يس
Yâsîn / 1 -
Yâ sîn.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yâ Sîn.
Abdullah Parlıyan = Yâ, Sîn.
Ahmed Hulusi = Yâ Siiin (Ey Muhammed)!
Bayraktar Bayraklı = Yâ, sîn.[462]
Cemal Külünkoğlu = Yâ, Sin.
Diyanet İşleri (eski) = Ya, Sin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yâsîn.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yasin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yâsîn.
Hasan Basri Çantay = Yâsîn.
Hayrat Neşriyat = Yâ, Sîn.
Muhammed Esed = Sen ey insanoğlu!
Mustafa İslamoğlu = Ey insan!
Ömer Nasuhi Bilmen = Yâ Sîn.
Yaşar Nuri Öztürk = Yâ, Sîn.
İskender Ali Mihr = Yâ, Sîn.
وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ
Yâsîn / 2 -
Vel kur’ânil hakîm(hakîmi).
Diyanet İşleri = (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun, beyanında hikmet, hükmünde metanet olan Kur'ân'a.
Abdullah Parlıyan = Herşeyi yerli yerince anlatan, ilim ve hikmet dolu Kur'ân'a yemin olsun ki.
Adem Uğur = Hikmet dolu Kur'an hakkı için,
Ahmed Hulusi = Ve Kur'ân-ı Hakiym (ve bildirdiği Hikmet dolu Kur'ân)!
Ahmet Tekin = Hikmetlerle dolu, hükümranlık sağlayan, muhkem Kur’ân’a andolsun.
Ahmet Varol = Hikmetli Kur'an'a yemin olsun ki,
Ali Bulaç = Andolsun hikmetli Kur'an'a,
Ali Fikri Yavuz = Hikmet sahibi Kur’an hakkı için,
Ali Ünal = Baştan sona hikmet yüklü Kur’ân’a andolsun ki,
Bayraktar Bayraklı = Hikmetlerle dolu Kur'ân'a yemin olsun.
Bekir Sadak = (2-4) Kuran'i Hakim'e and olsun ki, sen dogru yol uzere gonderilmis peygamberlerdensin.
Celal Yıldırım = Hikmet dolu Kur'ân'a and olsun ki,
Cemal Külünkoğlu = (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilen (peygamber)lerdensin.
Diyanet İşleri (eski) = (2-4) Kuran'ı Hakim'e and olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.
Diyanet Vakfi = Hikmet dolu Kur'an hakkı için,
Edip Yüksel = Bilge Kuran'a and olsun.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hikmetli Kur'anın hakkı için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hikmetli Ku'ran'ın hakkı için!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (2-3) Ey Muhammed! Hikmetli Kur'ân'a andolsun ki, sen risâlet görevi verilmiş peygamberlerdensin.
Gültekin Onan = Andolsun hikmetli Kuran'a.
Harun Yıldırım = Hikmet dolu Kur'an hakkı için,
Hasan Basri Çantay = O hikmet dolu Kur'ana yemîn ederim ki,
Hayrat Neşriyat = Hikmetli Kur’ân’a yemîn olsun!
İbni Kesir = Kur'an-ı Hakim'e andolsun ki;
Kadri Çelik = Hikmet dolu Kur'an'a andolsun.
Muhammed Esed = Düşün bu hikmetle dolu Kuran'ı:
Mustafa İslamoğlu = Hikmetle (muhatabını inşa eden) bu Kur'an'a andolsun
Ömer Nasuhi Bilmen = (2-3) Kur'an-ı Hakim'e yemin ederim. Şüphe yok ki, sen, elbette (Peygamber) gönderilmiş olanlardansın.
Ömer Öngüt = Hikmet dolu Kur'an hakkı için ey Resulüm!
Şaban Piriş = Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki..
Sadık Türkmen = Hikmetli (akıl ve tabiata uygun) Kur’an’a yemin olsun!
Seyyid Kutub = Hikmet sahibi Kur’an hakkı için,
Suat Yıldırım = Hikmetli Kur’ân’a andolsun:
Süleyman Ateş = Hikmetlerle dolu Kur'ân'a yemin olsun.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun hikmetli Kur'an'a,
Ümit Şimşek = And olsun hikmetli Kur'ân'a:
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun o hikmetlerle dolu Kur'an'a ki,
İskender Ali Mihr = Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) Kur’ân’a andolsun.
İlyas Yorulmaz = Hükümlerle dolu Kur’an’a and olsun ki
إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
Yâsîn / 3 -
İnneke leminel murselîn(murselîne).
Diyanet İşleri = (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki sen, gönderilenlerdensin.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz sen, elçilik görevi verilenlerdensin.
Adem Uğur = Sen şüphesiz peygamberlerdensin.
Ahmed Hulusi = Kesinlikle sen Rasûllerdensin.
Ahmet Tekin = Şüphesiz sen, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere Rasulluk görevi ile gönderilenlerdensin.
Ahmet Varol = Sen elbette gönderilmiş peygamberlerdensin.
Ali Bulaç = Gerçekten sen, gönderilen (elçi)lerdensin.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki sen (Ey Rasûlüm, tarafımızdan elçi olarak kullarıma) gönderilen peygamberlerdensin.
Ali Ünal = Sen elbette (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) gönderilmiş (peygamber)lerdensin;
Bayraktar Bayraklı = Kesinlikle sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
Bekir Sadak = (2-4) Kuran'i Hakim'e and olsun ki, sen dogru yol uzere gonderilmis peygamberlerdensin.
Celal Yıldırım = Sen elbette gönderilen peygamberlerdensin.
Cemal Külünkoğlu = (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilen (peygamber)lerdensin.
Diyanet İşleri (eski) = (2-4) Kuran'ı Hakim'e and olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.
Diyanet Vakfi = Sen şüphesiz peygamberlerdensin.
Edip Yüksel = Sen elbette elçilerden birisin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Emîn ol ki sen o risaletle gönderilen Peygamberlerdensin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Emin ol ki sen, o elçilikle gönderilen peygamberlerdensin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (2-3) Ey Muhammed! Hikmetli Kur'ân'a andolsun ki, sen risâlet görevi verilmiş peygamberlerdensin.
Gültekin Onan = Gerçekten sen, gönderilen (elçi)lerdensin.
Harun Yıldırım = Sen şüphesiz peygamberlerdensin.
Hasan Basri Çantay = Sen (Habîbim) hiç şübhesiz (Hak canibinden) gönderilen (peygamber) lerdensin.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki sen, elbette peygamberlerdensin.
İbni Kesir = Sen, elbette gönderilmiş peygamberlerdensin,
Kadri Çelik = Ki gerçekten sen (elçi olarak) gönderilenlerdensin.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, sen Allah'ın elçilerinden birisin,
Mustafa İslamoğlu = ki sen elbette gönderilen elçilerden birisin.
Ömer Nasuhi Bilmen = (2-3) Kur'an-ı Hakim'e yemin ederim. Şüphe yok ki, sen, elbette (Peygamber) gönderilmiş olanlardansın.
Ömer Öngüt = Muhakkak ki sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
Şaban Piriş = Sen peygamberlerdensin.
Sadık Türkmen = Gerçekten sen gönderilmiş elçilerdensin.
Seyyid Kutub = Sen elbette gönderilmiş peygamberlerdensin.
Suat Yıldırım = Sen elbette gönderilen resullerdensin.
Süleyman Ateş = Kuşkusuz sen gönderilmiş elçilerdensin.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten sen, gönderilen (peygamber)lerdensin.
Ümit Şimşek = Hiç kuşku yok ki, sen peygamberlerdensin.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç kuşkusuz, sen, gönderilen elçilerdensin;
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki sen, gerçekten gönderilen resûllerdensin.
İlyas Yorulmaz = Sen (insanlara) gönderilen elçilerden birisin.
عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Yâsîn / 4 -
Alâ sırâtın mustakîm( mustakîmin).
Diyanet İşleri = (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Doğru bir yoldasın.
Abdullah Parlıyan = Hiç eğriliği olmayan, dosdoğru, insanı cennette Allah'la buluşturan bir cadde üzerindesin.
Adem Uğur = Doğru yol üzerindesin.
Ahmed Hulusi = Sırat-ı müstakim üzeresin.
Ahmet Tekin = Doğru, muhkem ve güvenli bir yolda, İslâmî hayatta sebat edip büyük hedeflere, hayırlara, büyük mükâfatlara, önünü aydınlatıcı bilgilere ulaşacak, öğretecek ve uygulayacaksın.
Ahmet Varol = Dosdoğru bir yol üzere.
Ali Bulaç = Dosdoğru bir yol üzerinde(sin).
Ali Fikri Yavuz = Doğru bir yol, (İslâm dini) üzerindesin.
Ali Ünal = Dosdoğru bir yol üzerinde.
Bayraktar Bayraklı = Dosdoğru bir yol üzerindesin.
Bekir Sadak = (2-4) Kuran'i Hakim'e and olsun ki, sen dogru yol uzere gonderilmis peygamberlerdensin.
Celal Yıldırım = Doğru yol üzerindesin.
Cemal Külünkoğlu = (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilen (peygamber)lerdensin.
Diyanet İşleri (eski) = (2-4) Kuran'ı Hakim'e and olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.
Diyanet Vakfi = Doğru yol üzerindesin.
Edip Yüksel = Dosdoğru bir yol üzerinde.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir sıratı müstakîm üzerindesin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir dosdoğru yol üzerindesin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dosdoğru bir yol üzerindesin.
Gültekin Onan = Dosdoğru bir yol üzerinde(sin).
Harun Yıldırım = Doğru yol üzerindesin.
Hasan Basri Çantay = Dosdoğru bir yol üzerindesin.
Hayrat Neşriyat = Dosdoğru bir yol üzerinde(sin).
İbni Kesir = Sırat-ı Müstakim üzere.
Kadri Çelik = Dosdoğru olan bir yol üzeresin.
Muhammed Esed = dosdoğru bir yol üzeresin,
Mustafa İslamoğlu = Dosdoğru bir yol üzeresin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bir istikametli yol üzere bulunmaktasın.
Ömer Öngüt = Doğru bir yol üzerindesin.
Şaban Piriş = Dosdoğru bir yol üzerindesin..
Sadık Türkmen = Dosdoğru bir yol üzerindesin;
Seyyid Kutub = Dosdoğru bir yol üzerinde.
Suat Yıldırım = Dosdoğru yol üzerindesin.
Süleyman Ateş = Dosdoğru bir yol üzerinde,
Tefhim-ul Kuran = Dosdoğru olan bir yol üzerinde.
Ümit Şimşek = Dosdoğru bir yol üzerindesin.
Yaşar Nuri Öztürk = Dosdoğru bir yol üzerindesin.
İskender Ali Mihr = Sıratı Mustakîm üzerinde(sin).
İlyas Yorulmaz = Doğru yol üzerindesin.
تَنزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ
Yâsîn / 5 -
Tenzîlel azîzir rahîm(rahîmi).
Diyanet İşleri = (5-6) Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Üstün ve rahîm tarafından indirilmiştir.
Abdullah Parlıyan = Bu Kur'ân çok acıyan, çok üstün ve güçlü olan Allah tarafından indirilmiştir.
Adem Uğur = (Bu Kur'an) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Ahmed Hulusi = Aziyz ve Rahıym'in sende tafsilâtlı olarak açığa çıkardığı ilim ile!
Ahmet Tekin = Bu Kur’ân, kudret ve hükümranlık sahibi, engin merhameti olan Allah’ın bölüm bölüm indirdiği bir kitaptır.
Ahmet Varol = (Kur'an) güçlü ve merhametli olan (Allah)'ın indirmesidir.
Ali Bulaç = (Kur'an) Güçlü ve üstün olan, esirgeyen (Allah')ın indirmesidir.
Ali Fikri Yavuz = Kur’an, Azîz, Rahîm olan Allah’ın indirdiği bir kitabdır.
Ali Ünal = O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmeti bol) olan Zât’ın kısım kısım indirdiği Kitap’tır.
Bayraktar Bayraklı = Bu Kur'ân, güçlü ve merhamet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.
Bekir Sadak = (5-6) Bu, babalari uyarilmadigindan gafil kalmis bir milleti uyarman icin guclu ve merhametli olan Allah'in indirdigi Kuran'dir.
Celal Yıldırım = (Kur'ân) cok üstün, cok güçlü, çok merhametli (Allah'ın) indirdiğidir.
Cemal Külünkoğlu = (5-6) Bu (Kur'an), ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de doğru ile eğrinin ne olduğundan habersiz kalmış bir toplumu uyarman için, mutlak güç sahibi, rahmeti bol olan (Allah tarafından) sana indirilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (5-6) Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kuran'dır.
Diyanet Vakfi = (Bu Kur'an) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Edip Yüksel = Bu, Üstün ve Rahim olanın indirdiği bir vahiydir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Tenziliyle o azîz rahîmin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Güçlü ve çok merhametli Allah'ın peyderpey indirdiği vahyi ile.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (5-6) Babaları korkutulmamış ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği (Kur'ân) ile korkutasın.
Gültekin Onan = (Kuran) Güçlü ve üstün olan, esirgeyenin indirmesidir.
Harun Yıldırım = Üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Hasan Basri Çantay = (Bu Kur'an) yegâne gaalib, çok esirgeyici (Allah) in indirdiği (bir kitab) dır.
Hayrat Neşriyat = (Bu Kur’ân) Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhametli olan Allah)’ın tenzîli (parça parça indirmesi)dir.
İbni Kesir = Bu; Aziz, Rahim'in indirmesidir.
Kadri Çelik = (Kur'an) Güçlü ve merhamet sahibinin indirmesidir.
Muhammed Esed = Kudret Sahibi ve Rahmet Kaynağı'ndan indirilmiş olan(ın sayesinde),
Mustafa İslamoğlu = (Çünkü bu vahiy) her işinde mükemmel olanın, en merhametli olanın katından indirilmiştir:
Ömer Nasuhi Bilmen = (O Kur'an) Rahîm olan Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir.
Ömer Öngüt = Üstün ve çok merhametli Allah'ın indirdiği (Kur'an yolu üzerindesin).
Şaban Piriş = Güçlü ve merhametlinin indirmesidir.
Sadık Türkmen = Üstün ve merhametli olanın indirdiği (yol üzerindesin).
Seyyid Kutub = Bu Kur'an üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Suat Yıldırım = (5-6) O, azîz ve rahîmden indirilen bir tenzil olup, ataları uyarılmamış, hâliyle, kendileri de gaflette giden, bir topluluğu uyarmak için gönderilmişsin.
Süleyman Ateş = Yani üstün ve çok esirgeyen Allâh'ın indirdiği (Kur'ân yolu) üzerindesin.
Tefhim-ul Kuran = (Kur'an) Güçlü ve üstün olan, esirgeyen (Allah') ın indirmesidir.
Ümit Şimşek = Bu Kur'ân ise herşeyin mutlak galibi ve sonsuz rahmet sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Azîz ve Rahîm'in indirdiği üzeresin.
İskender Ali Mihr = Azîz ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir.
İlyas Yorulmaz = (O doğru yol) Güçlü ve merhametli olan tarafından indirilmiştir.
لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أُنذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ
Yâsîn / 6 -
Li tunzira kavmen mâ unzira âbâuhum fe hum gâfilûn(gâfilûne).
Diyanet İşleri = (5-6) Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Korkutman için, ataları korkutulmamış topluluğu; onlardır gafil olanlar.
Abdullah Parlıyan = Ataları uyarılmamış ve bu nedenle kendileri doğru ile eğrinin ne olduğundan habersiz kalmış bulunan insanları, uyarasın diye bu kitap indirilmiştir.
Adem Uğur = Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.
Ahmed Hulusi = Ataları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, Sünnetullah'tan) kozalı olarak yaşayan bir toplumu uyarman için.
Ahmet Tekin = Ataları sorumluluk hesap ve ceza hatırlatılarak uyarılan, kısa sürede imandan ve şer’i hükümlerden habersiz hale gelen milletleri uyarman için indirilmiştir.
Ahmet Varol = Ataları uyarılmamış bir kavmi uyarman için (gönderildin). Çünkü onlar gaflet içindedirler.
Ali Bulaç = Babaları uyarılmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarman için (gönderildin).
Ali Fikri Yavuz = Babaları (Allah’ın azabı ile) korkutulmamış bir kavmi (Kureyşi) korkutasın diye gönderildin. Çünkü onlar habersiz gafillerdir.
Ali Ünal = (Yakın) ataları uyarılmamış, dolayısıyla bütün bütün gaflet içinde kalmış bir topluluğu uyarman için.
Bayraktar Bayraklı = Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir/Ataları uyarıldıkları halde gaflet içinde olan bir toplumu uyarman için indirilmiştir.
Bekir Sadak = (5-6) Bu, babalari uyarilmadigindan gafil kalmis bir milleti uyarman icin guclu ve merhametli olan Allah'in indirdigi Kuran'dir.
Celal Yıldırım = Babaları uyarılmayan bir milleti —ki onlar gaflet içindedirler— uyarman içindir.
Cemal Külünkoğlu = (5-6) Bu (Kur'an), ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de doğru ile eğrinin ne olduğundan habersiz kalmış bir toplumu uyarman için, mutlak güç sahibi, rahmeti bol olan (Allah tarafından) sana indirilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (5-6) Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kuran'dır.
Diyanet Vakfi = Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.
Edip Yüksel = Ataları uyarılmadığından tümüyle habersiz kalmış bir toplumu uyarman için...
Elmalılı Hamdi Yazır = İnzar edesin, vehameti haber veresin diye bir kavme. Babalar inzar edilmedi de haberleri de yok gafiller
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Babaları uyarılmamış olup gaflet içinde olan bir topluluğu uyarasın (vehameti haber veresin) diye.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (5-6) Babaları korkutulmamış ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği (Kur'ân) ile korkutasın.
Gültekin Onan = (5-6) Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kuran'dır.
Harun Yıldırım = Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.
Hasan Basri Çantay = Ataları uyarılmadığından tümüyle habersiz kalmış bir toplumu uyarman için...
Hayrat Neşriyat = İnzar edesin, vehameti haber veresin diye bir kavme. Babalar inzar edilmedi de haberleri de yok gafiller
İbni Kesir = Babaları uyarılmadığından gaflet içinde kalmış bir kavmi uyarman için.
Kadri Çelik = Babaları uyarılıp korkutulmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarıp korkutman için (gönderildin).
Muhammed Esed = ataları uyarılmamış ve bu nedenle kendileri (doğru ile eğrinin ne olduğundan) habersiz kalmış bulunan insanları uyarasın diye (sana indirilmiş olanın) (sayesinde).
Mustafa İslamoğlu = bu sayede ataları uyarılmamış, dolayısıyla haktan gafil kalmış bir topluluğu uyarabilesin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Tâ ki, bir kavmi korkutasın ki, onların ataları korkutulmamıştır. Artık onlar gâfil kimselerdir.
Ömer Öngüt = Ataları uyarılmadığı için gaflet içerisinde kalmış bir kavmi uyarman içindir.
Şaban Piriş = Ataları uyarılmadığı için gafil bir toplumu uyarman için.
Sadık Türkmen = Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).
Seyyid Kutub = O Kitap, sana, ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.
Suat Yıldırım = (5-6) O, azîz ve rahîmden indirilen bir tenzil olup, ataları uyarılmamış, hâliyle, kendileri de gaflette giden, bir topluluğu uyarmak için gönderilmişsin.
Süleyman Ateş = Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).
Tefhim-ul Kuran = Babaları uyarılıp korkutulmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarıp korkutman için (gönderildin).
Ümit Şimşek = Tâ ki, ataları uyarılmadığı için haktan habersiz kalmış bir toplumu uyarasın.
Yaşar Nuri Öztürk = Babaları uyarılmamış, tam gaflet içinde bir toplumu uyarman için gönderildin.
İskender Ali Mihr = Babaları uyarılmamış bir kavmi, uyarman içindir. Çünkü onlar gâfillerdir.
İlyas Yorulmaz = Atalarının uyarıldığı şeyler (Hesap günü, azap, ateş, cennet, cehennem v. s. ) ile bir toplumu (Mekkelileri) uyarman için (indirilmiştir). Onların (gelecekle ilgili) hiçbir bilgileri yok.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Yâsîn / 7 -
Lekad hakkal kavlu alâ ekserihim fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki onların çoğu hakkında şu söz gerçekleşmiştir: Onlardır inanmayanlar.
Abdullah Parlıyan = Bu, Allah peygamber tanımazların pek çoğuna karşı Allah'ın gazap sözü mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü onlar iman etmezler.
Adem Uğur = Andolsun ki onların çoğu gafletlerinin cezasını hak etmişlerdir. Çünkü onlar iman etmiyorlar.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki onların çoğunluğuna o söz (Cehennem, insanların ve cinlerin çoğuyla dolacaktır; sözü) Hak olmuştur! Bu sebeple onlar iman etmezler!
Ahmet Tekin = Andolsun ki, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için Allah’ın hükmü, ceza kararı, o gaflet içinde olanların çoğunun üzerinde, doğruluğu tartışılmayan haklı, gerekçeli, âdil bir hükümdür. Onlar iman etmeyecekler.
Ahmet Varol = Andolsun ki onların çoğu üzerinde söz hak olmuştur. Onlar artık iman etmezler.
Ali Bulaç = Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur; artık inanmazlar.
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu çoğunun üzerine azap gerçekleşmiştir. (Çünkü imanı istemiyecekleri, Allah tarafından biliniyor) artık onlar iman etmezler.
Ali Ünal = İnsanların çoğu hakkında Allah’ın (“Cehennem’i cinlerle ve insanlarla dolduracağım”) sözünün doğruluğu ve haklılığı ortadadır. Bu çoğunluk, iman etmiyor ve etmeyecek.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki, onların çoğu gafletlerinin cezasını hak etmişlerdir. Çünkü onlar iman etmiyorlar.
Bekir Sadak = And olsun ki, hukum cogunun aleyhine gerceklesmistir, bunun icin artik inanmazlar.
Celal Yıldırım = And olsun ki, hüküm, çoğu hakkında gerçekleşip sübut bulmuştur, artık inanmazlar.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, onların çoğu üzerine (inkâr ve isyanlarından dolayı) o söz (azap emri) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, hüküm çoğunun aleyhine gerçekleşmiştir, bunun için artık inanmazlar.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki onların çoğu cezayı hak etmişlerdir. Çünkü onlar iman etmiyorlar.
Edip Yüksel = Çoklarının inanmıyacağına dair söz gerçekleşmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için daha çoklarına karşı söz hakkolmuştur da onlar iymana gelmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, pek çoklarına karşı söz hak olmuştur da artık onlar imana gelmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki onların çoğunun üzerine azab sözü hak olmuştur. Onlar imana gelmezler.
Gültekin Onan = Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur, artık inanmazlar.
Harun Yıldırım = Andolsun ki onların çoğu gafletlerinin cezasını hak etmişlerdir. Çünkü onlar iman etmiyorlar.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki bunların çoğunun üzerine o söz hak olmuşdur. Artık bunlar îman etmezler.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, onların çoğunun üzerine (azab husûsundaki) söz hak olmuştur; artık onlar (küfürlerindeki inadları sebebiyle) îmân etmezler.
İbni Kesir = Andolsun ki; onların, çoğunun üzerine, söz hak olmuştur. Onlar, artık iman etmezler.
Kadri Çelik = Şüphesiz onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur; artık onlar inanmazlar.
Muhammed Esed = Onların çoğuna karşı (Allah'ın gazap) sözü mutlaka gerçekleşecektir; çünkü onlar iman etmezler.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu, onlardan bir çoğu hakkındaki söz tahakkuk etmiştir: artık asla iman etmeyecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, onların birçokları üzerine o söz (o azap emri) hak olmuştur. Artık onlar imân etmezler.
Ömer Öngüt = Andolsun ki onların çoğunun üzerine söz hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.
Şaban Piriş = Çoğu için buyruk gerçekleşmiştir, onlar iman etmezler.
Sadık Türkmen = Gerçekten o söz, onların birçoğunun üzerine hak oldu. Onlar inanmadılar.
Seyyid Kutub = Andolsun ki, hüküm çoğunun aleyhine gerçekleşmiştir, bunun için artık inanmazlar.
Suat Yıldırım = Onların çoğunun hakkında ilahî hüküm hak olarak kesinleşti. Artık imân etmezler onlar...
Süleyman Ateş = Andolsun onların çoğuna o söz (cinlerden ve insanlardan bir kısmını cehenneme dolduracağım, sözü) hak oldu; artık onlar inanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur; artık onlar inanmazlar.
Ümit Şimşek = Onların çoğu için Allah'ın sözü bir hak olmuştur; artık iman etmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun ki, onların çoğuna söz hak olmuştur, artık onlar iman etmezler.
İskender Ali Mihr = Andolsun ki (Allah’ın) söz(ü) onların çoğunun üzerine hak oldu. Artık onlar âmenû olmazlar (Allah’a ulaşmayı dilemezler).
İlyas Yorulmaz = Elbette ki onların pek çoğunun üzerine (Rabbinin vaat ettiği hesap günü) gerçekleşecek. Zaten onlar buna inanacak değiller.
إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلاَلاً فَهِيَ إِلَى الأَذْقَانِ فَهُم مُّقْمَحُونَ
Yâsîn / 8 -
İnnâ cealnâ fî a’nâkıhim aglâlen fe hiye ilâl ezkâni fe hum mukmehûn(mukmehûne).
Diyanet İşleri = Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki biz, boyunlarına lâleler vurduk, elleri, âdeta çenelerine kenetlendi lâlelerle, bu yüzden onlar, başlarını dimdik tutarlar.
Abdullah Parlıyan = Onların boyunlarına esaret, ceza ve azap olsun diye, çenelerine kadar uzayan demir halkalar geçirdik de, burunları yukarı, gözleri aşağı somurtup kalmışlardır.
Adem Uğur = Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki biz onların boyunlarında, çenelerine kadar dayanmış boyunduruklar (şartlanma ve değer yargıları) oluşturduk! Artık (onlar kendi hakikatlerini göremezler) başları yukarı doğru kalkıktır (benlikleriyle yaşarlar)!
Ahmet Tekin = Biz onların boyunlarına demir halkalar, lâleler geçirdik. Halkalar çenelerine dayanır. Bu yüzden burunları yukarda, gözlerini yere dikip somurtmuş kalmışlardır.
Ahmet Varol = Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Ali Bulaç = Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Ali Fikri Yavuz = Çünkü biz, o kâfirlerin boyunlarına bağlar geçirmişiz ki, bunlar çenelerine dayanmıştır da başları yukarı kalkık bulunuyorlar. (Artık hak tarafına başlarını çeviripte boyun eğmezler.)
Ali Ünal = Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik; çenelerine dayanan o halkalar sebebiyle başları yukarı doğru çivilenmiş gibidir.
Bayraktar Bayraklı = Biz, onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanacak olan demir halkalar geçirdik. Bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Bekir Sadak = Boyunlarina, cenelerine kadar varan demir halkalar gecirmisizdir, bunun icin baslari yukari kalkiktir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki biz onların boyunlarına, çenelerine dayanacak şekilde demir halkalar geçirdik. Bu yüzden başları yukarıya kalkıktır.
Cemal Külünkoğlu = Biz, (kötü niyetlerinden ve isyanlarından dolayı) onların boyunlarına çenelere kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu sebeple başları (ve burunları) yukarıya kalkıktır (hakka boyun eğmezler).
Diyanet İşleri (eski) = Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir, bunun için başları yukarı kalkıktır.
Diyanet Vakfi = Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.
Edip Yüksel = Boyunlarına, çenelerine kadar varan prangalar taktık da kafaları yukarıya dikilmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü biz onların boyunlarına kelepçekler geçirmişiz, onlar çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı gözleri aşağı somurtmaktadırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü Biz, onların boyunlarına kelepçeler geçirmişiz de onlar, çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişiz. O kelepçeler çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar.
Gültekin Onan = Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Harun Yıldırım = Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, biz onların boyunlarına öyle lâleler geçirdik ki bunlar çenelerine kadar (dayandı). Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı kaldırılmış haldedirler.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki biz onların boyunlarına halkalar geçirdik; öyle ki o (demir halkalar)çenelerine kadar (dayanmış)tır; bu yüzden onlar başları yukarı kalkık kimselerdir.
İbni Kesir = Doğrusu Biz; onların boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkaları geçirdik. Bunun için artık başları yukarı kalkıktır.
Kadri Çelik = Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıklardır.
Muhammed Esed = Onların boyunlarına çenelerine kadar uzayan demir halkalar geçirdik ki kafalarını dik tutmak zorunda kalsınlar;
Mustafa İslamoğlu = Zira (sanki) Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar uzanan demir halkalar geçirmişizdir de, başlarını bir türlü eğememektedirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, Biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişizdir, tâ ki onların çenelerine kadar dayanmıştır. Artık onlar başları yukarı kaldırılmış, gözleri aşağıya çevrilmiş kimselerdir, bir şey görüp anlayamazlar.
Ömer Öngüt = Gerçekten biz onların boyunlarına demir halkalar geçirdik. O halkalar çenelerine kadar dayanmıştır. Onun için kafaları yukarı kalkıktır.
Şaban Piriş = Biz, onların boyunlarına, çenelerine varan halkalar geçirdik. Onun için başları kalkıktır.
Sadık Türkmen = Sanki onların boyunlarında, çenelerinde halkalar var, kafaları kalkık, kibirlidirler.
Seyyid Kutub = Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik. Çenelere kadar dayanan o halkalar yüzünden kafaları kalkıktır.
Suat Yıldırım = Boyunlarına öyle boyunduruklar koyduk ki onlar çenelerine dayanmaktadır. Boyunları yukarı, çeneleri kalkık, gözleri havada bir durumdadırlar.
Süleyman Ateş = Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik. Çenelere kadar dayanan o halkalar yüzünden kafaları kalkıktır.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Ümit Şimşek = Biz onların boyunlarına öyle boyunduruklar geçirdik ki, çenelerine dayanır da başları havaya dikili kalır.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onların boyunlarına bukağılar geçirdik. Bukağılar çenelere dayanmıştır da bu yüzden onların kafaları yukarı kalkıktır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz, onların boyunlarına, çenelerine kadar halkalar (zincirler) kıldık (geçirdik). Bu sebeple onlar, başları yukarı kaldırılmış olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Onların çenelerine kadar boyunlarına geçecek halkalar hazırladık ki, kafalarını dik tutsunlar.
وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ
Yâsîn / 9 -
Ve cealnâ min beyni eydîhim sedden ve min halfihim sedden fe agşeynâhum fe hum lâ yubsırûn(yubsırûne).
Diyanet İşleri = Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve önlerine bir set çektik, arkalarına bir set ve gözlerini bağladık da bu yüzden onlar, görmezler.
Abdullah Parlıyan = Hem önlerine, hem arkalarına birer set çekmişiz ve böylece kendilerini sarıp kuşatmışız da, artık baksalar da göremezler.
Adem Uğur = Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.
Ahmed Hulusi = Onların önlerinden bir set (geleceği göremezler) ve arkalarından bir set (geçmişlerinden ders almazlar) oluşturduk da böylece onları bürüdük. . . Artık onlar görmezler.
Ahmet Tekin = Önlerinden, sağlarından, sollarından ve arkalarından setler çektik. Onları sardık. Artık, baksalar da göremezler.
Ahmet Varol = Onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik. Böylece onları örtüverdik. Artık görmezler.
Ali Bulaç = Biz önlerinde bir sed, arkalarında bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler.
Ali Fikri Yavuz = Biz onların önlerine (ahiret işlerine) bir engel, arkalarına (dünya işlerine) bir engel çekip kendilerini sarmışız da artık onlar (hakkı) göndermezler.
Ali Ünal = Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler.
Bayraktar Bayraklı = Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları çepeçevre kuşattık. Artık göremezler.
Bekir Sadak = Onlerine ve arkalarina sed cekmisizdir. Gozlerini perdeledigimizden artik goremezler.
Celal Yıldırım = Önlerine de, arkalarına da bir sed koyduk, gözlerini de bir perdeyle örtüverdik, artık onlar görmezler.
Cemal Külünkoğlu = Biz, onların hem önlerine bir set, hem de arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık onlar görmezler.
Diyanet İşleri (eski) = Önlerine ve arkalarına sed çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.
Diyanet Vakfi = Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.
Edip Yüksel = Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çekerek onları perdeledik; artık göremezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem önlerinden bir sedd ve arkalarından bir sedd çekmişiz, kendilerini sarmışızdır da baksalar da görmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çekmişiz ve kendilerini sarmışızdır; artık baksalar da görmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini sarmışızdır. Baksalar da görmezler.
Gültekin Onan = Biz önlerinde bir sed, arkalarında bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler.
Harun Yıldırım = Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.
Hasan Basri Çantay = Biz hem önlerinden bir sed, hem arkalarından bir sed çektik. Böylece onları sarıverdik. Artık görmezler.
Hayrat Neşriyat = (İsyanlarındaki ısrarları yüzünden) önlerinden bir sed, arkalarından da bir sed çektik de onları(n gözlerini) perdeledik; artık onlar görmezler.
İbni Kesir = Önlerinden bir sed ve arkalarından da bir sed çekmişizdir. Gözlerini perdelemişizdir. Bu yüzden artık göremezler.
Kadri Çelik = Biz onların önlerine bir sed, arkalarına da bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler.
Muhammed Esed = önlerine ve arkalarına setler çektik ve göremesinler diye üzerlerine perdeler geçirdik:
Mustafa İslamoğlu = Yine (adeta) önlerinden ve arkalarından birer set çekmiş ve gözlerini perdelemişizdir de, artık görememektedirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Biz onların önlerinde bir sed ve arkalarında bir sed vücuda getirdik, öylece onları sarıverdik. Artık onlar göremezler.
Ömer Öngüt = Biz onların önlerine bir sed, arkalarına bir sed çektik. Gözlerini de bir perdeyle örtüverdik, artık görmezler.
Şaban Piriş = Önlerine bir set, arkalarına da bir set çekerek onları bürüdük de artık göremezler.
Sadık Türkmen = Sanki önlerinde arkalarında set var. Gerçekleri duymak görmek istemiyorlar.
Seyyid Kutub = Önlerine ve arkalarına set çektik. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.
Suat Yıldırım = Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar...
Süleyman Ateş = Önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed çektik de onları kapattık; artık görmezler.
Tefhim-ul Kuran = Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler.
Ümit Şimşek = Önlerine bir sed, arkalarına bir sed çekip onları öyle bir kuşattık ki, birşey görecek halleri yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlerine ve arkalarina sed cekmisizdir. Gozlerini perdeledigimizden artik goremezler.
İskender Ali Mihr = Ve onların önlerine ve arkalarına set kılarak (çekerek) böylece onları perdeledik. Artık onlar görmezler.
İlyas Yorulmaz = Önlerine ve arkalarına bir engel koyduk ve onları çepe çevre kuşattık. Artık göremezler.
وَسَوَاء عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
Yâsîn / 10 -
Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Diyanet İşleri = Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve birdir onlara korkutsan da, korkutmasan da; onlar, inanmazlar.
Abdullah Parlıyan = Onları ha uyarmış, ha uyarmamışsın, hiç farketmez, asla inanmazlar. Yani cenneti kaybetmek, cehenneme gitmek konusunda umursamazlar.
Adem Uğur = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Ahmed Hulusi = Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler!
Ahmet Tekin = Onları uyarsan da, uyarmasan da farketmez. Onlar iman etmeyecekler.
Ahmet Varol = Onları uyarsan da uyarmasan da kendileri için birdir. İman etmezler.
Ali Bulaç = Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar.
Ali Fikri Yavuz = Sen onları korkutsan da, korkutmasan da onlarca birdir; iman etmezler.
Ali Ünal = Böylelerini uyarsan da uyarmasan da onlar için farketmez; onlar, iman etmeyeceklerdir.
Bayraktar Bayraklı = Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Bekir Sadak = Onlari uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Celal Yıldırım = (Ey Peygamber!) Onları (tuttukları yolun tehlikesine karşı) uyarsan da uyarmasan da birdir; imân etmezler.
Cemal Külünkoğlu = Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Diyanet İşleri (eski) = Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Diyanet Vakfi = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Edip Yüksel = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlarca müsavidir, ha inzar etmişin kendilerini ha etmemişin; inanmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları uyarsan da uyarmasan da farketmez, inanmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları korkutsan da korkutmasan da onlara göre birdir, inanmazlar.
Gültekin Onan = Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar.
Harun Yıldırım = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Hasan Basri Çantay = Onları (azâb ile) ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın onlarca birdir. İman etmezler.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir; îmân etmezler.
İbni Kesir = Onları ister korkut, ister korkutma; onlar için birdir, iman etmezler.
Kadri Çelik = Kendilerini uyarıp korkutsan da uyarmayıp korkutmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.
Muhammed Esed = artık onları uyarsan da uyarmasan da onlarca birdir, inanmazlar.
Mustafa İslamoğlu = Şu halde sen onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için fark etmez: iman etmezler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onları korkutmuş olsan da, korkutmasan da onlara karşı müsavîdir, imân etmezler.
Ömer Öngüt = Onları uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar iman etmezler.
Şaban Piriş = Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Sadık Türkmen = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmıyorlar.
Seyyid Kutub = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Suat Yıldırım = Kendilerine müsavidir; ha uyardın onları, ha uyarmadın, artık iman etmezler onlar...
Süleyman Ateş = Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Kendilerini uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.
Ümit Şimşek = Uyarsan da onlar için birdir, uyarmasan da; artık iman etmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar.
İskender Ali Mihr = Ve onları uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir. Onlar âmenû olmazlar (Allah’a ulaşmayı dilemezler).
İlyas Yorulmaz = Onları uyarsan da uyarmasan da (fark etmez) onlar için eşittir.
إِنَّمَا تُنذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ
Yâsîn / 11 -
İnnemâ tunziru menittebeaz zikre ve haşiyer rahmâne bil gaybi, fe beşşirhu bi magfiratin ve ecrin kerîm(kerîmin).
Diyanet İşleri = Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği hâlde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sen, ancak Kur'ân'a uyan ve rahmandan, halk görmese de korkan kişiyi korkutabilirsin; müjdele onu yarlıganmayla ve güzelim bir mükâfatla!
Abdullah Parlıyan = Sen ancak, Kur'ân'ı, ciddi düşünerek okuyup, kulluk kitabı olarak kabul eden ve henüz huzuruna çıkmadan, Allah'a karşı gelmekten korkanları uyarabilirsin. Böylelerini Allah'tan bir bağışlanma ve güzel bir ödül ile müjdele.
Adem Uğur = Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmeden Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.
Ahmed Hulusi = Sen ancak Zikre (hatırlatılan hakikate) tâbi olan ve gaybı olarak Rahman'dan haşyet duyanı uyarırsın. Onu bir mağfiret ve kerîm bir bedel ile müjdele!
Ahmet Tekin = Sen ancak, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’a uyan, Kur’ân’ı uygulayan, saklı-gizli hallerinde, görmedikleri halde, gıyaben rahmet sahibi Rahman olan Allah’tan korkarak saygı duyanları uyarabilirsin. Onları, bir koruma kalkanı ve bağışlanma, cömertçe ve değerli bir mükâfatla müjdele.
Ahmet Varol = Sen ancak zikre uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi ve namaz kılanları uyarırsın. İşte onu bir bağışlama ve kıymetli bir ecirle müjdele.
Ali Bulaç = Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.
Ali Fikri Yavuz = Sen ancak Kur’an’a tâbi olan, onunla amel eden ve görmediği Rahmân’a içten saygı besliyen kimseyi sakındırırsın. İşte onu hem bir mağfiretle (dünyadaki günahlarının bağışlanmasıyla), hem de iyi mükâfatla (cennetle) müjdele.
Ali Ünal = Sen, (etkili ve yararlı bir biçimde) ancak öyle insanı uyarabilirsin ki, (ön yargısızdır ve dolayısıyla irşada açıktır,) Zikr’i (Kur’ân) tasdikle ona tâbi olur ve görmediği halde Rahmân karşısında saygıyla ürperir. İşte böyle olanı (sürpriz karşılıklarla dolu bir) bağışlanma ve pek bol, artıp eksilmeyen, hiç zararsız ve bütünüyle hayır bir mükâfatla müjdele.
Bayraktar Bayraklı = Sen ancak, Kur'ân'a uyan ve görmeden Rahmân'a saygı duyan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir af ve güzel bir ödülle müjdele.
Bekir Sadak = Sen ancak, Kuran'a uyan ve gormedigi halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artik o kimseyi, bagislanma ve comertce verilecek bir ecirle mujdele.
Celal Yıldırım = Sen ancak Zikr'e (Kur'ân'a) uyup Rahmân'dan, gıyabında saygı ile korkanları uyarabiiirsin. Öylesini mağfiret ve göz-gönül dolduran güzel bir mükâfatla müjdele.
Cemal Külünkoğlu = Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve insan kavrayışının ötesinde bulunmasına rağmen Rahman (olan Allah')a yürekten saygı besleyen kişiyi uyarabilirsin. İşte o kimseyi bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele!
Diyanet İşleri (eski) = Sen ancak, Kuran'a uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık o kimseyi, bağışlanma ve cömertçe verilecek bir ecirle müjdele.
Diyanet Vakfi = Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmeden Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.
Edip Yüksel = Ne ki sen, sadece ilahi uyarıya tabi olan ve idraki aşan bir hakikat olmasına rağmen O rahmet kaynağına derin bir ürpertiyle saygı duyan kimseyi uyarabilirsin: o halde bu gibileri sınırsız bir mağfiret ve tarifsiz güzellikte bir ödülle müjdele!
Elmalılı Hamdi Yazır = Sen ancak zikre tâbi ve Rahmân'dan daha görmeksizin korkan kimseyi korkutursun. Artık onu bir yarlığanma ile ve pek şerefli bir mükâfaat ile müjdele.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen ancak Kur'an'a uyan ve Rahman'dan gıyabında saygı besleyen kimseyi sakındırırsın; İşte onu, hem bir bağışlama hem de değerli bir mükafatla müjdele!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen ancak, Kur’an’a uyan, görmediği halde Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Onlara bağışlanmayı ve büyük bir mükafatı müjdele!
Gültekin Onan = Sen ancak zikre (Kur’an’a) hatırlatıcıya uyan kimseyi ve görmeden Rahmân’dan korkanı uyarabilirsin. Onu bir bağışlanmayla ve güzel bir mükâfatla müjdele!
Harun Yıldırım = Sen ancak zikre uyan ve görmeden Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.
Hasan Basri Çantay = Sen ey Resulüm, şu kimseyi uyar: İrşâda can kulağıyla tâbi olur, görmediği Rahman’a saygı duyup O’ndan çekinir. Müjdele onu: Mağfiret onun, şerefli mükâfat onun...
Hayrat Neşriyat = Sen ancak zikre uyan ve görmeden Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte öylesini bir mağfiret ve güzel bir mükâfâtla müjdele.
İbni Kesir = Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarıp korkutursun. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele!
Kadri Çelik = Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.
Muhammed Esed = Sen ancak (ilahi) uyarıyı can kulağıyla dinleyen ve insan kavrayışının ötesinde bulunmasına rağmen Rahman'dan korkan kişiyi uyarabilirsin, işte böylelerine (Allah'ın) mağfiretini ve en güzel ödülü müjdele!
Mustafa İslamoğlu = Ne ki sen, sadece ilahi uyarıya tabi olan ve idraki aşan bir hakikat olmasına rağmen O rahmet kaynağına derin bir ürpertiyle saygı duyan kimseyi uyarabilirsin: o halde bu gibileri sınırsız bir mağfiret ve tarifsiz güzellikte bir ödülle müjdele!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sen ancak zikre tâbi ve Rahmân'dan daha görmeksizin korkan kimseyi korkutursun. Artık onu bir yarlığanma ile ve pek şerefli bir mükâfaat ile müjdele.
Ömer Öngüt = Sen ancak Zikr'e uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir mağfiret ve güzel bir mükâfat ile müjdele!
Şaban Piriş = Sen ancak, Kur’an’a uyan, görmediği halde Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Onlara bağışlanmayı ve büyük bir mükafatı müjdele!
Sadık Türkmen = Sen ancak zikre (Kur’an’a) hatırlatıcıya uyan kimseyi ve görmeden Rahmân’dan korkanı uyarabilirsin. Onu bir bağışlanmayla ve güzel bir mükâfatla müjdele!
Seyyid Kutub = Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte öylesini bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.
Suat Yıldırım = Sen ey Resulüm, şu kimseyi uyar: İrşâda can kulağıyla tâbi olur, görmediği Rahman’a saygı duyup O’ndan çekinir. Müjdele onu: Mağfiret onun, şerefli mükâfat onun...
Süleyman Ateş = Sen ancak zikre uyan ve görmeden Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte öylesini bir mağfiret ve güzel bir mükâfâtla müjdele.
Tefhim-ul Kuran = Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarıp korkutursun. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele!
Ümit Şimşek = Sen ancak Kur'ân'a uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte onu bağışlanma ile ve ardı arkası kesilmeyecek, pek değerli bir ödülle müjdele.
Yaşar Nuri Öztürk = Sen ancak o zikire/Kur'an'a uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarırsın. Böylesini, bir bağışlanma ve seçkin bir ödülle müjdele!
İskender Ali Mihr = Sen sadece zikre tâbî olanı ve gaybte Rahmân’a huşû duyanı uyarırsın. Öyleyse onu mağfiret ile (günahların sevaba çevrilmesiyle) ve "kerim ecir" ile müjdele.
İlyas Yorulmaz = Sen, yalnızca bu öğüt (Kur’an)’e tabi olanları ve görmediği halde Rahman’dan korkanları uyarırsın. Onları bağışlanma ve büyük mükâfatlarla müjdele.
إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ
Yâsîn / 12 -
İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âsârahum ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki biz, ölüyü diriltiriz ve yazarız önceden, dünyâda yaptıklarını ve sonradan bıraktıkları izleri ve her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık, takdîr ettik.
Abdullah Parlıyan = Başkaları değil yalnız biz, ölüleri diriltiriz ve hayatlarında onların gelecek için yaptıkları her türlü eylemi ve geride bıraktıkları bütün iyi ve kötü izleri, kayda geçireceğiz. Zira biz, herşeyin apaçık kaydını bir ana kitapta yazıp, tespit etmekteyiz.
Adem Uğur = Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) sayıp yazmışızdır.
Ahmed Hulusi = Kesinlikle biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz! Onların yaptıklarını ve meydana getirdikleri eserleri yazarız! Biz her şeyi İmam-ı Mubiyn'de (beyinlerinde ve ruhlarında) ihsa ettik (tüm özellikleriyle kaydettik)!
Ahmet Tekin = Ölüleri şüphesiz biz diriltiriz. Hayatlarında yaptıkları iyi ve kötü bütün amelleri ve toplumda, arkalarında bıraktıkları faydası ve zararı devam eden eserlerinin sevaplarını ve günahlarını biz yazmaya devam ederiz. Zaten her şeyi, doğruları, hakkı ortaya koyan, kâinatın kayıt sicilinde, kanunlar ve ilkeler kitabında ana bilgi işlem merkezinde, Levh-i Mahfuz’da sırasıyla yazdık.
Ahmet Varol = Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz ve onların önceden gönderdiklerini de, eserlerini de yazarız. Her şeyi apaçık bir kitapta [1] saymışızdır.
Ali Bulaç = Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini biz yazarız. Biz her şeyi, apaçık bir kitapta tesbit edip korumuşuz.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten biz, ölüleri diriltiriz; (ölümlerinden önce iyi ve kötü) ileri gönderdikleri amelleri ve (öldükten sonra) geri bıraktıkları (iyi ve kötü) eserleri yazarız. Biz her şeyi İmam-ı Mübîn’de= Levh-i Mahfûz’da yazıp saymışızdır.
Ali Ünal = Ölüleri diriltecek olan Biziz ve insanların ölünceye kadar işleyip Âhiret hayatları için gönderdikleri (sevap ve günahları) da, (öldükten sonra) arkalarında kalan (ama Kıyamet’e kadar hesaplarına işlenmeye devam edecek) iyilik ve kötülüklerini de yazıyoruz. Biz, esasen her şeyi Apaçık bir Öncü Kitap’ta tek tek kaydetmiş bulunuyoruz.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi ve bıraktıkları her eseri yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta kaydederiz.
Bekir Sadak = suphesiz oluleri dirilten, islediklerini ve eserlerini yazan Biziz; herseyi, apacik bir kitabda saymisizdir. *
Celal Yıldırım = Şüphesiz biz, evet biz, ölüleri diriltiriz; önden gönderdikleri şeyleri ve bıraktıkları eserleri (koydukları izleri) yazarız. Ve her şeyi açık ve açıklayıcı bir Ana Kitap'ta sayıp tesbit etmişizdir.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz ölüleri biz, (yalnız) biz diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini kaydederiz. (Zaten biz) her şeyi apaçık bir kütükte (Levh-i Mahfuz'da) ayrıntılı olarak kaydetmişizdir.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan Biziz; herşeyi, apaçık bir kitabda saymışızdır.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) sayıp yazmışızdır.
Edip Yüksel = Ölüleri biz, evet biz diriltiriz, onların yaptıklarını ve (ölümlerinden sonraki) sonuçlarını yazarız. Biz herşeyi apaçık bir kitapta saymışızdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hakıkat biz. Biziz, ölüleri diriltiriz ve takdim ettikleri şeyleri ve bıraktıkları eserleri kitaba geçiririz ve zaten her şeyi açık bir kütükte bir «İmam-ı Mübîn» de ihsa etmişizdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçekten Biz. Biziz, ölüleri diriltiriz; önden gönderdiklerini ve bıraktıkları eserleri kitaba geçiririz. Zaten herşeyi açık bir kütükte «İmam-ı Mübin» de de ihsa (sayıp tesbit) etmişizdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten biz ölüleri diriltiriz, onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Zaten biz her şeyi açık bir kütükte, bir «imam-ı mübin»de (ana kitapta, yani Levh-i mahfuzda) sayıp tesbit etmişizdir.
Gültekin Onan = Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini biz yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta / Levh-i Mahfuz'da tesbit edip korumuşuz.
Harun Yıldırım = Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, ölüleri biz diriltiriz biz. Önden gönderdikleri şeyleri ve (bırakdıkları) eserleri de biz yazarız. (Zâten) biz her şey'i apaçık bir kitabda (yazıb) saymışızdır.
Hayrat Neşriyat = Şübhe yok ki ölüleri ancak biz diriltiriz! Hem önceden işledikleri (amelleri)ni ve(geride bıraktıkları) eserlerini yazarız. Ve (olmuş, olacak) herşeyi apaçık beyân eden bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.
İbni Kesir = Şüphesiz ki ölüleri, Biz diriltiriz Biz. İşlediklerini ve geride bıraktıklarını Biz yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitabda saymışızdır.
Kadri Çelik = Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini de biz yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki Biz, ölüyü yeniden hayata döndüreceğiz ve onların gelecek için yaptıkları her türlü (eylemi) ve geride bıraktıkları bütün (iyi ve kötü) izleri kayda geçireceğiz. Zira biz, her şeyin apaçık kaydını tutarız.
Mustafa İslamoğlu = Elbette Biz, evet ölüyü Biz dirilteceğiz; ve onların önden yolladıklarını da arkada bıraktıkları eserleri de Biz yazacağız: böylece her şeyi kaydeden tarifsiz ve çok gelişmiş bir ana (bellek)te kayıt altına almış oluruz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, Biz ölüleri diriltiriz ve onların önden göndermiş olduklarını ve eserlerini yazarız. Ve zâten herşeyi pek apaçık bildiren bir Levh-i Mahfuz'da zabtetmişizdir.
Ömer Öngüt = Hiç şüphesiz ki ölüleri ancak ve ancak biz diriltiriz. İşlediklerini ve eserlerini (geride bıraktıklarını) biz yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i mahfuz'da) saymışızdır.
Şaban Piriş = Şüphesiz biz, ölüleri diriltiriz ve onların yaptıkları her işi ve bıraktıkları izleri yazarız. Her şeyi açık bir kumanda altında toplamışızdır!
Sadık Türkmen = Şüphesiz, ölüleri Biz diriltiriz/yeniden hayata döndürürüz. Önceden yolladıkları ve geride bıraktıkları (bütün iyi kötü) izleri/eserleri yazarız. Böylece herşeyi merkezi bir sistemde kayıt altında tutarız.
Seyyid Kutub = Biziz, biz ki, ölüleri diriltiriz ve öne sürdükleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Biz; her şeyi, apaçık bir Kitab'a yazmışızdır.
Suat Yıldırım = Ölüleri diriltecek Biz’iz. Yaptıkları her şeyi ve bütün izlerini bir bir kaydeden Biz’iz. Velhasıl her bir şeyi, apaçık bir kitap’ta sayıp döken Biz’iz.
Süleyman Ateş = Biziz, biz ki, ölüleri diriltiriz ve öne sürdükleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz, her şeyi apaçık bir kütüğe ayrıntılı olarak kaydetmişizdir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini de biz yazarız. Biz her şeyi, apaçık olan bir kitapta tesbit edip korumuşuz.
Ümit Şimşek = Ölüleri diriltecek olan Biziz. Onların yaptıkları işleri de, arkada bıraktıkları izleri de yazarız. Biz herşeyi apaçık bir kitapta sayıp dökmüşüzdür.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz, yalnız biz, ölüleri diriltiriz ve onların önden gönderdiklerini de eserlerini de yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kütükte ayrıntılı olarak kaydetmişizdir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz, ölüleri diriltiriz. Ve takdim ettiklerini ve onların eserlerini yazarız. Ve herşeyi İmam-ı Mübin’de (apaçık bir rehber’de) saydık (tespit ettik).
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki ölüye hayat veren biziz. O kişinin, kendisi için yaptıklarının ve bıraktığı izlerinin kaydının biz tutuyoruz. Biz her şeyi açık bir kitapta sayıp kaydediyoruz.
وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلاً أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءهَا الْمُرْسَلُونَ
Yâsîn / 13 -
Vadrıb lehum meselen ashâbel karyeti, iz câehâl murselûn(murselûne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Örnek getir onlara o şehir halkını; hani oraya peygamberler gelmişti.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! Sen bu Kur'ân muhataplarına, şu şehir halkını örnek olarak anlat: Nitekim o kente görevli elçiler, peygamberler gelmişti.
Adem Uğur = Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.
Ahmed Hulusi = Onlara o şehir halkını örnek ver. . . Hani oraya Rasûller gelmişti.
Ahmet Tekin = Sen onlara, şehirlerine özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamberler geldiği sıradaki şu memleketin halkını örnek ver.
Ahmet Varol = Onlara elçilerin geldiği o kasabanın halkını örnek ver.
Ali Bulaç = Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), Mekke halkına, o şehir halkının (Antakya’lıların) halini misal göster. Hani oraya (İsa’nın gönderdiği) elçiler gelmişti.
Ali Ünal = Onlara o memleket halkının halini bir misal olarak anlat: O halka da (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti.
Bayraktar Bayraklı = Onlara o ülke halkını örnek ver. Hani, oraya peygamberler gelmişti.[463]
Bekir Sadak = Insanlara, halkina elciler gelen kasabalari anlat:
Celal Yıldırım = Onlara, o kasaba halkından misal getir; hani onlara peygamberler gelmişti.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Onlara, elçilerin geldiği o şehir halkını örnek ver.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlara, halkına elçiler gelen şehri mesel olarak anlat:
Diyanet Vakfi = Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.
Edip Yüksel = Onlara, bir kent halkının kendilerine gelen elçilere gösterdiği tavrın örneğini ver.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlara, o karye sahiblerini temsil getir, o dem ki ona o gönderilen Resuller varmıştı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlara o şehir halkını örnek ver. Hani oraya o gönderilen elçiler varmıştı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.
Gültekin Onan = Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver, hani oraya elçiler gelmişti.
Harun Yıldırım = Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.
Hasan Basri Çantay = Onlara o şehir yaranını misâl getir. Hani oraya elçiler gelmişdi.
Hayrat Neşriyat = Onlara şu şehir (Antakya) halkını misâl getir! Hani oraya (Îsâ’nın gönderdiği) elçiler gelmişti.
İbni Kesir = Onlara misal olarak şu kasaba halkını anlat: Hani oraya elçiler gelmişlerdi.
Kadri Çelik = Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti.
Muhammed Esed = Onlara, elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkı(nın hikayesin)i örnek olarak anlat.
Mustafa İslamoğlu = Onlara, kendilerine elçiler gönderdiğimiz şehir halkının hikayesini anlat.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara (o münkirlere) o şehir ahalisini bir mesel olarak irâd et. O vakit ki, onlara o gönderilmiş olan elçiler gelmişti.
Ömer Öngüt = Onlara o memleket halkını (Antakyalıları) misal getir. Hani oraya elçiler gelmişlerdi.
Şaban Piriş = Kendilerine elçiler gelmiş olan belde halkının misalini anlat onlara.
Sadık Türkmen = Onlara misal olarak, kendilerine elçilerin geldiği şu kent halkını anlat:
Seyyid Kutub = İnsanlara, elçilerin geldiği şu kent halkını misal olarak anlat.
Suat Yıldırım = Sen şimdi onlara bir misâl getir: Mâlum şehir halkını, hani onlara da elçiler gelmişti.
Süleyman Ateş = Onlara elçilerin geldiği şu kent halkını misâl olarak anlat:
Tefhim-ul Kuran = Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti.
Ümit Şimşek = Onlara o şehir halkını misal ver ki, kendilerine elçiler gelmişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara o kent halkını örnek ver. Hani, elçiler gelmişti oraya.
İskender Ali Mihr = Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti.
İlyas Yorulmaz = Onlara şehir halkının misalini anlat. Onlara elçiler gelmişti.
إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ
Yâsîn / 14 -
İz erselnâ ileyhimusneyni fe kezzebûhumâ fe azzeznâ bi sâlisin fe kâlû innâ ileykum murselûn(murselûne).
