Ali Fikri Yavuz = Elif, Lâm, Mîm. (Sûrelerin başında olan bu gibi harflere, mukattaa harfler denir ki, delâlet ettikleri mânayı ancak Cenab-ı Hak bilir.)
Ali Ünal = ElifLâmMîm.
Bayraktar Bayraklı = Elif, lâm, mîm.[6][7]
Bekir Sadak = Elif, Lam, Mim.
Celal Yıldırım = Elif - Lâm - Mîm.
Cemal Külünkoğlu = Elif Lâm Mim.
Diyanet İşleri (eski) = Elif, Lam, Mim.
Diyanet Vakfi = Elif. Lâm. Mîm.
Edip Yüksel = A.L.M.
Elmalılı Hamdi Yazır = Elif, Lâm, Mîm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Elif, Lam, Mim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Elif, Lâm, Mîm.
Gültekin Onan = Elif, Lâm Mîm,
Harun Yıldırım = Elif, Lâm, Mîm.
Hasan Basri Çantay = Elif, Lâm, Mim.
Hayrat Neşriyat = Elif, Lâm, Mîm.
İbni Kesir = Elif, Lam, Mim
Kadri Çelik = Elif, lâm, mîm.[6][7]
Muhammed Esed = Elif, Lam, Mim.
Mustafa İslamoğlu = Elif-Lam-Mim!
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-2) Elif, lâm, mîm. İşte bu kitap ki, bunda bir şekk yoktur. Muttakîler için bir hidâyettir.
Diyanet İşleri = Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, bir kitaptır ki onda şüphe yok. Takvâ sahiplerine yol göstericidir.
Abdullah Parlıyan = Anlattığı konularda hiçbir şüpheye yer bırakmayan bu kitap; yolunu Allah'ın kitabıyla bulmak isteyenlere cennet yolunu gösterir.
Adem Uğur = O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.
Ahmed Hulusi = Hakkında şüphe edilmesi mümkün olmayan o Hakikat ve Sünnetullah BİLGİsi (KİTAP), korunmak isteyenlere gerçeği idrak etme kaynağıdır.
Ahmet Tekin = Geçmiş kutsal kitaplarda, Muhammed’e vahyedileceği müjdelenen, bütün insanların iman etmekle, uygulamakla yükümlü olduğu, yürürlükteki tek ve son ilâhî kitap yalnızca bu mükemmel, kutsal kitaptır, Kur’ân’dır. Allah katından indirildiğinde, kaynağında, vahyinde ve içindeki bilgilerde; geçmiş kitaplarda müjdelenen, bütün insanları muhatap alan, yürürlükteki tek ve son kitap olduğunda, şüphe ve tereddüt yoktur.Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için, bir hidayet rehberidir.
Ahmet Varol = Bu (Kur'an-ı Kerim) doğruluğunda şüphe olmayan bir kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet rehberidir.
Ali Bulaç = Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır.
Ali Fikri Yavuz = Bu, O kitaptır ki, kendisinden hiç şüphe yoktur ve daha önceki kitaplarda, Allah’ın inzâl edeceğini vaad buyurduğu kâmil kitaptır. Âhirette zarar verecek şeylerden korunanlar (takva sahipleri) için delildir, yol göstericidir.
Ali Ünal = İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
Bayraktar Bayraklı = Kendisinde hiç şüphe olmayan bu kitap, sakınanlar[8] için bir rehberdir.
Bekir Sadak = Bu, dogrulugu suphe goturmeyen ve Allah'a karsi gelmekten sakinanlara yol gosteren Kitab'dir.
Celal Yıldırım = İşte bu kitab ki onda (Allah tarafından indirildiğinde) hiç şüphe yoktur. Muttakî (İlâhî buyruklara uyup kötülüklerden ve yasaklardan kaçınıp korunanları doğru yola irşâd eder.
Cemal Külünkoğlu = Bu, kendisinde kuşku, çelişme, tutarsızlık olmayan (ilahi bir) kitaptır. Muttakiler (Allah'a karşı gelmekten sakınan ve O'na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar) için bir yol göstericidir.
Diyanet İşleri (eski) = Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır.
Diyanet Vakfi = O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.
Edip Yüksel = Bu, kuşkusuz, erdemliler için yol gösterici bir kitaptır.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte o kitap, bunda şüphe yok, ayni hidayet, korunacaklar için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte o Kitap, bunda şüphe yok; korunacaklar için hidayetin ta kendisi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte o kitap, bunda şüphe yok, müttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.
Gültekin Onan = Bu, içinde / hakkında kuşku olmayan, muttakiler için yol gösterici (hüden) bir kitaptır.
Harun Yıldırım = Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu kitap, muttakiler için bir hidâyettir.
Hasan Basri Çantay = Bu, o kitab'dır ki kendisinde (Allah katından gönderilmiş olduğunda) hiç şübhe yokdur. (O) takvaa sahibleri için doğru yolun ta kendisidir.
Hayrat Neşriyat = İşte bu, o Kitab’dır ki, onda şübhe yoktur. Takvâ sâhibleri için bir hidâyettir.
İbni Kesir = İşte bu kitab, onda hiç bir şüphe yoktur, müttekiler için hidayettir.
Kadri Çelik = O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.
Muhammed Esed = Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilahi kelam Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber (olarak indirilmiş)tir,
Mustafa İslamoğlu = Geçmiş kutsal kitaplarda, Muhammed’e vahyedileceği müjdelenen, bütün insanların iman etmekle, uygulamakla yükümlü olduğu, yürürlükteki tek ve son ilâhî kitap yalnızca bu mükemmel, kutsal kitaptır, Kur’ân’dır. Allah katından indirildiğinde, kaynağında, vahyinde ve içindeki bilgilerde; geçmiş kitaplarda müjdelenen, bütün insanları muhatap alan, yürürlükteki tek ve son kitap olduğunda, şüphe ve tereddüt yoktur.Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için, bir hidayet rehberidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (1-2) Elif, lâm, mîm. İşte bu kitap ki, bunda bir şekk yoktur. Muttakîler için bir hidâyettir.
Ömer Öngüt = Bu Kitap'ta hiçbir şüphe yoktur. O, takvâ sahipleri için yol göstericidir.
Şaban Piriş = (2-3) Hiç kuşkusuz bu kitap, kendilerini günahlardan korumaya çalışan, görmediği halde inanan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcayanlar için yol göstericidir.
Sadık Türkmen = Işte bu KİTAP içinde şüphelenecek/çelişkili hiçbir şey yoktur. Takva sahipleri (Allah’a karşı gelmekten sakınanlar) için, bir yol göstericidir.
Seyyid Kutub = Doğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.
Suat Yıldırım = İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!
Süleyman Ateş = İşte o Kitap; kendisinde hiç şüphe yoktur; müttakiler için yol göstericidir.
Tefhim-ul Kuran = Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır.
Ümit Şimşek = Şu kitap ki, onda hiç kuşku yoktur. Takvâ sahipleri için o bir yol göstericidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte sana o Kitap! Kuşku,çelişme, tutarsızlık yok onda. Bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar için.
İskender Ali Mihr = İşte bu Kitap ki, O’nda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir.
İlyas Yorulmaz = Allah’dan sakınanları en doğru yola iletmesinde şüphe ve tereddüt olmayan yalnızca bu kitaptır.
Bakara / 3 - Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Diyanet İşleri = Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, gaybe inanırlar, namaz kılarlar, rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını yoksullara harcarlar.
Abdullah Parlıyan = Onlar ki, akıl ve duyularla değil ancak vahiyle, bilinen gerçeklerin varlığına inanırlar ve hayatlarını düzenleyen namazlarına dikkatli ve devamlıdırlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah rızasını kazanmak için başkalarına harcarlar.
Adem Uğur = Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
Ahmed Hulusi = İşte onlar gayblarındaki (algılayamadıkları) hakikate (Nefslerinin Allâh Esmâ'sının anlamlarının bir terkip - bileşimi şeklinde meydana geldiğine) iman ederler, salâtı ikame ederler (fiilen edâ yanı sıra anlamını yaşarlar) ve kendilerine verdiğimiz maddi - manevî yaşam gıdasından Allâh adına karşılıksız paylaşırlar.
Ahmet Tekin = İlâhî emirlere yapışanlar, gayb âlemine, fizik ve bilgi alanı ötesindeki varlıklara ve gerçeklere iman edenlerdir.Namazları, âdâbına riâyet ederek aksatmadan âşikâre kılanlardır.Kendilerine verdiğimiz rızık ve servetten, Allah yolunda, karşılık beklemeden, gönüllü harcayanlar, insanların ihtiyaçlarını görenlerdir.
Ahmet Varol = Onlar ki, gaybe inanırlar, [2] namazı kılarlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcarlar.
Ali Bulaç = Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Ali Fikri Yavuz = O kimseler (takvâ sahipleri) ki, onlar gaybe (Cenâb-ı Allah’a, meleklere, kıyamete, kaza ve kadere, görmeksizin) inanırlar; ve beş vakit namazı gereği üzre kılarlar, onlara verdiğimiz rızıklardan (ailelerine, yakınlarına, komşularına ve diğer hak sahiblerine) harcarlar, yedirirler.
Ali Ünal = O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi...) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, gayba inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden Allah yolunda harcarlar.[9]
Bekir Sadak = Onlar, gaybe inanirlar, namazi kilarlar, kendilerine verdigimiz riziktan yerli yerince sarfederler.
Celal Yıldırım = O korunanlar ki gayb (fizik ötesinden verilen ilâhî haberler)e inanırlar ; namazı vakitlerinde kılmaya devam ederler; kendilerine rızık olarak verdiğimiz nimetlerden (Allah'ın hoşnutluğuna erişmek için) harcarlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar ki, gayba (insan idrakini aşan olguların varlığına) inanırlar ve namazlarında dikkatli ve devamlıdırlar. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizi başkalarıyla paylaşırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler.
Diyanet Vakfi = Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
Edip Yüksel = Onlar ki duyularıyla algılayamadıkları gerçeklere de inanırlar, namazı (salat) gözetirler, kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaçlara verirler
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden infak ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ki, gayba iman edip namazı dürüst kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
Gültekin Onan = Onlar ki gayba inanırlar, namazı gözetirler, kendilerini rızıklandırdıklarımızdan infak ederler.
Harun Yıldırım = O kimseler ki gayba îmân eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.
Hasan Basri Çantay = (O takvaa saahibleri ki) onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar.
Hayrat Neşriyat = Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.
İbni Kesir = Onlar ki gayba inanırlar. Namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.
Kadri Çelik = Onlar ki gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.
Muhammed Esed = Onlar ki, insan idrakini aşa(n olguların varlığı)na inanırlar ve namazlarında dikkatli ve devamlıdırlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar,
Mustafa İslamoğlu = Onlar, gayba inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden Allah yolunda harcarlar.[9]
Ömer Nasuhi Bilmen = O müttakîler ki, gaybe inanırlar, namazı da doğruca kılarlar ve kendilerini merzûk ettiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar.
Ömer Öngüt = Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.
Şaban Piriş = (2-3) Hiç kuşkusuz bu kitap, kendilerini günahlardan korumaya çalışan, görmediği halde inanan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcayanlar için yol göstericidir.
Sadık Türkmen = Onlar ki; gayba inanırlar ve namazı da gereği gibi kılarlar ve rızık olarak ellerinde bulunanlardan da harcarlar.
Seyyid Kutub = Onlar görmediklerine inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına verirler.
Suat Yıldırım = O müttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle ifa ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda harcarlar.
Süleyman Ateş = Onlar ki gaybde (gizlide, içtenlikle) inanıp namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh rızâsı için) harcarlar.
Tefhim-ul Kuran = Ki onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Ümit Şimşek = O takvâ sahipleri ki, gayba inanırlar, namazlarını dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki onlar, gayba inananlar, namazı kılanlardır. Ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizden, başkalarına pay çıkaranlardır.
İskender Ali Mihr = Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah’a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler (başkalarına verirler).
İlyas Yorulmaz = Allah’dan sakınan o kimseler ki, gaybe inanırlar, namazlarını kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de ihtiyacı olanlara verirler.
Bakara / 4 - Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn(yûkınûne).
Diyanet İşleri = Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, sana indirilene de inanırlar, senden önce indirilenlere de; ahirete de iyice inanmışlardır.
Abdullah Parlıyan = Ve onlar ki, sana ve senden önce indirilene de inanırlar. Onlar öteki dünyanın varlığından da kesin bir bilgiyle emindirler.
Adem Uğur = Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
Ahmed Hulusi = Onlar hakikatinden sana (boyutsal geçişle) inzâl olunana ve öncekilere inzâl olmuşlara iman ederler; geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine de ikân (kesin idrakten kaynaklanan kabul) hâlindedirler.
Ahmet Tekin = İlâhî emirlere yapışanlar, sana indirilene, Kur’ân’a; senden önce indirilenlere, diğer kutsal kitaplara iman edenlerdir. Âhiretin, ebedî yurdun varlığına, delilleriyle, gerekçeleriyle bilerek kesinlikle inananlardır.
Ahmet Varol = Onlar sana indirilene de, senden önce(ki peygamberlere) indirilenlere de inanırlar. Ahiret (gününün geleceğin)i de kesin olarak bilirler.
Ali Bulaç = Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.
Ali Fikri Yavuz = O kimseler ki, sana gönderilene (Kur’an’a) ve senden önceki Peygamberlere gönderilene (Tevrât, İncil, Zebûr ve diğer suhufa) îman ederler ve âhirete (kıyamete) ise şüphesiz yakînen inanırlar.
Ali Ünal = Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
Bayraktar Bayraklı = Sana indirilene ve senden önce indirilene de iman ederler; âhiret gününe kesinlikle inanırlar.
Bekir Sadak = Onlar, sana indirilen Kitab'a da, senden once indirilenlere de inanirlar; ahirete de yalniz onlar kesinlikle inanirlar.
Celal Yıldırım = Ve onlar ki, Sana indirilene de, Senden önce indirilene de imân ederler. Âhiret'e de ancak onlar kesin bir bilgiyle inanırlar.
Cemal Külünkoğlu = Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar; âhirete de kesinlikle iman ederler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, sana indirilen Kitap'a da, senden önce indirilenlere de inanırlar; ahirete de yalnız onlar kesinlikle inanırlar.
Diyanet Vakfi = Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
Edip Yüksel = Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Ahiret konusunda da hiçbir kuşkuları yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler hem senden evvel indirilene, ahırete yakini de bunlar edinirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve onlar ki, hem sana indirilene iman ederler, hem senden evvel indirilene. Ahirete kesin inancı da bunlar edinirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.
Gültekin Onan = Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inanırlar. Ahiret konusunda da hiçbir kuşkuları yoktur.
Harun Yıldırım = Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilenlere îmân ederler ve onlar âhirete de kesin olarak inanırlar.
Hasan Basri Çantay = (O takvaa saahibleri ki Habîbim) onlar sana indirilene de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Âhirete ise onlar şübhesiz bir bilgi ve inan beslerler.
Hayrat Neşriyat = Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler.
İbni Kesir = Onlar ki sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da inanırlar. Ve onlar ahireti de yakınen tanırlar.
Kadri Çelik = Onlar ki sana indirilene de senden önce indirilene de inanır ve ahirete de sadece onlar yakin ederler.
Muhammed Esed = Ve onlar (ey peygamber), sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.
Mustafa İslamoğlu = ve onlar sana indirilene de; ahiretin varlığına dair ilahi habere mutmain bir kalple inanmıştırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar o kimselerdir ki sana indirilmiş ve senden evvel indirilmiş kitaplara da imân ederler ve onlar ahirete de yakînen kani olurlar.
Ömer Öngüt = Sana indirilene de, senden önce indirilene de iman ederler. Ahiret gününe de kesinlikle inanırlar.
Şaban Piriş = Onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere ve ahirete de kesin olarak inanırlar.
Sadık Türkmen = Ve o kimseler ki; sana indirilen gerçeklere inanırlar ve senden önce indirilen gerçeklere de!.. Ve onlar, sonsuz gelecek konusunda da kesin inanç sahibidirler.
Seyyid Kutub = Yine onlar gerek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar ve Ahiretten hiç kuşku duymazlar.
Suat Yıldırım = Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.
Süleyman Ateş = Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar; âhirete de kesinlikle iman ederler.
Tefhim-ul Kuran = Ve (yine) onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.
Ümit Şimşek = Onlar sana indirilene de inanırlar, senden önce indirilene de. Âhirete de onların tam ve kesin bir imanı vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Hem sana vahyedilene hem de senden önce vahyedilene inananlardır onlar. Âhıreti gereğince kavrayıp anlayanlar da onlardır.
İskender Ali Mihr = Onlar (takva sahipleri) ki, sana indirilene ve senden önce indirilenlere (bütün semavî kitaplara) îmân ederler ve onlar ahirete yakîn hasıl ederler (yakîn seviyesinde kesin olarak inanırlar).
İlyas Yorulmaz = O sakınanlar sana indirilene ve senden önce indirilen kitaplara inanırlar ve onların ahiret gününe inançları da tamdır.
Bakara / 5 - Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Diyanet İşleri = İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardır rablerinden doğru yolu bulanlar, onlardır kurtulup muratlarına erenler.
Abdullah Parlıyan = İşte Rablerinin gösterdiği cennet yolunda yürüyen ve gerçek mutluluğa erecek kimseler de onlardır.
Adem Uğur = İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve umduklarına erenler, işte onlardır!
Ahmed Hulusi = İşte onlar, Rablerinden (nefslerini oluşturan Esmâ bileşiminden kaynaklanan) HÜDA (hakikati idrak) hâlindedirler ve onlar kurtuluşa ermişlerdir.
Ahmet Tekin = İşte bunlar yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rablerinin gösterdiği doğru yolda yürüyen, faaliyet gösteren erlerdir. İşte bunlar kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.
Ahmet Varol = İşte onlar Rablerinin göstermiş olduğu hidayet yolu üzerindedirler ve kurtuluşa erecek olanlar da onlardır.
Ali Bulaç = İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.
Ali Fikri Yavuz = İşte böyle kimseler, Rablerinden olan hidâyet ve doğru yol üzeredirler; ve bunlar azabdan kurtulup sevaba erenlerdir.
Ali Ünal = İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
Bayraktar Bayraklı = İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridirler.
Bekir Sadak = Iste Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erisenler bunlardir.
Celal Yıldırım = İşte bunlar, Rabları tarafından doğru yol üzeredirler ve korktuklarından kurtulup umduklarına kavuşanlar da bunlardır.
Cemal Külünkoğlu = İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler de, gerçek anlamda kurtuluşa erenler de onlardır.
Diyanet İşleri (eski) = İşte Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır.
Diyanet Vakfi = İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.
Edip Yüksel = İşte, Rableri tarafından yol gösterilenler ve mutluluğa erenler bunlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunlar işte rablarından bir hidayet üzerindedir ve bunlar işte bunlar o murada eren müflihin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunlar işte Rablerinden bir hidayet üzerindedir ve bunlar işte o murada eren kurtulmuşlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunlar, işte Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir.
Gültekin Onan = İşte bunlar, rablerinden (olan) bir hidayet üzerindedirler ve felaha erenler / erdirilenler bunlardır.
Harun Yıldırım = İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.
Hasan Basri Çantay = İşte onlar Rablerinden (gelen) Hidâyetin tam üzerindedirler. Asıl muradlarına kavuşanlar da işte onlar.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır.
İbni Kesir = İşte onlar, rablarından bir hidayet üzeredirler ve işte onlar, felaha erenlerdir.
Kadri Çelik = İşte onlardır rablerinden bir hidayet üzere olanlar ve işte onlardır, sadece onlardır felaha erenler.
Muhammed Esed = İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, mutluluğa erişecek olanlarda!
Mustafa İslamoğlu = İşte onlar, Rablerinden gelen kusursuz bir rehberliğe tabidirler; ve işte onlar, evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte onlar Rabb-i Kerîm'leri tarafından bir hidâyet üzeredirler. Felâh bulanlar da ancak onlardır.
Ömer Öngüt = İşte onlar Rablerinin yolunda olanlardır. İşte onlar saâdete erenlerdir.
Şaban Piriş = İşte, Rab’lerinin yolunda olanlar ve kurtuluşa erecek olanlar onlardır.
Sadık Türkmen = Işte onlar Rablerinden (gelen) doğru bir yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.
Seyyid Kutub = İşte onlar Rabblerinden gelen hidayet yolundadırlar ve kurtuluşa erenlerdir.
Suat Yıldırım = İşte bunlardır Rableri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felâh bulanlar.
Süleyman Ateş = İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve umduklarına erenler, işte onlardır!
Tefhim-ul Kuran = İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de bunlardır.
Ümit Şimşek = İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler. Ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlardır Rablerinden bir hidayet üzere olanlar, işte bunlardır gerçek anlamda kurtuluşu bulanlar.
İskender Ali Mihr = İşte onlar, Rab’lerinden bir hidayet üzeredirler. Ve işte onlar,onlar muflihundurlar (felâha, kurtuluşa erenlerdir).
İlyas Yorulmaz = İşte onlar Rablerinin belirlediği doğru yol üzerinde olanlar ve kurtuluşa erenlerde bunlardır.
Abdullah Parlıyan = Unutma ki Allah'tan gelen gerçekleri, örtbas edenleri uyarıp uyarmaman farketmez. Onlar inanmazlar.
Adem Uğur = Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
Ahmed Hulusi = Hakikati örten - inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da fark etmez, iman etmezler!
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip, senin peygamberliğini, Kur’ân’ı, Allah’a imanın gerektirdiği esasları inkârda ısrar edenleri, kâfirleri, sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatarak uyarmanla uyarmaman fark etmiyor. İman etmeyecekler.
Ahmet Varol = Sen kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
Ali Bulaç = Şüphesiz, inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki küfre varanlar, (yani iman nurunu şirk karanlığı ve inad yüzünden örtenleri) azâb ile korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.
Ali Ünal = (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da, onlar için aynıdır; iman etmezler.
Bekir Sadak = suphe yok ki, inkar edenleri, baslarina gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki (ey sânı yüce peygamber!) o küfre saplanıp kalanları (inkâr ve inadları yüzünden tuttukları yanlış yolun tehlikeli sonucundan) korkutsan da, korkutmasan da onlara göre birdir; inanmazlar, d).
Cemal Külünkoğlu = İnkarcılara gelince, onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez, (inanmamaya kararlı oldukları için) onlar iman etmezler.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Diyanet Vakfi = Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
Edip Yüksel = İnkar edenlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; onlar inanmazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Amma o küfre saplananlar, ha inzar etmişin bunları ha etmemişin onlarca müsavidir, imana gelmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlarca aynıdır. İman etmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.
Gültekin Onan = Şüphesiz, kafirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir / aynıdır; onlar inanmazlar.
Harun Yıldırım = Muhakkak ki küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseleri uyarsan da uyarmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.
Hasan Basri Çantay = Şu muhakkak ki küfr edenleri inzâr etsen de onlarca bir, kendilerini inzâr etmesen de inanmazlar.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki inkâr edenler yok mu, onları korkutsan da korkutmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.
İbni Kesir = Şüphesiz ki o küfretmiş olanları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Kadri Çelik = Şüphesiz küfre sapanları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler.
Muhammed Esed = Unutma ki, hakikati inkara şartlanmış olanlar için kendilerini uyarıp uyarmaman fark etmez; onlar inanmazlar.
Mustafa İslamoğlu = Şu bir gerçek ki, küfre şartlanmış o kimseleri ha uyarmışsın ha uyarmamışsın, onlar için (ikisi de) bir: iman etmezler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak o kimseler ki kâfir olmuşlardır, onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için müsavîdir, onlar imâna gelmezler.
Ömer Öngüt = Kâfirlere gelince, onları ikaz etsen de etmesen de onlar için birdir, onlar iman etmezler.
Şaban Piriş = Kafirlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ki o kâfirler (gerçekleri anladıkları halde gizleyenler), onları uyarsan da uyarmasan da kabul etmiyorlar.
Seyyid Kutub = Kâfirlere gelince onları uyarsan da uyarmasan da farketmez; onlar iman etmezler.
Suat Yıldırım = İnkâra saplananları ise ister uyar ister uyarma onlar için birdir, imana gelmezler.
Süleyman Ateş = İnkâr edenlere gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; inanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz, küfredenleri uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da, onlar için farketmez; iman etmezler.
Ümit Şimşek = İnkâr etmiş olanlara gelince, sen onları uyarsan da onlar için birdir, uyarmasan da; onlar inanmazlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki, o küfre batmış olanları sen korkutsan da korkutmasan da onlar için aynıdır; iman etmezler.
İskender Ali Mihr = Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.
İlyas Yorulmaz = Hakkı kabul etmeyenlere gelince! Sen onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için fark etmez, (Rablerinden gelen gerçeklere) asla inanmazlar.
Bakara / 7 - Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Diyanet İşleri = Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah kalplerini, kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde var, pek büyük azâb onlara.
Abdullah Parlıyan = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de gerçekleri görmeye engel bir perde vardır; böylelikle gerçeği görmezler, en büyük azap onlara hazırlanmıştır.
Adem Uğur = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Allâh, onların, beyinlerindeki hakikat algılamasını kilitlemiştir; basîretleri perdelidir. Yaptıklarının sonucu olarak feci bir azabı hak etmişlerdir.
Ahmet Tekin = Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmemeleri, inkârları sebebiyle, Allah onların kalplerini, kafalarını anlayışsız, kulaklarını duyarsız hale getirir. Gözlerinde de bir perde vardır, basiretleri bağlanmıştır. Büyük bir cezayı hak etmişlerdir.
Ahmet Varol = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de bir örtü vardır. İşte onlara büyük bir azap vardır.
Ali Bulaç = Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır.
Ali Fikri Yavuz = Allah onların kalblerine, kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azâp vardır. (Hem dünyada, hem ahirette).
Ali Ünal = Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
Bayraktar Bayraklı = Bu nedenle Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir perde çekilmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır.
Bekir Sadak = Allah onlarin kalblerini ve kulaklarini muhurlemistir, gozlerinde de perde vardir ve buyuk azab onlar icindir. *
Celal Yıldırım = Allah (değişmiyen sünneti gereği) onların kalblerini, kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde ve onlar için büyük bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = (Kendileri öyle istediği için) Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerine de (ilahi hakikatleri görmeyi engelleyen) perde inmiştir. Onlar için (dünyada da, ahirette de) büyük bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.
Diyanet Vakfi = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.
Edip Yüksel = ALLAH kalplerini ve kulaklarını mühürler. Gözlerinde perde vardır ve büyük azap onlar içindir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azîm bir azaptır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş; gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
Gültekin Onan = Tanrı, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde perde vardır ve büyük azap onlaradır.
Harun Yıldırım = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır.Onlar için çok büyük bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = Allah onların kalblerine de, kulaklarına da mühür basmışdır. Gözlerinin üzerinde bir de perde var. En büyük azâb onlarındır.
Hayrat Neşriyat = Allah, onların kalblerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inadları yüzünden) mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.
İbni Kesir = Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır ve onlar için büyük bir azab vardır.
Kadri Çelik = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde perde vardır ve büyük azap da onlar içindir.
Muhammed Esed = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözleri üzerinde de bir perde vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları.
Mustafa İslamoğlu = Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur, gözleri üzerinde de bir tür perde vardır; işte onlardır korkunç bir azabı hak edenler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap da vardır.
Ömer Öngüt = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerine perde inmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır.
Şaban Piriş = Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır.
Sadık Türkmen = Allah onların kalplerine (davranışlarından dolayı), mutsuzluk vermiştir. Ve (onlar), kulaklarını gerçeklere karşı kapatıyorlar. Ve gözleri ile de gerçekleri görmek istemiyorlar. Onlar için büyük bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözlerinde perde vardır. Onları büyük bir azap beklemektedir.
Suat Yıldırım = Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı büyük bir azaptır.
Süleyman Ateş = Allâh, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerine de perde inmiştir. Onlar için büyük bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de perdeler vardır. Ve büyük azab onlarındır.
Ümit Şimşek = Allah onların kalplerini de mühürlemiştir, kulaklarını da. Gözleri ise perdelidir. Ve onlara büyük bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür.
İskender Ali Mihr = Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Bu sebeple Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine perde çekmiştir (gerçekleri göremezler, anlayamazlar). Onlar için büyük bir azap vardır.
Bakara / 8 - Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanlardan Allah'a ve son güne inandık diyenler de var, inanmamışlardır.
Abdullah Parlıyan = İnsanlardan öyle kimseler vardır ki gerçekte inanmadıkları halde “Biz Allah'a ve ahiret gününe inandık” derler.
Adem Uğur = İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.
Ahmed Hulusi = İnsanlardan bir kısmı "B" işareti kapsamınca (varlıklarını Allâh Esmâ'sının oluşturduğu inancıyla) Allâh'a ve âhiret süreçlerine (sonsuzluk içinde, kendilerinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşayarak yer alacaklarına) iman ettiklerini söylerler; ne var ki imanları gerçekte bu kapsamda değildir!
Ahmet Tekin = Sözde, 'Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe iman ettik' diyen bazı insanlar var ki, bunlar gerçekte mü’min değildirler.
Ahmet Varol = İnsanların içinde: 'Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' diyen ama gerçekte iman etmiş olmayan birtakım kimseler bulunmaktadır.
Ali Bulaç = İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir.
Ali Fikri Yavuz = İnsanlardan bir kısmı vardır ki, biz Allah’a ve kıyamet gününe inandık, derler. Halbuki onlar, iman edenler değillerdir.
Ali Ünal = İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
Bayraktar Bayraklı = İnsanlardan bazıları inanmadıkları halde, “Allah'a ve âhiret gününe inandık” derler.[10]
Celal Yıldırım = İnsanlardan öyleler de var ki, inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık derler.
Cemal Külünkoğlu = Ve insanlardan öyle kimseler vardır ki, gerçekte inanmadıkları halde “Biz Allah'a ve ahiret gününe inanıyoruz” derler.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlardan, inanmadıkları halde, 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' diyenler vardır.
Diyanet Vakfi = İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde «Allah'a ve ahiret gününe inandık» derler.
Edip Yüksel = Halktan öyle kimseler var ki aslında inanmadıkları halde 'ALLAH'a ve ahiret gününe inandık,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = İnsanlar içinden kimisi de vardır ki Allaha ve son güne iman ettik derler de mü'min değillerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsanların içinde kimi de vardır ki: «Allah'a ve ahiret gününe inandık» derler; halbuki iman etmiş değillerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, «Allah'a ve ahiret gününe inandık.» derler.
Gültekin Onan = İnsanlardan öyleleri vardır ki "Tanrı'ya ve ahiret gününe inandık" derler; (oysa) onlar inançlı değildir.
Harun Yıldırım = İnsanlardan öyleleri de vardır ki: “Biz Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik!” derler. Halbuki onlar, mü’min değillerdir.
Hasan Basri Çantay = İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri îman etmiş olmadıkları halde, «Allaha ve âhiret gününe inandık» derler. Halbuki onlar inanıcı (insan) lar değildir.
Hayrat Neşriyat = İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: 'Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik' derler.
İbni Kesir = İnsanlardan öyleleri vardır ki inanmadıkları halde Allah'a ve ahiret gününe inandık, derler.
Kadri Çelik = İnsanlardan, müminlerden olmadıkları halde, “Allah'a ve ahiret gününe iman ettik” diyenler vardır.
Muhammed Esed = Ve öyle kimseler var ki, gerçekte inanmadıkları halde "Biz Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyoruz" derler.
Mustafa İslamoğlu = İnsanlardan öyleleri de var ki, "Allah'a ve ahiret gününe inandık" der(ler); ama onlar mü'min değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = İnsanlardan birtakımı da, «Biz Allah'a ve ahiret gününe inandık,» derler. Halbuki onlar inanmış değillerdir.
Ömer Öngüt = İnsanların bir takımları vardır ki, inanmadıkları halde: “Allah'a ve ahiret gününe inandık. ” derler.
Şaban Piriş = İnsanlardan bir kısmı da inanmadığı halde: -Allah’a ve ahiret gününe inandık, diyen kimselerdir.
Sadık Türkmen = Insanlardan o kimseler: “Biz Allah’a ve ahiret gününe inandık” der. Oysa onlar inanmıyorlar.
Seyyid Kutub = Kimi insanlar var ki; «Allah'a ve Ahiret gününe inandık» derler, ama aslında inanmamışlardır.
Suat Yıldırım = Öyle insanlar da vardır ki "Allah’a ve âhiret gününe inandık." derler; Oysa iman etmemişlerdir.
Süleyman Ateş = İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve âhiret gününe inandık" derler.
Tefhim-ul Kuran = İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik.» derler; oysa onlar inanmış değildirler.
Ümit Şimşek = Bir de insanlardan, inanmadıkları halde, 'Allah'a ve âhiret gününe iman ettik' diyenler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlar içinden bazıları vardır, "Allah'a ve âhıret gününe inandık" derler ama onlar inanmış değillerdir.
İskender Ali Mihr = Ve insanlardan bir kısmı derler ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşacağı güne) îmân ettik.” Ve onlar mü’min değillerdir.
İlyas Yorulmaz = İnsanlardan, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler var.
Bakara / 9 - Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Diyanet İşleri = Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'ı ve inanları kandırırlar sanki. Halbuki haberleri yok, ancak kendilerini kandırırlar.
Abdullah Parlıyan = Aslında onlar, böylece Allah'ı ve iman etmiş olanları aldatmak isterler. Halbuki onlar kendilerinden başka kimseyi aldatamazlar, bunun da farkına varamazlar.
Adem Uğur = Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.
Ahmed Hulusi = (Lafta "'B' anlamı kapsamınca iman ettik" diyerek) hakikatleri olan Allâh'ı ve iman etmişleri aldatmaya çalışırlar; hâlbuki kendilerini aldatırlar da bunun şuurunda değiller!
Ahmet Tekin = Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki yalnızca kendilerini ve birbirlerini aldatıyorlar. Bunun farkında değiller.
Ahmet Varol = Bunlar Allah'ı ve iman etmiş olanları aldatmaya çalışıyorlar. Oysa gerçekte yalnız kendilerini aldatıyorlar ama bunun bilincinde değillerdir.
Ali Bulaç = (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.
Ali Fikri Yavuz = (Kanaatlarınca, kalblerinde olan küfrü örtmekle) Cenâb’ı Allah’ı ve müminleri (sahabeyi) aldatırlar. Bilmezler ki, ancak kendi nefislerini aldatırlar.
Ali Ünal = Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki onlar kendilerini aldatıyorlar da bunun farkında değillerdir.
Bekir Sadak = Bunlar Allah'i ve inananlari aldatmaya calisirlar, oysa sadece kendilerini aldatirlar da farkinda degildirler.
Celal Yıldırım = (Zanlarınca) Allah'ı ve imân edenleri aldatırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, (böylece) Allah'ı ve inananları kandırmaya çalışırlar. Hâlbuki kendilerinden başka kimseyi kandıramazlar ve bunun farkında bile olmazlar.
Diyanet İşleri (eski) = Bunlar Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.
Diyanet Vakfi = Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.
Edip Yüksel = ALLAH'ı ve müminleri aldatmak isterler. Halbuki kendi kendilerini aldatıyorlar. Farkında bile değiller.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahı ve mü'minleri aldatmağa çalışırlar, halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varamazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sadece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
Gültekin Onan = Tanrı'yı ve inananları aldatmak isterler / aldatırlar. Halbuki kendi kendilerini (nefslerini) aldatıyorlar. Bilincinde (şuurunda) bile değiller.
Harun Yıldırım = Allah’ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar; oysa onlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar.Bunun farkında da değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Allâhı da, îmân edenleri de (gûyâ) aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar da yine farkına varmazlar.
Hayrat Neşriyat = Allah’ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sâdece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
İbni Kesir = Allah'ı da, iman edenleri de aldatmaya çalışırlar. Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar da, bunun farkında değiller.
Kadri Çelik = Bunlar Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.
Muhammed Esed = (Aslında) onlar, (böylece) Allah'ı ve iman etmiş olanları kandırmak isterler. Halbuki kendilerinden başka kimseyi kandıramazlar; ve bunu da fark etmezler.
Mustafa İslamoğlu = Allah'ı ve iman etmiş kimseleri aldatmak isterler; halbuki onlar yalnızca kendilerini aldatırlar; ama bunu (Allah'ın ifşa edeceğinin) farkında bile değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar Allah'ı ve imân etmiş zâtları aldatmak isterler. Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını aldatamazlar da bunun farkında olamazlar.
Ömer Öngüt = Bunlar güya Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.
Şaban Piriş = Allah’ı ve inananları aldatmaya uğraşırlar, ama kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında olmazlar.
Sadık Türkmen = Bunlar Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa yalnızca kendilerini aldatırlar ama farkında değiller.
Seyyid Kutub = Bunlar Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatıyorlar, ama bunun farkında değildirler.
Suat Yıldırım = Akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.
Süleyman Ateş = Allâh'ı ve mü'minleri aldatmağa çalışırlar, halbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar.
Tefhim-ul Kuran = (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar da şuurunda değildirler.
Ümit Şimşek = Güya Allah'ı ve inananları aldatmaktadırlar. Oysa kendilerini aldatırlar da farkına bile varmazlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ı ve inanmış olanları aldatma yoluna giderler. Gerçekte ise onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.
İskender Ali Mihr = (Zannederler ki) Allah’ı ve âmenû olanları aldatırlar. Ve onlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar ve farkında da olmazlar.
İlyas Yorulmaz = (Güya) Allah’ı ve iman edenleri aldatıyorlar. Bilmiyorlar ki, ancak kendilerini aldatıyorlar.
Bakara / 10 - Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne).
Diyanet İşleri = Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kalplerinde hastalık var, Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı onlara elemli bir azap var.
Abdullah Parlıyan = Kalplerinde gizli inkâr hastalığı vardır. Allah hastalıklarını daha da artırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı onları acıklı bir azap beklemektedir.
Adem Uğur = Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Onların şuurlarında (hakikati hissetme işlevinde) sağlıklı düşünememe hâli vardır; Allâh da bunu arttırmıştır. Yalanladıkları hakikatleri yüzünden feci bir azap yaşayacaklardır.
Ahmet Tekin = Kalpleri kararmış, akıllarından zorları var, hasta ruhludurlar. Allah da indirdiği âyetlerle kalplerindeki şüpheyi, nifakı, inkârı arttırmaktadır. Onlara, söyleye geldikleri yalanlar sebebiyle, can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.
Ahmet Varol = Bunların kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemelerinden dolayı kendilerine çok acıklı bir azap vardır.
Ali Bulaç = Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = Onların kalblerinde nifak ve hased marazı vardır. Cenâb’ı Allah, (Kur’an âyetlerini inzal ile onların şüphe, kin ve nifak) marazlarını artırmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için şiddetli bir azab vardır.
Ali Ünal = Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
Bayraktar Bayraklı = Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı, onlara acı veren bir azap vardır.
Bekir Sadak = Kalblerinde hastalik vardir, Allah hastaliklarini artirmistir. Yalan soyleye geldikleri icin onlara elem verici azab vardir.
Celal Yıldırım = Kalblerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır.. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = (Onların) kalpleri hastalıklıdır. (Hastalıklarını tedavi etmek yerine Hakka karşı inkârda direndikleri için) Allah hastalıklarını daha da artırmıştır ve onlar için, ısrarlı yalanlarından dolayı acıklı bir azap öngörülmüştür.
Diyanet İşleri (eski) = Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır.
Diyanet Vakfi = Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.
Edip Yüksel = Kalplerinde hastalık var. ALLAH da hastalıklarını arttırır. Yalanları yüzünden acı bir azabı hakkederler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kalblerinde bir maraz vardır da Allah marazlarını artırmıştır, ve yalancılık ettikleri için bunlara elîm bir azab vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek acı bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.
Gültekin Onan = Kalplerinde hastalık (maraz) vardır. Tanrı da hastalıklarını arttırmıştır. Yalanlarından / yalanlamalarından dolayı onlar için acı bir azab vardır.
Harun Yıldırım = Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Yalanlamalarından ötürü onlar için çok acıklı bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = Kalblerinde bir maraz vardır onların. Allah da marazlarını artırdı. Yalan söylemekde oldukları için de onlara acıklı bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Kalblerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (îmanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
İbni Kesir = Kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlara elem verici bir azab vardır.
Kadri Çelik = Kalplerinde hastalık vardır da böylece Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için onlara elem verici azap vardır.
Muhammed Esed = Kalpleri hastalıklıdır, Allah hastalıklarını daha da artırmıştır ve ısrarlı yalanlarından dolayı onları şiddetli bir azap beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalığını arttırmıştır; ve ısrarlı yalanları yüzünden can yakıcı azabı hak ederler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah Teâlâ da onlar için hastalığı artırmıştır. Ve onlar için yalan söylemeleri sebebiyle gâyet acı bir azap vardır.
Ömer Öngüt = Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle onlara elem verici bir azap vardır.
Şaban Piriş = Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır. Onlara, yalan söylemelerinden dolayı acı veren bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Kalplerinde hastalık vardır, Allah da onların hastalıklarını artırdı. Ve onlar için, çok acıklı bir azap vardır, söyledikleri yalan şeylerden dolayı!..
Seyyid Kutub = Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını arttırmıştır, bu yalancılıkları yüzünden onları acı bir azab beklemektedir.
Suat Yıldırım = Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti. Bu yalancılık (ve samimiyetsizlikleri) sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.
Süleyman Ateş = Onların kablerinde hastalık vardır. Allâh da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acıklı bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Onların kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söyleyip durmaları yüzünden onlar için acı bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kalplerinde bir hastalık vardır da Allah onları hastalık yönünden daha ileri götürmüştür. Ve onlar için, yalancılık etmiş olmaları yüzünden acıklı bir azap öngörülmüştür.
İskender Ali Mihr = Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır. Allah da bu sebeple onların hastalığını arttırdı. Tekzip etmiş olmaları (Allah’a ulaşmayı yalanlamaları) sebebiyle onlar için elîm bir azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Böylelerinin kalplerinde hastalık var. Allah da onların bu hastalıklarını artırdı. Yalanlamalarından dolayı onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Abdullah Parlıyan = Onlara “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” dendiği zaman: “Biz sadece düzelticileriz” diye cevap verirler.
Adem Uğur = Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler.
Ahmed Hulusi = Onlara, arzda (yeryüzünde ve bedende) fesat çıkarmayın (varoluş amacına uygun olmayan şekilde hareket etmeyin), denildiğinde: "Biz ıslahçılarız (yerli yerinde kullananlarız)" dediler.
Ahmet Tekin = Onlara:'Yeryüzünde, ülkede nifak çıkararak, kâfirlerle işbirliği yaparak, mü’minleri bölerek fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın' denildiği zaman;'Biz düzen sağlayıcılarız, ıslah edicileriz, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkileri düzgün yaşayanlarız' derler.
Ahmet Varol = Bu kimselere: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' denildiği zaman: 'Biz yalnızca düzeltenleriz' derler.
Ali Bulaç = Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" derler.
Ali Fikri Yavuz = Onlara: Yeryüzünde (küfür ve günah işleyerek, müminleri aldatarak) fesad çıkarmayın, denildiği zaman: “-Bizim işimiz, ıslâh etmektir.” derler.
Ali Ünal = (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
Muhammed Esed = Onlara "Yeryüzünde yozlaşmaya ve çürümeye yol açmayın!" dediklerinde "Biz sadece düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışıyoruz!" diye cevap verirler.
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine "Yeryüzünde fesat çıkarmayın!" denildiğinde, "Biz sadece ıslahatçılarız" derler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara, «Yeryüzünde fesatta bulunmayınız,» denilince onlar, «Biz ancak ıslah edici kimseleriz,» derler.
Ömer Öngüt = Kendilerine: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz. ” derler.
Suat Yıldırım = Ne zaman onlara: "Yeryüzüne fesat saçmayın!" denilse "Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!" derler.
Süleyman Ateş = Onlara: "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın," dendiği zaman: "Biz sadece düzelticileriz," derler.
Tefhim-ul Kuran = Kendilerine: «Yeryüzünde fesat çıkarmayın» denildiğinde: «Biz yalnızca ıslah edicileriz» derler.
Ümit Şimşek = Onlara 'Yeryüzünde bozgunculuk etmeyin' dendiğinde, 'Biz ancak düzeltiyoruz' derler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara, "Yeryüzünde bozgun çıkartmayın" dendiğinde, "Tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz" demişlerdir.
İskender Ali Mihr = Onlara (Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için, kalpleri engelli ve başkalarını hidayetten men ettikleri için Allah’ın hastalıklarını artırdığı insanlara): “Yeryüzünde fesat çıkarmayın (başkalarını Allah’ın yolundan men etmeyin)!” denildiği zaman: “Biz sadece ıslâh ediciyiz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlara yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın denilince “Biz sadece ıslah edicileriz” derler.
Bakara / 12 - E lâ innehum humul mufsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Diyanet İşleri = İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bilin ki onlardır fesatçılar ama anlamazlar.
Abdullah Parlıyan = Dikkat edin, gerçekte onlar bozgunculardır ama anlamazlar.
Adem Uğur = Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.
Ahmed Hulusi = Biline ki, kesinlikle onlar ifsat edenlerdir (olayı olması gerekenden saptıranlar); ne var ki bunun şuurunda değillerdir.
Ahmet Tekin = Aldanmayın, onlar, asıl onlar Allah’ın emrine karşı gelmeleri, isyanları sebebiyle bozguncudurlar. Fakat yaptıklarının farkında değiller.
Ahmet Varol = İyi bilinmelidir ki, asıl bozguncular onlardır ama bunun bilincinde değillerdir.
Ali Bulaç = Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.
Ali Fikri Yavuz = İyi bilin ki, onlar, ortalığı ifsad edenlerdir. Lâkin şuurları yok, farkında değillerdir.
Ali Ünal = Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
Bayraktar Bayraklı = Onların bozguncu olduklarını iyi bilin. Lâkin onlar bunun farkında değillerdir.
Bekir Sadak = Iyi bilin ki, asil bozguncular kendileridir, lakin farkinda degillerdir.
Celal Yıldırım = Haberiniz olsun ki, onlar, onlardır ancak fesadçılar, ama farkında değillerdir.
Cemal Külünkoğlu = İyi bilin ki, onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir ama bunun kendileri de farkında değillerdir.
Diyanet İşleri (eski) = İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, lakin farkında değillerdir.
Diyanet Vakfi = Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.
Edip Yüksel = Oysa onlardır asıl bozguncu; farkında bile değiller.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ha! Doğrusu bunlar ortalığı ifsat edenlerdir bunlar lâkin şuurları yok farkında değillerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ha! Doğrusu bunlar ortalığı karıştıranlardır. Fakat şuurları olmadığından farkında değillerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.
Gültekin Onan = Oysa asıl bozguncular / fesad çıkarıcılar onlardır; bilincinde (şuurunda) bile değiller.
Harun Yıldırım = Dikkat edin! Doğrusu onlar fesat çıkaranların tâ kendileridir, ne var ki onlar farkında değiller…
Hasan Basri Çantay = Gözünü aç, onlar muhakkak ki fesadcıların ta kendileridir. Fakat şuurlarını işletmezler.
Hayrat Neşriyat = Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler.
İbni Kesir = Bilesin ki onlar, fesadçıların ta kendileridir de bunun farında değiller.
Kadri Çelik = İyi bilin ki asıl fesat çıkaranlar kendileridir, lakin bilincinde değillerdir.
Muhammed Esed = Gerçekte onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler.
Mustafa İslamoğlu = Aman dikkat, kesinlikle onlar fesatçıların ta kendileridirler, ama bunun farkında dahi değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = Haberiniz olsun ki müfsid olan şahıslar, onların kendileridir. Fakat bunu anlamazlar.
Ömer Öngüt = İyi bilin ki asıl ortalığı ifsat edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar.
Şaban Piriş = İyi bilin ki asıl bozguncular kendileridir, fakat farkında değillerdir.
Sadık Türkmen = Iyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değiller.
Seyyid Kutub = İyi bilesiniz ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, fakat bunun farkında değildirler...
Suat Yıldırım = Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller.
Süleyman Ateş = İyi bilin ki, onlar bozgunculardır; fakat anlamazlar.
Tefhim-ul Kuran = Haberiniz olsun; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.
Ümit Şimşek = Dikkat edin, onlar bozguncuların tâ kendisidir; lâkin bunun bilincinde değillerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Dikkat edin, gerçekte onlar, bozgun getirenlerin ta kendileridir de bunun bilincinde olmuyorlar.
İskender Ali Mihr = Gerçekten onlar, fesat çıkaranlar, onlar değil mi? Ve lâkin farkında değiller.
İlyas Yorulmaz = Hâlbuki! Yeryüzünü bozguna uğratanlar onlar değil mi? Fakat bunun bilincinde değiller.
Bakara / 13 - Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen nâsu kâlû e nu’minu kemâ âmenes sufehâu, e lâ innehum humus sufehâu ve lâkin lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara, inanan insanlar gibi siz de inanın dendi mi, derler ki: Akılsızlar gibi biz de mi inanacağız? Bilin ki aklı az olanlar onlardır ama bilmezler.
Abdullah Parlıyan = Onlara “Müslümanların inandığı gibi inanın” denildiğinde “Şu beyinsizlerin inandığı gibi mi?” diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar görüşlü beyinsizler, ama bunu bilmezler.
Adem Uğur = Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).
Ahmed Hulusi = Onlara, iman eden insanlar gibi iman edin, denildiğinde: "Süfeha (aklı sınırlı, düşünmeden yaşayanlar) gibi mi iman edelim" derler. Kesinlikle biline ki, esas süfeha (aklı sınırlı, düşünemeyenler) kendileridir ama bunu fark etmiyorlar, anlayamıyorlar!
Ahmet Tekin = Onlara, 'Siz de tanıdığınız insanların iman ettiği gibi iman edin, imanlarınızda samimi olun' denildiği zaman: 'O akılsızların iman ettikleri gibi mi iman edecekmişiz' derler.Bak hele! Onlar, asıl onlar akılsızdırlar. Fakat nasıl bir akıbete uğrayacaklarını bilmiyorlar.
Ahmet Varol = Bu kişilere: 'İnsanların (gerçek mü'minlerin) iman ettiği gibi siz de iman edin' denildiğinde: 'Aşağılık kimselerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?' diye söylerler. İyi bilin ki, aşağılık kimseler bizzat kendileridir ama bunu bilemiyorlar.
Ali Bulaç = Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük akıllılar kendileridir; ama bilmezler.
Ali Fikri Yavuz = Onlara, insanların (Muhacirlerin= Mekke’den hicret eden sahabilerin ve Ensar’ın = Medine’li Ashab’ın) iman ettiği gibi, siz de iman edin, denildiği zaman (kendi aralarında): “-Biz, akılsız cahillerin iman ettiği gibi iman edermiyiz?” derler. Doğrusu akılsızlar, sefihler onlardır ve lâkin bilmezler.
Ali Ünal = Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
Bayraktar Bayraklı = Onlara, “İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin!” dendiğinde, “Biz hiç beyinsizlerin iman ettikleri gibi iman eder miyiz!” derler. Biliniz ki, beyinsizler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler.
Bekir Sadak = Onlara «Muslumanlarin inandigi gibi siz de inanin» denilince de, «Beyinsizlerin inandigi gibi mi inanalim?» derler; iyi bilin ki asil beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.
Celal Yıldırım = Onlara «Olgun insanların inandığı gibi inanın!» denildiği zaman, «O beyinsizlerin inandığı gibi inanalım mı ?» derler. Dikkat edin ki, onlar, onlardır asıl beyinsizler; fakat bilmezler.
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “(Mü'min) insanların inandıkları gibi siz de iman edin” denildiğinde ise: “Biz de şu dar kafalıların inandığı gibi mi iman edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl dar kafalılar hiç şüphesiz (onların) kendileridir. Fakat bunu bilmezler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara 'Müslümanların inandığı gibi siz de inanın' denilince de, 'Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?' derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.
Diyanet Vakfi = Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit «Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!» derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).
Edip Yüksel = Kendilerine, 'Şu halkın inandığı gibi inanın,' denildiğinde, 'Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız,' derler. Gerçek beyinsizler onlardır; fakat bilmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yine bunlara nâsın iman ettiği gibi iman edin denildiği zaman «ya biz o süfehanın iman ettikleri gibi mi iman ederiz?» derler, ha doğrusu süfeha kendileridir ve lâkin bilmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine bunlara: «İnsanların inandıkları gibi inanın.» dendiği zaman: «Biz de o budalaların inandıkları gibi mi inanalım?» derler. Doğrusu budala kendileridir, fakat bilmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara: «İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın.» denilince, «Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?» derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.
Gültekin Onan = Kendilerine "insanların inandığı gibi inanın" denildiğinde, "biz beyinsizlerin (süfeha) inandığı gibi mi inanıyoruz?" derler. Gerçek beyinsizler onlardır fakat bilmezler.
Harun Yıldırım = Onlara: “İnsanların îmân ettikleri gibi îmân edin!” denildiğinde onlar: “Biz o beyinsizlerin îmân ettikleri gibi îmân eder miyiz?” derler. Dikkat edin! Doğrusu onlar beyinsizlerin tâ kendileridir, ne var ki bilmiyorlar…
Hasan Basri Çantay = Onlara «insanların (müslümanların) inandığı gibi inanın» denilince «Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?» derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat bilmezler.
Hayrat Neşriyat = Onlara: 'İnsanların (mü’minlerin) îmân ettiği gibi îmân edin!' denildiği zaman ise: 'Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanıyoruz?' derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefih olanlar ancak onlardır, fakat bilmiyorlar.
İbni Kesir = Onlara; insanların inandıkları gibi siz de inanın, denilince; o beyinsizlerin inandığı gibi mi biz de inanacağız? derler. Bilesin ki asıl beyinsizler onlardır da bunu bilmezler.
Kadri Çelik = Onlara, “İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin” denilince, “Beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.
Muhammed Esed = Onlara: "Diğer insanların inandığı gibi inanın!" denildiğinde, "(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi?" diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler.
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine "Siz de insanların inandıkları gibi inanın!" denildiğinden, "Ya biz, ahmakların inandıkları gibi mi inanıyoruz?" dediler. Bakın! Onlar var ya onlar, gerçekten de ahmaktırlar; lakin bunun bile farkında değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara: «Siz de nâsın imân ettiği gibi imân edin,» denilince derler ki: «Biz o sefihlerin imân ettiği gibi imân eder miyiz?» Muhakkak biliniz ki sefih olan ancak kendileridir. Fakat bilmezler.
Ömer Öngüt = Onlara: “(Mümin) insanların inandığı gibi siz de inanın!” denilince de, “Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?” derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bunu bilmezler.
Şaban Piriş = Onlara: -Siz de insanların inandığı gibi inanın! denilince: -Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım? derler. Dikkat edin! Asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.
Sadık Türkmen = Ve onlara denildiği zaman; “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın.” “Biz de mi o zavallıların inandığı gibi inanalım?” derler. Dikkatli olun; asıl zavallı kendileridir, fakat zavallı olduklarını bilmiyorlar.
Seyyid Kutub = Onlara «Halk nasıl iman etti ise siz de öyle iman edin» denildiği zaman «Biz hiç beyinsiz ayaktakımı gibi iman eder miyiz?» derler. Asıl beyinsiz ayaktakımı kendileridir, ama bunu bilmiyorlar.
Suat Yıldırım = Ne zaman onlara: "Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin." denilse "Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?" derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller.
Süleyman Ateş = Onlara: "İnsanların inandıkları gibi siz de inanın" dense, "O beyinsizlerin inandığı gibi inanır mıyız?" derler. İyi bilin ki, asıl beyinsizler kendileridir; fakat bilmezler.
Tefhim-ul Kuran = Ve (yine) kendilerine: «İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin» denildiğinde: «Düşük akıllılar (beyinsizler) ın iman ettiği gibi mi iman edelim?» derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük akıllılar kendileridir: ama bilmezler.
Ümit Şimşek = Onlara 'Siz de herkesin inandığı gibi inanın' dendiğinde, 'O beyinsizler gibi mi inanalım?' derler. Oysa beyinsizlerin tâ kendisi onlardır; lâkin bunu da bilmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara, "İnsanların inandığı gibi siz de inanın" dendiğinde, "Yani biz de kafası çalışmayan zavallılar gibi inanalım mı?" derler. Haberiniz olsun ki, kafası çalışmayan düşük seviyeliler onların ta kendileridir; fakat bilmiyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlara: “İnsanların inandıkları gibi siz de âmenû olun (Allah’a ulaşmayı dileyin).” denildiği zaman: “O sefihlerin (akılsızların) îmân ettiği gibi mi âmenû olalım?” dediler. Gerçekten onlar, kendileri sefih değiller mi? Ve lâkin bilmiyorlar.
İlyas Yorulmaz = Onlara “(Doğru inanan) İnsanların inandığı gibi inanın denildiğinde “Aşağı basit seviyedeki insanların inandığı gibi mi inanacağız?” derler. Hâlbuki basit aşağılık seviyesinde olan kendileri olduğu halde, onlar bunu bilmiyorlar.
Diyanet İşleri = İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlarla buluştular mı inandık derler. Şeytanlarıyla yalnız kaldılar mı şüphe yok ki derler, biz sizinleyiz, biz ancak alay etmekdeyiz.
Abdullah Parlıyan = İman edenlerle karşılaştıklarında, “Biz de sizin gibi inandık” derler. Azılı, sapık, insan ve cin arkadaşlarıyla başbaşa kaldıklarında, “Aslında biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz” derler.
Adem Uğur = (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.
Ahmed Hulusi = İman edenlerle beraberken "Amenna - kabul ettik" derler, şeytanlarıyla (vehimlerine tâbi olarak onları saptıranlarla) başbaşa olduklarında ise: "Biz sizinle aynı fikirdeyiz, onlarla alay ediyoruz" derler.
Ahmet Tekin = İman edenlerle karşılaştıkları zaman, sözde:'Biz de iman ettik' derler. Elebaşlarıyla, liderleriyle baş başa kaldıkları zaman:'Biz sizinle beraberiz. Sadece onlarla alay ediyoruz.' derler.
Ahmet Varol = İman etmiş olanlarla bir araya geldiklerinde: 'Biz de iman ettik' derler. Ama kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: 'Biz sizinle birlikteyiz; ötekilerle ise sadece alay ediyoruz' derler.
Ali Bulaç = İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz."
Ali Fikri Yavuz = Bir de müminlerle karşılaştıkları zaman: “- Biz de (sizin gibi) iman ettik” derler. Halbuki şeytanlarıyle (kendilerini aldatan dostlarıyla) yalnız başına kaldıkları zaman: “- Biz (dinde) sizinle beraberiz, biz ancak (müminlerle) istihza edicileriz.” derler.
Ali Ünal = İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
Bayraktar Bayraklı = Müminlerle karşılaştıklarında, “İman ettik” derler, reisleriyle baş başa kaldıklarında ise, “Biz sizinle beraberiz; biz sadece alay ediyoruz” derler.
Bekir Sadak = Inananlara rastladiklari zaman, «Inandik» derler, elebasilariyle basbasa kaldiklarinda, «Biz suphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler.
Celal Yıldırım = Onlar imân edenlere rastladıkları zaman «inandık» derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman : «Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (o mü'minlerle) alay edicileriz,» derler.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar) iman edenlerle karşılaştıkları zaman: “Biz de sizin gibi inanıyoruz” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman: “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz onlarla yalnızca eğleniyoruz” derler.
Diyanet İşleri (eski) = İnananlara rastladıkları zaman, 'İnandık' derler, elebaşılarıyla baş başa kaldıklarında, 'Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz' derler.
Diyanet Vakfi = (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit «(Biz de) iman ettik» derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.
Edip Yüksel = (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = İman edenlerle beraberken "Amenna - kabul ettik" derler, şeytanlarıyla (vehimlerine tâbi olarak onları saptıranlarla) başbaşa olduklarında ise: "Biz sizinle aynı fikirdeyiz, onlarla alay ediyoruz" derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de iman edenlerle karşılaştıklarında: «Biz de inandık» derler. Kendi şeytanları ile başbaşa kaldıklarında: «Emin olun biz sizinle beraberiz, biz ancak alay ediyoruz.» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İman etmiş olanlarla bir araya geldiklerinde: 'Biz de iman ettik' derler. Ama kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: 'Biz sizinle birlikteyiz; ötekilerle ise sadece alay ediyoruz' derler.
Gültekin Onan = İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz."
Harun Yıldırım = Onlar, îmân edenlerle karşılaştıklarında: “biz de îmân ettik” derler, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise: “Şüphesiz biz sizinle beraberiz; biz sadece alay edicileriz!” derler.
Hasan Basri Çantay = Onlar îman edenlere kavuşdukları zaman «inandık» derler. Şeytanlariyle yalınızca (başbaşa) kalınca ise «Emîn olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz» derler.
Hayrat Neşriyat = Ve îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: '(Biz de) îmân ettik!' derler. Şeytanlarıyla(reisleriyle) baş başa kaldıkları zaman ise: 'Gerçekten biz sizinle berâberiz; biz (onlarla)ancak alay edicileriz!' derler.
İbni Kesir = Mü'minlere rastlayınca; inandık, derler. Şeytanları ile başbaşa kalınca da; biz sizinle beraberiz, onlarla sadece istihza etmekteyiz, derler.
Kadri Çelik = İman edenlere rastladıkları zaman, “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında, “Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay edicileriz” derler.
Muhammed Esed = Ve iman etmiş olanlarla karşılaştıkları zaman da, "Biz de (sizin gibi) inanıyoruz!" iddiasında bulunurlar; ama şeytani dürtüleriyle baş başa kaldıklarında, "Aslında biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece eğleniyoruz" derler.
Mustafa İslamoğlu = Ama inanan kimselerle karşılaştıklarında "Biz iman ettik" derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, "Biz sizinler beraberiz, biz (onlarla) sadece alay ediyorduk" derler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar imân edenlere rastgelince, «Biz imân ettik,» derler. Kendi şeytanları ile yalnız kalınca da, «Biz sizinle beraberiz, biz ancak o imân edenler ile istihzâda bulunan kimseleriz,» derler.
Ömer Öngüt = Müminlerle karşılaştıkları zaman “Biz de inandık” derler. Şeytanları (elebaşları) ile başbaşa kaldıklarında ise: “Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz!” derler.
Şaban Piriş = İnananlara rastladıkları zaman: -İnandık, derler. şeytanları ile başbaşa kalınca da: -Biz, sizin yanınızdayız. Onlarla sadece alay ediyoruz, derler.
Sadık Türkmen = (onlar) iman eden kimselerle karşılaştıkları zaman: “Biz de iman ettik” derler. Fakat şeytanlarıyla, (münafık dostlarıyla) başbaşa kaldıkları zaman: “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak (onlarla) alay ediyoruz” derler.
Seyyid Kutub = Ve iman etmiş olanlarla karşılaştıkları zaman da, "Biz de (sizin gibi) inanıyoruz!" iddiasında bulunurlar; ama şeytani dürtüleriyle baş başa kaldıklarında, "Aslında biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece eğleniyoruz" derler.
Suat Yıldırım = Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit "Biz de müminiz" derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: "Emin olun, biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz." derler.
Süleyman Ateş = İnanmış olanlara rastladıkları zaman; "İnandık," derler. Fakat şeytânlarıyla yalnız kaldıkları zaman; "Biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz," derler.
Tefhim-ul Kuran = İman edenlerle karşılaştıkları zaman: «İman ettik» derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay edicileriz.»
Ümit Şimşek = İnananlarla karşılaştıkları zaman, 'İnandık' derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, 'Biz sizinleyiz,' derler. 'Onlarla sadece eğleniyoruz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Bunlar iman etmiş olanlarla yüz yüze geldiklerinde, "îman ettik" derler. Kendi şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise söyledikleri şudur: "Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz."
İskender Ali Mihr = Ve âmenû olanlarla buluştukları zaman: “Biz îmân ettik.” dediler. Şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Muhakkak ki biz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) sadece alay eden kimseleriz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = İnananlarla karşılaştıklarında “Bizde iman ettik” derler. Kendilerini aldatanlarla (şeytanlar) baş başa kaldıklarında, “Sizinle beraberiz, elbette onlarla eğlenip alay ediyoruz” derler.
Diyanet İşleri = Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah onlarla alay eder, taşkınlıklarında, azgınlıklarında başı boş dolaşsınlar diye mühlet verir onlara.
Abdullah Parlıyan = Allah da bu alaycı tavırlarından dolayı, onlara hak ettikleri karşılığı verecek ve onları azgınlıklarıyla başbaşa bırakacak, şaşkınca bocalamaya terkedecektir.
Adem Uğur = Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.
Ahmed Hulusi = (Hakikatleri olan Allâh'ı anlamamakta ısrarları dolayısıyla) Allâh kendileriyle alay ediyor ve basîretsizlikleri dolayısıyla azgınlıklarına müsaade ediyor!
Ahmet Tekin = Allah alayları sebebiyle onları cezalandıracak. Azgınlıkları içinde biraz daha bocalasınlar diye onlara mühlet vermiştir.
Ahmet Varol = Asıl, Allah onlarla alay etmekte ve taşkınlıkta ileri gitmeleri konusunda kendilerine fırsat vermektedir.
Ali Bulaç = (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır.
Ali Fikri Yavuz = Cenâb’ı Allah münafıkları, ettikleri istihzanın cezası ile cezalandırır; ve azgınlıkları içinde başıboş dolaşmalarına mühlet verir.
Ali Ünal = (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
Bayraktar Bayraklı = Allah onlarla alay ediyor ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına süre tanıyor.
Bekir Sadak = Onlarla Allah alay eder ve taskinliklari icinde bocalar durumda birakir.
Celal Yıldırım = Allah onlarla alay eder de kendilerini taşkınlıkları içinde bocalar şekilde bırakır.
Cemal Külünkoğlu = Allah, (bu alaycı tavırlarından dolayı) onların alaylarına mukabele eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.
Diyanet İşleri (eski) = Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır.
Diyanet Vakfi = Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.
Edip Yüksel = ALLAH da, taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakarak onlarla alay eder.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah onlarla istihza ediyor da tuğyanları içinde bocalarlarken kendilerini sürüklüyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Asıl Allah onlarla alay ediyor ve taşkınlıkları içinde bocalarlarken kendilerini sürükleyip götürüyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.
Gültekin Onan = Tanrı da onlarla alay eder ve taşkınlıkları (tuğyan) içinde bocalamalarına / şaşkınca dolaşmalarına (ya'mehun) süre tanır.
Harun Yıldırım = Allah da onlarla alay eder ve azgınlıkları içerisinde bocalar bir halde kendilerine mühlet verir.
Hasan Basri Çantay = (Asıl) Allah onlarla istihza eder ve taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir.
Hayrat Neşriyat = (Bil'akis) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir (de), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.
İbni Kesir = Allah da onlarla istihza eder ve azgınlıklarında şaşkın bir halde dolaştırır.
Kadri Çelik = Allah da onlarla alay eder ve şaşkınlık içinde bocalayıp dursunlar diye onlara taşkınlıklarında mühlet verir.
Muhammed Esed = Allah da bu alaycı tavırlarından dolayı onlara hak ettikleri karşılığı verecek ve onları küstahlıkları ile baş başa şaşkınca bocalamaya terk edecektir.
Mustafa İslamoğlu = Allah da onların alaylarına karşılık verir ve onları kendi tuğyanlarına gömülmüş olarak bırakır, şaşkın şaşkın debelenirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ ise onlar ile istihzâ eder. Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır.
Ömer Öngüt = Allah da kendileriyle alay eder, azgınlıklarında onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başı-boş dolaşırlar.
Şaban Piriş = Allah da onlarla alay eder ve onları taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakır.
Sadık Türkmen = Allah da onlarla alay eder. Ve onlara mühlet verir. Onları azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakır.
Seyyid Kutub = Aslında onlarla alay eden ve kendilerini azgınlıkları içinde debelenmeye bırakan Allah'tır.
Suat Yıldırım = Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.
Süleyman Ateş = Allâh da kendileriyle alay eder ve onları bırakır; taşkınları içinde bocalayıp dururlar.
Tefhim-ul Kuran = Allah da onlarla alay eder ve tuğyan (azgınca taşkınlık) ları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre verir.
Ümit Şimşek = Oysa Allah onları maskaraya çeviriyor. Ve onlara mühlet veriyor; onlar da azgınlıkları içinde bocalayıp duruyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah onlarla alay ediyor ve onları, kendi azgınlıkları içinde bocalar bir halde sürüklüyor.
İskender Ali Mihr = Allah da onlarla istihza (alay) eder ve onlara mühlet verir. Onlar, kendi azgınlıkları (isyanları) içinde bocalarlar.
İlyas Yorulmaz = Allah da onları, içinde bulundukları azgınlık içerisinde, bocalar bir halde bırakarak eğlenir.
Bakara / 16 - Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Diyanet İşleri = İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardır doğru yolu satıp azgınlığı alanlar. Alışverişlerinden faydalanmadıkları gibi bir kazanç yolu da tutmamışlardır.
Abdullah Parlıyan = Onlar hidayete karşılık sapıklığı değişmişler, ama bu değişimleri onlara kâr getirmemiş ve onlar doğru yolu da bulamamışlardır.
Adem Uğur = İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.
Ahmed Hulusi = İşte onlar hakikatlerini oluşturan gerçeğe (bilhüda) karşılık, dalâleti (kendi hakikatini fark edememe) satın almışlardır! Oysa bu ticaret onlara kâr getirmedi; gerçeğe de erdirmez!
Ahmet Tekin = Onlar doğru yolun, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yolun yerine, dalâleti başlarına belâ olarak satın alanlar, başlarına buyruk yaşamayı, bozuk düzeni, helâki tercih edenlerdir. Onların ticaretleri kazançlı olmamıştır. Doğru yola gelmeye istekli de değiller.
Ahmet Varol = Bu kimseler hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır. Ancak yaptıkları alışveriş bir kazanç sağlamamış, kendileri de doğru yolu bulamamışlardır.
Ali Bulaç = İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın aldı. Ticaretleri ne kâr bırakır, ne de onları gerçeğe ulaştırır.
Ali Ünal = Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
Bayraktar Bayraklı = İşte bunlar öyle kimselerdir ki hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır da ticaretleri kar etmemiştir. Kar yolunu tutmuş da değillerdir.
Bekir Sadak = Onlar, dogruluk yerine sapikligi aldilar da alisverisleri kar getirmedi; dogru yolu bulamamislardi.
Celal Yıldırım = İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış olan kimselerdir ama ne bu ticaretleri onlara fayda sağlamış, ne de başka bir şekilde doğru yolu bulmuşlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kar getirmedi; doğru yolu bulamamışlardı.
Diyanet Vakfi = İşte onlar o kimselerdir ki, hidâyet karşılığında sapıklığı satın aldılar da ticaretleri kar etmedi, doğru yolu da bulamadılar.
Edip Yüksel = Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın aldı. Ticaretleri ne kâr bırakır, ne de onları gerçeğe ulaştırır.
Elmalılı Hamdi Yazır = bunlar işte öyle kimselerdir ki hidayet bedeline dalâleti satın almışlardır da ticaretleri kâr etmemiştir yolunu tutmuş da değillerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bunlar öyle kimselerdir ki hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır da ticaretleri kar etmemiştir. Kar yolunu tutmuş da değillerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar.
Gültekin Onan = İşte bunlar hidayet karşılığında sapıklığı (dalaleti) satın almışlardır. Fakat bu ticaretleri bir yarar (kar) sağlamamış / getirmemiş, hidayeti de bulamamışlardır.
Harun Yıldırım = İşte onlar, hidâyete karşı sapıklığı satın almış kimselerdir. Alışverişleri kâr getirmemiş ve doğru yolu da bulanlardan olmamışlardır.
Hasan Basri Çantay = Onlar o kimselerdir ki doğru yolu bırakıp sapkınlığı (eğri yolu) satın almışlardır. Demek, alış verişleri onlara kazanç sağlamamış, onlar doğru yolu da bulmamışlardır.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Fakat ticâretleri (onlara) kâr getirmemiştir. (Onlar, o zarardan kurtulmak için) doğru yolu bulmuş kimseler de değillerdir.
İbni Kesir = Onlar; hidayet karşılığı sapıklığı satın almış kimselerdir. Ticaretleri kendilerine kar sağlamamıştır. Ve onlar hidayete ermişlerden değildirler.
Kadri Çelik = Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde edememişler ve hidayete ermişlerden de olamamışlardır.
Muhammed Esed = (Çünkü) onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlar, ama ne (bu) ticaretleri onlara fayda sağlamış, ne de (başka bir şekilde) hidayet bulmuşlardır.
Mustafa İslamoğlu = Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar, bu yüzden ticaretleri onlara kâr sağlamadı; zira onlar doğru yolda giden kimseler değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar (o münafıklar) o kimselerdir ki, hidâyet mukabilinde dalâleti satın almışlardır. Onların bu ticaretleri bir kazanç temin etmemiştir. Ve onlar hidâyete ermiş kimseler değildir.
Ömer Öngüt = İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır, doğru yolu da bulamamışlardır.
Şaban Piriş = Onlar, hidayet yerine sapıklığı satın aldılar da alışverişleri kar getirmedi ve doğru yolu bulanlar olmadılar.
Sadık Türkmen = Işte bunlar o kimseler ki; hidayete (doğru hayat tarzına) karşılık, sapıklığı (yanlış hayat tarzını) seçtiler/satın aldılar. Bu yüzden alışverişleri onlara bir kâr sağlamadı. Ve hidayete/doğru yola da gitmediler.
Seyyid Kutub = Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde edememişler ve de hidayete erememişlerdir.
Suat Yıldırım = İşte onlar hidâyeti verip, dalâlet satın aldılar. Ama bu, kârlı bir ticaret olmadı. Çünkü kâr yolunu tutmadılar.
Süleyman Ateş = İşte onlar o kimselerdir ki, hidâyet karşılığında sapıklığı satın aldılar da ticaretleri kar etmedi, doğru yolu da bulamadılar.
Tefhim-ul Kuran = İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır.
Ümit Şimşek = İşte onlar, hidayeti sapıklıkla değiştirmiş kimselerdir. Fakat ne bu ticaretlerinden bir kazanç sağlamışlar, ne de amaçlarına ulaşabilmişlerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar, doğruluk ve aydınlığı verip karanlık ve sapıklığı satın aldılar da ticaretleri hiç bir kazanç sağlamadı. Bir yol yordama girebilmiş de değillerdir.
İskender Ali Mihr = İşte onlar, o kimselerdir ki, hidayet ile dalâleti satın aldılar. Fakat onların ticareti, onlara hiç kâr sağlamadı ve hidayete ermiş değillerdi.
İlyas Yorulmaz = İşte böyleleri, doğru yola karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Fakat bu alış veriş onlara kazanç sağlamamış, bu nedenle doğru yolu bulamamışlardır.
Bakara / 17 - Meseluhum ke meselillezistevkade nârâ(nâren), fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(yubsirûne).
Diyanet İşleri = Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, bir ateş yakıp ışıklanmak isteyen kimseye benzerler. Ateş, çevrelerindeki şeyleri aydınlattı mı Allah, nurlarını alıverir de onları karanlıklarda bırakır, görmezler.
Abdullah Parlıyan = Onların hali, bir ateş yakan kimsenin haline benzer ki; o ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların ışığını alıp, zifiri karanlıkta bırakıvermiştir.
Adem Uğur = Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.
Ahmed Hulusi = Onların misali ateş yakana benzer, ki yakılan ateş çevreyi aydınlatır. Ne varki kendi hakikatlerinden gelen nur açığa çıkmadığı için, karanlığa terkedilir; artık göremez!
Ahmet Tekin = Münâfıkların hakka davet karşısındaki davranışları, müjde ve uyarı ateşi yakan kimsenin verdiği bilgiye kuşkucu ve kararsız yaklaşan kimselerin haline benziyor. Alevler, Kur’ân âyetleri, peygamberin sünneti, Muhammed’in çevresindeki münafıklara da aydınlık sağlarken, iki yüzlülükleri sebebiyle, Allah onlara hak ve hakikati gösterecek aydınlığı yok ederek, onları şüphe, nifak ve inkâr karanlıklarında bırakıyor. Ne doğruyu, hakkı görebiliyorlar, ne de hayrı şerden ayırt edebiliyorlar.
Ahmet Varol = Bunların örneği ateş yakan bir adamın örneği gibidir ki, her ne zaman bu ateş o kişinin etrafını aydınlatsa Allah bunların gözlerinin nurunu alır da, hiçbir şeyi göremez halde karanlığın içinde kalırlar. [3]
Ali Bulaç = Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
Ali Fikri Yavuz = Onların hâli, o kimsenin hâli gibidir ki, o (korkulu bir sahrada) ateş yaktı da çevresini aydınlattığı zaman, tam o sırada Allah nurlarını giderip kendilerini karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler. (İşte münafıkların hâli de böyledir. Dünyada selâmet ve emniyet üzere olduklarını sanırlar, fakat öldükleri zaman kendilerine korku ve azâb gelir.)
Ali Ünal = Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
Bayraktar Bayraklı = Onların durumu, bir ateş yakan kimseye benzer. O ateş yanıp etrafını aydınlattığında, Allah hemen onların aydınlığını giderir ve onları hiçbir şey göremeyecekleri karanlıklar içinde bırakır.
Bekir Sadak = Onlar, cevresini aydinlatmak icin ates yakan kimseye benzerler ki, Allah isiklarini yok edince, onlari karanliklar icinde gormez bir halde birakmistir.
Celal Yıldırım = Onların durumu o kimselere benzer ki, bir ateş yakmak isteyip (yakılan) ateş çevrelerini aydınlatınca Allah ışıklarını tutup almış da onları zifiri karanlıklar içinde bırakmıştır. (Böylece onlar) göremez olmuşlardır.
Cemal Külünkoğlu = Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumu gibidir. Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada, görmesinler diye Allah, ışıklarını alıp onları zifiri karanlığa gömer.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır.
Diyanet Vakfi = Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.
Edip Yüksel = Durumları, ateş yakan kimselerin şu durumuna benzer: Ateş çevrelerini aydınlatmaya başlayınca ALLAH onların ışığını giderir ve onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakır.
Elmalılı Hamdi Yazır = bunların meseli şunun meseline benzer ki bir ateş yakmak istedi, vakta ki çevresindekileri aydınlattı, tam o sırada Allah nurlarını gideriverip kendilerini zulmetler içinde bıraktı, artık bunlar görmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunların durumu, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumuna benzer. Ateş, çevresindekileri aydınlatınca Allah, nurlarını gideriverip kendilerini karanlıklar içinde bırakır. Artık bunlar görmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların durumu, bir ateş yakanın durumu gibidir. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların (gözlerinin) nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler.
Gültekin Onan = Onların hali / örneği / durumu, ateş yakan kimsenin hali / örneği / durumu gibidir: Ateş çevresini aydınlatmaya başlayınca Tanrı onların ışığını (nur) giderir ve onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakıverir.
Harun Yıldırım = Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, etrafını aydınlatınca Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içerisinde görmez bir halde bıraktı.
Hasan Basri Çantay = Onların haali bir ateş yakanın haali gibidir ki o (ateş) çevresindekileri aydınlatınca Allah ışıklarını giderib (söndürüb) kendilerini karanlıklar içinde, görmez (ve şaşkın kimse) ler haalinde bırakıvermişdir.
Hayrat Neşriyat = Onların (o münâfıkların) misâli, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin hâli gibidir. Derken (o ateş) etrâfını aydınlatınca, Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bıraktı.
İbni Kesir = Onların misali; ateş yakan kimsenin misali gibidir ki, ateş çevresindekileri aydınlatınca, Allah onların ışığını giderdi. Karanlıkların içerisinde görmez halde bırakıverdi.
Kadri Çelik = Onların örneği ateş yakan, ateş etraflarını aydınlatınca Allah'ın nurlarını yok ettiği ve onları (hiçbir şeyi) göremedikleri karanlıklarda terk ettiği kimsenin örneği gibidir.
Muhammed Esed = Onların hali, ateş yakan öyle kimselerin haline benzer ki, o (ateş), çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah, görmesinler diye ışıklarını alıp onları zifiri karanlığa gömer;
Mustafa İslamoğlu = Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: O kişi bir meş'ale tutuşturdu; Alevler etrafını aydınlatır aydınlatmaz Allah (gözlerinin) nurunu alıverdi ve kendilerini karanlıklar içinde bıraktı; artık göremezler:
Ömer Nasuhi Bilmen = Onların meseli, ateş yakmış kimsenin meseli gibidir ki, o ateş vaktâ ki çevresindekilerini aydınlattı.Hak Teâlâ hemen onların nûrunu giderdi, onları zulmetler içinde görmez bir halde bıraktı.
Ömer Öngüt = Onların (münafıkların) hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumuna benzer. Ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah onların nurlarını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır. Onlar artık hiçbir şeyi göremez olurlar.
Şaban Piriş = Onların hali, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimsenin haline benzer. Ateş çevresindekileri aydınlattığı sırada Allah onun ışığını giderir ve onları karanlıklar içerisinde görmez bir halde bırakır.
Sadık Türkmen = Onlarin durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer. (Ateş) tam çevresini aydınlatınca; Allah da onların nurlarını/ışıklarını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır. Çünkü onlar gerçekleri görmek istemediler.
Seyyid Kutub = Onların durumu karanlıkta ateş yakan kimseler gibidir. Ateş etraflarını aydınlattığı zaman Allah onların aydınlıklarını gidererek kendilerini hiçbir şey göremeyecekleri koyu bir karanlıkta bırakır.
Suat Yıldırım = Bunların durumu, aydınlanmak için ateş yakan bir kimsenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır, onlar da göremez olurlar.
Süleyman Ateş = Onların durumu, tıpkı şuna benzer ki, (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allâh onların nurunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler.
Tefhim-ul Kuran = Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
Ümit Şimşek = Onların hali, ateş yakan kimsenin durumu gibidir. Ateş parlayıp da çevresini aydınlatınca, Allah onların nurunu alıp onları karanlıkta bırakmış, birşey göremez olmuşlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: Bir ateş tutuşturmak istedi. Ateş, çevresindekileri aydınlattığında, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler.
İskender Ali Mihr = Onların durumu, ateş yakıp böylece çevresindeki şeyleri aydınlattığı zaman Allah’ın nurlarını giderdiği ve onları karanlıklar içinde bıraktığı kimselerin durumu gibidir. (Artık) onlar göremezler.
İlyas Yorulmaz = Onların misali, (içlerinden) birisinin bir ateş yakıp ta, ateş çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlıklarını giderip de, onları karanlıklar içerisinde bıraktığında, hiçbir şey göremeyen kimselerin durumuna benzerler.
Diyanet İşleri = Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, doğru yola dönemezler.
Abdullah Parlıyan = İnanmış gibi görünen o gizli inkârcılar sağır, dilsiz, kördürler; artık doğru yola, hakka dönmezler.
Adem Uğur = Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler.
Ahmed Hulusi = Sağırdırlar (algılamaları kilitlenmiştir), dilsizdirler (hakikati dillendirmezler), kördürler (apaçık hakikati algılayamazlar); onlar hakikatlerine dönemezler!
Ahmet Tekin = Onların duyan kulakları Hakk’ı duymuyor. Konuşan dilleri Hakk’ı konuşmuyor. Gören gözleri hakikati görmüyor. Bu sebeple Hakk’a dönemiyorlar.
Ahmet Varol = Bunlar sağırdırlar, kördürler ve dilsizdirler. Artık girdikleri yoldan geriye dönmezler.
Ali Bulaç = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar, sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (imanı ikrar etmezler), kördürler (anlayış gözü ile hakkı ayırdetmezler), artık onlar (bu hallerinden) dönmezler.
Ali Ünal = (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
Bayraktar Bayraklı = Onlar manen sağır, dilsiz ve kördür; gerçeğe dönmezler.
Bekir Sadak = Sagirdirlar, dilsizdirler, kordurler, bu yuzden dogru yola donmezler.
Celal Yıldırım = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar sağırdırlar (ilahi mesajları duymazlar), dilsizdirler (gerçekleri konuşmazlar) ve kördürler (hakkı görmezler). Bu sebeple onlar (dalaletten hidayete) dönemezler.
Diyanet İşleri (eski) = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler.
Diyanet Vakfi = Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler.
Edip Yüksel = Sağır, dilsiz ve kördürler; yönlerini değiştiremezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık bunlar dönmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar, dönmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.
Gültekin Onan = Sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler; artık onlar dönmezler (rücu).
Harun Yıldırım = Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönemezler.
Hasan Basri Çantay = (Onlar) sağırlar, dilsizler, körlerdir. Artık (Hakka) dönmezler.
Hayrat Neşriyat = (Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler(hakikati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler.
İbni Kesir = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.
Kadri Çelik = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden (hakka) dönmezler.
Muhammed Esed = Onlar, sağır, dilsiz, kördürler; ve (artık) geriye dönüşleri de yoktur.
Mustafa İslamoğlu = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: artık onlar (hakikate) dönemezler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar birtakım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Artık onlar (o dalâletten) dönmezler.
Ömer Öngüt = Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.
Şaban Piriş = Onlar sağır, dilsiz kör kalarak bir daha dönmezler.
Sadık Türkmen = Sağırdırlar (gerçekleri işitmek istemiyorlar), dilsizdirler (doğruları söylemek istemiyorlar), (üstüne üstlük gerçeklere karşı da) kördürler. Artık onlar (doğru yola) dönmüyorlar.
Seyyid Kutub = Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden geri dönemezler.
Suat Yıldırım = Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.
Süleyman Ateş = (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar (Hakk'a) dönmezler.
Tefhim-ul Kuran = (Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler.
Ümit Şimşek = Artık sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; geri de dönemezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.
İskender Ali Mihr = Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar dönemezler.
İlyas Yorulmaz = (Kendilerine yol gösterici olmadığı için) Sağır, dilsiz ve kör kalmışlar, kendi başlarına asla doğru olana dönemezler.
Bakara / 19 - Ev ke sayyibin mines semâi fîhi zulumâtun ve ra’dun ve berk(berkun), yec’alûne esâbiahum fî âzânihim mines savâiki hazaral mevt(mevti), vallâhu muhîtun bil kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Yahut onların durumu, gökten yoğun karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle sağanak hâlinde boşanan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. Ölüm korkusuyla, yıldırım seslerinden parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahut da gökten boşana boşana yağan yağmura tutulmuşa benzerler; orada karanlıklar var, gök gürlemede, şimşek çakmada. Ölüm korkusuyla yıldırımların sesini duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Allah'sa inanmayanları çepçevre kaplamış, kavramıştır.
