سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ
Me’âric / 1 -
Se ele sâilun bi azâbin vâkı’n(vâkıın).
Diyanet İşleri = (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kâfirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
Abdulbaki Gölpınarlı = İsteyen biri, istedi gelip çatacak azâbı.
Abdullah Parlıyan = Sorup araştırmak isteyen biri öteki dünyada başa gelecek azabı sordu.
Adem Uğur = Bir soran inecek azabı sordu:
Ahmed Hulusi = Sorgulayan, gerçekleşecek azabını sordu!
Ahmet Tekin = Birisi alay ederek, apansız kesin gerçekleşecek, sizin hesaplarınıza göre bir günü elli bin yıl tutan azâbı istedi.
Ahmet Varol = Bir isteyen kesin gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
Ali Bulaç = İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
Ali Fikri Yavuz = İnecek olan bir azabı, istedi bir isteyen;
Ali Ünal = (Âhiret’i inkâra kilitlenmiş) biri, vukûu kesin azap için alaylı alaylı “Ne zaman?” diye sordu.
Bayraktar Bayraklı = (1-3) Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah'tan kâfirlere gelecek olan ve hiç kimsenin savaşamayacağı azabı sordu. [673][674]
Bekir Sadak = (1-3) Birisi, yuksek derecelere sahip olan Allah katindan, inkarcilara gelecek ve savunulmasi imkansiz olacak azabi soruyor.
Celal Yıldırım = (1-2-3) Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sahibi Allah'tan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamayacağı azabı soruyor.
Cemal Külünkoğlu = Birisi çıkıp, (ahirette) vuku bulacak olan azabı sordu.
Diyanet İşleri (eski) = (1-3) Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor.
Diyanet Vakfi = (1-3) Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkârcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!
Edip Yüksel = Sorgulayan birisi, gerçekleşecek azabı sordu.
Elmalılı Hamdi Yazır = İstedi bir sâil bir azâbı ki olacak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İsteyen biri, olacak bir azabı istedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir isteyen, olacak azabı istedi.
Gültekin Onan = İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
Harun Yıldırım = Soracak olan sorsun gerçekleşecek azabı.
Hasan Basri Çantay = İsteyen biri inecek azâbı istedi.
Hayrat Neşriyat = Bir isteyici, vâki' olacak olan bir azâbı istedi.
İbni Kesir = İsteyen birisi, inecek azabı istedi.
Kadri Çelik = İstekte bulunan biri, gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
Muhammed Esed = Sorup araştırmak isteyen biri, (öteki dünyada) başa gelecek azabı sorabilir,
Mustafa İslamoğlu = Herhangi bir soru/istek sahibi (ahirette) vuku bulması kesin olan tarifsiz azabı hemen (burada) sorup isteyebilir;
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-2) Bir talip, vaki olacak azabı taleb etti. Kâfirler için onu bertaraf edecek yoktur.
Ömer Öngüt = İsteyen birisi inecek azabı istedi.
Şaban Piriş = Araştıran biri, inecek azap hakkında bilgi istedi.
Sadık Türkmen = Isteyen biri, olacak azabı istedi.
Seyyid Kutub = Bir isteyen, inecek azabı istedi.
Suat Yıldırım = Biri çıkıp gelecek azabı sordu.
Süleyman Ateş = Bir soran, inecek azâbı sordu:
Tefhim-ul Kuran = İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
Ümit Şimşek = İsteyen biri, başına gelecek azabı istedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Soran birisi, geleceği kuşkusuz azabı sordu.
İskender Ali Mihr = Talep sahibi birisi, vuku bulacak vakayı (azabı) istedi.
İlyas Yorulmaz = Soran birisi (inkârcılar için) oluşacak azabı sordu
لِّلْكَافِرينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ
Me’âric / 2 -
Lil kâfirîne leyse lehu dâfi’(dâfiun).
Diyanet İşleri = (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kâfirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
Abdulbaki Gölpınarlı = O azâbı ki kâfirlerin başından defedecek yok.
Abdullah Parlıyan = Gerçekleri örtbas eden kâfirlerin başına. Öyleyse bil ki, hiçbir şey o azabı onlardan engelleyemez.
Adem Uğur = İnkârcılar için; ki onu savacak yoktur,
Ahmed Hulusi = Hakikat bilgisini inkâr edenler içindir (azap olan ölüm)! Onu savacak yoktur.
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler, nankörler için, kimsenin geri çeviremeyeceği bir azap istedi.
Ahmet Varol = Kâfirler için, onu engelleyecek yoktur.
Ali Bulaç = Kafirler için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Kâfirler için öyle bir azab ki, yoktur onu bir engelleyen.
Ali Ünal = O azap ki, onu kâfirlerden savacak hiçbir kuvvet yoktur.
Bayraktar Bayraklı = (1-3) Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah'tan kâfirlere gelecek olan ve hiç kimsenin savaşamayacağı azabı sordu. [673][674]
Bekir Sadak = (1-3) Birisi, yuksek derecelere sahip olan Allah katindan, inkarcilara gelecek ve savunulmasi imkansiz olacak azabi soruyor.
Celal Yıldırım = (1-2-3) Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sahibi Allah'tan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamayacağı azabı soruyor.
Cemal Külünkoğlu = İnkârcılar için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (1-3) Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor.
Diyanet Vakfi = (1-3) Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkârcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!
Edip Yüksel = Onu inkarcılardan savacak kimse yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kâfirler için yok onu defi' edecek
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kafirler için yok onu engelleyecek.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kâfirler için onu savacak yok.
Gültekin Onan = Kafirler için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.
Harun Yıldırım = Kâfirler için; onu önleyebilecek yoktur,
Hasan Basri Çantay = (O) kâfirlere mahsusdur ki onu (kendilerinden) hiçbir önleyecek (defedebilecek) yokdur.
Hayrat Neşriyat = (O azab) kâfirler içindir ki onu (kendilerinden) def' edecek kimse yoktur.
İbni Kesir = O; kafirler içindir ve onu engelleyecek yoktur.
Kadri Çelik = Küfre sapanlar için olan bu (azabı), geri çevirecek kimse yoktur.
Muhammed Esed = hakikati inkar edenlerin (başına). (Öyleyse, bil ki) hiçbir şey ona mani olamaz;
Mustafa İslamoğlu = (ki o azap) inkar edenlere hastır, kimsenin ona (karşı) kendini savunmaya mecali yoktur.
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-2) Bir talip, vaki olacak azabı taleb etti. Kâfirler için onu bertaraf edecek yoktur.
Ömer Öngüt = O, kâfirler içindir ve onu menedecek hiç kimse yoktur.
Şaban Piriş = Kafirler için.. Onu önleyecek hiç kimse yoktur.
Sadık Türkmen = Inkârcılar içindir, onu önleyecek yoktur.
Seyyid Kutub = Kafirlerin başına; ki onu savacak yoktur.
Suat Yıldırım = O azap ki onu, kâfirlerden uzaklaştıracak hiçbir kuvvet yoktur.
Süleyman Ateş = Kâfirler için, ki onu savacak yoktur,
Tefhim-ul Kuran = Kafirler için olan, bu (azabı) geri çevirecek kimse yoktur.
Ümit Şimşek = Kâfirler için bir azap ki, onu önleyecek yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Küfre sapanlar içindir o. Yoktur onu savacak.
İskender Ali Mihr = Kâfirler için, onu geri çevirecek kimse yoktur.
İlyas Yorulmaz = Gerçekleri inkâr edenler için meydana gelecek o azaba mani olacak hiçbir kimse yoktur.
مِّنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ
Me’âric / 3 -
Minallâhi zîl meâric(meârici).
Diyanet İşleri = (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kâfirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yüksek dereceler sahibi Allah'tandır.
Abdullah Parlıyan = O azap Allah katından gelir. Katına yükselmenin birçok yolları olan Allah, her türlü yükselmelerin de sahibidir.
Adem Uğur = Yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından.
Ahmed Hulusi = Zül Mearic (pek çok urûc edeni olan) Allâh'tandır!
Ahmet Tekin = Huzuruna ulaşmanın birçok basamakları olan Allah’tan azap istedi.
Ahmet Varol = O, yüksek makamların sahibi Allah'tandır.
Ali Bulaç = (Bu azab) Yüce makamlar sahibi olan Allah'tandır.
Ali Fikri Yavuz = (O azabın inişi) yüksek makamların sahibi Allah’dandır.
Ali Ünal = Allah’tandır o, Kendisine yükselme basamakları olan;
Bayraktar Bayraklı = (1-3) Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah'tan kâfirlere gelecek olan ve hiç kimsenin savaşamayacağı azabı sordu. [673][674]
Bekir Sadak = (1-3) Birisi, yuksek derecelere sahip olan Allah katindan, inkarcilara gelecek ve savunulmasi imkansiz olacak azabi soruyor.
Celal Yıldırım = (1-2-3) Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sahibi Allah'tan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamayacağı azabı soruyor.
Cemal Külünkoğlu = (Bu azap) yüce makamlar sahibi olan Allah'tandır.
Diyanet İşleri (eski) = (1-3) Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor.
Diyanet Vakfi = (1-3) Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkârcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!
Edip Yüksel = Yükseliş Yollarının Sahibi olan ALLAH'tandır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O, mi'racların sahibi Allahdan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, miraçların sahibi Allah'tandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, derece ve makamların sahibi Allah'tandır.
Gültekin Onan = (Bu azab) Yüce makamlar sahibi olan Tanrı'dandır.
Harun Yıldırım = Üstün ve yüce dereceler sahibi Allah’dandır.
Hasan Basri Çantay = (O), derecelerin saahibi Allahdandır.
Hayrat Neşriyat = (O,) meâric’in (semâvâta yükselme vâsıtalarının) sâhibi olan Allah tarafındandır.
İbni Kesir = Derecelere sahip, Allah katındandır.
Kadri Çelik = (Bu azap) Yüce makamlar sahibi olan Allah'tandır.
Muhammed Esed = (çünkü o,) Allah'tan (gelir,) katına yükselmenin birçok yolu olan (Allah'tan):
Mustafa İslamoğlu = Allah'tan gelir; tekamül mertebelerinin sahibi olan (Allah'tan):
Ömer Nasuhi Bilmen = (O azap) Yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.
Ömer Öngüt = O, yükselme derecelerinin sahibi Allah'tandır.
Şaban Piriş = Yüksek dereceler sahibi Allah’tandır.
Sadık Türkmen = Yükselme derecelerinin sahibi Allah katındandır.
Seyyid Kutub = Yükselme derecelerinin sahibi Allah'tandır.
Suat Yıldırım = Çünkü bu azap, yüceler yücesi Allah’tan gelecektir.
Süleyman Ateş = Yükselme derecelerinin sâhibi Allah'tan.
Tefhim-ul Kuran = (Bu azab) Yüce makamlar sahibi olan Allah'tandır.
Ümit Şimşek = O, yüksek derecelerin sahibi olan Allah'tandır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yükselme boyutlarının/derecelerinin sahibi Allah'tandır o.
İskender Ali Mihr = (O azap), mearic (yüksekliklerin, yüksek derecelerin) sahibi Allah tarafındandır.
İlyas Yorulmaz = Çünkü o azap, yüce makamlar sahibi Allah dan dır.
تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ
Me’âric / 4 -
Ta'rucul melâiketu ver rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdaruhu hamsîne elfe seneh(senetin).
Diyanet İşleri = Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Melekler ve Rûh, kendilerine emredilen yere çıkarlar bir günde ki miktarı elli bin yıldır.
Abdullah Parlıyan = Melekler ve Rûh adı da verilen Cibrîl yüce Allah'a ölçüsü dünya hesabıyla ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar.
Adem Uğur = Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
Ahmed Hulusi = Melekler ve ruh, miktarı (size) elli bin sene gibi olan bir süreç içinde urûc ederler (hakikatlerindeki Allâh'a ermek için yöneliş süreci) O'na.
Ahmet Tekin = Melekler, ruh, büyük melekler, dünya ölçüsüyle, sizin hesaplarınıza göre elli bin yıl tutan bir günde O’nun huzuruna yükselerek çıkar.
Ahmet Varol = Melekler ve Ruh (Cibril), süresi elli bin yıl olan bir günde O'na yükselir.
Ali Bulaç = Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.
Ali Fikri Yavuz = (Bu makamların) her birine, melekler ve cebrâil, miktarı elli bin yıl olan, bir günde çıkar.
Ali Ünal = Ki, (bu basamaklar boyunca) melekler ve Ruh, elli bin yıl tutan bir günde O’na yükselirler.
Bayraktar Bayraklı = Melekler ve Rûh ona miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar.
Bekir Sadak = Melekler ve Cebrail mikdari ellibin yil olan o derecelere bir gunde yukselirler.
Celal Yıldırım = Melekler ve Ruh (Melek Cebrail veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan bir günde ona (o derecelere) yükselirler.
Cemal Külünkoğlu = (Bu makamların) her birine, melekler ve Ruh (Cebrail), miktarı elli bin yıl olan bir günde çıkar.
Diyanet İşleri (eski) = Melekler ve Cebrail o derecelere, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler.
Diyanet Vakfi = Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
Edip Yüksel = Melekler ve ruh (vahiy/komutlar/Cebrail), elli bin yıla eşit bir gün içinde O'na yükselir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki ona Melâike ve Ruh uruc eder, bir günde ki mikdarı elli bin sene tutar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Melekler ve Ruh (Cebrail), süresi elli bin yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.
Gültekin Onan = Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.
Harun Yıldırım = Melekler ve Ruh, ona miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir.
Hasan Basri Çantay = Melekler de, Ruuh da oraya bir günde yükselib çıkar ki mesafesi (dünyâ seneleriyle) elli bin yıldır.
Hayrat Neşriyat = Melekler ve Rûh (Cebrâîl), mikdârı (sizce) elli bin sene olan bir günde O’na (arşına)çıkarlar.
İbni Kesir = Melekler de, ruh da miktarı ellibin yıl olan bir günde ona yükselip çıkarlar.
Kadri Çelik = Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na yükselir.
Muhammed Esed = bütün melekler ve (insana bahşedilmiş olan) ilham O'na (bir günde) yükselir, uzunluğu elli bin yıl (gibi) süren bir günde.
Mustafa İslamoğlu = Bütün melaike, ruh ile birlikte, süresi (dünyaya göre) elli bin yıl olan bir günde O'na yükselir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Melekler ve Rûh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi ellibin yıldır.
Ömer Öngüt = Melekler ve Ruh (Cebrail) oraya miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar.
Şaban Piriş = Melekler ve Ruh (Cebrail) süresi elli bin yıl olan bir günde ona yükselirler.
Sadık Türkmen = Melekler ve Ruh, O’nun huzuruna miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler!
Seyyid Kutub = Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na yükselir.
Suat Yıldırım = Melekler ve Rûh, O’nun Arş’ına; miktarı ellibin sene olan bir günde yükselirler.
Süleyman Ateş = Melekler ve Rûh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na çıkar.
Tefhim-ul Kuran = Melekler ve ruh (Cebrail) O'nun huzuruna bir günde çıkarlar ki onun miktarı elli bin yıldır.
Ümit Şimşek = Melekler ve Ruh elli bin sene uzunluğundaki bir günde Ona yükselir.
Yaşar Nuri Öztürk = Melekler ve Rûh, miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselirler O'na.
İskender Ali Mihr = Melekler ve ruh, O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
İlyas Yorulmaz = Melekler ve Ruh (vahiy meleği Cibril) miktarı elli bin yıl kadar olan bir günde, O’nun makamına çıkarlar.
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا
Me’âric / 5 -
Fasbir sabren cemîlâ(cemîlen).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık sabret güzel bir sabırla.
Abdullah Parlıyan = O halde sen bütün sıkıntılara güzelce göğüs gererek sabret ve neticeyi bekle.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Şimdi sen güzelce sabret.
Ahmed Hulusi = O hâlde güzel bir sabır ile sabret.
Ahmet Tekin = Şimdi sen, onların, seni ve Kur’ân’ı yalanlamalarına, olabildiğince, güzelce sabrederek mücadeleye devam et.
Ahmet Varol = Sen şimdi güzel bir sabırla sabret.
Ali Bulaç = Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.
Ali Fikri Yavuz = O halde (Ey Rasûlüm, o kâfirlerin eziyetlerine) güzel bir sabır ile sabret; (çünkü azabın inme zamanı yaklaşmıştır).
Ali Ünal = Şu halde sen, (müşriklerin eziyetlerine) güzelce sabret.
Bayraktar Bayraklı = Şimdi sen güzelce sabret!
Bekir Sadak = Guzel guzel sabret;
Celal Yıldırım = Artık sen, güzelce sabret (de neticeyi bekle).
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) O halde, (sana yakışan) güzel bir şekilde (sıkıntılara) sabret.
Diyanet İşleri (eski) = Güzel güzel sabret;
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Şimdi sen güzelce sabret.
Edip Yüksel = Şimdi sen güzelce sabret.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde sabret biraz bir sabri cemîl ile
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde sabret biraz, güzel bir sabır ile!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde güzel bir sabır ile sabret.
Gültekin Onan = Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.
Harun Yıldırım = O halde güzel bir sabır ile sabret.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) sen (şimdilik) güzel bir sabr ile katlan.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Şimdi güzel bir sabırla sabret!
İbni Kesir = Öyleyse Sen, güzel güzel sabret.
Kadri Çelik = O halde güzel bir sabır ile sabret.
Muhammed Esed = Bu nedenle, (sen ey iman eden), bütün sıkıntılara sabırla katlan!
Mustafa İslamoğlu = Artık (sen ey muhatap), güzel bir sabırla diren!
Ömer Nasuhi Bilmen = (5-6) Artık güzelce bir sabr ile sabret. Şüphe yok ki, onlar onu uzak görürler.
Ömer Öngüt = Şimdi sen güzelce sabret.
Şaban Piriş = Öyleyse sen, güzel bir sabırla sabret.
Sadık Türkmen = Öyleyse sen güzelce sabret!
Seyyid Kutub = Şimdi sen güzelce sabret.
Suat Yıldırım = O halde sen, müşriklerin eziyetlerine güzelce sabret. Çünkü azabın inmesi yaklaşmaktadır.
Süleyman Ateş = Şimdi sen güzelce sabret.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.
Ümit Şimşek = Sen güzel bir sabırla sabret.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık güzel bir sabırla sabret!
İskender Ali Mihr = Artık güzel bir sabırla sabret.
İlyas Yorulmaz = Güzel bir sabırla sabret.
إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا
Me’âric / 6 -
İnnehum yerevnehu baîdâ(baîden).
Diyanet İşleri = Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki onlar uzak görürler onu.
Abdullah Parlıyan = O inkârcılar o kıyamet gününü uzak görürler.
Adem Uğur = Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki onlar onu (azap günü olan ölümü) uzak görüyorlar!
Ahmet Tekin = Doğrusu onlar, o azâbı uzak bir ihtimal olarak görüyorlar.
Ahmet Varol = Onlar onu uzak görüyorlar.
Ali Bulaç = Çünkü, gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu onlar, onu uzak (imkânsız) görüyorlar.
Ali Ünal = Çünkü onlar, o (azabı) akıl–idrak dışı ve imkânsız görüyorlar;
Bayraktar Bayraklı = (6-7) Kâfirler o azabı uzak görüyorlar; biz ise onu yakın görmekteyiz.
Bekir Sadak = Dogrusu inkarcilar azabi uzak goruyorlar.
Celal Yıldırım = Şüphesiz o kâfirler azabı uzak görürler.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz onlar, o (cehennem azabı)nı uzak görüyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu inkarcılar azabı uzak görüyorlar.
Diyanet Vakfi = Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.
Edip Yüksel = Onlar onu uzak görüyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü onlar onu uzak görürler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü onlar, onu uzak görürler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü onlar onu uzak görürler.
Gültekin Onan = Çünkü, gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar.
Harun Yıldırım = Gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar.
Hasan Basri Çantay = Filhakıyka onlar bunu (imkândan) uzak görürler,
Hayrat Neşriyat = Doğrusu onlar, onu (o azâbı akıldan) uzak görüyorlar.
İbni Kesir = Doğrusu onlar; bunu uzak görüyorlar.
Kadri Çelik = Çünkü gerçekten onlar, bunu (kıyameti) uzak görmektedirler.
Muhammed Esed = Bak, insanlar o (hesaba) uzak bir şey olarak bakıyorlar,
Mustafa İslamoğlu = Çünkü onlar (Hesap Günü'nü) çok uzak bir ihtimal olarak görüyorlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = (5-6) Artık güzelce bir sabr ile sabret. Şüphe yok ki, onlar onu uzak görürler.
Ömer Öngüt = Doğrusu onlar o azabı uzak görüyorlar.
Şaban Piriş = Onlar bunu uzak görüyorlar.
Sadık Türkmen = Çünkü onlar onu uzak görürler.
Seyyid Kutub = Onlar onu uzak görüyorlar.
Suat Yıldırım = (6-7) Onlar, o günü çok uzakta zannediyorlar, ama Biz yakın olduğunu biliyoruz.
Süleyman Ateş = Onlar onu uzak görüyor(lar).
Tefhim-ul Kuran = Çünkü gerçekten onlar, bunu uzak görmektedirler.
Ümit Şimşek = Onlar o günü uzak görüyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar onu çok uzak görüyorlar.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki onlar, onu (kâfirler için vuku bulacak azabı), uzak (bir ihtimal) olarak görüyorlar.
İlyas Yorulmaz = İnkâr edenler o azabın başlarına gelmesini çok uzak görüyorlar.
وَنَرَاهُ قَرِيبًا
Me’âric / 7 -
Ve nerâhu karîbâ(karîben).
Diyanet İşleri = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bizse pek yakın görürüz onu.
Abdullah Parlıyan = Ama biz onu yakın görüyoruz.
Adem Uğur = Biz ise onu yakın görmekteyiz.
Ahmed Hulusi = Biz ise onu yakın görüyoruz!
Ahmet Tekin = Biz de onu yakın bir gelecekte görüyoruz.
Ahmet Varol = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Ali Bulaç = Biz ise, onu pek yakın görüyoruz.
Ali Fikri Yavuz = Fakat biz, o azabı yakın görüyoruz.
Ali Ünal = Ama Biz onu, gerçekleşmesi kesin ve pek yakın görüyoruz.
Bayraktar Bayraklı = (6-7) Kâfirler o azabı uzak görüyorlar; biz ise onu yakın görmekteyiz.
Bekir Sadak = Ama biz onu yakin gormekteyiz.
Celal Yıldırım = Biz ise, onu yakın görmekteyiz.
Cemal Külünkoğlu = Fakat biz, onu yakın görüyoruz.
Diyanet İşleri (eski) = Ama biz onu yakın görmekteyiz.
Diyanet Vakfi = Biz ise onu yakın görmekteyiz.
Edip Yüksel = Biz ise onu pek yakın görüyoruz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz ise onu yakın görürüz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Gültekin Onan = Biz ise, onu pek yakın görüyoruz.
Harun Yıldırım = Biz ise onu pek yakın görüyoruz.
Hasan Basri Çantay = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (biz) onu yakın görüyoruz.
İbni Kesir = Biz ise; onu, yakın görmekteyiz.
Kadri Çelik = Biz ise, onu pek yakın görmekteyiz.
Muhammed Esed = ama Biz onu yakın görüyoruz!
Mustafa İslamoğlu = Biz ise onu çok yakın görüyoruz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-8) Halbuki, Biz onu pek yakın görürüz. O gün ki, (azabı vaki olur) gök erimiş maden gibi olacaktır.
Ömer Öngüt = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Şaban Piriş = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Sadık Türkmen = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Seyyid Kutub = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Suat Yıldırım = (6-7) Onlar, o günü çok uzakta zannediyorlar, ama Biz yakın olduğunu biliyoruz.
Süleyman Ateş = Biz ise onu yakın görüyoruz.
Tefhim-ul Kuran = Biz ise, onu pek yakın görmekteyiz.
Ümit Şimşek = Biz ise yakın görüyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz ise onu çok yakın görüyoruz.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, onu yakın olarak görüyoruz.
İlyas Yorulmaz = Hâlbuki biz ise, onu çok yakın görüyoruz.
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاء كَالْمُهْلِ
Me’âric / 8 -
Yevme tekûnus semâu kel muhl(muhli).
Diyanet İşleri = (8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün gök, yağ tortusuna döner.
Abdullah Parlıyan = O gün gök erimiş maden gibi veya yağ tortusu gibi olur.
Adem Uğur = O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.
Ahmed Hulusi = O gün semâ, erimiş maden gibi olur.
Ahmet Tekin = Göğün erimiş bir maden haline geleceği günde görüyoruz.
Ahmet Varol = O gün gök erimiş maden gibi olur.
Ali Bulaç = Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;
Ali Fikri Yavuz = O gün, gök erimiş maden gibi olacak;
Ali Ünal = O gün gök, erimiş maden gibi olur;
Bayraktar Bayraklı = O gün gök, erimiş maden gibi olur.
Bekir Sadak = Gok, o gun, erimis maden gibi olur.
