlarken bir görsen! İman edenler ise, “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır” derler. İyi bilin ki, gerçekten zalimler, kalıcı bir azap içindedirler.
Muhammed Esed = Ve sen onları, zavallı şekilde boyunlarını bükerek (çevrelerine) göz ucuyla bakarken o (akibet)e atladıklarını göreceksin; o zaman iman edenler, "(Bu) Kıyamet Günü hüsrana uğrayanlar, kendilerini ve arkalarından gidenleri mahvedenlerdir!" diyecekler. Gerçek şu ki zalimler, ebedi azaba mahkum olacaklar,
Mustafa İslamoğlu = Yine sen onları, zilletten iki büklüm vaziyette, etrafı feri kaçmış gözlerle ve kaçamak bakışlarla süzerek (ateşe) atılırlarken bir izlemelisin! Zaten iman edenler de: "Kıyamet Günü kaybedenler, hem kendilerini hem de takipçilerini mahvedenlerdir" demişlerdi. Bakın, işte bu zalimler kalıcı bir azaba mahkum olacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onları göreceksin ki zilletten mütevaziler oldukları, zayıfca göz kapağını depreterek baktıkları halde ateşe arzolunacaklardır ve imân etmiş olanlar da diyeceklerdir ki: «Şüphe yok, hüsrâna düşenler o kimselerdir ki, Kıyamet gününde nefslerini ve amellerini hüsrâna uğratmış olurlar.» Uyanın! Muhakkak ki, zalimler ebedî bir azab içindedirler.
Ömer Öngüt = Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucu ile etrafa gizli gizli bakışırlarken sunulduklarını görürsün. Mümin olanlar da (o zaman): "İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve âilelerini ziyana sokanlardır. " diyecekler. İyi bilin ki zâlimler sürekli bir azap içindedirler.
Şaban Piriş = Onların ateşe sunulurken alçaltılmanın korkusu ile, gizlice göz ucuyla baktıklarını görürsün. İman edenler şöyle der: -Hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini hüsrana uğratmışlardır, Şunu iyi bilin ki zalimler kalıcı bir azap içindedirler.
Sadık Türkmen = Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ateşe sunulurlarken gizli gizli göz ucuyla bakarlar! İnanan kimseler dediler ki: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar; kendilerini ve (kendilerine uyan) ailelerini, kıyamet günü hüsrana uğratanlardır.” Haberiniz olsun; muhakkak ki zalimler sürekli bir azap içindedirler.
Seyyid Kutub = Yine onları; aşağılıktan başlarını öne eğmiş vaziyette ateşe sunulurlarken göz ucuyla gizli gizli bakarken görürsün. İnananlar da: «İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır» derler. Bakın, gerçekten zalimler sürekli bir azap içindedirler.
Suat Yıldırım = Onları uğradıkları zilletten dolayı boyunları bükük, yürekleri titrer vaziyette cehennemin önüne getirildiklerinde, korkudan, sadece göz ucuyla ateşe baktıklarını fark edersin. Müminler ise (bu manzara karşısında): "En büyük kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir." derler. İyi bilin ki zalimler devamlı bir azap içindedirler.
Süleyman Ateş = Yine onları görürsün: Aşağılıktan başlarını öne eğmiş vaziyette ateşe sunulurlarken göz ucuyla gizli gizli bakarlar. İnananlar da: "İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini, hem âilelerini ziyan edenlerdir. Bakın, gerçekten zâlimler sürekli bir azâb içindedirler" demişlerdir.
Tefhim-ul Kuran = Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: «Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem de yakın akraba (veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır» dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler.
Ümit Şimşek = Ateşe sunulduklarında, onları boynu bükük, göz ucuyla bakarken görürsün. İman edenler ise derler ki: 'Asıl ziyan edenler, kıyamet günü kendilerini ve yakınlarını hüsrana atanlardır.' Bilmiş olun ki, zalimler sürekli bir azap içindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve göreceksin onları, zilletten ezilip büzülmüş halde ürkek bakışlarla bakarken, ateşe salınırlar. İnananlar şöyle derler: "Gerçek hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de ailelerini perişan edenlerdir. Dikkat edin, zalimler, sürüp gidecek bir azabın içindedir."
İskender Ali Mihr = Ve onları zilletten boyun eğmiş olarak, ona (azaba) arz olunurken, gizli gizli (yan gözle) baktıklarını görürsün. Âmenû olanlar dediler ki: “Muhakkak ki hüsranda olanlar, kıyâmet günü, kendilerini ve ailelerini hüsrana düşürenlerdir.” Muhakkak ki zalimler, mukîm (devamlı) azabın içindedirler, değil mi?
İlyas Yorulmaz = Onlar cehennem ateşine götürüldüklerinde, eziklikten korku dolu bakışlarla gizli gizli çevrelerine baktıklarını görürsün. İman edenler onlara “Kıyamet gününde kaybedenler, kendi nefislerine ve kendi taraftarlarına (ehline) yazık edenlerdir. Gerçekten zalimler, sürekli, kalıcı bir azabı hak etmediler mi?” derler.
وَمَا كَانَ لَهُم مِّنْ أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن سَبِيلٍ
Şûrâ / 46 -
Ve mâ kâne lehum min evliyâe yensurûnehum min dûnillâh(dûnillâhi). Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min sebîl(sebîlin).
Diyanet İşleri = Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir çıkar yol yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Allah'tan başka onlara yardım edecek bir dost da yoktur ve Allah, kimi saptırırsa artık bir yol yok ona.
Abdullah Parlıyan = Ve Allah'a karşı kendilerine yardım edecek bir koruyucu bulamayacaklardır. Çünkü Allah'ın saptırdığı kimse için bir kurtuluş yolu yoktur.
Adem Uğur = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.
Ahmed Hulusi = Onların Allâh'tan başka kendilerine yardım edecek velîleri de yoktur. . . Allâh kimi saptırırsa, onun için artık bir yol yoktur.
Ahmet Tekin = Onların, Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah kimin hak yoldan uzaklaşmasına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihine özgürlük tanırsa, artık onun için bir çıkar yol da yoktur.
Ahmet Varol = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol yoktur.
Ali Bulaç = Onların Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Onlara, Allah’ın azabından kendilerini kurtaracak yardımcılar yoktur. Kimi de Allah saptırırsa, artık onun için bir yol (kurtuluş) yoktur.
Ali Ünal = Onların kendilerine yardım edecek dost ve hâmîleri de yoktur; ancak Allah’tır (kulları için gerçek dost ve hâmî). Ama Allah da bir insanı saptırırsa, artık onun için hiçbir kurtuluş yolu olmaz.
Bayraktar Bayraklı = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları olmayacaktır. Allah kimi saptırırsa, artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.
Bekir Sadak = Onlarin, Allah'tan baska kendilerine yardim edecek dostlari da yoktur. Allah'in saptirdigi kimsenin cikar yolu olmaz.
Celal Yıldırım = Onlara Allah'tan başka yardım edecek dostlar, sahip de bulun maz. Allah, kimi saptırırsa, onun için bir yol da yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah, kimi (bulunduğu) sapıklıkta bırakırsa, artık onun için hiçbir çıkar yol yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Onların, Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah'ın saptırdığı kimsenin çıkar yolu olmaz.
Diyanet Vakfi = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.
Edip Yüksel = Onların, ALLAH'tan başka kendilerine yardım edecek bir dostları yoktur. ALLAH'ın saptırdığı kimse için bir yol bulunmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlara Allahın önünden kendilerini kurtaracak veliyler de yoktur, her kimi de Allah saptırırsa artık onun için yol yoktur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onların, Allah'ın önünden kendilerini kurtaracak dostlar da yoktur. Allah kimi de saptırırsa artık onun için (çıkar bir) yol yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için çıkar bir yol yoktur.
Gültekin Onan = Onların Tanrı'nın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Tanrı kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur.
Harun Yıldırım = Onların Allah’ın dışında kendilerine yardım edecek velileri de yoktur. Allah’ın saptırdığı kimselerin yol bulmalarına imkan yoktur.
Hasan Basri Çantay = Onların Allahdan başka kendilerine yardım edecek, hiçbir dostları yokdur. Allah kimi sapıklıkda bırakırsa ona hiçbir yol yokdur.
Hayrat Neşriyat = Hem onların Allah’dan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Çünki Allah, kimi (isyânındaki inadından dolayı) dalâlete atarsa, artık onun (kurtulması) için bir yol yoktur.
İbni Kesir = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek velileri de yoktur. Kimi de Allah saptırırsa; artık onun için bir yol yoktur.
Kadri Çelik = Onların Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiç bir (çıkılacak) yol yoktur.
Muhammed Esed = ve Allah'a karşı kendilerine yardım edecek bir koruyucu bulamayacaklar, çünkü Allah'ın saptırdığı için (kurtuluş) yolu yoktur.
Mustafa İslamoğlu = ve Allah'a karşı onlara yardım eden candan bir dost olmayacak: zira Allah kimin sapmasına izin verirse, onun için hiçbir çıkış yolu kalmaz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için Allah'ın ötesinde kendilerine yardım edecekler olan dostlardan bir kimse yoktur ve her kimi ki, Allah sapıtırsa artık onun için bir yol da yoktur.
Ömer Öngüt = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol yoktur.
Şaban Piriş = Onların, Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir velileri yoktur. Allah’ın sapıklıkta bıraktığı kimse için bir yol yoktur.
Sadık Türkmen = Onların Allah’ın dışında, kendilerine yardım edecek koruyucu dostları yoktur. Allah, kimi (yanlış hayat tarzını seçenleri) sapıklığında bırakırsa, artık onun için bir yol (kurtuluş) yoktur.
Seyyid Kutub = Onların, Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları yoktur. Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun için bir kurtuluş yolu yoktur.
Suat Yıldırım = Kendilerine, Allah’tan başka yardım edecek dostları da yoktur artık. Allah kimi şaşırtırsa artık onun için hiçbir kurtuluş yolu yoktur.
Süleyman Ateş = Onların, Allah'tan başka kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allâh kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun için bir (kurtuluş) yol(u) yoktur.
Tefhim-ul Kuran = Onların Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur.
Ümit Şimşek = Allah'tan başka onlara yardım edecek bir dostları yoktur. Allah bir kimseyi saptırdı mı, artık onun için hiçbir çıkış yolu bulunmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah'ın saptırdığı kimse için artık hiçbir yol yoktur.
İskender Ali Mihr = Ve onların, kendilerine yardım edecek Allah’tan başka dostları yoktur. Ve Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir yol (kurtuluş) yoktur.
İlyas Yorulmaz = Artık onların, Allah dan başka hiçbir koruyucuları yok ki, onlara yardım etsinler. Zira Allah kimi sapıklık içerisinde bırakırsa, artık onun için hiçbir kurtuluş yolu yoktur.
اسْتَجِيبُوا لِرَبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ مَا لَكُم مِّن مَّلْجَأٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُم مِّن نَّكِيرٍ
Şûrâ / 47 -
İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Diyanet İşleri = Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun. O gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır, ne de (günahlarınızı) inkâr edebilirsiniz!
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbinizin dâvetine icâbet edin reddine imkân olmayan gün Allah tarafından gelip çatmadan; o gün, ne kaçıp sığınılacak bir yer var size ve ne suçlarını inkâra mecâl var size.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse ey insanlar! Allah'tan geri çevrilmesi imkansız bir gün gelmezden önce, Rabbinizin çağrısına olumlu cevap verin. Çünkü o gün, ne sığınacak bir yeriniz var, ne de yaptıklarınızı inkâra çare.
Adem Uğur = Allah'tan, geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.
Ahmed Hulusi = Allâh'tan reddolunması imkânsız bir süreç gelmeden önce Rabbinize icabet edin. . . O süreçte ne bir sığınacak yeriniz vardır, ne de (yaptıklarınızı) inkârınız çare olur!
Ahmet Tekin = Allah tarafından, geri çevrilmesi, tekrarı mümkün olmayan bir gün gelmeden önce, Rabbinizin İslâm’a davetini kabul edip yerine getirin. O gün hiç biriniz sığınacak bir yer bulamazsınız. İtiraz da edemezsiniz.
Ahmet Varol = Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısına uyun. O gün sizin için ne bir sığınak ne de inkar yolu vardır.
Ali Bulaç = Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan).
Ali Fikri Yavuz = Allah’dan (inecek azabın) geri çevrilmesine çare olmıyan bir gün (kıyamet) gelmezden önce, Rabbinizin (hak dine olan) davetini kabul edin. O gün size ne sığınacak yer vardır, ne de inkâra çare...
Ali Ünal = Allah’ın takdir buyurduğu ve kimsenin Allah’ı onu getirmekten alıkoyamayacağı bir gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısını kabul edin. O gün ne (kaçıp kurtulmak için) bir sığınağınız ve (azaptan kurtulmak için kendisine başvuracağınız) bir merciiniz olur, ne de kendinizi gizlemeye ve günahlarınızı inkâra bir yol.
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan geri çevrilmesi imkansız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyunuz! Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.
Bekir Sadak = Allah katindan, geri cevrilemiyecek gunun gelmesinden once Rabbinizin cagrisina cevap verin. O gun hicbirinize siginacak yer bulunmaz, inkar de edemezsiniz.
Celal Yıldırım = Allah tarafından geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce Rabbınızın dâvetine olumlu cevâp verin. O gün sizin için ne bir sığınak, ne de inkâra çare vardır.
Cemal Külünkoğlu = (O halde) Allah'tan gelecek ve geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün (hesap günü) gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun! O gün sizin için ne sığınacak bir yer var, ne de (günahlarınızı) inkâr (etmeye bir imkân).
Diyanet İşleri (eski) = Allah katından, geri çevrilemeyecek günün gelmesinden önce Rabbinizin çağrısına cevap verin. O gün hiçbirinize sığınacak yer bulunmaz, inkar de edemezsiniz.
Diyanet Vakfi = Allah'tan, geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.
Edip Yüksel = ALLAH katından, geri çevrilmesi olanaksız olan gün gelmezden önce Rabbinize cevap veriniz. O gün sizin için ne bir sığınak ne de bir koruyucu vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahdan reddine çare olmıyan bir gün gelmezden evvel rabbınızın da'vetine icabet ediniz, o gün sizin için ne sığınacak yer vardır, ne de inkâre çare
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah tarafından geri çevrilmesine çare olmayan bir gün gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun, çünkü o gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır, ne de inkara çare.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah tarafından, geri çevrilemeyecek kıyamet günü gelmeden önce, Rabbinizin davetine uyun, çünkü o gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur ve siz inkâr da edemezsiniz.
Gültekin Onan = Tanrı'dan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne de inkar [etmeye bir imkan].
Harun Yıldırım = Allah’tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icabet edin. O günde sizin sığınacak bir yeriniz de olmaz, hiç inkâr da edemezsiniz.
Hasan Basri Çantay = Allahdan reddine asla çâre olmayacak bir gün gelmezden evvel Rabbiniz (in da'vetin) e icabet edin. O gün sizin için ne sığınacak bir yer, sizin için ne de (günâhlarınızı) inkâr (a bir mecal) yokdur.
Hayrat Neşriyat = Allah tarafından (tehdîd olunduğunuz ve başkalarınca) kendisi için geri çevrilme(imkânı) olmayan bir gün gelmezden önce, Rabbiniz(in da'vetin)e icâbet edin! O gün ne size sığınacak bir yer, ne de sizin için (günahlarınızı) inkâr etme(ye bir çâre) vardır!
İbni Kesir = Allah katından, geri çevrilmesi imkansız bir gün gelmezden önce, Rabbınıza icabet edin. O gün; hiç biriniz için sığınacak bir yer yoktur, inkar da edemezsiniz.
Kadri Çelik = Allah'tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne de sizin için inkâr (etme imkânı).
Muhammed Esed = (O halde, ey insanlar,) Allah'ın buyruğu ile geri dönüşün imkansız olduğu Gün gelmeden önce Rabbiniz(in daveti)ne uyun! (Çünkü) o Gün ne sığınacağınız bir yer bulabilirsiniz, ne de (yaptığınız hataları) inkar edebilirsiniz.
Mustafa İslamoğlu = (Ey insanlar!) Allah'ın fermanıyla geri dönüşün mümkün olmadığı gün gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun! O gün ne sığınacağınız bir yer bulabilirsiniz, ne de delilleri karartabilirsiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Rabbiniz için icabette bulunun, bir günün gelmesinden evvel ki, onun için Allah'tan reddedebilecek yoktur. O gün sizin için ne bir sığınacak yer vardır ve ne de sizin için inkâra bir imkan.
Ömer Öngüt = Allah katında geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabbinizin dâvetine icabet edin. O gün hiçbiriniz sığınacak yer bulamaz, inkâr da edemezsiniz.
Şaban Piriş = -Allah tarafından geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce Rabbinize cevap verin. O gün sizin için ne sığınacak bir yer var ne de inkar...
Sadık Türkmen = Rabbinizin (çağrısına) cevap verin; Allah’tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmezden önce!.. O gün sizin için; ne sığınılacak bir yer var, ne de bir reddediş (vardır!)
Seyyid Kutub = Allah'tan, geri çevrilmesi imkansız bir gün gelmeden önce, Rabb'inizin çağrısına uyun. Çünkü o gün hiçbiriniz sığınacak bir yer bulamazsınız, inkar da edemezsiniz.
Suat Yıldırım = Allah tarafından gelecek ve geri çevrilmesi mümkün olmayacak olan gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısını kabul edip O’na dönün. Yoksa o gün ne sığınacak bir delik bulabilirsiniz, ne de yaptıklarınızı inkâra bir çare!