Abdullah Parlıyan = Ya da onların durumu zifiri karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle gelen şiddetli yağmura tutulmuş, şaşkın kimsenin perişan haline benzer ki, ölümün dehşeti içinde yıldırımlardan korunmak için parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Ama Allah hakkı örtbas eden, gündemden kaldıran bu kâfirleri tamamen kuşatmıştır.
Adem Uğur = Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Ahmed Hulusi = Ya da semâdan (gökyüzü - düşünsel boyuttan) inen yağmur (fikirler), zulmet (karanlığın bilinmezliği) gökgürültüsü (doğru - yanlış çatışması) ve şimşek (bir an için akla düşen hakikat bilgisi) içindedirler! Yıldırımlara, ölüm korkusu (hakikatin açığa çıkmasıyla benliklerinin yok olması) düşüncesiyle kulaklarını tıkarlar (hakikat bilgisine kendilerini kapatırlar). Allâh, hakikati inkâr edenlerin de varlığını meydana getiren Muhiyt'tir (ihâta etmektedir).
Ahmet Tekin = Yahut münâfıklar, karanlıklar içinde, gök gürültüleri çıkararak, şimşekler çaktırarak yağan yağmura tutulanlar gibi, şüphe, nifak ve inkâr karanlıkları içinde, tehditler ve müjdelerle dolu Kur’ân âyetlerini getiren vahiy sağanağı ile karşılaşanlardır. Ölümden çekinerek gök gürlemeleri yüzünden parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kimseler gibi, tehdit âyetlerini duymamak için kulaklarını tıkarlar. Halbuki Allah, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenleri, kâfirleri ilmiyle ve kudretiyle her taraftan abluka altına almıştır.
Ahmet Varol = Yahut bunlar karanlıklarla, gök gürültüsü ve şimşeklerle gelen şiddetli bir yağmura tutulmuş gibidirler. Ölümden sakınmak için yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Ali Bulaç = Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır.
Ali Fikri Yavuz = Yahud onların hâli, gökten boşanan yağmura tutulmuşların hâli gibidir ki, o gökte (bulutlarda) yoğun karanlıklar var, bir gök gürültüsü, bir şimşek var. Yıldırımlardan ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah ilim ve kudreti ile kâfirleri kuşatandır. (Cenâb’ı Hak, Kur’an-ı Kerim karşısında bulunan kâfir ve münafıkların hâlini beyan etmek üzere, ikinci bir temsil yapmıştır. Böylece âyeti kerimede münâfıkların hâli, karanlık bir gecede gök gürültülü ve şimşekli bir yağmura tutulmuşların hâline benzetilmiştir. Şöyle ki: Yağmur, canlıların hayatına sebep olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim de kalblerin hayatına sebeptir. Kur’an-ı Kerimde küfrün anılışı yoğun karanlıklar gibidir. Kur’an-ı Kerimde kâfirleri azâb ve cehennem ile korkutmalar, gök gürültüsü gibidir. Kur’an-ı Kerim’in apaçık hidâyet delilleri ile cenneti anış da şimşek ve yıldırımlar gibidir. İşte, öyle bir şiddetli gecede yağmura tutulmuş olanların hâli, yâni gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımlar karşısında olanların takındıkları tavır gibi, münafıklar da küfür anılışını, cehennem ve cennet zikrini, kendilerini hakka meylettirmesin diye işitmemek için, parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Onlarca bâtıl inançlarından hakka dönmek ölümdür. Halbuki Cenâb’ı Allah onları kudreti ile çevrelemiştir. Dışarı çıkıp kurtulamazlar.)
Ali Ünal = Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
Bayraktar Bayraklı = Yahut onların durumu, gökten sağanak halinde boşalan, içinde yoğun karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşekler bulunan fırtınaya tutulmuş insana benzer. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Bekir Sadak = Bir kismi da, karanliklarda, gok gurlemeleri ve simsek arasinda gokten bosanan saganaga tutulup, yildirimlardan olmek korkusu ile parmaklarini kulaklarina tikayan kimseye benzer.
Celal Yıldırım = Veya gökten (sağnak halinde) boşanan, içinde karanlıklar, bir gürleme, bir şimşek bulunan şiddetli yağmura (tutulmuş şaşkın kimselerin perişan haline) benzerler ki yıldırımın (dehşetinden) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah (in kudreti, ilmi ve hükümranlığı) kâfirleri (her tarafından) kuşatmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Yahut onların durumu; gökten yoğun karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle sağanak hâlinde boşalan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. Ölümün dehşeti içinde yıldırımlardan korunmak için parmakları ile kulaklarını tıkarlar. Allah, inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer.
Diyanet Vakfi = Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Edip Yüksel = Ya da, karanlık, gökgürültüsü ve şimşekler arasında gökten boşanan bir yağmur altında yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzerler. ALLAH inkarcıları böyle kuşatır.
Elmalılı Hamdi Yazır = yahut semadan boşanan bir yağmur hali gibidir ki onda karanlıklar var, bir gürleme, bir şimşek var, yıldırımlardan ölüm korkusiyle parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar, ve Allah kâfirleri kuşatmıştır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yahut bunların durumu karanlıklar, gürleme ve şimşekler içinde gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kimsenin durumu gibidir. Ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah kafirleri kuşatmıştır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yahut (onların durumu), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir yağmur(a tutulmuşun hali) gibidir. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, inkârcıları tamamen kuşatmıştır.
Gültekin Onan = Ya da, karanlık, gökgürültüsü ve şimşekler arasında gökten boşanan bir yağmur altında yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzerler. Tanrı kafirleri böyle kuşatmıştır (muhiytun).
Harun Yıldırım = Ya da gökten boşalan şiddetli yağmur gibidir ki, içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Şüphesiz Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır.
Hasan Basri Çantay = Yahud (onların haali) gökden (bulutdan boşanan) yağmur (a tutulmuşun haali) gibidir ki onda (o yağmurda) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek çakışı vardır. Ölüm korkusiyle yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepçevre kuşatandır.
Hayrat Neşriyat = Veya (onların misâli) gökten boşanan, (ve) kendisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmur(a tutulan kimselerin hâli) gibidir. Yıldırımlardan dolayı, ölümkorkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle)çepeçevre kuşatıcıdır.
İbni Kesir = Yahut gökten inen sağnağa tutulmuş gibilerdir ki; onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır.
Kadri Çelik = Yahut (münafıkların durumu,) gökten (sağanak halinde boşanan), içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve şimşek bulunan yağmur yüklü bulut gibidir. Onlar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre ihata etmiştir.
Muhammed Esed = Ya da (onların durumu) gökten zifiri karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle gelen şiddetli bir sağanağ(a benzer): Ölümün dehşeti içinde yıldırımlardan korunmak için parmakları ile kulaklarını tıkarlar, ama Allah hakikati inkar edenleri (kudreti ile) kuşatır.
Mustafa İslamoğlu = Ya da (durumları şu örneğe) benzer: Gökten inen bir sağanak (düşünün), onunla birlikte karanlıklar, gök gürlemesi, şimşek... Yıldırımlardan dolayı, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Zira Allah kafirleri çepeçevre kuşatandır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yahut (onların meseli) gökten şiddetle boşanan bir yağmur gibidir ki onda karanlıklar vardır, dehşetli bir gök gürültüsü, bir şimşek vardır. Ölüm korkusundan dolayı yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Teâlâ ise kâfirleri kuşatmıştır.
Ömer Öngüt = Yahut onların hali, gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. Yıldırımdan ölme korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah o kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Şaban Piriş = Yahut, onlar gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kimselere benzerler. O yağmurda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Onlar da yıldırımlardan ve ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Şüphesiz Allah kafirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Sadık Türkmen = Yahut (onların durumu), gökten boşalan yağmur gibidir; o içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek (bulunan!) Onlar parmaklarını kulaklarına tıkarlar, yıldırım seslerinden/çarpmasından ölmek korkusuyla!.. Oysa Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Seyyid Kutub = Ya da onların durumu koyu bulutlu, şimşekli ve gürültülü bir gökyüzünün yağmuruna tutulmuş, ölüm korkusu içinde yıldırımlara karşı parmakları ile kulaklarını tıkayan kimselere benzer. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır.
Suat Yıldırım = Yahut onların durumu gökten sağanak halinde boşanan ve içinde yoğun karanlıklar, gök gürlemeleri ve şimşekler bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumuna benzer. Yıldırımların verdiği dehşetle, ölüm korkusundan, parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Fakat Allah kâfirleri çepeçevre kuşatır.
Süleyman Ateş = Ya da (onlar), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek (ler) bulunan bir yağmur(a tutulmuş) gibi(dirler). Yıldırım seslerinden ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar; oysa Allâh, inkârcıları tamamen kuşatmıştır.
Tefhim-ul Kuran = Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler) le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Ama Allah kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.
Ümit Şimşek = Yahut gökten boşanan karanlık, gökgürültülü ve şimşekli bir yağmura tutulmuş kimse gibidirler. Ölüm korkusuyla, yıldırımdan kulaklarını tıkarlar. Allah ise kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yahut gökten boşalan bir yağmur haline benzer ki onda karanlıklar var, bir gök gürlemesi var, bir şimşek var. Yıldırımlar yüzünden ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Muhît'dir, küfre sapanları çepeçevre kuşatmıştır.
İskender Ali Mihr = Veya (onlar), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek bulunan bir yağmura (tutulmuş) gibidirler. Yıldırımların (dehşetinden) ölüm korkusuyla kulaklarını parmaklarıyla tıkarlar. Ve Allah, kâfirleri kuşatandır.
İlyas Yorulmaz = Veyahut onların durumu, içinde karanlık, gök gürültüsü ve şimşeklerin olduğu gökteki sağanak yağmura benzer. Yıldırımların sebep olacağı ölüm korkusundan, parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Hâlbuki Allah gerçeği kabul etmeyenleri çepe çevre kuşatmıştır.
Bakara / 20 - Yekâdul berku yahtafu ebsârehum kullemâ edâe lehum meşev fîhi, ve izâ azleme aleyhim kâmû ve lev şâellâhu le zehebe bi sem’ihim ve ebsârihim innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek. Önlerini her aydınlatışında ışığında yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şimşek neredeyse gözlerini alacak onların. Çakıp etraf aydınlandı mı yürürler, karanlıkta kaldılar mı dururlar. Allah dilerse duymalarını da alır, gözlerini de kör eder. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek, şimşek çakıp çevreleri aydınlanınca hareket ederler, karanlık üzerlerine çökünce oldukları yerde çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi onları kör ve sağır ediverirdi. Şüphesiz Allah'ın herşeye gücü yeter.
Adem Uğur = (O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.
Ahmed Hulusi = O şimşek (hakikat ışığı) neredeyse göze dayalı müşahedelerini kapsayacak. Onlara her aydınlık geldiğinde, o hakikat ışığıyla birkaç adım ilerler, hakikat ışığı kesilince de içine düştükleri karanlıkta kalakalırlar. Allâh dilemiş olsaydı Semi' ve Basıyr isminin onlarda açığa çıkmasını kısardı. Kesinlikle Allâh her şeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Şimşek çakar gibi gelen müjde âyetleri, gözlerini kamaştırır, akıllarını karıştırır. Müjdeler, lehlerine olan emir ve hükümler geldikçe, şimşeğin aydınlığında yürüyenler gibi, müslümanlıklarını ilan ederek, müslümanların statüsünden faydalanırlar. Sıkıntı baş gösterip Kur’ân âyetleri aleyhlerine olunca da karanlıktan çıkamayacaklarmış gibi, ne yapacaklarını şaşırırlar. Nifaklarını, ikiyüzlülüklerini açığa vururlar. Eğer Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde iradesinin tecellisine uygun olsaydı, onların kulaklarını, gözlerini ve akıllarını da kesinlikle işe yaramaz hale getirirdi.Allah’ın gücü kudreti her şeye yeter.
Ahmet Varol = Çakan şimşek neredeyse gözlerini alacak gibi olur. Bu onların önlerini aydınlatınca o ışıkta yürürler. Ama üzerlerine karanlık bastırınca dimdik ayakta kalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görme kabiliyetlerini alırdı. Allah'ın her şeye gücü yeter.
Ali Bulaç = Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = O şimşek, neredeyse gözlerini kapıp alıverecek; onları aydınlatınca da ışığı altında yürürler ve karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, onların işitme ve görme duyularını da giderirdi. Şüphesiz ki Allah, her şeye kâdirdir. (Nerdeyse Kur’an’ın hidayet nuru gözlerini alacak... Kur’anı Kerimin “İslâmın” bahşettiği ganimet ve nimetlerini gördükçe, emniyet içerisinde yürürler. Fakat cihâd ve İslâmın yüklediği vazifelerle karşılaştıkları zaman, karanlıkta dikilip kalanların hâli gibi, geri dururlar. Allah dileseydi, onların mânevi duygularını yok ettiği gibi, mâddi duygularını da gideriverdi.)
Ali Ünal = Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek önlerini aydınlattığında onun ışığında yürürler; üzerlerine karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
Bekir Sadak = Simsegin cakmasi neredeyse gozlerini alir; onlari aydinlattikca isiginda yururler ve uzerlerine karanlik basinca durakalirlar. Allah dileseydi isitme ve gormelerini giderirdi. Dogrusu Allah her seye Kadir'dir. *
Celal Yıldırım = Çakan şimşek neredeyse onların gözlerini kapıp alır. Önlerini aydınlatınca da onun ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde) dikilip kalırlar. Allah dileseydi onların işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
Cemal Külünkoğlu = Çakan şimşekler neredeyse (onların) gözlerini alıverecek. Onlara aydınlık verince ışığında yürürler, karanlık çökünce de dikilip kalırlar. Şayet Allah dileseydi, onları işitme ve görme yeteneklerinden yoksun bırakabilirdi. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır; onları aydınlattıkça ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık basınca durakalırlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini giderirdi. Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir.
Diyanet Vakfi = (O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek! Önlerini aydınlattıkça ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık basınca da dikilir kalırlar. ALLAH dileseydi işitme ve görmelerini giderirdi. ALLAH herşeye gücü yetendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimşek nerede ise gözlerini kapıverecek önlerini aydınlattımı ışığında yürüyorlar, karanlık üzerlerine çöktü mü dikilip kalıyorlar, Allah dilemiş olsa idi elbet işitmelerini görmelerini de alıverirdi, şüphe yok ki Allah her şeye kadir, daima kadirdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini aydınlatınca ışığında yürüyorlar, karanlıklar üzerlerine çökünce de dikilip kalıyorlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini alıverirdi. Şüphe yok ki, Allah her şeye gücü yetendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O şimşek nerdeyse gözlerini (n nûrunu) kapıverecek. Önlerini aydınlattımı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktümü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Gültekin Onan = Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek! Önlerini aydınlattıkça ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık basınca da dikilir kalırlar. Tanrı dileseydi işitmelerini de, görmelerini de gideriverirdi. Tanrı herşeye gücü yetendir (kadir).
Harun Yıldırım = Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek. Onları aydınlattığında onda yürürler. Onlar üzerine karardığı zaman dikiliverirler. Allah dileseydi elbette onların işitmelerini de görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Hasan Basri Çantay = O şimşek hemen hemen gözlerini kapıp alıverecek. Onları aydınlatınca (ışığı) içinde yürürler, başlarına karanlık çökünce ise dikilib kalırlar. Allah dileseydi onların işitmelerini, gözlerini de giderirdi. Şübhe yok ki Allah her şey'e hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = O şimşek, nerede ise gözlerini(n nûrunu) kapıp alıverecek! Ne zaman onlara aydınlık verse, onda (onun ışığında) yürürler; onlara karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde)dikilip kalırlar. Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = Az kalsın şimşek gözlerini alıverecek. Onları aydınlattıkça ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık basınca dikilip kalıverirler. Şayet Allah, dileseydi onların işitmelerini de, görmelerini de giderirdi. Muhakkak ki Allah, her şeye Kadir'dir.
Kadri Çelik = Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır; onları aydınlattıkça ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık basınca durakalırlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini giderirdi. Doğrusu Allah her şeye kadirdir.
Muhammed Esed = Çakan şimşekler neredeyse gözlerini alıverir; ışık verince hareket ederler, karanlık çökünce oldukları yerde çakılıp kalırlar. Şayet Allah dileseydi, onları işitme ve görme (yetenek)lerinden yoksun bırakabilirdi: Çünkü Allah her şeye kadirdir.
Mustafa İslamoğlu = Şimşek neredeyse gözlerini kör eder; onları ne zaman aydınlatsa, o aydınlıkta yol alırlar; ne zaman da karanlık üzerlerine çökse, ayakta kalakalırlar. Ve eğer Allah dileseydi, işitme ve görme duyularını giderirdi; çünkü Allah'ın her şeye gücü yeter.
Ömer Nasuhi Bilmen = Az kalıyor ki şimşek gözlerini hemen kapıverecek. Her ne zaman önlerini aydınlattı mı, ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık çöktükçe de dikilip kalıverirler. Eğer Allah Teâlâ dilemiş olsa idi onların elbette işitmelerini de, görmelerini de gideriverirdi. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kâdirdir.
Ömer Öngüt = O esnada şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar. Etraflarını aydınlatınca bir kaç adım yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Şimşek gözlerini kamaştırır gibi olur; şimşek parıldadığında yürürler, ortalık birden kararınca da orada dikilip kalıverirler, eğer Allah isteseydi onları sağır ve kör ederdi. Allah’ın her şeye gücü yeter.
Sadık Türkmen = Şimşek neredeyse onların gözlerini alıverecek. Her ne zaman kendilerini/önlerini aydınlatsa, onunla/ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık çökünce (öylece) dikilip kalırlar. Allah dileseydi elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah herşeye gücü yetendir.
Seyyid Kutub = Şimşek onların görme yeteneklerini nerede ise alıverecek. Çevrelerini aydınlatınca şimşeğin ışığı altında yürürler, fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalakalırlar. Allah dileseydi, onların işitme ve görme yeteneklerini büsbütün giderirdi. Hiç kuşkusuz Allah her şeyi yapabilir.
Suat Yıldırım = Şimşek nerdeyse gözlerini köreltecek. Önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, (şimşek sönüp) karanlık çökünce de dikilir kalırlar. Allah dileseydi kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah gerçekten her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek önlerini aydınlattı mı o(nun ışığı)nda yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allâh dileseydi elbette işitmelerini ve görmelerini de götürürdü. Şüphesiz Allâh'ın her şeyi yapmaya gücü yeter.
Tefhim-ul Kuran = Çakan şimşek, neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Hiç şüphe yok Allah, herşeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Şimşeğin parıltısı gözlerini alacak gibidir. Şimşek etrafı aydınlatınca o ışıkta biraz yürürler; üzerlerine karanlık çökünce de oldukları yerde kalırlar. Eğer Allah dileseydi, onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Zira Allah'ın kudreti herşeye yeter.
Yaşar Nuri Öztürk = Şimşek, neredeyse gözlerini çarpıp götürüverecek. Kendilerine her aydınlık sunduğunda, orada yürürler. Üzerlerine karanlık binince çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi, işitme güçlerini de gözlerini de elbette alıp götürürdü. Çünkü Allah her şeye Kadîr'dir.
İskender Ali Mihr = Şimşek neredeyse onların gözlerini kamaştırır. Onları her aydınlatmasında onun (ışığında) yürürler. Ve onların üzerlerine karanlık çökünce de dikilip kalırlar. Ve eğer Allah dileseydi, onların duymalarını da görmelerini de elbette giderirdi. Muhakkak ki Allah, herşeye kâdirdir (herşeye gücü yeter).
İlyas Yorulmaz = Şimşeğin ışığından neredeyse gözleri kör olacaktı. Şimşek ortalığı aydınlattığında yürürler, ışık gidip de, karanlık çökünce, ayakta kalıverirler. Allah dilerse onların kulaklarını sağır, gözlerini kör edebilirdi. Elbetteki Allah her şeyi düzenleyip planlayandır.
Diyanet İşleri = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin de takvâ sahiplerinden olun.
Abdullah Parlıyan = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, o zaman müttaki olur, bu kulluk ile de cennet yolunu bulmuş olursunuz.
Adem Uğur = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
Ahmed Hulusi = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Rabbinize (hakikatinizi oluşturan Esmâ mertebesine) kulluğunuzun farkındalığına erin. Ki böylece korunanlardan olursunuz.
Ahmet Tekin = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzenlerini veren, koruyan, kontrol eden Rabbinizi ilâh tanıyın, candan müslümanlar olarak Rabbinize bağlanın, saygıyla Rabbinize kulluk ve ibadet edin. Umulur ki, günahlardan arınıp, azaptan korunur, emirlerine yapışır, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olur, himayesine mazhar olursunuz.
Ahmet Varol = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin. Olur ki böylelikle fenalıklardan sakınırsınız.
Ali Bulaç = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız.
Ali Fikri Yavuz = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takvâ sahibi olasınız.
Ali Ünal = (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
Bayraktar Bayraklı = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, ruh olgunluğuna eresiniz.[11]
Bekir Sadak = Ey insanlar! Sizi ve sizden oncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, O'na karsi gelmekten korunmus olabilesiniz.
Celal Yıldırım = Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki korunup sakınanlar olabilesiniz.
Cemal Külünkoğlu = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, O'na karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız.
Diyanet İşleri (eski) = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, O'na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz.
Diyanet Vakfi = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
Edip Yüksel = İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki korunasınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan rabbinize kulluk ve ibâdet ediniz ki korunup müttekilerden olasınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Rabbinize kulluk ve ibadet ediniz ki, gerçek korunanlardan olasınız!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk edin ki (Allah'ın) azabından korunasınız.
Gültekin Onan = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (haleka) rabbinize kulluk (ibadet) edin ki korunasınız / sakınasınız (tettekune).
Harun Yıldırım = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki korunasınız.
Hasan Basri Çantay = Ey insanlar, siz de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet (kulluk) edin. Tâki takvaa saahibi olasınız.
Hayrat Neşriyat = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki takvâ sâhibi olasınız!
İbni Kesir = Ey insanlar; sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbınıza ibadet edin, ta ki, takva sahibi olasınız.
Kadri Çelik = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz; umulur ki takvaya erersiniz.
Muhammed Esed = Ey insanlar! Sizi ve sizden önce yaşamış olanları yaratan Rabbinize kulluk edin ki, O'na karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız.
Mustafa İslamoğlu = Ey insanlık! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki takvaya ereseniz!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey nâs! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibadet ediniz, tâ ki ittikâ etmiş olasınız.
Ömer Öngüt = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki korunasınız.
Şaban Piriş = Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz.
Sadık Türkmen = Ey insanlar! Yalnız Rabbinize kul olun. O ki sizi yaratandır ve sizden öncekileri de!.. Olur ki, sizler korunursunuz.
Seyyid Kutub = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Allah'a kulluk ediniz ki; Allah'ın azabından korunabilesiniz.
Suat Yıldırım = Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz.
Süleyman Ateş = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (azaptan) korunasınız.
Tefhim-ul Kuran = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki sakınasınız.
Ümit Şimşek = Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvâya erişesiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey insanlar! Sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabb'inize ibadet edin ki, korunabilesiniz.
İskender Ali Mihr = Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.
İlyas Yorulmaz = Ey İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri de yaratan Rabbinize kulluk edin. Umulur ki korunursunuz.
Bakara / 22 - Ellezî ceale lekumul arda firâşen ves semâe binââ(binâen), ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semarâti rızkan lekum, fe lâ tec’alû lillâhi endâden ve entum ta’lemûn(tâ’lemune).
Diyanet İşleri = O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir Allah'tır ki size yeryüzünü döşek etmiştir, gökyüzünü tavan. Gökten yağmur yağdırır, o yağmurla meyveler yetiştirir. Sizi rızıklandırır. Ona eşitler var demeyin, zâten olmadığını bilirsiniz de.
Abdullah Parlıyan = O Allah ki, yeryüzünü size bir dinlenme yeri, gökyüzünü de bir şemsiye ve çardak gibi yapmış, gökten su indirmiş ve onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır. O halde tek ve bir olduğunu bile bile, Allah'a ortak olabilecek tarzda kanun koyucular ve itaat edilecek kimseler kabul etmeyin.
Adem Uğur = O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.
Ahmed Hulusi = O sizin için arzı (bedeni) döşek (araç), semâyı (şuuru - beyni) yaşanılan mekân olarak oluşturdu ve semâdan bir su (ilim) inzâl etti (boyutsal açığa çıkış) ve bunun sonucu olarak da size türlü (düşünsel - bedensel) yaşam gıdası verdi. Hâl böyleyken artık ötede bir ilâh edinerek O'na şirk koşmayın!
Ahmet Tekin = Rabbiniz, sizin yaşamanız, yerleşmeniz, menfaatiniz için yeryüzünü tarıma elverişli ovalar, iskâna uygun araziler haline, işlevli hale getiren, göğü de yükseltip düzenleyerek tavan olarak inşa eden, gökten su indirerek depolayandır. O su ile, size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bundan sonra da, bile bile Allah’a eşler, ortaklar koşmayın.
Ahmet Varol = O Rabbiniz, yeryüzünü sizin için bir döşek göğü de bir bina kılmış ve gökten su indirip onunla size rızık olarak birtakım meyveler (ürünler) meydana getirmiştir. Artık bile bile Allah'a başka varlıkları ortak koşmayın.
Ali Bulaç = O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın.
Ali Fikri Yavuz = O, öyle bir Allah’dır ki yeryüzünü, sizin (fayda ve rahatınız) için bir döşek, semâyı (göğü) bir bina yaptı ve sizin için, gökten bir su indirdi de onunla türlü mahsullerden bir rızık çıkardı. Artık siz de Allah’ın eş ve benzeri olmadığını bildiğiniz halde, Allah’a eşler koşmayınız.
Ali Ünal = O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
Bayraktar Bayraklı = O Allah ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, gökyüzünü bir bina yaptı. O, gökten su indirip onunla çeşit çeşit meyveleri size rızık olarak çıkardı. O halde, bile bile Allah'a eşler koşmayınız.
Bekir Sadak = O, yeryuzunu size bir dosek ve gogu de bir bina kildi. Gokten su indirip onunla size rizik olmak uzere urunler meydana getirdi; artik Allah'a, bile bile es kosmayin.
Celal Yıldırım = Öyle (bir Rab) ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir kubbe kıldı. Gökten su indirdi ve onunla size (çeşitli) meyvelerden (türlü türlü ürünlerden) rızık çıkardı. Artık siz de bildiğiniz halde (nankörlük ederek) Allah'a (gizli ve aşikâr) eşler (ve benzerler) koşmayın.
Cemal Külünkoğlu = O (Rab) ki, yeryüzünü sizin (yaşamanız ve istirahatiniz) için bir döşek, göğü de tavan yaptı ve gökten su indirip onunla size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı. Siz de artık bunu bildiğiniz halde, Allah'a hiçbir şeyi denk tutmayın.
Diyanet İşleri (eski) = O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi; artık Allah'a, bile bile eş koşmayın.
Diyanet Vakfi = O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.
Edip Yüksel = O, yeryüzünü sizin için oturulabilir hale soktu ve göğü de bir yapı kıldı. Gökten su indirdi ve onunla rızık olarak size çeşitli ürünler çıkardı. Bile bile ALLAH'a eşler koşmayın.
Elmalılı Hamdi Yazır = O öyle bir lutufkâr ki sizin için yeri bir döşek yaptı, semayı bir bina ve sizin için semadan bir su indirdi de onunla türlü mahsullerden size bir rızk çıkardı, sizde artık bilecek halde iken tutupta Allah'a menendler koşmayın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, öyle bir lütufkardır ki, sizin için yeri bir döşek, göğü bir bina yaptı ve sizin için gökten bir su indirdi de onunla çeşitli mahsullerden size bir rızık çıkardı. Siz de artık bile bile tutup da Allah'a ortaklar koşmayın.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah'a eşler koşmayın.
Gültekin Onan = O, yeryüzünü sizin için bir döşek (firaşen) ve göğü de bir yapı (bina) kıldı / yaptı (ceale). Gökten su indirdi ve bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden (semere) rızk çıkardı. Öyleyse bile bile Tanrı'ya eşler (endaden) koşmayın.
Harun Yıldırım = Yeryüzünü sizin için bir döşek ve göğü de bir bina kılan, gökten su indirip onunla sizin için rızık olan ürünler çıkartan O'dur.Artık bildiğiniz halde Allah'a eşler koşmayın!
Hasan Basri Çantay = O (Rab) ki yer yüzünü sizin (ikaamet ve istirahatiniz) için bir döşek, göğü (yüksek tavan ve kubbe gibi) bir bina yapdı. O gökden su indirib onunla dürlü, dürlü semerelerden (meyvalardan, mahsullerden) sizin için rızk çıkardı. O halde, kendiniz bilib dururken (yaratılan o şeylerle) Allaha eşler koşmayın.
Hayrat Neşriyat = (O,) sizin (ikamet ve istirâhatiniz) için yeri bir döşek, göğü ise (üstünüze) bir tavan yapandır. Ve gökten bir su indirip, onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkarandır. Öyle ise siz (bu hakikati) biliyor olduğunuz hâlde Allah’a ortaklar koşmayın!
İbni Kesir = O ki; yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirip onunla türlü türlü meyvelerden sizin için rızık çıkardı. O halde bile bile Allah'a eşler koşmayınız.
Kadri Çelik = O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip size onunla rızık olarak ürünler meydana getirdi. O halde (bütün bunları) bile bile Allah'a şirk koşmayın.
Muhammed Esed = O ki, yeryüzünü size bir dinlenme yeri, gökyüzünü bir çardak yapmış, gökten su indirmiş ve onunla size rızık olarak meyveler çıkarmıştır: O halde (Bir ve Tek İlah olduğunu) bile bile Allah'a ortaklar koşmayın.
Mustafa İslamoğlu = O'dur size yeryüzünü döşek kılan, gökyüzünü bina eden, gökten suyu indirerek ikram eden ve onunla sizin için türlü meyveler çıkaran. O halde (bütün bunları yapanın tek O olduğunu) bile bile Allah'a eşdeğer rakip güçler tasarlamayınız!
Ömer Nasuhi Bilmen = Öyle Rabbiniz ki, sizlere yeryüzünü bir döşek, göğü de bir kubbe yapmış ve gökten su indirmiş ve o su ile sizin için rızk olmak üzere (bir nice şeyler meydana) çıkarmıştır. Artık Allah Teâlâ için eşler kılmayınız. Siz ise bilirsiniz.
Ömer Öngüt = O ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi. Onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Artık sizler de bildiğiniz halde Allah'a şirk koşmayın.
Şaban Piriş = O, sizin için yeryüzünü döşedi ve gökyüzünü bina etti. Gökten su indirip onunla size rızık olsun diye ürünler yetiştirdi. Öyleyse, bile bile Allah’a eş koşmayın.
Sadık Türkmen = O ki, yeri sizin için döşek yaptı. Ve semayı/göğü de bina!.. Ve gökten/semadan su indirdi de; onunla sizin için tüm ürünlerden bir rızık çıkartmıştır. Öyleyse sizler de bile bile, Allah’a benzer varlıklar iddia etmeyin/ortaklar koşmayın!
Seyyid Kutub = O ki, size yeri döşek, göğü tavan yaptı ve gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı. O halde O'na bile bile eşler koşmayınız.
Suat Yıldırım = O Rabbinize ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın.
Süleyman Ateş = O (Rabb) ki yeri, sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile Allah'a eşler koşmayın.
Tefhim-ul Kuran = O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın.
Ümit Şimşek = Rabbiniz ki, size yeri bir döşek, göğü bir tavan yaptı. Gökten bir su indirdi; o suyla size ürünlerden rızık çıkardı. Bütün bunları bile bile kimseyi Allah'a denk tutmayın.
Yaşar Nuri Öztürk = O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Ve gökten bir su indirdi de onunla sizin için meyvelerden / ürünlerden bir rızk çıkardı. Artık bilip durduğunuz halde Allah'a ortaklar koşmayın.
İskender Ali Mihr = O (Allah) ki; yeryüzünü sizin için döşek ve göğü bina kıldı. Ve gökten su indirdi. Ve böylece onunla mahsullerden
sizin için rızık çıkardı. Öyleyse bile bile Allah’a eşler kılmayın (putlar edinmeyin).
İlyas Yorulmaz = O ki, sizin için yeryüzünü kalacak yer ve göğü bina haline getirmiş, gökten su indirerek, onunla size rızık olsun diye yiyecekler çıkarmıştır. Bunları bildiğiniz halde Allah’a ortaklar koşmayın.
Bakara / 23 - Ve in kuntum fî reybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû bi sûretin min mislihî, ved’û şuhedâekum min dûnillâhi in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Diyanet İşleri = Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).
Abdulbaki Gölpınarlı = Kulumuza indiregeldiğimiz Kur'ân'da şüpheniz varsa ona benzer bir sûre getirin, doğrucuysanız Allah'tan başka tanıklarınızı da çağırın.
Abdullah Parlıyan = Eğer kulumuz Muhammed (s.a.v)'e ayet ayet, sûre sûre indirdiğimiz vahiyden şüphe ediyorsanız, o zaman aynı değerde “Bir sûre getirin de görelim ve eğer dediğiniz doğruysa, Allah'tan başka güvendiklerinizi de size şahitlik etmek üzere çağırın.”
Adem Uğur = Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.
Ahmed Hulusi = Kulumuza inzâl ettiğimizden (hakikatinden - Esmâ mertebesinden bilincine açığa çıkandan) şüpheniz varsa, onun benzeri bir sûre ortaya koyun. Eğer (sözünüzde) sadıksanız, Allâh (adıyla işaret edilen Ulûhiyetin) dûnunda (Allâh adıyla işaret edilenin misli veya benzeri olması mümkün olmadığı içindir ki, edinilen veya tahayyül edilen tanrılar ancak onun "dûnu"nda olabilir; onların da ne gayrılığından ne denkliğinden ne eş değerinden ne de kapsamından sözedilebilir. "Dûnu" kelimesiyle işaret edilen varlık vücudunu Allâh Esmâ'sının işaret ettiği özelliklerden alır ama asla varlığı Allâh adıyla işaret edilene kıyasla denk tutulamaz. Bu yüzdendir ki birimin düşündüğü ya da tahayyül ettiği hiçbir şey Mutlak hakikati itibarıyla Allâh adıyla işaret edileni tanımlayamaz. İleride görülecek "leyse kemislihi şey'a - misli olacak şey yoktur" uyarısı Allâh adıyla işaret edilene hiçbir kavramın yaklaşmasının mümkün olmadığını vurgulamaktadır. Tüm bunlar yazdığımız "dûnu" kelimesiyle anlatılmaktadır. Çalışmamızda sık sık göreceğiniz "dûnu" kelimesinin Türkçe'de karşılığı olmadığı içindir ki mecburen bu kelimeyi muhafaza ettik. A. H. ) şahitlerinizi getirin!
Ahmet Tekin = Eğer kulumuz Muhammed’e bölüm bölüm indirdiğimizden, Kur’ân’dan şüpheniz varsa, onun sûrelerine benzer bir sûre de siz ortaya koyun. Eğer söylediklerinizde haklı olduğunuz iddiasında iseniz de, ispat etmek için, Allah’ın dışında, kulları durumundaki önderlerinizi, bilginlerinizi, şahitlerinizi getirin.
Ahmet Varol = Kulumuza (Hz. Muhammed a.s.'e) indirdiğimizin üzerinde bir şüpheniz varsa ona bir benzeri sureyi siz getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, bu konuda, Allah'tan başka bütün şahitlerinizi de yardıma çağırın.
Ali Bulaç = Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)'den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın.
Ali Fikri Yavuz = Eğer kulumuza (Hz. Muhammed aleyhisselâma) indirdiğimiz Kur’an’dan şüphede iseniz, haydi siz de onun benzerinden (fesahat ve belâgatta ona eş) bir sûre getirin ve Allah’dan başka şâhidlerinizi (putlarınızı, şair ve âlimlerinizi) de yardıma çağırın; şâyed (Bu beşer kelâmıdır) sözünde sadık (doğru söyleyen) kimseler iseniz...
Ali Ünal = Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
Bayraktar Bayraklı = Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur'ân'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun bir sûresinin benzerini getiriniz ve eğer sözünüzün eri iseniz Allah'tan başka tapındıklarınızı da yardıma çağırınız.
Bekir Sadak = Kulumuza indirdigimiz Kuran'dan suphe ediyorsaniz, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eger dogru sozlu iseniz, Allah'tan baska, guvendiklerinizi de yardima cagirin.
Celal Yıldırım = Eğer kulumuz (Muhammed)'a parça parça indirdiğimiz (Kur'ân)'den şüphede iseniz onun benzeri bir sûre (tertipleyip meydana) getirin ve Allah'tan başka (size yardımcı olacak, rehber olacak) şâhidlerinizi de çağırın, (eğer iddianızda) doğru iseniz.
Cemal Külünkoğlu = Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur'an'ın Allah'ın sözü olduğu hakkında kuşkunuz varsa, o zaman aynı değerde bir sure getirin ve Allah'tan başkalarını da size tanıklık etmeleri için çağırın.
Diyanet İşleri (eski) = Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın.
Diyanet Vakfi = Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.
Edip Yüksel = Kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, buna benzer bir sure getirin. ALLAH'tan başka tüm tanıklarınızı da yardıma çağırın, doğru sözlü iseniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve eğer kulumuza ceste ceste indirdiğimiz kur'andan şüphede iseniz haydi onun ayarından bir sure meydana getirin ve Allahtan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, eğer sadıksanız bunu yapın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız, haydi onun gibisinden bir sure meydana getirin ve Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, eğer iddianızda doğru iseniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.
Gültekin Onan = Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz / kuşkulanıyorsanız (rayb), buna benzer / bunun benzerinden / buna benzeyen (min misli) bir (tek) sure getirin (fe'tu). Tanrı'dan başka tüm tanıklarınızı da (yardıma) çağırın (ved'u), doğru (sözlü) / dürüst (sadık) iseniz.
Harun Yıldırım = Eğer kulumuza indirdiğimiz şeyden şüphe içinde iseniz, siz de onun benzerinden bir sûre getirin! Allah’tan başka şâhitlerinizi de çağırın; eğer doğru kimseler iseniz!
Hasan Basri Çantay = Eğer kulumuz (Muhammed) in üzerine parça parça (sûre sûre, âyet âyet) indirdiğimiz (Kur'ânın Allah katından geldiğin) den şübhe ediyorsanız haydi onun benzerinden siz de (meydana) bir sûre getirin. Allahdan başka sahicilerinizi (tapdığınız putları ve bilginlerinizi) de (yardıma) çağırın, eğer (iddianızda) doğru (insan) lar iseniz.
Hayrat Neşriyat = Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)dan şübhe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!
İbni Kesir = Eğer siz, kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, haydin ona benzer bir sure getirin. Allah'dan başka şahidlerinizi de çapırın; eğer doğru sözlüler iseniz...
Kadri Çelik = Kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure getirin ve eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın.
Muhammed Esed = Eğer kulumuz (Muhammed)'e katımızdan safha safha indirdiğimiz vahyin bir kısmından şüphe ediyorsanız o zaman aynı değerde bir sure getirin (de görelim) ve -eğer dediğiniz doğruysa- Allah'tan başkalarını da size şahitlik etmeleri için çağırın.
Mustafa İslamoğlu = Eğer siz kulumuza indirdiklerimize dair bir kuşku taşıyorsanız, haydi, hemen onun benzeri bir sure getiriniz; ve eğer sözünüze sadıksanız, Allah dışındakı tanıklarınızı da yardıma çağırınız!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer siz kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, onun mislinden bir sûre vücuda getiriniz. Ve Allah Teâlâ'dan başka şahitlerinizi dâvet ediniz, eğer siz sâdık kimseler iseniz.
Ömer Öngüt = Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer iddiânızda doğru iseniz, Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın.
Şaban Piriş = Kulumuza indirdiğimiz (Kur’an) dan bir şüpheniz varsa; haydi, siz de ona benzer bir sûre getirin eğer doğru sözlüler iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın.
Sadık Türkmen = Eğer kulumuza/Muhammed’e indirmiş olduğumuzdan ve içindekilerden de şüphe ediyorsanız, hemen onun benzeri bir Sure getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi/uzmanlarınızı da çağırın. Eğer doğru söyleyenler iseniz!
Seyyid Kutub = Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'ın doğruluğundan şüpheli iseniz, haydi onunkilere benzer bir sure ortaya getiriniz ve davanızda sadık iseniz, bu hususta Allah'ın dışındaki şahitlerinizi yardıma çağırınız.
Suat Yıldırım = Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda tutarlı iseniz.
Süleyman Ateş = Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin. Allah'tan başka bütün şâhid (yardımcı)larınızı da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın).
Tefhim-ul Kuran = Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an) den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri olan bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüler iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın.
Ümit Şimşek = Eğer kulumuza indirdiğimiz kitap hakkında bir kuşkunuz varsa, siz de onun benzeri bir sûre getirin. Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın-eğer iddianızda doğru iseniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içindeyseniz, hadi onun benzerinden bir sure getirin! Allah dışındaki destekçilerinizi / tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru sözlü kişilerseniz...
İskender Ali Mihr = Ve eğer kulumuza indirdiğimiz şeyden (Kur’ân’dan) şüphe içindeyseniz, o zaman o’nun mislinden bir sure getirin ve Allah’tan başka şahitlerinizi de davet edin, eğer siz sadıklarsanız.
İlyas Yorulmaz = Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyor ve doğrulardan iseniz, Allah dan başka şahitlerinizi çağırarak, onun benzeri bir sure getirin.
Bakara / 24 - Fe in lem tef’alû ve len tef’alû fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratu, uiddet lil kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bunu yapamazsanız, kesin olarak da yapamazsınız ya, sakının odunu insanlarla taşlar olan ve kâfirlere hazırlanan ateşten.
Abdullah Parlıyan = Eğer bunu “yapmıyorsanız ki hiçbir zaman yapamıyacaksınız, o zaman yakıtı insanlar ve taşlar olan Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirler için hazırlanmış o cehennem ateşinden sakının.”
Adem Uğur = Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.
Ahmed Hulusi = Bunu yapamazsanız, ki yapamazsınız; yananı insanlar ve taşlar (bilinç yapı olarak ruhanî insan ve taş, yani o ortama göre yaratılmış olan maddesi. . . Allâhu âlem!) olan o ateşten korunun; zira hakikati inkâr edenleri yakar o ateş.
Ahmet Tekin = Bunu yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, o takdirde, Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, yakıtı insanlar, suçlular, kâfirler, putperestler ve mâbut saydıkları taşlar olan ateşten korunun. Bu ateş, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, nankörler için hazırlanmıştır.
Ahmet Varol = Böyle bir şeyi yapamadığınıza ve hiç bir zaman da yapamayacağınıza göre, yakıtı insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan ateşten sakının.
Ali Bulaç = Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.
Ali Fikri Yavuz = Bunu yapamazsanız (bir sûreye eş getiremezseniz) -ki hiç bir zaman yapamayacaksınız -artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odunu (kâfir) insanlarla taşlardır. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır.
Ali Ünal = Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
Bayraktar Bayraklı = Kur'an'ın veya on suresinin benzerini getiremediniz; bir suresinin benzerini de asla getiremeyeceksiniz. O halde yakıtı insanlar ile taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten korkun!
Bekir Sadak = Yapamazsaniz- ki yapamayacaksaniz- o takdirde, inkar edenler icin hazirlanan ve yakiti insanlarla tas olan atesten sakinin.
Celal Yıldırım = Eğer (Onun bir benzerini) yapamazsanız ki yapamıyacaksınız da o takdirde kâfirler için hazırlanan yakıtı insanlarla taştan olan ateşten korkup sakının.
Cemal Külünkoğlu = Eğer bunu yapamıyorsanız -ki kesinlikle yapamayacaksınız- o zaman yakıtı insanlar ve taşlar olan, hakikati inkâr edenler için hazırlanmış ateşten sakının!
Diyanet İşleri (eski) = Yapamazsanız ki yapamayacaksınız o takdirde, inkar edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.
Diyanet Vakfi = Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.
Edip Yüksel = Bunu yapamazsanız -ki asla yapamıyacaksınız- o taktirde inkarcılar için hazırlanan ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.
Elmalılı Hamdi Yazır = yok yapamazsanız -ki hiç bir zaman yapamıyacaksınız- o halde çırası insanlarla taşlar olan o ateşten sakının, o kâfirler için hazırlandı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat yapamazsanız -ki hiç bir zaman yapamayacaksınız- o halde kafirler için hazırlanan -çırası insanlarla taşlar olan- o ateşten sakının!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.
Gültekin Onan = Ama bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanan ve yakıtı (kudüh) insanlar ile taşlar olan ateşten (nar) sakının (fettekunnarelletiy).
Harun Yıldırım = Şayet yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde kâfirler için hazırlanan,yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının!
Hasan Basri Çantay = Fakat bunu yapmazsanız ki hiç bir zaman yapamayacaksınız artık sakının o ateşden ki onun tutarağı (odunu, çırası, ocaktaşı) insanla o taşdır. O (ateş) kâfirler için hazırlanmışdır.
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen yapamazsanız, ki aslâ yapamayacaksınız, öyle ise o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır!
İbni Kesir = Fakat yapamazsınız-ki yapamayacaksınız-o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O kafirler için hazırlanmıştır.
Kadri Çelik = Yok eğer yapamazsanız, ki yapamayacaksınız, o halde, kafirler için hazırlanan ve de yakıtı insanlar ve taş olan ateşten sakının.
Muhammed Esed = Eğer bunu yapamıyorsanız -ki kesinlikle yapamayacaksınız- o zaman yakıtı insanlar ve taşlar olan, hakikati inkar edenler için hazırlanmış ateşi bekleyin!
Mustafa İslamoğlu = Ama eğer şimdiye kadar (bunu) yapamadınızsa, bundan böyle de asla yapamayacaksınız demektir; o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkar edenler için hazırlanmış ateşten sakınınız!
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer siz onu yapamaz iseniz, elbette yapamayacaksınız ya, artık o ateşten sakınınız ki, onun çırası, birtakım insanlar ile taşlardır. O ateş ise kâfirler için hazırlanmıştır.
Ömer Öngüt = Eğer bunu yapamazsanız, ki aslâ yapamayacaksınız, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.
Şaban Piriş = Eğer bu işi yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- o zaman, kafirler için hazırlanan ve yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kendinizi koruyun.
Sadık Türkmen = Eğer (bunu) yapamazsanız ki hiçbir zaman yapamayacaksınızartık öyle bir ateşten sakının ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Kâfirler/inkârcılar için hazırlanmıştır.
Seyyid Kutub = Eğer bunu yapamazsanız - ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ile taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden korkunuz.
Suat Yıldırım = Bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının.
Süleyman Ateş = Yok eğer yapamadınızsa, ki asla yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.
Tefhim-ul Kuran = Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamıyacaksınız- bu durumda kâfirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının.
Ümit Şimşek = Bunu yapamazsanız-ki yapamayacaksınız- kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten sakının.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer yapamazsanız - ki asla yapamayacaksınız - korkun o ateşten ki yakıtı insanlarla taşlardır. Küfre sapanlar için hazırlanmıştır o.
İskender Ali Mihr = Fakat, eğer yapamazsanız ki asla yapamazsınız, o taktirde kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının.
İlyas Yorulmaz = Eğer benzer bir sure getiremezseniz ki bunu yapamayacaksınız. Sonuçta gerçekleri kabullenemeyenler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun.
Bakara / 25 - Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlara ve iyi işlerde bulunanlara müjde ver: Onlar içindir kıyılarından ırmaklar akan bahçeler. Orada bir meyveyle rızıklandılar mı bundan önce de bunu tatmıştık derler, onları dünyadakilere benzetirler. Onlara, dünyadakilere benzer rızıklar sunulur. Orada tertemiz eşler de var onlara, orada ebedî kalırlar.
Abdullah Parlıyan = İman etmiş olup, bu imanın gereği olan doğru ve faydalı işler yapanlara müjdele ki, ağaç ve köşklerinin altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Onlara ne zaman rızık olarak oradan bazı meyveler tattırılsa, “Bunlar bize daha önce verilenlerin aynısıymış” derler. Bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar orada tertemiz eşler bulacaklar ve orada ebedî olarak kalacaklardır.
Adem Uğur = İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
Ahmed Hulusi = İman edip hakikati yaşamayı sağlayacak fiiller ortaya koyanları müjdele, ki onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler (Allâh Esmâ'sının açığa çıkışının seyredildiği ortamda sürekli oluşan ilimler) vardır. Bu rızıktan rızıklandıkça (bu müşahede içinde): "Bu daha önceden de tattığımız gibi bir şey" derler. Bu önce tattıklarına benzer. Orada, sonsuza dek şirk kirinden arınmış eşleri iledirler!
Ahmet Tekin = İman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenleri, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanları, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenleri müjdele: Onlara, altlarından ırmaklar akan cennet konakları var. Orada kendilerine ikram edilen herhangi bir meyvadan yediklerinde:'Bu, daha önce tattığımız şeydir' derler. Kendilerine dünyadakine benzer yiyecekler sunulacaktır.Onlar için orada, Cennet’te tertemiz, devamlı temiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî yaşarlar.
Ahmet Varol = İman edip de salih ameller işleyenleri ise, altından ırmaklar akan cennetlerle müjdele. Her ne zaman kendilerine oradan rızık olarak bir meyve verilse: 'Bu bizim daha önce (dünyada) rızıklandığımız şeydir' derler. Orada onlara böyle birbirinin benzer şeyler verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır.
Ali Bulaç = (Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = (Habibim), iman edip sâlih ameller işleyenlere (şunu) müjdele: Onlar için, (ağaçları) altından ırmaklar akar (her türlü meyvalarla süslenmiş) cennetler var. Kendilerine, ne zaman, onlardan bir meyva rızk olarak yedirilse (her def’asında): “Bu, daha önce (dünyâda) bizim yediğimiz şeydir.” diyecekler ve o rızık (dünyâdakine) benzer olarak kendilerine sunulacak. Onlar için orada tertemiz zevceler de var ve onlar, o cennette ebedî olarak kalıcıdırlar.
Ali Ünal = İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = İman edip de yararlı iş yapanları, içinden ırmaklar akan cennetlerle müjdele! Kendilerine cennette meyve nimeti verildiğinde, “Bu, daha önce de dünyada yediğimize benziyor; bunun benzeri bize verilmişti” diyecekler. Orada onların, her türlü pislikten arınmış tertemiz eşleri olacak ve orada süreli olarak kalacaklardır.
Bekir Sadak = Inananlar ve yararli isler yapanlara, kendilerine altlarindan irmaklar akan cennetler oldugunu mujdele. Onlara buranin bir urunu rizik olarak verildiginde, «Bu daha once de riziklandigimizdir» derler. Bunlar, soyledikleninin benzerleri olarak sunulmustur. Onlara orada tertemiz esler vardir ve orada temelli kalirlar.
Celal Yıldırım = Dosdoğru imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara müjde ver ki, onlara altından ırmaklar akan Cennetler vardır. (Oraya girdikleri zaman) kendilerine oradaki meyveden ne kadar bir rızık verildiğinde, «bu daha önce de rızıklandığımız şeylerdendir» diyecekler. (Evet) onlara (renk ve çeşit bakımından az da olsa dünyadaki veya kendilerine az önce sunulan meyvalara) benzer (fakat lezzet ve nefaset bakımından çok farklı ve üstün meyvalar) verilecek. Hem onlar için orada (dünyada kadınlara arız olan her türlü kusurlardan arınmış) tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
Cemal Külünkoğlu = İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki, ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse: "Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!" diyecekler. Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine âit olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıkça: "Bu, daha önce de rızıklandığımız şeydir, (dünyâda iken de bu rızıktan yemiştik)" derler. (Cennetteki bu rızık), onlara, o(dedikleri)ne benzer verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.
Diyanet Vakfi = İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli davrananları, içlerinde ırmaklar akan cennetlerle (bahçelerle) müjdele. Kendilerine oradaki ürünlerden rızıklar sunulduğunda 'Bu, daha önce bize sunulan nimetlerdir,' derler. Böylece, kendilerine mecazi tanımlar (benzetmeler) verilir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = İman edip hayra ve barışa yönelik değerler üretenlere şunu müjdele: Kendileri için, altlarından ırmaklar akan cennetler olacaktır. Onlardaki herhangi bir meyvadan bir rızk olarak her nasiplendirildiklerinde, şöyle diyeceklerdir: "İşte bu, daha önce rızklandırıldığımız şey!" Bu rızk onlara buna benzer şekilde verilmişti. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada sürekli kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip iyi amel işleyenleri müjdele! Kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler var. Onlara her hangi bir meyveden bir rızık yedirilince onlar, her defasında: «Bu bizim önceden yediğimiz şeydir.» diyecekler; oysa ona benzer olarak sunulacaklar. Kendileri için orada tertemiz zevceler de var. Onlar orada ebedi kalacaklar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: «Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir» derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar.
Gültekin Onan = İnanıp salih amellerde bulunanları müjdele: Gerçekten onlar için içlerinden / altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızk olarak bu ürünlerden (min semeretin rizkan) yedirildiğinde "Bu, daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu onlara (dünyadakine) benzer (müteşabihe) olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz (halidun) kalıcıdırlar.
Harun Yıldırım = Îmân edip salih amel işleyen kimseleri müjdele! Muhakkak onlar için altından nehirler akan cennetler vardır. Orada rızık olan ürünlerden her rızıklandırıldıklarında: "Bu, daha önce rızıklandırıldığımızdır” derler. Onlara birbirinin benzeri olarak verilecektir.Onlar için orada tertemiz kılınmış eşler de vardır.Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) îmân eden, bir de güzel güzel amel (ve hareketlerde bulunan kimselere muştula ki altlarından ırmaklar akan cennetler onların. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyva rızk olarak yedirilse her defasında «ha, bu, evvelce de (dünyâda) rızıklandığımız (yediğimiz) şeydi» diyecekler Ve o rızk (renkde, şekilde) birbirinin benzeri, (fakat tatda, keyfiyyetde başka başka ve çok yüksek ve müstesna kıymetlerde) olmak üzere kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem orada onlar dâim de kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, şübhesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! (Onlar) ne zaman rızık olarak oradan, herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar: 'Bu, daha önce rızıklandırıldığımız şeydir' derler. Çünki bu (Cennet ni'metleri), kendilerine (dünyadaki rızıklarıyla) birbirine benzer şekilde verilir. Onlar için orada tertemiz zevceler de vardır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = İman eden, salih ameller işleyenlere; altından ırmaklar akan cennetlerin kendileri için olduğunu müjdele. Onlara ne zaman bunlardan bir meyve rızık olarak verilirse bu, evvelce rızıklandığımız şeydi, derler. Onlara birbirine benzeyen (böyle nimetler) verilecek. Onlar için orada temiz eşler de vardır. Hem onlar orada temelli kalıcıdırlar.
Kadri Çelik = İman edip salih işler yapanlara, kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Oradan bir meyve ile rızıklanınca, “Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir” derler. Kendilerine birbirine benzer (nimetler) verilmiştir. Onlara orada tertemiz eşler vardır ve onda temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = Ama imana ermiş olup doğru ve yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan has bahçelerin kendilerine ait olacağını müjdele! Onlara ne zaman rızık olarak oradan bazı ürünler bahşedilse, "Bunlar, bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış" diyecekler. Çünkü onlara o(geçmişte tadılanlar)ı hatırlatacak şeyler verilecek. Onlar, orada tertemiz eşler bulacaklar ve orayı mesken edinecekler.
Mustafa İslamoğlu = İman eden ve bu imanla uyumlu iyilikler işleyen kimseleri zemininden ırmaklar çağlayan cennetlerle müjdele! Her zaman oranın nimetlerinden ikram olarak onlara sunulsa "Bunlar bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış" diyecekler. Oysa ki bu, o nimetlerin çağrıştırdığı belli belirsiz bir benzerlik. Ve onlar için cennette tertemiş eşler olacak ve onlar orada kalıcıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmân edip sâlih amellerde bulunanlara müjde ver. Şüphe yok ki onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Her ne vakit o cennetlerden bir meyva ile merzûk olunca diyeceklerdir ki: «Bu meyva bizim evvelce de merzûk olduğumuz bir meyvadır.» Onlara birbirine benzeyen (böyle nîmetler) verilmiş olacaktır. Ve onlar için cennetlerde tertemiz zevceler de vardır ve onlar o cennetlerde ebedî olarak kalacaklardır.
Ömer Öngüt = Resulüm! İman edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyve rızık olarak yedirilirse, her defasında: “Bu bizim daha önce de dünyada iken yediğimiz şeydir. ” derler. Bunlar söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur. Onlar için orada tertemiz eşler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
Şaban Piriş = İman edenler ve doğruları yapanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!.. Ne zaman oradaki meyvelerden rızıklandırılsalar: -Bu, daha önce de rızıklandığımız şey! diyecekler. O meyveler kendilerine dünyadakilerin bir benzeri olarak verilecektir ve orada onlar için tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Inanan kimseleri müjdele ve salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yapanları da!.. Onlar için kesinlikle, altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu! Ne zaman oradaki bir meyveden rızıklandırılsalar: “Bu (tıpkı) daha önce, (dünyada iken) rızıklandığımız şeylerdir” derler. Halbuki bu rızık (meyveler), onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır.
Seyyid Kutub = İman edip iyi ameller işleyenleri, ağaçları altından nehirler akan Cennetler ile müjdele. Onlara rızık olarak her yeni meyve sunulduğunda «Bu daha önce bize sunulan falanca meyvedir» derler, onlara birbirinden ayırd edemeyecekleri rızıklar verilir. Hem onlara orada el değmemiş, tertemiz eşler verilecektir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
Suat Yıldırım = İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki, ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse: "Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!" diyecekler. Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.
Süleyman Ateş = İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine âit olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıkça: "Bu, daha önce de rızıklandığımız şeydir, (dünyâda iken de bu rızıktan yemiştik)" derler. (Cennetteki bu rızık), onlara, o(dedikleri)ne benzer verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = (Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: «Bu daha önce de rızıklandığımızdır» derler, bu birbirinin benzeri olarak onlara sunulmuştur. Onda, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar.
Ümit Şimşek = İman edip güzel işler yapanlara müjdele: Onların, altından ırmaklar akan bahçeleri olacak. O bahçelerden ne zaman rızık olarak bir meyveyle nasiplenecek olsalar, 'Bu daha önce bize verilen rızık' derler; çünkü o rızık, benzer şekilde onlara verilmiştir. Onların orada tertemiz eşleri olacak; ve onlar orada ebedî kalacaklar.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip hayra ve barışa yönelik değerler üretenlere şunu müjdele: Kendileri için, altlarından ırmaklar akan cennetler olacaktır. Onlardaki herhangi bir meyvadan bir rızk olarak her nasiplendirildiklerinde, şöyle diyeceklerdir: "İşte bu, daha önce rızklandırıldığımız şey!" Bu rızk onlara buna benzer şekilde verilmişti. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada sürekli kalacaklardır.
İskender Ali Mihr = Ve âmenû olup, ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) amelde bulunanlar için altlarından nehirler akan cennetler olduğunu müjdele. Oradaki meyvelerden ve mahsullerden bir rızıkla her rızıklandırılışlarında “İşte bu bizim daha önce de rızıklandırıldığımız (yediğimiz) şeydir.” dediler. Ve ona (dünyadaki rızıklarına) benzer (lezzet
ve nefaset bakımından çok üstünü) verilmiştir. Onlar için orada temiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = İman edip, Allah’ın belirlediği doğru işleri yapanlara, altlarından ırmakların aktığı bahçeleri (cennetleri) müjdele. Onlar ne zaman o bahçelerin yiyeceklerinden yeseler, “Bunlarla daha önce de rızıklanmıştık” derler. Onların cennette yediklerinin benzerleri (dünyada iken) verilmişti. Ayrıca onlar için orada, tertemiz eşler var ve orada sürekli kalacaklardır.
Bakara / 26 - İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).
Diyanet İşleri = Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Allah, sivrisineği de örnek getirmekten çekinmez, ondan üstün olanları da. İnananlar bilirler ki bu örnek, yerindedir ve Rablerindendir. Fakat inanmayanlar, Allah bu örnekle ne demek istiyor ki derler. O, bununla çoklarını şaşırtıp azdırır, çoklarını da doğru yola getirir. Azdırıp şaşırttıkları, ancak kötü işler yapanlardır.
Abdullah Parlıyan = Bakınız Allah bir sivrisineği hatta ondan daha büyük veya daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. Artık iman etmiş olanlar, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirler ise “Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?” derler. Bu yolla Allah birçoğunu saptırırken, birçoğunu da doğruya yöneltir. Fakat Allah, ancak dosdoğru yoldan çıkanları saptırır.
Adem Uğur = Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).
Ahmed Hulusi = Allâh kesinlikle bir sivrisinek kanadı veya ondan da ufak bir şeyi misal vermekten kaçınmaz. İmanın gereğini yaşayanlar bunun Rablerinden kaynaklanan bir Hak olduğunu bilirler. Bu gerçeği inkâr edenler ise, (misalî anlatımları değerlendirmeyip) "Allâh, acaba bununla ne demek istedi" derler. Bu anlatım, çoğunun (fıtratlarının elvermemesinden dolayı) sapmasına yol açar; bir kısmını da gerçeğe hidayet eder. Allâh, onunla (bu tür anlatımla) sâfiyetini yitirmişlerden başkasını saptırmaz!
Ahmet Tekin = Allah, hakkı açıklamak için sayısız darb-ı meselli delillerden birini, bir sivrisineği, ondan daha küçük, daha büyük bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman edenler, bunların Rablerinden gelen hak düzeni yerleştirmek için, öğüt verici, ibretli bir delil olduğunu bilirler. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler ise, bunları hafife alarak;'Allah böyle darb-ı meselli bir delil ile ne demek istiyor?' derler.Allah bu misallerle, birçoklarının dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerinin önünü açar, birçoklarına da doğru yolu gösterme lütfunda bulunur. Verdiği misallerle yalnızca âsilerin, günahkârların, doğru ve mantıklı düşünmeyi terk edenlerin, fâsıkların, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerinin önünü açar.
Ahmet Varol = Allah bir sivrisineği veya bunun üstünde bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İman etmiş olanlar, onun Rableri katından bildirilen bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise 'Allah, acaba bu örnekle neyi kasdetmiştir?' derler. Allah onunla birçoklarını sapıklığa düşürür, birçoklarını da doğru yola iletir. Allah'ın onunla sapıklığa düşürdükleri, fasıklardan başkaları değildir.
Ali Bulaç = Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki Allah, sivri sinek ve ondan büyüğü ile hakkı açıklamak için misâl getirmeyi terk etmez. Artık iman edenler, bunun (misâlin) Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Amma kâfirler: “- Allah bu misâl ile ne murâd etmiştir?” derler. Cenâb’ı Allah o misalle, bir çoğunu şaşırtıp saptırır ve yine onunla bir çoğunu yola, hidâyete eriştirir ve onunla ancak fâsıkları şaşırtır. (Bu, kâfirlerin tekzîbi ve müminlerin iman etmeleri sebebiyle olur.)
Ali Ünal = Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
Bayraktar Bayraklı = Allah, bir sivri sineği, hatta ondan daha küçük bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İnananlar, bu örneğin Rabblerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” derler. “Allah bu örnekle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğruya yöneltir; bu örnekle, fâsıklardan başkasını saptırmaz.”
Bekir Sadak = (26-27) Allah sivrisinegi ve onun ustununu misal olarak vermekten cekinmez. Inananlar bunun Rablerinden bir gercek oldugunu bilirler. Inkar edenler ise «Allah bu misalle neyi muradetti?» derler, O, bu misalle bircogunu saptirir, bircogunu da yola getirir. Onunla saptirdigi yalniz fasiklardir ki onlar Allah'la yapilan sozlesmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah'in birlestirilmesini buyurdugu seyi ayirirlar ve yeryuzunde bozgunculuk yaparlar; zarara ugrayanlar iste onlardir.
Celal Yıldırım = Allah şüphesiz ki bir sivrisineği ve ondan (hilkat ve san'at inceliği bakımından) daha büyüğünü, (yapı itibariyle daha küçüğünü) misâl getirmekten çekinmez. İmân edenlere gelince, onlar bunun Rabları tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Küfre saplananlar İse, «Allah bununla misâl olarak neyi murad etmiştir?» derler. (Allah) bununla (insanları imtihan ederek) bir çoğunu (bilgisizlikleri ve nankörlükleri yüzünden) şaşırtır. Bir çoğunu da (bilgili oldukları ve akıllarını hayra kullandıkları için) doğru yola iletir. (Fakat) bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.
Cemal Külünkoğlu = Şüphe yok ki, Allah, bir sivrisineği hatta (yaratılışta) onun daha da ötesinde olan (zayıf ve basit) bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. İnananlar onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. İnkârcılar ise: “Bu örnekle Allah ne demek istiyor?” derler. Bu yolla Allah, birçoğunu (kötü niyetinden dolayı) şaşırtırken birçoğunu da (iyi niyetinden dolayı) yola getirir. (Allah,) onunla ancak fasıklardan (yoldan çıkmış olanlardan) başkasını sapıklıkta bırakmaz.
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. İnananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkar edenler ise 'Allah bu misalle neyi murad etti?' derler, O, bu misalle birçoğunu saptırır, birçoğunu da yola getirir. Onunla saptırdığı yalnız fasıklardır ki onlar Allah'la yapılan sözleşmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; zarara uğrayanlar işte onlardır.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).
Edip Yüksel = ALLAH bir sivrisineği hatta ondan daha küçüğünü örnek vermekten çekinmez. İnananlar, bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilir. İnkarcılar ise 'ALLAH bu benzetme ile neyi amaçladı,' derler. O, bununla bir çok kişiyi saptırır ve birçok kişiyide doğruya iletir. O, bununla sadece fasıkları saptırır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bilmeli ki Allah bir sivrisineği hattâ daha üstününü bir mesel yapmaktan sıkılmaz, iman edenler bilirler ki o şüphesiz hakdır, rablarındandır, amma küfre saplananlar Allah böyle bir mesel ile ne murad etmiş? derler, evet Allah onunla bir çoklarını şaşırtır, yine onunla bir çoklarını yola getirir, hem onunla ancak o fasıkları şaşırtır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah bir sivrisineği, hatta üstündekini örnek vermekten sıkılmaz. İman edenler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise: «Allah böyle bir örnek ile ne demek istemiş?» derler. Evet! Allah onunla bir çoğunu da şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Muhakkak ki Allah bir sivri sineği, hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabb'lerindendir. Ama küfre saplananlar: «Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?» derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır.
Gültekin Onan = Tanrı küçük bir sivrisinekten daha büyüğüne kadar her çeşit örneği vermekten (yedribe meselen) çekinmez. İnananlar bunun rablerinden gelen bir gerçek (hakk) olduğunu bilirler. Kafirler ise "Tanrı bu örnek (mesel) ile neyi amaçladı (irade)?" derler. O, bununla bir kısmını / çoğunu (kesiyr) saptırır (yudıllü-dalalet) ve bir kısmını / çoğunu da doğruya iletir (yehdiy). O, bununla sadece fasıkları saptırır (dalalet).
Harun Yıldırım = Doğrusu Allah bir sivrisineği veya ondan daha üstün olan herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. Gerçekten îmân edenler bilirler ki, o kesinlikle Rablerinden bir haktır. Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler ise: “Allah bu misal ile neyi kastetmiştir?” derler. Onunla pekçoğunu saptırır. Bir çoğunu da onunla hidâyete erdirir. Onunla fâsıklardan başkasını saptırmaz.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat bir sivri sinek olsun, daha üstündeki (büyüğü) olsun her hangi bir şey'i Allah mesel (ve misâl) getirmekden çekinmez. Artık îman edenler onun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise «Allah bu misâl ile ne murad etmişdir» derler. Allah onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki Allah, (kullarına doğru yolu göstermek için) bir sivrisineği, (hattâküçüklük ve kıymetsizlikte) ondan da öte (daha aşağı) bir şeyi misâl getirmekten çekinmez.Ama îmân edenler, bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu hemen bilirler. İnkâr edenleregelince: 'Şimdi Allah, misâl olarak bununla neyi murâd etti?' derler. (Allah,) onunla birçok kimseyi dalâlete atar, birçok kimseyi de hidâyete erdirir. Fakat onunla ancak fâsıkları dalâletedüşürür.
İbni Kesir = Şüphe yok ki, Allah, bir sivri sineği ve ondan küçük bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İman etmiş olanlar bunun Rablarından bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise; Allah bu misali vermekle ne murad etmiş? derler. Allah onunla bir çoğunu sapıtır, bir çoğunu da hidayete erdirir. Bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.
Kadri Çelik = Allah, sivrisineği ve onun da ötesinde bir varlığı örnek olarak vermekten hayâ etmez. İman edenlere gelince, bunun Rablerinden gerçek bir örnek olduğunu bilirler. Küfre sapanlar ise, “Allah bu örnekle neyi irade etmiştir?” derler. O, bu örnekle birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayet eder. Onunla saptırdığı yalnız fâsıklardır.
Muhammed Esed = Bakın, Allah, bir sivrisineği (hatta) ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Hakikati inkara şartlanmış olanlar ise, "Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?" derler. Bu yolla Allah, bir çoğunu saptırırken bir çoğunu da doğruya yöneltir, fakat fasıklardan başkasını saptırmaz.
Mustafa İslamoğlu = Allah bir sivrisineği ya da ondan da küçüğünü misal vermekten haya etmez. İman edenlere gelince: onlar iyi bilirler ki, o, Rableri katından gelen hakikattir. Küfre saplananlara gelince: "Allah bu örnek ile ne demek istedi?" derler. Bununla Allah bir çoğunu saptırırken bir çoğunu da doğru yola yöneltir. Ve fakat yoldan çıkmışlardan başkasını kesinlikle saptırmaz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bir sivrisineği ve onun üstünde bulunanı mesel olarak irad buyurmaktan istihya etmez. İmdi imân etmiş olanlar bunun Rableri tarafından bir hak olduğunu bilirler. Kâfir olanlar ise, «Allah bununla mesel olarak ne murad etti?» derler. Hak Teâlâ bu mesel ile birçoklarını dalâlette bırakır, birçoklarını da hidâyete eriştirir. Allah Teâlâ bununla ancak fâsık olanları dalâlete düşürür.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki Allah sivrisinek veya ondan daha küçüğüyle misal getirmekten çekinmez. İman edenler böyle misallerin Rablerinden gelen bir hak olduğunu bilirler. Kâfirler ise: “Allah bu misalle ne demek istedi?” derler. Allah bu misalle bir çoğunu saptırır, bir çoğunu da hidayete erdirir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır.
Şaban Piriş = Allah, bir sivrisineği ve onun üzerinde bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İman edenler, onun Rab’lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler, ama kafirler: -Allah, bu misalle ne demek istiyor? derler. Allah, bu misalle bir çoklarını şaşkınlıkta bırakır, bir çoklarını da doğru yola çıkarır, şaşkın bırakılanlar yalnızca yoldan çıkanlardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz Allah çekinmez, bir sivri sineği misal/örnek olarak vermekten; onun daha üstündeki/ötesindeki bir varlığı, misal olarak vermekten de!.. Böylece iman edenler (bunu) bilirler, şüphesiz onun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu! Ama kâfirlere gelince: “Allah bu misalle/örnekle neyi kastetmiştir?” derler. Bununla birçoklarının sapıklığını ortaya/açığa çıkarır. Birçokları da doğru yola girer. Ama bununla (bu misalle), ancak fasıklar (zaten yoldan çıkmış olanlar) sapar.
Seyyid Kutub = Allah bir sivrisineği ve (biyolojik açıdan) onun daha üstünde olan bir canlıyı örnek olarak göstermekten çekinmez. İman edenler onun Rabbleri tarafından ortaya konmuş bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise 'Allah ne amaçla bu örneği gösterdi?» derler. Allah bu örnek ile bir çoklarını sapıklığa düşürür ve bir çoklarını da hidayete erdirir: Onunla sadece fasıkları sapıklığa düşürür.
Suat Yıldırım = Allah gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İman edenler onun Rab’lerinden gelen gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise "Allah böyle misal vermekle ne kasdediyor?" derler. Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.
Süleyman Ateş = Allâh, bir sivrisineği hattâ onun da üstünde olan(ondan daha zayıf bir varlığ)ı misal vermekten utanmaz. İnananlar onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise: "Allâh, bu misalle ne demek istedi?" derler. (Allâh), onunla birçoğunu saptırır ve yine onunla birçoğunu yola getirir. Onunla sadece fâsıkları saptırır.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz Allah, bir sivrisineği olsun, ondan üstün olanını olsun (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden hak olduğunu bilirler; küfredenler ise, «Allah, bu örnekle neyi amaçlamıştır?» derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete ulaştırır. O bununla ancak fasıkları saptırır.
Ümit Şimşek = Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de 'Allah bu misalle ne demek istedi?' deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah'ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki Allah, bir sivrisineği hatta onun da üstündeki bir varlığı örnek göstermekten sıkılmaz. Böyle bir durumda, inananlar bilirler ki o, Rablerinden bir gerçektir. Küfre sapmışlar ise şöyle derler: "Allah, bunu örnek vermekle ne demek istedi?" Allah onunla birçoğunu saptırır, birçoğunu da onunla doğruya ve güzele kılavuzlar. Allah onunla fâsıklardan başkasını saptırmaz.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Allah bir sivrisineği, hatta onun üstünde olanı da misal vermekten çekinmez. Fakat âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), onun Rab’lerinden bir hak olduğunu bilirler. Kâfirler (Allah’a ulaşmayı dilemeyenler) ise: “Allah, bu misalle ne demek istedi?” derler. (Allah) onunla birçoğunu dalâlette bırakır, birçoğunu da onunla hidayete
erdirir. Ve onunla fâsıklardan başkasını dalâlette bırakmaz.
İlyas Yorulmaz = Muhakkak ki Allah, sivrisinek de olanı veya onun da üzerinde olan şeyleri misal vermekten çekinmez. İman etmiş olanlara gelince, o sivrisineğin ve onun üzerinde olanların yaratılışında, Rablerinin yüceliğini anlatan işaretler olduğunu bilirler. Gerçekleri inkâr edenler ise “Allah bu misali vermekle ne anlatmak istiyor” derler. Bu anlatımlarla pek çok insanı saptırır ve yine bu anlatımla pek çok insanı da doğruya iletir. Ancak yoldan çıkmışlar, bu misallerle saparlar.
Bakara / 27 - Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh(mîsâkıhî), ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fîl ard(ardı) ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Diyanet İşleri = Onlar, Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kötülükte bulunanlar onlardır ki Allah'la ahdettikten sonra ahitlerini bozarlar. Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler, yeryüzünde bozgunculuk ederler. Onlardır ziyankârlar.
Abdullah Parlıyan = Bu fasıklar, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın sürdürülmesini emrettiği her türlü insani ilişkiyi keserek, îmanî, ahlâkî, sosyal bağları koparıp ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayacak olanlar onlardır.
Adem Uğur = Onlar öyle (fâsıklar) ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.
Ahmed Hulusi = Onlar, Allâh ahdini (Esmâ'sını açığa çıkarmanın farkındalığıyla yaşama istidadının gereğini) dünyaya geldikten sonra yerine getirmezler. Birleştirilmesini emrettiğini (Esmâ hakikati müşahedesini) keserler ve arzda (bedensel yaşam boyutunda) fesat çıkarırlar (bedensel arzular {karındaki ikinci beyin dürtüleri - komutları/nefsi emmâre} peşinde ömür tüketirler). İşte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Ahmet Tekin = Fâsıklar, kulluk sözleşmesinde kesin söz verdikten sonra, Allah’a verdikleri taahhüdü bozanlar, koyduğu ilâhî düzene, şeriatına aykırı hayat yaşayanlardır. Allah’ın, riayet edilmesini, birleştirilmesini, bütün olarak düşünülmesini, uygulanmasını emrettiği, bütün peygamberlerin tek davet ve tebliğ konusu İslâm dinindeki devamlılığı sağlayan hükümleri bir kenara atarak, ayrı dinler icat edenler; şer’î kuralları, şer’î düzeni, Kur’ân’ın bütünlüğünü bozarak, parçalayarak İslâm’ı tesirsiz kılmaya çalışanlardır. Yeryüzünde fesat çıkaranlardır, bozgunculuk yapanlardır. İşte asıl zarara, hüsrana uğrayanlar bunlardır.
Ahmet Varol = Bunlar, Allah'a vermiş oldukları sözü kesinlik kazandırdıktan sonra bozarlar; Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Zarara (hüsrana) uğrayacak olanlar da bunlardır.
Ali Bulaç = Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır.
Ali Fikri Yavuz = O fâsıklar ki, Allah’ın (ezelde iman ve itaat etmelerine dair) kendilerinden aldığı sözü sağlama bağladıktan sonra, O’nun ahdini bozarlar ve Allah’ın vaslını emrettiği şeyi (yakınlık ve iman bağlarını) keserler, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk yaparlar. İşte bunlar, (ebedî olarak cehenneme düşüp) ziyanda kalanlardır.
Ali Ünal = O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
Bayraktar Bayraklı = O fâsıklar ki, Allah'a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler; Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği ilişkileri keser ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. Onlar manen iflâs etmiş kimselerdir.[12]
Bekir Sadak = (26-27) Allah sivrisinegi ve onun ustununu misal olarak vermekten cekinmez. Inananlar bunun Rablerinden bir gercek oldugunu bilirler. Inkar edenler ise «Allah bu misalle neyi muradetti?» derler, O, bu misalle bircogunu saptirir, bircogunu da yola getirir. Onunla saptirdigi yalniz fasiklardir ki onlar Allah'la yapilan sozlesmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah'in birlestirilmesini buyurdugu seyi ayirirlar ve yeryuzunde bozgunculuk yaparlar; zarara ugrayanlar iste onlardir.
Celal Yıldırım = 0 fâsıklar ki, Allah'ın (Elestu bi-Rabbiküm = Ben sizin Rabbınız değil miyim ? hitabındaki veya semavî kitaplarda geleceği haber verilen son peygambere inanmaları hususundaki) ahdini tevsîk ettikten sonra bozarlar. Allah'ın (biraraya getirilip) bitiştirilmesini emrettiği (dinî, ahlâkî, içtimaî bağları) keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte zararda kalanlar ancak onlardır.
Cemal Külünkoğlu = Onlar öyle (fasıklardır) ki, (emirlerine kayıtsız şartsız bağlı kalacaklarına dair) Allah'a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın sürdürülmesini emretmiş olduğu (insani) ilişkileri keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. İnananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkar edenler ise 'Allah bu misalle neyi murad etti?' derler, O, bu misalle birçoğunu saptırır, birçoğunu da yola getirir. Onunla saptırdığı yalnız fasıklardır ki onlar Allah'la yapılan sözleşmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; zarara uğrayanlar işte onlardır.
Diyanet Vakfi = Onlar öyle (fâsıklar) ki, Allah'a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın, ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.
Edip Yüksel = Onlar ki ALLAH ile yaptıkları anlaşmaya bağlılık sözü verdikten sonra onu bozarlar, ALLAH'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar kaybedenlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = ki Allahın ahdini misak ile bağlandıktan sonra bozarlar, Allahın vaslını emrettiğini kat'ederler ve yer yüzünde fesad yaparlar, işte bunlar hep o husrana düşenlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki Allah'a kesin söz verdikten sonra bozarlar, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği ilişkileri keser ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar, hep o hüsrana düşenlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar. Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır.
Gültekin Onan = Onlar ki Tanrı ile yaptıkları anlaşmayı (ahid) onayladıktan (misakihi) sonra onu bozarlar, Tanrı'nın birleştirilmesini buyurduğu şeyi keserler / ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparlar. İşte onlar zarara uğrayanlardır (hümülhasirun).
Harun Yıldırım = Onlar ki, Allah'ın ahdini pekiştirilmiş sözünden sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridirler.
Hasan Basri Çantay = O (fâsıklar) ki Allanın, (Kitablarında Muhammede îman etmeleri hakkındaki ahid (ve emr) ini onu te'kid de etdikden sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emretdiği şey'i (hısımlık rabıtalarını, cem'iyyet birliğini, peygambere îmanda birleşmeyi) keserler, yer yüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar hüsrâne (maddî ve manevî en büyük zarara) uğrayanların ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = O kimseler (o fâsıklardır) ki, Allah’ın ahdini (O’na verdikleri sözü) kat'iyen kabûlünden sonra bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi (akrabâlar ve mü’minler arasındaki irtibâtı) keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.
İbni Kesir = Allah'ın ahdini pekiştirdikten sonra bozanlar, birleştirilmesini emrettiği şeyi koparanlar, yeryüzünde fesad çıkaranlar, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Kadri Çelik = Onlar Allah'la yaptıkları sözleşmeyi sözleştikten sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. Hüsrana uğrayanlar işte onlardır.
Muhammed Esed = Onlar ki, (fıtratlarına) yerleştikten sonra Allah'a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırır ve yeryüzünü fesada verirler: İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.
Mustafa İslamoğlu = Onlar ki (fıtrat) sözleşmesinden sonra Allah'ın (aldığı) sözü bozarlar, Allah'ın kurulmasını emrettiği bağları kesip koparırlar ve yeryüzünde ahlaklı çürümeye neden olurlar işte bunlardır hüsrana uğrayanlar!
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki Hak Teâlâ'nın ahdini tevsik (yemin ile te'kit) ettikten sonra bozarlar. Bitişmesini emretmiş olduğu şeyi kesiverirler. Yeryüzünde fesat çıkarırlar, işte hasîr olanlar onlardır.
Ömer Öngüt = Onlar ki, kesin söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler. Yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara düşmüş olanlardır.
Şaban Piriş = Ki onlar, Allah ile yapılan sözleşmeyi kabul ettikten sonra bozanlar, Allah’ın, birleştirilmesini emrettiği şeyi parçalayanlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte kaybedecek olanlar onlardır.
Sadık Türkmen = Onlar Allah’a verdikleri ahdi/sözü bozarlar; O’na sağlam/kesin söz verdikten sonra! Allah ile olan bağlarını koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte bunlar, hüsrana uğrayan(sapıtmış)ların ta kendileridir.
Seyyid Kutub = Onlar ki, Allah'a vermiş oldukları sözü kesin bir ahit haline getirdikten sonra bozarlar, Allah'ın sürdürülmesini emretmiş olduğu ilişkileri keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.
Suat Yıldırım = Bu fâsıklar o kimselerdir ki, Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın, kurulmasını istediği bağları koparır ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte bunlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
Süleyman Ateş = Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allâh'ın, birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabâlık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır.
Tefhim-ul Kuran = Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır.
Ümit Şimşek = O fâsıklar, sözleştikten sonra Allah'ın ahdini bozarlar; Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler; yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar, hüsrana düşenlerin tâ kendileridir.
Yaşar Nuri Öztürk = O fâsıklar ki Allah'a verdikleri ahdi, onunla anlaşıp bağlandıktan sonra bozar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keser ve yeryüzünde bozgun çıkarırlar. İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.
İskender Ali Mihr = Onlar (fâsıklar), (kâlû belâ günü Allah’a verdikleri) misaklarından sonra Allah’ın Ahdi`ni bozarlar. Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler. Ve (başka insanların, ruhlarını Allah’a ulaştırmalarına
da mani olurlar. Ve bu sebeple) yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar (kazandıkları pozitif dereceler negatif derecelerden az olup) hüsranda olanlardır.
İlyas Yorulmaz = O fasıklar (yoldan çıkmışlar), sözleşme yaptıktan sonra, Allah’la olan anlaşmalarını bozanlar ve Allah’ın emrettiği doğrulara ulaşılmasının yollarını kesenler (engelleyenler) olup, aynı zamanda yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. Böyle davranmakla kendilerine yazık etmiş olanlar işte bunlardır.
Bakara / 28 - Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki ölüydünüz, diriltti sizi. Sonra öldürür, sonra gene diriltir, sonra da gerisin geriye ona dönersiniz.
Abdullah Parlıyan = Cansız iken, size hayat veren ve sizi ölüme götüren sonra tekrar diriltip hayata kavuşturan ve sonunda kendisine döndürüleceğiniz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?
Adem Uğur = Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Ahmed Hulusi = Nasıl da varlığınızın hakikatinin Allâh Esmâ'sı (B işareti kapsamında) olduğunu inkâr ediyorsunuz? Ölüydünüz (hakikatinizin ne olduğunu bilmeden yaşıyordunuz), O sizi diriltti (inzâl ettiği ilimle size hayat verdi); sizi yine öldürecek (kendini sırf bedenmiş gibi kabul hâlinden), yine diriltecek (kendini beden sanma hâlinden arındırarak bilinç boyutu hâliyle yaşam). . . Nihayet sonunda hakikatinizi göreceksiniz!
Ahmet Tekin = Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Biyolojik hücreler, ruhsuz, bilinçsiz ölü varlıklar halinde idiniz, hayatî fonksiyonlarınız yoktu. Hücrelerinize ruh yayarak sizlere hayat verdi. Sonra ecelleriniz gelince, sizlerin ölümlerinizi gerçekleştirecek. Sonra yine diriltecek. Sonra da onun huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.
Ahmet Varol = Allah'ı nasıl inkar edersiniz ki, siz ölü idiniz Allah sizi diriltti. Sonra sizi yine öldürür ve ardından tekrar diriltir. Bundan sonra da O'na döndürülürsünüz.
Ali Bulaç = Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki, siz, ölü (birer nütfe, hormon) idiniz; O sizi diriltti. Sonra (ecelleriniz gelince) sizleri yine öldürecek, sonra (kıyamette) sizi diriltecek. Sonra da (amellerinizin hesabı görülmek üzere) ona döndürüleceksiniz.
Ali Ünal = Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Siz yokken, sizi var etti. Sonra sizi öldürecek ve sonra tekrar diriltecek. Sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Bekir Sadak = Olu idiniz sizleri diriltti, sonra oldurecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na doneceksiniz; oyleyken Allah'i nasil inkar edersiniz?