Diyanet İşleri = Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, “Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani onlara iki kişi göndermiştik de onları yalanlamışlardı, derken bir üçüncü kişiyle kuvvetlendirmiştik onları da şüphe yok ki demişlerdi, biz, size gönderilmiş peygamberleriz.
Abdullah Parlıyan = Olay şu: Allah onlara iki peygamber görevlendirmişti de, toplum bunları yalanladı. Allah da bir üçüncü elçiyle destekledi ve hepsi: “Bakın, biz Allah tarafından size gönderildik” dediler.
Adem Uğur = İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz! dediler.
Ahmed Hulusi = Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar. . . Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: "Doğrusu biz size irsâl olunanlarız" dediler.
Ahmet Tekin = Hani biz onlara özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere iki peygamber göndermiştik. Onlar, ikisini de yalanlamışlardı. Biz onları üçüncü bir peygamberle destekledik.. Onlara:'Biz size, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere Rasul olarak gönderilenleriz' dediler.
Ahmet Varol = Hani onlara iki (elçi) göndermiştik de o ikisini yalanlamışlardı. Bunun üzerine bir üçüncüyle güçlendirdik. Dediler ki: 'Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz'.
Ali Bulaç = Hani onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik; böylece dediler ki: "Şüphesiz biz, size, gönderilmiş elçileriz."
Ali Fikri Yavuz = O vakit kendilerine (İsa’nın Havarî’lerinden) iki elçi göndermiştik de bunları tekzip etmişlerdi. Biz de bir üçüncü elçi ile bu ikisini takviye etmiştik. (Bu üç elçi varip Antakya halkına) şöyle demişlerdi: “- Gerçekten biz, size gönderilmiş elçileriz.”
Ali Ünal = Önce onlara iki elçi gönderdik, fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini bir üçüncüsüyle takviye ettik. “Biz,” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.”
Bayraktar Bayraklı = Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik, onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine biz, üçüncü bir peygamberle destek vermiştik. Şöyle demişlerdi: “Biz, size gönderilen peygamberleriz.”
Bekir Sadak = Onlara iki elci gondermistik; onu yalanladiklari icin ucuncu biriyle desteklemistik. Onlar: «Biz size gonderildik» demislerdi.
Celal Yıldırım = Hani kendilerine iki elci göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine o ikisini bir üçüncü-süyle destekleyip güçlendirmiştik. «Şüphesiz biz size gönderilen elçileriz !» Demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Biz onlara iki (elçi) gönderdik, onları yalanladılar. Bunun üzerine (onları), üçüncü bir (elçi) ile destekledik. Bu (elçi)ler: “Bakın, biz size (Allah tarafından) gönderilen elçileriz” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara iki elçi göndermiştik; onu yalanladıkları için üçüncü biriyle desteklemiştik. Onlar: 'Biz size gönderildik' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz! dediler.
Edip Yüksel = Onlara iki elçi göndermiştik, ikisini de yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü biriyle desteklemiştik. 'Biz size gönderilen elçileriz,' demişlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = O sıra ki onlara o ikiyi göndermiştik, bunları tekzib ettiler, biz de bir üçüncü ile ızzet (ve kuvvet) verdik de varıp dediler: haberiniz olsun biz sizlere gönderilmiş Resulleriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hani onlara o iki elçiyi göndermiştik de onları yalanladılar; Biz de bir üçüncüsüyle onları güçlendirdik, varıp: «Haberiniz olsun, biz sizlere gönderilmiş elçileriz.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de (onları) üçüncü bir peygamberle destekledik. Onlara: «Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz.» dediler.
Gültekin Onan = Hani onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik; böylece dediler ki: "Şüphesiz biz, size, gönderilmiş elçileriz."
Harun Yıldırım = İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz! dediler.
Hasan Basri Çantay = Biz o zaman kendilerine iki (elçi) göndermişdik de onları tekzîb etmişlerdi. Biz de bir üçüncü ile (bunları) takviye etmişdik de «Hakîkat, biz size gönderilmiş elçileriz» demişlerdi.
Hayrat Neşriyat = O vakit onlara o iki (elçi)yi göndermiştik de o ikisini yalanladılar; bunun üzerine(onları) üçüncü (bir elçi) ile takviye ettik de (onlar:) 'Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz' dediler.
İbni Kesir = Hani onlara iki elçi göndermiştik de bunları yalanlamışlardı. Bunun üzerine Biz de üçüncüsüyle desteklemiştik de: Biz, size gönderilmiş elçileriz, demişlerdi.
Kadri Çelik = Hani biz onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik de böylece, “Şüphesiz biz, size gönderilmiş elçileriz” dediler.
Muhammed Esed = Biz onlara iki (elçi) gönderdik, ikisini de yalanladılar; bunun üzerine (onları), üçüncü biri ile destekledik; ve bu (elçi)ler, "Bakın, biz (Allah tarafından) size gönderildik!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = Bir zamanlar onlara iki elçi göndermiştik; ama ikisini de yalanladılar. Bunun üzerine (onları) bir üçüncüyle destekledik; ve onlar dediler ki: "Biz size gönderilmiş elçileriz."
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakit ki, onlara iki (elçiyi) göndermiştik. Hemen onları tekzîp ediverdiler. Sonra bir üçüncü ile kuvvetlendirdik. Dediler ki: «Muhakkak biz sizlere gönderilmiş elçileriz».
Ömer Öngüt = O zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de, onları yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü ile onları takviye edip desteklemiştik. "Gerçekten biz size gönderildik. " demişlerdi.
Şaban Piriş = Hani onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Bir üçüncüsü ile onları güçlendirmiştik. -Biz, size gönderilen elçileriz, demişlerdi.
Sadık Türkmen = Onlara iki elçi gönderdik, ikisini de yalanladılar. Biz de onları üçüncü biriyle destekledik. Dediler ki: “Şüphesiz biz size gönderilen elçileriz.”
Seyyid Kutub = Biz onlara iki elçi gönderdik, onları yalanladılar, biz de elçileri üçüncü biriyle destekledik. Onlar «biz size gönderilen elçileriz» dediler.
Suat Yıldırım = Evet, iki resul gönderdik onlara,"Yalancı!" dediler onlara. Bunun üzerine, güçlendirdik onları bir üçüncü resulle, dediler hep birden: "Biz Allah’ın elçileriyiz size!"
Süleyman Ateş = Biz onlara iki elçi gönderdik, onları yalanladılar, biz de (elçileri) üçüncü biriyle destekledik. Dediler ki: "Biz size gönderilen elçileriz."
Tefhim-ul Kuran = Hani biz onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik; böylece dediler ki: «Şüphesiz biz, size, gönderilmiş elçileriz.»
Ümit Şimşek = Onlara Biz iki elçi göndermiştik. Onları yalanlayınca Biz de üçüncüsüyle onları destekledik. Üçü de 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, biz onlara iki kişi göndermiştik, onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine biz, üçüncü bir kişiyle destek vermiştik. Şöyle demişlerdi: "Biz, size gönderilen elçileriz!"
İskender Ali Mihr = Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: "Muhakkak ki biz, size gönderilmiş resûlleriz." dediler.
İlyas Yorulmaz = Biz onlara iki elçi göndermiştik ve kasabanın halkı, o iki elçiyi de yalanlamışlardı. Bizde üçüncü bir elçi ile o iki elçiyi desteklemiştik. Onlar kasaba halkına “Biz size gönderilen elçileriz” demişlerdi.
قَالُوا مَا أَنتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَمَا أَنزَلَ الرَّحْمن مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ تَكْذِبُونَ
Yâsîn / 15 -
Kâlû mâ entum illâ beşerun mislunâ ve mâ enzeler rahmânu min şey’in in entum illâ tekzibûn(tekzibûne).
Diyanet İşleri = Onlar şöyle dediler: “Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, siz demişlerdi, ancak bizim gibi insansınız ve rahman da hiçbir şey indirmemiştir, siz, ancak yalan söylemektesiniz.
Abdullah Parlıyan = O kenttekiler, bu peygamberlere karşı dediler ki: “Siz de, bizim gibi birer insansınız. Zaten Rahman olan Allah ne vahiy, ne peygamber, ne de kitap indirmez, siz sırf yalan söylüyorsunuz.”
Adem Uğur = Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Siz bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz. . . Rahman da hiçbir şey inzâl etmedi. . . Siz ancak yalan söylüyorsunuz. "
Ahmet Tekin = Onlar da:'Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman olan Allah bir şey indirmedi. Siz sırf yalan söylüyorsunuz.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Siz de bizim gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman da bir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz."
Ali Fikri Yavuz = Onlar dediler ki: “- Siz, ancak bizim gibi bir insansınız (bize bir üstünlüğünüz yok), hem Rahmân= Allah bir şey (kitap) indirmemiştir. Siz, sırf yalan söylüyorsunuz.”
Ali Ünal = “Siz de,” diye (tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz (yiyipiçen ölümlü birer insansınız). Sonra Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir. Siz, başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.”
Bayraktar Bayraklı = Ülke halkı dedi ki: “Siz, bizim gibi birer insandan başka şey değilsiniz. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz!”
Bekir Sadak = Kasabalilar: «Siz de ancak bizim gibi birer insansiniz. Rahman da bir sey indirmemistir. Sadece yalan soyluyorsunuz» demislerdi.
Celal Yıldırım = Onlar ise, hayır, dediler, siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahman bir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
Cemal Külünkoğlu = Onlar şöyle dediler: “Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahman, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman da bir şey indirmemiştir. Sadece yalan söylüyorsunuz' dediler.
Diyanet Vakfi = Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman ise hiçbir şey indirmemiştir. Siz yalan söylüyorsunuz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz, dediler: bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz, hem Rahman hiç bir şey indirmedi, siz sırf yalan söylüyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz, hem Rahman hiç birşey indirmedi; siz sırf yalan söylüyorsunuz!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar da: «Siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz, hem Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz."
Harun Yıldırım = Dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
Hasan Basri Çantay = Onlar: «Siz, dediler, bizim gibi insandan başka (kimseler) değilsiniz. Hem Rahman hiçbir şey indirmemişdir?. Siz yalan söyler (kimse) lerden başkası değilsiniz.
Hayrat Neşriyat = (Şehir halkı:) 'Siz de ancak bizim gibi bir(er) insansınız; hem Rahmân hiçbir şey indirmemiştir; siz ancak yalan söylüyorsunuz' dediler.
İbni Kesir = Onlar da; siz, ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman, size hiç bir şey indirmemiştir. Siz, sadece yalan söylüyorsunuz, demişlerdi.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz. Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylemektesiniz.”
Muhammed Esed = (Berikiler): "Siz de bizim gibi ölümlü insanlarsınız!" diye cevap verdiler, "Ayrıca Rahman, herhangi bir (vahiy) de göndermiş değil. Siz sadece yalan söylüyorsunuz!"
Mustafa İslamoğlu = (Şehir halkı) dediler ki: "Siz sadece bizim gibi beşer türüne mensupsunuz. O rahmet kaynağı da hiçbir şey indirmemiştir: siz sadece yalan söylüyorsunuz!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (O münkirler de) Dediler ki: «Siz bizim gibi bir insandan başka değilsiniz. Ve Rahmân hiçbir şey indirmedi. Siz, ancak yalan söyleyenlersiniz.»
Ömer Öngüt = Onlar dediler ki: "Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman herhangi bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz!"
Şaban Piriş = -Siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz, Rahman, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz, diye cevap vermişlerdi.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Siz de ancak bizim gibi birer insansınız, Rahmân bir şey indirmemiştir, siz sadece yalan söylüyorsunuz.”
Seyyid Kutub = Kentliler dediler ki; «siz de bizim gibi insansınız. Rahman'da bir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.»
Suat Yıldırım = Ahali dedi ki: "Doğrusu Rahman’ın indirdiği bir şey yok! Siz de bizim gibi bir beşersiniz, evet evet... siz sadece yalancısınız!"
Süleyman Ateş = (Kentliler) Dediler ki: "Siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz. Rahmân bir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylemektesiniz.»
Ümit Şimşek = Onlar 'Siz de bizim gibi birer beşersiniz,' dediler. 'Rahmân'ın birşey indirdiği yok; siz yalan söylüyorsunuz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Kent halkı dedi ki: "Siz, bizim gibi birer insandan başka şey değilsiniz. Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."
İskender Ali Mihr = Dediler ki: "Siz, bizim gibi beşerden başka bir şey değilsiniz. Ve Rahmân bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."
İlyas Yorulmaz = Kasaba halkı da “Siz yalnızca bir insansınız. Rahman hiç bir şey indirmiş değilken, sizler ancak yalan söyleyenlersiniz” dediler.
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
Yâsîn / 16 -
Kalû rabbunâ ya’lemu innâ ileykum le murselûn(murselûne).
Diyanet İşleri = (Elçiler ise) şöyle dediler: “Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbimiz bilir ki demişlerdi, şüphe yok, biz size gönderildik elbet.
Abdullah Parlıyan = Peygamberler dediler: “Rabbimiz bilir ki, biz size gönderilmiş elçileriz.
Adem Uğur = (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
Ahmed Hulusi = (Rasûller) dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsâl olunanlarız. "
Ahmet Tekin = Peygamberler:'Rabbimiz biliyor. Biz gerçekten size tebliğ görevi ile özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere Rasul olarak gönderilenleriz.' dediler.
Ahmet Varol = (Elçiler) dediler ki: 'Rabbimiz biliyor ki biz muhakkak size gönderilmiş elçileriz.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilir."
Ali Fikri Yavuz = (Elçiler onlara şöyle) dediler: “- Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
Ali Ünal = Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki,” diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.
Bayraktar Bayraklı = Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilir."
Bekir Sadak = (Elçiler onlara şöyle) dediler: “- Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
Celal Yıldırım = Elçiler de, «Rabbimiz bilir ki biz gerçekten size gönderilen elçileriz.
Cemal Külünkoğlu = (16-17) (Elçiler) şöyle dediler: “Rabbimiz biliyor ki, hakikaten biz, (Allah tarafından) size gönderilmiş elçileriz. Bizim üzerimize düşen, yalnızca apaçık tebliğdir.”
Diyanet İşleri (eski) = (16-17) Elçiler: 'Doğrusu Rabbimiz bizim size gönderildiğimizi bilir; bize düşen ancak apaçık tebliğdir' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Rabbimiz bilir ki biz size gönderildik.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dediler: rabbımız bilir, inanın biz gerçek size gönderilmiş, Resulleriz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Elçiler: «Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamberler dediler ki: «Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.»
Gültekin Onan = Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilir."
Harun Yıldırım = Dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
Hasan Basri Çantay = (Elçiler şöyle) dediler: «Rabbimiz biliyor ki biz hakıykaten size gönderilmiş elçileriz».
Hayrat Neşriyat = (Elçiler) dediler ki: 'Rabbimiz biliyor ki, şübhesiz biz, gerçekten size gönderilmiş elçileriz.'
İbni Kesir = Dediler ki: Rabbımız bilir ki biz, muhakkak size gönderilmiş elçileriz.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Rabbimiz, gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilmektedir.”
Muhammed Esed = (Elçiler,) "Rabbimiz bilir ki" dediler, "biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz;
Mustafa İslamoğlu = (Elçiler) dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz size gönderilmiş elçileriz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (O elçiler de) Dediler ki: «Rabbimiz bilir ki, muhakkak bizler sizin için elbette gönderilmiş elçileriz.»
Ömer Öngüt = Elçiler de: "Rabbimiz biliyor ki gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz. " dediler.
Şaban Piriş = Elçiler ise: -Rabbi’miz biliyor ki biz size gönderilen elçileriz, diye karşılık verdiler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz.
Seyyid Kutub = Elçiler dediler ki; «Rabb'imiz bilir ki, biz size gönderilmiş elçileriz.»
Suat Yıldırım = Resuller dediler: "Elbette biliyor Rabbimiz. Size gönderilen elçileriz biz."
Süleyman Ateş = (Elçiler) Dediler ki: "Rabbimiz bilir ki biz size gönderilmiş elçileriz."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Rabbimiz, gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilmektedir.»
Ümit Şimşek = Elçiler 'Rabbimiz biliyor ki,' dediler. 'biz size gönderilmiş elçileriz.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderilmiş elçileriz."
İskender Ali Mihr = (Resûller) dediler ki: "Bizim, gerçekten size gönderilmiş resûller olduğumuzu Rabbimiz biliyor."
İlyas Yorulmaz = Onlar da “Rabbimiz biliyor ki biz onun gönderdiği elçileriz. ”
وَمَا عَلَيْنَا إِلاَّ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ
Yâsîn / 17 -
Ve mâ aleynâ illâl belâgul mubîn(mubînu).
Diyanet İşleri = “Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bize düşen vazife, ancak apaçık tebliğden ibâret.
Abdullah Parlıyan = Bize düşen, emanet edilen mesajı, size açıkça tebliğ etmek ve nasıl yaşanacağını da, bizzat hayatımızla göstermektir.”
Adem Uğur = Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah'ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir dediler.
Ahmed Hulusi = "Bize ait olan sadece apaçık tebliğdir. "
Ahmet Tekin = 'Bizim sorumluluğumuz apaçık bir tebliğdir.'
Ahmet Varol = Bize düşen de sadece apaçık bir tebliğdir.'
Ali Bulaç = "Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur."
Ali Fikri Yavuz = Bize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.”
Ali Ünal = “Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir şekilde size ulaştırmaktır.”
Bayraktar Bayraklı = “Bize düşen, açık bir tebliğden başka bir şey değildir.”
Bekir Sadak = (16-17) Elciler: Dogrusu Rabbimiz bizim size gonderildigimizi bilir; bize dusen ancak apacik tebligdir» demislerdi.
Celal Yıldırım = Bize gereken, sadece açık tebliğdir,» dediler.
Cemal Külünkoğlu = (16-17) (Elçiler) şöyle dediler: “Rabbimiz biliyor ki, hakikaten biz, (Allah tarafından) size gönderilmiş elçileriz. Bizim üzerimize düşen, yalnızca apaçık tebliğdir.”
Diyanet İşleri (eski) = (16-17) Elçiler: 'Doğrusu Rabbimiz bizim size gönderildiğimizi bilir; bize düşen ancak apaçık tebliğdir' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = «Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah'ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir» dediler.
Edip Yüksel = 'Bizim görevimiz, açıkça duyurmaktan ibarettir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = açık bir tebliğden ötesi ise bizim üstümüze değil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = "Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. "
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir.»
Gültekin Onan = "Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur."
Harun Yıldırım = "Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah'ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir" dediler.
Hasan Basri Çantay = «Bizim üzerimize (düşen vazîfe) apaçık tebliğden başkası değildir».
Hayrat Neşriyat = 'Ve bize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.'
İbni Kesir = Bize düşen, sadece apaçık tebliğdir.
Kadri Çelik = “Bizim üzerimizde de (sorumluluk olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur.”
Muhammed Esed = Fakat (bize emanet edilen) mesajı size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey ile yükümlü değiliz".
Mustafa İslamoğlu = Ve biz size açıkça tebliğ etmekten başka bir şeyle mükellef değiliz."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Bizim üzerimize (teveccüh eden ise) apaçık bir tebliğden başka değildir.»
Ömer Öngüt = "Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir. "
Şaban Piriş = Bizim görevimiz apaçık duyurmaktan başka bir şey değildir.
Sadık Türkmen = Üzerimize düşen görev açıkça duyurmaktır.”
Seyyid Kutub = Bizim üzerimize düşen, yalnızca açıkça duyurmaktır.
Suat Yıldırım = "Açıkça tebliğden başka bir şeyle yükümlü değiliz biz."
Süleyman Ateş = "Bizim üzerimize düşen, yalnız açıkça duyurmaktır."
Tefhim-ul Kuran = «Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur.»
Ümit Şimşek = 'Bize düşen açıkça tebliğ etmekten ibarettir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Bize düşen, açık bir tebliğden başka şey değildir."
İskender Ali Mihr = Ve bizim üzerimizde açıkça tebliğden (bildirmekten) başka bir şey (sorumluluk) yoktur.
İlyas Yorulmaz = “Bize düşen görev yalnızca açık açık gerçekleri söylemek” dediler.
قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
Yâsîn / 18 -
Kâlû innâ tetayyernâ bi kum, le in lem tentehû le nercumennekum ve le yemessennekum minnâ azâbun elîm(elîmun).
Diyanet İşleri = Dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Demişlerdi ki: Gerçekten de sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğramadayız, andolsun ki bu işten vazgeçmezseniz elbette taşlarız sizi ve elbette bizden, elemli bir azâba uğrarsınız.
Abdullah Parlıyan = Toplumun cevabı: “Doğrusu sizin yüzünüzden başımıza uğursuzluk çöktü. Eğer bu işinize bir son vermez ve elçiliğinizden vazgeçmezseniz, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size, acıklı bir azap dokunacaktır.”
Adem Uğur = (Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Kuşkusuz sizde uğursuzluk olduğunu düşünüyoruz. . . Andolsun ki, eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi taşlayarak öldüreceğiz ve elbette size bizden feci bir azap dokunacaktır. "
Ahmet Tekin = Onlar:'Kesinlikle biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlayarak öldürürüz. Bizden size, can yakıcı müthiş bir kötülük dokunur.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer (yaptığınıza) son vermezseniz andolsun sizi taşlayacağız ve bizden size acıklı bir azap dokunacaktır.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acı bir azab dokunacaktır."
Ali Fikri Yavuz = (Onlar, elçilere) dediler ki: “- Doğrusu biz, sizinle uğursuzlandık. Eğer (bu sözünüzden) vaz geçmezseniz, muhakkak sizi taşla öldürürüz; ve her halde size bizden çok acıklı bir azap dokunur.”
Ali Ünal = Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var. Eğer (bu tebliğ işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur.”
Bayraktar Bayraklı = Ülke halkı şöyle dedi: “Sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşılaştık, biz sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız. Bizden size acıklı bir azap kesinlikle dokunacaktır.”
Bekir Sadak = Kasabalilar: «Dogrusu sizin yuzunuzden ugursuzluga ugradik; vazgecmezseniz and olsun ki sizi taslayacagiz ve bizden size can yakici bir azap dokunacaktir» demislerdi
Celal Yıldırım = Kasaba halkı onlara: «Doğrusu sizin yüzünüzden başımıza uğursuzluk çöktü. Eğer (bu iddia ve uyarınızdan) vazgeçmezseniz elbette sizi taşlar ve elbette bizden size elem verici bir azâb dokunur,» dediler.
Cemal Külünkoğlu = (O şehirliler) dediler ki: “Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız. Ve bizden size acıklı bir azap dokunacaktır.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğrusu sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz and olsun ki sizi taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azap dokunacaktır' dediler.
Diyanet Vakfi = (Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer son vermezseniz sizi taşlarız ve bizden size acı bir ceza dokunacaktır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Doğrusu dediler: biz sizinle teşe'üm ettik, yemin ederiz ki vazgeçmezseniz sizi hiç tınmadan recmederiz ve her halde size bizden pek acıklı bir azâb dokunur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Doğrusu, biz sizi uğursuzluk nedeni saydık. Yemin ederiz ki, vazgeçmezseniz sizi hiç tınmadan taşlarız ve kesinlikle size bizden acıklı bir azap dokunur.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar dediler ki: «Herhalde biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun ki, sizi hiç tınmadan taşlarız ve mutlaka bizden size pek acıklı bir azab dokunur.»
Gültekin Onan = Dediler ki: "Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acı bir azab dokunacaktır."
Harun Yıldırım = Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzlandık. Eğer vaz geçmezseniz, andolsun, sizi mutlak taşlarız. Bizden size muhakkak acıklı bir işkence de dokunur».
Hayrat Neşriyat = (Şehir halkı:) 'Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Yemîn olsun ki, eğer (bu söylediklerinizden) vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşla(yarak öldürü)rüz ve bizden size gerçekten elemli bir azab dokunur' dediler.
İbni Kesir = Doğrusu, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Vazgeçmezseniz andolsun ki sizi taşlayacağız. Ve bizden size, elim bir azab dokunacaktır, dediler.
Kadri Çelik = Onlar dediler ki: “Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, mutlaka sizi taşa tutacağız ve bizden yana size acıklı bir azap dokunacaktır.”
Muhammed Esed = (Ötekiler,) "Doğrusu," dediler, "bize uğursuzluk getirdiniz! Eğer bundan vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlayacak ve başınıza bir bela saracağız!"
Mustafa İslamoğlu = (Şehir halkı) dediler ki: "Şüphesiz bize uğursuzluk getirdiniz. Eğer buna bir son vermezseniz, sizi öldüresiye taşa tutar ve sizi keyfimizce şiddetli bir biçimde cezalandırırız."
Ömer Nasuhi Bilmen = (O münkirler de) Dediler ki: «Biz sizinle teşe'ümde bulunduk. Andolsun ki, eğer vazgeçmez iseniz elbette sizi taşlayacağız. Ve elbette ki, bizim tarafımızdan size pek acıklı bir azap dokunacaktır.»
Ömer Öngüt = Onlar dediler ki: "Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur. "
Şaban Piriş = Onlar dediler ki: -Sizin yüzünüzden bize uğursuzluk geldi. Eğer bu işe bir son vermezseniz, sizi taşa tutarız ve bizden acı bir azap dokunur size.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık, eğer vazgeçmezseniz sizi taşlarız/kovarız ve bizden size acı bir azap dokunur.”
Seyyid Kutub = Kentliler dediler ki; «doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azab dokunur.»
Suat Yıldırım = Ahâli dedi ki: "Uğursuzsunuz siz, şayet vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap size dokundururuz."
Süleyman Ateş = (Kentliler) Dediler ki: "Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azâb dokunur."
Tefhim-ul Kuran = Onlar dediler ki: «Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acıklı bir azab dokunacaktır.»
Ümit Şimşek = Onlar 'Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık,' dediler. 'Vazgeçmeyecek olursanız sizi taşlarız; bizden size acı bir azap dokunur.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşılaştık/biz sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız. Ve bizden size acıklı bir azap kesinlikle dokunacaktır."
İskender Ali Mihr = "Muhakkak ki biz, sizinle uğursuzluğa uğradık. Eğer siz gerçekten vazgeçmezseniz (son vermezseniz), sizi mutlaka taşlayacağız. Ve mutlaka bizden size elîm bir azap dokunacak." dediler.
İlyas Yorulmaz = Kasaba halkı “Biz sizin gelmenizle beraber uğursuzluğa uğradık. Eğer uyarılardan vazgeçmez iseniz, sizi kesinlikle taşlayacağız veya bizden size can yakıcı bir azap dokunacak” dediler.
قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِن ذُكِّرْتُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ
Yâsîn / 19 -
Kâlû tâirikum meakum, e in zukkirtum, bel entum kavmun musrifûn(musrifûne).
Diyanet İşleri = Elçiler de, “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar da, uğursuzluğunuz demişlerdi, kendinizden; öğüt verilirse de mi yapacaksınız bunu? Hayır, siz, haddi aşmış bir topluluksunuz.
Abdullah Parlıyan = Buna karşı peygamberler şöyle cevap verdiler: “Bir uğursuzluk, bir huzursuzluk, bir yanlışlık varsa, bu sizdendir. Size öğüt verildi diye mi uğursuzluğa uğradınız? Hayır, siz kendilerine yazık eden bir toplumsunuz.”
Adem Uğur = Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Sizin uğursuzluğunuz sizinledir. . . Eğer (hakikatinizle) hatırlatılıyorsanız bu mu (uğursuzluk)? Hayır, siz israf eden bir toplumsunuz. "
Ahmet Tekin = Peygamberler:'Sizin uğurlarınız ve uğursuzluklarınız, hayra kavuşmanız, şerre maruz kalmanız kendi tercihinizden kaynaklanmaktadır. Size tebliğ yapıldı, öğüt verildi diye mi, uğursuzluğa uğradınız? Doğrusu siz, isyanı, kural tanımazlığı âdet edinmiş, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyan, hatalar içinde yüzen, cahilce davranan bir kavimsiniz.' dediler.
Ahmet Varol = (Elçiler) dediler ki: 'Sizin uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz çok ileri giden bir topluluksunuz'.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Uğursuzluğunuz, sizinledir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz."
Ali Fikri Yavuz = (Elçiler) dediler ki: “- Uğursuzluğunuz yanınızdadır. Nasihat edilirseniz mi (bunu uğursuzluğa yoruyorsunuz ve bizi tehdit ediyorsunuz)? Doğrusu siz, haddi aşmış bir kavimsiniz.”
Ali Ünal = Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir. Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfeden bir topluluksunuz.”
Bayraktar Bayraklı = Peygamberler dediler ki: “Uğursuzluk şüphesiz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi bütün bunlar? Hayır, siz savurganlığa ve aşırılığa sapmış bir topluluksunuz.”
Bekir Sadak = Elciler: «Ugursuzlugunuz kendinizdendir. Bu ugursuzluk size ogut verildigi icin mi? Hayir; siz, asiri giden bir milletsiniz» demislerdi.
Celal Yıldırım = Elçiler dediler ki: «Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir; size öğüt verilse de mi ? Hayır, siz (inkâr ve sapıklıkta, inat ve azgınlıkta) aşırı giden bir milletsiniz.»
Cemal Külünkoğlu = Elçiler de: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz!” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Elçiler: 'Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Bu uğursuzluk size öğüt verildiği için mi? Hayır; siz, aşırı giden bir milletsiniz' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz.
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Uğursuzluğunuz sizden kaynaklanmaktadır. Size uyarıda bulunulduğu için mi? Siz gerçekten sınırı aşan bir topluluksunuz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dediler: sizin şum kuşunuz beraberinizde, ya... nasıhat edilirseniz öyle mi? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavmsınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Elçiler: «Sizin uğursuzluk kuşunuz beraberinizdedir. Size öğüt verilse de öyle mi? Doğrusu siz israfı adet etmiş bir topluluksunuz.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamberler de şöyle cevap verdiler: «Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavimsiniz.»
Gültekin Onan = Dediler ki: "Uğursuzluğunuz sizinledir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz."
Harun Yıldırım = Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz.
Hasan Basri Çantay = (Onlar da): «Sizin uğursuzluğunuz, dediler, kendi berâberinizdedir. Size nasıyhat edilirse mi? Hayır, siz haddi aşıb taşanlar güruhusunuz».
Hayrat Neşriyat = (Elçiler:) 'Uğursuzluğunuz sizinle berâberdir. Size nasîhat verildiği için mi(uğursuzluk sayıyorsunuz)? Hayır! Siz haddi aşan bir kimseler topluluğusunuz' dediler.
İbni Kesir = Dediler ki: Uğursuzluğunuz sizinledir. Size öğüt verildi diye mi? Hayır, siz; çok aşırı giden bir kavimsiniz.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Uğursuzluğunuz, sizinle birliktedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz.”
Muhammed Esed = (Elçiler) şöyle cevap verdiler: "Kaderiniz, iyi de kötü de olsa, sizinle birlikte (olacak)tır! (Hakikati) can kulağıyla dinlemeniz isteniyorsa (bu sizce kötü bir şey mi?) Hayır, fakat siz kendinize yazık etmiş bir toplumsunuz!"
Mustafa İslamoğlu = (Elçiler dediler ki: "Uğurunuz/uğursuzluğunuz size bağlıdır. Ne yani, size öğüt verildi diye mi (böyle oldu)? Hayır, asıl siz haddi aşmış bir toplumsunuz."
Ömer Nasuhi Bilmen = (Elçiler de) Dediler ki: «Sizin şeametiniz sizinle beraberdir. Siz öğüt verildiğiniz halde de mi öyle şeamette bulunuyorsunuz? Hayır. Siz müsrifler olan bir kavimsiniz.»
Ömer Öngüt = Elçiler şöyle cevap verdi: "Uğursuzluğunuz sizin kendinizdendir. Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mudur? Hayır! Siz aşırı giden bir kavimsiniz. "
Şaban Piriş = -Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Sizi uyardık diye mi? Hayır, siz aşırı giden bir toplumsunuz, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi? Aksine, siz aşırı giden bir toplumsunuz.”
Seyyid Kutub = Elçiler dediler ki; «uğursuzluk kendinizdendir. Bu uğursuzluk size öğüt verildiği için mi oldu? Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz.»
Suat Yıldırım = Resuller cevap verdiler: "Uğursuzluğunuz sizinle beraber, çünkü siz imânsızsınız, irşâd edildiniz diye mi böyle söylüyorsunuz? Haddi aşan toplumun tekisiniz siz!"
Süleyman Ateş = (Elçiler) Dediler ki: "Uğursuzluğunuz sizin kendinizdedir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır siz aşırı giden bir kavimsiniz."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Uğursuzluğunuz, sizinle birliktedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz.»
Ümit Şimşek = Elçiler dediler ki: 'Sizin uğursuzluğunuz kendinizdendir. Yoksa size öğüt verilmesini mi uğursuzluk sayıyorsunuz? Aslında siz haddini aşmış bir toplumsunuz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Uğursuzluk kuşunuz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi bütün bunlar? Hayır, siz savurganlığa, aşırılığa sapmış bir topluluksunuz."
İskender Ali Mihr = "Uğursuzluğunuz sizinle beraberdir (kendinizdendir). Size zikir hatırlatılınca mı (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz müsrif (haddi aşan) bir kavimsiniz." dediler.
İlyas Yorulmaz = Elçiler “Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraber (kendi tutumunuzdan). Gerçekler size hatırlatıldı diye mi? (taşlayacaksınız) Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz.
وَجَاء مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ
Yâsîn / 20 -
Ve câe min aksal medîneti raculun yes’â kâle yâ kavmittebiûl murselîn(murselîne).
Diyanet İşleri = Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Bu elçilere uyun.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şehrin tâ öte ucundan birisi, koşarak gelmişti de ey kavmim demişti, uyun peygamberlere.
Abdullah Parlıyan = Şehrin taa öbür ucundan bir adam, başına gelecek herşeyi göze alarak çıkageldi ve dedi ki: “Ey kavmim! Şu görevli Allah elçilerini, dinleyin ve dediklerini tutun.
Adem Uğur = Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!"
Ahmed Hulusi = Şehrin uzak tarafından koşarak bir adam geldi: "Ey halkım, Rasûllere tâbi olun" dedi.
Ahmet Tekin = O sırada şehrin ta ucundan güvenilir bir adam koşarak geldi.'Ey kavmim, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderilen peygamberlere uyun, tebliğlerini kabul edin' dedi.
Ahmet Varol = Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak gelip dedi ki: 'Ey kavmim! Elçilere uyun.
Ali Bulaç = Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun" dedi.
Ali Fikri Yavuz = (O esnada, elçilerin geldiğini haber alan ve Allah’a ibadet etmekte olan) bir adam (Habîbü’n-Neccar), şehrin tâ ucundan koşarak geldi (ve şöyle) dedi: “- Ey kavmim, uyun bu gönderilen elçilere;
Ali Ünal = Derken, şehrin en uzak öte noktasından bir adam koşarak geldi ve “Ey halkım,” dedi, “gelin bu elçilere tâbi olun!
Bayraktar Bayraklı = Şehrin en kültürlü adamlarından biri koşarak gelip şöyle dedi: “Ey topluluk, bu peygamberlere uyunuz!”
Bekir Sadak = sehrin obur ucundan kosarak bir adam gelmis ve soyle demisti: «Ey Milletim! Gonderilen elcilere uyun.»
Celal Yıldırım = Şehrin en uzak kesiminden bir adam koşarak geldi ve: «Ey kavmim ! Gönderilen bu elçilere uyun ;
Cemal Külünkoğlu = Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Bu elçilere uyun!”
Diyanet İşleri (eski) = Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam gelmiş ve şöyle demişti: 'Ey Milletim! Gönderilen elçilere uyun.'
Diyanet Vakfi = Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. «Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!»
Edip Yüksel = Kentin en uzak yakasından bir adam koşarak, 'Ey halkım,' dedi, 'Elçilere uyun.'
Elmalılı Hamdi Yazır = O esnada şehrin tâ ucundan bir er koşarak geldi, ey hemşerilerim! dedi; uyun o gönderilen Resullere
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = o sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: «Ey hemşerilerim, uyun o gönderilen elçilere!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: «Ey kavmim! Uyun o elçilere!»
Gültekin Onan = Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun" dedi.
Harun Yıldırım = Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!"
Hasan Basri Çantay = O şehrin en uc (kenar) ından koşarak bir adam geldi. «Ey kavmim, dedi, uyun o gönderilmiş olanlara».
Hayrat Neşriyat = Derken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi; dedi ki: 'Ey kavmim! (Bu)elçilere uyun!'
İbni Kesir = Şehrin ötebaşından bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: Ey kavmim; gönderilmiş bulunan elçilere uyun.
Kadri Çelik = Derken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi de, “Ey kavmim! Elçilere uyun” dedi.
Muhammed Esed = Kentin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi (ve) "Ey kavmim!" dedi, "Bu elçilere uyun!
Mustafa İslamoğlu = Derken şehrin en uzağından bir adam koşarak gelip "Ey kavmim" dedi, "Elçilere uyun!
Ömer Nasuhi Bilmen = O şehrin en uzak bir tarafından bir er, koşar bir halde geldi. Dedi ki: «Ey kavmim! O gönderilmiş olanlara tâbi olun.»
Ömer Öngüt = Şehrin en uzak semtinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: "Ey kavmim! Gönderilmiş bulunan bu elçilere uyunuz. "
Şaban Piriş = Şehrin öbür ucundan koşa koşa bir adam geldi: -Ey halkım elçilere tabi olun, dedi..
Sadık Türkmen = Kentin öte ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim elçilere uyun!
Seyyid Kutub = Kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: «Ey kavmim, elçilere uyun» dedi.
Suat Yıldırım = Derken... şehrin öte başından, koşarak bir adam geldi ve onlara dedi ki: "N’olur ey kavmim! Gelin siz bu resullere uyun!"
Süleyman Ateş = Kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun." dedi.
Tefhim-ul Kuran = Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: «Ey kavmim, elçilere uyun» dedi.
Ümit Şimşek = Derken şehrin uzak tarafından bir adam koşarak geldi. 'Ey kavmim,' dedi. 'Elçilere uyun.
Yaşar Nuri Öztürk = Kentin öbür ucundan bir adam koşarak gelip şöyle dedi: "Ey topluluk, bu elçilere uyun!"
İskender Ali Mihr = Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!" dedi.
İlyas Yorulmaz = Kasabanın uzak bir yerinden koşarak gelen bir adam “Ey Kavmim! Gelen bu elçilere uyun. ”
اتَّبِعُوا مَن لاَّ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُم مُّهْتَدُونَ
Yâsîn / 21 -
İttebiû men lâ yes’elukum ecran ve hum muhtedûn(muhtedûne).
Diyanet İşleri = “Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Uyun sizden hiçbir ücret istemeyenlere ve onlardır doğru yolu bulanlar.
Abdullah Parlıyan = Bu peygamberlere uyun, bakın onlar sizden bu işe karşılık bir dünyalık istemiyorlar ve kendileri de doğru yolu tutmuşlar.
Adem Uğur = Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.
Ahmed Hulusi = "Sizden bir karşılık istemeyen; kendileri hakikat üzere olanlara tâbi olun!"
Ahmet Tekin = 'Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun. Onlar doğru yolda olan, sizin, doğru, hak yola girmenizi isteyen bir cemaattir.'
Ahmet Varol = Sizden bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.
Ali Bulaç = "Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir."
Ali Fikri Yavuz = Uyun sizden bir ücret istemiyen kimselere ki, onlar hidayet üzeredirler...
Ali Ünal = “Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve bizzat kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu insanlara.
Bayraktar Bayraklı = “Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyunuz! Onlar doğruyu ve güzeli bulanlardır.”
Bekir Sadak = «izden bir ucret istemeyenlere uyun, onlar dogru yoldadirlar.»
Celal Yıldırım = Uyun sizden ücret istemiyen-lere. Bunlar doğru yol üzerinde bulunuyorlardır.» Dedi.
Cemal Külünkoğlu = “(Vazifelerine karşılık) sizden hiçbir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun! Onlar doğru yoldadır.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.'
Diyanet Vakfi = «Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.»
Edip Yüksel = 'Sizden bir ücret istemiyenlere uyun. Onlar doğru yoldadır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Uyun sizden bir ecir istemiyen o zatlara ki onlar hidayete irmişlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Uyun sizden bir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar doğru yola ermişlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.»
Gültekin Onan = "Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir."
Harun Yıldırım = "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir."
Hasan Basri Çantay = «Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere. Onlar hidâyete ermiş (zâtler) dir».
Hayrat Neşriyat = 'Sizden (tebliğlerine karşılık hiç)bir ücret istemeyen (bu) kimselere tâbi' olun; çünki onlar hidâyete ermiş kimselerdir.'
İbni Kesir = Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar, hidayete erdirilmişlerdir.
Kadri Çelik = “Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.”
Muhammed Esed = Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri doğru yolda olan bu kimselere uyun!"
Mustafa İslamoğlu = Uyun sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere; zira bunlar doğru yoldadırlar!
Ömer Nasuhi Bilmen = «O Zâta tâbi olunuz ki, sizden bir ücret istemiyor. Onlar doğru yola ermiş kimselerdir.»
Ömer Öngüt = "Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyunuz, onlar doğru yoldadırlar. "
Şaban Piriş = Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun. Onlar, doğru yoldadırlar.
Sadık Türkmen = Sizden bir ücret istemeyen kimselere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.
Seyyid Kutub = Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.
Suat Yıldırım = "Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!"
Süleyman Ateş = "Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar."
Tefhim-ul Kuran = «Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.»
Ümit Şimşek = 'Kendileri doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun.
Yaşar Nuri Öztürk = "Sizden herhangi bir ücret istemeyelere uyun. Onlardır doğruyu ve güzeli bulanlar."
İskender Ali Mihr = (Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve onlar, mehdilerdir (hidayete ermiş ve hidayete erdirenlerdir).
İlyas Yorulmaz = “Sizden hiçbir ücret istemeyen ve doğru yolda olanlara uyun. ”
وَمَا لِي لاَ أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Yâsîn / 22 -
Ve mâ liye lâ a’budullezî fataranî ve ileyhi turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = “Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ne olmuş bana da beni yaratana kulluk etmeyecekmişim ve siz de, sonunda dönüp onun tapısına gideceksiniz.
Abdullah Parlıyan = Bana gelince, neden beni yaratmış olan ve hepinizin dönüp varacağı Allah'a kulluk etmeyeyim?
Adem Uğur = Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz.
Ahmed Hulusi = "Beni (böylece) fıtratlandırana nasıl kulluk etmem? O'na rücu ettirileceksiniz. "
Ahmet Tekin = 'Benim ne imtiyazım var da, beni yaratanı ilâh tanımayayım, candan bir müslüman olarak teslim olmayayım, saygıyla kulluk ve ibadet etmeyeyim, Onun şeriatına bağlanmayayım, O’na boyun eğmeyeyim? O’nun huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz!'
Ahmet Varol = Ben niçin beni yaratana kulluk etmemeyim. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Ali Bulaç = "Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz O'na döndürüleceksiniz."
Ali Fikri Yavuz = Hem bana ne oldu ki, beni yaradana ibadet etmiyeyim? Hepiniz de döndürülüp O’na götürüleceksiniz.
Ali Ünal = “Beni bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de bir gün huzuruna çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?!
Bayraktar Bayraklı = “Beni yokken yaratana ne diye kulluk etmeyecek mişim ben? Sizler de O'na döndürüleceksiniz.”
Bekir Sadak = «eni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O'na doneceksiniz.»
Celal Yıldırım = Hem beni yoktan yaratıp varlık alanına getiren Allah'a ne diye tapmıyayım ? Hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = “Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O'na döndürüleceksiniz.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O'na döneceksiniz.'
Diyanet Vakfi = «Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz.»
Edip Yüksel = 'Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O'na döneceksiniz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem neyime kulluk etmiyeyim ben, o beni yaradana? Hep de döndürülüp ona götürüleceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem neden kulluk etmeyeyim ben o beni yaratana, hep de döndürülüp O'na götürüleceksiniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz.»
Gültekin Onan = «Ve bana ne (mani) var ki, beni yaratmış olana ibadette bulunmayayım? Ve halbuki, O'na döndürüleceksiniz.»
Harun Yıldırım = "Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz."
Hasan Basri Çantay = Bana ne oluyor ki beni yaratana kulluk etmemeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.
Hayrat Neşriyat = Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Siz de O’nun katına döndürüleceksiniz.
İbni Kesir = Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Sizde O'na döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = “Bana ne oluyor da beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Hâlbuki hepiniz O'na döndürüleceksiniz.”
Muhammed Esed = "(Bana gelince,) neden beni yaratmış olan ve hepinizin dönüp varacağı Allah'a kulluk etmeyeyim?
Mustafa İslamoğlu = «Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz O'na döndürüleceksiniz.»
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve bana ne (mani) var ki, beni yaratmış olana ibadette bulunmayayım? Ve halbuki, O'na döndürüleceksiniz.»
Ömer Öngüt = "Beni yaratana ne diye kulluk etmeyecek mişim ben? Ve sizler de O'na döndürüleceksiniz."
Şaban Piriş = Bana ne oluyor ki beni yaratana kulluk etmemeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.
Sadık Türkmen = Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Siz de O’nun katına döndürüleceksiniz.
Seyyid Kutub = Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Sizde O'na döndürüleceksiniz.
Suat Yıldırım = "Hem ne olmuş ki bana? Neden tapmayayım beni yaratana? Hem sizlerin de dönüşü ancak olacak O’na!"
Süleyman Ateş = "Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Siz de hep O'na döndürüleceksiniz."
Tefhim-ul Kuran = «Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz O'na döndürüleceksiniz.»
Ümit Şimşek = 'Bana ne oluyor ki, beni yoktan yaratana kulluk etmeyeyim? Sonunda siz de Ona döneceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = "Beni yaratana ne diye kulluk etmeyecek mişim ben? Ve sizler de O'na döndürüleceksiniz."
İskender Ali Mihr = Ve ben, niçin beni Yaratan’a kul olmayayım ki; siz, O’na döndürüleceksiniz.
İlyas Yorulmaz = “Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyeyim. Sonra dönüşünüz O’na dır. ”
أَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِ آلِهَةً إِن يُرِدْنِ الرَّحْمَن بِضُرٍّ لاَّ تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنقِذُونِ
Yâsîn / 23 -
E ettehızu min dûnihî âliheten in yuridnir rahmânu bi durrin lâ tugni annî şefâatuhum şey’en ve lâ yunkızûni.
Diyanet İşleri = “O’nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onu bırakıp da başka mâbutlar mı kabul edeyim? Rahman, bana bir zarar vermeyi isterse onların şefâatleri, bana hiçbir fayda veremeyeceği gibi onlar, beni kurtaramazlar da.
Abdullah Parlıyan = Neden O'ndan başka ilahlar edineyim? Rahman olan Allah, bana bir zarar vermek istese, Allah'ın dışında kendilerine kul, köle olunan varlıkların şefaatleri benden yana, hiçbir fayda sağlar mı, beni kurtarabilirler mi?
Adem Uğur = O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar.
Ahmed Hulusi = "O'nun dûnunda tanrılar mı edineyim! Eğer Rahman bir zarar açığa çıkarmayı irade ederse, onların şefaati bana ne yarar sağlar ne de bir şeyden korur. . . "
Ahmet Tekin = 'Ben, hiç O’nu bırakıp, kulları durumundakilerden tanrı edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah, bana zarar vermeyi isteyecek olsa, ötekilerin şefaati, aracılığı, bana gelecek zararı engelleyemez. Onlar beni kurtaramazlar.'
Ahmet Varol = Ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Rahman bana bir zarar dokundurmak istese onların şefaatleri bana bir yarar sağlamaz ve beni kurtaramazlar da.
Ali Bulaç = "Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler."
Ali Fikri Yavuz = Hiç ben O’ndan başka tanrılar edinir miyim? Eğer O Rahmân (Allah) bana bir keder murad ederse, o tanrıların şefaatı bana hiç bir fayda vermez; ve onlar beni kurtaramazlar.
Ali Ünal = “O’ndan başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer Rahmân hakkımda bir zarar dileyecek olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği gibi, onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.
Bayraktar Bayraklı = “O'ndan başka tanrılar mı edineyim ben? Eğer Rahmân bana bir zorluk dilerse, onların şefaati/yardımı benden hiçbir şeyi savamaz; beni kurtaramazlar.”
Bekir Sadak = «'nu birakip da tanrilar edinir miyim? Eger Rahman olan Allah bana bir zarar vermek isterse, o tanrilarin sefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.»
Celal Yıldırım = Artık ben, O'ndan başka tanrılar edinir miyim ? Eğer Rahman, bana bir zarar vermeyi dilese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar da.
Cemal Külünkoğlu = “O'nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek istese, onların arka çıkması bana hiçbir fayda sağlamaz ve (onlar) beni kurtaramazlar.”
Diyanet İşleri (eski) = 'O'nu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.'
Diyanet Vakfi = «O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar.»
Edip Yüksel = 'O'nun dışında tanrılar mı edineyim? Eğer Rahman bana zarar vermek dilese, ne onların şefaati bana bir yarar sağlayabilir ne de beni kurtarabilirler.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Hiç, ben ondan başka ma'budlar mı tutarım? Eğer o Rahman bana bir keder irâde buyurursa onların şefaati benden yana hiç bir şeye yaramaz ve beni kurtaramazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ben hiç O'ndan başka tanrılar mı edinirim? Eğer o Rahman, bana bir keder irade buyurursa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve beni kurtaramazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar.»
Gültekin Onan = "Ben, O'ndan başka tanrılar edinir miyim ki, Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler."
Harun Yıldırım = "O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar."
Hasan Basri Çantay = «Ben Ondan başka Tanrılar edinir miyim? Eğer O çok esirgeyici (Allah) bana bir zarar (yapmak) dilerse onların (iddia etdiğiniz) şefaati bana hiçbir şeyle fâide vermez. Onlar beni asla kurtaramazlar».
Hayrat Neşriyat = 'Hiç (ben), O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân (olan Allah), bana bir zarar (vermek) istese, onların şefâati bana bir fayda vermez ve beni kurtaramazlar.'
İbni Kesir = Ben, O'ndan başka tanrılar mı edinirim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek isterse; onların şefaatı bana hiç bir fayda sağlamaz ve beni kurtarmaz da.
Kadri Çelik = “Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim? Eğer, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.”
Muhammed Esed = (Neden) O'ndan başka ilahlar edineyim? (O zaman) Rahman bana bir zarar vermek isterse ne onların şefaati zerre kadar fayda getirir, ne de (bizzat kendileri) beni koruyabilirler:
Mustafa İslamoğlu = Onu bırakıp da başka ilahlar edineyim, öyle mi? Eğer rahman bir zarar vermeyi dileyecek olsa (-ki dilemediği açık-), ne onlar bana zerre kadar şefaat edebilir, ne de beni kurtarabilirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ben hiç O'ndan başka tanrılar ittihaz eder miyim ki, eğer o Rahmân benim için bir fenalık irâde buyursa onların şefaatleri benim için bir fâidebahş olamaz ve onlar beni asla (O fenalıktan) kurtaramazlar.»
Ömer Öngüt = "Ben, O'ndan başka ilâhlar edinir miyim hiç? Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek dilerse, o putların şefaatı bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar. "
Şaban Piriş = O’ndan başkasını ilahlar edinir miyim? Rahman bana bir zarar istese, onların şefaati bana hiçbir yarar sağlamaz ve beni kurtaramazlar.
Sadık Türkmen = Ben o’ndan başka ilâhlar edinir miyim hiç? Eğer Rahmân bir zarar dilerse, onların kayırıcılığı hiç işime yaramaz ve beni kurtaramazlar!
Seyyid Kutub = Onu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer rahman olan Allah bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar.
Suat Yıldırım = "Hiç O’ndan başka tanrı edinir miyim! Zirâ Rahman bana zarar vermek dilerse, onların şefaati fayda etmez, hem kurtaramazlar da..."
Süleyman Ateş = "O'ndan başka tanrılar edinir miyim hiç? Eğer O çok esirgeyen, bana bir zarar vermek dilese, onların şefâ'ati bana hiçbir yarar sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar."
Tefhim-ul Kuran = «Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.»
Ümit Şimşek = 'Ben Ondan başka tanrı edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermeyi murad etse, onların aracılığı bana hiçbir yarar sağlamaz; hiçbiri beni kurtaramaz.
Yaşar Nuri Öztürk = "O'ndan başka tanrılar mı edineyim ben? Eğer Rahman bana bir zorluk/zarar dilerse onların şefaati benden hiçbir şeyi savamaz; beni kurtaramazlar."
İskender Ali Mihr = Ben, O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar dilerse, onların şefaati bana bir (şey) fayda vermez (sağlamaz). Ve onlar beni kurtaramazlar.
İlyas Yorulmaz = ”Ben şimdi Allah dan başka bir ilah mı edineyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermeyi dilese, o sahte ilahların hiçbirisinin aracılığı, bana hiçbir şekilde fayda vermez ve beni kurtaramazlar. ”
إِنِّي إِذًا لَّفِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ
Yâsîn / 24 -
İnnî izen le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = “O taktirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O vakit şüphe yok ki apaçık bir sapıklık içinde kalırım elbet.
Abdullah Parlıyan = Bu ilahlara ibadet ettiğim takdirde, gerçekten ben, büyük bir yanılgı içine ve apaçık bir sapıklığa düşmüş olurum.
Adem Uğur = İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.
Ahmed Hulusi = "O takdirde muhakkak ki ben apaçık bir dalâlet içinde olurum!"
Ahmet Tekin = 'İşte o zaman ben, apaçık bir dalâlete, bir yanılgıya düşmüş olurum.'
Ahmet Varol = O takdirde ben apaçık bir sapıklık içinde olurum.
Ali Bulaç = "O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum."
Ali Fikri Yavuz = Şüphe yok ki, o takdirde ben, apaçık bir sapıklık içindeyim.
Ali Ünal = “Kaldı ki, (eğer başka ilâhlar edinecek olsam), o takdirde apaçık bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.
Bayraktar Bayraklı = “Bu durumda ben elbette ki açık bir sapıklığın içine düşerim.”
Bekir Sadak = Dogrusu o takdirde apacik bir sapiklik icinde olurum.»
Celal Yıldırım = O takdirde ben, mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.
Cemal Külünkoğlu = “(Eğer böyle yaparsam) o vakit ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğrusu o takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum.'
Diyanet Vakfi = «İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.»
Edip Yüksel = 'O zaman tümüyle sapıtmış olurum.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhesiz ben o vakıt açık bir dalâl içindeyim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz ben, o takdirde açık bir sapıklık içindeyimdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum.»
Gültekin Onan = "O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olurum."
Harun Yıldırım = "İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum."
Hasan Basri Çantay = «Şübhesiz ben o takdîrde mutlak apaçık bir sapıklık içindeyim (demek) dir».
Hayrat Neşriyat = 'Şübhesiz ki o zaman ben, elbette apaçık bir dalâlet içinde olurum.'
İbni Kesir = O takdirde ben de gerçekten apaçık bir sapıklık içerisinde olurum.
Kadri Çelik = “O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum.”
Muhammed Esed = işte o zaman ben apaçık bir sapıklığa düşmüş olurum!"
Mustafa İslamoğlu = Elbet o zaman ben, apaçık bir sapıklığa düşmüş olurum.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Muhakkak ki, ben o vakit apaçık bir sapıklıkta bulunmuş olurum.»
Ömer Öngüt = "O takdirde ben de gerçekten apaçık bir sapıklık içinde olurum. "
Şaban Piriş = Üstelik ben o zaman apaçık sapıklıkta olurum.
Sadık Türkmen = Işte o zaman ben apaçık bir sapıklık içinde olurum.
Seyyid Kutub = O takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum.
Suat Yıldırım = "O durumda ben, besbelli bir sapıklıkta olurum."
Süleyman Ateş = "O takdirde ben, apaçık bir sapıklık içinde olurum."
Tefhim-ul Kuran = «O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum.»
Ümit Şimşek = 'O zaman ben apaçık bir aldanış içinde olurum.
Yaşar Nuri Öztürk = "Bu durumda ben elbette ki açık bir sapıklığın içine düşerim."
İskender Ali Mihr = Eğer öyle olsaydı (putlara tapsaydım) muhakkak ki ben, mutlaka apaçık dalâlette olurdum.
İlyas Yorulmaz = “O zaman bende açıkça sapıklık etmiş olurum. ”
إِنِّي آمَنتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ
Yâsîn / 25 -
İnnî âmentu bi rabbikum fesmeûni.
Diyanet İşleri = “Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki ben, Rabbinize inandım, duyun sözümü.
Abdullah Parlıyan = Ey kavmim! Ben herkesin ve sizin Rabbiniz olan Allah'a iman ediyorum. Öyleyse bana kulak verin, dinleyin beni.”
Adem Uğur = Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin.
Ahmed Hulusi = "Gerçekten ben sizde de açığa çıkan Rabbe iman ettim; beni dinleyin!"
Ahmet Tekin = 'Ben Rabbinize iman ettim. Bana kulak verin, beni dinleyin.'
Ahmet Varol = Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim; işte beni dinleyin.'
Ali Bulaç = "Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim; işte beni işitin."
Ali Fikri Yavuz = Haberiniz olsun ki ben, Rabbinize iman getirdim; gelin beni dinleyin.”
Ali Ünal = “Dolayısıyla ben, (sizi de yaratan ve hayatta tutan) Rabbinize iman ettim, öyleyse sözlerimi iyi belleyin!”
Bayraktar Bayraklı = “Ben sizin Rabbinize iman ettim, artık beni dinleyiniz!”
Bekir Sadak = «Şuphesiz ben Rabbinize inandim, beni dinleyin.»
Celal Yıldırım = (Ey elçiler!) Şüpheniz olmasın ki ben sizin Rabbınıza imân ettim, beni işittiniz..
Cemal Külünkoğlu = “Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Şüphesiz ben Rabbinize inandım, beni dinleyin.'
Diyanet Vakfi = «Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin.»