Süleyman Ateş = Allah'tan, geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabbiniz(in çağrısı)na uyun. Çünkü o gün ne sığınacak bir yeriniz var; ne de (yaptıklarınızı) inkâra çâre.
Tefhim-ul Kuran = Allah'tan geri çevrilmesi olmayan bir gün, gelmeden evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne de sizin için inkâr (etmeğe bir imkân) .
Ümit Şimşek = Dönüşü olmayan o gün Allah tarafından gelmeden önce Rabbinizin çağrısına uyun. Yoksa o gün ne sığınacak bir yeriniz olur, ne de yaptıklarınızı inkâr edebilirsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ertelenmesine Allah'tan izin çıkmayacak gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun. O gün, sığınacak yeriniz olmayacak; yaptıklarınızı inkârınız da mümkün olmayacak.
İskender Ali Mihr = Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).
İlyas Yorulmaz = Allah dan başka hiçbir kimsenin geriye çeviremeyeceği gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına icabet edin. O kıyamet gününde sizin sığınıp kurtulacağınız hiçbir yer yok. Ve artık o günü inkâr edecek durumda da değilsiniz.
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الْإِنسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الْإِنسَانَ كَفُورٌ
Şûrâ / 48 -
Fe in a’redû fe mâ erselnâke aleyhim hafîzâ(hafîzan), in aleyke illel belâgu, ve innâ izâ ezaknal insâne minnâ rahmeten feriha bihâ, ve in tusibhum seyyietun bi mâ kaddemet eydîhim fe innel insâne kefûr(kefûrun).
Diyanet İşleri = Eğer yüz çevirirlerse (bilesin ki), biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımızda ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları işler yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, o zaman da insan pek nankördür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yüz çevirirlerse artık biz, seni onları korumaya göndermedik ki; sana ancak tebliğ etmek düşer ve şüphe yok ki biz, insana, katımızdan bir rahmet tattırdık mı sevinir, övünür onunla, fakat elleriyle hazırlayıp kazandıkları bir kötülüğe uğrarlarsa da gerçekten insan, pek nankördür.
Abdullah Parlıyan = Ama ey peygamber! Onlar senden yüz çevirip uzaklaşırlarsa, bil ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik, sana düşen yalnızca emanet edilen mesajı iletmektir. Şüphesiz biz insana, kendi katımızdan bir rahmet, bir nimet tattırsak onunla sevinir ve şımarır. Kendi ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı başlarına bir kötülük gelirse, o zaman da cidden Allah'tan gelen nimet ve gerçekleri örtbas eden bir nankör oluverir.
Adem Uğur = Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!
Ahmed Hulusi = Eğer yüz çevirirlerse (keyifleri bilir); seni onlara bekçi olarak irsâl etmedik! Sana düşen yalnızca bildirimdir! Doğrusu insana bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla mutlu olur. . . Eğer ellerinin getirisi dolayısıyla kendilerine bir belâ isâbet ederse, muhakkakki insan çok nankördür!
Ahmet Tekin = Eğer Rablerinin davetinden yüz çevirirler, tebliği engelleme tedbirleri alırlarsa, bilesin ki, biz seni onlar üzerinde denetim, zabıta görevi yapmaya göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir. Biz insana, tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda sevinir. Ama geçmişte elleriyle, bizzat yaptıkları kötülükler, işledikleri günahlar sebebiyle, başlarına bir felâket gelirse, işte o zaman insan şükürden uzaktır, pek nankördür, nimeti unutup bela okur.
Ahmet Varol = Eğer yüz çevirirlerse biz seni onların üzerlerine koruyucu olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Gerçek şu ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda ona sevinir. Ama ellerinin öne sürdüklerinden dolayı başlarına bir kötülük gelse o zaman insan pek nankördür.
Ali Bulaç = Şayet onlar, sırt çevirecek olurlarsa, artık Biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir. Gerçek şu ki, Biz insana tarafımızdan bir rahmet taddırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesiliverir.
Ali Fikri Yavuz = Yine (iman etmekten) yüz çevirirlerse, biz de seni üzerlerine (amellerini gözetecek) bir bekçi göndermedik ya!... Sana düşen ancak tebliğdir. Doğrusu biz, insana, tarafımızdan bir nimet taddırdık mı; o, bununla ferahlanır. Fakat insanlara kendi ellerinin kazancı yüzünden başlarına bir fenalık gelirse, o vakit insan (nimetlerin) hepsini unutan bir nankördür.
Ali Ünal = (Bunca ikazımıza rağmen) onlar yine de yüz çevirirlerse, (ey Rasûlüm, üzülme, çünkü) Biz, seni (yanlış yollara gitmelerine mani olasın diye) üzerlerinde bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen, ancak tebliğdir. (Onların böyle davranmalarına da şaşırma. Çünkü tefessüh etmiş insan karakteri öyledir ki,) eğer Biz böyle bir insana tarafımızdan bir nimet tattırsak, (onu verenin kim olduğunu ve vermedeki hikmetini düşünmeden) ferahlar, şımarır; ama bizzat işlediği hata ve günahlar sebebiyle başına bir musibet gelse, bu defa o insan tam bir nankör kesilir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğ etmektir. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür.[524]
Bekir Sadak = Eger yuz cevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onlara bekci gondermedik; sana dusen sadece tebligdir. Dogrusu Biz insana katimizdan bir rahmet tattirirsak ona sevinir; ama elleriyle yaptiklari yuzunden baslarina bir kotuluk gelirse iste o zaman gorursun ki insan gercekten pek nankrdur.
Celal Yıldırım = Öyle iken yüzçevirirlerse, biz seni onlar üzerine koruyucu gözetici (bir bekçi) olarak göndermedik. Sana gereken, sadece tebliğdir. Şüphesiz biz, insana kendi katımızdan bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Kendi ellerinin hazırlayıp öne sürdükleri şey sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, o takdirde insan çok nankör olur.
Cemal Külünkoğlu = Şayet onlar yüz çevirirlerse (bilesin ki), biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımızda ona sevinir, ama elleriyle yaptıkları işler yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, o zaman da insan hemen nankörleşir (şükürden uzaklaşır).
Diyanet İşleri (eski) = Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik; sana düşen sadece tebliğdir. Doğrusu Biz insana katımızdan bir rahmet tattırırsak ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman görürsün ki insan gerçekten pek nankördür.
Diyanet Vakfi = Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!
Edip Yüksel = Yüz çevririrlerse, biz seni onlara bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece bildirmektir. Biz insana tarafımızdan bir rahmet taddırdığımız zaman onunla sevinir; ama kendi yaptıklarının bir sonucu olarak başlarına bir kötülük gelse, o zaman insan nankörleşir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yine aldırmıyorlarsa biz de seni üzerlerine mürakıb göndermedik a, sana düşen ancak tebliğdir fakat biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız vakıt onunla ferahlanır ise de kendi ellerinin takdim ettiği sebeblerle başlarına bir fenalık gelirse o vakıt insan hepsini unutan bir nankördür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine de aldırmıyorlarsa Biz de seni üzerlerine gözcü göndermedik ya! Sana düşen sadece tebliğdir. Fakat Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman bununla sevinirse de; kendi ellerinin yaptıkları yüzünden başlarına bir fenalık gelirse o zaman da insan hepsini unutan bir nankör olur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırırsak ona sevinir, ama elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse, o zaman görürsün ki insan çok nankördür.
Gültekin Onan = Şayet onlar, sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir. Gerçek şu ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan (pek) kafir kesiliverir.
Harun Yıldırım = Eğer yüz çevirecek olurlarsa, Biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermedik. Sana düşen, yalnızca tebliğdir. Gerçek şu ki, Biz insana tarafımızdan bir rahmet taddırdığımız zaman, bundan dolayı o sevinir. Şayet ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile onlara bir kötülük isabet etse, bu durumda insan şüphesiz bir nankör kesiliverir.
Hasan Basri Çantay = Eğer onlar (îmandan) yine yüz çevirirlerse biz seni (zâten) onların üzerine bir bekçi göndermedik ya. Sana âid olan (vazîfe), tebliğden başkası değildir. Hakıykat biz insana tarafımızdan bir ni'met tatdırdığımız vakit o, bununla ferahlanır. Eğer onlara, kendi ellerinin öne sürdükleri (ihtiyârlariyle irtikâb etdikleri) şeyler (günâhlar) yüzünden, bir fenalık isaabet ederse o zaman da insan cidden bir nankördür.
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık (biz) seni onlara muhâfız olarak göndermedik. Şübhesiz sana düşen ancak tebliğdir! Bununla berâber doğrusu biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinir. Fakat ellerinin takdîm ettiği (işlediği günahlar)yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, o takdirde gerçekten insan çok nankör bir kimse olur.
İbni Kesir = Eğer onlar yine yüz çevirirlerse; Biz, seni onların üzerine bekçi olarak göndermedik. Senin vazifen, sadece tebliğdir. Gerçekten Biz, insana katımızdan bir rahmet tattırırsak; o bununla sevinir. Ama elleriyle işlediklerinden ötürü başlarına bir fenalık gelirse; işte o zaman insan, cidden pek nankördür.
Kadri Çelik = Şayet onlar sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir. Şüphesiz biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinç duyar. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda da insan bir nankör kesiliverir.
Muhammed Esed = Ama onlar, (ey Peygamber, senden) yüz çevirip uzaklaşırlarsa (bil ki) Biz seni onların bekçisi olarak göndermedik. Sana düşen, yalnız (emanet edilen) mesajı iletmektir. Ve bakın, (Bizim mesajlarımıza yüz çevirmek, insan tabiatının zayıflığı ve kaypaklığından kaynaklanır; böylece,) Biz insana rahmetimizi tattırdığımız zaman onunla övünç duyar, ama kendi eliyle yaptıklarının sonucu olarak başına bir bela gelirse, o zaman, şükürden ne kadar uzak olduğunu gösterir.
Mustafa İslamoğlu = Ne ki eğer onlar yüz çevirirlerse, unutma ki seni onların muhafızı olarak göndermedik: sana düşen sadece mesajı ulaştırmaktır. Ve Biz ne zaman insana katımızdan ikramda bulursak onunla gurur duyar, ne zaman da yaptıkları yüzünden başına bir musibet gelse, bu kez de insan kıymet bilmez bir nankör olup çıkar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık kaçınılırsa seni onların üzerine bir muhafız göndermedik. Senin üzerine düşen, tebliğden başka değildir ve şüphe yok ki, Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman onunla ferahlanır ve eğer onlara ellerinin takdim etmiş olduklarından bir kötülük isabet ederse artık şüphe yok ki, insan nankördür.
Ömer Öngüt = Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız tebliğ etmektir. Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırırsak, o buna sevinir. Eğer ellerinin yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, o zaman da insan pek nankördür!
Şaban Piriş = Eğer sırt çevirirlerse, seni onlara bekçi olarak göndermedik. Sana düşen ancak tebliğ etmektir. Biz insana kendimizden bir rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer, kendi eliyle işledikleri sebebiyle bir kötülük dokunursa, insan hemen nankör kesilir.
Sadık Türkmen = Ama onlar yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine zaten bir bekçi olarak göndermedik! Sana düşen yalnızca duyurmaktır! Gerçekten Biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinç duyar. Ve eğer onlara ellerinin yapıp öne sürdüklerinden dolayı, bir kötülük isabet ederse, o zaman da insan pek nankördür!
Seyyid Kutub = Eğer yüz çevirirlerse üzülme; biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ancak elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman görürsün ki insan gerçekten pek nankördür.
Suat Yıldırım = Eğer bu çağrıya sırtlarını dönerlerse, hoş biz de seni üzerlerine bekçi göndermedik ya! Senin görevin sadece tebliğdir. Biz insana tarafımızdan bir nimet tattırırsak o ferahlar, şımarır. Ama başlarına, yine kendi işledikleri hatalar sebebiyle bir sıkıntı gelirse insan hemen nankörleşir.
Süleyman Ateş = Eğer yüz çevirirlerse (üzülme); biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, yalnız duyurmaktır. Biz insana, bizden bir rahmet taddırdığımız zaman ona sevinir. Ama ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlerden dolayı başlarına bir kötülük gelirse, insan hemen nankör olur.
Tefhim-ul Kuran = Şayet onlar, sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir. Gerçek şu ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet taddırdığımız zaman, ona sevinç duyar. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda da insan bir nankör kesiliverir.
Ümit Şimşek = Eğer arkalarını dönerlerse, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, tebliğ etmekten ibarettir. Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda onunla şımarır. Kendi elleriyle işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelince de insan nankörleşiverir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir. Biz insana, bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla sevinip şımarır. Kendi ellerinin hazırladığından bir kötülük başlarına sarılınca, bakarsın insan, alabildiğine nankörleşmiştir.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra eğer yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine muhafız olarak göndermedik. Senin üzerine düşen sadece tebliğdir. Ve muhakkak ki Biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman onunla ferahlanır (sevinir). Ve eğer elleriyle takdim ettikleri (yaptıkları) sebebiyle bir kötülük isabet ederse, işte o zaman insan mutlaka kefûr olur (inkâr eder, nankör olur).
İlyas Yorulmaz = Eğer insanlar senin bu davetinden yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine muhafız göndermedik. Sana düşen yalnızca açıkça onlara bildirmendir. İnsana kendimizden bir rahmet verdiğimizde ona sevinir. Elleriyle yaptığı bir yanlış yüzünden, ona bir kötülük dokunduğunda, hemen inkârcı kesilir.
لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاء يَهَبُ لِمَنْ يَشَاء إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذُّكُورَ
Şûrâ / 49 -
Lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), yahluku mâ yeşâu, yehebu li men yeşâu inâsen ve yehebu li men yeşâuz zukûr(zukûra).
Diyanet İşleri = Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'ındır göklerin ve yeryüzünün saltanatı ve tedbîri, dilediğini yaratır, dilediğine kız evlât verir ve dilediğine oğlan evlât.
Abdullah Parlıyan = Göklerin ve yerin egemenliği Allah'ındır. Dilediğini dilediği gibi yaratmak O'nun elindedir. Dilediğine kız çocukları bağışlar, dilediğine erkek.
Adem Uğur = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.
Ahmed Hulusi = Semâların ve arzın mülkü (onları kendi Esmâ'sı ile yoktan yaratan) Allâh içindir! Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler hibe eder, dilediğine de erkekler hibe eder.
Ahmet Tekin = Göklerin, yerin mülkü ve hükümranlığı Allah’a aittir. Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan her şeyi yaratır. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere kız çocuklar bahşeder, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere erkek çocuklar da bahşeder.
Ahmet Varol = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler ve dilediğine de erkekler bahşeder.
Ali Bulaç = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder.
Ali Fikri Yavuz = Bütün göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; dilediğini yaratır, dilediği kimseye kız evlâd verir, dilediği kimseye de erkek evlâd verir.
Ali Ünal = Allah’ındır göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti. O, dilediğini yaratır. Kimi dilerse ona kızlar hibe eder, kimi dilerse ona da erkekler hibe eder.
Bayraktar Bayraklı = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.[525]
Bekir Sadak = Goklerin ve yerin hukumranligi Allah'indir. Diledigini yaratir, diledigine kiz cocuk, diledigine de erkek cocuk verir.
Celal Yıldırım = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar.
Cemal Külünkoğlu = (49-50) Göklerin ve yerin mülkü (ve hükümranlığı) yalnız Allah'a aittir. (O,) dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir. Dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla bilen, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir.
Diyanet Vakfi = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.
Edip Yüksel = Göklerin ve yerin yönetimi ALLAH'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler, dilediğine de erkekler verir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah'ındır bütün Göklerin ve Yerin mülkü, dilediğini yaratır, dilediği kimseye dişiler bahşeder, dilediği kimseye de erkekler bahşeder
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediği kimseye dişiler, dilediği kimseye de erkekler bahşeder.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'a aittir. O dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk bahşeder.
Gültekin Onan = Göklerin ve yerin mülkü Tanrı'nındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder.
Harun Yıldırım = Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder.
Hasan Basri Çantay = Göklerin ve yerin mülk (ve tasarruf) u Allahındır. Ne dilerse yaratır O. Kimi dilerse ona kız (evlâd) lar bağışlar, kimi dilerse ona erkek (evlâd) lar lütfeder.
Hayrat Neşriyat = Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız (çocuk)lar lutfeder ve dilediğine erkek (çocuk)lar ihsân eder.
İbni Kesir = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler bağışlar, dilediğine ne erkekler bağışlar.
Kadri Çelik = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir.
Muhammed Esed = Göklerin ve yerin hakimiyeti yalnız Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları bağışlar, dilediğine erkek.
Mustafa İslamoğlu = Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir, O dilediğini yaratır: dilediğine kız çocukları bağışlar ve dilediğine de erkek çocukları bağışlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Göklerin ve yerin mülkü Allah içindir, dilediğini yaratır, dilediği kimseye dişiler bağışlar ve dilediği kimseye erkekler bağışlar.
Ömer Öngüt = Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah'ındır. Ne dilerse yaratır. O kime dilerse kız evlâtlar bağışlar, kime dilerse ona erkek evlâtlar lütfeder.
Şaban Piriş = Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah’a aittir. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları bağışlar, dilediğine erkek çocukları
Sadık Türkmen = Gökler ve yeryüzünün imparatorluğu Allah’a aittir. Dilediğini yaratır; dilediği kimseye kız çocuklar, dilediği kimseye de erkek çocuklar bağışlar.
Seyyid Kutub = Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu, dilediğine de erkek çocuğu verir.
Suat Yıldırım = (49-50) Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat, dilediğine erkek evlat verir, yahut kızlı oğlanlı olarak her iki cinsten karma yapar. Dilediğini de kısır bırakır. O her şeyi mükemmel bilir, her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Göklerin ve yerin mülkü Allâh'ındır. (O) Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine de erkekler bahşeder.