Celal Yıldırım = Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?! Halbuki siz ölüler (gibi) idiniz de O sizi diriltti. Sonra sizi yine öldürecek, sonra tekrar diriltecek. Sonra da (âhirette) yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = Allah'ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki? Sizler ölü (yok) halde idiniz diriltti (yoktan var-etti) sizi. Sonra öldürecek, yine diriltecek (sizi), sonra da O'nun huzuruna götürüleceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döneceksiniz; öyleyken Allah'ı nasıl inkar edersiniz?
Diyanet Vakfi = Siz cansız iken size can veren Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Edip Yüksel = ALLAH'ı nasıl inkar edersiniz? Siz ölüler idiniz o sizi diriltti. Sonra sizi öldürür ve tekrar diriltir ve sonunda ona döndürülürsünüz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allaha nasıl küfr ediyorsunuz ki ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek sonra sizleri yine diriltecek. Sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'a nasıl küfrediyorsunuz ki, ölü iken sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra sizleri yine diriltecek, sonra da döndürülüp O'na götürüleceksiniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz.
Gültekin Onan = Tanrı'ya nasıl küfredersiniz? Siz ölüler (emvaten) idiniz, o sizi diriltti (feahyaküm). Sonra sizi öldürür (yümiytüküm) ve tekrar diriltir (yuhyiyküm) ve sonunda / sonra da ona döndürülüceksiniz / döneceksiniz (türceun).
Harun Yıldırım = Allah’a karşı nasıl küfür üzere oluyorsunuz? Siz ölüler idiniz de sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra da sizi diriltecektir.Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Allaha nasıl olub da küfrediyor (Onun varlığını ve birliğini inkâr ediyor) sunuz? Halbuki siz ölüler iken (henüz babalarınızın sulbünde bir nutfe iken annelerinizin rahminde, sonra da dünyâda sizi) O diriltdi. Sonra sizi yine O öldürecek, tekrar sizi (kabirde ve neşirde) O diriltecek ve nihayet (Haşirden sonra) yine yalınız ona döndürüleceksiniz.
Hayrat Neşriyat = (Ey kâfirler!) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki, (siz) ölüler idiniz de, size (O) hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (tekrar) diriltecek, sonra da ancak O’na döndürüleceksiniz.
İbni Kesir = Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Halbuki siz ölüler iken O diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek, en sonunda yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Hâlbuki ölü idiniz de sizleri diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Muhammed Esed = Cansız iken size hayat veren ve sizi ölüme götüren, sonra tekrar hayata kavuşturan ve (sonunda) Kendisine döndürüleceğiniz Allah'ı nasıl inkar edersiniz?
Mustafa İslamoğlu = Cansızken size hayat bahşeden, ardından sizi öldürecek ve ondan sonra da diriltecek olan, en sonunda sizi kendisine döndürecek olan Allah'a karşı nasıl olur da nankörlük yaparsınız?
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ'yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir. Sonra da sizi diriltecektir. Sonra da O'na döndürüleceksiniz.
Ömer Öngüt = Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölü iken sizi O diriltti. Sonra sizi öldürecek, ondan sonra da tekrar diriltecektir. Tekrar O'na döndürüleceksiniz.
Şaban Piriş = Nasıl olur da Allah’a karşı nankör olabilirsiniz? Oysa, siz cansız iken, size o can verdi. Sonra sizin yine canınızı alacak; sonra da sizi diriltecek ve sonunda yine yalnızca O’na döndürüleceksiniz.
Sadık Türkmen = Siz, Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? (Sizler henüz dünyaya gelmemiş) ölüler (dünyada yok) idiniz, (O) size/sizi, (dünyada dirilterek) hayat verdi. Sonra sizi (dünyada iken) öldürecek, sonra sizi (kıyamet günü yeniden) diriltecek, en sonunda (hesap için) O’nun huzuruna döndürüleceksiniz.
Seyyid Kutub = Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, sizleri ölü iken o diriltti, sonra sizi öldürüp tekrar diriltecek, sonra da yine O'na döneceksiniz.
Suat Yıldırım = Ey kâfirler! Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz ölü iken size hayatı veren O’dur. Şunu bilin ki, tayin ettiği vâde gelince sizi öldürecek, yine diriltecek ve sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz.
Süleyman Ateş = Allah'a nasıl nankörlük edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O'na döndürüleceksiniz.
Tefhim-ul Kuran = Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra yine sizi öldürecek, yine diriltecektir ve sonra yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
Ümit Şimşek = Nasıl olur da Allah'ı inkâr edersiniz ki, siz cansız iken O size can verdi. Sonra O sizi öldürür; sonra yine diriltir; sonra da Onun huzuruna dönersiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'a nasıl nankörlük ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O'na döndürüleceksiniz.
İskender Ali Mihr = Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? (Kıyamet günü sur’a üfürüldükten sonra) siz ölü idiniz. Sonra sizi (kıyamet günü) diriltti. Sonra sizi (sur’a ikinci defa üfürüldüğünde)
öldürecek. Sonra sizi (sur’a üçüncü defa üfürüldüğünde) diriltecek.
Sonra (İndi İlâhi’de) O’na döndürüleceksiniz.
İlyas Yorulmaz = Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki? Sizler yoklukta idiniz (ölü idiniz), sizi diriltti, sonra sizi tekrar yok edecek (öldürecek) ve sonra sizi yeniden diriltecek, sonra ona döndürüleceksiniz.
Bakara / 29 - Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir Allah'tır ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra iradesini yücelere yöneltti de gökleri nizam ve intizam üzere yedi kat olarak yarattı. O, her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Dünya üzerinde ne varsa sizin için yaratan, sonra tüm gökyüzünü iradesi altına alarak onları yedi gök şeklinde düzenleyen Allah'dır; Ve yalnızca işte bu Allah'tır herşeyi tam bilen.
Adem Uğur = O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Ahmed Hulusi = "HÛ" (O işaretini boyutsal derinlikli düşünmek gerekir) yarattı sizin için arzda olanların (bedeninizdeki özelliklerin) tümünü; sonra da şuur (beyin) boyutunuza yönelip onu yedi kat (yedi idrak kapasitesi - Nefs mertebesi) olarak düzenledi. O her şeyi bizâtihi kendinden yarattığı içindir ki her şeyi bilendir.
Ahmet Tekin = O, yeryüzündeki varlıkların ve imkânların hepsini sizin için yaratandır.Sonra göğe yönelerek çekimini tesis eden, dengesini sağlayan, hükümranlığını kuran, gökleri yaratılış amacına uygun yedi gök olarak düzenleyendir. Her şey, O’nun ilmi, planı, iradesi dahilinde gerçekleşmektedir.
Ahmet Varol = Yeryüzünde bulunanların tümünü sizin için yaratan O'dur. Bunları yarattıktan sonra göğe yönelerek onları da yedi gök halinde düzenledi. O her şeyi bilmektedir.
Ali Bulaç = Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir.
Ali Fikri Yavuz = O, o yaratıcıdır ki, yerde ne varsa (faydalanıp ibret alasınız diye) hepsini sizin için yarattı. Sonra semayı (yaratmayı) kasdetti de onları (semaları), yedi gök halinde nizama koydu. O her şeyi hakkıyla bilendir.
Ali Ünal = O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Allah, yerde olanların hepsini sizin için yarattı, sonra iradesini göğe yöneltip onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilendir.
Bekir Sadak = Yerde olanlarin hepsini; sizin icin yaratan O'dur. Sonra, goge dogru yonelerek yedi gok olarak onlari duzenlemistir. O her seyi bilir. *
Celal Yıldırım = Yeryüzündeki bütün şeyleri sizin yararınıza yaratan, sonra gökyüzüne iradesiyle, saltanatıyla yönetip onları yedi gök hâlinde sağlam bir (sistem ve) düzene koyan O'dur. O her şeyi hakkıyla bilendir.
Cemal Külünkoğlu = O (Allah) ki, yeryüzünde bulunan bütün varlıkları sizin için yarattı (ve emrinize verdi). Sonra da plan ve tasarımını göklere uygulayıp onları yedi gök şeklinde düzenledi. O, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Yerde olanların hepsini; sizin için yaratan O'dur. Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir.
Diyanet Vakfi = O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi gök olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Edip Yüksel = Yeryüzünde herşeyi sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip onu yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi Bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O, o hâlikdir ki yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra Semaya inayet buyurdu da onları yedi sema halinde nizamına koydu o her şey'i bilir bir alîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O öyle bir yaratıcıdır ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra iradesini göğe yöneltip onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi pek iyi bilendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı . Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.
Gültekin Onan = Yeryüzündekilerin tümünü sizin için yaratan (haleka) O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva) onu yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilendir.
Harun Yıldırım = Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan,sonra göğe yönelip yedi gök halinde onları düzenleyen O'dur. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Hasan Basri Çantay = Yerde ne varsa hepsini sizin (fâideniz) için yaratan, sonra (irâdesi) göğe yönelib de onları yedi gök haalinde tesviye (ve tanzîm) eden (sapasağlam yapan) Odur ve O her şey'i hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğü (yaratmayı) kasdedip onları yedi (kat) semâ olarak tanzîm eden O’dur. Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyen O'dur. O, her şeyi bilendir.
Kadri Çelik = Yerde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra da göğe doğru yönelerek onları yedi gök halinde düzenleyen O'dur. O, her şeyi bilendir.
Muhammed Esed = Ve dünya üzerinde ne varsa sizin için yaratan, plan ve tasarımını göklere uygulayıp onları yedi gök şeklinde düzenleyen O'dur; ve yalnızca O'dur her şeyin tam bilgisine sahip olan.
Mustafa İslamoğlu = Yeryüzündekilerin tümünü sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onu yedi gök olarak düzenleyen O'dur: Nihayet her şeyin bilgisine sahip olan da O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = O öyle bir Hâlık-i Kerîm' dir ki yeryüzünde ne var ise hepsini sizin için yarattı. Sonra da semaya teveccüh edip onları yedi sema olarak tasfiye buyurdu, O her şeyi bihakkın bilicidir.
Ömer Öngüt = Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra da göğe yöneldi, onu yedi kat olarak düzenledi. O her şeyi hakkıyla bilendir.
Şaban Piriş = Yeryüzündeki her şeyi sizin için yaratan sonra gökyüzüne yönelip yedi kat gök olarak düzenleyen ve her şeyi bilen O’dur.
Sadık Türkmen = O ki, sizin için yarattı, yeryüzünde olanların hepsini! Sonra semaya/göğe istiva etti/yöneldi. Sonra onları, yedi kat sema/gök halinde tanzim etti/düzenledi. O herşeyi hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = O ki, yeryüzünde bulunan bütün varlıkları sizin için yarattı. Sonra da göklere yönelerek onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.
Suat Yıldırım = O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı. Sonra iradesi yukarıya yönelip orayı da yedi gök halinde sağlamca nizama koydu. O her şeyi hakkıyla bilir.
Süleyman Ateş = O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, herşeyi bilir.
Tefhim-ul Kuran = Yerde olanların tümünü sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. O, herşeyi bilendir.
Ümit Şimşek = Yerde ne varsa hepsini sizin için O yarattı; bir de semâya yönelip onu yedi gök halinde düzenledi. O herşeyi hakkıyla bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = O Allah'tır ki, yeryüzündekilerin tümünü sizin için yarattı. Sonra göğe saltanat kurdu da onları yedi gök halinde düzenledi. O Alîm'dir, her şeyi çok iyi bilir.
İskender Ali Mihr = O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı.
Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat)
gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).
İlyas Yorulmaz = O, yeryüzünde olanların tümünü sizin için yaratandır. Sonra gökyüzünü yine sizin için yedi gök haline getiren de O dur. O her şeyi en iyi bilendir.
Bakara / 30 - Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Diyanet İşleri = Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti. Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz, sana hamd ederek noksan sıfatlardan arılığını söylemede, seni kutlamadayız ya; ben, sizin bilmediğinizi bilirim demişti.
Abdullah Parlıyan = Bir zamanlar Rabbin meleklere: Bakın ben yeryüzünde benim hükümlerimi uygulayacak bir halife, bir temsilci yaratacağım demişti de, melekler: “Biz seni övgüyle yücelterek takdis edip sana saygı gösterip dururken, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” dediler. Ama Allah onlara: “sizin bilmediğiniz çok şey var onları ben bilirim” dedi.
Adem Uğur = Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
Ahmed Hulusi = Rabbin meleklere: "Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim" dedi. Onlar da: "Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz?" dediler. (Buyurdu): "BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim!. . "
Ahmet Tekin = Hani Rabb’in meleklere;'Ben yeryüzünde dünya düzeni kurmaya, ilâhi hükümleri icraya, yeryüzünü imâra yetkili halifeler hazırlayıp yerleştireceğim' demişti. Melekler:'Orada bozgunculuk yapacak, karışıklık çıkaracak, kan dökecek birilerini mi hazırlayıp yerleştireceksin? Oysa biz sana hamdederek zikrediyor, seni tesbih ediyoruz. Senin kutsallığını biliyor, kabul ediyor, Seni takdis ediyoruz' dediler. Rabbin:'Ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum' buyurdu.
Ahmet Varol = Hani Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti. [4] Melekler de: 'Sen orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin! Oysa biz senin yüceliğinden övgü ile söz etmekte (seni hamd ile tesbih etmekte) ve senin bütün eksikliklerden uzak, ulu sıfatların sahibi olduğunu dile getirmekteyiz' demişlerdi. Allah da, 'ben sizin bilmediklerinizi bilirim' demişti.
Ali Bulaç = Hani Rabbin, Meleklere: "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. (Allah:) "Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim" dedi.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Habîbim), o vaktı hatırla ki, Rabbin Meleklere: “-Ben yer yüzünde (hükümlerimi yerine getirecek) bir halife (bir insan) yaratacağım.” demişti. Melekler de: “- Biz seni hamdinle tesbih ve noksanlıklardan tenzih etmekte olduğumuz halde, orada fesad çıkaracak ve kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?” demişlerdi. Allah: “-Ben, sizin bilemiyeceğiniz şeyleri bilirim.” buyurdu.
Ali Ünal = Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
Bayraktar Bayraklı = Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit melekler, “Biz seni överek anarken ve yüceltip dururken, orada fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” diye cevap verdi.[13]
Bekir Sadak = Rabbin meleklere «Ben yeryuzunde bir halife var edecegim» demisti; melekler, «Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akitacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni overek yuceltiyor ve Seni devamli takdis ediyoruz» dediler; Allah «Ben suphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim» dedi.
Celal Yıldırım = Rabbin (ezelî irâdesi Âdem'i var kılmayı murad ettiğinde) meleklere : «Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. (Melekler de) «Orada fesad çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın ?! Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdîs ediyoruz» demişlerdi. (Allah), «Şüphesiz ki Benim bildiğimi siz bilmezsiniz» demişti.
Cemal Külünkoğlu = Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde (hükümlerimi icra edecek) bir halife (etkili ve yetkili olmaya elverişli insan) yaratacağım” buyurmuştu. (Melekler de: Ya Rab!) “Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. (Allah da) şöyle buyurdu: “Ben, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.”
Diyanet İşleri (eski) = Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti; melekler, 'Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz' dediler; Allah 'Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim' dedi.
Diyanet Vakfi = Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
Edip Yüksel = Rabbin, meleklere şöyle demişti: 'Yeryüzüne bir halife yerleştireceğim.' Melekler de: 'Orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birisini mi yerleştireceksin? Halbuki biz seni överek yüceltiyor ve mutlak otoriteni onaylıyoruz,' dediler. 'Bilmediğinizi Ben bilirim,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve düşün ki rabbin melâikeye «Ben Yerde muhakkak bir halife yapacağım» dediği vakıt «Â!.. Orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın?. biz hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken» dediler. «Her halde ben sizin bilemiyeceğiniz şeyler bilirim» buyurdu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Düşün ki, Rabbin meleklere: «Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.» dediği vakit, «Biz seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın?» dediler. «Her halde Ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim!» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir zamanlar Rabb'in meleklere: «Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti. (Melekler): «A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz» dediler. (Rabb'in): «Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.» dedi.
Gültekin Onan = Rabbin, meleklere şöyle demişti: "Yeryüzüne bir halife yerleştireceğim / Yeryüzünde bir halife varedeceğim / Yeryüzünde (birisini) halife yapacağım (caılün)". Melekler de: "Orada bozgunculuk yapacak (yüfsidü), kan akıtacak (yesfiküddima) birisini mi yerleştireceksin / var edeceksin / (halife) yapacaksın? Halbuki biz seni hamdinle yüceltiyor (nüsebbihu) ve kutsuyoruz (nükaddisu)" dediler. "Sizin bilmediğinizi / bilmediklerinizi / bilemeyeceklerinizi ben bilirim" dedi.
Harun Yıldırım = Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurmuştu da onlar: “Orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek seni tesbih ve takdis etmekteyiz” demişlerdi. “Şüphesiz ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim” buyurmuştu.
Hasan Basri Çantay = Hani Rabbin meleklere: «Muhakkak ben yer yüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza me'mur) bir halîfe (bir insan, âdem) yaratacağım» demişdi. (Melekler) de: «Biz seni hamdinle tesbîh ve seni takdis (ayıblardan, eş koşmakdan, eksikliklerden tenzîh) edib dururken (yerde) orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» demişlerdi. Allah (da) : «Sizin bilemeyeceğinizi her halde ben bilirim» demişdi.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Bir zaman Rabbin, meleklere: 'Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı)bir halîfe kılacak olanım' buyurmuştu; (melekler:) 'Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz' dediler. (Rabbin de onlara:) 'Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!' buyurdu.
İbni Kesir = Hani Rabbın meleklere: Ben, yeryüznde bir halife yaratacağım, demişti de melekler: Biz seni hamd ile tesbih, takdis eder dururken yeryüzünde fesad çıkarıp, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? demişlerdi. Allah da: Sizin bilmediklerinizi ben bilirim, buyurmuştu.
Kadri Çelik = Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife karar kılacağım” demişti de melekler, “Orada fesat yapacak ve kan akıtacak birini mi karar kılacaksın? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni sürekli takdis ediyoruz” demişlerdi. Allah ise, “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim” demişti.
Muhammed Esed = İşte o zaman Rabbin meleklere: "Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!" demişti. Onlar: "Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (Allah) "Sizin bilmediğiniz (çok şey var, onları) Ben bilirim!" diye cevapladı.
Mustafa İslamoğlu = Hani, senin Rabbin melaikeye "Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim" dediği zaman da şöyle sormuşlardı: Yeryüzüne fesat çıkaran ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz seni hamd ile tesbih ve takdis edip dururken?" (Allah) cevap verdi: "Şu kesin ki, ben sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim."
Ömer Nasuhi Bilmen = Yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere «Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım» diye buyurmuştu. Melekler de, «Yeryüzünde fesad çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın? Bizler ise Sana hamd ile tesbih eder, Seni takdîs eyleriz» demişlerdi. «Şüphe yok ki sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Ben bilirim,» diye buyurmuştur.
Ömer Öngüt = Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. ” demişti. Onlar: “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor, devamlı takdis ediyoruz. ” dediler. Allah da onlara: “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim. ” buyurdu.
Şaban Piriş = Rabbin meleklere: -Ben yeryüzünde bir yönetici yaratacağım, demişti. Melekler de: -Yeryüzünde bozgunculuk edecek, kan dökecek birilerini mi yaratacaksın? Oysa biz seni durmadan hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz, dediler. -Sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim, dedi.
Sadık Türkmen = Işte o ZAMAN Rabbin meleklere demişti: “Şüphesiz Ben yeryüzünde halifelik[*] oluşturacağım. (Meleklerin içinden Allah’a muhalefet ederek öne çıkan İblis),[*] dedi ki: “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi oluşturuyorsun? Oysa biz Seni, hamd ile (yaptığı herşeyi yerli yerince güzel yapan olarak), tesbih edip yüceltiyoruz ve Seni gereği gibi övüyoruz/seviyoruz.” (Allah da): “Şüphesiz Ben, sizin bilmediğinizi bilirim” dedi.
Seyyid Kutub = Hani Rabb'in, meleklere «Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti. Melekler «Ya Rabbi sen yeryüzünde kargaşalık çıkaracak, kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor, takdis ediyoruz» dediler. Allah meleklere «Ben sizin bilmediklerinizi bilirim' dedi.
Suat Yıldırım = Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği vakit onlar: "Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz!" dediler. Allah: "Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim" buyurdu.
Süleyman Ateş = Bir zamanlar Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yapacağım," demişti. (Melekler): "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz?" dediler. (Rabbin): Ben sizin bilmediklerinizi bilirim," dedi.
Tefhim-ul Kuran = Hani Rabbin, Meleklere: «Muhakkak ben, yer yüzünde bir halife var edeceğim» demişti. Onlar da: «Biz seni övüp yüceltir ve (sürekli) takdis edip dururken, orada fesat çıkaracak ve orada kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?» dediler. (Allah:) «Şüphesiz, sizin bilmediğinizi ben bilirim.» dedi.
Ümit Şimşek = Hani Rabbin meleklere 'Yeryüzünde bir halife yapacağım' buyurmuş, onlar da şöyle demişlerdi: 'Biz Seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, orada bozgunculuk edip kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' Rabbin ise, 'Ben sizin bilmediğinizi bilirim' buyurmuştu.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz." Allah şöyle dedi: "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim."
İskender Ali Mihr = Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife
kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve
kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih
ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki
ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.
İlyas Yorulmaz = Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde (insanı) halife yapacağım” dediğinde, meleklerde “Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olanları mı, yeryüzünde sürekli var edeceksin? Hâlbuki biz övgülerle, seni bütün noksan sıfatlarından tenzih edip yüceltiyoruz” demişlerdi. Allah “Sizin bilmediklerinizi ben bilirim” dedi.
Bakara / 31 - Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn(sadikîne).
Diyanet İşleri = Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Âdem'e bütün adları bildirmişti de meleklere o adlarla anılan şeyleri gösterip hadi demişti, doğrucuysanız bunların adlarını haber verin.
Abdullah Parlıyan = Allah, Adem'e herşeyin ismini öğretti. Sonra onları meleklere sunup: “Dedikleriniz doğruysa, haydi bu şeylerin isimlerini bana söyleyin bakalım” dedi.
Adem Uğur = Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
Ahmed Hulusi = Sonra Adem'e (Esmâ'nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün Esmâ'yı (Esmâ ül Hüsnâ'sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı). Sonra melâikeye: "Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz bana (Adem'in) varlığındaki Esmâ'nın (özelliklerinin) neler olduğunu anlatın" dedi.
Ahmet Tekin = Allah Âdem’e, yaratılışa ve değerlerine uygun, varlıklara verdiği isimleri, isimlendirilen varlıkları, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, gerek duyacağı bütün bilgileri öğretti. Sonra da onları meleklerin önüne koydu.'Yeryüzünde Âdem’e ihtiyaç olmadığı iddiasında haklı iseniz, bana bunların isimlerini, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, tek tek ortaya koyun' buyurdu.
Ahmet Varol = Adem'e bütün adları öğretti. Sonra onları meleklere arzederek: 'Eğer doğru sözlü iseniz şunların adlarını bana bildirin' dedi.
Ali Bulaç = Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: "Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin" dedi.
Ali Fikri Yavuz = Ve Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra da o eşyayı meleklere göstererek: “Eğer sâdıklardan iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin!” dedi.
Ali Ünal = (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
Bayraktar Bayraklı = Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra o varlıkları ve nesneleri meleklerin karşısına çıkarıp “Görüşünüzde doğru iseniz, bunların adlarını bana söyleyiniz” dedi.
Bekir Sadak = Ve Adem'e butun isimleri ogretti, sonra esyayi meleklere gosterdi. «Eger sozunuzde samimi iseniz bunlarin isimlerini bana soyleyin» dedi.
Celal Yıldırım = Allah, Âdem'e (gerekli olan) bütün (eşyanın) isimlerini öğretti. Sonra o eşyayı meleklere göstererek, (iddianızda) doğrular iseniz, bunların isimlerini Bana haber verin, buyurdu.
Cemal Külünkoğlu = Allah, Âdeme bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek: “Dedikleriniz doğruysa haydi bunların isimlerini bana söyleyin bakalım!” buyurdu.
Diyanet İşleri (eski) = Ve Adem'e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. 'Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin' dedi.
Diyanet Vakfi = Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
Edip Yüksel = Adem'e tüm isimleri (nitelemeleri) öğretti, sonra onları meleklere sunup, 'Doğru iseniz, şunların isimlerini (özelliklerini, niteliklerini) siz bana bildirin,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve Ademe bütün esmayı ta'lim eyledi, sonra o âlemîni melâikeye gösterip «Haydin davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin» buyurdu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra o isimlerin delalet ettiği şeyleri meleklere gösterip: «Haydi davanızda doğru iseniz, Bana şunları isimleriyle haber verin!» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: «Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.» dedi.
Gültekin Onan = Ve Adem'e tüm isimleri öğretti, sonra onları meleklere sunup (aredahüm), "Doğru sözlü / dürüst (sadık) iseniz, şunların isimlerini siz bana bildirin (enbiuniy)" dedi.
Harun Yıldırım = Âdem’e bütün isimleri öğretti.Sonra onları meleklere göstererek: "Eğer doğru kimseler iseniz bunları isimleriyle bana haber verin!" buyurdu.
Hasan Basri Çantay = Âdeme bütün isimleri öğretmişdi. Sonra onları (onların delâlet etdikleri âlemleri, eşyayi) meleklere gösterib: «Doğrucular iseniz (her şeyin iç yüzünü biliyorsanız) bunları adlarıyle bana haber verin» demişdi.
Hayrat Neşriyat = Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere arzederek: 'Eğer(iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi şunların isimlerini bana bildirin!' buyurdu.
İbni Kesir = Allah, Adem'e bütün isimleri öğretmiş, sonra onları meleklere göstererek: Eğer sadıklardan iseniz, bunların adlarını bana söyleyin, buyurmuştur.
Kadri Çelik = Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere sunarak, “Eğer doğru sözlü kimseler iseniz bunların isimlerini bana söyleyin” dedi.
Muhammed Esed = Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve "Dedikleriniz doğruysa haydi bu (şeylerin) isimlerini Bana söyleyin bakalım!"dedi.
Mustafa İslamoğlu = Ve Adem'e tüm isimleri öğretti, bunun ardından onları meleklere takdim etti ve dedi ki: "Hadi, eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız şunların isimlerini bana bir bir haber verin!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem'e bildirdi. Sonra bu eşyayı meleklere göstererek, «Bunların isimlerini Bana haber veriniz, eğer siz sâdık iseniz» diye buyurdu.
Ömer Öngüt = Ve Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra da o eşyayı meleklere göstererek: “Eğer sâdıklardan iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin!” dedi.
Şaban Piriş = Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere göstererek:-Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin, dedi.
Sadık Türkmen = Ve adem’e, bütün varlıklara isim verme kabiliyeti lütfettik. Sonra onları meleklere arzederek: “Eğer biliyorsanız, haydi Bana bunların isimlerini bildirin” dedik.
Seyyid Kutub = Allah, Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra bütün nesneleri meleklere göstererek, «Haydi, eğer davanızda haklı iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin» dedi.
Suat Yıldırım = Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: "İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!" dedi.
Süleyman Ateş = Âdem'e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere sunup: "Haydi, doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin," dedi.
Tefhim-ul Kuran = Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: «Eğer doğru sözlüler iseniz, bunları bana isimleriyle haber verin» dedi.
Ümit Şimşek = Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra da onları meleklere gösterip, 'Sözünüzde doğru iseniz, haydi, bunların isimlerini Bana söyleyin' buyurdu.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere göstererek şöyle buyurdu: "Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz."
İskender Ali Mihr = Ve (Allah), Âdem’e, (Allah’ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki
hikmetleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: “Haydi
sadıklardan iseniz bunları isimleri ile bana haber verin (söyleyin).”
İlyas Yorulmaz = Âdeme (yeryüzünde ihtiyacı olan her şeyi) bütün isimleri öğretti ve onları (eşyayı) meleklerle karşı karşıya getirdi. Allah meleklere “Eğer doğru sözlülerdenseniz şunların isimlerini bana haber verin” dedi.
Diyanet İşleri = Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Demişlerdi ki: Noksan sıfatlardan seni arı biliriz, bize bildirdiğin şeylerden başka bilgimiz yok. Şüphe yok ki sen, her şeyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin.
Abdullah Parlıyan = Melekler de: “Sen her yönden kusursuz ve eksiksizsin. Senin bize bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Doğrusu, yalnız sensin herşeyi bilen ve herşeyi uygun biçimde yapan” diye cevap verdiler.
Adem Uğur = Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.
Ahmed Hulusi = (Bunu değerlendiremeyen melâike): "Subhaneke (her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayansın)! Bizde açığa çıkarttığın ilimden başkasını bilmemiz asla mümkün değil! Şüphesiz ki sen, Mutlak İlim (Aliym) ve bunu bir sistem içinde (Hakiym) açığa çıkaransın!"
Ahmet Tekin = Melekler:'Yücesin Sen ya Rabbi. Bizim Senin bize öğrettiklerinin dışında bir bilgimiz yok. Sen ilim sahibisin, hikmet ve hükümranlık sahibisin.' dediler.
Ahmet Varol = Melekler: 'Senin şanın pek yücedir. Biz senin bildirdiğinin dışında bir bilgiye sahip değiliz. Şüphesiz sen her şeyi bilen ve hikmet sahibi olansın' dediler.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."
Ali Fikri Yavuz = Melekler: “Biz, (sana itiraz olunmaktan) seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka, hiç bir ilmimiz yok. Muhakkak sen her şeyi hakkıyle bilensin, üstün hikmet sahibisin.” dediler.
Ali Ünal = (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız! Bizim senin öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve hikmet sahibi sensin” dediler.
Bekir Sadak = Cevab verdiler «Sen munezzehsin, ogrettiginden baska bizim bir bilgimiz yoktur. suphesiz Sen hem bilensin, hem Hakim'sin".
Celal Yıldırım = (Melekler de): «Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen her şeyi bilensin, yegane hikmet sahibi de Sensin!» dediler.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar) dediler ki: “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Gerçekten (her şeyi) hakkıyla bilen, (her şeyi) hikmetle yapan yalnız sensin.”
Diyanet İşleri (eski) = Cevap verdiler: 'Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hakim'sin'.
Diyanet Vakfi = Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.
Edip Yüksel = Dediler: 'Sen Yücesin, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yok. Sen Bilensin, Bilgesin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Subhânsın Yarab! Bizim için senin bize bildirdiğinden başka ilim ne mümkin, o alîm, hakîm sen, şüphesiz sensin» dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Melekler: «Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için, senin bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin Sen!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Onlar) dediler ki: “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Gerçekten (her şeyi) hakkıyla bilen, (her şeyi) hikmetle yapan yalnız sensin.”
Gültekin Onan = Dediler ki: "Sen yücesin (sübhaneke), senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz / bildiğimiz yok. Sen bilensin , hakimsin (aliymülhakiym)".
Harun Yıldırım = “Seni tesbih ederiz.Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakim olan sensin, yalnız sen!” dediler.
Hasan Basri Çantay = (Melekler) de: «Seni tenzih ederiz. Senin bize öğretdiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yok. Çünkü (her şey'i) hakkıyle bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şübhesiz ki sensin Sen» demişlerdi.
Hayrat Neşriyat = (Melekler) dediler ki: 'Seni (her türlü noksanlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm (herşeyi bilen), Hakîm(her işi hikmetli olan) ancak sensin!'
İbni Kesir = Melekler ise: Sana tesbih ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yok. Alim, Hakim Sensin Sen, demişlerdi.
Kadri Çelik = Onlar şöyle dediler: “Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin ve hikmet sahibisin.”
Muhammed Esed = Onlar: "Sen kudret ve egemenlikte kusursuz ve eksiksizsin! Senin bize bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Doğrusu yalnız Sensin her şeyi bilen, gerçek hikmet Sahibi!" diye cevap verdiler.
Mustafa İslamoğlu = (Melekler) cevapladılar: "Sen tek otoritesin, bizim Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz olamaz; yalnızca Sensin her şeyi tam bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden."
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Seni tesbih ederiz, Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan Sen'sin.»
Ömer Öngüt = Melekler: “Sen münezzehsin, seni tesbih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz ki sen her şeyi hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin. ” dediler.
Şaban Piriş = -Sen yücesin! Yalnız sen eksiklikten uzaksın senin bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Bilen ve hüküm veren sensin, dediler.
Sadık Türkmen = (iblis’in bu itirazına karşılık Meleklerin hepsi): “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, herşeyin hikmetini (gerçeğini) bilensin” dediler. [*] Halife: Önceki nesillerin yerine geçen ve yeryüzünü kullanan ölümlü bir insan demektir. Bilindiği üzere birinin kullandığı toprakları, o ölünce başka birisi kullanır. Nitekim her yüzyılda bir nesil mezarlığa taşınır. Ve şehri, yeni gelen insanlar (halifeler) kullanır. Halife; Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi değil, sadece bir kuludur. Melekler: Allah’a itaatkâr varlıklardır. Hiçbir şekilde karşı gelmezler. İblis: “İblis hariç/bundan kaçındı!” şeklinde /’te ortaya çıkar. Şeytan: /’da: “Şeytan (İblis) ikisini(n de ayağını) oradan kaydırdı” ifadesiyle karşımıza çıkar. Adı ‘İblis’ iken birden ‘Şeytan’ olur.
Seyyid Kutub = Melekler «Ya Rabbi, sen yücesin, bizim senin bize öğrettiklerin dışında hiçbir bilgimiz yoktur, hiç şüphesiz sen herşeyi bilirsin ve her yaptığın yerindedir» dediler.
Suat Yıldırım = "Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin." dediler.
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Sen yücesin (ya Rab); bizim senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakimsin (her şeyin içyüzünü bilen, her şeyi yerli yerince yapansın.)
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.»
Ümit Şimşek = Melekler, 'Seni her türlü noksandan yüce tutarız,' dediler. 'Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Herşeyi bilen ve herşeyi hikmetle yapan Sensin.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Yücedir şanın senin. Bize öğretmiş olduğunun dışında bilgimiz yok bizim. Sen, yalnız sen Alîm'sin, her şeyi en iyi şekilde bilirsin; Hakîm'sin, her şeyin bütün hikmetlerine sahipsin."
İskender Ali Mihr = (Melekler): “Seni tenzih ederiz.” dediler. “Senin bize
öğrettiğinden başka (hiç) bir ilmimiz yoktur. Muhakkak ki
Sen, Alîm’sin (en iyi bilensin), Hakîm’sin (hikmet sahibisin).”
İlyas Yorulmaz = Melekler “Sen yüceler yücesisin, senin bize öğrettiğinden başka, hiç bir şey hakkında bilgimiz yok. Her şeyi bilen ve her şey hakkında hüküm veren ancak sensin” dediler.
Bakara / 33 - Kâle yâ âdemu enbi’hum bi esmâihim, fe lemmâ enbeehum bi esmâihim, kâle e lem ekul lekum innî a’lemu gaybes semâvâti vel ardı ve a’lemu mâ tubdûne ve mâ kuntum tektumûn(tektumûne).
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Demişti ki: Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver, Âdem, her şeyi adlı adınca haber verince demişti ki: Ben size demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de bilirim, yeryüzünde ki gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da bilirim, gizlediğinizi de.
Abdullah Parlıyan = Allah buyurdu: “Ey Adem! Bunların isimlerini onlara sen bildir” Adem onları isimleriyle söyleyip bildirince, Allah: “Size göklerin ve yerin gizli gerçeklerini, açıkladıklarınızın ve gizlediklerinizin tümünü yalnız ben bilirim dememiş miydim?” dedi.
Adem Uğur = (Bunun üzerine: ) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.
Ahmed Hulusi = (Hitap etti): "Yâ Adem (yoktan var olmuş, Esmâ ile hayat bulmuş) varlığındaki isimlerin hakikatinden onlara söz et. " Adem onlara (varlığını oluşturan Allâh) isimlerinin işaret ettiği mânâlardan haber verince (yani bu isimlerin özellikleri kendisinde açığa çıkınca); Allâh onlara fark ettirdi: "Demedim mi size ben, muhakkak ki bilirim semâlar (şuur boyutu) ve arz (beden) boyutunun gaybını (açığa çıkmamış sırlarını, özelliklerini). . . Ve ben bilirim gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı!"
Ahmet Tekin = Allah:'Ey Âdem, bunları, isimleriyle, varlıklar hakkındaki bilgileriyle, varlıklarla bilgilerin irtibatıyla; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçları, uyum kurallarıyla, tek tek anlat' buyurdu. Bu emir üzerine Âdem, onları, isimleriyle, varlıklar hakkındaki bilgileriyle, varlıklarla bilgilerin irtibatıyla; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçları, uyum kurallarıyla, meleklere teker teker anlatınca, Allah:'Ben size, göklerin ve yerin bilinmeyenlerini, gayb âlemini bilirim, sizin açıkça konuştuklarınızı da, içinizde gizlediklerinizi de bilirim, dememiş miydim' buyurdu.
Ahmet Varol = Allah: 'Ey Adem! Şunların adlarını onlara bildir' dedi. Adem kendilerine, o varlıkların adlarını bildirince, Allah meleklere: 'Ben göklerin ve yerin gizliliklerini bilirim. Sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi de bilirim, dememiş miydim!' dedi.
Ali Bulaç = (Allah:) "Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver" dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: "Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim."
Ali Fikri Yavuz = Allah, Hz. Âdem’e: “- Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere haber ver.” buyurdu. Âdem Aleyhisselâm da, meleklere, o isimleri haber verince Allah: “-Ben size demedim mi ki, göklerin ve yerin gayblarını ben bilirim. Açıkladığınızı da, gizlediğinizi de elbette ben bilirim.” buyurdu.
Ali Ünal = (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Ey Âdem! Onlara eşyanın isimlerini anlat” dedi. Âdem, onların isimlerini meleklere anlatınca Allah, “Size demedim mi, göklerin ve yerin sırlarını ben bilirim ve ben sizin açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim” dedi.
Bekir Sadak = Allah «Ey Adem onlara isimlerini soyle dedi. Adem isimlerini soyleyince, Allah «Ben gokler ve yerde gorunmeyeni biliyorum, sizin acikladiginizi ve gizlemekte oldugunuzu da bilirim, diye size soylememismiydim?» dedi.
Celal Yıldırım = (Allah): «Ey Âdem! Bunlara onların isimlerini haber ver» buyurdu. Âdem onlara sözü edilen eşyanın isimlerini haber verince (Allah meleklere): «Size demedim mi, Ben göklerin ve yerin gaybını (görünmeyen, sizlerce bilinmeyen şeylerini de) elbette bilirim ve sizin açıkladığınızı da, gizli tuttuğunuzu da bilirim.» buyurdu.
Cemal Külünkoğlu = (Allah, Âdem'e:) “Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere haber ver.” buyurdu. O da isimleriyle onları bildirince (Allah) buyurdu ki: “Ben size dememiş miydim, göklerin ve yerin sırlarını sadece ben bilirim. Ayrıca sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi bilirim.”
Diyanet İşleri (eski) = Allah 'Ey Adem onlara isimlerini söyle' dedi. Adem isimlerini söyleyince, Allah 'Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?' dedi.
Diyanet Vakfi = (Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.
Edip Yüksel = Dedi: 'Adem! Onların isimlerini şunlara haber ver.' İsimlerini onlara haber verince, 'Size, yerin ve göklerin sırlarını biliyorum, açıkladığınızı da gizlediğinizi de biliyorum dememiş miydim,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey Adem bunlara onları isimleriyle haber ver buyurdu. Bu emir üzerine Adem onlara isimleriyle onları haber veriverince de buyurdu ki demedim mi size Ben her halde Semavüt-ü Arzın gaybini bilirim, ve biliyorum ne izhar ediyorsunuz da ne ketmeyliyordunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Adem, bunlara onları isimleriyle haber ver! buyurdu. Bu emir üzerine Adem, onlara isimleriyle bunları haber verince buyurdu ki: «Size demedim mi Ben her halde göklerin ve yerin sırrını bilirim! Ve sizin açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de biliyorum!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Allah): «Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver.» dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): «Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim» dememiş miydim?» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Ey Adem! Onların isimlerini şunlara bildir / bunları onlara isimleriyle bildir." İsimlerini onlara bildirince, "Size, göklerin ve yerin gaybını ben bilirim, açıkladıklarınızı / açığa vurduklarınızı da (tübdune) gizlediklerinizi de (tektümun) biliyorum / bilirim dememiş miydim?" dedi.
Harun Yıldırım = “Ey Âdem!Bunları isimleriyle onlara bildir!" dedi.Onları isimleriyle onlara bildirince de:“Size demedim mi şüphesiz ki ben göklerin ve yerin gaybını bilirim; açıkladıklarınızı ve gizlediklerinizi de bilirim!” buyurdu.
Hasan Basri Çantay = (Allah) : «Ey Âdem, onları adlariyle kendilerine haber ver» deyib de o da onları isimleriyle söyleyiverince (şöyle) dedi: «Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını şübhesiz ben bilirim. Neyi açıklarsanız, neyi de gizlemişseniz ben biliyorum.»
Hayrat Neşriyat = (Allah:) 'Ey Âdem! Onların isimlerini kendilerine (meleklere) bildir!' buyurdu. Bunun üzerine (Âdem) onların isimlerini kendilerine bildirince (Allah): 'Size demedim mi? Göklerin ve yerin gaybını (size gizli olan sırlarını) şübhesiz ben bilirim! Ve (siz) neyi açıklarsanız ve (içinizde) neyi gizlerseniz, (ben) bilirim!' buyurdu.
İbni Kesir = Allah: Ey Adem, onları`adları ile kendilerine bildir, dedi. Adem, adlarını söyleyince; Size demedim mi ki ben, göklerin de, yerin de gizliliklerini muhakkak bilirim. Ve sizlerin neyi açıklayıp neyi gizler olduğunuzu da bilirim, buyurdu.
Kadri Çelik = Allah, “Ey Âdem! Onlara isimlerini söyle” dedi. Âdem onlara isimlerini söyleyince, Allah, “Ben göklerin ve yerin bütün gizliliklerini biliyorum; sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye söylememiş miydim size?” dedi.
Muhammed Esed = O: "Ey Adem, bu (şeylerin) isimlerini onlara bildir!" buyurdu. (Adem) isimleri onlara bildirince (Allah): "Size, 'göklerin ve yerin gizli gerçeğini, açıkladıklarınızın ve gizlediklerinizin tümünü yalnız Ben bilirim' dememiş miydim?" dedi.
Mustafa İslamoğlu = (Allah) buyurdu: "Ey Adem! Şunların isimlerini onlara bildir." Onların isimlerini (meleklere) bildirince de; "Size dememiş miydim "Ben bilirim göklerin ve yerin sırrını, gözlediklerinizin ve açıkladıklarınızın tümünü de ben bilirim" diye?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Ey Âdem! O şeyleri adları ile meleklere haber ver!». Âdem de o şeyleri adları ile haber verince (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki, «Size dememiş miydim ki, Ben şüphesiz göklerin de yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizin izhâr ettiğiniz ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.»
Ömer Öngüt = Allah: “Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere haber ver!” dedi. Vaktaki Âdem bunların isimlerini onlara haber verdi. Allah: “Ben size demedim mi ki, ben göklerin ve yerin gizliliklerini bilirim. Açıkladığınızı da gizli tuttuğunuzu da bilirim. ” dedi.
Şaban Piriş = Allah: -Ey Adem! Onlara, bunların isimlerini haber ver, dedi. Adem de meleklere onların isimlerini haber verince Allah: -Size göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim demedim mi? Sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de ben bilirim, dedi.
Sadık Türkmen = (Allah şöyle) dedi: “Ey Adem! Onlara, bunların isimlerini haber ver/bildir.” (Adem de) meleklere, onlara (varlıklara) isim vererek (meleklere) bildirdi. (Allah) buyurdu; “Size göklerin ve yerin gaybını (gizliliklerini) şüphesiz ki Ben bilirim; açığa vurduklarınızı da gizlediğiniz şeyleri de Ben bilirim, dememiş miydim?”
Seyyid Kutub = Allah, Adem'e «Ey Adem, bunlara o nesnelerin adlarını bildir» dedi. Adem, meleklere bütün nesnelerin isimlerini bildirince Allah, onlara «Ben size, 'göklerin ve yerin bütün gizliliklerini, ayrıca sizin bütün açığa vurduklarınız ve içinizde sakladıklarınızı bilirim' dememiş miydim?» dedi.
Suat Yıldırım = Allah: "Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir." dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: "Ben size demedim mi ki, göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim!" Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim!"
Süleyman Ateş = (Allâh) dedi ki: "Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver." (Âdem), bunlara onların isimlerini haber verince (Allâh): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gizlemekte olduğunuz şeyleri bilirim, dememiş miydim? dedi
Tefhim-ul Kuran = (Allah:) «Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver» dedi. O da, bunları onlara isimleriyle haber verince, (Allah) dedi ki: «Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da ben bilirim.»
Ümit Şimşek = Allah, 'Ey Âdem, bunların isimlerini onlara söyle' buyurdu. Âdem onların isimlerini meleklere bildirince, Allah, 'Ben size demedim mi,' buyurdu, 'Ben göklerin ve yerin gizliliklerini de bilirim, sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim diye?'
Yaşar Nuri Öztürk = Allah buyurdu: "Ey Âdem, haber ver onlara onların adlarını." Adem onlara onların adlarını haber verince, Allah şöyle buyurdu: "Dememiş miydim ben size! Ki ben, göklerin ve yerin gaybını en iyi bilenim. Ve ben, sizin açığa vurduklarınızı da saklayageldiklerinizi de en iyi biçimde bilmekteyim."
İskender Ali Mihr = (Allah): “Ey Âdem! Bunları onlara, isimleriyle haber ver (bildir).” dedi. Âdem
onları isimleriyle onlara bildirdiği zaman (Allah, meleklere): “Ben size demedim mi,
muhakkak ki Ben, göklerin ve yerin bilinmeyenlerini bilirim.Ve sizin
açıkladığınız ve (içinizde) gizlemiş olduğunuz
şeyleri de bilirim ?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Allah Âdem’e “Onlara (meleklere) eşyanın isimlerini haber ver” dedi. Âdem meleklere eşyanın isimlerini haber verince (sayınca) Allah meleklere “Ben size söylemedim mi? Muhakkak ki göğün ve yerin bilinmeyenlerini ben bilirim. Aynı zamanda sizin açıkça yaptıklarınızı ve içinizde sakladıklarınızı da bilirim” dedi.
Bakara / 34 - Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani meleklere, Âdem'e secde edin demiştik de İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, secde etmekten çekinmiş, ululanmak istemişti de kâfirlerden olmuştu.
Abdullah Parlıyan = Sonra meleklere “Haydi Adem'in önünde secde edin” dediğimizde İblis dışında hepsi yere kapandı. O ise, reddetti bunu, kibrine yediremedi ve hakkı görmezlikten gelerek inkârcılardan oldu.
Adem Uğur = Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Ahmed Hulusi = Meleklere: "Secde edin Adem'e" dediğimizde secde ettiler (yoktan varolmuştaki Esmâ'dan meydana gelmiş varlığa - Esmâ mertebesine). . . Ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu.
Ahmet Tekin = Hani biz meleklere:'Âdem’e secde ederek saygı gösterin' demiştik. Melekler hemen secde ederek saygı gösterdiler. Yalnız İblis dayattı. Büyüklük taslayıp serkeşlik etti, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerden, kâfirlerden oldu.
Ahmet Varol = Meleklere: 'Adem'e secde edin' dediğimiz zaman da hepsi secde ettiler. Ancak İblis secde etmedi. O bundan kaçındı, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. [5]
Ali Bulaç = Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.
Ali Fikri Yavuz = Onu hatırla ki, meleklere: “-Âdem’e (hürmet olarak) secde edin.” demiştik de bütün melekler secde etmişlerdi. Ancak İblis secde etmekten yüz çevirip kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Ali Ünal = Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
Bayraktar Bayraklı = Meleklere, “Âdem'e secde ediniz” dediğimiz vakit İblis'ten başka hepsi secde ettiler. İblis secde etmedi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.[14]
Bekir Sadak = Meleklere, «Ademe'e secde edin» demistik, Iblis mustesna hepsi secde ettiler, o ise kacindi, buyukluk tasladi ve inkar edenlerden oldu.
Celal Yıldırım = Ve Biz meleklere : «Âdem'e (saygı yollu) secde edin» dediğimizde, onlar hemen secde ettiler. Yalnız İblîs dayattı, (bunu) kibrine yediremedi de kâfirlerden oldu.
Cemal Külünkoğlu = O vakit biz meleklere: “Âdem'e secde edin (onun önünde hürmetle eğilin)” demiştik de İblis dışında hepsi yere kapanmıştı. İblis ise yan çizmiş, kibre sapmış ve küstahça böbürlenmişti. Böylece inkârcılardan olmuştu.
Diyanet İşleri (eski) = Meleklere, 'Adem'e secde edin' demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu.
Diyanet Vakfi = Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Edip Yüksel = Meleklere, 'Adem'e secde edin,' dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler, o ise diretti, büyüklük tasladı ve nankörlük etti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve o vakit melâikeye «Adem için secde edin» dedik, derhal secde ettiler, ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi, zaten kâfirlerden idi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o vakit meleklere: «Adem için secde edin!» dedik, derhal secde ettiler. Ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi, zaten o kafirlerden idi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve o zaman meleklere: «Âdem'e secde edin!» dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
Gültekin Onan = Ve meleklere, "Adem'e secde edin" dedik. İblis dışında (hepsi) secde ettiler, o ise diretti / yüz çevirdi (eba), büyüklüklendi / böbürlendi (vestekbere) ve kafirlerden oldu.
Harun Yıldırım = Hani biz meleklere: "Âdem'e secde edin!” demiştik de hemen secde ettiler. İblis müstesnâ. O (secde etmekten) kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Hasan Basri Çantay = Hani meleklere: «Âdeme (yahud: Âdem için Allaha) secde edin» demişdik de (şeytanların reisi olan) iblisden başkası hemen secde etmişlerdi. O ise dayatmış, kibirlenmek istemişdi. (Zâten de) o kâfirlerdendi.
Hayrat Neşriyat = O vakit meleklere: 'Âdem’e secde edin!' demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler. (O) dayattı ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
İbni Kesir = Hani meleklere: Adem'e secde edin demiştik de onlar hemen secde edivermişlerdi. Sadece şeytan kaçınmış, büyüklük taslamış ve kafirlerden olmuştu.
Kadri Çelik = Hani meleklere, “Âdem'e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise şiddetle kaçınmış, büyüklük taslamıştı ve kafirlerden olmuştu.
Muhammed Esed = Sonra Meleklere "(Haydi!) Adem'in önünde yere kapanın" dediğimizde İblis dışında hepsi yere kapandı, o ise reddetti ve (üstelik) küstahça böbürlendi: Böylece hakkı inkar edenlerden oldu.
Mustafa İslamoğlu = İşte o zaman meleklere demiştik ki: "Adem(oğlu) için emre amade olun! İblis hariç, hepsi emre amade olmuştular. O (ise) emre karşı geldi, büyüklük tasladı ve nankörlerden oldu.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hani Biz meleklere demiştik ki: «Âdem'e secde ediniz.» Onlar da hemen secde edivermişlerdi. Yanlız İblîs (Şeytan) kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu.
Ömer Öngüt = Bir zamanlar biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O ise yüz çevirdi, büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Şaban Piriş = Meleklere: -Adem için secde edin, demiştik de onlar da hemen secde edivermişlerdi. Sadece İblis kaçınmış, büyüklenmiş ve kafirlerden olmuştu.
Sadık Türkmen = O zaman/bundan sonra meleklere: “Adem’i selâmlayın/önünde saygı ile eğilin”[*] demiştik. Derhal saygı ile eğildiler/selâmladılar, (Ancak kibirlenip muhalefet eden) İblis hariç/bundan kaçındı! Direndi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Seyyid Kutub = Hani biz meleklere «Adem'e secde ediniz» dedik de hemen secde ettiler. Yalnız iblis kaçındı, kendini büyük gördü ve kâfirlerden oldu.
Suat Yıldırım = O vakit meleklere: "Âdem‘e secde edin!" dedik. İblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. İblis bunu yapmadı, kibrine yediremedi ve kâfirlerden oldu
Süleyman Ateş = Meleklere: "Âdem'e secde edin" demiştik, hemen secde ettiler: Yalnız İblis diretti, böbürlendi, nankörlerden oldu.
Tefhim-ul Kuran = Ve meleklere: «Ademe secde edin» dedik de İblis'ten başka (diğerlerinin tümü) secde ettiler. O ise, dayattı ve kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Ümit Şimşek = Meleklere, 'Âdem'e secde edin' dediğimizde, İblis'ten başka hepsi secdeye kapandı. O ise bundan kaçındı ve büyüklük taslayarak kâfir oldu.
Yaşar Nuri Öztürk = O vakit biz meleklere, "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis dışında tümü secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu.
İskender Ali Mihr = Ve meleklere: “Âdem’e secde edin.” dediğimiz zaman
İblis hariç, (onlar) hemen secde ettiler. (İblis) direndi
ve kibirlendi. Ve kâfirlerden oldu.
İlyas Yorulmaz = Meleklere âdem için (Rabbinize) secde edin demiştik. İblisin dışında, meleklerin tamamı secde ettiler. İblis secde etmemekte diretti ve büyüklendi. Bundan dolayı inkârcılardan oldu.
Bakara / 35 - Ve kulnâ yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete ve kulâ minhâ ragaden haysu şi’tumâ ve lâ takrabâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Demiştik ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, dilediğinizi bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa haddini aşanlardan olursunuz.
Abdullah Parlıyan = Sonra “Ey Adem!” dedik “Sen ve eşin cennete yerleşin, orada dilediğinizden serbestçe yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa yaratılış gayesi dışına çıkmış olursunuz.”
Adem Uğur = Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.
Ahmed Hulusi = Bundan sonra dedik ki: "Ey Adem, sen ve senin hâlini, yaşamını paylaştığın (eşin - bedenin), cennet boyutunu mesken edinin. Dilediğinizce bu boyutun nimetleriyle yaşayın ve şu ağaca da yaklaşmayın, (yaklaşırsanız) zâlimlerden olursunuz. "
Ahmet Tekin = Biz Âdem’e: 'Ey Âdem, sen ve eşin Cennet’te oturun. Orada Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları ve iradesinin tecellisi içinde, istediğiniz zaman her yerde bol bol Cennet nimetlerinden yeyin. Sadece şu bitkiye yaklaşmayın. Eğer bu bitkinin mahsulünden yerseniz, her ikiniz de kendinize yazık eder, zâlimlerden olursunuz.' dedik.
Ahmet Varol = Ve biz: 'Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin ve orada, istediğiniz yerde yiyeceklerden bolca yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, sonra kendi kendilerine haksızlık edenlerden olursunuz' dedik.
Ali Bulaç = Ve dedik ki: "Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
Ali Fikri Yavuz = Ve biz demiştik ki: “- Ey Âdem, sen eşinle Cennette sakin ol. Onun nimetlerinden ikiniz de bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa (nefislerine) zulmedenlerden olursunuz.”
Ali Ünal = “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
Bayraktar Bayraklı = Âdem'e şöyle dedik: “Sen ve eşin birlikte cennete yerleşiniz, ikiniz de oradaki nimetlerden istediğinizi bol bol yiyiniz, ancak şu ağaca yaklaşmayınız, yoksa zalim/büyük hata yapanlardan olursunuz.”
Bekir Sadak = «Ey Adem! Esin ve sen cennette kal, orada olandan istediginiz yerde bol bol yiyin, yalniz su agaca yaklasmayin; yoksa zalimlerden olursunuz» dedik.
Celal Yıldırım = Ey Âdem! dedik, (artık) sen ve eşin cennette sakin olun. Dilediğiniz yerde ondan (ondaki nimetlerden) refah ve huzur içinde yeyin. (Ancak) şu ağaca yaklaşmayın, sonra (Hakk'a karşı gelip kendine) zulmedenlerden olursunuz.
Cemal Külünkoğlu = Yine dedik ki: “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennette kal. Onun nimetlerinden ikiniz de bolca yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın ki haddi aşanlardan olmayasınız.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz' dedik.
Diyanet Vakfi = Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz!"
Edip Yüksel = 'Adem! Eşinle birlikte cennette kal. Dilediğiniz yerde ondan bolca yeyin; ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz!,' dedik.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve dedik ki «ya Adem sen ve zevcen Cenneti mesken edin, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın ki haddi aşan zalimlerden olmayasınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve dedik ki: «Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin, ikiniz de orada dilediğiniz yerde bol bol yiyin, ancak şu ağaca yaklaşmayın ki, haddini aşan zalimlerden olmayasınız.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dedik ki: «Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.»
Gültekin Onan = Ve dedik ki: "Ey Adem! Eşinle birlikte cennette kal / yerleş / otur (üskün). Dilediğiniz yerden bolca yiyin ancak şu ağaca (hazihişşecerete) yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz!"
Harun Yıldırım = Dedik ki: "Ey Âdem! Sen ve eşin bu cennette yerleşin ve orada dilediğiniz yerde bol bol yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz!"
Hasan Basri Çantay = Ve demişdik ki: «Ey Âdem, sen eşinle beraber Cennetde yerleş, Ondan (Cennetin yiyeceklerinden), neresinden isterseniz, ikiniz de bol bol yeyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de (nefsine) zulmedenlerden olursunuz».
Hayrat Neşriyat = Hem demiştik: 'Ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; dilediğiniz yerde ondan bol bol yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz!'
İbni Kesir = Ve demiştik ki: Ey Adem, sen, eşinle birlikte cennette otur. Dilediğiniz O'na döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = “Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleş, orada istediğinizden bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın ki böylece zalimlerden olursunuz” dedik.
Muhammed Esed = Ve (sonra) "Ey Adem" dedik: "Sen ve eşin bu bahçeye yerleşin ve orada dilediğinizden serbestçe yiyin; ancak bir tek şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olmayasınız."
Mustafa İslamoğlu = Ve dedik ki: "Adem! Sen ve eşin şu bahçeye yerleşin, orada canınızın çektiği her şeyden serbestçe yiyin, şu ağaca da yaklaşayım demeyin, sonra zalimlerden olursunuz."
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Biz demiştik ki: «Ey Âdem! Sen ve refîkan şu cennette oturun. Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz.»
Ömer Öngüt = Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Sen ve eşin, beraberce cennete yerleşin. Orada olanlardan dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de zulmedenlerden olursunuz. ”
Şaban Piriş = -Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz, dedik.
Sadık Türkmen = Ve (sonra) dedik ki: “Ey Adem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi/istediğiniz yerden serbestçe yiyin. Ancak şu ağaca (haramlara/size yasaklanmış şeylere) yaklaşmayın! Yoksa zalimlerden olursunuz…
Seyyid Kutub = Dedik ki; «Ey Adem, sen ve eşin Cennete yerleşiniz, oranın yiyeceklerinden istediğinizi bolbol yiyiniz, fakat şu ağaca yanaşmayınız, yoksa zalimlerden olursunuz.»
Suat Yıldırım = Ve dedik ki: "Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz."
Süleyman Ateş = Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz!"
Tefhim-ul Kuran = Ve dedik ki: «Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.»
Ümit Şimşek = Âdem'e de dedik ki: 'Ey Âdem, sen ve eşin Cennete yerleşin. Orada istediğiniz yerden bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa kendinize yazık edersiniz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Âdem'e şöyle buyurmuştuk: "Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz."
İskender Ali Mihr = Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin, cennette yerleşin. Oradan (oradaki yiyeceklerden) dilediğiniz yerden bol bol yeyin.
Ve bu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz.”
İlyas Yorulmaz = Biz Âdeme “Zevcenle beraber bahçede iskân edin. Canlarınızın istediğinden dilediğiniz kadar yiyin için, asla şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa kendinize zulmedenlerden olursunuz.
Bakara / 36 - Fe ezellehumâş şeytânu anhâ fe ahrecehumâ mimmâ kânâ fîh(fîhi), ve kulnâhbitû ba’dukum li ba’din aduvv(aduvvun), ve lekum fîl ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).
Diyanet İşleri = Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şeytansa oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan çıkarıverdi. Dedik ki: Bâzınız, bâzınıza düşman olarak inin buradan. Bir zamana kadar yeryüzünde oturmanız, oradan rızıklanmanız mukadder.
Abdullah Parlıyan = Ama şeytan orada ikisini de kandırıp ayaklarını kaydırdı da, böylece sahip oldukları konumu yitirmelerine sebep oldu. Bu yüzden biz: “Buradan çıkıp gidin, bundan sonra birbirinize düşman olarak yaşayın sizin için yeryüzünde bir müddet barınacak ve geçinecek bir yer vardır” dedik.
Adem Uğur = Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.
Ahmed Hulusi = Bundan sonra şeytan onları içinde yaşadıkları (boyuttan) kaydırttı. Biz de dedik ki: "Bir kısmınız diğerine (ruh ve beden) düşman olarak inin. Sizin (ve nesliniz) için bir süre arzda (beden boyutu şartlarında) yaşam ve belli bir süre oradan yararlanma söz konusudur. "
Ahmet Tekin = Şeytan, Âdem ile eşini Cennetten uzaklaştırmak için, onları kusur işlemeye sevk etti. Bulundukları konumdan, Cennet nimetleri ve imkânları içinden onları çıkardı. Bunun üzerine:'Buradan ilişiğinizi keserek yeryüzüne göç edin. Birbirinize düşmanlığınız devam edecek. Yeryüzünde bir vakte kadar sizin için bir yaşama yeri, bir barınak ve kısmetiniz, nasibiniz var.' dedik.
Ahmet Varol = Ancak şeytan her ikisinin de ayağını oradan kaydırdı ve kendilerini içinde bulundukları yerden çıkarttı. Biz de: 'Birbirlerinize düşman olarak oradan inin. Yeryüzünde sizin için bir yerleşme yeri ve belli süreye kadar geçiminizi sağlayacak varlık verilecektir' dedik.
Ali Bulaç = Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik.
Ali Fikri Yavuz = Nihayet onları (Âdem ile Havvâ’yı) Şeytan (bir desise ile) Cennetten kaydırdı ve içinde bulundukları nimetten onları çıkardı. Biz de: “- Biri-birinize düşman olarak buradan (yere) inin. Yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün sonuna) kadar yerleşmek ve menfaatlenmek vardır.” demiştik.
Ali Ünal = (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine şeytan, onları bulundukları yerden kaydırıp çıkardı. Biz de, “Birbirinize düşman olarak oradan ininiz ve yeryüzünde belli bir zamana kadar ikamet edip yaşayacaksınız” dedik.
Bekir Sadak = Seytan oradan ikisinin de ayagini kaydirtti, onlari bulunduklari yerden cikardi, onlara «Biribirinize dusman olarak inin, yeryuzunde bir muddet icin yerlesip gecineceksiniz» dedik.
Celal Yıldırım = (Ne var ki) Şeytan onları oradan kaydırdı; ikisini de içinde bulundukları şeyden (sonsuz nimetlerden) çıkardı. (Bunun üzerine) Biz de (bundan böyle) kiminiz kiminize düşman olarak (oradan yeryüzüne) inin. Sizin için yeryüzünde (belli) bir süreye kadar bir karargâh ve yararlanacağınız şey (ler) vardır, dedik.
Cemal Külünkoğlu = Ama şeytan (cennette ebedi kalmak istiyorsanız bu ağaçtakinden yiyin diyerek) ikisini de içinde bulundukları yerden (cennetten) çıkardı (ve böylece sahip oldukları konumu yitirmelerine sebep oldu). Bunun üzerine biz de: “(Şeytana uyduğunuz için onunla) birbirinize düşman olarak (ve imtihan dünyasının zorluklarını kabullenerek yeryüzüne) inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre (ömrünüzün sonuna kadar) ikamet etme ve yararlanma vardır” dedik.
Diyanet İşleri (eski) = Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara 'Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz' dedik.
Diyanet Vakfi = Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.
Edip Yüksel = Şeytan, onları oradan kaydırıp bulundukları yerden çıkarttı. Nihayet, 'Birbirinize düşman olarak aşağı inin. Yeryüzünde belli bir süre kalıp yaşayacaksınız,' dedik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine Şeytan onları oradan kaydırdı, ikisini de bulundukları naz-ü naimden çıkardı, biz de haydi dedik bâzınız bâzınıza düşman olarak inin ve size yerde bir zamana kadar bir karar ve bir nasip alma var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırdı, ikisini de bulundukları o bolluk içindeki yerden çıkardı. Biz de: «Haydi kiminiz kiminize düşman olarak inin ve yerde bir zamana kadar kalıp nasibinizi alacaksınız.» dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: «Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır.» dedik.
Gültekin Onan = Şeytan, onları oradan kaydırıp bulundukları yerden çıkarttı. Nihayet, "Birbirinize düşman olarak aşağı inin. Yeryüzünde belli bir süre kalıp yaşayacaksınız" dedik.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine, şeytan o ikisini oradan kaydırdı ve onları bulundukları yerden çıkarttı. Dedik ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin.Yeryüzünde sizin için belli bir vakte kadar yerleşim yeri ve geçimlik vardır.”
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine Şeytan onları (n ayağını) oradan kaydırıp içinde bulunduklarından (onun ni'metlerinden) onları çıkarıvermiş (mahrum edivermiş) di. Biz de: «Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yer yüzünde sizin için bir vakta (ömrünüzün sonuna) kadar durak ve fâidelenecek şey vardır» demişdik.
Hayrat Neşriyat = Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları şeyden (o ni'metten) onları çıkardı. Bunun üzerine (biz onlara) şöyle dedik: '(Ey Âdem, Havvâ ve Şeytan!) Birbirinize düşman olarak inin! Artık sizin için yeryüzünde bir zamâna kadar bir yerleşme ve bir faydalanma vardır.'
İbni Kesir = Nihayet şeytan onları cennetten kaydırdı. Onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de: Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar yerleşim ve faydalanma vardır, dedik.
Kadri Çelik = Şeytan oradan ikisini de kaydırdı ve bulundukları yerden çıkardı. Onlara, “Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir zamana kadar bir yerleşim ve meta vardır” dedik.
Muhammed Esed = Ama Şeytan orada ikisini de yoldan çıkardı ve böylece sahip oldukları konumu yitirmelerine sebep oldu. Bu yüzden Biz: "İnin, (bundan böyle) kiminiz kiminize düşman olarak yaşayın ve yeryüzünü bir müddet için mesken edinip orada geçiminizi sağlayın!" dedik.
Mustafa İslamoğlu = Fakat Şeytan onların ayaklarını kaydırdı, böylece sahip oldukları müstesna konumdan uzaklaştırdı. Ve Biz dedik ki: "Birbirinize düşman olarak çıkıp gidin! Zira yeryüzünde, geçici bir hayat alanı ve tadımlık bir haz sizi bekliyor!"
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi, Şeytan Âdem ile Havva'yı cennetten kaydırdı. Oradaki nîmetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de dedik ki: «Bâzınız bâzınıza düşman olmak üzere yeryüzüne ininiz, sizin için yer yüzünde bir vakte kadar bir karar ve bir nasip vardır.»
Ömer Öngüt = Ne var ki şeytan ayaklarını kaydırıp onları oradan uzaklaştırmış, içinde bulundukları yerden çıkarmıştı. Bunun üzerine biz de: “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşmek ve geçinmek vardır. ” dedik.
Şaban Piriş = Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırdı, onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de onlara: -Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz, dedik.
Sadık Türkmen = Şeytan (iblis) ikisini(n de ayağını) oradan kaydırdı, böylece; (her) ikisini(n) de bulundukları yerden çıkar(ılmasını sağla)dı. Biz de dedik: “(Konakladığınız yerden) birinizin, diğerinize yapabileceği düşmanlığa dikkat ederek inin.” Arzda/yeryüzünde sizin için bir süre yerleşim ve bir süreye kadar da geçim vardır.
Seyyid Kutub = Fakat Şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendilerini içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de dedik ki; «Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin. Yeryüzü belirli bir süreye kadar size barınak ve geçim yeri olacaktır.»
Suat Yıldırım = Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: "Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız."
Süleyman Ateş = Derken şeytân onlar(ın ayağın)ı oradan kaydırdı, içinde bulundukları (ni'met yurdu)ndan çıkardı. (Biz de) dedik ki: "Birbirinize düşman olarak inin. Sizin, yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lâzımdır."
Tefhim-ul Kuran = Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları durumdan çıkardı. Biz de: «Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır» dedik.
Ümit Şimşek = Derken Şeytan, ayaklarını kaydırdı da onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de 'İnin aşağı,' dedik. 'Artık birbirinize düşman olarak yaşayacaksınız. Yeryüzünde sizin için belirli bir vakte kadar bir yerleşim ve bir nasip vardır.'
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine şeytan onların ayaklarını kaydırdı da onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de şöyle buyurduk: "Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak aşağıya inin. Belli bir süreye kadar yeryüzünde sizin için bir bekleme yeri, bir nimet / bir yararlanma imkânı olacaktır.
İskender Ali Mihr = Fakat şeytan, ikisinin (ayağını) oradan kaydırdı. Böylece ikisini de içinde oldukları şeyden (ni’metten) çıkardı.
Ve: “Birbirinize düşman olarak (dünyaya) inin. Sizin için (belli) bir zamana kadar yeryüzünde oturma ve faydalanma (geçimini temin etme) vardır.” dedik.
İlyas Yorulmaz = Sonra şeytan, yasak ağaçla o ikisinide ayarttı ve içinde oldukları bahçeden ikisini çıkarttı. Bizde “Kiminiz kiminize düşmanlar olarak inin oradan, sizin için yeryüzünde belirli bir süreye kadar kalmak vardır” dedik.
Bakara / 37 - Fe telekkâ âdemu min rabbihî kelimâtin fe tâbe aleyh(aleyhi), innehu huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Âdem, Rabbinden bâzı sözler belledi de Allah tövbesini kabul etti. Şüphe yok ki o, bütün tövbeleri kabul eder, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Derken Adem, Rabbinden tevbeye götürücü sözler belleyip aldı ve O'na yalvardı. Allah da O'nun tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi çokça kabul eden ve kullarına çokca acıyan O'dur.
Adem Uğur = Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.
Ahmed Hulusi = Adem, Rabbinden (beynindeki Esmâ mertebesi boyutundan) gelen ilim ile -kelimeler- (yapmaması gerekeni fark edip, kendisinden açığa çıkan vehmine tâbi olma hatasını itiraf edip) tövbe etti. Tövbesi kabul edildi. Şüphesiz ki HÛ; O, tövbeyi kabul edip Rahıymiyeti ile bunun güzel sonuçlarını yaşatandır.
Ahmet Tekin = Âdem, Rabbinden ikaz, uyarı ifade eden vahiyler aldı, günah işlemekten vazgeçip Rabbine itaate yöneldi, tevbe etti. Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzenini veren, koruyan, kontrol eden Rabbi, Âdem’in tevbesini kabul etti. O insanları tevbeye, itaate sevkeden ve tevbeleri kabul edendir, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Adem daha sonra Rabbinden bazı sözler öğrendi (ve onlarla Rabbine tevbe etti), Rabbi de onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri daima kabul edendir ve çok rahmet sahibidir.
Ali Bulaç = Derken Adem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Derken Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı. O’na yalvarıp tevbe etti. O da tevbesini kabul buyurdu. Çünkü tevbeyi çok çok kabul eden asıl esirgeyici O’dur.
Ali Ünal = (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler alıp öğrendi. Allah da tövbesini kabul etti. Çünkü Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.[15]
Bekir Sadak = Adem, Rabbi'nden emirler aldi; onlari yerine getirdi. Rabb'i de bunun uzerine tevbesini kabul etti. Suphesiz o tevbeleri daima kabul edendir, merhametli olandir.
Celal Yıldırım = (Bu kayma ve kendine zulmetme üzerine büyük bir pişmanlık duyup tevbe eden) Âdem, Rabbinden (gelen ve onun kalbine ilka olunan) kelimeleri karşılayıp aldı. Allah da onun tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamette bulunan ancak O'dur.
Cemal Külünkoğlu = Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı (tevbe ve istiğfarla ilgili kelimeler öğrendi) ve (onlarla) Rabbine tevbe etti, O'da tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.
Diyanet İşleri (eski) = Adem, Rabbi'nden emirler aldı; onları yerine getirdi. Rabb'i de bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz o tevbeleri daima kabul edendir, merhametli olandır.
Diyanet Vakfi = Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.
Edip Yüksel = Adem, Rabb'inden kelimeler aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. O, yönelişlere karşılık verendir, Rahim'dir.
Elmalılı Hamdi Yazır = derken Adem rabbından bir takım kelimeler telâkkı etti yalvardı, o da tevbesini kabul buyurup ona yine baktı, Filhakika odur ancak öyle tevvab öyle rahîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu ara Adem Rabbinden bir takım kelimeler belleyip O'na yalvardı. O da tevbesini kabul buyurup ona yine baktı. Gerçekten tevbeyi çok kabul eden ve çok merhamet eden ancak O'dur!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
Gültekin Onan = Adem, rabbinden kelimeler aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. O, yönelişlere karşılık verendir, rahimdir.
Harun Yıldırım = Derken Âdem Rabbinden kelimeler aldı. Tevbesini kabul etti.Çünkü Tevvâb ve Rahîm olan O’dur, yalnız O!
Hasan Basri Çantay = Derken Âdem Rabbinden kelimeler belleyip aldı (Ona yalvardı). O da Tevbesini kabul etdi. Çünkü tevbeyi en çok kabul eden, asıl esirgeyen odur.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (ve onlarla yalvardı, tevbe etti), bunun üzerine (Rabbi) tevbesini kabûl etti. Çünki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak O’dur.
İbni Kesir = Adem, Rabbından kelimeler belleyip aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz ki Tevvab, Rahim O'dur, O.
Kadri Çelik = Derken Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı da Rabbi bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri daima kabul edendir, merhameti bol olandır.
Muhammed Esed = Derken Adem Rabbinden (yol gösterici) sözler aldı. Ve (Allah) O'nun tevbesini kabul etti: Çünkü yalnız O'dur tevbeleri kabul eden, rahmet dağıtan.
Mustafa İslamoğlu = Fakat Adem Rabbinden aldığı birtakım kelimelere sarıldı, (Allah) da onun tevbesini kabul etti: çünkü O, evet O'ydu tevbeleri kabul etme makamında olan, her işinde merhamet sahibi olan.
Ömer Nasuhi Bilmen = Âdem, Rabb-i Azîm'i tarafından bir kısım kelimeler telakkî etti. Onun üzerine tevbe eyledi. Tevbeleri ziyâdesiyle kabul eden, pek ziyâde merhamet sahibi olan ise ancak o Rabb-i Kerîm'dir.
Ömer Öngüt = Âdem Rabbinden bir takım kelimeler (ilhamlar) aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhametli olandır.
Şaban Piriş = Adem, Rabbinden emirler aldı, onları yerine getirdi. Bunun üzerine, Rabbi de tevbesini kabul etti. Nitekim O, tevbeleri daima kabul eden ve merhametli olandır.
Sadık Türkmen = Adem rabbinden birtakım kelimeler öğrendi ve yalvardı. Rabbinin (vahiy ile kalbine bıraktığı) kelimeleri aldı. O da tövbesini kabul etti. Şüphesiz Allah tövbeleri kabul eden merhamet sahibidir.
Seyyid Kutub = Derken Adem, Rabbinden bir takım kelimeler belleyerek aldı da Rabbi onu affetti. Hiç şüphesiz O, tevbelerin kabul edicisidir ve merhametlidir.
Suat Yıldırım = Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur.
Süleyman Ateş = Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul eden (kulunun günâhından geçen) dir, çok esirgeyendir.
Tefhim-ul Kuran = Derken Adem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. (Allah da) Bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Sonra Âdem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tevbe etti; Rabbi de onun tevbesini kabul etti. Gerçekten de O tevbeleri kabul eden ve merhameti pek geniş olandır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine Âdem, Rabb'inden bazı kelimeler öğrenip belledi de O'na yöneldi. O da onun tövbesini kabul etti. Gerçekten de O, evet O, Tevvâb'dır, tövbeleri cömertçe kabul eder; Rahîm'dir, rahmetini cömertçe yayar.
İskender Ali Mihr = Sonra Âdem, Rabbinden kelimeleri telakki etti (öğrendi) (ve Rabbine tövbe etti.).
Bunun üzerine (Allah), onun tövbesini kabul buyurdu. Muhakkak ki O,
Tevvab’tır (tövbeleri kabul edendir), rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).
İlyas Yorulmaz = Âdem, Rabbinden kelimeler (bağışlanmayı dileyen duayı) öğrendi. Sonra Rabbine pişmanlığını (tövbesini) arz etti. Çünkü O tövbeleri kabul eden, kullarına acıyan ve esirgeyendir.
Bakara / 38 - Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Diyanet İşleri = “İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dedik ki: Hepiniz de cennetten inin. Fakat benden size bir doğru yol gösterici geldi mi o doğru yolu gösterenin izinden gidenlere ne korku vardır, ne hüzün.
Abdullah Parlıyan = Hepiniz bu cennetten çıkıp yeryüzüne inin, tarafımdan size bir yol gösterme geldiğinde kim bu doğru yoluma uyarsa onlar için ne korku vardır ne de üzüntü.
Adem Uğur = Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.
Ahmed Hulusi = Dedik: "İnin hepiniz oradan (kendinizi bedensiz hissettiğiniz şuur boyutundan - cennet yaşamından). . . Benden size HÜDA (hakikatinizi idrak ettirici Rasûl - ilim) geldiğinde kim HÜDAma tâbi olursa onlara ne korku vardır ne de mahzun olacakları bir şey. "
Ahmet Tekin = Biz onlara:'Hepiniz buradan ilişiğinizi keserek yeryüzüne göç edin. Size benden bir hidayet rehberi, bir kitap, bir peygamber geldiğinde, kimler hidayet rehberime, gösterdiğim hak yola uyarsa, onlara her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.' dedik.
Ahmet Varol = Biz onlara şöyle dedik: 'Hepiniz oradan inin. Benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayet yoluma girerse onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Ali Bulaç = Dedik ki: "Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır."
Ali Fikri Yavuz = Biz onlara: “- Hepiniz cennetten inin! Benden size bir hidayet (Peygamber ve kitab) gelince, biliniz ki, benim bu hidayetime tâbi ve bağlı olanlar için aslâ korku yoktur; ve onlar mahzûn da olmazlar.” dedik.
Ali Ünal = “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
Bayraktar Bayraklı = Dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Size benden doğru yolu gösteren bir rehber geldiğinde, kim rehberime uyarsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir”.
Bekir Sadak = «nin oradan hepiniz, tarafimdan size bir yol gosteren gelecektir; Benim yoluma uyanlar icin artik korku yoktur, onlar uzulmeyeceklerdir» dedik.
Celal Yıldırım = (Evet) İnin oradan hepiniz! dedik. Benden size bir hidâyet (doğru yolu gösteren kitap ya da peygamber) gelecek olursa, artık kim hidâyetime uyarsa, onlara ne bir korku vardır ne de onlar mahzun olurlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlara dedik ki: “Hepiniz inin oradan (cennetten).” Yalnız (iyi bilin ki) size (ve neslinize) benden bir hidayet (peygamber) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
Diyanet İşleri (eski) = 'İnin oradan hepiniz, tarafımdan size bir yol gösteren gelecektir; Benim yoluma uyanlar için artık korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir' dedik.
Diyanet Vakfi = Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.
Edip Yüksel = 'Oradan topluca ininiz,' dedik, 'Benden size bir yol gösterici geldiği zaman, o yol göstericiye uyanlar için artık bir korku yok ve onlar üzülmeyecekler.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedik: İnin oradan hepiniz, sonra benden size ne zaman bir hidayetci gelir de kim o hidayetcimin izince giderse onlara bir korku yoktur ve mahzun olacaklar onlar değildir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dedik ki: «Hepiniz oradan inin!» Sonra Benden size ne zaman bir yol gösterici gelir de kim o yol göstericinin izince giderse, onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara dedik ki: «Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidayet rehberi geldiğinde, kim o hidayetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
Gültekin Onan = "Oradan topluca ininiz" dedik. "Yalnız benden size bir yol gösterici geldiği zaman, o yol göstericiye uyanlar için artık bir korku yok ve onlar üzülmeyecekler."
Harun Yıldırım = Dedik ki: "Hepiniz oradan inin, benden size bir hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.”
Hasan Basri Çantay = (Evet, öyle) Dedik: Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hidâyet (ci rehber) gelir de kim benim hidâyetimin izince giderse artık onlara hiçbir korku (ve tehlike) yokdur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
Hayrat Neşriyat = (Onlara şöyle) dedik: 'Hep birlikte oradan inin!' Artık benden size bir hidâyet gelir de kim hidâyetime tâbi' olursa, o takdirde onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
İbni Kesir = Dedik ki; hepiniz oradan inin. Eğer, tarafımdan size bir hidayet gelir de, kim benim hidayetime uyarsa, artık onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olacak değillerdir.
Kadri Çelik = “İnin oradan hepiniz; tarafımdan size bir hidayet gelince, benim hidayetime uyanlar için artık korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.
Muhammed Esed = Biz, "Hepiniz buradan çıkıp gidin!" dedikse de size yol göstericiliğimiz devam edecektir: ve Benim yol gösterici mesajlarıma uyanlar için artık ne korku vardır, ne de üzüntü;
Mustafa İslamoğlu = Emrettik: Oradan hep birlikte çıkıp inin! Ne var ki, Benden bir rehberliğin size ulaşması şarttır. Her kim (kendisine ulaşan) rehberliğime uyarsa, artık onlar geleceğe dair kaygi geçmişe dair hüzün duymayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedik ki: «O cennetten hepiniz aşağıya ininiz. Eğer benim tarafımdan size bir hidâyet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa artık onlar için bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaktır.»
Ömer Öngüt = Onlara: “Hepiniz oradan inin! Size benden bir hidayet geldiği zaman, kim benim hidayetime tâbi olursa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. ” dedik.
Şaban Piriş = -Hepiniz oradan inin, dedik. Tarafımdan size bir yol gösterici gelecektir; benim yol göstericime uyan kimselere hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.
Sadık Türkmen = “hepiniz oradan ininiz” dedik. Eğer Benden size hidâyet/bir yol gösterici gelirse, kim de yol göstericime/hidayetime tabi olur/uyarsa artık onlar için korku yoktur. Ve (onlar) üzülmeyeceklerdir de!..
Seyyid Kutub = Dedik ki; «Hepiniz oradan aşağı inin. Tarafımdan size bir yol gösterici geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa onlar için korku yoktur ve onlar artık hiç üzülmezler.»
Suat Yıldırım = (38-39) Dedik ki: "İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedî kalacaklardır."
Süleyman Ateş = "Hepiniz oradan inin," dedik, "Yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Dedik ki: «Oradan tümünüz inin. Artık, ne zaman size benden bir hidayet gelir de, kim benim hidayetime uyarsa, onlar için ne bir korku vardır, ne de mahzun olacaklardır.»
Ümit Şimşek = Onlara dedik ki: Hepiniz oradan inin. Benden size bir hidayet eriştiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa, ne bir korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = "Hepiniz oradan aşağı inin." dedik. Benden size bir yol gösteriş ulaşır da kim bu yol gösterişime uyarsa artık böylelerine hiç bir korku yoktur. Onlar kederle de yüz yüze gelmeyeceklerdir.
İskender Ali Mihr = Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”
İlyas Yorulmaz = Hepiniz oradan topluca çıkın. Eğer benden size, doğru yolu gösteren birisi gelirde, sizden kim doğru yoluma uyarsa, asla onlar için korku ve üzüntü yoktur.
Bakara / 39 - Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnanmayanlarla delillerimizi yalanlayanlara gelince: Onlardır ateş ehli; onlar, orada ebedî kalırlar.
Abdullah Parlıyan = Ama Allah'tan gelen gerçekleri örtüp görmemezlik edenlere ve mesajlarımızı yalan sayanlara gelince, işte onlar, içinde ebedî yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkum olan kimselerdir.
Adem Uğur = İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.
Ahmed Hulusi = Onlar ki bizim işaretlerimizi inkâr edip yalanlarlar, işte onlar sonsuza dek ateş (azap) içindedirler.
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip, senin peygamberliğini inkârda, küfürde ısrar edenler ve âyetlerimizi, Kur’ân’ı yalanlayanlar, işte onlar Cehennemliktirler. Onlar, orada ebedî kalırlar.
Ahmet Varol = Ama inkar edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateşe atılacak olanlardır. Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır.'
Ali Bulaç = "İnkâr edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır."
Ali Fikri Yavuz = Küfre varıp âyetlerimizi yalanlıyanlar ise, cehennem ehlidirler; onlar, o ateşte ebedî olarak kalıcıdırlar.
Ali Ünal = Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemliktirler; onlar orada süreli olarak kalacaklardır.
Bekir Sadak = Inkar eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardir, onlar orada temelli kalacaklardir.*
Celal Yıldırım = (Bizi) inkâr edip âyetlerimizi (varlığımıza ve birliğimize delâlet eden belgelerimizi) yalanlayanlara gelince, işte onlar ateşin yakın dostu ve arkadaşlarıdır, onlar orada ebediyen kalıcıdırlar..
Cemal Külünkoğlu = Hakikati inkâr edip mesajlarımızı yalanlayanlar var ya; işte onlar cehennem toplumudur ve orada ebedî kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır, onlar orada temelli kalacaklardır.
Diyanet Vakfi = İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.
Edip Yüksel = “Küfre sapan kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar (var ya), işte onlardır cehennem ehli olanlar ve onlar onda temelli kalıcılardır.”
Elmalılı Hamdi Yazır = Küfre saplananlar ve ayetlerimize yalan diyenler ise işte bunlar ateş arkadaşlarıdır, onlar orda muhalled kalacaklardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Küfre sapanlar ve ayetlerimize yalan diyenler ise, işte bunlar ateşin arkadaşlarıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
Gültekin Onan = "Küfredip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateşe mahkumdur, orada sürekli kalacaklardır".
Harun Yıldırım = Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edip âyetlerimizi yalanlayanlar var ya; işte onlar ateş halkıdırlar; onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = O küfredenler, âyetlerimizi yalan sayanlar (Yok mu?), onlar ateşin (cehennemin) arkadaşlarıdır. Onlar orada bir daha çıkmamak üzere kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = O inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Küfredenler, ayetlerimizi yalanlamış olanlar, işte onlar cehennemliklerdir. Ve onlar ateşte temelli kalıcıdırlar.
Kadri Çelik = “Küfre sapan kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar (var ya), işte onlardır cehennem ehli olanlar ve onlar onda temelli kalıcılardır.”