Edip Yüksel = 'Ben sizin Rabbinize inandım; lütfen beni dinleyin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki ben rabbınıza iyman getirdim, gelin dinleyin beni
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki, ben Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni.»
Gültekin Onan = "Şüphesiz ben, sizin rabbinize inandım; işte beni işitin."
Harun Yıldırım = "Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin."
Hasan Basri Çantay = «Gerçek, ben Rabbinize îman etdim. İşte bunu benden duyun».
Hayrat Neşriyat = 'Doğrusu ben, sizin Rabbinize îmân ettim; artık beni dinleyin!'
İbni Kesir = Şüphesiz ki ben, Rabbınıza inandım. Artık beni dinleyin.
Kadri Çelik = “Şüphesiz ben sizin Rabbinize iman ettim; işte beni dinleyin.”
Muhammed Esed = "(Ey kavmim,) ben sizin Rabbinize iman ediyorum, öyleyse bana kulak verin!"
Mustafa İslamoğlu = İşte artık ben sizin de Rabbiniz olana iman etmiş bulunuyorum: artık beni dinleyin!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok ki, ben sizin Rabbinize imân ettim. Artık bunu benden işitiniz.»
Ömer Öngüt = "Şüphesiz ki ben sizin de Rabbiniz olan Allah'a inandım. O halde beni dinleyin. "
Şaban Piriş = Şüphesiz ben, Rabbi’nize iman ettim, beni dinleyin!
Sadık Türkmen = Şüphesiz ben Rabbinize inandım, haydi beni dinleyin.”
Seyyid Kutub = Şüphesiz ben Rabb'inize inandım, beni dinleyin.
Suat Yıldırım = "Amma bakın! Ben Rabbinize inanıyorum, sizler de bunu işitmiş olun!"
Süleyman Ateş = "Ben sizin Rabbinize inandım, (gelin) beni dinleyin."
Tefhim-ul Kuran = «Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim; işte beni işitin.»
Ümit Şimşek = 'Ben sizin Rabbinize iman ettim; gelin beni dinleyin.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Ben, sizin Rabbinize iman ettim, artık dinleyin beni!"
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki ben, sizin Rabbinize îmân ettim. Öyleyse beni işitin.
İlyas Yorulmaz = “Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim. Beni dinleyin (sizde iman edin)” dedi.
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ
Yâsîn / 26 -
Kîledhulil cennete, kâle yâ leyte kavmî ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = (26-27) (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): “Cennete gir!” denildi. O da, “Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Denildi ki: Gir cennete. Ne olurdu dedi, kavmim de bilseydi.
Abdullah Parlıyan = Böyle bir tavır sonrası, üzerine üşüşüp orada şehid ettiler ve kendisine Allah tarafından denildi ki: “Haydi buyur cennete.” O da girdiği cennetteki manzaralar ve nimetleri görünce: “Ah ne olaydı keşke benim toplumum da bu gerçeği bir anlasaydı” der.
Adem Uğur = Ona: "Cennete gir" denilince. "Keşke" dedi, "kavmim bilseydi!
Ahmed Hulusi = (Ona): "Cennete dâhil ol!" denildi. . . Dedi ki: "Halkım hâlimi bileydi!"
Ahmet Tekin = Bütün çabalarına rağmen söz dinlemeyen kavmi tarafından şehit edilirken, ona:'Gir Cennete!' denildi. O da:'Ne olurdu kavmim bilseydi...' dedi.
Ahmet Varol = Ona: 'Cennete gir' denildi. O da dedi ki: 'Keşke kavmim bilseydi,
Ali Bulaç = Ona: "Cennete gir" denildi. O da: "Keşke benim kavmim de bir bilseydi" dedi.
Ali Fikri Yavuz = (Onun nasihatlarına rağmen, kavmi onu öldürdüler. Ruhuna hitaben şöyle) denildi; “- Haydi, gir cennete!” (Cevap olarak ruhu şöyle) dedi: “- Ne olurdu, kavmim bilselerdi, tasdik etselerdi?
Ali Ünal = Nihayet ona, “Buyur Cennet’e!” denildi. O ise, “Keşke,” dedi, “keşke halkım bilseydi;
Bayraktar Bayraklı = (26-27) “Gir cennete!” denilecek. Bu adam dedi ki: “Âh, keşke kavmim, Rabbim'in beni affedip ikram edilenlerden kıldığını bir bilebilseydi!”
Bekir Sadak = (26-27) Ona «Cennete gir» denince, «Keski milletim Rabbimin beni bagisladigini ve beni ikrama mazhar olanlardan kildigini bilseydi! demisti.
Celal Yıldırım = (26-27) Ona, «gir Cennet'e!» denildi. O da, «ah keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni, ikrama lâyık görülen kişilerden kıldığını bir bilselerdi.»
Cemal Külünkoğlu = (26-27) (Kavmi tarafından taşlanarak ölüme giden o kimseye:) “Cennete gir” denildi. (O da:) “Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve cennetle ikram edilenlerden kıldığını kavmim bilseydi!” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) Ona 'Cennete gir' denince, 'Keşke milletim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi!' demişti.
Diyanet Vakfi = (26-27) Gir cennete! denildi. «Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»
Edip Yüksel = (Ölüm anında) Kendisine, 'Cennete gir,' denir. 'Keşke benim halkım bir bilseydi...'
Elmalılı Hamdi Yazır = Denildi ki: haydi gir Cennete! Ay! dedi, nolurdu kavmın bilselerdi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Denildi ki: «Haydi. gir cennete!» O: «Ah ne olurdu, kavmim bilseydi
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Sonra ona) «haydi gir cennete!» denildi. O da dedi ki: «Ne olurdu kavmim bilseydi!»
Gültekin Onan = Ona: "Cennete gir" denildi. O da: "Keşke benim kavmim de bir bilseydi" dedi.
Harun Yıldırım = Ona: Cennete gir" denilince. "Keşke, dedi, kavmim bilseydi!"
Hasan Basri Çantay = (Ona): «gir cennete denildi. (O da) «Nolurdu, dedi, kavmim bilselerdi»,
Hayrat Neşriyat = (26-27) (Kavmi ise onu taşa tuttular ve öldürdüler de kendisine:) 'Cennete gir!' denildi. (O da:) 'Keşke Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve beni ikrâm edilenlerden kıldığını kavmim bilselerdi!' dedi.
İbni Kesir = Cennete gir, denilince, dedi ki: Keşki kavmim bilir olsaydı;
Kadri Çelik = Ona, “Cennete gir” denildi. O ise “Keşke benim kavmim de bir bilseydi” dedi.
Muhammed Esed = (Ve) ona: "Cennete gir(eceksin)!" denildiğinde "Keşke" dedi, "kavmim bilseydi,
Mustafa İslamoğlu = (En sonunda) ona "Sen cennetliksin!" denildi. Dedi ki: "Ah, keşke kavmim bir bilseydi.
Ömer Nasuhi Bilmen = (O'na) Denildi ki: «Cennete giriver.» Dedi ki: «Keşke kavmim bilselerdi!»
Ömer Öngüt = Ona: "Cennete gir!" denildi. O da: "Keşke kavmim bilseydi!" dedi.
Şaban Piriş = -Cennete gir, denildi. O da: -Keşke kavmim bilseydi.
Sadık Türkmen = (şehit edildikten sonra ona) ‘cennete gir’ denilince, dedi ki: “Ah, ne olurdu kavmim bilseydi!
Seyyid Kutub = O'na «cennete gir» denilince «Keşke kavmim bilseydi.»
Suat Yıldırım = (Ona): "Cennete dâhil ol!" denildi. . . Dedi ki: "Halkım hâlimi bileydi!"
Süleyman Ateş = Ona: "Cennete gir" denilince: "Keşke, dedi, kavmim bilseydi.
Tefhim-ul Kuran = Ona: «Cennete gir» denildi. O da: «Keşke benim kavmim de bir bilseydi» dedi.
Ümit Şimşek = Ona: "Cennete gir" denildi. O da: "Keşke benim kavmim de bir bilseydi" dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = (Onun nasihatlarına rağmen, kavmi onu öldürdüler. Ruhuna hitaben şöyle) denildi; “- Haydi, gir cennete!” (Cevap olarak ruhu şöyle) dedi: “- Ne olurdu, kavmim bilselerdi, tasdik etselerdi?
İskender Ali Mihr = (Ona): "Cennete gir!" denildi. "Keşke kavmim bilseydi." dedi.
İlyas Yorulmaz = O’na “Gir cennete” denildi. O da cennette “Keşke kavmim (ne ile karşılaşacaklarını) bilselerdi”
بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ
Yâsîn / 27 -
Bimâ gafera lî rabbî ve cealenî minel mukremîn(mukremîne).
Diyanet İşleri = (26-27) (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): “Cennete gir!” denildi. O da, “Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne yüzden Rabbimin beni yarlıgadığını ve yüce derecelere ermişler arasına kattığını.
Abdullah Parlıyan = “Rabbimin geçmişteki günahlarımı bağışladığını ve beni saygın kişiler arasına dahil ettiğini bir bilselerdi.”
Adem Uğur = Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını!"
Ahmed Hulusi = "Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve benim ikramlara nail olanlardan olduğumu. . . "
Ahmet Tekin = 'Rabbimin beni bağışladığını, beni ikrama mazhar olan kullarından eylediğini bilselerdi.'
Ahmet Varol = Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını.'
Ali Bulaç = "Rabbimin beni bağışladığını ve ağırlananlardan kıldığını."
Ali Fikri Yavuz = Rabbimin beni bağışladığını, beni cennetle ikram edilenlerden kıldığını...”
Ali Ünal = “Bilseydi Rabbimin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından kıldığını.”
Bayraktar Bayraklı = (26-27) “Gir cennete!” denilecek. Bu adam dedi ki: “Âh, keşke kavmim, Rabbim'in beni affedip ikram edilenlerden kıldığını bir bilebilseydi!”
Bekir Sadak = (26-27) Ona «Cennete gir» denince, «Keski milletim Rabbimin beni bagisladigini ve beni ikrama mazhar olanlardan kildigini bilseydi! demisti.
Celal Yıldırım = (26-27) Ona, «gir Cennet'e!» denildi. O da, «ah keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni, ikrama lâyık görülen kişilerden kıldığını bir bilselerdi.»
Cemal Külünkoğlu = (26-27) (Kavmi tarafından taşlanarak ölüme giden o kimseye:) “Cennete gir” denildi. (O da:) “Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve cennetle ikram edilenlerden kıldığını kavmim bilseydi!” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) Ona 'Cennete gir' denince, 'Keşke milletim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi!' demişti.
Diyanet Vakfi = (26-27) Gir cennete! denildi. «Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»
Edip Yüksel = 'Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırladığını...'
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbım bana ne mağrifet buyurdu. Beni ikram olunan kullarından kıldı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rabbimin beni bağışlamasını ve beni ikram olunan kullarından kıldığını.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını.»
Gültekin Onan = "Rabbimin beni bağışladığını ve ağırlananlardan kıldığını."
Harun Yıldırım = "Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını !"
Hasan Basri Çantay = «Rabbimin beni yarlığadığını, beni (cennetle) ikram edilenlerden kıldığını».
Hayrat Neşriyat = (26-27) (Kavmi ise onu taşa tuttular ve öldürdüler de kendisine:) 'Cennete gir!' denildi. (O da:) 'Keşke Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve beni ikrâm edilenlerden kıldığını kavmim bilselerdi!' dedi.
İbni Kesir = Rabbımın beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını.
Kadri Çelik = “Rabbimin beni bağışladığını ve ikram edilenlerden kıldığını (bilseydi).”
Muhammed Esed = Rabbimin beni(m geçmişteki günahlarımı) bağışladığını ve beni saygın kişiler arasına dahil ettiğini!"
Mustafa İslamoğlu = Rabbimin beni bağışladığını ve beni ilahi ikrama mazhar olan kimseler arasına kattığını!.."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Rabbimin beni mağfirete nâil buyurduğunu ve beni ikram edilmişlerden kıldığını.»
Ömer Öngüt = "Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını. "
Şaban Piriş = Rabb’imin beni bağışladığını ve beni ikrama layık kimselerden kıldığını ..
Sadık Türkmen = Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan/ikram edilenlerden kıldığını!..”
Seyyid Kutub = Rabb'imin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını dedi.
Suat Yıldırım = "Ah bir bilseler: Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!"
Süleyman Ateş = Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını!"
Tefhim-ul Kuran = «Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını.»
Ümit Şimşek = 'Rabbimin beni bağışladığını ve ikramlarıyla ağırladığını.'
Yaşar Nuri Öztürk = Ki Rabbim beni affetti; beni, ikram edilenlerden kıldı."
İskender Ali Mihr = Bu sebeple, Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve ikram edilenlerden kıldığını (bilselerdi).
İlyas Yorulmaz = “Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikramlarda bulunulanlardan eylediğini bir bilselerdi” dedi.
وَمَا أَنزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِن بَعْدِهِ مِنْ جُندٍ مِّنَ السَّمَاء وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ
Yâsîn / 28 -
Ve mâ enzelnâ alâ kavmihî min ba’dihî min cundin mines semâi ve mâ kunnâ munzilîn(munzilîne).
Diyanet İşleri = Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ondan sonra kavmine, gökten asker indirmedik ve helâk ettiklerimize bu çeşit asker de indirmemiştik zâten.
Abdullah Parlıyan = O toplumun işlediği bu cinayetten sonra, biz onları helak etmek için, gökten bir ordu indirmedik, değmezdi, zaten ordu indirmeye de gerek yoktu.
Adem Uğur = Biz ondan sonra, onun milletini helâk etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
Ahmed Hulusi = Ondan sonra onun halkının üzerine semâdan hiçbir ordu inzâl etmedik, inzâl ediciler de değildik.
Ahmet Tekin = Biz onun ardından kavminin üzerine gökten kurmaylar ve ordular indirmedik. İndirecek de değildik.
Ahmet Varol = Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik.
Ali Bulaç = Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
Ali Fikri Yavuz = (Habîbü’n-Neccar’ın, kavmi tarafından) öldürülmesinden sonra kavminin üzerine (azab olarak) gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
Ali Ünal = O’nun (vefatının) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için) gökten bir ordu göndermedik, zaten böyle yapmak yolumuz da değildir.
Bayraktar Bayraklı = Biz onun ardından kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
Bekir Sadak = (28-29) Ondan sonra milleti uzerine gokten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de degildik; sadece tek bir ciglik... o kadar, hemen sonup gittiler.
Celal Yıldırım = Onun ardından, milleti üzerine gökten hiçbir (yok edici) asker indirmedik, indirecek de değildik.
Cemal Külünkoğlu = (28-29) Ve o(nun şehid edilmesin)den sonra kavminin üzerine (onları yok etmek için) gökten bir ordu indirmedik, indirme gereği de duymadık. Sadece korkunç bir ses oldu, hemen sönüp gittiler (kendilerinden hiçbir eser kalmadı).
Diyanet İşleri (eski) = (28-29) Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik; sadece tek bir çığlık.. o kadar, hemen sönüp gittiler.
Diyanet Vakfi = Biz ondan sonra, onun milletini helâk etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
Edip Yüksel = Ondan sonra biz, halkının üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirmeğe gerek duymadık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arkasından ise kavmının üzerine Semâdan bir ordu indirmedik indirecek de değildik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Arkasından kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
Gültekin Onan = Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
Harun Yıldırım = Biz ondan sonra, onun milletini helâk etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
Hasan Basri Çantay = Ondan sonra kavminin üzerine gökden hiçbir ordu indirmedik, indiriciler de değildik.
Hayrat Neşriyat = Ondan sonra (Habîbü’n-Neccar’ın öldürülmesinin ardından) onun kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik; indirici kimseler de değildik.
İbni Kesir = Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten indirecek de değildik.
Kadri Çelik = Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirenler de değildik.
Muhammed Esed = Ve ondan sonra biz kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirme gereği de duymadık:
Mustafa İslamoğlu = Ve onun ardından kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten Biz daha önce de asla indirmiş değiliz:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onun kavmi üzerine ondan sonra gökten hiçbir ordu indirmedik ve Biz indirecekler de olmadık.
Ömer Öngüt = Biz ondan sonra kavminin üzerine, onları helâk etmek için herhangi bir ordu indirmedik ve zaten indirecek de değildik.
Şaban Piriş = Ondan sonra, kavminin üzerine gökten ordular indirmedik. İndirecek de değildik.
Sadık Türkmen = Kendisinden sonra, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indiriciler de değildik.
Seyyid Kutub = Ondan sonra, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten indirecek te değildik.
Suat Yıldırım = Onun vefatından sonra, kavminin üzerine, gökten bir ordu indirmedik, zaten bu âdetimizden de değildi.
Süleyman Ateş = Ondan sonra biz, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirici de değildik, (buna gerek yoktu).
Tefhim-ul Kuran = Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
Ümit Şimşek = Ondan sonra Biz Onun kavmine gökten ordu indirmedik; indirecek de değildik.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onun ardından kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
İskender Ali Mihr = Ve onun arkasından, onun kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indiriciler de olmadık.
İlyas Yorulmaz = Biz onun kavmine ondan sonra, gökten bir ordu indirecek değildik. Zaten indirmedik de.
إِن كَانَتْ إِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ
Yâsîn / 29 -
İn kânet illâ sayhaten vâhıdeten fe izâ hum hâmidûn(hâmidûne).
Diyanet İşleri = Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Azâbımız, ancak bir bağrıştan ibaretti, o anda hepsi de sönüp gitti.
Abdullah Parlıyan = Onlara vereceğimiz azap ve helak sadece bir ses, bir çığlık oldu ve böylece hepsi sönüp gitmiş yok olmuşlardı.
Adem Uğur = (Onları helâk eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.
Ahmed Hulusi = (Onların cezâsı) sâdece (korkunç) bir ses oldu; öyleki onlar (hayat cihetiyle) o anda sönüveren kimseler kesildiler!
Ahmet Tekin = Sadece şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbe indirildi. Onlar sönen ocaklara dönüverdiler, yeryüzünden silindiler.
Ahmet Varol = Sadece bir çığlık (onlara yetti) ve böylece anında sönüverdiler.
Ali Bulaç = (Ancak onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler.
Ali Fikri Yavuz = O (helâk edilişlerine sebep) yalnız bir sayha (Cebraîl’in sesi) oldu; hemen sönüverdiler (öldü gittiler).
Ali Ünal = O bir sayhadan başka olmadı. O anda onlar hemen sönüvermiş kimseler oldular.
Bayraktar Bayraklı = Olan, sadece korkunç titreşimli bir sesti. Bir anda sönüverdiler.
Bekir Sadak = Tek çığlıktan başka bir şey olmadı. O anda sönüverdiler.
Celal Yıldırım = Sadece bir haykırış (yetti); hemen sönüverdiler.
Cemal Külünkoğlu = (28-29) Ve o(nun şehid edilmesin)den sonra kavminin üzerine (onları yok etmek için) gökten bir ordu indirmedik, indirme gereği de duymadık. Sadece korkunç bir ses oldu, hemen sönüp gittiler (kendilerinden hiçbir eser kalmadı).
Diyanet İşleri (eski) = (28-29) Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik; sadece tek bir çığlık.. o kadar, hemen sönüp gittiler.
Diyanet Vakfi = (Onları helâk eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.
Edip Yüksel = Sadece bir patlama... Hemen donakaldılar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O yalnız bir sayha oldu derhal sönüverdiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O sadece bir sayha (gürültü) oldu; hemen sönüverdiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.
Gültekin Onan = (Ancak onlara) yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler.
Harun Yıldırım = (Onları helâk eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.
Hasan Basri Çantay = (Onların yakalanması, yahud ukuubeti) birtek sayhadan başka (bir şeyle) değildi. Artık hemen sönü (b gidi) verenler (oldular).
Hayrat Neşriyat = (Onların cezâsı) sâdece (korkunç) bir ses oldu; öyleki onlar (hayat cihetiyle) o anda sönüveren kimseler kesildiler!
İbni Kesir = Sadece, bir tek çığlık oldu. Ve onlar hemen sönüp gittiler.
Kadri Çelik = (Ancak onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler.
Muhammed Esed = hiçbir şey (gerekmiyordu), bir (ceza) çığlığından başka! Ve sonunda sessiz ve hareketsiz bir kül yığınına dönüverdiler.
Mustafa İslamoğlu = eğer bu gerekseydi, tek bir çığlık yeterli olurdu; o zaman da onlar sönmüş köz gibi kararıp küle dönerlerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = O bir sayhadan başka olmadı. O anda onlar hemen sönüvermiş kimseler oldular.
Ömer Öngüt = Sadece bir tek çığlık oldu, o anda hemen sönüverdiler.
Şaban Piriş = Tek çığlıktan başka bir şey olmadı. O anda sönüverdiler.
Sadık Türkmen = Sadece bir çığlık!.. Hemen hepsi bir kül yığınına dönüverdiler.
Seyyid Kutub = Sadece korkunç bir ses oldu, hemen sönüp gittiler.
Suat Yıldırım = (Orduya ne lüzum?), bir tek ses yeter! Bir de bakmışsınız: Sönüp kalmışlar...
Süleyman Ateş = Sâdece korkunç bir gürültü oldu, hemen sönüverdiler.
Tefhim-ul Kuran = (Ancak onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler.
Ümit Şimşek = Korkunç bir ses onlara yetti; sönüp gittiler.
Yaşar Nuri Öztürk = Olan, sadece korkunç titreşimli bir sesti. Ve bir anda söndüverdiler.
İskender Ali Mihr = (Onların cezası) sadece bir sayha (şiddetli ses dalgası) oldu. O zaman onlar sönenler oldular.
İlyas Yorulmaz = Yalnızca (yüksek frekanslı) bir ses dalgası ve birden bire ateşin bıraktığı küller gibi yere yayılıverdiler.
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلاَّ كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون
Yâsîn / 30 -
Yâ hasreten alâl ıbâd(ıbâdi), mâ ye’tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Diyanet İşleri = Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki, onunla alay ediyor olmasınlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yazıklar olsun kullara, onlara hiçbir peygamber gelmedi ki onunla alay etmesinler.
Abdullah Parlıyan = Ah yazık o kullara ki, kendilerine gelen tüm elçileri ve mesajlarını alaya aldılar.
Adem Uğur = Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyegörsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar.
Ahmed Hulusi = Hüsran şu kullara! Kendilerine bir Rasûl gelmeye görsün, hep Onun bildirdiğiyle alay ederlerdi.
Ahmet Tekin = Kendilerine gelen bir Rasul ile, ille de alay etmeye kalkışan kullara yazıklar olsun!
Ahmet Varol = Yazıklar olsun kullara! Onlara hiç bir peygamber gelmiyordu ki onunla alay etmesinler.
Ali Bulaç = Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Yazıklar olsun o kullara ki, ne zaman kendilerine bir peygamber gelse, muhakkak onu alaya alırlardı.
Ali Ünal = Vah o kullara! Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, onunla mutlaka alay ederlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ederlerdi.
Bekir Sadak = Kullara yaziklar olsun! Kendilerine hangi elci gelse, onu alaya aliyorlardi.
Celal Yıldırım = Yazık çok yazık o kullara ki, kendilerine ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Yazıklar olsun şu kullara ki, kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, muhakkak onu alaya alırlardı.
Diyanet İşleri (eski) = Kullara yazıklar olsun! Kendilerine hangi elçi gelse, onu alaya alıyorlardı.
Diyanet Vakfi = Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyegörsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar.
Edip Yüksel = Halkın durumu pek yazık. Kendilerine her ne zaman bir elçi gelse onunla alay ederlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey!.. ne hasret o kullara ki kendilerine her gelen Resul ile mutlaka istihzâ ediyorlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yazıklar olsun o kullara ki kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
Gültekin Onan = Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Harun Yıldırım = Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeye görsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar.
Hasan Basri Çantay = Ey kulların üzerine (çöken büyük) hasret (ve nedamet, hazır ol! Çünkü) onlar kendilerine herhangi bir peygamber (ve elçi) gelmeye dursun, ille onunla istihza ederlerdi.
Hayrat Neşriyat = Yazıklar olsun o kullara! Kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla alay ederlerdi.
İbni Kesir = Yazıklar olsun o kullara ki; kendilerine bir peygamber gelmeyedursun onu hemen alaya alırlardı.
Kadri Çelik = Yazıklar olsun kullara! Onlara bir peygamber gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Muhammed Esed = Ah! Yazık şu insanlar(ın çoğun)a! Kendilerine hangi elçi geldiyse onu alaya aldılar!
Mustafa İslamoğlu = Vay gele şu kullarına başına! Ne zaman kendilerine bir elçi gelmişse onu alaya aldılar!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey o kullar üzerine (teveccüh edecek) hasret! (Tam zamanın). Onlara bir resûl gelmezdi ki illâ istihzâda bulunurlar olmuşlardı.
Ömer Öngüt = Ne yazık şu kullara! Kendilerine hangi peygamber gelse, onu hemen alaya alırlardı.
Şaban Piriş = Yazıklar olsun o kullara! Ki, kendilerine bir peygamber gelmeyegörsün, onunla sadece alay ederlerdi.
Sadık Türkmen = Yazik şu kullara! Onlara hiçbir elçi gelmedi ki onunla alay etmesinler.
Seyyid Kutub = Yazık şu kullara! Kendilerine hangi elçi gelse, onu alaya alıyorlardı.
Suat Yıldırım = Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her resul ile, mutlaka alay ederlerdi.
Süleyman Ateş = Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her elçi ile mutlaka alay ederlerdi.
Tefhim-ul Kuran = Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir peygamber gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Ümit Şimşek = Yazıklar olsun o kullara! Ne zaman kendilerine bir peygamber gelecek olsa onu alaya alırlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her resulle mutlaka alay ederlerdi.
İskender Ali Mihr = O kullara yazıklar olsun! Onlara hiçbir resûl gelmedi ki, onunla alay etmiş olmasınlar (hepsiyle alay ettiler).
İlyas Yorulmaz = Yazıklar olsun o kullara ki, onlara ne zaman bir elçi gelse, hemen onunla alaya ettiler.
أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنْ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ
Yâsîn / 31 -
E lem yerav kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi; onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmediler mi onlardan önce nice ümmetleri helâk ettik ki gerçekten de bir daha dünyâya dönmedi onlar.
Abdullah Parlıyan = Bu insanlar işin farkında değiller mi? Tarihe bir bakıp anlasalar ya, nice zamanlar toplumları helak etmişiz. Hani onlar, hiç dönüp geri gelebilmişler mi?
Adem Uğur = Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.
Ahmed Hulusi = Görmediler mi ki onlardan önce nice kuşaklar helâk ettik ki; gidenlerin hiçbiri geri dönmeyecek onlara!
Ahmet Tekin = Onlar, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi, onların geri dönüp, kendilerine gelemiyeceğini görmüyorlar mı?
Ahmet Varol = Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi; onların bir daha kendilerine dönüp gelmediklerini görmediler mi?
Ali Bulaç = Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar (Mekke kâfirleri) görmediler mi ki, kendilerinden evvel ne kadar nesiller helâk etmişiz; onlar (öldükten sonra) hiç dönüp onlara gelmiyorlar.
Ali Ünal = Görmezler miydi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik ve onlar (berikilerin yanına, dünya hayatına) bir daha geri dönmüyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Görmediler mi, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler.
Bekir Sadak = Kendilerinden once nice nesilleri yok ettigimizi, onlarin bir daha kendilerine donmediklerini gormezler mi?
Celal Yıldırım = Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice nice nesilleri yok ettik ki onlar(dan hiç birlen) bunlara (bir daha) dönüp gelmiyorlardı.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve onların (yok olup gittikten sonra) kendilerine dönmeyeceklerini görmüyorlar mı?
Diyanet İşleri (eski) = Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi, onların bir daha kendilerine dönmediklerini görmezler mi?
Diyanet Vakfi = Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.
Edip Yüksel = Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi ve onların bir daha kendilerine dönmediklerini görmezler mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Baksalar a kendilerinden evvel ne kadar karnlar helâk etmişiz, onlar hiç onlara dönüp gelmiyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Baksalar ya kendilerinden önce nice nesiller helak etmişiz. Onlar, hiç onlara dönüp gelmiyorlar (dünyaya bir daha dönmüyorlar).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice kuşakları helak etmişiz. Onlar artık kendilerine dönüp gelmiyorlar.
Gültekin Onan = Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.
Harun Yıldırım = Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.
Hasan Basri Çantay = Kendilerinden evvel nice nesilleri helâk etdiğimiz, bunların birdaha onlara dönmez (ümmet) ler olduklarını (müşrikler) gör (ür gibi bil) mediler mi?
Hayrat Neşriyat = Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk ettik; muhakkak ki onlar (bir daha) kendilerine dönüp gelmezler.
İbni Kesir = Görmüyorlar mı ki; kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik. Ve onlar, bir daha kendilerine dönemezler.
Kadri Çelik = Kendilerinden önce nice kuşakları yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.
Muhammed Esed = Kendilerinden önce kaç nesli yok ettiğimizi; (ve) bu (yok olup gide)nlerin bir daha onlara dönüp gelemeyeceklerini görmüyorlar mı?
Mustafa İslamoğlu = Onlardan önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmezler mi? Ki onlar kendilerine dönüp gelemeyecekler;
Ömer Nasuhi Bilmen = Görmediler mi ki, onlardan evvel ne kadar kavimleri helâk ettik. Şüphe yok ki onlar, bunlara dönüp gelmiyorlar.
Ömer Öngüt = Görmüyorlar mı ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar artık kendilerine dönemezler.
Şaban Piriş = Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmüyorlar mı? Onlara bir daha geri dönemezler.
Sadık Türkmen = Görmediler mi? Kendilerinden önce nice kuşakları yıkıp imha ettik. Onlar geri dönüp kendilerine gelemeyecekler.
Seyyid Kutub = Görmediler mi kendilerinden önce nice nesilleri yok ettik. Onlar bir daha kendilerine dönüp gelmezler.
Suat Yıldırım = Kendilerinden önce nice nesilleri imhâ ettiğimizi ve onların da kendilerine dönmediğini görmezler miydi?
Süleyman Ateş = Görmediler mi kendilerinden önce nice nesilleri yok ettik; onlar bir daha kendilerine dönüp gelmezler?
Tefhim-ul Kuran = Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice kuşakları yıkıma uğrattık? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.
Ümit Şimşek = Görmedi mi onlar, kendilerinden evvel nice nesilleri helâk etmişiz; gidenlerin de hiçbiri geri dönmüyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Görmediler mi, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler.
İskender Ali Mihr = Ondan önceki nice nesillerden (kimleri) helâk ettiğimizi, onların (helâk edilenlerin) kendilerine dönmediklerini görmediler mi?
İlyas Yorulmaz = Onlar çevrelerine bakmıyorlar mı? Onlardan önce nice şehirleri yok ettik. O yok olanlar, onlara asla dönmeyecekler.
وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ
Yâsîn / 32 -
Ve in kullun lemmâ cemîun ledeynâ muhdarûn(muhdarûne).
Diyanet İşleri = Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphesiz hepsi de tapımıza getirilmiştir onların.
Abdullah Parlıyan = Ancak onların hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Adem Uğur = Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.
Ahmed Hulusi = Elbette hepsi, toptan zorunlu hazır bulunacaklar.
Ahmet Tekin = Onların hepsi, sadece bizim huzurumuza ihzarlı getirilecek olan topluluklardır.
Ahmet Varol = Ancak onların hepsi muhakkak toplu olarak huzurumuza getirilirler.
Ali Bulaç = Ancak onların hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Ali Fikri Yavuz = (Ümmetlerin) hepsi muhakkak toplanıp huzurumuza getirileceklerdir.
Ali Ünal = Bilâkis hiç kimse hariç kalmamak üzere hepsi, (hesapları görülmek üzere) huzurumuzda toplanacaklar.
Bayraktar Bayraklı = Ancak, onların hepsi huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.
Bekir Sadak = Hepsi huzurumuza getirileceklerdir. *
Celal Yıldırım = Hepsi de istisnasız huzurumuzda biraraya getirileceklerdir.
Cemal Külünkoğlu = Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Hepsi huzurumuza getirileceklerdir.
Diyanet Vakfi = Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.
Edip Yüksel = Hepsi toplanıp huzurumuza getirileceklerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ancak hepsi toplanıp bizim katımıza ihzar edilmişlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak hepsi toplanıp, bizim huzurumuza celbedilmişlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların hepsi toplanıp, sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir.
Gültekin Onan = Ancak onların hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Harun Yıldırım = Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.
Hasan Basri Çantay = (Onların) hepsi de, muhakkak, toptan bizim karşımıza ihzaaren getirilmişlerdir (getirileceklerdir).
Hayrat Neşriyat = (Onlar, mahşer günü) hep birlikte ancak huzûrumuzda hazır bulundurulan kimseler olarak, toplanacak olanlardır.
İbni Kesir = Hepsi de muhakkak toptan huzurumuza getirileceklerdir.
Kadri Çelik = Ancak onların hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Muhammed Esed = Ve (sonunda) hep birlikte huzurumuzda toplanacaklarını?
Mustafa İslamoğlu = ama elbet hepsi Bizim huzurumuzda toplanacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve hepsi de Bizim indimizde (muhasebe için) mecmuan huzura getirilmişlerdir.
Ömer Öngüt = Onların hepsi elbette huzurumuza getirileceklerdir.
Şaban Piriş = Ve hepsi toplanıp huzurumuza çıkarılacaklardır.
Sadık Türkmen = Ancak hepsi huzurumuzda hazır olacaklardır.
Seyyid Kutub = Hepsi toplandığı zaman huzurumuza getirileceklerdir.
Suat Yıldırım = Hiç kimse hariç kalmamak üzere, hepsi huzurumuza toplanacaklar!
Süleyman Ateş = Ancak hepsi toplandığı zaman huzûrumuza getirileceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Ancak onların hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Ümit Şimşek = Sonunda onların hepsi huzurumuzda toplanacaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ancak herkes toplandığında, onlar da huzurumuzda hazır bulundurulacaklar.
İskender Ali Mihr = Ve ancak herkes toplandığı zaman (onlar da) huzurumuzda hazır bulundurulacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Onların hepsi bizim yanımızda hazır bir vaziyette toplanacaklardır.
وَآيَةٌ لَّهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ
Yâsîn / 33 -
Ve âyetun lehumul ardul meytetu, ahyeynâhâ ve ahracnâ minhâ habben fe minhu ye’kulûn(ye’kulûne).
Diyanet İşleri = Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir delildir onlara, ölü yeryüzünü dirilttik ve oradan taneler çıkardık da onları yerler.
Abdullah Parlıyan = Onlar, ölü toprağa can vermemizde ve beslenmeleri için topraktan ürünler çıkarmamızda, yaratma ve bilme gücümüzün alamet ve işaretlerini görmeleri gerekir.
Adem Uğur = (Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.
Ahmed Hulusi = Ölü arz da onlar için bir işarettir! Onu dirilttik, ondan ürünler çıkardık da ondan yiyorlar. . .
Ahmet Tekin = Yeniden diriltmeye gücümüzün, kudretimizin yeteceğine onlar için bir delil de, ölü topraktır. Biz ona hayat verdik. Ondan taneler, tahıl, bakliyat çıkardık. Onlardan yeyip duruyorlar.
Ahmet Varol = Ölü toprak onlar için bir âyettir. Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık. Böylece ondan yerler.
Ali Bulaç = Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler.
Ali Fikri Yavuz = Hem ölü (kurumuş) arz, (kudretimize ve ölüleri dirilttiğimize delâlet eden) bir alâmettir onlara: Biz ona (yağmur sebebiyle) hayat verdik; ondan daneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
Ali Ünal = Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler.
Bayraktar Bayraklı = Ölü toprak, onlar için bir delildir. Biz, ona can veririz ve ondan başak çıkartırız da onlar ondan yerler.[464]
Bekir Sadak = Iste onlara bir delil: Olu yeri diriltir ve oradan taneler cikarariz da ondan yerler.
Celal Yıldırım = Diriltip içinden daneler çıkardığımız ölü toprak onlar için (varlığımızın ve kudretimizin) açık belgelerinden biridir, ondan yeyip geçinirler.
Cemal Külünkoğlu = Hem ölü toprak onlar için (insanın yeniden yaratılmasına) bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = İşte onlara bir delil: Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler.
Diyanet Vakfi = (Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.
Edip Yüksel = Ölü toprak onlar için bir ayettir: Onu diriltiriz ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ölü toprak, onlar için bir âyettir, (ölüleri nasıl dirilteceğimize işârettir): Biz onu dirilttik, ondan dâne çıkardık da ondan yiyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle de onlar ondan yemektedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem bir delildir onlara ölü toprak. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
Gültekin Onan = Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler.
Harun Yıldırım = (Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.
Hasan Basri Çantay = Ölü toprak — ki biz onu canlandırdık. İçinden dâne (ler) çıkardık da ondan yeyip duruyorlar — onlar için bir ibret (bir delîl) dir.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki o ölü yeryüzü de (öldükten sonra dirilme husûsunda) kendileri için bir delildir. (Biz) onu dirilttik ve ondan dâneler çıkardık da bundan yiyorlar.
İbni Kesir = Ölü toprak, onlar için bir ayettir. Biz, onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık, ondan yemektedirler.
Kadri Çelik = Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle de onlar ondan yemektedirler.
Muhammed Esed = Onlar, ölü toprağa can vermemizde ve beslenmeleri için topraktan ürünler çıkarmamızda (yaratma ve diriltme gücümüzün) işaretini görürler;
Mustafa İslamoğlu = Ölü toprakta dahi onlar için bir ders vardır: Onu Biz dirilttik, beslenmeleri için ondan tohumları Biz çıkardık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için ölmüş yer bir ibrettir. Onu hayata kavuşturduk ve ondan daneler (meydana) çıkardık da ondan yiyiverirler.
Ömer Öngüt = Ölü toprak da onlar için bir âyet (delil)dir. Biz onu (yağmurla) dirilttik de ondan pek çok taneler çıkardık, işte onlar bunlardan yerler.
Şaban Piriş = Onlara bir ibret de ölü topraktır. Biz, onu diriltip, ondan yedikleri ekin çıkarırız.
Sadık Türkmen = Ölü toprak onlar için bir göstergedir; Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık, ondan yiyorsunuz.
Seyyid Kutub = Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarırız da ondan yerler.
Suat Yıldırım = Delil mi isterler? İşte ölmüş arz! Hayatı ona Biz veriyoruz. Oradan onların yiyecekleri habbeleri çıkarıyoruz. Kendileri de ondan yiyip dururlar.
Süleyman Ateş = Ölü toprak, onlar için bir âyettir, (ölüleri nasıl dirilteceğimize işârettir): Biz onu dirilttik, ondan dâne çıkardık da ondan yiyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle de onlar ondan yemektedirler.
Ümit Şimşek = Ölmüş yeryüzü de onlar için bir âyettir. Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık ki, yiyip duruyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ölü toprak onlar için bir mucizedir. Onu dirilttik, ondan dâne çıkardık; bak işte ondan yiyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve ölü toprak onlara bir âyettir (mucizedir). Onu dirilttik ve ondan habbeler (taneler) çıkarttık. Böylece ondan yerler.
İlyas Yorulmaz = Ölü hale gelmiş yeryüzünde, onlar için alınacak dersler var. Biz ölü haldeki yeryüzüne hayat veririz ve ondan sizin yediğiniz, taneli bitkileri çıkartırız.
وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنْ الْعُيُونِ
Yâsîn / 34 -
Ve cealnâ fîhâ cennâtin min nahîlin ve a’nâbin ve feccernâ fîhâ minel uyûn(uyûni).
Diyanet İşleri = (34-35) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler halkettik ve orada kaynaklar çıkarıp akıttık.
Abdullah Parlıyan = Ve o yeryüzünde, nasıl hurmalıklar ve üzüm bağları yetiştirmiş ve aralarından da pınarlar akıtmıştık
Adem Uğur = Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.
Ahmed Hulusi = Orada hurma ağaçlarından, üzümlerden bahçeler oluşturduk, orada pınarlar fışkırttık.
Ahmet Tekin = Biz, yeryüzünde nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları yetiştirdik. İçlerinde, pınarlardan kaynayan çaylar, dereler akıttık.
Ahmet Varol = Orada hurmalardan ve üzümlerden bahçeler oluşturduk ve içlerinden pınarlar fışkırttık.
Ali Bulaç = Biz, orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık.
Ali Fikri Yavuz = Biz o arzda hurmalıklardan, üzüm bağlarından çeşitli bahçeler yaptık; içlerinde gözeler kaynattık (nehirler akıttık).
Ali Ünal = Yine o yerde hurmalıklar ve üzüm bağları var ediyor ve su kaynakları fışkırtıyoruz;
Bayraktar Bayraklı = (34-35) Orada hurma ve üzüm bağları meydana getirdik ve pınarlar akıttık ki meyvelerinden ve ürettiklerinden yesinler. Hiç şükretmezler mi?
Bekir Sadak = Orada hurmaliklar ve uzum baglari var ederiz, aralarinda pinarlar fiskirtiriz.
Celal Yıldırım = Onda hurmalık ve üzüm bahçeleri meydana getirdik ve içinden pınarlar fışkırttık,
Cemal Külünkoğlu = (34-35) Ürünlerinden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye biz orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler var ettik; (onların) içlerinde de pınarlar fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Diyanet İşleri (eski) = Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız.
Diyanet Vakfi = Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.
Edip Yüksel = Orada hurma ağaçları ve üzümlerden oluşan bağ ve bahçeler yetiştirdik ve pınarlar fışkırttık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onda Cennetler yaptık, hurma bağçeleri, üzüm bağları, neler! içlerinde kaynaklar akıttık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Orada cennetler yaptık; hurma bahçeleri, üzüm bağları (daha neler) neler! İçlerinde pınarlar akıttık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık.
Gültekin Onan = Biz, orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık.
Harun Yıldırım = Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.
Hasan Basri Çantay = Biz orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından nice bostanlar yapdık. İçlerinde pınarlardan (nicesini) fışkırtdık,
Hayrat Neşriyat = Hem orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler yaptık ve orada gözelerden (pınarlar) akıttık.
İbni Kesir = Ve orada hurmadan, üzümlerden bahçeler var ettik. Orada pınarlar fışkırttık.
Kadri Çelik = Biz, onda hurmalıklardan ve üzüm bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık.
Muhammed Esed = orada (nasıl) hurmalıklar ve üzüm bağları (yetiştirmiş) ve içlerinden (nasıl) pınarlar fışkırtmıştık,
Mustafa İslamoğlu = Orada hurmalıkları ve üzüm bağlarını Biz var ettik; yine orada su gözelerini Biz çağlattık;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bostanlar vücuda getirdik ve orada su menbalarından suları akıtıverdik.
Ömer Öngüt = Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları yarattık, içinden pınarlar fışkırttık.
Şaban Piriş = Yine orada, hurma ve üzüm bahçeleri yetiştiririz. Aralarından da pınarlar fışkırtırız.
Sadık Türkmen = Orada, hurma bahçeleri ve üzüm bağları var ettik, orada pınarlar fışkırttık.
Seyyid Kutub = Orada hurma ve üzüm bahçeleri yarattık; orada çeşmeler akıttık.
Suat Yıldırım = Orada üzüm bağları ve hurmalıklar yaptık, orada pınarlar fışkırttık.
Süleyman Ateş = Orada hurma ve üzüm bahçeleri yarattık; orada çeşmeler akıttık.
Tefhim-ul Kuran = Biz, onda hurmalıklardan ve üzüm bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık.
Ümit Şimşek = Biz orada hurmalıklar ve üzüm bağları vücuda getirdik; orada pınarlar fışkırttık:
Yaşar Nuri Öztürk = Onda hurmalardan, üzümlerden bahçeler oluşturduk, ondan pınarlar fışkırttık;
İskender Ali Mihr = Ve orada, hurma ve üzüm bahçeleri kıldık (yaptık). Ve orada, pınarlar fışkırttık.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünde hurmalardan ve üzümlerden bahçeler yaptık ve yeryüzünde su kaynakları çıkardık.
لِيَأْكُلُوا مِن ثَمَرِهِ وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ أَفَلَا يَشْكُرُونَ
Yâsîn / 35 -
Li ye’kulû min semerihî ve mâ âmilethu eydîhim, e fe lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Diyanet İşleri = (34-35) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yesinler diye kendi elleriyle meydana getirdikleri o meyveleri, hâlâ mı şükretmezler?
Abdullah Parlıyan = ki, o meyve ve ürünleri meydana getiren kendileri olmadığı halde, onlardan yesinler diye, yetiştirip meydana getiriyoruz. Buna rağmen, hâlâ şükretmeyecekler mi?
Adem Uğur = Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?
Ahmed Hulusi = Onun getirisinden ve ellerinin ürettiklerinden yesinler diye. . . Hâlâ şükretmezler mi?
Ahmet Tekin = Bunu, onların meyvalarından ve elleriyle yetiştirdiklerinden yesinler diye yaptık. Hâlâ lütfun kıymetini bilmeyecekler, şükretmeyecekler mi?
Ahmet Varol = O'nun ürünlerinden ve kendi ellerinin yetiştirdiklerinden. Hâlâ şükretmezler mi?
Ali Bulaç = Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar mı?
Ali Fikri Yavuz = (Bu sayılanlardan her birinin) mahsûlünden ve kendi ellerinin yetiştirdiklerinden yesinler diye... Hâlâ şükretmiyecekler mi?
Ali Ünal = Bütün bu var ettiğimiz ürünlerin meyvelerinden yiyeceklerini temin etsinler diye; –bunları onlar kendi elleriyle yapmadılar. Böyleyken halâ şükretmeyecekler mi?
Bayraktar Bayraklı = (34-35) Orada hurma ve üzüm bağları meydana getirdik ve pınarlar akıttık ki meyvelerinden ve ürettiklerinden yesinler. Hiç şükretmezler mi?
Bekir Sadak = Onun ve elleriyle yaptiklarinin urunlerini yesinler; sukretmezler mi?
Celal Yıldırım = Ki onun meyvelerinden ve ellerinin işleyip ortaya çıkardığı ürünlerden yesinler. Artık şükretmezler mi?.
Cemal Külünkoğlu = (34-35) Ürünlerinden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye biz orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler var ettik; (onların) içlerinde de pınarlar fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Diyanet İşleri (eski) = Onun ve elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi?
Diyanet Vakfi = Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?
Edip Yüksel = Ki onun ürünlerinden ve elleriyle yetiştirdiklerinden yesinler. Şükretmiyecekler mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yesinler diye mahsulünden ve kendi ellerinin ma'mulâtından, halâ şükretmiyecekler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ürününden ve kendi elleriyle elde ettikleri mamüllerinden yesinler diye; hala şükretmeyecekler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Bunu), Onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye (yaptık). Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Gültekin Onan = Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar mı?
Harun Yıldırım = Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?
Hasan Basri Çantay = (Allahın yaratdığı) mahsulden ve kendi ellerinin yapdıklarından yemeleri için. Haalâ şükretmeyecekler mi?
Hayrat Neşriyat = Tâ ki onun mahsûlünden yesinler! Hâlbuki onu (o mahsulü) elleri yapmamıştır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
İbni Kesir = Ki, ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler. Hala şükretmezler mi?
Kadri Çelik = Kendi elleriyle yapmadıkları ürünlerinden yemeleri için (bunu yaptık). Yine de şükretmiyorlar mı?
Muhammed Esed = ki onları meydana getiren kendileri olmadığı halde meyvelerini yiyebilsinler. Buna rağmen hala şükretmeyecekler mi?
Mustafa İslamoğlu = ki onunla yetişenlerin ve elleriyle ektiklerinin ürünlerinden yiyebilsinler. Hala şükretmeyeceksiniz, öyle mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Tâ ki, onun mahsulünden ve kendi ellerinin mamülatından yiyiversinler. Hâlâ şükretmeyecekler midir?
Ömer Öngüt = Onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Şaban Piriş = Ürünlerinden ve yetiştirdiklerinden yesinler diye. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Sadık Türkmen = Onun ürünlerinden ve ellerinin emeğiyle ürettiklerinden yesinler, diye. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Seyyid Kutub = Ki, onun ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler. Hala şükretmiyorlar mı?
Suat Yıldırım = Ta ki onun meyvelerinden yesinler, O meyveleri onlar yapmadılar, hâlâ şükretmez mi onlar?
Süleyman Ateş = Ki o(suyun, yâhut bahçe)nin ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Tefhim-ul Kuran = Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar mı?
Ümit Şimşek = Hem onun ürününden, hem de elleriyle yaptıklarından yesinler diye. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Yaşar Nuri Öztürk = Ki onun ürününden ve ellerinin yapıp ettiğinden yesinler. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
İskender Ali Mihr = Onun ürünlerinden (meyvelerinden) ve elleriyle yaptıklarından yesinler diye. Hâlâ şükretmezler mi?
İlyas Yorulmaz = Bunları ellerinizle yetiştirdiğiniz meyveleri yemeniz için yaptık ki, belki şükredersiniz.
سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ
Yâsîn / 36 -
Subhânellezî halakal ezvâce kullehâ mimmâ tunbitulardu ve min enfusihim ve mimmâ lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şânı yücedir, münezzehtir yerden bitirdiği şeyleri ve kendilerinden meydana gelen çocukları ve daha da bilmedikleri şeyleri çifter çifter halk edenin.
Abdullah Parlıyan = Toprağın verdiği her türlü ürünü, insanların bizzat kendilerini ve hakkında henüz bilgi sahibi olmadıkları şeyleri, çift çift yaratan Allah, hertürlü eksikliğin üstünde ve ötesindedir.
Adem Uğur = Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
Ahmed Hulusi = Subhan'dır; arzın (bedenin) oluşturduklarından, nefslerinden (bilinçlerinden) ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri (gen sarmallarını) yaratan!
Ahmet Tekin = Yerin bitirdiği bitkilerden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri nice tohum ve yumurtadan, erkekli dişili bütün türleri yaratan Allah’ın şânı ne yücedir. Onu tesbih ve takdis ederim.
Ahmet Varol = Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah) çok yücedir.
Ali Bulaç = Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir.
Ali Fikri Yavuz = Arzın bitirdiklerinden, kendi evlâdlarından ve daha bilmiyecekleri şeylerden, bütün (erkek ve dişi türlerden ibaret) çiftleri yaratan Allah çok yücedir.
Ali Ünal = (Her türlü eksiklikten, kusurdan, dolayısıyla eşi, benzeri, ortağı olmaktan) münezzehtir o Allah ki, yerin bitirdiği her şeyi, bizzat kendilerini ve karakter özelliklerini, ayrıca bilmedikleri daha nice şeyleri çift yaratmıştır.
Bayraktar Bayraklı = Bitkilerden, kendilerinden ve daha henüz bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır.
Bekir Sadak = Yerin yetistirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden cift cift yaratan Allah munezzehtir.
Celal Yıldırım = O'nu tesbîh ve tenzîh edin ki, yerin yetiştirdiğinden, kendi nefslerinden ve bilmedikleri daha nice şeylerden çift çift yaratmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratan (Allah')ın şanı ne yücedir!
Diyanet İşleri (eski) = Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir.
Diyanet Vakfi = Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
Edip Yüksel = Yerin bitirdiklerinden, kendi cinslerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden türlü çiftleri yaratan pek yücedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Tenzih o yaradan sübhane bütün o çiftleri, hepsini, Arzın bitirdiklerinden ve kendi nefislerinden ve daha bilemiyecekleri neler, nelerden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yüce ve münezzehtir o ki, herşeyden çiftler meydana getiriyor; yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmeyecekleri neler, nelerden!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir.
Gültekin Onan = Yerin bitirdiklerinden, kendi nefslerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Tanrı çok) yücedir.
Harun Yıldırım = Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
Hasan Basri Çantay = Yerin bitirmekde olduğu şeylerden, (insanların) kendilerinden ve daha bilemeyecekleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allahın şânı ne kadar yücedir,) münezzehdir!
Hayrat Neşriyat = Pek münezzehtir O (Allah) ki, yerin bitirmekte olduklarından ve (insanların)kendilerinden ve bilemeyecekleri şeylerden (nice) çiftleri, onların hepsini yaratmıştır.
İbni Kesir = Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden, bütün çiftleri yaratanı tenzih ederiz.
Kadri Çelik = Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah) münezzehtir.
Muhammed Esed = Toprağın verdiği her türlü ürünü, insanların bizzat kendilerini ve hakkında (henüz) bilgi sahibi olmadıkları şeyleri çift çift yaratan Allah ne yücedir!
Mustafa İslamoğlu = Şanı ne yücedir O'nun ki, yeryüzünün tüm bitkilerini, insanların bizzat kendilerini ve hakkında henüz hiçbir bilgiye sahip olmadıkları şeyleri çifter çifter O yarattı.
Ömer Nasuhi Bilmen = O zât-ı ilâhî (noksanlardan) münezzehtir ki, yerin bitirdiklerinden ve (insanların) kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden (nice) çiftleri, onların hepsini yaratmıştır.
Ömer Öngüt = Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir!
Şaban Piriş = Yeryüzünde biten şeylerden, kendi cinslerinden ve daha bilmedikleri şeylerden çift çift yaratan, yücedir, noksan vasıflardan uzaktır.
Sadık Türkmen = O, eksiklikten uzaktır! Yerin bitirdiklerinden, (insanların) kendilerinden ve bilmedikleri nice şeyden bütün çiftleri yaratandır.
Seyyid Kutub = Allah ne yücedir ki, toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır.
Suat Yıldırım = Münezzehtir o Allah, her noksandan münezzeh! Yerin bitirdiği her şeyi ve kendilerini ve daha nice bilmedikleri şeyleri çift yaratan, münezzehtir, Yücedir!
Süleyman Ateş = Ne yücedir O (Allâh) ki toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır.
Tefhim-ul Kuran = Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir.
Ümit Şimşek = Her türlü kusurdan uzaktır o Allah ki, yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden ne varsa çiftler halinde yaratmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Şanı yücedir o Allah'ın ki toprağın bitirdiklerinden, onların öz benliklerinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmıştır.
İskender Ali Mihr = Arzın yetiştirdiği herşeyden, onların nefslerinden ve bilmedikleri şeylerden çiftler (eşler) yaratan, O (Allah), Sübhan’dır (herşeyden münezzeh).
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünde yetişen nebatların hepsini, kendi nefislerini ve bilmedikleri daha nice canlıları, çiftler halinde yaratan Allah, her türlü noksan sıfatlardan yücedir.
وَآيَةٌ لَّهُمْ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُم مُّظْلِمُونَ
Yâsîn / 37 -
Ve âyetun lehumul leylu, neslehu minhun nehâra fe izâ hum muzlimûn(muzlimûne).
Diyanet İşleri = Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir delildir onlara gece; gündüzü ve güneşin ziyâsını çekip sıyırırız ondan da o anda karanlığa dalarlar.
Abdullah Parlıyan = Gece de, onlar için bir ibret ve alamettir. Gündüzü ondan soyup çıkarırız, derken bir de bakarlar ki, onlar karanlıklarda kalıvermişler.
Adem Uğur = Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.
Ahmed Hulusi = Gece de onlar için bir işarettir! Ondan gündüzü (ışığı) çekeriz de hemen onlar karanlık içinde kalırlar.
Ahmet Tekin = Allah’ın birliğine, kudretine onlar için bir delil de gecedir. Biz geceden gündüzün aydınlığını soyar çıkarırız. Anında karanlığa gömülürler.
Ahmet Varol = Gece de onlar için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp çıkarırız, böylece karanlıkta kalıverirler.
Ali Bulaç = Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.
Ali Fikri Yavuz = Gece de (kudretimize delâlet eden) bir alâmettir onlara: Ondan gündüzü soyar çıkarırız. Bir de bakarlar ki, karanlığa dalmışlardır.
Ali Ünal = Onlar için bir diğer delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırıp soyduğumuzda birden karanlığa gömülüverirler.
Bayraktar Bayraklı = Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan soyup alırız, birden onlar karanlıkta kalıverirler.
Bekir Sadak = Onlara bir delil de gecedir: Gunduzu ondan siyiririz da karanlikta kaliverirler.
Celal Yıldırım = Gece de onlar için (ilâhî kudrete delâlet eden) açık bir belgedir. Gündüzü ondan çekip sıyırırız da hemen karanlıkta kalmış olurlar.
Cemal Külünkoğlu = Gece de onlar için (Allah'ın kudretini kanıtlayan) bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler.
Diyanet Vakfi = Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.
Edip Yüksel = Gece de onlar için bir ayettir: Ondan gündüzü soyarız da onlar karanlıkta kalırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir âyet de onlara gece, ondan gündüzü soyarız bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gece de onlara bir delildir. Ondan gündüzü soyarız (çekip alırız), bir de bakarlar ki, karanlığa dalmışlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gece de onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü soyar çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar.
Gültekin Onan = Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, hemen artık karanlıkta kalıvermişlerdir.
Harun Yıldırım = Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.
Hasan Basri Çantay = Gece de onlar için bir âyetdir. Biz ondan gündüzü sıyırıb çıkarırız. Bir de bakarlar ki karanlığa girmişlerdir onlar.
Hayrat Neşriyat = Onlar için (kudretimize) bir delil de gecedir. Ondan gündüzü soyup alırız; bir de bakarsın ki, onlar karanlıkta kalıvermiş kimseler olurlar.
İbni Kesir = Gece de onlar için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler.
Kadri Çelik = Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, birden onlar karanlıkta kalıverirler.
Muhammed Esed = Ve (bütün evren üzerindeki hakimiyetimizin bir parçası olan) gecede de onlar için bir işaret vardır: Biz ondan gün (ışığı)nı çekip alırız; ve birden karanlıkta kalıverirler.
Mustafa İslamoğlu = Gecede de onlar için bir ders vardır: Biz ondan gündüzün ışığını çekip alırız da, onlar aniden karanlıkta kalakalır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için gece de bir ibrettir. Ondan gündüzü yüzüp ayırırız. Hemen onlar, karanlıklara girmişler olurlar.