Tefhim-ul Kuran = Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder.
Ümit Şimşek = Göklerin ve yerin egemenliği Allah'ındır. O ne dilerse yaratır. Dilediğine kız çocuklar bağışlar, dilediğine erkek çocuklar bağışlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat bağışlar, dilediğine erkek evlatlar armağan eder.
İskender Ali Mihr = Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediği şeyi yaratır. Dilediğine kız (çocuk) ve dilediğine erkek (çocuk) bağışlar.
İlyas Yorulmaz = Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir. Allah mülkünde dilediğini yaratır. Dilediği kimselere kız çocuğu verir, dilediği kimseye oğlan çocuğu verir.
أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ
Şûrâ / 50 -
Ev yuzevvicuhum zukrânen ve inâsâ(inâsen), ve yec’alu men yeşâu akîmâ(akîmen), innehu alîmun kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahut da çift olarak hem kız evlât verir, hem oğlan ve dilediğini de kısır yaratır; şüphe yok ki onun her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Yahut dilediğine hem erkek, hem kız çocukları verir ve dilediğini de kısır yapabilir. Çünkü O, herşeyi bilendir, sınırsız güç sahibidir.
Adem Uğur = Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.
Ahmed Hulusi = Yahut onlara erkekler ve dişileri eş yapar. . . Dilediğini de kısır kılar. . . Muhakkak ki O, Aliym'dir, Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Yahut Allah, onları erkekli kızlı ikiz verir. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu bazı kimseleri de kısır yapar. O her şeyi bilir, gücü kudreti her şeye yeter.
Ahmet Varol = Yahut onları erkekler ve dişiler olarak çift kılar. Dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.
Ali Bulaç = Veya erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini kısır bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Yahud da o evlâdları, erkekli dişili ikizler halinde verir. Dilediği kimseyi de kısır bırakır. Muhakkak ki O, Alîm’dir= her şeyi bilir, Kadîr’dir= her şeye gücü yeter.
Ali Ünal = Veya dilediği kimse için de erkeklerden ve kızlardan bir karma yapar. Her kimi dilerse, onu da çocuksuz bırakır. O, her şeyi hakkıyla bilendir, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Yahut, çocukları hem erkek hem de kız olmak üzere karışık verir. Dilediğini de kısır yapar. O, her şeyi bilendir; her şeye gücü yetendir.
Bekir Sadak = Yahut hem kiz hem erkek cocuk verir, dildigini de kisir kilar. O, bilendir, her seye Kadir'dir.
Celal Yıldırım = Veya onları erkekli dişili çift (ikiz) olarak verir. Dilediğini de kısır bırakır. Şüphesiz ki O, bilendir, kudreti her şeye yetendir.
Cemal Külünkoğlu = (49-50) Göklerin ve yerin mülkü (ve hükümranlığı) yalnız Allah'a aittir. (O,) dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir. Dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla bilen, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Yahut hem kız hem erkek çocuk verir, dilediğini de kısır kılar. O, bilendir, her şeye Kadir'dir.
Diyanet Vakfi = Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.
Edip Yüksel = Yahut hem erkek hem dişi olarak çift verir. Dilediğini de kısır yapar. O Bilendir, her şeye gücü yetendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yâhud da onları erkekli dişili ikizler, dilediğini de akim kılar, her halde onun ılmi çok, kudretine nihâyet yoktur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yahut da erkekli dişili ikizler verir, dilediğini de kısır yapar. Gerçekten O'nun ilmi çok, kudretine nihayet yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere çift verir, dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz ki O her şeyi bilir. O'nun her şeye gücü yeter.
Gültekin Onan = Veya erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini kısır bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir.
Harun Yıldırım = Veya erkekler ve dişiler olarak çift verir. Dilediğini de kısır bırakır. Gerçekten O, Alîm’dir, Kadîr’dir.
Hasan Basri Çantay = Yahud (o çocukları) erkekler, dişiler olmak üzere çift verir. Kimi de dilerse onu kısır bırakır. Şübhesiz O, hakkıyle bilendir, (her şey'e) kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = Veya onları erkekler ve kızlar olmak üzere (berâber) çift (ikiz) olarak verir. Dilediğini de kısır bırakır. Muhakkak ki O, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Kadîr (herşeye gücü yeten)dir.
İbni Kesir = Veya hem dişi, hem erkek olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır bırakır. Muhakkak ki O; Alim'dir, Kadir'dir.
Kadri Çelik = Veya onları erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini de kısır bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir.
Muhammed Esed = yahut (dilediğine) hem erkek hem kız (çocuklar) verir ve dilediğini de kısır yapar. Çünkü O, her şeyi bilendir, sınırsız güç sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = veya (dilediğine) kızlar ve erkekleri birlikte bağışlar; dilediğini de çocuktan mahrum eder: çünkü O her şeyi bilendir, her şeye güç yetirendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Veyahut onları erkekler ve dişiler olarak çift eder ve dilediğini de kısır kılar. Şüphe yok ki O, alîmdir, kâdirdir.
Ömer Öngüt = Yahut o çocukları erkekler dişiler olmak üzere çift çift verir. Kimi dilerse onu kısır bırakır. O her şeyi bütünüyle bilendir, her şeye gücü yeter.
Şaban Piriş = Veya erkekler ve kızlar olarak çift verir. Dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi bilen ve güç yetirendir.
Sadık Türkmen = Ya da onları; erkekler ve kızlar olarak çift yaratır. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O; bilendir, gücü yetendir.
Seyyid Kutub = Yahut hem kız hem erkek çocuk verir. Dilediğini de kısır yapar. O herşeyi bilendir, herşeye gücü yetendir.
Suat Yıldırım = (49-50) Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat, dilediğine erkek evlat verir, yahut kızlı oğlanlı olarak her iki cinsten karma yapar. Dilediğini de kısır bırakır. O her şeyi mükemmel bilir, her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Yahut onları çift yapar: Hem dişi, hem erkek (verir). Dilediğini de kısır yapar. O (herşeyi) bilendir, (herşeye) gücü yetendir.
Tefhim-ul Kuran = Veya onları erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini de kısır bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Yahut erkekli, kızlı, ikisinden de verir. Dilediğini de kısır bırakır. Çünkü Onun ilmi herşeyi kuşatır, kudreti herşeye yeter.
Yaşar Nuri Öztürk = Yahut onları erkekler ve dişiler halinde çift verir. Dilediğini de kısır yapar. O'dur bilen, O'dur güç yetiren.
İskender Ali Mihr = Veya hem kız hem erkek olarak ikisini de verir. Ve dilediği kimseyi kısır kılar. Muhakkak ki o, Alîm’dir (en iyi bilen), Kaadir’dir (herşeye gücü yeten).
İlyas Yorulmaz = Dilediği kimseye de hem kız çocuğu, hem de oğlan çocukları verir. Dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz ki O, her şeyi bilen ve ona göre planlayandır.
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
Şûrâ / 51 -
Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve hiçbir insana söz söylemez Allah, ancak vahiyle, yahut perde ardından, yahut da bir elçi gönderir de, izniyle dilediğini vahyeder ona; şüphe yok ki o, pek yücedir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
Abdullah Parlıyan = Allah bir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahiy vasıtasıyla, yahut perde arkasından konuşur, ya da bir elçi gönderip, kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, yücelerin yücesidir ve yaptığı herşeyi yerli yerince yapar.
Adem Uğur = Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.
Ahmed Hulusi = Bir beşer için Allâh'ın kendisiyle konuşması mümkün değildir! Ancak vahiy yollu yahut perde arkasından ya da bir Rasûl (melek) irsâl edip izniyle dilediğini vahyetmesi hariç! Muhakkak ki O, Alîy'dir, Hakiym'dir.
Ahmet Tekin = Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir Rasul gönderir, ilmi, planı dâhilinde izniyle sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olanları vahyeder. O yücedir, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Ahmet Varol = Allah, vahiy yoluyla yahut perde arkasından ya da bir elçi göndererek o (elçi)nin dilediğini ona vahyetmesi dışında bir insanla konuşmaz. Şüphesiz O, uludur, hikmet sahibidir.
Ali Bulaç = Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile yada perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = Hiç bir insan yoktur ki, Allah’ın onunla (doğrudan doğruya) konuşması olsun; ancak vahy ile, yahud perde arkasından, yahud bir peygamber gönderib de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi suretiyle olur. Çünkü O, çok yücedir, hikmet sahibidir.
Ali Ünal = Allah, bir beşerle ya (manâyı onun kalbine doğrudan atma şeklinde) vahiyde bulunma, ya bir perde arkasından ona hitap etme, ya da dilediğini ona vahiy yoluyla iletecek bir elçi (melek) gönderme dışında hiçbir şekilde konuşmaz. O, mutlak yüce ve aşkındır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
Bayraktar Bayraklı = Allah, bir insanla ancak ilham yoluyla, yahut perde arkasından konuşur, yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi/Cebrail gönderir. Allah yücedir; hikmet sahibidir.[526]
Bekir Sadak = Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasindan konusur, yahut bir elci gonderir; izniyle, dildigini vahyeder. Dogrusu O yucedir, Hakim'dir.
Celal Yıldırım = Allah'a yaraşır ve yakışır olmaz bir insanla konuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gönderip kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O yücedir, Hakim'dir.
Diyanet Vakfi = Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.
Edip Yüksel = ALLAH bir insanla ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından iletişim kurar, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder. O, Yücedir, Bilgedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bununla beraber hiç bir beşer için kabil değildir ki Allah ona başka suretle kelâm söylesin, ancak vahyile veya bir hicab arkasından ve yâhud bir Resul gönderip de izniyle ona dilediğini vahyettirmesi müstesna, çünkü o çok yüksek, çok hakîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bununla beraber hiçbir insan için Allah'ın şu üç suret dışında doğrudan doğruya ona söz söylemesi mümkün değildir; ancak, ya vahiy ile, ya perde arkasından ya da bir elçi gönderir, izniyle ona dilediğini vahyeder. Çünkü O, çok yüksek ve çok hikmet sahibidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Gültekin Onan = Kendisiyle Tanrı'nın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile yada perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Harun Yıldırım = Kendisiyle Allah’ın konuşması, bir beşer için olacak şey değildir; ancak bir vahiy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi başka. Şüphesiz O, Aliyy’dir, Hakîm’dir.
Hasan Basri Çantay = (Ya) bir vahy ile, ya bir perde arkasından, yahud bir elçi gönderib de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça Allahın hiçbir beşere kelâm söylemesi (vaaki) olmamışdır. Şübhesiz ki O, çok yücedir, mutlak bir hukûm ve hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Hem bir insan için, Allah’ın kendisiyle konuşması, ancak vahiy ile veya bir perde arkasından veya bir elçi gönderip de izniyle (ona) dilediğini vahyetmesiyle olur. Şübhesiz ki O, Âliyy (çok yüce)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İbni Kesir = Bir beşer için Allah'ın kendisiyle konuşması olacak şey değildir. Meğer ki bir vahy ile veya perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de izni ile dilediğini vahyetsin. Muhakkak ki O; Aliyy'dir, Hakim'dir.
Kadri Çelik = Ancak bir vahiy ile ya da perde arkasından veya bir elçi (melek) gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi dışında, kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir. Gerçekten O yücedir, hikmet sahibidir.
Muhammed Esed = Allah, insanla, ancak apansız gelen bir ilham aracılığıyla yahut bir perde arkasından (seslenerek,) yahut (vahyedilmesini) dilediği şeyi kendi izniyle vahyeden bir elçi göndermek suretiyle konuşur. O, şüphesiz yücedir, hikmet Sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Hiçbir ölümlüyle Allah'ın (yüz yüze) konuşması olacak şey değildir; ancak O ani ve içe tesir eden ilahi bir ilham yoluyla, veya bir perde arkasından, ya da O'nun dilediği şeyi yine O'nun izniyle bildirsin diye bir elçi göndermek suretiyle konuşur: Şüphesiz O aşkın ve yücedir, her hükmünde tam isabet sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bir beşer için sahih değildir ki, Allah onunla mükâlemede bulunsun. Ancak vahy ile veya bir hicap arkasından (kelâm ile) veyahut bir elçi göndererek kendi izniyle dilediğini vahyettirmesi ile (olan mükâleme) müstesna. Şüphe yok ki O, pek yücedir, çok hikmet sahibidir.
Ömer Öngüt = Allah'ın bir insanla konuşması mümkün değildir. Ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. O, yücedir, hikmet sahibidir.
Şaban Piriş = Bir insanın, vahiy dışında veya perde arkasından ya da bir elçi gönderilmeksizin Allah ile konuşması mümkün değildir. İşte bu şekilde O, dilediğine kendi izni ile vahyeder. O, çok yüce ve hakimdir.
Sadık Türkmen = Allah’ın kendisiyle konuşması, hiçbir insan için sözkonusu değildir. Ancak (seçtiği peygamberlerinden) vahiy ile, ya da bir perde arkasından veya elçi gönderip izniyle dilediğini vahyetmesi durumu başka! Şüphesiz O; yücedir, doğru hüküm/karar verendir.
Seyyid Kutub = Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasında konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O, yücedir ve her yaptığı yerindedir.
Suat Yıldırım = Allah bir insana ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından hitab eder, yahut ona Kendi izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir.Çünkü O yüceler yücesidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Süleyman Ateş = Allâh bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde arkasından konuşur; yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. O, yücedir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile yada perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ümit Şimşek = Allah'ın bir beşerle konuşması ancak vahiyle veya perde gerisinden olur; yahut ona bir elçi gönderir de, Onun izniyle, Onun dilediği şeyi elçi ona vahyeder. Şüphesiz ki O pek yücedir ve sonsuz hikmet sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur; yahut da bir resul gönderir de kendi izniyle dilediğini vahyeder. Yüceler yücesi O'dur; hüküm ve hikmet sahibi O'dur.
İskender Ali Mihr = Allah’ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir.
İlyas Yorulmaz = Allah bir insanla ancak, vahy ederek veya perde arkasından veya elçi (melek) göndererek konuşur ki, o elçi melek, Allah’ın dilediği şeyleri, O’nun izni ile vahyeder. Allah çok yüce ve her şeyin hükmünü verendir.
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Şûrâ / 52 -
Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mâl kitâbu ve lâl îmânu ve lâkin cealnâhu nûran nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Diyanet İşleri = (52-53) İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve işte biz, emrimizle sana böylece Rûh'u gönderdik de vahyettik; ne kitap nedir, bilirdin, ne de iman ve fakat onu, kullarımızdan dilediğimizi doğru yola sevk eden bir nûr olarak yarattık ve şüphe yok ki sen de elbette doğru yola sevk edersin.
Abdullah Parlıyan = İşte ey Muhammed! Sana da kendi buyruğumuz altında, hayat veren bir mesaj vahyettik. Bu mesaj sana gelmezden önce, kitap nedir, iman nedir bilmezdin, ama şimdi bu mesajı bir nur, bir ışık yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ulaştıralım. Şüphesiz sen de, insanları O'nunla doğru yola ulaştıracaksın.
Adem Uğur = İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.
Ahmed Hulusi = Böylece sana hükmümüzden ruh (Esmâ mânâlarını şuurunda hissetmeyi) vahyettik. . . Sen, Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsi nedir, iman neyedir bilmezdin! Ne var ki, biz Onu (ruhu), kendisiyle hakikate erdirdiğimiz nûr (ilim) olarak meydana getirdik, kullarımızdan dilediğimize! Muhakkak ki sen de kesinlikle hakikate (sırat-ı müstakime) yönlendirirsin!
Ahmet Tekin = İşte bu cümleden olarak sana, var ettiğimiz ve koruduğumuz aslî düzenin bir bölümü olan, tabiî, dinî, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren, ihya eden, insanları ve toplumları pislikten arındıran Kur’ân’ı vahyettik. Sen, okuma yazma nedir, kitap nedir, kitaba vukuf nedir, iman nedir, bilmiyordun. Biz Kur’ân’ı bir nur olarak planladık. Onunla, sünnetimize, düzenimizin yasalarına uygun olarak, irademizin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kullarımızdan bir kısmını doğru, hak yola iletiriz. Sen de, elbette doğru muhkem ve güvenli yolu, İslâmî hayatı gösteriyor, hidayet vesilesi, hakka yönlendirici, aydınlatıcı bilgiler veriyorsun.
Ahmet Varol = Böylece sana da kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen doğru yola iletiyorsun.
Ali Bulaç = Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), işte sana böyle emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik. (Halbuki daha önce) sen kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz o kitabı bir nur yaptık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz; ve muhakkak ki sen, doğru bir yola (İslâm’a) çağırıyorsun.
Ali Ünal = İşte Biz, sana (bütünüyle pak ve manevî) emirler âlemimizden (kalbleri ve zihinleri diriltici) bir ruh vahyettik. Yoksa sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz o ruhu bir nur kıldık ki, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiriyoruz. Ve şüphesiz sen, her bakımdan doğru bir yola kılavuzluk yapıyorsun –
Bayraktar Bayraklı = İşte sana da böyle, emrimizden bir ruh/can vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz Kur'ân'ı, kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz sen doğru yola götürüyorsun.
Bekir Sadak = (52-53) Iste sana da buyrugumuzla Cebrail'i gonderdik; sen Kitap nedir, iman nedir onceleri bilmezdin, fakat Biz onu, kullarimizdan diledigimizi onunla dogru yola eristirdigimiz bir nur kildik. suphesiz sen de insanlara goklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah'in yolunu, dogru yolu gostermektesin. iyi bilin ki isler sonunda Allah'a dner.*
Celal Yıldırım = Ve böylece kendi emrimizden sana (kalblere canlılık veren) bir ruh (kitap) vahyettik. Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nûr kıldık ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterirsin !