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olanlara ve mesajlarımızı yalanlayanlara gelince -işte onlar, içinde yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkum olan kimselerdir.
Mustafa İslamoğlu = Küfre saplanıp kalan ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince: işte onlar ateşin yoldaşıdırlar: onlar orada temelli kalıcıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki kâfir oldular ve Bizim âyetlerimizi tekzîp ettiler, onlar ateş sahipleridir, onlar o ateşte ebedîyyen kalıcılardır.
Ömer Öngüt = Küfre varıp âyetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Yol göstericimi tanımayıp, ayetlerimizi yalan sayanlar, cehennem halkıdır. Onlar, orada temelli kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Küfredip bizim ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklar.
Seyyid Kutub = Kâfir olup ayetlerimizi yalanlayanlar ise orada ebedi olarak kalıcı olmak üzere Cehennem'liktirler.
Suat Yıldırım = (38-39) Dedik ki: "İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedî kalacaklardır."
Süleyman Ateş = "İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır."
Tefhim-ul Kuran = Küfredip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır.
Ümit Şimşek = İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş ehlidir; orada sürekli kalırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Nankörlüğe sapıp ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar, ateşin dostu olacaklardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.
İskender Ali Mihr = Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş
ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Ayetlerimizi kabul etmeyip, yalanlayanlara gelince, işte onlar ateşle beraber olacaklar ve orada sürekli kalacaklardır.
Bakara / 40 - Yâ benî isrâîlezkurû ni’metiyelletî en’amtu aleykum ve evfû bi ahdî ûfi bi ahdikum ve iyyâye ferhebûn(ferhebûne).
Diyanet İşleri = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey İsrailoğulları, anın size verdiğim nîmeti. Vefa edin ahdime de vefa edeyim ahdinize ve ancak benden korkun artık.
Abdullah Parlıyan = Ey İsrailoğulları! Ey Yakub'un torunları! Size bağışladığım o nimetleri hatırlayın ve Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de sözümü tutayım; dünya ve ahiret nimetlerimi size vereyim ve benden, yalnız benden sakının.
Adem Uğur = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun.
Ahmed Hulusi = İsrailoğulları (dedim). . . Size bağışladığım nimeti hatırlayın ve verdiğiniz sözü yerine getirin, ki ben de size olan (varoluşunuzdaki hilâfet) sözümü yerine getireyim. Yalnız benden çekinin!
Ahmet Tekin = Ey İsrâiloğulları, size ihsan ettiğim nimetlerimi, size tevdi ettiğim ilâhî değerleri, şeriatı koruyun, kollayın, zâyi etmeyin, şükredin. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size olan va’dimi tutayım. Benden, yalnız benim azâbımdan dolayı dehşete düşün, korkun.
Ahmet Varol = Ey İsrailoğulları! Size vermiş olduğum nimetlerimi anın ve bana vermiş olduğunuz sözünüzde durun ki ben de size vermiş olduğum sözümde durayım. [6] Sadece benden korkun.
Ali Bulaç = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdime bağlı kalın, ki ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca benden korkun.
Ali Fikri Yavuz = Ey İsrâil oğulları (Hz. Yakub oğulları), size verdiğim nimetimi hatırlayın; ve bana itâat ederek Tevrat’ta (âhir zaman Peygamberi hakkında size açıkladığım) ahdime (bana iman ve itaate) vefa edin ki, ahdinize (sizi cennete koymağa) vefa edeyim. (Ahdi bozduğunuzda) ancak Benden korkun.
Ali Ünal = Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
Bayraktar Bayraklı = Ey İsrâiloğulları! Sizlere verdiğim nimetleri hatırlayınız. Siz benim emrimi yerine getiriniz ki, ben de sizin isteğinizi yerine getireyim. Sadece benden çekinin.
Bekir Sadak = Ey Israilogullari! Size verdigim nimeti hatirlayin ve ahdimi yerine getirin ki Ben de yerine getireyim; yoksa benden korkun.
Celal Yıldırım = Ey İsrail oğullan! Size ihsan ettiğim nimetimi hatırlayın, ahdimi yerine getirin ki Ben de size olan sözümü yerine getireyim ve (ahde vefa etmemekte) ancak Benden korkun.
Cemal Külünkoğlu = Ey İsrailoğulları (Yakup'un oğulları)! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve bana (iman ve itaat hususunda) verdiğiniz söze vefalı olun ki ben de sözümü tutayım. Ve (sözünüzü tutmazsanız) yalnız ben(im azabım)dan sakının!
Diyanet İşleri (eski) = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki Ben de yerine getireyim; yoksa benden korkun.
Diyanet Vakfi = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun.
Edip Yüksel = İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki ben de size verdiğim sözü tutayım; yalnız benden korkun!
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey İsrail oğulları! size in'am ettiğim nimetimi hatırlayın ve ahdime vefa edin ki ahdinize vefa edeyim, ve benden korkun artık benden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey israiloğulları, size lütfettiğim nimetimi hatırlayın, Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size olan ahdimi yerine getireyim ve artık Benden korkun Benden
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun!
Gültekin Onan = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım (enamtü) nimetimi anımsayın, ahdime bağlı kalın (evfu) ki ben de ahdinize bağlı kalayım (ufi) ve yalnızca benden korkun / çekinin (iyyaye).
Harun Yıldırım = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim ve benden; yalnız benden korkun!
Hasan Basri Çantay = Ey İsrail (Ya'kub) oğulları, size (atalarınıza) ihsânetdiğim bunca ni'metlerimi hatırlayın (Peygambere îman hususundaki) tavsiyemi yerine getirin, ben de size karşı olan ahdimi yapayım. Bir de (vefayı terk hususunda) benden korkun.
Hayrat Neşriyat = Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni'met(ler)imi hatırlayın; (îmân edeceğinize dâir)bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, (ben de Cennete girmeniz husûsunda) size verdiğim sözü yerine getireyim ve artık yalnızca benden korkun!
İbni Kesir = Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size olan sözümü yerine getireyim. Ve yalnız Ben'den korkun.
Kadri Çelik = Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayıp ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim ve sadece benden korkun.
Muhammed Esed = Ey İsrail oğulları! Size bağışladığım o nimetleri hatırlayın ve Bana verdiğiniz sözü tutun (ki) Ben de sözümü tutayım; ve Benden, yalnız Benden sakının!
Mustafa İslamoğlu = Ey İsrailoğulları! Bir dönem size verdiğim nimetleri hatırlayın! Siz Bana verdiğiniz sözde durun ki Ben de size olan vaadimi tamamlayayım; ve kaygınızın merkezinde sadece Ben olayım!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey İsrailoğulları! Benim sizlere ihsan etmiş olduğum nîmetlerimi yâdediniz. Ve Benim ahdimi ifâ ediniz ki Ben de sizin ahdinizi yerine getireyim. Ve ancak Benden korkunuz.
Ömer Öngüt = Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Ve sadece benden korkun!
Şaban Piriş = -Ey İsrailoğulları, Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü tutun ki ben de size verdiğim sözü tutayım. Yalnızca benden korkun!
Sadık Türkmen = Ey israiloğullari! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, size bağışladığım o nimetleri! Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Ve yalnız Benden korkun!..
Seyyid Kutub = Ey İsrailoğulları, size bağışlamış olduğum nimetleri hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Ve sadece benden korkun.
Suat Yıldırım = Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi! Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!
Süleyman Ateş = Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'metleri hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun!
Tefhim-ul Kuran = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi anın ve ahdime bağlı kalın, ki ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca benden korkun.
Ümit Şimşek = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Bir de, sadece Benden korkun.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey İsrail oğulları! Size lütfettiğim nimetimi hatırlayın; bana verdiğiniz söze vefalı olun ki, ben de size ahdimde vefalı olayım. Ve yalnız benden korkun.
İskender Ali Mihr = Ey İsrailoğulları! Sizi ni’metlendirdiğim o ni’metimi hatırlayın ve
ahdimi yerine getirin. Ve (böylece) Ben de size olan ahdimi
yerine getireyim (sizleri vaadettiğim cennetime alayım).
Ve(ahdinize sadık kalmakta) artık sadece benden korkun.
İlyas Yorulmaz = Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimetleri hatırlayın. Benimle yaptığınız antlaşmaya uyun ki, bende antlaşmama uyayım. Yalnızca benden korkun.
Bakara / 41 - Ve âminû bi mâ enzeltu musaddikan li mâ meakum ve lâ tekûnû evvele kâfirin bih(bîhî), ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlen ve iyyâye fettekûni.
Diyanet İşleri = Elinizdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
Abdulbaki Gölpınarlı = İndirdiğim Kur'ân'a inanın. Sizdeki kitabı da doğrulayıcıdır o. Ona ilk inanmayan siz olmayın. Delillerimi az ve değersiz bir parayla değişmeyin, ancak benden sakının.
Abdullah Parlıyan = Bunun için de, size geçmişte vahiyle bildirilmiş olan haberleri doğrulayıcı nitelikle indirdiğim bu vahye inanın, O'nun gerçekliğini örtbas edenlerin ilki olmayın, mesajlarımı küçük bir kazanca değişmeyin, ne kazanıp ne kaybettiğinize bir bakın ve bana, yalnızca bana karşı sorumluluk bilinci taşıyın.
Adem Uğur = Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun.
Ahmed Hulusi = Ve iman edin sizde olanı (Tevrat'ı) tasdik eden, indîmizden inzâl ettiğimize (Kurân'a). O gerçeği inkâr edenlerin ilki olmayın. Varlığınızdaki (B sırrı kapsamındaki) işaretlerimi (Esmâ'nın açığa çıkış kuvvelerini) az bir dünya değerine değişmeyin. Benden korunun!
Ahmet Tekin = Elinizdeki doğru bilgileri, Tevrat’taki doğru bilgileri tasdik edici olarak indirdiğime, Kur’ân’a iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki, örneği, önderi siz olmayın. Âyetlerimi, servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine, birkaç pula değişmeyin. Bana, yalnız bana sığının, benim emirlerime yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun.
Ahmet Varol = Sizin yanınızda olanı doğrulayıcı olarak indirdiklerime iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimi az bir karşılığa satmayın. Bana karşı gelmekten sakının.
Ali Bulaç = Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca benden korkun.
Ali Fikri Yavuz = Ve beraberinizdeki Tevrât’ı (aslını) tasdik edici olarak indirdiğim Kur’an’a îman edin, ona inanmayanların ilki olmayın; benim âyetlerimi, dünyâ menfaatı karşılığında bir kaç paraya değişmeyin ve ancak benden korkun. (Kitabıma iftira ve tahrif yapma hususunda yalnız Benden korkun.)
Ali Ünal = Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
Bayraktar Bayraklı = Beraberinizde olan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak indirdiğim Kur'ân'a iman ediniz. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayınız. Âyetlerimi de küçük bir değerle değiştirmeyiniz ve yalnız benden sakınınız.
Bekir Sadak = Elinizde bulunan Tevrat'i tasdik ederek indirdigim Kuran'a, inanin; onu ilk inkar edenler siz olmayin, ayetlerimi hicbir degere karsilik degistirmeyin ve bile bile hakki gizlemeyin.
Celal Yıldırım = Beraberinizdeki kitap (Tevrat)! tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'ân'a) imân edin. Onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve (sakın) âyetlerimi az (kıymetsiz) bir paha (bayağı bir menfaat) karşılığında değiştirmeyin. Ancak Benden korkup (bu gibi ölçüsüzlüklerden) sakının,
Cemal Külünkoğlu = Size geçmişte bildirilmiş olan haberleri (Tevrat'ın aslını) doğrulayıcı nitelikte indirdiğim (Kur'an)a inanın. Ona inanmayanların öncüsü siz olmayın! Benim ayetlerimi küçük bir kazanca değişmeyin/satmayın ve yalnız ben(im azabım)dan korkun!
Diyanet İşleri (eski) = Yanınızdaki Tevrat'ı tasdik ederek indirdiğim Kuran'a, inanın; onu ilk inkar edenler siz olmayın, ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin ve bile bile hakkı gizlemeyin.
Diyanet Vakfi = Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun.
Edip Yüksel = Yanınızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğime inanın. Ona karşı çıkanların ilki olmayın. Ayetlerimi değeri düşük şeylerle değişmeyin; sadece benden çekinin.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve beraberinizdekini musaddık olarak indirdiğim Kur'ana iman edin, ona inanmıyanların birincisi olmayın, benim âyetlerimi bir kaç paraya değişmeyin, ve benden sakının artık benden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve beraberinizdekini tasdik edici olarak indirdiğim Kur'an'a iman edin, O'na inanmayanların ilki siz olmayın, ayetlerimi de bir kaç paraya değiştirmeyin ve Benden sakının artık Benden!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)a iman edin, O'nu, inkar edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun.
Gültekin Onan = Yanınızdakini (meaküm) doğrulayıcı (musaddikan) olarak indirdiğime inanın. Ona küfredenlerin ilki olmayın. Ayetlerimi az bir değer karşılığında değişmeyin (teşteru) ve yalnızca benden korkun / çekinin (iyyaye).
Harun Yıldırım = Beraberinizdekini tasdik edici olarak indirdiğime îmân edin ve onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi de az bir pahaya değişmeyin ve benden, yalnız benden sakının!
Hasan Basri Çantay = Nezdinizdekini (Tevrâtı) tasdik edici (ve doğrultucu) olarak indirdiğim (Kur'an) a îman edin, onu inkâredenlerin ilki siz olmayın, âyetlerimi az bir bahâ ile (bayağı bir menfaat mukaabilinde) değişmeyin. Ancak benden korkun.
Hayrat Neşriyat = Berâberinizde olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici olarak indirdiğime (Kur’ân’a) da îmân edin ve onu inkâr eden(ler)in ilki siz olmayın! Ve âyetlerimi, (karşılığında ne alsanız) az(düşecek) bir fiyata satmayın ve artık yalnızca benden sakının!
İbni Kesir = Yanınızdaki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğime iman edin. Onu inkar edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimizi az bir paha ile satmayın. Ve yalnız Ben'den sakının.
Kadri Çelik = Elinizde bulunanı onaylayıcı olarak indirdiğime iman edin, onu ilk inkâr eden siz olmayın, ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın ve yalnız benden sakının.
Muhammed Esed = Bunun için de, size geçmişte bildirilmiş olan haberleri doğrulayıcı nitelikte indirdiğim bu vahye inanın; onun gerçekliğini inkar edenlerin öncüsü olmayın; mesajlarımı küçük bir kazanca değişmeyin; ve Bana, yalnızca Bana karşı sorumluluk bilinci taşıyın!
Mustafa İslamoğlu = Ve yanınızda olanı doğrulayıcı olarak indirdiğim vahye inanın; ve onu inkar edenlerin öncüsü siz olmayın, ayetlerimi de basit çıkarlar karşılığında pazarlamayın; ve sorumluluğunuzun merkezinde sadece Ben olayım!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizin yanınızdakini mutasaddık olarak indirmiş olduğuma imân ediniz. Onu ilk inkâr edenlerden olmayın. Ve âyetlerimi az bir paha ile satmayın. Ve ancak Ben'den sakının.
Ömer Öngüt = Sizin yanınızda bulunanı (Tevrat'ın aslını) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin ve sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Sakın âyetlerimi az bir pahaya satmayın. Ve sadece benden sakınıp korkun!
Şaban Piriş = Elinizde bulunan Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur’an’a inanın ve onu inkar edenlerin ilki siz olmayın. Ayetlerimi az bir pahaya satmayın; yalnızca benden korkun!
Sadık Türkmen = Sizin yanınızdakini (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin. Ve onu inkâr eden(ler)in ilki olmayın. Benim ayetlerimi dünyalık karşılığında değiştirmeyin. Ve yalnız Benden korkun!..
Seyyid Kutub = Elinizin altındaki Tevrat'ı onaylayıcı olarak indirmiş olduğum Kur'an'a inanın; onu inkar edenlerin ilki olmayın; ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayın; yalnız benden çekinin.
Suat Yıldırım = Sizin yanınızda bulunan Tevrat’ı tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’ân’a iman edin, onu inkâr edenlerin başını siz çekmeyin. Âyetlerimi az bir fiyatla, yani dünya menfaati karşılığında satmayın. Asıl Bana karşı gelmekten sakının.
Süleyman Ateş = Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum (Kur'ân)a inanın ve onu ilk inkâr eden, siz olmayın; benim âyetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının.
Tefhim-ul Kuran = Yanınızda olan (Tevrat) ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca benden korkun.
Ümit Şimşek = Elinizde olanı doğrulayıcı olarak indirdiğime de iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Âyetlerimi az bir kazançla değişmeyin. Ve yalnız Benden korkun.
Yaşar Nuri Öztürk = Beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğuma inanın. Onu ilk inkar eden siz olmayın. Benim ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Ve yalnız benden sakının.
İskender Ali Mihr = Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim şeye (Kur’ân’a) îmân edin ve O’nu inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Ve âyetlerimi az bir bedelle satmayın. Ve artık sadece Bana karşı takva sahibi olun.
İlyas Yorulmaz = Sizinle beraber olan (Tevrat) ı tasdik eden indirdiğime (Kur’an’a) inanın. Onu ilk reddeden siz olmayın, ayetlerimi ucuza satmayın ve benden sakının.
Ahmet Tekin = Gerekçeli, hikmete dayalı gelen hak kitaba, hak düzene, bâtıl karıştırmayın. Bile bile hakikati, Muhammed’in hak peygamber olduğunu, ilâhî hükümleri gizlemeyin.
Ahmet Varol = Hakkı batıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.
Ali Bulaç = Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.
Ali Fikri Yavuz = Hakkı bâtıla karıştırıp da bile bile gizlemeyin (Peygamber A.S.V’ın vasfını Tevrat’da bulmadık diye hakkı örtmeyin).
Ali Ünal = (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
Bayraktar Bayraklı = Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayınız ve hakkı gizlemeyiniz.[16]
Bekir Sadak = Hakki batila karistirmayin ve bile bile hakki gizlemeyin.
Celal Yıldırım = Bildiğiniz halde hakkı bâtıla karıştırıp gerçeği gizlemeyin.
Cemal Külünkoğlu = Bilerek hakkı batıl ile örtüp, gerçeği gizlemeyin.
Diyanet İşleri (eski) = Hakkı batıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.
Diyanet Vakfi = Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
Edip Yüksel = Bile bile gerçeği yanlış ile karıştırmayın, gerçeği gizlemeyin.
Elmalılı Hamdi Yazır = hakkı batılla bulayıp da bile bile hakkı gizlemeyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hakk'ı batıla karıştırıp da, bile bile hakkı gizlemeyin.
Gültekin Onan = Hakkı batıl ile örtmeyin (libas) ve hakkı gizlemeyin (tektümülhakka). Siz biliyorsunuz. (VEYA: Bildiğiniz halde hakkı batıl ile örtmeyin ve...) (VEYA: ...bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin)
Harun Yıldırım = Hakkı bâtılla karıştırmayın ve bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin!
Hasan Basri Çantay = Kendiniz bilib dururken Hakkı baatıla karıştırıb da gerçeği gizlemeyin.
Hayrat Neşriyat = Hem siz (doğru olanı) bile bile hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin!
İbni Kesir = Hakkı batıla karıştırıp da, bile bile siz gerçeği gizlemeyin.
Kadri Çelik = Hakkı batıl ile karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.
Muhammed Esed = Hakkı batıl ile örtüp bile bile gizlemeyin.
Mustafa İslamoğlu = Hakkı batılla karıştırmayın ve bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve hakkı bâtıl ile örtüp karıştırmayın. Ve hakkı saklamayın. Halbuki siz bilirsiniz.
Ömer Öngüt = Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilerek hakkı gizlemeyin.
Şaban Piriş = Hakka batılı karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin.
Sadık Türkmen = Ve hak ile batılı (birbirine) karıştırmayın. Ve siz hakkı bile bile gizlemeyin.
Seyyid Kutub = Bile bile batılı hakkın üzerine örtüp hakkı bakışlardan gizlemeyin.
Suat Yıldırım = Batılı hakka karıştırmayın, bile bile gerçeği gizlemeyin!
Süleyman Ateş = Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin.
Tefhim-ul Kuran = Hakkı batıl ile örtmeyin ve sizce de bilinirken hakkı gizlemeyin.
Ümit Şimşek = Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bile bile hakkı gizlemeyin.
Yaşar Nuri Öztürk = Hakkı batılla/saçmalık ve tutarsızlıkla kirletmeyin. Bilip durduğunuz halde gerçeği gizliyorsunuz.
İskender Ali Mihr = Ve hakkı bâtıl ile karıştırmayın (örtmeyin) ve hakkı gizlemeyin.
Ve (çünkü) siz biliyorsunuz.
İlyas Yorulmaz = Hakkı (Kur’an’ı) yanlışlarla örtmeyin, bildiğiniz halde doğruları saklamayın.
Abdullah Parlıyan = Namaza dikkatli ve devamlı olun, karşılıksız mâlî yardım olan zekatı verin. Allah'ın huzurunda rükû ederek eğilenlerle beraber eğilin.
Adem Uğur = Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
Ahmed Hulusi = Salâtı ikame edin (âfakî ve enfüsî yönelişi yaşayın), zekâtı (size bağışlananın bir kısmını karşılıksız) verin; rükû edenlerle beraber rükû edin. (Varlığınızdaki Allâh Esmâ'sının azametini hissedip, tespih edin ve bunun nefsin hakikati olan Muhıyt tarafından algılandığını, rükûdan kalkıp "semi'Allahu. . . . . . " derken fark edin. )
Ahmet Tekin = Namazları âdâbına riayet ederek, aksatmadan kılın. Vicdanınızı, servetinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verin. Rükû’ ederek namaz kılanlarla birlikte siz de, rükûa vararak, namazlarınızı cemaatle kılın, saygıyla Allah’ın emirlerine itaat ederek İslâmî faaliyetlere katılanlarla birlikte siz de saygıyla canla başla İslamî sorumluluklara, ibadetlere, cemaate, faaliyetlere katılın.
Ahmet Varol = Namazı kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.
Ali Bulaç = Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.
Ali Fikri Yavuz = (Müslümanların namazı gibi) namaz kılın, onlar gibi zekât verin ve rükû eden müminlerle rükû edin (Cemaate devam edin).
Ali Ünal = Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
Bayraktar Bayraklı = Namazı kılınız, zekâtı veriniz ve rükû edenlerle beraber rükû ediniz.
Bekir Sadak = Namazi kilin, zekati verin, ruku edenlerle birlikte ruku edin.
Celal Yıldırım = Namazı kılın, zekâtı verin, rükû' edenlerle beraber rükû' edin.
Cemal Külünkoğlu = Namazda dikkatli ve devamlı olun, zekâtı verin ve rükû eden (mü'min)lerle birlikte siz de rüku edin.
Diyanet İşleri (eski) = Namazı kılın, zekatı verin, rüku edenlerle birlikte rüku edin.
Diyanet Vakfi = Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
Edip Yüksel = Namazı gözetin, zekatı verin ve eğilenlerle birlikte eğilin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
Gültekin Onan = Namazı gözetin (kıyam), zekatı verin ve eğilenlerle / rüku edenlerle (ma'arrakiiyn) birlikte eğilin / rüku edin (verkeu).
Harun Yıldırım = Bir de namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!
Hasan Basri Çantay = Dosdoğru namaz kılın, zekât verin, rükû' eden (mümin) lerle birlikde rükû' edin (cemaate devam edin).
Hayrat Neşriyat = Hem namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin ve rükû' edenlerle berâber rükû' edin!
İbni Kesir = Namazı kılın, zekatı verin, rüku' edenlerle birlikte rüku edin.
Kadri Çelik = Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.
Muhammed Esed = Namazda dikkatli ve devamlı olun, karşılıksız yardımda bulunun ve namazda rüku edenlerle birlikte rüku edin.
Mustafa İslamoğlu = Namazı istikametle kılın, zekatı gönlünüzden kopararak verin, Allah'a rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve namazı kılınız, zekâtı da veriniz ve rüku' edenler ile beraber rüku' ediniz.
Ömer Öngüt = Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
Şaban Piriş = Namazı kılın, zekatı verin, (Allah’ın emrine) boyun eğenlerle boyun eğin.
Sadık Türkmen = Hem namazı gereği gibi kılın ve Zekâtı (çalışıp üreterek) verin ve Rüku edenlerle/gönülden boyun eğenlerle birlikte, siz de gönülden boyun eğin/rüku edin…
Seyyid Kutub = Namazı kılın, zekâtı verin ve rukûa varanlarla birlikte siz de rukûa', varın.
Suat Yıldırım = Hem namazı tam kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber siz de namaz kılın.
Süleyman Ateş = Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle (Allâh'ın huzûrunda eğilenlerle) beraber eğilin.
Tefhim-ul Kuran = Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle siz de rükû edin.
Ümit Şimşek = Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükûa varın.
Yaşar Nuri Öztürk = Namazı kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin.
İskender Ali Mihr = Ve namazı kılın (ikame edin) ve zekâtı verin. Ve rükû edenlerle beraber rükû edin.
İlyas Yorulmaz = Namazı kılın, zekâtı verin ve Rablerine saygı ile eğilenlerle birlikte sizde eğilin.
Bakara / 44 - E te’murûnen nâse bil birri ve tensevne enfusekum ve entum tetlûnel kitâb(kitâbe) e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = Siz Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanlara iyilik etmelerini emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz? Ve kitabı okumaktasınız siz. Aklınız mı yok, düşünmez misiniz?
Abdullah Parlıyan = Siz kendinizi unutarak diğer insanlara iyilik yapmayı ve erdemli olmayı mı emredersiniz, hem de Allah'ın kitabını okuyup durduğunuz halde, siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?
Ahmed Hulusi = İnsanlara Birr'i (Allâh Esmâ'sının sizde oluşturduğu güzelliği yaşamayı) tavsiye ederken, kendi nefsinizde bunu (hissedip) yaşamayı unutuyor musunuz? Oysa Kitabı (varlığın hakikati bilgisini) okuyorsunuz. . . Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Ahmet Tekin = Kitabı, Tevrat’ı okuduğunuz halde, içindeki ilâhî hükümleri şahsen uygulamayı bir kenara bırakıp unutarak, insanlara Allah’a itaati, iyiliği, insanlığı ve hayra vesile olacak şeyleri mi emrederek önderlik ediyorsunuz? Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Ahmet Varol = Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip bizzat kendinizi unutuyor musunuz? Akıl etmiyor musunuz?
Ali Bulaç = Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?
Ali Fikri Yavuz = (Ey Yahûdi’ler), insanlara iyilik emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki Tevrat’ı okuyorsunuz; artık çirkin hareketinizi anlamaz mısınız?
Ali Ünal = Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Bayraktar Bayraklı = Ey bilginler, kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Bekir Sadak = Kitab'i okuyup durdugunuz halde kendinizi unutur da baskalarina mi iyilikle emredersiniz? Dusunmez misiniz?
Celal Yıldırım = Kendi nefslerinizi unutursunuz da insanlara iyilikle mi emredersiniz ?! Halbuki siz Kitap (Tevrat)ı okuyup durursunuz. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
Cemal Külünkoğlu = Siz kitabı okuyup durduğunuz halde, insanlara erdemli olmayı öğütlüyor da kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Diyanet İşleri (eski) = Kitap'ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz?
Edip Yüksel = Halkı iyilik yapmağa çağırıp dururken kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik Kitabı da okuyorsunuz? Aklınızı kullanmaz mısınız?
Elmalılı Hamdi Yazır = nasa iyilik emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitap okuyorsunuz, artık akıl etmez misiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kitab (Tevrat)'ı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Artık akıllanmayacak mısınız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitab (Tevrat)ı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Gültekin Onan = İnsanlara iyiliği (birr) buyururken kendinizi (enfüseküm) unutuyor musunuz? (tensevne) Üstelik kitabı da okuyorsunuz (tetlunelkitab). Akletmez misiniz?
Harun Yıldırım = İnsanlara iyliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Oysa siz o kitabı okuyorsunuz. Hala akıl etmez misiniz?
Hasan Basri Çantay = (Ey Yahudi bilginleri) siz, insanlara iyiliği (gerçeği ve peygambere îman etmeği) emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Halbuki Kitab (Tevrat) da okursunuz. Haalâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Hayrat Neşriyat = Siz Kitâbı okuyor olduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?
İbni Kesir = Siz; insanlara iyiliği emreder de, kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitabı da okuyorsunuz, hiç aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Kadri Çelik = Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Siz akletmez misiniz?
Muhammed Esed = Siz kendinizi unutarak diğer insanlara erdemli olmayı mı öğütlüyorsunuz -hem de ilahi kelamı okuyup durduğunuz halde?- Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?
Mustafa İslamoğlu = Diğer insanlara sahici erdemlerle donanmayı öğütlerken sıra size gelince terk mi ediyorsunuz; ve üstelik Kıtabı da tilavet edip dururken? Siz hiç kafanızı çalıştırmayacak mısınız?
Ömer Nasuhi Bilmen = Nâsa iyilik ile emredersiniz de kendi nefislerinizi unuturmusunuz? Halbuki siz kitabı okursunuz, hiç düşünmez misiniz?
Ömer Öngüt = İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Oysa sizler Kitab'ı (Tevrat'ı) da okuyorsunuz. Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Şaban Piriş = İnsanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Kitabı okuyup durduğunuz halde düşünmez misiniz?
Sadık Türkmen = Insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Sizler Kitabı (Tevrat’ı) da okuyup duruyorsunuz! Halâ anlamayacak mısınız?
Seyyid Kutub = Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara (başkalarına) iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Bunun yanlış olduğunu düşünemiyor musunuz?
Suat Yıldırım = Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Halbuki siz Tevratı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Süleyman Ateş = Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Tefhim-ul Kuran = Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?
Ümit Şimşek = Yoksa kitabı okuyup durduğunuz halde, insanlara iyiliği öğütleyip de kendinizi unutur musunuz? Aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlara iyiyi ve güzeli emredip de öz benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de Kitap'ı okuyup durmaktasınız. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
İskender Ali Mihr = İnsanlara birr’i (tezkiye ve teslim olmayı) emrediyorsunuz da
siz kendinizi unutuyor musunuz? Ve siz, Kitab’ı okuduğunuz
halde hâlâ akıl etmiyor musunuz?
İlyas Yorulmaz = İnsanlara iyi şeyleri yapmayı emrediyorsunuz, ama kitaptan okuyup öğrendiğiniz halde, kendinize iyilik yapmayı unutuyorsunuz. Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Bakara / 45 - Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
Diyanet İşleri = Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sabretmek ve namaz kılmak hususunda Allah'tan yardım dileyin. Bunlar ağır ve büyük şeylerdir ama saygılı kimselere göre değil.
Abdullah Parlıyan = Ey mü'minler! Sabır ve namaza sarılarak Allah'tan yardım dileyin. Bu tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah'a yönelenler dışında, herkes için zor bir iştir.
Adem Uğur = Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.
Ahmed Hulusi = (Varlığınızdaki Esmâ kuvvesine dayanarak) sabredin ve ona yönelerek (salât ile) yardım isteyin. Allâh'a haşyet duymayanın benliğine kesinlikle bu iş ağır gelir!
Ahmet Tekin = Sabredip, mücadeleye devam ederek, kendinizi eğitip sıkıntılara katlanarak, kötülüğe engel olup iyilik yaparak, namazları kılarak Allah’tan medet umun, size arka çıkmasını isteyin. Bunlar, tam bir teslimiyetle Allah’a imanın, kulluk ve itaatin şuuruna erip saygılı davrananların dışındakilere ağır gelen kulluk görevleridir.
Ahmet Varol = Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, gönüllerinde Allah'a karşı hürmet duygusu olanların dışındakilere çok ağır gelir.
Ali Bulaç = Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır.
Ali Fikri Yavuz = Bir de sabır ve namazla Allah’dan yardım isteyin; gerçi bu (nefsinize) ağır gelir, fakat saygılı kimselere değil...
Ali Ünal = (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
Bayraktar Bayraklı = (45-46) Sabır ve dua ile Allah'tan yardım isteyin. Sabır ve dua, Rablerine kavuşacaklarını ve kesinlikle O'na döneceklerini bilen, gerçekten kalbi Allah sevgisinden dolayı ürperenlerin dışındakilere ağır gelir.[17]
Bekir Sadak = (45-46) Sabir ve namazla Allah'a siginip yardim isteyin; Rablerine kavusacak ve Ona doneceklerini umanlar ve husu duyanlardan baskasina namaz elbette agir gelir.
Celal Yıldırım = (45—46) Sabır ve namaz ile (Allah'tan) yardım isteyin. Gerçi bu, Allah'a kavuşacaklarına ve ancak O'na döneceklerine kesin bilgi (ve inanç) edinen saygılı kimselerden başkasına ağır ve sıkıcıdır.
Cemal Külünkoğlu = Hem sabır (ve sebat) ile hem de namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Hiç kuşkusuz bu, tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah'a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir.
Diyanet İşleri (eski) = (45-46) Sabır ve namazla Allah'a sığınıp yardım isteyin; Rablerine kavuşacaklarını ve Ona döneceklerini umanlar ve huşu duyanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir.
Diyanet Vakfi = Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.
Edip Yüksel = Güçlüklere karşı direnerek (sabır) ve namazla yardım isteyiniz. Elbette bu, halka ağır gelir; ancak saygılı olanlar hariç.
Elmalılı Hamdi Yazır = bir de sabır ile salât ile yardım isteyin, gerçi bu ağır gelir, fakat saygılı kimselere değil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de sabır ve namazla yardım isteyin. gerçi bu ağır gelir; ancak saygılı kimselere değil.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.
Gültekin Onan = Sabır ve namazla yardım isteyin (veste'ıynu). Elbette bu, huşu duyanların / huşu sahiplerinin / saygılı olanların (E.Yüksel) (alel-haşiiyne) dışındakilere ağır gelir (lekebiyretün).
Harun Yıldırım = Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Bu, şüphesiz huşû duyanlardan başkasına ağır gelir.
Hasan Basri Çantay = Hem sabır (ve sebat) ile, hem namazla (Hakdan) yardım isteyin. (Gerçi) bu, elbette büyük (ağır ve çetin bir şey) dir. Ancak (Allaha karşı) yüksek saygı gösterenlere göre öyle değil.
Hayrat Neşriyat = O halde sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin! Hâlbuki şübhesiz o,(Allah’a) gönülden bağlı olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
İbni Kesir = Sabır ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Gerçi bu, ağır gelir ama, huşu duyanlara değil.
Kadri Çelik = (Hakka uyma noktasında) Sabır ve namazdan yardım alın ve şüphesiz bu, huşu duyanlardan başkasına ağır gelir.
Muhammed Esed = (Ey müminler!) Sabır ve namazla yardım dileyin: Bu, tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah'a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir.
Mustafa İslamoğlu = Sabır ve salat ile yardım isteyin! Ancak bu huşu duyanlardan başkasına ağır gelir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Ve namaz şüphe yok ki ağır bir iştir. Ancak Hak'tan korkanlar için değil.
Ömer Öngüt = Sabır göstermekle ve namaz kılmakla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz ki bu (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenlerden başkasına zor gelir.
Şaban Piriş = (45-46) Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir.
Sadık Türkmen = (Allah’tan) yardım isteyiniz; sabrederek ve namazı gereği gibi kılarak!.. Şüphesiz bu, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
Seyyid Kutub = Sabrederek ve namaz kılarak Allah'dan yardım dileyin. Hiç şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.
Suat Yıldırım = Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin! Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.
Süleyman Ateş = Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.
Tefhim-ul Kuran = Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, içi saygıyla ürperenlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır.
Ümit Şimşek = Sabır ve namazla yardım isteyin. Ancak bu, huşû sahiplerinden başkasına pek ağır gelir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sabra ve namaza sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkusuz bu, kalbi ürperti duyanlardan başkasına çok ağır gelir.
İskender Ali Mihr = (Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
İlyas Yorulmaz = Sabır ve namazla (dua ile) yardım isteyin. Bu iki şekilde yardım istemek, (Allah’a) saygısı olanlardan başkalarına, ağır gelir.
Diyanet İşleri = Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini çok iyi bilirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Saygılılar, öyle kimselerdir ki Rablerine ulaşacaklarını iyiden iyiye umarlar, ona döneceklerini iyiden iyiye bilirler.
Abdullah Parlıyan = Onlar ise sonunda Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini kesinlikle bilirler.
Adem Uğur = Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir.
Ahmed Hulusi = O haşyet duyanlar, (nefslerinin Esmâ'sıyla hakikati olan) Rablerine (benliklerinin yokluğunu hissederek) ereceklerini düşünürler ve nitekim O'na dönerler!
Ahmet Tekin = Allah’a saygılı olanlar, Rablerinin mükâfat ve lütfuna kavuşacaklarını; hesaplarının görülmesi ve hak ettiklerinin karşılığını almak için O’nun huzuruna varacaklarını düşünenler, inananlardır.
Ahmet Varol = Onlar kendilerinin Allah'ın huzuruna çıkacaklarını ve O'na döneceklerini düşünürler.
Ali Bulaç = Onlar, (mü'minler ise), şüphesiz, Rableriyle karşılaşacaklarını ve (yine) şüphesiz, O'na döneceklerini bilirler.
Ali Fikri Yavuz = O saygı gösterip korkanlar, o kimselerdir ki, Rablerine kavuşacaklarını ve sonunda ona döneceklerini yakînen bilirler.
Ali Ünal = Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
Bayraktar Bayraklı = (45-46) Sabır ve dua ile Allah'tan yardım isteyin. Sabır ve dua, Rablerine kavuşacaklarını ve kesinlikle O'na döneceklerini bilen, gerçekten kalbi Allah sevgisinden dolayı ürperenlerin dışındakilere ağır gelir.[17]
Bekir Sadak = (45-46) Sabir ve namazla Allah'a siginip yardim isteyin; Rablerine kavusacak ve Ona doneceklerini umanlar ve husu duyanlardan baskasina namaz elbette agir gelir.
Celal Yıldırım = (45—46) Sabır ve namaz ile (Allah'tan) yardım isteyin. Gerçi bu, Allah'a kavuşacaklarına ve ancak O'na döneceklerine kesin bilgi (ve inanç) edinen saygılı kimselerden başkasına ağır ve sıkıcıdır.
Cemal Külünkoğlu = (İnananlar) o kimselerdir ki, Rablerine kavuşacaklarını ve sonunda ona döneceklerini iyi bilirler (ve ona göre yaşarlar).
Diyanet İşleri (eski) = (45-46) Sabır ve namazla Allah'a sığınıp yardım isteyin; Rablerine kavuşacaklarını ve Ona döneceklerini umanlar ve huşu duyanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir.
Diyanet Vakfi = Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir.
Edip Yüksel = Nitekim onlar, Rab'lerine kavuşacaklarına ve O'na döneceklerine inanırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = onlar ki kendilerini hakikaten rablerine kavuşuyor ve hakikaten ona rücu ediyor sayarlar, böyle bir huşu ile kılarlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ki, kendilerinin gerçekten Rablerine kavuşacaklarına ve ancak O'na döneceklerine inanırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler.
Gültekin Onan = Nitekim onlar rablerine kavuşacaklarını / rableriyle karşılaşacaklarını (mülaku) ve O'na döneceklerini (raciun) bilirler (yezunnune). (S.Ateş'in notu: İbn Mesud'un mushafında yezunnun yerine yalemun yazıldığından bu anlamı tercih ettik.)
Harun Yıldırım = Onlar, şüphesiz Rablerine kavuşacaklarını ve yine yalnız O'na döneceklerini kesin olarak bilirler.
Hasan Basri Çantay = O (yüksek saygı göstere) nler ki onlar hakıykaten Rablerine kavuşucu ve hakıykaten ancak ona dönücü olduklarını bilirler (de namazlarını o vech ile kılarlar).
Hayrat Neşriyat = Onlar ki, gerçekten kendilerinin Rablerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat'î olarak îmân ederler).
Kadri Çelik = Onlar, kesinlikle rablerini mülakat ediciler ve O'na dönücüler olduklarını bilenlerdir.
Muhammed Esed = Onlar ise (sonunda) Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini kesinlikle bilirler.
Mustafa İslamoğlu = (Huşu duyanlar), Rablerine kavuşacaklarına ve sonunda O'na döneceklerine kesin gözüyle bakarlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hak'tan korkanlar, o zâtlardır ki Rablerine mülâki olacaklarını ve onun huzur-u manevîsine döneceklerini düşünüp teemmül ederler.
Ömer Öngüt = Onlar ki Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini kesinlikle bilirler.
Şaban Piriş = (45-46) Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir.
Sadık Türkmen = O kimseler ki; Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’nun huzuruna döneceklerini çok iyi bilirler.
Seyyid Kutub = Onlar ki, Rabbleri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.
Suat Yıldırım = İçi saygı dolu olan bu müminler, Rab’lerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini iyi bilirler.
Süleyman Ateş = O(saygılı insa)nlar, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, (mü'minler ise), hiç şüphesiz, Rableriyle karşılaşacaklarını ve (yine) hiç şüphesiz, O'na döneceklerini bilirler.
Ümit Şimşek = Onlar, Rablerine kavuşacaklarına ve Ona döneceklerine inanan kimselerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = O ürperti duyanlar, Rablerine kavuşacaklarını düşünürler ve bilirler ki onlar, mutlaka O'na döneceklerdir.
İskender Ali Mihr = Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında)
muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle)
O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
İlyas Yorulmaz = Rablerine saygılı olanlar, O’na kavuşmayı beklerler ve elbette ki Rablerine döneceklerdir.
Diyanet İşleri = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey İsrail oğulları, anın size verdiğim nîmetlerimi, anın sizi bütün âlemlerden üstün ettiğimi.
Abdullah Parlıyan = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım nimetleri ve sizin diğer toplumlara karşı üstün gelmenizi sağladığım günleri hatırlasanıza!
Adem Uğur = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
Ahmed Hulusi = Ey İsrailoğulları, size bağışım olan (verdiğim ilim dolayısıyla) nimetimi, sizi çeşitli toplumlara üstün kılışımı hatırlayın.
Ahmet Tekin = Ey İsrâiloğulları, size ihsan ettiğim nimetlerimi size tevdi ettiğim, ilâhi değerleri, şeriatı koruyun, kollayın, zayi etmeyin. Bu nimetlerin gereğini yerine getirip, Rasulüme iman ederek şükrünüzü gösterin, ilâhî emirlere itaatkâr olduğunuz çağda ve bölgedeki insanlara sizi üstün kıldığım günleri yâdedin.
Ahmet Varol = Ey İsrailoğulları! Benim size vermiş olduğum nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Ali Bulaç = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Ali Fikri Yavuz = Ey İsrâil oğulları, size ihsan ettiğim bunca nimetimi ve (vaktiyle ecdadınızı) insanlara üstün kıldığımı hatırlayın.
Ali Ünal = Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
Bayraktar Bayraklı = Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayınız.
Bekir Sadak = Ey Israilogullari! Size verdigim nimeti ve sizi bir zamanlar alemlere ustun kildigimi hatirlayin.
Celal Yıldırım = Ey İsrail oğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve (bir zaman) sizi (n atalarınızı) diğer milletlerden üstün kıldığımı hatırlayın.
Cemal Külünkoğlu = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetleri ve sizi bir zamanlar diğer kavimlere karşı üstün kıldığımı hatırlayın!
Diyanet İşleri (eski) = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Diyanet Vakfi = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
Edip Yüksel = İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi tüm halklara üstün tutmamı hatırlayın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey İsrail oğulları! size in'am ettiğim nimeti ve vaktile sizi âlemlerin üstüne geçirdiğimi hatırlayın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey İsrailoğulları, size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi diğer varlıklara üstün yaptığımı hatırlayın.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Gültekin Onan = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım (enamtü) nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı (faddaltüküm) anımsayın.
Harun Yıldırım = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi âlemler üzerine gerçekten üstün kıldığımı hatırlayın!
Hasan Basri Çantay = Ey İsrail oğulları, size ihsan etdiğim bunca ni'metimi ve sizi (bir zaman) âlemlerin üstüne geçirdiğimi hatırlayın.
Hayrat Neşriyat = Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni'met(ler)imi ve gerçekten benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
İbni Kesir = Ey israiloğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Kadri Çelik = Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve (bir zamanlar) sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Muhammed Esed = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım nimetleri ve sizin diğer kavimlere karşı üstün gelmenizi sağladığım günleri hatırlasanıza!
Mustafa İslamoğlu = Ey İsrailoğulları! Size lutfettiğim nimetlerimi hatırlayın; hani Ben sizi çağınızın milletlerine üstün kılmıştım.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey İsrailoğulları! Sizlere in'âm ettiğim nîmetimi ve sizi âlemlere tercih ettiğimi hatırlayınız.
Ömer Öngüt = Ey İsrâiloğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Şaban Piriş = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar toplumlara üstün kıldığımı hatırlayın.
Sadık Türkmen = Ey israiloğullari! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın; sizin üzerinizdeki nimetlerimi ve (bir zamanlar) sizi alemlere üstün kıldığımı da!..
Seyyid Kutub = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetleri ve sizi diğer canlı- cansız varlıklara üstün kıldığımı hatırlayın.
Suat Yıldırım = Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizin atalarınızı diğer insanlara üstün kıldığımı hatırlayın!
Süleyman Ateş = Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Tefhim-ul Kuran = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere üstün kıldığımı anın.
Ümit Şimşek = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım nimetimi ve sizi vaktiyle bütün milletlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetimi, sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
İskender Ali Mihr = Ey İsrailoğulları! Sizin üzerinize en’am ettiğim o ni’metimi hatırlayın.
Ve muhakkak ki Ben, sizi âlemlere üstün kıldım.
İlyas Yorulmaz = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın. Hani sizi alemlere üstün tutmuştum.
Bakara / 48 - Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ şefâatun ve lâ yu’hazu minhâ adlun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Korkun o günden ki hiç kimse, bir başkasının yerine bir şey ödeyemez o gün; kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez, kimseden karşılık da alınmaz, onlara yardım da edilmez.
Abdullah Parlıyan = Ve hiçbir insanın ötekine en ufak bir yararının dokunamayacağı, hiç kimseden aracılığın kabul edilmeyeceği, hiç kimseden cezasının affı için bedel alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği günün mutlaka gelip çatacağı takva bilinciyle yaşasanıza!
Adem Uğur = Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.
Ahmed Hulusi = Kimsenin kimseyi kurtarmak için bir şey ödeyemeyeceği süreçten korunun; (o süreçte) ne (birbirine) şefaat kabul edilir, ne fidye ödenerek biri kurtarılabilir ne de onlara yardım gelir.
Ahmet Tekin = Kimsenin, hiçbir şekilde başkasının yerine sorguya çekilmeyeceği; başkasının başına geleceklerin bir kısmını bile göğüsleyemeyeceği; kâfir olarak ölenler için hiçbir şefaatçinin şefaatinin kabul edilmeyeceği; cezaların fidyeye çevrilmeyeceği, kimselere yardımın da yapılmayacağı bir günden, Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, kendinizi azaptan koruyun.
Ahmet Varol = Hiç kimsenin kimse adına bir şey yapamayacağı, kimseden bir şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve onların (hesaba çekilenlerin) bir yardım göremeyecekleri günden sakının.
Ali Bulaç = Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.
Ali Fikri Yavuz = Bir de öyle bir azâb gününden sakının ve korkun ki, o günde (kıyamette) hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez, kimseden şefâat da kabul edilmez; azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. (Allah’ın azabından kurtulmak hususunda) o kâfirlere yardım da yapılmaz.
Ali Ünal = Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
Bayraktar Bayraklı = Hiç kimsenin başkasına fayda veremeyeceği, şefaatin kabul edilmeyeceği, fidye alınmayacağı ve yardım yapılmayacağı bir günden sakınınız.[18]
Bekir Sadak = Kimsenin kimseden faydalanamiyacagi, kimseden bir sefaat kabul edilmeyecegi, kimseden bir fidye alinmayacagi ve yardim gorulmeyecegi gunden korunun.
Celal Yıldırım = Ve hiç bir kimsenin hiçbir kimse için birşey ödeyemiyeceği, hiç kimseden (kâfirler hakkında) şefaat kabul olunmayacağı, hiçbir kimseden kurtuluş akçesi alınmayacağı ve onların yardım olunmayacağı günden korkup sakının.
Cemal Külünkoğlu = Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiç kimseden (Allah'ın izni olmadıkça) herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.
Diyanet İşleri (eski) = Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun.
Diyanet Vakfi = Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.
Edip Yüksel = Öyle bir günden sakının ki, kimse kimsenin yerine birşey ödeyemez, aracılık (şefaat) kabul edilmez, kimseden bir fidye alınmaz ve yardım da edilmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve öyle bir günden korunun ki kimse kimseden bir şey ödeyemez, kimseden şefaat de kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz, hem onlar kurtarılacak da değillerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve kimsenin kimseden bir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul olunmayacağı, kimseden fidyenin alınmayacağı ve kimsenin kurtarılamayacağı bir günden sakının!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz.
Gültekin Onan = Kimsenin kimse yerine birşey ödeyemeyeceği, aracılık (şefaat) kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım da edilmeyeceği bir günden sakının.
Harun Yıldırım = Kimsenin kimse için bir şey ödeyemeyeceği günden de sakının ki, ondan hiç bir şefaat kabul edilmez ve ondan fidye de alınmaz.Kendilerine yardım da edilmez!.
Hasan Basri Çantay = Ve öyle bir günden korkun ki (o günde) hiçbir kimse, hiçbir kimse nâmına bir şey ödeyemez. Ondan her hangi bir şefaat kabul olunmaz. Ondan bir fidye (bedel) alınmaz, onlara (Allahın azabından kurtulmak hususunda) yardım da edilmez.
Hayrat Neşriyat = Ve öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan(Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat de kabûl edilmez, ondan bir fidye de alınmaz ve onlar yardım (da) olunmazlar!
İbni Kesir = Ve öyle bir günden korkun ki; o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez. Şefaat kabul edilmez. Fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.
Kadri Çelik = Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez, hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.
Muhammed Esed = Ve hiçbir insanın ötekine en ufak bir yararının dokunmayacağı, hiç kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği Gün(ün mutlaka gelip çatacağı) bilinciyle yaşasanıza!
Mustafa İslamoğlu = Hiç kimsenin hiç kimse adına hiçbir şey ödemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kurtuluş akçesi alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği günün (dehşetinden) korunun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Öyle bir günden korkunuz ki, o günde hiçbir şahıs hiçbir şahıstan dolayı hiçbir şey ödemez. Ve o şahıstan hiçbir şefaat kabul edilmez. Ve ondan hiçbir fidye alınmaz. Ve onlara ne de yardım olunurlar.
Ömer Öngüt = Hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği azap gününden korkup sakının.
Şaban Piriş = Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım da görülmeyeceği bir günden kendinizi koruyun.
Sadık Türkmen = Öyle bir günden sakının ki; (hiçbir) kimse başka bir kimse adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden, herhangi bir şefaat/aracılık/kayırma da kabul edilmez; o kimseden bir fidye/bir bedel de alınmaz ve onlara yardım da edilmez.
Seyyid Kutub = Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz ve hiç kimse başkalarından yardım görmez.
Suat Yıldırım = Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine birşey ödeyemez, kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez.
Süleyman Ateş = Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez (borcunu ödemez); kimseden şefâat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.
Tefhim-ul Kuran = Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkup sakının.
Ümit Şimşek = Bir de öyle bir günden korkun ki, ne kimse bir başkasının cezasını öder, ne kimseden şefaat kabul edilir, ne kimseden fidye alınır, ne de onlar bir yardım görürler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve korkun o günden ki, hiç bir benlik bir başka benliğin herhangi bir şeyi için karşılık ödemez; hiç bir benlikten şefaat kabul edilmez, hiç bir benlikten fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.
İskender Ali Mihr = Ve, bir kimseden diğer bir kimseye, bir şeyin ödenmeyeceği ve ondan (hiç kimseden)
bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve hiç kimseden bir fidye alınmayacağı
ve onlara yardım edilmeyeceği günden sakının.
İlyas Yorulmaz = Öyle bir günden sakının ki, o gün hiçbir kimse, diğer bir kimsenin cezasını ödeyemez, o kimseden şefaat kabul edilmez, cezasını karşılayacak bedel alınmaz ve onlara yardımda edilmez.
Bakara / 49 - Ve iz necceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sûel azâbi yuzebbihûne ebnâekum ve yestahyûne nisâekum ve fî zâlikum belâun min rabbikum azîm(azîmun).
Diyanet İşleri = Hani, sizi azabın en kötüsüne uğratan, kadınlarınızı sağ bırakıp, oğullarınızı boğazlayan Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bunda, size Rabbinizden (gelen) büyük bir imtihan vardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hatırlayın o zamanı ki sizi Firavun'un soyundan kurtardık. Onlar, size kötü bir sûrette azâp ediyorlar, oğullarınızı kesiyorlar, kızlarınızı diri bırakmak istiyorlardı. Bu işte Rabbinizin bir sınaması vardı.
Abdullah Parlıyan = Ey israiloğulları! Oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı hayasızlaştırıp sağ bırakarak sizi azapların en kötüsüyle azaplandıran, Firavun taraftarlarının elinden sizi kurtardığımızı hatırlayın. Bu işte Rabbinizden büyük bir imtihan vardı sizin için.
Adem Uğur = Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Ahmed Hulusi = Sizi Firavun ailesinden de kurtarmıştık, ki size en kötü azabı yaşattırıyorlardı. Erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Rabbinizin azametli bir belâsı içindeydiniz.
Ahmet Tekin = Hani biz sizi Firavun hanedanının, devlet görevlilerinin, yandaşlarının elinden kurtarmıştık. Size dayanılmaz acılar çektiriyorlardı. Oğullarınızı boğazlıyor, kızlarınızı öldürmeyip sağ bırakıyorlardı. Bununla Rabbiniz tarafından büyük bir imtihana tabi tutuldunuz.
Ahmet Varol = Hani sizi, size en kötü işkenceleri uygulayan, erkek çocuklarınızı öldürüp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştık. Başınıza gelen bu durumda sizin için Rabbinizin büyük bir imtihanı vardı.
Ali Bulaç = Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Ali Fikri Yavuz = (Ey İsrâil oğulları, hem hatırlayın ki), bir vakıt sizi ve atalarınızı Fir’avun avânesinden kurtarmıştık, sizi azâbın kötüsüne sürüp oğullarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı hayatta (diri) tutmak istiyorlardı ve bunda, sizin için, rabbınız tarafından büyük bir imtihan vardı.
Ali Ünal = Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
Bayraktar Bayraklı = Hani sizi Firavun'un yandaşlarından kurtarmıştık. Zira onlar, eziyetin en kötüsünü size lâyık görüyorlardı. Erkek çocuklarınızı boğazlıyor, kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Bu uygulamada, sizin için Rabbinizden ağır bir imtihan vardı.
Bekir Sadak = Size iskence eden, kadinlarinizi sag birakip ogullarinizi bogazlayan Firavun ailesinden sizi kurtarmistik; bu Rabbinizin buyuk bir imtihani idi. *
Celal Yıldırım = Hani size işkencenin en kötüsünü tattırıp yüklemekte devam eden, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı (kızlarınızı) diri bırakmak isteyen Fir'avn'ın yoldaşlarından sizi (atalarınızı) kurtardığımız zamanı bir hatırlayın! Bunda da size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Cemal Külünkoğlu = (Ey İsrailoğulları! Yine hatırlayın ki) işkencenin en kötüsünü size uygulayan, kızlarınızı bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlayan/öldüren Firavun'un adamlarından sizi kurtarmıştık. Bu da Rabbiniz tarafından büyük bir sınavdı.
Diyanet İşleri (eski) = Size işkence eden, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı boğazlayan Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık; bu Rabbinizin büyük bir imtihanı idi.
Diyanet Vakfi = Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Edip Yüksel = İşkencenin en kötüsünü size uygulayan, kadınlarınızı bırakıp oğullarınızı öldüren Firavun'un adamlarından sizi kurtarmıştık. Bu, Rabbinizden büyük bir sınav idi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem hatırlayın ki bir vakit sizi Ali Firavnden kurtardık, sizi azabın kötüsüne peyleyorlardı; oğullarınızı boğazlıyorlar ve kızlarınızı diri tutmak istiyorlardı ve bunda size rabbınız tarafından büyük bir imtihan vardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem hatırlayın ki, bir zaman sizi Firavun'un ailesinden kurtardık. Size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlıyor ve kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Hem hatırlayın ki bir zaman) sizi Firavun ailesinden de kurtardık, (onlar) size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
Gültekin Onan = Size işkencenin en kötüsünü yapan, kadınlarınızı bırakıp oğullarınızı öldüren Firavun'un adamlarından sizi kurtarmıştık. Bu, rabbinizden büyük bir sınav idi.
Harun Yıldırım = Hani sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık ki, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı ise sağ bırakarak size azabın en kötüsünü tattırıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden çok büyük bir imtihan vardı.
Hasan Basri Çantay = Yine hatırlayın o zamanı ki (yeni doğan) oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmak (yâhud kadınlarınıza utanılacak dürlü fenalıklar yapmak) suretiyle size (atalarınıza) işkencenin en kötüsünü yüklemekde devameden Fir'avun haanedânından sizi kurtarmışdık. Bunda (bu azâbda ve kurtarmada) Rabbinizden (gelen) büyük bir imtihan vardı sizin için.
Hayrat Neşriyat = Hem bir zaman sizi Fir'avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne(evlâd acısına) ma'ruz bırakıyorlar, (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda (size revâ görülen bu zulümlerde), Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
İbni Kesir = Hani, sizi oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakarak en kötü işkenceye tabi tutan Firavun hanedanından kurtarmıştık. Bu da sizin için Rabbınız tarafından büyük bir imtihandı.
Kadri Çelik = Hani size azabın en kötüsünü tattıran, yeni doğan oğullarınızı boğazlayan ve kızlarınızı hayatta bırakan Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık ve bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
Muhammed Esed = Ve (hatırlayın) azapların en korkuncu olarak -ki sizin için Rabbinizden büyük bir imtihandı- oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun hanedanının elinden sizi kurtardığımız (günleri).
Mustafa İslamoğlu = Yine bir zaman da sizi Firavun hanedanının elinden kurtarmıştık. Size işkencenin en alçağını reva görüyorlar, erkek çocuklarınızı öldürüp kadınlarınızı da bırakıyorlardı. Bu yaşananlarda, Rabbinizin sizi tabi tuttuğu dehşet bir imtihan vardı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o zamanı yâd ediniz ki, sizi âl-i Fir'avun'dan kurtardık. Sizi en kötü azap ile cezalandırıyorlardı. Oğullarınızı boğazlıyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından pek büyük bir imtihan vardı.
Ömer Öngüt = Hani sizi, işkencelerin en kötüsünü tattıran, oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştık. Bu Rabbinizin büyük bir imtihanı idi.
Şaban Piriş = Size işkence eden, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı öldüren Firavun Hanedanından sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbiniz'den büyük bir imtihan vardı.
Sadık Türkmen = Ve (hatırlayın), sizi Firavun kavminden kurtarmıştık. Size azabın en kötüsünü uygun görmüşlerdi. Sizin oğullarınızı boğazlıyorlar/öldürüyorlar ve kızlarınızı da hayatta bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (gelen), büyük bir belâ/açığa çıkar(ıl)ma vardı.
Seyyid Kutub = Hani oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı (dul) bırakmak suretiyle size çok ağır bir işkence çektiren Firavun hanedanından sizleri kurtarmıştık. Bu, sizin için Rabbinizden gelen çok büyük bir imtihandı.
Suat Yıldırım = Hem sizi en feci işkencelere uğrattıkları zaman Firavun’un adamlarından kurtardığımızı da hatırlayın! Onlar sizin dünyaya gelen erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı ise kötülük için hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz tarafından çetin bir imtihan vardı.
Süleyman Ateş = Sizi Fir'avn âilesinden de kurtarmıştık. Hani (onlar), size azâbın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı ve bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Tefhim-ul Kuran = Sizi, en dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı anın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıyorlarken, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Ümit Şimşek = Sizi Firavun Hanedanından kurtardığımız zamanı da hatırlayın ki, size azabın en kötüsünü revâ görüyorlar, kız çocuklarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda da size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizi Firavun hanedanından kurtardığımızı da hatırlayın. Hani onlar size azabın en çirkiniyle kötülük ediyorlardı: Erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınızı diri bırakıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yoklayıp çocuk alıyorlar/kadınlarınıza utanç duyulacak şeyler yapıyorlardı. İşte bunda sizin için, Rabb'inizden gelen büyük bir ıstırap ve imtihan vardı.
İskender Ali Mihr = Ve sizi firavun ailesinden kurtarmıştık ki (onlar), size
kötü azap ediyorlar, oğullarınızı kesip kadınlarınızı
sağ bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rabbinizden
büyük bir imtihan vardır.
İlyas Yorulmaz = Sizi firavun ailesinden kurtarmıştık. Onlar erkek evlatlarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı hayatta bırakarak, azabın en kötüsünü uyguluyorlardı. İşte bunda sizin için, Rabbinizden büyük bir deneme vardı.
Bakara / 50 - Ve iz faraknâ bikumul bahre fe enceynâkum ve agraknâ âle fir’avne ve entum tenzurûn(tenzurûne).
Diyanet İşleri = Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir vakit sizin için denizi yardık da kurtardık sizi; Firavun'un soyunu sopunu sulara boğduk; siz de buna bakıp duruyordunuz.
Abdullah Parlıyan = Ve önünüzdeki denizi yarıp, sizi nasıl kurtardığımızı gözlerinizin önünde Firavun'un adamlarını nasıl boğduğumuzu,
Adem Uğur = Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.
Ahmed Hulusi = Varlığınızdaki Allâh Esmâ'sı kuvvesinin açığa çıkartılmasıyla denizi yarıp sizi kurtarmış; Firavun ailesini ise size bakıp dururken boğmuştuk!
Ahmet Tekin = Size, denizi yardığımız günleri hatırlayın. Sizi kurtarmış, Firavun’u, kavmini, ordusunu boğmuştuk. Bunun sebeplerini düşünmeli, tahlil etmelisiniz.
Ahmet Varol = Hani, sizin için denizi yarmıştık da, sizi kurtarıp gözlerinizin önünde Firavun ailesini boğmuştuk.
Ali Bulaç = Ve sizin için denizi ikiye yarıp sizi kurtardığımızı ve Firavun'un adamlarını -gözlerinizin önünde- boğduğumuzu hatırlayın.
Ali Fikri Yavuz = Ve yine hatırlayın ki, bir vakit sizden ötürü denizi yardık da hepinizi kurtardık, Fir’avun avânesini ise, sizler bakıb dururken, suda boğduk.
Ali Ünal = (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
Bayraktar Bayraklı = Sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış ve Firavun taraftarlarını boğmuştuk; siz de bunu görüyordunuz.
Bekir Sadak = Denizi yarip sizi kurtarmis ve gozlerinizin onunde Firavun ailesini batirmistik.
Celal Yıldırım = Ve hatırlayın ki sizin için denizi yarıp sizi kurtardığımızı; Fir'avn' in yoldaşlarını ise —sizler bakıp dururken— boğduğumuz zamanı!
Cemal Külünkoğlu = Hani, sizin için (Kızıl) denizi yarıp sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Firavun (ve) soyunu/adamlarını siz bakıp dururken (gözlerinizin önünde suda) boğmuştuk.
Diyanet İşleri (eski) = Denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun ailesini batırmıştık.
Diyanet Vakfi = Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.
Edip Yüksel = Denizi yararak sizi kurtarmış, Firavun'un adamlarını da gözlerinizin önünde boğmuştuk.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit sizin sebebinize denizi yardık, sizi necata çıkardık da Âli Fir'avni garkettik sizler bakıp duruyordunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit sizin için denizi yardık, sizi kurtardık da Firavun'un adamlarını boğuverdik, sizler de bakıp duruyordunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık da Firavun'un adamlarını suda boğduk, siz de bakıp duruyordunuz.
Gültekin Onan = Denizi yararak (ferakna) sizi kurtarmış (feenceynaküm), Firavun'un adamlarını / taraftarlarını / ordusunu da (ale) gözlerinizin önünde (tenzurun) boğmuştuk (ağrakna).
Harun Yıldırım = Hani sizin için denizi yarmış ve sizi kurtarmıştık. Firavun hanedanını da boğmuştuk ki siz görüyordunuz.
Hasan Basri Çantay = Hem hatırlayın o demleri ki sizin sebebinize denizi yarıb da hepinizi kurtarmış, Fir'avun haanedânını ise, kendiniz de gözlerinizle bakıb dururken, (suda) boğmuşduk.
Hayrat Neşriyat = Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Fir'avun ehlini suda boğmuştuk.
İbni Kesir = Hani, bir de sizin için denizi yarmış, ve sizi kurtarmıştık. Firavun hanedanını da, siz bakıp dururken suda boğmuştuk.
Kadri Çelik = Hani denizi yararak sizi (boğulmaktan) kurtarmış ve siz bakıp dururken (gözleriniz önünde) Firavun ailesini boğmuştuk.
Muhammed Esed = Ve önünüzdeki denizi yararak sizi kurtarıp, Firavun hanedanını gözlerinizin önünde boğduğumuz (günleri).
Mustafa İslamoğlu = Bir zaman da suyu sizin için açmış ve sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Firavun'un kadrosunu boğmuştuk.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve hatırlayınız o zamanı ki sizin için denizi yardık da hepinizi kurtardık. Firavun'un âlini de gark ettik, bir halde ki sizler bakıp duruyordunuz.
Ömer Öngüt = Bir zamanlar biz sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun hanedanını suda boğmuştuk.
Şaban Piriş = Ve sizin için denizi yardık, sizi kurtarıp; gözünüzün önünde, Firavun Hanedanını suda boğmuştuk.
Sadık Türkmen = Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Firavun ailesini (de) suda boğmuştuk.
Seyyid Kutub = Hani önünüze çıkan denizi yararak sizi (boğulmaktan) kurtarmış ve gözleriniz önünde Firavun ailesini boğmuştuk.
Suat Yıldırım = Yine hatırlayın ki, sizin geçmeniz için denizi yarmış, sizi kurtarıp, siz bakıp dururken gözlerinizin önünde Firavun hanedanını boğmuştuk.
Süleyman Ateş = Sizin için denizi yarmıştık, sizi kurtarmış ve Fir'avn âilesini boğmuştuk; siz de bunu görüyordunuz.
Tefhim-ul Kuran = Ve sizden dolayı denizi ikiye yarıp sizi kurtardığımızı ve Firavun'un adamlarını -siz seyredip dururken- boğduğumuzu da hatırlayın.
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, denizi sizinle yarıp sizi kurtarmış, Firavun Hanedanını da gözlerinizin önünde boğmuştuk.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani önünüzde denizi yarmıştık da sizi kurtarmış, Firavun hanedanını boğmuştuk. Siz de bunu bakıp görüyordunuz.
İskender Ali Mihr = Ve sizin için denizi yarmış, böylece sizi kurtarıp firavun ailesini
boğmuştuk. Ve siz de (bunu) görüyordunuz.
İlyas Yorulmaz = Size denizi yardık, sonra sizi kurtardık ve sizin gözünüzün önünde Firavun ailesini denizde boğduk.
Bakara / 51 - Ve iz vâadnâ mûsâ erbaîne leyleten summettehaztumul icle min ba’dihî ve entum zâlimûn(zâlimûne).
Diyanet İşleri = Hani, biz Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı tanrı edinmiştiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir vakit Mûsâ'ya kırk gecelik vâde verdik. Sonra siz, o yokken tuttunuz da buzağıya kapıldınız, böylece zulmediyordunuz işte.
Abdullah Parlıyan = ve nasıl Musa'yı Sina dağında kırk gece tuttuğumuzu ve O'nun yokluğunda takılarınız, süs eşyalarınızla edindiğiniz buzağıya tapmaya başladığınızı ve böylece zalimlerden olduğunuzu,
Adem Uğur = Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.
Ahmed Hulusi = Musa'ya kırk gece vadetmiştik de, siz de o süreçte buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz, zâlimler olarak (nefsinize zulmetmiştiniz).
Ahmet Tekin = Mûsâ ile kırk gece biraraya geleceğimize dair sözleşmiştik. Mûsâ içinizden ayrılınca, hemen onun arkasından buzağı heykelini put haline getirdiniz. Siz işte o zâlimlersiniz.
Ahmet Varol = Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizse onun ardından, zalimlerden olup buzağıya tapmıştınız. [7]
Ali Bulaç = Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuştunuz.
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit de Musâ’ya, Tûr’da vahy için, kırk gece vade vermiştik. O, Tûr’a gittikten sonra, siz, buzağıyı tanrı edindiniz ve bu halinizle zâlimlerden oldunuz.
Ali Ünal = (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ ile kırk gece için sözleştikten sonra, siz onun ardından şirk koşarak buzağıyı tanrı edindiniz.
Bekir Sadak = Musa'ya kirk gece vade vermistik. Sonra onun arkasindan, kendinize yazik ederek, buzagiyi tanri edinmistiniz.
Celal Yıldırım = Ve yine Musa'ya (Tevrat verilmek üzere Tûr'da kırk gece ibâdet edip beklemesi için) va'dettiğimizi (veya va'de verdiğimizi) hatırlayın ki siz onun ardından (nefsinize) zulmediciler olarak (Sâmirî'nin altından yaptığı) buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz!
Cemal Külünkoğlu = Hani, biz Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler ise O'nun yokluğunda (altın) buzağıya taparak zalimlerden olmuştunuz.
Diyanet İşleri (eski) = Musa'ya kırk gece vade vermiştik. Sonra onun arkasından, kendinize yazık ederek, buzağıyı tanrı edinmiştiniz.
Diyanet Vakfi = Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.
Edip Yüksel = Musa'yla kırk gece için sözleşmiştik. Ancak siz onun ardından kendinize zulmederek buzağıya taptınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit Musaya kırk geceye vâd verdik, sonra siz onun arkasından danaya tutuldunuz zulmediyordunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit Musa'ya kırk gece (Tur'da kalmak ve sonra kendisine Tevrat verilmek üzere) sözleştik. Sonra siz, onun arkasından kendinize zulmederek buzağıya taptınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar Musa'ya kırk gecelik vaad verdik de sonra siz onun arkasından buzağıyı put edindiniz ve o halinizle zalimler idiniz.
Gültekin Onan = Hani Musa'yla kırk gece için sözleşmiştik (vaadna). Ancak siz onun ardından kendinize buzağıyı (Tanrı) edinmiş ve zalimler olmuştunuz.
Harun Yıldırım = Hani biz Musa’ya kırk gece vâdetmiştik; sonra siz onun ardından zâlimler olarak o buzağıyı (ilâh) edindiniz.
Hasan Basri Çantay = Hani Musa ile kırk gece («Tur» da kalmak ve ondan sonra kendisine Tevrat verilmek üzere) vaidleşmişdik. Yine siz onun arkasından (nefsinizin) zaalimler (i) olarak («Sâmirî» nin tanrı diye gösterdiği) buzağıya tutunmuş (onu tanrı edinmiş) diniz.
Hayrat Neşriyat = Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik; sonra onun (Tûr’a gitmesinin)ardından siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
İbni Kesir = Ve hani, Musa ile kırk geceyi vaidleşmiştik. Yine siz zalimler olarak onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz.
Kadri Çelik = Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz zalimlerden olarak buzağıyı benimsemiştiniz.
Muhammed Esed = Musa'yı (Sina Dağı'nda) kırk gece tuttuğumuz ve O'nun yokluğunda (altın) buzağıya tapmaya başladığınız ve böylece zalimlerden olduğunuz,
Mustafa İslamoğlu = Bir zaman Musa'ya kırk gece süren bir randevu vermiştik. (Bunu fırsat bilen siz), onun ardından bir inek yavrusu heykelini peydahlayıverdiniz ve böylece zalimlerden oldunuz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bir vakit Mûsa ile kırk geceyi vadeleştirmiştik, sonra siz zalimler olarak O'nun arkasından buzağıya tutunmuş idiniz.
Ömer Öngüt = Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz onun ardından buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Böylece kendinize zulmettiniz.
Şaban Piriş = Musa ile kırk gece için sözleşmiştik ama siz zalimlik ederek onun arkasından buzağıya tapınmıştınız.
Sadık Türkmen = Hani, biz Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek, bir buzağıyı ilah/tanrı edinmiştiniz (buzağıya sığınmıştınız). Ve sizler (böylece) zalimlerden olmuştunuz.
Seyyid Kutub = Hani Musa ile kırk geceliğine sözleşmiştik de siz onun arkasından buzağıyı ilâh edinerek zalimlerden olmuştunuz.
Suat Yıldırım = Ve bir vakit Mûsâ’ya kırk gecelik bir süre ayırmıştık. Ama siz Mûsâ’nın ayrılmasından az sonra, buzağıyı ilâh edinip zalim olmuştunuz.
Süleyman Ateş = Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik, sonra siz onun ardından buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz, (kendinize böylece) zulmediyordunuz.
Tefhim-ul Kuran = Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuştunuz.
Ümit Şimşek = Bir de Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Siz ise bunun ardından buzağıyı tanrı edinip zalim olmuştunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Mûsa ile kırk gece için sözleşmiştik de siz bunun ardından buzağıyı tanrı edinmiştiniz. Zulme sapmıştınız siz.
İskender Ali Mihr = Ve Musa’ya (Tur dağı’nda) kırk gece (beraberlik)
vaadetmiştik. Sonra siz, hemen onun ardından
(Samiri’nin altından yaptığı) buzağıyı (tanrı)
edindiniz. Ve siz zâlimlersiniz.
İlyas Yorulmaz = Musa ile kırk gece vaatleşmiş, onun yokluğunda buzağıyı tapınak edinerek zalimlerden olmuştunuz.
Diyanet İşleri = Sonra bunun ardından şükredesiniz diye sizi affetmiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bundan sonra gene sizi affettik, şükretmeniz gerekti.
Abdullah Parlıyan = dahası bütün bunlardan sonra belki şükredenlerden olursunuz diye, günahlarınızı affettiğimizi hatırlayın.
Adem Uğur = O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.
Ahmed Hulusi = Bu olaydan sonra sizi affetmiştik belki şükredersiniz (değerlendirirsiniz) diye.
Ahmet Tekin = Bu davranışlarınızdan sonra da, yine sizi sorgusuz sualsiz affettik. Hiç olmazsa, bu sebeple olsun şükretmelisiniz.
Ahmet Varol = Daha sonra bunun ardından belki şükredersiniz diye sizi bağışlamıştık.
Ali Bulaç = Bundan sonra, (artık) şükredesiniz diye sizi bağışladık.
Ali Fikri Yavuz = (yaptığınız fena işten tevbe ettikten) sonra sizi afvetmiştik; (size olan nimetimize) şükredesiniz diye.
Ali Ünal = Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
Bayraktar Bayraklı = Bu davranışınızdan sonra şükredersiniz diye sizi affetmiştik.[19]
Bekir Sadak = Sonra bunun ardindan, sukredersiniz diye, sizi bagislamistik.
Celal Yıldırım = Sonra bunun ardından da şükredersiniz diye sizi bağışlamıştık.
Cemal Külünkoğlu = Bunlara rağmen, (tevbe edince) şükredersiniz diye biz de sizi affetmiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık.
Diyanet Vakfi = O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.
Edip Yüksel = Bunlara rağmen, şükredersiniz diye sizi affettik.
Elmalılı Hamdi Yazır = sonra bunun arkasından da sizden afvettik, gerekti ki şükredecektiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra bunun arkasından da sizi bağışladık, artık şükretmeniz gerekiyordu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra yine de sizi affettik, artık şükretmeniz gerekiyordu.
Gültekin Onan = Bundan sonra, şükredersiniz diye sizi bağışladık (afevna).
Harun Yıldırım = Sonra bunun ardından belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
Hasan Basri Çantay = Bil'âhare sizi bundan sonra da afvetmişdik. Gerekdi ki şubedesiniz.
Hayrat Neşriyat = Sonra bunun arkasından sizi affettik, tâ ki şükredesiniz.
İbni Kesir = Bundan sonra sizi, şükredersiniz diye affetmiştik.
Kadri Çelik = Sonra şükredersiniz diye bunun ardından sizi affetmiştik.
Muhammed Esed = Dahası, (bütün) bunlardan sonra, belki şükredenlerden olursunuz diye bu günahınızı affettiğimiz (günleri).
Mustafa İslamoğlu = Ve sizi bunun ardından bir kez daha affettik, belki şükredersiniz diye...
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu davranışınızdan sonra şükredersiniz diye sizi affetmiştik.[19]
Ömer Öngüt = Sonra bunun ardindan, sukredersiniz diye, sizi bagislamistik.
Şaban Piriş = Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
Sadık Türkmen = Sonra bunların ardından sizi affettik. Umulur ki, sizler şükredersiniz.
Seyyid Kutub = Sonra bu (suçunuz)un ardından belki şükredersiniz diye sizi affettik.
Suat Yıldırım = Bundan sonra şükredesiniz diye Biz sizi affettik.
Süleyman Ateş = Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
Tefhim-ul Kuran = Bundan sonra belki şükredersiniz diye sizi bağışladık.
Ümit Şimşek = Ondan sonra, olur da şükredersiniz diye, Biz sizi yine bağışlamıştık.
Yaşar Nuri Öztürk = Belki şükredersiniz diye bunun ardından da sizi affetmiştik.
İskender Ali Mihr = Sonra sizi, bunun (buzağıyı ilâh edinmenin) ardından affettik.
Umulur ki böylece siz şükredersiniz.
İlyas Yorulmaz = Belki şükredersiniz diye, bu olaydan sonra sizi affetmiştik.
Bakara / 53 - Ve iz âteynâ mûsâl kitâbe vel furkâne leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Diyanet İşleri = Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Doğru yolu bulasınız diye bir vakit Mûsâ'ya kitap ve doğruyla eğriyi ayırt eden hükümler verdik.
Abdullah Parlıyan = Ve hatırlayın, Musa'ya Tevrat'ı ve doğruyu yanlıştan fark ettiren ölçüyü vermiştik ki, böylece doğruya yönelesiniz.
Adem Uğur = Doğru yolu bulasınız diye Musa'ya Kitab'ı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.
Ahmed Hulusi = Hani Musa'ya Kitabı (varlığın hakikati bilgisini) ve Furkan'ı (doğrularla yanlışları ayırt etme yetisini - bilgisini) vermiştik; gerçeğe yönelesiniz diye.
Ahmet Tekin = Mûsâ’ya kutsal kitabı vermiştik. Hakkı bâtıldan, helâli haramdan, imanı küfürden ayıran bilgileri içeren şeriat ve mûcizeler vermiş, düşmanına karşı zafer ihsan etmiştik. Doğru yolu bulup tercih edersiniz diye sizi uyarmıştık.
Ahmet Varol = Doğru yola girersiniz diye Musa'ya kitabı ve furkanı verdik. [8]
Ali Bulaç = Ve hidayete eresiniz diye Musa'ya Kitab'ı ve Furkan'ı verdik.
Ali Fikri Yavuz = Ve hatırlayın ki, biz Musâ’yı Tevrât’ı ve hak ile bâtıl arasını ayıran Furkan’ı vermiştik ki, (sapıklıktan kurtulup) doğru yolu bulasınız.
Ali Ünal = Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
Bayraktar Bayraklı = Hani biz, doğru yolu bulasınız diye Mûsâ'ya kitâbı ve furkânı vermiştik.[20]
Bekir Sadak = Dogru yola gidesiniz diye Musa'ya hakki batildan ayiran Kitabi vermistik.
Celal Yıldırım = Ve hani doğru yola erişesiniz diye Musa'ya kitap ve furkanı vermiştik.
Cemal Külünkoğlu = Hani, Musa'ya; doğru yolu bulmanız ve hak ile batılı ayırt etmeniz için deliller vermiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Doğru yola gidesiniz diye Musa'ya hakkı batıldan ayıran Kitabı vermiştik.
Diyanet Vakfi = Doğru yolu bulasınız diye Musa'ya Kitab'ı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.
Edip Yüksel = Yola gelmeniz için de Musa'ya kitabı ve yasayı verdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit Musaya o kitabı ve fürkanı verdik, gerekti ki doğru gidecektiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit Musa'ya o Kitab'ı ve Furkan'ı verdik, gerekirdi ki, doğru yolda gidesiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve hani bir zamanlar Musa'ya o kitabı ve furkanı verdik, gerekirdi ki, doğru yolda gidesiniz.
Gültekin Onan = Doğru yola girersiniz diye Musa'ya kitabı ve furkanı verdik. [8]
Harun Yıldırım = Hani belki hidâyete erersiniz diye Musa'ya kitabı ve Furkanı vermiştik.
Hasan Basri Çantay = Hani Musâya, (sapıklıkdan ayrılıb) doğru yola gelesiniz diye, («Tur» da) o kitabı (Tevrâtı) ve Furkaanı (Hak ile batılı ayırd eden hükümleri) vermişdik.
Hayrat Neşriyat = Hani Mûsâ’ya Kitâb’ı ve (hak ile bâtılı ayıran) Furkan’ı vermiştik, tâ ki hidâyete eresiniz.
İbni Kesir = Hani, Musa'ya; hidayete eresiniz diye kitab ve furkan vermiştik.
Kadri Çelik = Hani hidayet bulursunuz diye Musa'ya da kitabı ve furkanı vermiştik.
Muhammed Esed = Ve (hatırlayın), Musa'ya ilahi kelamı -(böylece) doğruyu yanlıştan ayırt etmek için (kullanacağı) ölçüyü -vermiştik ki doğru yola yönelesiniz;
Mustafa İslamoğlu = Yine doğru yolu bulmakta kılavuz edinmeniz için Musa'ya hakkı batıldan ayıran Kitabı vermiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bir vakitte Mûsa'ya kitap ve furkan vermiştik. Tâ ki hidâyete eresiniz.
Ömer Öngüt = Doğru yolu bulup hidayete erişesiniz diye Musa'ya Kitap ve furkan (hak ile bâtılı birbirinden ayıran ölçü) vermiştik.
Şaban Piriş = Doğru yola gelesiniz diye Musa’ya kitabı ve furkanı vermiştik.
Sadık Türkmen = Hani, musa’ya o Kitabı vermiştik ve Furkan’ı da... Umulur ki, doğru yolu bulmuş olursunuz.
Seyyid Kutub = Hani doğru yola gelesiniz diye Musa'ya Kitab'ı ve Furkan'ı verdik.
Suat Yıldırım = Mûsâ’ya Kitap ve Furkan’ı verdik, ta ki doğru yolda yürüyebilesiniz.
Süleyman Ateş = Yola gelesiniz diye Mûsâ'ya Kitap ve furkan (gerçekle bâtılı birbirinden ayıran ölçü) vermiştik.
Tefhim-ul Kuran = Ve (yine) hidayete erersiniz diye Musa'ya Kitabı ve Furkanı verdik.
Ümit Şimşek = Doğru yolu bulmanız için de Musa'ya kitabı ve hak ile bâtılı ayırt eden delilleri vermiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = İyiye ve güzele yol bulursunuz ümidiyle Mûsa'ya Kitap'ı ve furkanı/hakla batılı ayıran mesajı vermiştik.
İskender Ali Mihr = Ve, umulur ki siz hidayete erersiniz diye
Musa (a.s)’a kitap ve furkan vermiştik.
İlyas Yorulmaz = Musa’ya doğru ile yanlışın ayırt edilmesini sağlayan kitabı verdik ki, bununla doğru yolu bulabilesiniz.
Bakara / 54 - Ve iz kâle mûsâ li kavmihî yâ kavmi innekum zalemtum enfusekum bittihâzikumul icle fe tûbû ilâ bâriikum faktulû enfusekum zâlikum hayrun lekum inde bâriikum fe tâbe aleykum innehu huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = Mûsâ, kavmine dedi ki: “Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilâh edinmekle kendinize yazık ettiniz. Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün (kendinizi düzeltin). Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah da onların tövbesini kabul etti. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani Mûsâ, kavmine, siz buzağıya kapılmakla gerçekten kendinize zulmettiniz; tertemiz yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için çok hayırlıdır demişti de Allah, bu yüzden tövbenizi kabul etmişti. Şüphe yok ki o, tövbeleri kabul eden rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Ve Musa halkına dönüp “Ey halkım!” demişti. Doğrusu buzağıya taparak kendinize yazık ettiniz. O halde tevbe ederek tekrar yaratıcınıza yönelin ve size bu günahı işleten benliğinizi öldürüp yok edin veya bu suçunuzdan dolayı; buzağıya tapmayanlar, tapanları öldürün veya intihar ederek, kendi kendinizi öldürerek yok edin. Bu sizin için yaratıcınız katında en hayırlısı olacaktır. Bunun üzerine O, tevbenizi kabul etmişti. Çünkü yalnız O'dur tevbeleri kabul eden ve kullarına acıyan.
Adem Uğur = Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.
Ahmed Hulusi = Musa kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim, buzağıyı kendinize (tanrı) edinerek nefslerinizdekine (hakikatinize) zulmettiniz! Bu yüzdendir ki Bari'ye (varlığı kendi Esmâ'sından olarak özel bir yapıda yaratana) tövbe edin (varlığınızdaki kendisini inkâr edip, dışınızda tanrı edindiğiniz için) ve benliklerinizi öldürün! Bunu yapmanız Bari indînde hayırlıdır, tövbenizi kabul eder. Muhakkak ki O, tövbe edeni affeden ve sonucunda rahmetini bağışlayandır. "
Ahmet Tekin = Mûsâ kavmine:'Ey kavmim, siz buzağıyı put edinmekle kendinize, birbirinize yazık ettiniz, zulmettiniz. Bari gelin, günah işlemekten vazgeçerek tevbe ile, sizi ayırıcı özelliklerle düzenli, sağlıklı, ahenkli, dengeli yaratıcınıza itaate yönelin. Değilse iç karışıklığa düşerek, birbirinizden bulun, birbirinizin kanını dökün. Tevbe etmeniz, sizi ayırıcı özelliklerle düzenli, sağlıklı, ahenkli, dengeli yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır.' demişti. Bunun üzerine tevbe ettiniz de Allah tevbenizi kabul buyurdu. O insanları tevbeye, itaate sevkeden ve tevbeleri kabul edendir, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Musa kavmine: 'Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıya tapınmakla kendinize zulmettiniz. Şu halde, yaratıcınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. [9] Böyle yapmanız yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır' demişti. Yaratanınız da sizin tevbenizi kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri her zaman kabul eden ve çok bağışlayandır.