Ömer Öngüt = Gece onlar için bir delildir. Biz geceden gündüzü sıyırıp çekeriz de, onlar birden karanlıkta kalıverirler.
Şaban Piriş = Gece de onlar için bir işarettir. Gündüzü ondan çekeriz. Karanlıklar içinde kalırlar.
Sadık Türkmen = Gece de onlar için bir göstergedir/delildir. Gündüzü ondan soyup çıkarırız, onlar birden karanlıkta kalıverirler.
Seyyid Kutub = Gecede onlar için bir delildir. Gündüzü ondan soyup alırız, birden onlar karanlıkta kalıverirler.
Suat Yıldırım = Onlara bir delil de gecedir ki, Biz ondan gündüzü sıyırıp soyarız, birden karanlığa gömülürler...
Süleyman Ateş = Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyup, alırız, birden onlar karanlıkta kalıverirler.
Tefhim-ul Kuran = Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, hemen onlar artık karanlıkta kalıvermişlerdir.
Ümit Şimşek = Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyduğumuzda, karanlıkta kalıverirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Gece de onlar için bir mucizedir. Gündüzü ondan soyup alırız da onlar karanlığa gömülüverirler.
İskender Ali Mihr = Ve gece onlar için bir âyettir (ibrettir). Ondan gündüzü sıyırırız (çekip alırız). O zaman onlar karanlıkta kalanlardır.
İlyas Yorulmaz = Kendisinden gündüzü çekip çıkardığımız gecede de onlar için alınacak ibretler var. Gündüzün ışığı alındığında, birden bire karanlık içinde kalırlar.
وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Yâsîn / 38 -
Veş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ, zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Diyanet İşleri = Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi)dir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve güneş de karâr edeceği yere kadar akıp gider bu, üstün, hüküm ve hikmet sâhibi mâbûdun takdîridir.
Abdullah Parlıyan = Ve güneşde de onlar için bir alamet ve işaret vardır. O da kendine ait bir yörüngede akıp gider. Bu kudret sahibi ve herşeyi bilen Allah'ın iradesinin bir sonucudur.
Adem Uğur = Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.
Ahmed Hulusi = Güneş de kendi yörüngesinde akar gider! Aziyz, Aliym'in takdiridir bu!
Ahmet Tekin = Güneş de bir delildir. Sabit bir karar ve düzenli bir kanun dâhilinde, kendi yörüngesinde, görevini tamamlayıncaya kadar döner, âlemin menfaati için hareket eder. Bunlar, kudretli, hükümran olan, ilmi her şeyi kuşatan Allah’ın takdiriyle, sınırlarını, ölçülerini, kanunlarını belirlemesiyledir.
Ahmet Varol = Güneş de kendi karargâhında akıp gitmektedir. Bu güçlü olan ve bilen (Allah)'ın takdiridir.
Ali Bulaç = Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
Ali Fikri Yavuz = Güneş de (bir alâmettir): Kendi mihveri etrafında muayyen bir vakit için hareket ediyor. Bu Azîz = her şeye gâlib olan, Alîm= her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.
Ali Ünal = Güneş de, kendisi için takdir edilmiş bir yörüngede, sisteminin istikrarı adına, kendisi için tayin edilmiş bir sona ve durma noktasına doğru akıp gitmektedir. Bu Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir.
Bayraktar Bayraklı = Kendi yörüngesinde seyreden güneş de bir delildir. Bu, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Bekir Sadak = Gunes de yorungesinde yuruyup gitmektedir. Bu, guclu ve bilgin olan Allah'in kanunudur.
Celal Yıldırım = Güneş de kendine has karargâhta (yörüngesinde) cereyan etmektedir. Bu o çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen (Allah'ın) takdîridir.
Cemal Külünkoğlu = Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu da mutlak galip, (her şeyi) hakkıyla bilen (Allah')ın iradesinin ortaya koyduğu bir düzendir.
Diyanet İşleri (eski) = Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur.
Diyanet Vakfi = Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.
Edip Yüksel = Güneş belirlenmiş olan rotasında akıp gitmektedir. Bu Üstün ve Bilgin olanın kurduğu bir düzendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Güneş de; kendisine mahsus bir müstekarr için cereyan ediyor, o işte o azîzi alîmin takdiridir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Güneş de (bir delildir ki) kendisine mahsus bir karargah için akıp gidiyor, işte bu, güçlü ve herşeyi bilen (Allah)ın takdiridir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Gültekin Onan = Güneş de kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir.
Harun Yıldırım = Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir.
Hasan Basri Çantay = Güneş de (ilâhî bir âyetdir ki) kendi karargâhında (mahrekinde aleddevam seyr ve) cereyan etmekdedir. Bu, mutlak gaalib, (her şey'i) hakkıyle bilen (Allah) ın takdiridir.
Hayrat Neşriyat = Güneş de kendine mahsus bir yörünge içinde akıp gider. Bu, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdîridir.
İbni Kesir = Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. Bu; Aziz, Alim'in takdiridir.
Kadri Çelik = Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. İşte bu güçlü ve bilenin (Allah'ın) takdiridir.
Muhammed Esed = Ve güneş(te de onlar için bir işaret vardır): o, kendine ait bir yörüngede akıp gider; bu, kudret sahibi ve her şeyi bilen (Allah)ın iradesinin bir sonucudur;
Mustafa İslamoğlu = Güneşte de (bir ders vardır): o kendisi için tayin edilen mekan ve zamana bağlı olarak hareket eder durur; işte bu, en yüce olanın, her şeyi bilenin takdiridir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Güneş de kendisine mahsus karargâhında akar gider. İşte bu, o alîm'in takdiridir.
Ömer Öngüt = Güneş de kendine mahsus yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. İşte bu Azîz ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Şaban Piriş = Güneş de karar kılacağı yere akıp gider. Bu, üstün, güçlü ve her şeyi bilenin takdiridir.
Sadık Türkmen = Güneş de kendi yörüngesi içinde akıp gider. Bu, üstün ve bilenin takdiridir.
Seyyid Kutub = Güneş'te yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, üstün ve bilen Allah'ın kanunudur.
Suat Yıldırım = Güneş de bir delildir onlara, akar gider yörüngesinde... O azîz ve alîmin (o üstün kudret sahibinin ve her şeyi bilenin), yaratması böyle olur işte!
Süleyman Ateş = Güneş de kendi müstekarrı (istikrârı veya istikrâr bulacağı yer) için akıp gider. Bu, üstün ve bilen(Allâh)ın takdiridir.
Tefhim-ul Kuran = Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
Ümit Şimşek = Güneş de kendisi için belirlenmiş bir kanunla, yörüngesinde akar, gider. Bu ise kudreti herşeye üstün olan, ilmi herşeyi kuşatan Allah'ın çizdiği kaderdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Güneş, kendine özgü bir durak noktasına/bir durma zamanına doğru akıp gidiyor. Azîz, Alîm olanın takdiridir bu.
İskender Ali Mihr = Ve Güneş, onun için istikrarlı kılınan (yörüngesinde) akar gider. İşte bu azîz ve alîm olan (en iyi bilen) Allah’ın takdiridir.
İlyas Yorulmaz = Güneşin belli bir kararlılıkla (yörüngesinde) akıp gitmesi, her şeyi bilen, çok güçlü ve her şeyi bir plan dahilinde yapan Allah tarafındandır.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ
Yâsîn / 39 -
Vel kamera kaddernâhu menâzile hattâ âdekel urcûnil kadîm(kadîmi).
Diyanet İşleri = Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ay için de muayyen zamanlarda konaklar takdîr ettik, her devrin sonunda, eski, kuru ve eğri hurma salkımının çöpüne döner.
Abdullah Parlıyan = Ve ayda da bir işaret ve alamet vardır ki, biz onu kuru ve eğik bir hurma dalını andırır hale gelinceye kadar, çeşitli safhalardan geçirdik.
Adem Uğur = Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.
Ahmed Hulusi = Ay'a gelince, ona konak yerleri takdir ettik. . . Nihayet kadim urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı) gibi görülür.
Ahmet Tekin = Ay için de, bir takım menziller, evreler tayin edip planladık. Parlaklığı artarak devam ederken, eksilmeye başlayarak yıllanmış, kuru, eğri hurma dalı gibi hilâl olarak geri döner.
Ahmet Varol = Ay için de belli menziller tayin ettik. Sonunda o eğri bir hurma dalına döner.
Ali Bulaç = Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
Ali Fikri Yavuz = Ayın da seyrine menziller (miktarlar) takdir ettik. Nihayet kurumuş eski hurma dalının yay şeklini alır.
Ali Ünal = Ay için de menziller (safhalar, duraklar) takdir ettik; o, (bu menzillerden geçe geçe) eski kuru, kavisli hurma salkımı çöpünü andırır haline döner.
Bayraktar Bayraklı = Aya da safhalar belirledik; sonunda kuru bir hurma dalı gibi olur.
Bekir Sadak = Ay icin de sonunda kuru bir hurma dalina donecegi konaklar tayin etmisizdir.
Celal Yıldırım = Ay için de konaklar belirledik ; sonunda kuru hurma çubuğu gibi (incelip eğik) döner.
Cemal Külünkoğlu = Ay için de (dünyanın etrafında günlük seyri için) birtakım yörüngeler tayin ettik. O, (her aylık seyrinin) sonunda (eski) hurma salkımının eğri çöpü gibi (hilal olur da geri) döner.
Diyanet İşleri (eski) = Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir.
Diyanet Vakfi = Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.
Edip Yüksel = Aya da, kuru bir hurma dalına dönüşünceye kadar çeşitli evreler belirledik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Aya da; menzil menzil ona miktarlar biçmişizdir, nihayet dönmüş eski urcun gibi olmuştur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Aya da; ona da bir takım menziller tayin etmişizdir, nihayet dönmüş (dolanmış) eğri bir hurma dalı gibi olmuştur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ay'a gelince, ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür.
Gültekin Onan = Aya gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
Harun Yıldırım = Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.
Hasan Basri Çantay = Ay (a gelince:) Biz ona da menzil menzil mıkdarlar ta'yîn etdik. Nihayet o, eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir haale dönmüşdür (döner).
Hayrat Neşriyat = Aya da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller takdîr ettik; nihâyet (bir menzilinde de eğrilmiş) eski hurma dalı gibi olmuştur.
İbni Kesir = Ay için de konaklar ta'yin etmişizdir. Sonunda eski hurma dalına döner.
Kadri Çelik = Ay için de sonunda hurma salkımının kurumuş eğri dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir.
Muhammed Esed = ve ay(da da bir işaret vardır ki) Biz onu, kuru ve eğik bir hurma dalını andırır hale gelinceye kadar çeşitli safhalardan geçirdik:
Mustafa İslamoğlu = Aya da sonunda kuru ve eğri bir hurma dalı haline gelinceye kadar farklı evreler takdir ettik:
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz kamer'e de konaklar takdir ettik. Nihâyet hurma salkımının eski kurumuş eğri dalı gibi bir hale dönmüş olur.
Ömer Öngüt = Ay için de konak yerleri tayin etmişizdir. Nihayet o eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.
Şaban Piriş = Ay’a da duraklar belirledik ki sonunda kuru bir hurma dalı gibi olur.
Sadık Türkmen = Ay’a da menziller (konaklar/duraklar/dolaşım yerleri) takdir ettik, kuru bir hurma dalına (hilal şekline) dönüşünceye kadar!
Seyyid Kutub = Ay içinde bir takım yörüngeler tayin ettik. Nihayet o eğri hurma dalı gibi hilal olur da geri döner.
Suat Yıldırım = Ay için de birtakım safhalar, duraklar tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski hurma salkımının çöpü gibi kuru, sarı, kavisli bir hâle gelir.
Süleyman Ateş = Aya da konaklar tâyin ettik. Nihâyet o, eski urcun(hurma salkımının sapın)a benzer bir hâle geldi.
Tefhim-ul Kuran = Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
Ümit Şimşek = Ay için de menziller belirledik ki, git gide kurumuş hurma dalına döner.
Yaşar Nuri Öztürk = Ay'a gelince, biz onun için de bir takım durak noktaları/birtakım evreler belirledik. Nihayet o, eski hurma sapının eğrilmişi gibi geri döner.
İskender Ali Mihr = Ve Ay, kurumuş hurma salkımı dalı gibi bir şekil (bedir şeklinden hilâl) haline dönünceye kadar ona menziller takdir ettik.
İlyas Yorulmaz = Aya da çeşitli zamanlarda farklı yerler takdir ettik, öyle olur ki kurumuş hurma dalı gibi eğri hale gelir.
لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Yâsîn / 40 -
Lâş şemsu yenbegî lehâ en tudrikel kamera ve lâl leylu sâbikun nehâr(nehâri), ve kullun fî felekin yesbehûn(yesbehûne).
Diyanet İşleri = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne güneş, aya yetişebilir ve ne gece, gündüzü geçebilir; hepsi de bir gökte yüzüp durur.
Abdullah Parlıyan = Öyle bir düzen ki, ne güneşle ay birbiriyle çarpışır, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi uzayda, yasalarımız doğrultusunda hareket ederler.
Adem Uğur = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
Ahmed Hulusi = Ne Güneş, Ay'a yetişir; ne de gece gündüzü geçer! Her biri ayrı yörüngede yüzerler.
Ahmet Tekin = Ne güneşin, aya yetişip çarpması uygundur, ne de gece gündüzün önüne geçer. Herbiri bir yörüngede, kendi dairesinde dönmeye devam eder.
Ahmet Varol = Ne güneşin aya erişmesi mümkün olur, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörünge üzerinde yüzmektedir.
Ali Bulaç = Ne güneşin aya erişip yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
Ali Fikri Yavuz = Ne güneşin aya yetişmesi mümkün olur, ne de gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş, ay ve yıldızlar ayrı ayrı) bir felekte yüzerler, devirlerini tamamlarlar.
Ali Ünal = Ne güneş için aya yetişmek vardır, ne de gecenin gündüzü geçmesi söz konusudur. (Onlar gibi, gezegenlerin) her biri, kendine has bir yörüngede akar durur.
Bayraktar Bayraklı = Ne güneş aya ulaşabilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Her biri kendi yörüngesinde hareket eder.
Bekir Sadak = Aya erismek gunese dusmez. Gece de gunduzu gecemez. Her biri bir yorungede yururler.
Celal Yıldırım = Ne Güneş'in Ay'a yetişmesi uygun (bir kanun)dur, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Her biri ayrı bir yörüngede yüzerler (hareketlerini sürdürürler).
Cemal Külünkoğlu = Ne güneş aya erişebilir, ne de gece gündüzü yok edebilir. Hepsi uzayda (İlahi yasalar doğrultusunda) bir felekte (yörüngede) akıp giderler.
Diyanet İşleri (eski) = Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler.
Diyanet Vakfi = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
Edip Yüksel = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece, gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ne Güneş kendine aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçer, her biri birer felekte yüzerler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ne güneşin Aya (yetişip) çatması kendisine (çarpması) yaraşır, ne de gece gündüzü geçer; herbiri birer felekte (yörüngede) yüzerler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.
Gültekin Onan = Ne güneşin aya erişip yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
Harun Yıldırım = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
Hasan Basri Çantay = Ne güneşin aya erişib çatması, ne de gecenin gündüzü geçmiş olması gerekmez. (Ecramdan) hepsi de (ayrı ayrı) birer felekde yüzerler.
Hayrat Neşriyat = Ne güneşin aya yetişmesi (ona çarpması) kendisine (takdîr edilen nizâma) lâyıktır, ne de gece, gündüzü geride bırakıcıdır. Çünki her biri (bir itâat ve heybet altında ayrı) bir yörüngede yüzerler.
İbni Kesir = Güneşe; aya ulaşmak düşmez. Gece de; gündüzü geçecek değildir. Her birisi, bir yörüngede yüzerler.
Kadri Çelik = Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.
Muhammed Esed = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
Mustafa İslamoğlu = ne güneş aya kavuşup çarpabilir ne de gece gündüzü örtebilir: zira hepsi bir yörüngede hareket edip dururlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ne güneş için layık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için layıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.
Ömer Öngüt = Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her birisi bir yörüngede yüzerler.
Şaban Piriş = Ne güneşin aya yetişmesi mümkündür. Ne de gündüzün geceyi geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzerler.
Sadık Türkmen = Güneş ay’a erişemez, gece de gündüzü geçemez. Ve her biri, kendisi için belirlenmiş bir yörüngede akar gider.
Seyyid Kutub = Ne güneş aya erişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi belli bir yörüngede (felekte) yüzmektedirler.
Suat Yıldırım = Ne Güneş Ay’a kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede akar, durur...
Süleyman Ateş = Ne güneş aya erişebilir, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler.
Tefhim-ul Kuran = Ne güneşin aya erişip yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
Ümit Şimşek = Ne Güneş Aya yetişir, ne gece gündüzü geçer. Hepsi bir yörüngede yüzer, gider.
Yaşar Nuri Öztürk = Güneş'in Ay'a ulaşıp çatması gerekmiyor. Gecenin de gündüzü geçmesi gerekmez. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
İskender Ali Mihr = Güneş’in Ay’a yetişmesi ve gecenin gündüzü geçmesi mümkün olamaz. Ve hepsi feleklerinde (yörüngelerinde) yüzerler (seyrederler).
İlyas Yorulmaz = Bu öyle bir planlama ki, güneş hiçbir zaman ay’a yetişmez, zaten gereklide değildir. Gece de hiçbir zaman gündüzü geçecek değildir. Hepsi bir yörüngede (felekte) akıp gitmektedir.
وَآيَةٌ لَّهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
Yâsîn / 41 -
Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ zurriyyetehum fîl fulkil meşhûn(meşhûni).
Diyanet İşleri = Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara bir delil de, soylarını, dopdolu gemide taşımamızdır.
Abdullah Parlıyan = Onlar için bir alamet, ibret de; soylarını herşeyden birer çift doldurulmuş olan Nuh'un gemisinde veya hemcinslerini denizlerdeki gemilerle taşımamızdır.
Adem Uğur = Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.
Ahmed Hulusi = Bizim onların zürriyetlerini o dopdolu gemilerde yüklenip taşımamız da onlar için bir işarettir!
Ahmet Tekin = Kudretimizi gösteren, onlar için bir delil de, tufan sırasında, bizim onların neslini istiap haddi aşılarak yüklenmiş, donanımlı gemilerde taşımamızdır.
Ahmet Varol = Soylarını yüklü gemide taşımamız da onlar için bir ayettir.
Ali Bulaç = Onların soylarını dolu gemilerde taşımamız da kendileri için bir ayettir.
Ali Fikri Yavuz = İnsanlar için (kudretimize delâlet eden) bir alâmet de (ticarete gönderdikleri) evlâdlarını dolu gemide taşımamız;
Ali Ünal = İnsanlar için bir başka delil, onların nesillerini (yükleriyle birlikte) dolu gemilerde (batmadan) taşımamızdır.
Bayraktar Bayraklı = Onların nesillerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.
Bekir Sadak = (41-42) Onlara bir delil de: Soylarini dolu gemiyle tasimamiz ve kendileri icin bunun gibi daha nice binekler yaratmis olmamizdir.
Celal Yıldırım = Onlar için ayrı bir açık belge de, soylarını o dolu gemiye yükleyip taşımamız,
Cemal Külünkoğlu = Onların soylarını dolu gemilerde taşımamız da kendileri için (Allah'ın varlığına ve rahmetine) bir delildir.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Onlara bir delil de: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış olmamızdır.
Diyanet Vakfi = Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.
Edip Yüksel = Onlar için bir başka ayette, insan soyunu yüklü gemide taşımamızdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir âyet de onlara o dolu gemide zürriyyetlerini taşımamız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara bir delil de o dolu gemide zürriyetlerini taşımamız;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.
Gültekin Onan = Onların soylarını dolu gemilerde taşımamız da kendileri için bir ayettir.
Harun Yıldırım = Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.
Hasan Basri Çantay = Onlar için bir âyet (ve ibret) de bizim, onların zürriyyetlerini o dopdolu gemilerde taşımış olmamız,
Hayrat Neşriyat = Yine onlar için (kudretimize) bir delildir ki, gerçekten biz zürriyetlerini o dolu gemide taşıdık.
İbni Kesir = Soylarını dolu gemiyle taşımış olmamız da onlar için bir ayettir.
Kadri Çelik = Onların soylarını dolu gemide taşımamız da kendileri için bir ayettir.
Muhammed Esed = Onlar için bir işaret de, soylarını/hemcinslerini dolu gemilerle (denizlerde) taşımamızda
Mustafa İslamoğlu = Bizim onların nesillerini dolu gemilerde taşımamızda da onlar için bir ders vardır;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için bir alâmettir, onların çoluk çocuklarını dolmuş bir gemiye muhakkak bizim yükletmiş olmamız.
Ömer Öngüt = Onların zürriyetlerini (soylarını) dopdolu bir gemide taşımış olmamız da onlar için büyük bir âyet (ibret)dir.
Şaban Piriş = Soylarını dolu bir gemide taşımamız da onlar için bir ayettir.
Sadık Türkmen = Dolu gemide zürriyetlerini taşımamız da onlar için bir göstergedir.
Seyyid Kutub = Onlar için bir delil de, onların çocuklarını dolu gemide taşımamız.
Suat Yıldırım = Bir delil daha onlara; Nesillerini dopdolu gemilerde taşımamızdır.
Süleyman Ateş = Onlar için bir âyet de, onların çoçuklarını dolu gemide taşımamız,
Tefhim-ul Kuran = Onların soylarını dolu gemilerde (ana rahimlerinde) taşımamız da kendileri için bir ayettir.
Ümit Şimşek = Onlar için bir âyet de, nesillerini dolu gemide taşımamızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Zürriyetlerini o dopdolu gemilerde taşımamız da onlar için bir ayettir.
İskender Ali Mihr = Ve onların zürriyetlerini (nesillerini) dolu gemilerde taşımamız onlar için bir âyettir.
İlyas Yorulmaz = Onların önceki nesillerini dolu bir gemide taşımamız, onlar için bir ibret sahnesidir.
وَخَلَقْنَا لَهُم مِّن مِّثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ
Yâsîn / 42 -
Ve halaknâ lehum min mislihî mâ yerkebûn(yerkebûne).
Diyanet İşleri = Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve daha da buna benzer nice binecekleri şeyler yarattık onlara.
Abdullah Parlıyan = Ve yine yolculuklarında, binek olarak kullanabilecekleri, bunun gibi araçlar yaratmamızda da ibretler ve dersler vardır.
Adem Uğur = Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.
Ahmed Hulusi = Onlar için onun misli, binecekleri şeyleri yaratmış olmamız!
Ahmet Tekin = Yine onlar için, onun gibi, nakil vasıtaları, şilepler, trenler, uçaklar, yaratmamızdır.
Ahmet Varol = Ve onlar için üzerine bindikleri bunun gibi şeyler yaratmamız da.
Ali Bulaç = Ve onlar için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.
Ali Fikri Yavuz = Ve kendilerine bunun gibi, binecekleri şeyler (türlü vasıtalar) yaratmamızdır.
Ali Ünal = Gemiler gibi, üzerlerine binip seyahat ettikleri daha nice binekler yarattık onlar için.
Bayraktar Bayraklı = Onun gibi bindikleri binekler yaratmamız da bir delildir.
Bekir Sadak = (41-42) Onlara bir delil de: Soylarini dolu gemiyle tasimamiz ve kendileri icin bunun gibi daha nice binekler yaratmis olmamizdir.
Celal Yıldırım = Ve bunun benzeri binecekleri şeyleri onlar için yaratmamızdır.
Cemal Külünkoğlu = Biz, onlar için, gemiye benzer, daha nice binekler yarattık.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Onlara bir delil de: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış olmamızdır.
Diyanet Vakfi = Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.
Edip Yüksel = Aynı şekilde, sürmeleri için onun bir benzerini yarattık.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve kendilerine o misilliden binecekleri şeyler yaratmamızdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve kendilerine o gibisinden binecek şeyler yaratmamızdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.
Gültekin Onan = Ve onlar için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.
Harun Yıldırım = Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.
Hasan Basri Çantay = Ve kendilerine bunun gibi binecekleri (nice) şeyleri yaratmış bulunmamızdır.
Hayrat Neşriyat = Ve onlar için bunun gibi binecekleri (daha nice) şeyleri (vâsıtaları) yarattık.
İbni Kesir = Ve kendilerine bunun gibi nice binecek şeyler yapmamız da.
Kadri Çelik = Ve kendileri için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yarattık.
Muhammed Esed = ve (yolculuklarında) binek olarak kullanabilecekleri benzer araçlar yaratmamız da (bulunmakta)dır;
Mustafa İslamoğlu = ve onları, benzer nitelikte taşıma araçları (yapacak kabileyette) yaratmamızda da...
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için onun mislinden biner oldukları şeyleri de yarattık.
Ömer Öngüt = Kendileri için bunun gibi daha nice binecek şeyler yarattık.
Şaban Piriş = Ve onlar için, daha başka taşıtlar da yarattık.
Sadık Türkmen = Kendileri için, bunun benzeri binecekleri daha nice şeyler yarattık.
Seyyid Kutub = Ve kendilerine onun gibi binecekleri nice şeyler yaratmamızdır.
Suat Yıldırım = Biz, onlar için, gemiye benzer, daha nice binekler yaratırız...
Süleyman Ateş = Ve kendilerine onun gibi binecekleri nice şeyler yaratmamızdır.
Tefhim-ul Kuran = Ve kendileri için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.
Ümit Şimşek = Bunun gibi, binecekleri daha nice şeyleri Biz onlar için yarattık.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar için gemilere benzer, binecekleri başka şeyler de yarattık.
İskender Ali Mihr = Ve onlar için, onun gibi (gemiler gibi) binecekleri şeyler yarattık.
İlyas Yorulmaz = Binmiş olduklarının bir benzerini onlar için yaratmıştık.
وَإِن نَّشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنقَذُونَ
Yâsîn / 43 -
Ve in neşe’ nugrıkhum fe lâ sarîha lehum ve lâ hum yunkazûn(yunkazûne).
Diyanet İşleri = Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dilersek sulara boğarız onları da ne bir imdatlarına yeten olur, ne de kurtarılır onlar.
Abdullah Parlıyan = Eğer dilersek, onları suda boğarız da, kimse de yardımlarına gelemez. İşte o zaman onlar için bir kurtuluş da yoktur.
Adem Uğur = Dilesek onları suda boğarız. O zaman ne onların imdadına koşan olur, ne de onlar kurtarılırlar.
Ahmed Hulusi = Eğer dilesek onları suda boğarız da, ne imdatlarına yetişen olur ve ne de kurtarılırlar!
Ahmet Tekin = Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olursa onları denizde boğarız. O zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne onlar kurtulur, ne de kurtarılır.
Ahmet Varol = Dilesek onları (suda) boğarız. Bu durumda ne onların imdatlarına yetişen olur, ne de kurtarılırlar.
Ali Bulaç = Eğer dilersek onları batırır boğarız; bu durumda ne onların imdadına yetişen olur, ne de kurtulabilirler.
Ali Fikri Yavuz = Dilersek onları (denizde) boğarız da, o takdirde kendilerine ne bir imdatçı vardır, ne de onlar kurtarılırlar.
Ali Ünal = Eğer dilesek hepsini boğarız da, ne feryatlarına koşan bir kimse bulunur, ne de bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.
Bayraktar Bayraklı = Dilersek onları suda boğarız. Hiçbir kimse de onlara yardım edemez ve kurtarılamazlar da.
Bekir Sadak = Dilesek, onlari suda bogardik; ne yardimlarina kosan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirlerdi.
Celal Yıldırım = Dilersek onları (suda) boğarız da artık ne çığlıklarına koşan bulunur, ne de kurtarılma şansları olur.
Cemal Külünkoğlu = (43-44) Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar. Ancak bizden bir rahmet olarak bir süreye kadar daha yaşasınlar diye (hayatta kalırlar).
Diyanet İşleri (eski) = Dilesek, onları suda boğardık; ne yardımlarına koşan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirlerdi.
Diyanet Vakfi = Dilesek onları suda boğarız. O zaman ne onların imdadına koşan olur, ne de onlar kurtarılırlar.
Edip Yüksel = Dileseydik onları boğardık; ne bir çığlıklarına yetişen olurdu, ne de kurtulabilirlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dilersek onları gark da ederiz o vakıt ne onlara feryadcı vardır, ne de onlar kurtarılırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dilersek onları (suda) boğarız da o zaman onlara ne feryatçı vardır, ne de onlar kurtarılırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır.
Gültekin Onan = Eğer dilersek onları batırır boğarız; bu durumda ne onların imdadına yetişen olur, ne de kurtulabilirler.
Harun Yıldırım = Dilesek onları suda boğarız. O zaman ne onların imdadına koşan olur, ne de onlar kurtarılırlar.
Hasan Basri Çantay = Eğer dilersek onları (suda) boğarız. O suretde kendileri için bir imdadcı da yokdur, onlar kurtarılamazlar da.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki dilersek onları suda boğarız; o zaman ne kendilerine imdâd eden olur, ne de onlar kurtarılırlar.
İbni Kesir = Dilesek; onları suda boğardık da ne kurtaran bulunurdu, ne de kurtulabilirlerdi.
Kadri Çelik = Eğer dilersek onları batırır da boğarız. Bu durumda ne onların imdadına yetişen olur, ne de onlar kurtulabilirler.
Muhammed Esed = dilersek onları suda boğabiliriz, kimse de yardımlarına gelemez, işte (o zaman) onlar için bir kurtuluş yoktur,
Mustafa İslamoğlu = Dilersek onları suda boğabiliriz; bu takdirde imdatlarına kimse yetişemez ve onlar kurtarılamazlar da;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer dilersek onları garkederiz, artık onlar için ne bir hâlâskar vardır ve ne de onlar kurtarılabilirler.
Ömer Öngüt = Dilersek onları suda boğarız. Ne kendilerine bir yardımcı bulunur, ne de kurtarılırlar.
Şaban Piriş = Eğer istersek onları suda boğarız. Onlara bir yardımcı da bulunmaz, kendi kendilerine de kurtulamazlar.
Sadık Türkmen = Dilesek, onları batırır boğarız; kendilerinin imdadına koşan bulunmaz ve kurtulamazlar.
Seyyid Kutub = Dilersek, onları suda boğardık; ne yardımlarına koşan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirdi.
Suat Yıldırım = Şayet dileseydik onları boğardık. Ne feryatlarına koşan bir kimse bulabilir, ne de başka türlü kurtarılırlardı.
Süleyman Ateş = Dilesek onları (suda) boğarız, ne kendilerine imdad (eden) olur, ne de kurtarılırlar.
Tefhim-ul Kuran = Eğer dilersek onları batırır boğarız; bu durumda ne onların imdadına yetişen olur, ne de onlar kurtulabilirler.
Ümit Şimşek = Dilesek onları boğarız da ne yardımlarına koşan olur, ne bir kurtuluş yolu bulunur.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer dilersek onları boğarız. Bu durumda ne kendileri için feryat eden olur ne de kurtarılırlar.
İskender Ali Mihr = Ve dilersek onları boğarız, o zaman onlara yardım edilmez ve onlar kurtarılmaz.
İlyas Yorulmaz = Eğer biz dileseydik onları suda boğardık, sonra yardım çığlıklarına cevap veren olmazdı ve onlar kurtarılamazdı da.
إِلَّا رَحْمَةً مِّنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ
Yâsîn / 44 -
İllâ rahmeten minnâ ve metâan ilâ hîn(hînin).
Diyanet İşleri = Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak bizden bir rahmet olur ve bir zamana dek yaşayıp geçinmeleri takdîr edilmiş bulunursa o başka.
Abdullah Parlıyan = Gemi içindekileri, ancak bizim tarafımızdan bir rahmet kurtardı ve imtihan için belli bir zamana kadar, dünyadan faydalanmaları uygun görüldü.
Adem Uğur = Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.
Ahmed Hulusi = Ancak bizden bir rahmet olarak ve yalnızca belli bir süre nasiplenmeleri için ömür vermemiz hariç.
Ahmet Tekin = Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve bir vakte kadar dünya nimetlerinden faydalandırmamız söz konusu olursa kurtarılırlar.
Ahmet Varol = Sadece tarafımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar yararlandırma dolayısıyla (onları hayatta tutuyoruz).
Ali Bulaç = Ancak bizden bir rahmet olması ve (onları) belirli bir zamana kadar yararlandırmamız başka.
Ali Fikri Yavuz = Ancak tarafımızdan bir rahmet ve mukadder ecele kadar yaşayış onları kurtarır.
Ali Ünal = Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve irademizin belli bir süreye kadar hayatta kalmaları şeklinde tecelli etmiş olmasıyla (kurtulabilirler).
Bayraktar Bayraklı = Ancak katımızdan bir rahmet olarak boğmuyor ve belli bir süreye kadar onları yaşatıyoruz.
Bekir Sadak = Ama katimizdan bir rahmet ve bir sureye kadar gecinme olarak onlari geri biraktik.
Celal Yıldırım = Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar geçinip yararlanmaları için irâdemiz onların kurtulmasını sağlamıştır.)
Cemal Külünkoğlu = (43-44) Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar. Ancak bizden bir rahmet olarak bir süreye kadar daha yaşasınlar diye (hayatta kalırlar).
Diyanet İşleri (eski) = Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme olarak onları geri bıraktık.
Diyanet Vakfi = Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.
Edip Yüksel = Bunun yerine, bizden bir merhamet görürler ve belli bir süreye kadar yaşatılırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak için başka
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.
Gültekin Onan = Ancak bizden bir rahmet olması ve (onları) belirli bir zamana kadar yararlandırmamız başka.
Harun Yıldırım = Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.
Hasan Basri Çantay = Meğer ki bizden bir esirgeme ve daha bir zamana kadar yaşatma (mukadder) ola.
Hayrat Neşriyat = Ancak bizden bir rahmet olması ve (onları) belirli bir zamana kadar yararlandırmamız başka.
İbni Kesir = Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme başka.
Kadri Çelik = Ancak katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar faydalandırma hariç.
Muhammed Esed = meğer ki Biz onlara katımızdan bir rahmet ve (biraz daha fazla) hayat bağışlayalım.
Mustafa İslamoğlu = sadece katımızdan bir rahmet ve geçici bir mühlet tanımamız sayesinde yaşayabilirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ancak bizden bir rahmet olarak ve bir zamana kadar müstefit kılmak için (dilersek onları kurtarırız).
Ömer Öngüt = Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ile ve bir süreye kadar geçinmeleri müstesnâ.
Şaban Piriş = Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar geçimlik verilmiş ola.
Sadık Türkmen = Ancak, bizden bir rahmet ve bir süreye kadar faydalanma vardır.
Seyyid Kutub = Ancak bizden bir rahmet ve belli bir süreye kadar yaşatma vardır.
Suat Yıldırım = Sadece Biz’den ulaşacak bir rahmet ve onları bir vâdeye kadar yaşatma irademizle hayatta kalabilirler.
Süleyman Ateş = Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar yaşatma vardır (acıyarak onları bir süre yaşatırız).
Tefhim-ul Kuran = Ancak bizden bir rahmet olması ve (onları) belirli bir zamana kadar yararlandırmamız başka.
Ümit Şimşek = Ancak tarafımızdan bir rahmetle ve belirli bir zamana kadar yaşatılmak üzere kurtulurlarsa, o başka.
Yaşar Nuri Öztürk = Ancak bizden bir rahmet olarak bir süreye kadar daha nimetlensinler diye kurtarılırlar.
İskender Ali Mihr = Bizden bir rahmet ve belli bir zamana kadar metalanmaları (faydalanmaları) hariç.
İlyas Yorulmaz = Ancak kurtarılanlar bizden bir rahmete kavuştular ve belli bir zamana kadar yaşamaları sağlanmış oldu.
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Yâsîn / 45 -
Ve izâ kîle lehumuttekû mâ beyne eydîkum ve mâ halfekum leallekum turhamûn(turhamûne).
Diyanet İşleri = Onlara, “Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin” denildiğinde yüz çevirirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara, önünüzde bulunanla ardınızda olan azaptan çekinin de rahmete erin dendi mi.
Abdullah Parlıyan = Bu insanlara önünüzdeki ve arkanızdaki, yani sizden önce geçen ve ileride sizi bekleyici olaylardan sakınıp, yolunuzu Allah'a sorarak öğrenip, ne yapacağınızı belirleyin ki, ancak böylece merhamet olunasınız denildiği zaman, aldırış bile etmezler.
Adem Uğur = Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah'tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).
Ahmed Hulusi = Onlara: "Önünüzdekinden (karşılaşacaklarınıza karşı) ve arkanızdakinden (yapmış olduklarınızın sonuçlarından) korunun ki rahmete eresiniz" denildiğinde (yüz çevirirler).
Ahmet Tekin = Onlara:'Dünyadaki cezadan, âhiretteki azaptan, önünüzdekilerden ve gelecektekilerden korunun, Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arının. Ola ki, merhamete mazhar olursunuz.' denildiği zaman aldırmazlar.
Ahmet Varol = Onlara: 'Önünüzdekinden ve arkanızda olandan korkun. Umulur ki merhamet olunursunuz' dendiğinde (yüz çevirdiler).
Ali Bulaç = Onlara: "Önünüzde ve arkanızda olandan sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde, (dinlemeyip inkâra devam ederler).
Ali Fikri Yavuz = Onlara (o Mekke halkına Peygamber tarafından): “-Önünüzdeki ahiret işinden ve arkanızdaki dünya felâketlerinden korkun ki, merhamet olunasınız.” denildiği zaman (yüz çevirdiler).
Ali Ünal = Onlara, “Sizi önünüzden ve arkanızdan kuşatan (günahlar ve onların hem dünya hem Âhiret açısından gelecek hayatınızda yol açacağı sonuçlar) karşısında takva ile Allah’ın koruması altına girin ki, (dünyada faziletli bir hayat sürme, Âhiret’te ebedî saadete ulaşma adına) merhamete lâyık olasınız.” dendiğinde, (bundan hiç hoşlanmaz ve yüzlerini dönerler).
Bayraktar Bayraklı = Onlara, “Önünüzdekinden/ahiret azabından ve arkanızdakinden/dünyanın aldatıcılığından sakınınız ki, size merhamet edilebilsin” denildiğinde hiç aldırmazlar.
Bekir Sadak = Onlari: «Gecmisinizden ve geleceginizden sakinin, belki acinirsiniz» dendigi zaman yuz cevirirler.
Celal Yıldırım = Kendilerine, önünüzdekinden ve arkanızdakinden (Dünya ve Âhiret'te azabı ve rüsvaylığı gerektiren fenalıklardan) korkup sakının ki, merhamet olunasınız, denildiği zaman (aldırış bile etmezler).
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “önünüzden (dünyada Allah'ın emirlerine uygun yaşayamamaktan) ve geleceğinizden (ahiret azabından) sakının ki, belki merhamet olunursunuz!” dendiği zaman yüz çevirirler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara: 'Geçmişinizden ve geleceğinizden sakının, belki acınırsınız' dendiği zaman yüz çevirirler.
Diyanet Vakfi = Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah'tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).
Edip Yüksel = Kendilerine, 'Geçmişinizden ibret alıp ve geleceğiniz için sakının ki merhamet edilesiniz,' denilmişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hal böyle iken onlara önünüzdekini ve arkanızdakini gözetip korunun ki rahmete şayan olasınız denildiği zaman
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Durum böyle iken onlara: «Önünüzdekini ve arkanızdakini gözetip korunun ki rahmete erişeniz.» denildiği zaman;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Durum böyle iken onlara: «Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun ki size rahmet edilsin» denildiği zaman,
Gültekin Onan = Onlara: "Önünüzde ve arkanızda olandan sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde, (dinlemeyip inkara devam ederler).
Harun Yıldırım = Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah'tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).
Hasan Basri Çantay = Onlara : «Önümüzdekinden de, arkanızdakinden de sakının. Tâki esirgerlesiniz» denildiği zaman (yüz çevirdiler).
Hayrat Neşriyat = Hem onlara: 'Önünüzdekinden ve arkanızdakinden (dünya ve âhiret azâbından)sakının; tâ ki merhamet olunasınız' denildiği zaman (yüz çevirirler).
İbni Kesir = Onlara önünüzde ve arkanızda bulunanlardan sakının. Belki merhamet olunursunuz, denildiğinde.
Kadri Çelik = Onlara: 'Geçmişinizden ve geleceğinizden sakının, belki acınırsınız' dendiği zaman yüz çevirirler.
Muhammed Esed = Onlara: "Gözlerinizin önünde olan ve sizden gizli tutulan (her şeyin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğu gerçeğini unutmadan) dikkat edin ki Allah'ın rahmetine nail olabilesiniz!" denildiğinde (çoğu duymazlıktan gelir.)
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine "Sizi bekleyen (ahiret) ve geride bıraktığınız (hayattan) dolayı sorumluluktan titreyin ki, ilahi merhamete mazhar olabilesiniz" denildiğinde (yüz çevirdiler):
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara belki merhamet olunursunuz, önlerinizde olandan ve arkanızda olandan sakınınız denildiği zaman (onlar yüz çevirirler).
Ömer Öngüt = Onlara: "Yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işler hakkında Allah'tan korkun, umulur ki size merhamet olunur!" denildiği zaman (yüz çevirirler).
Şaban Piriş = Onlara: -Önünüzdeki ve arkanızdakinden sakının ki merhamet olunasınız, denildiği zaman...
Sadık Türkmen = Onlara: “önünüzdeki ve arkanızdaki şeylerden sakının. Belki merhamet olunursunuz” denildiği zaman (aldırmazlar).
Seyyid Kutub = Onlara; «geçmişinizden ve geleceğinizden sakının, belki esirgenmeniz umulur» dendiği zaman yüz çevirirler.
Suat Yıldırım = Onlara ne zaman: "Hem geçmişte yaptıklarınıza, hem de istikbalde yapacaklarınıza dikkat edin!böylelikle merhamet edilmeye layık olun!" denilse, yüz çevirirler...
Süleyman Ateş = Onlara: "Önünüzdeki ve arkanızdaki (yani sizden önce geçen ve ileride sizi bekleyen) olaylardan sakının ki, esirgenesiniz," dendiği zaman (aldırmazlar).
Tefhim-ul Kuran = Onlara: «Önünüzde olandan ve arkanızda olandan korkup sakının, belki esirgenirsiniz» denildiğinde, (dinlemeyip küfre saparlar)
Ümit Şimşek = Onlara 'Önünüzdekilerden ve ardınızdakilerden sakının ki size merhamet edilsin' dendiği zaman yüz çevirirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara, "Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının ki, size merhamet edilebilsin!" denildiğinde, hiç aldırmazlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlara: "Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden sakının. Umulur ki böylece rahmet olunursunuz." denilmişti.
İlyas Yorulmaz = Onlara “Yapıp önünüze koyduklarınızdan ve henüz geride yapmadıklarınız, ama yapabileceğiniz yanlış şeylerden dolayı Allah dan sakının, belki merhamet olunursunuz” denildiğinde.
وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ مِّنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ
Yâsîn / 46 -
Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’ridîn(mu’ridîne).
Diyanet İşleri = Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki ondan yüz çeviriyor olmasınlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara, Rablerinin delillerinden bir delil geldi mi ancak yüz çevirirler ondan.
Abdullah Parlıyan = Bunca ayet ve ibretlerden sonra, İslâm'ı kabul edip, teslim olacakları yerde, Rablerinin ayetlerinden herhangi biri ile karşılaştılar mı, hemen yüz çevirirler.
Adem Uğur = Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, ille de ondan yüz çevirmişlerdir.
Ahmed Hulusi = Onlara Rablerinin işaretlerinden bir delil gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
Ahmet Tekin = Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldiği, Allah’ın birliği ve Rasulünü tasdiki ile ilgili bir mûcize gösterildiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler, tebliği engelleyen tedbirler alırlar.
Ahmet Varol = Onlara ne zaman Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelse mutlaka ondan yüz çevirirler.
Ali Bulaç = Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerine Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet (mucize) gelse, muhakkak ondan yüz çeviregeldiler.
Ali Ünal = Ve ne zaman kendilerine Rabbilerinin âyetlerinden bir âyet gelse, hoşnutsuzluk içinde ondan da yüz çevirirler.
Bayraktar Bayraklı = Çünkü Rabblerinin âyetlerinden kendilerine bir âyet gelince, ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir.
Bekir Sadak = Zaten Rabbinin ayetlerinden herhangi biri kendilerine geldiginde ondan hep yuz ceviregelmislerdi.
Celal Yıldırım = Kendilerine ne kadar Rabbın âyetlerinden bir âyet geldiyse, mutlaka ondan yüzçevirdiler. '
Cemal Külünkoğlu = Ne zaman kendilerine Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelse, ondan yüz çevirirler.
Diyanet İşleri (eski) = Zaten Rabbinin ayetlerinden herhangi biri kendilerine geldiğinde ondan hep yüz çeviregelmişlerdi.
Diyanet Vakfi = Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, ille de ondan yüz çevirmişlerdir.
Edip Yüksel = Rab'lerinin ayetlerinden bir ayet kendilerine geldiğinde, ondan yüz çevirmeyi adet edinmişlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kendilerine rablarının âyetlerinden her hangi bir âyet de gelse mutlaka ondan yüz çevire geldiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kendilerine Rablerinin ayetlerinden her hangi bir ayet de gelse, mutlaka ondan yüz çevire geldiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve kendilerine Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.
Gültekin Onan = Onlara, rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.
Harun Yıldırım = Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, ille de ondan yüz çevirmişlerdir.
Hasan Basri Çantay = Onlara Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet gelmeye dursun, ille ondan yüz çeviricidirler.
Hayrat Neşriyat = Ve onlara ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelse, mutlaka ondan yüz çevirici kimseler olmuşlardır.
İbni Kesir = Kendilerine Rabblarının ayetlerinden bir ayet geldiğinde sadece yüz çevirenler olmuşlardır.
Kadri Çelik = Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çeviricidirler.
Muhammed Esed = ve onlara Rablerinden hiçbir mesaj ulaşmamıştır ki ondan yüz çevirmiş olmasınlar.
Mustafa İslamoğlu = zira onlara Rablerinden ne zaman bir mesaj ulaşmışsa, her seferinde ondan yüz çevirmişlerdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki, illâ ondan yüz çeviriciler olmuşlardır.
Ömer Öngüt = Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.
Şaban Piriş = Ve onlara Rab’lerinin ayetlerinden bir ayet geldiği zaman ancak, ondan yüz çevirenler oldular.
Sadık Türkmen = Onlara, rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyegörsün, mutlaka ondan yüz çeviricidirler.
Seyyid Kutub = Zaten Rabb'inin ayetlerinden herhangi biri kendilerine geldiğinde onlardan hep yüz çevire gelmişlerdir.
Suat Yıldırım = Ne zaman Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet, gelse, yüz çevirirler...
Süleyman Ateş = Zaten, onlara Rabblerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmiş olmasınlar.
Tefhim-ul Kuran = Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çeviricidirler.
Ümit Şimşek = Zaten Rablerinin âyetlerinden onlara gelmiş hiçbir âyet yoktur ki, yüz çevirmiş olmasınlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Çünkü Rablerinin ayetlerinden kendilerine bir ayet gelince, ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir.
İskender Ali Mihr = Ve Rab’lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirenler olmasınlar.
İlyas Yorulmaz = Sende, Rabbinin mesajlarından bir mesajı onlara getirdiğinde, o mesajdan hemen yüz çevirdiler.
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمْ اللَّهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ مَن لَّوْ يَشَاء اللَّهُ أَطْعَمَهُ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Yâsîn / 47 -
Ve izâ kîle lehum enfikû mimmâ razakakumullâhu kâlellezîne keferû lillezîne âmenû e nut’imu men lev yeşâullâhu at’amehu, in entum illâ fî dalâlin mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = Onlara, “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın” denildiği zaman, inkâr edenler iman edenlere, “Allah’ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz” derler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara, Allah'ın, sizi rızıklandırdığı şeylerin bir kısmını hayır yoluna harcayın dendi mi kâfir olanlar, inananlara derler ki: Dileseydi Allah doyururdu onu, biz mi doyuralım? Siz, ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.
Abdullah Parlıyan = Ve yine bu tür insanlara, Allah'ın size verdiği şu rızıktan, O'nun uygun gördüğü yerlere ve kimselere harcayın denildiğinde, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, inananlara derler ki: “Dileseydi, Allah doyururdu onları, biz mi doyuralım yani?” Gerçekten siz böyle düşünmekle, apaçık sapıtmış kimselersiniz.
Adem Uğur = Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.
Ahmed Hulusi = Onlara: "Allâh'ın sizi beslediği yaşam gıdalarınızdan Allâh için karşılıksız bağışlayın" denildiğinde hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere dedi ki: "Dileseydi Allâh, kendisinin doyuracağı kimseyi mi yedirip doyuralım? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz. "
Ahmet Tekin = Onlara:'Allah’ın size rızık ve servet olarak verdiklerinden, Allah yolunda, karşılık gözetmeden gönüllü hayra harcayın, insanların ihtiyaçlarını görün' denildiği zaman, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar, iman edenlere:'Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olması halinde doyuracağı akıllı ve sorumlu kimseleri, biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir yanılgı içindesiniz.' diyorlar.
Ahmet Varol = Onlara: 'Allah'ın size rızık olarak verdiğinden (hayır yolunda) harcayın' dendiğinde inkâr edenler iman edenlere derler ki: 'Allah'ın dilediği takdirde yedireceği kimseye biz mi yedireceğiz? Doğrusu siz apaçık bir sapıklık içindesiniz.'
Ali Bulaç = Ve onlara: "Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin" denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere dediler ki: " Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz."
Ali Fikri Yavuz = Onlara: “-Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın.” denildiği zaman, o kâfir olanlar, iman edenlere şöyle dediler: “- O kimseye biz mi yedireceğiz ki, Allah dileseydi ona yiyeceğini verirdi? Siz (Allah’ın iradesine aykırı teklifte bulunmakla) ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Ali Ünal = Onlara, “Allah size her ne rızık lütfetmişse onun bir miktarını (geçimlik olarak Allah rızası için muhtaçlara) verin!” çağrısı yapıldığında, küfürde inat edenler, mü’minlere “Dilediği takdirde Allah’ın rızıklandırıp doyuracağı kişileri şimdi biz mi doyuracağız? Siz başka değil, açık bir sapkınlık içindesiniz doğrusu!” derler.
Bayraktar Bayraklı = “Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden, hayra sarfediniz” denildiğinde kâfirler müminlere şöyle der: “Allah'ın dilediği taktirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Bekir Sadak = Onlara: «Allah'in size verdigi riziktan sarfedin» denince inkar edenler inananlara: «Allah dileseydi doyurabilecegi bir kimseyi biz mi doyuralim? Dogrusu siz apacik bir sapikliktasiniz» derler.
Celal Yıldırım = Yine kendilerine, Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden (Allah için) harcayın, denildiği zaman, o küfredenler, imân edenlere, «Allah'ın dilediği takdirde yedireceği kimseyi biz mi yedirelim ?! Şüphesiz ki siz açık bir sapıklık içinde bulunuyorsunuz,» derler.
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın” denilince inkâr edenler inananlara: “Allah dileseydi, doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Siz gerçekten sapıtmış kimselersiniz?” derler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara: 'Allah'ın size verdiği rızıktan sarfedin' denince inkar edenler inananlara: 'Allah dileseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz apaçık bir sapıklıktasınız' derler.
Diyanet Vakfi = Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.
Edip Yüksel = Kendilerine, 'ALLAH'ın size verdiği rızıklardan verin,' denildiğinde, inkar edenler inananlara, 'ALLAH'ın, dilediği taktirde besleyebileceği kimseleri mi besleyelim? Siz gerçekten iyice sapıtmışsınız,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahın size merzuk kıldığı şeylerden hayra sarfedin denildiği zaman da onlara o küfredenler iyman edenler için şöyle dediler, biz hiç yedirir miyiz o kişiye ki Allah dilese ona yiyeceğini verirdi, siz apaçık bir dalâl içinde değil de nesiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara: «Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın» denildiği zaman, o kafirler, iman edenler için şöyle dediler: «Allah'ın, dileseydi yiyecek verebileceği kimseyi biz hiç yedirir miyiz, siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara: «Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın» dendiği zaman, o kâfirler, müminler için: «Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?» dediler.
Gültekin Onan = Ve onlara: "Size Tanrı'nın rızık olarak verdiklerinden infak edin" denildiği zaman, o küfredenler inananlara dediler ki: "Tanrı'nın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz apaçık bir şaşkınlık içindesiniz."
Harun Yıldırım = Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.
Hasan Basri Çantay = Onlara : «Allahın sizi rızıklandırdığı şeylerden (hayra) harc edin» denilince o küfredenler, îman edenlere (şöyle) dedi (ler): «Allahın, dileseydi, yedireceği kimseye biz mi yedirecek misiz? Siz apaçık bir sapıklıkda bulunanlardan başkaları değilsiniz».
Hayrat Neşriyat = Kendilerine: 'Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden (siz de O’nun yolunda) sarf edin!' denildiğinde ise o inkâr edenler, îmân edenlere dedi(ler) ki: 'Allah dileyecek olsaydı kendisini doyuracağı bir kimseyi, (biz) mi doyuracağız? Doğrusu siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.'
İbni Kesir = Onlara; Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin, denildiğinde; o küfredenler iman etmiş olanlara dediler ki: Dilediği takdirde Allah'ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz, ancak apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.
Kadri Çelik = Ve onlara, “Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin” denildiği zaman da o küfre sapanlar, iman edenlere dediler ki: “Allah'ın, dilediği takdirde yedirip doyuracağı kişiyi acaba biz mi doyuracağız? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz.”
Muhammed Esed = Kendilerine, "Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!" denildiğinde, hakikati inkara şartlanmış olanlar, inananlara, "Rabb(iniz) dileseydi (Kendisinin) besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!" derler;
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine "Allah'ın size verdiği servetten (Allah yoluna) cömertçe sarf edin" denildiğinde, inkarda ısrar edenler imanda sebat gösterenlere "Ne yani, Allah'ın isterse pekala doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım? Şimdi siz açık bir şaşkınlık içinde değil de nesiniz!" derler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara «Allah'ın sizi merzûk ettiği şeylerden infak ediniz» denildiği vakit kâfir olanlar, imân edenlere dediler ki: «Biz mi taam vereceğiz o kimseye ki, eğer Allah dilese idi ona taam verirdi. Siz başka değil, ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz?»
Ömer Öngüt = Onlara: "Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfedin!" denildiğinde, kâfirler müminlere: "Allah'ın, dileseydi doyuracağı kimseleri biz mi doyuralım? Siz gerçekten sapıtmış kimselersiniz. " derler.
Şaban Piriş = Kendilerine: -Allah’ın size verdiği rızıklardan infak edin, denildiği zaman; nankörlük edenler, iman edenlere; -Allah istese doyurabileceği kimseleri biz mi doyuracağız? Siz, ancak açık bir sapıklık içindesiniz, derler
Sadık Türkmen = Onlara: “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden verin”, denildiği zaman inkârcılar iman edenlere dediler ki: “Allah’ın dilerse kendisini doyuracağı kimseyi biz mi doyuracak mışız? Siz apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Seyyid Kutub = Onlara; «Allah'ın size verdiği rızıktan sarf edin» denilince inkâr edenler inananlara; «Allah dileseydi, doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Siz gerçekten sapıtmış kimselersiniz?»
Suat Yıldırım = Onlara ne zaman: "Allah’ın size lütfettiğinden, siz de muhtaçlar için harcayın" denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: "Size kalsa Allah’ın dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim mi işimiz? Siz, böyle ne sapık düşünürsünüz!"
Süleyman Ateş = Onlara: "Allâh'ın size verdiği rızıktan (Allâh için) verin!" dendiği zaman, nankörler, inananlara: "Allâh'ın dilediği takdirde yedireceği bir kimseye biz mi yedirelim? Doğrusu siz, apaçık bir sapıklık içindesiniz." derler.
Tefhim-ul Kuran = Ve onlara: «Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin» denildiği zaman da, o küfre sapanlar iman edenlere dediler ki: «Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz.»
Ümit Şimşek = Kendilerine 'Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bağışta bulunun' dendiği zaman, inkâr edenler iman edenlere dediler ki: 'Dilediği takdirde Allah'ın doyurabileceği kimseleri biz mi doyuralım? Siz iyice şaşırmışsınız!'
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara, "Allah'ın size lütfettiği rızıklardan dağıtın!" dendiğinden, nankörlüğe sapanlar, iman edenlere şöyle derler: "Allah'ın, dilediği takdirde yedirip doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz açık bir sapıklık içindesiniz, hepsi bu."
İskender Ali Mihr = Ve onlara "Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infâk edin (verin)." denildiği zaman kâfirler, âmenû olanlara: "Allah’ın dileseydi, doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz." dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlara “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden ihtiyaç sahiplerini rızıklandırın” denildiği zaman, inkar edenler iman edenlere “Dilediğinde Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız” dediler. Ey İnkârcılar! “Siz ancak apaçık bir sapıklık içerisindesiniz. ”
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Yâsîn / 48 -
Ve yekûlûne metâ hâzâl va’du in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Diyanet İşleri = “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit ne zaman gelecek?” diyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve derler ki: Bu vait, ne vakit yerine gelecek doğru söylüyorsanız?
Abdullah Parlıyan = Ve şöyle devam ederler: “Ölüm, ölümden sonra dirilme, hesap, kitap Allah'ın gerçekleşecek vaadi imiş. Eğer ciddi iseniz, söyleyin bakalım, ne zamanmış bu va'dedilenler?”
Adem Uğur = Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.
Ahmed Hulusi = Derler ki: "Eğer sözünüzde sadıksanız, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?"
Ahmet Tekin = Onlar:'Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit, bu nihaî yargı ne zaman gerçekleşecek?' diyorlar.
Ahmet Varol = 'Eğer doğru söyleyenlerseniz bu vaad ne zamandır?' diyorlar.
Ali Bulaç = Ve derler ki: "Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit (etmekte olduğunuz yıkım ve azab) ne zamanmış?"