Cemal Külünkoğlu = (52-53) (Ey Resulüm!) İşte böylece sana da, kendi buyruğumuzdan bir ruh (hayat veren Kur'an'ı) vahyettik. Sen (bundan önce) kitap nedir, iman(ın esasları) nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur'an'ı sizi aydınlatacak) bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi (dileyeni) onunla hidayete iletiriz. Ve şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yola rehberlik ediyorsun. (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.
Diyanet İşleri (eski) = (52-53) İşte sana da buyruğumuzla Cebrail'i gönderdik; sen Kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin, fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara, göklerde ve yerde ne varsa kendisininolan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki işler sonunda Allah'a döner.
Diyanet Vakfi = İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.
Edip Yüksel = Biz böylece sana katımızdan bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir iman nedir bilmezdin. Ancak onu, dilediğimiz kulları doğruya ulaştıran bir ışık kıldık. Sen elbette doğru yola kılavuzluk ediyorsun.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve işte sana böyle emrimizden bir ruh vahyettirdik, sen kitab nedir? İyman nedir? Bilmiyordun ve lâkin biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet vereceğiz ve emîn ol sen her halde doğru bir yola çağırıyorsun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve işte sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettirdik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ama Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz. Ve emin ol sen de (insanları) doğru bir yola çağırıyorsun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte biz böylece sana da emrimizden Kur'ân'ı vahyettik. Yoksa sen kitap nedir? İman nedir? bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola götürüyorsun.
Gültekin Onan = Böylece sana buyruğumuzdan bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, inanç nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.
Harun Yıldırım = Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu, kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete ilettiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen dosdoğru bir yola hidayet edersin.
Hasan Basri Çantay = İşte biz, sana da (Habîbim) böylece emrimizden bir ruuh vahyetdik. Halbuki (vahiyden evvel) kitâb nedir, îman nedir, sen bilmezdin. Fakat biz onu bir nuur yapdık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek ona hidâyet ederiz. Şübhesiz ki sen herhalde doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun.
Hayrat Neşriyat = İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (olan Kur’ân’ı) vahyettik. (Sen bundan önce) kitab nedir, îmân nedir bilmezdin; fakat (biz) onu (o Kur’ân’ı) kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidâyete erdirdiğimiz bir nûr kıldık. Ve şübhesiz ki sen, elbette dosdoğru bir yola rehberlik ediyorsun.
İbni Kesir = İşte böylece Biz; sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitab nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz; onu, kullarımızdan dilediğimizi hidayete eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.
Kadri Çelik = Böylece sana da biz kendi emrimizden bir ruh (Kur'an) vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.
Muhammed Esed = İşte sana da (ey Muhammed,) kendi buyruğumuz altında hayat veren bir mesaj vahyettik. (Bu mesaj sana gelmeden önce,) sen vahiy nedir, iman (nedir) bilmezdin ama (şimdi) bu (mesajı) bir ışık yaptık ki onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ulaştıralım; şüphesiz sen de (insanları onunla) doğru yola ulaştıracaksın.
Mustafa İslamoğlu = Ve (ey Nebi,) işte sana da kendi emrimizden hayat bahşeden bir mesaj vahyettik; sen daha önce kitap nedir iman nedir bilmezdin: Fakat şimdi onu bir nur kıldık ki, kullarımızdan dilediklerimizi onunla doğru yola yöneltelim. Ve şüphe yok ki sen de insanları dosdoğru bir yola yöneltmektesin;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve işte sana da evimizden bir rûh vahyettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, imân nedir? Velâkin Biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin.
Ömer Öngüt = İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (Kur'an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin. Fakat biz onu (Kur'an'ı) bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola iletiriz. Şüphesiz ki sen doğru yolu göstermektesin.
Şaban Piriş = İşte bu şekilde sana da emrimizden bir ruhu/özü vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat, onu kullarımızdan dilediğimize onunla yol gösterelim diye bir nur/aydınlatıcı kıldık. Şüphesiz sen, dosdoğru bir yola yöneliyorsun
Sadık Türkmen = Işte bu şekilde; sana da emrimizden bir ruhu (Kur’an’ı) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun! Ancak Biz onu, bir ışık/bir yol gösterici yaptık; onunla, kullarımızdan dileyen/doğru yol için birşeyler yapan kimseyi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz sen de dosdoğru bir yola götürüyorsun;
Seyyid Kutub = İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kitab'ı), bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi, onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen, doğru yola götürüyorsun.
Suat Yıldırım = İşte böylece sana da emrimizden bir rûh vahyettik. Halbuki sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lâkin Biz onu, kullarımızdan dilediklerimize doğru yolu gösteren bir nûr kıldık. Sen gerçekten insanlara doğru yolu gösterirsin.
Süleyman Ateş = İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (gönüllere can veren bir söz) vahyettik. Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz sen, doğru yola götürüyorsun:
Tefhim-ul Kuran = Böylece sana da biz kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.
Ümit Şimşek = Böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa daha önce sen kitap nedir, iman nedir, bilmezdin. Biz Kur'ân'ı bir nur yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediklerimize yol gösteriyoruz. Sen de, hiç şüphesiz, dosdoğru bir yola rehberlik ediyorsun.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur yaptık. Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin.
İskender Ali Mihr = Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O’nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet ediyorsun (ulaştırıyorsun).
İlyas Yorulmaz = Böylece biz sana kendi emrimizle bir kitap (ruh) vahyettik. Sen bundan önce ne bir kitap bilirdin nede iman bilirdin. Böylece sana indirdiğimiz kitabı yol gösterici bir ışık yaptık. Biz o kitapla kullarımızdan dileyenleri doğru yola iletiriz. Sende insanlara o dosdoğru yolu gösterirsin.
صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الأمُورُ
Şûrâ / 53 -
Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), e lâ ilâllâhi tesîrul umûr(umûru).
Diyanet İşleri = (52-53) İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.
Abdulbaki Gölpınarlı = O yoluna Allah'ın ki onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde; iyice bilin ki bütün işler, dönüp Allah tapısına varır.
Abdullah Parlıyan = Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi kendisine ait olan Allah'ın yoluna ulaştırıyorsun. İyi bilin ki, işlerin hepsi eninde sonunda Allah'a döner.
Adem Uğur = (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.
Ahmed Hulusi = (O) Allâh yoluna ki, semâlarda ve arzda ne varsa (hepsi) kendisi içindir! Dikkat edin, işler Allâh'a döner!
Ahmet Tekin = Göklerdeki varlıkların ve imkânların ve yerdeki varlıkların ve imkânların mülkiyeti ve tasarrufu kendisine ait olan Allah’ın yolunu gösteriyorsun. Unutmayın, bütün planların icra edilerek sonuçlandırıldığı, bütün icraatların, amellerin hesabının sorulduğu tek merci Allah’tır.
Ahmet Varol = Göklerde ve yerde ne varsa kendine ait olan Allah'ın yoluna. İyi bilin ki işler Allah'a döner.
Ali Bulaç = Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah'ın yoluna. Haberiniz olsun; işler Allah'a döner.
Ali Fikri Yavuz = O Allah yoluna ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O’nundur. Dikkat edin! Bütün işler döner (sonunda) Allah’a varır.
Ali Ünal = Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’na ait bulunan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler neticede Allah’a döner, O’na havale edilir ve nihaî hükmü O verir.
Bayraktar Bayraklı = Göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi Allah'ın yoluna. İyi bil ki bütün işler, sonunda Allah'a varır.[527]
Bekir Sadak = (52-53) Iste sana da buyrugumuzla Cebrail'i gonderdik; sen Kitap nedir, iman nedir onceleri bilmezdin, fakat Biz onu, kullarimizdan diledigimizi onunla dogru yola eristirdigimiz bir nur kildik. suphesiz sen de insanlara goklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah'in yolunu, dogru yolu gostermektesin. iyi bilin ki isler sonunda Allah'a dner.*
Celal Yıldırım = Göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'ın yolunu gösterirsin. Haberiniz olsun ki, işler (eninde sonunda) Allah'a döner.
Cemal Külünkoğlu = (52-53) (Ey Resulüm!) İşte böylece sana da, kendi buyruğumuzdan bir ruh (hayat veren Kur'an'ı) vahyettik. Sen (bundan önce) kitap nedir, iman(ın esasları) nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur'an'ı sizi aydınlatacak) bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi (dileyeni) onunla hidayete iletiriz. Ve şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yola rehberlik ediyorsun. (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.
Diyanet İşleri (eski) = (52-53) İşte sana da buyruğumuzla Cebrail'i gönderdik; sen Kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin, fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara, göklerde ve yerde ne varsa kendisininolan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki işler sonunda Allah'a döner.
Diyanet Vakfi = (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.
Edip Yüksel = Göklerde ve yerde bulunan herşeyin sahibi ALLAH'ın yoluna... Kesinlikle, tüm işler ALLAH'a döner.
Elmalılı Hamdi Yazır = O Allahın yoluna ki Göklerde ne var, Yerde ne varsa hep onundur, uyan! bütün işler döner dolaşır Allaha varır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. Uyan, bütün işler döner dolaşır Allah'a varır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah'ın yoluna götürüyorsun. İyi bilin ki bütün işler sonunda yalnız Allah'a dönecektir.
Gültekin Onan = Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Tanrı'nın yoluna. Haberiniz olsun, buyruklar Tanrı'ya döner.
Harun Yıldırım = Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah’ın yoluna. Haberiniz olsun; bütün işler Allah’a döner.
Hasan Basri Çantay = (Öyle doğru bir yol ki, o) göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi kendisinin olan Allahın yoludur. Gözünüzü açın: (Bütün) işler ancak Allaha dönüb varır.
Hayrat Neşriyat = Göklerde ne var, yerde ne varsa kendisinin olan Allah’ın yoluna! Dikkat edin!(Bütün) işler ancak Allah’a döner.
İbni Kesir = Göklerde ve yerde olanların kendisine ait olduğu Allah'ın dosdoğru yolunu. İyi bilin ki; bütün işler sonunda Allah'a döner.
Kadri Çelik = Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah'ın yoluna (hidayet ediyorsun). İyi bilin ki işler sonunda, Allah'a döner.
Muhammed Esed = göklerde ve yerdeki her şeyin maliki olan Allah'a götüren yola. Gerçek şu ki, her şeyin başı ve sonu Allah'tadır.
Mustafa İslamoğlu = göklerde ve yerdeki her şeyin asli sahibi olan Allah'ın yoluna... Bakın: Her iş döner dolaşır sonunda mutlaka Allah'a varır!
Ömer Nasuhi Bilmen = O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O'nundur. Agâh ol! Bütün işler Allah'a dönüp varacaktır.
Ömer Öngüt = O Allah yolunu ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İyi bilin ki bütün işler sonunda O'na döner.
Şaban Piriş = Göklerde ve yerde olan her şeyin sahibi olan Allah’ın yoluna... İyi bilin ki, Allah’a döner bütün işler!
Sadık Türkmen = Allah’ın yoluna!.. Göklerde ve yeryüzünde bulunanların hepsi kendisine ait olanın yoluna!.. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.
Seyyid Kutub = Göklerde ve yerde bulunan herşeyin sahibi Allah'ın yoluna. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.
Suat Yıldırım = Yani göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi olan Allah’ın yolunu gösterirsin. İyi bilin ki bütün işler eninde sonunda Allah’a döner, kararlar O’ndan çıkar.
Süleyman Ateş = Göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allâh'ın yoluna. İyi bilin ki bütün işler sonunda Allah'a varır.
Tefhim-ul Kuran = Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah'ın yoluna. Haberiniz olsun; işler Allah'a döner.
Ümit Şimşek = O Allah'ın yoluna ki, göklerde olan ve yerde olan herşey Onundur. Bilmiş olun ki, bütün işler sonunda Allah'a döner.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerde ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah'ın yoludur o. Gözünüzü açın, bütün iş ve oluşlar Allah'a varır!
İskender Ali Mihr = O Allah’ın yolu ki, göklerde ve yerde ne varsa Kendisinindir. (Bütün) emirler (işler) Allah’a seyreder (döner), değil mi?
İlyas Yorulmaz = Göklerde ve yerde olan her şeyin sahibi Allah’ın yoluna iletirsin. Bütün işlerin dönüşü Allah’a değil midir?
42-ŞURA:
1-8- Bunların
iki isim olması gerektir. Onun için araları ayrılmış ve iki âyet sayılmış
gibi bir isim olduğuna göre ayırılması, başında diğer "Hâ-mîm"lere uygun olması
için denilmiştir. Böyle, bu vahiy tarzı ile veya ilerde gelecek mânâ ile vahiy
veriyor ve verir sana ve senden önceki peygamberlere. Keşşaf sahibi burada
şöyle der: "Yani bu sûrenin kapsadığı mânâlar öyle mânâlardır ki yüce allah
onun aynısını hem bu sûrenin dışında sana vahy etmiştir, hem de senden önceki
peygamberlere vahyetmiştir. Bu şekilde yüce Allah bu mânâları Kur'ân'da ve
semavî kitapların hepsinde tekrar buyurmuştur. Çünkü bunlarda eninde sonunda
kullarına beliğ bir uyarı ve büyük bir lütuf vardır." "Vahyetti" buyurulmayıp
da muzari (şimdiki zaman) lafzı ile "vahyediyor" buyurulması da böyle vahyetme
âdeti olduğuna delalet içindir. Bundan başka burada bir de şu mânâ vardır.
Yüce Allah'ın sana ve senden önceki peygamberlere vahyinin tarzı bu vahyi
gibi, yani bu sûrede beyan ve tarif olunduğu gibidir. Çünkü vahyin çeşitleri
bu sûrenin sonunda "Bununla birlikte hiçbir beşer için mümkün değildir ki
Allah ona başka suretle kelam söylesin, ancak vahiy ile veya bir perde arkasından
veyahut bir elçi gönderip de izniyle ona dilediğini vahyetmesi müstesna."
(Şûrâ, 42/51) diye beyan olunacaktır." ın da bu üç tarza rumuz olması muhtemeldir.
(Nisâ Sûresi'ndeki "Nuh'a, ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz ve İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, evlatlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a
ve Süleyman'a vahyettiğimiz ve Davud'a Zebur verdiğimiz gibi şüphesiz sana
da vahyettik biz." (Nisâ, 4/163) âyetin tefsirine bkz.) "Nerde ise gökler
üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar." Bu ifade yüce Allah'ın yüceliğini,
eserlerini anlatmaktadır. Yani Allah öyle yüksek ve öyle büyük ve azametlidir
ki cismanî yükseklik ve büyüklüğün timsali olan semalar, o yüksek gökler,
O'nun celal ve azametinin heybeti altında üstlerinden çatlayıverecek gibi
ezilip titremektedir. "Üstlerinden" denilmesi Allah'ın yüksekliğinin semaların
yüksekliğinin üstünde olmasındandır. Zemahşerî'nin dediğine göre; çünkü yüce
Allah'ın celalini ve azametini gösteren âyetlerin en büyükleri semaların üstünde
Arş ve Kürsî ve arşın etrafında tesbih ve takdis ile çalkalanan meleklerin
safları ve daha nasıl olduğunu Allah'tan başkasının bilemeyeceği büyük saltanat
eserleridir.
Ve yeryüzündekiler
için mağfiret isterler. Şefaat, ilham ve itaate sevkeden sebepleri ortaya
koyma gibi araçlara koşarlar. Bu mânâ ise genellikle mümini ve kâfiri kapsar.
Hatta "istiğfar" eksiği örtmek mânâsına tefsir olunursa hayvanı ve cansız
varlıkları bile kapsar. Tekabül (karşılık olarak getirme) karinesiyle müminlere
tahsis olunduğu takdirde ise maksat şefaattır.
9-Meâl-i Şerifi
10- Hakkında
ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte benim Rabbim
olan Allah budur. Ben yalnız O'na güvendim ve yalnız O'na yöneliyorum.
11- O göklerin
ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan
da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. O'nun
benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür.
12- Göklerin
ve yerin kilitleri O'na aittir. O dilediğine rızkı genişletir ve daraltır.
Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla bilir.
13- Allah
dinden Nuh'a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!)
sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye buyurduğumuzu da
şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat
senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini
kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.
14- Onlar
kendilerine bilgi geldikten sonra, ancak aralarındaki, çekememezlik yüzünden
ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından azabın ertelendiğine dair bir söz
geçmemiş olsaydı aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Kendilerinden sonra Kitab'a
vâris kılınan kitap ehli de Kur'ân hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
15- Ey Muhammed!
İşte bunun için insanları tevhide davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru
ol. Onların keyiflerine uyma ve de ki: "Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine
inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi. Allah bizim de
rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız
da size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya yer yoktur. Allah
hepimizi biraraya toplayacaktır. Dönüş yalnız O'nadır.
16- Allah'ın
davetine uyulduktan sonra, hâlâ O'nun dini hakkında mücadele edenlerin, getirdikleri
deliller Rableri yanında batıldır. Onların üzerinde bir gazab ve kendileri
için şiddetli bir azab vardır.
17- Bu kitabı
ve ölçüyü hakla indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır!
18- O'na inanmayanlar
kıyametin çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise O'ndan korkarlar ve O'nun
hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışanlar derin
bir sapıklık içindedirler.
19- Allah
kullarına çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O çok kuvvetlidir, çok
güçlüdür.
10- Sizin
ve gavurların gerek dine ve gerek dünyaya dair, hakkında ihtilaf ettiğiniz
herhangi bir şey ki onun hükmü, o ihtilafı kesip atacak hüküm Allah'a aittir.