Celal Yıldırım = O gün ki gök erimiş maden gibi olur.
Cemal Külünkoğlu = O gün gök, erimiş bir maden gibi olacak.
Diyanet İşleri (eski) = Gök, o gün, erimiş maden gibi olur.
Diyanet Vakfi = O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.
Edip Yüksel = Gün gelecek, gök erimiş maden gibi.
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki olur sema' erimiş bir maden gibi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün, gök erimiş bir maden gibi olur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün gök erimiş bir maden gibi olur.
Gültekin Onan = Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;
Harun Yıldırım = O gün gök, erimiş maden gibi olur.
Hasan Basri Çantay = O gün gök erimiş ma'den gibi olacak,
Hayrat Neşriyat = O gün gök, erimiş ma'den gibi olur!
İbni Kesir = O gün gök, erimiş maden gibi olur.
Kadri Çelik = (O azabın geleceği) O gün gök, maden eriyiği gibi olur.
Muhammed Esed = (Bu hesap,) göğün erimiş madene benzeyeceği Gün (vuku bulacak),
Mustafa İslamoğlu = O gün gökyüzü yanık yağ tortusu gibi kıpkızıl olacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-8) Halbuki, Biz onu pek yakın görürüz. O gün ki, (azabı vaki olur) gök erimiş maden gibi olacaktır.
Ömer Öngüt = O gün gök erimiş maden gibi olur.
Şaban Piriş = O gün, gök erimiş maden gibi olur.
Sadık Türkmen = O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur!
Seyyid Kutub = O gün gök, erimiş bakır gibi olur.
Suat Yıldırım = O gün gök erimiş maden gibi olur,
Süleyman Ateş = O gün gök, erimiş maden gibi olur.
Tefhim-ul Kuran = (O azab geleceği) O gün gök, erimiş gümüş gibi olur.
Ümit Şimşek = O gün gök erimiş madene döner.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün gök, erimiş bir maden gibi olur.
İskender Ali Mihr = O gün (azap günü) gökyüzü, erimiş maden gibi olacak.
İlyas Yorulmaz = O azap (kıyamet) günü, gök erimiş maden gibidir.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ
Me’âric / 9 -
Ve tekûnul cibâlu kel ıhn(ıhni).
Diyanet İşleri = (8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dağlar, atılmış renk renk pamuğa benzer.
Abdullah Parlıyan = Dağlar da atılmış renk renk yün gibi dağılır.
Adem Uğur = Dağlar da atılmış yüne döner.
Ahmed Hulusi = Dağlar renkli yün gibi olur.
Ahmet Tekin = Dağların atılmış renkli yün haline çevrileceği günde görüyoruz.
Ahmet Varol = Dağlar da atılmış yün gibi olur.
Ali Bulaç = Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.
Ali Fikri Yavuz = Dağlar da, renk renk atılmış yün gibi bulunacak.
Ali Ünal = Ve dağlar, atılmış rengârenk yünler gibi.
Bayraktar Bayraklı = Dağlar, renkli yün gibi olur.
Bekir Sadak = Daglar da atilmis pamuga doner.
Celal Yıldırım = Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer.
Cemal Külünkoğlu = Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengârenk yün gibi dağılacak.
Diyanet İşleri (eski) = Dağlar da atılmış pamuğa döner.
Diyanet Vakfi = Dağlar da atılmış yüne döner.
Edip Yüksel = Dağlar ise atılmış yün gibi olur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dağlar da atılmış elvan yun gibi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dağlar da atılmış renkli yün gibi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.
Gültekin Onan = Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.
Harun Yıldırım = Dağlar da yün gibi olur.
Hasan Basri Çantay = dağlar yün gibi olacak,
Hayrat Neşriyat = Dağlar da (atılmış) rengârenk yün gibi olur!
İbni Kesir = Dağlar ise atılmış pamuk gibi.
Kadri Çelik = Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengârenk yün gibi olur.
Muhammed Esed = ve dağların yün topakları gibi olacağı,
Mustafa İslamoğlu = Bütün dağlar hallaç pamuğu gibi atılmış olacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-10) Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır. Hiçbir dost da bir dostu sormaz.
Ömer Öngüt = Dağlar da atılmış yüne döner.
Şaban Piriş = Dağlar ise atılmış yün gibi olur.
Sadık Türkmen = Dağlar da atılmış yün gibi olur!
Seyyid Kutub = Dağlar, atılmış renkli yün gibi olur.
Suat Yıldırım = Dağlar ise atılmış rengârenk yüne döner.
Süleyman Ateş = Dağlar, renkli yün gibi olur.
Tefhim-ul Kuran = Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.
Ümit Şimşek = Dağlar atılmış yün gibi olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Dağlar, atılmış, renkli yün gibi olur.
İskender Ali Mihr = Ve dağlar (atılmış) rengârenk yün parçaları gibi olacak.
İlyas Yorulmaz = Dağlar ise (havada gezen) pamuk çuvalları gibi olur.
وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا
Me’âric / 10 -
Ve lâ yes’elu hamîmun hamîmâ(hamîmen).
Diyanet İşleri = (O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve hiçbir dost, dostunu sormaz.
Abdullah Parlıyan = O gün herkes kendi derdine düşeceği için dost dostun halinden durumundan hiçbir şey soramaz.
Adem Uğur = Dost, dostu sormaz.
Ahmed Hulusi = Dostların birbirini arayacak hâli kalmaz!
Ahmet Tekin = Dostun dostuna halini hatırını soramayacağı günde görüyoruz.
Ahmet Varol = Hiçbir yakın dost bir yakın dostu(n halini) sormaz.
Ali Bulaç = (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
Ali Fikri Yavuz = Hiç bir yakın (akraba), bir yakına halini sormaz.
Ali Ünal = Ve hiçbir candan dost, dostu ne durumdadır diye sormaz,
Bayraktar Bayraklı = Dost dostun halini soramaz.
Bekir Sadak = Hic bir dost diger bir dostunu sormaz.
Celal Yıldırım = Candan hiçbir dost, candan bir dostunu sormaz.
Cemal Külünkoğlu = (O gün) hiçbir dost, dostunu sormayacak.
Diyanet İşleri (eski) = Hiç bir dost diğer bir dostunu sormaz.
Diyanet Vakfi = Dost, dostu sormaz.
Edip Yüksel = Dost dostun durumunu sormaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir hısım bir hısıma halini sormaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir dost dosta halini sormaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dost dostun halini soramaz.
Gültekin Onan = (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
Harun Yıldırım = Ve hiç bir dost, dostunu sormaz.
Hasan Basri Çantay = hiçbir hısım bir hısımı sormayacak.
Hayrat Neşriyat = Ve (o günün dehşetinden) bir dost, bir dostu(n hâlini) sormaz!
İbni Kesir = Hiç bir yakın bir yakınını sormaz.
Kadri Çelik = (Böyle bir günde) Hiç bir yakın dost, yakın bir dostu sormaz.
Muhammed Esed = ve hiç kimsenin arkadaşını(n durumunu) sormayacağı,
Mustafa İslamoğlu = bir dost başka bir dostu sormayacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-10) Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır. Hiçbir dost da bir dostu sormaz.
Ömer Öngüt = Hiçbir dost diğer dostunu soramaz.
Şaban Piriş = Hiçbir yakın bir yakınını soramaz.
Sadık Türkmen = Hiçbir yakın dost, bir yakın dosta hâlini soramaz.
Seyyid Kutub = Dost dostun halini sormaz.
Suat Yıldırım = (10-14) Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz. Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, eşini, kardeşini, kendisine sahip çıkan sülalesini, hatta dünyada olanların tamamını verip de kurtulmak ister.
Süleyman Ateş = Dost dostun halini sormaz.
Tefhim-ul Kuran = (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
Ümit Şimşek = Dost dostun halini sormaz.
Yaşar Nuri Öztürk = En yakın dostlar birbirlerinin halini sormaz/bir dost bir dostundan bir şey isteyemez.
İskender Ali Mihr = Ve (o gün) hiçbir dost, başka bir dostu sormaz.
İlyas Yorulmaz = Dost, başka bir dostun halini sormaz.
يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ
Me’âric / 11 -
Yubassarûnehum yeveddul mucrimu lev yeftedî min azâbi yevmi izin bi benîh(benîhi).
Diyanet İşleri = (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Birbirlerini görüp tanırlar da ve suçlu, o günün azâbına karşılık oğlunu da vermek ister.
Abdullah Parlıyan = Birbirlerine gösterilirler fakat herkes kendi derdine düştüğü için başkasıyla ilgilenemez. O gün suçlular azaptan kurtulmak için fidye vermek ister. Oğullarını,
Adem Uğur = Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını,
Ahmed Hulusi = Birbirlerine gösterilirken insanlar. . . Suçlular, o sürecin azabından kendini kurtarmak için oğullarını fidye olarak (ateşe) vermeyi düşünür. . .
Ahmet Tekin = Onlar, o gün, birbirlerinin gözleri önünde olacaklar. İslâm’a planlı cephe alan, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen, güç ve iktidar sahibi âsiler, suçlular, o günün azâbından kurtulmak için fidye vermek isteyecek. Oğullarını vermek isteyecek.
Ahmet Varol = Onlar birbirlerine gösterilirler. Suçlu kişi o günün azabına karşılık oğullarını fidye vermek ister.
Ali Bulaç = Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
Ali Fikri Yavuz = (O kıyamet gününde akraba ve hısımlar) birbirlerine gösterilirler; (fakat herkes kendi derdi ile meşgul olduğundan birbirlerini tanıyamazlar). Mücrim (müşrik), o günün azabından kurtulmak için ister ki, fidye (bedel) verse oğullarını,
Ali Ünal = Bir arada, birbirlerinin görüş mesafesinde oldukları halde. Hayatı günah hasadıyla geçmiş her inkârcı suçlu, o günün azabı karşısında ister ki, mümkün olsa da fidye olarak verse hattâ oğullarını,
Bayraktar Bayraklı = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler. Günahkâr, o günün azabından kurtulmak için çocuklarını fidye vermeyi temenni edecek. Eşini ve kardeşini, mensubu olduğu aşiretini, yeryüzündeki herkesi verip sonunda kendini kurtarmak ister.
Bekir Sadak = (11-14) Onlar birbirlerine yalniz gosterilirler. Suclu kimse o gunun azabindan kurtulmak icin ogullarini, ailesini, kardesini, kendisini barindirmis olan sulalesini ve yeryuzunde bulunan herkesi feda etmek ve boylece kendisini kurtarmak ister.
Celal Yıldırım = (11-12-13-14) Birbirlerine gösterilirler (ama) suçlu günahkârlar o günün azabına karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve obasını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.
Cemal Külünkoğlu = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler (fakat birbirlerinden yararlanamayacaklar). Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini himaye etmiş olan bütün akrabalarını ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmak isteyecek.
Diyanet İşleri (eski) = (11-14) Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Diyanet Vakfi = (11-14) Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.
Edip Yüksel = Birbirlerine gösterilirler. Suçlu, o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister: Oğullarını,
Elmalılı Hamdi Yazır = Birbirlerine gösterilirlerken, mücrim ister ki fidye verse o günün azâbından oğullarını
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Birbirlerine gösterilirlerken, suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Birbirlerine gösterilirler. Suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını,
Gültekin Onan = Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
Harun Yıldırım = Onlar birbirlerine gösterilirler. Her suçlu o günün azabına karşılık fidye vermek ister; oğullarını,
Hasan Basri Çantay = Onlar birbirine (sâdece) gösterilirler. Günahkâr o günün azabından (kurtulmak için şunları) feda etmeği arzu eder: Oğullarını,
Hayrat Neşriyat = Onlar birbirlerine gösterilirler (fakat konuşamazlar). Günahkâr (kâfir) olan kimsearzu eder ki, o günün azâbından (kurtulmak için) oğullarını fedâ etsin!
İbni Kesir = Yalnız birbirine gösterilirler. Suçlu kişi; o günün azabından kurtulmak için oğullarını feda etmek ister.
Kadri Çelik = Onlar birbirlerine gösterilirler (ama kimse kimseyi sormaz). Bir suçlu günahkâr, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister.
Muhammed Esed = ama onların birbirlerinin gözü önünde olacaklar(ı gün): (çünkü,) her suçlu, o Gün çocuklarını feda ederek kendisini kurtarmak ister,
Mustafa İslamoğlu = Onlar birbirlerinin görüş alanında olacakları (halde böyle olacak). O gün günahı tabiat edinmiş kişi, azaptan kurtulmak için fidye vermek isteyecek öz evladını,
Ömer Nasuhi Bilmen = (11-12) Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkar olan temenni eder ki, o günün azabından dolayı oğullarını feda etsin. Ve refikasını ve kardeşini feda etsin.
Ömer Öngüt = Yalnız birbirine gösterilirler. Suçlu kişi o günün azabından kurtulmak için oğullarını fedâ etmek ister.
Şaban Piriş = Onlar birbirlerine gösterilirler. Suçlular o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye olarak vermek ister.
Sadık Türkmen = Birbirlerine gösterildikleri hâlde! Suçlu, o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını,
Seyyid Kutub = birbirlerine gösterirler. Suçlu ister ki o günün azabından kurtulmak için fidye versin: oğullarını,
Suat Yıldırım = (10-14) Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz. Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, eşini, kardeşini, kendisine sahip çıkan sülalesini, hatta dünyada olanların tamamını verip de kurtulmak ister.
Süleyman Ateş = Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdine düştüğünden, başkasıyle ilgilenemez). Suçlu ister ki o günün azâbından (kurtulmak için) fidye versin: Oğullarını,
Tefhim-ul Kuran = Onlar birbirlerine gösterirler. Bir suçlu günahkar, o günün azabını karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
Ümit Şimşek = Oysa onlar birbirlerine de gösterilirler. Fakat mücrim o günün azabından kurtulmak için oğullarını bile feda etmek ister.
Yaşar Nuri Öztürk = Birbirlerine gösterilirler. Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye vermeyi bile ister.
İskender Ali Mihr = Onlar birbirlerine gösterilirler, günahkâr olan izin günü, azaptan kurtulmak için, oğullarını fidye olarak verebilmeyi temenni eder.
İlyas Yorulmaz = Azap onlara gösterildiğinde günaha batmış olanlar, o gün azaptan kurtulmak için, isterler ki oğullarını feda etsinler.
وَصَاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ
Me’âric / 12 -
Ve sâhıbetihî ve ahîh(ahîhi).
Diyanet İşleri = (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Eşini de, kardeşini de.
Abdullah Parlıyan = eşini ve kardeşini de
Adem Uğur = Karısını ve kardeşini,
Ahmed Hulusi = Karısını, kardeşini;
Ahmet Tekin = Eşini ve kardeşini fidye olarak vermek isteyecek.
Ahmet Varol = Eşini ve kardeşini de.
Ali Bulaç = Kendi eşini ve kardeşini,
Ali Fikri Yavuz = Karısını, kardeşini,
Ali Ünal = Eşini, kardeşini,
Bayraktar Bayraklı = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler. Günahkâr, o günün azabından kurtulmak için çocuklarını fidye vermeyi temenni edecek. Eşini ve kardeşini, mensubu olduğu aşiretini, yeryüzündeki herkesi verip sonunda kendini kurtarmak ister.
Bekir Sadak = (11-14) Onlar birbirlerine yalniz gosterilirler. Suclu kimse o gunun azabindan kurtulmak icin ogullarini, ailesini, kardesini, kendisini barindirmis olan sulalesini ve yeryuzunde bulunan herkesi feda etmek ve boylece kendisini kurtarmak ister.
Celal Yıldırım = (11-12-13-14) Birbirlerine gösterilirler (ama) suçlu günahkârlar o günün azabına karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve obasını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.
Cemal Külünkoğlu = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler (fakat birbirlerinden yararlanamayacaklar). Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini himaye etmiş olan bütün akrabalarını ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmak isteyecek.
Diyanet İşleri (eski) = (11-14) Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Diyanet Vakfi = (11-14) Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.
Edip Yüksel = Eşini, kardeşini,
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve refikasını ve biraderini
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = karısını, kardeşini,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eşini ve kardeşini,
Gültekin Onan = Kendi eşini ve kardeşini,
Harun Yıldırım = Eşini, kardeşini,
Hasan Basri Çantay = karısını, biraderini,
Hayrat Neşriyat = (12-13) Ve karısını, kardeşini! Ve kendisini barındıran aşîretini!
İbni Kesir = Eşini ve kardeşini,
Kadri Çelik = Kendi eşini ve kardeşini.
Muhammed Esed = ve eşini ve kardeşini,
Mustafa İslamoğlu = eşini, kardeşini,
Ömer Nasuhi Bilmen = (11-12) Onlar birbirlerine gösterilirler. Günahkar olan temenni eder ki, o günün azabından dolayı oğullarını feda etsin. Ve refikasını ve kardeşini feda etsin.
Ömer Öngüt = Karısını ve kardeşini.
Şaban Piriş = Eşini ve kardeşini...
Sadık Türkmen = Eşini ve kardEşini.
Seyyid Kutub = eşini ve kardeşini,
Suat Yıldırım = (10-14) Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz. Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, eşini, kardeşini, kendisine sahip çıkan sülalesini, hatta dünyada olanların tamamını verip de kurtulmak ister.
Süleyman Ateş = Eşini ve kardeşini,
Tefhim-ul Kuran = Kendi eşini ve kardeşini,
Ümit Şimşek = Daha da eşini ve kardeşini,
Yaşar Nuri Öztürk = Eşini, kardeşini,
İskender Ali Mihr = Kendi eşini ve kardeşini.
İlyas Yorulmaz = Eşini, kardeşini.
وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْويهِ
Me’âric / 13 -
Ve fasîletihilletî tu’vîh(tu’vîhi).
Diyanet İşleri = (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendisini barındıran kabîle halkını da.
Abdullah Parlıyan = ve kendisini koruyup barındıran soyunu sopunu da
Adem Uğur = Kendisini koruyup barındıran tüm ailesini
Ahmed Hulusi = Aralarında yaşadığı tüm yakınlarını;
Ahmet Tekin = Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini, aşiretini fidye olarak vermek isteyecek.
Ahmet Varol = Kendisini barındıran aşiretini de.
Ali Bulaç = Ve onu barındıran aşiretini de;
Ali Fikri Yavuz = Kendini barındıran aşiretini,
Ali Ünal = Kendisine kol kanat germiş bütün sülâlesini,
Bayraktar Bayraklı = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler. Günahkâr, o günün azabından kurtulmak için çocuklarını fidye vermeyi temenni edecek. Eşini ve kardeşini, mensubu olduğu aşiretini, yeryüzündeki herkesi verip sonunda kendini kurtarmak ister.
Bekir Sadak = (11-14) Onlar birbirlerine yalniz gosterilirler. Suclu kimse o gunun azabindan kurtulmak icin ogullarini, ailesini, kardesini, kendisini barindirmis olan sulalesini ve yeryuzunde bulunan herkesi feda etmek ve boylece kendisini kurtarmak ister.
Celal Yıldırım = (11-12-13-14) Birbirlerine gösterilirler (ama) suçlu günahkârlar o günün azabına karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve obasını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.
Cemal Külünkoğlu = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler (fakat birbirlerinden yararlanamayacaklar). Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini himaye etmiş olan bütün akrabalarını ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmak isteyecek.
Diyanet İşleri (eski) = (11-14) Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Diyanet Vakfi = (11-14) Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.
Edip Yüksel = Kendisini yetiştiren tüm akrabalarını,
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve kendini barındıran fasîlesini
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kendisini barındıran fasilesini (kabilesini)
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini,
Gültekin Onan = Ve onu barındıran aşiretini de;
Harun Yıldırım = Kendisini barındıran aşiretini,
Hasan Basri Çantay = kendisini (aralarına katıb) barındırmakda olan soyunu sopunu,
Hayrat Neşriyat = (12-13) Ve karısını, kardeşini! Ve kendisini barındıran aşîretini!
İbni Kesir = Kendisini barındırmış olan sülalesini.
Kadri Çelik = Ve onu barındıran aşiretini (soyunun hepsini) de.
Muhammed Esed = ve kendisini himaye etmiş bütün akrabalarını,
Mustafa İslamoğlu = kendisine sığınak olmuş bütün yakınlarını;
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-14) Ve kendisini barındıran aşiretini (feda etsin). Ve yeryüzünde kim var ise, cümlesini fidye-i necât olarak versin de (sonra) bu fedakarlığı kendisini kurtarsın.
Ömer Öngüt = Kendisini barındırmış sülâlesini.
Şaban Piriş = Kendisini barındıran sülâlesini..
Sadık Türkmen = Ve kendisini barındıran soyunu sopunu/akrabalarını.
Seyyid Kutub = kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini.
Suat Yıldırım = ve kendisini koruyup barındıran soyunu sopunu da
Süleyman Ateş = Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm âilesini,
Tefhim-ul Kuran = Ve onu barındıran aşiretini (soyunun hepsini) de;
Ümit Şimşek = Kendisini barındıran sülâlesini,
Yaşar Nuri Öztürk = Kendisini kucaklayıp barındıran ailesini.
İskender Ali Mihr = Ve kendisini barındıran aşiretini.
İlyas Yorulmaz = Kendisini koruyup besleyen ailesini.
وَمَن فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنجِيهِ
Me’âric / 14 -
Ve men fîl ardı cemî’an summe yuncîh(yuncîhi).
Diyanet İşleri = (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kim varsa yeryüzünde hepsini de fedâ etmek ve sonra da kendini kurtarmak ister.
Abdullah Parlıyan = ve yeryüzünde bulunanların hepsini versin de tek kendisini kurtarsın.
Adem Uğur = Ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.
Ahmed Hulusi = Yeryüzünde yaşamış olanların tümünü (fidye verse) de kendini kurtarsa!
Ahmet Tekin = Yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermek isteyecek. Tek kendini kurtarabilsin.
Ahmet Varol = Yeryüzünde olanların hepsini de. Sonra (ister ki) kendini kurtarsın.
Ali Bulaç = Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.
Ali Fikri Yavuz = Yeryüzünde bulunanların hepsini de, sonra kendini kurtarsa...
Ali Ünal = O kadar ki, dünyada kim varsa hepsini, ta ki kurtulsun.
Bayraktar Bayraklı = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler. Günahkâr, o günün azabından kurtulmak için çocuklarını fidye vermeyi temenni edecek. Eşini ve kardeşini, mensubu olduğu aşiretini, yeryüzündeki herkesi verip sonunda kendini kurtarmak ister.
Bekir Sadak = (11-14) Onlar birbirlerine yalniz gosterilirler. Suclu kimse o gunun azabindan kurtulmak icin ogullarini, ailesini, kardesini, kendisini barindirmis olan sulalesini ve yeryuzunde bulunan herkesi feda etmek ve boylece kendisini kurtarmak ister.
Celal Yıldırım = (11-12-13-14) Birbirlerine gösterilirler (ama) suçlu günahkârlar o günün azabına karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve obasını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.
Cemal Külünkoğlu = (11-14) Onlar birbirlerine gösterilecekler (fakat birbirlerinden yararlanamayacaklar). Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini himaye etmiş olan bütün akrabalarını ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmak isteyecek.
Diyanet İşleri (eski) = (11-14) Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Diyanet Vakfi = (11-14) Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.
Edip Yüksel = Ve yeryüzünde bulunan herkesi, ki kurtulsun.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve Arzda bulunanların hepsini de sonra kendini kurtarsa
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve yeryüzünde bulunanların hepsini (verip) sonra kendisini kurtarsa.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve yeryüzünde bulunanların hepsini ki, tek kendini kurtarabilsin.
Gültekin Onan = Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.
Harun Yıldırım = Ve yeryüzünde bulunanların tümünü... Hani kendini de kurtarabilse ya!
Hasan Basri Çantay = ve yer (yüzün) de kim varsa hepsini. Ki nihayet (bu fedâkârlığı) kendisini (Allahın azabından) kurtarsın.
Hayrat Neşriyat = Ve (öyle ki) yeryüzünde kim varsa hepsini (fedâ etsin de) sonra (bu diyet) onu (o azabdan) kurtarsın!
İbni Kesir = Ve yeryüzünde bulunan herkesi. Ki nihayet kendisini kurtarsın.
Kadri Çelik = Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de), sonra bir kurtulsa!
Muhammed Esed = ve yeryüzünde yaşayan (başka) herkesi, onların tümünü; böylece yalnız kendini kurtarabilsin diye.
Mustafa İslamoğlu = dahası yeryüzünde yaşayan herkesi (fidye vermek isteyecek) ki kendisi kurtulabilsin.
Ömer Nasuhi Bilmen = (13-14) Ve kendisini barındıran aşiretini (feda etsin). Ve yeryüzünde kim var ise, cümlesini fidye-i necât olarak versin de (sonra) bu fedakarlığı kendisini kurtarsın.
Ömer Öngüt = Ve yeryüzünde bulunan herkesi fedâ etmek ister. Tâ ki kendisini kurtarsın.
Şaban Piriş = Ve yeryüzünde bulunan herkesi... Sonra kendisini kurtarabilsin..