Ali Bulaç = Hani Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca yaratan (gerçek ilah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır" demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = O zaman Mûsâ, buzağıya tapan kavmine: “- Ey kavmim, siz buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz. Hemen yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün (Islâh edin). İşte bu yapacağınız, yaradanınız katında sizin için hayırlıdır.” demişti de; Allah tevbelerinizi kabul etmişti. Çünkü o, tevbeleri çok çok kabul edendir, çok esirgeyendir.
Ali Ünal = Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, kavmine “Ey kavmim! Buzağıyı tanrı edinmekle kendinize büyük kötülük ettiniz. Hemen yaratanınıza tövbe ediniz ve kendinizi ıslah ediniz. Böyle yapmanız yaratanınız katında sizin için hayırlıdır” demişti. Allah da tövbelerinizi kabul etti. Çünkü O, tövbeleri kabul edendir; merhamet sahibidir.
Bekir Sadak = Musa milletine «Ey milletim! Buzagiyi tanri olarak benimsemekle kendinize yazik ettiniz. Yarataniniza tevbe edin, tevbe etmeyenlerinizi oldurun, bu Yarataniniz katinda sizin icin hayirli olur; O daima tevbeleri kabul ve merhamet eden oldugu icin tevbenizi kabul eder,» demisti.
Celal Yıldırım = Musa da kavmine : «Ey milletim! Cidden buzağıyı (İlâh) edinmenizle kendinize zulmettiniz. Derhal (her kusurdan pak ve yüce olan) Yaradanınıza tevbe edin; (nefsinizin kötü arzularını kesin de Allah yolunda) kendinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır,» demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabul buyurmuştu. Şüphesiz ki O, O'dur tevbeleri çokça kabul eden, O'dur çokça merhamette bulunan.
Cemal Külünkoğlu = Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için hemen, yaratanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün (ıslah edin). Bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Hiç şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, merhametlidir.
Diyanet İşleri (eski) = Musa milletine 'Ey milletim! Buzağıyı tanrı olarak benimsemekle kendinize yazık ettiniz. Yaratanınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün, bu Yaratanınız katında sizin için hayırlı olur; O daima tevbeleri kabul ve merhamet eden olduğu için tevbenizikabul eder' demişti.
Diyanet Vakfi = Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.
Edip Yüksel = Musa, halkına demişti ki: 'Ey halkım, sizler buzağıya tapmakla nefsinize (kişilik, öz, ruh) zulmettiniz. Yaratıcınıza tövbe edin ve nefsinizi (egonuzu) öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir.' O, sizi affeder. Elbette O, tövbeleri kabul edendir, Rahim'dir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit Musa kavmine dedi ki: «Ey kavmim cidden siz o danaya tutulmanızla kendinize zulmettiniz gelin bârinize dönün, tevbe edin de nefislerinizi öldürün, böyle yapmanız bâriniz yanında sizin için hayırlıdır» bu suretle tevbenizi kabul buyurdu. Filhakika o, öyle tevvab öyle rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit Musa, kavmine dedi ki: «Ey kavmim, cidden siz o buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz. Gelin yaratanınıza dönün, tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız yaratanınız yanında sizin için hayırlıdır.» Böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten O, tevbeleri çok kabul eden, devamlı merhamet edendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânız katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm'dir.
Gültekin Onan = Musa kavmine demişti ki: "Ey kavmim, sizler buzağıyı (Tanrı) edinmekle nefsinize zulmettiniz. Barinize tevbe edin ve nefsinizi öldürün (faktulü). Bu, bariniz katında sizin için daha hayırlıdır. (Bunun üzerine) O, tevbenizi (kabul etti) (fetabe aleyküm). Elbette O, tövbeleri kabul edendir (tevvab), rahimdir.
Harun Yıldırım = Hani Musa kavmine demişti ki:"Ey kavmim!Gerçekten siz o buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; hemen yaratanınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün.Bu yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Bunun üzerine O, tevbenizi kabul etti.Şüphesiz ki O, Tevvâb’dır, Rahîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Ve hani Musa, kavmine: «Ey kavmim, siz buzağıya tutunmakla (onu tanrı edinmekle) şübhesiz kendinize yazık etmişsiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün (ıslâh edin), böyle yapmanız Yaradanınız katında, sizin için çok hayırlıdır» demişdi de (Allah da) tevbelerinizi kabul etmişdi. Çünkü o, tevbeleri en çok kabul edenin, en çok esirgeyenin, ta kendisidir.
Hayrat Neşriyat = O vakit Mûsâ, kavmine: 'Ey kavmim! Şübhe yok ki siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; öyle ise yaratanınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürün! Bu (hâliniz), yaratanınızın katında sizin için daha hayırlıdır' dedi. Bunun üzerine (Allah) tevbenizi kabûl etti. Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (çok merhametli olan) ancak O’dur.
İbni Kesir = Hani, Musa, kavmine: Ey kavmim, buzağıya tapınmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen yaradanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün. Bu yaradanınızın katında sizin için daha hayırlıdır, demişti. Allah da tevbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Tevvab, Rahim O'dur, O.
Kadri Çelik = Hani Musa kavmine, “Ey kavmim! Buzağıyı benimsemekle kendinize zulmettiniz. Yaratanınıza tevbe edip O'na dönün ve nefislerinizi öldürün. Bu, yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır” demişti de böylece Allah tevbenizi kabul etmişti. Zira O, tevbeleri kabul eden ve merhamet edendir.
Muhammed Esed = Ve Musa, halkına (dönüp) "Ey halkım!" demişti. "Doğrusu buzağıya taparak kendinize karşı suç işlediniz, o halde tevbe ederek (tekrar) Yaratıcınıza yönelin ve nefsinizi yok edin; bu, sizin için Yaratıcınızın katında en hayırlısı olacaktır." Bunun üzerine O, tevbenizi kabul etmişti: Çünkü yalnız O'dur tevbeleri kabul eden, Rahmet Dağıtan.
Mustafa İslamoğlu = Hani Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! İyi bilin ki siz buzağıyı peydahlamakla kendi kendinize kötülük ettiniz. Sizi yoktan eşsiz-örneksiz vareden Yaratıcınıza yönelerek af dileyin ve böylece içinizdeki kötülükleri öldürün! Böyle yapmanız, eşsiz yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır." İşte sizin tevbenizi (bir kez daha) böyle kabul etmişti: çünkü yalnız O'dur tevbeleri kabul eden, merhamet eden.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o zaman ki Mûsa kavmine, «Ey kavmim! Buzağıya tutunmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen Hâlikınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu sizin için Rabbiniz indinde hayırlıdır» demişti. (O Hâlik-i Kerîm de) Bunun üzerine tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O Tevvab ve Rahîm'dir.
Ömer Öngüt = Musa kavmine: “Ey kavmim! Buzağıya tapmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen yaratanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürünüz. Bu, yaratıcınızın katında sizin için daha hayırlıdır. ” demişti. Allah da tevbenizi kabul etmişti. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.
Şaban Piriş = Musa kavmine: -Ey halkım! Siz buzağıyı ilah edinerek kendinize yazık ettiniz. Hemen yaratıcınıza tevbe edip, nefislerinizin hakkından geliniz. Böyle yapmanız, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır, o daima tevbeleri kabul eden ve acıyan olduğu için tevbenizi kabul eder, demişti.
Sadık Türkmen = Hani, musa kavmine dedi: “Ey kavmim! Gerçekten siz kendinize zulmettiniz/kötülük yaptınız, siz buzağıyı (ilah) edinmekle/buzağıya bağlanmakla! O halde tövbe ederek (tekrar) Yaratıcınıza yönelin ve nefislerinizi ıslah edin (nefislerinizin aşırılığından kurtulun). İşte bu, Yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır. Sonra sizin tövbenizi kabul etmiştir. Şüphesiz O, tövbeleri kabul eden merhamet sahibidir.”
Seyyid Kutub = Hani Musa, kavmine dedi ki: «Ey kavmim, sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin, yaratıcınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. Yaratıcınız katında bu sizin için hayırlıdır': Allah da tevbenizi kabul etti. Hiç şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir ve merhametlidir.
Suat Yıldırım = Mûsâ kavmine dedi ki: "Ey kavmim! Sizler buzağıya tutulmakla kendinize çok yazık ettiniz! Derhal Yaradanınıza tevbe edin! Allah yolunda kendinizi öldürün! Böyle yapmanız sizin için Yaratan nezdinde daha hayırlıdır." Böylece Allah da sizin tövbelerinizi kabul etsin. Çünkü o tövbeleri çok kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur.
Süleyman Ateş = Mûsâ kavmine demişti ki: "Ey kavmim, sizler, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz; gelin Yaratıcınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. (Bu sûretle O), sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur. Çünkü O, öyle bağışlayıcı, öyle merhametlidir.
Tefhim-ul Kuran = Musa, kavmine dedi: «Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca yaratan (gerçek ilah) ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır.» Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = O vakit Musa kavmine, 'Ey kavmim,' demişti. 'Buzağıyı tanrı edinmekle kendinize yazık ettiniz. Yaratanınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. Yaratıcınızın katında bu sizin için daha hayırlıdır.' Böylece Allah tevbenizi kabul etmişti. Çünkü O tevbeleri kabul eden ve çok merhametli olandır.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani Mûsa, toplumuna demişti ki: "Ey toplumum, buzağıyı tanrı edinmenizle öz benliklerinize zulmettiniz. Hadi, yaratıcınıza, Bâri'nize tövbe edin; egolarınızı öldürün. Böyle yapmanız yaratıcınız katında sizin için daha iyidir; O sizin tövbelerinizi kabul eder. Hiç kuşkusuz O, evet O, tövbeleri çok kabul edendir, rahmeti sonsuz olandır."
İskender Ali Mihr = Ve Musa (a.s) kavmine: “Ey kavmim! Buzağıyı (ilâh) edinmenizle
muhakkak ki siz, kendi nefslerinize zulmettiniz. Hemen Yaratıcınız’a
tövbe edin. Artık nefslerinizi (birbirinizi) öldürün. bu, Yaratıcınız
katında sizin için daha hayırlıdır.” demişti. Böylece O, tövbenizi
kabul buyurdu.Muhakkak ki O, O tövbeleri kabul
eden ve Rahîm olandır.
İlyas Yorulmaz = Musa kavmine “Buzağıyı tapınak edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. O halde yaratanınıza tövbe edin (Buzağıya tapınmaktan vazgeçtiğinizi itiraf edin). Nefislerinizi öldürün (hatanızdan dolayı kibrinizi kırın). Böyle yapmanız yaratanınız yanında daha hayırlıdır. O da yaptığınız hatanın cezasını vermekten vazgeçer. Zira O pişmanlıkları kabul eden ve çok merhametli olandır” demişti.
Bakara / 55 - Ve iz kultum yâ mûsâ len nu’mine leke hattâ nerallâhe cehreten fe ehazetkumus sâikatu ve entum tenzurûn(tenzurûne).
Diyanet İşleri = Hani siz, “Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayız” demiştiniz. Bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir zamanlar yâ Mûsâ demiştiniz, Allah'ı apaçık görmedikçe inanmayız sana. Derken bakınıp duruyordunuz, bir yıldırım düşmüş de sizi yakıvermişti.
Abdullah Parlıyan = Bir de hatırlayın o zamanı ki: “Ey Musa! Biz Allah'ı kendi gözümüzle görmedikçe sana asla inanmayacağız” dediğinizde sizi hemen bir yıldırım yakalamıştı da siz de hiçbir şeye gücü yetmez ölü gibi bakıp kalmıştınız.
Adem Uğur = Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.
Ahmed Hulusi = Bir zaman da demiştiniz ki: Ey Musa! Allah'ı açıkça görünceye dek sana kesinlikle inanmayacağız. Ve ardından siz bön bön bakarken yıldırım çarpmışa dönmüştünüz.
Ahmet Tekin = Ve yâd ediniz ki siz: «Ya Mûsa! Sana imân etmeyiz. Allah Teâlâ'yı âşikâr sûrette görmedikçe,» demiştiniz de sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.
Ahmet Varol = Siz de: “Ey Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız. ” demiştiniz de gözleriniz göre göre yıldırım gelip sizi çarpmıştı.
Ali Bulaç = Ve demiştiniz ki: "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız." Bunun üzerine yıldırım sizi (kendinizden) almıştı. Ve siz bakıp duruyordunuz.
Ali Fikri Yavuz = Ve bir vakit: “-Ey Mûsâ biz Allah’ı aşikâre görmedikçe (senin sözüne) asla inanmıyacağız.” demiştiniz. Bunun üzerine, sizi o yıldırım yakalayıverdi, bakınıp duruyordunuz.
Ali Ünal = Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
Bayraktar Bayraklı = Şu zamanı da hatırlayınız ki, siz “Ey Mûsâ! Allah'ı apaçık görünceye kadar sana asla iman etmeyeceğiz!” demiştiniz de, göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.
Bekir Sadak = «Ya Musa! Allah'i apacik gormedikce sana inanmayacagiz» demistiniz de gozleriniz gore gore sizi yildirim carpmisti.
Celal Yıldırım = Ve hatırlayın ki (sizden temsilci olarak yetmiş kişi Musa ile Tûr'a çıktığınızda): «Ya Musa! Biz Allah'ı açıkça meydanda görmedikçe sana asla inanmıyacağız...» demiştiniz de yıldırım size çarpmıştı ve siz de bakıp duruyordunuz.
Cemal Külünkoğlu = Bir zamanlar: “Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız” demiştiniz de sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.
Diyanet İşleri (eski) = 'Ya Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız' demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.
Diyanet Vakfi = Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.
Edip Yüksel = Bir zamanlar, 'Ey Musa, ALLAH'ı fiziksel olarak görmedikçe inanmayız,' demiştiniz. Bakınıp dururken size yıldırım çarpmıştı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit «ya Musa, dediniz: Biz Allahı aşikâre görmedikçe senin sözünle asla inanmıyacağız» bunun üzerine sizi o saıka yakalayıverdi bakınıp duruyordunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit: «Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe, senin sözüne kesinlikle inanmayacağız.» dediniz. Bunun üzerine sizi o yıldırım yakalayıverdi; siz de bakakalmıştınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar «Ey Musa biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.» demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız.
Gültekin Onan = Ve demiştiniz ki: "Ey Musa, biz Tanrı'yı apaçık (cehreten) görmedikçe sana inanmayız". Bunun üzerine yıldırım sizi almıştı / yakalamıştı / çarpmıştı (kümüssaıkatü). Ve siz bakıp duruyordunuz / bakıyordunuz (tenzurun).
Harun Yıldırım = Hani siz; “Ey Musa! Allah’ı apaçık görünceye kadar sana asla inanmayız!" demiştiniz de sizi hemen bir yıldırım çarpmıştı, ki siz görüyordunuz.
Hasan Basri Çantay = Bir de hatırlayın o zamanı ki siz (Musa ile birlikde Allaha karşı özür dilemek, onun emirlerini dinlemek üzere çıkdığınız vakit) «Ey Musa, biz Allahı apâşikâr görünceye kadar sana kat'iyyen îman etmeyiz» demişdiniz de gözünüz bakıb dururken sizi o yıldırım (sayha) çarpmışdı.
Hayrat Neşriyat = Bir zaman da: 'Ey Mûsâ! (Biz) Allah’ı açıkça görmedikçe aslâ sana îmân etmeyeceğiz!' demiştiniz de, siz (olup bitene hayretle) bakadururken sizi yıldırım yakalayıvermişti.
İbni Kesir = Bir de, hani siz: Ey Musa, biz Allah'ı apaşikar görünceye kadar sana inanmayacağız, demiştiniz de, bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.
Kadri Çelik = Hani bir zamanlar, “Ey Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana iman etmeyeceğiz” demiştiniz de bakıp durduğunuz halde sizi yıldırım çarpmıştı.
Muhammed Esed = Ve (hatırlayın) (hani), "Ey Musa, doğrusu Allah'ı kendi gözümüzle görmedikçe sana asla inanmayacağız!" dediğinizde, (işte o an) siz daha (ne oluyor diye) çevrenize bakıp dururken ceza yıldırımı sizi yakalamıştı.
Mustafa İslamoğlu = Bir zaman da demiştiniz ki: Ey Musa! Allah'ı açıkça görünceye dek sana kesinlikle inanmayacağız. Ve ardından siz bön bön bakarken yıldırım çarpmışa dönmüştünüz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yâd ediniz ki siz: «Ya Mûsa! Sana imân etmeyiz. Allah Teâlâ'yı âşikâr sûrette görmedikçe,» demiştiniz de sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.
Ömer Öngüt = Siz de: “Ey Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız. ” demiştiniz de gözleriniz göre göre yıldırım gelip sizi çarpmıştı.
Şaban Piriş = -Ey Musa, Allah’ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız, demiştiniz de, gözünüz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.
Sadık Türkmen = Hani siz, demiştiniz ki: “Ey Musa! Allah’ı açıkça görmedikçe sana katiyen inanmayız”. Bunun üzerine hemen sizi yıldırım sesi yakalayıverdi ve sizler (buna) bakıp duruyordunuz.
Seyyid Kutub = Hani «Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana kesinlikle iman etmeyiz» dediniz de hemen arkasından bakıp dururken sizi yıldırım çarptı
Suat Yıldırım = Bir zaman da: "Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız!" dediniz. Bunun üzerine derhal sizi yıldırım çarptı, siz de bakakaldınız.
Süleyman Ateş = Bir zaman da: "Ey Mûsâ, biz Allâh'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız," demiştiniz de derhal sizi yıldırım gürültüsü yakalamıştı; siz de bunu görüyordunuz.
Tefhim-ul Kuran = Ve (şöyle de) demiştiniz: «Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız.» Bunun üzerine siz bakınıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.
Ümit Şimşek = Hani, bir de 'Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyiz' demiştiniz ve gözünüz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.
Yaşar Nuri Öztürk = Siz şunu da söylemiştiniz: "Ey Mûsa! Biz, Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayacağız." Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı, Ve siz bakıp duruyordunuz.
İskender Ali Mihr = Ve: “Yâ Musa! Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız.” demiştiniz. Bunun üzerine sizi yıldırım yakaladı. Ve siz de (bunu) görüyordunuz.
İlyas Yorulmaz = Sizde Musa ya “Açıkça Allah’ı görmedikçe sana inanmayacağız” demiştiniz de, gözünüzün önünde size yıldırım çarpmıştı.
Diyanet İşleri = Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra da gene şükredesiniz diye ölümünüzden sonra sizi dirilttik.
Abdullah Parlıyan = Sizi bu ölümünüzden sonra belki şükredenlerden olursunuz diye tekrar dirilttik.
Adem Uğur = Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.
Ahmed Hulusi = Sonra, ölümü (yokluğunuzu - gerçekte yegâne var olanın Vahid-ül Kahhar olduğu gerçeğini) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla hayata başlatmıştık sizi, belki bunu değerlendirirsiniz diye.
Ahmet Tekin = Bu ölümünüzden sonra biz sizi tekrar dirilttik. Şükrünüze vesile olur diye böyle yaptık.
Ahmet Varol = Sonra belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzden sonra tekrar diriltmiştik.
Ali Bulaç = Sonra şükredesiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik.
Ali Fikri Yavuz = Sonra, şükredesiniz diye, vefatınızdan (bir gün) sonra (kudretimizi anlıyasınız diye) sizi diriltmiştik.
Ali Ünal = Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
Bayraktar Bayraklı = Şükredersiniz diye, sizi ölümünüzün ardından dirilttik.
Bekir Sadak = Olumunuzden sonra, sukredesiniz diye sizi tekrar diriltmistik.
Celal Yıldırım = (Bir bakıma) ölümünüzden sonra da şükredesiniz diye sizi (o baygın halden uyandırıp) kaldırmıştık.
Cemal Külünkoğlu = Ölü bir toplum haline geldikten sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Ölümünüzden sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.
Diyanet Vakfi = Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.
Edip Yüksel = Sonra, belki şükredersiniz diye ölümünüzün ardından sizi diriltmiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = sonra sizi şükredesiniz diye ba's badelmevte mazhar ettik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzden sonra yine dirilttik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik.
Gültekin Onan = Sonra, belki şükredersiniz diye ölümünüzün (mevtiküm) ardından sizi diriltmiştik (beasnaküm).
Harun Yıldırım = Sonra ölümünüzün ardından belki şükredersiniz diye sizi dirilttik.
Hasan Basri Çantay = Sonra ölümünüzün arkasından sizi yine diriltmişdik. Gerekdi ki şükredesiniz.
Hayrat Neşriyat = Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzün ardından sizi dirilttik.
İbni Kesir = Sonra sizi, ölümünüzün arkasından şükredersiniz diye diriltmiştik.
Kadri Çelik = Ölümünüzden sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.
Muhammed Esed = Ama ölü (bir toplum) haline geldikten sonra belki şükredenlerden olursunuz diye sizi tekrar dirilttik.
Mustafa İslamoğlu = Daha sonra, belki teşekkür edersiniz diye ölümünüzün ardından sizi bir daha diriltmiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra sizi ölümünüzü müteakip diriltmiştik, tâ ki şükredesiniz.
Ömer Öngüt = Bu ölü halinizden sonra, belki şükredersiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.
Şaban Piriş = Ölümünüzden sonra belki şükredersiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.
Sadık Türkmen = Sonra sizi Biz dirilttik, sizler öldükten sonra. Umulur ki sizler şükredersiniz.
Seyyid Kutub = Sonra şükredesiniz diye sizi öldükten sonra yeniden dirilttik.
Suat Yıldırım = Siz bir müddet ölü vaziyette kaldıktan sonra, şükredesiniz diye sizi dirilttik.
Süleyman Ateş = Sonra belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzün ardından tekrar diriltmiştik.
Tefhim-ul Kuran = Sonra (yine de) belki şükredersiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik.
Ümit Şimşek = Sonra da, ölümünüzün ardından, şükredin diye sizi tekrar diriltmiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra, ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredebilesiniz.
İskender Ali Mihr = Sonra umulur ki böylece siz şükredersiniz diye
ölümünüzden sonra sizi tekrar dirilttik.
İlyas Yorulmaz = Bu yok oluşunuzdan sonra tekrar sizi dirilttik ki, belki şükredersiniz.
Bakara / 57 - Ve zallelnâ aleykumul gamâme ve enzelnâ aleykumul menne ves selvâ kulû min tayyibâti mâ razaknâkum ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Diyanet İşleri = Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bulutla gölgelendirmiştik sizi. Rızıklandırdığımız tertemiz şeylerden yiyin diye size kudret helvasıyla bıldırcın indirmiştik. Onlar, zulmü bize etmediler, kendilerine ettiler.
Abdullah Parlıyan = Ve bulutların sizi gölgeleriyle rahatlatmasını sağladık, ayrıca “Size rızık olarak verdiğimiz güzel şeylerden yararlanın” diyerek kudret helvası ve bıldırcın da gönderdik. Onlar işledikleri bu günahlarla zulmü bize değil kendilerine ettiler.
Adem Uğur = Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve "Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz" (dedik). Hakikatta onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.
Ahmed Hulusi = Ve sizi (yakıcı Hakikatten perdeleyen ve beşeriyetinizin idâmesini sağlayan) bulutla gölgeledik; üzerinize menn (varlığınızı oluşturan Allâh Esmâ'sındaki kudret kuvvesi) ve selva (manevî âleminizi hissetme duygusu) inzâl ettik (hakikatinizden şuurunuza). . . "Rızık olarak verdiğimiz temiz şeyleri yeyin", dedik. Onlar (hakikat bilgisini değerlendirmeyerek) bize zulmetmediler, kendi nefslerine zulmettiler! (Burada âyetin bir bâtın yorumuna yer verilmiştir zâhir anlamı yanı sıra. A. H. )
Ahmet Tekin = Çölde geçirdiğiniz hayat sırasında, üstünüze o bulutu gölge yaptık. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden, helâlinden, sağlıklısında ve lezizinden yeyiniz, dedik. Onlar emrimize isyan etmekle, nimetlere nankörlük etmekle, bize zulmetmediler. Fakat onlar kendilerine, birbirlerine yazık ediyorlardı, zulmediyorlardı.
Ahmet Varol = Üzerinize bulutları göndererek sizi gölgelendirdik. Size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. 'Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin.' Onlar (nankörlükleriyle) bize zulmetmediler ancak kendi kendilerine zulmettiler.
Ali Bulaç = Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.
Ali Fikri Yavuz = Tîh sahrâsında (güneşin ateşinden korunmak için) üstünüze bulutla gölge yaptık ve size kudret helvası ile bıldırcın gönderdik ve bu helâl rızkımızdan yeyin, dedik. Onlar itâat etmemekle bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmetmişlerdi.
Ali Ünal = (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Bayraktar Bayraklı = Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik de, “Verdiğimiz iyi nimetlerden yiyiniz” dedik. Hakikatte onlar bize değil, sadece kendilerine kötülük ettiler.
Bekir Sadak = Bulutla sizi golgelendirdik, kudret helvasi ve bildircin indirdik, «Verdigimiz riziklarin iyi ve guzel olanlarindan yiyin» dedik. Onlar bize degil, fakat kendilerine yazik ediyorlardi.
Celal Yıldırım = Ve (Sina çölünde sizi güneşin yakıcı sıcaklığından korusun diye) üstünüze bulutu gölge yapmış, üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirmiş ve «Size rızık olarak verdiklerimizin iyisinden yeyin,» demiştik. (Fakat onlar bu nimetlerin şükrünü yerine getirmeyip nankörlük etmekle) Bize zulmetmemişlerdi, ama kendilerine zulmetmişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Ve (Tih çölünde, Sina'da sizi güneşin yakıcı sıcaklığından korusun diye) üstünüze bulutları gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın (kuşu) indirdik. “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” dedik. (Buna rağmen isyan ettiler ama onlar nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, kendi kendilerine zulmettiler.
Diyanet İşleri (eski) = Bulutla sizi gölgelendirdik, kudret helvası ve bıldırcın indirdik, 'Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin' dedik. Onlar Bize değil, fakat kendilerine yazık ediyorlardı.
Diyanet Vakfi = Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve «Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz» (dedik). Hakikatta onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.
Edip Yüksel = Sizi bulutlarla gölgelendirmiş ve sizin için menna ve bıldırcın indirmiştik: 'Size verdiğimiz iyi rızıklardan yiyin.' Fakat onlar bize değil, sadece kendilerine zulmediyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve üstünüze o bulutu gölgelik çekdik, ve «size kısmet ettiğimiz hoş rızıklardan yeyin» diye üzerinize hem kudret helvası, hem bıldırcın indirdik, zulmü, bize etmediler lâkin kendilerine ediyorlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve üstünüze o bulutu gölgelik yaptık ve size verdiğimiz güzel rızıklardan yiyin diye üzerinize hem kudret helvası, hem de bıldırcın indirdik. Bize zulmetmediler, belki kendilerine ediyorlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve üstünüze o bulutu gölge yaptık, ve size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin, diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Onlar, bize zulmetmediler, lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.
Gültekin Onan = Sizi bulutlarla gölgelendirmiş ve sizin için manna ve bıldırcın (selva) indirmiştik: "Sizi rızıklandırdıklarımızın temizlerinden (tayyib) yiyin (külu)" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi nefslerine zulmetmişlerdi.
Harun Yıldırım = Bulutu da üzerinize gölge yaptık. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Rızık olarak verdiğimiz güzel şeylerden yiyin!” Onlar bize zulmetmediler; fakat kendi nefislerine zulmetmekteydiler.
Hasan Basri Çantay = Ve («Tîh» de güneşin sıcaklığından korunmanız için) üstünüze (ince bir) bulutu gölge yapmış, size (orada) kudret helvasiyle yelve kuşunu indirmiş, «Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin iyilerinden, güzellerinden (en temiz ve halâl olanlarından) yeyin» (onları gizlice saklayıb ve biriktirib de nankörlük ve tama'kârlık etmeyin demişdik). Onlar (o nankörlükleriyle) bize zulmetmemişler, fakat kendi kendilerine zulmetmişlerdi.
Hayrat Neşriyat = Hem (Tih çölünde) üzerinizi bulutlarla gölgeledik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Ve:) 'Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!' (dedik). Artık (onlar) bize zulmetmediler; fakat (aslında) kendilerine zulmediyorlardı.
İbni Kesir = Ve üstünüze bulutları gölge yaptık. Kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyilerinden, güzellerinden yeyin. Onlar bize değil ancak kendi nefislerine zulmekteydiler.
Kadri Çelik = Sizi bulutla gölgelendirdik, size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin” dedik. Onlar bize değil, kendilerine zulmedicilerdi.
Muhammed Esed = Ve bulutların sizi gölgeleri ile ferahlatmasını sağladık, ayrıca "Size rızık olarak verdiğimiz güzel şeylerden yararlanın" (diyerek) kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. O soydaşlarınız (işledikleri günahlarla) bize hiçbir zarar vermediler, fakat (sadece) kendilerine zulmettiler.
Mustafa İslamoğlu = Üzerinizdeki bulutla sizi gölgeledik, size menn ve selva ikram ettik: Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin (diyerek)... Bize kötülük etmediler, fakat kötülük ettikleri yalnızca kendileriydi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve üzerinize bulutları gölgelik kıldık. Ve üzerinize kudret helvası ile (Selva denilen) Yelve kuşunu indirdik. «Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin pâk helâl (olanlarını) yiyiniz!» dedik. Bize zulmetmiş olmadılar, ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.
Ömer Öngüt = Üstünüze bulutları gölge yaptık. Kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve güzel olanlarından yiyin. ” dedik. Onlar bize değil, kendilerine zulmediyorlardı.
Şaban Piriş = Bulutlarla sizi gölgelendirdik, kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. Size rızık olarak verdiğimiz güzel şeylerden yiyin, dedik. Onlar bize değil ancak kendilerine zulmediyorlardı.
Sadık Türkmen = Ve üzerinize buluttan bir gölge yaptık; üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Güzel ve temiz olandan yiyin, size rızık olarak verdiğimiz şeyden!.. Bize zulmetmediler/kötülük yapmadılar, fakat onlar, (sadece) kendi kendilerine kötülük/zulüm yapıyorlardı.
Seyyid Kutub = Üstünüze buluttan gölgelik çektik, size kudret helvası ile bıldırcın kuşu indirerek, «Bağışladığımız helâl yiyeceklerden istediğinizi yiyin» dedik. Ama onlar bize değil, kendilerine zulmediyorlardı.
Suat Yıldırım = Üzerinize bulutları gölge yaptık. Size kısmet ettiğimiz helâl hoş rızıklardan yiyesiniz diye kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Fakat nankörlük etmekle onlar Biz’e değil, kendilerine yazık ediyorlardı.
Süleyman Ateş = bulutu üstünüze gölgelik çektik, size kudret helvası ve bıldırcın indirdik: "Size verdiğimiz güzel rızıklardan yeyin," (dedik). Ama onlar bize değil, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Tefhim-ul Kuran = Bulutları üzerinize gölgelendirdik ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin iyisinden yiyin (dedik) . Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.
Ümit Şimşek = Bir de sizi bulutlarla gölgeledik; size kudret helvası ile bıldırcın indirdik: size verdiğimiz güzel ve temiz rızıklardan yiyin diye. Aslında onlar Bize zulmetmiş olmadılar; kendi kendilerine kötülük edip duruyorlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve bulutu üstünüze gölgelik yaptık ve size kudret helvasıyla bıldırcın indirdik: "rızk olarak size verdiklerimizin, en temizlerinden yiyin." dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, onlar kendi benliklerine zulmetmekteydiler.
İskender Ali Mihr = Ve bulutu sizin üstünüze gölgeledik. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yeyin. Ve onlar,
bize zulmetmediler, fakat onlar, kendi nefslerine zulmediyorlardı.
İlyas Yorulmaz = Bulutları üzerinize gölgeler yapmış, size (bizden bir ikram olarak) helva ve bıldırcın vermiştik. Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin. (Şunu bilsinler ki) Onlar bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlar.
Bakara / 58 - Ve iz kulnâdhulû hâzihil karyete fe kulû minhâ haysu şi’tum ragaden vedhulûl bâbe succeden ve kûlû hıttatun nagfir lekum hatâyâkum ve senezîdul muhsinîn(muhsinîne).
Diyanet İşleri = Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir vakit şu şehre girin, nîmetlerinden, nerede dilerseniz orada bol-bol yiyin, kapısından secde ederek girin, burası yurttur deyin, yarlıganma dileyin de suçlarınızı örtelim; iyilikte bulunanların sevabını daha da arttıracağız demiştik.
Abdullah Parlıyan = Ve yine hatırlayın o günleri, biz şöyle demiştik: “Girin şu beldeye, yiyeceklerinden dilediğiniz kadar bol bol yiyin, fakat kapısından saygı göstererek, boyun eğerek girin ve günahlarımızın yükünü üzerimizden kaldır deyin ki, günahlarınızı bağışlayalım ve iyilik yapanlara daha fazlasını verelim” demiştik.
Adem Uğur = (İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yeyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) "Hıtta!" (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira biz, iyi davrananlara (karşılığını) fazlasıyla vereceğiz, demiştik.
Ahmed Hulusi = Hani şunu demiştik onlara: "Şu karyeye (boyuta) girin ve orada dilediğiniz şekilde (o boyutun nimetlerini) yeyin. . . Kapısından da secde ederek (varlığınızın yokluğunu, yalnızca Allâh Esmâ'sının var olduğunu itiraf ederek) girin ve (benlik hissinizden dolayı) mağfiret dileyin. . . Ki (benliğinizin oluşturduğu) hatalarınızı mağfiret edelim. Kendisine bağışlananları başkalarıyla karşılıksız paylaşanlara (muhsinlere) daha da arttıracağız. "
Ahmet Tekin = Hani biz:'Bu şehre girip yerleşin. Buradaki nimetlerden Allah’ın sünneti düzeninin yasaları ve iradesinin tecellisi içinde dilediğiniz şekilde bol bol yeyin. Kapılardan, şehrin giriş noktalarından birlikte, saygıyla secde ederek girin, girerken, ya Rabbi, bizi affet deyin ki, sizin hatalarınızı affedelim. İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman kullarımıza nimetlerimizi daha da artıracağız.' demiştik.
Ahmet Varol = Hani, 'Şu kasabaya girin, orada istediğiniz yerden bolca yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve 'bizi bağışla' deyin ki, biz de sizin yanlışlıklarınızı bağışlayalım. İyilere olan lütuflarımızı ise artıracağız' demiştik.
Ali Bulaç = Ve hatırlayın, demiştik ki: "Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnızca secde ederek kapısından girerken 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin; (biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların (ecirlerini) arttıracağız."
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit de (Tîh sahrasından çıktıktan sonra): “- Şu Kudüs şehrine girin de nimetlerinden dilediğinizi, bol bol yeyin; kapısından secde ederek girin ve “Hıtta” deyin (günahınızdan istiğfar edin) ki, günahlarınızı afvedelim. Biz, ihsan (iyilik ve itâat) edenlere, sevabı daha artıracağız.” demiştik.
Ali Ünal = Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
Bayraktar Bayraklı = İsrâiloğulları'na, “bu kente giriniz, orada bulunanlardan bol bol yiyiniz; kapısından boyun eğerek giriniz; ‘Hıtta/hatalıyız' deyiniz ki hatalarınızı bağışlayalım. Çünkü biz, iyi davrananlara fazlasıyla vereceğiz” demiştik.[21]
Bekir Sadak = «Bu sehre girin, orada dilediginiz gibi, bol bol yiyin, secde ederek kapisindan girin, bagisla! deyin, biz de yanilmalarinizi bagislariz, iyilere daha da artiririz» demistik.
Celal Yıldırım = Ve hatırlayın ki, bu şehre (Beytü'l-Makdis'e) girin, dilediğiniz yerde ondan (onun nimetlerinden) refah içinde bol bol yeyin. Kapısından da secde ederek (eğlip saygı göstererek veya baş yere koyup Hakk'a arz-ı şükranda bulunarak) girin ve «dileğimiz, günahlarımızın dökülmesidir» deyin. Biz de kusur ve suçlarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere (Allah'ı görürcesine davrananlara nimetlerimizi) daha da artıracağız, demiştik.
Cemal Külünkoğlu = Ve yine hatırlayın o günleri (Sina çölünü geçtikten sonra), “Bu beldeye (Kudüs ya da Eriha'ya) girin ve yiyeceklerinden dilediğiniz kadar bolca yiyin. Kapıdan tevazu içinde (şükür) secdesi ederek girin ve “Hıtta” (günahlarımızın yükünü üzerimizden kaldır!) diye dua edin ki, günahlarınızı bağışlayayım ve iyilik yapanlara sınırsız mükâfat vereyim” demiştik.
Diyanet İşleri (eski) = 'Şu şehre girin, orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin, secde ederek kapısından girin, 'bağışla!' deyin, Biz de yanılmalarınızı bağışlarız, iyilere daha da artırırız' demiştik.
Diyanet Vakfi = (İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yeyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) «Hıtta!» (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira biz, iyi davrananlara (karşılığını) fazlasıyla vereceğiz, demiştik.
Edip Yüksel = 'Bu şehre girin. Orada dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Kapıdan alçak gönüllü olarak girin ve dostça konuşun ki hatalarınızı bağışlayalım. Güzel davrananlara daha fazlasını veririz,' demiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit «şu şehre girin de ni'metlerinden dilediğiniz veçhile bol bol yeyin ve secdeler ederek kapıya girin ve «hıtta» deyin ki size hatı'elerinizi mağfiret ediverelim, muhsinlere ise daha artıracağız» dedik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit: «Şu şehre girin de nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin ve secde ederek kapıdan girin «günahlarımızı bağışla» deyin ki, size günahlarınızı mağfiret ediverelim, iyilik edenlere ise (nimetlerimizi) daha artıracağız» dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar «Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin ve kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» (bizi bağışla!) deyin ki, size, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız» dedik.
Gültekin Onan = Ve demiştik ki: "Şu şehre girin. Orada dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve "dileğimiz bağışlanmadır" deyin ki hatalarınızı bağışlayalım. Muhsinlerin (alacaklarını / karşılıklarını / ecirlerini) arttıracağız (seneziydülmuhsiniyn)".
Harun Yıldırım = Hani:“Şu kasabaya girin ve orada dilediğiniz yerde bol bol yiyin, o kapıdan secde ederek girin ve "hıtta" (bizi affet) deyin ki size hatalarınızı bağışlayalım; muhsinlere daha da artıracağız…” demiştik.
Hasan Basri Çantay = Hani: («Tîh» den çıkdıkdan sonra) şu kasabaya girib dilediğiniz yerde istediğinizi bol bol yeyin, kapısından secde ederek (eğilerek, saygı göstererek) girin ve (dileğimiz) hıtta (dır, günahlarımızın dökülüp düşmesidir) deyin, (tevbe edin de o sayede) kusurlarınızı örtelim, iyilik (ve itaat) edenler (in ecrin) i ise daha artıracağız» demişdik.
Hayrat Neşriyat = Yine bir zaman (size) şöyle demiştik: 'Şu şehre (Kudüs’e) girin de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin; (ama) kapıdan secde eden kimseler olarak girin ve 'حِطَّةٌ (Yâ Rab! Bizi affet!)’ deyin ki, size hatâlarınızı bağışlayalım!' Çünki (biz,) iyilik edenle re (mükâfâtla rı nı daha da)artıracağız.
İbni Kesir = Hani; şu kasabaya girin, dilediğiniz yerde istediğinizi bol bol yeyin, kapısından secde ederek girin, affet deyin, kusurlarınızı örtelim. İyilik
Kadri Çelik = Hani, “Şu kasabaya girin, orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, kapısından secde ederek girin, “Günahlarımızı bağışla” deyin ki böylece biz de hatalarınızı bağışlayalım, (şüphesiz biz) ihsan sahiplerine daha da artırırız” demiştik.
Muhammed Esed = Ve yine (hatırlayın o günleri), Biz, "Bu beldeye girin ve yiyeceklerinden dilediğiniz kadar bol bol yiyin; fakat kapıdan (tevazu içinde) boyun eğerek girin ve 'Günahlarımızın yükünü üzerimizden kaldır!' deyin ki, günahlarınızı bağışlayayım ve iyilik yapanlara sınırsız mükafat vereyim" demiştik.
Mustafa İslamoğlu = Bir zaman da demiştik ki: Girin şu şehre, canınızın çektiklerinden bol bol yiyin! Ama (şehre ait) kapıdan tevazu içerisinde iki büklüm girin ve "Bizi affet!" diyin! Böylece biz de sizin hatalarınızı affedelim. Sonuçta, Allah'ı görür gibi kulluk edenlere ikramımızı arttıracağız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve hani demiştik ki: «Şu kasabaya girin, ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyiniz. Kapısından secde ederek giriniz ve 'hıtta' deyiniz, sizin için hatalarınızı setredelim. Ve iyilik edenlere mükâfaatı daha artıracağız.»
Ömer Öngüt = Bir vakit de: “Şu şehre girin, dilediğiniz yerde istediğinizi bol bol yiyin. Kapısından secde ederek girin ve: 'Hıtta=bizi affet' deyin, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım, kusurlarınızı örtelim. İyilik edenlere daha da artıracağız. ” demiştik.
Şaban Piriş = Hani: -Şu kasabaya girip, dilediğiniz yerden istediğinizi bol bol yiyin. Kapısından secde ederek girin ve “bağışla” deyin de sizi bağışlayalım. Güzel davrananların mükafatını da artıralım, demiştik.
Sadık Türkmen = Hani, (şöyle) dedik: “Bu memlekete girin. Oradan dilediğiniz yerden bol bol yiyin ve kapısından büyük bir tevazu ile eğilerek girin.” Ve ‘hıtta’ (Ya Rabbi, bizi affet) deyin, Biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım… İyilik edenlere ise ileride daha da fazlasını vereceğiz.”
Seyyid Kutub = Hani «Şu kasabaya girin ve orada ne isterseniz bol bol yiyin, fakat kapıdan girerken secde ederek 'bizi bağışla' deyin ki, günahlarınızı affedelim. İyilik edenlere daha fazlasını vereceğiz» dedik.
Suat Yıldırım = Bir zaman da şöyle dedik: "Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerden bol bol yiyin! Şehrin kapısından secde ederek, saygılı bir tavırla girin ve "Affet bizi ya Rebbenâ (hıtta)" deyin ki suçlarınızı affedelim; iyilik yapanların mükâfatlarını daha da artıracağız.
Süleyman Ateş = Demiştik ki: "Şu kente girin, oradan dilediğiniz yerde bol bol yeyin; secde ederek kapıdan girin ve "hitta (ya Rabbi, bizi affet)" deyin ki, biz de sizin hatâlarınızı bağışlayalım, güzel davrananlara daha fazlasını da veririz.
Tefhim-ul Kuran = Ve (yine) hatırlayın, demiştik ki: «Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnızca secde ederek kapısından girerken 'dileğimiz bağışlamandır' deyin; (biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların (ecirlerini) artıracağız.»
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, 'Şu beldeye girin ve dilediğiniz yerden bol bol yiyin,' demiştik. 'Ama şehrin kapısından secde ederek girin ve 'Hıtta' deyin ki, Biz de sizin günahlarınızı bağışlayalım. İyilik yapanları Biz ziyadesiyle ödüllendireceğiz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle demiştik: "Girin şu kente; orada, dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve 'Affet bizi!' deyin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Biz güzel davranıp, güzellik üretenlere daha fazlasını da veririz."
İskender Ali Mihr = Ve o zaman demiştik ki: “Bu kasabaya girin, böylece O’nun (ni’metlerinden) dilediğiniz yerden bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve “hıtta” (günahlarımızın bağışlanmasını diliyoruz) deyin. Biz de sizin hatalarınızı mağfiret edelim (günahlarnızı sevaba çevirelim). Ve muhsinlere (ni’metlerimizi) artıracağız.”
İlyas Yorulmaz = (Hatırlayın) Size şu kasabaya girin, dilediğiniz yiyeceklerden bol bol yiyin, kapısından içeri secde ederek (kibirlenmeden) girin ve “Bizi bağışla” deyin ki, bizde sizin kusurlarınızı bağışlayalım” demiştik. Güzel davrananların iyiliklerini elbette ki artıracağız.
Diyanet İşleri = Derken, onların içindeki zalimler, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat zulmedenler, sözü, kendilerine söylenen şekilden başka bir şekle sokmuşlar, değiştirmişlerdi. Biz de zulmedenlere, kötülükte bulunduklarından dolayı gökten bir azap indirivermiştik.
Abdullah Parlıyan = Ama varlık sebebine aykırı davrananlar, bu sözü kendilerine söylenen şekilden başka bir şekle soktular. Bunun üzerine biz de yoldan çıkmalarından dolayı gökten bir azap indirdik.
Adem Uğur = Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.
Ahmed Hulusi = Ne var ki, onların arasındaki nefsine zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Bunun sonucu olarak biz de semâdan (beyindeki amigdala özelliklerinden) ricz (vehim, azaba sebep olacak fikirler) inzâl ettik.
Ahmet Tekin = Fakat zulmü alışkanlık haline getirenler, sözü değiştirdiler, kendilerine söylenilen şekilden başka bir şekle soktular. Biz de, doğru ve mantıklı düşünmeyi terkedip hak dinin dışına çıkmaları, işlemekte oldukları günahları, isyanları, inkârda ısrar etmeleri sebebiyle, zâlimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.
Ahmet Varol = Ancak zalimler kendilerine söylenilen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de zalimlerin üzerine, fenalık etmelerinden dolayı gökten azap indirdik.
Ali Bulaç = Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azab indirdik.
Ali Fikri Yavuz = O (nefislerine) zulmedenler, emrolundukları sözü değiştirdiler. (Tevbe ettik, mânasına gelen Hıtta kelimesini alaya alarak buğday mânasında olan Hınta’ya çevirdiler.) Biz de, o zâlimlere, yaptıkları fıskın karşılığı olmak üzere, gökten bir azâb indirdik.
Ali Ünal = Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
Bayraktar Bayraklı = Fakat zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.
Bekir Sadak = Ama zulmedenler, kendilerine soylenmis olan sozu baska sozle degistirdiler. Biz de, zalimlere, yoldan cikmalarindan dolayi gokden azab indirdik. *
Celal Yıldırım = Kendilerine zulmedenler, söylenenleri başka bir sözle değiştirdiler. Bu yüzden o zulmedenler üzerine ilâhî buyrukların dışına çıkmalarına karşılık gökten kötü bir azâb indirdik..
Cemal Külünkoğlu = Derken, onların içindeki zalimler, kendilerine verilmiş olan sözü başka bir sözle değiştirdiler (Tevbe, manasına gelen “Hıtta” kelimesini alaya alarak buğday manasında olan “hınta” ya çevirdiler). Bunun üzerine biz de, o zalimlere gökten bir bela/azap indirdik.
Diyanet İşleri (eski) = Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de, zalimlere, yoldan çıkmalarından dolayı gökten azab indirdik.
Diyanet Vakfi = Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.
Edip Yüksel = Ancak içinizdeki zalimler, kendilerine verilen kelimeleri başka kelimelerle değiştirdiler. Nitekim, yoldan çıktıkları için zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = derken o zulmedenler sözü değiştirdiler, kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle koydular, biz de o zalimlere fısk işledikleri için gökten bir murdar azap indirdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derken o zulmedenler sözü değiştirdiler, kendilerine söylendiğinden başka bir şekle koydular. Biz de o zalimlere kötülük yaptıkları için gökten pis bir azap indirdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine o zulme devam edenler sözü değiştirdiler, onu kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle soktular. Biz de kötülük yaptıkları için o zalimlere murdar bir azap indirdik.
Gültekin Onan = Ancak zalimler kendilerine söylenen sözü (kavlen) (yani: 'dileğimiz bağışlanmadır'ı-?) başkasıyla değiştirdiler (bedele). Biz de fasıklık (yapma)larına karşılık o zalimlerin üzerine gökten iğrenç bir azap (riczen) indirdik.
Harun Yıldırım = Derken zulümlerinde bilinçli olarak ısrar edenler kendilerine söyleneni başka bir sözle değiştirdiler. Biz de fâsıklık ettikleri için o zulmedenlerin üzerine gökten iğrenç bir azap indirdik.
Hasan Basri Çantay = (Evet, öyle demişdik de içlerinden nefislerine) zulmedenler sözü kendilerine söylenenden başkasına çevirmişlerdi, biz de o zaalimlerin üstüne gökden etdikleri fıskın karşılığı olmak üzere murdar bir azâb indirmişdik.
Hayrat Neşriyat = Fakat o zulmedenler, (alay ederek o sözü) kendilerine söylenenden başka bir sözle(buğday ma'nâsındaki 'hınta’ ile) değiştirdiler (biz) de isyân etmekte olduklarından dolayı zulmedenlerin üzerine gökten kötü bir azab indirdik.
İbni Kesir = Zulmedenler, sözü; kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Biz de fasıklık etmelerinden dolayı o zalimlerin üstüne gökten korkunç bir azab indirdik.
Kadri Çelik = Derken zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de böylece zulmedenlere, yoldan çıkmalarından dolayı gökten azap indirdik.
Muhammed Esed = Ama o zulmetmeye şartlanmış olanlar kendilerine tevdi edilmiş olan (söz)ü başka bir sözle değiştirdiler: bunun üzerinde Biz de yoldan çıkmalarından ötürü o zalimlerin üzerine gökten bir bela indirdik.
Mustafa İslamoğlu = Zulme gömülenler, kendilerine tembil edilen sözü bir başka sözle değiştirdiler. Biz de yoldan saptıkları için zulmedenlerin üzerine yukarıdan bela yağdırdık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Fakat nefislerine zulmedenler, sözü kendilerine söylenilenden başkasına tebdîl ettiler. Biz de zulmeden kimseler üzerine yaptıkları fısklar sebebiyle gökten korkunç bir azap indirdik.
Ömer Öngüt = Amma o zâlimler, kendilerine söylenmiş olan sözü, başka bir sözle değiştirdiler. (Hıtta kelimesini alaya alarak buğday mânâsına olan hınta'ya çevirdiler). Biz de o zâlimlere, yoldan çıkmalarından dolayı, gökten korkunç bir azap indirmiştik.
Şaban Piriş = Fakat, zulmedenler kendilerine söylenmiş olan sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de, zalimlere, günah işleyerek yoldan çıktıkları için gökten kahredici bir azap indirmiştik.
Sadık Türkmen = Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
Seyyid Kutub = Fakat zalimler o sözü kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları bu kötülükten dolayı o zalimlere gökten ağır bir azap indirdik.
Suat Yıldırım = Ama zulmedenler, kendilerine soylenmis olan sozu baska sozle degistirdiler. Biz de, zalimlere, yoldan cikmalarindan dolayi gokden azab indirdik. *
Süleyman Ateş = Derken o zâlimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir azâb indirdik.
Tefhim-ul Kuran = Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerine gökten iğrenç bir azab indirdik.
Ümit Şimşek = Zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de, yoldan çıkıp durmaları yüzünden, o zalimlerin üzerine, gökten pek fena bir azap indirdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne var ki zulme sapanlar, bir sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine biz, bu zalimler üstüne, ürettikleri kötülüklere karşılık olarak gökten bir pislik indirdik.
İskender Ali Mihr = Böylece o zalimler, sözleri, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, fıska düştüklerinden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten korkunç bir azap indirdik.
İlyas Yorulmaz = Zalimler, kendilerine söylenenleri, başka sözlerle değiştirdiler. Bizde zulmedenlere Allah’ın söylediklerinin dışına çıkma karşılığında (fısk), üzerlerine gökten onları rezil eden bir azap indirdik.
Bakara / 60 - Ve izisteskâ mûsâ li kavmihî fe kulnâdrib bi asâkel hacer(hacere) fenfeceret minhusnetâ aşrete aynâ(aynen), kad alime kullu unâsin meşrebehum kulû veşrebû min rızkıllâhi ve lâ ta’sev fîl ardı mufsidîn(mufsidîne).
Diyanet İşleri = Hani, Mûsâ kavmi için su dilemişti. Biz de, “Asanı kayaya vur” demiştik, böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti. “Allah’ın rızkından yiyin, için. Yalnız, yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın” demiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, kavmi için su istemişti de biz ona, “Değneğinle taşa vur” demiştik. Taştan hemen on iki kaynak fışkırdı. Her grup, içeceği kaynağı bildi. Onlara: “Allah'ın nimetlerinden yiyiniz, içiniz, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyiniz” dedik.
Abdullah Parlıyan = Ve yine bir keresinde Musa, Tîh çölünde kavminin su ihtiyacı için bizden su istemişti de, biz de kendisine “Asan ile taşa vur” demiştik. Bunun üzerine o taşdan oniki kaynak fışkırmıştı ki, böylece halkın her bölüğü su alacağı pınarı bilmişti. Onlara, Allah'ın rızkından yiyin, için ama yeryüzünde bozgunculuk yaparak, karışıklık çıkarmayın demiştik.
Adem Uğur = Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.
Ahmed Hulusi = Hani Musa kavmi için su istemişti de: "(Varlığındaki Esmâ kuvvesiyle) asanı taşa vur" demiştik. (Vurunca) taştan on iki gözeden su fışkırmıştı. Her grup insan kendi meşrebini (su içeceği yeri) bildi. "Allâh rızkından yeyin için, arzda fesat çıkarıcılar olarak aşırı gitmeyin" dedik.
Ahmet Tekin = Mûsâ’nın, çölde susuz kalan kavmi için Rabbinden su istediği zaman, hemen:'Asanla taşa vur' dedik. Vurunca, o taştan on iki pınar kaynamıştı. Her grup kendi su içeceği, alacağı yeri biliyordu.'Allah’ın verdiği rızıktan yeyin, için, yeryüzünde bozgunculuk ve saldırganlık yaparak karışıklık çıkarmakta ileri gitmeyin' dedik.
Ahmet Varol = Hani Musa kavmi için su aramıştı da, 'bastonunla taşa vur' demiştik. Bunun üzerine ondan on iki pınar fışkırdı. Her topluluk hangi pınardan içeceğini bildi. 'Allah'ın verdiği rızıklardan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya uğraşmayın.'
Ali Bulaç = (Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı, o zaman biz ona: "Asanı taşa vur" demiştik de ondan oniki pınar fışkırmıştı, böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.
Ali Fikri Yavuz = Ve bir vakıt Mûsâ (susuz kalan) kavmi için su dilemişti, biz de: “- asân (değneğin) ile taşa vur.” demiştik. Onun üzerine, o taştan on iki göze kaynadı çıktı; her soy, su alacağı kaynağını bildi. Allah’ın size olan rızkından yeyin, için! fakat kötülük ederek yeryüzünü fesada vermeyin.
Ali Ünal = Musa, bir zamanlar halkı için su aramıştı. 'Değneğinle taşa vur,' demiştik. Bunun üzerine taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile, içmesi için ayrılan pınarı bilmişti: 'ALLAH'ın rızkından yiyin için, yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.'
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, kavmi için su istemişti de biz ona, “Değneğinle taşa vur” demiştik. Taştan hemen on iki kaynak fışkırdı. Her grup, içeceği kaynağı bildi. Onlara: “Allah'ın nimetlerinden yiyiniz, içiniz, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyiniz” dedik.
Bekir Sadak = Musa, milleti icin su aramisti; «Asanla tasa vur» dedik; ondan oniki pinar fiskirdi herkes icecegi yeri bildi. Allah'in rizkindan yiyin, icin, yalniz yeryuzunde bozgunculuk yaparak karisiklik cikarmayin.
Celal Yıldırım = Yine hatırlayın ki, Musa (çölde susuzluktan yok olmaya yüztutan) kavmi için su istemişti. «Asa'nı taşa vur!» demiştik. (O da vurunca) taştan oniki pınar kaynamıştı. (Böylece) her soy su alacağı pınarı bilmişti. (Onlara): «Allah'ın rızkından yeyin, için (fakat) fesad çıkararak yeryüzünde haddi aşmayın (ilâhî sınırların dışına taşmayın) denilmişti.
Cemal Külünkoğlu = (Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı, o zaman biz ona: “Asanı taşa vur” demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı, böylece her soy, su alacağı kaynağı bilmişti. Ve (onlara): “Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” (dedik.)
Diyanet İşleri (eski) = Musa, milleti için su aramıştı; 'Asanla taşa vur' dedik; ondan on iki pınar fışkırdı, herkes içeceği yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
Diyanet Vakfi = Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.
Edip Yüksel = Musa, bir zamanlar halkı için su aramıştı. 'Değneğinle taşa vur,' demiştik. Bunun üzerine taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile, içmesi için ayrılan pınarı bilmişti: 'ALLAH'ın rızkından yiyin için, yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit Musa, kavmi için su dilemişti, biz de asan ile taşa vur demiştik, onun üzerine ondan on iki pınar fışkırdı, her kısım insanlar kendi su alacağı menbaı bildi, Allahın rızkından yeyin, için de müfsitlik ederek yer yüzünü fesada vermeyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit Musa, kavmi için su dileğinde bulunmuştu, Biz de: «Asan ile taşa vur!» demiştik. Bunun üzerine ondan on iki pınar fışkırdı. Her kısım insanlar kendi su alacağı kaynağı bildi. Allah'ın rızkından yiyin, için de bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti, biz de «asanla taşa vur!» demiştik, bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her kısım insan kendi su alacağı yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin ve için de bozgunculuk ve saldırganlık yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.
Gültekin Onan = Musa, bir zamanlar kavmi için su aramıştı / istemişti. "Değneğinle taşa vur (daraba)" demiştik de bunun üzerine taştan (hüsneta) on iki pınar / göze (ayn) fışkırmıştı (feceret). Böylece herkes içeceği yeri bilmişti. "Tanrı'nın rızkından yiyin için, yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak dolaşmayın."
Harun Yıldırım = Hani Musa kavmi için su istemişti de: “Asanla taşa vur!” dedik. Hemen ondan on iki pınar fışkırdı; böylece insanların hepsi içecekleri yeri kesin olarak bildi. “Allah’ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünde fesat çıkarıcılar olarak taşkınlık yapmayın!”
Hasan Basri Çantay = Bir de hani Musa, («Tîh» de susayan) kavmi için su arayınca: «Asaanı taşa vur demişdik de ondan (on iki sıbt adedince) on iki pınar kaynamış ve her sınıf, su alacağı yeri öğrenmişdi. (Demişdik ki) «Allanın rızkından yeyin, için. (Fakat) yer yüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayın».
Hayrat Neşriyat = Ve bir zaman Mûsâ (Tih çölünde) kavmi için su istemişti de (ona): 'Asânla taşa vur!' dedik. Bunun üzerine (taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı. Doğrusu her kabîle (su)içeceği yeri bildi. (Onlara şöyle dedik:) 'Allah’ın (size lûtfettiği) rızkından yiyin, için; fakat fesad çıkarıcılar olarak yeryüzünde bozgun culuk yapmayın!'
İbni Kesir = Hani, bir vakit Musa, kavmi için su arayınca; asanla taşa vur, demiştik de, taştan oniki çeşme fışkırmış, her zümre su alacağı yeri öğrenmişti. Allah'ın rızkında yeyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak, karışıklık çıkarmayın.
Kadri Çelik = Hani Musa, kavmi için su aramıştı da, “Asanla taşa vur” demiştik de böylece ondan on iki pınar fışkırmış, herkes içeceği kesinlikle yeri bilmişti. “Allah'ın rızkından yiyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın (demiştik).”
Muhammed Esed = Ve yine bir keresinde Musa, kavminin su ihtiyacı için (Bize) yalvarmıştı ve Biz de kendisine: "Asanla kayaya vur" demiştik. Bunun üzerine oradan on iki kaynak (birden) fışkırmıştı ki halkın tümü nereden (hangi kaynaktan) içeceğini bilsin. (Ve Musa demişti): "Allah tarafından verilen rızıktan yiyip için, ama yeryüzünün yozlaşmasına ve çürümesine yol açacak bozgunculuk yapmayın."
Mustafa İslamoğlu = Musa kavmini suvarmak istediği zaman da dedik ki: "Değneğini kayaya vur!" Bunun ardından ondan on iki kaynak fışkırmıştı. Bu sayede herkes içeceği yeri bilmişti. Haydi, Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünün fesadıyla sonuçlanacak düzenbazlıklara tevessül etmeyin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve hani bir vakitte Mûsa, kavmi için istiskâda bulunmuştu. Biz de, «Asan ile taşa vur,» demiştik (O da vurunca) taştan oniki çeşme fışkırdı. Her zümre kendisinin su alacağı çeşmeyi bildi. (Biz de onlara dedik ki). «Allah Teâlâ'nın rızkından yiyiniz ve içiniz ve yeryüzünde müfsitlerden olarak haddi tecavüz etmeyiniz.»
Ömer Öngüt = Musa, kavmi için su istemişti. “Âsanla taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine taştan oniki pınar fışkırmıştı, her zümre su alacağı yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin için, fakat yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın.
Şaban Piriş = Musa halkı için su aradığında : -Değneğinle taşa vur, dedik. Ondan on iki pınar fışkırdı ve her grup su içeceği pınarı öğrenmişti. Allah’ın rızkından yiyin, için; fakat yeryüzünde bozguncular olarak, taşkınlık yapmayın!
Sadık Türkmen = Ve yine bir keresinde Musa, kavminin su ihtiyacı için yalvarmıştı. Biz de; “Asanla kayaya vur” demiştik. Bunun üzerine, kayadan on iki kaynak/pınar (birden) fışkırmıştı ki, halkın tümü kendi alacağı su pınarını/kaynağını bilsin. (Ve Musa): “Allah’ın rızkından yiyin için. Yeryüzünde, bozgunculuk yaparak fesat/terör çıkarmayın” (demişti).
Seyyid Kutub = Hani Musa kavmi için su istedi de kendisine, «Elindeki değneği şu taşa vur» dedik. Bunun üzerine o taştan oniki tane pınar fışkırıvermişti. Her grubun hangi pınardan su içeceği belirlenmişti. «Allah'ın size bağışladığı rızıklardan yiyin, için ve yeryüzünde kargaşalık çıkararak azıtmayın» dedik.
Suat Yıldırım = Bir zaman da Mûsa, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. Biz de: "Asanı taşa vur!" demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmış, her bölük kendine mahsus pınarı bilmişti. "Allah’ın rızkından yiyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!" demiştik.
Süleyman Ateş = Bir zaman da Mûsâ, kavmi için su istemişti; "Asanla taşa vur," demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırmıştı. Her bölük, kendi içecekleri pınarı bilmişti: "Allâh'ın rızkından yeyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (başkalarına) saldırmayın." (demiştik.)
Tefhim-ul Kuran = Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı, o zaman biz ona: «Asanı taşa vur» demiştik de ondan oniki pınar fışkırmıştı, böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık (ve kışkırtıcılık) çıkarmayın.
Ümit Şimşek = Musa'nın, kavmi için su aradığı zamanı da hatırlayın ki, Biz 'Asânı taşa vur' demiştik de taştan on iki pınar kaynamıştı. Böylece, her kabile kendi su içeceği yeri öğrendi. 'Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat fesatçılık edip de yeryüzünü bozguna vermeyin' dedik.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir zamanlar Mûsa, toplumu için su istemişti de biz, "Değneğinle şu taşa vur!" demiştik. Taştan hemen oniki göze fışkırmıştı. Her bölük insan kendilerine özgü su kaynağını bilmişti. "Allah'ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde bozgunculuk yaparak şuna buna saldırmayın." demiştik.
İskender Ali Mihr = Ve Musa (a.s), kavmi için su istemişti. Bunun üzerine, “Asânla taşa (kayaya) vur.” dedik. Böylece ondan (kayadan) on iki pınar fışkırdı. İnsanların hepsi kendi içeceği yeri (pınarını) bilmişti. Allah’ın rızkından yeyin, için ve sakın azıp yeryüzünde fesat çıkaranlar olmayın.
İlyas Yorulmaz = Musa kavmine su içirmek istemişti. Bizde ona değneğini şu taşa vur demiştik. Sonra taştan oniki ayrı gözeden (kaynak) su fışkırmış, her insan kümesi (Musa nın izdiham olmasın diye belirlemesiyle) hangi gözeden su alacağını öğrenmişti. Allah’ın verdiği rızıklardan yiyin, için, yeryüzünde taşkınlık yaparak bozgunculuk çıkarmayın.
Bakara / 61 - Ve iz kultum yâ mûsâ len nasbira alâ taâmin vâhidin fed’u lenâ rabbeke yuhric lenâ mimmâ tunbitulardu min baklihâ ve kıssâiha ve fûmihâ ve adesihâ ve basalihâ, kâle e testebdilûnellezî huve ednâ billezî huve hayr(hayrun), ihbitû mısran fe inne lekum mâ seeltum ve duribet aleyhimuz zilletu vel meskenetu ve bâu bi gadabin minallâh(minallâhi), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayril hak(hakkı), zâlike bi mâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).
Diyanet İşleri = Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir zaman demiştiniz ki: Yâ Mûsâ, biz bir türlü yemeğe dayanamayız. Rabbinden bizim için iste de bize yerin yetiştirdiği şeylerden versin. Yerden yeşillik, kabak, sarımsak, mercimek, soğan bitirsin. Mûsâ demişti ki: Daha hayırlı olanı, ondan daha aşağılık bir şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz? Mısır'a inin, orada dilediğiniz şey var. Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk çullanmıştı, Allah'ın da gazabına uğradılar. Evet, öyle de oldu; çünkü Allah'ın delillerine inanmamışlardı, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle de oldu; çünkü isyana boğulmuşlardı, çünkü aşırı gidiyorlardı.
Abdullah Parlıyan = Hani siz bir zamanlar “Ey Musa! Her zaman aynı yiyecek… Buna dayanamayız. Öyleyse Rabbine dua et de, bize her yerde yetişen ürünlerden sebze, salatalık, sarımsak, mercimek, soğan gibi ürünler çıkarsın” demiştiniz. Musa: “Daha hayırlı olanları, daha aşağılık olanlarla mı değiştirmek istiyorsunuz? O halde utanç içinde ve düşkün bir durumda şehre dönün, orada istediğiniz şeylere kavuşabilirsiniz” demişti. Böylece onlar zillet ve hakarete maruz kaldılar ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bütün bunlar, Allah'ın mesajının gerçekliğini örtbas ederek kâfir olmaları ve kendilerine göre de haklı bir sebebleri olmaksızın peygamberleri öldürmek gibi bir haksızlık işlemeleri yüzündendir. Yine bütün bunlar, Allah'a isyan etmeleri ve sınırı aşmalarından dolayıdır.
Adem Uğur = Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.
Ahmed Hulusi = Ne demiştiniz Musa'ya. . . "Biz tek gıda ile yetinmeyiz; bizim için Rabbine dua et de bize arzda yetişenlerden; baklasından, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından versin!" Musa sordu: "Size verilmiş hayırlı ve üstün olanı, âdi değersiz şeylerle mi değiştirmek istiyorsunuz? Şehre inin o zaman, istediğinize kavuşursunuz. " Bundan sonra üzerlerine zillet ve meskenet vuruldu. Allâh'tan (hakikatlerindekini yaşamaktan) gadaba uğradılar (dışa dönük bir yaşama geçtiler). Çünkü Allâh'ın nefslerindeki işaretlerini (Esmâ kuvvelerini) örtüp, inkâr edip; Hakk'ın muradına karşı (nefsaniyetlerine uyarak) Nebileri öldürüyorlardı. Kendilerinden açığa çıkan isyan sonucu, sınır tanımadan, çok ileri gittiler.
Ahmet Tekin = Hani siz:'Ya Mûsâ, tek çeşit yemeğe asla katlanmayacağız. Bizim için, yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rabbine dua ederek iste. Yerin bitirdiği yenilebilecek bitkilerden, sebzesinden, hıyarından acurundan, kabağından, tahılından, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın.' demiştiniz de Mûsâ:'Daha hayırlı ve onurlu olan bu yaşadığımız hayatı bırakarak, aşağılandığınız bir hayata mı dönmek istiyorsunuz? Mısır’a inin, orada sizin istedikleriniz var.' dedi. İşte bu hadiseden sonra aşağılanma, ülkelerinden ve kavimlerinden uzakta yaşama, sıkıntı, onların değişmez, kendilerinden ayrı düşünülmez özellikleri haline getirildi. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musibetler, Tevrat ve Kur’ân’daki Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haklı bir sebep ortada yokken peygamberleri öldürmeleri yüzünden başlarına geldi. Bunların hepsi, isyan etmeleri, taşkınlığı alışkanlık haline getirmeleri sebebiyledir.
Ahmet Varol = Hani: 'Ey Musa! Böyle bir tür yiyeceğe daha fazla dayanamayacağız. Rabbine dua et de, bize bakliyat, salatalık, sarmısak, mercimek, soğan gibi yerin bitirdiği bitkilerden çıkarsın' demiştiniz. Musa da: 'Değersiz bir şeyi hayırlı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse bir şehre inin orada istedikleriniz vardır' demişti. Onlar aşağılık ve yoksulluk belasına çarptırıldılar ve Allah'ın gadabını hak ettiler. Böyle olması onların Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri yüzündendi. Bu, aynı zamanda Allah'a karşı gelmeleri ve taşkınlık etmeleri dolayısıylaydı.
Ali Bulaç = Siz (ise şöyle) demiştiniz: «Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın.» (O zaman Musa da) «Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır.» demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
Ali Fikri Yavuz = Hatırlayın ki, bir vakit; “- Ey Mûsâ, biz, bir türlü yemeğe (Kudret helvası ile bıldırcın etinden ibaret olan yemeğe) mümkün değil katlanamayacağız; artık sen, bizim için Rabbine duâ et de, arzın yetiştirdiği şeylerden: sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarıversin” dediniz. Musâ’da: “- O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? Bir şehire inin, orada size istediğiniz (sebzeler) var.” dedi. Onların üzerine horluk ve yoksulluk yüklendi ve Allah’dan bir gazaba da uğradılar. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerinden ve haksız yere (Zekeriyyâ, Yahyâ ve Şuayp gibi) peygamberleri öldürdüklerindendi. Evet bu, isyan ettiklerinden ve aşırı gitmelerindendi.
Ali Ünal = Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
Bayraktar Bayraklı = Siz, “Ey Mûsâ, hep aynı şeyi yemeye katlanamayız. Bizim için Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiği şeylerden sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın” demiştiniz. Mûsâ da, “Daha iyi olanı daha değersiz olanla değişmek mi istiyorsunuz? İnin şehre, orada istediğiniz var” dedi. Horluk ve yoksulluğa maruz kaldılar ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibet, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberlerini haksız yere öldürmeleri ve isyan edip aşırı gitmeleri sebebiyle geldi.
Bekir Sadak = «Ey Musa! Bir cesit yemege dayanamiyacagiz, bizim icin Rabbine yalvar, bize, yerin bitirdigi sebze, hiyar, sarmisak, mercimek ve sogan yetistirsin» demistiniz de, «Hayirli olani daha dusuk seyle mi degistirmek isitiyorsunuz? Bir sehre inin, suphesiz orada istediginiz vardir» demisti. Onlara yoksulluk ve duskunluk damgasi vuruldu, Allah'in gazabina ugradilar. Bu, Allah'in ayetlerini inkar etmeleri ve haksiz yere peygamberleri oldurmelerindendi; bu, karsi gelmeleri ve taskinlik yapmalarindandi. *
Celal Yıldırım = Ve hani: «Ey Musa! Biz bir çeşit yemek üzerine mümkün değil sabredemeyiz. Artık Rabbine bizim için duâ et de yeryüzünün bitirdiği sebze, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğan (gibi) şeylerden bize çıkarsın» demiştiniz. Musa da «O hayırlı olanı daha âdi şeylere mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin de sizin istediğiniz şeyler orada vardır» demişti. (Sonra) onların üzerine zillet ve meskenet vuruldu; Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu da Allah'ın âyet (mu'cize ve açık belge)lerini inkâr etmelerinden, haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. (Evet) işte bu, isyan etmelerinden, haddi aşmalarından (dolayı) idi.
Cemal Külünkoğlu = Bir zaman demiştiniz ki: “Yâ Musa, biz artık bir tek (kudret helvasıyla bıldırcın etinden) yemeye dayanamayız. Rabbinden bizim için iste de bize yerin yetiştirdiği şeylerden versin. Yerden yeşillik, kabak, sarımsak, mercimek, soğan bitirsin.” (Musa da) demişti ki: “İyi olanı daha düşük olanla mı (özgürlüğü kölelikle mi) değiştirmek istiyorsunuz? O halde, utanç içinde Mısır'a dönün; orada istediğiniz şeylere kavuşabilirsiniz!” Böylece, onlara yoksulluk, aşağılık damgası vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bu (musibetlerin diğer bir sebebi de), hem Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri(nden Zekeriya, Yahya ve Şuayb'ı) haksız yere öldürmeleri hem de (Allah'a) isyan edip aşırı gitmeleriydi.
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin' demiştiniz de, 'Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, şüphesiz orada istediğiniz vardır' demişti. Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi; bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.
Diyanet Vakfi = Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.
Edip Yüksel = Fakat siz, 'Musa! Artık tek bir çeşit yiyeceğe dayanamıyacağız. Rabbini bizim için çağır da bize fasulye, kabak, sarımsak, mercimek, soğan gibi toprağın bitirdiğinden yetiştirsin,' demiştiniz de, 'İyi olanı daha düşük olanla mı (özgürlüğü kölelikle mi) değiştirmek istiyorsunuz? İsterseniz Mısır'a geri dönün, orada aradığınızı bulabilirsiniz!,' demişti. Böylece alçaklık ve yoksulluğa mahkum edildiler ve ALLAH'ın gazabına uğradılar. Çünkü onlar ALLAH'ın ayetlerine karşı sürekli nankörce davranıyorlar, peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı. Çünkü onlar, karşı gelip taşkınlıkta bulunuyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit «ya Musa biz bir türlü yemeğe kabil değil katlanamıyacağız, artık bizim için rabbine dua et, bize Arzın yetiştirdiği şeylerden: Sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın» dediniz, ya: O hayırlı olanı o daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit size istediğiniz var» dedi, üzerlerine de zillet ve meskenet binası kuruldu ve nihayet Allahdan bir gadaba değdiler, evet öyle: Çünkü Allahın ayetlerine küfrediyorlar ve haksızlıkla Peygamberleri öldürüyorlardı, evet öyle: Çünkü isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit: «Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, artık bizim için rabbine dua et, bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın.» dediniz. (O da): «O üstün olanı daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin, o vakit size istediğiniz olacaktır.» dedi. Üzerlerine de zillet ve meskenet damgası basıldı ve sonunda Allah'tan bir gazaba uğradılar. Evet öyle oldu, çünkü Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar ve haksız olarak peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle oldu, çünkü isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar, «Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.» dediniz. O da size «O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya konaklayın o vakit istediğiniz elbette olacaktır.» dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah'dan bir gazaba uğradılar. Evet öyle oldu, çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı.
Gültekin Onan = Demiştiniz ki: "Ey Musa! Artık tek bir çeşit yiyeceğe dayanamayacağız. Rabbine bizim için dua et de bize yerin bitirdiklerinden kabak, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin / çıkartsın." (Musa:) "Hayırlı olanı daha değersiz olanla mı değiştirmek (bedele) istiyorsunuz? İsterseniz Mısır'a geri dönün / inin, orada aradığınızı bulabilirsiniz / istediğiniz var!" demişti. Böylece alçaklık ve yoksulluğa mahkum edildiler / üzerlerine alçaklık ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Tanrı'nın gazabına uğradılar. Bu, kuşkusuz, Tanrı'nın ayetlerine küfretmeleri ve nebileri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı aşmalarındandı.
Harun Yıldırım = Hani siz demiştiniz ki: “Ey Musa! Bir yemek üzerinde asla sabır gösteremeyiz. Bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği şeylerden; baklası, acuru, sarmısağı, mercimeği ile soğanından çıkarsın." Dedi ki: "Daha aşağı olan o şeyi o daha hayırlı olan ile değiştirmek mi istiyorsunuz?! Bir şehre inin; o taktirde istediğiniz şeyler sizin olacaktır.” Böylece üzerlerine alçaklık ve yoksulluk vuruldu. Allah’tan bir gazaba uğradılar; işte bu, Allah’ın âyetlerini bilinçli olarak inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberlerini öldürmeleri sebebiyledir.İşte bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir.
Hasan Basri Çantay = Hani siz : «Ey Musa, bir çeşid yemeğe (kudret helvasiyle bıldırcın etine), mümkin değil, dayanamayız. O halde bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın» demişdiniz. (Musa da): «O hayırlı olanı şu daha aşağı olanla değişdirmek mi istiyorsunuz? (öyle ise) bir şehre inin, çünkü (orada) size istediğiniz (sebzeler) var» demişdi. Onların üzerine horluk ve yoksulluk vuruldu. Allahdan bir gazaba da uğradılar. Bu, onların Allahın âyetlerini inkâr etdiklerinden, Peygamberlerini haksız yere öldürdüklerindendi. Bu, isyan eylediklerinden ve (meaasîde) aşırı gitdiklerindendi.
Hayrat Neşriyat = Yine bir vakit şöyle demiştiniz: 'Ey Mûsâ! (Biz) tek bir yemeğe (kudret helvası ile bıldırcına) aslâ sabredemeyeceğiz; bizim için Rabbi ne duâ et de, bize ye rin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, buğ da yından, mer ci me ğinden ve soğa nından çıkar sın!' (Mûsâ da onlara:) 'O hayırlı olanı, bu daha aşa ğı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyle ise) bir şehre inin, (çünki kendiniz için) iste diğiniz şeyler (orada) elbette vardır' dedi. Böylece üzerlerine zillet ve meskenet (yoksulluk dam gası) vuruldu ve Allah’dan (gelen) bir gazaba uğradılar. Bu, şübhesiz onların, Allah’ın âyetl e ri ni inkâr ediyor ve haksız yere (haksızlıklarını bile bile)peygamberleri öldürüyor olmaları sebe biyledir. (Bütün) bu(nlar), isyân etmeleri ve haddi aşmakta olduklarından dolayıdır.
İbni Kesir = Hani; siz, Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe elbette dayanamayız. Rabbına dua et de bizim için yerde yetişen samısak, sebze, acur, mercimek ve soğan bitirsin, demiştiniz, Musa da; siz bayağı olan şeyle hayırlı olanı değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyleyse bir şehre inin, istediğiniz şeyler vardır, demişti.
Kadri Çelik = Hani, “Ey Musa! Bir çeşit yemeğe asla dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar. Bize, yerin bitirdiği sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin” demiştiniz de, “O hayırlı olanı o daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (O halde) Bir şehre inin, böylece şüphesiz orada sizin istediğiniz (şeyler) vardır” demişti. Böylece onlara horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bu (horluk ve yoksulluk), Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. Bu (inkâr ve cinayet), karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.
Muhammed Esed = Ve bir zamanlar yine size: "Ey Musa, doğrusu biz bir çeşit yiyecekle yetinemeyiz, öyleyse Rabbine dua et de bize topraktan yetişen ürünler, sebze, salatalık, sarımsak, mercimek, soğan (gibi ürünler) çıkarsın" demiştiniz. (Musa): "Daha hayırlı (ve onurlu) olan durumu daha aşağılık olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? O halde, utanç içinde Mısır'a dönün; orada istediğiniz şeylere kavuşabilirsiniz!" demişti. Böylece, onlara yoksulluk, düşkünlük damgası vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bütün bunlar, Allah'ın mesajının gerçeğini inkar etmedeki ısrarları ve haksız şekilde Peygamberleri öldürmeleri yüzündendir: Bütün bunlar, (Allah'a) isyan etmeleri ve hakkın sınırlarını ihlal etmedeki ısrarlarından dolayıdır.
Mustafa İslamoğlu = Yine bir zaman da demiştiniz ki: "Ey Musa! Biz tek çeşit yiyecekten bıktık: Rabbine yalvar da, bize yeryüzünün değişik ürünlerinden; sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından versin! (Musa) şöyle cevaplamıştı: Hayırlı olanı, daha değersiz ve aşağı olanla mı değişmek istiyorsunuz? Öyleyse dönün Mısır'a, istediklerinizin tümü orada sizi bekliyor! İşte böylece onlara alçaklık ve yoksulluk mührü vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. İşte bu, onların Allah'ın mesajını inkar etmeleri ve Peygamberlerini haksız yere öldürmeleri yüzünden oldu. Bütün bunların asıl nedeni ise, isyankarlıkları ve taşkınlık yapmalarıydı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hani siz bir vakitte demiştiniz ki: «Ya Mûsa! Biz bir türlü taama elbette sabredemeyiz. Bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan Bizim için de çıkarsın.» (Mûsa da) Demişti ki: «Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi tebdîl eder misiniz? Öyle ise bir kasabaya ininiz, sizin için istediğiniz şeyler (orada) vardır.» Onların üzerlerine alçaklık, yoksulluk vuruldu ve Allah'ın gazâbına uğradılar. Bu da şüphe yok ki Allah'ın âyetlerini inkâr, peygamberlerini haksız yere katletmeleri sebebiyle olmuştur. İşte bu ceza onların isyan etmelerinden, haddi tecavüz eder olmalarından dolayıdır.
Ömer Öngüt = Hani siz: “Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Bizim için Rabbine duâ et de; yerin bitirdiği sebze, acur, sarmısak, mercimek ve soğandan çıkarsın. ” demiştiniz. Musa da onlara: “Siz hayırlı olanı, daha aşağı olan şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Öyle ise bir şehre inin, orada istediğiniz şeyler var. ” demişti. Üzerlerine zillet ve meskenet, horluk ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu; çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberlerini öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, haddi aşıp aşırı gittikleri için bunu hak ettiler.
Şaban Piriş = Sizin de: -Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe dayanamayız bizim için Rabbine dua et de, bize yerde biten sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın, dediğiniz zaman, Musa: -Hayırlı olanı, daha aşağı olanlarla değiştirmek mi istiyorsunuz? Şehre inin, orada istediğiniz var, demişti. ve onlara alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, onların Allah’ın ayetlerini tanımamalarından, Peygamberlerini haksız yere öldürmelerinden dolayı idi. Bu, isyan etmelerinden ve sınırı aşmalarından dolayı idi.
Sadık Türkmen = Ve bir zamanlar yine siz: “Ey Musa! Biz tek bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, Rabbinden bizim için iste de O bize; yerden çıkan sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size; “İyi olanı düşük olana değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi onların; Allah’ın ayetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gidiyor olmaları idi.
Seyyid Kutub = Hani siz: “Ey Musa, bir çeşit yemeğe elbette dayanamayız. Rabb’ine dua et de yerin bitirdiği sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğandan bizim için de çıkarsın.” demiştiniz. Musa da: “Siz bayağı olan şeyle hayırlı olan şeyi değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise bir şehre inin. Sizin için istediğiniz şeyler vardır.” demişti. Onların üstüne horluk ve yoksulluk vuruldu. Allah’tan bir gazaba da uğradılar. Bu, şüphesiz ki Allah’ın ayetlerini inkar ettiklerinden, peygamberlerini de haksız yere öldürdüklerinden idi. İşte bu ceza, isyan ettiklerinden, aşırı gittiklerinden dolayı idi.
Suat Yıldırım = Bir vakit şöyle dediniz: "Mûsa! Biz bir çeşit yemeğe imkânı yok katlanamayız. O halde bizim için Rabbine yalvar da yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın." Mûsa da: "Ne o! dedi. Siz, daha üstün olanı vererek daha düşük olanı mı almak istiyorsunuz? Pekâla, şehre inin, işte istediklerinizi orada bulursunuz." Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası basıldı ve neticede Allah’tan bir gazaba uğradılar. Evet öyle oldu! Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Öyle oldu; çünkü onlar isyan ediyor ve haddi aşıyorlardı.
Süleyman Ateş = Hani siz demiştiniz ki: "Ey Mûsâ, biz bir yemeğe dayanamayız, bizim için Rabbine du'â et de bize yerin bitirdiği sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın." (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada size istediğiniz var," demişti. Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allâh'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allâh'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, sınırı aştıkları için bunu hak ettiler.
Tefhim-ul Kuran = Siz (ise şöyle) demiştiniz: «Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın.» (O zaman Musa da) «Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? (Öyleyse) Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır.» demişti. Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi: (yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.
Ümit Şimşek = Bir de, 'Ey Musa,' demiştiniz. 'Tek çeşit yemeğe katlanamıyoruz. Rabbine bizim için dua et de, yerin bitirdiklerinden bize sebze, hıyar, sarımsak, mercimek, soğan türü şeyler çıkarsın.' Musa ise 'Değerli olan şeyi, âdi şeylerle mi değiştirmek istiyorsunuz?' dedi. 'Öyleyse şehre inin; orada istedikleriniz olur.' Böylece onların üzerine bir alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun nedeni de, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleriydi. Çünkü isyan etmişlerdi ve hadlerini aşıp duruyorlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Siz şöyle demiştiniz: "Ey Mûsa, biz bir tek yemeğe asla dayanamayız, bizim için Rabb'ine dua et de bize yerin bitirdiklerinden, baklasından, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarıversin." Mûsa şöyle demişti: "Siz daha aşağı bir nimeti daha üstün bir nimete mi değişmek istiyorsunuz? İnin bir kasabaya; istediğiniz sizin olacaktır." Ve üzerlerine zillet, eziklik ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah'tan bir gazaba çarpıldılar. Bu böyle oldu, çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyan ettikleri için böyle oldu. Sınır tanımıyor, azgınlık yapıyorlardı.
İskender Ali Mihr = Ve siz: “Ey Musa! Biz bir (çeşit) yemek (yemeye) asla sabredemeyiz. Artık bizim için Rabbine dua et. Bize yeryüzünün yetiştirdiği şeylerden, sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” demiştiniz. (Musa a.s): “Hayırlı olanı, daha değersiz olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? (Öyle ise) Mısır’a inin, sizin istediğiniz şeyler muhakkak ki orada var.” demişti. (Sonra da) onların üzerlerine zillet (sefalet) ve fakirlik (damgası) vuruldu. Ve onlar, Allah’tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. İşte bu (ceza), asi olup (isyan edip), haddi aşmış olmaları sebebiyledir.