Onu başkası değil, o halleder. O bir araya toplanma günü haklıyı haksızı O
ayıracak. "Bir fırkayı cennette, bir fırkayı da cehennemde." (Şûrâ, 42/7)
O yapacaktır. Burası Resul'ün peygamberliğinden hikayedir veya yukardaki "Vahyettik."
karinesiyle bir "De!" emri, takdiren vardır. Yani de ki işte o hikmet sahibi
Allah'tır. Benim Rabbim, malikim, sahibim, ben O'na tevekkül etmişim. Bütün
işlerimde yalnız O'na dayanmışımdır. Ve hep O'na yüz tutarım. Başımın sıkıldığı
her zor işte O'na müracaat eder, O'na sığınır, O'na yalvarırım.
11- O gökleri
ve yeri yaratan, sizin için kendilerinizden, yani kendi cinsinizden yine insan
olarak çiftler, dişiler yaratmıştır. Hakkınızda minnete layık bir nimet, bununla
birlikte bu insanlara mahsus değil Hayvanlardan da çiftler, yani hayvanların
içinde de cinslerinden çiftler yaratmıştır. Yahut sizin menfaatleriniz için
hayvanlardan da erkekli dişili sınıf sınıf eşler yaratmıştır. Bu fıkranın
zikrinde insanların hayvanlara "ortaklığı" özelliğini hatırlatma vardır. Çünkü
eşleşme ve üreyip çoğalma esas itibarıyla hayvanî bir özelliktir. Sizi onun
içinde, yani zikrolunan bu yapı, bu eşleşme tedbiri içinde zürriyetlen-dirip
üretiyor. Bu şekilde sizin eşleriniz, emsalleriniz evlatlarınız oluyor, çoğalıyorsunuz.
Fakat O'nun misli gibi bir şey yok, doğrudan doğruya O'nun misli, aynısı bir
şey bulunması şöyle dursun, O'na benzer bir şey bile yoktur. Bu şerefli söz
Allah'a benzer olmadığını ifade ile tevhid ve tenzihde sağlam, belâgatlı bir
delildir. Allah gibisinin olmadığını ifade etmekten maksat, kendine benzer
olmadığını ifadede mübalağadır. Nitekim "Senin gibi bir kimse cimrilik etmez."
derler. Bununla onun zatında, şahsiyetinde cimriliğin olmadığını ifade etmek
isterler, bunun olmadığını ifadede mübalağa etmiş olmak için kinaye üslubuna
giderler. Bu mânâ dilimizde de çok yaygındır. Mesela senin gibi bir kimse
ona tenezzül eder mi? desek sen ona tenezzül etmezsin demiş oluruz. Bunda
mübalağa ile birlikte bazen ta'zim de kastedilir. Dolayısıyla, bu niteliğin
olmadığında doğrudan doğruya kendine nisbeti tasavvur bile caiz olamayacağına
işaret gibi bir incelik vardır. Bazen de bu bir istidlal (delil getirme) neşesi
verir. Hatta bu kinaye mânâsı o kadar kuvvetlidir ki burada gerçek mânâsı
üzere "Allah'a benzer bir şey yok." denilse idi, kinaye yolu ile zatının olmadığını
ifade şüphesi ve kusuru bulunacağından dolayı güzel olmazdı. Keşşaf sahibi
der ki: "Bunun kinaye olduğu bilinince 'Allah gibi bir şey yok' demekle misli
gibi bir şey yok demek arasında kinayenin verdiği faydadan başka bir mânâ
farkı olmadığı anlaşılır ki ikisinin de mânâsı zatında benzerliğin olmadığını
ifadedir. Allah'ın misli yok demektir."
MÜMASELET:
(Benzerlik), hakikatte ortaklık, yani zatî sıfatta benzeyiştir. "Yerini tutabilecek
şekilde özel sıfatta ortaklıktır." diye tarif edilmiştir. Bu açıklamaya göre
asıl mânâ, Allah'ın benzeri olması suretiyle bir başkasına benzetilmesinin
mümkün olmadığının ifade edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte benzerliğe yakın
bir şekilde benzetmenin olmadığı ifade ediliyor denilmesi daha uygundur. Alûsî,
der ki: "Bu âyet her açıdan Allah'ın başkasına benzerliğinin olmadığını ifade
etmektedir." Bu hükme herhangi bir şeyin O'na eş olamayacağının ifadesi de
dahildir. Bu âyetin öncesine bağlanma yönü de budur. Bu açıklama, İhlâs Sûresi'ndeki
"Hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlâs, 112/4) ifadesinin mânâsıdır. Ebu's-Suud'un
açıklamasına göre âyetin irtibatı şu mânâ iledir: "Bu göz kamaştırıcı eşsiz
idarenin içine dahil işlerden hiçbir işte O'nun misli yoktur. Yani O'nun yaptığı
gibisini yapacak yoktur." Ragıb'ın ifade ettiği diğer bir mânâya göre, O'nun
sıfatı gibi sıfat yoktur, denilmesi de buna yakındır. Gerçi yüce Allah'ın
ahlak ve niteliklerinden ilim ve irade gibi bazıları ile insanın da nitelendiği
varsa da o sıfatların yüce Allah'taki niteliği ve gerçek yüzü insanlardaki
gibi değildir. Buna özellikle işaret için de buyuruluyor ki: Ve O, öyle Semî
öyle Basîr'dir. Yani misli olmayan işitici ve görücüdür. İşitilmeye uygun
olan şeylerin bazısını değil hepsini işitir görülenlerin ve varlıkların hepsini
görür, hem insanlarda olduğu gibi dış dünyadan duyu organlarının etkilenmesi
yolu ile değil, sonradan olma durumundan hayal kurma ve vehmetmeden uzak ve
ezeli bir idrak ile bilerek işitir ve görür. Gerçi "Gerçekten biz insanı birbiriyle
karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici,
görücü yaptık." (İnsan, 76/2) buyurulduğu üzere, insanı işiten ve gören bir
yaratık yapmıştır. Fakat O, böyle yaratılmış ve "Sizi bu şekilde zürriyetlendirip
üretiyor." (Şûrâ, 42/11) âyetinin mânâsınca yaratılıp duran işitici ve görücü
değil; O, kulakları ve gözleri yaratan ve onları mülkünde tutup idare eden,
benzeri bulunmayan, ezelî ve her şeyi kuşatan gerçek bir işitici ve görücüdür.
Edilen inabeleri, kendisine yönelişleri, yapılan niyazları işitir, bütün ihtiyaçları
görür ve gözetir.
12- O'nundur
bütün göklerin ve yerin kilitleri. Hiç kimsenin erişemediği, el süremediği
hazineleri, gizli servetleri dilediğine rızkı açar, kısar da, kimisine bol
verir, kimisine dar, aynı kimseye de bazı bol verir, bazı dar. Çünkü O her
şeyi bilendir. Hepsini her yönüyle pek iyi bilir, her yaptığını gereği gibi
bilerek yapar, her dileyişinde, dar vermesinde de bir hayır ve hikmet vardır.
Bu cümle, böyle öncesine göre bir sebep, sonrasına da bir hazırlıktır ki "Şüphesiz
ki Allah ne dilerse ona hükmeder." (Maide, 5/1) ifadesince iradeye bağlı bir
emir olan teşriin (şer'î kanun koymanın) mükemmel bir ilimle de alakasını
gösterir.
13-Yani sırf
bir dileme ve irade değil, her şeyi bilen bir ilim ile birlikte bir hüküm
ve hikmet ile Sizin için meşru kıldı. Ey Muhammed ve ümmeti! Sizin iyiliğiniz
ve yararınız için şeriat olmak üzere koydu ve kararlaştırdı, açık yol, genel
kanun yaptı. Dinden Nuh'a tavsiye buyurduğunu ve sana vahyettiğimizi. Sûrenin
başında "İşte böyle vahyediyor sana, senden öncekilere de." (Şûrâ, 42/3) buyurulduğu
üzere ta Nuh'tan sana gelinceye kadar geçmiş ulu'l-azm peygamberlere ve özellikle
İbrahim'e ve Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şöyle ki dini ikame edin,
dürüst, doğru kılın, doğrultun, doğru tutun, doğru din tutun ve doğru tutun.
DİN: İhtiyarî
fiillerin (serbest irade ile yapılan fiillerin), iyiliğine veya kötülüğüne
göre, sonunda iyi veya kötü bir neticeye varacağına, sevap veya ceza, bir
akıbete sebep olacağına inanarak Hak Teâlâ katında en güzel akıbete ermek
için tutulacak yoldur. Bu şekilde din, insanları tabiatta cereyan eden cebir
(zorlama) ve ıztırar (mecbur kalma, zorda kalma) baskılarının üstüne istekleriyle
yükseltecek olan bir hürriyet yolu, yani hürriyet ve iradenin başarı ve sorumluluğu
kanunudur. Onun için bütün tabiatların üstünde her şeyin yaratıcısı, "Onun
misli gibi bir şey yoktur." (Şûra, 42/11), her şeyi bilen yüce Allah'ın hüküm
ve iradesine yükselmeden doğru din bulunamaz. Dinin doğrusu "Bizi doğru yola,
kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet." (Fatiha, 1/6) diye beyan buyurulan
doğru yol, tevhid ile yüce Allah'ın hükmüne iman ve itaat, yani İslâm'dır.
Onu "doğru tutmak" da erkânını ihlal etmekten muhafaza ederek âyetlerinden
ve delillerinden doğrusunu anlayıp iman ve amelde ihlas ile tatbik etmektir.
Doğru tutun, ve onda tefrikaya (ayrılığa) düşmeyin. Çeşitli heveslere veya
çeşitli ilâhlara tabi olup da asıl dini ayakta tutmakta ihtilaf çıkarmayın,
dağılmayın. İşte bu emir ile bu yasak da Nuh (a.s.)'dan, Muhammed (s.a.v.)'e
kadar gelen şeriat sahibi peygamberlerin hepsine emir ve tavsiye olunan bir
din "Kanun-ı Esasî"si (anayasası), bir şeriatıdır ki bütün peygamberler bunu
tatbik için gönderilmiş; hepsi, zamanındaki din bozukluklarını düzeltmek için
doğru din ile gelmiş, tefrikayı (ayrılığı) kaldırmak için tevhide davet eylemişlerdir.
Her birinin zamanına göre şeriatlerinin ayrıntılarında bir diğerini yürürlükten
kaldıran çeşitli hükümler bulunmakla birlikte Muhammed ümmetine şeriat yapılan
bu esasta, bu İslâm temelinde hepsi birdir.
Muhyiddin
Arabî, Futuhat-ı Mekkiye'sinin sonunda vasiyyet bölümünde bu âyetten başlayarak
der ki: Yüce Allah vasiyyet-i âmme'de (genel tavsiyesinde, emrinde) "(Allah)
Sizin için dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahiy eylediğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve İsa'ya tavsiye kıldığımızı kanun yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun
ve onda ayrılığa düşmeyin." (Şûra, 42/13) buyurdu. Şimdi, Hak Teâlâ, dini
ayakta tutmayı, -ki o, her zaman ve millette o zamanın şeriatidir- onun üzerinde
bir araya gelmemizi ve onda ayrılık çıkarmamızı emreyledi. Çünkü "Allah'ın
eli cemaatle beraberdir." Kurt da sürüden ayrılan koyunu yer ki o da topluluğun
bulunduğu yerden kaçıp uzaklaşarak yalnız kalandır. Bunun hikmeti şudur: Allah
Teâlâ'nın mabud bir ilâh olarak düşünülmesi ancak esma-i hüsnası sebebiyledir.
Bu esma-i hüsnadan uzak olması sebebiyle değildir. Onun için "esmâ"nın çokluğu
ile birlikte zatını birleştirmek lazımdır. O, bunların tümü ile ilâhtır. Bundan
dolayı "Yedullah" yani kuvvet, cemaat iledir. Hakimlerden (bilge kişilerden)
birisi vefat ederken evladına vasiyyet etti. Onlar bir topluluk idiler, "Bana
bir kucak değnek getirin." dedi. Getirdiler, tuttu onları toplayıp bir deste
yaptı, "Bunu böyle toplu olarak kırın." dedi, kıramadılar. Sonra dağıttı "Birer
birer kırın." dedi kırdılar, "İşte dedi, siz de benden sonra böylesiniz, toplu
olduğunuz sürece mağlup olmaz yenilmezsiniz. Ayrıldınız mı düşmanınız fırsat
bulur sizi mahveder." İşte dini tutacak olanlar da böyledir. Dini ayakta tutma
hususunda bir araya gelip de dağılmadıkları takdirde düşman onlara kahredemez.
İnsan kendi nefsinde de böyledir. Nefsinde kendini toplayıp da Allah'ın dinini
yerine getirmeye azmettiği zaman, ne insanlardan ne cinlerden bir şeytan,
vereceği vesvese ile onu imanın ve meleğin yardımı karşısında yenemez."
Müşriklere
ağır geldi, o senin kendilerini davet edip durduğun şey, o putlardan, o şirk
ve ayrılıktan vazgeçip tevhid ile İslâm'a girmek, dini doğrultmak işi. Allah
ona, dinine veya kend sine dilediğini seçer, derer, ve kim gönül verirse ona
onu başarılı kılar. O doğru yola onu çıkarır.
14- O ayrılanların
ayrılmaları ise, gerek peygamberlere karşı ayrı baş tutarak muhalefet etmeleri,
gerekse onların arkasından ümmetlerinin dinde tefrika çıkararak birbirleriyle
uğraşmaları, başka bir sebeble değil, ancak kendilerine ilim geldikten sonra,
tefrikanın zararlı ve sonu kötü olduğu peygamberlerin tebliğiyle ve hatta
tecrübe ile malumları olduktan sonra aralarındaki azgınlıktan dolayıdır. Kıskançlık,
çekememezlik, dünya hırsı ile haksız istekler, aşırı sevdalar yüzündendir.
Demek ki ilim insanların düzelmesi için yeterli değildir. Nefs-i emmârenin
öyle kötü hisleri vardır ki insanları bildiklerinin tersine açık açık fenalıklara
sürükler, onun için insanlığın ahlâkının düzeltilmesi konusunda ilimden başka
hislerin süslenmesi, geliştirilmesi için pratik bir terbiye daha lazımdır.
Dinî terbiyenin bu özelliği ile de özel bir önemi vardır. Madem ki ilim böyle
idi: Bu kadar peygamberlere "Onda tefrikaya (ayrılığa) düşmeyin." buyurulmuş
idi. O halde bunu dinlemeyip o ayrılıkları çıkaranlar hemen ilmin gereği olan
cezalarını görmeleri gerekmez miydi? denilirse ve eğer Rabbinden bir kelime
geçmiş olmasaydı, azab için ezelde bir vakit ve saat takdir edilmiş bulunmasaydı
belirlenmiş bir süreye kadar diye, "Bir zümrenin cennette, bir zümrenin cehennemde."
(Şûra, 42/7) olacağı kıyamet gününe bırakılmış olmasaydı aralarında hüküm
yerine getirilirdi. Hemen ayrıldıkları sırada cezaları verilir, işleri bitirilirdi.
Fakat Allah, "Onlara vaad olunan asıl vakit, o saattir." (Kamer, 54/46) buyurmuş,
o hükmün yerine getirilmesini belirli bir süre ile ceza gününe ertelemiştir.
Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar ise, o peygamberlerin arkasından kitaba
varis kılınan, yani şimdi Muhammed'in asrında bulunan kitap ehli de ondan
yani kitaplarından muhakkak bir şüphe içinde, kararsız bulunuyorlar, kıvranıyorlar.
15- şimdi
onun için, yani şeriatın emri, öyle dini ayakta tutma, şu an da böyle "bağy"
(çekememezlik, kıskançlık, dünya hırsı) ile tefrika (ayrılık), şüphe ve tereddüt
içinde olduğundan dolayı ey Muhammed! sen hemen davet et, o doğru dine tevhid
ve İslâm dinine çağır, ve emrolunduğun gibi doğruluk et, doğru git, de onların
-yani gerek müşriklerden ve gerek ehli kitaptan davet eylediğin halkın- heveslerine
uyma. Onların çeşitli, hakka aykırı batıl arzularına tabi olma, çünkü dinin
eğilmesi, tefrikanın sebebi hep heveslere tabi olmaktır. Onlara uyma ve de
ki ben Allah'ın indirdiği her kitaba iman ettim, bazısına inanıp da bazısına
inanmamazlık etmem ve şüphe üzere değilim. Ve emrolundum ki aranızda adalet
yapayım. Allah'ın hükümlerini ve şeriatini adalet ile tebliğ ve icra eyliyeyim.
O zulüm kaynağı olan, şunun bunun hevesi ile yapılan şirk ve azgınlık hükümlerini
atıp, Hak hükmüyle Allah için herkes arasında adalet edeyim. Bundan anlaşılır
ki dini doğrultmanın en önemli görüntülerinden birisi zulüm hükümlerini kaldırıp
adalet etmekti. Bu da Allah'ı bir bilip dinine, doğru sarılmakla olur. Allah
bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Hepimizin yaratıcımız, hakimimiz,
mevlamızdır. Bizim amellerimiz bizim, iyiliğinden kötülüğünden siz sorumlu
olmazsınız, karşılığında sevabı veya cezası bize aittir. Sizin amelleriniz
de sizindir. Onun da sorumluluğu sizin, kâr ve zararı, cezası size aittir.