Sadık Türkmen = Yeryüzündekilerin hepsini verse de, kendisini kurtarsa...
Seyyid Kutub = Ve yeryüzünde bulunanların hepsini versin de tek kendisini kurtarsın.
Suat Yıldırım = (10-14) Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz. Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, eşini, kardeşini, kendisine sahip çıkan sülalesini, hatta dünyada olanların tamamını verip de kurtulmak ister.
Süleyman Ateş = Ve yeryüzünde bulunanların hepsini (versin) de tek kendisini kurtarsın.
Tefhim-ul Kuran = Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.
Ümit Şimşek = Yeryüzünde kim varsa hepsini feda edip kurtulmak ister.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmayı ister.
İskender Ali Mihr = Ve yeryüzünde kim varsa hepsini (versin de), sonra kendisini kurtarsın.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünde olan herkesi feda etmek ister. Sonrasında yeter ki o kurtulsun.
كَلَّا إِنَّهَا لَظَى
Me’âric / 15 -
Kellâ, innehâ lezâ.
Diyanet İşleri = (15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat imkânı yok; şüphe yok ki cehennem alev alev yanmadadır.
Abdullah Parlıyan = Ama hayır! Kurtulmak ne mümkün, onu alev saçan bir ateş beklemektedir.
Adem Uğur = Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.
Ahmed Hulusi = Hayır, asla! Muhakkak ki o Leza'dır (dumansız alev).
Ahmet Tekin = Ne mümkün! Cehennem inkâr edenleri, suçluları yakarak alevlenmektedir.
Ahmet Varol = Hayır. Doğrusu o şiddetle yanan bir ateştir.
Ali Bulaç = Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir:
Ali Fikri Yavuz = Hayır (Allah onu azabdan kurtarmaz). Çünkü, o cehennem alevli bir ateştir.
Ali Ünal = Ama ne mümkün! O, alev alev yanar bir ateştir,
Bayraktar Bayraklı = Hayır, hayır; o cehennem, alevli bir ateştir.[675]
Bekir Sadak = (15-18) Hayir, olmaz... Orada sirtini cevirip yuzgeri edeni, malini toplayip kimseye hakkini vermeden saklayani cagiran, deriyi soyup kavuran, alevli ates vardir.
Celal Yıldırım = Hayır (bu mümkün değil), doğrusu Cehennem alev alev köpürüp duran yerdir..
Cemal Külünkoğlu = Hayır, (hiçbiri kabul edilmeyecek). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir.
Diyanet İşleri (eski) = (15-18) Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
Diyanet Vakfi = Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.
Edip Yüksel = Hayır, o alevli ateştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hayır, çünkü o salgın bir lezâ,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hayır, çünkü o salgın alevli bir ateştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hayır, o alevlenen bir ateştir.
Gültekin Onan = Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir.
Harun Yıldırım = Hayır, hayır; doğrusu o alevli bir ateştir,
Hasan Basri Çantay = Fakat ne mümkin! Çünkü o (ateş) (kâfirler için hazırlanmış) haalis alevdir,
Hayrat Neşriyat = (15-16) Hayır! Çünki o (ateş), derileri kavurup soyan, şiddetli bir alevdir!
İbni Kesir = Fakat ne mümkün, çünkü o; halis alevdir.
Kadri Çelik = Hayır! (Böyle fidyeler kabul edilmez.) Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir.
Muhammed Esed = Ama hayır! (Onu bekleyen) tek şey alev saçan bir ateştir,
Mustafa İslamoğlu = Fakat ne mümkün! (Onu bekleyen) dediğini çarpan tarifsiz bir alevdir;
Ömer Nasuhi Bilmen = (15-16) Hayır. Asla. Şüphe yok ki o bir mühim ateştir. Nâsın derisi için bir soyup dağıtıcıdır.
Ömer Öngüt = Fakat ne mümkün! O cehennem, alevlenen bir ateştir.
Şaban Piriş = Asla, şüphesiz O, alev almıştır.
Sadık Türkmen = Hayır hayır! Doğrusu o, alevlenen/yalın bir ateştir;
Seyyid Kutub = Hayır! O alevden bir ateştir.
Suat Yıldırım = Lâkin ne mümkün! O cehennem alev alev yanan bir ateştir.
Süleyman Ateş = Hayır! O (ateş), alevlenen bir ateştir.
Tefhim-ul Kuran = Hayır; (böyle fidyeler kabul edilmez.) Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir:
Ümit Şimşek = Heyhat! O alev alev yanan ateştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Hayır, hayır! O, alevlenen bir ateştir.
İskender Ali Mihr = Hayır, asla! Muhakkak ki o (kurtulmak istediği), alev alev yanan ateştir.
İlyas Yorulmaz = Hayır, o tutuşmuş.
نَزَّاعَةً لِّلشَّوَى
Me’âric / 16 -
Nezzâaten liş şevâ.
Diyanet İşleri = (15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne el bırakmadadır, ne ayak, ne et bırakmadadır, ne deri.
Abdullah Parlıyan = Derileri kavurup soyan veya tüm vücuda saldırıcı bir ateş.
Adem Uğur = Derileri kavurup soyar.
Ahmed Hulusi = Derilerini kavurup soyan!
Ahmet Tekin = Cehennem derileri kavurur, soyar.
Ahmet Varol = Derileri kavurup soyar.
Ali Bulaç = Başın derisini kavurup soyar.
Ali Fikri Yavuz = Eli ayağı, (bütün uzuvları) söküp çıkarandır.
Ali Ünal = Derileri soyup çıkaran;
Bayraktar Bayraklı = (16-18) Kızaran derileri soyar; sırtını döneni, yüz çevireni ve biriktirip depo edeni çağırır.
Bekir Sadak = (15-18) Hayir, olmaz... Orada sirtini cevirip yuzgeri edeni, malini toplayip kimseye hakkini vermeden saklayani cagiran, deriyi soyup kavuran, alevli ates vardir.
Celal Yıldırım = Bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.
Cemal Külünkoğlu = Derileri kavurur, soyar.
Diyanet İşleri (eski) = (15-18) Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
Diyanet Vakfi = Derileri kavurup soyar.
Edip Yüksel = Yakmak için isteklidir...
Elmalılı Hamdi Yazır = etrafı soyan nari ceza'
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derileri soyan ateştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derileri kavurur, soyar.
Gültekin Onan = Başın derisini kavurup soyar.
Harun Yıldırım = Deriyi soyar.
Hasan Basri Çantay = bedenin bütün uzuvlarını söküb koparandır (o).
Hayrat Neşriyat = (15-16) Hayır! Çünki o (ateş), derileri kavurup soyan, şiddetli bir alevdir!
İbni Kesir = Deriyi soyup kavurandır.
Kadri Çelik = Başın derisini kavurup soyar.
Muhammed Esed = derisini kavuran (bir ateş)!
Mustafa İslamoğlu = derisini kavuran bir alev;
Ömer Nasuhi Bilmen = (15-16) Hayır. Asla. Şüphe yok ki o bir mühim ateştir. Nâsın derisi için bir soyup dağıtıcıdır.
Ömer Öngüt = Deriyi kavurup soyar.
Şaban Piriş = Deriyi yakıp kavurur.
Sadık Türkmen = Başın derisini kavurur,
Seyyid Kutub = Deriler kavurur, soyar.
Suat Yıldırım = Eli, ayağı, bütün uzuvları söküp atar.
Süleyman Ateş = Derileri kavurur, soyar.
Tefhim-ul Kuran = Başın derisini kavurup soyar.
Ümit Şimşek = Derileri soyar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yakar kavurur deriyi/koparıp götürür kolu bacağı.
İskender Ali Mihr = (O ateş), baş derisini yakıp kavurucudur.
İlyas Yorulmaz = Deriyi yakıp kavuran bir ateş.
تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى
Me’âric / 17 -
Ted’û men edbera ve tevellâ.
Diyanet İşleri = (17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Çağırır dönüp gideni.
Abdullah Parlıyan = Hakka sırt dönüp kaçanları kendisine çağırır,
Adem Uğur = Yüz çevirip geri döneni, (kendine) çağırır!
Ahmed Hulusi = (O Leza) çağırır (hakikatine davet olunduğunda) arkasını dönüp, yüz çevirip gideni!
Ahmet Tekin = Yüz çevirip arkasına döneni çağırır.
Ahmet Varol = (İmandan) yüz çevirip arkasını döneni çağırır.
Ali Bulaç = Yüz çevirip arkasını döneni çağırır durur.
Ali Fikri Yavuz = Çağırır o ateş, imandan yüz çevirip de (Hakka) arka döneni,
Ali Ünal = (17-18) Çağırır, arkasını dönüp yüz çevireni. Ve (malı) toplayıp da, bir kap içinde saklayanı.
Bayraktar Bayraklı = (Cehennem) yüz çevirip geri döneni çağırır.
Bekir Sadak = Çağırır arkasını dönüp, yüz çevireni.
Celal Yıldırım = (17-18) Arkasını döneni, yüzçevirip gideni, mal toplayıp yığanı davet eder.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) Çağırır o ateş, imandan yüz çevirip de (Hakka) arka döneni ve (servet) toplayıp biriktireni.
Diyanet İşleri (eski) = (15-18) Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
Diyanet Vakfi = (17-18) Yüz çevirip geri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağırır.
Edip Yüksel = Çağırır, sırtını dönüp gideni,
Elmalılı Hamdi Yazır = Çağırır arkasını dönüp tersine gideni
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çağırır arkasını dönüp tersine gideni.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çağırır, sırtını dönüp gideni,
Gültekin Onan = Yüz çevirip arkasını döneni çağırır durur.
Harun Yıldırım = Yüz çevirip arkasını döneni çağırır.
Hasan Basri Çantay = (Gel gel diye) çağırır: (îmandan, hakdan) yüz dönen, (tâatden) arka çeviren kişiyi,
Hayrat Neşriyat = (17-18) (O ateş, Hakk’a) arkasını dönüp (itâatten) yüz çeviren ve (mal) toplayıp dasaklayan kimseyi (kendine) çağırır!
İbni Kesir = Yüz çevirip arkasına döneni çağırır.
Kadri Çelik = Yüz çevirip arkasını döneni çağırır durur.
Muhammed Esed = O, (iyiye ve doğruya) sırtını dönenleri ve (hakikatten) uzaklaşanları kendine çeker,
Mustafa İslamoğlu = o, (hakka) sırt dönenleri ve (vahiyden) yüz çevirenleri kendine davet eder;
Ömer Nasuhi Bilmen = (17-18) Çağırır, arkasını dönüp yüz çevireni. Ve (malı) toplayıp da, bir kap içinde saklayanı.
Ömer Öngüt = (Cehennem) yüz çevirip geri döneni çağırır.
Şaban Piriş = Çağırır arkasını dönüp, yüz çevireni.
Sadık Türkmen = Sırt çevirip tersine gideni kendisine çağırır.
Seyyid Kutub = Kendine çağırır; sırtını dönüp gideni.
Suat Yıldırım = (17-18) İmana sırtını dönüp haktan yüz çevireni, bir de servet toplayıp yığan ve hayırda harcamayanı o ateş kendine çağırır.
Süleyman Ateş = (Kendine) Çağırır; sırtını dönüp gideni,
Tefhim-ul Kuran = Yüz çevirip arkasını döneni çağırır durur.
Ümit Şimşek = Arkasını döneni, hakka yüz çevireni de kendisine çağırır,
Yaşar Nuri Öztürk = Çağırır, sırtını dönüp uzaklaşanı,
İskender Ali Mihr = Kim arkasını döner ve (îmândan) yüz çevirirse onu çağırır.
İlyas Yorulmaz = Doğrulara arkasını dönen ve yüz çevirip uzaklaşanı…
وَجَمَعَ فَأَوْعَى
Me’âric / 18 -
Ve cemea fe ev’â.
Diyanet İşleri = (17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve toplayıp biriktireni.
Abdullah Parlıyan = mal biriktirip yığan, o maldan Allah'ın ve insanların hakkını ayırıp çıkarmayanları da.
Adem Uğur = (Servet) toplayıp yığan kimseyi!.
Ahmed Hulusi = Toplayıp da servet yığanı!
Ahmet Tekin = Mallar, servetler biriktirip kesenin ağzını açmayanları, hayra harcamayanları çağırır.
Ahmet Varol = (Mal) biriktirip kasada yığanı.
Ali Bulaç = (Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.
Ali Fikri Yavuz = Bir de (mal ve para) biriktirip depoya, kasaya yığanı...
Ali Ünal = Malı yığıp, (Allah yolunda ve muhtaçlar için) harcamayanı.
Bayraktar Bayraklı = (16-18) Kızaran derileri soyar; sırtını döneni, yüz çevireni ve biriktirip depo edeni çağırır.
Bekir Sadak = (15-18) Hayir, olmaz... Orada sirtini cevirip yuzgeri edeni, malini toplayip kimseye hakkini vermeden saklayani cagiran, deriyi soyup kavuran, alevli ates vardir.
Celal Yıldırım = (17-18) Arkasını döneni, yüzçevirip gideni, mal toplayıp yığanı davet eder.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) Çağırır o ateş, imandan yüz çevirip de (Hakka) arka döneni ve (servet) toplayıp biriktireni.
Diyanet İşleri (eski) = (15-18) Hayır, olmaz... Orada sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.
Diyanet Vakfi = (17-18) Yüz çevirip geri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağırır.
Edip Yüksel = Toplayıp kasaya saklayanı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve toplayıp toplayıp kasaya yığanı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Toplayıp toplayıp kasaya yığanı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Mal toplayıp kasada yığanı,
Gültekin Onan = (Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.
Harun Yıldırım = Toplar ve yığar.
Hasan Basri Çantay = (mal) birikdirib de kab içinde saklayanı.
Hayrat Neşriyat = (17-18) (O ateş, Hakk’a) arkasını dönüp (itâatten) yüz çeviren ve (mal) toplayıp dasaklayan kimseyi (kendine) çağırır!
İbni Kesir = Malını toplayıp kap içinde saklayanı da.
Kadri Çelik = (Servet) Toplayıp (üst üste) yığmakta olanı.
Muhammed Esed = ve (servet) biriktirip, (onu öteki insanların elinden) alanları.
Mustafa İslamoğlu = zira o (serveti) toplayıp (paylaşmayarak) biriktiriyordu.
Ömer Nasuhi Bilmen = (17-18) Çağırır, arkasını dönüp yüz çevireni. Ve (malı) toplayıp da, bir kap içinde saklayanı.
Ömer Öngüt = Mal toplayıp yığan kimseyi.
Şaban Piriş = Malını toplayıp yığanı...
Sadık Türkmen = Ve (servet) biriktirerek (ekonomiye kazandırmayıp) stok yapanları!
Seyyid Kutub = Mal toplayıp kasada yığanı.
Suat Yıldırım = (17-18) İmana sırtını dönüp haktan yüz çevireni, bir de servet toplayıp yığan ve hayırda harcamayanı o ateş kendine çağırır.
Süleyman Ateş = (Mal) Toplayıp kasada yığanı!
Tefhim-ul Kuran = (Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.
Ümit Şimşek = Malı toplayıp yığanı da.
Yaşar Nuri Öztürk = Toplayıp kasada yığanı/depolayanı.
İskender Ali Mihr = Ve (mal, servet) toplayıp, sonra da onu biriktireni.
İlyas Yorulmaz = (Mal) Toplayıp sonra onu biriktireni kendisine çağırır.
إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا
Me’âric / 19 -
İnnel insâne hulika helûâ(helûan).
Diyanet İşleri = Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki insan haris yaratılmıştır.
Abdullah Parlıyan = Doğrusu insan çok hırslı ve sabırsız yaratılmıştır.
Adem Uğur = Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki insanın yaratılışında hırs ve doyumsuzluk mevcuttur!
Ahmet Tekin = Doğrusu insan haris, huysuz, üzüntüye kapılabilen biri olarak ve tez canlı yaratılmıştır.
Ahmet Varol = (19-21) İnsanoğlu gerçekten cimri yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Kendisine imkân dokunduğunda pinti kesilir.[676]
Ali Bulaç = Insan gercekten pek huysuz yaratilmistir:
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten insan harîs ve cimri yaratılmıştır.
Ali Ünal = Gerçekten insan, sabırsız ve hırslı yaratılmıştır.
Bayraktar Bayraklı = (19-21) İnsanoğlu gerçekten cimri yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Kendisine imkân dokunduğunda pinti kesilir.[676]
Bekir Sadak = Insan gercekten pek huysuz yaratilmistir:
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki insan, hırslı açgözlü yaratılmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = İnsan gerçekten pek huysuz yaratılmıştır:
Diyanet Vakfi = Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.
Edip Yüksel = Doğrusu insan endişeli bir karaktere sahiptir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hâkikat o insan helu' yaradılmıştır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçekten insan hırslı ve huysuz yaratılmıştır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten insan cimri olarak yaratılmıştır.
Gültekin Onan = Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.
Harun Yıldırım = Gerçekten insan hırslı yaratılmıştır.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat insan, hırsına düşkün (ve sabrı kıt) yaratılmışdır.
Hayrat Neşriyat = İşin gereği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.
İbni Kesir = Gerçekten insan; hırsına düşkün yaratılmıştır.
Kadri Çelik = İnsan gerçekten pek huysuz yaratılmıştır:
Muhammed Esed = Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu insan endişeli bir karaktere sahiptir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Şüphe yok ki insan haris olarak yaradılmıştır. Ona şer dokunduğu zaman çok feryat edicidir.
Ömer Öngüt = Gerçekten insan hırslı ve huysuz yaratılmıştır.
Şaban Piriş = İnsan aç gözlü yaratılmıştır.
Sadık Türkmen = Gerçek şu Kİ, insan; pek hırslı ve aç gözlü!
Seyyid Kutub = Doğrusu insan hırslı ve huysuz yaratılmıştır.
Suat Yıldırım = Gerçekten insan cimri olarak yaratılmıştır.
Süleyman Ateş = Doğrusu insan hırslı (ve huysuz) yaratılmıştır.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.
Ümit Şimşek = İnsan hırslı ve tez canlı yaratılmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = İşin gereği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki insan, sabırsız ve tamahkâr olarak yaratıldı.
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki İnsan sabırsız, doyumsuz yaratılmıştır.
إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا
Me’âric / 20 -
İzâ messehuş şerru cezûâ(cezûan).
Diyanet İşleri = Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir şerre uğrarsa bağırır, sızlanır.
Abdullah Parlıyan = Kural olarak kendisine bir kötülük geldiği zaman basar feryadı.
Adem Uğur = Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.
Ahmed Hulusi = Ona hoşlanmadığı şeyle karşılaştığında feryat edip bağırandır (tahammülsüz)!
Ahmet Tekin = Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır.
Ahmet Varol = Kendisine kötülük dokunduğunda feryat eder.
Ali Bulaç = Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
Ali Fikri Yavuz = Kendine bir zarar dokundu mu, feryadı basar.
Ali Ünal = Başına bir kötülük geldi mi sızlanır;
Bayraktar Bayraklı = (19-21) İnsanoğlu gerçekten cimri yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Kendisine imkân dokunduğunda pinti kesilir.[676]
Bekir Sadak = Basina bir fenalik gelince feryat eder,
Celal Yıldırım = Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı.
Cemal Külünkoğlu = Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.
Diyanet İşleri (eski) = Başına bir fenalık gelince feryat eder,
Diyanet Vakfi = Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.
Edip Yüksel = Kendisine kötülük dokunduğu zaman ümidini keser.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şer dokundumu mızıkcı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fenalık dokununca mızıkçı,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır.
Gültekin Onan = Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
Harun Yıldırım = Kendisine bir şer dokunduğu zaman feryad eder.
Hasan Basri Çantay = Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır,
Hayrat Neşriyat = Ona şer dokunduğu zaman, sızlanıcı (feryâd edici)dir!
İbni Kesir = Başına bir fenalık gelince, feryadı basandır.
Kadri Çelik = Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
Muhammed Esed = (Kural olarak,) başına bir kötülük geldiği zaman sızlanmaya başlar,
Mustafa İslamoğlu = Başına bir kötülük geldi mi sızlanır;
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Şüphe yok ki insan haris olarak yaradılmıştır. Ona şer dokunduğu zaman çok feryat edicidir.
Ömer Öngüt = Basina bir fenalik gelince feryat eder,
Şaban Piriş = Başına bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer.
Sadık Türkmen = Kendisine kötülük dokunduğu zaman, sızlanır.
Seyyid Kutub = Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır.
Suat Yıldırım = Başı derde düştü mü sızlanır durur.
Süleyman Ateş = Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır,
Tefhim-ul Kuran = Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
Ümit Şimşek = Kendisine kötülük dokunduğunda feryattadır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendisine kötülük/hoşnutsuzluk dokununca basar bağırır.
İskender Ali Mihr = Kendisine bir şer dokununca feryat edicidir.
İlyas Yorulmaz = Kendisine bir kötülük dokunduğunda, basar yaygarayı.
وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا
Me’âric / 21 -
Ve izâ messehul hayru menûâ(menûan).
Diyanet İşleri = Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bir hayır elde ederse vermez, kıskanır.
Abdullah Parlıyan = Bir iyilik ile karşılaşınca da onu bencilce sahiplenip başkalarına vermez, uzak tutar.
Adem Uğur = Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir.
Ahmed Hulusi = Ona hayır ulaştığında ise pinti, bencildir!
Ahmet Tekin = Kendisine hayır kapıları açıldı mı da başkalarını nasiplendirmez.
Ahmet Varol = İyilik dokunduğunda da engelleyicidir (cimridir).
Ali Bulaç = Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).
Ali Fikri Yavuz = Ona hayır (mal) isabet edince de kıskanç...
Ali Ünal = Bir hayra konunca da onu başkalarıyla paylaşmak istemez.
Bayraktar Bayraklı = (19-21) İnsanoğlu gerçekten cimri yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Kendisine imkân dokunduğunda pinti kesilir.[676]
Bekir Sadak = Bir iyilige ugrarsa onu herkesten meneder;
Celal Yıldırım = Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) men'eder.
Cemal Külünkoğlu = Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır (cimrilik eder).
Diyanet İşleri (eski) = Bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten meneder;
Diyanet Vakfi = Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir.
Edip Yüksel = Kendisine iyilik dokunduğu zaman ise cimridir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kendisine iyilik dokunduğu zaman ise cimridir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hayır dokundumu kıskanç
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendisine hayır dokundu mu cimrilik eder.
Gültekin Onan = Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).
Harun Yıldırım = Kendisine bir hayır dokunduğu zaman da cimrilik eder.
Hasan Basri Çantay = ona hayır dokununca da çok cimri dir.
Hayrat Neşriyat = Ona hayır dokunduğu zaman da cimridir (Allah yolunda sarf etmez, şükretmez).
İbni Kesir = Kendisine bir hayır dokununca da çok cimridir.
Kadri Çelik = Ona bir hayır dokunduğunda cimrilik eder.
Muhammed Esed = bir iyilik ile karşılaşınca da onu bencilce (sahiplenip başka insanlardan) uzak tutar.
Mustafa İslamoğlu = ama bir iyiliğe nail olduğu zaman da onu herkesten kıskanır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (21-22) Ve ona hayır dokunduğu zaman da çok cimridir, kıskançtır. Namaz kılanlar müstesna.
Ömer Öngüt = Bir iyilik dokunduğunda ise cimri kesilir, onu herkesten meneder.
Şaban Piriş = Bir iyilik dokununca da çok cimridir.
Sadık Türkmen = Ona iyilik dokunduğu zaman, cimrilik eder!
Seyyid Kutub = Kendisine hayır dokundu mu yoksullara yardım etmez..
Suat Yıldırım = Ama servet sahibi olunca da pinti kesilir.
Süleyman Ateş = Kendisine hayır dokundu mu yardım etmez (sıkı sıkı tutar).
Tefhim-ul Kuran = Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder) .
Ümit Şimşek = Hayır eriştiğinde ise cimrileşir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur.
İskender Ali Mihr = Ve kendisine bir hayır dokunduğu zaman cimrilik edendir.
İlyas Yorulmaz = Bir iyilik dokunduğunda ise, o iyiliği başkalarıyla paylaşmaz.
إِلَّا الْمُصَلِّينَ
Me’âric / 22 -
İllel musallîn(musallîne).
Diyanet İşleri = Ancak, namaz kılanlar başka.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak müstesnâdır namaz kılanlar.
Abdullah Parlıyan = Ancak namazında bilinçli olarak Allah'a yönelenler bu kuralın dışındadırlar.
Adem Uğur = Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar,
Ahmed Hulusi = Sadece musallîn (bilfiil salât yaşayanlar) müstesna!
Ahmet Tekin = Ancak namazlarını kılanlar, dua ve niyazda bulunanlar, peygamberi salât ü selâmla ananlar, sahip oldukları mallardaki başkalarının paylarını unutmazlar.
Ahmet Varol = Ancak namaz kılanlar müstesna.
Ali Bulaç = Ancak namaz kılanlar hariç;
Ali Fikri Yavuz = Namaz kılanlar müstesnadır.
Ali Ünal = Ancak hakkıyla namaz kılanlar bundan müstesnadır.