İlyas Yorulmaz = (Bundan sonra) Siz Musa’ya “Tek çeşit yiyecekten yemeye artık dayanamıyoruz. Rabbine yalvar da bizim için, toprakta yetişen ürünlerden, sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın” demiştiniz. Musa da “Sizin için daha hayırlı olanı, daha basit şeylerle mi, değiştirmek istiyorsunuz?” demişti. (Madem öyle) Şehre inin, istediğiniz şeyleri bulacaksınız. Bundan sonra onların üzerine, bayağılık ve düşkünlük damgası vuruldu, Allah’ın öfkesini satın aldılar. Bunun sebebi, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere habercileri (elçileri) öldürmeleriyledir. Böylece isyan edip, Allah’ın koyduğu sınırlarını aşmış oldular.
Bakara / 62 - İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven nasârâ ves sâbiîne men âmene billâhi vel yevmil âhiri ve amile sâlihan fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki insanlarla Yahûdi olanlardan, Nasrânîlerden, Sâbiîlerden, Allah'a ve son güne inanan ve iyi işler gören kimselere, Rableri katında ecir var. Onlar için ne korku vardır, ne hüzün.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz son gelen kitaba iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sabiîlerden olduğu halde Allah'a ve ahiret gününe inanarak müslüman olmuş ve bu inancının gereği doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü, Rablerinden kazandıkları mükafatları olan cenneti elde edeceklerdir. Onlar cennette ne korkacak ne de üzüleceklerdir.
Adem Uğur = Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.
Ahmed Hulusi = (Gizli şirk içinde olsalar bile {Yusuf: 106}) iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler (yıldızların tanrı olduğuna inanıp onlara tapanlar) arasından; nefslerinin Allâh Esmâ'sından meydana geldiğine ve gelecekte yaşanacak sürece iman edenler ve bunun gereği kendilerini selâmete çıkaran çalışmalara devam edenler, Rablerinin (Esmâ bileşimlerinin) indînde ecre (bunun getirisi olan kuvvelere) kavuşurlar. Onlar için ne korkulacak bir şey kalır ne de onları üzecek bir olay!
Ahmet Tekin = Hakka ve tevhide yönelik inançları olanlar, sözde iman edenler, yahudiliğin takipçileri, hrıstiyanlar, sâbiîler, inançlarını terkedenler geçmişin kirlerinden arınarak Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve Âhiret gününe hakkıyla imân ederler, gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirirler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlarlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olurlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işlerlerse elbette Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.
Ahmet Varol = Şüphesiz iman edenlerle, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiilerden kimler Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih ameller (iyi işler) işlerlerse onların ecirleri Allah katındadır. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir de.
Ali Bulaç = Şüphesiz, iman edenler(le) yahudiler, hristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Şüphe yok ki, daha önce peygamberlere imân edenler, Mûsa dinini kabul eden Yahûdiler, Hristiyanlar ve her dinden bir şey alıp meleklere tapanlar (var ya), bunlardan her kim, Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve Hazreti Peygamberin şeriatı üzerine salih bir âmel işlerse, elbette bunların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir.
Ali Ünal = İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
Bayraktar Bayraklı = Kesinlikle, iman edenlerden, Yahudi olanlardan, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden kim Allah'a ve âhiret gününe inanıp iyi amelde bulunursa, Rabbleri katında onların ödülü vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar kederlenmeyeceklerdir.
Bekir Sadak = suphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, hiristiyanlar ve sabiilerden Allah'a ve ahiret gunune inanip yararli is yapanlarin ecirleri Rablerinin katindadir. Onlar icin artik korku yoktur. Onlar uzulmeyeceklerdir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, İmân edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabitlerden kim dosdoğru Allah'a, âhiret gününe inanır ve iyi-yararlı amelde bulunursa, artık onlar için Rableri katında ecirler vardır, onlar üzerinde bir korku da yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden kim “Allah'a ve ahiret gününe inanır ve faydalı eylemlerde bulunursa onlara Rableri katında mükâfat vardır ve onlar ne korkacak, ne de tasalanacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden de Allah'a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.
Edip Yüksel = İnananlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer dinlerden her kim: ALLAH'a ve ahirete inanır ve erdemli bir hayat sürdürürse, onların ödülleri Rab'leri katındadır. Onlar için korku ve üzüntü yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şüphe yok ki iman edenler ve Yehudîler, Nasranîler, Sabiîler bunlardan her kim Allaha ve Ahıret gününe hakikaten iman eder ve salih bir amel işlerse elbette bunların Rableri yanında ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun olacak değillerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve Sabiiler; bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve iyi bir amel işlerse, elbette bunların Rableri yanında mükafatları vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.
Gültekin Onan = Kuşkusuz inananlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiilerden (kim) Tanrı'ya ve ahiret gününe inanır ve salih amellerde bulunursa, onların ödülleri / karşılıkları (ecir) rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzüntü duymayacaklardır.
Harun Yıldırım = Muhakkak îmân edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîlerden her kim Allah'a ve âhiret gününe îmân edip salih amel işlerse,onların Rabbleri katında ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki (senden evvel peygamberlere) îman edenler (olsun, Musa dînini kabul eden) Yahudiler (olsun), Nasrânî (Hiristiyan) ve Sabiîler (olsun) kim (peygamberin şerîatine göre) Allaha ve âhiret gününe inanır, bununla beraber (o şerîatin emri vech ile) saalih (iyi) amel (ve hareket) de bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri (mükâfatları) vardır. Hem onlara bir korku da yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki (zâhiren) îmân edenler, yahudi olanlar, hristiyanlar ve sâbiîler yok mu, (onlardan) kim Allah’a ve âhiret gününe (hakikaten) îmân edip sâlih bir amel işlerse, artık onların, Rableri katında mükâfâtları vardır; onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
İbni Kesir = Şüphesiz ki Mü'minler, Yahudiler, Nasrani ve Sabiilerden; kim Allah'a ve ahiret gününe inanıp, salih amelde bulunursa, elbette onların Rabları katında mükafaatları vardır. Hem onlara bir korku yoktur, mahzun da olacak değildirler.
Kadri Çelik = Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler'den her kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip salih iş yaparsa, şüphesiz ecirleri rableri katındadır. Onlar için artık korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Muhammed Esed = Kuşkusuz, (bu ilahi kelama) iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükafatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.
Mustafa İslamoğlu = Hiç şüphesiz bu kitaba inanan kimselerden, Yahudileşen kimselerden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden her kim Allah'a ve ahiret gününe inanır, ıslah edici iyilik işlerse, işte onlar için Rableri katında yaptıklarının karşılığı vardır. Onlar gelecekten endişe etmeyecek, geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, mü'minler ile Yahudilerden ve Nasârâ ile Sâbii tâifesinden herhangi kimseler Allah Teâlâ'ya, ahiret gününe imân edip sâlih amellerde bulunmuş olurlarsa onlar için Rableri indinde mükâfaatlar vardır. Ve kendilerine asla korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
Şaban Piriş = Şüphesiz İnananlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah’a ve ahiret gününe inanır ve doğru olanı yaparsa; onlara Rab’leri yanında mükafatlar vardır. Onlara bir korku da yoktur, üzülmeyeceklerdir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz (bu Kitab’a inanan) Müminler, Yahudi(yim diyen(ler, (kendilerini) Hristiyan(ız diye adlandıran)lar ve Sabiler(Peygamberlerle tanışmamış kimseler)den her kim; “Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yaparsa, işte onlar için; Rableri katında ödül vardır, onlar gelecekten endişe etmeyecek, geçmişten dolayı da üzüntü duymayacaklardır!”
Seyyid Kutub = Müminler ile yahudi, hıristiyan ve sabiilerden Allah'a ve Ahiret gününe inanıp iyi ameller işleyenler, hiç şüphesiz, Rabbleri katında mükâfatlarını alacaklardır; onlar için korku yoktur; onlar artık hiç üzülmeyeceklerdir.
Suat Yıldırım = İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiîler... Her kim Allah’a ve âhiret gününe (gerçekten) iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rab’leri yanında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi kendilerini üzecek bir şey de yoktur.
Süleyman Ateş = Şüphesiz inananlar; yahûdiler, hıristiyanlar ve sâbiiler(den) Allah'a ve âhiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükâfât vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiî'ler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder, salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Ve onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ümit Şimşek = İman edenlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden kim Allah'a ve âhiret gününe iman eder ve güzel işler yaparsa, onların Rableri katında ödülleri vardır. Ne bir korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki, iman edenlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan, Sabîlerden Allah'a ve âhıret gününe inanıp barışa ve hayra yönelik iş yapanların, Rableri katında kendilerine has ödülleri olacaktır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar.
İskender Ali Mihr = Şüphesiz ki; âmenû olanlar, yahudiler, hristiyanlar ve sabiiler, bunlardan her kim, Allah’a ve yevm’il âhire inanır ve ıslâh edici ameller işlerse (nefsini tezkiye ederse), bu durumda onların mükâfatları Rab’lerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki iman edenler, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve sabilerden Allah’a ve ahiret gününe iman edenler ve doğru işler yapanların, yaptıklarının karşılıkları, Rablerinin katında olup, onlar için korku olmadığı gibi, kesinlikle üzülmeyeceklerdir.
Bakara / 63 - Ve iz ehaznâ mîsâkakum ve refa’nâ fevkakumut tûr(tûra) huzû mâ ateynâkum bi kuvvetin vezkurû mâ fîhi leallekum tettekûn(tettekûne).
Diyanet İşleri = Hani, (Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağını da tepenize dikmiş ve “Sakınasınız diye, size verdiğimiz Kitab’ı sıkı tutun, onun içindekileri düşünün (gafil olmayın)” demiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gene bir vakit sizden söz almıştık, Tur dağını üstünüze yüceltmiştik. Size verdiğimiz kitabı azimle alın, sakınanlardan olmak için de içindeki emirleri anın demiştik.
Abdullah Parlıyan = Hani bir zamanlar, Tur dağını üzerinize yükselterek sizden sağlam bir söz almıştık ve size verdiğimiz kitaba bütün gücünüzle sımsıkı sarılın, Tevrat'ta olanları devamlı hatırlayın ki, yolunu Allah'ın kitabıyla bulan müttakilerden olasınız.
Adem Uğur = Sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağının altında, size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda bulunanları daima hatırlayın, umulur ki, korunursunuz (demiştik de);
Ahmed Hulusi = Hani sizden söz almıştık ve Tur'u da üstünüze kaldırmıştık (Musa'nın bir mucizesi). Size verdiğimizi (hakikat bilgisini) bir kuvve olarak tutun ve onun içinde olanı zikredip hatırlayın ki korunabilesiniz.
Ahmet Tekin = Bizim, sizin ciddi ve samimi taahhüdünüzü aldığımızı hatırlayın. Tûr’u üstünüze kaldırıp, 'Size verdiğimize, kitaba sıkı sıkı sarılın, sorumluluğuna pürdikkat sahip çıkın. İçindekileri ezberleyin, iyi düşünüp tahlil edin. Umulur ki, Allah’a sığınmanıza, emirlerine yapışmanıza, günahlardan arınıp, azaptan korunmanıza, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranmanıza, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olmanıza vesile olur.' demiştik.
Ahmet Varol = Hani sizden kesin bir söz almış ve Tur dağını üstünüze yükseltmiştik. 'Size verilen Kitab'a sımsıkı yapışın ve içinde olanları sürekli anın ki, belki böylelikle (fenalıklardan) sakınırsınız.'
Ali Bulaç = Sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve demiştik ki:) "Size verdiğimize sımsıkı yapışın ve onda olanı (hükümleri sürekli) hatırlayın, ki sakınasınız."
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit de, (Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam söz almıştık; Tûr’u da (söz veresiniz diye tehdîden yerinden sökerek) üstünüze kaldırıb demiştik ki: “- Size verdiğimiz kitabın hükümlerini kuvvetle tutun ve içindekinden gâfil olmayın, onları hatırlayın; gerek ki cehennemden ve isyandan korunursunuz.
Ali Ünal = Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
Bayraktar Bayraklı = Hani sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u da üstünüze kaldırmış ve “Size verdiğimiz kitabın hükümlerine sımsıkı sarılınız, içinde olanları hatırlayınız ki, ruh olgunluğuna ulaşasınız” demiştik.[22]
Bekir Sadak = Sizden kesin soz almistik. Tur dagini yukselterek tepenize dikmistik. «Allah'a karsi gelmekten sakinanlardan olabilmeniz icin, size verdigimiz Kitab'a kuvvetle sarilin, onda bulunanlari hatirda tutun» demistik.
Celal Yıldırım = Ve hatırlayın ki, sizden (atalaranızdan) (Tevrat ile dosdoğru amel edeceklerine dair) söz almıştık. Tûr'u üstünüze kaldırmış ve koruna-sınız, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye «Size verdiğimiz kitabı kuvvetle (imân ve idrâk ciddiyetiyle) tutun, içinde olan (buyrukları) hatırlayın» demiştik.
Cemal Külünkoğlu = Hani, (Ey Yahudiler! Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden kesin söz almıştık, (sonra sözünüzü tutmadınız. Yeniden söz veresiniz diye) Tûr dağını tepenize dikerek: “Size verdiğimiz hükümlere kuvvetle sarılın, onun içindekileri düşünün (gafil olmayın)” (demiştik.)
Diyanet İşleri (eski) = Sizden kesin söz almıştık. Tur dağını yükselterek tepenize dikmiştik. 'Allah'a karşı gelmekten sakınanlardan olabilmeniz için, size verdiğimiz Kitab'a kuvvetle sarılın, onda bulunanları hatırda tutun' demiştik.
Diyanet Vakfi = Sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağının altında, size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda bulunanları daima hatırlayın, umulur ki, korunursunuz (demiştik de);
Edip Yüksel = Sina dağını üzerinize kaldırarak bir zamanlar sizden söz almıştık: 'Size verdiğimize kuvvetle sarılın, içindekileri hatırlayın ki korunasınız,' demiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir vakit de misakınızı almıştık, ve Turu üstünüze kaldırıp demiştik ki verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve içindekinden gafil olmayın, gerek ki korunursunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir vakit de sizden söz almıştık ve Tur'u üstünüze kaldırıp demiştik ki: «Verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın ve içindekilerden gafil olmayın ki, günahtan sakınmış olasınız.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar sizden mîsak (sağlam bir söz) almıştık, Tur'u üstünüze kaldırıp demiştik ki; size verdiğimiz kitaba kuvvetle tutunun ve içindekilerden gafil olmayın, gerek ki, korunursunuz.
Gültekin Onan = Sina dağını üzerinize kaldırarak sizden söz (misak) almıştık: "Size verdiğimize kuvvetle / sımsıkı sarılın, içindekileri / onda olanı anımsayın ki korunasınız (tettekun)" (demiştik).
Harun Yıldırım = Hani sizin kesin sözünüzü almış, Tûr’u da üzerinize kaldırmıştık. "Size verdiğimize kuvvetle sarılın, içindekileri hatırlayın ki korunasınız!”
Hasan Basri Çantay = Hani sizden (Tevrat ile âmil olacağınıza dâir) sapasağlam söz almışdık, «Tur» u da (tepenize iniverecek bir durumda) üstünüze kaldırmışdık, (ve demişdik ki:) «Size verdiğimiz (Kitab) ı (n hükümlerini) kuvvetle tutun, onda onlar (la amel etmek lüzumun) u hatırlayın. Tâ ki (cehennemden, günahlardan) sakınmış olasınız».
Hayrat Neşriyat = Ve bir zaman sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr (dağın)ı da üzerinize (hemen yıkılacak bir vaziyette) kaldırmıştık. 'Size verdiğimiz (Kitâb)ı kuvvetle tutun ve içinde bulunanları (amel ederek) hatırlayın ki, (günahlardan) sakınasınız!' (buyurmuştuk).
İbni Kesir = Hani sizden sapasağlam söz almıştık. Tur'u da üstünüze kaldırmıştık. Size veridğimize sımsıkı sarılın, onda olanları hatırlayın ki sakınmış olasınız.
Kadri Çelik = Hani sizden kesin söz almış ve Tur dağını üstünüze çıkararak, “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın; umulur ki takvaya erersiniz (demiştik).”
Muhammed Esed = İşte o zaman, Sina Dağı'nı üzerinize şahit tutarak ciddi ve samimi (görünen) taahhüdünüzü kabul etmiş ve "Size bahşettiğimiz şeye (bütün) gücünüzle sımsıkı sarılın ki Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız!" (demiştik).
Mustafa İslamoğlu = Bir zaman da (Sina) Dağı'nı başınıza dikip sizden (şöyle) söz almıştık: Size verdiğimiz mesaja sımsıkı sarılın, onun muhtevasını hatırdan çıkarmayın ki sorumluluğunuzun bilincine varasınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hani bir vakitte misakınızı almış, Tûr'u da üzerinize kaldırmış, «Size verdiğimizi kuvvetle ahzediniz, onda olanı zikreyleyiniz ki, ittika etmiş olabilesiniz» demiştik.
Ömer Öngüt = Bir zaman da sizden kesin söz almıştık. Tur dağını da, başınıza indirecek gibi bir vaziyette üstünüze kaldırıp: “Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın, içinde olanları hatırda tutun. Belki bu sayede sakınır, korunursunuz. ” demiştik.
Şaban Piriş = Sizden sapa sağlam söz almıştık. Dağı da üzerinize kaldırmış: -Allah’a karşı gelmekten sakınabilmeniz için size verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onun içindekileri aklınızda tutun, demiştik.
Sadık Türkmen = Bir başka ZAMAN (Tevrat ile hükmedeceğinize dair); sizden sağlam bir söz almış, Tur Dağını da tepenize dikmiş ve: “Sakınasınız diye, size verdiğimizi (Kitabı) sımsıkı tutun, onun içindekileri düşünün” demiştik.
Seyyid Kutub = Hani sizden kesin söz almış ve Tur dağını üstünüze çıkararak «size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın ki, takva sahiplerinden olasınız» dedik.
Suat Yıldırım = Ey İsrail’in evlatları! Bir vakit de Tevratı uygulayacağınıza dair sizden söz almış, sonra bu ahdi bozduğunuz için Dağı üzerinize kaldırarak demiştik ki: «Size verdiğimiz Kitaba kuvvetle sarılın ve muhtevasını iyi inceleyip ders alın ki kötü akıbetten korunasınız.
Süleyman Ateş = Bir zaman da sizin sözünüzü almış, üzerinize dağı kaldırmıştık: "Size verdiğimizi kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki (azâbımızdan) korunasınız," (demiştik).
Tefhim-ul Kuran = Sizden kesin bir söz almış ve Tur dağını üstünüze yükseltmiştik (ve demiştik ki:) «Size verdiğimize sımsıkı yapışın ve onda olanı (hükümleri sürekli) hatırlayın: umulur ki sakınırsınız.»
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın o zamanı ki, üzerinize Tur Dağını yükselterek sizden söz almış, 'Size verdiğimiz kitaba bütün gücünüzle sarılın; onda olanları hatırlayın ki korunmuş olasınız' demiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, sizden şu şekilde kesin söz almış da Tûr'u üzerinize kaldırmıştık: "Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içinde olanı hatırlayıp zikredin ki, sakınabilesiniz."
İskender Ali Mihr = Sizin misâkinizi (yeminlerinizi) aldığımız zaman Tur Dağı’nı üstünüze kaldırmıştık. Siz verdiğimiz şeyleri kuvvetle alın (sarılın) ve onun içindeki şeyleri zikredin (hatırlayın), umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.
İlyas Yorulmaz = Sizden kesin söz alıp, sizleri yeryüzünde hatırlı (bağımsız) bir toplum haline getirdiğimizde, “Size verdiğime (kitaba) sımsıkı sarılın, kitabın içindekileri (emirlerimi ve tavsiyelerimi) düşünün ki! Belki sakınırsınız” demiştik.
Bakara / 64 - Summe tevelleytum min ba’di zâlik(zâlike), fe lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu le kuntum minel hâsirîn(hâsirîne).
Diyanet İşleri = Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Allah’ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı, herhâlde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bundan sonra gene yüz çevirmiştiniz. Allah'ın ihsânı ve rahmeti olmasaydı ziyankârlardan olurdunuz ya.
Abdullah Parlıyan = Ama arkasından yine sözünüzden dönmüştünüz. Allah'ın ikram ve acıması olmasaydı, kendinizi zarar etmişler arasında bulurdunuz.
Adem Uğur = Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Ahmed Hulusi = Oysa bunun ardından yine yüz çevirip eski hâlinize döndünüz! Allâh'ın fazlı ve rahmeti olmasa kesin hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Ahmet Tekin = Verdiğiniz sözün akabinde, sözünüzden dönüp, halkı arzuladığınız istikamette yönlendirdiniz. Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, herhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Ahmet Varol = Siz bu olaydan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı zarara (hüsrana) uğrayanlardan olurdunuz.
Ali Bulaç = Siz ise, bundan sonra da yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı (lütuf ve ihsanı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Ali Fikri Yavuz = İtaat için sağlam söz verdikten sonra, arkasından döneklik ettiniz. Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti üzerinize inmeyeydi, elbette kendini aldatmışlardan olurdunuz.
Ali Ünal = Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
Bayraktar Bayraklı = Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Allah'ın iyiliği ve merhameti üzerinizde olmasaydı, manen iflas etmiş olacaktınız.
Bekir Sadak = Bundan sonra yine yuz cevirdiniz; eger Allah'in size bol nimeti ve merhameti olmasaydi, muhakkak zarara ugrayanlardan olurdunuz.
Celal Yıldırım = Bundan sonra yine yüzçevirmiştiniz. Allah'ın size fazl-u rahmeti olmasaydı, nerhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Cemal Külünkoğlu = Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı her halde hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Diyanet İşleri (eski) = Bundan sonra yine yüz çevirdiniz; eğer Allah'ın size bol nimeti ve merhameti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Diyanet Vakfi = Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Edip Yüksel = Fakat bundan sonra da yüz çevirdiniz. ALLAH'ın size bol nimeti ve merhameti olmasaydı kaybederdiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = sonra onun arkasından yüz çevirdiniz, eğer üzerinize Allahın fazl-ü rahmeti olmasa idi her halde hüsrana düşenlerden olurdunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra onun arkasından yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı her halde zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra verdiğiniz sözün arkasından yüz çevirdiniz, eğer üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasa idi herhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Gültekin Onan = Siz ise bundan sonra da yüz çevirdiniz / döneklik ettiniz (tevelleytüm). Tanrı'nın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı kaybedenlerden / hüsrana uğrayanlardan / kendini aldatanlardan / aldatılanlardan (hasiriyn) olurdunuz.
Harun Yıldırım = Sonra siz bunun ardından yüz çevirdiniz; eğer üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz…
Hasan Basri Çantay = Sonra onun (Tevrâtı kabul edişinizin) arkasından yine yüz çevirmişdiniz. İşte eğer üzerinizde Allanın fazl-u rahmeti olmasaydı elbette maddî ve ma'nevî en büyük zarara uğrayanlardan olacakdınız (mahvolacakdınız).
Hayrat Neşriyat = Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Fakat üzerinize Allah’ın ihsânı ve rahmeti(tevbelerinizi kabûl etmesi) olmasaydı, mutlaka zarara uğrayanlardan olurdunuz.
İbni Kesir = Sonra o sözü müteakip yine yüz çevirdiniz. Eğer üstünüzde Allah'ın fazlu rahmeti olmasaydı hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Kadri Çelik = Bundan sonra yine yüz çevirmiştiniz de bu durumda eğer Allah'ın size fazlı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Muhammed Esed = Ama siz ondan sonra sözünüzden döndünüz! Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı kendinizi muhakkak ziyana uğrayanlar arasında bulurdunuz.
Mustafa İslamoğlu = Bunun ardından bir kez daha sözünüzden döndünüz. Eğer Allah size lutfedip acımasaydı, kesinlikle kaybetmiştiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra o misâkı müteakip yüz çevirdiniz. Eğer üzerinize Allah Teâlâ'nın fazl ve rahmeti olmasaydı elbette hüsrâna uğrayanlardan olurdunuz.
Ömer Öngüt = Bundan sonra yine sözünüzden döndünüz, yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Şaban Piriş = Bundan sonra yine yüz çevirmiştiniz; eğer Allah’ın size bol nimet ve merhameti olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Sadık Türkmen = Ama siz bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı, herhalde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.
Seyyid Kutub = Bunun arkasından verdiğiniz sözden döndünüz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve merhameti olmasaydı kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Suat Yıldırım = Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Süleyman Ateş = Ardından yine dönmüştünüz; eğer Allâh'ın size iyiliği ve merhameti olmasaydı, elbette ziyana uğrayanlardan olurdunuz.
Tefhim-ul Kuran = Siz ise, bundan sonra da yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı (lutuf ve ihsanı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten kayba uğrayanlardan olurdunuz.
Ümit Şimşek = Ondan sonra siz yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, hüsrana uğrayıp gitmiştiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun ardından da yüz çevirip döndünüz. Eğer Allah'ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacaktınız,
İskender Ali Mihr = Sonra, bunun (misâkın) arkasından siz döndünüz.Buna rağmen eğer
Allah’ın fazlı ve O’nun rahmeti sizin üzerinize olmasaydı,
siz mutlaka hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
İlyas Yorulmaz = Bu aşamalardan sonra yine haktan yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın size karşı lütfü ve merhameti olmasaydı, hüsrana uğrayanlardan olacaktınız.
Abdullah Parlıyan = Nitekim içinizde cumartesi gününün kutsallığını, çiğneyip geçenleri bildiniz. Bu davranışlarından dolayı onlara aşağılık maymunlar olun dedik.
Adem Uğur = İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
Ahmed Hulusi = Yemin olsun ki sizden Sebt'te (Cumartesi'ye hürmet etmeyip) haddini aşanları siz bilirsiniz. Onlara şöyle dedik: "Aşağılık maymunlar (hakikatinin getirisini yaşamayı terk edip taklitle yaşayanlar) olun!"
Ahmet Tekin = İçinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara:'Sefil maymunlar olun' dedik.
Ahmet Varol = Şüphesiz siz, içinizden cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir. Biz onlara 'aşağılık maymunlar olun' demiştik. [10]
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten siz bilirsiniz ki, Dâvûd (Aleyhisselâm) zamanında kavminiz, cumartesi günü, balık avından men edilmişken, içinizden bu emri çiğneyip geçenlere: “- zelil ve hakir maymunlar olun.” dedik. (üç gün sonra da helâk oldular.)
Ali Ünal = İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
Bayraktar Bayraklı = İçinizden Cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara, “Aşağılık maymunlar olun” dedik.[23]
Bekir Sadak = (65-66) Icinizden cumartesi gunu azginlik edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara «Asagilik birer maymun olunuz» dedik"; bunu, cagdaslarina ve sonradan geleceklere bir ceza ornegi ve Allah'a karsi gelmekten sakinanlara ogut olsun diye yaptik.
Celal Yıldırım = İçinizden Cumartesi gününde (ilâhî buyrukları ve o güne olan hürmeti çiğneyip) tecavüz edenleri elbette bilirsiniz. Biz onlara : «Rahmetten uzak hor ve hakir maymunlar olun!» demiştik.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, içinizden (ibadet etmek yerine balık avlayarak) Cumartesi günü yasağını ihlal edenleri biliyorsunuz. (Bu davranışlarından ötürü) onlara: “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.
Diyanet İşleri (eski) = (65-66) İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara 'Aşağılık birer maymun olunuz' dedik; bunu, çağdaşlarına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara öğüt olsun diye yaptık.
Diyanet Vakfi = İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
Edip Yüksel = Sizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. Onlara 'Aşağılık maymunlar olun,' dedik.
Elmalılı Hamdi Yazır = içinizden sebt -istirahat- günü tecavüz edenleri elbette bilirsiniz biz onlara sefil maymunlar olun dedik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçinizden cumartesi istirahat günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Biz onlara: «Sefil maymunlar olun!» dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara «sefil maymunlar olun!» dedik.
Gültekin Onan = Sizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte biz onlara "Aşağılık maymunlar olun" dedik.
Harun Yıldırım = Andolsun ki içinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bildiniz.Biz de onlara: "Aşağılık maymunlar olun!” dedik.
Hasan Basri Çantay = Andolsun, içinizden Cumartesi günü (ne saygı göstermek) hakkında (ki dînî hududu balık avlamak suretiyle) çiğneyib geçen («eyle» li) ler (in hallerini, başlarına gelenler) i de her halde bil (ib öğren) mişsinizdir. İşte biz onlara (Dâvud lisâniyle) : «Hor ve zelîl maymunlar olun» dedik, (üç gün sonra hepsi helak oldu).
Hayrat Neşriyat = İçinizden Cumartesi gününde haddi aşanları da elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara: 'Aşağılık maymunlar olun!' demiştik.
İbni Kesir = Andolsun ki, içinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. İşte biz onlara: Aşağılık maymunlar olun, dedik.
Kadri Çelik = İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de bu yüzden kendilerine, “Aşağılık maymunlar olun” dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
Muhammed Esed = Nitekim, içinizde Sebt Günü'nün kutsallığını ihlal edenleri biliyoruz; bu davranışlarınızdan ötürü onlara: "Aşağılık maymunlar gibi olun!" dedik.
Mustafa İslamoğlu = Nitekim, içinizden Yasak Günü'nde haddi aşan kimseleri siz de biliyorsunuz. Onlara, "Maymunlardan beter olun!" demiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, sizler içinizden cumartesi gününde haddi tecavüz edenleri elbette bilmişsinizdir. Biz de onlara «Sefil, hakîr maymunlar olunuz» demiştik.
Ömer Öngüt = İçinizden cumartesi günü azgınlık edip haddi aşanları elbette biliyorsunuz. Biz onlara: “Aşağılık maymunlar olunuz!” demiştik.
Şaban Piriş = İçinizden cumartesi gününde yasağı çiğneyenleri de elbette biliyorsunuz. İşte biz onlara: -Hor ve aşağılık maymunlar olun, dedik.
Sadık Türkmen = Şüphesiz içinizden, Cumartesi/tatil günü yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara; “Aşağılık maymunlar (gibi) oldunuz” demiştik.
Ümit Şimşek = İçinizden Cumartesi günü haddi aşanları siz biliyorsunuz. Biz onlara 'Aşağılık maymunlar olun' dedik.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, içinizden Cumartesi gününde azgınlık yapanları siz bilirsiniz. Onlara şöyle dedik: "Aşağılık maymunlar oluverin."
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki siz, içinizden cumartesi günündeki (avlanma yasağını)
çiğneyenleri biliyordunuz. O zaman onlara: “Hakir (aşağılık) maymunlar olun.” dedik.
İlyas Yorulmaz = Siz cumartesi günü Allah’ın yasağını delip, haddi aşanları iyi biliyorsunuz. Onların bu yaptıklarına karşılık “Aşağılık maymunlar olun” dedik.
Bakara / 66 - Fe cealnâhâ nekâlen li mâ beyne yedeyhâ ve mâ halfehâ ve mev’ızaten lil muttakîn(muttakîne).
Diyanet İşleri = Biz bunu, hem onu görenlere, hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık.
Abdulbaki Gölpınarlı = O zaman bunu görenlerle sonradan gelenlere ibret, sakınanlara da bir öğüt olmak üzere onları maymun şekline sokmuştuk.
Abdullah Parlıyan = Ve o maymunlaşmış insanları, görenlerle sonradan gelenlere uyarıcı bir örnek ortaya koyduk. Yolunu Allah'ın kitabıyla bulanlara, ibret alınacak bir ders haline getirdik.
Adem Uğur = Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Ahmed Hulusi = Bu; olayı yaşayanlara ve onlardan sonra gelenlere ibret bir ceza olsun; korunmak isteyenler de bundan öğüt alsınlar, diyedir.
Ahmet Tekin = Bu ibret dolu cezayı, bizzat görenlere ve sonraki nesillere bir ders, bir gözdağı, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davrananlara, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere de unutamayacakları bir öğüt, bir ibret vesilesi kıldık.
Ahmet Varol = Bu olayı, öncekilere ve sonradan geleceklere ders verici bir ceza ve takva sahipleri için de bir öğüt kıldık.
Ali Bulaç = Bunu, hem çağdaşlarına, hem sonra gelecek olanlara 'ibret verici bir ceza', takva sahipleri için de bir öğüt kıldık.
Ali Fikri Yavuz = Biz, o azâbı; onlarla bulunanlara, onlardan sonra gelip duyanlara, ibret; ve takvâ sâhibi müminlere de bir nasihat kıldık.
Ali Ünal = Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
Bayraktar Bayraklı = Biz bu cezayı, bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ders, sakınanlar için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Bekir Sadak = (65-66) Icinizden cumartesi gunu azginlik edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara «Asagilik birer maymun olunuz» dedik"; bunu, cagdaslarina ve sonradan geleceklere bir ceza ornegi ve Allah'a karsi gelmekten sakinanlara ogut olsun diye yaptik.
Celal Yıldırım = İşte Biz bu (milletin tutumunu ve başlarına gelen kötü sonuçları) kendi devirlerinde yaşayanlara ve sonradan gelecek olanlara bir ibret ve takva (Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan irfan) sahiplerine bir öğüt kıldık.
Cemal Külünkoğlu = Biz bunu hem o zamandakilere hem de sonradan geleceklere bir ibret ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara da bir nasihat kıldık.
Diyanet İşleri (eski) = (65-66) İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara 'Aşağılık birer maymun olunuz' dedik; bunu, çağdaşlarına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara öğüt olsun diye yaptık.
Diyanet Vakfi = Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Edip Yüksel = Bu cezayı çağdaşlarına ve sonraki kuşaklara bir ibret ve erdemli insanlar için de bir öğüt yaptık.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve bu ukubeti önündekilere ve arkasındakilere bir dersi ibret ve korunacaklara bir va'z-u nasıhat olmak üzere yaptık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bu cezayı önündekilere ve sonrakilere bir ibret dersi ve korunacaklara da bir öğüt ve nasihat yaptık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu ibret dolu cezayı öncekilere ve sonrakilere bir ders, korunacaklara da bir nasihat, bir öğüt yaptık.
Gültekin Onan = Bunu çağdaşlarına / yanında olanlara (lima beyne yedeyha) ve sonraki kuşaklara / gelecek olanlara (halfeha) bir ceza / azab / ibret verici ceza (nekalen) ve muttakiler için de bir öğüt / nasihat (mevızaten) yaptık.
Harun Yıldırım = Onu öncekileri ve sonrakileri için ibret verici bir ceza, muttakîler için de bir öğüt kıldık.
Hasan Basri Çantay = Binâen'aleyh onu hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem ardındakilere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (mü'minlerden) takvaaye erenler de bir öğüd yaptık.
Hayrat Neşriyat = Böylece bunu (bu hâdiseyi) önündekilere ve arkasındakilere (o zamanda bulunanlara ve ardından geleceklere) ibret verici bir cezâ, takvâ sâhiblerine ise bir nasîhat kıldık.
İbni Kesir = Artık bunu hem önündekilere, hem de ardındakilere ibret verici bir ceza, hem de müttakilere bir öğüt kıldık.
Kadri Çelik = Böylece (o anda) yaptıkları ve (daha önce) yapmış oldukları şeylere karşılık bunu ibret verici bir ceza ve takva sahipleri için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Muhammed Esed = Ve onları hem kendi zamanları, hem de bütün gelecek zamanlar için uyarıcı bir örnek kıldık, Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara da ibret alınacak bir ders.
Mustafa İslamoğlu = Ve onları, hem ilk kuşaklar hem de sonraki nesiller için bir ibret vesikası, (taklitten) sakınanlar içinde uyarıcı bir örnek kıldık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık bunu o zamandakilere ve ondan sonrakilere bir ibret, müttekiler için de bir nasihat kıldık.
Ömer Öngüt = İşte biz bu (maymunlaşma cezasını), kendi devirlerinde yaşayıp hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelecek olanlara bir ibret dersi, takvâ sahibi müminlere de bir öğüt yaptık.
Şaban Piriş = Böylece onların akıbetini hem önlerinde bulunanlar için, hem de kendilerinden sonra gelecekler için bir ibret ve Allah’tan korkanlar için de bir öğüt vesilesi yaptık.
Sadık Türkmen = Biz bunu hem onu görenlere, hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık.
Seyyid Kutub = Bu cezayı, onu görenlere ve sonradan gelip işitenlere ibret ve takva sahiplerine öğüt yaptık.
Suat Yıldırım = Bunu, hem bu hâdiseye şahit olanlara, hem de sonradan gelecek olan nesillere bir ibret ve korunacaklara da bir öğüt kıldık.
Süleyman Ateş = Ve bunu, önündekilere ve ardından geleceklere ibret bir cezâ, (Allâh'ın azâbından) korunanlara da bir öğüt yaptık.
Tefhim-ul Kuran = Bunu, hem çağdaşlarına, hem sonradan gelecek olanlara 'ders verici bir ceza,' takva sahipleri için de bir öğüd kıldık.
Ümit Şimşek = Bunu da, hem onların çağdaşlarına, hem de sonradan geleceklere bir ibret, sakınanlara ise bir öğüt olsun diye yaptık.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu durumu, o zamankilere ve onların ardından geleceklere ibret dolu bir ceza, takva sahiplerine de bir öğüt yaptık.
İskender Ali Mihr = Böylece onu (bu cezayı), hayatta olanlara ve onların arkasından
gelecek olanlara bir ibret ve takva sahipleri için bir öğüt kıldık.
İlyas Yorulmaz = Yasağı delenlerin aşağılanmalarını, hem kendi dönemleri için, hem de onlardan sonra gelenler için, örnek bir ceza yaptık.
Bakara / 67 - Ve iz kâle mûsâ li kavmihî innallâhe ye’murukum en tezbehû bakarah(bakaraten), kâlû e tettehızunâ huzuvâ(huzuven), kâle eûzu billâhi en ekûne minel câhilîn(câhilîne).
Diyanet İşleri = Hani Mûsâ kavmine, “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gene bir zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: Şüphe yok ki Allah, size bir inek boğazlamanızı emrediyor. Kavmi, bizimle alay mı ediyorsun demişti. Mûsâ, Allah'a sığınırım bilgisizlere katılmaktan demişti.
Abdullah Parlıyan = Bir zamanlar, Musa halkına: “Dinleyin! Allah bir sığır kurban etmenizi emrediyor” demişti. Onlar: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Musa da: “Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım” demişti.
Adem Uğur = Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.
Ahmed Hulusi = Hani Musa kavmine demişti ki: "Allâh size, bir inek boğazlamanızı emrediyor. . . " Dediler: "Sen bizimle alay mı ediyorsun?" Musa: "Cahillerden olmaktan hakikatim olan Allâh'a sığınırım!"
Ahmet Tekin = Mûsâ kavmine:'Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor' dedi. Onlar:'Sen bizi alay konusu haline mi getireceksin?' dediler. Mûsâ:'Bilgiden ve muhakemeden yoksun, Allah adına yalan uyduran cahiller gibi davranmaktan Allah’a sığınırım' dedi.
Ahmet Varol = Hani Musa kavmine: 'Allah, bir inek kesmenizi emretmektedir' demişti. Onlar: 'Bizimle alay mı ediyorsun!' dediler. O da: 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım' dedi.
Ali Bulaç = Hani Musa kavmine: "Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti. "Bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. (Musa) "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit de Mûsâ kavmine: “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor.” demişti. Onlar: “Bizi alayamı alıyorsun?” demişlerdi. Mûsâ da: “ Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti. (Mûsâ’nın kavminde bir adam öldürülmüş olup katili bilinemiyordu. Bunun üzerine Mûsâ’dan Allah’a duâ ederek kaatili öğrenivermesi istenmişti. O da, Allah’a duâ etti ve kavmine: “-Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor.” demişti. Önce Mûsâ’ya karşı bu sözü hakikate uzak görmüşler, sonra ciddiyetini anlamışlar ve):
Ali Ünal = Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, toplumuna “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor' demişti. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. O da, “Câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım” dedi.
Bekir Sadak = Musa milletine: «Allah muhakkak bir sigir bogazlamanizi buyuruyor» demisti; «Bizi alaya mi aliyorsun?» dediklerinde de: «Cahillerden olmaktan Allah'a siginirim» dedi.
Celal Yıldırım = Hatırlayın ki bir vakit de Musa, milletine : «Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor» demişti. Onlar (atalarınız): «Bizi alaya mı alıyorsun ?!» demişlerdi. O da : «Öyle câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım» demişti.
Cemal Külünkoğlu = Hani Musa kavmine: “Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar: “Bizi alaya mı alıyorsun?” demişlerdi. O da: “Bu kadar cahil olmaktan Allah'a sığınırım!” diye cevap vermişti.
Diyanet İşleri (eski) = Musa milletine: 'Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor' demişti; 'Bizi alaya mı alıyorsun?' dediklerinde de: 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.
Edip Yüksel = Hani, Musa halkına: 'ALLAH bir düve boğazlamanızı emrediyor,' demişti. 'Bizimle alay mı ediyorsun,' deyince de 'Cahilce davranmaktan ALLAH'a sığınırım,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir vakit de Musa kavmine demişti: Allah size bir bakare boğazlamanızı emrediyor, ay dediler: Bizi eğlence yerine mi koyuyorsun? Dedi: Allaha sığınırım öyle cahillere katılmaktan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: «Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor.» Onlar da: «Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?» dediler. O da: «O gibi cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da «ayol sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?» dediler. Musa da: «Böyle cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım.» dedi.
Gültekin Onan = Hani Musa kavmine: "Tanrı, bir sığır boğazlamanızı / kesmenizi buyuruyor" demişti. "Bizimle alay mı ediyorsun?" dediklerinde de "Cahillerden olmaktan Tanrı'ya sığınırım (euzü)" dedi.
Harun Yıldırım = Hani Musa kavmine: "Doğrusu Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor!" demişti de onlar: “Bizimle alay mı ediyorsun?" dediler. (Musa): "Câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım!" dedi.
Hasan Basri Çantay = Bir zaman da Musa, kavmine: «Allah size her halde bir inek boğazlamanızı emrediyor» demişdi. Onlar: «Bizi eğlence mi ediniyorsun?» demişdi. Musa da: «Ben câhillerden olmakdan Allaha sığınrım» demişdi.
Hayrat Neşriyat = Yine bir zaman Mûsâ, kavmine: 'Şübhe yok ki Allah, size bir bakara (bir sığır)kesmenizi emrediyor!' demişti. (Onlar:) 'Bizi alaya mı alıyorsun?' dediler. (Mûsâ:) '(Ben)öyle câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım!' dedi.
İbni Kesir = Hani, bir de Musa kavmine: Allah, herhalde bir sığır boğazlamanızı emrediyor, demişti. Onlar: Sen bizimle alay mı ediyorsun, demişlerdi. Musa da: Ben cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.
Kadri Çelik = Hani Musa kavmine, “Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı emrediyor” demişti de, “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediklerinde, “Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım” demişti.
Muhammed Esed = Hani, o zaman Musa, halkına: "Dinleyin! Allah bir sığır kurban etmenizi emrediyor" demişti. Onlar: "Sen bizimle alay mı ediyorsun?" dediler. O: "Bu kadar cahil olmaktan Allah'a sığınırım!" diye cevap verdi.
Mustafa İslamoğlu = Hani (fail-i meçhul bir cinayet işlendiği) bir zaman da Musa, kavmine "Allah size bir inek kurban etmenizi emrediyor!" demişti de şöyle çıkışmışlardı: "Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?" (Musa), "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bir vakitte Mûsa (aleyhisselâm) kavmine dedi ki: «Allah Teâlâ bir sığır boğazlamanızı size muhakkak emrediyor.» Dediler ki: «Sen bizimle istihzâ mı ediyorsun?» Mûsa aleyhisselâm da dedi ki: «Ben cahillerden olmaklığımdan Allah Teâlâ'ya sığınırım.»
Ömer Öngüt = Bir vakit de Musa kavmine: “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor. ” demişti. “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediklerinde de: “Câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım. ” demişti.
Şaban Piriş = Hani Musa kavmine: -Allah, size bir inek kesmenizi emrediyor, demişti. Onlar: -Bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi. Musa da: -Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti.
Sadık Türkmen = Hani, o zaman Musa, halkına: “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da; “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Musa; “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti.
Seyyid Kutub = Hani Musa, kavmine: «Allah size bir sığır kesmeyi emrediyor» dedi de kavmi kendisine: «Bizimle alay mı ediyorsun?» deyince, o da onlara: «Cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım» dedi.
Suat Yıldırım = Bir vakit de Mûsâ kavmine: «Allah, bir sığır kesmenizi emrediyor» demiş, onlar da: «Ay! Sen bizimle alay mı ediyorsun» diye cevap vermişlerdi. Mûsâ da «Öyle cahillere katılmaktan Allah’a sığınırım» demişti.
Süleyman Ateş = Mûsâ, kavmine: "Allâh size bir inek kesmenizi emrediyor." demişti. "Bizimle alay mı ediyorsun?" dediler. "câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım!" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Hani Musa kavmine: «Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor» demişti. Onlar: «Bizi alaya mı alıyorsun?» demişlerdi. (O da) «Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım» demişti.
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, Musa, kavmine 'Allah size bir inek kesmenizi emrediyor' demişti. Onlar 'Sen bizimle eğleniyor musun?' dediler. Musa ise 'Cahillik etmekten Allah'a sığınırım' dedi.
İskender Ali Mihr = Ve Musa (a.s) kavmine: “Muhakkak ki Allah sizin bir inek kesmenizi
emrediyor.” demişti. (Onlar): “Bizimle alay mı ediyorsun?”
dediler. (Musa a.s) onlara: “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa kavmine “Allah, mutlaka bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlarda “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Musa da “Cahil olmaktan Allah’a sığınırım” dedi.
Diyanet İşleri = “Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın.” dediler. Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki: O, ne yaşlı, ne körpe, ikisi arası bir sığırdır. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Peki demişlerdi, Rabbine dua et de ne biçim inek keselim, açıklasın bize. Mûsâ, Allah diyor ki demişti, ne işten kalmış kart olacak, ne genç. İkisi arası dinç bir inek olmalı. Hadi, size emredilen şeyi yapın.
Abdullah Parlıyan = Onlar: madem öyle “Ey Musa! Rabbine bizim için sor da, bunun nasıl bir kurbanlık olacağını bize açıklasın” dediler. Musa: “Bakın” dedi. “O ne yaşlı, ne körpe, ama ikisi arasında orta yaşta bir sığır olmasını istiyor. O halde size verilen emri yerine getirin!”
Adem Uğur = Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın dediler. Musa: Allah diyor ki: "O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek." Size emredileni hemen yapın, dedi.
Ahmed Hulusi = Dediler: "Bizim için Rabbine yönel de bildirsin nasıl bir şey (kesmemizi) istiyor?" "Kesinlikle O diyor ki, o ne yaşlı ne de çok genç, ikisi arası bir inektir. . . " Hadi emredileni uygulayın.
Ahmet Tekin = 'Öyleyse bizim adımıza Rabbine dua ederek sor. Bize onun ne olduğunu açıklasın.' dediler. Mûsâ:'Allah, o, ne geçkin, ne körpe, ikisi arası orta karar, dinç bir sığır, buyuruyor. Size emredileni hemen yapın.' dedi.
Ahmet Varol = Onlar: 'Rabbine dua et de (ineğin) nasıl bir şey olacağını bize iyice açıklasın' dediler. Musa: '(Rabbim), onun ne çok yaşlı ne de çok genç olan ikisi arası bir inek olduğunu söylüyor. Artık size emrolunanı yapın' dedi.
Ali Bulaç = "Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın" dediler. (Musa, Rabbine yalvardıktan sonra) "Şüphesiz Allah diyor ki: O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı)dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin" dedi.
Ali Fikri Yavuz = Bizim için Rabbına duâ et de o sığırın durumunu açıkça bize bildirsin, demişlerdi. Mûsâ: “- Allah buyuruyor ki, o ne çok yaşlı, ne de pek genç, ikisi ortası bir dinç sığırdır. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın.” demişti.
Ali Ünal = Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
Bayraktar Bayraklı = “Bizim adımıza Rabbine dua et, bize ineğin nasıl olduğunu açıklasın” dediler. Mûsâ, “Allah diyor ki, o ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inektir. Size emredileni, hemen yapın” dedi.
Bekir Sadak = «ORabbine bizim adimiza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin» dediler, «O, onun ne pek kart, ne pek korpe, ikisi ortasi bir sigir oldugunu soyluyor, size emrolunani yapin» dedi.
Celal Yıldırım = (Öyle ise) bizim için Rabbine duâ et de onun ne olduğunu bize açıklasın, demişlerdi. Musa da (aldığı emri beyânla): «Allah diyor ki: O ne pek kart, ne de pek genç, ikisi ortası bir dinç sığırdır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin» demişti.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar) dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et, o sığırın niteliklerini bize bildirsin.” (Musa) dedi ki: “Allah buyuruyor: O bir sığırdır ki, ne pek yaşlıdır ne de pek gençtir, ikisi ortası dinç bir sığırdır. Artık emrolunduğunuz işi yapınız.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin' dediler, 'O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor, size emrolunanı yapın' dedi.
Diyanet Vakfi = «Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın» dediler. Musa: Allah diyor ki: «O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek.» Size emredileni hemen yapın, dedi.
Edip Yüksel = 'Bizim için Rabbini çağır da onun niteliğini bize açıklasın,' dediler. 'O diyor ki, o ne yaşlı ne genç, ikisinin ortasında bir düvedir. Size emredileni yapın,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = dediler; bizim için rabbine dua et nedir o? Bize beyan etsin, dedi: Rabbim şöyle buyuruyor: Bir bakare ki ne farımış ne bakir, ikisi ortası bir dinç, haydi emrolunduğunuz işi yapın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.» dediler. O da: «Rabbim şöyle buyuruyor: «Bir sığır ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi emrolunduğunuz işi yapın!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, «Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın.» dediler. Musa, «Rabbim buyuruyor ki, o ne pek yaşlı, ne de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emrolunduğunuz işi yapınız.» dedi.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bizim için rabbine dua et de onun niteliğini / durumunu (hiy) bize açıklasın / bildirsin (yübeyyin)". (Musa) Dedi ki: "O diyor ki, o ne yaşlı, ne de genç, ikisinin ortasında / arasında (avanün) bir sığırdır. Artık buyrulduğunuzu yapın / yerine getirin."
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Bizim için Rabbine duâ et de bize onun nasıl olduğunu iyice açıklasın!" Dedi ki: "Muhakkak O buyuruyor ki: ‘Gerçekten o, ne yaşlı, ne de genç, bunların arasında orta yaşta bir sığırdır.’ Artık emrolunduğunuz şeyi yapın!”
Hasan Basri Çantay = (Yine) demişlerdi ki: «Bizim için Rabbine duâ et de onun (o ineğin) ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın». (Musâ da): «Allah diyor ki o, ne çok yaşlı, ne de pek gene değil, ikisi ortası bir dine (inek) dir. Artık emrolunduğunuz şey'i yapın» demişdi.
Hayrat Neşriyat = (Onlar:) 'Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın!' dediler.(Mûsâ) şöyle dedi: 'Muhakkak ki O (Rabbim) buyuruyor ki: 'Doğrusu o, ne yaşlı ne de genç, bu (ikisi)nin arası (orta yaşta) bir sığırdır.’ Artık ne emrolunuyorsanız, yapın!'
İbni Kesir = Onlar, Bizim için Rabbına dua et de onu bize iyice bildirsin, demişlerdi. Musa da: Allah, o, ne çok kart, ne de çok körpedir. İkisi ortası dinç bir sığırdır, buyuruyor. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın, demişti.
Kadri Çelik = “Rabbine bizim adımıza yalvar da onun nasıl olduğunu bize bildirsin” dediler. “O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisinin ortası bir sığır olduğunu söylüyor; o halde size emredileni yapın” dedi.
Muhammed Esed = Onlar: "(Madem öyle), Rabbine bizim için dua et de bunun nasıl bir kurban olacağını bize açıklasın" dediler. (Musa) "Bakın!" dedi, "O, ne yaşlı ne körpe, ama ikisi arasında orta yaşta bir sığır olmasını istiyor. O halde size verilen emri yerine getirin!"
Mustafa İslamoğlu = Onlar: "Bizim için Rabbine yalvar da, bize onun niteliğini açıklasın!" dediler. "O diyor ki, kesinlikle o ne çok yaşlı ne çok toy, bu ikisi arasında bir inek olmalı. Hadi artık size verilen emri yerine getirin!" dedi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Bizim için Rabbine dua et, o sığırın ne olduğunu bize bildirsin.» Dedi ki: «Cenâb-ı Hak buyuruyor: O bir sığırdır ki, ne pek yaşlıdır ne de pek gençtir, ikisi ortası bir dinç sığırdır. Artık emrolunduğunuz işi yapınız»
Ömer Öngüt = “Bizim için Rabbine duâ et de, onun mahiyetini bize açıkça bildirsin. ” dediler. “Onun ne pek kart ne de pek körpe, ikisinin ortası dinç bir sığır olduğunu söylüyor. Artık size emrolunanı yapın. ” demişti.
Şaban Piriş = -Rabbine bizim için dua et de bize onun nasıl bir şey olduğunu açıklasın, dediler. O: -Allah, onun ne pek yaşlı ne de pek körpe, ikisi ortası bir inek olduğunu söylüyor. Artık size emredilen şeyi yapın, dedi.
Sadık Türkmen = Onlar: “(madem öyle) bizim için Rabbine dua et de, onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın” dediler. (Musa) şöyle dedi: “Rabbim diyor ki, o; ne yaşlı, ne körpe, ikisi arası bir sığırdır. Haydi emrolunduğunuz işi yapın.”
Seyyid Kutub = Onlar: «Rabbine dua et de bize o sığırın nasıl olduğunu açıklasın» dediler. Musa da: «Rabbim 'o sığır ne yaşlı ve ne de körpe olup bu ikisi arasında orta yaşlıdır' diyor, haydi size emredileni yapın» dedi.
Suat Yıldırım = Bunun üzerine Mûsâ’ya: «Peki öyleyse Rabbine yalvar da onun ne olduğunu bize açıklasın» dediler. Mûsâ: «Rabbim şöyle buyuruyor: O sığır ne pek geçkin, ne de körpe olmayıp orta yaşta dinç bir inek olacaktır» Haydi size emredilen işi yapın bakalım» dedi.
Süleyman Ateş = "Bizim için Rabbine du'â et, onun ne olduğunu bize açıklasın." dediler. Dedi ki: "O diyor ki: O (inek) ne yaşlı, ne körpe, ikisinin ortasında (bir inek)tir! Haydi, size emredileni yapın."
Tefhim-ul Kuran = «Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın» demişlerdi. (O da Rabbine yalvardıktan sonra onlara) Demişti ki: «Şüphesiz Allah diyor ki: O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı) dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin.»
Ümit Şimşek = 'Rabbine bizim için dua et de bize onun nasıl birşey olduğunu açıklasın' dediler. Musa 'Allah buyuruyor ki,' dedi, 'o ne çok yaşlı, ne de çok genç, orta yaşlı bir inektir. Haydi, artık size emredileni yapın.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle konuştular: "Çağır Rabb'ine bizim için, açıklasın bize neymiş o!" Cevap verdi: "O diyor ki, bahsettiğim ne yaşlıdır ne de körpe. İkisi arası bir inektir." Hadi size emredileni yapın!
İskender Ali Mihr = (Onlar) dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et, onun ne (vasıfta)
olduğunu bize açıklasın.” (Musa a.s) dedi ki: “Muhakkak ki O (Allah)
buyuruyor ki, o mutlaka ne genç, ne de yaşlı, ikisinin ortası
yaşta bir inektir. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın.”
İlyas Yorulmaz = Dediler ki “Keseceğimiz sığırın nasıl olduğunu bize açıkça bildirsin. ” Musa “Keseceğiniz sığır ne yaşlı, nede genç olsun, ikisi arası orta yaşta bir sığır, emrolunduğunuz şeyi yapın” dedi.
Diyanet İşleri = Onlar, “Bizim için Rabbine dua et de, rengi neymiş? açıklasın” dediler. Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki, o, sapsarı; rengi, bakanların içini açan bir sığırdır” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Demişlerdi ki: Rengi nasıl olsun? Rabbine dua et de açıklasın bize. Mûsâ, Allah diyor ki demişti, sapsarı, lekesiz olacak, bakanlara sevinç, neşe verir bir renk.
Abdullah Parlıyan = Onlar: “Rabbine bizim için sor da, onun renginin nasıl olacağını bize açıklasın” dediler. Musa'nın cevabı şu oldu: “Allah, kurbanın sapsarı parlak renkte, bakanlara zevk veren bir sığır olmasını istiyor.”
Adem Uğur = Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler. "O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir" dedi.
Ahmed Hulusi = (Aldıkları cevapla tatmin olmayıp daha gereksiz detaya indiler) dediler: "Rabbine yönel de bize ne renk olduğunu bildirsin!" "Kesinlikle O diyor ki, o (kesecekleri) sapsarı parlak renkli bir inektir ki, bakanlara zevk verir. "
Ahmet Tekin = 'Bizim adımıza Rabbine dua ederek sor. Bize onun rengini açıklasın.' dediler. Mûsâ:'Allah, sapsarı renkli, parlak tüylü, görenlerin içini açan, sevimli bir sığır, buyuruyor' dedi.
Ahmet Varol = Bu kez: 'Rabbine dua et de, bize onun renginin nasıl olduğunu açıklasın' dediler. Musa da: '(Rabbim) onun sarı ve bakanlara neşe veren parlak renkli bir inek olduğunu söylüyor' dedi.
Ali Bulaç = (Bu sefer) dediler ki: "Rabbine adımıza yalvar da, bize rengini bildirsin." O: "(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatan sarı bir inektir" dedi.
Ali Fikri Yavuz = (Yine) şöyle demişlerdi: “- Bizim için Rabbine duâ et de, onun rengi nedir? bize açıklasın. “Mûsâ da: “-Rabbim buyuruyor ki, o , bakanlara ferahlık verecek altın sarısı gibi bir sığırdır.” demişti.
Ali Ünal = (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
Bayraktar Bayraklı = Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın” dediler. Mûsâ da, “Allah diyor ki, sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir renktedir” dedi.
Bekir Sadak = «ORabbine bizim adimiza yalvar da ne renk oldugunu bize bildirsin» dediler. «O, onun, bakanlarin icini acan parlak sari renkli bir sigir oldugunu soyluyor» dedi.»
Celal Yıldırım = Onlar tekrar: «Bizim için Rabbine duâ et de o sığırın rengi nedir, bize açıklasın» demişlerdi. Musa da : «Rabbim buyuruyor ki, hiç şüphesiz o, bakanların içini açacak şekilde parlak sarı bir sığırdır» demişti..
Cemal Külünkoğlu = “Bizim için Rabbine dua et onun rengini de açıklasın.” (Musa) dedi ki: “O (Rabbim) diyor ki: o, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin' dediler. 'O, onun, bakanların içini açan parlak sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor' dedi.
Diyanet Vakfi = Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler. «O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir» dedi.
Edip Yüksel = 'Bizim için Rabbini çağır da onun rengini de açıklasın,' dedi ki: 'O diyor ki, o rengi parlak sarı bir düvedir, bakanların içini açar,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = bizim için dediler: Rabbine dua et, rengi ne imiş bize beyan etsin, Rabbim, dedi, Şöyle buyuruyor: Bir bakare ki sapsarı, rengi bakanlara sürur verir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın» dediler. O da: «Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir sığır.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, «Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın.» dediler. Musa, «Rabbim buyuruyor ki, o, bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır.» dedi.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bizim için rabbine dua et de onun rengini açıklasın / bildirsin". (Musa) Dedi ki: "O diyor ki, rengi parlak sarı bir sığırdır, bakanların içini açar".
Harun Yıldırım = Dediler ki: "Bizim için Rabbine duâ et de bize onun renginin ne olduğunu iyice açıklasın.” Dedi ki: "Muhakkak O buyuruyor ki; 'Doğrusu o sapsarı bir sığırdır, onun rengi bakanlara ferahlık verir.”
Hasan Basri Çantay = (Tekrar) şöyle söyledilerdi: «Bizim için Rabbine duâ et de onun donu (rengi) nedir, bize tam açıklasın». O da : («Rabbim) diyor ki: o, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inekdir» demişdi.
Hayrat Neşriyat = (Onlar bu def'a:) 'Bizim için Rabbine duâ et, onun renginin ne olduğunu (da) bize açıklasın!' dediler. (Mûsâ) şöyle dedi: 'Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: 'Doğrusu o, rengi sapsarı, bakanların hoşuna giden bir sığırdır.’ '
İbni Kesir = Dediler ki: Bizim için Rabbına dua et de onun ne renk olduğunu bize iyice açıklasın. O da: Rabbım diyor ki: O bakanları rahatlatacak sapsarı renkli bir inektir, demişti.
Kadri Çelik = “Rabbine bizim adımıza yalvar da renginin ne olduğunu bize açıklasın” dediler. O, “Onun, bakanların içini açan parlak, sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor” dedi.
Muhammed Esed = Onlar: "Rabbine bizim için dua et de onun renginin nasıl olacağını bize açıklasın" dediler. (Musa'nın) cevabı şu oldu: "O, kurbanın sarı renkte, parlak tonda, görenlere zevk veren bir sığır olmasını istiyor."
Mustafa İslamoğlu = Onlar: "Bizim için Rabbine yalvar da bize onun rengini bildirsin" dediler. O, "Kesinlikle o, rengi bakanın gözünü kamaştıracak parlaklıkta sarı bir inek olmalı" dedi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Bizim için Rabbine dua et, onun rengi nedir, bize beyan etsin.» Dedi ki: «Muhakkak O buyuruyor ki, o sarı renkte bir sığırdır. Onun rengi halis sarıdır. Kendisine bakanları mesrûr kılar.»
Ömer Öngüt = “Rabbine bizim için duâ et, renginin nasıl olduğunu açıklasın. ” dediler. “Allah onun, bakanların içini açan, altın sarısı gibi bir sığır olduğunu söylüyor. ” demişti.
Şaban Piriş = -Bizim için Rabbine dua et de, onun ne renk olduğunu bize iyice açıklasın, dediler. Musa: -Allah, onun, bakanların içini açan, parlak sarı bir inek olduğunu söylüyor, dedi.
Sadık Türkmen = Onlar; “bizim için Rabbine dua et de, rengi neymiş açıklasın” dediler. (Musa) şöyle dedi: “Rabbim diyor ki, o sapsarı; rengi bakanların içini açan bir sığırdır” dedi.
Seyyid Kutub = Onlar: «Rabbine dua et de bize o sığırın rengini bildirsin» dediler. Musa da: «Rabbim, 'o sığır görenlerin gözüne hoş gelecek parlak sarı renktedir' diyor.» dedi.
Suat Yıldırım = Bu sefer dediler ki: «Rabbine yalvar da onun rengini bize bildirsin» O da: Allah diyor ki: «O, bakanların içini açan parlak sarı bir inek olacaktır» dedi.
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Bizim için Rabbine du'â et, renginin nasıl olduğunu açıklasın." Dedi: "O diyor ki: "Rengi parlak, sarı bir inektir, bakanlara sevinç verir."
Tefhim-ul Kuran = Demişlerdi ki: «Rabbine adımıza (bir daha) yalvar da, bize rengini bildirsin.» O da: «(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatacak sarı bir inektir» demişti.
Ümit Şimşek = Onlar, 'Rabbine bizim için dua et de onun rengini bize açıklasın' dediler. Musa, 'Allah buyuruyor ki,' dedi, 'o sapsarı, bakanlara sürur veren bir inektir.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dediler: "Çağır Rabb'ine bizim için, neymiş onun rengi açıklasın bize." Cevap verdi: "O diyor ki, bahsettiğim, sarı, rengi parlak bir inektir; seyredenlere mutluluk verir."
İskender Ali Mihr = (Onlar) dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et , onun rengi nedir, bize açıklasın.” (Musa a.s) dedi ki: “Muhakkak ki O (Allah) buyuruyor ki, o mutlaka görenlerin hoşuna gidecek parlak sarı renkte bir inektir.”
İlyas Yorulmaz = Yine dediler ki “Rabbine seslen, sığırın rengi nasıl olacak, bize açıklasın. ” Musa “Rabbiniz diyor ki “Keseceğiniz sığır, bakanların hoşuna giden sarı renkli bir sığır olsun” dedi.
Bakara / 70 - Kâlûd’u lenâ rabbeke yubeyyin lenâ mâ hiye, innel bakara teşâbehe aleynâ, ve innâ in şâallâhu le muhtedûn(muhtedûne).
Diyanet İşleri = “Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar, bizce, birbirlerine benzemektedir. Ama Allah dilerse elbet buluruz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Demişlerdi ki: Bu nasıl inek? Bizce inek ineğe benzer. Rabbine dua et de bize bildirsin. Allah dilerse buluruz elbet.
Abdullah Parlıyan = Onlar, yine demişlerdi: “Rabbine bizim için sor da, o kurbanlığın nasıl olacağını bize daha açık bildirsin. Çünkü bize göre, sığırlar birbirine benzer; ve sonra Allah dilerse emredileni yapabiliriz.”
Adem Uğur = (Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşaallah emredileni yapma yolunu buluruz dediler.
Ahmed Hulusi = (Üstelediler) dediler: "Rabbine yönel de açıklasın bize nasıl bir inek kesmemizi istiyor; zira bu tarife benzer çok inek var? İnşâAllâh biz tam istenilen ineği buluruz". . .
Ahmet Tekin = 'Bizim adımıza Rabbine dua ederek sor. Onun ne olduğunu bize iyice açıklasın. Bu sığır bize biraz karışık geldi, anlaşılamadı. Bununla beraber, Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde iradesi tecelli ederse, istenileni elbette buluruz' dediler.
Ahmet Varol = Bunun üzerine: 'Rabbine dua et de, onun nasıl bir şey olduğunu iyice açıklasın. Çünkü bize göre sığırlar hep birbirlerine benziyorlar. Allah dilerse biz doğru olanı buluruz' dediler.
Ali Bulaç = (Onlar yine:) "Rabbine adımıza yalvar da, bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer. İnşaallah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar (tekrar) şöyle dediler: “ - Bizim için Rabbine dua et de bize açıklasın, nedir o? Çünkü bizce sığırlar birbirine benziyor. Allah dilerse, biz (kesilmesi istenen o sığırı) elbette buluruz ve hidayete ereriz.”
Ali Ünal = (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
Bayraktar Bayraklı = “Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir inek olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşallah emredileni yerine getiririz” dediler.
Bekir Sadak = «ORabbine bizim adimiza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, cunku sigirlar, bizce, birbirine benzemektedir. Allah dilerse biz suphesiz dogruyu bulmus oluruz» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar yine : «Bizim için Rabbine duâ et de o sığırın mâhiyetini (iyice) bize açıklasın. Çünkü tarif edilen sığır bize (diğerlerine) benzer gibi geliyor. Allah dilerse, elbette (boğazlanması emrolunan sığırı) bulabiliriz» demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Musa!) “Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize (daha açık) bildirsin, (çünkü) bize göre tüm sığırlar birbirine benzer. Allah dilerse elbette biz doğru yolu buluruz” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü sığırlar, bizce, birbirine benzemektedir. Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz' dediler.
Diyanet Vakfi = «(Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşaallah emredileni yapma yolunu buluruz» dediler.
Edip Yüksel = 'Bizim için Rabbini çağır da, onun niteliğini bize daha da açıklasın. Çünkü düveler bizce birbirine benziyor. ALLAH dilerse yolu buluruz,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = dediler: Bizim için rabbine dua et nedir o bize beyan etsin, çünkü o bakare bize müteşabih geldi, Maamafih Allah dilerse elbette buluruz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o sığır bize karışık geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar, «Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz.» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bizim için rabbine dua et de onun niteliğini / durumunu (hiye) bize (biraz daha) açıklasın / bildirsin (yübeyyin)". Çünkü bize göre sığırlar birbirine benziyor. Tanrı dilerse doğru yolu / doğruyu (muhtedun) buluruz".
Harun Yıldırım = Dediler ki: "Bizim için Rabbine duâ et de bize onun nasıl olduğunu iyice açıklasın; çünkü bize göre sığır(lar) birbirine benziyor. Allah dilerse muhakkak biz hidâyeti buluruz.”
Hasan Basri Çantay = (Yine) demişlerdi: «Bizim için Rabbine duâ et de o nedir? Apaçık anlatsın bize. Çünkü bizce bir çok inekler birbirine benziyor. Allah dilerse (istenen ineği bulmıya) muvaffak oluruz (yahud hidâyete erdirilmiş bulunuruz).
Hayrat Neşriyat = (Onlar tekrar şöyle) dediler: 'Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın! Çünki bize göre sığırlar birbirine benzer geldi. Bununla berâber eğer Allah dilerse, şübhesiz biz elbette doğruyu bulan kimseler (olur)uz.'
İbni Kesir = Dediler ki: Rabbına dua et, bize açıkça niteliğnin ne olduğunu bildirsin. Çünkü bizce sığırlar birbirine benziyor. Allah dilerse biz elbette hidayete erenlerden oluruz.
Kadri Çelik = “Rabbine bizim adımıza yalvar da onun nasıl olduğunu bize bildirsin; çünkü o sığır bize karışık geldi. Allah dilerse biz şüphesiz hidayete erdirilmişler oluruz” dediler.
Muhammed Esed = Onlar: "Rabbine bizim için dua et de onun nasıl olacağını bize (daha açık) bildirsin, (çünkü) bize göre tüm sığırlar birbirine benzer; ve sonra, Allah arzu ederse biz elbette doğru yola yöneliriz!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar: "Bizin için Rabbine yalvar da bize onun tam olarak ne olduğunu açıklasın; çünkü bize göre bütün inekler birbirine benzer: (eğer açıklanırsa) inşaallah biz de doğrusunu buluruz" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Rabbine dua et, bize açıkça bildirsin. Şüphe yok ki o sığır bize iştibahlı oldu. Ve şüphesiz ki Allah Teâlâ dilerse biz elbette hidâyete ermişler oluruz.»
Ömer Öngüt = “Rabbine bizim için duâ et, onun mahiyetini bize açıkça bildirsin. Çünkü bizce birçok sığırlar birbirine benziyor. Allah dilerse elbette buluruz ve hidayete ereriz. ” dediler.
Şaban Piriş = Onlar: -Rabbine dua et, bize açıkça bildirsin. Çünkü bizce inekler birbirine benzer. Allah dilerse elbette biz hidayete erenlerden oluruz, dediler.
Sadık Türkmen = (onlar) dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et de, onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar, bizce, birbirlerine benzemektedir. Ama Allah dilerse elbet doğru olanı buluruz” dediler.
Seyyid Kutub = Onlar: «Rabbine dua et de bu sığırı bize iyice tanımlasın. Biz sığırları birbirinden ayırdedemez olduk. Allah dilerse bu karışıklığın içinden çıkarız» dediler.
Suat Yıldırım = Onlar yine dediler ki: Bizim adımıza Rabbine yalvar da onun nasıl olacağını bize iyice bildirsin. Zira istenen sığır, bize diğerlerine benzer geldiğinden tereddütte kaldık. Ama inşaallah asıl istenen sığırı buluruz.
Süleyman Ateş = "Bizim için Rabbine du'â et, onun nasıl bir şey olduğunu bize açıklasın. Zira o inek bize (başka ineklere) benzer geldi. Ama Allâh dilerse mutlaka (emredileni yapmağa) yol buluruz." dediler.
Tefhim-ul Kuran = (Onlar yine:) «Rabbine (bir kere daha) adımıza yalvar da, bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre (birçok) sığır birbirinin benzeridir. İnşaallah (Allah dilerse,) biz doğruya varırız» demişlerdi.
Ümit Şimşek = 'Rabbine bizim için dua et de onun nasıl birşey olduğunu bize iyice açıklasın,' dediler. 'Çünkü inekler birbirine benziyor. Böylelikle inşaallah onu buluruz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dediler "Dua et Rabb'ine, açıklasın bize neymiş o! Çünkü bu inek, bizim gözümüzde başkalarıyla karıştı. Ve biz, Allah dilerse, doğruya ve güzele elbette kılavuzlanacağız."
İskender Ali Mihr = (Onlar) dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et, onun nasıl olduğunu bize açıklasın. Gerçekten o inek, bize göre, diğerlerine benziyor. Ve eğer Allah dilerse, muhakkak ki biz (kesilmesi emrolunan ineğe) mutlaka ulaşırız.”
İlyas Yorulmaz = Dediler ki “Rabbine seslen, bütün sığırlar bize aynı şekilde benziyor. O sığır nasıl olacak? Bize açıklasın. Allah dilerse, doğru sığırı bulacağız. ”
Bakara / 71 - Kâle innehu yekûlu innehâ bakaratun lâ zelûlun tusîrul arda ve lâ teskıl hars(harse), musellemetun lâ şiyete fîhâ kâlûl’âne ci’te bil hakk(hakkı), fe zebehûhâ ve mâ kâdû yef’alûn(yef’alûne).
Diyanet İşleri = Mûsâ şöyle dedi: “Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar, “İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin” dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, Allah diyor ki demişti, ne çifte koşulup tarla sürmüş olacak, ne ekin sulamış olacak. Ayıpsız, lekesiz, alacasız olmalı. Hah demişlerdi, şimdi gerçeği söyledin. İneği boğazladılar, boğazladılar ama az kaldı bu emri yerine getirmeyeceklerdi.
Abdullah Parlıyan = Musa'nın cevabı şu oldu: “Allah o kurbanın, ne boyunduruğa koşulup arazi süren ve ne de ekin sulayan bir hayvan olmayacağını; kusursuz ve alacasız bir sığır olmasını istiyor.” Onlar: “İşte sonunda gerçeği bildirdin” dediler. Bunun üzerine o ineği güç bela bulup boğazladılar, az kalsın bunu yapmıyacaklardı.
Adem Uğur = (Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. "İşte şimdi gerçeği anlattın" dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.
Ahmed Hulusi = O diyor ki: "Muhakkak ki o inek boyunduruğa bağlanmamış, toprak sürmemiş, ekini sulamamış, serbest bırakılmış dolaşan, alacası olmayan biri!" Dediler: "İşte şimdi Hak olarak ortaya koydun isteneni. " İşte bundan sonra (güçlükle bulup o vasıftaki tek ineği) boğazladılar. . . (Ancak çok bedel ödediler o özellikteki tek inek için. ) Neredeyse başaramayacaklardı!
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Allah, henüz boyunduruk altına alınmayan, tarla sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan, kusursuz, sağlıklı, renginde hiç alaca olmayan bir sığırdır, buyuruyor' dedi. Bunun üzerine:'İşte şimdi hakikati ortaya koydun' dediler. Onu kestiler. Az kalsın bu emri yerine getirmeyeceklerdi.
Ahmet Varol = Musa da: 'O, onun yeri sürerek veya ekin sulayarak bitkinleşmiş olmayan, kusursuz ve üzerinde alacalık bulunmayan bir inek olduğunu söylüyor' dedi. Bunun üzerine 'İşte şimdi gerçek olanı bildirdin' dediler ve ineği kestiler. Ama az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Ali Bulaç = (Bunun üzerine Musa, "Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir" dedi. (O zaman): "Şimdi gerçeği getirdin" dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.
Ali Fikri Yavuz = Mûsâ dedi ki, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “- bir sığırdır ki, ne çifte koşulur, tarla sürer, ne de ekin sular; ayıbsız ve salmadır. Alaca değildir. İsrâil Oğulları: “- İşte şimdi, ineğin vasıfını doğru ve tastamam getirdin.” dediler. Bunun üzerine o ineği (bulub) boğazladılar ki, az kalsın bunu yapamıyacaklardı.
Ali Ünal = Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ dedi ki: “Allah şöyle buyuruyor: O inek, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan, hiç alacası bulunmayan bir inektir.” “İşte şimdi gerçeği anlattın” dediler ve bunun üzerine onu bulup kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.
Bekir Sadak = «eri surup, ekini sulayarak boyunduruk altinda ezilmemis, kusursuz, alacasiz bir sigir oldugunu soyluyor» dedi. «simdi gercegi bildirin» deyip sigiri bogazladilar; az kalsin bunu yapmayacaklardi.*
Celal Yıldırım = Musa da (aldığı emir üzerine) «Rabbim o, yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruğa girmemiş bir sığırdır, salmadır, hiç alacası lekesi yoktur, buyuruyor» demişti. Onlar: «İşte şimdi hakikatle geldin» demişlerdi. Bunun üzerine o sığırı boğazladılar. Az kalsın bunu yapmıyacaklardı.
Cemal Külünkoğlu = (Musa) dedi ki: “(Allah) buyuruyor ki: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir.” Bunun üzerine onlar: “İşte şimdi gerçeği anlattın” diyerek tanımlanan sığırı kestiler. Az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Diyanet İşleri (eski) = 'Yeri sürüp, ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor' dedi. 'Şimdi gerçeği bildirdin' deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Diyanet Vakfi = (Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. «İşte şimdi gerçeği anlattın» dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.
Edip Yüksel = 'O diyor ki, o düve yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir düvedir,' dedi. 'İşte şimdi gerçeği getirdin!,' diyerek sonunda düveyi boğazladılar; az kalsın bunu yapmıyacaklardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbim, dedi: Şöyle buyuruyor: Bir bakare ki ne koşulur arazi sürer ne de ekin sular, salma, hiç alacası yok, işte dediler, şimdi hak ile geldin, bunun üzerine o bakareyı boğazladılar, ki az kaldı yapmıyacaklardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O da: «Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne koşulup toprağı süren, ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.» dedi. Onlar da: «İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.» dediler. Bunun üzerine o sığırı (bulup) boğazladılar. Neredeyse yapmayacaklardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa, «Rabbim buyuruyor ki o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır». Onlar da: «İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.» dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı yapmayacaklardı.
Gültekin Onan = (Musa) Dedi ki: "O diyor ki, o sığır yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığırdır." "İşte şimdi gerçeği (hakk) getirdin" diyerek sonunda sığırı boğazladılar / kestiler; az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Harun Yıldırım = Dedi ki: "Muhakkak O buyuruyor ki, o arazi sürmek sûretiyle zelil olmayan, ekin sulamayan, kusursuz bir sığırdır ki onda hiçbir alaca yoktur” Dediler ki: “İşte şimdi hakkı getirdin” Nihâyet onu boğazladılar; ama neredeyse yapmayacaklardı.
Hasan Basri Çantay = (Musa şöyle dedi: «Rabbim buyuruyor ki: O, ne boyunduruğa koşulub arazî sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir. Salmadır (yahud ayıbdan salimdir). Hiçbir alacası da yokdur». Onlar: «İşte şimdi hakikati getirdin (vasfını tastamam bildirdin)» dediler. Bunun üzerine o ineği (bulub) boğazladılar ki az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ şöyle) dedi: 'Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: Doğrusu o, ne yeri sürmek üzere boyunduruğa vurulan, ne de (su taşıyarak) ekin sular bir sığırdır. Kusursuzdur, onda bir alaca yoktur.' (Onlar:) 'İşte şimdi gerçeği getirdin!' dediler. Bunun üzerine onu (bulup)kestiler, fakat nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.
İbni Kesir = Dedik ki: Rabbım, o, ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne de ekin sulayacak bir inektir, zillete uğramamıştır. Bütün kusurlardan uzaktır. Onun alacası da yoktur, buyuruyor. Onlar: İşte şimdi gerçeği ortaya koydun, dediler. Hemen onu boğazladılar ki az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Kadri Çelik = “Yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz ve alacasız bir sığır olduğunu söylüyor” dedi. “Şimdi hakkı bildirdin” deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Muhammed Esed = (Musa'nın) cevabı şu oldu: "O, kurbanın ekinleri sulamak veya toprağı sürmek için hiç koşulmamış, kusursuz, alacasız bir sığır olmasını istiyor." Onlar: "İşte, sonunda gerçeği bildirdin!" dediler; ve hemen (onu) kurban ettiler, halbuki neredeyse hiçbir şey yapmadan kalacaklardı.
Mustafa İslamoğlu = "O diyor ki: o, toprağı sürmek ve ekin sulamak için çifte koşulmamış, kusursuz, alacasız bir inek olmalı" dedi. Onlar: "İşte şimdi gerçeği bildirdin" dediler ve hemen onu (bulup) kurban ettiler: fakat neredeyse yapamayacaklardı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «O buyuruyor ki, o muhakkak bir sığırdır ki zillete uğramamıştır. Ne tarla sürmeğe, ne de ekin sulamağa alıştırılmamıştır. Bütün kusurlardan salimdir. Onda renk karışıklığı yoktur, tam sarıdır.» Dediler ki: «İşte şimdi hakikatı getirdin. Hemen onu (o sığırı bulup) boğazladılar.» Halbuki (bunu) yapmağa asla yaklaşmıyorlardı.
Ömer Öngüt = “Yeri sürmeyen, ekini sulamayan, boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor. ” demişti. “İşte şimdi gerçeği bildirdin. ” deyip sığırı kestiler. Az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Şaban Piriş = Musa: -Rabbim, onun yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir inek olduğunu söylüyor, dedi. -Şimdi gerçeği bildirdin, deyip ineği kestiler; az kalsın bunu yapmayacaklardı.
Sadık Türkmen = (Musa’nın) cevabı şu oldu: “Rabbim diyor ki, o; çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan ve serbest dolaşan bir sığırdır”. Onlar; “İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin” dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu (Allah’ın emrini) yapmayacaklardı.
Seyyid Kutub = Musa: «Rabbim, 'o, boyunduruğa koşulup toprak sürmemiş, toprak sulamada kullanılmamış, özürsüz ve alacasız bir sığırdır' diyor» dedi. Bunun üzerine onlar «İşte şimdi hakkı ile anlattın» diyerek tanımlanan sığırı kestiler, neredeyse bunu yapmayacaklardı.
Suat Yıldırım = Mûsâ: «Rabbim şöyle diyor: O inek, ne toprağı sürmek için çifte koşulmuş, ne de ekin sulamada çalıştırılmış olmayan, salma ve her kusurdan uzak, hiç alacası bulunmayan bir inek olacaktır.» Onlar: «İşte şimdi gerçeği tam anlayacağımız tarzda bildirdin» diyerek nihayet sığırı kestiler ki az kaldı yapmayacaklardı.
Süleyman Ateş = Dedi: "O şöyle diyor: O, henüz boyundurluk altına alınmamış bir inektir. Yeri sürmez, ekin sulamaz. Salma, (çifte koşulmamış) hiç alacası yok." "İşte şimdi gerçeği getirdin" deyip ineği boğazladılar; az daha yapmayacaklardı.
Tefhim-ul Kuran = (Bunun üzerine Musa) Dedi ki «O (Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve onda alaca olmayan bir inektir.» (O zaman) : «Şimdi gerçeği getirdin dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.
Ümit Şimşek = Musa, 'Allah buyuruyor ki,' dedi, 'o boyunduruğa koşulup da toprağı sürmemiş, ekin sulamamış bir inektir. Kusursuzdur, renginde alacası yoktur.' Onlar, 'İşte şimdi bize gerçeği anlattın' dediler. Onu bulup kestiler; ama az kalsın bunu yapamayacaklardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Cevap verdi Mûsa: "Allah diyor ki, bahsettiğim, boyunduruk yememiş bir inektir; toprağı sürmez, ekini sulamaz. Salma hayvandır. Alaca yoktur onda." Dediler ki: "İşte şimdi gerçeği getirdin." Ve ardından onu boğazladılar, az kalsın yapmayacaklardı.
İskender Ali Mihr = (Musa a.s) dedi ki: “Muhakkak ki O (Allah), buyuruyor ki, o mutlaka boyunduruk altına alınmamış bir inektir. Toprağı sürmez, ekin sulamaz, salmadır, onda alaca (leke) yoktur.” Dediler ki: “İşte şimdi hakikati getirdin (tam tarifini yaptın).” Bunun üzerine onu (o vasıfta olan ineği bulup) kestiler. Ve az kalsın bunu yapmayacaklardı.
İlyas Yorulmaz = Musa “O sığır, toprağı sürmek için koşulmamış, tarla sulamak için götürülmemiş, kusursuz (her organı tamam, eksiksiz), alacasız bir sığır olsun istiyor” dedi. Onlarda “Şimdi tam olarak doğru bir tarif getirdin” dediler ve sığırı kestiler. Neredeyse kesmeyi yapmayacaklardı.
Abdullah Parlıyan = Ey israiloğulları! Hani siz, bir kimse öldürmüştünüz de, bu suçun sorumluluğunu birbirinizin üstüne atmıştınız. Oysa Allah sizin örtbas ettiğiniz herşeyi açığa çıkaracaktır.
Adem Uğur = Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
Ahmed Hulusi = Hani siz birini öldürmüştünüz de, onun hakkında tartışıp birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allâh sakladığınızı açığa çıkarandır!
Ahmet Tekin = Hani bir adam öldürmüştünüz de, suçu birbirinizin üstüne atarak başınızdaki belayı defetmek istemiştiniz. Allah gizlemeye devam ettiğiniz şeyi ortaya çıkarmıştı.
Ahmet Varol = Hani siz bir can öldürmüştünüz de, bu konuda aranızda tartışmaya girmiştiniz. [11] Oysa Allah sizin gizlediğinizi açığa çıkaracaktı.
Ali Bulaç = Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz ve bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allah, gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı.
Ali Fikri Yavuz = Hani o vakıt, bir kişiyi öldürmüştünüz de, öldürenin kim olduğunu saklayıp suçu üstünüzden birbirinize atmıştınız. Halbuki, Allah gizlediğiniz şeyi açığa çıkarıcıdır.
Ali Ünal = Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
Bayraktar Bayraklı = Hani siz, bir adam öldürmüştünüz ve kâtili hakkında birbirinizle tartışmıştınız. Fakat Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktır.
Bekir Sadak = Siz bir kimseyi oldurmus ve bunu birbirinize atmistiniz; oysa Allah gizlemekte oldugunuzu ortaya cikaracakti.
Celal Yıldırım = Hatırlayın ki, bir zamanlar bir adam öldürmüştünüz ve onun hakkında (birbirinizi suçlamak suretiyle) çekişmiştiniz. Allah da sizin gizlediğinizi meydana çıkarandır.
Cemal Külünkoğlu = Hani, bir kimseyi öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne atmıştınız. Oysa Allah, sizin örtbas ettiğiniz her şeyi açığa çıkarandır.
Diyanet İşleri (eski) = Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız; oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.