Sizinle bizim aramızda "huccet" yok, tartışmaya ve birbirimize delil getirmeye
gerek yok ey Kitap ehli! Çünkü bu açıklama ve ispat ile Hak ortaya çıkmış,
başkaca münakaşaya ihtiyaç kalmamıştır. Allah aramızı birleştirecek, toplanma
günü olan kıyamet günü hepimizi bir araya toplayıp hükmünü verecek. Ve hep
O'na gidilecektir. Her neye tapılır, her ne emele hizmet edilirse edilsin
nihayet herkesin varıp hesap vereceği merci yalnız Allah'tır. "Sizinle bizim
aramızda hüccet yok." ifadesinin mânâsını açıklamak için buyuruluyor ki:
16- O'na uyulduktan
sonra, yani Allah'a uyulduktan, bu beyan gereğince bütün indirdiği kitaba
iman edilip, emri dosdoğru tutulduktan sonra, Allah hakkında, veya Allah'ın
dini hakkında münakaşaya kalkışacak olanların delilleri Rableri katında çürüktür.
Ne teorik, ne pratik, ne naklî ne aklî hiçbir tutanakları kalmaz. Delil ancak
eğriliğe ve eğrilere karşı yönelik olur. İlmî ve amelî açıdan ortada olan
"Hak" ve "İstikamet" karşısında yapılan münakaşa, sırf bir azgınlık ve haksızlık
ilanından ibaret kalır. Onun için Allah katında delilleri çürük olmaktan başka
hem aleyhlerine bir gazab hem de haklarında şiddetli bir azab vardır.
17- Allah
odur ki hem hakkıyla kitap indirmiştir, Hakkı, hakkın hükmünü beyan için hakk
olarak, hak peygamberlik ile kitap cinsini, özellikle Kur'ân'ı indirmiştir,
hem de mizan, denge kanunu, adalet ki bu sayede eşya tartıldığı gibi ameller
de tartılır, akılda ve nakilde hakkın hükmü ortaya çıkar ve ona göre cezası
verilir. Ve ne bilirsin belki kıyamet saati yakındır, amellerin tartılıp hesabın
görüleceği o kıyamet günü gelmek üzeredir.
18-Çünkü Ona
imanı olmayanlar onun acele ile gelmesini isterler. Çabuk oluversin diye acele
ediyorlar. Ki bu acele etmek hâlen (tutum ve davranışla) ve kâlen (dil ile)
olmak üzere iki şekildedir. Birisi olacağına inanmadıkları için doğru ise,
hani ne zaman o vaad? "Siz doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman?" (Yâsin,
36/48) diye eğlenmek suretiyle, dilleriyle acele ederler. Bir de imanları
olmadığı için küfürle, haksızlıkla dengenin, adaletin bozulmasına, alemin
nizamının (düzeninin) ihlaline sebep olmak suretiyle fiilen acele ederler.
İman edenler ise ondan kaçınırlar, mizanlarının (terazilerinin) hafif gelmesinden
korkarlar da iyilik ve hasenatlarını artırmak, daha çok sevap elde etmek için
korunurlar. Ve bilirler ki o haktır, muhakkak olacaktır. iyilik belki o "saat"
hakkında şüphe uyandırmaya kalkışanlar herhalde uzak bir sapıklık içindedirler.
Haktan uzağa sapmışlardır. Âlemin faniliği delillerine rağmen kıyamet saatinin
meydana gelmesi hemen hemen gözle görülür elle tutulur denecek kadar kuvvetli
iken onun caiz olduğuna yol bulamayan, ondan ötesine hiç bulamaz.
19- Allah
kullarına karşı lütuf sahibidir. Kulluğunu bilen, vazifesini doğru yapan kullarına
çok lütufkârdır. Onları çeşitli lütuflarla öyle mutlu kılar ki akıllar onu
kavramaktan acizdir. Her dilediğini bir şekilde rızıklandırır. Kullarından
her birini büyük hikmeti içeren "dilemesi"ne göre bir çeşit lütuf ile seçkin
kılar. Ve öyle güçlü, öyle azizdir ki her şeye ve herkese karşı dilediği gibi
iradesini uygulamaya, vaadini yerine getirmeye kadir ve hiçbir sebep ve şekilde
mağlup edilmez, her yönden galiptir. Onun için dinini doğru tutan kullarını
o korkunç "saat" geldiği zaman perişan etmez, kuvvet ve izzetiyle türlü lütuflarından
nasiplendirir. Bu lütfun "saat"tan sonra zikredilmesi, "ibtidaî" (cümle başlangıcı)
değil, onun arkasından tertiplenmiş bir vaad olduğuna işaret eder. Burada
kulların Allah'a izafe edilerek "Allah'ın kulları" denilmesi ya şeref için
olarak "İman edenler ise ondan çekinirler." (Şûra, 42/18) buyurulan müminleri
gösterir veya kelime "kul" kelimesinin çoğuludur. Bu şekilde hem bu vaadin
iman ve kulluğa gerekli olduğunu ima eder, hem de esas itibarıyla bu sonucun
zorunlu olmayıp lütuf ve ilâhî dileme eseri olduğunu anlatır.
Din ilminin
konusunun iradî fiiller olduğuna dikkat çekmek ve bu lütuf ve vaadin niyyet
ve iradeye bağlı olduğunu açıklamak için de buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
20- Her kim
ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını
isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
21- Yoksa
onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları
mı vardır? Eğer azabın ertelenmesine dair kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında
hemen hüküm verilir, işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azab
vardır.
22- Sen kıyamet
günü kazandıkları şeyin cezası başlarına gelirken zalimlerin korkudan titrediklerini
görürsün. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rablerinin
yanında onlar için istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
23- İşte Allah
iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki:
"Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum."
Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah
çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.
24- Yoksa
onlar, senin hakkında: "Allah'a karşı yalan uydurdu." mu diyorlar? Eğer Allah
dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir.
Şüphesiz ki O kalplerde bulunan şeyleri hakkıyla bilir.
25- Kullarının
tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden ve sizin yaptıklarınızı bilen O'dur.
26- Allah
iman edip, salih amel işleyenlerin tevbesini kabul eder, onlara lütfundan
daha fazlasını verir. Kâfirler için ise şiddetli bir azap vardır.
27- Eğer Allah
rızkı kullarına bol bol verseydi, mutlaka yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat
O dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır,
onları hakkıyla görür.
28- İnsanlar
ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan O'dur.
Övülmeye layık olan gerçek dost O'dur.
29- Gökleri
yeri ve her ikisinde yaydığı canlıları yaratması da Allah'ın kudretinin delillerindendir.
O'nun dilediği zaman onları biraraya toplamaya da gücü yeter.
20- Her kim
ahiret "hars"ı murad ederse, isterse. HARS, aslında sözlük anlamı olarak yeri
onarıp tohum atmak demektir. Kamus şerhi sahibinin hatırlatmasına göre "zer'"
(ekin ekmek) fiilinden daha geniş anlamlıdır. "Hars" sürmek mânâsına da gelir.
Ragıb'ın dediği gibi "mahrus"a yani ekilen tarlaya ve ondan meydana gelen
ekine de "hars" denilir. Kelimenin asıl mânâsı olan bu iki mânâyı, "ekim"
ve "ekin" diye ifade edebiliriz. Bu mânâlardan istiâre yoluyla ilerde kazanmak
için yapılan çalışmalar, çabalarla onların meyveleri ve sonuçları hakkında
da kullanılır ve örf olmuştur, nitekim bu âyette de böyledir. Amel veya sevabı
demektir. Bu âyet bize gösteriyor ki din işi bir "hars" yani ucunda hasılat
almak, kazanmak maksadıyla yapılan bir ekim, bir kültür işidir. Bu da ucunda
istenilen yani niyet olunan gaye ve maksatla uyumludur. Bu yönüyle "hars"
iki kısımdır. Birisi ahiret gayesi, ahiret sevabı diğeri de dünya yararı ve
menfaati arzu edilendir. Her kim din adına yaptığı ameli sırf ahiret sevabına
niyyet ederek yaparsa biz ona kazancında fazlalık veririz. Ekinini, hasılatını
artırırız, yani ahirette kat kat fazlasıyla vereceğimiz gibi dünyasından da
veririz, o lütuf ve rızık o şekilde artar. Her kim de dünya harsini isterse,
dünya kârı için, yani ölmezden önce dünya hayatında ereceği bir maslahat ve
gaye için çalışırsa Ona da ondan, o geçici dünyadan veririz. "Hûd" ve "İsrâ"
sûrelerinde geçtiği üzere istediği kadar değil, amelinin haddizatında değerinden
aşağı olmamak üzere Allah'ın dilediği kadar dünyadan verilir. Ve fakat ona
ahirette hiçbir nasip yoktur. Buharî-i Şerif'in başında da rivayet olunan
niyet hadisi bu âyetin bir tefsiri gibidir. Şöyle ki "Ameller sırf niyetlerdedir.
Ve her kişiye niyet ettiği vardır. Mesela her kimin hicreti Allah'a ve Resulü'ne
ise onun hicreti Allah'a ve Resulü'nedir. Her kimin hicreti ereceği bir dünyaya
veya nikah edeceği bir kadına ise onun hicreti de hicrete kalkıştığınadır."
Bundan şu da anlaşılır ki murat çeşitli fiillerin mukayesesi değil, aynı fiilin
çeşitli niyetlere göre hüküm ve sevabını göstermektir. Şu halde yaptığı fiili,
hangi fiil olursa olsun sırf dünya maksat ve gayesine ermek niyetiyle yapan
kimsenin ahirette onun için bir nasip, bir ecir ve sevap beklemeye hiç hakkı
yoktur.
21- Yoksa
onlar için birtakım ortaklar mı var? Bu âyetin yukarıya üç yönden bağlantısı
ve ilgisi vardır. Bir kere, ahirette nasibi olmayan dünya ehlini sakındırma
ve hakir kılma olmak üzere öbür âyetin sonuna bağlanır. İkincisi Allah'ın
izin vermediği şeyleri meşru kılmak için şeriat yapmaya kalkışmak dünya kazancı
adına yapılan fenalıkların, şirklerin başında sayılması gerekeceğini hatırlatır.
Üçüncüsü de ta yukarıdaki "Sizin için dinden Nuh'a tavsiye ettiğini ve sana
vahyettiğimizi..." (Şûra, 42/13) âyeti karşılığında müşriklerin cinayetlerini
ele alıyor. Yani Allah'ın şeriatına karşı gelmek için yoksa o müşriklerin,
o çağdaş kâfirlerin birtakım ortakları, Allah'a ortak olmak için ortaklık
kurmuş inkâr ortakları şeytanlar var ve istedikleri gibi şeriat koyma yetkisini
ellerinde bulunduruyorlar da dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri onlara
meşru mu kıldılar? Mesela müşriklik, çeşitli hükümlere uyma, ahireti inkâr,
zulüm, verdiği sözü çiğnemek, güç yetirilmesi imkansız şeylerin yapılmasını
istemek gibi Allah'ın izin vermediği, meşru kılmadığı birtakım şeyleri meşru
kılıyorlar, diledikleri gibi din yapıyorlar öyle mi? Fakat Allah'ın meşru
kılmadığını meşru kılacak hiçbir kuvvet yoktur. İnsanların teşrideki (kanun
yapmadaki) çalışıp çabalaması Allah'ın izin verdiği sınırı aşmamalıdır.
Ve eğer "fasıl"
kelimesi olmasaydı aralarında hüküm yerine getirilmiş, bitirilmişti. "Fasıl
kelimesi" azabın belirli bir süreye geri bırakılmasına dair ezelde önceden
kararlaştırılan kelimedir. Burada "fasıl" hüküm veya "beyan" veya "tefrik"
(ayırma) mânâlarına olabilir. Tefrik mânâsında: Müminlerle kâfirler arasında
"Bir zümre cennette, bir zümre cehennemde." (Şûra, 42/7) hükmü veya müşriklerle
taptıkları ortakların aralarının açılması veya dünya kazancı hükmünün ahiret
kazancı hükmünden ayrılması mânâları düşünülebilir. Gerçi mânânın aslı cezanın
saatine geri bırakılması meselesidir ki "Şüphesiz zalimler için can yakıcı
bir azab vardır." ifadesiyle tamama erdirilip beyan buyuruluyor. Yani hak
dinin gereği Allah şeriatının hükmü olan fasıl ve kaza ezelde vakit ve saatine
geri bırakılmakla icrasız kalmayacaktır. Bütün zalimlere elemli bir azab muhakkaktır.
22-O fasıl
günü gelecek. Göreceksin o zalimleri, Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru
tanıtmak için yol açarak, hüküm koyarak, ceza vererek zulmeden ve onlara uyan
o zalimleri göreceksin ey muhatap! Yaptıkları zulümlerle kazandıkları vebalin
dehşetinden korkular içinde titrerlerken; o ise tepelerine inmektedir. İman
edip iyi ameller yapan kimseler ise cennetlerin hoş ravzalarında, en hoş,
en latif yerlerindedir.
RAVZA: Sulu,
yeşillik yerler olup bağların, bahçelerin en güzel oturulacak yerlerine denir.
Öyle ki onlara Rablerinin katında ne dilerlerse var. Yani o cennet bahçelerinde
olduktan başka Rablerinin huzurunda bulunacaklar, cemalinin şerefiyle şereflenecekler
ve işte orada bütün dileklerine erecekler, ne isterlerse hazır bulacaklar.
İşte bu müminlerin ereceği bu ikbal, böyle her dilediğini ve dileyeceğini
hazır bulma mutluluğu o büyük lütuftur. Kadrini, değerini belirleme ve tayin
mümkün olmayan ve sonuna ulaşma ihtimali bulunmayan büyük ilâhî lütuftur.
Bunun yanında bütün dünya küçük, pek küçük kalır.
23- İşte bu,
bu dinlediğiniz lütuf o müjdedir ki Allah o iman edip salih salih, güzel güzel
ameller yapan kullarına müjdeliyor. Allah, kullarına böyle lütufkârdır.
De ki bu tebliğ
ve müjdelemeye karşı ben sizden bir ücret istemem. Ancak buna üç mânâ vermişlerdir.
Birincisi: Akrabalıkta sevgi, yani hiç olmazsa size akrabalığımdan dolayı
haklarıma saygı göstermenizi isterim. Buharî, Müslim, Tirmizî ve daha başkaları
rivayet etmişlerdir ki: İbnü Abbas hazretlerine bu âyeti sorulmuş. Said b.
Cübeyr: Âl-i Muhammed akrabalığı deyivermiş, bunun üzerine İbnü Abbas demiştir
ki: Acele ettin, Kureyş'ten hiçbir soy yoktur ki Peygamber (s.a.v.)'e akrabalığı
olmasın, hiç olmazsa sizinle aramdaki akrabalığa saygı gösterin. Bunun sonucu
şöyle demek olur: Peygamberliğim, risaletim, âlemlere rahmet olmam dolayısıyla
olan hukukumu tanımıyorsanız bari aramızdaki akrabalık hukukuna saygı gösterin
de söylediklerimi dinleyin, düşmanlık etmeyin. İkincisi: Bana yakınlığı olanları,
yani akrabamı sevmenizi isterim diye mânâ verenler de olmuştur. Nitekim Said
b. Cübeyr'in sözü bunu gösteriyordu. Bazıları bu akrabalığı Hz. Ali ve Fatıma
çocuklarına özel kılmak istemişlerdir. Üçüncüsü: Alûsî'nin naklettiği gibi
Abd b. Hamid'in Hasen'den rivayet ettiği üzere yakınlıkta sevgi, yani güzel
amellerle Allah'a yakınlık hususunda sevgi demektir ki "kurbâ" nesep, soy
yakınlığı değil, "kurbet" yani Allah'a yakınlık mânâsınadır. Ve bu mânâ hem
daha geneldir, hem de âyetin öncesine ve sonrasına daha da uygundur. Çünkü
buyuruluyor ki Her kim bir hasene, güzel bir amel kazanırsa biz ona onun hakkında
daha fazla güzellik veririz, daha güzel sevap veririz ve o sebeple hem o iyiliğin
güzelliği artmış olur, hem de daha güzelini yapmak yeteneği ihsan edilir.
Çünkü Allah Gafur'dur, bağışlayıcıdır, günahları örter. Şekûr'dur, güzel amellere,
güzel sevap ve mükafat ile karşılıkta bulunur. İyiliklerin ecrini zayi etmez.
24- Yoksa
Allah'a karşı bir yalan uydurdu mu diyorlar? Bu Kur'ân'ı yalan uydurup Allah'a
isnad ile iftira etti, diye iftira mı ediyorlar? Allah dilerse senin de kalbini
mühürler. Yani Kur'ân'a, uydurma yalan diyenler, sana yalan isnad edenler
kalpleri mühürlenmiş, hakkı duyacak yetenekleri kalmamış kimselerdir. Yüce
Allah dilerse senin kalbinin üzerini de mühürleyiverir, vahyini, lütfunu kesiverir.
Şu halde sen onların dediklerine keder etme de Allah'ın lütfuna şükret. Hem
Allah bâtılı mahveder de kelimeleri ile hakkı yerine getirir, gerçekleştirir.
Onun için günden güne o yalan diyenlerin batıl sözleri mahvolur da senin hak
olan peygamberliğin gerçekleşir ve pekişir ve Kur'ân'ın vaadleri yerine gelir.
Kur'ân yalan olsaydı Allah onu gerçekleştirmez çok sürmeden mahvederdi. Şüphesiz
O bütün kalplerin içinidışını bilir. Senin kalbindekini de bilir. Onların
kalplerindekini de.
25-29- Bununla
birlikte "O, kullarının tevbesini kabul edendir." Bundan dolayı o günahkârlar
da hemen tevbe edip o günahlardan vazgeçmelidirler.
Ve bu ikisinde,
yani göklerde ve yerde yaymış olduğu debelenen canlı (da Allah'ın kudretinin
delillerindendir.) Bu âyetin ilk okunuşta anlaşılan mânâsına göre göklerde
de canlılar vardır. Mücahid de aynı kanaate varmıştır. Diğer bazıları ise
göklerdeki "Dâbbe"den maksat havada uçuşan canlıların olduğu kanaatine varmışlarsa
da böyle bir te'vile gerek yoktur. Bunları böyle yaratıp yayan o Allah, dileyince
hepsini toplayıvermeye de kadîr, tamamıyla kadirdir. Onun için haşir ve neşir
(herkesin dirilip mahşere geleceği kıyamet) gününde tereddüde yer yoktur.