Bayraktar Bayraklı = (22-23) Ancak şunlar, böyle değildir: Namaz kılanlar, -ki onlar namazlarında devamlıdırlar-.
Bekir Sadak = (22-27) Ancak namaz kilip namazlarinda yoksul ve yoksuna belirli bir hak taniyanlar, ceza gununu dogrulayanlar, Rablerinin azabindan korkanlar boyle degildir.
Celal Yıldırım = (22-23) Ancak şunlar müstesna : Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler.
Cemal Külünkoğlu = (22-23) Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır. Onlar ki, namazlarını sürekli kılarlar.
Diyanet İşleri (eski) = (22-27) Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
Diyanet Vakfi = (22-23) Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;)
Edip Yüksel = Ancak namaz kılanlar hariç:
Elmalılı Hamdi Yazır = Müstesna ancak o musallîler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sadece namaz kılanlar bunun dışındadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.
Gültekin Onan = Ancak namaz kılanlar hariç;
Harun Yıldırım = Namaz kılanlar müstesna.
Hasan Basri Çantay = (22-23) (Fakat şunlar) öyle değil: Namaz kılanlar ki onlar namazlarına devam edenlerdir.
Hayrat Neşriyat = Ancak namaz kılanlar müstesnâ.
İbni Kesir = Ancak namaz kılanlar müstesna.
Kadri Çelik = Ancak namaz kılanlar hariç.
Muhammed Esed = Ancak namazda bilinçli olarak Allah'a yönelenler böyle değildir,
Mustafa İslamoğlu = Namazla dik duranlar müstesna:
Ömer Nasuhi Bilmen = (21-22) Ve ona hayır dokunduğu zaman da çok cimridir, kıskançtır. Namaz kılanlar müstesna.
Ömer Öngüt = Ancak namaz kılanlar hariç.
Şaban Piriş = Namaz kılanlar böyle değildir.
Sadık Türkmen = Bilinçli olarak namaz kılanlar, böyle değildir!
Seyyid Kutub = Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.
Suat Yıldırım = (22-23) Ancak namazlarını devamlı kılanlar böyle değildir.
Süleyman Ateş = Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.
Tefhim-ul Kuran = Ancak namaz kılanlar hariç;
Ümit Şimşek = Ancak namaz kılanlar müstesnadır.
Yaşar Nuri Öztürk = Namaz kılıp dua edenler müstesna.
İskender Ali Mihr = Namaz kılanlar hariç.
İlyas Yorulmaz = Ancak namaz kılanlar böyle değildir.
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
Me’âric / 23 -
Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn(dâimûne).
Diyanet İşleri = Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öylesine kılanlar ki namazlarını dâimâ kılarlar.
Abdullah Parlıyan = Onlar ki: Namazlarını sürekli kılarlar (aksatmazlar).
Adem Uğur = Ki, onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;).
Ahmed Hulusi = Onlar ki sürekli salâttadırlar (sürekli Allâh'a yönelişlerini muhafaza ederler)!
Ahmet Tekin = Onlar, cemaatle namaza devam edenler, dua ve niyazı, peygambere salât ü selâmı dillerinden düşürmeyenlerdir.
Ahmet Varol = Ki onlar namazlarına devam ederler.
Ali Bulaç = Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
Ali Fikri Yavuz = Namaz kılan o kimseler ki, onlar namazlarına devamlıdırlar,
Ali Ünal = Onlar, namazlarını devamlı olarak, hiç geçirmeden kılarlar.
Bayraktar Bayraklı = (22-23) Ancak şunlar, böyle değildir: Namaz kılanlar, -ki onlar namazlarında devamlıdırlar-.
Bekir Sadak = (22-27) Ancak namaz kilip namazlarinda yoksul ve yoksuna belirli bir hak taniyanlar, ceza gununu dogrulayanlar, Rablerinin azabindan korkanlar boyle degildir.
Celal Yıldırım = (22-23) Ancak şunlar müstesna : Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler.
Cemal Külünkoğlu = (22-23) Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır. Onlar ki, namazlarını sürekli kılarlar.
Diyanet İşleri (eski) = (22-27) Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
Diyanet Vakfi = (22-23) Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;)
Edip Yüksel = Onlar ki namazlarını kaçırmazlar;
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar ki namazlarına müdavimdirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ki, namazlarına devam ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar.
Gültekin Onan = Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
Harun Yıldırım = Ki onlar, namazlarında devamlıdırlar.
Hasan Basri Çantay = (22-23) (Fakat şunlar) öyle değil: Namaz kılanlar ki onlar namazlarına devam edenlerdir.
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki, onlar, namazlarında devamlıdırlar.
İbni Kesir = Onlar ki; namazlarında daimdirler.
Kadri Çelik = Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
Muhammed Esed = (ve) namazlarında devamlı ve kararlı olanlar;
Mustafa İslamoğlu = Onlar ki namazlarında titiz ve devamlıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (23-24) Onlar ki namazları üzerine devam ederler. Ve onlar ki, mallarında bir malum hak vardır.
Ömer Öngüt = Onlar ki namazlarına devam ederler.
Şaban Piriş = Onlar, namazlarında/salatlarında daimidirler.
Sadık Türkmen = Onlar, namazlarında süreklidirler.
Seyyid Kutub = Onlar ki: Namazlarını sürekli kılarlar aksatmazlar.
Suat Yıldırım = (22-23) Ancak namazlarını devamlı kılanlar böyle değildir.
Süleyman Ateş = Onlar ki: Namazlarını sürekli kılarlar (aksatmazlar).
Tefhim-ul Kuran = Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
Ümit Şimşek = Onlar namazlarında devamlı olanlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar, namazlarında süreklidirler.
İskender Ali Mihr = Onlar namazlarına devam edenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Onlar namazlarını kesintisiz kılarlar.
وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُومٌ
Me’âric / 24 -
Vellezîne fî emvâlihim hakkun ma’lûm(ma’lûmun).
Diyanet İşleri = (24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki mallarında malûm bir hak var.
Abdullah Parlıyan = kendi malları üzerinde başkalarının hak sahibi olduğunu kabul ederler
Adem Uğur = Mallarında, belli bir hak vardır,
Ahmed Hulusi = Onlar ki, onların mallarında bilinen bir hak vardır;
Ahmet Tekin = Allah’ın farz kıldığı sosyal yardım düzeninin icabı, mallarında ihtiyaç sahipleri için alınması gereken belirlenmiş hakları olduğunu bilenlerdir.
Ahmet Varol = Mallarında belirli bir hak vardır.
Ali Bulaç = Ve onların mallarında belirli bir hak vardır:
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, mallarında belirli bir hak vardır:
Ali Ünal = Mallarında belli bir hakkı olduğunu kabul ederler,
Bayraktar Bayraklı = (24-25) Mallarında dilenciye ve yoksula ait belli bir hak vardır.
Bekir Sadak = (22-27) Ancak namaz kilip namazlarinda yoksul ve yoksuna belirli bir hak taniyanlar, ceza gununu dogrulayanlar, Rablerinin azabindan korkanlar boyle degildir.
Celal Yıldırım = (24-25) Mallarında, muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar.
Cemal Külünkoğlu = (24-25) Onlar (bilirler) ki, gerek dilenen, gerekse (iffetinden dolayı dilenmeyip) yoksun kalan (fakire vermek) için mallarında (onların) belirli bir hakkı vardır.
Diyanet İşleri (eski) = (22-27) Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
Diyanet Vakfi = (24-25) Mallarında, isteyene ve (isteyemediği için) mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar;
Edip Yüksel = Paralarında bilinen bir pay (zekat) ayrılmıştır,
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki mallarında vardır bir hakkı ma'lûm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ki, mallarında belli bir hak vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların mallarında belli bir hak vardır,
Gültekin Onan = Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.
Harun Yıldırım = Ve mallarında bilinen bir hak vardır.
Hasan Basri Çantay = (24-25) Mallarında sâil ve mahrum için belli bir hak tanıyanlar,
Hayrat Neşriyat = (24-25) Ve onlar ki mallarında, dilenen ve (iffetinden dolayı dilenmeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak (olan zekât) vardır (o hakkı onlara verirler).
İbni Kesir = Ve onlar ki; mallarında belirli bir hak vardır;
Kadri Çelik = Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.
Muhammed Esed = ve şunlar: malları üzerinde (başkasının) hak sahibi olduğunu kabul edenler,
Mustafa İslamoğlu = Onlar ki, malları üzerinde belirli (kimselerin) hakkı olduğunu (bilirler):
Ömer Nasuhi Bilmen = (23-24) Onlar ki namazları üzerine devam ederler. Ve onlar ki, mallarında bir malum hak vardır.
Ömer Öngüt = Onların mallarında belli bir hak vardır.
Şaban Piriş = Onların mallarında belli bir hak vardır.
Sadık Türkmen = Mallarında, belirli bir hak vardır,
Seyyid Kutub = Mallarında belli bir hisse vardır.
Suat Yıldırım = (24-25) Onlar o kimselerdir ki mallarında isteyen ve yoksun olanların haklarını ayırırlar.
Süleyman Ateş = Onların mallarında belli bir hisse vardır:
Tefhim-ul Kuran = Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.
Ümit Şimşek = Mallarında da belirli bir pay vardır:
Yaşar Nuri Öztürk = Bunların mallarında belirli bir hak vardır:
İskender Ali Mihr = Ve onlar, mallarında belirli bir hak bulunanlardır.
İlyas Yorulmaz = Mallarında belli bir miktar fakirlerin hakkı olduğunu bilirler.
لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
Me’âric / 25 -
Lis sâili vel mahrûm(mahrûmi).
Diyanet İşleri = (24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İsteyene ve mahrûm olana.
Abdullah Parlıyan = ki, onlar yardım isteyen kimselerle, istemeyen mahrum kalan kimselerdir.
Adem Uğur = Sâile ve mahrûma (vermek için).
Ahmed Hulusi = Yardım talep eden ve mahrum için.
Ahmet Tekin = Yardım isteyenlerin, medet umanların ve iffetinden ağzını açmayan yoksulların, mallarında vermekle mükellef oldukları belirlenmiş hakları vardır.
Ahmet Varol = Dilenci ve yoksul için.
Ali Bulaç = Yoksul ve yoksun olan(lar) için.
Ali Fikri Yavuz = Hem dilenen, hem de iffetinden dilenemiyen için...
Ali Ünal = İstemekten başka çıkar yol bulamayan yoksulların ve (muhtaç oldukları halde, hallerini gizledikleri ve isteyemedikleri için) ihtiyaç içinde oldukları bilinmeyenlerin.
Bayraktar Bayraklı = (24-25) Mallarında dilenciye ve yoksula ait belli bir hak vardır.
Bekir Sadak = (22-27) Ancak namaz kilip namazlarinda yoksul ve yoksuna belirli bir hak taniyanlar, ceza gununu dogrulayanlar, Rablerinin azabindan korkanlar boyle degildir.
Celal Yıldırım = (24-25) Mallarında, muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar.
Cemal Külünkoğlu = (24-25) Onlar (bilirler) ki, gerek dilenen, gerekse (iffetinden dolayı dilenmeyip) yoksun kalan (fakire vermek) için mallarında (onların) belirli bir hakkı vardır.
Diyanet İşleri (eski) = (22-27) Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
Diyanet Vakfi = (24-25) Mallarında, isteyene ve (isteyemediği için) mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar;
Edip Yüksel = İsteyen yoksula ve yoksuna...
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem sâil için hem mahrum
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.
Gültekin Onan = Yoksul ve yoksun olan(lar) için.
Harun Yıldırım = Dilenen ve yoksul için.
Hasan Basri Çantay = (24-25) Mallarında sâil ve mahrum için belli bir hak tanıyanlar,
Hayrat Neşriyat = (24-25) Ve onlar ki mallarında, dilenen ve (iffetinden dolayı dilenmeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak (olan zekât) vardır (o hakkı onlara verirler).
İbni Kesir = Dilenen ve yoksula.
Kadri Çelik = Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.
Muhammed Esed = (yardım) isteyenlerin ve (hayatın güzel şeylerinden) yoksun bulunanların;
Mustafa İslamoğlu = Hassaten yardım isteyenlerin ve (isteyemediği için) mahrum kalanların...
Ömer Nasuhi Bilmen = Dilenen ve mahrum olan için.
Ömer Öngüt = İsteyenin ve mahrum olanın (iffetinden dolayı isteyemeyenin).
Şaban Piriş = İsteyene ve mahrum olana..
Sadık Türkmen = Hem isteyen ve Hem de yoksun/mahrum bırakılanlar için.
Seyyid Kutub = Saile ve mahruma.
Suat Yıldırım = (24-25) Onlar o kimselerdir ki mallarında isteyen ve yoksun olanların haklarını ayırırlar.
Süleyman Ateş = Sâile ve mahruma (isteyene ve utancından dolayı istemeyip mahrum kalana).
Tefhim-ul Kuran = Yoksul ve yoksun olan(lar) için.
Ümit Şimşek = İsteyen ve istemeyen yoksullar için.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksul ve yoksun için.
İskender Ali Mihr = İsteyenler ve mahrum olanlar için.
İlyas Yorulmaz = İsteyen ihtiyaç sahiplerine ve maldan mahrum bırakılmış fakirlere verirler.
وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ
Me’âric / 26 -
Vellezîne yusaddikûne bi yevmid dîn(dîni).
Diyanet İşleri = Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki cezâ gününü gerçek bilirler.
Abdullah Parlıyan = Ceza ve hesap gününün geleceğine inanırlar
Adem Uğur = Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;
Ahmed Hulusi = Onlar ki, din (ceza - yapılanların sonucunun yaşanacağı) süreçlerini tasdik ederler!
Ahmet Tekin = Mü’minler, herkesin, vahyedilen dinin şeriatın İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilâhî mevzuatın yürürlükte olduğu günü tasdik edenlerdir.
Ahmet Varol = Onlar hesap gününü doğrularlar.
Ali Bulaç = Onlar, din gününü tasdik etmektedirler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, hesap gününü tasdik ederler.
Ali Ünal = Onlar Din Günü’nü tasdik ederler;
Bayraktar Bayraklı = (26-28) Ceza gününü tasdik ederler. Rablerinin azabından korkarlar; çünkü Rablerinin azabına karşı emin olunmaz.
Bekir Sadak = (22-27) Ancak namaz kilip namazlarinda yoksul ve yoksuna belirli bir hak taniyanlar, ceza gununu dogrulayanlar, Rablerinin azabindan korkanlar boyle degildir.
Celal Yıldırım = Hesap ve ceza gününü doğrulayıp inananlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar hesap gününü içtenlikle doğrularlar (ve çalışmalarını bu bilinç üzerine inşa ederler).
Diyanet İşleri (eski) = (22-27) Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
Diyanet Vakfi = Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;
Edip Yüksel = Onlar Din Gününü doğrularlar;
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki dîn gününü (ceza gününü) tasdîk ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, ceza gününü tasdik ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ki ceza gününü tasdik ederler.
Gültekin Onan = Onlar, din gününü tasdik etmektedirler.
Harun Yıldırım = Din gününü de tasdik etmektedirler.
Hasan Basri Çantay = ceza (ve hisab) gününün doğruluğuna inananlar.
Hayrat Neşriyat = Ve onlar ki, dîn (hesab) gününü tasdîk ederler.
İbni Kesir = Onlar ki; din gününü doğrularlar.
Kadri Çelik = Onlar, din gününü de doğrularlar.
Muhammed Esed = ve Hesap Günü'nü(n geleceğini) tasdik edenler;
Mustafa İslamoğlu = Yine onlar ki Hesap Günü'nü gönülden tasdik ederler;
Ömer Nasuhi Bilmen = (26-27) Ve onlar ki ceza gününü tasdik ederler. Ve onlar ki, Rablerinin azabından korkanlardır.
Ömer Öngüt = Onlar ki cezâ gününü tasdik ederler.
Şaban Piriş = Onlar hesap gününü tasdik ederler.
Sadık Türkmen = Onlar din/hesap gününü tasdik ederler.
Seyyid Kutub = Ceza gününü tasdik ederler.
Suat Yıldırım = Onlar hesap gününü tasdik ederler.
Süleyman Ateş = Cezâ gününü tasdik ederler,
Tefhim-ul Kuran = Onlar, din gününü de tasdik etmektedirler.
Ümit Şimşek = Ve öyle kişilerdir onlar ki cezâ gününü gerçek bilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar, din gününü içtenlikle doğrularlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar ki, dîn gününü tasdik ederler.
İlyas Yorulmaz = Onlar hesap gününü doğrulayıp kabul ederler.
وَالَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ
Me’âric / 27 -
Vellezîne hum min azâbi rabbihim muşfikûn(muşfikûne).
Diyanet İşleri = Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin azâbından korkarlar.
Abdullah Parlıyan = ve Rablerinden gelecek azaptan korkarlar.
Adem Uğur = Rab'lerinin azabından korkanlar,
Ahmed Hulusi = Onlar ki, Rablerinin azabından endişe duyanlardır.
Ahmet Tekin = Rablerinin azâbından korkarak emirlerine itina gösterenlerdir.
Ahmet Varol = Onlar Rablerinin azabından korkarlar.
Ali Bulaç = Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar.
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar;
Ali Ünal = Rabbilerinin azabından tir tir titrer (ve ona göre bir hayat sürerler).
Bayraktar Bayraklı = (26-28) Ceza gününü tasdik ederler. Rablerinin azabından korkarlar; çünkü Rablerinin azabına karşı emin olunmaz.
Bekir Sadak = (22-27) Ancak namaz kilip namazlarinda yoksul ve yoksuna belirli bir hak taniyanlar, ceza gununu dogrulayanlar, Rablerinin azabindan korkanlar boyle degildir.
Celal Yıldırım = (27-28) Rablarının azabından korkup içi titreyenler, —ki Rablarının azabından elbette güven içinde kalınmaz—.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, Rablerinin azabından korkarlar.
Diyanet İşleri (eski) = (22-27) Ancak namaz kılıp namazlarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir.
Diyanet Vakfi = (27-28) Rablerinin azabından korkanlar, ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;
Edip Yüksel = Rab'lerinin azabından çekinirler;
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabblerinin azabından korkarlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rablerinin azabından korkarlar.
Gültekin Onan = Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar.
Harun Yıldırım = Onlar Rablerinin azabından korkarlar.
Hasan Basri Çantay = Bir de (şunlar): Rablerinin azabından korkanlar.
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki, onlar, Rablerinin azâbından korkanlardır.
İbni Kesir = Ve onlar ki; Rabblarının azabından korkarlar.
Kadri Çelik = Onlar, rablerinin azabına karşı bir korku duymaktadırlar.
Muhammed Esed = ve Rablerinin azabına karşı korku ve saygı içinde bulunanlar,
Mustafa İslamoğlu = ve onlar ki Rablerinin azabından dolayı derin bir ürperti içerisindedirler:
Ömer Nasuhi Bilmen = (26-27) Ve onlar ki ceza gününü tasdik ederler. Ve onlar ki, Rablerinin azabından korkanlardır.
Ömer Öngüt = Onlar ki Rablerinin azabından korkarlar.
Şaban Piriş = Rab’lerinin azabından çekinirler.
Sadık Türkmen = Onlar rablerinin azabından korkarlar.
Seyyid Kutub = Rabblerinin azabından korkarlar.
Suat Yıldırım = Onlar Rab’lerinin cezasından korkarlar.
Süleyman Ateş = Rablerinin azâbından korkarlar.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar.
Ümit Şimşek = Onlar Rablerinin azabından korkarlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar, yalnız Rablerinin azabından ürperirler.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, Rab’lerinin azabından korkanlardır.
İlyas Yorulmaz = Ayrıca onlar Rablerinin azabından da korku içerisindedirler.
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ
Me’âric / 28 -
İnne azâbe rabbihim gayru me’mûn(me’mûnin).
Diyanet İşleri = Çünkü, Rablerinin azabından emin olunamaz.
Abdulbaki Gölpınarlı = şüphe yok ki Rablerinin azâbından da kimse emîn olamaz.
Abdullah Parlıyan = Zaten Rabbinin azabına karşı hiç kimse kendini tam bir güven içinde hissedemez.
Adem Uğur = Ki Rab'lerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki Rablerinin azabına karşı güvenceleri yoktur!
Ahmet Tekin = Çünkü Rablerinin azâbından kurtulma konusunda emin olunamaz, güvence alınamaz.
Ahmet Varol = Çünkü Rablerinin azabından güvende olunamaz.
Ali Bulaç = Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.
Ali Fikri Yavuz = Çünkü Rablerinin azabından emin bulunulmaz.
Ali Ünal = Çünkü Rabbilerinin azabından kimse emin olamaz.
Bayraktar Bayraklı = (26-28) Ceza gününü tasdik ederler. Rablerinin azabından korkarlar; çünkü Rablerinin azabına karşı emin olunmaz.
Bekir Sadak = Dogrusu Rablerinin azabindan kimse guvende degildir.
Celal Yıldırım = (27-28) Rablarının azabından korkup içi titreyenler, —ki Rablarının azabından elbette güven içinde kalınmaz—.
Cemal Külünkoğlu = Çünkü Rablerinin azabı emin olunacak bir azap değildir (ona karşı hiç kimse kendini tam bir güven içinde hissedemez).
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu Rablerinin azabından kimse güvende değildir.
Diyanet Vakfi = (27-28) Rablerinin azabından korkanlar, ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;
Edip Yüksel = Rab'lerinin azabına güven olmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü rablarının azâbından emîn olunmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.
Gültekin Onan = Şüphesiz rablerinin azabından güvencede (emin) olunamaz.
Harun Yıldırım = Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.
Hasan Basri Çantay = Ki onlar filhakıyka Rablerinin azabından garantili değildirler.
Hayrat Neşriyat = Çünki Rablerinin azâbı, (kendisinden) emîn olunmayan (bir azab)dır.
İbni Kesir = Doğrusu onlar, Rabblarının azabından güvende değildirler.
Kadri Çelik = Şüphesiz rablerinin azabından emin olunamaz.
Muhammed Esed = zaten Rabbinin azabına karşı hiç kimse kendini (tam) bir güven içinde hissedemez;
Mustafa İslamoğlu = çünkü hiç kimse Rabbinin azabına karşı dokunulmaz değildir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, Rablerinin azabı gayr-i me'mundur, ondan kimse emin olamaz.
Ömer Öngüt = Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.
Şaban Piriş = Gerçekten Rab’lerinin azabından güvende olunamaz.
Sadık Türkmen = Çünkü rablerinin azabından emin olunamaz.
Seyyid Kutub = Çünkü Rabblerinin azabına güven olmaz.
Suat Yıldırım = Çünkü Rab’lerinin azabından kimse emin olamaz.
Süleyman Ateş = Çünkü Rablerinin azâbına güven olmaz.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.
Ümit Şimşek = Zira Rablerinin azabından kimse emin olamaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Gerçekten de Rablerinin azabı emin olunmayacak bir azaptır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki onların Rabbinin azabı, gayri memundur (ondan emin olunamaz).
İlyas Yorulmaz = Rabbinin azabından kimse güvende değildir.
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
Me’âric / 29 -
Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne).
Diyanet İşleri = Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki ırzlarını korurlar.
Abdullah Parlıyan = İffetlerine karşı duyarlı olup, mahrem yerlerini korurlar.
Adem Uğur = Irzlarını koruyanlar
Ahmed Hulusi = Onlar ki, cinsel organlarını aşırılıktan korurlar.
Ahmet Tekin = Onlar ırzlarını, namuslarını koruyanlardır, bellerine sahip olanlardır.
Ahmet Varol = Onlar ırzlarını korurlar.
Ali Bulaç = Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar;
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, avret yerlerini korurlar,
Ali Ünal = Onlar, (harama karşı) ırzlarını ve mahrem yerlerini titizlikle korurlar;
Bayraktar Bayraklı = (29-31) İffetlerini korurlar. Ancak, eşlerine ya da ellerinin altında bulunanlara karşı onlar kınanmazlar. Ama kim bundan ötesini ararsa, onlar sınırı aşanlardır.
Bekir Sadak = (29-30) Esleri ve cariyeleri disinda, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, dogrusu bunlar yerilmezler.
Celal Yıldırım = (29-30) Eşlerine ve ellerinin sahip bulunduğu cariyelere karşı müstesna —ki bunlara karşı kınanmazlar—, iffetlerini koruyanlar,
Cemal Külünkoğlu = (29-30) Ve onlar, edep yerlerini, eşleri ve cariyelerinden başkasından korurlar. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.
Diyanet İşleri (eski) = (29-30) Eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.
Diyanet Vakfi = (29-31) Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;
Edip Yüksel = Onlar cinsel ilişkiden sakınırlar;
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki apışlarını korurlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, apışlarını (ırzlarını) korurlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ki ırzlarını korurlar.
Gültekin Onan = Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar.
Harun Yıldırım = Onlar ki ırzlarını korurlar.
Hasan Basri Çantay = (29-30) Şunlar da (öyle): Karılarından, yahud sağ ellerinin mâlik olduklarından başkasına karşı utanacak yerlerini saklayanlar. Çünkü onlar (bunlar Hakkında) kınanmış değildirler.