Diyanet Vakfi = Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
Edip Yüksel = Hani bir kişiyi öldürmüş ve suçu birbirinize atmıştınız. Oysa ALLAH gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve o vakit bir kimse katletmiştiniz de hakkında biribirinizle atışmış, üstünüzden atmıştınız, halbuki Allah sakladığınızı çıkaracaktı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o vakit birini öldürmüştünüz de, katili hakkında birbirinizle atışmış, üstünüzden atmıştınız. Halbuki Allah gizlemiş olduğunuzu açığa çıkaracaktı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.
Gültekin Onan = Hani bir kişiyi öldürmüş ve suçu birbirinize / birbirinizin üzerine atmıştınız / birbirinize düşmüştünüz (feddaretüm). Oysa Tanrı gizlediklerinizi (tektümun) açığa çıkaracaktı / çıkartıcıdır (muhricun).
Harun Yıldırım = Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle çekişmiştiniz. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuz şeyi çıkarıcıdır.
Hasan Basri Çantay = Hani siz bir kimse öldürmüşdünüz de onun (kaatili) hakkında birbirinizle atışmışdınız (her biriniz suçu üstünüzden atmışdınız). Halbuki Allah sizin gizleyecek olduğunuz şey'i açığa vurandı.
Hayrat Neşriyat = Hem hani bir zaman siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle münâkaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu hakkıyla ortaya çıkarıcıdır.
İbni Kesir = Hani, siz bir kişiyi öldürmüştünüz de; sonra o konuda birbirinizle çekişmeye başlamıştınız. Allah ise sizin gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır.
Kadri Çelik = Hani siz bir kimseyi öldürmüştünüz de böylece ardından birbirinizin üzerine atmıştınız; oysa Allah sizin gizlediğinizi açığa çıkarıcıydı.
Muhammed Esed = Çünkü ey İsrailoğulları, siz bir adam öldürmüştünüz ve sonra da bu suçlunun sorumluluğunu birbirinizin üstüne atmıştınız. Oysa Allah, sizin örtbas ettiğiniz her şeyi açığa çıkarmaya kadirdir.
Mustafa İslamoğlu = Hani bir kişiyi öldürmüştünüz de, hemen ardından bu konuda birbirinizi suçlamıştınız. Oysa ki Allah örtbas ettiğiniz gerçeği ortaya çıkarırdı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yine hatırlayınız ki, siz bir şahsı öldürmüştünüz, sonra bunda münazaaya kalkıştınız. Allah Teâlâ ise sizin gizlediğiniz şeyi (meydana) çıkarıcıdır.
Ömer Öngüt = Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız. Oysa Allah gizlediğinizi ortaya çıkaracaktır.
Şaban Piriş = Siz bir kimseyi öldürmüş ve suçu birbirinize atmıştınız, oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.
Sadık Türkmen = Hani (ey İsrailoğulları), siz bir kimseyi öldürmüştünüz de, suçu birbirinizin üstüne atmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.
Seyyid Kutub = Hani bir adam öldürmüştünüz de bu suçu birbirinize atmaya kalkmıştınız. Oysa Allah gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı.
Suat Yıldırım = Hani siz bir adam öldürmüştünüz de peşinden katilin kim olduğu hakkında birbirinizle kavgaya tutuşup suçu üzerinizden atmıştınız. Halbuki Allah sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
Süleyman Ateş = Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle atışmıştınız; oysa Allâh, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı.
Tefhim-ul Kuran = Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allah, sizin gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı.
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, siz birisini öldürmüş, onun katili hakkında da birbirinizle çekişmiştiniz. Allah ise sizin sakladığınızı açığa çıkaracaktı.
Yaşar Nuri Öztürk = Siz bir adam öldürmüştünüz de onunla ilgili olarak çekişip duruyordunuz. Oysa ki Allah, sizin sakladıklarınızı ortaya çıkaracaktı.
İskender Ali Mihr = Ve siz, bir adam öldürmüştünüz sonra da (katilini saklayarak) onun hakkındaki (suçu) birbirinize yüklemiştiniz. (Oysa) Allah gizlemiş olduğunuz şeyi açığa çıkarandır.
İlyas Yorulmaz = Siz bir kişiyi öldürmüştünüz de, bu ölünün katilini bulmak için birbirinizi suçluyordunuz. Allah da içinizde gizlediğinizi açığa çıkarandır.
Bakara / 73 - Fe kulnâdribûhu bi ba’dıhâ kezâlike yuhyîllâhul mevtâ ve yurîkum âyâtihî leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = “Sığırın bir parçası ile öldürülene vurun” dedik. (Denileni yaptılar ve ölü dirildi.) İşte, Allah ölüleri böyle diriltir, düşünesiniz diye mucizelerini de size böyle gösterir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Demiştik ki: O adama, ineğin bir uzvuyla vurun işte Allah, aklınız başınıza gelsin diye ölüleri böyle diriltir, delillerini size böyle gösterir.
Abdullah Parlıyan = Sığırın bir kısmıyla öldürülen adama vurun, demiştik te, vurulunca da o şahıs dirilivermişti. İşte böylece Allah ölüleri diriltir. Size böylece gücünü ve delillerini gösterir ki, aklınızı başınıza alasınız.
Adem Uğur = Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (Peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir.
Ahmed Hulusi = "Onun (boğazlanan ineğin) bir parçasıyla (özünüzdeki ilâhî kuvveyi kullanarak) vurun (öldürülene)!" dedik. İşte böylece hayata kavuşturur ölüyü. . . Size böylece (varlığınızdaki kuvvenin) işaretlerini gösterir, tâ ki aklınızı kullanın (değerlendirin).
Ahmet Tekin = Biz onlara:'Kestiğiniz sığırın bir parça etiyle o ölüye vurun' dedik. Allah ölüleri de böyle diriltir. Size âyetlerini, mûcizelerini gösteriyor ki, aklınızı başınıza alasınız.
Ahmet Varol = 'Onun (kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun' dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve belki akıl edersiniz diye size böyle ayetlerini gösterir.
Ali Bulaç = Bunun için de: "Ona (cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun" demiştik. Böylece, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir; ki akıllanasınız.
Ali Fikri Yavuz = İşte bunun için dedik ki, o sığırın bir parçasıyla (kaatili bilinmiyen) ölüye vurun. (onlar da vurdular, ölü dirildi). Bunun gibi, Cenâb’ı Allah ölüleri diriltir ve bu ölüyü diriltmekle size kudret ve âyetlerini gösterir, umulur ki, akıllanasınız.
Ali Ünal = Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
Bayraktar Bayraklı = “Haydi, şimdi öldürülen bu adama, kesilen ineğin bir parçasıyla vurun” dedik. Allah ölüleri bu şekilde diriltir ve size âyetlerini gösterir. Umulur ki, aklınızı kullanırsınız.
Bekir Sadak = «igirin bir parcasiyle ona vurun» dedik. Iste boylece Allah oluleri diriltir ve aklinizi kullanasiniz diye size ayetlerini gosterir.
Celal Yıldırım = «Sığırın bir kısmını öldürülen, adama vurun» demiştik. (Vurulunca da o dirilivermişti). İşte böylece Allah ölüleri diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye âyetlerini size gösterir.
Cemal Külünkoğlu = (Bu amaçla) biz: “Kesilen sığırın bir parçasını o öldürülen adama vurun” dedik (onlar da vurunca, ölü dirilip katilini söyledi). İşte Allah bunu nasıl dirilttiyse ölüleri de öyle diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye ayetlerini size gösterir.
Diyanet İşleri (eski) = 'Sığırın bir parçasıyla ona vurun' dedik. İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir.
Diyanet Vakfi = «Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun» dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (Peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir.
Edip Yüksel = '(Düvenin) bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun,' dedik. İşte, ALLAH ölüleri böyle diriltir ve düşünesiniz diye ayetlerini (mucizelerini) böyle gösterir.
Elmalılı Hamdi Yazır = onun için dedik ki o bakaranın bir parçasile o maktule vurun, işte böyle Allah ölüleri diriltir ve size âyetlerini gösterir gerek ki akıllanasınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun için dedik ki: «O sığırın bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun.» İşte böyle, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir, taki aklınızı başınıza alasınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız.
Gültekin Onan = "(Sığırın) bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun (daraba)" dedik. İşte, Tanrı ölüleri böyle diriltir ve ayetlerini böyle gösterir (yüriyküm) ki akledesiniz.
Harun Yıldırım = Şöyle dedik: "Kesilen ineğin bir parçasıyla, öldürülen adama vurun." İşte böyle diriltir Allah ölüleri. Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz.
Hasan Basri Çantay = Onun için biz «Ona (öldürülen o adama, kesilen o ineğin) bir parçasiyle vurun» demişdik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir, size âyetlerini (kudretini açıklayan delilleri, alâmetleri, mu'cizeleri) gösterir. Gerek ki aklınızı başınıza alasınız.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine: '(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!'demiştik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve akıl erdiresiniz diye size âyetlerini gösterir!
İbni Kesir = Sığırın bir parçasını ölüye vurun, demiştik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Ve sizlere ayetlerini gösterir ki, aklınızı başınıza alasınız.
Kadri Çelik = Bunun üzerine “Onun (sığırın) bir parçasıyla ona (ölüye) vurun” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve sizlere ayetlerini gösterir; umulur ki akledersiniz.
Muhammed Esed = Biz dedik ki: "Bu (prensibi) bu gibi (çözümlenmemiş cinayet olaylarının bazılarında da uygulayın: Bu yolla Allah canları ölümden korur ve kendi iradesini size gösterir ki (bunu görüp) muhakemenizi kullan(mayı öğren)ebilirsiniz."
Mustafa İslamoğlu = Bu maksatla dedik ki: "Bu (prensib)i bu türden (çözünlenmemiş cinayet olaylarından) bazılarına da uygulayın!" Allah aklınızı kullanabilesiniz diye ölüyü işte böyle diriltir ve ayetlerini size bu şekilde gösterir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi dedik ki, «Onun (boğazlayacağınız sığırın) bazı parçasını o maktule vurunuz.» İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, gerektir ki akıllanasınız.
Ömer Öngüt = “Sığırın bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun. ” dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Size âyetlerini gösterir ki aklınızı başınıza alıp düşünesiniz.
Şaban Piriş = -Bir parçasıyla ona vurun, dedik. İşte Allah ölüleri de böyle diriltir. Ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir.
Sadık Türkmen = Biz dedik ki: “Sığırın bir parçası ile öldürülene vurun”. (Denileni yaptılar ve ölü dirildi). İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Düşünesiniz diye mucizelerini/ayetlerini size böyle gösterir.
Seyyid Kutub = Bu amaçla «Kesilen sığırın bir parçasını o öldürülen adamın cesedine değdirin» dedik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size ayetlerini gösterir.
Suat Yıldırım = Bunun üzerine dedik ki: «Kestiğiniz sığırın bir parçasıyla o maktûlün cesedine vurun» (Vurulunca da o diriliverdi.) İşte Allah bunu nasıl dirilttiyse ölüleri de öyle diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye âyetlerini size gösterir.
Süleyman Ateş = Onun için "(ineğin) bir parçasıyla o (öldürülene) vurun." demiştik. İşte Allâh böylece ölüleri diriltir, size âyetlerini gösterir ki düşünesiniz.
Tefhim-ul Kuran = Bunun için de: «Ona (ölü cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun» demiştik. Böylece, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir; belki akıllanırsınız.
Ümit Şimşek = 'Ona, bir parçasıyla vurun' dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve akıl edesiniz diye size âyetlerini gösterir.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dedik: "Kesilen ineğin bir parçasıyla, öldürülen adama vurun." İşte böyle diriltir Allah ölüleri. Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine Biz: “Onun (ineğin) bir parçasıyla ona (öldürülen adama) vurun.” dedik. (O zaman ölen kişi dirilip katilini söyledi). Allah, işte böyle ölüleri diriltir ve size âyetlerini (kudretini) gösterir. Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.
İlyas Yorulmaz = Bu katletme olayının çözümünü, benzer olaylara uygulayın. Allah’ın ölüyü nasıl dirilttiğini (katili ortaya çıkarmayı) size gösterecek ki aklınızı kullanmayı öğreneceksiniz.
Bakara / 74 - Summe kaset kulûbukum min ba’di zâlike fe hiye kel hıcâreti ev eşeddu kasveh(kasveten), ve inne minel hıcâreti lemâ yetefecceru minhul enhâr(enhâru), ve inne minhâ lemâ yeşşakkaku fe yahrucu minhul mâu, ve inne minhâ lemâyehbitu min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ama bundan sonra kalpleriniz katılaştı, taşa döndü, Hattâ taştan da katı bir hale geldi. Çünkü öyle taşlar var ki içinden nehirler kaynar. Öylesi var ki çatladı mı bağrından su fışkırır. Öylesi de var ki Allah korkusundan yerlere yuvarlanır. Allah, yaptığınızdan gafil değil ki.
Abdullah Parlıyan = Ama bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı, kaya gibi hatta daha da sert oldu. Çünkü; unutmayın öyle kayalar var ki, içinden ırmaklar fışkırır; Ve öylesi de var ki, yarıklarından su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla yerinden kopup aşağı yuvarlanır. Allah yaptıklarınızı bilmez değil ki.
Adem Uğur = (Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
Ahmed Hulusi = Bu olayın ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı (varlığındaki Hakk'ı açığa çıkaramaz oldu). . . Oysa bazı taşlar vardır ki, içinden nehirler fışkırır; ve bazıları da vardır ki şak diye yarılır da ondan su çıkar. Öyle taşlar vardır ki, haşyetullahtan düşüp yuvarlanır. . . Allâh sizden açığa çıkanlardan (varlığınızı Esmâ'sıyla oluşturduğu için) asla perdeli değildir.
Ahmet Tekin = Ne var ki, bundan sonra da, kafalarınız kalınlaştı, kalpleriniz katılaştı. Adeta taş gibi oldu, yahut taştan daha sert hale geldi. Taşlardan nehirler kaynayabilir, taşlar yarılır, çatlar, içinden su fışkırabilirdi. Taşlar Allah korkusundan, saygıdan yuvarlanabilirdi. Taşta duygu var, sizde yoktu. Allah işlediğiniz amellerden gafil değildir, amellerinize göre, sizi cezalandıracaktır.
Ahmet Varol = Bu olaydan sonra kalpleriniz yine katılaştı. Adeta taş gibi oldu, hatta ondan daha katı bir hal aldı. Taşlardan öyleleri vardır ki, arasından ırmaklar fışkırır. Yine öyleleri vardır ki, yarılır ve içinden su çıkar. Yine onlardan Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ali Bulaç = Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil (habersiz) değildir.
Ali Fikri Yavuz = (Ne yazık ki) bu ölünün dirilmesinden sonra (ibret alacakken) kalbleriniz katılaştı. O kalbleriniz taşlar gibi veya ondan daha katı... Çünkü taşların öylesi var ki, içinden nehirler kaynar taşar; öylesi var ki, yarılıp ondan çeşme gibi şarıl şarıl su akar ve öylesi var ki, Allah korkusundan (dağdan) aşağı yuvarlanır düşer. Allah Teâla yaptığınız işlerden gafil değildir.
Ali Ünal = Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
Bayraktar Bayraklı = Sonra bu mucizenin ardından kalpleriniz katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Hâlbuki taşın öylesi vardır ki, ondan ırmaklar fışkırır; öylesi vardır ki, yarılıp içinden su akar; öylesi de vardır ki, Allah'a olan saygısından dolayı yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Bekir Sadak = Sonra kalbleriniz yine katilasti, tas gibi, hatta daha da kati oldu. Nitekim taslar arasinda kendisinden irmaklar fiskiran vardir; yarilip su cikan vardir; Allah korkusundan yuvarlananlar vardir. Allah yaptiklarinizi bilmez degildir.
Celal Yıldırım = Bundan sonra yine kalbleriniz katılaştı, taş gibi ve hattâ daha da katı oldu. Çünkü taştan öylesi var ki, ondan ırmaklar fışkırır, öylesi var ki, yarılıp ondan su çıkar, öylesi de var ki, Allah korkusuyla (ilâhî kanunlara boyun eğerek) aşağı düşüp (parçalanır). Allah işlediğiniz (ve işleyeceğinizden habersiz değildir.
Cemal Külünkoğlu = Ne var ki, bundan sonra (ibret almanız gerekirken) kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı (oldu). Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah'a karşı duyduğu huşudan yuvarlanıp aşağı düşer. Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Diyanet İşleri (eski) = Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.
Diyanet Vakfi = (Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
Edip Yüksel = Tüm bunlara rağmen yine kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü öyle taşlar var ki kendisinden ırmaklar fışkırır. Bazıları yarılır, bağrından su çıkarır. Bazıları ise ALLAH'a olan saygıdan dolayı siner. ALLAH yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Elmalılı Hamdi Yazır = sonra bunun arkasından kalbleriniz katılaştı, şimdi onlar taşlar gibi hattâ daha duygusuz, çünkü taşların öylesi var ki içinde nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi var ki Allahın haşyetinden yerlerde yuvarlanıyor, sizler ise neler yapıyorsunuz Allah gafil değil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı. Şimdi onlar taşlar gibi, hatta daha duygusuz; çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor. Sizlerin neler yaptığından Allah gafil değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.
Gültekin Onan = Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri var ki onlardan nehirler fışkırır (yetefeccerü). Bazıları yarılır, bağrından su çıkarır. Öyleleri de vardır ki Tanrı'ya olan saygılarından (haşyetillah) dolayı yuvarlanır. Tanrı yaptıklarınızdan / işlerinizden (tamelun) habersiz (gafilin) değildir.
Harun Yıldırım = Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık o taşlar gibi, yahut katılık bakımından daha da şiddetlidir. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki ondan nehirler fışkırır, elbette öylesi vardır ki, yarılır da kendisinden su çıkar, muhakkak öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir!
Hasan Basri Çantay = Sonra, bunun arkasından yine kalbleriniz katılaşdı. Şimdi o, taş gibi, yahud daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki yarılıb ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki Allah korkusiyle yukardan aşağı düşer (yüksekden aşağı yuvarlanır). Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gaafil değildir.
Hayrat Neşriyat = Sonra bunun ardından kalbleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi veya daha katıdırlar. Hâlbuki doğrusu o taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır; elbette onlardan öylesi de vardır ki, yarılır da ondan su çıkar. Hem onlardan şübhesiz öylesi de vardır ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır! Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
İbni Kesir = Sonra bunun ardından kalbleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibidir. Yahut daha da katı. Zira öylesi vardır ki; ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki; yarılıp ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki; Allah korkusundan yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan asla gafil değildir.
Kadri Çelik = Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Yine öyle taşlar var ki, çatlarlar da böylece bağırlarından su çıkar. Yine öyle taşlar var ki, Allah korkusu ile dağlardan yuvarlanıp aşağı inerler. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.
Muhammed Esed = Ama, bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı; kaya gibi hatta daha da sert oldu; Çünkü, unutmayın, öyle kayalar var ki içinden ırmaklar fışkırır; ve öylesi de var ki, yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağı yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!
Mustafa İslamoğlu = Bütün bunların ardından yürekleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı hale geldi. Çünkü, nice kayalar var ki bağrından ırmaklar fışkırır, öyleleri de var ki yarıldığı zaman su çıkar, ve kimileri de var ki Allah'ın haşmetinden harekete geçip yuvarlanır. Allah yaptıklarınıza karşı duyarsız değildir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra onu müteakip kalpleriniz katılaştı. O kalpler taşlar gibidir. Veya katılıkça daha şiddetlidir. Ve şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar.Ve yine şüphe yok, taşlardan öylesi vardır ki Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan asla gâfil değildir.
Ömer Öngüt = Sonra bunun arkasından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi o kalpler taş gibidir, hatta daha da katıdır. Nitekim taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de vardır ki, yarılıp ondan çeşme gibi su akar. Öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır düşer. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.
Şaban Piriş = Sonra kalpleriniz yine katılaştı. Taş gibi.. hatta daha da katı oldu. Nitekim öyle taşlar vardır ki, içlerinden ırmaklar kaynar, öyle taşlar var ki Allah korkusundan yukarıdan aşağıya yuvarlanırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Sadık Türkmen = Ama bütün bunlardan sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi hatta daha da katı oldu. Çünkü öylesi taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Yine öylesi taş vardır ki, yarılır da içinden sular çıkar. Taş ta vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.
Seyyid Kutub = Bütün bu olaylardan sonra kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi, hatta taştan bile daha katıdırlar. Çünkü öyle taşlar var ki, içlerinden ırmaklar akar. Yine öyle taşlar var ki, çatlarlar da bağırlarından su fışkırır. Yine öyle taşlar var ki, Allah korkusu ile dağlardan yuvarlanıp aşağı inerler. Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Suat Yıldırım = Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı! Çünkü öyle taş var ki içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi var ki çatlar da bağrından su kaynar. Ve öylesi var ki Allah’a olan tazimi sebebiyle yukarıdan düşüp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Süleyman Ateş = Sonra bunun ardından yine kalbleriniz katılaştı; şimdi onlar, taş gibi, hattâ daha da katıdır. Çünkü öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar, öylesi de var ki, Allâh korkusundan aşağı düşer. Allâh, yaptıklarınızı bilmez değildir.
Tefhim-ul Kuran = Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri de vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz) değildir.
Ümit Şimşek = Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı da taş kesildi, hattâ taştan da beter oldu. Çünkü taşlardan öylesi vardır, bağrından ırmaklar çağlar. Öylesi vardır, yarılır da arasından su çıkar. Öylesi vardır, Allah korkusundan aşağılara yuvarlanır. Sizin yaptıklarınızdan ise Allah habersiz değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra bunun ardından kalpleriniz yine kaskatı kesildi. Taş gibidir o. Belki daha da katıdır. Taşların bazıları var ki, ondan ırmaklar fışkırır. Bazıları var ki, çatır çatır yarılır da içinden su çıkar. Öylesi var ki, Allah korkusundan aşağılara düşer. Allah, yapıp durduklarınızdan gafil değildir.
İskender Ali Mihr = Sonra, bunun (bu mucizenin) arkasından kalpleriniz (gene) kasiyet bağladı (katılaştı ve karardı), öyle ki taş gibi hatta daha da katı oldu. Ve gerçekten, taşlardan öyleleri vardır ki, ondan nehirler fışkırır. Ve gerçekten, onlardan (taşlardan) öyleleri vardır ki, yarılır, böylece içinden su çıkar. Ve mutlaka onlardan (taşlardan) öyleleri vardır ki, Allah’a karşı duyduğu huşûdan yuvarlanıp aşağı düşer. Ve Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.
İlyas Yorulmaz = Sonra kalpleriniz bu olaydan sonra yine katılaştı, sanki taş oldu, hatta ondan daha da sert. Hâlbuki nice taşlar var, onların içinden nehirler fışkırır. Yine öyle taşlar var ki yarılır ve içinden su çıkar. Bazı taşlarda Allah’a olan saygısından aşağıya yuvarlanır. Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Bakara / 75 - E fe tatmeûne en yu’minû lekum ve kad kâne ferîkun minhum yesmeûne kelâmallâhi summe yuharrifûnehu min ba’di mâ akalûhu ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden birtakımı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bunların, size inanıvereceklerini mi umuyor, buna mı tamah ediyorsunuz? İçlerinde bir bölük var ki Allah sözünü duyduktan, akılları o sözleri aldıktan sonra da bile bile değiştirirlerdi o sözleri.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber ve müslümanlar! O kendilerine kitap verilenlerin, size inanacaklarını çok mu istersiniz? Aksine bunların birçoğu Allah'ın kelamını dinler ama, onu anladıktan sonra, bile bile çarpıtırlardı.
Adem Uğur = Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.
Ahmed Hulusi = Şimdi siz ey iman edenler, (genetik geçmişi bu olan Yahudilerin) size inanmalarını mı ümit ediyorsunuz? Oysa onların bir kısmı vardı ki, kelâmullahı (Musa'yı) dinler, dediklerini anlar, sonra da bile bile tahrif ederlerdi (değiştirirler başka anlamlara çevirirlerdi).
Ahmet Tekin = Şimdi onların, Yahudilerin size güveneceklerini, peygamberiniz Muhammed’in peygamberliğini tasdik edeceklerini ümit edebilir misiniz? Onlardan bir grup Allah’ın kelâmını işitiyor. Sonra da, akılları yattığı halde bile bile ekleyerek, çıkararak, değiştirerek, helâli haram, haramı helâl yaparak, ileri gelenlerinden cezaları kaldırarak ilâhî kelâmı tahrif ediyorlar.
Ahmet Varol = Siz onların size inanmalarını mı umuyorsunuz! [12] Oysa onların içinde öyle bir topluluk vardı ki, Allah'ın sözünü duyuyor ve onu iyice kavradıktan sonra bile bile değiştiriyorlardı.
Ali Bulaç = Siz (müslümanlar,) onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, Yahûdilerin size inanacaklarını umar mısınız? Halbuki onlardan bir zümre vardı ki, Allah’ın kelâmını (Tevratı) dinlerler ve duyarlardı da, hakkı anladıktan sonra, onu bile bile değiştirirlerdi.
Ali Ünal = (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
Bayraktar Bayraklı = Artık onların, size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Onlardan bir zümre vardı ki, Allah'ın kelâmını dinlerler ve kavrayıp anladıktan sonra, bile bile onda değişiklik yaparlardı.
Bekir Sadak = Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onların bir kısmı, ALLAH'ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.
Celal Yıldırım = (Ey Peygamber ve mü'minler! Yahudilerin) size inanmalarını çok mu istiyorsunuz ? Halbuki onlardan bir topluluk Allah'ın Kelâmını (Tevrat'ı) dinlerler, ona akıl erdirdikten sonra onu bile bile tahrif ederlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Şimdi siz (ey inananlar) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Aksine, birçoğu Allah'ın kelamını dinler ama onu anladıktan sonra bilerek çarpıtırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir takımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı.
Diyanet Vakfi = Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.
Edip Yüksel = Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onların bir kısmı, ALLAH'ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi bunların size iman edivereceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir fırka vardı ki Allahın kelâmını işitirlerdi de akılları aldıktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi bunların size iman edeceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir zümre vardır ki, Allah'ın kelamını dinlerlerdi de akılları aldıktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.
Gültekin Onan = Onların size inanacaklarını (güveneceklerini) umuyor musunuz? Oysa onların bir bölümü / zümresi (feriykun) Tanrı'nın sözünü (kelam) işitip (yesmeune) aklettikten sonra, bile bile / bilerek (yalemun) onu değiştirirlerdi (yuharrifunehu).
Harun Yıldırım = Hala size inanacaklarını ümit eder misiniz? Halbuki onlardan bir grup var ki, Allah'ın kelamını işitirlerdi de sonra onu akıl erdirmelerinin ardından bildikleri halde onu tahrif etmekteydiler.
Hasan Basri Çantay = Artık (ey mü'minler) onların (Yahudilerin) size inanacaklarını umar mısınız? Hâlbuki onlardan (hahamlık eden) bir zümre vardır ki Allanın kelâmını (Tevrâtı) dinlerlerdi de akılları aldıkdan sonra onlar bunu bile bile tahrif (ve tağyir) ederlerdi.
Hayrat Neşriyat = (Ey mü’minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.
İbni Kesir = Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Onlardan öyle bir zümre vardı ki, Allah'ın kelamını dinlerlerdi de akılları yattıktan sonra, bile bile bunu değiştirirlerdi.
Kadri Çelik = Size iman edeceklerine mi tamah ediyorsunuz? Oysa onlardan bir takımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonrada, bile bile onu tahrif ediyorlardı.
Muhammed Esed = Şimdi, onların tebliğ ettiğimiz şeye inanacaklarını bekliyor musunuz? Aksine, bir çoğu Allah'ın kelamını dinler ama onu anladıktan sonra bile bile çarpıtırlar.
Mustafa İslamoğlu = Bütün bu olanlardan sonra siz, onların size inanmalarını mı bekliyorsunuz? Oysa onlardan bir çoğu Allah'ın kelamını işitip ne demek istediğini kavradıkları halde, bile bile tahrif ediyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık sizin için onların imân edip inanacaklarını ümit eder misiniz? Onlardan muhakkak bir gürûh vardır ki Allah'ın kelâmını işitirler de O'nu akılları ile anladıktan sonra tağyire kalkışırlar. Halbuki onlar bilirler.
Ömer Öngüt = (Ey müminler!) Şimdi siz onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan (hahamlık eden) bir zümre vardı ki, Allah'ın kelâmını (Tevrat'ı) işitirler de iyice anladıkları halde onu bile bile tahrif eder (değiştirirler) di.
Şaban Piriş = Size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir grup vardı ki Allah’ın sözünü işitirlerdi de düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu bozarlardı.
Sadık Türkmen = Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden birtakımı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi/çarpıtırlardı.
Seyyid Kutub = Şimdi siz onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlar arasında öyle bir grup var ki, Allah'ın kelâmını işitirler ve anlamına akılları yattıktan sonra, onu bile bile değiştirirlerdi.
Suat Yıldırım = Nasıl olur onların size güvenmelerini beklersiniz ki onlardan bir zümre vardı ki Allah’ın kelamını işitip akılları aldıktan sonra, bile bile onu tahrif eder, değiştirirlerdi.
Süleyman Ateş = Şimdi (ey mü'minler) siz, bunların size inanmalarını mı umuyorsunuz? Oysa bunlardan bir grup vardı ki, Allâh'ın sözünü işitirlerdi de düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.
Tefhim-ul Kuran = Siz (müslümanlar,) onların (Yahudilerin) size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.
Ümit Şimşek = Şimdi siz onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir topluluk var ki, Allah'ın kelâmını dinler, onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Şimdi siz bunların size inanmalarını mı umuyorsunuz? Bunların içlerinden bir fırka vardı ki, Allah'ın kelamını dinliyorlar, sonra onu, kavramalarının ardından, bilip durdukları halde tahrif ediyorlardı.
İskender Ali Mihr = (Ey mü’minler)! Hâlâ onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
Onlardan bir fırka (grup) vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra
onu akıl ettikleri (anladıkları) halde, bile bile tahrif ederler.
İlyas Yorulmaz = (Sizler ey inananlar) Kalpleri katılaşmış olanların size inanmalarını mı bekliyorsunuz? Onlardan bir gurup Allah’ın sözlerini dinlerler, çok iyi anladıkları halde, bile bile Allah’ın sözlerini bozarlar.
Bakara / 76 - Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halâ ba’duhum ilâ ba’din kâlû e tuhaddisûnehum bi mâ fetehallâhu aleykum li yuhâccûkum bihî inde rabbikum e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = Onlar iman edenlerle karşılaşınca, “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında da şöyle derler: “Rabbinizin huzurunda delil olarak kullanıp sizi sustursunlar diye mi, Allah’ın (Tevrat’ta) size bildirdiklerini onlara söylüyorsunuz? (Bu kadarcık şeye) akıl erdiremiyor musunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, inananlarla buluştular mı inandık derler de sonra birbirleriyle yalnız kaldılar mı aklınız mı yok derler, Rabbiniz indinde sizinle çekişsinler, aleyhinize delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığı şeyi tutup onlara söylüyorsunuz?
Abdullah Parlıyan = Onlar iman etmiş olanlarla buluştuklarında, “Sizin inandığınız gibi inandık” derler; ama birbirleriyle başbaşa kaldıklarında “Rabbinizin kelamını size karşı koz olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açıkladığı şeyleri onlara haber veriyorsunuz? Aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?” derler.
Adem Uğur = (Münafıklar) inananlarla karşılaştıklarında "İman ettik" derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları vakit ise: Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz? derler.
Ahmed Hulusi = Bunlar iman edenlerle karşılaştıklarında "iman ettik" derler; sonra da birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, "Allâh'ın size açtığı hakikati, aleyhinizde delil olarak kullanmaları için mi bunlara anlatıyorsunuz, bunu düşünemiyor musunuz?" derler.
Ahmet Tekin = İmân edenlerle karşılaştıkları zaman, sözde:'Biz de imân ettik' diyorlar. Birbirleri ile tenhada bir araya geldikleri zaman:'Rabbinizin huzurunda, aleyhinize delil olarak kullansınlar diye Allah’ın size açıkladığı hakikatleri onlara da mı söylüyorsunuz? Hiç akıllıca davranmayacak mısınız?' diyorlar.
Ahmet Varol = Onlar iman edenlerle karşılaştıklarında 'biz de iman ettik' derler. Ama birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, 'Allah'ın size açmış olduğu şeylerden, bunları Rabbinizin katında size karşı bir belge olarak göstersinler diye mi söz ediyorsunuz! Aklınızı kullanmıyor musunuz!' diye konuşurlar.[13]
Ali Bulaç = İman edenlerle karşılaştıklarında "İman ettik" derler; kendi başlarına kaldıkları zaman ise, derler ki: "Allah'ın size açtık (açıkladık)larını, Rabbiniz katında size karşı bir belge olsun diye mi onlarla konuşuyorsunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?"
Ali Fikri Yavuz = Yahûdilerin münafıkları; müminlerle karşılaştıkları zaman; “- Biz de sizin gibi müminleriz” derlerdi. Birbirleriyle tenhada başbaşa kaldıkları vakit, ileri gelen Yahûdiler, münafıklara:”- Allah’ın size beyan buyurduğu (Rasûlüllah’a ait Tevrat’daki vasıfları), müminler, Rabbiniz katında aleyhinize delil getirsinler diye mi onlara söyleyip duruyorsunuz? buna aklınız ermiyor mu” derlerdi.
Ali Ünal = Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
Bayraktar Bayraklı = Münafıklar, müminlerle karşılaştıklarında, “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, “Allah'ın size açtıklarını, Rabbiniz katında sizin aleyhinize delil getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz?” derler.
Bekir Sadak = Inananlarla karsilastiklari zaman, «Inandik» derlerdi; birbirleriyle yalniz kaldiklarinda, «Rabbinizin katinda size karsi huccet gostersinler diye mi Allah'in size acikladigini onlara anlatiyorsunuz? Bunu akletmiyor musunuz?» derlerdi.
Celal Yıldırım = Onlar imân edenlerle karşılaştıkları zaman, «inandık» derlerdi. Birbirleriyle tenha kaldıkları zaman, «Allah'ın size açtığı şeyi, Rabblniz katından size kanıt olarak getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz? (Buna) aklınız ermiyor mu ?» derlerdi.
Cemal Külünkoğlu = (Yahudilerin ikiyüzlüleri) İnananlarla karşılaştıkları zaman: “Biz de iman ettik” derler. Kendi aralarında baş başa kaldıklarında ise: “(Ne yapıyorsunuz?) Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz. Aklınızı kullanmayacak mısınız?” derler.
Diyanet İşleri (eski) = İnananlarla karşılaştıkları zaman, 'İnandık' derlerdi; birbirleriyle yalnız kaldıklarında, 'Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Bunu akletmiyor musunuz?' derlerdi.
Diyanet Vakfi = (Münafıklar) inananlarla karşılaştıklarında «İman ettik» derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları vakit ise: Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz? derler.
Edip Yüksel = İnananlarla karşılaşınca, 'İnandık,' derler; başbaşa kaldıklarında ise 'Rabbiniz katında size karşı delil olarak kullanmaları için, ALLAH'ın size açıkladığını mı onlara anlatıyorsunuz, akletmez misiniz,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem iman edenlere rast geldiklerinde «amenna» derler. Birbirleriyle halvet yaptıklarında da «rabbinizin huzurunda aleyhinize huccet edinsinler diye mi tutup Allahın size açtığı hakikati onlara söylüyorsunuz? aklınız yok mu be?» dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edenlere rasladıklarında: «İnandık» derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıklarında da: «Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı hakikatı onlara söylüyorsunuz? Aklınız yok mu be!» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle başbaşa kaldıkları zaman, «Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?» derlerdi.
Gültekin Onan = İnananlarla karşılaştıklarında "inandık" derler; başbaşa kaldıklarında ise "Tanrı'nın size açıkladığını / açtığını (fetehallahu) rabbiniz katında size (karşı) delil olarak kullanmaları / delil getirmeleri (liyuhacciküm) için mi onlara anlatıyorsunuz / söylüyorsunuz (etuhaddisunehüm)? Akletmez misiniz?" derler.
Harun Yıldırım = Îmân edenlerle karşılaştıklarında: "Îmân ettik" derler. Fakat başbaşa kaldıklarında: "Allah'ın size açtığı şeyleri, Rabbinizin huzurunda size karşı onunla delil getirsinler diye mi onlara haber veriyorsunuz? Hala akıl etmiyor musunuz?" derler.
Hasan Basri Çantay = (Yahudi münafıklar) îman edenlere kavuşdukları zaman «İnandık» derler. Birbirine (dönüb) halvet oldukları vakit ise (aralarındaki ileri gelenler, münafıklık eden arkadaşlarına) : «Allahın size açdığı şey'i (Resûlüllahın sıfatlarına ve sâireye dâir Tevratda öğretdiklerini) mü'minler onunla Rabbiniz katında (aleyhinizde) kuvvetli delîl getirsinler diye mi onlara söyleyib duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?» derler.
Hayrat Neşriyat = Îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: '(Biz de) îmân ettik!' derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da (reisleri onlara): 'Allah’ın size (Tevrât’ta) açıkladığı (Muhammed’in sıfatları)nı, Rabbinizin huzûrunda size karşı onunla delil getirsinler diye mi onlara (o mü’minlere) anlatıyorsunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?' dediler.
İbni Kesir = Mü'minlerle karşılaştıkları zaman, inandık derlerdi, birbirleriyle baş başa kaldıklarında, Rabbınızın katında, aleyhinde delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz, buna aklınız ermiyormu? diye birbirlerini uyarırlardı.
Kadri Çelik = İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İman ettik” derler. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında, “Rabbinizin katında size karşı delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara söylüyorsunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” derler.
Muhammed Esed = Nitekim, imana ermiş olanlarla buluştuklarında, "(Sizin inandığınız gibi) inanıyoruz!" derler; ama birbirleriyle baş başa kaldıklarında, "Rabbinizin kelamını size karşı koz olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açıkladığı şeyleri onlara haber veriyorsunuz? Aklınızı başınıza toplamayacak mısınız? derler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar, iman edenlerle buluştuklarında "iman ettik" derler, birbirleriyle baş başa kaldıklarındaysa (akıl hocaları, "iman ettik" diyenlere) "Rabbinizin katında size karşı bir koz olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açtığı şeyi onlara haber veriyorsunuz? Bu kadarını düşünemiyor musunuz?" derler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar, mü'minlere mülâki oldukları zaman, «Biz de imân ettik,» derler. Ve bunların bazıları diğer bazıları ile tenha kalınca da derler ki: «Allah'ın size açtığını o müslümanlara haber verir misiniz, ki onunla Rabbiniz nezdinde size karşı hüccet ikame etsinler. Sizin buna aklınız ermiyor mu?»
Ömer Öngüt = (Yahudi münafıklar) müminlerle karşılaştıkları zaman: “Biz de iman ettik. ” derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise: “Allah'ın size açtıklarını, Rabbiniz katında sizin aleyhinizde kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Bunları hiç düşünemiyor musunuz?” derler.
Şaban Piriş = İnananlarla karşılaştıkları zaman “inandık” derler, birbirleriyle yalnız kaldıklarında: - Rabbiniz'in yanında size karşı delil getirsinler diye mi, Allah’ın size açıkladığını onlara anlatıp duruyorsunuz? Bunu akıl etmiyor musunuz? derlerdi.
Sadık Türkmen = Onlar/o münafıklar inananlarla karşılaşınca; “İnandık” derler ve birbirleriyle baş başa kaldıklarında da şöyle derler: “Rabbinizin katında/huzurunda size karşı delil olarak kullanıp sizi sustursunlar diye mi, Allah’ın size bildirdiğini onlara söylüyorsunuz? Bunu aklınız almıyor mu?”
Seyyid Kutub = Onlar müminler ile karşılaştıklarında «inandık» derler. Fakat birbirleri ile başbaşa kaldıkları zaman «Rabbiniz katında aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açıkladıklarını onlara anlatıyorsunuz? Bunun yanlış olduğuna aklınız ermiyor mu?» derler.
Suat Yıldırım = Onlar iman edenlerle karşılaştıklarında «Biz de iman ettik» derler. Kendi aralarında kaldıklarında ise: «Ne yapıyorsunuz? derler, Rabbinizin huzurunda aleyhinize hüccet edinsinler diye mi tutup Allah’ın size açtığı gerçeği onlara söylüyorsunuz? Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?»
Süleyman Ateş = İnananlara rastladıkları zaman: "İnandık" derler; birbirleriyle yalnız kaldıkları zaman: "Allâh'ın size açtığını onlara söylüyorsunuz ki, onu Rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil olarak mı kullansınlar? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" derler.
Tefhim-ul Kuran = İman edenlerle karşılaştıklarında «iman ettik» derler; birbiriyle kendi başlarına kaldıkları zaman ise, derler ki: «Allah'ın size açtık (açıkladık) larını, Rabbiniz katında size karşı bir belge olsun diye mi onlarla söyleşiyorsunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?»
Ümit Şimşek = İman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'Biz de inandık' derler. Baş başa kaldıklarında ise, birbirlerine, 'Yoksa,' derler, 'Rabbiniz katında size karşı delil olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açtıklarını onlara anlatıyorsunuz: Hiç akıl etmiyor musunuz?'
Yaşar Nuri Öztürk = İnanmış olanlarla karşılaştıklarında, "İnandık" derler. Baş başa kaldıklarında ise şöyle konuşurlar: "Allah'ın size açtığını, Rabb'iniz katında sizinle tartışmada kanıt yapsınlar diye onlara söylüyor musunuz? Aklınızı işletmeyecek misiniz?"
İskender Ali Mihr = Ve onlar, âmenû olanlarla (Allah’a ulaşmayı dileyenlerle) mülâki oldukları (karşılaştıkları) zaman: “Âmenû olduk.” dediler. Yalnız kaldıkları zaman birbirlerine: “Allah’ın size açtığı şeyleri (Resûlallah hakkında bildirdiklerini), Rabbinizin katında size karşı onu “hüccet (delil) göstersinler” diye mi onlara (mü’minlere) anlatıyorsunuz? Hâlâ akıl etmiyor musunuz?” dediler.
İlyas Yorulmaz = İman edenlerle karşılaştıkları zaman, bizde iman ettik derler. Kendileri gibilerle baş başa kaldıklarında “Rabbinizin yanında sizinle çekişsinler diye, Allah’ın size açıkladığı konuları, onlara haber mi veriyorsunuz? Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz ?” derler.
Bakara / 77 - E ve lâ ya’lemûne ennallâhe ya’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn(yu’linûne).
Diyanet İşleri = Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da bilir, açığa vurduklarını da.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.
Abdullah Parlıyan = Bilmiyorlar mı ki Allah, onların neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir.
Adem Uğur = Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açıkça yaptıklarını da Allah bilmektedir.
Ahmed Hulusi = Bilmiyorlar mı Allâh'ın, gizlediklerini de açığa çıkardıklarını da bildiğini!
Ahmet Tekin = Onların, gizledikleri inkârlarını ve yalanlamalarını, halkı yanıltan fısıltılar yayarak yaptıkları faaliyetleri, açığa vurdukları nifaklarını, alenen yaptıklarını Allah’ın bildiğini, kendileri bilmiyorlar mı?
Ahmet Varol = Onlar Allah'ın, kendilerinin gizlediklerini de açığa vurduklarını da bildiğini bilmezler mi!
Ali Bulaç = (Peki) Onlar, Allah'ın gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?
Ali Fikri Yavuz = Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah, gizledikleri şeyi de, açıkladıklarını da tamamen bilir.
Ali Ünal = Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğini bilmiyorlar mı?
Bekir Sadak = Gizlediklerini de, acikladiklarini da Allah'in bildigini bilmiyorlar mi?
Celal Yıldırım = Bilmezler mi ki, Allah onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da elbette bilir.
Cemal Külünkoğlu = Onlar bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilmektedir.
Diyanet İşleri (eski) = Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah'ın bildiğini bilmiyorlar mı?
Diyanet Vakfi = Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açıkça yaptıklarını da Allah bilmektedir.
Edip Yüksel = Bilmezler mi ki ALLAH gizledikleri ve açıkladıkları herşeyi biliyor?
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya bilmezler mi de? ki onlar ne sır tutarlar ve ne i'lân ederlerse Allah hepsini bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Peki bilmezler mi ki, onlar neyi sır olarak saklar ve neyi açıkça ilan ederlerse Allah hepsini bilir?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peki bilmezler mi ki, onlar neyi sır olarak saklar ve neyi açıkça söylerlerse Allah hepsini bilir.
Gültekin Onan = Bilmezler mi ki Tanrı gizlediklerini de (yüsirrune), açıkladıklarını da (yulinun) biliyor?
Harun Yıldırım = Bilmiyorlar mı ki gizledikleri şeyleri de açıkladıkları şeyleri de muhakkak ki Allah bilir.
Hasan Basri Çantay = Onlar bilmiyorlar mı ki Allah, ne gizlerlerse, ne açıklarlarsa (hepsini) bilir.
Hayrat Neşriyat = Hem (onlar) bilmiyorlar mı ki, şübhesiz Allah, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa bilir.
İbni Kesir = Bilmiyorlarmı ki; ne gizlerler, ne açıklarlarsa Allah hepsini bilir.
Kadri Çelik = Gizlediklerini de açıkladıklarını da Allah'ın bildiğini bilmiyorlar mı?
Muhammed Esed = Bilmezler mi ki Allah, açığa vurdukları şeylerden de gizlediklerinden de haberdardır?
Mustafa İslamoğlu = Asıl onlar düşünmez mi ki, Allah onların gizlediklerini de çok iyi biliyor, açıkladıklarını da?
Ömer Nasuhi Bilmen = Bilmiyorlar mı ki Allah Teâlâ şüphesiz onların sakladıklarını da, izhar eylediklerini de bilir.
Ömer Öngüt = Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilmektedir.
Şaban Piriş = Onlar, gizlediklerini de açıkladıklarını da Allah’ın bildiğini bilmiyorlar mı?
Sadık Türkmen = Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da bilir, açığa vurduklarını da!..
Seyyid Kutub = Acaba onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttukları ve açığa vurdukları herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de bilir, açıkladıklarını da?
Süleyman Ateş = Bilmiyorlar mı ki, Allâh onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını biliyor?
Tefhim-ul Kuran = (Peki) Onlar, Allah'ın gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?
Ümit Şimşek = Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da?
Yaşar Nuri Öztürk = Bilmezler mi ki, Allah onların sakladıklarını da açıkladıklarını da çok iyi bilmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, gizlenen ve açıklanan şeyleri Allah’ın bildiğini bilmiyorlar mı?
İlyas Yorulmaz = Bilmiyorlar mı? Allah, gizlediklerini de, açıkça yaptıklarını da biliyor.
Bakara / 78 - Ve minhum ummiyyûne lâ ya’lemûnel kitâbe illâ emâniyye ve in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).
Diyanet İşleri = Bunların bir de ümmî takımı vardır; Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = İçlerinde, anasından doğduğu gibi kalan, okuma yazma bilmeyenler de var ki onlar, kitap nedir bilmezler. Bildikleri şey, ancak kuruntularıdır, onlar, ancak zanna kapılırlar.
Abdullah Parlıyan = Onlar arasında ilâhî kelamın gerçek bilgisine sahip olmayan, kitap ile ilgisiz insanlar var; ki bunlar sadece birtakım kuruntular ve hayaller peşindedirler.
Adem Uğur = İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.
Ahmed Hulusi = Onlardan ümmî olanlar vardır ki, vehmettikleri (kafalarında şartlanmalarına göre kurguladıkları) ötesinde Kitabı (hakikat bilgisini) bilmezler; (asılsız) zanlarıyla yaşarlar.
Ahmet Tekin = Bunların bir kısmı ümmîdir, Mekke civarındaki bilinen kabilelerdir. Okumayı yazmayı, kutsal kitapları bilmezler. Kuruntudan ve kulaktan dolma, hahamlardan ve papazlardan öğrendikleri yalandan ve boş laflardan başka bildikleri yoktur. Onlar kesinlikle zanna dayalı konuşurlar.
Ahmet Varol = Onların içinde bir de Kitab'ı bilmeyen cahiller vardır ki, bunların bütün bildikleri boş kuruntulardan ibaret şeylerdir ve bunlar sadece zanna kapılmaktadırlar.
Ali Bulaç = Onlardan bir kısmı ümmidir. Kitabı bilmezler; (bildikleri) bir sürü asılsız şeylerden başkası değildir ve yalnızca zannederler.
Ali Fikri Yavuz = Yahûdiler içinde okuma ve yazma bilmiyenler vardır ki, Tevrat’ı anlamaz cahillerdir. Ancak bir takım kuruntu yığını uydurmalar düzer, sadece şüphe ve zanda bulunurlar.
Ali Ünal = İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
Bayraktar Bayraklı = Onların arasında kitabı bilmeyen cahiller vardır. Bildikleri sadece kendilerine anlatılan asılsız kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.[24]
Bekir Sadak = Onlarin bir kisminin okuyup yazmasi yoktu. Kitab'i bilmezlerdi; bildikleri sadece bir takim yalan ve kuruntulardi. Onlar ancak vehim icindedirler.
Celal Yıldırım = Onlardan bir kısmı ümmîdir (okuyup yazması yoktur); Kitab (Tevrat)! bilmezler, ancak birtakım kuruntuları bilirler. Onlar sadece zan peşindedirler.
Cemal Külünkoğlu = İçlerinde bir takım ümmîler (okuma yazma bilmeyenler) vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Ve onlar ancak zanna/kuruntuya dayanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Onların bir kısmının okuyup yazması yoktu. Kitab'ı bilmezlerdi; bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardı. Onlar ancak vehim içindedirler.
Diyanet Vakfi = İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.
Edip Yüksel = Aralarında ümmiler var ki kuruntu ve söylentilerin dışında kitabı bilmezler; bildiklerini zannederler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunların bir de ümmî kısmı vardır, kitabı, kitabeti bilmezler, ancak bir takım kuruntu yığını ümniyyeler kurar ve sırf zann ardında dolaşırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunların bir de okuyup yazma bilmeyen kısmı vardır ki, kitabı, kitabeti bilmezler, ancak bir takım kuruntu yığını hayaller kurar ve sadece zan ardında dolaşırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar.
Gültekin Onan = Onlardan (bir bölümü) ümmidir / (İçlerinde / aralarında) ümmiler vardır, kuruntu ve söylentilerin / asılsız şeylerin (emaniyye) dışında kitabı bilmezler; yalnızca zannederler.
Harun Yıldırım = Onlardan ümmîler de vardır ki o kitabı bilmezler; kuruntular müstesna… Onlar sadece zanda bulunurlar.
Hasan Basri Çantay = Onların içinde ümmî ler de var ki Kitabı (Tevrâtı) bilmezler. (Bütün bildikleri yalınız reislerinin telkin etdikleri) bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değil. Onlar başka değil, yalınız zanda (ve cehâletde) kalmış bulunuyorlar.
Hayrat Neşriyat = Onlardan ümmî olanlar da vardır ki, Kitâb’ı (Tevrât’ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temennîler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.
İbni Kesir = Onlardan bir kısmı ümmidirler, kitabı anlamazlar. Bir takım batıl şeyleri onlar sadece zanneder dururlar.
Kadri Çelik = Onların bir kısmı da bir takım kuruntular dışında kitabı bilmeyen ümmilerdir. Onlar sadece zannediyorlar.
Muhammed Esed = Onlar arasında ilahi kelamın gerçek bilgisine sahip olmayan, kitap ile ilgisiz insanlar var; (ki bunlar) sadece bir takım kuruntular(a tabi olurlar) ve zanna dayanırlar.
Mustafa İslamoğlu = Onların içerisinde ümmiler de var. Onları kitabı bilmezler, sadece birtakım kuruntulara sahipler; ve onlar (gerçekleri bilmiyor) yalnızca zannediyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlardan bazıları da ümmîdirler. Kitab'ı bilmezler. Ancak birtakım bâtıl şeyleri bilirler. Ve onlar yalnız zanneder dururlar.
Ömer Öngüt = Onlardan bir kısmı okuma yazması olmayan ümmidirler, Kitab'ı (Tevrat'ı) anlamazlar. Bir takım bâtıl şeyleri onlar sadece zanneder dururlar.
Şaban Piriş = Onların bir kısmının okuyup yazması yoktur. Kitabı bilmezler, bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardır. Onlar yalnızca zanneder dururlar.
Sadık Türkmen = Bunların bir de ümmi takımı vardır, kitabı bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zan ile hareket ederler.
Seyyid Kutub = Onların içinde bir de ümmiler (okuma- yazma bilmeyenler) vardır ki, bunlar kitabı bilmezler. Bütün bildikleri birtakım asılsız kuruntulardır. Onlar sırf zanlara (saplantılara) kapılmışlardır.
Suat Yıldırım = Onların bir kısmı da ümmîdir. Kitap nedir bilmezler. Bütün bildikleri, kendilerine anlatılan birtakım kuruntu ve uydurmalardır. Onlar sadece bir zan içindedirler.
Süleyman Ateş = Onların içinde bir de ümmiler var ki, Kitabı bilmezler, bütün bildikleri birtakım kuruntular(yahut kulaktan dolma şeyler)dir; onlar sadece zannediyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Onlardan bir bölümü de ümmidir. Kitabı bilmezler; (bildikleri) bir sürü asılsız şeylerden başka değil; bunlar yalnızca zannederler.
Ümit Şimşek = Bir de onlardan, kitabı bilmeyen ümmîler vardır ki, bütün bildikleri kuruntulardan, işleri de zan ve tahminden ibarettir.
Yaşar Nuri Öztürk = İçlerinde ümmî olanlar da vardır ki Kitap'ı bilmezler, sadece hayal ve kuruntu bilirler. Onlar yalnız sanıya saplanırlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlardan bir kısmı ümmîlerdir. Onlar (Allah’ın) Kitabı’nı bilmezler, sadece emaniyeyi (kişilerin yazdığı kitapları)
bilirler. Ve onlar sadece zanda bulunuyorlar.
İlyas Yorulmaz = Onların içinde kitabı bilmeyen, sadece kuruntularına uyan ümmiler (vahyi tanımayan ve vahiyden habersiz) olanlar var. Böyleleri yalnızca zanlarına uyarlar.
Bakara / 79 - Fe veylun lillezîne yektubûnel kitâbe bi eydîhim summe yekûlûne hâzâ min indillâhi li yeşterû bihî semenen kalîlâ(kalîlen), fe veylun lehum mimmâ ketebet eydîhim ve veylun lehum mimmâ yeksibûn(yeksibûne).
Diyanet İşleri = Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!
Abdulbaki Gölpınarlı = Elleriyle kitap yazıp sonra da az bir para almak için bu, Allah tarafından geldi diyenlerin vay hallerine. Elleriyle yazdıklarından, o kitabı, kendileri düzdüklerinden dolayı vay hallerine, kazançları yüzünden vay hallerine.
Abdullah Parlıyan = O halde yazıklar olsun onlara ki, kendi elleriyle ilâhî kelamı yalan ve yanlış olarak yazıp, sonra onu az bir kazanç elde edebilmek için “Bu Allah'tandır” derler. Böyle diyerek kendi elleriyle yazdıklarından dolayı, yazıklar olsun onlara ve yine bütün o kazandıklarından dolayı, yazıklar olsun böylelerine.
Adem Uğur = Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!
Ahmed Hulusi = Yazıklar olsun kendi elleriyle (nefsanî doğrultuda) bir takım bilgileri yazıp, sonra da az bir paha karşılığı için "Bu Allâh indîndendir" diyenlere!. . Yazıklar olsun elleriyle yazıya döktükleri bilgilere! Yazıklar olsun bu yolla elde ettikleri kazanca!
Ahmet Tekin = Asıl, kutsal kitaplardaki tahrifatı elleriyle yazılı hale getirenlerin, kutsal kitap uyduranların; uydurduklarını servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine çevirmek, birkaç pula satmak için, bir de:'Bu Allah katındandır' diyenlerin vay haline! Elleriyle yaptıkları yazılı tahrifattan dolayı vay ehl-i kitabın başına geleceklere! Elde ettikleri kazançtan dolayı vay ki, vay onlara!
Ahmet Varol = Karşılığında az bir ücret alabilmek için kendi elleriyle kitap yazıp da sonra: 'İşte bu Allah katından gelmedir' diyenlere yazıklar olsun. Yazdıklarından dolayı da onlara yazık olsun, kazandıklarından dolayı da!
Ali Bulaç = Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına.
Ali Fikri Yavuz = Artık büyük azâb o kimseleredir ki, kendi elleriyle Tevrat’ı yazarlar da, sonra biraz para almak için: “- Bu Allah tarafındandır.” derler. Ellerinin yazdıkları yüzünden büyük azâb onlara; kazanmakta oldukları günah yüzünden yazıklar olsun onlara...
Ali Ünal = Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
Bayraktar Bayraklı = Elleriyle kitabı yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu, Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!
Bekir Sadak = Vay, Kitabi elleriyle yazip, sonra da onu az bir degere satmak icin, «Bu Allah katindandir» diyenlere! Vay ellerinin yazdiklarina! Vay kazandiklarina!
Celal Yıldırım = Kitabı elleriyle yazdıktan sonra onu önemsiz bir paha karşılığında satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlerin vay haline! Elleriyle yazdıklarından dolayı vay onlara!. Vay, kazanmakta oldukları şeyden onlara!..
Cemal Külünkoğlu = Kendi elleri ile kitabı yazdıktan sonra karşılığında az bir dünyalık menfaat için: “Bu, Allah katından geldi” diyenlerin vay haline! Kendi elleriyle kaydettiklerinden ötürü yazıklar olsun onlara! Ve yine bütün o kazandıklarından ötürü yazıklar olsun böylelerine!
Diyanet İşleri (eski) = Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, 'Bu Allah katındandır' diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!
Diyanet Vakfi = Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allah katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!
Edip Yüksel = Kitab'ı elleriyle yazdıktan sonra onu ucuz bir fiyata satmak için onun ALLAH'tan olduğunu söyleyenlerin vay haline. Ellerinin yazdığından dolayı vay haline onların. Kazandıklarından dolayı vay haline onların!
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık vay o kimselere ki kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için «bu, Allah tarafındandır» derler, artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: «Bu Allah tarafındandır.» derler. Artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için «Bu Allah katındandır.» derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!..
Gültekin Onan = Kitabı elleriyle yazdıktan sonra onu az bir değer karşılığında satmak için "bu Tanrı katındandır" diyenlerin vay haline. Ellerinin yazdığından dolayı vay haline onların. Kazandıklarından / kazanmakta olduklarından dolayı vay haline onların!
Harun Yıldırım = Veyl onlara ki, elleriyle kitabı yazıp sonra onu az bir pahaya satabilmek için: “Bu Allah katındandır!?” derler. Elleriyle yazdıkları şeyler sebebiyle veyl onlara! Kazandıkları şeyler sebebiyle veyl onlara!
Hasan Basri Çantay = Artık, elleriyle Kitabı (Tevrâtı yalan yanlış) yazıb da sonra onu az bir bahâ ile satabilmek için «Bu, Allah karındadır» diyegelenlerin vay haaline!.. Vay ellerinin yazdıklarından başlarına geleceklere! Vay şu kazanmakda oldukları (rişvet, günah) yüzünden onlara!.
Hayrat Neşriyat = Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: 'Bu, Allah tarafındandır!' derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!
İbni Kesir = Vay, kitabı elleriyle yazıp da sonra az bir paha ile satabilmek için; bu, Allah katındandır, diyenlerin, ellerinin yazdıklarından dolayı vay onlara! Vay onlara. O kazanmış oldukları yüzünden.
Kadri Çelik = Vay kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, “Bu Allah katındandır” diyenlere! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!
Muhammed Esed = O halde, yazıklar olsun onlara ki, kendi elleriyle, ilahi kelam(dan olduğunu iddia ettikleri hususlar)ı kaydettikten sonra, az bir kazanç elde etmek için, "Bu Allah'tandır!" derler. (Böyle diyerek) kendi elleriyle kaydettiklerinden ötürü yazıklar olsun onlara! Ve yine bütün o kazandıklarından ötürü yazıklar olsun böylelerine!
Mustafa İslamoğlu = Yazıklar olsun onlara ki, kitabı kendi elleriyle yazıp da az bir getiri sağlamak için "Bu Allah katındandır" derler. Elleriyle yazdıklarından dolayı yazıklar olsun onlara, kazandıklarından dolayı da yazıklar olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi veyl o kimselere ki, kitabı elleriyle yazarlar da sonra bununla az bir paha satın almak için, «Bu Allah tarafındandır» derler. Artık veyl onlara, o ellerinin yazmış olduğu şeylerden dolayı. Ve veyl onlara o kazanmış oldukları şeylerden dolayı!
Ömer Öngüt = Kitabı elleriyle yazıp da, sonra onu az bir pahaya satmak için: “Bu Allah katındandır. ” diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıkları vebalden ötürü vay haline onların!
Şaban Piriş = Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir paraya satabilmek için: -Bu, Allah katındandır, diyenlerin vay haline! Vay ellerinin yazmış olduğundan dolayı başlarına geleceklere! Kazandıklarından dolayı vay onların haline!
Sadık Türkmen = Yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı elleriyle yazarlar, sonra da onu az bir değere/karşılığa değişmek için; “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü, onların haline! Vay kazandıklarından dolayı, onların haline!
Seyyid Kutub = Kendi elleri ile kitabı yazdıktan sonra karşılığında birkaç para elde etmek amacı ile, «Bu, Allah katından geldi» diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından ötürü vay başlarına geleceklere! (Yine) Kazandıkları paradan ötürü vay başlarına geleceklere!..
Suat Yıldırım = Elleriyle kitap yazıp, biraz para almak için: "Bu Allah tarafındandır." diyenlerin vay haline! Vay o ellerinin yazdıklarından ötürü onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!
Süleyman Ateş = Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, "Bu Allâh katındandır," derler! Ellerinin yazdığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!
Tefhim-ul Kuran = Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için: «Bu Allah katındandır» diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına.
Ümit Şimşek = Yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı kendi elleriyle yazarlar, sonra da, onunla az bir para elde etmek için 'Bu Allah katındandır' derler. Yazıklar olsun elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, yazıklar olsun kazandıkları yüzünden onlara!
Yaşar Nuri Öztürk = Yazıklar olsun o kişilere ki, Kitap'ı kendi elleriyle yazarlar da sonra onunla basit bir karşılık satın alsınlar diye, "İşte bu, Allah katındandır!" derler. Vay haline onların, ellerinin yazdıkları yüzünden! Vay haline onların, kazanıp durdukları yüzünden!
İskender Ali Mihr = Artık elleriyle (emaniye bilgiler içeren) kitabı yazanların vay haline! Sonra da onu (bu yazdıklarını) az bir bedel karşılığında satmak için: “Bu Allah’ın indindendir.” derler. İşte onlara yazıklar olsun , elleriyle yazdıkları şeylerden dolayı ve yazıklar olsun onlara, kazandıkları şeyler sebebiyle.
İlyas Yorulmaz = Yazıklar olsun o kimselere ki, elleriyle kitap yazarlar, sonra az bir menfaat elde etmek için, yazdıklarının Allah katından olduğunu söylerler. Yazıklar olsun elleriyle yazdıklarına, bundan dolayı kazandıklarına da yazıklar olsun.
Bakara / 80 - Ve kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdeh(ma’dûdete), kul ettehaztum indallâhi ahden fe len yuhlifallâhu ahdehu(ahdehû) em tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Bir de dediler ki: “Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.” Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? -Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez-. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Dediler ki: Ateş, bizi yaksa bile birkaç gün yakar. De ki: Allah'tan bir söz mü aldınız? Aldınızsa Allah sözünden hiç dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?
Abdullah Parlıyan = Ve onlar: “Ateş bize birkaç günden fazla dokunmaz” derler. De ki onlara: Allah'tan bir söz mü aldınız çünkü Allah hiçbir zaman sözünden caymaz yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Adem Uğur = İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Ahmed Hulusi = Ve dahi onlar dedi ki: "Sayılı günler ötesinde ateş bizi yakmayacak!" De ki onlara: "İndAllâh'tan (hakikatinizden gelen bir) söz mü aldınız? Allâh asla sözünden dönmez! Oysa siz Allâh hakkında uydurma şeyler konuşuyorsunuz!"
Ahmet Tekin = Bir de İsrâiloğulları:'Sayılı birkaç günün dışında bize asla Cehennem ateşi dokunmayacaktır' dediler. Sen de:'Siz Allah’tan bir taahhüt, bir söz mü aldınız? Eğer böyleyse, Allah asla sözünden dönmez. Yoksa Allah adına bilmeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?' de.
Ahmet Varol = Onlar (İsrailoğulları) yine: 'Bize sadece sayılı günlerde ateş dokunacaktır' dediler. Onlara: 'Siz Allah katından bir söz mü aldınız? Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?' de.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?"
Ali Fikri Yavuz = O yahûdiler: “-Bize sayılı bir kaç günden başka asla cehennem ateşi dokunmaz.” dediler. Ey Habibim, onlara de ki, size o müddetten daha ziyade azab edilmiyeceğine dair Allah’dan bir vaad mı aldınız? Böyle ise, Allah ahd ve vaadinden asla caymaz. Yoksa Allah’a karşı bilemiyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Ali Ünal = Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
Bayraktar Bayraklı = İsrâiloğulları, “Ateş bize birkaç günden fazla dokunmaz” derler. Onlara de ki: “Allah'tan bir söz mü aldınız; çünkü Allah asla sözünden caymaz; yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”
Bekir Sadak = «tes bize sadece sayili birkac gun degecektir", derler; sor, «Allah katindan siz soz mu aldiniz?", eger oyle ise Allah sozunden caymayacaktir» «Yoksa Allah'a karsi bilmediginiz bir sey mi soyluyorsunuz?»
Celal Yıldırım = (Yahudiler) «Ateş bize ancak sayılı birkaç gün dokunacaktır» dediler. De ki: Allah katından bir söz mü aldınız? ki böyle bir şey varsa, Allah verdiği sözünden asla caymaz Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi mi (uydurup) söylüyorsunuz?!
Cemal Külünkoğlu = İsrailoğulları: “Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır” dediler. Ey Habibim, onlara de ki: “Allah'tan bir söz mü aldınız? Aldıysanız ne âlâ, Allah vadinden asla caymaz.” Yoksa bilmediğiniz şeyleri mi Allah adına söylüyorsunuz?
Diyanet İşleri (eski) = 'Ateş bize sadece sayılı birkaç gün değecektir', derler; sor, 'Allah katından siz söz mü aldınız?', eğer öyle ise Allah sözünden caymayacaktır. 'Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?'
Diyanet Vakfi = İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Edip Yüksel = 'Sayılı birkaç gün dışında ateş bize değmeyecek,' dediler. De ki: 'ALLAH'tan böyle bir söz mü aldınız -ki ALLAH verdiği sözden dönmez- yoksa ALLAH adına bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de dediler: Bize sayılı bir kaç günden maada asla ateş dokunmaz. Siz de Allahtan bir ahit aldınız mı? Böyle ise Allah asla ahdinde hulfetmez, yoksa Allaha karşı bilemiyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de dediler ki: «Bize sayılı bir kaç günden başka asla ateş dokunmaz.» Siz de: «Allah'tan bir teminat mı aldınız? Böyle ise Allah kesinlikle sözünden caymaz, yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de dediler ki: «Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz». De ki; «Siz Allah'dan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?»
Gültekin Onan = "Sayılı birkaç gün dışında ateş bize değmeyecek" dediler. De ki: "Tanrı'dan böyle bir söz mü (ahid) aldınız -ki Tanrı sözünden (ahid) dönmez- yoksa Tanrı'ya karşı bilmediğiniz bir şeyi mi / bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?"
Harun Yıldırım = Bir de: "Sayılı günler dışında bize asla ateş dokunmayacaktır." dediler. De ki: "Allah katından bir söz mü aldınız? Öyleyse Allah asla ahdini bozmaz; yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?”
Hasan Basri Çantay = (Peygamber onları Cehennemle korkutduğu zaman da : «Atalarımızın buzağıye tapdıkları) sayılı (ve mahdud) günlerden (kırk günden) başka (fazla) bize kat'iyyen Cehennem (azabı) dokunmayacak» dediler. Söyle (Habîbim) ki: «Allah katından (bu hususda) bir ahdi mi elde etdiniz? (Ondan böyle bir sözü mü aldınız?) ki Allah ahdinden asla caymaz yoksa Allaha karşı bilmeyeceğiniz bir şey'i mi söylüyorsunuz?».
Hayrat Neşriyat = Hem: 'Sayılı birkaç günden başka bize ateş aslâ dokunmayacaktır!' dediler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: '(Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?'
İbni Kesir = Sayılı günlerden başka asla bize ateş dokunmayacaktır dediler. Deki: Siz Allah katından bir söz mü aldınız? Öyleyse Allah asla sözünden caymaz. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz.
Kadri Çelik = “Ateş bize sadece sayılı bir kaç gün değecektir” derler. De ki: “Allah katından siz söz mü aldınız? Eğer öyle ise bu durumda Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?”
Muhammed Esed = Ve onlar: "Ateş bize birkaç günden fazla dokunmaz" derler. De ki (onlara): "Allah'tan bir söz mü aldınız -çünkü Allah hiçbir zaman sözünden caymaz- yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah'a isnat ediyorsunuz?"
Mustafa İslamoğlu = Onlar, "Sayılı bir kaç gün dışında kesinlikle bizi ateş yakmayacak" derler. Sor onlara: "Allah'tan kesin bir söz mü aldınız -ki eğer öyleyse, Allah sözünden kesinlikle caymaz-; yoksa bilmediğiniz bir konuda Allah'a iftira mı atıyorsunuz?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Bizlere birkaç sayılı günden başka cehennem ateşi temas etmeyecektir. De ki: «Siz Allah'ın huzurunda bir ahid mi aldınız? Elbet de Allah Teâlâ ahdinde hulf etmez. Yoksa bilmeyeceğiniz bir şeyi Cenâb-ı Hakk'a isnad edip söylüyor musunuz»
Ömer Öngüt = Bir de dediler ki: “Sayılı bir kaç gün dışında cehennem ateşi bize dokunmaz. ” De ki: “Siz Allah katından bir söz mü aldınız? Öyle ise Allah aslâ sözünden caymaz. Yoksa sizler Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”
Şaban Piriş = -Ateş bize sayılı bir kaç günden başka dokunmayacaktır, derler. Onlara: -Allah katından bir söz mü aldınız? Eğer, öyle ise Allah sözünden dönmez; yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz? de.
Sadık Türkmen = Bir de dediler ki: “Bize ateş sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır”. Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa siz, Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
Seyyid Kutub = Sayılı günlerden başka katiyyen bize ateş dokunmayacak dediler. De ki; 'Allah'tan bu yönde söz mü aldınız - ki Allah asla sözünden caymaz- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
Suat Yıldırım = Bir de derler ki: "Cehennem ateşi, sayılı birkaç gün dışında bize asla dokunmayacak." De ki: "Buna dair Allah’tan garanti mi aldınız? Aldıysanız ne âla, Allah vâdinden asla caymaz." Yoksa kesin bilmediğiniz şeyi mi Allah adına söylüyorsunuz?
Süleyman Ateş = Bir de dediler ki: "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır." De ki: "Allah'tan (bu hususta) bir söz mü aldınız. şâyet öyle ise Allâh verdiği sözden dönmez-yoksa Allâh hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?
Tefhim-ul Kuran = Derler ki: «Sayılı günlerin dışında, ateş bize değmeyecektir.» De ki: «Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla va'dinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?»
Ümit Şimşek = Bir de, 'Sayılı günlerden başka bize ateş dokunmaz' dediler. Sen de ki: Allah katından bir söz mü aldınız-eğer öyleyse Allah sözünden dönmez-yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır." De ki: "Allah'tan bir ahit mi aldınız! Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah'a isnat ederek, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"
İskender Ali Mihr = Ve (emaniyeye tâbî olanlar): “Ateş bize, sayılı günlerden başka asla dokunmayacak (günahlarımız kadar yanıp cennete gireceğiz).” dediler. De ki: “Allah’ın katından bir ahd mi edindiniz?” O taktirde (Eğer böyle
bir ahd almışsanız) Allah, ahdinden asla dönmez. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?
Bakara / 81 - Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hayır, iş öyle değil; kim bir günah kazandı, vebali kendisini sardı, kapladıysa işte o çeşit adamlardır ateş ehli. Onlar, ateşte ebedî kalırlar.
Abdullah Parlıyan = Evet iş öyle değil, kim bir günah kazandı da günahı kendisini sarıp kapladıysa işte o kimseler cehennemlikdir. Onlar orada, ebedî kalıcıdırlar.
Adem Uğur = Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
Ahmed Hulusi = Hayır! Gerçek onların sandığı gibi değil! Kim bir kötülük kazanırsa (düşündükleri veya elleriyle yaptıklarından dolayı) ve de o hatası kendisini (düşünce sistemini) kuşatırsa (hakikatı göremez hâle gelirse), işte onlar ateş (yanma) ehlidir sonsuza dek!
Ahmet Tekin = Evet, kimler bilerek günah işler, günah yüklenir de, günahları her yandan kendilerini kuşatırsa, onlar cehennemliktirler. Orada da ebedî kalırlar.
Ahmet Varol = Hayır, aksine, kim bir kötülük işler ve yapmış olduğu fenalıklar kendini kuşatırsa işte bunlar cehenneme atılacak olanlardır. Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır. [14]
Ali Bulaç = Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten bir kimse günah ve küfrü kazanır da, günahları onu her taraftan çevrelerse, işte böyle kimseler Cehennem ehlidirler ve orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
Ali Ünal = Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Hayır! Kim bir kötülük eder de, kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliklerdir. Onlar orada uzun süreli kalırlar.
Bekir Sadak = Hayir oyle degil; kotuluk isleyip sucu kendisini kusatmis olan kimseler; cehennemlikler iste onlardir. Onlar orada temellidirler.
Celal Yıldırım = Hayır (durum hiç de onların anladığı ve iddia ettiği gibi değildir) kim kötülük kazanır da isyan ve küfür onu çepeçevre kuşatırsa, işte onlar cehennemliktirler; onlar orada ebedî kalıcılardır.
Cemal Külünkoğlu = Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa; işte onlar cehennem halkıdırlar. Onlar, orada ebedi kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Hayır öyle değil; kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler; cehennemlikler işte onlardır. Onlar orada temellidirler.
Diyanet Vakfi = Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
Edip Yüksel = Günah işleyip suçu kendisini kuşatan kimseler ateş halkıdır; orada sürekli kalırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Evet kim bir seyyie kesbetmiş de hatîesi kendini her taraftan kuşatmış ise işte öyleler, ateş ehli, hep onda muhalleddirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Evet kim bir kötülük yapmış da günahı kendisini her taraftan kuşatmış ise, işte öyleleri ateş ehli ve orada süresiz kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Evet kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her yandan kuşatmış ise, işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.
Gültekin Onan = Kim kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, artık onlar ateşin halkıdırlar, orada sürekli kalırlar.
Harun Yıldırım = Hayır! Kim bir kötülük kazanır ve günahı kendisini kuşatırsa, işte onlar ateş halkıdır; onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = Hayır (iş öyle değil). Kim bir kötülük (günah) kazanır da suçu kendisini çepçevre kuşatırsa onlar cehennemin saahibleridirler. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere, kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatır (da kâfir olarak ölür)se, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Hayır, kötülük yapıp da günahı kendisini kuşatan kimseler, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar.
Kadri Çelik = Evet, kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler (var ya), işte onlar ateş yarenleridir. Onlar onun içinde temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = Evet! İşte (böylesine) büyük bir kötülük işleyen ve (bunun) günahıyla çepeçevre kuşatılan kimseler var ya, işte böyleleridir içinde kalmak üzere ateşe mahkum olanlar!
Mustafa İslamoğlu = Aksine, kim kötülük yapar ve suçu onu vebaliyle çepeçevre kuşatırsa, işte onlar ateş halkıdır ve orada kalıcıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hayır, her kim bir yaramazlık işler, günahı da kendisini kuşatırsa, işte onlar ateşe mülâzımdırlar. Onlar o ateşte ebedî kalacak kimselerdir.
Ömer Öngüt = Hayır, öyle değil! Kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler, işte bunlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Gerçek şu ki, günah işleyip günahı kendisini kuşatmış olan kimseler, cehennemlikler işte onlardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar ateş halkıdırlar. Onlar orada ölmeden sürekli kalacaklardır.
Seyyid Kutub = Hayır, öyle birşey yok. Kim kötülük işler de günahı tarafından kuşatılırsa onlar ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.
Suat Yıldırım = Hayır, durum hiç de öyle değil! Günah işleyip de günahın kendisini her taraftan kuşattığı kapladığı kimseler var ya, işte onlar cehennemliktir. Hem de orada ebedî kalacaklardır.
Süleyman Ateş = Evet kim bir günâh kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar, ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada temelli kalıcıdırlar.
Ümit Şimşek = Hayır! Kim kötülük işleyip de suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte onlar ateş ehlidir ve orada sürekli kalırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = İş onların sandığı gibi değil. Kötülük ve çirkinlik kazanan, suçu kendisini kuşatmış olan kişiler, ateşin dostudurlar. Sürekli kalacaklardır orada.
İskender Ali Mihr = Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Hayır hayır bakın! Kim bir kötülük işlerde, onun sorumluluğu kötülük yapanı kuşatırsa, işte böyleleri ateşin içerisine girecek ve orada sürekli kalacaklardır.
Diyanet İşleri = İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlarla iyi işler görenlere gelince: Onlar cennet ehlidir, onlar da cennette ebedîdir.
Abdullah Parlıyan = İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, sürekli içinde kalmak üzere cennete girecek olanlar da böyleleridir.
Adem Uğur = İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
Ahmed Hulusi = Onlar ki iman ederler ve salâha erdirici fiiller ortaya koyarlar, işte onlar cennet ehlidir ve sonsuza dek orada kalırlar.
Ahmet Tekin = Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara iman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenler, işte onlar cennet ehlidirler. Onlar da cennette ebedî yaşarlar.
Ahmet Varol = İman edip de salih ameller işleyenler ise cennete girecek olanlardır. Onlar da orada sonsuza kadar kalacaklardır.
Ali Bulaç = İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = İman edip sâlih ameller işliyenler ise, onlar da cennet ehlidirler, ebedî olarak orada kalıcıdırlar.
Ali Ünal = İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = İman edip yararlı iş yapanlara gelince, onlar da cennetliklerdir. Onlar orada süreli kalırlar.
Bekir Sadak = Inanip yararli isler yapan kimseler cennetlik olanlardir, onlar da orada temellidirler. *
Celal Yıldırım = İmân edip iyi yararlı amellerde bulunanlar ise, işte onlar cennetliktirler, onlar orada temelli kalanlardır.
Cemal Külünkoğlu = İman edip, faydalı eylemde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, onlar da orada ebedi kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = İnanıp yararlı işler yapan kimseler cennetlik olanlardır, onlar da orada temellidirler.
Diyanet Vakfi = İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli bir hayat sürenler ise cennet halkıdır; onlar da orada sürekli kalırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = iman edip salih salih ameller işleyenler, öyleler de işte cennet ehli hep onda muhalledler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip iyi ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehli ve orada süresiz kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.
Gültekin Onan = İnanıp salih amel işleyenler ise cennet halkıdır (ashabülcennet); onlar da orada sürekli kalırlar.
Harun Yıldırım = Îmân edip salih amel işleyenler var ya, işte onlar cennet halkıdır; onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = Îman edib güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunanlar (a gelince) : onlar da cennetin arkadaşlarıdırlar. Onlar orada muhalleddirler (ebedî kalacaklardır).
Hayrat Neşriyat = Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar (da)orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = İman edip, salih ameller işleyenler; işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar.
Kadri Çelik = İman edip salih işler yapan kimseler (var ya), işte onlar cennet yarenleridir, onlar onun içinde temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = İmana ermiş olup doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, sürekli içinde kalmak üzere cenneti hak edenler de işte bunlardır.
Mustafa İslamoğlu = İman eden ve ıslah edici iyilikler işleyen kimseler: İşte onlar cennet halkıdır ve onlar da orada kalıcıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise işte onlar cennet ashâbıdır. Onlar cennette muhalleddirler.
Ömer Öngüt = İman edip de sâlih ameller işleyenler ise cennet halkıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = İman edip doğruları yapanlara gelince işte onlar cennetliklerdir. Onlar da orada ebedidirler.
Sadık Türkmen = Iman edip faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlar ise, işte onlar cennet halkıdırlar. Onlar orada ölmeden sürekli kalacaklardır.
Seyyid Kutub = İman edip iyi ameller işleyenler de orada ebedi olarak kalmak üzere Cennetliktirler.
Suat Yıldırım = İman edip makbul ve güzel işler yapanlar ise, İşte onlar da cennetliktir. Hem de orada ebedî kalacaklardır.
Süleyman Ateş = İnanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = İman edip salih amellerde bulunanlar, onlar da cennet halkıdırlar, orada temelli kalıcıdırlar.
Ümit Şimşek = İman edip güzel işler yapanlar ise Cennet ehlidir; onlar da orada sürekli kalırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar ise cennetin dostudurlar. Onlar da orada sürekli kalacaklardır.
İskender Ali Mihr = Ve âmenû olup (Allah’a ulaşmayı dileyip), ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) amel işleyenler, işte onlar, cennet ehlidir.
Ve orada (cennette) devamlı kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Gereği gibi inananlar ve (Allah’ın belirlediği) doğru işleri yapanlar da, Allah’ın hazırladığı nimet bahçelerine girecekler ve orada sürekli kalacaklardır.
Bakara / 83 - Ve iz ehaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta’budûne illâllâhe ve bil vâlideyni ihsânen ve zil kurbâvel yetâmâ vel mesâkîni ve kûlû lin nâsi husnen ve ekîmûs salâte ve âtûz zekât(zekâte), summe tevelleytum illâ kalîlen minkum ve entum mu’ridûn(mu’ridûne).
Diyanet İşleri = Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir zaman İsrailoğullarından, Allah'tan başkasına tapmamak, anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik etmek üzere kesin söz almıştık. İnsanlara güzellikle söz söyleyin, iyi şeyler buyurun, namaz kılın, zekât verin demiştik. Sonra pek azınız müstesna, sözünüzden dönmüştünüz, hâlâ da dönmedesiniz zâten.
Abdullah Parlıyan = Ey israiloğulları! Ve bir zaman sizden şu konularda kesin söz almıştık: Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere ve fakirlere iyilik yapacaksınız. Bütün insanlara güzel sözler söyleyecek, namazlarınızda dikkatli ve devamlı olacaksınız ve insanlara karşılıksız yardım olan zekatı vereceksiniz. Ama az bir kısmınız dışında, bu sözünüzden döndünüz. Zaten siz dönek kimselersiniz.
Adem Uğur = Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve "İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.
Ahmed Hulusi = Hani İsrailoğullarından söz almıştık; Allâh gayrını var kabul edip ona tapınmayın, ana-babanızın hakkını verin, yakınlarınıza, yetimlere, yoksullara ihsanda bulunun; insanlara güzel (Hakk'a erdirici) sözler söyleyin; namazı ikame edip zekâtı verin. (Onlardaki namaz ve zekât İslâm'dakinden farklıydı. ) Ancak bundan sonra, birazınız hariç, yüz çevirdiniz ve hâlâ da çevirmekte devam ediyorsunuz.
Ahmet Tekin = Bizim İsrâiloğulları’ndan, yalnızca Allah’ı ilâh tanımaları, candan müslümanlar olarak Allah’ın hükmüne teslim olmaları, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet etmeleri, yalnız Allah’ın şeriatına bağlanmaları, Allah’a boyun eğmeleri, anaya-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, dullara, çevresi, çaresi olmayan yoksullara devamlı iyilik ve ihsanda bulunmaları konusunda kesin taahhüt aldığımızı ehl-i kitaba-yahudilere hatırlat:'Bütün insanların iyiliği için doğruları söyleyin. Namazları âdâbına riâyet ederek, aksatmadan kılın. Vicdanınızı, servetlerinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verin.' demiştik. Çok azınız hariç sözünüzden döndünüz. Üstelik gücünüzü ve iktidarınızı kullanıp, peygamberin faaliyetlerine engel tedbirler alarak halkı yönlendirdiniz.
Ahmet Varol = Hani, İsrailoğullarından; 'Allah'dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilikte bulunacaksınız, insanlara güzel söz söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız ve zekatı vereceksiniz' diye kesin söz almıştık. Sonra az bir kısmınız müstesna, bu sözden döndünüz. Siz zaten yüz çevirenlersiniz.
Ali Bulaç = Hani İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin" diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hâlâ) yüz çeviriyorsunuz.
Ali Fikri Yavuz = Ve bir vakit, İsrail Oğullarının şöyle ahd ve misakını aldık: “- Allah’dan başkasına tapınmayacaksınız, ana-babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapın, insanlara güzellikle söyleyin, namazı kılın, zekât verin.” Sonra, pek azınız müstesna, verdiğiniz bu sağlam sözden yüzçevirdiniz ve hâlâ da sözünüzden dönmekte devamlısınız.
Ali Ünal = Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
Bayraktar Bayraklı = Hani biz, İsrâiloğulları'ndan şöyle söz almıştık: Sadece Allah'a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara doğru olanı söyleyiniz, namazı kılınız, zekâtı veriniz. Sonunda azınız müstesnâ, yüz çevirerek dönüp gittiniz.[25]
Bekir Sadak = Israilogullarindan, «Allah'tan baskasina kulluk etmeyin, anne babaya, yakinlara, yetimlere, duskunlere iyilik edin, insanlarla guzel guzel konusun, namazi kilin, zekati verin» diye soz almistik. Sonra siz pek aziniz mustesna, dondunuz. Sizler zaten doneksiniz.
Celal Yıldırım = Hatırlayın ki, İsrail oğullarından, «Allah'tan başkasına tapmayın, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilikte bulunun ; insanlara (hitap ederken, onlarla bir konu üzerinde fikir alışverişinde bulunurken) iyi söz söyleyin ; namazı vakitlerinde dosdoğru kılın, zekâtı verin» diye (bildirmiş ve bu hususta gereken) sözü almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna olmak üzere yüzçevirdiniz. Sizler zaten dönek kimselersiniz!
Cemal Külünkoğlu = Ve bir vakit İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: “Allah'tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya, yakınlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik yapacaksınız. İnsanlarla güzellikle konuşacaksınız, namazlarınızda dikkatli ve devamlı olacaksınız ve zekâtı vereceksiniz.” Sonra pek azınız hariç, sözünüzden döndünüz. Hâlâ da yüz çevirmeye devam ediyorsunuz.