Ali Fikri Yavuz = (Yine Mekke kâfirleri şöyle) diyorlar: “- Bu kıyametin vaadi ne zaman, eğer doğru söyleyenlerseniz?”
Ali Ünal = Bir de (alaylı alaylı), “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi kendisiyle tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?” diye soruyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, “Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu vaad ettiğiniz kıyamet ne zaman kopacaktır?” derler.
Bekir Sadak = «Dogru sozlu iseniz bildirin bu vaad ne zamandir?» derler.
Celal Yıldırım = Ve derler ki: Eğer doğru kimselerdenseniz bu va'd ne zaman ?
Cemal Külünkoğlu = (Bir de şöyle) derler: “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit ne zaman gelecek?”
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğru sözlü iseniz bildirin bu vaad ne zamandır?' derler.
Diyanet Vakfi = Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.
Edip Yüksel = Aynı zamanda, 'Doğru sözlü iseniz o söz ne zaman gerçekleşecek?' diye meydan okurlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve ne zaman bu va'd, doğru iseniz? diyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve: «Ne zaman bu tehdit , (gerçekleşek eğer) doğru (sözlü) iseniz.» diyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine onlar: «Eğer doğru söylüyorsanız bu (kıyamet) vaadi ne zaman?» diyorlar.
Gültekin Onan = Ve derler ki: "Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit (etmekte olduğunuz yıkım ve azab) ne zamanmış?"
Harun Yıldırım = Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.
Hasan Basri Çantay = «Siz doğru söyleyenlerseniz bu tehdîd (in tehakkuku) ne zaman (söyleyin)?» derler.
Hayrat Neşriyat = Hem, 'Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va'd (edilen kıyâmet) ne zaman?' diyorlar.
İbni Kesir = Ve derler ki: Şayet siz sadıklardan iseniz, bu vaad ne zamandır?
Kadri Çelik = Ve derler ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz bu vaat (etmekte olduğunuz azap da) ne zamandır?”
Muhammed Esed = ve şöyle devam ederler: "Bu (yeniden dirilme) vaadi ne zaman gerçekleşecek? Eğer doğru söylüyorsanız (buna cevap verin!)"
Mustafa İslamoğlu = Bir de derler ki: "Eğer sözünüze sadıksanız söyleyin bakalım şu vaat ettiğiniz (Son Saat) ne zaman gerçekleşecek?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve derler ki: «O vaad ne zaman, eğer siz sâdıklar oldunuz iseniz?»
Ömer Öngüt = Onlar: "Eğer doğru sözlü iseniz bu vaad ne zaman gerçekleşecek?" derler.
Şaban Piriş = Eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman yerine gelecek? derler.
Sadık Türkmen = “eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bu tehdit ne zamanmış?” diyorlar.
Seyyid Kutub = Ve «eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ettiğiniz azab ne zaman gelecek» diyorlar.
Suat Yıldırım = Ve yine derler ki: "Eğer doğru söylüyorsanız, bizi tehdid ettiğiniz bu mezarlardan kalkma ne zaman?
Süleyman Ateş = Ve: "Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdid (ettiğiniz azâb) ne zaman (gelecek)?" diyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Derler ki: "Eğer sözünüzde sadıksanız, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?"
Ümit Şimşek = Bir de 'Eğer doğru iseniz bu vaad ettiğiniz şey ne zaman?' diyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir de şöyle derler: "Eğer doğru sözlüler iseniz, bu tehdit ne zaman?"
İskender Ali Mihr = "Ve eğer siz doğru söyleyenlerseniz, bu vaad ne zaman?" derler.
İlyas Yorulmaz = Onlar “Bu vaat (kıyamet) ne zaman olacak? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz (başımıza getirin)” derler.
مَا يَنظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ
Yâsîn / 49 -
Mâ yenzurûne illâ sayhaten vâhıdeten te’huzuhum ve hum yahıssımûn(yahıssımûne).
Diyanet İşleri = Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses bekliyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir tek bağrıştan başka bir şey beklemiyor onlar, ansızın helâk ediverir onları birbirleriyle düşmanlık edip dururlarken.
Abdullah Parlıyan = Onlar sadece tek bir çığlıktan başkasını beklemezler. Onlar birbirleriyle çekişip dururlarken, o sayha kendilerini yakalayıverir.
Adem Uğur = Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.
Ahmed Hulusi = Onlar tartışırlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlıktan (beden sur'una üfleniş) başkasını beklemiyorlar?
Ahmet Tekin = Onlar sadece şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbeye bakıyorlar. Onlar çekişip dururlarken darbe onların işini bitirir.
Ahmet Varol = Onlar tek bir çığlıktan başka bir şey beklemiyorlar. Onlar birbirleriyle çekişip dururlarken o kendilerini yakalar.
Ali Bulaç = Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir.
Ali Fikri Yavuz = Onların beklediği sadece bir sayhadır (Sûr’a ilk üfürülüştür) ki, onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir.
Ali Ünal = Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan, bir patlamadan başka bir şey değil.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak bir sesten başka bir şey beklemiyorlar.
Bekir Sadak = Cekisip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek cigligi beklerler.
Celal Yıldırım = Onlar çekişip tartışırken ansızın kendilerini yakalayıverecek bir haykırışı beklerler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, birbirleriyle çekişip dururlarken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi (Sur'a ilk üfürülüşü) bekliyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlığı beklerler.
Diyanet Vakfi = Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.
Edip Yüksel = Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek patlamayı beklemektedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Başka değil, tek bir sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Ondan) sadece bir tek sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki, onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar sadece bir tek çığlığa bakıyorlar, bir çığlık ki, onlar çekişip dururken kendilerini yakalayıverir.
Gültekin Onan = Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir.
Harun Yıldırım = Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.
Hasan Basri Çantay = Onlar birbiriyle itişib dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek sayhadan başkasını gözetmezler.
Hayrat Neşriyat = Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini (ansızın) yakalayacak olan (korkunç)bir sesten (sûra birinci üfürülüşten) başkasını beklemiyorlar.
İbni Kesir = Onlar; sadece bir tek çığlığı beklerler ki çekişip dururlarken o, ansızın kendilerini yakalayıverir.
Kadri Çelik = Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler; onlar birbirleriyle çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir.
Muhammed Esed = (Ve bilmezler ki) (yeniden dirilmeye) itiraz edip dururlarken, (ceza olarak) kendilerini sarsıp yok edecek bir tek patlama sesi onlara yeter!
Mustafa İslamoğlu = Onlar (bunu) tartışırken, kendilerini enselenecekleri bir tek bela çığlığından başka bir şey beklemeyecek:
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar, birbirleriyle çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak olan bir sayhadan başkasını gözetmezler.
Ömer Öngüt = Onların beklediği tek bir sestir. Birbirleriyle çekişip dururken ansızın onları yakalayıverir.
Şaban Piriş = Onlar, tek bir çığlıktan başka bir şey beklemiyorlar. Birbirleriyle çekişip dururlarken onları yakalayacak.
Sadık Türkmen = Onlar sadece tek bir çığlık bekliyorlar! Onlar çekişip dururlarken o (çığlık) kendilerini yakalar.
Seyyid Kutub = Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlığı beklerler.
Suat Yıldırım = Onların beklediği: Sadece bir ses!..Çekişip dururlarken kendilerini çarpacak bir ses...
Süleyman Ateş = Onların işi sadece korkunç bir sese bakar. Çekişip dururlarken ansızın o, kendilerini yakalar.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir.
Ümit Şimşek = Onların beklediği tek bir sestir ki, birbirleriyle çekişip dururken onları yakalayıverir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sadece korkunç titreşimli bir sesi bekliyorlar. Onlar çekişip dururlarken, o ses kendilerini enseleyecektir.
İskender Ali Mihr = Onlar tartışırken, onları alacak (yakalayacak) olan tek bir sayhadan (şiddetli ses dalgasından) başka bir şey gözlemiyorlar (beklemiyorlar).
İlyas Yorulmaz = Onlar elçinin vaatlerine karşı gelirlerken, bekledikleri tek bir ses onları yakalayıverir.
فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ
Yâsîn / 50 -
Fe lâ yestetîûne tavsiyeten ve lâ ilâ ehlihim yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken bir vasiyette bile bulunmaya imkân bulamazlar ve âilelerine bile dönemezler.
Abdullah Parlıyan = Bu iş o kadar ani olacaktır ki; ne hiçbir kişiye tavsiyede bulunmaya güçleri yeter, ne de ailelerine dönüp sığınabilirler.
Adem Uğur = İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Ahmed Hulusi = O zamanda ne bir vasiyete güçleri yeter ve ne de ailelerine dönebilirler!
Ahmet Tekin = İşte o anda, onlar bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.
Ahmet Varol = Artık ne bir tavsiyede bulunmaya güç yetirebilirler ne de ailelerine dönebilirler.
Ali Bulaç = Artık ne bir tavsiyede bulunmağa güç yetirebilirler, ne ailelerine dönebilirler.
Ali Fikri Yavuz = O zaman bir vasiyyet (söz) bile yapamazlar, ailelerine de (çarşı ve sokaklardan) dönemezler.
Ali Ünal = O zaman bir vasiyette bile bulunmaya imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa dışarıda yakalananlar da) ailelerine dönemeyeceklerdir.
Bayraktar Bayraklı = İşte o anda ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Bekir Sadak = O zaman, artik ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine donebilirler. *
Celal Yıldırım = Artık (bu durumda) ne bir tavsiyede bulunmaya güç getirebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Cemal Külünkoğlu = Artık (o zaman) ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Diyanet İşleri (eski) = O zaman, artık ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine dönebilirler.
Diyanet Vakfi = İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Edip Yüksel = Ne bir vasiyet bırakmaya vakit bulurlar ne de ailelerine dönebilirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = O zaman bir tavsıyeye bile kadir olamazlar, ailelerine de dönecek değillerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = o zaman bir tavsiyede bile bulunamazlar; ailelerine de dönemezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.
Gültekin Onan = Artık ne bir tavsiyede bulunmağa güç yetirebilirler, ne ailelerine dönebilirler.
Harun Yıldırım = İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Hasan Basri Çantay = (İşte o zaman) bunlar bir vasıyyetde bile bulunamazlar. (Hattâ o vakit) ailelerine dahi dönecek (halde) değildirler.
Hayrat Neşriyat = Artık (onların), ne bir tavsiyeye güçleri yeter, ne de âilelerine dönebilirler!
İbni Kesir = Artık ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Kadri Çelik = Artık ne bir tavsiyede bulunmaya güç yetirebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Muhammed Esed = Ve (akibetleri öyle ani olacaktır ki) ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de yakınlarına sığınabilirler.
Mustafa İslamoğlu = her şey o kadar ani olacak ki; ne vasiyet edebilecekler, ne de yakınlarına dönebilecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık ne bir vasiyet yapmaya muktedir olabilirler ve ne de ailelerine dönebilirler.
Ömer Öngüt = İşte o anda onlar ne bir tavsiyede bulunabilirler, ne de âilelerinin yanına dönebilirler.
Şaban Piriş = (O zaman) Ne bir vasiyet edebilirler ne de ailelerine geri dönebilirler
Sadık Türkmen = Artık ne bir vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Seyyid Kutub = O zaman, artık ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine dönebilirler.
Suat Yıldırım = İşte o zaman... Ne vasiyette bulunabilir, ne de evlerine dönebilirler...
Süleyman Ateş = Artık ne bir tavsiye yapabilirler, ne de âilelerine dönebilirler.
Tefhim-ul Kuran = Artık ne bir tavsiyede bulunmağa güç yetirebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Ümit Şimşek = O zaman ne bir vasiyet yapmaya fırsat bulurlar, ne de ailelerinin yanına dönebilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = O zaman ne bir tavsiyede bulunmaya güçleri yetecek ne de ailelerine dönebilecekler.
İskender Ali Mihr = Artık vasiyet etmeye güçleri yetmez. Ve ailelerine dönemezler.
İlyas Yorulmaz = Geride bıraktıklarına, bir tek tavsiyede bulunmaya dahi güçleri yetmez ve bir daha ailelerine de dönemezler.
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ
Yâsîn / 51 -
Ve nufiha fîs sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn(yensilûne).
Diyanet İşleri = Sûra üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Sûr üfürülmüştür de o anda kabirlerinden çıkıp Rablerinin tapısına koşuyorlar.
Abdullah Parlıyan = Artık sonuncu sûr'a üfürülmüştür. Bir de bakarsın hepsi, kabirlerinden kalkmış, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.
Adem Uğur = Nihayet Sûr'a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.
Ahmed Hulusi = Sur'a nefholunmuştur! Bir de bakarsın ki onlar kabirleri hükmünde olan bedenlerinden çıkmış, Rablerine (hakikatlerini fark etme aşamasına) koşuyorlar!
Ahmet Tekin = Nihayet sûra üfürülecek. Bir de bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerinin huzuruna giderler.
Ahmet Varol = Sur'a üflenmiştir. Artık onlar kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler.
Ali Bulaç = Sur'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.
Ali Fikri Yavuz = (Bir de ikinci defa) Sûr’a üfürülmüştür. Ne baksınlar, kabirlerden Rablerine doğru akın ediyorlar!
Ali Ünal = Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar.
Bayraktar Bayraklı = Sûr'a üfürülünce bir de bakarsın ki onlar bulundukları yerden kalkıp, koşarak Rabblerine giderler.
Bekir Sadak = Sura uflenince, kabirlerinden Rablerine kosarak cikarlar.
Celal Yıldırım = Sûr'a üfrülünce bir de bakarsın kabirlerinden çıkıp Rablarına doğru akın akın koşarlar.
Cemal Külünkoğlu = (İkinci defa) Sur'a üflenince, kabirlerinden çıkıp koşarak Rablerine giderler.
Diyanet İşleri (eski) = Sura üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar.
Diyanet Vakfi = Nihayet Sûr'a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.
Edip Yüksel = Boruya üflenince, onlar mezarlarından kalkıp Rab'lerine koşacaklar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de sur üfürülmüştür ne baksınlar kabirlerinden rablarına doğru akın ediyorlardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sur üfrülmüştür, bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sûr'a üfürülmüştür, bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.
Gültekin Onan = Sur'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.
Harun Yıldırım = Nihayet Sûr'a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.
Hasan Basri Çantay = «Suur» a üfürülmüşdür. Artık bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine doğru koşup gidiyorlar.
Hayrat Neşriyat = Ve sûra (ikinci def'a) üfürülmüştür de bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp)Rablerine koşuyorlar!
İbni Kesir = Sur'a üflendi. Bir de bakarsınız ki onlar kabirlerinden koşarak Rabblarına doğru çıkmaktadırlar.
Kadri Çelik = Sur'a üflenince, kâbirlerinden Rabb'lerine koşarak çıkarlar.
Muhammed Esed = Ve (sonra yeniden diriliş) suru üflenecek; işte o zaman tümü kabirlerinden çıkarak Rablerine doğru koşacaklar!
Mustafa İslamoğlu = Derken sura üflenmiştir, ve işte o zaman hemen mevzilerinden çıkıp Rablerine koşacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Sûr'a üfürülmüş (olacak)dır. Artık onlar o zaman kabirlerinden (kalkıp) Rablerine doğru sür'atle yürümekte bulunurlar.
Ömer Öngüt = Sur'a üflenince, kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru akın ederler.
Şaban Piriş = Sur’a üflenince, kabirlerinden kaldırılıp, Rab’lerinin huzurunda sıralanacaklardır.
Sadık Türkmen = Sur’a üflenmiştir; bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkmış, Rablerine doğru dalga dalga süzülüp koşuyorlar.
Seyyid Kutub = Sur'a üflenince, kâbirlerinden Rabb'lerine koşarak çıkarlar.
Suat Yıldırım = Sura üflendi, "Kalk!" borusu çaldı!.. İşte mezarlarından kalkıp, Rab’lerinin huzurunda duruşmaya koşuyorlar...
Süleyman Ateş = Sûr'a üflendi. İşte onlar kabirlerden Rablerine koşuyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Sûr'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.
Ümit Şimşek = Ve sûra üfürülür. O anda onlar kabirlerinden çıkmış, Rablerine doğru koşmaktadırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Sûra üfürülmüştür! Bak, işte kabirlerden, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve sur’a üfürülmüştür. İşte o zaman onlar, mezarlarından Rab’lerine koşarlar (uçarlar, yükselirler).
İlyas Yorulmaz = Diriliş işareti verildiğinde, hemen kabirlerinden kalkarak Rablerine doğru (hesap vermek için) toplu olarak akıp giderler.
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَن بَعَثَنَا مِن مَّرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
Yâsîn / 52 -
Kâlû yâ veylenâ men beasenâ min merkadinâ, hâzâ mâ vaader rahmânu ve sadakal murselûn(murselûne).
Diyanet İşleri = Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve demişlerdir ki: Yazıklar olsun bize, kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden; bu, rahmânın bize vaadettiği şey ve peygamberler gerçek söylemişler.
Abdullah Parlıyan = O esnada kimileri diyecekler ki: “Eyvah bize, vay başımıza gelenlere, şu yatıp uyuduğumuz kabirlerden, bizi kim kaldırıyor?” Bunun üzerine onlara şöyle denilecek: “İşte bu Rahmanın vaad ettiği gerçektir. Gördünüz mü, O'nun elçileri ne kadar doğru sözlülermiş.”
Adem Uğur = (İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.
Ahmed Hulusi = (O vakit) dediler ki: "Vay bize! (Dünya) uykumuzdan kim bizi yeni bir yaşam boyutuna geçirdi? Bu, Rahman'ın vadettiğidir ve Rasûller doğru söylemiştir. " (Hadis: İnsanlar uykudadır, ölümü tadınca uyanırlar!)
Ahmet Tekin = Onlar:'Vah, eyvah başımıza gelenlere! Ölüm uykumuzdan bizi kim dirilterek uyandırdı? Rahman olan Allah’ın va’dettiği tehdidi bu imiş, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderilen peygamberler de doğru söylemişler.' derler.
Ahmet Varol = Derler ki: 'Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim diriltti? Bu Rahman'ın vaad ettiğidir. Demek ki peygamberler doğru söylemişler.'
Ali Bulaç = Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş".
Ali Fikri Yavuz = “-Eyvah başımıza gelenlere!...Kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? İşte bu, O Rahman’ın vaad buyurduğu (kıyamet)...Doğru imiş, o gönderilen peygamberler.” derler.
Ali Ünal = “Eyvah bize!” derler, “bizi uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı? Meğer bu, Rahmân’ın mutlaka olacak dediği hadiseymiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş!”
Bayraktar Bayraklı = İşte o zaman, “Vah bize, kim bizi bulunduğumuz yerden kaldırdı? Rahmân'ın vaad ettiği buymuş. Peygamberler doğru söylemiş” derler.
Bekir Sadak = «ah halimize! Yattigimiz yerden bizi kim kaldirdi?» derler. Onlara: «Iste Rahman olan Allah'in vadettigi budur, peygamberler dogru soylemislerdi» denir.
Celal Yıldırım = Eyvah bize ! Kim bizi uyuduğumuz yerden kaldırdı ? derler. (Onlara :) Bu, Rahman (olan Allah'ın) va'dettiği ve peygamberlerin doğru söylediği (gündür, denilir.)
Cemal Külünkoğlu = Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahman'ın vaad ettiği şeydir. Demek peygamberler doğru söylemişler.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Vah halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?' derler. Onlara: 'İşte Rahman olan Allah'ın vadettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi' denir.
Diyanet Vakfi = (İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.
Edip Yüksel = 'Vay halimize' derler, 'Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? Bu, Rahman'ın söz verdiği şeydi. Demek elçiler doğru söylemişti.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Eyvah, başımıza gelenlere derler: kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? Bu işte, o Rahmanın va'd buyurduğu, doğru imiş o gönderilen Resuller
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eyvah başımıza gelenlere! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? O Rahmin'ın va'd buyurduğu işte buymuş. Gönderilen peygamberler doğru söylemişler derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân'ın vaad buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler» derler.
Gültekin Onan = Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip kaldırdı? Bu, Rahmanın vaadettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş".
Harun Yıldırım = (İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.
Hasan Basri Çantay = (O zaman şöyle) demişlerdir: «Eyvah bize! Uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı? Bu (Ba's) çok esirgeyici (Allah) ın va'd etdiği şey. Gönderilen (peygamber) ler (meğer) doğru söylemiş».
Hayrat Neşriyat = Derler ki: 'Eyvâh bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın va'd ettiği şeydir; demek peygamberler doğru söylemiş!'
İbni Kesir = Derler ki: Yazıklar olsun bize, yattığımız yerden kim kaldırdı bizi? İşte bu, Rahman'ın vaadetmiş olduğudur. Ve peygamberler doğru söylemişlerdi.
Kadri Çelik = (İşte o zaman,) “Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahman'ın vaat ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!” derler.
Muhammed Esed = "Eyvah!" diyecekler, "Kim bizi (ölüm) uykumuzdan uyandırdı?" (Bunun üzerine onlara şöyle denecek:) "İşte Rahman'ın vaad ettiği budur! Demek ki O'nun elçileri doğru söylemişlerdi!"
Mustafa İslamoğlu = "Eyvah! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?" diyecek (ve cevabı kendileri verecek)ler: "Rahman'ın vaad ettiği bu olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Demiş olurlar ki, «Eyvah bize! Bizi kim uyuduğumuz yerden kaldırdı? İşte bu, Rahmân'ın vaadettiğidir ve gönderilmiş olanlar, doğru söylemiş.»
Ömer Öngüt = Derler ki: "Eyvah bize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? Rahman olan Allah'ın vâdettiği işte budur. Demek peygamberler doğru söylemiş!"
Şaban Piriş = -Eyvah bize, mezarımızdan bizi kim kaldırdı? Bu, Rahman’ın tehdididir. Demek ki elçiler doğru söylemiş, derler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Yazıklar olsun bize! Yattığımız yerden bizi kim diriltip kaldırdı? Rahmân’ın vadettiği şey işte budur! Demek ki elçiler gerçekten doğru söylemişler.”
Seyyid Kutub = Dediler; «vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? İşte Rahman'ın vadettiği şey budur. Demek peygamber doğru söylemiş.»
Suat Yıldırım = "Eyvah bize! Kim kaldırdı bizi yatağımızdan?" diyorlar..."İşte Rahmân’ın vâdi: Resuller doğru söylerler!"
Süleyman Ateş = Dediler: "Vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? İşte Rahmân'ın va'dettiği şey budur. Demek peygamberler doğru söylemiş!"
Tefhim-ul Kuran = Demişlerdir ki: «Eyvahlar bize, uykuya bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip kaldırdı? Bu, (öyle oluyor ki) Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (peygamber)ler de doğru söylemiş.»
Ümit Şimşek = 'Eyvah bize!' derler. 'Kim kaldırdı bizi kabirlerimizden? İşte bu Rahmân'ın vaad ettiği şey; demek peygamberler doğru söylüyormuş!'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Kim kaldırdı bizi mezarımızdan? Rahman'ın vaat ettiği işte bu! Peygamberler doğru söylemişler."
İskender Ali Mihr = "Eyvahlar olsun bize, mezarlarımızdan bizi kim beas etti (kaldırdı)? Bu, Rahmân’ın vaadettiği şeydir. Ve resûller doğru söylemişler." dediler.
İlyas Yorulmaz = “Yazıklar olsun bize! Yattığımız (uykumuzdan) yerlerden bizi kim kaldırdı. Herhalde Rahmanın vaat ettiği ve elçilerin doğruladığı bu olsa gerek” dediler.
إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ
Yâsîn / 53 -
İn kânet illâ sayhaten vâhıdeten fe izâ hum cemîun ledeynâ muhdarûn(muhdarûne).
Diyanet İşleri = Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, ancak bir bağrıştan ibâret, derken onların hepsi, tapımızda hazır bulunmadalar.
Abdullah Parlıyan = Tüm bu olacak olanlar, yalnızca bir ses, bir kalk borusuna bağlı, bir de bakarsın hepsi Allah'ın huzuruna toplanmışlar.
Adem Uğur = Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
Ahmed Hulusi = Sadece tek bir sayha (İsrafil'in sur'u) oldu. . . Bir de bakarsın ki onlar toptan huzurumuzda hazır kılınmıştır.
Ahmet Tekin = Olacak olan, şiddetli bir gürleme halinde âni tek bir darbeden ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuza ihzarlı getirilirler.
Ahmet Varol = Sadece bir çığlık kopmuştur. Artık hepsi toplu olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Ali Bulaç = O, yalnızca bir tek çığlıktan başkası değildir; artık onların hepsi toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Başka değil, sadece bir tek sayha (Sûr’a son bir üfürülüş) olmuş. Derhal hepsi toplanmış, (hesap için) huzurumuza gelmişlerdir.
Ali Ünal = Her şey bir çığlıktan ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda toplanmışlardır.
Bayraktar Bayraklı = Olan, müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
Bekir Sadak = Tek bir ciglik kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmis olur.
Celal Yıldırım = Sadece bir haykırış. Bir de bakarsın hepsi huzurumuzda hazır bekliyorlar.
Cemal Külünkoğlu = Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuzda hazır olmuşlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Tek bir çığlık kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmiş olur.
Diyanet Vakfi = Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
Edip Yüksel = Sadece bir patlama... Hemen huzurumuza toplanıp getirilirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Başka değil, sâde bir tek sayha olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza ihzar edilmişlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Başka değil, sadece bir sayha olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.
Gültekin Onan = O, yalnızca bir tek çığlıktan başkası değildir; artık onların hepsi toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Harun Yıldırım = Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
Hasan Basri Çantay = (Bu), birtek sayhadan başkası değildir. Artık onlar topdan (ve) derhal izhaaren önümüze getirilmişlerdir.
Hayrat Neşriyat = (O) sâdece (korkunç) bir sestir; onlar hemen o anda huzûrumuzda hazır bulundurulan kimseler olarak, toplanacak olanlardır.
İbni Kesir = Sadece bir tek çığlık olmuştur. Ve bir de bakarsınız ki; onların hepsi birden huzurumuza getirilmişlerdir.
Kadri Çelik = O, yalnızca bir tek çığlıktan başkası değildir; bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulundurulurlar.
Muhammed Esed = Yalnızca bir tek patlama olur ve derken tümü önümüzde sıralanırlar (ve onlara şöyle denir:)
Mustafa İslamoğlu = Sadece bir tek bela çığlığı: olan bitenin hepsi bu! Ve hemen ardından herkes huzurumuzda boy gösterecek.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu bir sayhadan başka birşey değildir, hemen onlar o anda huzurumuza ihzar edilmişlerdir.
Ömer Öngüt = Sadece tek bir sayha olur, sonra hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.
Şaban Piriş = Yalnızca korkunç bir çığlık... Derhal onların hepsi huzurumuza gelmiş olacaklar.
Sadık Türkmen = Yalnızca tek bir çığlık olur; artık onların hepsi huzurumuzda hazır bulunurlar.
Seyyid Kutub = Sadece bir tek nara olur, hemen onların hepsi huzurumuza getirilirler.
Suat Yıldırım = Bütün olay, bir çağrıdan ibâret! İşte hepsi duruşma için toplanmışlar...
Süleyman Ateş = Sâdece bir tek gürültü olur, hemen onların hepsi huzûrumuza getirilirler.
Tefhim-ul Kuran = O, yalnızca bir tek çığlıktan başkası değildir; artık onların hepsi toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
Ümit Şimşek = Bir tek sesle onların hepsi huzurumuzda toplanır.
Yaşar Nuri Öztürk = Topu topu korkunç titreşimli bir tek ses. Ve bakmışsın, hepsi birden huzurumuzda divan durmaktadır.
İskender Ali Mihr = Sadece tek bir sayha (şiddetli ses dalgası)! İşte o zaman onlar, hepsi huzurumuzda hazır bulunanlardır.
İlyas Yorulmaz = Yalnızca tek bir ses (işaret) olur ve hemen onların hepsi Rablerinin yanında hazırda bekletilirler.
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Yâsîn / 54 -
Fel yevme lâ tuzlemu nefsun şey’en ve lâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de bugün, hiç kimseye, hiçbir sûretle zulmedilmez ve size de, ancak yaptığınız şeylerin karşılığı verilir.
Abdullah Parlıyan = Ve onlara şöyle denilir: “Bu gün hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacak ve yeryüzünde yaptıklarınızın dışında, hiçbir şeyden sorumlu tutulmayacaksınız.”
Adem Uğur = O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.
Ahmed Hulusi = O süreçte hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez. . . Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)!
Ahmet Tekin = Artık bu gün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez, haksızlık edilmez. Ancak orada yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz.
Ahmet Varol = Bugün hiç kimseye bir şeyle haksızlık edilmez ve siz yaptıklarınızdan başkasıyla cezalandırılmazsınız.
Ali Bulaç = İşte bugün hiç kimseye (hiç)bir şeyle zulmedilmez ve siz de yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
Ali Fikri Yavuz = Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulüm edilmez. Sadece yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
Ali Ünal = O gün kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne yapmışlarsa, onun karşılığını görürler.
Bayraktar Bayraklı = İşte o gün hiçbir kimseye herhangi bir haksızlık yapılmayacaktır. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.
Bekir Sadak = Artik bugun kimseye hicbir haksizlikta bulunulmaz. Islediklerinizden baskasiyla karsilik gormezsiniz.
Celal Yıldırım = Bugün hiç kimseye zulmedilmez ve ancak yapageldiğiniz şeylerin karşılığını görürsünüz.
Cemal Külünkoğlu = Artık bugün hiç kimseye zerrece zulmedilmez. Ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Artık bugün kimseye hiçbir haksızlıkta bulunulmaz. İşlediklerinizden başkasıyla karşılık görmezsiniz.
Diyanet Vakfi = O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.
Edip Yüksel = Bu gün hiç kimseye en ufak bir haksızlık edilmez ve yaptığınızın karşılığından başkasını da görmezsiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bugün hiç kimseye (hiç)bir şeyle zulmedilmez ve siz de yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulüm edilmez. Sadece yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz ve (dünyada iken) ne yapmışlarsa, onun karşılığını görürler.
Gültekin Onan = İşte bugün hiç kimseye (hiç)bir şeyle zulmedilmez ve siz de yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
Harun Yıldırım = Artik bugun kimseye hicbir haksizlikta bulunulmaz. Islediklerinizden baskasiyla karsilik gormezsiniz.
Hasan Basri Çantay = İşte bugün kimseye hiçbir şeyle haksızlık edilmez. Siz de yapar olduğunuzdan başkasiyle mukaabele görmezsiniz.
Hayrat Neşriyat = Artık o gün hiç kimse (en küçük) bir haksızlığa uğratılmaz ve ancak yapmakta olduğunuzun karşılığını görürsünüz.
İbni Kesir = Artık bugün, kimseye hiç bir haksızlıkta bulunulmaz. Ve siz, yapar olduklarınızdan başkasıyla cezalandırılmazsınız.
Kadri Çelik = İşte bugün, hiç kimseye (hiç) bir şeyle zulmedilmez ve siz de yapmakta olduklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
Muhammed Esed = "Bugün hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacak ve (yeryüzünde) yaptıklarınız dışında hiçbir şeyden sorumlu tutulmayacaksınız!"
Mustafa İslamoğlu = Artık bugün hiçbir kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacak ve sadece yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık bugün hiçbir şahıs bir şey ile zulme uğratılmaz ve sizler de, yapmış olduğunuz şeylerden başkasıyla cezalandırılmazsınız.
Ömer Öngüt = O gün hiç kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz ve ancak yaptığınızın karşılığını görürsünüz.
Şaban Piriş = Ve o gün, hiç kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmeyecek ve ne yapmışsanız ancak onun karşılığını göreceksiniz.
Sadık Türkmen = Artık bugün hiç kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez. Siz ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını bulursunuz.
Seyyid Kutub = O gün, hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz ve siz ancak yaptığınızın cezasını çekersiniz.
Suat Yıldırım = Artık bugün, kimseye zulmedilmez, hakkınızdan başka size bir karşılık verilmez.
Süleyman Ateş = O gün, hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz ve siz ancak yaptığınızın cezâsını çekersiniz.
Tefhim-ul Kuran = İşte bugün, hiç kimseye (hiç)bir şeyle zulmedilmez ve siz de yapmakta olduklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
Ümit Şimşek = O gün kimseye bir haksızlık yapılmaz; ancak yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün hiçbir canlıya, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Sizler, sadece yapıp ettiklerinizin karşılığı olarak cezalandırılırsınız.
İskender Ali Mihr = İşte o gün (hiç)bir kimseye, (hiç)bir şeyle zulmedilmez. Ve amellerinizden başka bir şey ile cezalandırılmazsınız.
İlyas Yorulmaz = Bu gün hiçbir nefse haksızlık yapılmaz. Yalnızca yaptıklarının karşılığı o nefse ödenir.
إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ
Yâsîn / 55 -
İnne ashâbel cennetil yevme fî şugulin fâkihûn(fâkihûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki cennet ehli bugün, nîmetler içinde sevinç ve ferah içindedir.
Abdullah Parlıyan = Haberiniz olsun ki, o gün salih amelleriyle cenneti elde edenler, bir zevk ve eğlenceyle meşguldürler.
Adem Uğur = O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.
Ahmed Hulusi = Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgul ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar.
Ahmet Tekin = Bu gün, Cennet ehli, meşguliyet içinde, zevkle dünyadaki amellerinin mükâfatlarına mazhar oluyorlar.
Ahmet Varol = Şüphesiz cennet halkı bugün sevinç dolu bir meşguliyet içindedirler.
Ali Bulaç = Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten cennetlik olanlar, bugün (kıyamette) pek güzel bir meşguliyet içinde zevklenmektedirler.
Ali Ünal = Cennet ehli, o gün tatlı meşguliyetler içinde Cennet’in nimetlerinden yiyip içerler.
Bayraktar Bayraklı = O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde sefa sürerler.
Bekir Sadak = Dogrusu bugun, cennetlikler eglenceyle mesguldurler.
Celal Yıldırım = Bugün cennetlikler tatlı bir eğlence içinde sevinip neşelenmektedirler.
Cemal Külünkoğlu = Kuşkusuz cenneti hak edenler bugün yaptıkları her şeyden hoşnut olacaklar.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler.
Diyanet Vakfi = O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.
Edip Yüksel = Cennet halkı o gün zevk ve eğlence ile meşguldürler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Cidden eshabı Cennet bu gün bir şuğl içinde zevk etmektedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçekten cennetlikler bugün bir eğlence içinde zevk etmektedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten cennetlik olanlar bugün bir meşguliyet içinde zevk etmektedirler.
Gültekin Onan = Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.
Harun Yıldırım = O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki bugün cennet yârânı mesruru handan bir zevk ve eğlence içindedirler.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki Cennet ehli, o gün (pek güzel) bir meşgûliyet içinde zevk eden kimselerdir.
İbni Kesir = Muhakkak ki bugün cennet ashabı bir meşguliyet içinde mutlu ve sevinçlidirler.
Kadri Çelik = Şüphesiz bugün cennet yarenleri bir meşguliyet içinde sevinçlidirler.
Muhammed Esed = Kuşkusuz cenneti hak edenler bugün yaptıkları her şeyden hoşnut olacaklardır,
Mustafa İslamoğlu = Elbet cennet ehli o gün, keyif veren bir meşguliyet içinde olacak;
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, o gün cennet ashâbı bir eğlence içinde zevkiyâb olanlardır.
Ömer Öngüt = O gün cennettekiler bir zevk ve eğlence ile meşguldürler.
Şaban Piriş = O gün, cennet ehli eğlenceyle meşguldür.
Sadık Türkmen = Şüphesiz bugün cennet halkı, mutluluk dolu bir meşguliyet içindedirler.
Seyyid Kutub = Doğrusu bugün, cennetlikler eğlence ile meşguldürler.
Suat Yıldırım = Amma bugün cennetlikler, zevk ve eğlence içindedirler...
Süleyman Ateş = O gün cennet halkı, bir iş içinde eğlenirler.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.
Ümit Şimşek = Cennet ehli o gün keyif sürmekle meşguldürler.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün cennet halkı bir uğraş içinde eğlenip ferahlamaktadır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki cennet ehli, o gün zevkli bir meşguliyet içinde olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Cennet ahalisi bu gün meyvelerin tadını çıkarmakla meşguller.
هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِؤُونَ
Yâsîn / 56 -
Hum ve ezvâcuhum fî zılâlin alâl erâiki muttekiûn(muttekiûne).
Diyanet İşleri = Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar da, eşleri de, gölgeliklerde, tahtlara oturup dayanmışlardır.
Abdullah Parlıyan = Onlar ve eşleri, gölgeliklerde, koltuklarına mutlu bir şekilde yatıp uzanacaklar.
Adem Uğur = Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.
Ahmed Hulusi = Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
Ahmet Tekin = Onlar ve eşleri, gölgelerde, koltuklar üzerinde yaslanarak otururlar.
Ahmet Varol = Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara yaslanmışlardır.
Ali Bulaç = Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
Ali Fikri Yavuz = Kendileri ve zevceleri, ağaçların gölgeleri altında süslü koltuklar üzerine kurulub yaslanmışlardır.
Ali Ünal = Kendileri ve eşleri, gölgelerde koltuklara yaslanırlar.
Bayraktar Bayraklı = Onlar ve eşleri, gölgeler altında koltuklara yaslanacaklardır.
Bekir Sadak = Onlar ve esleri golgeliklerde, tahtlar uzerine yaslanmislardir.
Celal Yıldırım = Onlar da, eşleri de gölgede tahtlar, kanepeler üzerinde kurulmuşlardır.
Cemal Külünkoğlu = Onlar ve eşleri sedirler üzerinde mutlu bir şekilde yatıp uzanacaklar.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır.
Diyanet Vakfi = Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.
Edip Yüksel = Eşleriyle birlikte gölgeliklerde, koltuklara yaslanmışlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kendileri ve zevceleri erîkeler üzerine kurulmuşlardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendileri ve eşleri gölgelikler içinde koltuklar üzerinde kurulmuşlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendileri ve eşleri gölgelerde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
Gültekin Onan = Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
Harun Yıldırım = Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.
Hasan Basri Çantay = Kendileri de, zevceleri de (cennet) gölgeler (in) dedirler. Tahtların üstüne kurulub dayanmışlardır.
Hayrat Neşriyat = Onlar ve hanımları, (artık o gün) gölgelerde tahtlar üzerinde (oturup) yaslanmış olanlardır.
İbni Kesir = Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
Kadri Çelik = Kendileri ve eşleri gölgeliklerde, süslü tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
Muhammed Esed = onlar ve eşleri sedirler üzerinde mutlu bir şekilde yatıp uzanacaklar,
Mustafa İslamoğlu = onlar ve eşleri (bu huzurun) gölgesi altında mükemmel yataklar üzerinde uzanacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar ve zevceleri gölgeler içinde tahtlar üzerine dayanıp durmuşlardır.
Ömer Öngüt = Onlar ve eşleri gölgeliklerde tahtlar üzerine yaslanmışlardır.
Şaban Piriş = Kendileri ve eşleri gölgeliklerde, koltuklara yaslanmışlardır.
Sadık Türkmen = Kendileri ve eşleri gölgeliklerde tahtlara kurulmuşlardır.
Seyyid Kutub = Kendileri ve eşleri gölgelerde, koltuklara yaslanmışlar.
Suat Yıldırım = Hem kendileri, hem eşleri gölgeliklerde, tahtlarına kurulurlar.
Süleyman Ateş = Kendileri ve eşleri, gölgelerde, koltuklara yaslanmışlardır.
Tefhim-ul Kuran = Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
Ümit Şimşek = Eşleriyle birlikte gölgelerdeki koltuklara kurulmuşlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, koltuklar üzerinde yaslanmışlardır.
İskender Ali Mihr = Onlar ve eşleri, gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmış olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Onlar ve eşleri gölgelerin altında koltuklar üzerine uzanmışlar.
لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ
Yâsîn / 57 -
Lehum fîhâ fâkihetun ve lehum mâ yeddeûn(yeddeûne).
Diyanet İşleri = Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlarındır orada yemişler ve onlarındır diledikleri her şey.
Abdullah Parlıyan = Cennette onlara, canlarının istediği, akıllarına gelen, düşündükleri herşey ve orada türlü türlü meyveler ve yiyecekler hazırlamışızdır.
Adem Uğur = Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.
Ahmed Hulusi = Onlar için orada meyveler vardır. . . Onlar için keyif alacakları şeyler vardır.
Ahmet Tekin = Onlara, orada her çeşit meyva vardır. Dünyada söyledikleri, iddia ettikleri gibi her arzuları, siparişleri yerine getirilir.
Ahmet Varol = Orada meyveler ve istedikleri her şey onlarındır.
Ali Bulaç = Orada taptaze meyveler onların ve istek duydukları her şey onlarındır.
Ali Fikri Yavuz = Onlara orada (cennetde) çeşitli meyve var; hem onlara istedikleri her şey var...
Ali Ünal = Orada (dünyada yaptıklarının karşılığı olarak) bütün nimetler hazırdır onlar için ve daha ne isterlerse bulunur.
Bayraktar Bayraklı = Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün istekleri yerine getirilir.
Bekir Sadak = Orada meyveler ve her istedikleri onlarindir.
Celal Yıldırım = Onlara orada meyveler ve istedikleri her şey vardır.
Cemal Külünkoğlu = Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Orada meyveler ve her istedikleri onlarındır.
Diyanet Vakfi = Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.
Edip Yüksel = Onlar için meyveler ve istedikleri her şey vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlara orada bir meyve var, hem onlara orada ne iddia ederlerse var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara orada bir meyve vardır. Onlara orada ne isterlerse vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey onlarındır.
Gültekin Onan = Orada taptaze meyveler, onların ve istek duydukları her şey onlarındır.
Harun Yıldırım = Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.
Hasan Basri Çantay = Orada taze yemiş (ler) onların, temennî edecekleri herşey onlarındır.
Hayrat Neşriyat = Onlar için orada, meyveler ve kendileri için ne istiyorlarsa vardır.
İbni Kesir = Orada meyveler onlarındır. Ve her istedikleri kendilerinindir.
Kadri Çelik = Orada taptaze meyveler onlarındır ve arzuladıkları her şey kendilerinindir.
Muhammed Esed = orada (yalnızca) sevinç ve mutluluğu tadacaklar ve istedikleri her şey onların olacak,
Mustafa İslamoğlu = orada her tür refaha sahip olacaklar ve arzuladıkları her şey onlara sunulacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar için orada taze yemişler vardır ve onlar için ne isterlerse vardır.
Ömer Öngüt = Orada onlar için her çeşit meyveler vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.
Şaban Piriş = Orada, onlar için meyveler vardır. Canlarının istediği her şey onlarındır.
Sadık Türkmen = Meyveler ve istedikleri herşey vardır.
Seyyid Kutub = Orada her çeşit meyve onlar içindir. Bütün arzuları yerine getirilir.
Suat Yıldırım = Orada turfanda yemişler onlara, hâsılı istedikleri her şey onlara...
Süleyman Ateş = Orada onlar için meyvalar ve istedikleri her şey vardır.
Tefhim-ul Kuran = Orada taptaze meyveler onların ve istek duymakta oldukları her şey onlarındır.
Ümit Şimşek = Orada onlar için her çeşit meyve vardır; canları daha ne isterse vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Orada kendileri için meyveler var. İstedikleri her şey kendilerinin olacak.
İskender Ali Mihr = Orada onlar için meyveler ve istedikleri (her)şey vardır.
İlyas Yorulmaz = Onlara meyveler ve istedikleri her şey var.
سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبٍّ رَّحِيمٍ
Yâsîn / 58 -
Selâmun kavlen min rabbin rahîm(rahîmin).
Diyanet İşleri = Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) “Selâm” (vardır).
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara, rahîm Rabden söylenen söz de, "esenlik size" sözüdür.
Abdullah Parlıyan = Bütün bu sayılanlardan daha güzeli, mü'minlere Allah'ın rahim sıfatının tecellisi olarak söylenen söz de: “Esenlik size” sözüdür.
Adem Uğur = Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.
Ahmed Hulusi = Rahıym Rab'den "Selâm" sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini yaşarlar)!
Ahmet Tekin = Sonsuz rahmetiyle, engin merhametiyle mü’minleri murada erdiren Rabden, doğrudan doğruya, aracısız, 'Selâm size, selâmette olun, selâmete erdiniz' denilir.
Ahmet Varol = Merhamet sahibi Rabdan onlara sözlü selâm vardır.
Ali Bulaç = Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır).
Ali Fikri Yavuz = Allah tarafından (melekler vasıtasıyla) bir söz olarak onlara “Selâm” vardır.
Ali Ünal = (Mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol bir Rab’den (asla tevbih, takbih değil, sadece) “selâm” sesi alırlar.
Bayraktar Bayraklı = Onlara, merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.
Bekir Sadak = Merhametli olan Rab katindan onlara selam vardir.
Celal Yıldırım = Onlara O çok merhametli Rabb'dan sözlü selâm vardır.
Cemal Külünkoğlu = Merhameti bol olan Rab'den (Allah tarafından) bir söz olarak onlara “Selâm” vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Merhametli olan Rab katından onlara selam vardır.
Diyanet Vakfi = Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.
Edip Yüksel = Rahim olan Rab'den söz olarak 'selam' vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir selâm, rahîm bir rabdan kelâm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Merhametli Rabbin kelamı bir «Selam» olacak.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Onlara) Rahîm olan Rab'den «selâm» sözü vardır.
Gültekin Onan = Çok esirgeyen rabden onlara bir de sözlü "Selam" (vardır).
Harun Yıldırım = Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.
Hasan Basri Çantay = Çok esirgeyici Rab (lerin) den bir de selâm (var) dır.
Hayrat Neşriyat = Çok merhametli Rab’den (onlara) hitâben (bir de) selâm vardır.
İbni Kesir = Rahim Rabblarından bir de; selam, sözü.
Kadri Çelik = Merhameti bol olan Rab'den (Allah tarafından) bir söz olarak onlara “Selâm” vardır.
Muhammed Esed = rahmet saçıcı Rabbin sözüyle gelen katıksız bir huzur ve rahatlık içinde.
Mustafa İslamoğlu = rahmeti sonsuz Rabbinin sözüyle gelen tarifsiz bir mutluluktur bu.
Ömer Nasuhi Bilmen = Rahîm olan Rabden kavlen bir selâm da vardır.
Ömer Öngüt = Çok merhametli bir Rab olan Allah'tan onlara söz olarak selâm gelir.
Şaban Piriş = Merhametli Rab’den sözlü selam vardır
Sadık Türkmen = Çok merhametli Rabden de söz olarak ’selâm’ vardır.
Seyyid Kutub = Merhametli olan Rabb katından onlara selâm vardır.
Suat Yıldırım = Rabb-i Rahim’den sözle olan bir selâm yine onlara...
Süleyman Ateş = Çok esirgeyen Rabden (onlara) sözle selâm (vardır).
Tefhim-ul Kuran = Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü «Selam» (vardır).
Ümit Şimşek = Bir de, rahmeti bol bir Rabden sözlü selâm vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Rahîm Rab'den bir de sözlü selam!
İskender Ali Mihr = Rahîm olan Rab’ten "selâm" sözü (vardır).
İlyas Yorulmaz = Merhamet sahibi Rablerinden onlar için “Selam (güvenlik içinde yiyin için)” sözü vardır.
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ
Yâsîn / 59 -
Vemtâzûl yevme eyyuhâl mucrimûn(mucrimûne).
Diyanet İşleri = (Allah, şöyle der:) “Ey suçlular! Ayrılın bu gün!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ayrılın bugün ey suçlular.
Abdullah Parlıyan = Ey suçlular ve günahkarlar! Sizler bu gün şu tarafa ayrılın bakalım, size cennete girme yok.
Adem Uğur = Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!
Ahmed Hulusi = "Ey suçlular! Bugün ayrılın!"
Ahmet Tekin = 'Ayrılın bir tarafa bugün, ey İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsiler, suçlular, günahkârlar.'
Ahmet Varol = Ey suçlular! Siz bugün ayrılın.
Ali Bulaç = "Ey suçlu günahkarlar, bugün siz bir yana çekilin!"
Ali Fikri Yavuz = (Müminler bir araya toplanıb cennete götürülürken, Allah mücrimlere şöyle buyurur:” - Ey Günahkârlar! Bugün müminlerden ayrılın;
Ali Ünal = Ve siz, hayatları günah hasadıyla geçmiş ey suçlular! Bugün şöyle bir kenara çekilin bakalım!
Bayraktar Bayraklı = “Ey günahkârlar! Bugün şöyle ayrılın!”
Bekir Sadak = (59-61) Allah soyle buyurur: «Ey suclular! Bugun muminlerden ayrilin. Ey insanogullari! Ben size, seytana tapmayin, o sizin icin apacik bir dusmandir, Bana kulluk edin, bu dogru yoldur, diye bildirmedim mi?»
Celal Yıldırım = Ey suçlu günahkârlar! Bugün bir tarafa ayrılın.
Cemal Külünkoğlu = (Allah, şöyle diyecek:) “Ey suçlular! Ayrılın bu gün!”
Diyanet İşleri (eski) = (59-61) Allah şöyle buyurur: Ey suçlular! Bugün müminlerden ayrılın. Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?
Diyanet Vakfi = «Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!»
Edip Yüksel = Ey suçlular, siz bugün ayrılın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve haydin ayrılın bugün ey mücrimler!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haydin ayrılın bugün ey suçlular!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey günahkârlar! Bugün siz bir tarafa ayrılın.
Gültekin Onan = "Ey suçlu günahkarlar, bugün siz bir yana çekilin."
Harun Yıldırım = "Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!"
Hasan Basri Çantay = «Ey günahkârlar, bugün siz (bir tarafa) ayrılın»!
Hayrat Neşriyat = Ve (o gün müşriklere de denilir ki): 'Ey günahkârlar! Bugün (mü’minlerden)ayrılın!'
İbni Kesir = Ayrılın bugün, ey suçlular.
Kadri Çelik = “Ey suçlu günahkârlar! Bugün siz (şöyle) bir yana ayrılın.”
Muhammed Esed = "Ey suçlular, siz bugün şöyle ayrılın!
Mustafa İslamoğlu = Ama (suçlulara denilir ki): "Siz ey mücrimler, bugün şöyle ayrı durun!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve ey günahkârlar! Bugün siz ayrılıp yalnız kalınız.
Ömer Öngüt = Ey günahkârlar! Bugün şöyle ayrılın!
Şaban Piriş = -İşte günahkarlar! Bugün, ayrılın bakalım, ey günahkarlar!
Sadık Türkmen = “ey suçlular bugün siz şöyle ayrılın!”
Seyyid Kutub = Ey suçlular, bugün şöyle ayrılın.
Suat Yıldırım = "Fakat bugün sizler, şöyle bir tarafa çekilin ey mücrimler!"
Süleyman Ateş = "Ey suçlular, bugün şöyle ayrılın!"
Tefhim-ul Kuran = «Ey suçlu günahkârlar, bugün siz bir yana çekilin!»
Ümit Şimşek = Ayrılın bugün, ey mücrimler!
Yaşar Nuri Öztürk = Ey günahkârlar! Bugün şöyle ayrılın!
İskender Ali Mihr = Ve ey mücrimler (suçlular)! Bugün ayrılın (bir kenara çekilin).
İlyas Yorulmaz = “Ey günah işlemiş suçlular! Bu gün ayrılın bakalım. ”
أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Yâsîn / 60 -
E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Diyanet İşleri = (60-61) “Ey Âdemoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey Âdem oğulları, sakın Şeytan'a kulluk etmeyin, şüphe yok ki o, apaçık bir düşmandır size diye emredip söz almadı mı sizden?
Abdullah Parlıyan = Ve ey Âdemoğulları! Hem ben sizinle bir antlaşma yapmamış mıydım? Sakın ha, şeytana kul köle olup itaat etmeyiniz; çünkü o size görünse de, görünmese de apaçık bir düşmandır.
Adem Uğur = Ey Adem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi?
Ahmed Hulusi = "Ey Ademoğulları. . . Size ahdetmedim (bildirip bilgilendirmedim) mi şeytana (bedene - hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?"
Ahmet Tekin = 'Ey Âdemoğulları, size, şeytana, şeytanî güçlere tapmayın, onların düzenlerine bağlanmayın, onlara boyun eğmeyin. Onlar sizin apaçık bir düşmanınızdır.' diye tavsiye edip sizinle kulluk sözleşmesi yapmadım mı?
Ahmet Varol = Ey Ademoğulları! Size, şeytana kulluk etmeyin; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır diye bir and vermedim mi?
Ali Bulaç = "Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;"
Ali Fikri Yavuz = Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size öğüd vermedim mi? Ey Adem oğulları!...
Ali Ünal = Ben sizlerle şu sözleşmede bulunmamış mıydım? “Ey Âdem’in çocukları! Şeytan’a tapmayın. O, sizin için apaçık bir düşmandır;
Bayraktar Bayraklı = “Ey Âdemoğulları! ‘Size şeytana tapmayınız; çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır' demedim mi?”
Bekir Sadak = (59-61) Allah soyle buyurur: «Ey suclular! Bugun muminlerden ayrilin. Ey insanogullari! Ben size, seytana tapmayin, o sizin icin apacik bir dusmandir, Bana kulluk edin, bu dogru yoldur, diye bildirmedim mi?»
Celal Yıldırım = «Ey Adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: -Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;»
Cemal Külünkoğlu = (60-61) “Ey Âdemoğulları! Ben size demedim mi, şeytana kulluk etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır! Bana kulluk edin, doğru yol budur.”
Diyanet İşleri (eski) = (59-61) Allah şöyle buyurur: Ey suçlular! Bugün müminlerden ayrılın. Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?
Diyanet Vakfi = «Ey Âdem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi?
Edip Yüksel = Ey Adem'in çocukları, şeytana tapmayacağınıza dair sizden söz almamış mıydım? O sizin açık düşmanınızdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = And vermedim mi size? «Ey adem oğulları! Şeytana kulluk etmeyin, o size açık bir düşmandır» diye
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Adem oğulları, Ben size şeytana kulluk etmeyin, o size açık bir düşmandır, diye and vermedim mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (60-61) «Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?» (buyurulacak)
Gültekin Onan = "Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır."
Harun Yıldırım = "Ey Adem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır" demedim mi?
Hasan Basri Çantay = (60-61) Ey Âdem oğulları, «Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için (Rabbinizden) ayıran bir düşmandır, Bana ibâdet edin. işte dosdoğru yo! budur» diye size emr etmedim mi? (buyuracak).
Hayrat Neşriyat = (60-61) 'Ey Âdemoğulları! (Ben) size: 'Şeytana kulluk etmeyin! Çünki o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin! Bu dosdoğru bir yoldur’ diye (tavsiye ederek) ahdetmedim mi?'
İbni Kesir = Ey Ademoğulları; Ben, size; şeytana tapmayın, o muhakkak ki sizin apaçık bir düşmanınızdır, diye ahdetmedim mi?
Kadri Çelik = “Ey Âdemoğulları! Size, “Şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır” demedim mi?”
Muhammed Esed = Siz ey Ademoğulları, size demedim mi?: Şeytan'a tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır!
Mustafa İslamoğlu = İmdi, Ben size buyurmadım mı ey Ademoğulları: "Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey ademoğulları! Size tavsiye etmedim mi ki, şeytana ibadet etmeyiniz. Şüphe yok ki, o sizin için apaçık bir düşmandır.
Ömer Öngüt = Ey Âdemoğulları! Ben size: "Şeytana ibadet etmeyin, o sizin apaçık bir düşmanınızdır. " diye emretmedim mi?
Şaban Piriş = (60-61) -Ey Adem oğulları! Size, şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana kulluk edin. Dosdoğru yol budur, diye buyurmamış mıydım?
Sadık Türkmen = “ey âdemoğulları! Ben sizi şeytana tapmayın/kul olmayın, o size apaçık bir düşmandır” diye uyarmadım mı?
Seyyid Kutub = Ey insanoğulları, size and vermedim mi? Şeytana tapmayın o sizin apaçık düşmanınızdır.
Suat Yıldırım = "Ey Âdem’in evlatları! Size emretmemiş miydim? :"Şeytana tapmayın sakın!" "Çünkü o size âşikar düşman...
Süleyman Ateş = "Ey Âdem oğulları, ben size and vermedim mi: Şeytâna tapmayın o sizin apaçık düşmanınızdır.
Tefhim-ul Kuran = «Ey Adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: -Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;»
Ümit Şimşek = Ben size ant vermedim mi, ey Âdem oğulları, 'Şeytana kul olmayın; o sizin apaçık düşmanınızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey âdemoğulları! Ben size, "Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için açık bir düşmandır!" demedim mi?
İskender Ali Mihr = Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
İlyas Yorulmaz = “Ey Adem oğlu! Şeytan’a kulluk etmeyin. O sizin açıkça düşmanınızdır” diye sizinle antlaşma yapmadım mı?
وَأَنْ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
Yâsîn / 61 -
Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustakîm(mustakîmun).
Diyanet İşleri = (60-61) “Ey Âdemoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bana kulluk edin ancak, budur doğru yol.
Abdullah Parlıyan = Ve sadece bana kulluk edin, itaat edin ki, sizi cennete götürecek dosdoğru yola uymuş olasınız.
Adem Uğur = Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim mi?
Ahmed Hulusi = "Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur" (diye?).
Ahmet Tekin = 'Beni ilâh tanıyın, candan müslümanlar olarak bana teslim olan, saygıyla bana kulluk ve ibadet edin, benim şeriatıma bağlanın, bana boyun eğin. İşte doğru, muhkem ve güvenli yol, İslâmî hayat budur.' diye emretmedim mi?
Ahmet Varol = Bana kulluk edin, doğru yol budur.
Ali Bulaç = "Bana kulluk edin, doğru yol budur."
Ali Fikri Yavuz = Bir de bana ibadet edin, doğru yol budur (diye emretmedim mi)?”
Ali Ünal = “Fakat sadece Bana ibadet edin; doğru olan yol budur.”