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki, onlar, ırzlarını koruyanlardır.
İbni Kesir = Ve onlar ki; mahrem yerlerini korurlar.
Kadri Çelik = Onlar, ırzlarını korurlar.
Muhammed Esed = Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,
Mustafa İslamoğlu = Yine onlar ki, iffetlerini korurlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar ki, kendi tenâsül uzuvlarını muhafaza ederler.
Ömer Öngüt = Onlar ki, mahrem yerlerini herkesten korurlar.
Şaban Piriş = Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.
Sadık Türkmen = Onlar edep yerlerini/iffetlerini koruyanlardır.
Seyyid Kutub = Irzlarını korurlar.
Suat Yıldırım = (29-30) Onlar edep yerlerini, eşleri ve cariyelerinden başkasından korurlar. Yalnız bunlarla münasebeti olanlar ayıplanamazlar.
Süleyman Ateş = Irzlarını korurlar.
Tefhim-ul Kuran = Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar:
Ümit Şimşek = Onlar iffetlerini korurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar, cinsiyet organlarını titizlikle korurlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, ırzlarını muhafaza edenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Onlar ırz ve namuslarını korurlar.
إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ
Me’âric / 30 -
İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne).
Diyanet İşleri = Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak eşleri ve temellük ettikleri müstesnâ ve artık bu hususta da kınanmazlar onlar.
Abdullah Parlıyan = Ancak eşleri yani nikah yoluyla ve meşru şekilde sahip olduğu ayrı… O zaman onlar kınanmazlar.
Adem Uğur = Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz;
Ahmed Hulusi = Eşleri veyahut tasarrufları altındakiler müstesna! Çünkü onlar (bundan dolayı) kınanmazlar!
Ahmet Tekin = Ancak hanımları ve meşrû şekilde sahip oldukları, üzerlerinde meşrû hakları ve otoriteleri, kendileriyle düzgün insanî münasebetleri olan câriyeleriyle ilişkileri helâldir. Bundan dolayı onlar kınanamazlar.
Ahmet Varol = Ancak kendi eşleri ve ellerinin altındaki (cariyeleri) hariç. Şüphesiz onlar (bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar.
Ali Bulaç = Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Ali Fikri Yavuz = Ancak zevcelerine ve cariyelerine müstesna... Çünkü onlar (bunlarda) kınanmazlar.
Ali Ünal = Ancak, eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesna. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.
Bayraktar Bayraklı = (29-31) İffetlerini korurlar. Ancak, eşlerine ya da ellerinin altında bulunanlara karşı onlar kınanmazlar. Ama kim bundan ötesini ararsa, onlar sınırı aşanlardır.
Bekir Sadak = (29-30) Esleri ve cariyeleri disinda, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, dogrusu bunlar yerilmezler.
Celal Yıldırım = (29-30) Eşlerine ve ellerinin sahip bulunduğu cariyelere karşı müstesna —ki bunlara karşı kınanmazlar—, iffetlerini koruyanlar,
Cemal Külünkoğlu = (29-30) Ve onlar, edep yerlerini, eşleri ve cariyelerinden başkasından korurlar. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.
Diyanet İşleri (eski) = (29-30) Eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.
Diyanet Vakfi = (29-31) Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;
Edip Yüksel = Ancak eşleri, yahut yeminlerinin/anlaşmalarının hak sahibi olduklari hariç; onlardan dolayı yerilmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ancak zevcelerine veya milki yemînlerine başka. Çünkü bunda levm olunmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak karılarına ve sahibi bulundukları cariyelere başka, çünkü bundan dolayı kınanmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ancak zevcelerine ve cariyelerine karşı hariç. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar.
Gültekin Onan = Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Harun Yıldırım = Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar kınanmazlar.
Hasan Basri Çantay = (29-30) Şunlar da (öyle): Karılarından, yahud sağ ellerinin mâlik olduklarından başkasına karşı utanacak yerlerini saklayanlar. Çünkü onlar (bunlar Hakkında) kınanmış değildirler.
Hayrat Neşriyat = Ancak kendi eşleri veya sâhib oldukları câriyelerine karşı (olan münâsebetleri)müstesnâ; çünki şübhesiz ki onlar, (bundan dolayı) kınanacak kimseler değildirler.
İbni Kesir = Ancak eşleri ve sağ ellerinin malik oldukları müstesna. Doğrusu onlar, bunun için kınanacak değildirler.
Kadri Çelik = Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Muhammed Esed = eşleri; yani (nikah yoluyla) meşru şekilde sahip oldukları dışında (isteklerini frenleyenler,) çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,
Mustafa İslamoğlu = ancak eşleri, yani meşru şekilde hakkını vererek sahip oldukları kimseler müstesna: zaten onlar (meşru eşleriyle paylaştıkları cinsellikden dolayı) kınanamazlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Zevcelerine veya mâlik bulundukları cariyelerine karşı müstesna, çünkü onlar kınanmış değildirler.
Ömer Öngüt = Ancak eşleri ve câriyeleri hariç. Doğrusu bunlar kınanamazlar.
Şaban Piriş = Eşleri veya meşru şekilde sahip oldukları hariç. Çünkü onlar, bu hususta kınanmazlar.
Sadık Türkmen = Ancak eşleri ya da suç (haram) olmayan birliktelikler başka! Çünkü onlar, bundan dolayı kınanmazlar.
Seyyid Kutub = Yalnız eşlerine ya da ellerinin altında bulunan cariyelere karşı korumazlar. Bundan ötürü de onlar kınanmazlar.
Suat Yıldırım = (29-30) Onlar edep yerlerini, eşleri ve cariyelerinden başkasından korurlar. Yalnız bunlarla münasebeti olanlar ayıplanamazlar.
Süleyman Ateş = Yalnız eşlerine ya da ellerinin altında bulunan (câriyelerin)e karşı (korumazlar. Bundan ötürü de) onlar kınanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Ümit Şimşek = Ancak eşlerine ve ellerinin altındakilere karşı müstesna-bunlar kınanmazlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ancak onlar, eşleriyle, imkânlarının sahip olduğu şeyler konusunda kınanamazlar.
İskender Ali Mihr = Zevcelerine ve ellerinin arasında sahip olduklarına (cariyelerine karşı durumları) hariç. Çünkü muhakkak ki onlar, kınanmış değildir.
İlyas Yorulmaz = Cinsel ihtiyaçlarını eşleri ve evlendikleri cariyelerle giderirler ve bundan dolayı da kınanmazlar.
فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ
Me’âric / 31 -
Fe menibtegâ verâe zâlike fe ulâike humul âdûn(âdûne).
Diyanet İşleri = Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bunlardan başkasını isteyenlere gelince, onlardır haddi aşanların ta kendileri.
Abdullah Parlıyan = Ama bunlardan başkalarını isteyenler gerçekten haddi aşanlardır.
Adem Uğur = Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir,
Ahmed Hulusi = Artık kim bundan ötesini isterse, işte onlar sınırı aşanların ta kendileridirler!
Ahmet Tekin = Kim bunun, helâlin ötesine gider, nikâhsız ilişkiler isterse, onlar işte onlar haddi tecavüz edenlerdir.
Ahmet Varol = Kim bunun ötesini ararsa işte onlar sınırı aşanlardır.
Ali Bulaç = Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Fakat bundan (zevce ve cariyelerden) ötesini arayanlar, işte onlar haddi aşanlardır.
Ali Ünal = Kim de, bunun ötesine geçmeye yeltenirse, öyleleridir sınır tanımazlar.
Bayraktar Bayraklı = (29-31) İffetlerini korurlar. Ancak, eşlerine ya da ellerinin altında bulunanlara karşı onlar kınanmazlar. Ama kim bundan ötesini ararsa, onlar sınırı aşanlardır.
Bekir Sadak = Bu sinirlari asmak isteyenler, iste onlar, asiri gidenlerdir.
Celal Yıldırım = Bunun ötesini arayıp arzu edenler (olursa), işte onlar (meşru' sınırı) aşanlardır..
Cemal Külünkoğlu = Fakat bundan (zevce ve cariyelerden) ötesini arayanlar ise, işte onlar haddi aşanlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Bu sınırları aşmak isteyenler, işte onlar, aşırı gidenlerdir.
Diyanet Vakfi = (29-31) Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;
Edip Yüksel = - bunun ötesini arayanlar ise aşırı gidenlerdir-
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat ondan ötesini arayanlar, işte onlar haddi aşan haşarılardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat ondan ötesini arayanlar ise haddi aşan haşarılardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bundan ötesini isteyenler, var ya işte onlar haddi aşanlardır.
Gültekin Onan = Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
Harun Yıldırım = Ama kim bundan ötesini isterse; işte bunlar sınırı aşanlardır.
Hasan Basri Çantay = Fakat bundan ötesini arayan kişiler (yok mu?) işte onlar haddi çiğneyip aşanların ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = O hâlde kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.
İbni Kesir = Kim de bundan ötesini ararsa; işte onlar, haddi aşanların kendileridir.
Kadri Çelik = Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
Muhammed Esed = ama o (sınır)ın ötesine geçmek isteyenler, gerçek haddi aşanlardır;
Mustafa İslamoğlu = Ama bu sınırın ötesine geçen kimseler haddi aşmış olanlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık her kim bunun ötesini araştırırsa işte haddi aşmış olanlar onlardır, onlar.
Ömer Öngüt = Bu sınırı aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir.
Şaban Piriş = Bundan ötesini arayanlar, işte onlar haddi aşmış olanlardır.
Sadık Türkmen = Ama kim bunun ötesini isterse, işte onlar haddi aşanlardır.
Seyyid Kutub = Ama kim bundan ötesini ararsa, onlar sınırı aşanlardır.
Suat Yıldırım = Ama bu sınırın ötesine geçenler haddi aşmış, zulüm işlemiş olurlar.
Süleyman Ateş = Ama kim bundan ötesini ararsa, onlar (sınırı) aşanlardır.
Tefhim-ul Kuran = Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
Ümit Şimşek = Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar hadlerini aşmış olanlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim bunun ötesini isterse, işte böyleleri sınırı aşanların ta kendileridir.
İskender Ali Mihr = Artık kim bunun arkasını ararsa (fazlasını isterse), o taktirde işte onlar; onlar haddi aşmış olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Kimde bu meşru yolların dışına çıkmak isterse, o kimse haddi aşmıştır.
وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
Me’âric / 32 -
Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn(râûne).
Diyanet İşleri = Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.
Abdullah Parlıyan = Emanetlerini gözetir ve verdikleri sözlere uyarlar.
Adem Uğur = Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;
Ahmed Hulusi = Onlar ki (insanın yüklendiği) emanetlerine ve (Allâh'a) ahdlerine riayet edicilerdir!
Ahmet Tekin = Mü’minler, kamu görevlerini, sorumluluklarını yerine getirenler, toplumda güven ortamı sağlayanlar, emanete, ahitlerine, taahhütlerine, sözlerine riayet edenlerdir.
Ahmet Varol = (Yine) onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler.
Ali Bulaç = (Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri söze riayet edenler,
Ali Ünal = Onlar, üzerlerindeki ve kendilerine tevdi edilen her türlü emaneti dikkatle gözetir ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.
Bayraktar Bayraklı = Emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler.
Bekir Sadak = Emanetlerini ve sozlerini yerine getirenler,
Celal Yıldırım = Emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri söze riayet edenlerdir.
Diyanet İşleri (eski) = Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler,
Diyanet Vakfi = Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;
Edip Yüksel = Onlar güvenilirdirler, sözlerine bağlıdırlar;
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki emanetlerine ve ahdlerine riayet ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, kendilerine emanet edileni korur, verdikleri sözü yerine getirirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler.
Gültekin Onan = (Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir.
Harun Yıldırım = Onlar ki emanetlerine ve sözleşmelerine uyarlar.
Hasan Basri Çantay = (Şunlar da müstesna:) Emânetlerine ve ahidlerine riaayet edenler.
Hayrat Neşriyat = Yine o kimseler (o namaz kılanlar) ki, onlar emânetlerini ve sözlerini yerine getirenlerdir.
İbni Kesir = Ve onlar ki; emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.
Kadri Çelik = (Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri söze (harfiyen) riayet edenlerdir.
Muhammed Esed = emanetlere ve ahidlerine riayet edenler;
Mustafa İslamoğlu = Onlar ki, emanetlerine ve sözlerine riayet ederler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (32-33) Ve onlar ki emanetlerine ve ahdlerine riâyet ederler. Ve onlar ki, şehâdetlerini doğruca ikame ederler.
Ömer Öngüt = O müminler ki, emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler.
Şaban Piriş = Onlar, emanetlerine ve sözlerine riayet ederler.
Sadık Türkmen = Onlar emanetlerini ve sözleşmelerini gözetenlerdir!
Seyyid Kutub = Emanetlerini ve ahidlerini gözetirler.
Suat Yıldırım = Onlar üzerlerine aldıkları emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler.
Süleyman Ateş = Emânetlerini ve ahidlerini gözetirler.
Tefhim-ul Kuran = (Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir.
Ümit Şimşek = Onlar emanet ve ahidlerine riayet ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar, kendilerindeki emanetlere ve ahitlerine sadık kalırlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar emanetlerine ve ahdlerine riayet edenlerdir.
İlyas Yorulmaz = O namaz kılanlar emanetleri ve ahitlerini yerine getirmeye özen gösterirler.
وَالَّذِينَ هُم بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ
Me’âric / 33 -
Vellezîne hum bi şehâdâtihim kâimûn(kâimûne).
Diyanet İşleri = Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki tanıklıklarında doğrudurlar.
Abdullah Parlıyan = Gördükleri bildikleri bir gerçeği gizlemek suretiyle Allah'ın kullarının haklarını çiğneyip zarar vermezler de şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.
Adem Uğur = Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;
Ahmed Hulusi = Onlar ki, şehâdetlerinde kaîmlerdir ("ŞehidAllâhu ennehu. . . "Âl-u İmran: 18. âyetine atıf. A. H. )!
Ahmet Tekin = Onlar, kelime-i şehadetin gereklerini yerine getirenler, Kur’ân’ı bilerek tebliğ edip önderlik yapanlar, doğru şahitlikleriyle, örnek davranışlarıyla İslâm’ı temsil görevini ayakta tutanlardır.
Ahmet Varol = Onlar şahitliklerini dosdoğru yaparlar.
Ali Bulaç = Şahidliklerinde dosdoğru davrananlardır.
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, şahidliklerinde dürüstlük yaparlar,
Ali Ünal = Onlar, şahitliklerini dürüstçe ifa eder (ve böylece hak ve adaletin ikamesine çalışırlar).
Bayraktar Bayraklı = Şahitliklerini dosdoğru yaparlar.
Bekir Sadak = sahidliklerini geregi gibi yapanlar,
Celal Yıldırım = Şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar ki, şahitliklerinde dürüstlük yapanlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Şahidliklerini gereği gibi yapanlar,
Diyanet Vakfi = Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;
Edip Yüksel = Gereği gibi tanıklıkta bulunurlar;
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki şâhidliklerinde dürüstürler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, şahitliklerinde dürüstdürler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şahitliklerinde dürüsttürler.
Gültekin Onan = Şahidliklerinde dosdoğru davrananlardır.
Harun Yıldırım = Onlar ki şahitliklerini yerine getirirler.
Hasan Basri Çantay = Sahiciliklerini (dosdoğru) yapanlar,
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki onlar, şâhidliklerini hakkıyla yerine getirenlerdir.
İbni Kesir = Ve onlar ki; şahidliklerini gereği gibi yaparlar.
Kadri Çelik = Şahitliklerinde de dosdoğru davrananlardır.
Muhammed Esed = ve şahitlik yaptıkları zaman kararlı duranlar;
Mustafa İslamoğlu = Yine onlar ki, şahitlik görevinin hakkını verirler;
Ömer Nasuhi Bilmen = (32-33) Ve onlar ki emanetlerine ve ahdlerine riâyet ederler. Ve onlar ki, şehâdetlerini doğruca ikame ederler.
Ömer Öngüt = Onlar ki şâhitliklerini yerine getirirler.
Şaban Piriş = Onlar, şahitliklerini doğru olarak yerine getirirler.
Sadık Türkmen = Onlar şahitliklerinde dürüsttürler.
Seyyid Kutub = Şahidliklerini yaparlar.
Suat Yıldırım = Onlar şahitliklerini dürüstçe ifa ederler.
Süleyman Ateş = Şâhidliklerini yaparlar.
Tefhim-ul Kuran = Şahidliklerinde de dosdoğru davrananlardır.
Ümit Şimşek = Onlar şahitliklerini dosdoğru yaparlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar, tanıklıklarını tam yaparlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, şahitliklerinde kaim olanlardır (şahitliğe devam edenler).
İlyas Yorulmaz = Şahitlik yaptıklarında da doğru şahitliği yerine getirirler.
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Me’âric / 34 -
Vellezîne hum alâ salâtihim yuhâfizûn(yuhâfizûne).
Diyanet İşleri = Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle kişilerdir onlar ki namazlarını korurlar.
Abdullah Parlıyan = Namazlarını, kendilerini her türlü kötülükten alıkoyacak biçimde ve şartlarına riayet ederek kılıp, Allah'a isyan etmek suretiyle boşa götürmezler. Her türlü dünyevi ve şeytani engellerden korurlar.
Adem Uğur = Namazlarını koruyanlar;
Ahmed Hulusi = Onlar ki salâtlarını muhafaza ederler (Allâh'a yöneliş hâllerini sürekli korurlar).
Ahmet Tekin = Onlar, dünyevî gaile ve düşüncelerden sıyrılarak, namazlarını, rükûnlarına, şartlarına, vakitlerine riayet ederek kılanlardır.
Ahmet Varol = Onlar namazlarını da korurlar.
Ali Bulaç = Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
Ali Fikri Yavuz = Onlar ki, namazlarını gözetirler, (şartlarına riayet ederek gereği üzere devamlı olarak kılarlar),
Ali Ünal = Onlar, bütün şartları ve rükünleriyle birlikte namazlarını kusursuz yerine getirirler.
Bayraktar Bayraklı = Namazlarını titizlikle kılarlar.
Bekir Sadak = Namazlarina riayet edenler,
Celal Yıldırım = Namazlarını (vakitlerinde) kılarak korurlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, namazlarını (bütün dünyevi endişelerden) uzak tutanlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Namazlarına riayet edenler,
Diyanet Vakfi = Namazlarını koruyanlar;
Edip Yüksel = Namazlarına özen gösterirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki namazları üzerine muhafızlık ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, namazları üzerine muhafızlık ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Namazlarına devam ederler.
Gültekin Onan = Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
Harun Yıldırım = Onlar ki namazlarını korurlar.
Hasan Basri Çantay = Namazları (nın hakkını) muhaafaza edenler,
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki onlar, namazlarını (şartlarına riâyet ve ona devâm ederek) muhâfaza ederler.
İbni Kesir = Ve onlar ki; namazlarını muhafaza ederler.
Kadri Çelik = Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
Muhammed Esed = ve namazlarını (bütün dünyevi endişelerden) uzak tutanlar.
Mustafa İslamoğlu = ve onlar ki, namazlarının (amacını) titizlikle gözetirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar ki, namazları üzerine muhafazada bulunurlar.
Ömer Öngüt = Namazlarına riâyet ederler.
Şaban Piriş = Onlar, namazlarını muhafaza ederler.
Sadık Türkmen = Onlar, (namaza zıt iş yapmayarak) namazlarını koruyanlardır.
Seyyid Kutub = Namazlarını korurlar.
Suat Yıldırım = Onlar namazlarına tam dikkat ederler.
Süleyman Ateş = Namazlarını korurlar.
Tefhim-ul Kuran = Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
Ümit Şimşek = Onlar namazlarını gözetir ve korurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve bunlar, namazlarını/dualarını korurlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, namazlarını muhafaza edenlerdir (devamlı kılanlardır).
İlyas Yorulmaz = Onlar ki, namaz kılmanın sorumluluğunu yerine getirirler.
أُوْلَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُّكْرَمُونَ
Me’âric / 35 -
Ulâike fî cennâtin mukremûn(mukremûne).
Diyanet İşleri = İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte onlardır cennetlerde ağırlananlar.
Abdullah Parlıyan = İşte bunlardır cennet bahçelerinde ağırlanacak olanlar.
Adem Uğur = İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
Ahmed Hulusi = İşte bunlar cennetlerde ikram olunanlardır.
Ahmet Tekin = İşte onlar Cennetlerde ağırlanırlar.
Ahmet Varol = İşte onlar cennetlerde ikram görenlerdir.
Ali Bulaç = İşte onlar, cennetler içinde ağırlananlardır.
Ali Fikri Yavuz = İşte bunlar, cennetlerde ikram olunanlardır...
Ali Ünal = O kutlu insanlar, cennetlerde ağırlanacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Bunlar, cennetlerde ikram görürler.
Bekir Sadak = Iste onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir. *
Celal Yıldırım = İşte bunlar Cennetlerde ağırlananlardır.
Cemal Külünkoğlu = İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.
Diyanet İşleri (eski) = İşte onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir.
Diyanet Vakfi = İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
Edip Yüksel = Onlar cennetlerde ağırlanırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte onlar Cennetlerde ikrâm olunanlardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte onlar, cennetlerde ağırlananlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.
Gültekin Onan = İşte onlar cennetler içinde ağırlananlardır.
Harun Yıldırım = İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.
Hasan Basri Çantay = işte bunlar cennetlerde ikram olunanlardır.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar, Cennetlerde ikrâm edilmiş olanlardır.
İbni Kesir = İşte bunlar; cennetlerde ikram olunanlardır.
Kadri Çelik = İşte onlar, cennetler içinde ağırlananlardır.
Muhammed Esed = İşte bunlardır (cennet) bahçeler(in)de ağırlanacak olanlar!
Mustafa İslamoğlu = İşte cennetlerde sınırsız ikrama nail olacaklar bunlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte onlar cennetlerde ikram olunmuş zâtlardır.
Ömer Öngüt = İşte onlar cennetlerde ikram olunacaklardır.
Şaban Piriş = Onlar, cennetlerde ikram olunurlar.
Sadık Türkmen = Işte onlar, cennetlerde ikram görenlerdir!
Seyyid Kutub = İşte onlar cennetlerde ağırlanırlar.
Suat Yıldırım = İşte bunlar cennetlerde ikrama nail olacaklar.
Süleyman Ateş = İşte onlar cennetlerde ağırlanırlar.
Tefhim-ul Kuran = İşte onlar, cennetler içinde ağırlananlardır.
Ümit Şimşek = İşte onlar Cennetlerde ikramlara erişenlerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar cennetlerde ikram göreceklerdir.
İskender Ali Mihr = İşte onlar, cennetlerde ikram olunan kimselerdir.
İlyas Yorulmaz = Onlar cennetin içinde kendilerine ikramlarda bulunulanlardır.
فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ
Me’âric / 36 -
Fe mâ lillezîne keferû kıbeleke muhtıîn(muhtıîne).
Diyanet İşleri = (36-37) Şimdi, inkâr edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar hâlinde sana doğru koşuyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne oluyor kâfirlere ki sana doğru koşmadalar.
Abdullah Parlıyan = Peygamber ve mü'minlerle alay edip onları küçümseyerek her zaman peygamberin etrafını saran inkârcılara hitab edilerek: “Şimdi gerçekleri örtbas edenlere ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar?
Adem Uğur = (Resûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki, sana doğru koşuyorlar?
Ahmed Hulusi = O hakikat bilgisini inkâr edenlere ne oluyor ki sana şaşkın düşkün geliyorlar?
Ahmet Tekin = İnkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin ne dertleri var da, hem senin söylediklerini duymak, hem de seni yalanlamak, seninle alay etmek için boyunlarını uzatarak sana doğru koşuşturuyorlar, senin etrafında dolanıyorlar.
Ahmet Varol = Şimdi o inkâr edenlere ne oluyor ki boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar.
Ali Bulaç = Şimdi inkâr edenlere ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Şimdi o kâfirlere ne oluyor ki, (seninle alay etmek için) boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar;
Ali Ünal = O küfredenlere ne oluyor ki, (mü’minlerle alay etmek için,) gözlerini üzerine dikmiş, sana doğru koşarak geliyorlar,
Bayraktar Bayraklı = (36-37) O kâfirlere ne oluyor ki, grup grup sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar!
Bekir Sadak = (36-37) Inkar edenlere ne oluyor, sana dogru sagdan soldan topluluklar halinde kosusuyorlar?
Celal Yıldırım = (36-37) O inkâr edenlere ne oluyor ki, sağdan soldan bölük bölük boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar ?
Cemal Külünkoğlu = (36-37) Şimdi bu inkârcılara ne oluyor ki sağdan, soldan bölükler halinde sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = (36-37) İnkar edenlere ne oluyor, sana doğru sağdan soldan topluluklar halinde koşuşuyorlar?
Diyanet Vakfi = (36-37) (Resûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.