Meâl-i Şerifi
30- Başınıza
gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir.
Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.
31- Siz yeryüzünde
(O'nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka bir dostunuz ve yardımcınız
da yoktur.
32- Denizlerde
yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi de O'nun kudretinin delillerindendir.
33- Eğer
O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler.
Şüphesiz ki bunda sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için nice ibretler
vardır.
34- Yahut
da Allah kazandıkları günahlar yüzünden onları helâk eder ve birçoğunu da
bağışlar.
35- Âyetlerimiz
hakkında mücadele edenler bilsinler ki kendileri için kaçacak bir yer yoktur.
36- Size verilen
herhangi bir şey sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında
bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı
ve daha kalıcıdır.
37- O iman
edenler, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Onlar öfkelendikleri
zaman da kusurları bağışlarlar.
38- Onlar,
Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri
de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar
Allah yolunda harcarlar.
39- Onlar,
bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar.
40- Bir kötülüğün
cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı
Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.
41- Zulme
uğradıktan sonra hakkını alan kimseye gelince, işte onların aleyhinde ceza
vermek için herhangi bir yol yoktur.
42- Yol ancak
insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler aleyhinedir.
İşte onlar için acı bir azap vardır.
43- Her kim
de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
30- Başınıza
ne musibet geldiyse kendi ellerinizin kazanması sebebiyledir. Bu hitap ve
sesleniş günahkârlaradır. Çünkü sabır ile sevaba veya yüksek derecelere ulaştırılmak
gibi diğer birtakım sebeplerle günahkâr olmayanların başlarına gelen musibetler
de yok değildir. "Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık biraz da mallardan,
canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere
müjdele." (Bakara, 2/155) Halbuki birçoğundan affediyor da dünyada hesaba
çekmiyor. Çünkü "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hesaba çekecek olsaydı
yer üstünde hiçbir canlı mahluk bırakmazdı." (Nahl, 16/61)
31- Ve siz
yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Yani siz ne olsanız bu yeryüzündesiniz
ve her ne yaparsanız ne kuvvetler kazansanız başınıza gelmesi takdir edilmiş
olan musibetlerden yakanızı kurtaramazsınız. Ve sizin için Allah'tan başka
ne direkt olarak kurtaracak bir velî, bir koruyucu vardır, ne de yardım edip
onu savuşturacak bir yardımcı. Onun için Allah'a sığınıp O'nun emirlerine,
kanunlarına göre görev yapmaktan başka şekilde korunmanın çaresi yoktur.
32-*} Ve O'nun
âyetlerindendir denizde akan dağlar gibi ğemiler, sizin de yeryüzünde haliniz
o gemidekilerin hali gibidir.
33-Allah
dilerse o rüzgarı yani o gemileri hareket ettiren, hareket sağlayan gücü durduruverir,
o zaman o gemiler denizin sırtı üstünde durakalırlar. şüphe yok ki bunda,
gemilerin denizin sırtı üzerinde duraklamasında çok sabırlı, çok şükreden
her kimse için birçok âyetler vardır ki insanların acizliğini ve gerçekte
Allah'tan başka ne bir velî, ne de bir yardımcı olmadığını ispat eder. Fakat
sabrı olmayanlar bu gemilere binip de bu olayları müşahade ve üzerinde düşünmeye
çalışamazlar, şükrü olmayanlar da bu gözlem ve tefekkür nimetinin değerini
bilip de neticelerini ortaya çıkaramazlar onun için demişlerdir ki imanın
yarısı sabır, yarısı şükürdür.
34- Yahut
da içindekilerin kazandıkları günahları sebebiyle veya mallarıyla birlikte
o gemileri telef eder, rüzgarı durdurmaz fakat şiddetli fırtına vererek batırır,
parçalar. Bununla birlikte birçoğundan da affeder, bağışlar, batırmadan kurtarır.
35- Hem bunları
bir de şunun için yapar ki âyetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsin anlasınlar
kendilerine kaçamak, kurtuluş yoktur. Kurtuluş, ancak Allah'ın âyetlerini
kabul ederek onların gösterdikleri çerçevede çalışmakladır.
36-Ey Allah'ın
âyetleri hakkında mücadele eden kâfirler bütün bunlardan anlaşılır ki şimdi
size verilmiş bulunan şeyler her ne olursa olsun hep dünya hayatının geçici
metaıdır, geçimidir. Allah yanındaki ise hem daha hayırlı hem daha kalıcıdır.
Hem şer karışığı olmaksızın katıksız hayır ve menfaattir, hem de devamlıdır,
ebedidir. Fakat o kimseler için ki iman etmişlerdir ve yalnız Rablerine tevekkül
ederler. Ancak O'na işlerini bırakırlar ve O'nun kudretine, vaadlerine ve
tehditlerine güvenerek emri dairesinde görevlerini yaparlar ve her vesile
ile rızasını ararlar. Hz. Ali'den rivayet olunur ki Hz. Ebu Bekir malının
hepsini tasadduk etmiş, birtakım kimseler onu kınamışlardır. Bu âyet o sebeple
nazil oldu. İman ve güven, gerek bir kişinin ve gerek bir topluluğunun ruhunda
dinin, başarının temeli olan iki temel özelliktir. Bu iki özelliğin bazı dışa
vuran görüntülerini açıklayan aşağıdaki özellikler de bir millet için ne güzel
düsturlardır.
37- Ve onlar
ki günahın "Kebâir"ine ve "Fevâhiş"e uzak dururlar.
KEBÂİR: Üzerine
tehdit gerçekleşen veya haddi (şer'î cezayı) gerektiren yahut açıkça yasaklanmış
olan günahlar.
FEVÂHİŞ de
onların içinde özellikle çirkinliği açık ve aşırı olan günahlardır. Ne zaman
da gazaplanırlarsa onlar bağışlarlar. Suçu onlar örterler, kusuru bağışlarlar.
Burada "onlar" zamiri "kasr" (ancak, sadece, yalnız) anlamı ifade eder. Bu
"kasr"ın da yönü, sebebi şudur: Gazab (kızgınlık) halinde kusur ve günah bağışlayabilmek
gayet nadir olan yüksek bir ahlaktır. Bu sebeple şöyle denilmiş oluyor ki,
işte kızgınlık halinde kusur örtmek, kızgınlığı yutmak gibi büyük özellik
ancak onlara yakışır ve onlar ona lâyıktırlar. "Öfkelerini yutanlar, insanlar(ın
kusurların)dan af ile, geçenlerdir." (Âl-i İmran, 3/134) övgüsüne layıktırlar.
38- Ve onlar
ki Rableri için davete uymakta ve namazı dürüst kılmaktadırlar. Allah iman
ve itaat için Peygamber tarafından yapılan davete Ashab-ı Kiram'ın bey'atları
ve uymaları gibi bey'at ve dinin direği olan namazı kılmakla cemaat ve toplumu
sağlam tutanların İşleri de aralarında Şûrâ'dır. İşleri, buyrukları zorbalıkla
değil, aralarında danışıkla, görüşlerine başvurma iledir. Kendi işlerine kendileri
sahiptir, başkalarının elinde esir değil, aralarında dayanışmasız, toplumsuz,
darmadağınık ayrı da değil, toplanıp sözü bir etmesini bilirler. Birbirlerinin
görüşlerine başvurmalarının şekli de görüş ileri sürmek yeteneği olan, toplumun
görüşlerini temsil edebilecek ictihad sahibi "hall ü akd" erbabının (meseleleri
düşünüp çözüme bağlayacak kimselerin) toplanıp müzakere etmesiyledir. Resulullah
(s.a.v.) "İş hususunda onlarla müşavere et." (Âl-i İmran, 3/159) âyetinin
mânâsı uyarınca, savaşla ilgili meselelerde müşavere ederdi. Ondan sonra da
ashab gerek onda gerek hükümlere dair meselelerde müşavere ettiler. Hz. Peygamber'in
vefatı üzerine halife seçimi, ehli riddetle (dinden dönenlerle) savaş, dedenin
mirastan pay alması, şarap içenlere vurulacak "had cezasının" sayısı ve Irak'ta
fetholunan arazilerin ahkamı vs. gibi meseleler hep bu kabildendir. Şüphe
yok ki hükümlere dair müşavere, hakkında kesinlik ifade eden bir nass bilinmeyip
az çok ictihada elverişli olan veya tatbikatı çalışmaya bağlı hususlardadır.
Şûra müzakereleri (görüşmeleri) icmâ meselelerinin aslını teşkil eder. İslâm
tarihinde ve fıkıh usulünde (metodoloji) malesef bu "Şûrâ" düsturu sahabe
devrinden sonra Kur'ân'ın verdiği bu önem ile uyumlu bir biçimde geliştirilememiştir.
Şûrâ aslında "Fütyâ" gibi "büşra" ölçüsünde masdar olup "teşavür" yani birbirinin
görüşünü almak demektir. Kelimenin aslı arıdan bal almak mânâsı ile ilgilidir.
"Zû şûrâ" (Şûra sahibi) mânâsına da gelir. Nitekim bu mânâ ile şûra heyetine
de denilir. Ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak da ederler. Belli
ki bu infak şûrâ ile verilen kararın yerine getirilmesi için gereken masrafı
temin mânâsını anlatmaktadır.
39-O münasebetle
bu da gereğine göre şûrâ ile halledilmesi gerekir. Şu âyet de bunu hissettirir:
Ve onlar ki kendilerine "bağy" isabet ettiği, yani haklarına saldırı olduğu
zaman yine kendileri yardımlaşır, öclerini alırlar. Haklarını savunur, haksızlığa
boyun eğmez, zilletten hoşlanmaz, azgınlık ve saldırıda bulunanın cezasını
verirler, aşırı gitmeyerek adaletle öclerini alırlar. Bunun için başka bir
milletin himayesine sığınmazlar, kendi toplum ve milletlerinin bağımsızlığı,
izzet ve yardımı, birliği ile zalim ve azgının hakkından gelirler. Görülüyor
ki burada bağy "onlar" zamiri ile çoğula gönderilmiştir. Bu ise bağyin herkesle
ilgili olduğunu ifade eder. Bundan dolayı bazıları bunu yalnız dışardan gelen
saldırıya özel zannetmişler de bir müşrik bir müslümana saldırdığı takdirde
intikamını alanın övgüsüyle tefsir etmişlerdir. Fakat gerek Allah hakkı olsun,
gerek kul hakkı olsun mutlak hakkın korunması Allah hakkı, yani Hukuk-i amme
(kamu hakkı)den olduğu ve dolayısıyla her mümin kişinin haklarının toplumun
taahhüdü altında bulunması açısından ona karşı saldırı âmmenin (toplumun)
hakkına saldırı demek olduğundan gerek dıştan ve gerek içten genel ve özel
olarak yapılan saldırının savuşturulması ve cezanın verilmesi toplumun görevi
yani en azından farz-ı kifayedir. İçten olanlarda mahkemelerin adaletini temin,
dıştan olanda da siyasi tedbirlerle bu yardımın yapılması ve yapılabilmesi
bir milletin yüksekliğini ve yaşama hakkını gösteren en yüce faziletlerdendir.
Onun için diğer tefsir bilginleri demişlerdir ki: "İleri giden her azgına
karşı öc alma övülmüştür." İbnü Cerir et-Taberî tefsirinde der ki: "Bu ikinci
görüş doğruya daha yakındır. Çünkü Cenab-ı Allah, bir mânâyı tahsis buyurmamış,
azgınlık edenden hakkı ile öcünü alan her galibi övmüştür. Buna karşı birisi
şöyle diyebilir: İntikamda övülecek ne var? Denilir ki zalime hak ettiği ve
layık olduğu cezayı vermekte onu hak yoluna doğrultmak, bunda ise en büyük
övgü vardır."
Kısacası bu
sıfat yukarda "Bana aranızda adalet yapmam emrolundu." (Şûra, 42/15) diye
beyan buyurulan adalet emrinin tatbiki açısından son derece önemli olan yüksek
bir ahlakın, kuvvetli bir toplumsal ruhun ortaya çıkmasını ifade etmektedir
ki bunu karşıtı olan "Onlar gazablandıkları zaman bağışlarlar." (Şûra, 42/37)
nitelemesi ile birlikte düşünmek, gerek kasırların (yalnız, ancak, sadece
ifadelerinin) mânâsını düşünmek ve gerek önemini takdir etmek için daha faydalı
olur. Yani af da ederler, intikam da alırlar. Fakat her ikisini de kendi bağımsızlıklarıyla
yaparlar, ne bağışlamalarında ne intikamlarında başka bir millet ve cemaatin
etkisine mahkum olmazlar.
40-Böyle galibiyet
ve intikamın niçin ve nasıl meşru olduğu ve güzel görüldüğüne gelince kötülüğün
cezası da aynı dengi bir kötülüktür. Bu düstur (prensip) Fıkıh'ta Ukubât (cezalar)
ahkamına büyük bir temel olan ve genel olarak ceza kanunlarına esas alınması
gereken genel bir kanundur. Yani azgınlık zulümdür, kötülüktür, kötülüğe meydan
vermeyip ceza vermek de güzel bir iştir. Fakat bunun güzel olması iki şarta
bağlıdır. Birincisi: Suça, ceza olabilmesi için onun gibi bir "seyyie" (kötülük)
yani suçlunun hoşuna gitmeyecek bir fiil olmalıdır. Yoksa o bir ceza değil,
cürüm ve zulme teşvik olur, yerine düşmeyen güzellik ise çirkin olur. İkincisi;
ceza suçun dengi ve ona eşit olmalıdır, yoksa adalet olmaz. Bu mânâ adalet
kelimesinin kavramında da dahildir. Onun için azgınlığa karşı öc alınırken
haddini aşıp da tecavüz etmemelidir. Her kim de affedip ıslah ederse, kendine
kötülük eden kimsenin suçunu affedip onunla arasındaki düşmanlık halini düzeltirse
Onun da ecri Allah'a aittir. Allah'ın nezdindedir. Yani Allah ona çok büyük
ecir ihsan eder. Burada "Kim bağışlarsa" diye bağışlamanın tekil kipi ile
getirilmesi bunun kamu hakkı olan meselelerde değil, şahsî haklarda cereyan
edeceğine dair bir uyarı gibidir. Muhakkak ki o (Allah), zulmedenleri sevmez.
Yani gerek doğrudan doğruya zulmedenlerin, gerekse cezada ileri gitmek suretiyle
zulmedenlerin hiçbirini sevmez. Cezada misil ve eşitliğe uyma zor olan meselelerde
zulüm ihtimali fazla olacağı için cezalandırmaya gücü yettiği halde bağışlayarak
ıslah yapan kimselere Allah büyük sevap verir.
41- Zulüm
olunduktan sonra öcünü alan kimseler var ya, elbette öyleler üzerine yol yoktur.
Bağışlama daha uygun olmakla birlikte bağışlamayıp da misli ile aynen karşılık
veren kimselere karış ceza için bir yol yoktur.
42- Zulüm
olunduktan sonra öcünü alan kimseler var ya, elbette öyleler üzerine yol yoktur.
Bağışlama daha uygun olmakla birlikte bağışlamayıp da misli ile aynen karşılık
veren kimselere karış ceza için bir yol yoktur.
43- O yol
ancak zulmedenlere, doğrudan doğruya zulmeden veya karşılık vermede ileri
giden, cezada haddi aşanlara ve yeryüzünde haksızlıkla azgınlık edenlere,
tekebbür ve tecebbür yapanlara (kibirlenip azgınlık edenlere)dır. İşte onlar,
öyle haksız yere zulüm ve azgınlık ile nitelenenler için de elemli bir azap
vardır.
44-52- Çünkü
O, her şeyi bilir ve O'nun her şeye gücü yeter. Onun için her ne yaparsa hikmet
ile (yerli yerinde) isteyerek, bile bile yapar ve her ne isterse yapar. Bununla
birlikte hiçbir beşer için mümkün değildir ki Allah ona -şu üç şekilden- başka
türlü söz söylesin. Ancak vahy halinde, doğrudan doğruya vahyederek, gayet
hızlı ve gizli bir işaret halinde anlatarak ve birden bire kalbe bırakıp ilham
suretiyle ki sözün sırf ruhanî olarak vasıtasız içe doğması ve alınmasıdır.
Şiddet ve zayıflık ile çeşitli mertebelerde gelebilir. Hem peygamberlere hem
de Hz. Musa'nın annesine olduğu gibi diğer insanlara dahi gerek yakaza (uyanıklık)
halinde ve gerek uykuda olur. Gıyabdan da olur, rü'yet (görme) halinde de
nitekim İsra gecesi Resulullah'a öyle olmuştu, onun için bunun karşılığında
buyuruluyor ki: Veya perde arkasından söylemekle ki bazı cisimlerde ve kulaklarda
kelam, söz yaratıp işittirir de, işiten kimin söylediğini görmez. Nitekim
Hz. Musa'ya böyle olmuştu. Bu doğrudan doğruya kalbe değil, kulaktaki işitme
gücüne söylenmiş olduğundan perde arkasından olmuş oluyor. Resulullah (s.a.v.);
"Bazan bana çan sesi gibi gelir." dediği kısmın da bu kabilden sayılması gerekir.