Bayraktar Bayraklı = “Bana kulluk ediniz, doğru yol budur, demedim mi?”
Bekir Sadak = (59-61) Allah soyle buyurur: «Ey suclular! Bugun muminlerden ayrilin. Ey insanogullari! Ben size, seytana tapmayin, o sizin icin apacik bir dusmandir, Bana kulluk edin, bu dogru yoldur, diye bildirmedim mi?»
Celal Yıldırım = Bana tapın. İşte en doğru yol budur, diye size buyurmadım mı ?
Cemal Külünkoğlu = (60-61) “Ey Âdemoğulları! Ben size demedim mi, şeytana kulluk etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır! Bana kulluk edin, doğru yol budur.”
Diyanet İşleri (eski) = (59-61) Allah şöyle buyurur: Ey suçlular! Bugün müminlerden ayrılın. Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?
Diyanet Vakfi = «Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur» demedim mi?
Edip Yüksel = Bana kulluk edin. Bu en doğru yoldur.
Elmalılı Hamdi Yazır = «Ve bana kulluk edin doğru yol budur» diye
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bana kulluk edin, doğru yol budur, diye.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (60-61) «Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?» (buyurulacak)
Gültekin Onan = "Bana kulluk edin, doğru yol budur."
Harun Yıldırım = "Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur" demedim mi?
Hasan Basri Çantay = (60-61) Ey Âdem oğulları, «Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için (Rabbinizden) ayıran bir düşmandır, Bana ibâdet edin. işte dosdoğru yo! budur» diye size emr etmedim mi? (buyuracak).
Hayrat Neşriyat = (60-61) 'Ey Âdemoğulları! (Ben) size: 'Şeytana kulluk etmeyin! Çünki o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin! Bu dosdoğru bir yoldur’ diye (tavsiye ederek) ahdetmedim mi?'
İbni Kesir = Ve; Bana kulluk edersiniz, işte bu, dosdoğru yoldur, diye.
Kadri Çelik = “Bana kulluk edin, doğru olan yol budur.”
Muhammed Esed = Ve (yalnız Bana ibadet edin!) Dosdoğru yol budur!
Mustafa İslamoğlu = Ve yalnız Bana kulluk edin, dosdoğru yol budur!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bana ibadet ediniz. İşte doğru yol budur.
Ömer Öngüt = "Ve bana kulluk edin, bu dosdoğru bir yoldur!" diye.
Şaban Piriş = (60-61) -Ey Adem oğulları! Size, şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana kulluk edin. Dosdoğru yol budur, diye buyurmamış mıydım?
Sadık Türkmen = “bana kul olun, dosdoğru yol budur” demedim mi?
Seyyid Kutub = Bana tapın doğru yol budur.
Suat Yıldırım = Lâkin Bana tapın: işte sırat-ı müstakim!"
Süleyman Ateş = Bana tapın doğru yol budur diye?"
Tefhim-ul Kuran = «Bana kulluk edin, doğru olan yol budur.»
Ümit Şimşek = 'Yalnız Bana kulluk edin; dosdoğru yol işte budur' diye?
Yaşar Nuri Öztürk = "Bana ibadet edin, dosdoğru yol budur!" demedim mi?
İskender Ali Mihr = Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
İlyas Yorulmaz = “Yalnızca bana kulluk edin en doğru yol budur. ”
وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا أَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ
Yâsîn / 62 -
Ve lekad edalle minkum cibillen kesîran, e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = “Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki sizden birçok halk yığınını doğru yoldan saptırdı o, aklınız mı yoktu da akıl edemediniz?
Abdullah Parlıyan = Ama işin doğrusu bu iken, pekçok insan şeytana uydu da, o nice toplumların yollarını şaşırttı. Akledecek durumda değiller miydi?
Adem Uğur = Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
Ahmed Hulusi = "Andolsun ki (kendinizi yok olup gidecek beden zannınız) sizden pek çok cemaatleri saptırdı! Aklınızı kullanmadınız mı?"
Ahmet Tekin = Böyle iken, o sizden birçok nesillerin hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti tercihlerine özgürlük tanıdı. Hâlâ akıl erdirir hâle gelemediniz mi?
Ahmet Varol = O sizden pek çok nesilleri saptırmıştı. Hiç akıl etmiyor muydunuz?
Ali Bulaç = Andolsun o, sizden birçok insan neslini saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?
Ali Fikri Yavuz = Böyle iken içinizden bir çok kimseleri şeytan yoldan çıkardı. O vakit neye düşünür akıl eder olmadınız?
Ali Ünal = Ne var ki o, içinizden nice nesilleri saptırdı. Düşünüp akletmeli (ve ona göre davranmalı) değil miydiniz?
Bayraktar Bayraklı = Yemin olsun, şeytan içinizden birçok nesli saptırmıştı. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Bekir Sadak = And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptirmisti, akletmez miydiniz?
Celal Yıldırım = And olsun kî şeytan sizden nice nice nesilleri saptırmıştır. Akledecek durumda değil miydiniz ?
Cemal Külünkoğlu = “Andolsun ki, o (şeytan) sizden pek çok nesli saptırmıştı. Neden aklınızı kullanmadınız?”
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz?
Diyanet Vakfi = Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
Edip Yüksel = Buna rağmen o, sizden bir çok nesilleri saptırdı. Hiç aklınızı kullanmaz mıydınız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Böyle iken celâlıma karşı o içinizden birçok cibilletleri yoldan çıkardı, ya o vakıt sizin akıllarınız yokmıy dı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böyle, iken yüceliğime karşı o içinizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. O zaman sizin akıllarınız yok muydu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?
Gültekin Onan = Andolsun o, sizden birçok insan neslini saptırmıştı. Yine de akletmez misiniz?
Harun Yıldırım = Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki (şeytan) sizden birçok halkı sapdırmadı. O vakit neye akıl etmiyordunuz?
Hayrat Neşriyat = 'Böyle iken, yemîn olsun ki (şeytan), içinizden birçok nesilleri dalâlete sevk etmiştir. Hiç mi akıl erdirmiyordunuz?'
İbni Kesir = Andolsun ki; o, sizden birçok nesilleri saptırmıştı. Hala akletmez misiniz?
Kadri Çelik = “Şüphesiz o, sizden birçok insan kuşağını saptırmıştı. Yine de akıllıca düşünmeli değil miydiniz?”
Muhammed Esed = (Şeytana gelince,) o bir çoğunuzu saptırmıştır; neden aklınızı kullanmıyorsunuz?"
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu (o Şeytan) sizden bir çok nesli yoldan çıkarmıştır; o zaman aklınız başınızda değil miydi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, sizden birçok cemiyetleri sapıklığa düşürdü. Siz âkilâne düşünür olmadınız mı?
Ömer Öngüt = Andolsun ki o sizden birçok nesilleri kandırıp saptırmıştır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?
Şaban Piriş = O, sizden çoğu toplumları saptırmıştı. Hiç aklınızı kullanmadınız mı?
Sadık Türkmen = Ant olsun o, sizden bir çok kuşakları yoldan çıkardı. Neden aklınızı kullanmıyorsunuz?
Seyyid Kutub = Andolsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştır, akletmez misiniz?
Suat Yıldırım = Şeytan, içinizden nice nesilleri saptırdı. Bunu düşünmeli değil miydiniz?
Süleyman Ateş = "O, sizden birçok kuşağı saptırmıştı. Düşünmüyor muydunuz?"
Tefhim-ul Kuran = Andolsun o, sizden birçok insan kuşağını saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?
Ümit Şimşek = Gerçekten de o sizden nice nesilleri saptırdı. Hiç mi aklınızı kullanmadınız?
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, şeytan, içinizden birçok nesli saptırmıştı. Aklınızı hiç işletmiyor muydunuz?
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz?
İlyas Yorulmaz = “O şeytan sizden pek çoğunuzun soyunu saptırmıştı. Akıllarını kullanmayanlardan mısınız?”
هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
Yâsîn / 63 -
Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Diyanet İşleri = “İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Budur o cehennem ki size vaadedilmişti.
Abdullah Parlıyan = İşte şu, sizin tehdid olunageldiğiniz cehennemdir.
Adem Uğur = İşte, bu size vâdedilen cehennemdir.
Ahmed Hulusi = "İşte bu vadolunduğunuz cehennemdir!"
Ahmet Tekin = İşte bu, sizin tehdit edildiğiniz Cehennem’dir.
Ahmet Varol = İşte bu size vaadedilen cehennemdir.
Ali Bulaç = İşte bu, size vadedilmiş cehennemdir.
Ali Fikri Yavuz = İşte bu, (dünyada) korkutula geldiğiniz cehennemdir.
Ali Ünal = İşte, kendisiyle sürekli ikaz ve tehdit edildiğiniz Cehennem!
Bayraktar Bayraklı = “İşte, bu size vaad edilen cehennemdir.”
Bekir Sadak = Iste bu, size soz verilen cehennemdir.
Celal Yıldırım = İşte bu, tehdîd edilegeldiğiniz Cehennem'dir.
Cemal Külünkoğlu = “İşte bu uyarıldığınız cehennemdir.”
Diyanet İşleri (eski) = İşte bu, size söz verilen cehennemdir.
Diyanet Vakfi = İşte, bu size vâdedilen cehennemdir.
Edip Yüksel = İşte, size söz verilen cehennem budur!
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu işte o Cehennem ki va'dolunur dururdunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu va'd olunup durduğunuz cehennem.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bu size vaad edilen cehennemdir.
Gültekin Onan = İşte bu, size vadedilmiş cehennemdir.
Harun Yıldırım = İşte, bu size vâdedilen cehennemdir.
Hasan Basri Çantay = İşte bu, (öteden beri) tehdîd edegeldiğiniz cehennemdir.
Hayrat Neşriyat = '(İşte) bu, va'd olunageldiğiniz Cehennemdir!'
İbni Kesir = İşte bu, size vaadolunan cehennemdir.
Kadri Çelik = “İşte bu, size vaat edilmiş olan cehennemdir.”
Muhammed Esed = "İşte tekrar tekrar uyarıldığınız cehennem:
Mustafa İslamoğlu = İşte, size vaad edilen cehennem budur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu sizin o vaadolunmuş olduğunuz cehennemdir.
Ömer Öngüt = İşte bu size vaad edilen cehennemdir.
Şaban Piriş = İşte size vaat olunan Cehennem!
Sadık Türkmen = O vadolunduğunuz cehennem işte budur!
Seyyid Kutub = İşte bu, size vaad edilen cehennemdir.
Suat Yıldırım = İşte bu, size söz verilen cehennemdir.
Süleyman Ateş = "İşte size söylenen cehennem!"
Tefhim-ul Kuran = İşte bu, size vadedilmiş olan cehennemdir.
Ümit Şimşek = Bu işte o Cehennem ki va'dolunur dururdunuz
Yaşar Nuri Öztürk = Alın size, tehdit edildiğiniz cehennem!
İskender Ali Mihr = Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur.
İlyas Yorulmaz = “Size vaat edilen cehennem işte bu”
اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ
Yâsîn / 64 -
Islevhâl yevme bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
Diyanet İşleri = “İnkâr ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Girin mutlaka oraya kâfir olduğunuza karşılık.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen tüm gerçekleri örtbas etmenizin sonucu olarak, bu gün o cehenneme girin bakalım.
Adem Uğur = İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!
Ahmed Hulusi = "Hakikatinizi inkârınızın karşılığı olarak şimdi yaşayın sonucunu!"
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmenizdeki ortak taahhütlerinizi, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincinizi şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar etmeniz, küfre saplanmanız sebebiyle bugün yaslanın cehenneme bakalım.
Ahmet Varol = İnkâr etmenize karşılık bugün oraya girin.
Ali Bulaç = Kulluk sözleşmenizdeki ortak taahhütlerinizi, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincinizi şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar etmeniz, küfre saplanmanız sebebiyle bugün yaslanın cehenneme bakalım.
Ali Fikri Yavuz = Bugün girin oraya, onu inkâr ettiğiniz için.
Ali Ünal = İnkâr etmenize karşılık olmak üzere bugün oraya girin.
Bayraktar Bayraklı = “İnkârınız sebebiyle bugün oraya giriniz.”
Bekir Sadak = Bugun, inkarciliginiza karsilik oraya girin.
Celal Yıldırım = Küfür içinde yaşayıp küfür içinde öldüğünüz için, yanıp kavrulmak üzere girin bugün oraya!
Cemal Külünkoğlu = “İnkâr ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!”
Diyanet İşleri (eski) = Bugün, inkarcılığınıza karşılık oraya girin.
Diyanet Vakfi = İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!
Edip Yüksel = İnkarınızın bir sonucu olarak orada yanınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu gün yaslanın ona bakalım küfrettiğiniz için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bugün yaslanın bakalım ona inkar ettiğiniz için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bugün yaslanın ona bakalım inkâr ettiğiniz için.
Gültekin Onan = Küfretmenize karşılık olmak üzere bugün oraya girin.
Harun Yıldırım = İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!
Hasan Basri Çantay = Küfür (ve inkârda ısrar) edişinize mukaabil girin oraya.
Hayrat Neşriyat = 'İnkâr etmekte olduğunuzdan dolayı bugün girin oraya!'
İbni Kesir = Küfretmekte olduğunuzdan dolayı bugün girin oraya.
Kadri Çelik = “Küfre sapmalarınıza karşılık olmak üzere bugün oraya girin.”
Muhammed Esed = hakkı ısrarla inkar etmenizin sonucu olarak bugün oraya girin!"
Mustafa İslamoğlu = Israrla inkar etmenizin bir sonucu olarak bugün oraya destek verin!"
Ömer Nasuhi Bilmen = O inkar eder olduğunuzdan dolayı bugün ona giriveriniz.
Ömer Öngüt = İnkarınızın bir sonucu olarak orada yanınız.
Şaban Piriş = Nankörlük etmiş olduğunuz için bugün girin oraya!
Sadık Türkmen = Küfre sapmış olduğunuzdan dolayı bugün oraya girin.
Seyyid Kutub = İnkârınızdan dolayı bugün oraya girin.
Suat Yıldırım = İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin.
Süleyman Ateş = "İnkârınızdan dolayı bugün oraya girin!"
Tefhim-ul Kuran = Küfre sapmalarınıza karşılık olmak üzere bugün oraya girin.
Ümit Şimşek = 'İnkâr etmekte olduğunuzdan dolayı bugün girin oraya!'
Yaşar Nuri Öztürk = İnkâr edip durmanız yüzünden dalın oraya bugün!
İskender Ali Mihr = İnkâr etmeniz sebebiyle bugün ona (cehenneme) yaslanın (girin).
İlyas Yorulmaz = “ Bu gün doğruları inkâr edip reddetmenizden dolayı, girin o cehennemin içine” denilir.
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Yâsîn / 65 -
El yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Diyanet İşleri = O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün, ağızlarını mühürleriz ve ne kazandılarsa elleri, söyler bize ve tanıklık eder ayakları.
Abdullah Parlıyan = O gün cehennemliklerin ağızları mühürlenir de, onların yapıp ettiklerini, elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
Adem Uğur = Bugün onların (o inkarcı azgınların, sapık döneklerin) ağızlarını mühürleriz. Neler işleyip elde ettiklerini (ortaya dökmek için) bizimle (onların ağzı değil) elleri konuşur, ayakları da şâhidlikte bulunur.
Ahmed Hulusi = O gün biz onların ağızlarını mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak, ayakları da (hayatta iken) yapmış oldukları her şeye tanıklık edecek.
Ahmet Tekin = Bugün onların konuşmamalarına mani oluruz. Yaptıkları kötülükleri, işledikleri günahları bize elleri söyler, ayakları da şâhitlik eder.
Ahmet Varol = Bugün ağızlarını mühürleriz ve kazanmakta olduklarını elleri bize söyler, ayakları da şahitlik eder.
Ali Bulaç = Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazandıklarını, elleri bize söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahitlik etmektedir.
Ali Fikri Yavuz = Bugün onların ağızlarını mühürleriz de elleri, ne yapıyor idiyseler bize söyler ve ayakları şahidlik eder.
Ali Ünal = O gün onların ağızlarına mühür vururuz da, Bize elleri konuşur ve işleyip hesaplarına geçirdikleri günahlara ayakları şahitlik eder.
Bayraktar Bayraklı = O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
Bekir Sadak = Iste o gun agizlarini muhurleriz, Bizimle elleri konusur, ayaklari da yaptiklarina sahidlik eder.
Celal Yıldırım = Bugün onların (o inkarcı azgınların, sapık döneklerin) ağızlarını mühürleriz. Neler işleyip elde ettiklerini (ortaya dökmek için) bizimle (onların ağzı değil) elleri konuşur, ayakları da şâhidlikte bulunur.
Cemal Külünkoğlu = O gün biz onların ağızlarını mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak, ayakları da (hayatta iken) yapmış oldukları her şeye tanıklık edecek.
Diyanet İşleri (eski) = İşte o gün ağızlarını mühürleriz, Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şahidlik eder.
Diyanet Vakfi = O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
Edip Yüksel = O gün ağızlarına mühür vururuz da, bizimle elleri konuşur ve yapmış olduklarına da ayakları tanıklık eder.
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şâhidlik eder.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bugün ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayaklar şahitlik eder.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün onların ağızlarını mühürleriz de elleri Bize konuşur, ayakları şahitlik eder işledikleri günahlara.
Gültekin Onan = O gün, ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına tanıklık edecek.
Harun Yıldırım = O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
Hasan Basri Çantay = O gün ağızlarının üstüne mühür basarız. Ne irtikâb ediyor idiyseler bize elleri söyler, ayakları (ve diğer uzuvları) da şâhidlik eder.
Hayrat Neşriyat = O gün onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri söyler ve neler kazanıyor idiyseler ayakları şâhidlik eder!
İbni Kesir = Bugün, onların ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur ve yapmakta oldukları şeye ayakları şehadet eder.
Kadri Çelik = Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günah ve sevap olarak) kazanmakta olduklarını da elleri bize söylemekte, ayakları da şahitlik etmektedir.
Muhammed Esed = O gün ağızlarına mühür vuracağız, fakat elleri dile gelecek ve ayakları (hayatta iken) yapmış oldukları her şeye tanıklık edecektir.
Mustafa İslamoğlu = O gün ağızlarına mühür vururuz; ve Bize onların elleri konuşur, ayakları yaptıklarına şahitlik eder.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bugün onların ağızları üzerine mühür basarız ve bize elleri söyler ve neler kazanır olduklarına dair ayakları şehâdette bulunur.
Ömer Öngüt = O gün ağızlarının üstüne mühür basarız. Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şâhitlik eder.
Şaban Piriş = Bugün, onların ağızlarını mühürleyeceğiz, bizimle elleri konuşacak. Ayakları da yaptıklarına şahitlik edecektir.
Sadık Türkmen = Bugün ağızlarını mühürleriz, elleri Bize yaptıklarını söyler ve ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.
Seyyid Kutub = O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler ayakları yaptıklarına şahitlik eder.
Suat Yıldırım = Bugün mühür vuracağız ağızlarına, elleri Bize söyler, ayakları şahitlik eder, kendi yaptıklarına.
Süleyman Ateş = O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şâhidlik eder.
Tefhim-ul Kuran = Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazanmakta olduklarını da elleri bize söylemekte, ayakları da şahitlik etmektedir.
Ümit Şimşek = O gün onların ağızlarını mühürleriz de elleri Bize konuşur, ayakları şahitlik eder işledikleri günahlara.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün, ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına tanıklık edecek.
İskender Ali Mihr = Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Kazanmış olduklarını (yaptıklarını) Bize, onların elleri anlatır, ayakları şahitlik eder.
İlyas Yorulmaz = Bu gün inkar edenlerin ağızlarını kapatırız. Bize elleri konuşur, kazandıklarına ayakları şahitlik eder.
وَلَوْ نَشَاء لَطَمَسْنَا عَلَى أَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَأَنَّى يُبْصِرُونَ
Yâsîn / 66 -
Ve lev neşâu le tamesnâ alâ a’yunihim festebekûs sırâta fe ennâ yubsırûn(yubsırûne).
Diyanet İşleri = Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu hâlde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dileseydik onları kör ederdik de doğru yolu ararlar, bulamazlardı, nasıl görebilirlerdi ki?
Abdullah Parlıyan = Eğer insanların, doğru ile yanlışı ayırt edememelerini dilemiş olsaydık, onların gözlerini kör ederdik. Bu sefer doğruyu bulmak için, hepsi yollara dökülürlerdi, ama bu durumda doğruyu nereden ve nasıl görebilirlerdi?
Adem Uğur = Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?
Ahmed Hulusi = Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda (öylece) koşuşurlardı. . . Fakat nasıl görebilecekler (bu gerçeği)?
Ahmet Tekin = Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, elbette gözlerini silme kör ederdik. Bu durumda doğru yola gelmeye yarış ederlerdi. Ama kâinattaki ve peygamberlerin getirdiği sayısız delilleri göremeyen basiret yoksunları bunun nasıl farkına varacaklardı?
Ahmet Varol = Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda koşuşup dururlardı. Ama nasıl göreceklerdi?
Ali Bulaç = Eğer dilemiş olsaydık, gözlerinin üstüne bastırır kör ederdik, böylece yola dökülüp koşuşurlardı. Fakat nasıl göreceklerdi ki?
Ali Fikri Yavuz = Eğer dileseydik, o kâfirlerin (hakkı görmiyen dalâlet) gözlerini silme kör ederdik de (onlar akıllarını başlarına alarak) hak yola (imana) koşar, yarış ederlerdi. Fakat şimdi onlar nasıl görecekler (hakkı anlayacaklar)?...
Ali Ünal = Eğer dileseydik, gözlerini dümdüz silme kör ederdik de, yollarını bulabilmek için yalpalayıp dururlardı. O takdirde nasıl görebilirlerdi ki?
Bayraktar Bayraklı = Dileseydik, onların gözlerini tamamen kör ederdik. O zaman yola koyulmak isterler, ama nasıl görecekler!
Bekir Sadak = Dilesek, gozlerini kor ederdik de yol bulmaga calisirlardi. Nasil gorebilirlerdi?
Celal Yıldırım = Dilemiş olsak, gözlerini silme kör ederdik de yolu bulabilmek için koşuşup dururlardı; ama nerede görebilirlerdi ?
Cemal Külünkoğlu = Eğer dileseydik, o inkârcıların (hakkı görmeyen) gözlerini büsbütün kör ederdik de (akıllarını başlarına alarak) hak yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat o zaman nasıl göreceklerdi?
Diyanet İşleri (eski) = Dilesek, gözlerini kör ederdik de yol bulmağa çalışırlardı. Nasıl görebilirlerdi?
Diyanet Vakfi = Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?
Edip Yüksel = Dilesek gözlerini büsbütün silerdik. Yolu bulmaya çalıştıklarında göremezlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem dilersek gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi, fakat nereden görecekler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler?
Gültekin Onan = Eğer dilemiş olsaydık, gözlerinin üstüne bastırır kör ederdik, böylece yola dökülüp koşuşurlardı. Fakat nasıl göreceklerdi ki?
Harun Yıldırım = Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?
Hasan Basri Çantay = Eğer dileseydik onları gözlerinin üzerinden silme kör yapardık da yolda koşuşub (didişib) kalırlardı. Artık nasıl göreceklerdi?
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de yolda koşuşup kalırlardı; o hâlde nasıl görecekler(di)?
İbni Kesir = Biz isteseydik; onların gözlerini kör ederdik de yolda koşuşup kalırlardı. Ama nasıl göreceklerdi ki.
Kadri Çelik = Eğer dilemiş olsaydık onların gözlerini büsbütün kör ederdik de o zaman doğru yolda öne geçmeye çalışırlardı; ama (kör olduklarından) nasıl görebilirlerdi ki?
Muhammed Esed = Eğer (insanların doğru ile yanlışı ayırd edememelerini) dilemiş olsaydık, onları görüp anlama melekesinden yoksun bırakırdık da (doğru) yoldan hep şaşarlardı, ama (öyle olsaydı) onlar (doğruyu) nasıl görebilirlerdi?
Mustafa İslamoğlu = Eğer (Ademoğlu'nu iradesiz yaratmak) isteseydik, onların görüp kavrama yeteneklerini iyice köreltirdik de (hayvanlar gibi) yoldan (çıkmak için) yarışırlardı. O takdirde (doğruyu) nereden, nasıl görebileceklerdi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer dilese idik gözlerini büsbütün mahvederdik de yola koşar dururlardı. Artık nereden görebilecekler?
Ömer Öngüt = Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yol bulmaya çalışırlardı. Fakat nasıl görebilirlerdi ki?
Şaban Piriş = Dileseydik, gözlerini tamamen kör ederdik de yol bulmak için didinirlerdi, oysa nasıl görebilirler?
Sadık Türkmen = Dilesek, gözlerini silip kör ederdik de sonra, doğru yolu bulmaya koşuşurlardı. Ama artık nasıl göreceklerdi?
Seyyid Kutub = Dilersek, gözlerini kör ederdik de, yol bulmaya çalışırlardı. Nasıl görebilirlerdi?
Suat Yıldırım = Eğer dileseydik gözlerini dümdüz, silme kör ederdik, o zaman yola dökülür, hidayete ulaşmak için yarışırlardı. Fakat o takdirde nasıl görebilirlerdi?
Süleyman Ateş = Dilesek gözlerini silerdik de yola dökülürlerdi, ama nasıl görecekler?
Tefhim-ul Kuran = Eğer dilemiş olsaydık, gözlerinin üstüne bastırır kör ederdik, böylece yola dökülüp koşuşurlardı. Fakat nasıl göreceklerdi ki?
Ümit Şimşek = Dileseydik, gözlerini tümüyle silip kör ederdik de öylece yollarda koşuşurlardı. O zaman nasıl göreceklerdi?
Yaşar Nuri Öztürk = Dilesek, gözlerini siler, onları elbette kör ederiz. O zaman yola koyulmak isterler ama nasıl görecekler?
İskender Ali Mihr = Ve eğer dileseydik, elbette gözlerini mahvederdik (kör ederdik). O zaman yolda (sağa sola) koşuştururlardı. Bundan sonra nasıl görürler?
İlyas Yorulmaz = Biz istesek gözlerinin görmemelerini sağlardık ve sonra onlar doğru yolu bulmak için koşuşturup dururlardı. Ancak onlar (bu halleriyle gerçek doğruları) nasıl görecekler.
وَلَوْ نَشَاء لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ
Yâsîn / 67 -
Ve lev neşâu le mesahnâhum alâ mekânetihim fe mâstetâû mudiyyen ve lâ yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dileseydik onları çarpıp, durdukları yerde bir başka şekle sokardık da kalakalırlardı, ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi, ne geriye dönmeye.
Abdullah Parlıyan = İstersek onları, bulundukları yerde konum ve durumlarını değiştirir, daha aşağı bir varlığa dönüştürürüz de o zaman ne ileri, ne de geri gidebilirler.
Adem Uğur = Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!
Ahmed Hulusi = Dileseydik mekânları üzere onları mesh ederdik (bulundukları anlayış üzere onları sâbitlerdik) de artık ne ileri gitmeye güçleri yeterdi ve ne de eski hâllerine dönebilirlerdi.
Ahmet Tekin = Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, kendilerinin güçlü, iktidar sahibi olduklarını sandıkları sırada, onların hallerini değiştirir çirkinleştirirdik. Ne ileri gidebilirlerdi. Ne de geri dönebilirlerdi.
Ahmet Varol = Dileseydik oldukları yerde onların kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye güçleri yeterdi.
Ali Bulaç = Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde (en görkemli çağlarında) onları bir başka kalıba sokardık; böylece ne ileri gitmeye, ne geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Bir de dileseydik, kılıklarını oldukları yerde çirkin bir şekle çevirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne dönebilirlerdi.
Ali Ünal = Eğer dileseydik, onların mahiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini bulundukları yerde çivileyiverirdik de, ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi bir arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları evlerine geri) dönebilirlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Dileseydik, oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de, ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi; ne geri gelmeye!
Bekir Sadak = Dilesek, onlari olduklari yerde dondururduk da, ne ileri gidebilirler ve ne de geri donebilirlerdi. *
Celal Yıldırım = Dilemiş olsak, onları oldukları yerde suretlerini değiştirirdik de artık ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Dilesek, onları oldukları yerde dondururduk da, ne ileri gidebilirler ve ne de geri dönebilirlerdi.
Diyanet Vakfi = Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!
Edip Yüksel = Dilesek onları oldukları yerde dondurur ne ileri gidebilir ne de geri dönebilirlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Daha dilesek kendilerini oldukları yerde meshediverdik de ne ileri gidebilirlerdi ne dönebilirlerdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine dilesek kendilerini oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de dönebilirlerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri dönebilirlerdi.
Gültekin Onan = Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde (en görkemli çağlarında) onları bir başka kalıba sokardık; böylece ne ileri gitmeye, ne geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.
Harun Yıldırım = Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!
Hasan Basri Çantay = Yine dileseydik onları oldukları yerde suratlarını değişdirib bambaşka çirkin bir mâhiyyete getirirdik de ne ileri gitmiye, ne geri dönüb gelmiye güçleri yetmezdi.
Hayrat Neşriyat = Ve dileseydik, (en dirâyetli) oldukları(nı zannettikleri) yerde onların şekillerini(çirkin bir sûrete) elbette değiştirirdik de (bundan kurtulmak için), ne ileri gitmeye güçleri yeter, ne de geri dönebilirlerdi.
İbni Kesir = Biz isteseydik; onları oldukları yerde dondururduk da ileri geçmeye güçleri yetmezdi. Geri de dönemezlerdi.
Kadri Çelik = Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde onları bir başka kalıba sokardık da böylece ne ileri gitmeye, ne de geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.
Muhammed Esed = Eğer (doğru ile yanlış arasında seçim yapma özgürlüğünden yoksun olmalarını) dilemiş olsaydık, onları kesinlikle farklı bir tabiatta yaratırdık ve bulundukları yerde (kökleştirirdik ki) ne ileri gidebilsinler, ne de geri dönebilsinler.
Mustafa İslamoğlu = Eğer (böyle olmalarını) dileseydik, mutlaka onları kendi konumlarına göre başka bir hale dönüştürürdük. O takdirde ne savuşturabilirler ne de geri dönebilirlerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer dilese idik onları en kuvvetli bulundukları yerde mahvederdik. Artık ne geçip gitmeğe ve ne de geri dönmeğe muktedir olamazlardı.
Ömer Öngüt = Dileseydik oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik. Ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye güçleri yetmezdi.
Şaban Piriş = Eğer dileseydik, kalıplarını değiştirirdik de ileri gitmeye de geri dönmeye de güçleri yetmezdi.
Sadık Türkmen = Eğer; (seçim yapma özgürlüğünden yoksun bırakmayı) dilemiş olsaydık, onları farklı tabiatta/kılıkta yaratırdık da ne ileri gitmeye, ne de geri dönmeye güç yetiremezlerdi?
Seyyid Kutub = Dileseydik kılıklarını değiştirip onları oldukları yerde dondururduk, ne ileri gidebilir, ne de geri dönebilirdi.
Suat Yıldırım = Eğer dileseydik, oldukları yerde, hemen baş üstü, mâhiyetlerini değiştirir, çirkin mi çirkin, tersyüz ederdik... Artık ne ileriye devam edebilir, ne de geriye dönüş yapabilirlerdi.
Süleyman Ateş = Dilesek kılıklarını değiştirip onları oldukları yerde dondururduk, ne ileri gidebilir, ne geri dönebilirlerdi.
Tefhim-ul Kuran = Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde (en görkemli çağlarında) onları bir başka kalıba sokardık; böylece ne ileri gitmeye, ne de geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.
Ümit Şimşek = Dileseydik, onları çirkin bir şekle sokardık da oldukları yerde kalırlar, ne ileri, ne de geri gitmeye güçleri yetmezdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Dilesek, onları oldukları yerde hayvana çeviririz. O zaman ne ileri gitmeye güçleri yeter ne de geri dönebilirler.
İskender Ali Mihr = Ve eğer dileseydik, elbette onları mekânlarında (bulundukları yerde) değiştirirdik. O zaman ileri gitmeye ve geri dönmeye güçleri yetmezdi.
İlyas Yorulmaz = Biz isteseydik onları oturdukları mekânlardan siler atardık da, kaçıp gitmeye güçleri yetmezdi ve geri de dönemezlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ
Yâsîn / 68 -
Ve men nuammirhu nunekkishu fîl halk(halkı), e fe lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Diyanet İşleri = Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kimin ömrünü uzatırsak yaratılışta âdeta geriye döndürürüz onu, çocuklaşır; hâlâ mı akıl etmezler?
Abdullah Parlıyan = Bununla beraber, kime uzun ömür verdiysek, aynı zamanda onun güç ve yeteneklerinde yaşlandıkça, bir azalma meydana getiririz. Bu gerçeklere rağmen, hâlâ akıllarını kullanmayacaklar mı?
Adem Uğur = Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?
Ahmed Hulusi = Kimi uzun ömürlü yaparsak onu yaratılışı itibarıyla zayıflatırız. Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı?
Ahmet Tekin = Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Güç ve kuvvetini alarak zaafiyete düşürürüz. Hâlâ eşyanın hakikatini, Allah’ın kâinata koyduğu düzeni kavrayarak akıllanmayacaklar mı?
Ahmet Varol = Kime uzun ömür verirsek yaratılışta onu tersine çeviririz. [2] Hâlâ akıl etmiyorlar mı?
Ali Bulaç = Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz. Yine de akıllarını kullanmayacaklar mı?
Ali Fikri Yavuz = Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu tersine çeviriyoruz (kuvvetini düşürüyoruz). Hâlâ anlamıyorlar mı (Allah’ın kudretini anlayıb doğru yola gelmiyecekler mi)?
Ali Ünal = Kime uzun bir ömür verirsek, onun tabiatında da (kuvvetten sonra zaaf, bilgiden sonra cahillik, öğrendikten sonra unutkanlık ve bunama gibi) tersyüz olmalar meydana getirebiliriz. Halâ düşünüp akletmiyecekler mi?
Bayraktar Bayraklı = Kime uzun ömür verirsek biz, onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıllarını kullanmıyorlar mı?
Bekir Sadak = Uzun omurlu yaptigimizin hilkatini tersine cevirmisizdir. Akletmezler mi?
Celal Yıldırım = Kimi uzun ömürlü yaşatırsak, yaratılışını tersine çevirip değiştiririz. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?
Cemal Külünkoğlu = Biz kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (yaşlandıkça güç ve yeteneklerini azaltırız). Hala akıllarını kullan(arak bütün bu anlatılanlardan ders al)mayacaklar mı?
Diyanet İşleri (eski) = Uzun ömürlü yaptığımızın hilkatini tersine çevirmişizdir. Akletmezler mi?
Diyanet Vakfi = Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?
Edip Yüksel = Kime çok ömür verirsek, yaratılışını tersine çeviririz. Anlamaz mısınız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Bununla beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak hılkatte onu tersine çeviriyoruz, hâlâ da akıllanmıyacaklar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak yaratılışta onu tersine çeviri(p güçten düşürü)yoruz. Hala akıllanmayacaklar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?
Gültekin Onan = Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz. Yine de akletmezler mi?
Harun Yıldırım = Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?
Hasan Basri Çantay = Kime uzun ömür veriyorsak onun yaratılışını baş aşağı ediyoruz. (Buna da) akılları ermiyor mu?
Hayrat Neşriyat = Hem kimi çok yaşatırsak, onu yaratılışta tersine çeviririz (yaşlandıkça gücünü, aklını azaltırız). Hiç akıl erdirmiyorlar mı?
İbni Kesir = Kimi de uzun ömürlü yaparsak; onun yaratılışını tersine çeviririz. Hala akletmezler mi?
Kadri Çelik = Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine (bir şey bilmediği çağa) çeviririz. Yine akıllarını kullanmayacaklar mı?
Muhammed Esed = Ama (şunu daima hatırlasınlar ki) Biz bir insanın ömrünü uzatırsak, aynı zamanda onun güç ve yeteneklerinde (yaşlandıkça) bir azalma meydana getiririz; (buna rağmen) hala akıllarını kullanmazlar mı?
Mustafa İslamoğlu = Ve kimin ömrünü uzatırsak, onun doğuştan gelen yeteneklerinde eksiltme yaparız: hala akıllarını kullanmayacaklar mı?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve her kimi de çokça yaşatıyor isek onu yaratılışta başaşağı ediyoruz. Daha âkilâne düşünemiyorlar mı?
Ömer Öngüt = Biz kime uzun ömür verirsek, onun yaratılışını başaşağı çeviririz. Hâlâ akıllarını kullanmıyorlar mı?
Şaban Piriş = Kime uzun ömür verirsek onu yaratılışta tersine döndürürüz. Hiç akıllarını kullanmıyorlar mı?
Sadık Türkmen = Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu baş aşağıya (ihtiyacını göremez hale) çeviririz. Yine de akıllarını kullanmıyorlar mı?
Seyyid Kutub = Kime uzun ömür versek, onun yaratılışı baş aşağı çevirir, gücünü azaltırız, sonunda ihtiyarlar, zayıflar. Akıllarını kullanmıyorlar mı?
Suat Yıldırım = Onlardan ömrünü uzattığımız kimsenin ise, hilkatini tersyüz ederiz. Hâlâ akıllanmazlar mı?
Süleyman Ateş = Kime uzun ömür versek, onun yaratılışını baş aşağı çevirir (gücünü azaltır)ız, (sonunda zayıflar, ihtiyarlar). Akıllarını kullanmıyorlar mı?
Tefhim-ul Kuran = Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz. Yine de akıllarını kullanmayacaklar mı?
Ümit Şimşek = Kime uzun ömür verirsek, onun yaratılışını tersine döndürürüz. Hiç akıl edemiyorlar mı?
Yaşar Nuri Öztürk = Kimi uzun ömürlü kılarsak, onu yaratılışta gerisin geri çeviririz. Hâlâ akıllarını işletmiyorlar mı?
İskender Ali Mihr = Ve kimin ömrünü uzatırsak, onun yaratılışını tersine çeviririz (kuvvetini gideririz). Hâlâ akıl etmezler mi?
İlyas Yorulmaz = Biz, kime yaşaması için ömür vermişsek, yaratılışta onun hiçbir şeyini eksik tutmayız. Akıllarını kullanmıyorlar mı?
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ
Yâsîn / 69 -
Ve mâ allemnâhuş şi’re ve mâ yenbagî lehu, in huve illâ zikrun ve kur’ânun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = Biz, o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz, ona şiir belletmedik ve bu, ona yakışmaz da; bu, ancak bir öğüttür ve her şeyi açıklayan Kur'ân.
Abdullah Parlıyan = Bu söylenenleri, kâfirlerin dedikleri gibi şiir sanmayın. Biz, elçimiz Muhammed'e şiir öğretmedik. O'nun buna ihtiyacı da yok. Peygamberlik, şairlik olmadığı gibi, Kur'ân da şiir değildir. O Kur'ân, başka değil, ancak bir zikir, öğüt, vaaz, irşat ve hatırlatıcı bir kitaptır.
Adem Uğur = Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
Ahmed Hulusi = O'na şiir öğretmedik! O'na yakışmaz da! O ancak bir hatırlatma ve apaçık bir Kurân'dır!
Ahmet Tekin = Biz Muhammed’e şiir öğretmedik. Bu ona yakışmazdı da... Onun okuduğu kitap, ancak Allah’tan gelmiş okunması ibadet olan bir öğüt, bir ikaz ve Allah-insan-kâinat ilişkilerini ve ilâhî düzeni açıklayan, bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, açık seçik Kur’ân’dır.
Ahmet Varol = Biz ona şiir öğretmedik. Ona yakışmaz da. Bu yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
Ali Bulaç = Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
Ali Fikri Yavuz = Biz O’na (Peygambere) şiir öğretmedik, O’na yaraşmaz da... O kitab, sade bir öğüddür ve (haramla helâlı) açıklayan bir Kur’an’dır.
Ali Ünal = Biz Rasûl’e şiir öğretmedik; kaldı ki bu O’na yaraşmaz da. Bir ders, irşad ve öğüt kitabıdır, maksatları belli, gerçeği açıklayan ve okunan bir Kitap, (bir Kur’ân)dır O’na indirdiğimiz:
Bayraktar Bayraklı = Biz peygambere şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. O kitap, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
Bekir Sadak = Biz ona siir ogretmedik, zaten ona gerekmezdi. Bu bir ogut ve apacik Kuran'dir.
Celal Yıldırım = Biz O'na (Muhammed'e) şiir öğretmedik; aslında şiir ona yaraşmaz da. O ancak katıksız bir öğüt ve açık ortada bir Kur'ân'dır.
Cemal Külünkoğlu = (69-70) Biz, o (peygamber)e şiir öğretmedik. Bu, ona yakışmaz da. Ona vahyedilen ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır. (Bu Kur'an,) yaşayan kimseler uyarılsın ve böylece ilahî hüküm inkârcılar hakkında kesinleşsin diye gönderilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = Biz ona şiir öğretmedik, zaten ona gerekmezdi. Bu bir öğüt ve apaçık Kuran'dır.
Diyanet Vakfi = Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
Edip Yüksel = Ona şiir öğretmiş değiliz, zaten ona uygun düşmez. Bu, ancak bir mesaj ve apaçık bir Kuran'dır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz ona şiir öğretmedik, ona yaraşmaz da, o sâde bir zikir ve parlak bir Kur'andır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz ona şiir öğretmedik, ona yakışmaz da; o sadece bir öğüt ve parlak bir Kur'an'dır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da... O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
Gültekin Onan = Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kuran'dır.
Harun Yıldırım = Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
Hasan Basri Çantay = Biz ona şiir öğretmedik. (Bu) ona yakışmaz da. O (nun getirdiği kitab) bir öğütden ve (hükümleri) açıklayan bir Kur'andan başkası değildir.
Hayrat Neşriyat = Ve ona (o Resûlümüze), şiir öğretmedik; (bu) ona yaraşmazdı da. Doğrusu o, ancak bir nasîhattir ve apaçık beyân eden bir Kur’ân’dır.
İbni Kesir = Biz, ona şiir öğretmedik. Zaten ona gerekmezdi de. Bu, ancak bir zikirdir. Ve apaçık bir Kur'an'dır.
Kadri Çelik = Biz ona şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık olan bir Kur'an'dır.
Muhammed Esed = Ve (işte böyle:) Biz bu (Peygamber'e) şiir (yeteneği) bahşetmedik, zaten (şiir) bu (mesaj)a uygun düşmezdi: o yalnızca bir uyarı ve öğüttür; ve o özünde apaçık olan ve gerçeği dosdoğru gösteren bir (ilahi) hitabedir,
Mustafa İslamoğlu = Biz ona şiir öğretmedik; bu onun için gerekli de değil: o (vahiy) sadece bir uyarı ve öğüttür; dahası açık ve açıklayıcı bir hitaptır;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Biz O'na şiiri talîm etmedik ve O'nun için lâyık da olmaz. O, başka değil bir mev'izedir ve pek bedîhi bir Kur'an'dır.
Ömer Öngüt = Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik, zaten ona gerekmezdi de. Bu ancak bir zikirdir ve apaçık bir Kur'an'dır.
Şaban Piriş = Ona şiir öğretmedik, ona yakışmaz da. Bu, yalnızca bir hatırlatma ve apaçık Kur’an’dır.
Sadık Türkmen = Biz ona şiir öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da! O, ancak bir öğüttür ve apaçık bir Kur’an’dır.
Seyyid Kutub = Biz Muhammed'e şiir öğretmedik, zaten ona gerekmezdi. Bu bir öğüt ve apaçık Kur'an'dır.
Suat Yıldırım = Biz Resûl’e Kur’ân öğrettik, şiir öğretmedik, o zaten ona yaraşmaz. O sırf bir irşâd ve parlak bir Kur’ân’dır.
Süleyman Ateş = Biz ona (Muhammed'e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da. O(na vahyedilen) sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
Tefhim-ul Kuran = Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık olan bir Kur'an'dır.
Ümit Şimşek = Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da... O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kuran'dır.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, O’na (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Ve (bu), O’na yakışmaz. O (O’na indirilen), sadece zikir ve apaçık Kur’ân’dır.
İlyas Yorulmaz = Biz o elçiye şiir öğretmedik. Zaten şiir okumak ona hiç yakışmazdı. O (vahiy) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an olup.
لِيُنذِرَ مَن كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ
Yâsîn / 70 -
Li yunzira men kâne hayyen ve yehıkkal kavlu alâl kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = (Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kâfirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur’an’ı indirdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Diri olanı korkutması ve kâfirler hakkındaki sözün gerçeğe çıkması için.
Abdullah Parlıyan = Bu Kur'ân ancak aklı, fikri, duygusu, diri; kalbinde hayat ışığı olanları uyarmak ve Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin üzerine de azapla ilgili sözün hak olduğunu bildirmek üzere indirilmiştir.
Adem Uğur = Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.
Ahmed Hulusi = Tâ ki diri olanı uyarsın ve hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine de o hüküm gerçekleşsin.
Ahmet Tekin = Bu, hakikati gören, hakkı duyan, söyleneni anlayacak uyanıklığa, düşünebilen bir akla sahip olanı uyarmak; hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmeyerek ölü gibi davranan, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler, nankörler üzerinde de, ceza ile ilgili gerekçeli kararımızın, hükmümüzün gerçekleşmesi içindir.
Ahmet Varol = Diri olanı uyarması ve kâfirler hakkındaki sözün hak olması için (Kur'an ona indirildi).
Ali Bulaç = (Kur'an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kâfirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Ali Fikri Yavuz = Aklı olanı korkutmak, kâfirlere de azab gerçekleşmek için...
Ali Ünal = Mânen canlı, (düşünüp akledebilen, gerçeği hem duyup hem görebilen) her kim varsa onu uyarsın, kâfirler hakkında ise deliller tamamlansın, İlâhî hüküm kesinleşsin diye.
Bayraktar Bayraklı = Diri olanları uyarabilsin ve kâfirlere ceza hak olsun diye.[465]
Bekir Sadak = Diri olan kimseyi uyarsin ve verilen soz de inkarcilarin aleyhine ciksin.
Celal Yıldırım = Diriyi uyarmak ve kâfirler üzerine (azâbla ilgili) sözün hakk olması içindir (bu Kur'ân)!.
Cemal Külünkoğlu = (69-70) Biz, o (peygamber)e şiir öğretmedik. Bu, ona yakışmaz da. Ona vahyedilen ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır. (Bu Kur'an,) yaşayan kimseler uyarılsın ve böylece ilahî hüküm inkârcılar hakkında kesinleşsin diye gönderilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = Diri olan kimseyi uyarsın ve verilen söz de inkarcıların aleyhine çıksın.
Diyanet Vakfi = Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.
Edip Yüksel = Dirileri uyarır ve inkarcıları açığa çıkarır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hayatı olanı uyandırmak, nankörlere de o söz hakk olmak için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Diri olanı uyandırmak, nankörlere de o azap sözünün gerekmesi için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Bu), diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.
Gültekin Onan = (Kuran,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Harun Yıldırım = Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.
Hasan Basri Çantay = (Bu da) hayâtı olan kimselere (gelecek tehlikeleri) haber vermek ve kâfirlere o söz hak olmak için (dir).
Hayrat Neşriyat = Tâ ki hayatta olanları (Allah’ın azâbıyla) korkutsun, kâfirlerin üzerine ise (azab husûsundaki) söz hak olsun!
İbni Kesir = Diri olanları uyarsın ve kafirlerin üzerine söz hak olsun diye.
Kadri Çelik = (Kur'an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Muhammed Esed = ki (kalben) diri olanları uyarabilsin ve (Allah'ın) sözü hakikati inkara şartlanmış olanlara karşı tanıklık yapabilsin diye.
Mustafa İslamoğlu = ki bu sayede, (kalben) diri olanları uyarsın ve bunu ısrarla inkar edenlere karşı verilmiş söz gerçekleşsin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hayat sahibi olan kimseyi korkutması ve kâfirler üzerine de azabın tahakkuk etmesi için (O Kur'an'ı) indirdik.
Ömer Öngüt = Tâ ki diri olan kimseyi uyarasın ve verilen söz de kâfirlerin aleyhine gerçekleşsin.
Şaban Piriş = Diri olanları uyarmak ve sözün nankörler aleyhinde gerçekleşmesi içindir.
Sadık Türkmen = Diri olan kimseleri uyarsın ve küfre sapanlara da hakedeceklerini söylesin.
Seyyid Kutub = Diri olanları uyarsın ve inkâr edenlere de azab hak olsun.
Suat Yıldırım = Yaşayan her kişiyi uyarsın diye, böylece ilahî hüküm kâfirler hakkında kesinleşsin diye, gönderilmiştir.
Süleyman Ateş = (Bu Kur'ân Muhammed'e vahyedilmiştir) ki, diri olanları uyarsın ve inkâr edenlere de (azâb) söz(ü) hak olsun.
Tefhim-ul Kuran = (Kur'an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Ümit Şimşek = Diri olanı uyarsın ve kâfirler hakkındaki hüküm yerini bulsun diye Biz ona Kur'ân'ı verdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Diri olanı uyarsın ve inkârcılar üzerine söz hak olsun diye indirilmiştir.
İskender Ali Mihr = (Kur’ân’ın indirilmesi), hayy olanları inzar etmek (uyarmak) ve (azap) sözünün kâfirlerin üzerine hak olması içindir.
İlyas Yorulmaz = Yaşayan dirileri uyarmak için (inmiş) dir. Doğruları inkâr edip reddedenlere (azap) sözü gerçekleşecektir.
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
Yâsîn / 71 -
E ve lem yerav ennâ halaknâ lehum mimmâ amilet eydînâ en’âmen fe hum lehâ mâlikûn(mâlikûne).
Diyanet İşleri = Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmediler mi ki kudretimizle yapıp meydana getirdiklerimizden davarlar halkettik onlara ve onlar da bu davarlara sâhib oldular.
Abdullah Parlıyan = Görmediler mi ki, yarattıklarımızdan biri olarak, kendileri için, bu gün kullanıp yararlandıkları hayvanları yarattık.
Adem Uğur = Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.
Ahmed Hulusi = Görmezler mi ki, eserlerimiz arasında onlar için kurban edilebilir hayvanlar yarattık. . . Onlara mâliktirler.
Ahmet Tekin = Bizim, kudretimizin eseri olarak onlar için birçok hayvan yarattığımızı, kendilerinin de, bu hayvanlara sahip olduklarını görmüyorlar mı?
Ahmet Varol = Ellerimizin yaptıklarından kendileri için hayvanlar yarattığımızı ve böylece onlara hâkim olduklarını görmediler mi?
Ali Bulaç = Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar.
Ali Fikri Yavuz = (Şunu da o Mekke halkı) görmediler mi: Biz, onlar için, kudretimizin meydana getirdiklerinden bir takım davarlar yaratmışız da, onlara sahib bulunuyorlar.
Ali Ünal = Şunu da görmezler mi ki, bizzat Ellerimizle yaptıklarımıza dahil olarak onlar için evcil hayvanlar yarattık da, o hayvanlara mâlik bulunmakta (ve onları diledikleri gibi kullanabilmektedirler)?
Bayraktar Bayraklı = Kendi kudretimizle onlara evcil hayvanlar yarattığımızı, onların da bunlara sahip olduklarını görmezler mi?
Bekir Sadak = Kudretimizle kendileri icin hayvanlar yarattgimizi gormezler mi? Onlara sahip olmaktadirlar.
Celal Yıldırım = Görmedin mi ki, biz (kudret) ellerimizin imalâtı olan davarları yarattık; böylece onlar buna sahip oluyorlardır.
Cemal Külünkoğlu = Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar.
Diyanet Vakfi = Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.
Edip Yüksel = Görmezler mi, kendi ellerimizle onlar için çiftlik hayvanlarını yarattık da onlara sahip olmaktadırlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şunu da görmediler mi? Biz onlar için ellerimizin yaptıklarından bir takım (en'am) yumuşak hayvanlar yaratmışız da onlara malik bulunuyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şunu da görmediler mi: Biz onlar için ellerimizin yaptıklarından bir takım yumuşak hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şunu da görmediler mi: Biz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.
Gültekin Onan = Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar.
Harun Yıldırım = Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.
Hasan Basri Çantay = Ellerimizin işleyib yapdıklarından kendileri için bunca davarlar yaratdığımızı, bu sayede onlara mâlik olmuş bulunduklarını da görmediler mi?
Hayrat Neşriyat = Görmediler mi ki, şübhesiz biz kudretimizin yaptıklarından, onlar için nice hayvanlar yarattık da onlar bunlara sâhib olmuş kimselerdir.
İbni Kesir = Görmezler mi ki; ellerimizin yaptıklarından onlar için hayvanlar yarattık. Kendileri bunlara sahip bulunmaktadırlar.
Kadri Çelik = (Kudret) Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? (Bu sayede) Onlar bunlara sahip olmuşlardır.
Muhammed Esed = Görmezler mi ki, eserlerimizden biri olarak kendileri için (bugün) kullanıp yararlandıkları evcil hayvanlar yarattık?
Mustafa İslamoğlu = Şimdi onlar, kendileri çin kudretimizin bir nişanesi olarak evcil hayvanlar yarattığımızı ve bu sayede onlara sahip olabildiklerini de mi görmezler?
Ömer Nasuhi Bilmen = Görmediler mi ki, muhakkak Biz onlar için (kudret) ellerimizin yaptıklarından dörder ayaklı hayvanlar yarattık, artık bunlara mâliktirler.
Ömer Öngüt = Onlar görmediler mi ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere kendilerine nice hayvanlar yarattık. Onlar da bunlara sahip olmaktadırlar.
Şaban Piriş = Kendi elimizle yaparak, onlar için yarattığımız hayvanları ve ona sahip olduklarını görmüyorlar mı?
Sadık Türkmen = Görmediler mi? Kudretimizle kendileri için nice hayvan yarattık. Böylece onlar, bunlara sahip olmaktadırlar.
Seyyid Kutub = Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar.
Suat Yıldırım = Şunu da görmediler mi: Ellerimizle yaptığımız eserlerden kendileri için davarlar yarattık da onlara mâlik bulunuyorlar.
Süleyman Ateş = Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara mâlik olmaktadırlar?
Tefhim-ul Kuran = Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece onlar, bunlara malik oluyorlar.
Ümit Şimşek = Görmediler mi: Elimizin eseri olan mahlûkatımızdan onlar için davarlar yarattık da bu sayede onlara sahip olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Görmediler mi, ellerimizin yapıp ettiklerinden, kendileri için nice hayvanlar yarattık da onlar, bu hayvanlara sahip oluyorlar.
İskender Ali Mihr = Ellerimizle (kudretimizle) yaptığımız şeylerden onlar için hayvanları nasıl halkettiğimizi görmediler mi? Onlar, böylece onlara (hayvanlara) malik olurlar.
İlyas Yorulmaz = Onlar görmüyorlar mı? Onlar için, görüp tanıdıkları hayvanları kendi ellerimizle biz yarattık ve onlar o hayvanlara sahip olanlardır.
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ
Yâsîn / 72 -
Ve zellelnâhâ lehum fe minhâ rakûbuhum ve minhâ ye’kulûn(ye’kulûne).
Diyanet İşleri = Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bu davarları onlara münkad ettik de binecekleri hayvanlar da onlardan ve onların bâzısını da yerler.
Abdullah Parlıyan = Bu evcil hayvanları, insanlara boyun eğdiriyoruz ki, gerektiğinde onlara binerek, gerektiğinde kesip yiyerek, onlardan istifade ediyorsunuz.
Adem Uğur = Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.
Ahmed Hulusi = Onları (en'amı) bunlara boyun eğdirdik. . . Hem binekleri onlardandır ve hem de onlardan kimini yerler.
Ahmet Tekin = Bu hayvanları onların hizmetine, emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazılarını da kesip etlerini yerler.
Ahmet Varol = Onları, kendilerinin buyruklarına verdik. Böylece onlardan bazıları binekleridir ve bazılarından yiyorlar.
Ali Bulaç = Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar.
Ali Fikri Yavuz = O hayvanları, kendi menfaatlerine bağlı kıldık da, hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.
Ali Ünal = O hayvanları emirlerine âmâde kıldık; böylece bazılarından binek vasıtası olarak yararlanmakta ve onlardan yiyecek de temin etmektedirler.
Bayraktar Bayraklı = Bu hayvanları onların hizmetine, emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazılarını da kesip etlerini yerler.
Bekir Sadak = Onlari kendilerinin buyruguna verdik; bindikleri de, etini yedikleri de vardir.
Celal Yıldırım = Onları kendilerine boyun eğer kıldık da bir kısmı binekleridir, bir kısmının da etini yemekteler.
Cemal Külünkoğlu = Onları kendilerine boyun eğdirdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.
Diyanet İşleri (eski) = Onları kendilerinin buyruğuna verdik; bindikleri de, etini yedikleri de vardır.
Diyanet Vakfi = Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.
Edip Yüksel = Onları kendilerine boyun eğdirdik; bir kısmına binmekte bir kısmından da yemektedirler
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onları kendilerine zebun etmişiz de hem onlardan binidleri var, hem de onlardan yiyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları kendilerine zebun etmişiz de hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları, kendilerinin hizmetine vermişiz de, hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.
Gültekin Onan = Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar.
Harun Yıldırım = Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.
Hasan Basri Çantay = Biz onları kendilerine müsahhar kıldık. İşte binecekleri bunlardan, yiyecekleri bunlardandır.
Hayrat Neşriyat = Hem bunları kendilerine boyun eğdirdik de, onların bir kısmı binekleridir, bir kısmından da yerler.
İbni Kesir = Ve onları, kendilerinin buyruğuna verdik. Onlardan kimisi binekleridir, kimisinden de yerler.
Kadri Çelik = Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yiyorlar.