Edip Yüksel = Peki şimdi inkarcılara ne oluyor da senin önünde koşuşuyorlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi ne var o küfredenlere ki sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi ne oluyor o küfredenlere ki, sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi ne oluyor o inkâr edenlere ki, sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar?
Gültekin Onan = Şimdi küfredenlere ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar.
Harun Yıldırım = Küfürde ısrar eden bu kimselere ne oluyor ki sana doğru koşuşuyorlar!
Hasan Basri Çantay = (36-37) Şimdi, o küfredenlere ne oluyor ki senin sağ (ın) dan, sol (un) dan halka halka hep gözlerini sana doğru dikib bakmakdadırlar.
Hayrat Neşriyat = (36-37) Öyle ise o inkâr edenlere ne oluyor ki, (onlar alay etmek üzere) ayrı ayrı fırkalar hâlinde, sağdan ve soldan sana doğru koşan kimselerdir.
İbni Kesir = O küfredenlere ne oluyor ki; gözlerini sana doğru dikip bakmaktadırlar.
Kadri Çelik = Şimdi küfre sapanlara ne oluyor da etrafında gözlerini sana doğru dikip bakıyorlar.
Muhammed Esed = O halde bu hakikati inkara şartlanmış olanlara ne oluyor ki senin önünde şaşkın vaziyette oraya buraya koşturuyorlar,
Mustafa İslamoğlu = İnkarı hayat tarzı edinmiş olan şunlara ne oluyor ki, senden yana boyunlarını uzatarak
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) Artık ne var o kâfir olanlara ki senin cihetine koşarlar. Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan.
Ömer Öngüt = Resulüm! O kâfirlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar.
Şaban Piriş = (36-37) Kafir olanlara ne oluyor ki; sağdan soldan, bölük pörçük uzaklaşıyorlar?
Sadık Türkmen = Şimdi inkârcılara ne oluyor ki? Önünde şaşkın şaşkın koşuşuyorlar;
Seyyid Kutub = O nankörlere ne oluyor ki sana doğru koşuyorlar
Suat Yıldırım = (36-37) O kâfirlere ne oluyor ki, seninle alay etmek maksadıyla sağdan soldan dağınık gruplar halinde, boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar.
Süleyman Ateş = Nânkörlere ne oluyur ki sana doğru koşuyorlar?
Tefhim-ul Kuran = Şimdi küfretmekte olanlara ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar.
Ümit Şimşek = O kâfirlere ne oluyor ki sana doğru koşuyorlar,
Yaşar Nuri Öztürk = O nankörlere ne oluyor ki, sana doğru, o yandan, bu yandan boyunlarını uzatarak geliyorlar;
İskender Ali Mihr = İnkâr edenler, şimdi niçin senin tarafına doğru hızla koşar oldular?
İlyas Yorulmaz = İnkâr edenlere ne oluyor ki, senin önünde korku içinde…
عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ
Me’âric / 37 -
Anil yemîni ve aniş şimâli ızîn(ızîne).
Diyanet İşleri = (36-37) Şimdi, inkâr edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar hâlinde sana doğru koşuyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Sağdan ve soldan parça parça ve bölük bölük.
Abdullah Parlıyan = Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde.
Adem Uğur = Bölük bölük sağından ve solundan (gelip etrafını sarıyorlar).
Ahmed Hulusi = Sağdan ve soldan bölük bölük!
Ahmet Tekin = Sureti haktan görünerek, zayıf taraflarını araştırarak, ekipler halinde koşuşturuyorlar.
Ahmet Varol = Sağdan ve soldan bölük bölük.
Ali Bulaç = Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde.
Ali Fikri Yavuz = Sağdan ve soldan bölük bölük...
Ali Ünal = Sağdan soldan gruplar halinde!
Bayraktar Bayraklı = (36-37) O kâfirlere ne oluyor ki, grup grup sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar!
Bekir Sadak = (36-37) Inkar edenlere ne oluyor, sana dogru sagdan soldan topluluklar halinde kosusuyorlar?
Celal Yıldırım = (36-37) O inkâr edenlere ne oluyor ki, sağdan soldan bölük bölük boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar ?
Cemal Külünkoğlu = (36-37) Şimdi bu inkârcılara ne oluyor ki sağdan, soldan bölükler halinde sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = (36-37) İnkar edenlere ne oluyor, sana doğru sağdan soldan topluluklar halinde koşuşuyorlar?
Diyanet Vakfi = (36-37) (Resûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.
Edip Yüksel = Sağdan, soldan gruplar halinde...
Elmalılı Hamdi Yazır = Sağdan ve soldan fırka fırka
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sağdan ve soldan bölük bölük.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sağdan ve soldan bölük bölük.
Gültekin Onan = Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde.
Harun Yıldırım = Sağdan ve soldan bölük bölük.
Hasan Basri Çantay = (36-37) Şimdi, o küfredenlere ne oluyor ki senin sağ (ın) dan, sol (un) dan halka halka hep gözlerini sana doğru dikib bakmakdadırlar.
Hayrat Neşriyat = (36-37) Öyle ise o inkâr edenlere ne oluyor ki, (onlar alay etmek üzere) ayrı ayrı fırkalar hâlinde, sağdan ve soldan sana doğru koşan kimselerdir.
İbni Kesir = Sağdan ve soldan halka halka olarak.
Kadri Çelik = Sağ yandan ve sol yandan gruplar halinde.
Muhammed Esed = sağdan ve soldan kalabalıklar halinde (sana gelerek)?
Mustafa İslamoğlu = dağınık gruplar halinde bir sağa bir sola gezinip duruyorlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) Artık ne var o kâfir olanlara ki senin cihetine koşarlar. Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan.
Ömer Öngüt = Sağdan ve soldan, ayrı ayrı gruplar halinde.
Şaban Piriş = (36-37) Kafir olanlara ne oluyor ki; sağdan soldan, bölük pörçük uzaklaşıyorlar?
Sadık Türkmen = Sağdan ve soldan bölük bölük!
Seyyid Kutub = Sağdan, soldan, ayrı ayrı gruplar halinde gelip etrafını sarıyorlar.
Suat Yıldırım = (36-37) O kâfirlere ne oluyor ki, seninle alay etmek maksadıyla sağdan soldan dağınık gruplar halinde, boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar.
Süleyman Ateş = Sağdan, soldan, ayrı ayrı gruplar halinde (gelip etrafını sarıyorlar)?
Tefhim-ul Kuran = Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde.
Ümit Şimşek = Sağında, solunda bölük bölük oluyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Sağdan ve soldan parçalar halinde.
İskender Ali Mihr = Sağdan ve soldan dağınık gruplar halinde.
İlyas Yorulmaz = Sağa sola koşturup duruyorlar.
أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ
Me’âric / 38 -
E yatmeu kullumriin minhum en yudhale cennete naîm(naîmin).
Diyanet İşleri = Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor?
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların her biri, Naîm cennetine sokulacaklarını mı umuyorlar?
Abdullah Parlıyan = Onlardan her biri senin yanına koşmakla nimet cennetlerine sokulacaklarını mı ümit ediyorlar?”
Adem Uğur = Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Ahmed Hulusi = Onlardan her bir kişi, nimet cennetine dâhil olunacağını mı umuyor?
Ahmet Tekin = Onlardan her biri nimetlerle dolu Cennet’e konulacağını mı umuyor?
Ahmet Varol = Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Ali Bulaç = Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)?
Ali Fikri Yavuz = Onlardan her şahıs, (nimetleri bol olan) Naîm Cennetine sokulacağını ümid mi ediyor?
Ali Ünal = Onlardan her biri, (iman etmediği halde, “Eğer varsa, ben Cennet’e herkesten daha lâyıkım” deyip,) içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’e alınmaya mı hevesleniyor?
Bayraktar Bayraklı = (38-39) Onlardan her biri nimet cennetine girmeyi mi umuyor? Hayır, öyle değil; biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Celal Yıldırım = Onlardan her kişi Nîmet Cenneti (veya Naim Cennetijne yerleştirilmeyi mi umuyorlar?
Cemal Külünkoğlu = Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi sanıyor?
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan herbiri nimet bahçesine konulacağını mı umuyor?
Diyanet Vakfi = Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Edip Yüksel = Herbiri, nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlardan her kişi na'îm Cennetine sokulacağını ümid mi ediyor?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlardan herbiri, bir nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Gültekin Onan = Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)?
Harun Yıldırım = Onlardan her biri Naim cennetine alınmayı mı ümid ediyor?
Hasan Basri Çantay = Onlardan herkes Naîm cennetine sokulacağını mı ümîd ediyor?
Hayrat Neşriyat = Onlardan her bir şahıs, Naîm Cennetine konulacağını mı umuyor?
İbni Kesir = Onlardan herkes Naim cennetine konulacağını mı umuyor?
Kadri Çelik = Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor?
Muhammed Esed = Onların her biri (bu şekilde) bir esenlik bahçesine gireceğini mi sanıyor?
Mustafa İslamoğlu = Ne yani, şimdi onlardan her biri, tarifsiz nimetler cennetine gireceğini mi sanıyor?
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlardan her bir şahıs naim cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor?
Ömer Öngüt = Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor?
Şaban Piriş = Yoksa onların her biri nimet cennetlerine mi girdirileceğini ümit ediyor?
Sadık Türkmen = Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
Seyyid Kutub = Onlardan her biri, nimet cennetine sokulacağını mı umuyor yoksa?
Suat Yıldırım = Onlardan her biri (iman etmeden) naîm cennetine yerleşmeye mi hevesleniyor?
Süleyman Ateş = Onlardan her biri, ni'met cennetine sokulacağını mı umuyor?
Tefhim-ul Kuran = Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)?
Ümit Şimşek = Onlardan herbiri, nimetlerle dolu Cennete gireceğini mi umuyor?
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan herbiri nimet bahçesine konulacağını mı umuyor?
İskender Ali Mihr = Onlardan hepsi Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor?
İlyas Yorulmaz = Onlardan her biri, nimet cennetlerine girmeyi mi umuyorlar?
كَلَّا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ
Me’âric / 39 -
Kellâ, innâ halaknâhum mimmâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat imkânı yok; şüphe yok ki biz, onları, onların da bildikleri şeyden yarattık.
Abdullah Parlıyan = Hayır; doğrusu Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Adem Uğur = Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).
Ahmed Hulusi = Hayır, asla! Muhakkak ki biz onları bildikleri şeyden (spermden) yarattık!
Ahmet Tekin = Yok öyle yağma! Biz onları, iyi bildikleri şeylerden yarattık, boşuna kibirlenmesinler.
Ahmet Varol = Hayır. Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Ali Bulaç = Hayır; doğrusu Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Ali Fikri Yavuz = Hayır, öyle şey yok. Biz; onları bildikleri şeyden (nutfeden) yarattık; (insanın aslı olan bu maddenin, iman olmaksızın ne değeri olabilir? Bununla yoğrulup da iman nuru ile aydınlığa çıkmıyan kimse, cennete girmeyi nasıl isteyebilir?)
Ali Ünal = Asla! Biz onları, çok iyi bildikleri o basit maddeden (nutfe) yarattık.
Bayraktar Bayraklı = (38-39) Onlardan her biri nimet cennetine girmeyi mi umuyor? Hayır, öyle değil; biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Bekir Sadak = Hayir; dogrusu onlari kendilerinin de bildikleri seyden yaratmisizdir.
Celal Yıldırım = Hayır, elbette biz, onları bildikleri şeyden yarattık..
Cemal Külünkoğlu = Hayır (Aldatıcı akıbetten kurtulamazlar onlar)! Biz onları (da diğer insanlar gibi) bildikleri şeyden (meniden) yarattık.
Diyanet İşleri (eski) = Hayır; doğrusu onları kendilerinin de bildikleri şeyden yaratmışızdır.
Diyanet Vakfi = Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).
Edip Yüksel = Asla; biz onları yarattık, bildikleri şeyden...
Elmalılı Hamdi Yazır = Yağma yok, biz onları o bildikleri nesneden yarattık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yağma yok, Biz onları o bildikleri şeyden yarattık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hayır, biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Gültekin Onan = Hayır; doğrusu biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Harun Yıldırım = Hayır, hayır; doğrusu biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Hasan Basri Çantay = Hayır (ne gezer)! Hakıykat biz onları (da) o bilib durdukları şeyden yaratdık.
Hayrat Neşriyat = Aslâ! Şübhesiz ki biz, onları bilmekte oldukları şeyden (bir damla hakir sudan)yarattık.
İbni Kesir = Hayır. Doğrusu Biz; onları, bilip durdukları şeyden yarattık.
Kadri Çelik = Hayır, doğrusu biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Muhammed Esed = Asla! Çünkü, Biz onları (çok iyi) bildikleri bir şeyden yarattık!
Mustafa İslamoğlu = Kesinlikle hayır. Şu bir gerçek ki onları iyi bildikleri bir şeyden yaratan Biziz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hayır, asla. Şüphe yok ki Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.
Ömer Öngüt = Hayır! Doğrusu biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık.
Şaban Piriş = -Asla! Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Sadık Türkmen = Hayır, asla! Biz onları, bildikleri şeyden yarattık.
Seyyid Kutub = Hayır! Öyle şey yok. Aldatıcı akıbetten kurtulamazlar onlar. Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Suat Yıldırım = (Hiç heveslenmesin, hiç kimsenin öteki insanlar üzerinde böbürlenmeye hakkı olamaz). Çünkü Biz onları da, öbür insanlar gibi, o bildikleri nesneden, meniden yarattık.
Süleyman Ateş = Hayır! Öyle şey yok! Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Tefhim-ul Kuran = Hayır, doğrusu biz onları bildikleri şeyden yarattık.
Ümit Şimşek = Asla! Biz onları da o bildikleri şeyden yarattık.
Yaşar Nuri Öztürk = Hayır, ummasınlar! Gerçek şu ki biz onları, bildikleri şeyden yarattık.
İskender Ali Mihr = Hayır, asla! Muhakkak ki Biz, onları bildikleri şeyden yarattık.
İlyas Yorulmaz = Hayır biz onları bildikleri şeylerden yarattık.
فَلَا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ
Me’âric / 40 -
Fe lâ uksimu bi rabbil meşârikı vel megâribi innâ le kâdirûn(kâdirûne).
Diyanet İşleri = (40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun doğuların Rabbine ve batıların Rabbine, gerçekten de bizim gücümüz yeter.
Abdullah Parlıyan = Yine hayır, iş onların umdukları gibi değildir. Güneş ay ve yıldızların doğup battığı yerlere yemin ederim ki şüphesiz biz güç yetiririz,
Adem Uğur = Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, bizim gücümüz yeter:
Ahmed Hulusi = Doğuların ve batıların Rabbi olarak kasem ederim ki, gerçekten biz her şeye gücü yetenleriz!
Ahmet Tekin = Fazla söze gerek yok. Güneşin doğduğu yerlerin ve battığı yerlerin Rabbine yemin ederim. Elbette bizim her şeye gücümüz, kudretimiz yeter.
Ahmet Varol = Hayır. Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, biz güç yetireniz.
Ali Bulaç = Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz;
Ali Fikri Yavuz = Artık doğuların ve batıların Rabbine kasem olsun ki, muhakkak biz kadiriz,
Ali Ünal = Bu sebeple, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, elbette Bizim gücümüz yeter,
Bayraktar Bayraklı = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, elbette onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.
Bekir Sadak = (40-41) Dogularin ve batilarin Rabbine yemin ederim ki, onlarin yerine daha iyilerini getirmege Bizim gucumuz yeter ve kimse de onumuze gecemez.
Celal Yıldırım = (40-41) Hayır, (İlâhî sünnet onların sandığı gibi değildir). Doğuların ve batıların Rabbına and içerim ki, elbette bizim onların yerine kendilerinden hayırlısını getirmeğe kudretimiz yeter ve bizim önümüze de geçilmez.
Cemal Külünkoğlu = (40-41) İş onların sandığı gibi değil. Bütün gündoğumu ve günbatımı (güneşin doğduğu ve battığı) noktaların bütün hareketlerinin Rabbine yemin olsun ki, şüphesiz biz her şeye kadiriz. Biz onların yerine kendilerinden daha hayırlı insanlar getirmeye de (kadiriz). Bizim elimizden kurtulan, gücümüzün yetmediği hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe Bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez.
Diyanet Vakfi = (40-41) Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.
Edip Yüksel = Doğuların ve batıların Rabbine andolsun; bizim gücümüz yeter...
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık o maşrıklerin, mağriblerin Rabbı için yemîne ne hacet, şübhesiz ki biz elbette kadiriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık o doğuların ve batıların Rabbi için yemine ne hacet; şüphesiz ki, Bizim elbette gücümüz yeter!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter.
Gültekin Onan = Artık, doğuların ve batıların rabbine yemin ederim; biz gerçekten güç yetireniz;
Harun Yıldırım = Hayır; doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, biz gerçekten güç yetiririz;
Hasan Basri Çantay = (40-41) Yine hayır, (iş onların umdukları gibi değildir). Doğuların, batıların Rabbine andederim ki, şübhesiz biz onların yerine kendilerinden daha hayırlısını getirmiye de elbette kaadiriz ve biz, önümüze geçilebilecekler (den) de değiliz.
Hayrat Neşriyat = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine (Zâtım üzerine) yemîn ederim ki, şübhesiz biz(onların) yerine onlardan daha hayırlılarını getirmeye elbette gücü yetenleriz ve biz(kudretinin) önüne geçilenler değiliz!
İbni Kesir = Doğuların ve Batıların Rabbına yemin ederim ki, şüphesiz Biz; gücü yetenleriz.
Kadri Çelik = Artık doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki biz gerçekten güç yetirenleriz.
Muhammed Esed = Evet! Bütün gündoğumu ve günbatımı noktalarının Rabbini (Bizim varlığımıza) tanıklık etmeye çağırırım; şüphesiz Biz muktediriz,
Mustafa İslamoğlu = Artık bundan ötesi yok! Gündoğumu ve günbatımı noktalarının tümünün Rabbi olan (Zatıma) yemin ederim ki: elbet Biz kadiriz
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık öyle değil, meşriklerin ve mağriblerin Rabbine kasem ederim ki şüphe yok, Biz elbette kâdiriz,
Ömer Öngüt = Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki biz muktediriz.
Şaban Piriş = (40-41) Hayır, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz bizim onların yerine daha iyilerini getirmeye gücümüz yeter. Bizim önümüze de geçilemez.
Sadık Türkmen = Doğularin ve batıların Rabbine yemin olsun ki, Biz elbette güç yetirenleriz;
Seyyid Kutub = Yoo, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki bizim gücümüz yeter.
Suat Yıldırım = (40-41) Hayır, Allah’ın nizamı onların sandığı gibi değildir! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz onların yerine kendilerinden daha hayırlı insanlar getirmeye kadiriz. Bizim elimizden kurtulan, gücümüzün yetmediği hiçbir şey yoktur.
Süleyman Ateş = Yoo, doğuların ve bâtıların Rabbine yemin ederim ki bizim gücümüz yeter:
Tefhim-ul Kuran = Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; biz gerçekten güç yetirenleriz;
Ümit Şimşek = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha hayırlılarını getirmeye Bizim elbette gücümüz yeter; hiç kimse de Bize engel olamaz.
Yaşar Nuri Öztürk = İş onların sandığı gibi değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun ki, biz gerçekten gücü yetenleriz;
İskender Ali Mihr = Artık hayır (öyle değil). Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim. Muhakkak ki Biz, elbette kaadiriz (öyle ki).
İlyas Yorulmaz = Hayır! Doğuların da Rabbi, batıların da Rabbine yemin olsun ki, bizim onları yaratmaya gücümüz yeter.
عَلَى أَن نُّبَدِّلَ خَيْرًا مِّنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
Me’âric / 41 -
Alâ en nubeddile hayren minhum ve mâ nahnu bi mesbûkîn(mesbûkîne).
Diyanet İşleri = (40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan daha hayırlısını, yerlerine geçirmeye ve kimse önümüze geçemez.
Abdullah Parlıyan = onları kendilerinden daha hayırlı bir toplum ile değiştirmeye. Çünkü bizim istediğimizi yapmaktan alıkoyan hiçbir şey yoktur. Bizim önümüze geçip bizi engelleyen de olamaz.
Adem Uğur = Şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.
Ahmed Hulusi = Onların yerine onlardan daha hayırlısını getirmeye. . . Biz önüne geçilmeyen gücüz!
Ahmet Tekin = Onların yerine, daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz elbette yeter. Kimse bizim önümüze geçemez.
Ahmet Varol = Onların yerlerine kendilerinden daha hayırlılarını getirmeye. Ve bizim önümüze geçilemez.
Ali Bulaç = Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirip değiştirmeye. Üstelik Bizim önümüze geçilemez.
Ali Fikri Yavuz = Onların (o kâfirlerin) yerine, kendilerinden daha hayırlısını getirmeye... Hem bizim önümüze geçilmez.
Ali Ünal = Onların yerine (Allah’a iman ve ibadet eden) daha hayırlı insanlar getirmeye ve hiçbir kuvvet Bizi dilediğimizi yapmaktan alıkoyamaz.
Bayraktar Bayraklı = Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirip değiştirmeye. Üstelik bizim önümüze geçilemez.
Bekir Sadak = (40-41) Dogularin ve batilarin Rabbine yemin ederim ki, onlarin yerine daha iyilerini getirmege Bizim gucumuz yeter ve kimse de onumuze gecemez.
Celal Yıldırım = (40-41) Hayır, (İlâhî sünnet onların sandığı gibi değildir). Doğuların ve batıların Rabbına and içerim ki, elbette bizim onların yerine kendilerinden hayırlısını getirmeğe kudretimiz yeter ve bizim önümüze de geçilmez.
Cemal Külünkoğlu = (40-41) İş onların sandığı gibi değil. Bütün gündoğumu ve günbatımı (güneşin doğduğu ve battığı) noktaların bütün hareketlerinin Rabbine yemin olsun ki, şüphesiz biz her şeye kadiriz. Biz onların yerine kendilerinden daha hayırlı insanlar getirmeye de (kadiriz). Bizim elimizden kurtulan, gücümüzün yetmediği hiçbir şey yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe Bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez.
Diyanet Vakfi = (40-41) Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.
Edip Yüksel = Onları, kendilerinden daha iyilerle değiştirmeye... Bizi kimse yenemez
Elmalılı Hamdi Yazır = Onları kendilerinden hayırlısına tedbil edebiliriz ve bizim önümüze geçilmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları kendilerinden hayırlısına değiştirebiliriz ve Bizim önümüze geçilmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez.
Gültekin Onan = Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirip değiştirmeye. Üstelik bizim önümüze geçilemez.
Harun Yıldırım = Onları kendilerinden hayırlısı ile değiştirmeye. Ve kimse önümüze geçemez.
Hasan Basri Çantay = (40-41) Yine hayır, (iş onların umdukları gibi değildir). Doğuların, batıların Rabbine andederim ki, şübhesiz biz onların yerine kendilerinden daha hayırlısını getirmiye de elbette kaadiriz ve biz, önümüze geçilebilecekler (den) de değiliz.
Hayrat Neşriyat = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine (Zâtım üzerine) yemîn ederim ki, şübhesiz biz(onların) yerine onlardan daha hayırlılarını getirmeye elbette gücü yetenleriz ve biz(kudretinin) önüne geçilenler değiliz!
İbni Kesir = Ki onların yerine kendilerinden daha iyilerini getirelim. Ve Biz, önüne geçilecekler de değiliz.
Kadri Çelik = Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirip değiştirmeye (biz gerçekten güç yetirenleriz). Üstelik bizim önümüze geçilemez.
Muhammed Esed = onları kendilerinden daha hayırlı (bir toplum) ile değiştirmeye. Çünkü Bizi (istediğimizi yapmaktan) alıkoyan hiçbir şey yoktur.
Mustafa İslamoğlu = onları kendiliğinden daha hayırlı bir toplumla değiştirmeye... Zira Biz asla aşılıp (önüne) geçilenlerden biri değiliz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlardan hayırlısına tebdîl etmeye. Ve biz önüne geçilmişler değiliz.
Ömer Öngüt = Onların yerine kendilerinden daha iyilerini getirmeye. Hiç kimse de önümüze geçemez.
Şaban Piriş = (40-41) Hayır, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz bizim onların yerine daha iyilerini getirmeye gücümüz yeter. Bizim önümüze de geçilemez.
Sadık Türkmen = Onların yerine kendilerinden daha iyilerini getirmeye! Üstelik Bize engel olabilecek (güçleri) de yok.
Seyyid Kutub = Onları, kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirmeğe. Bizim önümüze geçilmez.
Suat Yıldırım = (40-41) Hayır, Allah’ın nizamı onların sandığı gibi değildir! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz onların yerine kendilerinden daha hayırlı insanlar getirmeye kadiriz. Bizim elimizden kurtulan, gücümüzün yetmediği hiçbir şey yoktur.
Süleyman Ateş = Onları, kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirmeğe. Bizim önümüze geçilmez (bize engel olunamaz).
Tefhim-ul Kuran = Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirip değiştirmeğe. Üstelik bizim önümüze geçilemez.