Veya bir resul yani tebliğ aracı bir melek gönderip, mübelliğ (tebliğci) olduğunu
tanıttırıp da izniyle, başarılı kılması ve yardımı ile dilediğini vahyettirmek
suretiyle ki peygamberlere çoğu zamanlarda vaki olan böyle vahyetmedir. "dilediğini"
buyurulmasından da anlaşılacağı üzere vahyetme ile meleğin vahyi gerek kalbe
doğdurulma ve gerek sesle veya sessiz söz ile olabileceği gibi meleğin gelişi
dahi cismanî bir biçimde şekillenip şekillenmemekten daha geneldir ve daha
geniştir. Meleğin kuvvet ve mertebesinin de ayrıca özel bir önemi vardır.
Mesela Cebrail ile olan vahyin ifade ettiği zorunlu bilgi hepsinden yüksek
olur. Sonra peygamberler vasıtasıyla diğer insanlara olan tebliğler ve telkinler
de bu kısma dahildir, resul göndermektir. Bu kısımda Resul tebliğe vasıta
olurken aynı zamanda gönderen ile kendilerine gönderilenler arasında bir şahit
demek olması bakımından bu çeşit vahyin, bilgi ifade etmesinde diğerlerinden
fazla bir pekiştiricilik var demektir. Peygamberlere çoğunlukla bu şekilde
vahiy gelmesi de bundan olsa gerektir. Vahiy hakkında yukarılarda bazı sözler
geçmişti. Bu âyet, mümkün olan bütün çeşitlerini özetlediği için, vahiy kelimesinin
sözlükteki mânâsına bir daha göz atalım: Alûsî'nin kaydettiği üzere İmam Ebu
Abdullah Teymî el-Isbahânî demiştir ki: "Vahyin aslı anlatmaktır. Kendisiyle
bir şey anlatılabilen, mesela ilham, işaret yazı hep birer vahiydir." Ragıb
da Müfredat'ında der ki: Vahyin aslı hızlı işarettir. Vahiy, sürati de kapsadığı
için denilir. Çok çabuk emir demektir, bu bazen işaret, simge ve sözle dokundurma
yollu konuşmakla olur. Bazen kelime ve cümle olmaksızın ses ile de olur. Nitekim
"Onlara 'sabah akşam tesbihte bulunun' diye işaret etti." (Meryem, 19/11)
âyeti o mânâya yorumlanmıştır. Remiz denilmiştir, itibar denilmiş, yazı denilmiştir.
"Şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına mutlaka telkinlerde
bulunurlar." (En'am, 6/121), "Onlardan kimi kimine, aldatmak için yaldızla
birtakım söz telkin eder." (En'am, 6/112) âyetinde bu çeşitler üzere "O sinsi
şeytanın şerrinden." (Nâs, 114/4) ifadesi ile işaret olunan "vesvese" tarzındadır.
Bir de özellikle Allah Teâlâ'nın peygamber ve velilerine verilen ilâhî kelimeye
"vahy" denilir, bu da "Hiçbir beşer için mümkün değildir ki Allah ona başka
suretle kelam söylesin, ancak vahiy ile..." (Şûra, 42/51) âyetiyle beyan buyurulduğu
üzere birkaç türlüdür. Ya müşahede olunan bir elçi ile olur ki zatı görülür,
kelamı işitilir, Cebrail (a.s.)'in belirli bir suretle peygambere tebliği
gibi, veya görülmeksizin kelamını işitmekle olur. Musa (a.s.)'nın Allah'ın
kelamını işitmesi gibi. Yahut da kalbe doğdurulmak suretiyle olur. Resulullah
(s.a.v.)'ın "Ruhu'l-Kudüs, kalbime üfledi." buyurduğu gibi, veya ilham ile
olur. "Musa'nın anasına 'onu emzir' diye vahyettik." (Kasas, 28/7) gibi veya
teshir (emre âmade kılma) ile olur. "Rabbin bal arısına, dağlardan, ağaçlardan
ve çardaklardan evler edin, sonra meyvelerin herbirinden ye de... diye ilham
etti." (Nahl, 16/68) âyetinde olduğu gibi, veya rüyada olur. Nitekim Resulullah
buyurmuştur ki "Vahiy kesildi, mübeşşirat (müjdeleyen ilhamlar) kaldı, o da
müminin rüyasıdır." İlham, teshir, rüya bu üçüne "ancak vahiy halinde" ifadesi
işaret ediyor. Sözü işitmeye "Yahut perde arkasından" sözü delalet ediyor.
Cebrail'in tebliğine de "Yahut da tebliğ vasıtası melek gönderip" ifadesi
işaret ediyor.
Lügate göre
vahiy, sülasi (üç harfli) fiilden gelir ise de, Kur'ân'da hep "if'al" ölçüsünde
(dört harfli) gelmiştir. İf'al babından "iyha" kelimesi, sülasisi (üç harflisi)
gibi vahyetmek, vahiy vermek mânâsına gelmekle birlikte müteaddî (geçişli)
olarak vahyettirmek göndermek mânâsına dahi gelir. Burada vahyin çeşitlerini
birbirinden ayırmak için doğrudan doğruya olan öncekine "vahiy", elçi aracılığı
ile olan üçüncüye "iyha" denilmiştir. Kısacası yüce Allah hiçbir peygambere,
ne Musa'ya ne de diğerlerine bu üç çeşitten başka bir şekilde kelam söylememiştir
ve hiçbir insanoğluna başka türlü söylemez. İnsanın insanla konuşması gibi
karşı karşıya ve apaçık belirli bir şekilde konuşmaz. Çünkü O çok ulu, çok
yücedir. Onun için insanoğlu O'nun yüksekliğine yetişip de kadîm (ezelî) olan
kelamını olduğu gibi almaya dayanamaz. Fakat hüküm ve hikmet sahibidir. Onun
için hikmetine göre "vahiy" veya "iyha" ile söyler. Bu âyetin tefsirinde Şeyh
Abdulvehhab Şa'ranî'nin kayda değer bazı ifadeleri vardır; Alûsî, bunları
şöyle nakleder: "Şunu bil ki, Hakk'ın kelamını işitmekten men eden (buna engel
olan) ancak insanlıktır. Kul ondan (insanlık seviyesinden) yükseldiği zaman
ona yüce Allah vücudsuz ruhlara söylediği gibi söyler. İnsanlığa "Beşer" denilmesi
de ruhun derecesine ermekten alıkoyan işlere bulaşması dolayısıyladır. Eremeyince
de yüce Allah ona eşyada söyler ve onlarda tecelli eder. Peygamberler gibi
ona erenler ise öyle değildir. Onun için onların dışındakilere Hak Teâlâ perde
olan vücutları içinde tecelli eyler. Eğer yüce Allah'ın kuluna hidayeti (yol
göstermesi) olmasa idi onun Rabbi olduğunu tanıyamazdı. Şunu da bil ki yüce
Allah'ın kendisinin başkasına söylemesine yahut kendisinin başkasına işittirmesine
insan gerçekten dayanamaz, o halde kuluna işittirmek üzere seslendiği zaman
onun bütün güçlerinin olması gerekir.(2) Çünkü münacat sırasında yüce Allah
onun bütün kuvvetleri olmaksızın hâdisin (sonradan olan ezeli olmayan) bir
varlığın Kelam-ı kadimi (ezelî kelamı) işitmeye güç yetirebilmesi mümkün değildir.
Onun için Musa (a.s.) düştü, bayıldı, çünkü o makama layık olan tecelliyi
kabul edecek yeteneği yoktu. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) sebat etti. Hakk'ın
kuluna kulağı, gözü ve bütün kuvveti olduğu o muhabbet derecesi dağda bulunmadığı
için "Cebel" (dağ) dahi hitabı işitmeye dayanamadı da hurdahaş oluverdi. Şunu
da bil ki yüce Allah'ın yaratıklarla konuşması ebediyyen devam etmektedir.
Şu kadar ki insanlardan kimisi onun hadîs (konuşma) olduğunu bilir, Hz. Ömer
(r.a.) ve ona varis olan evliya gibi, kimisi de onu tanımaz da bana şöyle
zuhur etti der durur ve onun kendisine Hak Teâlâ'nın bir sözü olduğunu bilemez."
Şeyhimiz der
ki: Hz. Ömer mutlak olarak duyanlardan idi ki Allah Teâlâ onlara her şeyde
söyler, fakat söylemenin lakabları vardır: Eğer onunla yüce Allah'a cevap
veriyorlarsa ona "Hadis" denir ve eğer birbirlerine cevap veriyorlarsa buna
"muhadese", "muhavere" (karşılıklı konuşma) denilir ve eğer yüce Allah'ın
sözünü dinliyorlarsa o kendileri hakkında "Hadis" değil, bir "hitab" veya
"kelam"dır. Teheccüd namazını kılanlar hakkında Onlar müsamere ehlidir, diye
bir rivayet etmiştir. Demek oldu ki vahiy, yüce Allah'ın özel kullarının kalplerine
"hadis" tarzında vermiş olduğudur ki ondan onlar için herhangi bir durum hakkında
bilgi meydana gelir. Eğer böyle olmazsa ne vahiy ne hitap olmaz. Çünkü insanların
katındaki zorunlu bilgiler gibi bazı insanlar kalplerinde bir işe dair bir
bilgi duyabilirler ve bu sahih bir bilgidir. Fakat hitapdan doğmuş bir bilgi
değildir. Sözümüz ise vahiy denilen ilâhî hitap hakkındadır. Çünkü yüce Allah
vahyin bu çeşidini kendisine gelen kimsenin bir bilgi elde edebileceği bir
kelam yapmıştır. Şunu da bilmeli ki evliyanın kalplerine ilham vahyinden inebilen
ancak meleklere mahsus ruhlardan uzanan bazı ince sırlardır, yoksa bizzat
melekler değildir. Çünkü melek peygamberlerden başkasına asla vahiy ile inmez
ve kesinlikle ilâhî bir emir ile emretmez. Çünkü şeriat tebliğ edilmiş yerine
oturmuş, yalnız mübeşşirat (birtakım müjdeler) vahyi kalmıştır ki bu, vahyin
en genelidir. Yüce Allah'tan kula olur, vasıtasız da olur vasıta ile de olur,
vasıta peygamberliğe aittir. Vasıtalı vahiyde meleğin aracılık etmesi kaçınılmaz,
gerekli olur. Fakat melek vahiy indirme halinde görünmez. Halbuki peygamberlerde
öyle değildir. Çünkü onlar meleği söylerken görürler. Velî ise meleği ancak
vahiy indirme halinin dışında müşahede edebilir ve görebilirler. Kelamını
işitirse göremez, görürse melek söylemez. Demek ki arifler kendilerinden önce
geçmiş olan peygamberlik payelerine eremezler, bununla birlikte haklarında
"mübaşşirat" bakidir. Ancak onda da insanlar bir değil, birbirlerinden farklı
farklıdır. Kimisi vasıta beşaretinden ileri geçemez, kimisi de yükselir. Fertler
gibi onlar için vasıtaların yükselmesi ile mübeşşirat vardır. Bununla birlikte
peygamberlik yine yoktur. Onun için ahkâmda inkâr olunurlar. Çünkü Hakk'ın
kendilerine tanıtımlarından gördükleri ile dış dünyada başlı başına bir şeriat
imiş gibi amel etmeleri bakımından peygamberlere benzemek isterler. Fakat
o bir şeriat değil, onu beyandır. Dolayısıyla kesilmiş olan vahiy ancak teşri'
(hukukî düzenlemeler getiren) vahiydir. Sünnette mücmel olan şeylerin tarifine
gelince, bu ümmet için o bakidir ki insanları davet ettikleri konularda basiret
üzere bulunsunlar, çünkü o ilâhî bir haberdir. Yüce Allah'ın ilham eylediği
kuluna görünmeyen bir melek aracılığı ile ihbardır, haber vermedir. İlham
ancak hayır hususunda olur. "Sonra da ona kötülüğü ilham etti." (Şems, 91/8)
âyetinde kötülüğün ilhamı, sakınılması mânâsınadır. İlhamın en mükemmeli şeriata
uymak ve ilâhî kitaplara bakmak ve onun sınırları içinde durmak ve emirlerini
tutmak hususlarının ilham olunmasıdır, ta ki tabiatın pası silinsin de onda
âlemin suretleri nakşolunsun, kazınsın. Fakat "Perde gerisinden" ifadesi kalbe
değil, kulağa verilen ilâhî hitaptır ki verilen kimse onu kavrar da işittirenin
gayesinin ne olduğunu anlar. Bu bazen tecelli biçiminde hasıl olur da o şekilde
ona hitap eder. Halbuki o bizzat perdenin kendisidir. Fakat o hitaptan delalet
ettiği bilgi anlaşılır ve bilinir ki o bir "hicabdır", konuşan onun gerisindedir.
"Veya bir resul, yani tebliğ aracı bir melek gönderir." âyetine gelince: Bu
da meleğe indirilen veya insan olan peygamber ile bize getirilen. İkisi de
yüce Allah'ın kelamını okuyanlar gibi özellikle naklettikleri zamandır, yoksa
kendi nefislerinde buldukları bir bilgiyi nakil ve açıklarlarsa o ilâhî kelam
değildir. Velilerden kimisi her insana özel olan vahiy ve vahiy verme halinde
yüce Allah'tan terceme verir. Bunda söylenen veya yazılan harflerin biçimleri,
terceme edenin; o biçimlerin ruhu ise Allah'ın kelamı olur. Bazı kere de veli:
"Kalbim bana Rabbimden şöyle konuştu." der ki özel biçimde demek ister. Bunları
öğren ve iyi düşün.
Şa'ranî (k.s.)
bu son hatırlatma ile "Peygamberlerden başkasının ilhamı umum için bilgi sebeplerinden
değildir." diye akaid ve usulde bilginler arasında bilinen esasa uyarı yapmış
oluyor. Şundan da gaflet edilmemek gerekiyor ki vahiy sırf sübjektif olan
mücerred bir duygu (vicdan) olayı olarak da kalmıyor, haktan haber alan bir
deneme, nefsin ötesinde meydana gelen, duyuran bir ilm-i yakîn ve hatta ayn-ı
yakîn olma özelliği taşıyor. Bunda göze, kulağa, kalbe ait üç özellik vardır.
İhtimal ki "ayn sîn kâf" buna işarettir. Bu şekilde sûrenin başında"İşte vahiy
veriyor sana, senden öncekilere de." (Şûra, 42/3) buyurulduğu gibi burada
da buyuruluyor ki: Ve işte böyle, bu zikrolunan üç çeşit vahiy ile veya sûrenin
başında geçtiği üzere önceki peygamberlere vahyedildiği gibi bu üç tarz ile
Sana emrimizden bir ruh vahyettik. Yani ilim, irade prensibi gibi bir manevî
hayat prensibi olan Kur'ân'ı vahyettik, diğer bir mânâ ile ruh-u emîn olan
Cebrail'i vahiy ile gönderdik. Yoksa Sen, ne kitap nedir bilirdin, ne de iman.
Kitap sahibi olmak şöyle dursun, kitabın nasıl bir şey olduğunu bile bilmezdin
ve sırf kendi dirayetinle iman etmenin gerekliliğini, rükünlerini ve şartlarını
kitapta olduğu gibi bilemezdin. Çünkü imanın şartları arasında yalnız akıl
yeterli olmayıp vahiy ile alınması gerekli olan noktalar vardır. Hatta şeriat
gelmeden Tevhid bilinse de imanın vacip oluşu yani mükellef tutulma ve görev,
aklın değil, şeriatın gereğine tabi olduğundan vahiysiz bilinemezdi. Kitabın
ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin diğer bir şeriat ile ibadeti olabilirse
de bilgisi ve taklitsiz kesin bilgisi olamaz.
52- "Onların
içinde ümmîler de var ki Kitab'ı bilemezler. Bildikleri bir sürü kuruntu ve
yalandan başkası değildir. Onlar başka değil yalnız zanda kalmış bulunuyorlar."
(Bakara, 2/78) ifadesince bir zan ve taklidden ibaret olur. Fakat biz onu,
-o sana vahy ettiğimiz ruhu- bir nur kıldık. Bir nur ki onunla kullarımızdan
dilediğimiz kimselere doğru yolu göstereceğiz, onları murada erdireceğiz.
Ve emin ol ki sen herhalde bir doğru yola kılavuzluk ediyorsun. Yani Allah'ın
yoluna, eğri ve dolambaçlı yollara değil, doğrudan doğruya Allah'tan gelen
ve Allah'a götüren yola.
53-Bu yolun,
bu gayenin şanındaki büyüklüğü tescil ve her murada ermek için istiklal ve
istikametinin yönünü anlatmak ve onu görmenin gerekliliğini pekiştirme noktasında
son söz olarak şu vasıf getirilmiştir: O Allah ki Göklerde ne var, yerde ne
varsa hep O'nundur. Her yönü ile O'nundur, O'nun mülküdür. Bütün tasarruf
hakkı O'nun, hüküm O'nundur. Onun için her ne istenecekse O'ndan istenilmesi
ve O'nun iradesi, şeriatı ve kanunu dairesinde istenilmesi en doğru yoldur.
Bazı şeylerin O'ndan beride bazı kimselerin, kişilerin veya toplumların emir
ve iradeleri altında olmasına gelince, iyi bil ki bütün işler döne dolaşa
nihayet yalnız Allah'a varır. O geçici tasarruflar ortadan kalkar ve bütün
hüküm Allah'a ait olur. Onun için başka yola giden, başkalarına tapanlar sonunda
şaşkın ve perişan olurlar. Allah yolunu tutanlar ise sonunda her murada erer,
bağışlanmaya ve yüce Allah'ın hoşnutluğuna kavuşurlar.
Şûra Sûresi
burada son buldu. 30 Receb 1354. Şimdi aynı ruhu Zuhruf Sûresi takip edecektir.
"Allah'ım! Bizi doğru yoluna ulaştırdığın kimselerden kıl."