Muhammed Esed = Ve onları insanların iradesine tabi kıldık ki bir kısmını binek olarak kullanabilsinler, bir kısmını da yiyebilsinler;
Mustafa İslamoğlu = Dahası onları emirlerine amade kıldık ki, bir kısmına binsinler, bir kısmını da yesinler;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara bunları musahhar (itaatkar) kıldık. Artık bunlardan onların binecekleri (hayvanlar) vardır ve bunlardan yiyiverirler.
Ömer Öngüt = O hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Kimine binerler, kiminin de etinden yerler.
Şaban Piriş = O hayvanları onlara boyun eğdirdik, onlardan kimine biniyorlar kiminin de etini yiyorlar.
Sadık Türkmen = Onları, kendilerine boyun eğdirdik; onlardan bazıları bineklerdir, bazısını da yerler.
Seyyid Kutub = Onları kendilerine boyun eğdirdik, işte binekleri onlardandır ve onlardan yiyorlar.
Suat Yıldırım = Onları emirlerine âmade kıldık. Onlardan hem binek edinir, hem de yerler,
Süleyman Ateş = Onları kendilerine boyun eğdirdik, onlardan bazıları binekleridir ve onlardan bazılarını da yerler.
Tefhim-ul Kuran = Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar.
Ümit Şimşek = Onları Biz kendilerine uysal kıldık; kimine binerler, kiminden yerler.
Yaşar Nuri Öztürk = O hayvanları bunlara boyun eğdirdik. Onlardan binekleri vardır ve onlardan bir kısmını da yiyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve Biz onları (hayvanları), onlara zelil (itaatkâr) yaptık. Böylece onlardan, kendilerinin binekleri oldu (onlara binerler) ve onlardan (etlerinden) yerler.
İlyas Yorulmaz = O hayvanları onların faydalanması için emirlerine biz verdik. İçlerinden binek olarak kullandıkları hayvanlar olduğu gibi, etlerinden yedikleri de var.
وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ أَفَلَا يَشْكُرُونَ
Yâsîn / 73 -
Ve lehum fîhâ menâfiu ve meşâribu, e fe lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Diyanet İşleri = Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve daha da nice menfaatleri var onlarda ve içecekleri de onlardan meydana gelmede; hâlâ mı şükretmezler?
Abdullah Parlıyan = Onlardan türlü türlü menfaatler de elde edersiniz, sütlerinden içersiniz, hâlâ şükretmeyecek misiniz, O'na kul olmayacak mısınız?
Adem Uğur = Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâla şükretmezler mi?
Ahmed Hulusi = Onlarda kendileri için menfaatler ve içecekler vardır. . . Hâlâ şükretmezler mi?
Ahmet Tekin = Onlarda kendileri için sayısız menfaatler, içilecek sütler var. Hâlâ lütfun kıymetini bilmeyecekler, şükretmeyecekler mi?
Ahmet Varol = Kendileri için onlarda daha bir çok yararlar ve içecekler var. Hâlâ şükretmezler mi?
Ali Bulaç = Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?
Ali Fikri Yavuz = Onlarda daha bir çok menfaatleri ve türlü içecekleri (sütler) var. Hâlâ şükretmiyecekler mi?
Ali Ünal = Onlarda daha nice menfaatleri vardır ve bu arada onlardan içecek de elde etmektedirler. Halâ şükretmeyecekler mi?
Bayraktar Bayraklı = Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar vardır ve içecekleri vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
Bekir Sadak = Onlarda daha nice faydalar, icecekler vardir. sukretmezler mi?
Celal Yıldırım = Kendileri için onlarda birtakım yararlar ve içecekler de vardır. Artık şükretmezler mi ?
Cemal Külünkoğlu = Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Diyanet İşleri (eski) = Onlarda daha nice faydalar, içecekler vardır; şükretmezler mi?
Diyanet Vakfi = Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâla şükretmezler mi?
Edip Yüksel = Ve onlar için onlarda başka yararlar ve içecekler vardır. Şükretmiyecekler mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlardan daha birçok menfeatleri ve türlü içecekleri de var, hâlâ şükretmiyecekler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlarda daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hala şükretmeyecekler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlarda daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Gültekin Onan = Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?
Harun Yıldırım = Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâla şükretmezler mi?
Hasan Basri Çantay = Bunlarda kendileri için daha nice menfeatler ve içecekler vardır. Haalâ şükr etmezler mi?
Hayrat Neşriyat = Hem bunlarda kendileri için (daha birçok) menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
İbni Kesir = Onlarda kendileri için faydalar ve içecekler vardır. Hala şükretmezler mi?
Kadri Çelik = Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?
Muhammed Esed = ve onlardan (başka) faydalar sağlayabilsinler ve içecek (süt) alabilsinler! Buna rağmen hala şükretmeyecekler mi?
Mustafa İslamoğlu = ve onlardan başkaca da yararlansınlar ve içecek (süt) sağsınlar. Hala şükretmeyecekler mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar için bunlarda menfaatler ve içilecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Ömer Öngüt = O hayvanlarda kendileri için daha nice faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
Şaban Piriş = O hayvanlarda, insanlar için daha başka faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Sadık Türkmen = Onlarda kendileri için nice faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Seyyid Kutub = Onlarda daha nice faydalar, içecekler vardır. Şükretmezler mi?
Suat Yıldırım = Onlardan içecekler elde ederler, daha nice menfaatlerinden yararlanırlar. Halâ şükretmezler mi?
Süleyman Ateş = Kendileri için onlarda daha birçok yararlar ve içecekler var. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
Tefhim-ul Kuran = Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?
Ümit Şimşek = Onlarda kendileri için içecekler ve daha başka yararlar da vardır. Hâlâ mı şükretmeyecekler?
Yaşar Nuri Öztürk = O hayvanlarda bunlar için birçok yararlar var, içecekler var. Hâlâ şükretmiyorlar mı?
İskender Ali Mihr = Ve onlarda, kendileri için (birçok) menfaatler (yararlar) ve içecek şeyler (süt) vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
İlyas Yorulmaz = O hayvanlardan çok çeşitli faydalar sağlar ve onlardan içecekler elde ederler. Artık şükretmeyecekler mi?
وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنصَرُونَ
Yâsîn / 74 -
Vettehazû min dûnillâhi âliheten leallehum yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’ı bırakıp da ilâhlar edindiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir yardıma ermek için Allah'ı bırakırlar da başka mâbutlar kabûl ederler.
Abdullah Parlıyan = Ama tam tersine, insanlardan bir kısmı, Allah'a şükür yerine kendilerine yardım edecekleri ümidiyle, Allah'tan başka ilahlar, tanrılar edindiler. Oysa bilmezler ki,
Adem Uğur = Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
Ahmed Hulusi = Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle Allâh dûnunda tanrılar edindiler!
Ahmet Tekin = Onlar yardım göreceklerini umarak Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden ilâhlar edindiler.
Ahmet Varol = Belki yardım görürler diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
Ali Bulaç = Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar, tuttular Allah’dan başka bir takım ilâhlar (putlar) edindiler; umuyorlar ki, (putlar tarafından) yardım olunacaklar.
Ali Ünal = Ama onlar, yardım beklentisi içinde Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
Bayraktar Bayraklı = Oysa onlar, kendilerine yardım etsinler diye Allah'tan başka tanrılar edinirler.
Bekir Sadak = Allah'i birakip da, kendilerine yardimi dokunur diye, baska tanrilar edindiler.
Celal Yıldırım = Yardım olunurlar (kendilerine imdad olunur) diye tutup Allah'tan başka tanrılar edindiler.
Cemal Külünkoğlu = Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler.
Diyanet Vakfi = Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
Edip Yüksel = ALLAH'tan başka tanrılar edindiler. Belki kendilerine yardım ederler diye.
Elmalılı Hamdi Yazır = Tuttular da Allahdan başka bir takım ilâhlar edindiler gûya yardım olunacaklar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Tuttular bir de Allah'tan başka bir takım ilahlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.
Gültekin Onan = Yardım görürler umuduyla, Tanrı'dan başka tanrılar edindiler.
Harun Yıldırım = Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
Hasan Basri Çantay = Onlar Allâhı bırakıb (gûyâ) kendileri yardım (a mazhar) edilecekler ümidiyle (başka) ma'budlar edindiler.
Hayrat Neşriyat = Ve (güyâ) belki kendilerine yardım edilir diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler.
İbni Kesir = Kendilerine yardımları dokunur diye Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Kadri Çelik = Yardım görürler umuduyla, onlar Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Muhammed Esed = Ama (tam tersine,) onlar, kendilerine yardım edecekleri (ümidiyle) Allah'tan başka ilahlar edindiler, (oysa bilmezler ki)
Mustafa İslamoğlu = Ne ki onlar (şükür yerine), kendilerine yardım ederler ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar, belki yardım olunurlar diye Allah'tan başkasını mabutlar ittihaz ettiler.
Ömer Öngüt = Onlar kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
Şaban Piriş = Kendilerine yardımlarını umarak Allah’tan başka ilahlar edindiler.
Sadık Türkmen = Allah’tan başka ilâhlar edindiler; belki kendilerine yardım edilir diye.
Seyyid Kutub = Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'dan başka tanrılar edindiler.
Suat Yıldırım = Tuttular, Allah’tan başka tanrılar peşine düştüler, güyâ ki yardıma nâil olacaklar!
Süleyman Ateş = Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'tan başka tanrılar edindiler.
Tefhim-ul Kuran = Yardım görürler umuduyla, onlar Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Ümit Şimşek = Bir de, sanki kendilerine bir yardımı dokunacakmış gibi, Allah'tan başka tanrılar edindiler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler.
İskender Ali Mihr = Ve yardım olunacaklarını ümit ederek, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
İlyas Yorulmaz = Belki, kendilerine yardım olunsun diye, Allah dan başka bir ilah edindiler.
لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُندٌ مُّحْضَرُونَ
Yâsîn / 75 -
Lâ yestetîûne nasrahum ve hum lehum cundun muhdarûn(muhdarûne).
Diyanet İşleri = Onlar, ilâhlar için (hizmete) hazır asker oldukları hâlde, ilâhlar onlara yardım edemezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların, güçleri yetmez yardım etmeye onlara ve asıl onlardır o uydurma mâbutların hizmetine hazırlanmış askerler.
Abdullah Parlıyan = o ilahları ve tanrıları kendilerine, yardım eli uzatamazlar. Ama o insanları her hususta kendi tanrılarına karşı hazır bir ordu durumundadırlar.
Adem Uğur = Halbuki ilâhların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.
Ahmed Hulusi = (Tanrılar) onlara yardım edemezler! (Aksine) onlar, tanrılara (hizmete) hazır duran ordudurlar!
Ahmet Tekin = İlâhların onlara yardıma güçleri yetmez. Aksine kendileri, ilâhların yardıma hazır, kurmayları ve askerleridir.
Ahmet Varol = Onlar, kendilerine yardımda bulunmaya güç yetiremezler. Aksine kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir.
Ali Bulaç = Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Putların kendilerine yardıma güçleri yetmez. Onlar ise putlara karşı itaata hazır askerlerdir.
Ali Ünal = Oysa (ilâh edindikleri) o şeyler, onlara hiçbir şekilde yardım edemez; kaldı ki, (o müşriklerin bizzat) kendileri, sözde ilâhlarının etrafında onların hizmetini gören hazır bir ordu olup, Kıyamet Günü hep birlikte azap için getirileceklerdir.
Bayraktar Bayraklı = Tanrıları onlara yardım edemezler. Aksine onlar tanrılarının “hazır ol” vaziyetindeki askerleridir.
Bekir Sadak = Oysa onlar yardim edemezler, ancak kendileri o tanrilara koruyuculuk icin nobet beklerler.
Celal Yıldırım = Halbuki o tanrıların, onlara yardımda bulunmaya güçleri yetmez onlar ise, o tanrılar için hazır (koruyucu) askerlerdir.
Cemal Külünkoğlu = Oysa o (kulluk ettikleri) onlara yardım edemezler. (Aksine) kendileri, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır.
Diyanet İşleri (eski) = Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.
Diyanet Vakfi = Halbuki ilâhların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.
Edip Yüksel = Oysa onlara yardım edemezler; hatta tam tersine kendileri onları korumak için nöbet bekleyen askerlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onların onlara yardıma güçleri yetmez, onlar ise onlar için hazırlanan askerler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onların onlara yardıma güçleri yetmez; onlar ise onlar (tanrılar) için celbolunan askerlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların, onlara yardıma güçleri yetmez. Kendileri ise onlar için bazı askerlerdir.
Gültekin Onan = Onların (o tanrıların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.
Harun Yıldırım = Halbuki ilâhların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.
Hasan Basri Çantay = Ki bunlar onlara asla yardım edemezler (Bil'akis) kendileri bunlar için hazırlanmış (bir sürü) avenedir.
Hayrat Neşriyat = (O ilâhlar,) onlara yardıma güç yetiremezler; bil'akis kendileri onlar(ı muhâfaza)için hazırlanmış askerlerdir.
İbni Kesir = Halbuki onlar, kendilerine yardım edemezler. Sadece kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir.
Kadri Çelik = Onların (sahte ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.
Muhammed Esed = bunlar bağlılarına yardım eli uzatamazlar, hatta onlara (yardım için) çağrılmış askerler ol(arak görün)seler bile.
Mustafa İslamoğlu = Bunların onlara yardıma asla güçleri yetmez; aksine kendileri bunlar için hazır kıta askerdirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara yardım etmeğe güçleri yetmez. Onlar ise bunlar için hazırlanmış yardımcı erlerdir.
Ömer Öngüt = Oysa onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri o ilâhlar için yardıma hazır askerlerdir.
Şaban Piriş = Oysa onlara yardım edecek güçleri yoktur. Aksine onlar, bunları korumak için hazırlanmış ordudurlar.
Sadık Türkmen = (o ilâhların) onlara yardıma güçleri yetmez; aksine kendileri onlar (putlar) için hazır bekleyen askerlerdir.
Seyyid Kutub = Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.
Suat Yıldırım = O putlar kendilerine yardım edemezler, nasıl olur? Zaten bunlar, onlar için hazırlanmış askerler!
Süleyman Ateş = (O tanrılar) Kendilerine yardım edemezler. Tersine kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir (Onları korumaktadırlar).
Tefhim-ul Kuran = Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.
Ümit Şimşek = Oysa onların elinden hiçbir yardım gelmez; aksine, kendileri onların hazır askerleridir.
Yaşar Nuri Öztürk = Oysaki, o ilahlar bunlara yardım edemezler. Tam aksine, bunlar, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır.
İskender Ali Mihr = (O ilâhlar), onlara yardım etmeye muktedir değildirler. Ve kendileri, onlar (o ilâhlar) için, (onlara yardıma) hazır askerlerdir.
İlyas Yorulmaz = O sahte ilahların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Ama müşrikler, o sahte ilahların hazır ordusu olarak beklerler.
فَلَا يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Yâsîn / 76 -
Fe lâ yahzunke kavluhum, innâ na’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn(yu’linûne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Artık onların sözü seni üzmesin. Çünkü biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mahzûn etmesin seni onların sözleri; şüphe yok ki biz, gizlediklerini de biliriz, açığa vurduklarını da.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! O gerçekleri inkâr edenlerin, düzensiz ve asılsız konuştuklarından dolayı, üzüntüye kapılma, şüphesiz biz onların içlerini de biliriz, dışlarını da.
Adem Uğur = (Resûlüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Ahmed Hulusi = O hâlde onların lafı seni mahzun etmesin. . . Muhakkak ki biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.
Ahmet Tekin = Rasulüm, onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizledikleri niyetlerini, halkı yanıltan fısıltılar yayarak yaptıkları faaliyetleri de, açıkça söylediklerini, alenen yaptıklarını da biliyoruz.
Ahmet Varol = Artık onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
Ali Bulaç = Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz, sakladıklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Ali Fikri Yavuz = O halde (Ey Rasûlüm), o kâfirlerin sözü, (tekzibi) seni mahzun etmesin. Biz, onların (içlerinde) gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz.
Ali Ünal = O halde (ey Rasûlüm), onların sözleri seni üzmesin. Biz içlerinde neleri gizliyorlar, neleri dışa vuruyorlar hepsini biliyoruz.
Bayraktar Bayraklı = O halde, onların sözleri sakın seni üzmesin. Şüphesiz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Bekir Sadak = Bunlarin sozu seni uzmesin. Biz onlarin gizlediklerini de, aciga vurduklarini da suphesiz biliriz.
Celal Yıldırım = Sakın onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki, biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) Öyleyse onların sözü seni üzmesin! Çünkü biz, onların (içlerinde) gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
Diyanet İşleri (eski) = Bunların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da şüphesiz biliriz.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Edip Yüksel = Sözleri seni üzmesin. Gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi çok iyi biliriz.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde onların lâkırdıları seni mahzûn etmesin, biz onların içlerini de biliriz dışlarını da
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde onların lakırdıları seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz dışlarını da.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz, dışlarını da.
Gültekin Onan = Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz, sakladıklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Harun Yıldırım = (Resûlüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Hasan Basri Çantay = O halde (habîbim) onların lâfı seni gamnâk etmesin. Şübhe yok ki biz onların neler gizlemekde olduklarını, neler açıklaya geldiklerini biliyoruz.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Öyle ise onların sözü, seni üzmesin! Şübhesiz ki biz,(onlar) neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa biliriz.
İbni Kesir = Onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz; onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da biliriz.
Kadri Çelik = Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz onların saklamakta olduklarını da açığa vurduklarını da biliyoruz.
Muhammed Esed = Ama o (hakikati inkar eden)lerin sözlerinden üzüntüye kapılma; şüphe yok ki Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz.
Mustafa İslamoğlu = Artık onların sözleri seni üzmesin: unutma ki Biz onların gizlediklerini de biliriz, açıkladıklarını da.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi onların lâkırdıları seni mahzun etmesin. Şüphe yok ki Biz, onların neleri gizlediklerini ve neleri ilan ettiklerini biliyoruz.
Ömer Öngüt = Sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ki biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz.
Şaban Piriş = Onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da elbette biliyoruz.
Sadık Türkmen = Onların sözü seni üzmesin. Biz gizledikleri ve açığa vurdukları şeyleri biliyoruz.
Seyyid Kutub = Onların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
Suat Yıldırım = O halde ey Resulüm, üzülme sen onların laflarına, onların gizlediklerini de iyi biliriz, açıkladıklarını da, sen hiç tasalanma!
Süleyman Ateş = Onların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz, onların saklamakta olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
Ümit Şimşek = Onların sözü seni tasalandırmasın. Biz onların sakladıklarını da biliriz, açığa vurduklarını da.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık onların sözü seni üzmesin! Biz onların sır olarak tuttuklarını da açıkladıklarını da biliyoruz.
İskender Ali Mihr = Artık onların sözleri seni mahzun etmesin. Muhakkak ki Biz, sakladıklarını da açıkladıklarını da biliriz.
İlyas Yorulmaz = Onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerinde sakladıklarını da, açıkça söylediklerini de biliyoruz.
أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
Yâsîn / 77 -
E ve lem yeral insânu ennâ halaknâhu min nutfetin fe izâ huve hasîmun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsan, kendisini, hiç şüphesiz bir katre sudan yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir düşman olmaya kalkışmada.
Abdullah Parlıyan = İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi? Bir de bakarsın ki, karşımıza çekişen ve düşman olarak çıkıvermiş.
Adem Uğur = İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
Ahmed Hulusi = İnsan görmedi mi ki biz onu bir spermden yarattık. . . Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır!
Ahmet Tekin = Bizim, kendisini bir damla sudan, spermden, yumurtadan yarattığımızı insan görmüyor mu? Yaratıldığı şeye bakmıyor da, hiç olmayacak şekilde bize karşı, aklınca deliller ileri sürerek, kalbindekini, kafasındakini ustaca ortaya dökerek açıkça düşmanlık ediyor.
Ahmet Varol = İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi? Şimdi o, apaçık bir hasım kesildi.
Ali Bulaç = İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Ali Fikri Yavuz = O (inkârcı) insan görmedi mi: Biz onu bir nutfeden yarattık. Şimdi de aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi.
Ali Ünal = İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki, Biz onu (erkekten ve kadından gelip birleşen) birkaç damla sıvıdan yarattık; ama böyleyken o, Bize karşı yaman bir hasım kesiliverir.
Bayraktar Bayraklı = İnsan görmez mi ki, biz onu nutfeden/meni ve yumurtadan yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
Bekir Sadak = (77-78) Insan kendisini bir nutfeden yarattigimizi gormez mi ki hemen apacik bir hasim kesilir ve kendi yaratilisini unutur da: «Curumus kemikleri kim yaratacak» diyerek, Bize misal vermeye kalkar?
Celal Yıldırım = İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ? Buna rağmen bir de bakarsın ki o, (bize karşı) açık bir hasım.
Cemal Külünkoğlu = İnsan, bizim kendisini bir damla sudan (spermden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış (bize) apaçık bir düşman kesilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (77-78) İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da; 'Çürümüş kemikleri kim yaratacak' diyerek, Bize misal vermeye kalkar?
Diyanet Vakfi = İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
Edip Yüksel = İnsan, kendisini bir damlacıktan yarattığımızı görmez mi ki bize karşı apaçık bir düşman kesilir?
Elmalılı Hamdi Yazır = Görmedi mi o insan? biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişgen kesildi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsan görmüyor mu ki, Biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişgen kesildi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir hasım kesildi?
Gültekin Onan = İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o apaçık bir düşman kesilmiştir.
Harun Yıldırım = İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
Hasan Basri Çantay = İnsan, kendisini bir nutfeden yaratdığımızı gör (ür gibi bilmedi mi ki şimdi o, açıkdan açığa müfrit bir muhaasım (kesilmekde) dir.
Hayrat Neşriyat = Hem o insan görmedi mi, gerçekten biz kendisini nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan) yarattık! Buna rağmen bakarsın ki o apaçık bir hasım (kesilmiş)tir.
İbni Kesir = İnsan; Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi ki; şimdi apaçık bir düşmandır.
Kadri Çelik = İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Derken, o apaçık bir düşman kesiliverir.
Muhammed Esed = İnsan bilmez mi ki, kendisini bir sperm damlasından yaratırız; ve o anda kendisini düşünme ve tartışma yeteneği ile donatılmış görür.
Mustafa İslamoğlu = İnsan görmez mi ki, Biz kendisini bir damlacık hayat suyundan yarattık (ve akıl fikir bahşettik), fakat o apaçık bir hasım olup çıktı.
Ömer Nasuhi Bilmen = İnsan görmedi mi ki, muhakkak Biz onu bir nutfeden yarattık, sonra o, bir apaçık mücadeleci (kesilmiş)tir.
Ömer Öngüt = İnsan, bizim kendisini nutfeden (kerih bir sudan) yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.
Şaban Piriş = İnsan kendisini bir damladan yarattığımızı görmüyor mu ki apaçık mücadeleci oluveriyor.
Sadık Türkmen = Insan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi? Şimdi o, apaçık bir hasım oluvermiştir!
Seyyid Kutub = İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfeden (sperm) yarattığımızı görmedi mi? Ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.
Suat Yıldırım = İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.
Süleyman Ateş = İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfe (sperm)den yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi?
Tefhim-ul Kuran = İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Ümit Şimşek = Görmedi mi insan: Biz onu bir damla sudan yarattık da o Bize açıkça düşman kesiliverdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı! Bir de bize açık bir hasım kesilmiştir o.
İskender Ali Mihr = İnsan, onu bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi? Sonra da Bize (karşı) apaçık hasım (düşman) oldu.
İlyas Yorulmaz = İnsan bir damla atılmış sudan yaratıldığını görmedi mi? Buna rağmen hemen (Rabbinin) emirlerine hasım kesiliveriyor.
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ
Yâsîn / 78 -
Ve darabe lenâ meselen ve nesiye halkahu, kâle men yuhyil izâme ve hiye remîm(remîmun).
Diyanet İşleri = Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bize bir örnek getirmede ve yaratılışını da unutmada, çürüyüp dağılmış kemikleri kim diriltir demede.
Abdullah Parlıyan = Kendi yaratılışını unutarak, güya bir örnek vermeye kalkışıyor ve diyor ki: “Şu çürümüş, toz ufak olmuş kemikleri bu hale geldikten sonra, kim diriltebilecek, olur mu böyle şey?”
Adem Uğur = Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyor.
Ahmed Hulusi = Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: "Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?" dedi.
Ahmet Tekin = Kendi yaratılışını unutarak, aklı sıra bize karşı delil niteliğinde misaller getirmeye, ders vermeye kalkışıyor. 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diyor.
Ahmet Varol = Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi. Dedi ki: 'Çürümüş dağılmış bir haldeyken bu kemikleri kim diriltecek?'
Ali Bulaç = Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
Ali Fikri Yavuz = (Nutfeden) yaratılışını unutarak bize bir de misal getirdi: “- Bu kemikleri kim diriltir, onlar çürüyüp dağılmışken?” dedi.
Ali Ünal = Kendi yaratılışını unutur da, Bizim için temsil getirmeye kalkar: “Çürümüş gitmiş kemiklere kim hayat verecekmiş ki?” der.
Bayraktar Bayraklı = Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor.
Bekir Sadak = (77-78) Insan kendisini bir nutfeden yarattigimizi gormez mi ki hemen apacik bir hasim kesilir ve kendi yaratilisini unutur da: «Curumus kemikleri kim yaratacak» diyerek, Bize misal vermeye kalkar?
Celal Yıldırım = Kendi yaratılışını unuttu da çürüdüğü halde bu kemikleri kim yaratabilir? diyerek bize misâl vermeye kalkıştı.
Cemal Külünkoğlu = Kendi yaratılışını unutarak ve “çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyerek bize örnek vermeye kalkıyor.
Diyanet İşleri (eski) = (77-78) İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da; 'Çürümüş kemikleri kim yaratacak' diyerek, Bize misal vermeye kalkar?
Diyanet Vakfi = Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.
Edip Yüksel = Ve yaradılışını unutarak bize örnekli bir soru yöneltti: 'Çürüdükten sonra kemikleri kim diriltecek?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: kim diriltir o kemikleri onlar çürümüşken? dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yaratılışını unutarak Bize bir de mesel (örnek) fırlattı: «Çürümüşken o kemikleri kim diriltir?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: «Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?» dedi.
Gültekin Onan = Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
Harun Yıldırım = Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyor.
Hasan Basri Çantay = O, kendi yaratılışını unutarak bize bir misâl getirdi: «Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?» dedi.
Hayrat Neşriyat = Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misâl getirdi: 'Onlar çürümüş olduğu hâlde, şu kemikleri kim diriltecek?' dedi.
İbni Kesir = Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirdi de; çürümüşken kemikleri diriltecek kimdir? dedi.
Kadri Çelik = Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi de şöyle dedi: “Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecek?”
Muhammed Esed = Ama o hem (Bizi tartışmakta ve) Bizim hakkımızda karşılaştırmalar yapmakta, hem de bizzat kendisinin nasıl yaratılmış olduğundan gafil bulunmaktadır! (Ve bunun şaşkınlığıyla da) "Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?" diye sormaktadır!
Mustafa İslamoğlu = Bir yandan Bizim için benzerler düzüp koşarken, öte yandan kendisinin (bir damlacık sudan) yaratılışını unutarak şöyle der: "Çürüyüp toza toprağa karışmış kemiklere kim hayat verecek?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kendi yaradılışını unuttu da Bize bir misâl iradına kalkıştı, dedi ki: «Kemikleri kim diriltebilir ki, onlar çürümüşlerdir?»
Ömer Öngüt = Kendi yaratılışını unutur da: "Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" diyerek bize misal vermeye kalkışır.
Şaban Piriş = Kendi yaratılışını unutup, bize örnek veriyor: -Bu çürümüş kemikleri kim diriltebilir? diyor.
Sadık Türkmen = Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; “Şu çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?!” dedi.
Seyyid Kutub = Kendi yaratılışını unutarak «çürümüş kemikleri kim yaratacak?» diyerek bize misal vermeye kalkar.
Suat Yıldırım = Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: "O çürümüş kemikleri kim diriltecek!" diye.
Süleyman Ateş = Kendi yaratılışını unutarak bize bir mesel verdi: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: «Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?»
Ümit Şimşek = Kendi yaratılışını unuttu, Bize misal getirmeye kalktı: 'Çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diye,
Yaşar Nuri Öztürk = Kendi yaratılışını unutmuş da bize örnek veriyor. Ve bir de şöyle diyor: "Şu çürümüş kemiklere kim hayat verecek?"
İskender Ali Mihr = Ve kendi yaratılışını unutup Bize misal getirdi: "Kemiklerimiz çürüyüp dağılmış haldeyken kim onlara can verecek?" dedi.
İlyas Yorulmaz = Yaratılışını unutarak, kalkmış birde bize misaller anlatmaya çalışıyor. “Toprağın içinde darma dağın olmuş kemik tozlarını kim yeniden diriltecek” diyor.
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
Yâsîn / 79 -
Kul yuhyîhâllezî enşeehâ evvele merratin, ve huve bi kulli halkın alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Onu ilk defa yapıp meydana getiren diriltir ve o, her çeşit yaratmayı bilir.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! Onlara şöyle söyle: “Hani o kemikleri ilk defa yaratıp, hayat veren var ya, işte O yeniden diriltecek. Çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir.”
Adem Uğur = De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.
Ahmed Hulusi = De ki: "Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! 'HÛ' Esmâ'sıyla her yaratışı Aliym'dir. "
Ahmet Tekin = 'Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Her türlü yaratma, bütün mahlûkatın tek tek yaratılışı, onun ilmi, planı, iradesi dâhilindedir.' de.
Ahmet Varol = De ki: “Onları, ilk defa yaratıp inşa eden kimse diriltecek. O, her yaratmayı bilir.”
Ali Bulaç = De ki: "Onları yoktan var eden, (yeniden) hayat (da) verir, çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir;
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), de ki: “-Onları ilk defa yaratan diriltir ve O, her yaratılanı tamamiyle bilir.”
Ali Ünal = De ki: “Onları baştan kim meydana getirmişse, onlara yine O hayat verecektir. O, her türlü yaratmayı ve yarattığı her şeyi bütünüyle bilir.”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı çok iyi bilir.”
Bekir Sadak = De ki: -Onları ilk defa meydana getiren diriltecek. O her türlü yaratmayı bilir.
Celal Yıldırım = De ki, onu ilk yaratıp meydana getiren diriltecektir. O, yaratışın, yaratılışın her özelliğini bilendir.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilir.”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.'
Diyanet Vakfi = De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.
Edip Yüksel = De ki, 'Kim onları ilk kez yarattıysa onları yine O diriltecek. O her türlü yaratmayı bilendir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki onları ilk defa inşa eden diriltir ve o her halkı bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Onları ilk defa yaratan diriltir ve o yaratmanın her türlüsünü bilir.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir.»
Gültekin Onan = De ki: "Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
Harun Yıldırım = De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) de ki: «Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyle bilendir».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Onları ilk def'a yaratan, (yine) onları diriltecek! Çünki O, her türlü (mahlûku ve onları) yaratmayı hakkıyla bilendir.'
İbni Kesir = De ki: Onları ilk defa yaratan, diriltecektir. O, her yaratmayı bilendir.
Kadri Çelik = De ki: «Onlari ilk defa yaratan diriltecektir. O, her turlu yaratmayi bilendir.»
Muhammed Esed = De ki: "Onları yoktan var eden, (yeniden) hayat (da) verir, çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir;
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Onları ilk defa kim yoktan var ettiyse O hayat verecek. Zira O, her tür yaratığın ve yaratmanın akıl sır ermez bilgisine bütünüyle vakıftır.
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Onları ilk defa yaratmış olan diriltecektir. Ve O, bütün yaratılmışları tamamiyle bilendir.»
Ömer Öngüt = De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O her türlü yaratmayı hakkıyla bilir. "
Şaban Piriş = De ki: -Onları ilk defa meydana getiren diriltecek. O her türlü yaratmayı bilir.
Sadık Türkmen = De ki: “Onları ilk defa inşa eden/yaratan diriltir, O, her türlü yaratmayı bilir.”
Seyyid Kutub = De ki; «Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.»
Suat Yıldırım = De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir."
Süleyman Ateş = De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.»
Ümit Şimşek = Sen de ki: İlk defasında onu kim yarattıysa O diriltecek. O herşeyin yaratılışını bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Onlara hayatı verecek olan, onları ilk kez yaratandır. O, bütün yaratılmışları/her türlü yaratmayı çok iyi bilmektedir."
İskender Ali Mihr = De ki: "Onu ilk defa inşa eden (Yaratan), ona hayat verecek. Ve O, bütün yaratışları En İyi Bilen’dir."
İlyas Yorulmaz = Deki “Daha önce o kemikleri kim bir araya getirip inşa ettiyse, yeniden hayat verecek olan da O dur. O yaratılmış olan her şeyi bilendir.
الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ
Yâsîn / 80 -
Ellezî ceale lekum mineş şeceril ahdari nâren fe izâ entum minhu tûkıdûn(tûkıdûne).
Diyanet İşleri = O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir mâbuttur ki size, yemyeşil ağaçtan ateş halketmiştir de ateşlerinizi onunla yakarsınız.
Abdullah Parlıyan = O Allah ki, yemyeşil ağaçtan, sizin için ateş meydana getiriyor da, sizde yakacaklarınızı, ondan yakıp tutuşturuyorsunuz.
Adem Uğur = Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.
Ahmed Hulusi = O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu. . . İşte bak ondan yakıyorsunuz!
Ahmet Tekin = O, sizin faydalanmanız için, şu yakmakta olduğunuz ateşi yeşil ağaçtan meydana getirendir..
Ahmet Varol = O, size yeşil ağaçtan bir ateş çıkarandır. Siz de ondan yakıyorsunuz.
Ali Bulaç = Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz.
Ali Fikri Yavuz = O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da şimdi siz ondan yakıb duruyorsunuz.
Ali Ünal = O ki, yeşil ağaçtan sizin için ateş var etmektedir ve siz de, o ateşi tutuşturup durmaktasınız.
Bayraktar Bayraklı = “Size, yemyeşil ağaçtan ateş çıkaran O'dur. Siz ondan ateş yakarsınız.”
Bekir Sadak = Yas agactan size ates cikarandir. Ondan ates yakarsiniz.
Celal Yıldırım = O ki, size yeşil ağaçtan ateş meydana getirdi. Siz de o ateşten yakıp duruyorsunuz.
Cemal Külünkoğlu = O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Diyanet İşleri (eski) = Yaş ağaçtan size ateş çıkarandır. Ondan ateş yakarsınız.
Diyanet Vakfi = Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.
Edip Yüksel = O ki, size yeşil (klorofilli) ağaçtan ateş çıkarandır. Nitekim onu yakıyorsunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = O ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da şimdi siz ondan tutuşturup duruyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O ki size yeşil ağaçtan bir ateş çıkarmasını sağladı da şimdi siz ondan tutuşturup duruyorsunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Size o yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.
Gültekin Onan = Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır siz de ondan yakıyorsunuz.
Harun Yıldırım = Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.
Hasan Basri Çantay = O, yemyeşil ağaçdan sizin için bir ateş çıkarandır. İşte bakın (ateşi) ondan (çakıb) alıyorsunuz.
Hayrat Neşriyat = O ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, işte siz ondan yakıp duruyorsunuz.
İbni Kesir = Yemyeşil ağaçtan size ateş çıkartan O'dur. Siz ondan hemen yakıverirsiniz.
Kadri Çelik = O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; böylece siz de ondan yakıyorsunuz.
Muhammed Esed = O, yemyeşil ağaçtan sizin için bir ateş çıkarır ve onunla (kendi ateşinizi) yakarsınız".
Mustafa İslamoğlu = O'dur yeşil ağaçta sizin için ateş var eden; bu sayede sizler onlar yakacak elde edersiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = «O (Hâlık-ı Azîm) ki, sizin için yemyeşil ağaçtan bir ateş vücuda getirmiştir de şimdi siz ondan yakıveriyorsunuz.»
Ömer Öngüt = O ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkardı. Siz de ondan ateş yakıyorsunuz.
Şaban Piriş = Sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkaran O’dur. Nitekim siz onunla ateş yakıyorsunuz.
Sadık Türkmen = Yeşil ağaçtan size ateş yaratan O’dur. İşte siz, ondan yakıyorsunuz.
Seyyid Kutub = O size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz.
Suat Yıldırım = O’dur ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.
Süleyman Ateş = O size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz.
Tefhim-ul Kuran = Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz.
Ümit Şimşek = Size yeşil ağaçtan ateş çıkaran Odur; siz de bu sayede ateşinizi tutuşturursunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = O size, o yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu da siz ondan tutuşturup duruyorsunuz.
İskender Ali Mihr = Yeşil ağaçtan sizin için ateş (oksijen) kılan (çıkaran), O’dur. Böylece siz, ondan yakarsınız.
İlyas Yorulmaz = O Allah ki, sizin için yeşil ağaçlardan ateş yapmış ve sizde onu yakıp hemen ısınırsınız.
أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُم بَلَى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
Yâsîn / 81 -
E ve leysellezî halakas semâvâti vel arda bi kâdirin alâ en yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gökleri ve yeryüzünü yaratanın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet ve o, her şeyi yaratan mâbuttur, her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, onlar toprakta yok olduktan sonra, yerine onlar gibi, yenilerini yaratmaya gücü yetmez mi? Elbette yeter, zaten O herşeyin bilgisine sahip olan yaratıcıdır.
Adem Uğur = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.
Ahmed Hulusi = Semâları ve arzı yaratan, onların benzerini Esmâ'sıyla yaratmaya Kaadir değil midir? Evet! "HÛ"; Hâllak'tır, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Evet, elbette kadirdir. O hakkıyla yaratıcıdır ve her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Gökleri ve yeri yaratan onların bir benzerini yaratmaya güç yetiremez mi? Elbette. O yaratandır, bilendir.
Ali Bulaç = Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmağa kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Gökleri ve yeri yaratan (Allah) onlar gibisini yaratmağa gücü yetmez mi? Elbette buna gücü yeter. O, her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
Ali Ünal = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini (çürümüş kemiklerinden insanları yeniden) yaratamaz mı? Elbette yaratabilir, çünkü O, mükemmel Yaratan’dır, her şeyi hakkıyla Bilen’dir.
Bayraktar Bayraklı = “Gökleri ve yeri yaratanın onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. Çünkü O, her şeyi yaratandır; her şeyi bilendir.”
Bekir Sadak = Gokleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya Kadir olmaz mi? Elbette olur; cunku O, yaratan ve bilendir.
Celal Yıldırım = Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini (veya tıpkısını) yaratmaya kudreti yetmez mi ? Elbette yeter. O her şeyi yaratandır, bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı? Elbette yaratır. O, (her şeyi) hakkıyla yaratandır, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir.
Diyanet Vakfi = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.
Edip Yüksel = Gökleri ve yeri yaratan onların benzerini yaratmaya güç yetiremez mi? Gerçekten O, Yaratandır, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya Gökleri ve Yeri yaratan onlar gibisini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadir, hallâk o, alîm o
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gökleri ve yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. Yaratan O, her şeyi bilen O!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
Gültekin Onan = Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmağa kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir.
Harun Yıldırım = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.
Hasan Basri Çantay = Gökleri ve yeri yaratan (Allah), onlar gibisini yaratmıya kaadir değil midir? Elbette (kaadirdir). O, (bütün kâinatı) yaratandır, (her şey'i) hakkıyle, bilendir.
Hayrat Neşriyat = Gökleri ve yeri yaratan, onların (o insanların) benzerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet (kadirdir)! Çünki O, Hallâk (herşeyi çokça yaratan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Gökleri ve yeri yaratmış olan, kendileri gibisini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette O; Hallak'tır, Alim'dir.
Kadri Çelik = Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini de yaratmağa kadir değil mi? Evet! (Elbette kadirdir.) O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.
Muhammed Esed = Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, (yok olanların) yerine onlar gibi (yeni)lerini yaratmaya muktedir olamaz mı? Elbette olur! Zaten O her şeyin bilgisine sahip olan Yaratıcı'dır.
Mustafa İslamoğlu = Değil mi ama; gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kudreti, onlar gibisini (yeniden) yaratmaya yetmez mi? Elbette yeter! Zira O, her şeyi bilen mükemmel bir Yaratıcıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Gökleri ve yeri yaratmış olan, onların mislini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Ve O bihakkın bilen, yaratandır.
Ömer Öngüt = Gökleri ve yeri yaratan, kendileri gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü O her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
Şaban Piriş = Gökleri ve yeri yaratanın, onların benzerlerini yaratmaya gücü yetmez mi? Elbette yeter. Çünkü O, her şeyi bilen mükemmel yaratıcıdır.
Sadık Türkmen = Gökleri ve yeri yaratan O değil midir? Onların bir benzerini de yaratmaya güç yetiremez mi? Elbette buna gücü yeter. Ve O, herşeyi bilen yaratıcıdır.
Seyyid Kutub = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı? Elbette yaratır. O, çok bilen yaratıcıdır.
Suat Yıldırım = Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir! Elbette kadir! Hallâk O’dur, alîm O’dur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen O’dur).
Süleyman Ateş = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı? Elbette yaratır. O, çok bilen yaratıcıdır.
Tefhim-ul Kuran = Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini de yaratmağa kadir değil mi? Hiç tartışmasız (öyledir). O, yaratandır, bilendir.
Ümit Şimşek = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratamaz mı? Elbette yaratır. Çünkü O herşeyi yaratan, herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya güç yetiremez mi? Elbette güç yetirir. Her şeyi bilen Alîm, sürekli yaratan Hallâk O'dur.
İskender Ali Mihr = Gökleri ve yerleri yaratan, onların bir eşini daha yaratmaya kaadir değil midir? Evet O, (yegâne) Yaratıcı ve En İyi Bilen’dir.
İlyas Yorulmaz = Gökleri ve yeri bir ölçü dahilinde yaratan, yeniden onların bir benzerini yaratamaz mı? Evet, O her şeyin sürekli yaratıcısı ve her şeyi bilendir.
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Yâsîn / 82 -
İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Diyanet İşleri = Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Emri, bir şeyin yaratılmasına taalluk eder, birşeyi yaratmayı dilerse ona ol der, hemen oluverir.
Abdullah Parlıyan = Bir şeyin olmasını mı istedi, O'nun emri bu konuda sadece “Ol” demektir. O da hemen oluverir.
Adem Uğur = Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir.
Ahmed Hulusi = Bir şeyi irade ettiğinde, O'nun hükmü, ona "Kün = Ol!"dan (olmasını istemesinden) ibarettir!. . (O şey kolaylıkla) olur.
Ahmet Tekin = Bir şey isteyince, bir planı icraya karar verince, kurduğu aslî düzenin gereği emri, 'Ol' demekten ibarettir. Hemen istediği şey oluverir.
Ahmet Varol = Bir şeyi istediğinde O'nun emri sadece ona: 'Ol' demesidir. O da hemen oluverir.
Ali Bulaç = Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ın şanı, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona sadece “ol” demektir; o oluverir.
Ali Ünal = O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.
Bayraktar Bayraklı = “O, bir şeyi yaratmak istediği zaman, O'nun işi, sadece o şeye ‘ol' demektir; o da hemen oluşmaya başlar.”
Bekir Sadak = Bir seyi diledigi zaman, O'nun buyrugu sadece, o seye «Ol» demektir hemen olur.
Celal Yıldırım = O, bir şeyi (var kılmayı) dileyince, O'nun emri sadece «ol!» demesidir, o şey hemen oluverir.
Cemal Külünkoğlu = Bir şey(in olmasını) istediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye: “Ol” demektir ve o şey hemen oluverir.
Diyanet İşleri (eski) = Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye 'Ol' demektir, hemen olur.
Diyanet Vakfi = Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı «Ol» demekten ibarettir. Hemen oluverir.
Edip Yüksel = Bir şeyi dilediği zaman, ona sadece 'Ol!' der ve o da hemen oluverir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun emri bir şeyi murad edince ona sâde ol demektir, o oluverir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O'nun emri, birşeyi dileyince ona sadece «Ol!» demektir. O da oluverir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece «Ol!» demektir. O da hemen oluverir.
Gültekin Onan = Bir şeyi dilediği zaman O'nun buyruğu yalnızca "ol" demesidir; o da hemen oluverir.
Harun Yıldırım = Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir.
Hasan Basri Çantay = Onun emri, bir şey'i dilediği zaman, ona ancak «Ol» demesinden ibâretdir. O da oluverir.
Hayrat Neşriyat = Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O’nun emri, ona sâdece 'Ol!' demektir, (o da)hemen oluverir.
İbni Kesir = Bir şeyi murad ettiği zaman, O'nun emri sadece ona; ol, demektir. O da oluverir.
Kadri Çelik = Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri, ona yalnızca: “Ol” demesidir; o da hemen oluverir.
Muhammed Esed = O, Tek'tir, Biricik'tir, öyle ki bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece "Ol!" der; ve o (şey hemen) oluverir.
Mustafa İslamoğlu = O, eşsiz yaratışıyla bir şeyin olmasını dilediği zaman, sadece ona "Ol!" demesi yeter: o da hemen oluş sürecine girer.
Ömer Nasuhi Bilmen = O'nun emri, bir şeyi murad ettiği zaman ancak ona «Ol!» demesidir ki, o da hemen oluverir.
Ömer Öngüt = Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri sadece "Ol!" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
Şaban Piriş = Bir şey istediği zaman, O’nun tek yaptığı sadece: -Ol! demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
Sadık Türkmen = Allah bir şeyi oluşturmayı muradederse/dilerse ona (sadece), “Ol” der, o şey derhal oluşmaya başlar.
Seyyid Kutub = Bir şey dilediği zaman. O'nun buyruğu sadece, o şeye «Ol» demektir, hemen olur.
Suat Yıldırım = Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece "Ol!" demektir, hemen oluverir...
Süleyman Ateş = O'nun işi, bir şeyi(n olmasını) istedi mi ona, sadece "ol!" demektir, hemen oluverir.
Tefhim-ul Kuran = Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri, ona yalnızca: «Ol» demesidir; o da hemen oluverir.
Ümit Şimşek = Birşeyin olmasını dilediğinde, Onun işi 'Ol' demekten ibarettir; o da oluverir.
Yaşar Nuri Öztürk = O birşeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir: "Ol!" Artık o, oluverir.
İskender Ali Mihr = O (Allah), bir şey irade ettiği (dilediği) zaman O’nun emri, sadece ona: "Ol!" demektir. O, hemen olur.
İlyas Yorulmaz = O Allah bir şeyi yaratmayı dilediğinde, ona “ol” der, o da hemen oluverir.
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Yâsîn / 83 -
Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve ileyhi turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yücedir, münezzehtir o mâbut ki her şeyin tasarrufu ve tedbîri, onun elindedir ve hepiniz de dönüp onun tapısına varacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Demek ki, herşeyin mülkü, tasarrufu ve kudreti, kendi elinde bulunan Allah'ın şanı, ne kadar yücedir ve her türlü eksikliğin de, üstünde ve ötesindedir. Ey insanlar! Hepiniz eninde sonunda, isteseniz de istemeseniz de, O'nun huzuruna hesap görülmek üzere, döndürülüp götürüleceksiniz.
Adem Uğur = Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz.
Ahmed Hulusi = Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebede oluştuğuna işaret) Subhan'dır. . . O'na rücu ettirileceksiniz.
Ahmet Tekin = Her şeyin işleyiş disiplini ve aslî düzeni elinde olan Allah’ı tenzih, tesbih ve takdis ederiz. Siz de onun huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.
Ahmet Varol = Her şeyin hükümranlığı elinde olanın şânı pek yücedir ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Ali Bulaç = Her şeyin melekutu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = O halde her şeyin mülkiyet ve tasarrufu kudret elinde olan Allah ne yücedir!... (Öldükten sonra hep) O’na döndürülüb götürüleceksiniz.
Ali Ünal = (Her türlü eksiklikten, herhangi bir şeyi yapamamaktan) mutlak münezzehtir O Allah ki, her şeyin mutlak hakimiyeti O’nun Elindedir ve hepiniz O’na döndürülmektesiniz.
Bayraktar Bayraklı = “Her şeyin mülkiyeti elinde olan Allah, bütün noksanlıklardan uzaktır. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.”[466]
Bekir Sadak = Her seyin hukumranligi elinde olan ve sizin de kendisine doneceginiz Allah munezzehtir.*
Celal Yıldırım = Her şeyin mülkü (mukadderat ve tasarrufu) elinde olan (Allah) çok yücedir, çok münezzehtir.
Cemal Külünkoğlu = Her şeyin hükümranlığı elinde olan (Allah')ın şanı ne yücedir. Ve hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz!
Diyanet İşleri (eski) = Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir.
Diyanet Vakfi = Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz.
Edip Yüksel = Her şeyin yönetimini elinde bulunduran çok yücedir ve siz de O'na döndürüleceksiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık tesbiyh edilmez mi öyle her şeyin melekûtu yedinde bulunan sübhane! Hep de dördürülüp ona götürüleceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık tesbih edilmez mi öyle herşeyin hükümranlığı elinde bulunan yüce Allah! Hep de döndürülüp O'na götürüleceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Gültekin Onan = Her şeyin melekutu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Tanrı) ne yücedir. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Harun Yıldırım = Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Demek her şey'in mülk-ü tesarrufu (ve kudreti) kendi elinde bulunan (Allah) ın şanı ne kadar yücedir, münezzehdir! Siz ancak Ona döndürül (üb götürül) eceksiniz.
Hayrat Neşriyat = İşte münezzehtir O (Allah) ki, herşeyin melekûtu (gerçek mülkü ve tasarrufu)O’nun elindedir ve ancak O’na döndürüleceksiniz.
İbni Kesir = Her şeyin hükümranlığı elinde olanı, tesbih ederiz. Ve siz, O'na döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = Her şeyin melekûtu (egemenliği) elinde bulunan (Allah) münezzehtir! Ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Muhammed Esed = Her şeyin üstünde tasarruf sahibi olan Allah, ne yücedir; ve hepiniz O'na döndürüleceksiniz!.
Mustafa İslamoğlu = Her şeyin tasarrufunu (kudret) elinde bulunduran (Allah), her tür kişileştirmeden uzak ve yücedir: nihayet hepiniz O'na döndürüleceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hakikaten noksanlardan münezzeh (tesbih ve takdise müstehak)dir. O (Hâlık-ı Azîm) ki, her şeyin tam mülkü O'nun yed-i kudretindedir ve siz de ancak O'na (O'nun huzur-u manevîsine) döndürüleceksiniz.
Ömer Öngüt = Her şeyin melekûtu (tasarrufu) elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.
Şaban Piriş = Her şeyin mülkiyeti elinde olan benzersizdir. Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.
Sadık Türkmen = O yücedir, münezzehtir, herşeyin egemenliği O’nun elindedir. Ve siz O’nun katına döndürüleceksiniz.
Seyyid Kutub = Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir.
Suat Yıldırım = Sübhandır, münezzehdir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve... hepinizin de dönüşü, O’na olacaktır.
Süleyman Ateş = Yücedir O ki, her şeyin hükümranlığı O'nun elindedir ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Tefhim-ul Kuran = Her şeyin melekûtu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Ümit Şimşek = Her türlü kusurdan ve ortaktan uzaktır o Allah ki, herşeyin egemenliği elindedir; siz de Ona döneceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Herşeyin kaynağı/egemenliği elinde olan o yaratıcının şanı çok yücedir! Sonunda O'na döndürüleceksiniz.
İskender Ali Mihr = İşte O, Sübhan’dır. Herşeyin melekûtu (mülkü ve hükümdarlığı) O’nun elindedir. Ve O’na döndürüleceksiniz.
İlyas Yorulmaz = Her şeyin yönetimi elinde olan Allah, bütün noksanlıklardan uzaktır ve dönüşünüz O’na dır.
36-YASİN:
1-2-3- Yâsin,
çoğunluğun görüşüne göre Halil ve Sibeveyh'in açıkladıkları gibi sûrenin ismidir.
Bazılarına göre yemindir. Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Bazılarına göre
de Allah Teâlâ'nın kelâmını açtığı bir söz anahtarıdır. Bakara Sûresi'nin
başında hakkında yapılan açıklama genel olarak burada da geçerlidir. Yalnız
burada özel olarak şu iki rivayet vardır: Birisi, İkrime vasıtasıyla İbnü
Abbas'tan rivayet edildiği üzere, Ey insan! demek olmasıdır. Birisi de Saîd
b. Cübeyr'den rivayet edildiği üzere Hz. Peygamber'in bir ismi olmasıdır ki,
"Emin ol ki sen, hiç şüphesiz gönderilen peygamberlerdensin." hitabı bunu
andırır. Şifâ-i Şeri'fte anlatıldığı üzere Nakkaş, Hz. Peygamber'den: "Benim
Kur'ân'da yedi ismim vardır: 'Muhammed, Ahmed, Tâhâ, Yâsin, Müddessir, Müzzemmil,
Abdullah" diye rivayet etmiştir. "Hakâyık Tefsiri" sahibi Sülemî, Vâsıtî'den
ve Cafer b. Muhammed'den: "Yâsin'in yâ seyyid (ey efendi) demek olduğunu da
anlatmıştır.
Kırâet: Ebu
Bekir, Hamza, Kisâi, Ravh, Halefi Âşir, "yâ"nın fethasını imâle ile okurlar.
Aşere kırâetlerinin hepsinde "sin" vakıfta ve vasılda (duruşta ve geçişte)
sâkin okunur. Kâlûn, İbnü Kesir, Ebu Amr, Hafs, Hamza "nûn"u vasılda izhar,
diğerleri idğam ederler. Ancak Ebu Cafer hep sekit yaptığı için, onda da izhar
lâzım gelir. de "vâv" kasem (yemin) içindir. Yalnız Yâsin'de yemin mânâsı
bulunduğuna göre, atf için olmasını da caiz görenler olmuştur. Dilimizde ayrıca
bir yemin harfi bulunmadığından, birçok yerlerde kasemi "hakkı için" diyerek
ifade ediyoruz ki şöyle demek olur: Hem Kur'ân'ı Hakîm hakkı için. Hakîm:
Hikmetli, hikmet söyleyen, hikmet sahibi yahut çok hakim ve muhkem (sağlam)
mânâlarına gelir ki, Kur'ân hakkında hepsi de doğrudur. Emin ol ki sen, hiç
şüphesiz risalet görevi ile gönderilen peygamberlerdensin. Görülüyor ki bu
hitab hem yemin, hem hem , hem de isim cümlesi ile takviye edilip pekiştirilmiştir.
Bu kadar kuvvetli tekit ise, ancak muhatabın, konuyu şiddetle inkâr ettiği
makamda yakışır. Onun için burada muhatap Peygamberin kendisi olduğu halde,
ona tebliğde bu derece tekide ne lüzum vardı? diye bir soru sorulabilir. Buna
cevap şudur: Bu cümle "Fakat Allah sana indirdiği ile şahitlik eder ki, O
bunu kendi ilmiyle indirmiştir. (Buna) melekler de şahitlik ederler. (Aslında)
şahit olarak Allah yeter." (Nisâ, 4/166) buyurulduğu üzere, gerçekte Allah
tarafından Hz. Muhammed'in peygamberliğine bir şahitliktir. Bundan dolayı
bu tekitler, işin başında şiddetli küfür ve inkârlarla karşılaşan Peygamberi
kamu karşısında layıkıyla tatmin etmek ve güvence vermek içindir. Bu bakımdan
şöyle demek olur. Bütün inkârcıların, inatçıların, kâfirlerin küfür ve inkârlarına
rağmen emin ol ki sen, şüphesiz o peygamberlik görevi ile gönderilen, yani
Allah'ın tebliğ edilmek üzere emanetini taşıyan ve dinlenilmediği takdirde
hesabının sorulması kesinleşmiş elçileri olan hak peygamberlerdensin.
4- Dosdoğru
bir yol üzeresin. Hiç eğriliği olmayan, dosdoğru Allah'a götüren yeni bir
cadde üzerinde gönderildin ki, o islam şeriatıdır. Tenzile, nasb ile de ref'
ile de okunur. Yani zaman zaman indirdiği vahyi ile O aziz, rahîm'in, bütün
güç ve kuvvet, galibiyet ve zafer kendisinin olan ve kudretini tanıyan müminlere
vereceği nimet ve rahmetine nihayet olmayan yüce kudret sahibi Allah'ın, burada
Esmâü'l-Hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri)dan" özellikle bu iki yüce ismin anılması
"Allah şöyle yazmıştır: Andolsun ki, galib gelecek olan ben ve peygamberlerimdir."
(Mücadele, 58/21) ifadesiyle "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."
(Enbiya, 21/107) ifadesine işarettir.
5-6-Bu Kur'ân'ın
indirilişinin hikmeti korkutup sakındırman için. Yani bu dünyanın bir âhireti
bulunduğunu, sonunda hep o çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın huzuruna
varılıp hesap verileceğini, doğru yoldan gitmeyenlerin, tehlikeden korunmayanların
sonlarının kötü olduğunu haber verip sakındırasın diye. Bir kavmi ki, babaları
korkutulmadı. Pek uzak dedelerine değilse de yakın babalarına uyarıcı, yani
Allah korkusunu anlatacak peygamber gönderilmedi de onlar, o kavim gafil kimselerdir.
Doğru yolun ne olduğundan, sonucun nereye varacağından haberleri yoktur.
Kasas Sûresi'nde
"Andolsun ki biz, ilk kuşakları helâk ettikten sonra Musa'ya kitap verdik.."