Ümit Şimşek = (40-41) Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha hayırlılarını getirmeye Bizim elbette gücümüz yeter; hiç kimse de Bize engel olamaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Onları kendilerinden daha üstün olanlarla değiştirmeye... Ve biz önüne geçilebilecekler değiliz.
İskender Ali Mihr = Onlardan daha hayırlısı ile değiştirmeye (onların yerine getirmeye)! Ve Biz, önüne geçilebilecek (engellenebilecek) değiliz.
İlyas Yorulmaz = Hatta onlardan daha hayırlılarını yaratıp, onların yerine, yeniden yarattıklarımızı değiştirmeye de gücümüz yeter. Bunu yapmamıza da hiçbir kimse engel olamaz.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
Me’âric / 42 -
Fe zerhum yehûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevme humullezî yûadûn(yûadûne).
Diyanet İşleri = Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar batıl inançlarına dalsınlar ve oynasınlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bırak artık onları dalsınlar daldıklarına ve oynasınlar oynadıklarıyla, kendilerine vaadedilen güne kavuşuncaya dek.
Abdullah Parlıyan = O halde bırak onları dalsınlar daldıklarına ve oynasınlar oynadıklarıyla, kendilerine vaadedilen güne kavuşuncaya kadar.
Adem Uğur = Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.
Ahmed Hulusi = Bırak onları, vadolundukları süreçlerine kavuşuncaya kadar (dünyalarına) dalsınlar ve oynasınlar!
Ahmet Tekin = O halde, onları kendi hallerine bırak. Tehdit edildikleri günle karşılaşıncaya kadar dalıp oynasınlar.
Ahmet Varol = Artık sen onları bırak, vaadedildikleri günlerine kavuşuncaya kadar dalsın ve oynasınlar.
Ali Bulaç = Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar.
Ali Fikri Yavuz = O halde (Ey Rasûlüm) bırak o inkârcıları, (bâtıl inançlarına) dalsınlar ve oynaya dursunlar; tâ o vaad olundukları güne kavuşturulacakları zamana kadar...
Ali Ünal = Öyleyse bırak onları, kendilerine va’ dedilen güne kavuşuncaya kadar içinde bulundukları bâtılda yüzmeye ve oynayıp eğlenmeye devam etsinler.
Bayraktar Bayraklı = Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynayadursunlar.
Bekir Sadak = Onlari birak; kendilerine soz verilen gune kavusmalarina kadar dalip oynasinlar.
Celal Yıldırım = Artık sen, onları bırak da, kendileri için va'dolunan güne kavuşuncaya kadar (inkâr ve azgınlıklarına) dalıp oynasınlar.
Cemal Külünkoğlu = Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar.
Diyanet İşleri (eski) = Onları bırak; kendilerine söz verilen güne kavuşmalarına kadar dalıp oynasınlar.
Diyanet Vakfi = Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.
Edip Yüksel = Bırak onları, kendilerine söz verilen gün ile karşı karşıya gelinceye kadar dalsınlar, oynasınlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde, onları kendi hallerine bırak. Tehdit edildikleri günle karşılaşıncaya kadar dalıp oynasınlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık sen onları bırak, vaadedildikleri günlerine kavuşuncaya kadar dalsın ve oynasınlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynayadursunlar.
Gültekin Onan = Şu halde sen kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar.
Harun Yıldırım = Şu halde kendilerine vadedilen günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oyalansınlar.
Hasan Basri Çantay = (Şimdilik) onları (hallerine) bırak. (Azâb ile) tehdîd edilmekde oldukları günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynaya dursunlar.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Artık onları bırak, va'd olunageldikleri günlerine kavuşuncaya kadar(bâtıla) dalsınlar, oynasınlar!
İbni Kesir = Bırak onları, kendilerine vaadolunan güne kavuşuncaya kadar dalıp oynasınlar.
Kadri Çelik = O halde sen, kendilerine vaat edilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar.
Muhammed Esed = O halde, bırak onları, kendilerine vaad edilen (Hesap) Günü ile karşılaşıncaya kadar boş konuşmalarla oyalansınlar ve (kelimelerle) oynayıp dursunlar;
Mustafa İslamoğlu = Artık onları kendi haline bırak; vaad edildikleri güne kavuşuncaya kadar lafa dalıp oynayadursunlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şimdilik onları bırak, dalsınlar ve oynasınlar, vaad olundukları günlerine kavuşacaklarına değin.
Ömer Öngüt = Resulüm! Bırak onları! Tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynayadursunlar.
Şaban Piriş = -Bırak onları, kendilerine söz verilen gün gelinceye kadar dalıp, oynasınlar!
Sadık Türkmen = O halde bırak onları dalsınlar ve oynayadursunlar vadolunan günlerine kavuşuncaya dek...
Seyyid Kutub = Bırak onları kendilerine va'dedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın oynasınlar.
Suat Yıldırım = Artık sen onları kendi hallerine bırak da, kendilerine vâd edilen gün gelinceye kadar bâtıla dalsın, oynasınlar.
Süleyman Ateş = Bırak onları kendilerine va'dedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın, oynasınlar.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar.
Ümit Şimşek = Bırak onları, dalsınlar, eğlensinler, vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bırak onları! Dalsınlar, oynasınlar kendileri için belirlenen günlerine ulaşıncaya kadar.
İskender Ali Mihr = Artık onları terket, vaadolundukları güne kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynasınlar.
İlyas Yorulmaz = Bırak onları. Onlara vaat edilen hesaplaşma gününe kavuşuncaya kadar, oyalanıp, oyun oynasınlar.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ
Me’âric / 43 -
Yevme yahrucûne minel ecdâsi sirâan ke ennehum ilâ nusubin yûfîdûn(yûfîdûne).
Diyanet İşleri = (43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir hâlde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün, kabirlerinden çıkarlar da koşmaya başlarlar, sanki dikilmiş hedeflere yelmedeler.
Abdullah Parlıyan = O gün onlar bir hedefe doğru yarışıyorlarmış gibi mezarlarından aceleyle fırlarlar.
Adem Uğur = O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar.
Ahmed Hulusi = O gün kabirleri olan bedenlerden hızla fırlarlar! Sanki onlar dikilmiş putlara hızlıca koşuyorlar.
Ahmet Tekin = Sanki bayraklarının, sancaklarının altında toplanmak için yarış halinde koşarak kabirlerinden süratle çıkacakları günle karşılaşıncaya kadar, dalga geçerek, ileri geri konuşsunlar, oynayıp dursunlar.
Ahmet Varol = O gün kabirlerden, hızla çıkarlar. Sanki dikili bir şeye doğru koşuyorlarmış gibi.
Ali Bulaç = Kabirlerinden koşarcasına çıkarılacakları gün, sanki onlar dikili bir şeye yönelmiş gibidirler.
Ali Fikri Yavuz = O gün, kabirlerinden koşarak çıkacaklar; sanki (ibadet ettikleri) dikili putlara koşuyorlarmış gibi...
Ali Ünal = O gün süratle kabirlerinden çıkarlar; belli bir hedefe varmak ister gibidirler.
Bayraktar Bayraklı = (43-44) O gün, gözleri önlerine eğik, kendilerini zillet kaplamış bir durumda, sanki bir hedefe doğru koşuyorlarmış gibi kabirlerinden hızla çıkarlar. İşte uyarıldıkları gün bu gündür.[677]
Bekir Sadak = (43-44) Kabirlerden cabuk cabuk cikacaklari gun, gozleri donmus, yuzlerini zillet burumus olarak sanki dikili taslara dogru kosarlar. Iste bu, onlara soz verilmis olan gundur. *
Celal Yıldırım = O gün onlar, sanki dikili hedefe acele akın edip gidiyorlarmış gibi kabirlerinden sür'atle çıkarlar.
Cemal Külünkoğlu = O gün onlar, dikili putlara akın akın gidercesine, kabirlerinden süratle çıkacaklar.
Diyanet İşleri (eski) = (43-44) Kabirlerden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür.
Diyanet Vakfi = (43-44) O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!
Edip Yüksel = O gün mezarlarından hızlı hızlı çıkarlar; kurban taşına sürülüyorlarmış gibi...
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki çantalariyle dikmelere (putlara) gidiyorlarmış gibi fırlıyacaklar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün ki, kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki, çantalarıyla dikmelere (putlara) gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki putlara gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar.
Gültekin Onan = Kabirlerinden koşarcasına çıkarılacakları gün, sanki onlar dikili bir şeye yönelmiş gibidirler.
Harun Yıldırım = Kabirlerden koşarcasına çıkacakları gün, sanki onlar dikili bir şeye yönelmiş gibidirler.
Hasan Basri Çantay = O gün onlar, sanki dikili bir şey'e koşuyorlar gibi, kabirlerin) den fırlaya fırlaya (mahşere) çıkarlar,
Hayrat Neşriyat = O gün kabirlerden sür'atle çıkarlar; sanki onlar, dikili taşlara (putlara) akın ediyorlardır.
İbni Kesir = O gün; onlar, dikili taşlara doğru koşuyorlarmış gibi, kabirlerden çabuk çabuk çıkarlar.
Kadri Çelik = Kabirlerinden koşarcasına çıkacakları gün, sanki onlar dikili bir şeye (hedefe) yönelmiş gibidirler.
Muhammed Esed = ki o Gün bir hedefe doğru yarışıyorlarmış gibi mezarlarından aceleyle fırlarlar,
Mustafa İslamoğlu = o gün onlar, sanki putlarına doğru seğirtirmiş gibi hızla mevzilerinden fırlarlar;
Ömer Nasuhi Bilmen = O gün ki, kabirlerinden sür'atle çıkarlar, sanki onlar dikili bir şeye koşarlar.
Ömer Öngüt = O gün onlar sanki dikili taşlara doğru koşuyorlarmış gibi kabirlerinden çabuk çabuk çıkarlar.
Şaban Piriş = O gün onlar, dikili taşlara koştukları gibi kabirlerinden koşarak çıkarlar.
Sadık Türkmen = O gün onlar, hızlı hızlı kabirlerinden çıkarlar; sanki dikili hedeflere doğru koşuyorlar gibi!
Seyyid Kutub = O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkarlar. Onlar dikilen putlara yahut hedeflere doğru koşar gibi koşarlar.
Suat Yıldırım = O gün onlar kabirlerinden çıkıp sür’atle sanki bir hedefe varmak istercesine koşarlar.
Süleyman Ateş = O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkarlar. Onlar dikilen (putlara yahut hedef)lere doğru koşar gibi (koşarlar).
Tefhim-ul Kuran = Kabirlerinden koşarcasına çıkacakları gün, sanki onlar dikili bir şeye yönelmişler gibidirler.
Ümit Şimşek = O gün kabirlerinden pek hızlı çıkarlar; sanki karşılarında dikili hedeflere koşar gibidirler.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün, kabirlerden fırlayarak çıkarlar. Dikilmiş putlara doğru akın akın gider gibidirler.
İskender Ali Mihr = Kabirlerinden süratle çıkacakları gün, sanki onlar bir hedefe koşuyor gibidir.
İlyas Yorulmaz = O kıyamet günü onlar mezarlardan çok acele bir şekilde, sanki belirlenmiş bir hedefe koşturuyorlarmış gibi çıkarlar.
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
Me’âric / 44 -
Hâşi’aten ebsâruhum terhekuhum zilleh(zilletun), zâlikel yevmullezî kânû yûadûn(yûadûne).
Diyanet İşleri = (43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir hâlde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gözleri yerde, üstlerine aşağılık çökmüş; işte onlara vaadedilen gün, bugündür.
Abdullah Parlıyan = Gözleri korkudan alçalıp düşük bir haldedir. Üzerlerine aşağılık çökmüş bir vaziyette; işte onlara defalarca haber verilen gün bu gündür.
Adem Uğur = Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!
Ahmed Hulusi = Gözleri dehşetten önlerine eğik, kendilerini de bir zillet kaplamış oldukları hâlde. . . İşte bu, vadolundukları o süreçtir!
Ahmet Tekin = Gözleri korku ve saygıyla dolu, işarete bile güçleri yetmiyecek bir durumda, düşkün haldeyken, kendilerini bir zillet saracak. İşte onların devamlı tehdit edildiği gün, o gündür.
Ahmet Varol = Gözleri düşkün bir halde. Kendilerini de zillet bürür. İşte bu, onlara vaadedilen gündür.
Ali Bulaç = Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük' yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azab) günüdür.
Ali Fikri Yavuz = Gözleri (zillet içinde) düşkün bir halde, kendilerini bir horluk kaplayacak. İşte bugün, o (azabla) vaad edildikleri kıyamet günüdür.
Ali Ünal = Gözleri korku içinde ve önde, kendilerini baştan aşağı bir zillet kaplamış durumdadır. İşte o gündür kendilerine va’dedilen gün.
Bayraktar Bayraklı = (43-44) O gün, gözleri önlerine eğik, kendilerini zillet kaplamış bir durumda, sanki bir hedefe doğru koşuyorlarmış gibi kabirlerinden hızla çıkarlar. İşte uyarıldıkları gün bu gündür.[677]
Bekir Sadak = (43-44) Kabirlerden cabuk cabuk cikacaklari gun, gozleri donmus, yuzlerini zillet burumus olarak sanki dikili taslara dogru kosarlar. Iste bu, onlara soz verilmis olan gundur. *
Celal Yıldırım = Gözleri korkudan alçalıp düşük bir haldedir, zillet kendilerini saracak ; işte bu, Va'dolundukları gündür.
Cemal Külünkoğlu = Gözleri (dehşetten) öne eğik, kendilerini alçaklık bürümüş bir durumda (koşarlar). İşte bu, onlara vadedilen gündür.
Diyanet İşleri (eski) = (43-44) Kabirlerden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür.
Diyanet Vakfi = (43-44) O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!
Edip Yüksel = Gözleri dönmüş, kendilerini utanç sarmış olarak. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Gözleri düşgün, kendilerini bir zillet saracak da saracak, o işte onların va'dolunup durdukları gün
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gözleri düşkün, kendilerini bir zillet saracak da saracak. Odur işte onların vadolunup durdukları gün!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gözleri düşük, kendilerini bir alçaklık saracak da saracak. İşte onlara vaad edilen gün, o gündür.
Gültekin Onan = Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azab) günüdür.
Harun Yıldırım = Gözleri düşük, yüzlerini de bir zillet kaplamıştır. İşte bu kendilerine vaadedilmiş olan gündür.
Hasan Basri Çantay = gözleri horlukla aşağıda, kendilerini bir zillet (ve hakaaret) kaplamış olarak. İşte bu, onların tehdîd edilegeldikleri gündür.
Hayrat Neşriyat = Gözleri öne düşmüş bir hâlde kendilerini bir zillet kaplar. İşte bu, tehdîd olunup durdukları gündür!
İbni Kesir = Gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak. İşte bu; onlara vaad olunan gündür.
Kadri Çelik = Gözleri yerde, kendilerini baştan aşağı bir zillet kaplamış durumdadır. İşte kendilerine vaat edilen gün, o gündür.
Muhammed Esed = gözleri düşmüş, zillete duçar bir vaziyette; işte onlara defalarca haber verilen Gün...
Mustafa İslamoğlu = gözleri yıkılmış, zillete bürünmüş bir halde: işte bu, onların daha önce defalarca tehdit edildikleri gündür.
Ömer Nasuhi Bilmen = Gözleri düşkün olduğu halde kendilerini bir zillet kaplayacaktır, işte o, onların tehdid olunmuş oldukları gündür.
Ömer Öngüt = Gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak. İşte bu, onlara vaad olunan gündür.
Şaban Piriş = Gözleri yere yıkılmış, (yüzlerini) zillet bürümüş. İşte bu, onlara söz verilen gündür!
Sadık Türkmen = Gözleri düşüktür/baygındır, kendilerini bir zillet kaplamıştır! İşte, kendilerine söz verilen gün, bugündür!
Seyyid Kutub = Gözleri düşük, yüzlerini alçaklık bürümüş bir durumda. İşte onlara vaadedilen gün, bugündür.
Suat Yıldırım = Gözleri yerde, kendilerini baştan aşağı bir zillet kaplamış durumdadır. İşte kendilerine vâd edilen gün, bugündür.
Süleyman Ateş = Gözleri düşük, yüzlerini alçaklık bürümüş bir durumda. İşte onlara va'dedilen gün, bugündür.
Tefhim-ul Kuran = Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük,' yüzlerini de bir zillet sarıp kaplamış; işte bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azab) günüdür.
Ümit Şimşek = Gözleri baygın düşmüş, kendilerini zillet kaplamıştır. İşte onlara vaad edilen gün budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Gözleri yere eğik; bir zillet kuşatmıştır onları. İşte bu gündür onlara vaat edilmiş olan.
İskender Ali Mihr = Onların bakışları korkulu bir haldedir, onları bir zillet kaplar. İşte bu, onların vaadolundukları gündür.
İlyas Yorulmaz = Gözleri korku ve çaresizlik içerisinde, zillet üzerlerine çökmüş bir durumda. İşte bu onlara vaat edilen hesap günüdür.
70-MEARİC:
1. İstedi,
dilendi, dua etti, sordu anlamlarına gelir. "İstedi" mânâsı diğer mânâların
hepsini ifade edebilir. Nâfi, İbnü Âmir, Ebu Cafer kırâetlerinde hemzesiz
gibi okunur ki, aynı mânâya gelebilmekle beraber "aktı" demek de olur. "Bir
sâil yani bir isteyen veya soran yahut akan bir sel".
Burada tefsirciler
bu âyetin iniş sebebi ile ilgili üç görüş zikrederler.
BİRİNCİSİ,
Nadr b. Hâris "Ey Allah! Eğer bu senin tarafından gelmiş bir hak kitap ise,
durma üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize daha acıklı bir azap ver."(Enfal,
8/32) demişti. Bunun üzerine bu âyet indi. Çoğunluğun görüşü budur. Bazıları
Ebu Cehil'in "Haydi üzerimize gökten bir parça düşürüver."(Şuara, 26/187)
demesi üzerine indiğini söylemişlerdir.
İKİNCİSİ,
Hasen ve Katâde şöyle demişlerdir: Yüce Allah Hz. Muhammed (s.a.v)'i gönderip
müşrikleri azap ile korkutunca, müşriklerin bir kısmı bir kısmına, "sorun
bakalım Muhammed'e. Bu azap kimin içinmiş ve kimin başına inecekmiş" dediler.
Bunun üzerine yüce Allah "Bir soran, olacak azabı sordu." buyurarak onlardan
haber verdi. İbnü Enbari: "Buna göre, "sordu" demektir. de yani "azabı" mânâsında
kullanılmıştır. Bu, "Onu herşeyden haberdar olana sor."(Furkan, 25/59) âyetine
benzer. O âyette de takdirinde olup "Onu" demektir.
ÜÇÜNCÜSÜ,
bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber kâfirler için acele bir azap istemişti.
Yüce Allah da: "Onların başına azap gelecektir. Onu savacak kimse yoktur,
biraz sabret, güzel bir sabır gerekiyor." buyurdu. Çünkü "O halde güzel bir
sabırla sabret." emri Peygambere geldiğinden isteyenin de o olduğunu gösterir.
Bununla beraber birinci mânâ daha sağlamdır. Bu durumda Peygambere "sabret"
emri, bu azabı isteyenin veya soranın küfür edip inkârda bulunarak eziyet
vermek istemesi dolayısıyladır. Meydana gelmiş ve meydana gelecek mânâlarına
olabilir. Burada maksadın ikincisi olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber, "Daha
önce bunun benzeri kâfirlerin başına gelmiştir. Onun başına da gelecektir."
demek olabileceği gibi, "Meydana gelmesine ilâhî emir taalluk etmiştir. Vakti
gelince olacaktır. Onu, vuku bulmuş bir emir bil." mânâsına olması sözün akışına
daha uygun düşmektedir. Ki, "kesinlikle ilerde vuku bulacağı için vuku bulmuş
denilmiştir" diye meşhur olan nükte de bu mânâ ile açıklanabilir.
2. Kâfirler
için. Bu kelime, "vâki" kelimesinin sılası, yahut "azab" kelimesinin sıfatı
yahut "seele" fiili ile ilgilidir. Başında bulunan "lâm" harfi sebep bildirmek
için de kullanılmış olabilir. "O, kâfirler içindir." şeklinde yeni bir başlangıç
cümlesi de olabilir.
Bu kısım,
azab'ın sıfatı, yahut hâl, yahut başlangıç cümlesi olabilir. Azabın sıfatı
olduğuna göre mânâ "Kimsenin defedemiyeceği bir azap" şeklinde olur. Hâl olursa
"Hiç kimsenin defedemiyeceği halde" demek olur. Yahut "Kâfirler için onu savacak
yoktur." meâlindedir.
3. Allah'tan.
"Allah'tan savacak" ve "Allah'tan gelen" demektir. "Mirâclar sahibi olan Allah".
Bu, Allah'ın sıfatıdır.
MEÂRİC, Mirâc
gibi veya aynı anlamda mim harfinin kesresi ile "minber" kalıbında "mi'rec"
veya mimin üstünü ile "menhec" kalıbında "ma'rec" kelimelerinin çoğuludur.
"Uruc" ve "Suud", yani aşağıdan yukarıya çıkma aletleri, merdivenler ve asansörler,
yahut çıkılacak dereceler, mertebeler, yükseklikler demektir. "Zi'l-meâric"
de bunların sahibi demek olur. Tefsirciler "Meâric" kelimesinin tefsirini
yaparken başlıca dört yorum getirmişlerdir.
BİRİNCİSİ,
İbnü Abbas'tan rivayet edildiği üzere "gökler, yüksek dereceler" demektir
ki, melekler bunlarda gökten göğe yükselirler. Bazıları da bunlar için gök
demeden, "meleklerin emir ve yasaklarla çıktıkları asansörler ve derecelerdir"
demişlerdir.
İKİNCİSİ,
Katâde'nin rivayetine göre, faziletler, nimetler ve yücelikler, yani yükseklikler
ve yüksek yüksek lütuflar ve nimetlerdir. Çünkü Allah'ın lütuf ve nimetlerinin
birçok dereceleri vardır. Bunlar insanlara çeşitli mertebelerde ulaşırlar.
ÜÇÜNCÜSÜ,
Cennette Allah'ın, dostlarına ihsan ettiği derecelerdir, denilmiştir.
DÖRDÜNCÜSÜ,
manevî ve ruhî mertebelerdir. Fahreddin er-Râzî tefsirinde bu yorumu açıklayarak
şöyle der: "Gökler yükseklik ve alçaklıkta, büyüklük ve küçüklükte farklı
olduğu gibi meleklerin ruhları da kuvvet ve zayıflıkta, olgunluk ve eksiklikte,
ilâhî marifetlerin vukuunun çokluğunda ve bu âlemin işlerini çevirme kuvvetinin
şiddet ve azlığında farklıdırlar. Yüce Allah'ın rahmetinin bolluğunun eseri
ve nimetlerinin nuru, gerek olağan ve gerekse olağanüstü yollarla bu âleme
"Derken bir iş çevirenlere andolsun"(Nâziat, 79/5) ve "Derken bir emir taksim
edenlere andolsun"(Zariyât, 51/4) buyrulduğu üzere o ruhlar aracılığıyla ulaşması
nedeniyle yüce sözü, bu âlemden ona ihtiyaç basamaklarının yükselmesi için
çıkış ve o âlemden buruya rahmet eserinin inmesi için iniş aletleri olan o
değişik ruhlara işaret olabilir.
" Âlûsi de
bunu şöyle açıklar: Bir de meâric, amellerin ve zikirlerin bulunduğu manevî
makamlar; bir tarikata girmiş olan müminler için de o yolda yükseldikleri
mertebeler, yahut meleklerin mertebeleri denilmiştir.
Bunun sadece
ruhî ve manevî makamlar için olduğunu söylemeleri,
BİRİNCİSİ,
âyette sadece meleklerin ve Ruh'un yükseldiğinin zikredilmiş olması,
İKİNCİSİ,
Allah'ı cisme benzetme kuruntusuna düşülmemek için Allah'ın noksan sıfatlardan
uzak olduğu kuralına uyulması düşüncesinden çıkmış olması gerektir. Fakat
yer ve göklerin maddî olması, onların mülkünü elinde bulunduran ve cisimlerin
ve ruhların yaratıcısı olan yüce Allah'ın bir cismî olmasını gerektirmeyeceği
gibi, meâricin hem cismânî hem ruhanî olması da onların sahibi olan yüce Allah'ın
noksan sıfatlardan uzak olmasına zıt olmaz. Zira, birisinin bir şeyin sahibi
olduğunu ifade etmekte kullanılan kelimesi ile yapılan tamlamalar, sahib olunan
şeyle onun sahibi arasında bir cüz'iyet - külliyet (parça bütün) ilişkisi
olduğunu göstermez. Nitekim Zü'l-Mâl, mal sahibi, demektir. Bu, mal sahibinin
malının içine hulul edip girerek onunla bütünleştiğini ifade etmez. Aynı şekilde
yukarılara doğru yükselenlerin melekler ve Ruh olması çıkılan basamak ve derecelerin
de sırf manevî ve ruhanî olmasını gerektirmez. Cismani ve ruhaniliğin üstünde
olan yüce Allah'a yükselmek de cismanî ve ruhanî mertebelerin hepsinin üstüne
yükselmek demek olacağı için o da bunlardan birine mahsus olmayı gerektirmez.
Aksine bu makamda onların fani ve yok olucu olduklarını hissettirir. Bu mânâ
ve hakikat iyice düşünülebilirse "meâric"ten maksat, İbnü Abbas'tan rivayet
olunduğu üzere maddî ve manevî bütün varlık mertebelerini kapsayan dereceler
demek olup meleklerin ve ruhların çıkıp indiği cismanî, ruhanî âlemlerin,
tabaka tabaka bütün mertebe ve derecelerini, zi'l-meâric (dereceler sahibi)
sıfatı da yüce Allah'ın bunların hepsinin sahip ve maliki ve hepsinin döneceği
ve en son varacağı yer olmak sıfatıyle hepsinden yüksek olan yücelik ve ululuğunu
ifade eder ki, bu mânâ Zi'l-Arş (Arş'ın sahibi) vasfı gibidir.
4. Bu mertebe
ve basamaklarda çıkıp inen yüce Allah'ın kendisi değil, onun emri ve emrini
taşıyan elçileri ve memurları yani melekler ve ruh olduğunu açıklamak için
buyruluyor ki, Melekler ve Ruh ona yükselir. Onun emriyle hepsi çıkar yanına
varır, ona döner, hepsi onun huzurunda "O gün Ruh ve melekler saf saf kıyama
duracaklar."(Nebe, 78/38) âyetinin mânâsına göre saf bağlayıp dururlar. Vasıtalar
tamamen kalkar. "Ve yalnız ona döndürüleceksiniz." (Bakara, 2/245), "Oysa
bütün işler Allah'a döndürülür."(Bakara, 2/210) "Yeryüzündekilerin hepsi fanidir."(Rahmân,
55/26), "Onun zatından başka herşey yok olucudur."(Kasas, 28/88), "Bugün mülk
kimin?"(Mümin, 40/16) sırrı ortaya çıkar, ona karşı bir savunucu bulunmaz.
Burada melekler
çoğul, Ruh tekil zikredilmiştir. O halde Ruh'tan maksat nedir? Bundan ilk
evvel "De ki, ruh Rabbimin emrindendir."(İsra, 17/85) buyrulduğu üzere Rabbin
emrinden olan Ruh akla gelir. Tefsircilerin çoğunluğu burada Ruh, "Meleklerine,
Peygamberlerine ve Cebrail'e..."(Bakara, 2/98) buyrulduğu gibi, genel olarak
zikirden sonra özel olarak zikir kabilinden Cebrail (a.s) olduğunu söylemişlerdir.
Ebu Hayyan
da şöyle der: "er-Ruh, âlimlerin çoğunluğuna göre Cebrail'dir. Şereflendirme
için özel olarak ayrıca zikredilmiştir. Burada meleklerden sonra, "O gün Ruh
ve melekler saf saf kıyama duracaklar."(Nebe, 78/38) âyetinde ise önce zikredilmiştir.
Mücahid, "er-Ruh, insanoğlunun yaptığı işleri yazmaya memur olan hafaza meleklerinin
hafazası olan melektir." dedi. Bir de er-Ruh, Cebrail (a.s)'den başka ulu
yaratılışlı bir melektir denildi. Ebu Salih, "insan şeklinde, fakat insan
değil" dedi. Kabisa b. Züeyb, "alındığı vakit ölünün ruhu" dedi. Lakin "Âyetlerimizi
yalanlayanlara ve onları kabul etmeyi kibirlerine yediremiyenlere göklerin
kapıları elbette açılmaz."(A'raf, 7/40) âyeti gereğince kâfirin ruhunun yükselemeyeceği
beyan edilmiş bulunduğundan muradın, müminin ruhu olduğu da kaydedildi. Razî
de der ki: Allah'ın sırlarını gören keşif ehli kişilerden bazıları şöyle demiştir:
Ruh, büyük bir nurdur. Nurların, Allah'ın azametine en yakın olanıdır. Diğer
meleklerin ve insanların ruhları, ruh mertebelerinin en son derecesinde ondan
dallanır. Bu derecelerin iki ucu arasında meleki ruhların mertebelerinin basamakları
ve kutsi ruhların konak yerlerinin dereceleri vardır. Onların nasıl olduğunu
Allah'tan başkası bilmez. Fakat kelâmcıların sözlerinden açıkça anlaşılan
Cebrail (a.s)'dir. Bir günde bir zamanda. Bu ifadenin alakalı olduğu kelime
ile ilgili iki görüş vardır. Birisi "yükselir" fiiline bağlı olmasıdır ki,
yükselme o gün meydana gelir demektir. İkincisi de, Mukatil'den rivayet edildiği
üzere bu "gün"ün yükselme fiiline değil, "vuku bulacak azap" sözüne bağlanmasıdır.
Bu durumda Meleklerin ve Ruh'un yükselmesi zaman ile kayıtlanmamış, azabın
meydana geleceği günün büyüklüğü anlatılmış olur. Bununla beraber bu ikisinden
çekişme üzere hem azabın meydana gelmesi hem de yükselme ile ilgili olup ikisi
de aynı gün olduğundan dolayı birininki zikredilmeyip öbürününki zikredilmiş
bulunması mânâsı da anlaşılır.
Ki o günün
miktarı ellibin sene eder. Burada "sizin saydıklarınızdan" kaydı yoktur. Fakat,
"Gökten yere kadar bütün işleri o tedvir eder. Sonra da o iş, sizin sayageldiklerinizle
bin yıl miktarında olan bir günde ona yükselir."(Secde, 32/5) buyrulmuş olmasına
dayanılarak burada da o mânânın gözetileceğini söyleyenler olmuştur. Bununla
beraber burada bu senenin melekler ve Ruh senesi olmak ihtimaliyle günün daha
ziyade korkutma ve sakındırma ifade etmiş olması da ihtimal dahilindedir.
Bazıları burada ellibin seneden maksadın, uzunluğun miktarını beyan değil,
o günün dehşetinden kinaye olduğunu söylemişlerdir ki bu, o günün daha uzun
ve daha kısa olmasına engel değildir. Nitekim Ebu Said el-Hudri'den rivayet
olunan bir hadiste, "O gün mümine hafifletilir. Hatta ona dünyada kıldığı
bir tarz namazdan daha hafif olur." buyrulması da bunu andırır. Ebu Müslim
gibi bazıları bu günü dünyanın ömrü zannetmiş, "ne kadar geçti, ne kadarı
kaldı Allah bilir" demiş ise de doğru değildir. Dünyanın sonuna ait olması
daha açıktır. Âlimlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Bu günden maksat ahiret
günü, kıyamet günüdür. Sûrenin ilerisine doğru yapılan açıklamalar da bunu
gösterir. Fakat bu durumda, "ahiretin sonsuz olmayıp bir gaye ile sınırlanmış
olması ve cennet ve cehennemin sonlu olmaları gerekmez mi?" diye bir soru
sorulabileceği düşüncesiyle Ebu Müslim bunu dünya günleri şeklinde yorumlamak
istemiştir. Lakin buna şöyle cevap verilebilir: Kıyamet gününün üfürmeler
arasındaki zamanları gibi geçici çeşitli devreleri, durumları ve korkunç olayları
vardır. Bunlar cennet ve cehenneme girmeden evvel inanan ve inanmayana başka
başkadır. Bu ellibin senelik gün, kıyamet ve ahiretin hepsi değil, durup bekleme
günleridir. Kâfir hesabı görülüp cehenneme gönderilinceye kadar böyle ne senesi
olduğu bilinmeyen ellibin senelik duraklarda ve hatta nice durma yerlerinde
böyle ellişer bin sene sıkıntılar içinde bekleyecektir.
5. O halde
sabret, ey Muhammed! O kâfirlere öyle azap gelecektir. Bunun emri verilmiştir.
Yahut cehennemde bir vadi sel gibi akmaya başlamış, o kâfirleri her taraftan
saracaktır. Sen onların inkârlarına ve alaylarına biraz sabret. Fakat güzel
bir sabırla, kendini üzmeyecek ve Allah'ın takdirine güzelce razı olarak görevine
bakacak şekilde bir sabırla sabret.
6. "Onlar
onu uzak görürler, biz ise onu yakın görüyoruz."
7. "Onlar
onu uzak görürler, biz ise onu yakın görüyoruz."
8. Mühl gibi.
Mühl, yağ tortusu, potada eritilen maden gibi kaynar. Türlü renklerde görünür.
İbnü Mesud'dan, "eritilen gümüş gibi renkli" diye rivayet edilmiştir.
9. Yün, özellikle
türlü renklere boyanmış olan renkli yün. Zira dağlarda. "Beyazlı kırmızılı
çeşitli renkte ve kapkara tabakalar vardır."(Fatır, 35/27)
10. Yani öyle
bir dehşet ki, birbirlerine gösterilip dururlarken bile soramaz. Nerde kaldı
ki uzağı arasın. fasîlesini içlerinde yetiştiği ve başı sıkıldığı zaman kendisini
kucaklayan, barındıran kavmini ve kabilesini, aşiretini, hemşerilerini, obasını.
11. Yani öyle
bir dehşet ki, birbirlerine gösterilip dururlarken bile soramaz. Nerde kaldı
ki uzağı arasın. fasîlesini içlerinde yetiştiği ve başı sıkıldığı zaman kendisini
kucaklayan, barındıran kavmini ve kabilesini, aşiretini, hemşerilerini, obasını.
12. Yani öyle
bir dehşet ki, birbirlerine gösterilip dururlarken bile soramaz. Nerde kaldı
ki uzağı arasın. fasîlesini içlerinde yetiştiği ve başı sıkıldığı zaman kendisini
ku.caklayan, barındıran kavmini ve kabilesini, aşiretini, hemşerilerini, obasını.
13 Yani öyle
bir dehşet ki, birbirlerine gösterilip dururlarken bile soramaz. Nerde kaldı
ki uzağı arasın. fasîlesini içlerinde yetiştiği ve başı sıkıldığı zaman kendisini
kucaklayan, barındıran kavmini ve kabilesini, aşiretini, hemşerilerini, obasını.
14. Yani öyle
bir dehşet ki, birbirlerine gösterilip dururlarken bile soramaz. Nerde kaldı
ki uzağı arasın. fasîlesini içlerinde yetiştiği ve başı sıkıldığı zaman kendisini
kucaklayan, barındıran kavmini ve kabilesini, aşiretini, hemşerilerini, obasını.
15. Kuşkusuz
o, yani azap ateşi alevli salgın ateştir. Bu, cehennemin bir ismidir.
16-19. Bu
kelime alevli ateşin halini bildirir. "Derileri soyduğu halde alevli ateş"
demektir. Yahut, "ben şunu kastediyorum" şeklinde bir fiil takdir edilerek,
ihtisastan dolayı sonu üstün okunmuştur. Şeklinde okunan kırâete göre ikinci
haberdir. Yani "O azap, alevli ateştir, derileri soyucudur." demek olur veya
sıfat olur. Bu takdirde mânâsı, "derileri soyan alevli bir ateş" olur. Nüz'u
kökünden "saldırıcı"; nezi' kökündense "soyucu" mânâsına gelir.
ŞEVÂ ; el,
ayak gibi uzuvlar. Nitekim avcı; kol, bacak gibi öldürmeyecek noktadan bir
uzva isabet ettirdiği zaman derler. Yahut bu kelime, başın derisi demek olan
kelimesinin çoğuludur. Yani eli, ayağı, tepeyi, tırnağı soyar. "Derileri piştikçe,
azabı duysunlar diye kendilerine yeni yeni deriler vereceğiz."(Nisâ, 4/56)
âyetinin ifade ettiği gibi azap yenilenmek için onlar yine iade olunup eski
hallerine çevrilir.
20. HELU,
esasında bir çabukluk mânâsı bulunan, bir taraftan tahammülsüzlük, mızıkçılık;
bir taraftan da şiddet ve hırs gibi farklı kavram arasında bir huysuzluk ifade
eden, mânâsı tam açık olmayan bir vasıftır ki, şu iki âyet ile izahı yapılmıştır.
Kendisine kötülük dokunduğu zaman çok çok sızlanır. Kendisine mesela bir ağrı,
bir sıkıntı, bir yoksulluk, hastalık gibi bir acı dokundu mu kıvranır, sızlanır,
feryat eder, dayanamaz, başkalarından medet bekler
21. yine kendisine
bir hayır dokunduğu zaman da kıskanır Mesela bir servete, bir sıhhate, bir
makama kondumu hırsından, kıskançlığından kimseye bir şey vermek istemez,
ağladığı günü derhal unutur. Başı ağrıdığı zaman her şeyden ümit bekleyen
o mızmız adam bu kez biraz kuvvet bulunca kimseye bir lokma vermemek, hayra
engel olmak için sımsıkı bir afacan kesilir. Hakk'a ve hayra sırtını çevirir.
Eline geçeni toplayıp yığmaya, saklamaya çalışır. Onun için de o salgın ateş
onu çağırır. 22. Ancak namaz kılan o müminler, o huydan, o ahlâksızlıktan,
o azaptan, o kötü sonuçtan istisna edilmişlerdir. Onlar aşağıdaki gibi güzel
huylarla nitelenmiş olup cennetlerde ikram göreceklerdir. O huylardan
23. BİRİNCİSİ,
namazlarına devamlıdırlar. Sadece "onun farz olduğuna inandım" demekle kalmayıp
Allah'ın emrettiği ve Peygamberin öğrettiği şekilde bilinen namazlarını terk
etmeksizin devamlı kılmayı da huy edinmişlerdir. Allah'ı ve emirlerini unutmazlar.
24-25.İKİNCİSİ,
Mallarında (sade nasıl isterse öyle verecekleri nafile bir yardım değil, malına
göre) belirli bir oranda bilinen bir hak, yerine getirilmesi farz bir Allah
borcu olmak üzere bir vergi vardır. Buna inanıp da, dilenen ihtiyaç sahiplerine
ve dilenmeyi gururlarına yediremedikleri için dilenmediklerinden dolayı zengin
zannedilen ve fakat hiçbir kazançları bulunmayan yoksullara o hakkı seve seve,
iyi niyetle bizzat veya vekilleri vasıtasıyle verirler.(bilgi için, Zâriyat,
51/19. âyetin tefsirine bkz.)
26. ÜÇÜNCÜSÜ,
Din gününü, (iyi veya kötü amellerinin cezasının verileceği haşir, neşir ve
hesap gününü) tasdik ederler. İmanlarında doğru olduklarını gösterirler. Yani
hakkı ve hukuku tanıyıp ahirette verilecek sevaba iman ederek bedenle ve malla
ilgili ibadetleri yapmak için gayretle çalışır, nefislerini zahmete koşar,
ceza gününe inandıklarını böyle bizzat yaptıkları işlerle kanıtlarlar.
Burada ahiret
gününü tasdikten maksadın sadece kalp ile veya dil ile yapılan ve teoride
kalan bir tasdikten ibaret olmayıp bizzat yaparak kanıtlamak mânâsına olduğu,
bu tasdikin namaz ve zekattan sonra amelî ibadetler arasında sayılmasından
ve bunun onlardaki samimiyet ve ihlas anlatılırken söylenmiş olmasından anlaşılır.
27. DÖRDÜNCÜSÜ,
Rablarının azabından korku üzere bulunurlar, kendilerine acıyarak azaptan
korku ve sakınma üzere bulunurlar. Görevlerinde, yapmaları gereken işlerde
kusur etmiş veya yasak olan bir şeye atılmış bulunmak ve Hakka layık işler
yapamamış olmak endişesiyle korkar dururlar. Güzel güzel işler yapmakla beraber
çalıştıkları, yaptıkları işlere güvenmezler, sonunda varıp kavuşacakları Allah'a
karşı onları büyük bir şey yapmış gibi saymayıp küçük görürler. Onun huzuruna
çıkacaklarını düşünerek "Rablarının huzuruna döneceklerinden kalpleri çarparak
zekatlarını verenler.."(Müminûn, 23/60) övgüsü üzere kalpleri titriye titriye
çalışırlar.
28. Çünkü
Rab'larının azabından emin olunmaz. Aman verilmiş, kendisinden güvence alınmış
değildir. Zira insan için bu dünyada herşeyi çözümlemiş, bütün görevlerini
yerine getirmiş ve sakınılması gereken her şeyden sakınmış bulunduğunu iddia
etmek mümkün olmadığı gibi, kaderin sırrı da bilinmemektedir. İnsanın bugüne
kadar hiç kusur işlememiş olduğu varsayılsa bile yarın nasıl bir durum kazanacağını
Allah'tan başka kimse bilemez.
29-30. BEŞİNCİSİ,
Irzlarını, apışlarını korurlar, kimseye açmazlar, ancak hanımlarına ve ellerinin
kazandığı, mülkleri altında bulunan cariyelerine karşı başka. Çünkü onlara
karşı kınanmazlar. Falancanın üç dört zevcesi var, mülkü altında şu kadar
cariye var diye övülmeleri gerekmezse de kınanmazlar ve yerilmezler. Kimsenin
onları edebe, hukuka ve şeriate aykırı davranıyor görerek kınamaya ve yermeye
hakkı yoktur. Zira hanımları nikah akdi, cariyeleri de onların mülkü olmalarıyle
kendilerine helal olmuşlardır.
31. Fakat
ondan ötesini isteyenler nikahlı eşlerinin ve mülkleri altında bulunan cariyelerin
dışında zevk arayan, ırzlarını korumayan, harama açılan, gayr-i meşru ilişkide
bulunan ve fuhuş yapan kişi, gerek erkek, gerek dişi, İşte onlar haddi aşan,
sınır tanımaz kişilerdir. Onlar her türlü kınama ve yermeye, yasaklama ve
engellemeye layıktırlar.
32. ALTINCISI,
Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere uyarlar. Kendilerine emanet edilen
söz, hâl, fiil, mâl, Allah haklarına ve kul haklarına; Allah'a ve kullarına,
ailelerine, çolukçocuklarına, mülkleri altında bulunanlara, komşularına, yabancılara
ve yakınlarına vermiş oldukları ahit ve sözlere uyarak onları tutarlar, bozmaktan
sakınırlar. Şeriatın bütün hakları birer emanet olduğu gibi, yüce Allah'ın
kullara vermiş olduğu uzuv, mâl, çoluk-çocuk, makam ve mevki ve diğer nimetlerin
hepsi de emanettir. Onları kullanılması gereken yerin dışında kullananlar
emanete hainlik etmiş olurlar. Buhari ve Müslim'de İbnü Ömer'den rivayet edildiği
üzere dört huy kendisinde bulunan katıksız münafık olur. Kendisinde bu dört
huydan birisi bulunanda da münafıklıktan bir huy, bir alâmet bulunmuş olur:
"Emanet verildiği zaman hainlik eden, söz söylediği zaman yalan söyleyen,
söz verdiği zaman sözünde durmayan, düşmanlığa kalkıştığı zaman da edepsizlik
eden, yani yalan ve iftira ile edepsizliğe sapan."
Beyhakî'nin
"Şuab-ı İman" da Hz. Enes'ten rivayet ettiği bir hadise göre, Peygamberimiz
(s.a.v) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Haberiniz olsun ki, emaneti olmayan
kimsenin imanı yoktur. Ahdi olmayanın da dini yoktur."
33. YEDİNCİSİ,
Şahitliklerinde dürüsttürler. Doğru, dürüst adaletle şahitlik yapar, şahit
oldukları şeyin hiçbir noktasını gizlemeden, eğip bükmeden dosdoğru şahitlik
ederler. Bu özellik, emanet kavramı kapsamına girmekle beraber, önemini açıklamak
için özellikle zikredilmiştir.
34. SEKİZİNCİSİ,
Namazlarını koruyucu olurlar. Ta başta namaza devam söylenildikten sonra,
sonunda da namazın korunmasının ayrıca söylenmesi hakkında tefsirciler şöyle
demişlerdir: Namaz vakitleri açısından, namazın hiçbir vakit terkedilmemesi
için "namazlarına devam ederler" denilmiş; namazdan önce, namaz kılarken ve
namazdan sonra yapılacak işlere özen göstererek en mükemmel bir şekilde olmasına
dikkat etmek için de "namazlarını korurlar" denilmiştir.
NAMAZDAN ÖNCEKİ
İŞLER, namazın mükemmel bir şekilde kılınabilmesi için vaktinden evvel gözetilmesi
gereken hazırlıklar, vakitlerin girişine kalben ilgi göstererek dikkat etmek,
abdest ve temizliğe; avret yerlerini örtmek, kıbleyi aramak, temiz elbise
ve temiz yer ve mükemmel olmak için cemaat ve cami gibi hususlara dikkat etmek
ve namazdan evvel kalbini vesveseden ve Allah'tan başka şeylere çevirmekten
arındırıp kalp huzuru bulmaya ve gösterişten sakınmaya çalışmak.
NAMAZ KILARKEN
YAPILACAK İŞLER, Namazın, Allah'ın huzuruna yükselten bir mirac olduğunu düşünerek
ve hikmetini bilerek sağa sola dönmeksizin okurken ve zikrederken kalp huzuru
üzere bulunmak.
NAMAZDAN SONRAKİ
İŞLER, namazdan sonra boş söz ve işlerden ve günaha girmekten sakınmaktır.
Bununla beraber
bütün bunları yapabilmek için en önemli bir şart daha vardır ki, o da namazın
"korku namazı" halinde kalmaması ve namaz kılmaya engel olacak bir dış düşman
saldırısına düşüverilmemesi için esenlik içinde bir vatan, bir İslâm yurdu
ve burada iyiliği emir, kötülükten nehiy ile huzur ve sükunu gözetecek bir
toplumun gerekli olduğu bilincine vararak o hususta gereğine göre karakol
ve cihad görevine hazır bulunmak, yani Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak
bir durumda bulunmak üzere korunmaktır. Tevbe Sûresi'nde geçtiği üzere, "Allah'ın
mescitlerini ancak, Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı
veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar ederler"(Tevbe, 9/18)
Yoksa namaza devam ihtimali kalmaz. Bu şekilde müslümanların taşıdığı bu sekizinci
özellik, İslâm'da toplum kurumuyla asayiş, yönetim ve askerlik işlerinin namazı
koruma gayesiyle özellikle ilgili olması gereğini anlatmıştır. Dolayısıyle
namaza devam ederken, namazın önünde ve sonunda bu koruyuculuk görevini unutmamak
gerektiği gibi, korurken de namaza devamı unutmamak ve onu korumak üzere kutsal
bir görev olarak yapmak gerekir. Gerçi bu sûre Mekke'de inmiş olması ve Mekke'de
henüz savaşa dair bir emir inmemiş bulunması itibariyle orada askerlik işleri
söz konusu olamaz ise de onun hazırlanmasıyla ilgili böyle esaslar da yok
değildir.
Görülüyor
ki burada bu sekiz özelliğin başı ve sonu namaz ile çerçevelenerek hepsi de
namaz kılan kişinin niteliği olarak özetlenmiş ve bu şekilde namazın dinin
direği olduğu anlatılmıştır.
35. İşte bunlara
Cennetlerde ikram olunacaklardır. Demek ki bu sekiz huy, cennetin sekiz kapısı
yerindedir.
Meâl-i Şerifi
36- Şimdi
ne oluyor o inkâr edenlere ki, sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar:
37- Sağdan
ve soldan bölük bölük.
38- Onlardan
herbiri, bir nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
39- Hayır,
biz onları bildikleri şeyden yarattık.
40- Artık
o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter.
41- Onları
kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez.
42- O halde
bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynayadursunlar.
43- O gün
kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki putlara gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar.
44- Gözleri
düşük, kendilerini bir alçaklık saracak da saracak. İşte onlara vaad edilen
gün, o gündür.
36-44. "Bölük
bölük" Bu kelime "ize" nin çoğuludur ki aslı "mensup olmak" mânâsına gelen
"azv" kökündendir. Herbiri bir bölüğe mensup olarak, parça parça, dağınık
bir halde demektir. Müşrikler Hz. Peygamber (s.a.v)'in etrafına halka halka,
bölük bölük toplanıyor ve onun söyledikleriyle alay ederek: "Eğer Muhammed'in
dediği gibi bunlar cennete girerlerse biz onlardan evvel gireriz." diyorlardı.
Bunun üzerine bu âyetlerin indiği rivayet edilmiştir.
Meâric Sûresi,
Hâkka Sûresi'nde buyrulan, "Gördüklerinize ve görmediklerinize..." (Hâkka,
69/38, 39) âyetiyle anlatılanlardan geleceğe ait görülecek şeyleri yüce Allah'ın
değiştirmeye gücü yettiğini açıklayarak böyle bir tehdit ile son bulduğu gibi,
bu gücü geçmişte görülmüş bir misal ile izah ederek aynı davayı açıklamak
üzere bunu Nuh sûresi takip edecektir.