(Kasas, 28/43) âyetinde açıklandığı üzere Musa'ya Tevrat, ilk kuşakların helâk
edilmesinden sonra verilmişti. O zamandan Hz. Muhammed'in peygamberliğine
kadar geçen orta kuşaklar arasında İsrailoğullarına birçok peygamberler gönderilmiş
olduğu halde, Araplara doğrudan doğruya bir peygamber gönderilmemiş olduğundan
büsbütün gaflet ve dini bilgilerden mahrumiyet içindeydiler. Böylece Allah'ın
rahmeti, Kur'ân'ın Arapça olmasını ve son peygamberin Araplardan gelmesini
gerektirmişti. Gerçi Kur'ân'ın uyarısı Araba mahsus değil ve Resulullah, "Ey
kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde bize ne bir müjdeci,
ne de bir uyarıcı gelmedi demeyesiniz diye, size açıkça anlatan peygamberimiz
gelmiştir. İşte böylece size müjdeci de, uyarıcı da gelmiş." (Mâide, 5/19)
buyurulduğu üzere, hem bütün kitap ehline gönderilmiş, hem de "Biz seni ancak
bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe', 34/28) âyetinin
ifadesince bütün insanları davetle görevli bir müjdeci ve uyarıcı ise de,
bu davet ve uyarı işin başında "En yakın akrabalarını uyar." (Şuarâ, 26/214)
emri uyarınca, en yakınından "Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden
başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın." (İbrahim, 14/4) âyeti
gereğince de Araptan başlayacaktı. Çünkü bunlar büsbütün gâfildiler.
7- Andolsun
ki, daha çoklarına karşı (azab) sözü hak oldu. Kelimesinde kaseme cevaptır.
"Allah'a yemin ederim ki muhakkak.." takdirinde Allah Teâlâ'nın yüce ismine
bir yemini işaret eder.
Tefsircilerin
çoğu burada "söz"den maksadın, "Andolsun ki, cehennemi bütün cinlerden ve
insanlardan dolduracağım." (Secde, 32/13) kelimesi olduğunu söylemişlerdir.
Nitekim "Şüphesiz Rabbinin kelimesi üzerlerine hak olanlar inanmazlar." (Yunus,
10/96) âyetinde de böyledir. Yani bu yüce söz gereğince haklarında azab ile
hüküm vacib oldu. Ancak buna şöyle bir soru sorulur: "Halkı ıslah edici kimseler
olduğu halde, Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi." (Hûd, 11/117),
"Biz bir peygamber gönderinceye kadar (hiçbir kavme) azab edecek değiliz."
(İsrâ, 17/15) buyurulmuşken, burada "onlar gafildirler" diye gafletleri anlatılan
bir kavim aleyhinde azab nasıl hak olur? Cevap olarak, bunlara o sözün (azabın)
hak olması, peygamber gönderilmeden önce değil, gönderildikten sonra Ebu Cehil
gibi inad edip kabul etmeyenlere aittir, deniliyor.
Fakat bu,
itibarla doğru olsa da, sonradan çoklarının imana gelmiş olduklarına göre,
bunlara imana gelmez bir çoğunluk denilemeyeceği gibi, peygamberin gönderilişinden
sonra çoğunluğun bu şekilde hemen mahkûm edilişi de "Babaları uyarılmayan
ve kendileri de gafil olan." mazeretiyle âyetin gelişine de uygun düşmüyor.
O halde bu çoğunluğun, o kavmin içinden çok dışında olması gerekir. Çünkü
nahivde bilinmektedir ki, ism-i tafdilin izafetle (tamlama halinde) kullanılışının
iki şekli vardır: Birisinde "muzâfun ileyh"ten bir cüz (parça) olması şart
olur. "Yusuf, insanların en güzelidir." ifadesi gibi. Diğerinde ise mutlak
fazlalık kastedilmekle "muzâfun ileyh"ten hariç olabilir. "Yusuf, kardeşlerinin
en güzelidir." cümlesinde olduğu gibi ki, işte burada "onların çoğu " bu mânâ
ile düşünüldüğü takdirde, bu çoğunluğun, o gafillerin dışında bulunan ve babaları
uyarılmış olan azgınlara yorumlanacağından bir soru gelemez. Yani sadece o
gafillerin içinden çoklarına değil, onların daha çoklarına, babalarına peygamber
gönderilmiş olduğu halde, doğru yoldan ayrılmış olan pek çok kavimlere söz
(azab sözü) hak olmuştur. Artık onlar imana gelmezler. Onun için korkutmaya
onlardan başlamak, hikmete uygun olmaz.
8- Çünkü
biz onların boyunlarında birtakım bağlar, kelepçeler yapmışızdır.
AĞLAL: Gayının
zammesiyle "gull"ün çoğuludur. Bahir'de denilir ki: Gull; zorlama tazyik,
azab etmek, esirlik mânâsıyla boynu saran ve boyun ile beraber iki veya bir
eli de bağlayandır. Râgıb da şöyle der: Organları ortasına alan bağdır. Bazıları
da azab etmek ve şiddet göstermek için eli boyuna bağlayan bağdır, diye ifade
etmişlerdir. Kâmus mütercimi de hapsedilenin ve delinin boynuna geçirdikleri
demir toka ve lâleye (halkaya) denilir, diye anlatmıştır. m Demek ki gull,
kelepçe ve lâle (halka) denilen demir bağlardır. Ebu Hayyan, Bahir'de diyor
ki: Zâhir olan bu âyetinin, istiâre değil, hakikat olmasıdır. İman etmeyeceklerini
haber verince, ahiretteki hallerinden de bir şey haber verilmiş demektir.
Bununla beraber âlimlerin çoğu bunun bir istiâre olduğunu söylemişlerdir ki,
hidayetlerine engel olan ruhsal ve sosyal alışkanlık ve şartların "Biz her
insanın kuşunu (yaptıklarını) kendi boynuna doladık." (İsrâ, 17/13) âyeti
gereğince kazanılmış bir ceza halinde tabiat ve ondan ayrılmayışını tasvirdir.
Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağların, ceza ve azab aletlerinden olması itibariyle
zorunlu olan yaratılışları değil, kazanmakla hak edişi gerektiren cezaî bir
zorlamayı ifade eder. İlk bakışta çağdaş medeniyetin boyun bağlarını hatırlatır
gibi görünen bu "ağlâl" hem ferdin yaratılış kabiliyetini yanlış hedeflere
sevk eden toplum baskısının kötü sıkıntılarını, hem de batıl itikatlar, çirkin
alışkanlıklar, kötü huylar, taklid, taassub, nefsin arzuları gibi küfür ve
günahlardan hoşlandırıp, imandan kaçındıran fena huylara ve durumlara nefislerin
alıştırıla alıştırıla değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir. Evet o
kelepçeler "Allah onların kalblerini mühürlemiştir." (Bakara, 2/7) ifadesi
üzere çıkmaz bir şekilde boyunlarına geçirilmiş. Onlar; o demir çemberler,
enli, dik yakalıklar halinde Çenelere dayanmıştır. Burunları yukarı, gözleri
aşağı somurtmuş kalmışlardır.
9-Gerçeği
görmek için etraflarına bakmazlar ve bakamazlar. Hem önlerinden bir sed, arkalarından
bir sed çekmişizdir. Kendilerini sarmışızdır da artık baksalar da görmezler.
10-Onun için
Onlara karşı birdir de ha korkutmuşsun kendilerini, ha korkutmamışsın imana
gelmezler.
11- Ancak
o kimseyi korkutup uyarırsın, yani çoğunluk öyle olmakla beraber, sen yine
herkesi de uyaracaksın, çünkü uyarmanın o kimselere faydası olur, o kimseleri
sakındırır, korundurursun ki zikri (Kur'ân)ı takip etmekte; kitabı, Kur'ân'ı
gerçekten düşünerek vird emekte, nasihat dinlemekte ve Rahman olan Allah'a
gayıbda korku beslemektedir. Yani ahirette olacağı gibi henüz huzuruna varmış
olmayıp, gıyabında bulunduğu halde, O'nun yüceliğini ve büyüklüğünü sayarak
azabından korkar, Rahmân'dır diye rahmetine güvenip aldanmaz. "Kullarıma haber
ver ki ben çok bağışlayıcı, çok merhamet edeyim. Benim azabım da o acı verici
azabdır." (Hıcr, 15/49-50) buyurduğunu hesab eder, emirlerini tutar. Yahut
kendi gaybında içinden, yani yalnız görünürde değil, Allah'tan başka kimsenin
bilemeyeceği kalbinin iç yüzünden korku duyar. Hangi kavimden olursa olsun.
İşte onu hem bir bağışlanma, hem de şerefli bir mükafatla müjdele. Mağfiret
ve ecr'deki tenvinler tefhim (büyüklük) içindir. Yani hiçbir günah bırakmayıp
örten geniş, önemli bir mağfiret (bağışlanma) ve hiçbir minnet ve eksikliği
olmayan şanlı, şerefli güzel bir ecir ile müjdele. Demek ki, peygamberlik
yalnız korkutmak için değil, hem de böyle büyük müjde ile müjdeleme hikmeti
içindir. Bu korkutma ve müjdelemenin asıl sır ve hikmeti ise şudur:
12- Gerçekten
biz biziz. Bilinmektedir ki, Allah Teâlâ'nın "biz" buyurması büyüklük ve yücelik
içindir. Yani büyüklük şanımız olan biz, güç ve kuvveti bilinen Allah'ız,
yahut biz başka değil, yalnız biz ölüleri diriltiriz ve önceden gönderdikleri
şeyleri; hayatlarında yaptıkları iyi ve kötü bütün amelleri ve eserlerini,
yani geriye bıraktıkları faydalı veya zararlı eserlerini, gerek okuttukları
ilimler, yazdıkları kitaplar, yaptıkları vakıflar, medreseler, mescidler,
mektebler, yollar, çeşmeler, köprüler, hastaneler, çeşitli imaretler gibi
hayır ve hasenat kuruluşlarını ve gerek zulüm ve düşmanlık kanunlarını tesis,
günah ve isyan örnekleri tertib eden fesat ocakları gibi uğursuz şer ve kötülüklerini
ve hatta bütün izlerini ve gölgelerini yazarız, adlarına, hesaplarına geçiririz.
Sahih bir hadiste rivayet edilmiştir ki: "İnsan öldüğü zaman şu üçten başka
bütün ameli kesilir: Sadaka-i cariye (devam eden sadaka), kendisinden faydalanılan
ilim, ona dua eden salih evlat." Demek ki, bu hadis-i şerif kalacak hayırlı
eserlerin kısımlarını açıklamıştır. Âyet bunların zıddı olan kötü eserlerin
de yazılacağını açıklıyor. Ve zaten her şeyi önce açık bir kütükte, bir ana
kitapta, yani Levh-i mahfuz'da sayıp yazmışızdır. Yani her şey, oluşundan
önce Allah'ın ilminde belli olup Levh-i mahfuz'da bütün sayısıyla zabtedilmiş
olmakla beraber, olduktan sonra da bütün izleri ve gölgeleriyle yazılır ve
insanlar bu şekilde yaptıklarından sorumlu tutulur. Böyle korkut ve müjdele.
Meâl-i Şerifi
13- Sen onlara,
o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.
14- Hani biz
onlara iki peygamber göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı.
Biz de (onları) üçüncü bir peygamberle destekledik. Onlara: "Şüphesiz ki biz
size gönderilmiş elçileriz." dediler.
15- Onlar
da: "Siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz, hem Rahman olan Allah,
hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz." dediler.
16- Peygamberler
dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."
17- "Bize
düşen de sadece apaçık tebliğdir."
18- Onlar
dediler ki: "Herhalde biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten
vazgeçmezseniz, andolsun ki, sizi hiç tınmadan taşlarız ve mutlaka bizden
size pek acıklı bir azab dokunur."
19- Peygamberler
de şöyle cevap verdiler: "Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt
verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir
kavimsiniz."
20- O sırada
şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!"
21- "Uyun
sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir."
22- "Bana
ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."
23- "Hiç ben
O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek
olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."
24- "Şüphesiz
ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum."
25- "Şüphesiz
ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni."
26- (Sonra
ona) "haydi gir cennete!" denildi. O da dedi ki: "Ne olurdu kavmim bilseydi!"
27- "Rabbimin
beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını."
28- Biz arkasından
kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
29- Sadece
bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.
30- Yazıklar
olsun o kullara ki, kendilerine glen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
31- Görmediler
mi ki, kendilerinden önce nice kuşakları helak etmişiz. Onlar artık kendilerine
dönüp gelmiyorlar.
32- Onların
hepsi toplanıp, sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir.
13- "Sen onlara
o şehir halkını örnek ver." Eserlerin yazılmasına ve asil bir örnekte birçok
şeyin sayılmasına bir misal gibi olan bu mesel, gerek üzerlerine azab sözü
hak olanları korkutmak ve gerekse Kur'ân'a uyanları müjdelemek konusunda peygambere
vaad edilmiş olan inkılâbların önemli bir örneğini vermektedir ki, buna bu
itibarla Yâsin'in kalbi denilse yeridir. Yani Hıristiyanlığın karşısında müşrik
Romalılar nasıl söndüyse İslâmiyetin karşısında da öyle devletler yıkılacak
"Onu bütün dinlere üstün kılma." (Fetih, 48/28) sırrı ortaya çıkacaktır. Burada,
bu şehrin Antakya, elçilerin de İsa (a.s.)ın havarilerinden gönderilenler
olduğu naklediliyor. O hade şehir halkının, memleket halkı ve anılan kavmin
de Romalılar olduğu anlaşılır.
14- "Hani
biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı." Bunun zahiri,
bunların Allah tarafından peygamberlik verilmiş resuller olduğunu gösterir.
Ebu Hayyan der ki: "Siz ancak bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz"
denilmiş olması da buna delalet eder. Çünkü bu konuşma peygamberlere karşı
olur. İbnü Abbas'ın ve Ka'b'ın görüşü de budur. Fakat Katâde ve diğerleri
demişlerdir ki, bunlar, Havarilerden olup İsâ (a.s.) kaldırılışı sırasında
gönderdi. Buna göre "biz gönderdik" buyurulması, Hz. İsa tarafından gönderilmeleri
de Allah Teâlâ'nın emriyle olduğundan dolayı olmuş oluyor. Bazıları bu ikisinin
Yuhanna ile Pavlus olduğunu "Biz (o peygamberleri) bir üçüncüsü ile destekledik."
Bu üçüncüsünün de Şem'unussafâ olduğunu söylemişlerdir. Fakat açıklamanın
asıl hedefinin temsil olması bakımından bunun bu şekilde ifade buyurulması,
Hz. Muhmmed'in peygamberliğinin şan ve şerefini temsilde açık denecek kadar
bir işaretle göstermek içindir. Yani ikinin bir üçüncü ile takviyesi, Hz.
Musa ve Hz. İsa'nın sonradan Hz. Muhammed'in peygamberliği ile "Kendisinden
öncekileri tasdik edici olarak." (Âl-i İmran, 3/3) güç ve takviyesini temsil
ediyor. Önce Musa ve İsa'yı göndermiştik, bunları yalanladılar, sonra da Muhammed
(a.s) ile bunlara güç ve kuvvet verdik denilmiş gibi oluyor. Elçiler o şehre
vardılar da haberiniz olsun biz, sizlere gönderilmiş elçileriz dediler.
15-19-O şehir
sahipleri (elçilere karşı) şöyle dediler: Siz bizim gibi bir insandan başka
bir şey değilsiniz." Fazla ne meziyetiniz olabilir ki öyle bir davada bulunuyorsunuz.
Ve Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Ne vahiy, ne peygamberlik, ne kitap. Siz
sırf yalan söylüyorsunuz. Vahiy ve peygamberliği, insanın peygamberliğini
esasından inkâr ettiler. Çünkü Romalılar müşrik, putperest idiler. Bununla
beraber Allah'ı inkâr etmemişlerdi.
20- O esnada
şehrin ta öbür ucundan bir adam bu adam, bu kahraman fedai, bu büyük mücahid,
bu güzel vâiz, doğru cennete giden ve Allah Teâlâ'nın özellikle ikramına kavuşan
bu sevgili şehit, Yâsin sahibi Habibi Neccar diye tanınmaktadır.
MEDİNE, şehir
demektir. Medine'nin aksâsı, şehrin en ucu, ta öte başı demek oluyor ki, elçilerin
tebliğleri ve onlara karşı edilen muamele şehrin her tarafından işitilmiş,
açık tebliğ yapılmıştı. Bu medine (şehir) de Antakya'dır diyorlar ve o zaman
büyük ve geniş bir şehir olduğunu söylüyorlar. Bununla beraber "Medinenin
aksâsından" demek, o memleket idarecilerinin en ileri gelenlerinden bir zat
mânâsını da andırır. Elçilere suikast edilmek üzere bulunduğunu haber alıp
bu zat geldi koşuyordu. Yani koşarak geldi, iman edenlere örnek olmak, irşad
etmek için bütün gayretiyle çalışıyordu. Bakınız kısaca ne güzel ögüt verdi:
Ey benim kavmim! Ey hemşerilerim dedi uyun, o gönderilen elçilere uyun; dedikleri
yola gidin.
21-Demek önce
hemşerilik şefkatini ileri sürerek öğüdü takdim ve onların resul olduklarını
haber vermekle imanını açıkladı, bunu gerektiren sebepleri de şu tekit ile
izah etti:
Uyun o kimseye
ki Sizden bir ücret itemez. Dünya ile ilgili bir maksat ve karşılık talep
etmez. Kendileri ise hidayete ermiş, doğru yolu tutmuşlar. Burada şöyle bir
kıyas-ı mukassim (ikilem, yani mantıkta iki şıkkı da aynı sonuca varan kıyas),
bir dilem vardır: Bir yolcunun bir rehbere uyması için iki engel düşünülebilir.
Ya biçimsiz bir ücret istemesi yahut ehliyetine güven duyulmamasıdır. Bunlar
ise hem bir ücret istemiyorlar, hem hidayet sahibi kimseler. O halde bunlar
resul olmasalar bile doğru ve ücret istemediklerinden dolayı kendilerine uymamak
için hiçbir sebep yoktur.
22-Hidayetlerinin
açıklığını beyan ile engelin olmayışından sonra imanı gerektiren şeyin varlığını
göstermek için de buyuruluyor ki: Hem benim neyime ki, ibadet ve kulluk etmeyeyim?
O beni yaradana. Bu, imanı gerekli kılan sebebe işaret ve bu söz, irşatta
incelik için şefkat gösterilmek suretiyle en güzel bir dokunmadır. Yani o
resuller, bizi, yaradana kulluk etmeye ve yalnız O'nu mabud tanıyıp, O'na
ibadet etmeye davet ediyorlar. Bunun doğruluğu ise açıktır. Ben sizi kendim
gibi düşünüyorum, ben beni yaradana kulluk etmeyi borcum, vazifem bilirim,
çünkü beni yaratmıştır. O'na karşı bu vazifemi yapmamak için hiçbir özrüm
ve engelim yok. O halde siz, o sizi yaradan Rabbinize niye ibadet etmeyesiniz.
Halbuki hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz. O halde O'na kulluktan nasıl
kaçınırsınız?
23- Hiç ben
O'ndan başka ilâhlar mı edinirim, başka mabudlar mı tutarım? Çünkü eğer O
Rahmân, rahmetiyle beni yaratmış olan Rahmân, ya beni bir zararla, bir sıkıntı
ile sıkmak isterse onların, yani O'ndan başka tapılanların benden yana şefaatleri
hiçbir fayda vermez. Ve beni kurtaramazlar.
24-Hiçbiri
mabud olamazlar. Şüphesiz ki o takdirde beni yaradan Rahmân'dan başka mabudlar
edindiğim durumda apaçık bir sapıklık içindeyimdir.
25- "Ben
sizin Rabbinize iman ettim, beni dinleyin." Bu güzel sözlerin sonu olan bu
güzel hitabede birkaç mânâ vardır:
Birincisi:
Resullere hitaptır; halkın öldürmek için hücumu üzerine onlara şöyle ikrar
edip şahit tutmuştur: Haberiniz olsun ey resuller! Ben sizin Rabbinize gerçekten
iman ettim, şimdi beni duyun da şahid olun. Yarın âhirette O'nun huzurunda
şahitlik edin.
İkincisi:
Yine kavmine hitaptır ki, şöyle demek olur: Haberiniz olsun, ben o sizi yaradan
Rabbinize şüphesiz iman ettim, ey kavmim! Gelin dinleyin beni de o resullere
uyun, siz de iman edin.
Üçüncüsü:
Geleceğin insanları da dahil olmak üzere duyma kabiliyeti olan herkese hitap
veya yemin olarak, haberiniz olsun, ben iman getirdim, Rabbiniz aşkına bundan
böyle dinleyin beni, benim hitabımı, mâcerâ ve menkıbelerimi ey duygusu olanlar!
26-Bakınız
sonuç ne oldu gir cennete! denildi. Yani şehit edildi, doğrudan doğruya cennete
girmekle kendisine ikram edildi ki, Allah yolunda şehit olanlar hep böyledir.
Böyle denince ne dedi, bilir misiniz? Dedi ki: ay! Bu ne güzelmiş! keşke kavmim
bilselerdi
27- Rabbim
bana ne büyük mağfiret buyurdu da beni böyle ikram edilen kullarından kıldı.
Kavmi hakkında böyle temennide bulundu. Demek kavmini unutuvermemiş, kin ve
intikam duygusu da beslememiş, düşmanlarına bile merhamet eden evliyâ ruhu
ile istemişti ki, kendinin erdiği mutluluğu bilseler de, cinayetlerine, küfürlerine
tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar, Allah yolunda fedailik etseler.
Bununla beraber bu temenni, haklı bir öğünme mânâsından uzak değildir.
28-Şimdi hiç
şüphe yok ki, burada hatıra şöyle bir soru gelir: Böyle bir kahramanı, böyle
yüksek bir öğütçü ve mücahidi öldüren o kavme Allah Teâlâ ne yaptı? Böyle
bir soruya karşı buyuruluyor ki: Onun arkasıdan da kavminin üzerine gökten
bir ordu indirmedik. Yani onu dinlemeyip öldüren kavmini de onun arkasından
sağ bırakmadık, gerçi o şehidin arkasında ve Resullerin elinde bir ordu yoktu.
Bununla beraber onlarla harp için gökten bir ordu da indirmedik, indirmiş
de değildir. Yani bu gibi durumlarda gökten apaçık bir ordu indirivermek Allah'ın
âdeti olmamış olduğu gibi, olağanüstü olarak da indirmedik. Daha doğrusu indirecek
de değildik. Allah'ın bir kavmi mahvetmesi için öyle ordular indirmesine gerek
yoktur. "Bedir" de, "Hendek"te melekler indirmesi bile sadece müminlere bir
müjde ile kalblerini huzura kavuşturmak içindi. O bir iş dileyince sadece:
"ol!" der, oluverir.
29-Onun için
olan hadise başka değil, sâde bir gürültü oldu. Tek bir ses, bir haykırma,
Cebrail'in bir haykırması. Hemen sönüvermişlerdi. Önüne geleni yakmak isteyen
o ateşli kavim, o zamandan itibaren sönmüşlerdir. Bundan Antakya halkının
mahvolduğunu, helâk olduğunu anlamak istemişlerse de Hıristiyanlık daveti
karşısında müşrik Roma devletinin ortadan kalkmış olduğunu anlamak daha kapsamlıdır.
30- Yazıklar
olsun o kullara... Bu yalnız o sönenlere bir üzüntü duymak değildir. Kendilerine
azab sözü hak olan çoğunluğa, meselin özlü tatbiki olan bir uyarı, gafillere
de bir tenbihtir.
31- Ya görmediler
de mi onlar?
O alay edip
duran kullar? Kendilerinden önce ne kadar nesiller helak etmişiz. Onlar, kendilerine
dönüp gelmiyorlar, yani dünyaya bir daha dönmüyorlar.
32- Ve hepsi;
o helâk edilen ve henüz edilmeyen, hepsi başka değil, yalnız toplanıp bizim
huzurumuza getirilmekte olan bir toplum bulunuyorlar. Böyle iken nasıl olur
da başka ilâhlar edinip şirk koşarlar?
İHZAR: Huzura
getirmek demektir. Mahkemeye rızasıyla gelmeyen kimseyi tutup, zorla hakimin
huzuruna getirmek mânâsında kullanılır ki, burada özellikle bu mânâyadır.
Yani herkes ölmekle yok olup gitmiyor, hesap ve ceza için Hak Teâlâ'nın huzuruna
toplanıp sevk ediliyorlar.
Bu tebliğden
sonra bir de aklî delillerle aydınlatılarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
33- Hem bir
delildir onlara ölü toprak. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık
da ondan yiyip duruyorlar.
34- Biz orada
hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular
fışkırttık.
35- (Bunu),
Onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye (yaptık). Hâlâ
şükretmeyecekler mi?
36- Yerin
bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün
çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir.
37- Gece de
onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü soyar çıkarırız, bir de bakarlar ki
karanlığa dalmışlar.
38- Güneş
de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi
bilen Allah'ın takdiridir.
39- Ay'a
gelince, ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi
(yay haline) dönmüştür.
40- Ne güneşin
aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi
yörüngesinde yüzerler.
41- Onlar
için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.
42- Yine kendileri
için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.
43- Eğer dilesek
onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar
kurtarılır.
44- Ancak
tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.
45- Durum
böyle iken onlara: "Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun ki size rahmet
edilsin" denildiği zaman,
46- Ve kendilerine
Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz
çevirirler.
47- Onlara:
"Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın" dendiği zaman,
o kâfirler, müminler için: "Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz
mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?" dediler.
48- Yine onlar:
"Eğer doğru söylüyorsanız bu (kıyamet) vaadi ne zaman?" diyorlar.
49- Onlar
sadece bir tek çığlığa bakıyorlar, bir çığlık ki, onlar çekişip dururken kendilerini
yakalayıverir.
50- O zaman
bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.
33- Hem bir
âyet, yani Allah Teâlâ'nın kudretinin büyüklüğüne ve ölüleri diriltebileceğine
açık bir delil ve alamettir. Onlara, o gafillere ve inkârcılara o ölü arz,
arz, toprak bilinmektedir ki cansızdır. Hatta Hıcr Sûresi'nde "Yeryüzünü sönmüş
kül halinde görürsün." (Hacc, 22/5) buyurulduğu üzere sönmüş bir taş halinde,
hayat ile tamamen zıt bir durum ölüdür. Hele bir öğle sıcağında bir Arabistan
çölünün manzarası düşünülürse onun hayattan ne kadar uzak olduğu görülür.
Eğer tabiata kalsaydı o ölü toprakta bir ot bile bitmezdi. Fakat biz ona hayat
verdik. Onda hayat yarattık, bitkisel ve hayvansal organlarla dirilik, şenlik
meydana getirdik.
Hayatın önce
bir hücreden başladığını göstererek de buyuruluyor ki: ve ondan, yani yerden
bir dâne çıkardık.
HABB: "Habbe"
(dâne)nin cins ismidir ki, azına da çoğuna söylenir. Çoğulu "hubûb", onun
çoğulu "hubûbat"tır. Dilimizde olduğu üzere özellikle buğday, arpa, pirinç,
susam gibi yenen dânelerde yaygın olmakla beraber, genellikle ot ve çiçek
tohumlarında da bilinmektedir. Kamus sahibi "Besâir"de der ki: "Hubub"un bir
tekine "habbe" denilmesi, şey'in aslı ve öz maddesi olması itibarıyladır."
Bu bakımdan bir "habbe" (dâne), hayatın ilk başlangıcı olan bir hücre (cellule)
demektir. Burada da bu cinse işaretle "ondan bir dâne çıkardık" buyurulmuştur.
Fen ilimleri açısından düşünüldüğü zaman yerin unsurlarından bir hayat hücreciğinin
oluşumu, bir habbe (dâne)nin çıkması tabiî değildir. Tohumsuz bir hayat hücreciği
tabiî olarak teşekkül edemez, (genration spontane'e olmaz). Gerçekten bir
eksinin, kendiliğinden bir artı oluvermesi akla da uygun gelmez. Bununla beraber
yerde hayat işi meydana geldiği için, yine fen ilimleriyle uğraşanlar derler
ki: Fakat başlangıçta ilk tohumun, ilk hücrenin tabiat dışı olarak meydana
gelmiş olduğunu kabul etmek zorunludur. İşte bu nokta doğrudan doğruya tabiatlar
üzerinde hakim olan yüce yaratıcının ölülere hayat veren ilâhî kudretini gösterir.
Bunun bir seçim olduğunu söylemek de aynı mânâyı ispat etmektir. Çünkü seçimin
(insanın peygamber olarak gönderilmesinin) her derecesi tabiat üstü bir gelişme
arzeder. (En'am Sûresi, 6/95. âyetinin tefsirine bkz.) Bu şekilde ölü toprağa
bitkisel hayattan başlayan bir hayat verilip ondan dâneler çıkarıldığı ve
böyle tek hücrelerden başlayan bu hayatın, insan hayatına doğru yetiştirilip
geliştirildiği ince bir imtihan tarzında edebî bir vecize ile hatırlatılarak
buyuruluyor ki: Ondan bir dâne çıkardık da şimdi ondan yiyorlar. Belli ki
bu şöyle demektir: O insanları da yarattık da o dânelerden yiyip duruyorlar.
34- Sonra
onların birleşmesi ve gelişmesiyle bilhassa insan hayatının devam etmesinin
ve gelişmesinin sebeplerine destek sağlandığı anlatılmak üzere de buyuruluyor
ki hem onda, o yerde bahçeler yaptık. O tek hücreli hayatı üretip, birleştirip,
düzenleyerek birbirine girmiş güzel, hoş bağlar meydana getirdik. Hurmalıklar
ve üzümlükler, neler. İşte bunlar bitkisel hayatın en mükemmel şekli ve insan
zevklerinin en tatlı kaynaklarıdırlar. Ve onda, yani yerde yahut o bahçeler
içinde kaynaklardan çaylar, pınarlar akıttık
35- ki onun
ürünlerinden, Allah'ın verdiği meyvesinden, gelirinden ve ellerinin yaptığı
şirası, pekmezi ve teferruatı gibi mamüllerinden yesinler, faydalansınlar
diye. Buna göre de işareti vardır. Okurken burada durulmaz. Bununla beraber
burada nın nâfiye (olumsuzluk edatı) olması da caiz görülmüştür. Buna göre
de durmak caiz olup mânâ şöyle olur: "Ürününden yesinler. Onu, onların elleri
yapmadı". Yani o bağlara bakmaları, suyu ve çapası gibi işlerinde çalışmaları
gerekirse de alıp istifade edecekleri o ürün, onların yapısı değil, Allah'ın
vergisidir. Hâlâ şükretmeyecekler mi? Şirk ve nankörlükten vazgeçip tevhid
ve iman ile ibadet ve kulluk etmeyecekler mi?
Abdülkadir
Geylanî (k.s.) "Fütûhu'l-Gayb"da der ki: "Şükür ya dil, ya kalp veya organlarla
olur."
Dil ile şükür:
Nimetin Allah Teâlâ'dan olduğunu kabul ve yaratıklara nispeti terk etmektir.
Ne kendine, ne güç, kuvvet ve kazancına, ne de senden başkasından ellerinde
meydana gelenlerin hiç birine isnad etmemek. Çünkü sen de, onlar da hep o
nimet için sebep, âlet ve vasıtasınız. Onu taksim eden, gönderen, var eden,
onunla uğraştıran, sebepleri yaratan azîz ve celîl olan yüce Allah'tır. Kısmet
eden O, veren O, var eden O'dur. Şükre en layık olan O'dur. Hediyeyi getiren
uşağa bakılmaz, gönderen efendiye bakılır. Bu bakışı bilmeyenler hakkındadır
ki "Onlar dünya hayatından görüleni bilirler. Ahiretten ise habersizdirler."
(Rum, 30/7) buyurmuştur. Zahire, sebebe bakıp da, ilmi ve anlayışı ondan ilerisine
geçmeyen cahildir, eksiktir, aklı kısadır. Çünkü akıllıya akıllı denmesi,
işin sonunu görmesi itibarıyladır.
Kalb ile şükür:
Sende olan nimetlerin hepsinin, açıkta, gizlide, hareket ve sakinliğindeki
menfaatlerin, lezzetlerin tamamının başkasından değil, ancak Allah'tan olduğuna
sürekli bir itikadla sağlam bir şekilde bağlanmaktır ki, dilinle şükrün, kalbindeki
şükrün tercümanı olur. "Allah, gizli ve açık olarak nimetlerini size bol bol
vermiştir." (Lokman, 31/20), "Sizde nimet adına ne varsa, hepsi Allah'tandır."
(Nahl, 16/53) ve "Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız saymakla bitiremezsiniz."
(İbrahim, 14/34) buyuruluyor ki, mümin için Allah'tan başka nimet verici kalmaz.
Organların
şükrüne gelince: Bütün organlarını yüce Allah'a ibadette hareket ettirip kullanmaktır.
O halde Allah'tan yüz çevirme bulunan herhangi bir hususta yaratıklardan hiçbirine
uymamak gerekir ki bu, nefsi, arzuyu, iradeyi, uzun amelleri ve diğer yaratıkları
içine alır. Allah'a itaati asıl ve uyulacak şey, O'nun dışındakileri de fer'
(teferruat) ve tabi kılmak gibi ki, başka başka türlü yaparsan zorba, zalim
ve Allah'ın hükmünün dışında hüküm vermiş olursun. "Her kim Allah'ın indirdiği
hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." (Mâide, 5/44)
Bakara Sûresi
(32. âyet) inde ve İsrâ Sûresi'nin başında (İsrâ, 17/1) açıklandığı üzere
"sübhan" tesbihinin özel adıdır. Bununla beraber büyük hayret yerinde de kullanılır.
Tesbih de tenzihin en ileri derecesidir. Yani herhangi bir lekeden, yaraşıksızlıktan
itikatta, sözde, fiilde son derece tenzihtir. Bu şekilde, "tesbih ederim"
yahut "tesbih ediniz" anlamını ifade eden bu tesbihin, burada böyle sözün
başında getirilmesi ne güzeldir!
Birincisi:
Bu, bir taraftan şükretmeyenleri kınama, bir taraftan da şükredeceklere şükrün
başının, mükemmel bir tenzih ile tevhid olduğunu öğretmektir.
İkincisi:
Sıla yerinde anılan kudretin eserlerinin önemini vurgulamakla şükrü gerektiren
sebepleri fazlasıyla tekittir.
36-Üçüncüsü:
Eşleri yaratanın eşsizliğini, ortak ve benzerden münezzeh birliğini ispat
eden edebî bir tıbak sanatı vardır: Tesbih O yaradana yahut ne yüce sübhandır
O yaradan ki bütün o çiftlerin hepsini yarattı.
EZVAC: "Zevc"in
çoğuludur. Zevc, çift ve eş demektir ki, Ragıb'ın açıkladığı gibi, iki yakının
her birine de ve bir diğerine benzer veya zıt olarak ilgili bulunan her şeye
de denir. Bu itibarla dünyadaki şeylerin hepsi, bir zıddı veya benzeri yahut
da herhangi bir bileşiği ve karşıtı bulunması yönüyle çifttirler. Mesela cisim
ve ruh, madde ve kuvvet, cevher ve araz, iç ve dış, yer ve gök, karanlık ve
aydınlık, dünya ve ahiret gibi ki elektrik bile artı ve eksi diye ikiye ayrılıyor.
O halde "Çiftleri yarattı" demek, "bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattı"
demeye eşittir. Ancak burada asıl sevk, bütün âlemin yaratılışını anlatmak
değil, bir ortak ve benzeri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin yaratılmış
olduğunu ve dolayısıyla yaratılmışın yaratıcıya eş olamayacağını anlatatarak
yaratıcının böyle şeylerden tenzih edilmiş olduğunu ve birliğini ispat etmektir.
Bundan başka "ezvac" (çiftler) denmesinde diğer bir nükte daha vardır ki,
insan hayatı için önceki nimetlerden daha fazla önem taşıyan evlenme nimetinin
yaratılmasına işaretle şükre yöneltmeyi ifade eder. Nitekim çiftler şöyle
açıklanıyor: O çiftleri ki yerin bitirdiklerinden, önceki âyette anlatılan
ve anlatılmayan bitki ve ağaç çeşitleri, ve kendi nefislerinden, erkek ve
dişi ve daha bilemeyecekleri şeylerden ki ne göz görmüş, ne kulak işitmiş,
ne de bir insanın hatırına gelmiştir.
37- Onlara
bir delil de gecedir. Mekânda tecelli eden (görülen) ilâhî kudreti hatırlattıktan
sonra, bununla da zamanda tecelli eden ilâhî kudrete işaret buyuruluyor. Şöyle
ki: Ondan gündüzü yüzeriz. "Selh kelimesi, biri diğerinin lazımı iki mânâ
ile kullanılır saymak çıkarmak: denilir ki, "koyundan deriyi yüzdüm, soydum,
giderdim" demek olur. Diğerinde ise "Koyunu deriden soydum" denilir ki, açtım,
meydana çıkardım demek olur. Türkçe'de de "elmayı soydum" yahut "elmanın kabuğunu
soydum" dediğimize göre, biz de "soymak" kelimesinde bu iki şekli, farklı
farksız kullanıyoruz demektir. Burada her iki mânâ ile de tefsir edilmiştir
ki, ikisi de doğrudur. Birincisine göre geceden gündüzün yüzülmesi, bir kurbanın
derisi yüzülüyormuş gibi çevreden ışığın sıyrılıp sönmesiyle, asıl yokluğu
hatırlatan karanlığın ortaya çıkışı, yani akşam olma hadisesi demek olur ki,
"derken bir de bakarlar ki, onlar karanlığa dalmışlardır" sözünde takib ve
müfâcee (hemen arkasından ve birden bire oluş) bu mânâda açık olduğundan tefsircilerin
çoğu bu yönü tercih etmişlerdir. Bu şekilde gece yalnız bir korkutma delili
olarak hatırlatılmış oluyor. İkinci mânâya göre ise geceden gündüzün yüzülmesi,
karanlık içinden aydınlığın çıkarılması, yani sabah olma hadisesi olmuş oluyor
ki, bunda ölülere hayat vermekten örnek olan bir müjde neşesi vardır. Nitekim
"geceler gebedir" denilir. Buna göre "Bir de bakarlar ki onlar karanlığa dalmışlardır."
ifadesi, yine aynı günün sonunun geceye varacağını göstermiş olur.
38- Güneş
de, bir âyettir. Yani gece ve gündüzün sebebi gibi görünen güneş de Allah'ın
kudretine bir delildir. Kendisi için takdir edilen bir müstekar için cereyan
ediyor (akıp gidiyor). Güneşin bu akışının yalnız mekanda hareketi diye anlamamalı,
mekan ve zamanla ilgili bütün eserleri ve durumlarıyla varlık âleminde sürüp
gitmesi mânâsına anlamalıdır. Mesela ışık ve ısı yayması da onun bir cereyanı
(akışı)dır.
MÜSTEKARR:
Mimli masdar, ismi zaman, ismi mekan olabildiği, da birkaç mânâya geldiği
için, bu ifade birçok mânâlara uygundur.
Birincisi:
Güneş kendisi için takdir ve tahsis edilmiş ve istikrar sebebiyle, yani sabit
bir karar, düzenli bir kanun ile cereyan eder. Hesapsız, başı boş, kör bir
tesadüf ile değil.
İkincisi:
Bir istikrar için, yani kendi âleminde bir karar ve ölçü meydana getirmek
hikmet ve gayesiyle yahut sonunda bir sükunete erip durmak için cereyan ediyor
(akıp gidiyor).
Üçüncüsü:
İsmi zaman olduğuna göre kendine mahsus bir istikrar zamanı için, yani duracağı
bir vakte, belirli bir zamana kadar cereyan eder ki, bu vakit, "Güneş toplanıp
dürüldüğü zaman." (Tekvir, 81/1) ifadesindeki vakittir.
Dördüncüsü:
İsmi mekan olduğuna göre, kendine özgü bir istikrar yerine mahsus, yani yerinde
sabit olarak cereyan eder, kendi ekseninde döner yahut kendisinin karargahı
olan âlemin menfaatleri için cereyan eder. Bu mânâda vatana hizmet için bir
teşvik de vardır. Nihayet birinci "ilâ" mânâsına olmak üzere şu mânâ da vardır:
Kendisi için bir istikrar noktasına doğru gitmektedir. Tatbiki, birkaç şekilde
açıklamaya muhtemel bulunan bu mânâya göre, güneşin diğer bir merkeze doğru
hareket etmekte bulunduğu da anlaşılabiliyor. Nitekim bir hadis-i şerifte
de "Güneşin istikrar yeri Arş'ın altındadır." diye rivayet edilmiştir.
İşte o, şaşırtıcı
cereyan o azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Yani kudretiyle her şeye
galib ve hakim ve ilmiyle her şeyi kuşatmış olan ve sana Kur'ân'ı indirip
doğru yolu gösteren Allah'ın takdiri, yani bütün sınırlarını ve genişliklerini
bilip biçmesiyledir. Yoksa ne yaptığını bilmez, kör bir tabiatın eseri değil,
bizzat ezelî bir müessir (etken) hiç değildir.
39- Aya gelince
ona konak konak ölçü biçmişizdir. O güneş gibi istikrarlı bir şekilde akıp
gitmez. Ona birtakım konaklar ve her konaklamaya göre bir ölçü tayin etmişizdir.
Gezegendir, her gün bir konak yerine gelir, her konağa göre bir şekilde görünür.
Araplar, ayın konaklarını şunlarla saymışlardır: Şertan, butayn, süreyya,
deberan, hek'a, hen'a, zira', nesre, tarf, cebhe, zübre, sarfe, avva, simâk,
gafir, zubânâ, iklîl, kalb, şevle, neâim, belde, sa'düzzâbih, sa'dübüla',
sa'düssüud, sa'dül'ahbiye fer'uddelvil, muahhar, reşa. Bunlardan her gece
bir konağa konar da geleceğe kadar nuru (aydınlığı) arta arta, sonra da eksile
eksile son konakta -ki kavuşumdan öncedir- iyice incelir, kavislenir. Nihayet
dönüp eski urcun gibi olana kadar.
URCÛN: Eğri
salkım çöpü demektir. Özellikle hurma salkımının dip çöpü ki eskisi, yani
geçen seneninki, daha ince, daha eğri, daha renkli olur. Bu benzetme, çok
şaşırtıcı bir güzelliktedir. Zannedildiği gibi hilâlin ilk ve son şeklini
göstermekle kalmıyor, Ay'ın o konaklarda giderken dünya etrafında bir ayda
kat ettiği yörüngenin bir hattını da göstermiş oluyor.
Eski denilmekle
bu yörünge üzerinde Ay'ın her konaktaki hacmi de hayal ettirilmiş bulunuyor
ki, eski astronomiciler bu benzetmenin inceliğini kavrayamazlardı.
40-Bu takdir
o kadar güzel ve bu vazife dağılımı o kadar yerindedir ki ne güneşin kendisine
aya çatmak yaraşır, ne gece gündüzün önüne geçer. Hepsi bir felekte (yörüngede)
yüzerler. Biri diğerine çarpmaz, vazifeleri o kadar güzel ve düzenli dağıtılmıştır.
"yüzerler" çoğul kipiyle getirilmekle hepsinden maksadın, yalnız güneş ve
aydan her biri değil, bütün gök cisimleri olduğu anlatılmıştır. Bu bakımdan
yeni astronomi kanunlarına işaret eden bu âyetin bir benzeri Enbiyâ Sûresi'nde
geçmiş olduğundan (Enbiyâ, 21/33) âyetinin tefsirine bakınız.
Yalnız güneşin
yüzdüğü felek nedir? Bu bir yörünge olduğuna göre, onun da bir gezegen olması
gerekmiyor mu? diye sorulabilir. Gerçi ekseni etrafında da dönme yeri mânâsına
yörünge denebilirse de bundan zahir (açık) olan, güneşin yukarda anlatıldığı
üzere, hadis-i şerifin gösterdiği gibi arşın altında diğer bir istikrar yerine,
bir merkeze doğru hareket ettiğini ve dolayısıyla onun yüzdüğü feleğin de
ona olan yörünge ve hareket yeri olduğunu kabul etmek gerekir.
41- Bizim,
dolu gemide nesillerini taşımamız da kendileri için bir delildir. "Dolu gemi"
denilince önce Hz. Nuh'un gemisi hatıra gelir. Fakat burada "nesilleri" kaydı,
bunu kastetmeye engeldir. Bu karîne (ipucu) ile burada "dolu gemi", hamile
kadınların rahimlerinden mecazdır, beliğ bir istiâredir. Evet babanın sülbünden
(belinden) bir tufan ile atılan nesiller, anaların rahimlerinde Hz. Nuh'un
gemisi gibi bir kurtuluş gemisi bulur.
42- Kendileri
için onun gibi binecek şeyler de yarattık. Bu bütün deniz ve kara bineklerini
içine alır.
43- Ve dilesek
onları, o nesilleri dolu gemi gibi olan rahimlerde, kendilerini de onun gibi
bindikleri gemilerde boğarız da ne o nesiller için bir feryatçı, bir feryad
eden veya feryada yetişen bulunur ne de berikiler boğulmakta oldukları denizden
kurtarılırlar.
44- Ancak
bizden bir rahmet ile ve bir zamana kadar yaşatmak için olursa başka. Ancak
o takdirde kurtarılırlar.
45-46- "Onlara:
Korunun... dendiği zaman..." Objektif ve yaratılışla ilgili delillerden sonra
Allah'ın indirdiği âyetlerden de yüz çevirdiklerini açıklamadır.
47- "Onlara:
Allah'ın size verdiği rızıktan infak edin dendiği zaman inkâr edenler dediler
ki..." Bu âyetin zındıklar hakkında indiği söylenir. Mekke'de birtakım zındıklar,
sadaka ve yardım için teşvik edildiklerinde Allah fakir edecek, biz besleyeceğiz
öyle mi? diye böyle küfür ederlermiş ki, bu zındıkların eski İran'dan aksetmiş
olmaları gerektir.
48- Bir de
derler ki ne zaman bu vaad? Bu ölülerin dirilmesi, bu Allah'ın huzuruna getirilme
vaadi eğer doğru iseniz, yani böyle diyerek alay etmek isterler.
49- Fakat
başka değil, bir tek çığlığa bakıyorlar. Ki ilk üfürülüşü, yani sûrun birinci
üfürülüşü. Bir çığlık ki un idgamıdır. Yani bir çığlık ki, onlar birbirlerine
geçmiş çekişip dururlarken kendilerini alıverir.
50- O zaman
artık bir tavsiyeye, -hiçbir işleri hakkında bir kelime vasiyet etmeye- bile
güçleri yetmez. Ailelerine de dönecek değiller.
Meâl-i Şerifi
51- Sûr'a
üfürülmüştür, bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.
52- Onlar:
"Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân'ın vaad
buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler" derler.
53- Başka
değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.
54- Artık
bugün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez. Ancak yaptıklarınızın cezasını
çekeceksiniz.
55- Gerçekten
cennetlik olanlar bugün bir meşguliyet içinde zevk etmektedirler.
56- Kendileri
ve eşleri gölgelerde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
57- Onlara
orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey onlarındır.
58- (Onlara)
Rahîm olan Rab'den "selâm" sözü vardır.
59- Ey günahkârlar!
Bugün siz bir tarafa ayrılın.
60-61- "Ey
Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk
edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?" (buyurulacak)
62- Böyle
iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?
63- İşte bu
size vaad edilen cehennemdir.
64- Bugün
yaslanın ona bakalım inkâr ettiğiniz için.
65- Bugün
biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler,
ayakları da şahitlik eder.
66- Hem dileseydik
gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden
görecekler?
67- Yine dileseydik
oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de
geri dönebilirlerdi.
51-54- "Sûra
üfürülür." İkinci üfürüş: "Sonra ona bir daha üfürülür, bu kere de o yıkılanlar
kalkmış, bakıyorlardır." (Zümer, 39/68), "O gün hiç kimseye zulmedilmez..."
Burada a kadar o gün onlara söyleneceği hikâye etmektir.
55-58- Haberiniz
olsun ki, cennetlikler, salih amellerle cennete sahip olanlar. Gerçi cennete
girmek, esas itibarıyla Allah'ın lütfuyladır. Fakat "ancak yaptıklarınızın
cezasını çekeceksiniz" buyurulması itibarıyla burada bu mânâ hatırlatılmıştır.
"meyve" denmesi de sırf zevkten çok, çalışmanın meyvesine işaret eder. Erîkeler.
Erike, haclede, yani gelin odasında döşenen süslü koltuktur. Ve onlara iddia
ettikleri, istedikleri var, davayı kazandılar, yani selam var Rahîm olan,
yani sonunda müminleri rahmetiyle murada erdiren ve ortağı benzeri olmayan
bir Rabden doğrudan doğruya söylenen bir selam. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber
(s.a.v.) demiştir ki: "Cennet ehli nimetleri içinde zevke ererlerken kendilerine
bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki üzerlerinden Rab, kendilerini
cemalinin şerefi ile şereflendirmiş. "Ey cennet ehli!
Selam üzerinize
olsun." buyuruyor. İşte ilâhî sözü budur. Bunun üzerine onlara nazar buyurur,
onlar da O'na bakarlar ve baktıkları müddetçe diğer nimetlerden hiçbir şeye
iltifat etmezler. Ta perdeleninceye kadar ki, o zaman da üzerlerinde ve yurtlarında
nur bâki kalır.
59-65- Sizden
birçok nesilleri şaşırttı, yani birçok toplumların ahlâklarını bozdu. "Bugün
biz onların ağızlarını mühürleriz..." İşte Nur Sûresi'nde "O gün onların dilleri,
elleri ve ayakları, işledikleri şeyler hakkında kendilerine şahitlik ederler."
(Nur, 24/24) buyurulan gün, bu gündür.
66- "Eğer
dileseydik gözlerini üzerinden silme ederdik." Bu da ahirete ait zannedilmiş
ise de dünyaya ait bir tehdit olarak "bir tek çığlığa bakıyorlar" sözüne atfedilmiş
olması, mânâ itibarıyla daha uygundur. Yani ahirette öyle olacağı gibi biz
de dilersek şimdi o nankörlüğü yapan, "Allah dileseydi onları doyururdu" diyen
kâfirlerin gözlerini büsbütün siler, kör ediverirdik de yola dökülürlerdi,
yola gelmekte yarış ederlerdi. Çünkü her küfredenin gözü kör edilivermiş olsaydı,
bu bir sığındırma olur, hepsi imana gelirdi. Fakat o kâfirler nerden görecekler?
Burada "görmez" kalb gözü ile tefsir edilmiştir. Yani o kadar ilâhî delilleri
görmeyen o basiretsiz kâfirler, bunu böyle yapabileceğimizi idrak etmezler.
67- Dilesek
onları tam kuvvetleri çağında mesh de ediverir (kılıklarını değiştirir) oldukları
yere donduruverirdik de ne geçebilir ne dönebilirlerdi. Şu halde böyle irade
buyurulmuyorsa yapılamayacağından değil, cezaları ahirette verileceği içindir.
Bununla beraber:
Meâl-i Şerifi
68- Bununla
beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak)
tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?
69- Biz ona
şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da... O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
70- (Bu),
diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.
71- Şunu da
görmediler mi: Biz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım
hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.
72- Onları,
kendilerinin hizmetine vermişiz de, hem onlardan binekleri var, hem de onlardan
yiyorlar.
73- Onlarda
daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hâlâ şükretmeyecekler
mi?
74- Onlar,
Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.
75- Onların,
onlara yardıma güçleri yetmez. Kendileri ise onlar için bazı askerlerdir.
76- O halde
onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz, dışlarını da.
77- İnsan,
kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir hasım
kesildi?
78- Yaratılışını
unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?"
dedi.
79- De ki:
"Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir."
80- Size o
yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.
81- Gökleri
ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir.
Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
82- O'nun
emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.
83- O halde
her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne
yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.
68- Bununla
beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak; gençlik çağında almayıp uzun ömürle
yaşatıyorsak yaratılışta tepesi üstü dikiyoruz. Yani başlangıçtakinin, gençliğin
aksine olarak günden güne kuvvetten düşürüp zayıflığını artırıyor, ölüme doğru
yürütüyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?Bunu yapan kudretin daha önce o gözle
silmeyi ve kılık değiştirmeyi de yapabileceğini anlayıp da doğru yolu tutmayacaklar
mı?
69- Biz ona,
yani peygambere şiir öğretmedik. Bu söylenenleri bir şiir saymamalıdır. Kur'ân'ın
ne söz olarak, ne de mânâ olarak şiir olmadığı açıktır. Bir kere Kur'ân'ın
sözlerinde şiir sözünün vezin ve kafiyesi yoktur. Mânâ bakımından ise şiir,
gerçek olup olmadığı aranmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, coşturmak
veya küstürmek gibi hisleri gıcıklayan hayalî kuruntulara, zanna dayanan kıyaslara,
duygu oyunlarına aittir. Kur'ân ise Hakk'ın doğru yolunu gösteren hikmetler
ve hükümler ile irfan nuru, kesin iman rehberi bir ilâhî yadigârdır. Fakat
kâfirlerin birçokları onu bir şiir gibi düşünmek ve düşündürmekte ısrar ettikleri
ve bu şekilde peygamberi bir şair gibi tanıttırmak istedikleri için buyuruyor:
Biz ona şiir öğretmedik. Hem o , ona yaraşmaz da. Çünkü "Şairlere gelince
onlara da azgınlar uyar." (Şuara, 26/224). Ne peygamberlik makamına şairlik
yaraşır, ne de Kur'ân'a şiir demek.
O Kur'ân başka
değil, ancak bir zikir; sırf Allah tarafından bir öğüt ve irşad ve apaçık
bir Kur'ân'dır. İbadetlerde ve ibadethanelerde okunacak Allah kelâmıdır.
70- Hayatı,
yani aklı, duygusu olanı korkutup, gafletten uyandırmak, küfürde ısrar ile
kâfirlik edenler aleyhine azab sözünün hak olması için. Bundan önce çoklarına
olduğu gibi azab ile hükmün vacib olması için.
71-76- Şunu
da mı görmediler, o gafiller ki, uyanmıyorlar. Biz kendileri için ellerimizin
yaptığı şeylerden, yani başka hiçbir sanatın katkısı olmayıp, doğrudan doğruya
kendimizin var ettiğimiz nimetlerden en'am, yumuşak hayvanlar yarattık...
Bu hatırlatmada birçok yönlerden incelikler vardır ki, bunu tefsirden çok,
okuyanların zevki takdir edecektir.
77-78-79-*}
"İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi?" Rivayet olunuyor
ki Ubey b. Halef Hz. Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna bir çürümüş kemikle gelmiş,
onu eliyle ufalayarak "Allah bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?"
demiş. "Evet, seni de diriltir ve ateşe kor." buyurmuş ve bu âyet, bu sebeple
inmiştir. Ve O, yaratmanın hepsini hakkıyla bilir. Yani her yarattığını bütün
incelikleriyle, her birinin toplanan ve dağılan bütün parçaları, usul ve fürûu
(aslı ve dalları), durumları, halleri, nicelikleri, miktarları, her türlü
özellikleriyle bilir. Her yaratmayı, yaratmanın her türlüsünü bilir, maddeli
maddesiz, âletli âletsiz, örnekli örneksiz, gerek ilkin, gerek sonra her çeşidini
bilir. Bütün mesele bundan ibarettir.
80- O Allah,
size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı. Meşhur olan bu ağaç, "merh" ile "afar"
denilen iki ağaçtır ki, ikisi de yemyeşil, suları damlarken merh çakmak yerinde
afare sürtülmek suretiyle ateş çıkarılır, bedevîlerce bilinmektedir. Bunun
birini erkek, birini dişi yerinde de varsaymışlardır. Bununla beraber "Her
ağaçta bir ateş vardır. Fakat merh ile afar bol bulmuştur" diye bir mesel
vardır. Bu bakımdan bazı tefsirciler demişlerdir ki, ağaçtan maksat cinstir.
Merh ve afar misal yoluyla anılmıştır. Ancak burada dikkate değer nokta şudur
ki, bundan maksat ağaçtaki odun veya kömürü göstermek değil, sürtme ve temas
ile yeşil ağaçtan meydana gelen hararet ve tutuşmayı anlatmaktır. Bu ise şimdi
bildiğimize göre bir elektrik olayıdır. Demek ki bu şekilde âyet elektriğe
işaret etmiş ve bu işaretten "ol" emrini anlamaya zihinleri yaklaştırmak için
bir misal de verilmiş oluyor. Yapmış da siz ondan çakıp çakıp hemen tutuşturuyorsunuz.
Yani bilfiil deneyle bildiğiniz şüphesiz bir ateş. Demek ki sırf teorik akıl
ile bilinemeyecek gerçekler deneyle ortaya çıkar.
81- Hem o
gökleri ve yeri, yani bütün şu âlemi yaratmış olan Allah, onların benzerini,
onlar gibisini, yani o çürümüş insanlar gibi küçüğünü, hatta bütün o âlemin
benzerini diğer bir yaratış ile, yine yaratmaya kâdir değil midir? Evet kâdirdir.
Ve o, öyle yaratan, öyle bilendir.
82-*} O'nun
emri, bir şeyi dileyince ona sadece "ol!" demektir. O hemen oluverir.
83- O halde
tesbih O'na, her şeyin hükümranlığı elinde bulunan, her şeyde dilediği gibi
tasarruf eden Sübhan'a (şanı yüce Allah'a) dır. Hep de döndürülüp O'na götürüleceksiniz.
O'na Yasin sahibi (Habib Neccar) gibi koşa koşa iman ve İslâm ile, kendi rızasıyla
dönüş yaparak, bağışlanmaya ve ikrama kavuşmak istemeyenler de sonunda zorla
döndürülecekler, yakalanıp O'nun yüce huzuruna götürülecekler, hesapları görülüp
cezaları verilecektir.
İbnü Abbas
hazretlerinden rivayet edilmiştir ki Yasin hakkında rivayet edilen faziletlerin,
niçin ona mahsus olduğunu bilmiyordum, bu âyet için inmiş.
Melekût (hükümranlık)
yukarılarda da geçtiği üzere "mülk"ün mübalağa sigasıdır ki, tam bir hakimiyetle
saltanatın idare sırları demektir.
Şimdi bu melekût
ve döndürülmeye bir açıklama olmak üzere "Vessâffâti" Sûresi başlıyor.