Diyanet İşleri (eski) = İsrailoğullarından, 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekatı verin' diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna, döndünüz; hala da yüz çevirip duruyorsunuz.
Diyanet Vakfi = Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin» diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.
Edip Yüksel = İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: ALLAH'tan başkasına tapmayacak, anaya babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlarla dostça konuşacaksınız. Namazı gözetecek, zekatı vereceksiniz. Fakat bundan sonra pek azınız hariç döndünüz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bir vakit İsrail oğullarının şöyle misakını aldık: Allahdan başkasına tapmıyacaksınız; ebeveyne ihsan, yakınlığı olanlara da, öksüzlere de, biçarelere de; nasa güzellik söyleyin; namazı kılın; zekâtı verin; sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve bir vakit İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: «Allah'tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya, yakınlığı olanlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik yapacaksınız. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin.» Sonra pek azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hala da dönüyorsunuz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir vakitler İsrailoğulları'ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık: Allah'dan başkasına tapmayacaksınız, ana- babaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.
Gültekin Onan = Hani İsrailoğullarından "Tanrı'dan başkasına kulluk etmeyin, anaya babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın (ihsanen), insanlara güzel söz söyleyin, namazı gözetin ve zekatı verin" diye misak almıştık Sonra siz pek azınız dışında döndünüz / yüz çevirdiniz (tevelleytüm) ve (hala) yüz çeviriyorsunuz.
Harun Yıldırım = Hani İsrailoğullarından: “Allah’tan başkasına ibâdet etmeyeceksiniz, anababaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapacaksınız, insanlara en güzel sözü söyleyeceksiniz, namazı dosdoğru kılıp zekatı vereceksiniz” diye kesin söz almıştık. Sonra sizden pek azınız hariç döndünüz ve siz hala yüz çeviricisiniz.
Hasan Basri Çantay = Hani İsrail oğullarından: «Allahdan başkasına ibâdet etmeyin, anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın, insanlara güzellikle söyleyin, dosdoğru namaz kılın, zekât verin» diye (emretmiş), te'mînâtlı söz almışdık. Sonra (bu sağlam sözünüze karşı) içinizden birazınız hark olmak üzere arka döndünüz ve siz (de atalarınız gibi) haalâ yüz çevirmekde berdevamsınız.
Hayrat Neşriyat = Yine bir vakit İsrâiloğullarından: 'Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!' diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.
İbni Kesir = Hani, İsrailoğullarından; Allah'tan başkasına ibadet etmeyin; anaya, babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın. İnsanlara güzellikle söyleyin, namaz kılın zekat verin diye söz almıştık. Sonra pek azınız müstesna yüz çevirdiniz. Ve siz hala yüz çevirenlerdensiniz.
Kadri Çelik = Ve hani İsrail oğullarından, “Allah'tan başkasına ibadet etmeyin; anne babaya, yakınlara, yetimlere ve düşkünlere iyilik edin, insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna, (amelen ve kalben) yüz çevirenlersiniz.
Muhammed Esed = Ve bir zaman, (ey) İsrailoğulları, (sizden) şu (konularda) kesin taahhüt almıştık: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz; akraba ve ebeveyninize, yetimlere ve fakirlere iyilik yapacaksınız; bütün insanlarla güzellikle konuşacaksınız; namazlarınızda dikkatli ve devamlı olacaksınız ve karşılıksız yardımda bulunacaksınız." Ama, birkaçınız dışında bu sözünüzden döndünüz: zaten siz, inatçı, isyankar bir topluluksunuz!
Mustafa İslamoğlu = Hani bir zaman İsrailoğullarından yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakınlara, kimsesizlere, yoksullara iyilik yapacaksınız, insanlara güzel söz söyleyeceksiniz, namazı istikametle kılacaksınız, zekatı vereceksiniz diye söz almıştık. Sizden birkaç istisna dışında hepiniz sözünüzden dönmüştünüz; ve siz pek dönek bir toplumsunuz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Biz bir vakit İsrailoğullarının misakını almıştık ki, «Siz Allah'tan başkasına ibadet etmezsiniz, ananıza babanıza da (ihsanda bulunursunuz). Karabet sahibine, yetimlere, yoksullara da (ihsan edersiniz). Ve insanlara güzel söz söyleyin. Ve namazı doğruca kılın, zekâtı da verin.» Sonra siz, içinizden pek azınız müstesna olmak üzere yüz çevirdiniz ve siz hâlâ yüz çeviren kimselersiniz.
Ömer Öngüt = Bir zamanlar biz İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: “Yalnızca Allah'a kulluk edin, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapın. İnsanlarla güzel konuşun. Namazı kılın, zekâtı verin!” Sonra pek az kısmınız hariç döndünüz, hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz.
Şaban Piriş = İsrailoğullarından: -Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anaya, babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edin, insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin! diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız dışında sözünüzden döndünüz ve hala da dönmeye devam ediyorsunuz.
Sadık Türkmen = Ve bir ZAMAN, İsrailoğulları’ndan: “Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız; anne ve babaya ve en yakınlara (akrabalara) ve yetimlere ve yoksullara iyi davranacak/iyilik edeceksiniz, insanlara güzel sözler söyleyeceksiniz ve namazı gereği gibi kılacaksınız ve zekatı (çalışıp üreterek) vereceksiniz” diye söz almıştık. Bundan sonra pek azı hariç, yüz çevirerek sözlerinden döndüler.
Seyyid Kutub = Hani biz İsrailoğullarından 'Allah'dan başka bir şeye tapmayınız, ana- babaya, akrabalara yetimlere ve yoksullara iyilik ediniz, namazı kılınız, zekâtı veriniz» diye söz almıştık. Fakat sonra küçük bir azınlık dışında bu sözünüzden döndünüz. Hâlâ da bu dönekliği sürdürüyorsunuz.
Suat Yıldırım = Bir vakit İsrailoğullarından söz alıp: "Allah’tan başkasına ibadet etmeyin! Anneye babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel muamele edin, İnsanlara tatlı söz söyleyin, namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin!" demiştik. Sonra pek azınız hariç, sözünüzden döndünüz. Hâlâ da yüz çevirmektesiniz.
Süleyman Ateş = Biz İsrâil oğullarından şöyle söz almıştık: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anaya-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin!" Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz; hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz.
Tefhim-ul Kuran = Hani İsrailoğullarından, «Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin» diye kesin söz almıştık. Sonra siz, az bir bölümünüz dışında yüz çevirdiniz ve (hâlâ) çevirmektesiniz.
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, Biz İsrailoğullarından 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; anne ve babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapın; insanlara güzel söz söyleyin; namazı dosdoğru kılın; zekâtı verin' diye söz almıştık. Sonra, pek azınız müstesna, sözünüzden döndünüz; hâlâ da yüz çeviriyorsunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = İsrailoğulları'ndan şöyle bir söz de almıştık: Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik ve güzellikle davranın. İnsanlara güzeli ve güzelliği söyleyin. Namazı kılın, zekâtı verin. Bütün bunlardan sonra siz, pek azınız müstesna, sırt çevirdiniz. Hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz.
İskender Ali Mihr = Biz, İsrailoğulları’ndan: “Allah’tan başkasına kul olmayın, ana-babaya, yakınlara (akrabaya), yetimlere ve miskinlere ihsanda bulunun, insanlara güzel söz söyleyin, namazı (hakkıyla) kılın, zekâtı verin.” diye misak almıştık. Sonra da sizden pek azınız hariç, (misakınızdan geri) döndünüz. Ve siz, yüz çeviren kimselersiniz.
İlyas Yorulmaz = Biz İsrail oğulların dan, yalnızca Allah’a ibadet edeceklerine, ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapacaklarına, insanlara güzel sözler söyleyeceklerine, namazı kılıp, zekâtı vereceklerine dair sağlam bir söz almıştık. Sonra “Ey İsrailoğulları pek azınız hariç verdiğiniz sözden döndünüz. Zaten siz hep antlaşmalara sırt dönersiniz” demiştik.
Bakara / 84 - Ve iz ehaznâ mîsâkakum lâ tesfikûne dimâekum ve lâ tuhricûne enfusekum min diyârikum summe ekrartum ve entum teşhedûn(teşhedûne).
Diyanet İşleri = Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir zaman birbirinizin kanını dökmemek, yerinizden yurdunuzdan çıkmamak hususunda kesin söz almıştık sizden. Sonra siz de bunu ikrar etmiş, siz de buna tanık olmuştunuz.
Abdullah Parlıyan = Ey israiloğulları! Hani sizden; birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair kesin söz almıştık, siz de bunları kabul edip şahit olmuştunuz.
Adem Uğur = (Ey İsrailoğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.
Ahmed Hulusi = Hani sizden, birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yaşadığı yerden uzaklaştırmayın diye söz almıştık. Siz de buna şahitlik eder hâlde ikrar (kabul) etmiştiniz.
Ahmet Tekin = Bizim sizden, birbirinizin kanını dökmeyeceğiniz, içinizden bir kısmını zorla ve zulmederek yurtlarınızdan çıkarmayacağınız konusunda kesin sözünüzü, taahhüdünüzü aldığımızı hatırlayın. Sonra siz Tevrat’taki Allah’ın emrini bilerek, kendiniz ve birbiriniz aleyhine şâhit olacak şekilde buna ikrar da vermiştiniz.
Ahmet Varol = Yine sizden, kanlarınızı akıtmayacaksınız ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız, diye kesin söz aldık. Siz bunu aynen kabul etmiştiniz ve bizzat kendiniz buna şahitlik ediyorsunuz.
Ali Bulaç = Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ (buna) şahitlik ediyorsunuz.
Ali Fikri Yavuz = Yine bir vakıt sizden şöyle kesin söz almıştık: “ Birbirinizin kanlarını dökmiyeceksiniz, birbirinize zulüm yaparak bir kısmınızı yurdlarınızdan çıkarmıyacaksınız.” Sonra, siz de bunları ikrar ve kabul ettiniz. Bununla beraber geçmişlerinizin bu ahdine siz de şâhitlik edersiniz (ve bu ahitleri Tevrat’da da görüyorsunuz.)
Ali Ünal = Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
Bayraktar Bayraklı = Hatırlayınız ki, sizden, “Birbirinizin kanını akıtmayınız, birbirinizi yurtlarınızdan çıkartmayınız” diye sağlam söz almıştık. Sonra siz bunu kabullendiniz ve birbirinize karşı şahitlik ettiniz.
Bekir Sadak = Kaninizi dokmeyin, birbirinizi yurdunuzdan surmeyin diye sizden soz almistik, sonra bunu boylece kabul etmistiniz, buna siz sahidsiniz.
Celal Yıldırım = Ve hani birbirinizin kanlarını dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayın, diye sizden söz almıştık. Sonra siz de bunu ikrar etmiştiniz ve buna hâlâ da şâhidlik ediyorsunuzdur.
Cemal Külünkoğlu = (Yine) birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan sürmeyeceksiniz diye de sizden söz almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız. Hâlâ da (buna) tanıklık etmektesiniz (bu ahitleri Tevrat'ta da görmektesiniz).
Diyanet İşleri (eski) = Kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin diye sizden söz almıştık, sonra bunu böylece kabul etmiştiniz, buna siz şahidsiniz.
Diyanet Vakfi = (Ey İsrailoğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.
Edip Yüksel = Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarından çıkarmıyacaksınız diye de sizden söz almıştık. Bunu kabul etmiş ve tanık olmuştunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yine bir vakit misakınızı aldık; biribirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, ve nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmıyacaksınız, sonra siz buna ıkrar da verdiniz ve ıkrarınıza şahit de oldunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine bir vakit kesin sözünüzü almıştık: «Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.» Sonra siz bunu ikrar da ettiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine bir zamanlar mîsakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmıyacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz.
Gültekin Onan = Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan (diyariküm) çıkarmıyacaksınız diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız (akrertüm). Hala da buna tanıklarsınız.
Harun Yıldırım = Hani:"Kanlarınızı dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye kesin sözünüzü almıştık. Sonra siz kabul ettiniz. Hala da şâhitlik ediyorsunuz…
Hasan Basri Çantay = Hani sizden (ey Yahudiler,) : «(Birbirinizin) kanlarını (haksız) yere) akıtmayın, kendinizi kendi yurdlarınızdan çıkarmayın» diye kat'î söz almışdık. Sonra siz de (buna karşı) ikraar vermişdiniz ve haalâ (bu yolda aleyhinizde) şâhidlik edib duruyorsunuz da.
Hayrat Neşriyat = Bir zaman da: 'Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!' diye sağlam sözünüzü almıştık, sonra (bunu açıkça) kabûl ettiniz. Ve siz(buna) şâhidlik etmektesiniz.
İbni Kesir = Hani; bir de kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin diye söz almıştık, sonra bunu ikrar ettiniz ve şahid de oldunuz.
Kadri Çelik = “Kanınızı dökmeyin ve birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin” diye sizden söz almıştık. Sonra bunu böylece ikrar etmiştiniz ve buna siz de şahitlik ediyorsunuz.
Muhammed Esed = O zaman, birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan sürmeyeceğinize dair kesin söz almıştık sizden, siz de kabul etmiştiniz; ve (şimdi de) buna şahitlik yapıyorsunuz.
Mustafa İslamoğlu = Yine sizden "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız" diye de söz almıştık; üstelik siz de bunu ikrar etmiştiniz; hala da buna şahitsiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bir vakitte Biz, «Kendi kanlarınızı dökmeyeceksiniz ve nefislerinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız,» diye bir ahdinizi almıştık. Sonra ikrar da etmiştiniz. Ve siz (bu ikrarınıza) şehâdet de edersiniz.
Ömer Öngüt = Bir zamanlar da sizden: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız. ” diye söz almıştık. Sonra da bunu kabul etmiş, (bu ikrarınıza) şâhit de olmuştunuz.
Şaban Piriş = Sizden “boş yere kanınızı akıtmayınız, birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayınız” diye söz almıştık; sonra siz de söz vermiştiniz ve hala buna şahitlik ediyorsunuz.
Sadık Türkmen = Hani o zaman; “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de, kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmişlerdi. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.
Seyyid Kutub = Hani birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan sürmeyeceksiniz diye de sizden söz almıştık. Kendi tanıklığınızla bunu kabul etmiştiniz.
Suat Yıldırım = Hani sizden, "Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi ülkenizden çıkarmayın!" diye söz almıştık, siz de bunu kabul etmiştiniz. Buna siz de şahitlik edersiniz.
Süleyman Ateş = "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz,birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız?" diye sizden kesin söz almıştık; göre göre bunu kabul etmiştiniz.
Tefhim-ul Kuran = Hani sizden «Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın» diye kesin söz almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ da (buna) şahitlik etmektesiniz.
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, sizden, 'Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz; birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız' diye söz almıştık; siz de şahitsiniz ki, bu ahdi kabul etmiştiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizden şu sözü de almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz. Birbirlerinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız. Bunu kabul etmiştiniz. Hâlâ da buna tanıklarsınız.
İskender Ali Mihr = Ve “Birbirinizin kanlarını dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayın.” diye sizden misak almıştık. Siz de bunu
(misakınızı) ikrar etmiştiniz (kabul etmiştiniz) ve sizler (buna) şahitsiniz.
İlyas Yorulmaz = Birbirlerinizin öldürüp kanını dökmeyeceğinize ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair, kendinizde buna şahitler olarak, sağlam söz almıştık.
Bakara / 85 - Summe entum hâulâi taktulûne enfusekum ve tuhricûne ferîkan minkummin diyârihim, tezâharûne aleyhim bil ismi vel udvân(udvâni), ve in ye’tûkum usârâ tufâdûhum ve huve muharremun aleykum ihrâcuhum e fe tu’minûne bi ba’dil kitâbive tekfurûne bi ba’d(ba’dın), fe mâ cezâu men yef’alu zâlike minkum illâ hızyun fîl hayâtid dunyâ, ve yevmel kıyâmeti yureddûne ilâ eşeddil azâb(azâbi), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra da sizler, o kişilersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz. Bir bölüğünüzü yerinden yurdundan çıkarıyorsunuz. Onların aleyhinde, kötülükte, düşmanlıkta bulunmak üzere birleşiyorsunuz. Elinize esir düşerlerse onlara karşılık esirler veriyor, gene onları yurtlarına sokmuyorsunuz. Halbuki onları yurtlarından çıkarmak bile haramdı size. Yoksa kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? İçinizde bunları yapanların kazancı, dünya hayatında ancak horluktan ibaret, kıyamet günüyse onlar daha çetin bir azâba atılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
Abdullah Parlıyan = Sonra sizler; birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımını yurtlarından süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkla birleşen, onları (yurtlarından) çıkarmak haram kılınmışken esir olarak geldiklerinde fidyeleşmeye kalkan kimselersiniz. Yoksa kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezası; dünya hayatında rezil olmaktan başka birşey değildir. Kıyamet gününde ise onlar, azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Adem Uğur = Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.
Ahmed Hulusi = Hâlbuki siz birbirinizi öldürüyorsunuz, içinizden bir grubu yurtlarından çıkartıyorsunuz. Onlar aleyhine haksız yere düşmanlıkta birleşiyorsunuz. Esir olup da geri getirilirlerse fidyelerini verip onları aranızdan çıkartıyorsunuz (oysa bu haramdı). Yoksa siz (Kitabın) hakikat bilgisinin bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların ereceği karşılık, dünya yaşamında rezil olmaktır. Kıyamet sürecinde ise azabın en şiddetlisine düçar olurlar! Allâh yaptıklarınızdan hakikatiniz olarak gâfil değildir.
Ahmet Tekin = Sonra siz Muhammed’in çağdaşları ve onların takipçileri, Allah’ın Tevrat’ta sizden aldığı taahhüde aykırı davranıyorsunuz. Birbirinize düşerek kendi kanınızı döküyorsunuz, içinizden bir kısmını yurtlarından çıkararak sürüyor, bilerek günah işlemekte ve düşmanlıkta onlara karşı birbirinize arka çıkıyorsunuz. Yurtlarından çıkarılıp sürülmeleri size haram kılınmış olduğu halde, size esir olarak geldikleri zaman onları karşılıklı fidyelerini ödeyip kurtarmaya çalışıyorsunuz. Kitabın, Tevrat’ın bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, dünya hayatında zillettir. Kıyamet gününde ise en ağır cezaya çarpılacaklar. Allah işlediğiniz amellerden gafil değildir, amellerinize göre sizi cezalandıracak.
Ahmet Varol = Sonra yine sizler, birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir topluluğu yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onlara karşı kötülük işleme ve düşmanlık konusunda birbirinize destek oluyorsunuz. Size esir olarak geldiklerinde fidyelerini verip kurtarırsınız. Oysa onları çıkarmak size haram kılınmıştır. [15] Yoksa Kitab'ın bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanın cezası dünyada rezilliğe düşmekten başka ne olabilir? Böyleleri ahirette de en şiddetli azaba çarptırılacaklardır. Allah sizin işlediklerinizden habersiz değildir.
Ali Bulaç = Sonra (yine) siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyordunuz. Oysa onları çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ali Fikri Yavuz = (Kan dökmemek ve birbirinizi yurdlarınızdan çıkarmamak üzere ahd ve ikrardan) sonra sizler, o kimselersiniz ki, kendi adamlarınızı öldürüyorsunuz ve içinizden bir zümreyi yurdlarından çıkarıp aleyhlerinde zulüm ve düşmanlıkla birleşerek yardımlaşıyorsunuz. Eğer onlar, esir olup size gelirlerse, mal karşılığında esir mübadelesi yaparsınız da yine onların yurdlarında kalmasına müsaade etmezsiniz. Halbuki, onların yurdlarından çıkarılması size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Tevrat ahkâmının bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden bu ahdi bozan kimsenin cezası, ancak dünyada rüsvaylık ve bayağılık, kıyamette en şiddetli azâba atılmaktır. Allah sizin bu ahdi bozmanızdan gâfil değildir.
Ali Ünal = Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
Bayraktar Bayraklı = Bu sözleşmeyi kabul eden sizler, verdiğiniz sözün aksine birbirinizi öldürüyor ve aranızdan bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz. Günah ve düşmanlıkta onlara karşı birleşip yardımlaşıyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde, size esir olarak geldiklerinde, fidyeleşip esir değişimi yapıyorsunuz. Siz kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rüsvaylıktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde de onlar, en şiddetli azaba iletilecekler. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Bekir Sadak = Sonra siz, birbirinizi olduren, aranizdan bir takimi memleketlerinden suren, onlara karsi gunah ve dusmanlikta birlesen, onlari cikarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz. Kitabin bir kismina inanip, bir kismini inkar mi ediyorsunuz? Aranizda boyle yapanin cezasi ancak dunya hayatinda rezil olmaktir. Ahiret gununde de azabin en siddetlisine onlar ugratilirlar. Allah yaptiklarinizdan gafil degildir.
Celal Yıldırım = Sonra siz o kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyorsunuz ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor da aleyhlerinde günah, düşmanlık ve haksızlıkla biribirinize yardım edip bileşiyorsunuz. (Bununla beraber) onlar size esir olarak gelecek olurlarsa fidyeleşir, (kurtuluş akçesi alıp verirsiniz). Halbuki onların (yurtlarından) çıkarılması size haram kılınmıştır. Yoksa Kitab'ın bir kısmına inanıyor, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz ? Sizden böyle yapanların cezası, ancak dünyada rüsvaylıktır; kıyamet gününde de en şiddetli azaba döndürülüp uğratılmaktadır. Allah yapageldiğiniz şeylerden habersiz değildir.
Cemal Külünkoğlu = (Buna rağmen) birbirinizi öldürüyor ve içinizden bazılarını yurtlarından sürüyor, onlara karşı günah ve zulüm işlemek için aranızda işbirliği yapıyorsunuz. Onları sürgüne göndermeniz yasaklandığı halde sürgüne gönderiyorsunuz. Sonra size esir olarak geldikleri takdirde fidye alış-verişi yaparak kendilerini kurtarıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Oysa içinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında perişanlıktan başka bir şey değildir. Onlar kıyamet günü de en ağır azaba çarpılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Diyanet İşleri (eski) = Sonra siz, birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz. Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Diyanet Vakfi = Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.
Edip Yüksel = Tüm bunlardan sonra, sizler hala birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir grubu yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmanız zaten size haramken, bu yetmiyormuş gibi size esir düştüklerinde bir de onlardan fidye istiyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Böyle davrananların cezası dünya hayatında rezil olmak ve Diriliş Gününde de azabın en çetinine uğratılmaktan başka ne olabilir? ALLAH yaptıklarınızdan gafil değil.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra da sizler ta şunlarsınız ki kendilerinizi öldürüyorsunuz ve kendinizden bir firkayı diyarlarından çıkarıyorsunuz, aleyhlerinde ism-ü udvan ile birleşiyor tezahürde bulunuyorsunuz ve şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeğe kalkıyorsunuz, halbuki çıkarılmaları üzerinize haram kılınmış idi, ya siz kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmına küfür mü ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar binnetice Dünya hayatında bir rüsvalıktan başka ne kazanırlar, kıyamet günü de en şiddetli azaba kakılırlar, Allah yaptıklarınızdan gafil değildir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra sizler yine şöyle kimselersiniz ki kendi kendinizi öldürüyorsunuz ve içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyorsunuz, aleyhlerinde günah ve düşmanlıkla birleşip yardımlaşıyorsunuz. Şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkışıyorsunuz. Oysa çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Şu halde içinizde böyle yapanlar sonuçta dünya hayatında rüsvaylıktan başka ne kazanırlar? Kıyamet günü de en şiddetli azaba kakılırlar. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Gültekin Onan = (Tüm bunlardan) sonra, sizler hala birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir bölümü (ferai) yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmanız zaten size haramken, bu yetmiyormuş gibi size esir düştüklerinde bir de onlardan fidye istiyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına küfür mü ediyorsunuz? Böyle davrananların cezası dünya hayatında rezil olmak ve diriliş gününde de azabın en çetinine uğratılmaktan başka ne olabilir? Tanrı yaptıklarınızdan gafil değildir.
Harun Yıldırım = Sonra siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir grubu yurtlarından çıkarıyor, günah ve düşmanlıkla onlara karşı yardımlaşıyorsunuz.Size esirler oldukları halde gelirlerse onlarla fidyeleşiyorsunuz; halbuki onların çıkarılması size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden bunu yapan kimsenin cezası dünya hayatında rezillikten başkası değildir, kıyâmet gününde de azabın en şiddetlisine döndürülürler. Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir!
Hasan Basri Çantay = (Öyle oldukdan) sonra sizler, yine onlarsınız ki (işte) kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı yurdlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile, düşmanlıkla birleşib yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esîr olub gelirlerse kendileriyle fidyeleşir (esîr mübadelesi yapar, Yine onların; yurdlarında kalmasına müsâade etmez) siniz. Halbuki onların çıkarılması size haram kılınmışdı. Yoksa siz Kitabın (fidyeye âid) bir kısmına inanıyorsunuz da (Katl-i nefsi, nefyi, kötülükde yardımlaşmayı men' eden) bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapan (lar) ın cezası dünya hayaatında bir rüsvaylıkdan (esîr ve makhur yaşamakdan) başka (bir şey) değildir. Kıyamet gününde de onlar azabın en çetinine itileceklerdir. Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gaafil değildir.
Hayrat Neşriyat = (Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı.Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise(onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
İbni Kesir = Sonra sizler; birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımını yurtlarından süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkla birleşen, onları (yurtlarından) çıkarmak haram kılınmışken esir olarak geldiklerinde fidyeleşmeye kalkan kimselersiniz. Yoksa kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezası; dünya hayatında rezil olmaktan başka birşey değildir. Kıyamet gününde ise onlar, azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Kadri Çelik = Sonra siz; birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta yardımlaşan, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz. Yoksa siz kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın dünya hayatında cezası sadece rezil olmaktır. Ahiret gününde de onlar, azabın en şiddetlisine geri itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Muhammed Esed = Buna rağmen yine sizlersiniz birbirinizi katleden ve -kesinlikle yasaklanmış olduğu halde- kendi halkınızdan bir kısmını yurtlarından süren, onlara karşı günahkarlık ve nefrette yarışıp yardımlaşan ve esir olarak elinize düştüklerinde onları ancak fidye alarak bırakan! Böyle yaparak, ilahi kelamın bir kısmına inanıyor, diğer kısmını inkar mı ediyorsunuz? Öyleyse bilin ki, içinizden böyle yapanların karşılığı, bütün dünya hayatında zilletten ve Kıyamet Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir şey olmayacaktır. Zira Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Mustafa İslamoğlu = Bütün bunlara rağmen birbirinizi katleden, günah ve düşmanlıkta dayanışma sergileyerek kendi içinizden bir kısımını yurtlarından çıkaran -ki onların çıkarılması size kesinlikle yasaklanmıştı- ve elinize esir düşdüklerinde onları ancak fidye karşılığı serbest bırakan yine sizlerdiniz. Şimdi siz vahyin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? İyi bilin ki, sizden kim böyle yaparsa, kesinlikle onun cezası dünya hayatında zilletten başka bir şey olmayacaktır. Ahirette ise azabın en acıklısına mahkum olacaklar. Zira Allah yaptıklarınıza karşı duyarsız değildir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra siz o kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürürsünüz ve sizden olan bir fırkayı da yurtlarınızdan çıkarırsınız. Ve onların aleyhine mâsiyet ile, zulm ile yardımlaşıyorsunuz. Ve onlar size esir olarak gelince de onlar gibi fidyeleşmekte bulunuyorsunuz. Halbuki onların öyle yurtlarından çıkarılması sizin üzerinize haram bulunmuştur. Artık siz kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı eyliyorsunuz? İmdi sizden böyle bir fiilde bulunanların cezası, bu dünya hayatında zilletten başka değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine sevkolunacaklardır. Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir aslâ.
Ömer Öngüt = Bu misakı kabul eden sizler yine birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşiyorsunuz. Eğer esir düşüp gelirlerse (kurtulmaları için) fidyelerini veriyorsunuz. Oysa onları yurtlarından çıkarmak size haram kılınmıştır. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba çarptırılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan aslâ gâfil değildir.
Şaban Piriş = Buna rağmen, yine birbirinizi öldüren, aranızdan bir grubu yurtlarından süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, -onları çıkarmak haramken- size esir olarak geldiklerinde fidyelerini veren kimselersiniz; yoksa, siz, kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanın cezası dünya hayatında rezil olmak ve kıyamet gününde azabın en şiddetlisine uğratılmaktan başka nedir? Allah sizin yaptıklarınızın hiç birinden gafil değildir.
Sadık Türkmen = Buna rağmen siz, birbirinizi öldüren ve içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak birleşiyorsunuz. Haram olduğu halde insanları yurtlarından çıkarıp, esir düştüklerinde ise salıvermek için, onlardan fidye alıyorsunuz. Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden kim bunu yaparsa onun cezası, dünya hayatında rezillikten ibarettir. Kıyamet gününde de onlar azabın en şiddetlisine uğratılır. Çünkü Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Seyyid Kutub = Buna rağmen biribirinizi öldürüyor ve içinizden bazılarını yurtlarından sürüyor, onlara karşı günah ve zulüm işlemek için aranızda işbirliği yapıyorsunuz. Onları sürgüne göndermeniz yasaklandığı halde sürgüne gönderiyorsunuz, sonra size esir olarak geldikleri taktirde fidye vererek kendilerini kurtarıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Oysa içinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında perişanlıktan başka birşey değildir. Onlar Kıyamet günü de en ağır azaba çarpılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Suat Yıldırım = Ama işte siz birbirinizi öldürüyor, bir kısmınızı yurdunuzdan çıkarıyor, onlara karşı günahta ve zulümde birbirinizi destekliyorsunuz. Bununla beraber, onlar esir olarak gelirlerse fidyelerini verip onları kurtarıyorsunuz. Halbuki aslında onların çıkarılması size haram kılınmıştı. Ne o, Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını red mi ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların elde edeceği netice, dünya hayatında rüsvaylıktan başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise en şiddetli azaba itilirler. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Süleyman Ateş = Ama siz yine birbirinizi öldürüyorsunuz, sizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz; onlara karşı günâh ve düşmanlık yapmakta birleşiyorsunuz, onları çıkarmak size yasaklanmış iken (çıkarıyorsunuz, sonra da) esir olarak geldiklerinde fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz. Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünyâ hayâtında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allâh yaptıklarınızı bilmez değildir.
Tefhim-ul Kuran = Sonra (yine) siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp -çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
Ümit Şimşek = Şimdi siz yine birbirini öldüren ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkaran kimselersiniz. Onlara karşı kötülükte ve azgınlıkta birbirinize arka çıkarsınız. Onlar size esir olarak getirildiklerinde ise fidyelerini verip onları kurtarırsınız. Oysa onları yurtlarından çıkarmak da size yasaklanmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden kim bunu yaparsa, onun cezası dünya hayatında rezillikten ibarettir; kıyamet gününde de onlar azabın en şiddetlisine uğratılır. Allah, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bütün bunlardan sonra siz şu insanlarsınız: Birbirinizi öldürüyorsunuz. İçinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onlar aleyhine kötülük ve düşmanlık hususunda dayanışmaya giriyorsunuz. Esasında onları yurtlarından çıkarmak size haram edildiği halde, esir olarak size geldiklerinde fidyelerini veriyorsunuz. Şimdi siz Kitap'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezillikten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise böyleleri azabın en şiddetlisine itilir. Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.
İskender Ali Mihr = Sonra siz, öyle kimselersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz, sizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz ve onlara karşı günah ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer onlar, size esir olarak gelseler, onların yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış olduğu halde (onların yurtlarında kalmalarına izin vermeyip) fidye karşılığı değiştirirsiniz. Yoksa Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz bırakılır. Ve Allah, yaptığınız şeylerden gâfil değildir.
İlyas Yorulmaz = Bu antlaşmadan sonra işte yine birbirlerinizi öldürdünüz ve içinizden bir gurubu yurtlarından çıkardınız. Ayrıca onlara günahkârca davranıp, düşmanlık etmek için birbirlerinize arka çıktınız. Onları yurtlarından çıkarmak haram olduğu halde, yurtlarından çıkarılmış olan insanlar, esir olarak size getirildiklerinde onlardan fidyeler aldınız. Sonra siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden kim bu şekilde davranıyorsa onun cezası, dünyada aşağılanmak, sonra hesap gününde de azabın en şiddetlisine atılmaktır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Bakara / 86 - Ulâikellezîneşteravul hayâted dunyâ bil âhirati, fe lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, ahireti dünya yaşayışına satmış kimselerdir. Onların azâbı da hafifletilmez, onlara yardım da edilmez.
Abdullah Parlıyan = Ahiret hayatı karşılığında bu dünya hayatını satın alanlar var ya, işte böylelerinin azabı hafifletilmeyecek ve onlara yardım da edilmeyecektir.
Adem Uğur = İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.
Ahmed Hulusi = İşte onlar sonsuz gelecekleri (içsel hakikat yaşamları) karşılığında dünya (bedensel arzu ve zevkler) hayatını satın almışlardır. Onların azabı hafifletilmez! Onlara yardım da edilmez.
Ahmet Tekin = Onlar âhiret karşılığında, dünya hayatının süflî zevklerini, debdebesini satın alanlardır. Onların cezaları hafifletilmeyecek, onlara yardım da edilmeyecek.
Ahmet Varol = Bunlar ahirete karşılık dünya hayatını satın alanlardır. Bunların üzerindeki azap hafifletilmeyeceği gibi kendilerine yardım da edilmeyecektir.
Ali Bulaç = İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.
Ali Fikri Yavuz = Bunlar ahireti dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azâb hafifletilmez ve kendilerine yardım da edilmez.
Ali Ünal = Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Âhirete karşılık dünya hayatını tercih eden bu kişilerin azapları hafifletilmeyecek ve kendilerine yardım da edilmeyecektir.
Bekir Sadak = Onlar ahiret karsilginda dunya hayatini satin alan kimselerdir, bu yuzden azablari hafifletilmez, onlar yardim da gormezler. *
Celal Yıldırım = İşte onlar dünya hayatını âhirete karşılık satın alan kimselerdir. Bunun için azâb onlardan hafifletilmez ve onlar yardım da olunmazlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden onların ne azabı hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir, bu yüzden azabları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler.
Diyanet Vakfi = İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.
Edip Yüksel = Onlar, ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden azapları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunlar Ahıreti dünya hayatına satmış kimselerdir, onun için bunlardan azab hafiflendirilmez ve kendilerine bir yardım da olunmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunlar, ahireti dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yardım da yapılmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez.
Gültekin Onan = İşte bunlar, ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden / bundan dolayı azapları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez (yunsarun).
Harun Yıldırım = İşte onlar, âhirete karşı dünya hayatını satın almış kimselerdir; bundan dolayı onlardan azap hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez!
Hasan Basri Çantay = Onlar âhirete bedel dünyâ hayatını satın almış kimselerdir. Bundan dolayı kendilerinden azâb kaldırılıb hafifletilmeyecek, onlara yardım da edilmeyecekdir.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayâtını satın alanlardır. Bu yüzden onlardan azab hafifletilmez ve onlar (o gün) yardım olunmazlar.
İbni Kesir = İşte onlar, ahirete karşı dünya hayatını satın almış olanlardır. Bu yüzden kendilerinden azab kaldırılıp, hafifletilmeyecek, yardım da yapılmayacaktır.
Kadri Çelik = Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir; bu yüzden azapları hafifletilmez ve onlar yardım da edilmezler.
Muhammed Esed = Ahiret hayatı karşılığında bu dünya hayatını satın alanlar var ya, işte böylelerinin azabı hafifletilmeyecek ve onlara yardım edilmeyecektir.
Mustafa İslamoğlu = İşte bunlardır ahireti feda edip karşılığında dünya hayatını satın alanlar. Böyle kimselerin azabı hafifletilmeyecek ve onlara yardım da edilmeyecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte onlar öyle bir gürûhtur ki, ahiret mukabilinde dünya hayatını satın almışlardır. Binaenaleyh onlardan azap hafiflendirilmeyecektir. Ve onlara yardım da olunmayacaktır.
Ömer Öngüt = Onlar ahiret karşılığında dünyâ hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden azapları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler.
Şaban Piriş = İşte onlar, ahireti satıp, dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmeyecektir. Ve onlar, hiç bir yardım da göremeyeceklerdir.
Sadık Türkmen = Işte onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.
Seyyid Kutub = Bunlar Ahiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Bu yüzden onların ne azabı hafifletilecek ve ne de kendilerine yardım edilecektir.
Suat Yıldırım = İşte onlar âhiretlerini verip, karşılığında dünya hayatını satın almışlardır. Onun için, bunların cezası asla hafifletilmez, kendilerine yardım da edilmez.
Süleyman Ateş = İşte onlar, âhireti verip dünyâ hayâtını satın alan kimselerdir. Onlardan azâb hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.
Tefhim-ul Kuran = İşte bunlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.
Ümit Şimşek = Öyleleri, âhireti dünya hayatıyla değiştiren kimselerdir. Onların azabı hiç hafiflemez; kimseden yardım da görmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar, âhıret karşılığında dünyayı satın alan kişilerdir. Azap, hafifletilmeyecektir onlardan. Hiç bir şekilde yardım da edilmeyecektir onlara.
İskender Ali Mihr = İşte onlar öyle kimselerdir ki, dünya hayatını ahirete karşı satın almışlardır. Bu sebeple azap onlardan hafifletilmez ve onlar yardım da olunmazlar.
İlyas Yorulmaz = İşte bunlar var ya! Dünya hayatını, ahiret hayatına karşılık satın alanlardır. Asla onlardan azap hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez.
Bakara / 87 - Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Mûsâ'ya Tevrat'ı verdik, ardından birtakım peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verip onu Rûh-ül-Kudüs'le kuvvetlendirdik. Nefsinizin hoşlanmadığı bir emirle peygamber geldi mi demek ululanmak isteyeceksiniz, kiminiz onları yalanlayacak, kiminiz öldürecek ha.
Abdullah Parlıyan = Biz Musa'ya, ilâhî kelamı verdik ve birbiri ardınca O'nu izleyen elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler, mucizeler verdik ve O'nu Cebrail veya kutsal ilham ile güçlendirdik. Ama siz, ey israiloğulları! Ne zaman gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi gelmişse, ona karşı büyüklük taslayıp bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da yalanlıyordunuz.
Adem Uğur = Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da mucizeler verdik. Ve onu, Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Musa'ya (Kitap) hakikat bilgisi verdik; ondan sonra da birbiri ardınca içinizden Rasûllerle takviye ettik. Meryemoğlu İsa'ya da beyyineler (hakikat bilgisinin apaçık tasdiki olan hâller) verdik. Onu Ruh-ül Kuds (Onda açığa çıkardığımız kuvve) ile teyit ettik. Nefsinizi yüceltmek uğruna, ne zaman hevânıza uymayan gerçekleri dillendiren Rasûller gelse, onların bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürdünüz.
Ahmet Tekin = Andolsun ki, Mûsâ’ya kutsal kitabı verdik. Ondan sonra, ardarda rasuller, peygamberler görevlendirerek gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’ya da apaçık mûcizeler verdik. Onu, kâinattaki tabiî, dinî, sosyal, siyasî ve ekonomik düzeni içeren, ihya eden, insanları ve toplumları pislikten arındıran kitabı getiren elçi Cebrâil ile destekledik. Size, hoşunuza gitmeyen emirleri, hükümleri getiren Rasuller geldikce, davetlerini kabullenmeyip büyüklük taslayarak zorbalığa mı başvurdunuz? Bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyordunuz.
Ahmet Varol = Şüphesiz biz Musa'ya Kitab'ı verdik ve onun ardından peşpeşe peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve kendisini Ruhu'l-Kudüs ile destekledik. Size her ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmayacağı bir şey (ilahi hüküm) getirse siz büyüklük taslayacak; (gelen peygamberlerin) bir kısmını yalanlayacak bir kısmını da öldürecek misiniz?
Ali Bulaç = Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?
Ali Fikri Yavuz = Celâlim hakkı için: Biz Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik ve Mûsâ’dan sonra birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem’in oğlu Îsa’ya ölüleri diriltmek gibi, açık mûcizeler verdik ve onu Cebraîl Aleyhisselâm ile kuvvetlendirdik. Artık size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle bir peygamber geldikçe kibirlendiniz ve inad ettiniz. Peygamberlerden bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürdünüz (Zekeriyyâ ve Yahyâ gibi).
Ali Ünal = (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
Bayraktar Bayraklı = Yemin olsun biz Mûsâ'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra peş peşe peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsâ'ya da mucizeler verdik ve onu Rûhulkudüs/Cebrail ile destekledik. Nefsinizin arzulamadığı şeyleri söyleyen bir peygamber geldikçe ona karşı kibirlendiniz, bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.
Bekir Sadak = And olsun ki, Musa'ya kitap verdik, ondan sonra ard arda peygamberler gonderdik. Meryem oglu Isa'ya belgeler verdik, onu Ruhul Kudus ile destekledik. Size bir peygamber nefsinizin hoslanmadigi bir sey getirdikce, buyukluk taslayarak, bir kismini yalanci sayip, bir kismini oldurur musunuz?
Celal Yıldırım = And olsun ki, Musa'ya o kitabı verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da beyyineler (açık belgeler ve mu'cizeler) verdik ve O' nu Ruhu'l-Kuds (Melek Cebrail) ile de destekledik. (Bütün bu peygamberler aynı esas ve çoğu aynı şeriat üzerine birbirini takip edip İsrail oğullarına gönderildiği halde) Size (Ey Yahudiler!) Ne kadar peygamber, nefslerinizin hoşlanmayacağı bir buyrukla geldiyse, büyüklük tasladınız. Öyle ki, bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz (ve öldürmeye devam etmek istiyorsunuz!).
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik, arkasından bir takım peygamberler de gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya açık deliller (mucizeler) verdik ve O'nu Cebrail ile de destekledik. Demek, bir peygamber size ne zaman gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de; kimini yalanlayacak, kimini de öldüreceksiniz öyle mi?
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, Musa'ya kitap verdik, ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya belgeler verdik, onu Ruhul Kudüs ile destekledik. Size bir peygamber nefsinizin hoşlanmadığı bir şey getirdikçe, büyüklük taslayarak, bir kısmını yalancı sayıp, bir kısmını öldürür müsünüz?
Diyanet Vakfi = Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da deliller verdik. Ve onu, Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Ama ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklük taslayarak kimini yalanladığınız kimini de öldürdüğünüz doğru değil mi!
Edip Yüksel = Musa'ya kitabı verdik ve ondan sonra ard arda elçiler gönderdik. Meryemoğlu İsa'ya da apaçık deliller verdik ve onu Kutsal Ruh ile destekledik. Hoşunuza gitmeyen bir şeyle ne zaman size bir elçi geldiyse büyüklük taslayarak onu yalanlamadınız mı veya öldürmediniz mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için: Musaya o kitabı verdik arkasından bir takım Peygamberlerle de takib ettik, hele Meryemin oğlu İsaya beyyineler verdik ve onu ruhülkudüs ile te'yit eyledik, ya artık size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emr ile bir Peygamber geldikçe her def'asında kafa tutarsınız kibrinize dokunduğu için kimine yalan der kimini öldürür müsünüz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, Musa'ya o kitabı verdik, arkasından bir takım peygamberler de gönderdik. Hele Meryem oğlu İsa'ya deliller verdik ve O'nu Cebrail ile de destekledik. Demek ki, size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle bir peygamber geldikçe her defasında kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için kimine yalan diyecek, kimini de öldürecek misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu'l- Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?
Gültekin Onan = Andolsun (lekad) Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe elçiler gönderdik / ardından elçileri sıraladık. Meryemoğlu İsa'ya da apaçık (deliller) (beyyinati) verdik ve onu Kutsal Ruh (ruhılkudüs) ile destekledik (eyyednahü). Ne zaman bir elçi hoşunuza gitmeyen bir şeyle size gelse büyüklük taslayarak bir bölümünüz onu yalanlayacak, bir bölümünüz de onu öldürecek misiniz?
Harun Yıldırım = Andolsun Musa’ya o kitabı verdik ve ondan sonra da birbiri ardınca rasuller gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık deliller verdik ve onu Ruhu'lKudüs ile destekledik. Size ne zaman bir rasul hoşunuza gitmeyen bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmını yalanlayacak, bir kısmını da öldüreceksiniz, öyle mi?!
Hasan Basri Çantay = Andolsun, Musâya o Kitabı verdik, ondan (Musâdan) sonra da birbiri ardınca (ayni şerîatle memur) peygamberler gönderdik. Meryemin oğlu İsâye de beyyineler (gaayet açık burhanlar, mu'cizeler) verdik ve onu Ruuh-ül kuds ile destekledik. Demek, size ne vakit bir peygamber gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey'i getirirse kibirlenmek isteyeceksiniz de kiminiz yalanlayacak, kiminiz de öldüreceksiniz, öyle mi.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik ve ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu Îsâ’ya da mu'cizeler verdik ve Rûhü’l-Kudüs(Cebrâîl) ile ona kuvvet verdik. Buna rağmen, ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirdi ise, büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptığınız gibi) bir kısmını da öldürüyordunuz.
İbni Kesir = Andolsun ki, biz Musa'ya kitab verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da beyyineler verdik. Ve onu ruh'ül-Kudüs ile destekledik. Demek, bir peygamber size ne zaman gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de; kimini yalanlayarak, kimini de öldüreceksiniz öyle mi?
Kadri Çelik = Şüphesiz Musa'ya Kitab verdik, ondan sonra da ardı ardına peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik, onu Ruh'ul Kudüs (Cebrail) ile güçlendirdik. O halde neden size bir peygamber nefsinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiğinde, büyüklük taslayarak bir kısmını yalancı sayıp bir kısmını da öldürdünüz?
Muhammed Esed = Biz Musa'ya ilahi kelamı bahşettik ve birbiri ardınca O'nu izleyen elçiler gönderdik: Meryem oğlu İsa'ya da hakikatin tüm kanıtlarını vahy ettik ve O'nu kutsal ilham ile güçlendirdik. (Ama) ne zaman bir elçi hoşunuza gitmeyen bir şey getirdiyse küstahlıkla haddi aşarak bir kısmını öldürdünüz ve diğerlerini yalanladınız, öyle değil mi?
Mustafa İslamoğlu = Musa'ya ilahi kelamı vermiş ve birbiri ardınca onu izleyen peygamberler göndermiştik. Meryem oğlu İsa'ya da gerçeğin açık belgelerini vermiş ve onu kutsal ruh ile güçlendirmiştik. Fakat her ne zaman bir elçi hoşunuza gitmeyen bir mesaj getirmişse, küstahça ona başkaldırdınız: kimini yalanladınız, kimini öldürüyorsunuz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Zât-ı Akdesime yemin olsun ki muhakkak Biz Mûsa'ya kitap verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem'in oğlu İsâ'ya da beyyineler verdik. Ve onu Rûhu'lKudüs ile teyid ettik. Sizler ise her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı bir emir ile peygamber gelince tekehhürde bulunarak bir kısmını tekzîp etmiş olacak, bir kısmını da öldürecek misiniz?
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsâ'ya da mucizeler verdik ve biz onu kudsî ruhla destekledik. Size bir peygamber canınızın istemediği, nefsinizin hoşlanmadığı bir şey getirdikçe, ona karşı büyüklük tasladınız. Size gelen peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.
Şaban Piriş = Andolsun Musa’ya kitap verdik. O’ndan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da belgeler verdik ve O’nu Ruhul Kudüs’le destekledik size ne zaman bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirse, büyüklük taslayarak, bir kısmını yalancı sayıp bir kısmını da öldüreceksiniz, öyle mi?!
Sadık Türkmen = Andolsun, musa’ya Kitabı verdik. Ondan sonra birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’lKudüs (Cebrail) ile destekledik. Sizin atalarınıza her ne zaman bir peygamber, hoşlarına gitmeyen bir şey getirdiğinde, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürmediler mi?
Seyyid Kutub = Andolsun ki biz Musa’ya kitap verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da beyyineler verdik. Ve onu Ruh-ul-Kudüs ile te’yid ettik. Demek bir peygamber ne vakit size gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de kiminiz tekzip edecek, kiminiz de öldüreceksiniz öyle mi?..
Suat Yıldırım = Biz Mûsâ’ya kitap verdik. Ondan sonra peş peşe peygamberler gönderdik. Meryem’in oğlu Îsâ’ya da mûcizeler, açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik. Demek size her ne zaman bir peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirirse kafa tutacak, onların kimine yalancı deyip kimini öldüreceksiniz ha!
Süleyman Ateş = Andolsun, Mûsâ'ya Kitabı verdik, arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık deliller verdik ve onu Ruh'ül-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik. Ne zaman ki, bir peygamber, size canınızın istemediği bir şey getirdiyse büyüklük taslamadınız mı? Kimini yalanladınız, kimini de öldürüyordunuz?
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Musa'ya Kitap verdik ve ardından peşpeşe peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir peygamber nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?
Ümit Şimşek = And olsun ki, biz Musa'ya kitap verdik; ondan sonra da peş peşe peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Yoksa siz, canınızın istemediği bir peygamber size geldiğinde büyüklük taslayacak ve kimini yalanlayıp kimini de öldürecek misiniz?
Yaşar Nuri Öztürk = Andolsun, Mûsâ'ya Kitabı verdik, arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık deliller verdik ve onu Ruh'ül-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik. Ne zaman ki, bir peygamber, size canınızın istemediği bir şey getirdiyse büyüklük taslamadınız mı? Kimini yalanladınız, kimini de öldürüyordunuz?
İskender Ali Mihr = Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı
bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki Musa’ya kitabı biz verdik ve ondan sonra da elçiler gönderdik. Meryem’in oğlu İsa’ya güçlü deliller verdik ve Kutsal Ruh (Cebrail) ile destekledik. Ne zaman ki elçiler, nefislerinizin onaylamadığı şeyleri getirdiklerinde, hemen kibirlendiniz, bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürdünüz.
Bakara / 88 - Ve kâlû kulûbunâ gulf(gulfun), bel leanehumullâhu bi kufrihim fe kalîlen mâ yu’minun(yu’minûne).
Diyanet İşleri = “Kalplerimiz muhafazalıdır” dediler. Öyle değil. İnkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dediler ki: kalplerimiz örtülü, kılıf içinde. İş öyle değil. Küfürleri yüzünden Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı. Onun için azı, pek azı inanır.
Abdullah Parlıyan = Onlar: “Kalplerimiz örtülü ve kılıf içindedir, bizi hiçbir şey etkilemez” dediler. Hayır öyle değil, Allah onların hakkı örtbas etmelerinden dolayı, rahmetinden uzaklaştırdı. Onun için pek azı inanır.
Adem Uğur = (Yahudiler peygamberlerle alay ederek) "Kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Kalplerimiz (düşünü - algılamamız) koza (dünyamız) içindedir (hakikatimizi yaşayamayız)!" Hayır, belki de hakikati inkâr ettikleri için (lânete uğramışlar) Allâh'tan uzak düşmüşlerdir! İmanınız ne kadar az!
Ahmet Tekin = Peygamber yahudileri İslâm’a davet ettiği zaman onlar:'Bizim kafalarımız, kalplerimiz Hakka kapalıdır, Allah’a verdiği taahhüdü yemiştir, kaşarlaşmıştır' dediler. Tam tersine, inkârları, küfürleri sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Bu sebeple içlerinden inananlar ve inandıkları şeyler ne kadar az.
Ahmet Varol = Ve bir de: 'Bizim kalplerimiz örtülüdür' dediler. [16] Aksine, Allah inkarcılıklarından dolayı onları lanetlemiştir. Artık çok az iman ederler.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.
Ali Fikri Yavuz = Yahûdiler, Kur’an’ı anlamak ve bu kelâmı kabul etmek hususunda: “-Kalblerimiz örtülü ve kılıflıdır.” dediler. Öyle değil, bilâkis Allah onları küfürleri sebebiyle rahmetinden kovmuştur. Onlardan (İbni Selâm ve arkadaşları gibi) ancak az kimseler iman ederler.
Ali Ünal = (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
Bayraktar Bayraklı = Yahudiler, “Kalplerimiz perdelidir” dediler. Hayır, küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lanet etmiştir; bu yüzden çok azı inanır.
Bekir Sadak = «alplerimiz perdelidir» dediler, hayir, Allah inkarlarindan dolayi onlari lanetlemistir. Onlarin pek azi inanirlar.
Celal Yıldırım = (Yahudiler) «Kalblerimiz kılıflıdır» (artık hiçbir şey te'sir etmez veya kalblerimiz ilim ve İrfanla doludur, başka şeye ihtiyacımız yoktur) dediler. Öyle değil, (siz o sözü bırakın). Allah küfürleri sebebiyle onlara lanet etti. Böyle olunca da pek azı imân ederler..
Cemal Külünkoğlu = Yahudiler: “(Kur'an'ı anlamak hususunda) kalplerimiz örtülüdür (kalplerimizin başka bilgiye ihtiyacı yoktur)” dediler. Hayır, hakikati kabullenmeyi reddettikleri için Allah onları lanetlemiştir. Bunun için onların çok azı iman eder.
Diyanet İşleri (eski) = 'Kalplerimiz perdelidir' dediler, hayır, Allah inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Onların pek azı inanırlar.
Diyanet Vakfi = (Yahudiler peygamberlerle alay ederek) «Kalplerimiz perdelidir» dediler. Hayır; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar.
Edip Yüksel = Hatta 'Sabit fikirliyiz,' dediler. Halbuki, inkarlarından dolayı ALLAH onları lanetlemişti! Bu yüzden onların pek azı inanır.
Elmalılı Hamdi Yazır = «Bizim dediler: kalblerimiz gılıflıdır», öyle değil kâfirlikleri sebebile Allah onları lânetledi onun için az, pek az imana gelirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bizim kalplerimiz kılıflıdır dediler. Öyle değil! Allah onları kafirlikleri sebebiyle lanetledi; onun için çok az imana gelirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): «Bizim kalblerimiz kılıflıdır.» dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.
Gültekin Onan = "Kalplerimiz örtülüdür / kılıflıdır / fazlalıklıdır" (gulf) dediler. Hayır / Halbuki Tanrı küfürlerinden dolayı onları lanetlemiştir! Bundan dolayı onların pek azı inanır.
Harun Yıldırım = Bir de: “Kalplerimiz kılıflıdır" dediler.Bilakis Allah küfürleri sebebiyle onlara lânet etmiştir. Bu sebeple ne kadar da az îmân ederler.
Hasan Basri Çantay = (Yahudiler, Peygamberle istihza yolunda) dediler: «Kalblerimiz perdelidir (kaşerlenmişdir. Bize ne söylersen kâretmez)». Öyle değil. Allah onları küfürleri yüzünden rahmetinden koğmuşdur. Onun için ancak birazı îman edeceklerdir.
Hayrat Neşriyat = Hem (Peygambere:) 'Kalblerimiz perdelidir! (Dediklerini anlamıyoruz)' dediler. Hayır! İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onlara lâ'net etmiştir (rahmetinden uzaklaştırmıştır); bu yüzden pek az inanırlar.
İbni Kesir = Dediler ki; bizim kalblerimiz perdelidir. Öyle değil, Allah küfürlerinden dolayı onları la'netlemiştir. Onların pek azı inanırlar.
Kadri Çelik = “Kalplerimiz perdelidir” dediler. Hayır! Allah küfre sapmalarından dolayı onları lânetlemiştir. Bu yüzden pek az şeye iman ederler.
Muhammed Esed = Ama onlar: "Kalplerimiz zaten bilgi ile dolu!" derler. Hayır, bilakis Allah, onları hakikati kabullenmeyi reddettikleri için gözden çıkarmıştır. Zira onlar sadece basmakalıp birkaç şeye inanırlar.
Mustafa İslamoğlu = "Kalplerimiz (bilgi ile) kaplıdır" dediler. Aksine Allah, hakikati inkar ettikleri için onları rahmetinden dışlamıştır; baksanıza, ne kadar da azı inanıyor.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Bizim kalblerimiz perdelidir.» Öyle değil, Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etmiştir. Onun içindir ki az, pek az imân ederler.
Ömer Öngüt = “Kalplerimiz perdelidir. ” dediler. Öyle değil! Allah küfürleri yüzünden onları lânetlemiştir. Artık pek azı inanırlar.
Şaban Piriş = -Kalplerimiz perdelidir! dediler. Hayır, Allah, inkarları yüzünden onları lanetlemiştir. Ancak onların çok az bir kısmı inanır.
Sadık Türkmen = Ama onlar (atalarınız): “Kalplerimiz muhafazalı” dediler. Hayır, öyle değil! Allah onları zulümleri sebebiyle lânetledi (azarladı, kovdu). Onlardan pek azı iman etti.
Seyyid Kutub = Yahudiler; «Kalplerimiz kılıflıdır» dediler. Hayır, yalnız kâfir olduklarından dolayı Allah onları lânetledi. Onların pek azı iman eder.
Suat Yıldırım = "Kalplerimiz perdelidir." dediler. Öyle değil! Kâfirlikleri sebebiyle Allah onlara lânet etti. Onun için pek az iman ederler.
Süleyman Ateş = "Kalblerimiz, perdelidir," dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allâh onları la'netlemiştir, artık çok az inanırlar.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Bizim kalplerimiz örtülüdür.» Hayır; Allah, küfürlerinden dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı onların pek azı iman eder.
Ümit Şimşek = Onlar, 'Kalplerimiz örtülüdür' dediler. Aslında, inkârları yüzünden Allah onları lânete uğrattı da, o yüzden pek azı iman eder.
Yaşar Nuri Öztürk = "Kalplerimiz kabuk tutmuştur." dediler. Hayır öyle değil. Küfürleri yüzünden Allah onları lanetlemiştir de çok az bir kısmı iman eder.
İskender Ali Mihr = Ve dediler ki: “Bizim kalplerimiz kılıflıdır.” Hayır, Allah, küfürleri (sebebi) ile onları lânetledi. Bu sebeble ne kadar az îmân ediyorlar.
İlyas Yorulmaz = Dediler ki “Kalplerimiz kapalıdır. ” Allah da onlara inkârlarından dolayı lanet etmiştir. Ne kadar az iman ediyorlar.
Bakara / 89 - Ve lemmâ câehum kitâbun min indillâhi musaddikun limâ meahum, ve kânû min kablu yesteftihûne alellezîne keferû, fe lemmâ câehum mâ arafû keferû bihî, fe la’netullâhi alel kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince ise onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.
Abdulbaki Gölpınarlı = Evvelce kâfir olanlara üst gelmek için imdat isterlerken Allah tarafından, onların inandığı kitabı tasdik eden bir kitap geldi, bildikleri, tanıdıkları zuhur etti mi ona kâfir oldular. Hay Allah'ın lâneti kâfirlere olsun.
Abdullah Parlıyan = Daha önce, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirlere üstün gelmek için yardım isterlerken, Allah tarafından kendi inandıkları Allah'ın kitabını doğrulayan bir kitap gelip te, ellerindeki Allah'ın kitabından bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince, hemen Allah'tan gelen gerçekleri görmezlikten geliverdiler. Artık, Allah'ın rahmetinden uzak kalmak, o hakkı örtbas eden kâfirlerin üzerinedir.
Adem Uğur = Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır.
Ahmed Hulusi = Daha önce, dini inkâr eden kâfirlere karşı zafer kazanmak üzere bir açılım istediklerinde (Yahudiler), kendilerindeki bilgiyi tasdik eden bir yeni bilgi, Allâh tarafından onlara verildi; O geleceğini bildikleri (Hz. Muhammed) geldi, ama onu inkâr ettiler! Artık onlar Allâh'tan uzak düşmüş bir hâlde yaşarlar (Allâh la'neti hakikati reddedenler üzerinedir)!
Ahmet Tekin = Allah katından ellerindeki geçerli bilgileri tasdik eden kitaplar gelmişken, öteden beri kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, kâfirlere, inanmayanlara karşı görevlendirilecek peygamberin adını kullanarak üstünlük sağlamaya, insanlardan, tekrar tekrar geleceği ile ilgili haberleri öğrenmeye, mevcut kutsal kitaplardaki bilgileri yeniden değerlendirmeye alarak geleceğini teyide çalışırlarken, Allah’tan yardım ve zafer talebinde bulunmaya devam ederlerken, işte bu sırada bildikleri, tanıdıkları peygamber Muhammed ve tebliğ ettiği din ile yüz yüze gelince, Muhammed’i, Kur’ân’ı, tebliğ ettiği dini, kendi kitaplarını inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah’ın lâneti, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, kâfirleredir.
Ahmet Varol = Daha önce kâfirlere karşı kendilerine bir ilahi yardımın gelmesini diledikleri halde; Allah katından kendi yanlarında olanı doğrulayıcı bir Kitab, özelliklerinden tanıdıkları şey kendilerine gelince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti de inkar edenlerin üzerine olsun. [17]
Ali Bulaç = Allah katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayan bir Kitap geldiği zaman, -ki bundan önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip tanıdıkları gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti kafirlerin üzerinedir.
Ali Fikri Yavuz = Vaktâ ki onlara (Yahudî’lere), Allah katında beraberlerindekini (Tevrat’ı iman esaslarında) tasdîk eden Kur’an geldi, (bunu tanımadılar); halbuki Kur’an gelmeden önce, (bu yahudîler, arap müşrikleri ile mücadelelerinde zor duruma düştükleri zaman: Tevrat’da anılan âhir zaman Peygamberi gelseydi de bize yardım etseydi diye) o müşriklere karşı (Allah’dan) imdat diliyorlardı. İşte o (Tevrat’da vasfını) bildikleri (Peygamber) onlara gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın lâneti o kâfirler üzerine olsun...
Ali Ünal = Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
Bayraktar Bayraklı = Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken, kendilerine Allah katından, yanlarındakilerini doğrulayan bir kitap gelip de öğrendikleriyle karşılaşınca inkâr ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkârcılaradır.
Bekir Sadak = Vaktaki Allah katindan onlara, kendilerinde olani tasdik eden Kitab geldi ki onlar bundan onceleri, inkar edenlere karsi kendilerine yardim gelmesini beklerlerdi, bildikleri gelince onu inkar ettiler. Allah'in laneti, inkar edenlerin uzerine olsun.
Celal Yıldırım = Allah katından onlara, yanlarındaki kitab (Tevrat)ı tasdîk eden (yanlışlarını düzeltip semavî olduğunu bildiren) bir kitab (Kur'ân) gelince, ki daha önce inkâr edenlere karşı böyle bir fetih (yardım kapısının açılmasını) istiyorlardı (Tevrat'da vasfını görüp) tanıdıkları şey (Kur'ân ve Hz. Muhammed A.S.) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. O sebeple Allah'ın laneti inkâr edenler üzerinedir.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerine ellerindekini (Tevrat'ın aslını) tasdik eden bir kitap (Kur'an) gelince (Yahudiler) onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (müşriklere) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat'tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince bu sefer (bu İsmailoğulları'ndandır diye) kendileri onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti bütün inkârcıların üzerinedir.
Diyanet İşleri (eski) = Vaktaki Allah katından onlara, kendilerinde olanı tasdik eden Kitap geldi ki onlar bundan önceleri, inkar edenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerdi, bildikleri gelince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti, inkar edenlerin üzerine olsun.
Diyanet Vakfi = Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır.
Edip Yüksel = İnkarcılara karşı yardım beklemelerine rağmen, onlara ALLAH katından yanlarındakini doğrulayıcı bir kitap, bu bekledikleri şey, kendilerine gelince onu inkar ettiler. ALLAH'ın laneti, inkarcılara olsun!
Elmalılı Hamdi Yazır = Yanlarındakini tasdıklamak üzere onlara Allah tarafından bir kitab gelince önceden küfredenlere karşı istimdad edib dururlarken o tanıdıkları kendilerine gelince tuttular ona küfrettiler imdi Allahın lâneti kâfirlerin boynuna
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yanlarındakini (Tevrat'ı) tasdik etmek üzere onlara Allah tarafından bir kitap (Kur'an) gelince; önceden inkar edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o tanıdıkları kendilerine gelince tuttular onu inkar ettiler. Artık Allah'ın laneti kafirlerin boynuna olsun!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yanlarındakini tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince, daha önceleri inanmayanlara karşı onunla yardım isteyip durdukları halde, o tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer kendileri onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah'ın laneti kâfirleredir.
Gültekin Onan = Tanrı katından yanlarında olanı doğrulayan bir kitap geldiği zaman, daha önce küfredenlere karşı yardım isteyip dururlarken bilip tanıdıkları gelince ona küfrettiler. Artık Tanrı'nın laneti kafirlere olsun!
Harun Yıldırım = Allah katından kendilerine beraberlerinde bulunanı tasdik edici bir kitap gelince daha önce küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlere karşı (onunla) fetih istedikleri halde o tanıdıkları şey kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.Artık Allah’ın laneti o kafirlerin üzerinedir..
Hasan Basri Çantay = Vaktaki onlara Allah katından nezdlerinde bulunan (Tevrat) ı tasdıyk edici (ve doğrultucu) bir Kitab (Kur'an) geldi, ki daha evvel küfredenlerin (Arab müşriklerinin) aleyhine (Allahdan böyle bir) feth istiyorlardı, işte (Tevrâtın şehâdet ve saraahatiyle) tanıdıkları o şey (Kur'an) kendilerine gelince ona (hasedlerinden ve mevki' hırsından dolayı) küfretdiler. Artık Allahın lâ'neti o kâfirlerin tepesine.
Hayrat Neşriyat = Hem onlara Allah tarafından, yanlarında bulunanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir Kitab(Kur’ân) gelince, ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesîle yaparak) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı; işte (bu kadar iyi) tanıdıkları (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Bu yüzden, Allah’ın lâ'neti o kâfirler üzerinedir!
İbni Kesir = Ne zaman ki; Allah'ın katından, kendilerinde olanı tasdik eden kitab geldi, onlar bundan önceki küfredenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerken, bildikleri gelince onu inkar ettiler. Allah'ın la'neti kafirlerin üzerinedir.
Kadri Çelik = Daha önce küfre sapanlara karşı kendilerine yardım gelmesini diledikleri halde böylece Allah katından onlara, kendilerinde olanı onaylayan kitap ve tanıdıkları (Peygamber) gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti, kâfirlerin üzerine olsun!
Muhammed Esed = Ve ne zaman Allah katından onlara, halen sahip oldukları hakikati tasdik eden bir (yeni) vahiy geldiyse, daha önce, hakikati inkara şartlanmış olanlara karşı üstün gelmek için yalvarıp yakardı(klarını çarçabuk unutarak) daha önce tanıdıkları (hakikati) bu defa inkara kalkıştılar. Ve Allah'ın laneti, hakikati inkar eden herkesin üzerindedir.
Mustafa İslamoğlu = Allah katından o (Yahudilere) halen sahip oldukları bilgiyi doğrulayan bir kitap geldiğinde; -ki önceleri inkar edenlere (o kitap ve peygamberle) istikbalde galip gelecekleri (tehdidinde) bulunuyorlardı- işte böylesine tanıdıkları o kitap kendilerine geldiğinde onu inkar ettiler: Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki onlara taraf-ı ilâhîden yanlarındakini musaddık olan bir kitap geldi, halbuki evvelce kâfirlere karşı fetih ve nusret isterlerdi. Fakat o bildikleri şey kendilerine gelince onu inkar ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir.
Ömer Öngüt = Yanlarında bulunan (Tevrat'ı) tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince, daha önceleri kâfirlere karşı onunla yardım isteyip durdukları halde, tanıdıkları ve bekledikleri (o Kur'an) kendilerine gelince, bu defa onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah'ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.
Şaban Piriş = Allah katından, onlara, yanlarında bulunan (Tevrat)ı tasdik eden bir kitap geldiği zaman; daha önce kafirlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerken; onlara, bildikleri şey gelince onu inkar ettiler. Allah’ın laneti kafirlerin üzerinedir.
Sadık Türkmen = Ve ne zaman kendilerine, yanlarındakini tasdik eden bir kitap gelince onu inkâr ettiler. Oysa daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı, fetih için yardım istiyorlardı. Nihayet, tanıyıp bildikleri (bu peygamber), kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti inkârcıların üzerine olsun!
Seyyid Kutub = Onlara Allah katından elleri altındaki Tevrat'ı onaylayan bir kitap (Kur'an) gelince - ki, daha önce kâfirlere karşı zafer kazanmak istedikleri halde ötedenberi bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince- onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.
Suat Yıldırım = Onlara, Allah tarafından, ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden bir kitap gönderildiği zaman. Daha önce kâfirlere karşı zafer kazanmak için "ahir zaman Peygamberi hakkı için" diye dua ettikleri halde. Evet o tanıyıp bekledikleri Peygamber kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Bu sebeple, Allah’ın lâneti de kâfirlerin boynuna olsun!
Süleyman Ateş = Ne zaman ki, onlara Allâh katından, yanlarında bulunan (Tevrat)ı doğrulayıcı bir Kitap (Kur'ân) geldi, daha önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o bildikleri (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkâr ettiler; artık Allâh'ın la'neti, inkârcıların üzerine olsun!
Tefhim-ul Kuran = Allah katından yanlarında olan (Tevrat) ı doğrulayıcı bir Kitap geldiği zaman, -ki bundan önce küfredenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip tanıdıkları gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti kâfirlerin üzerinedir.
Ümit Şimşek = Kendilerinde olanı doğrulayan bir kitap Allah katından geldiğinde-ki daha evvel onunla kâfirlere karşı zafer kazanmak için dua edip duruyorlardı-işte o tanıdıkları kitap geldiğinde, onu da inkâr ettiler. Allah'ın lâneti işte böyle kâfirleredir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yanlarındakini doğrulamak üzere kendilerine Allah katından bir kitap geldiğinde, daha önce inkâr edenlere karşı zafer isteyip durdukları halde, tanıyıp bildikleri kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Küfre sapanların üstüne olsun Allah'ın laneti!...
İskender Ali Mihr = Ve onlara, Allah katından onların beraberindeki şeyi (Tevrat’ı) tasdik eden bir Kitap, (Kur’ân) geldiği zaman (o’nu kabul etmediler). (Kur’ân gelmeden) önce kâfirlere karşı (zor durumda kaldıklarında, Tevrat’ta bahsi geçen ahir zaman Peygamberi adına) fetih ve zafer için (Allah’tan) yardım istiyorlardı. Oysa, O bildikleri?(Tevrat’ta vasfı bildirilen Peygamber) onlara gelince O’nu inkâr ettiler. Bu yüzden Allah’ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın katından, onların yanındakini tasdik eden bir kitap (Kur’an) geldiğinde, daha önceden (Tevrat’ı) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı. Şimdi onların iyi bildiği vahiy geldiğinde, inkâr ediyorlar. Allah’ın laneti gerçekleri inkâr edenlerin üzerinedir.
Bakara / 90 - Bi’semeşterav bihî enfusehum en yekfurû bi mâ enzelallâhu bagyen en yunezzilallâhu min fadlihî alâ men yeşâu min ibâdih(ibâdihî), fe bâû bi gadabin alâ gadab(gadabin), ve lil kâfirîne azâbun muhîn(muhînun).
Diyanet İşleri = Karşılığında nefislerini sattıkları şeyi kıskançlıkları sebebiyle Allah’ın, kullarından dilediğine lütfuyla indirdiği vahyi inkâr etmeleri ne kötüdür! Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenlere alçaltıcı bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne pis şeydir o kendilerini satmaları, bu sûretle de Allah'ın indirdiği Kur'ân'a kâfir olmaları, Allah'ın, kullarından dilediğine ihsân edip kitap indirmesine haset ederek kâfirlikte bulunmaları. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için aşağılık bir azap var.
Abdullah Parlıyan = Kullarından dilediğine Allah'ın peygamberlik vermesini kıskandıkları için; Allah'ın indirdiği gerçekleri inkâr etmek suretiyle, kendilerini kötü yolda harcamaları ne kötü bir şeydir. Böylece onlar, gazab üstüne gazaba uğradılar. Bu hakkı örtbas edenler için utanç verici bir azap vardır.
Adem Uğur = Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Haset yüzünden, Allâh'ın fazlından (hakikatinden şuuruna) inzâl ettiği kullarından birini inkâr ederek, inkârları yüzünden nefslerindeki hakikati örtmeleri ne kötüdür! Bu yüzdendir ki gazap üstüne gazaba uğradılar (hakikatlerinden perdeli yaşam derekesine düştüler). Hakikati inkâr edenler (kâfirler) için, alçaltıcı bir azap oluşur.
Ahmet Tekin = Allah’ın, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kullarından bazılarına vahiy indirmesini, peygamberlik ihsan etmesini; hakka riayet etmedikleri, kural tanımadıkları, isyan ettikleri için, Allah’ın indirdiğini, Kur’ân’ı inkâr ederek kendilerini harcamaları, ne kadar kötü bir şeydir. İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler için alçaltıcı, zillete düşürücü bir ceza vardır.
Ahmet Varol = Allah'ın lütfunu kullarının içinden dilediği kimseye ulaştırmasını çekememeleri yüzünden O'nun indirdiğini inkar etmekle karşılığında kendilerini sattıklarları şey ne kötüdür! Böylelikle gadab üstüne gadaba uğradılar. Kâfirlere zaten aşağılayıcı bir azap vardır.
Ali Bulaç = Allah'ın kullarından, dilediğine kendi fazlından (peygamberliği) indirmesini 'kıskanarak ve hakka baş kaldırarak' Allah'ın indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü şeye karşılık sattılar. Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar. Kafirler için alçaltıcı bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = Cenâb’ı Allah, fazlıyla kullarından dilediği kimseye peygamberlik ihsan buyurmasına hased edip, indirdiği Kur’an’ı inkâr etmeleri ve bu sebeple nefislerini ateşe atışları ne çirkin şeydir! İşte Yahûdi’ler, Allah’ın bir gazabından sonra (Hz. Îsa ve İncil’i inkâr ettiklerinden dolayı gazaba uğramalarından başka) bir gazaba tutuldular. (Hazreti Peygamberi ve Kur’an-ı Kerîmi inkâr ettiklerinden) O kâfirler için hor ve zelîl edici bir azab vardır.
Ali Ünal = Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerini ne kötü şey karşılığında sattılar! Çekemediklerinden dolayı, Allah'ın, kullarından dilediğine vahiy indirmesini ve Allah'ın indirdiğini inkâr ettiler. Bu inkârları sebebiyle gazap üstüne gazaba uğradılar. İnanmayanları utanç verici azap beklemektedir.
Bekir Sadak = Allah'in kullarindan diledigine, bol ihsanindan indirmesini cekemeyerek, Allah'in indirdigini inkar etmekle, kendilerini ne kotu bir sey karsiliginda sattilar. Bu yuzden gazab ustune gazaba ugradilar. Kafirlere alcaltici bir azab vardir.
Celal Yıldırım = Onlar Allah'ın kendi kullarından dilediği kimselere fazl-u kereminden indirdiği (âyetleri) haset ve azgınlık ile kıskanarak Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle kendilerini ne kötü şey karşılığında (yok pahasına) sattılar da gazab üstüne gazaba uğradılar!. Kâfirler için ezici, horlayıcı bir azâb vardır..
Cemal Külünkoğlu = Allah'ın, kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! İşte Yahudiler, Allah'ın bir gazabından ( Îsa ve İncil'i inkâr ettiklerinden dolayı gazaba uğramalarından) sonra (Kur'an-ı inkâr ettiklerinden dolayı da) başka bir gazaba tutuldular. O inkârcılar için hor ve zelil edici bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ın kullarından dilediğine, bol ihsanından indirmesini çekemeyerek, Allah'ın indirdiğini inkar etmekle, kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar. Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. Kafirlere alçaltıcı bir azab vardır.
Diyanet Vakfi = Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.
Edip Yüksel = ALLAH'ın, lütfunu kullarından dilediğine indirmesini çekemiyerek ALLAH'ın indirdiğini inkar etmek için kişiliklerini satmaları ne kötü! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kafirlere alçaltıcı bir azap var.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ne çirkindir o kendilerini sattıkları ki; Allahın kullarından dilediğine kendi fadlından vahiy indirmesine bağyederek, Allah ne indirdise hepsine küfrettiler de gadab üstüne gadaba değdiler ve o kâfirler için mühin bir azab var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ne kadar çirkindir o (karşılığında) kendilerini sattıkları şey ki; Allah'ın kullarından dilediğine kendi lütfundan vahiy indirmesini çekemeyerek, Allah ne indirdiyse hepsini inkar ettiler. Bu yüzden de gazap üstüne gazaba uğradılar. Ve o kafirler için aşağılayan bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ne kadar çirkindir o uğruna kendilerini sattıkları şey ki; Allah'ın kullarından dilediğine kendi lütuf ve kereminden vahiy indirmesine kafa tutarak, Allah ne indirdiyse hepsini inkâr ettiler. İşte bu yüzden de gazap üstüne gazaba uğradılar. Can yakıcı azap asıl kâfirler içindir.
Gültekin Onan = Tanrı'nın kullarından dilediğine kendi fazlından indirmesini çekemiyerek (bagyen) Tanrı'nın indirdiğine küfretmekle nefslerini ne kötü şeye karşılık sattılar. Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kafirlere alçaltıcı (mühiyn) bir azap vardır.
Harun Yıldırım = Allah’ın, kullarından dilediğine lütfundan indirmesini kıskanarak Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle kendisine karşı nefislerini sattıkları şey ne kötüdür!. Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = Onlar Allahın, kullarından kimi dilerse ona fazi (u kerem) inden (vahyi, peygamberliği) indirmesini (öteden beri) günüledikleri (hased etdikleri) için Allahın (bu kerre) indirdiği şey'i (Kur'ân)ı da inkâr etmek (şuretiy) le nefslerini ne kötü şey'e değişib satdılar da gazab üstüne gazaba döndüler. O kâfirler için (kendilerini) hor ve hakîr edici bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Allah’ın, kullarından dilediğine ihsânından (Kitab) indirmesine (hasedle) isyân ederek, Allah’ın indirdiğini (Kur’ân’ı) inkâr etmekle, mukabilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. İşte kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.
İbni Kesir = Nefislerini ne kötü şeye değişip sattılar. Allah'ın kullarından dilediğine fazlından indirmesine hased ederek Allah'ın indirdiğini inkar ettiler ve gazab üstüne gazaba uğradılar. Küfredenlere alçaltıcı bir azab vardır.
Kadri Çelik = Allah'ın, kullarından dilediğine fazlından indirmesine haset ederek Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle, kendilerini kötü bir şey karşılığında sattılar. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Alçaltıcı bir azap kâfirler içindir.
Muhammed Esed = Allah'ın lütfunu dilediği kuluna bahşetmesini kıskanarak Allah'ın indirdiği hakikati inkar etmeleri ve böylece kendilerini kaptırdıkları şu (boş gurur) ne kötü! Onlar böylece Allah'ın gazabını tekrar tekrar hak ettiler. Ve o hakikati inkar edenler için hazırlanmış utanç verici bir azap vardır.
Mustafa İslamoğlu = Allah'ın indirdiği vahyi kulları arasından istediğine bahşetmesini kıskanmaları ve indirdiği vahyi inkar ederek kişiliklerini satmaları ne fena şey! İşte bunun üzerine (dünyada) katmerli bir gazaba uğradılar: İnkar edenler için (ahirette de) alçaltıcı bir azap vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nefislerini, mukabilinde sattıkları şey ne kötü bir şey! O şey Allah'ın fazlından olarak kullarının dilediği zâta inzal etmiş olmasına haset ederek Allah Teâlâ'nın inzal ettiğini inkar etmeleridir. Artık gazaptan gazaba uğradılar. Kâfirler için bir mühîn azap da vardır.
Ömer Öngüt = Nefislerini ne kötü şeye değişip sattılar! Allah'ın, kullarından dilediğine lütfundan (kitap) indirmesine hased ederek Allah'ın indirdiğini inkâr ettiler ve bu sebeple gazap üstüne gazaba uğradılar. Küfredenlere kahredici bir azap vardır.
Şaban Piriş = Allah’ın kullarından dilediğine, bol ihsanından indirmesini çekemeyerek, Allah’ın indirdiğini inkar etmekle kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar, bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kafirlere alçaltıcı bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar! Allah’ın indirdiğini inkâr ederek… Allah’ın indirdiğini çekemediler/kıskandılar; O’nun lütfundan dilediği (rasûl seçtiği) kullarına!.. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenlere alçaltıcı bir azap da vardır.
Seyyid Kutub = Onlar Allah'ın kendi bağışı olarak dilediği kuluna vahiy indirmesini çekemeyerek O'nun indirdiği kitabı inkâr etmekle benliklerini ne kötü şey karşılığında sattılar da katmerli gazaba uğradılar! Kâfirleri alçaltıcı bir azap beklemektedir.
Suat Yıldırım = Bunların, kendilerini uğruna sattıkları şey ne kadar da fena! Allah’ın kullarından dilediği birine kendi lütfundan vahiy indirmesini kıskanarak, Allah ne indirdiyse hepsini inkâr ettiler de gazap üstüne gazaba uğradılar! Kâfirler için zelil ve perişan eden bir azap da vardır.
Süleyman Ateş = Allâh'ın, kullarından dilediğine lutfuyla (vahiy) indirmesini çekemeyerek, Allâh'ın indirdiğini inkâr etmek için kendilerini ne alçak şeye sattılar da gazab üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenler için alçaltıcı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın kularından, dilediğine kendi fazlından (peygamberliği) indirmesini 'kıskanarak ve hakka baş kaldırarak' Allah'ın indirdiklerini tanımamakla, nefislerini ne kötü şeye karşılık sattılar. Böylelikle gazab üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Allah'ın dilediği kuluna lütufta bulunarak kitap indirmesini kıskandılar da, Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle ruhlarını ne kötü birşeye sattılar! Böylece onlar gazap üzerine gazaba uğradılar. Ayrıca o kâfirler için, alçaltıcı bir azap da vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın, kullarından dilediğine lütfunun eseri olarak indirdiğini zalimce kıskanarak, Allah'ın vahyettiğini inkar etmeleri uğruna öz benliklerini sattıkları şey ne çirkindir! Bu yüzdendir ki gazap üzerine gazaba çarpıldılar. Gerçeği örtenler için rezil edici bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = Onların, Allah’ın kullarından dilediği kimse üzerine, fazlından indirmekte olduğuna (vahye), haset ederek Allah’ın indirdiği şeyi inkâr etmeleri ve onunla kendilerini sattıkları şey ne kötü. Böylece gazaptan gazaba uğradılar ve kâfirler için “alçaltıcı azap” vardır.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın, kullarından dilediği kimseye lütfünden indirmesine isyan ederek (kıskanarak), hakikati inkâr etmekle, kendileri için satın aldıklar şeyler ne kötüdür. Böyle yapmakla Allah’ın öfkesini kazanmışlardır. İnkârcılar için aşağılayıcı bir azap var.
Bakara / 91 - Ve izâ kîle lehum âminû bi mâ enzelallâhu kâlû nu’minu bi mâ unzile aleynâ ve yekfurûne bi mâ verâehu ve huvel hakku musaddikan limâ meahum kul fe lime taktulûne enbiyâallâhi min kablu in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) iman edin” denilince, “Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız” deyip, ondan sonra geleni (Kur’an’ı) inkâr ederler. Hâlbuki o, ellerinde bulunanı (Tevrat’ı) tasdik eden hak bir kitaptır. De ki: “Eğer inanan kimseler idiyseniz, daha önce niçin Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara, Allah'ın indirdiğine inanın denince biz, bize indirilene inandık derler de ondan başkasına inanmazlar. Halbuki o, gerçektir, onlara inen kitabın gerçekliğini söyler. De ki: İnanmışsanız neden önceleri Tanrı peygamberlerini öldürdünüz?
Abdullah Parlıyan = Bir de onlara, “Allah'ın indirdiğine inanın” denildiğinde; “Biz yalnızca bize indirilene inanırız” derler, ötesini kabul etmezler. Halbuki O Kur'ân, kendi ellerinde bulunan İlahî kitabı doğrulayan bir gerçektir. Onlara, “Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz” diye sor.
Adem Uğur = Kendilerine: Allah'ın indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a) inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz? deyiver.
Ahmed Hulusi = Onlara, "Allâh'ın inzâl ettiğine iman edin" denildiğinde, "Biz bize inzâl olana iman ederiz" derler ve başkasına inzâl olanı reddederler. Oysa kendilerindekini tasdik edendir inzâl olan! De ki: "Mâdemki size inzâl olan hakikate iman ediyordunuz da niçin Allâh Nebilerini öldürdünüz?"
Ahmet Tekin = Onlara:'Allah’ın indirdiğine, Kur’ân’a imân edin' denildiği zaman:'Biz kendimize indirilene, imân ediyoruz' diyorlar. Kendi kitaplarından sonra aynı kaynaktan indirileni, en mükemmel son vahyi; ellerindeki doğru bilgileri tasdik eden, hakça bir nizam içeren hak kitap Kur’ân’ı inkar ediyorlar. Onlara: 'Peki, imanınızda samimi idiyseniz, niçin daha önce Allah’ın nebilerini, peygamberlerini öldürdünüz?' diye sor.
Ahmet Varol = Onlara 'Allah'ın indirdiğine inanın' denildiği zaman 'Biz, bize indirilene inanıyoruz' derler ve ondan sonrakini (Kur'an-ı kerim'i) inkar ederler. Oysa o kendi yanlarındakini doğrulayıcı bir gerçektir. De ki: 'Eğer gerçekten iman sahibi iseniz bundan önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?' [18]
Ali Bulaç = Onlara: "Allah'ın indirdiklerine iman edin" denildiğinde: "Biz, bize indirilene iman ederiz" derler ve ondan sonra olan (Kur'an)ı inkâr ederler. Oysa o (Kur'an), yanlarındakini (Kitabı) doğrulayan bir gerçektir. (Onlara) De ki: "Eğer inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?"
Ali Fikri Yavuz = Yahûdi’lere: “Cenâb’ı Allah”ın indirdiği İncil ve Kur’an’a iman edin” denildiği zaman: “- Biz, bize indirilen Tevrat’a iman ederiz.” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur’an, onlardaki Tevrat’ı tasdik eden bir gerçektir. Habibim, sen onlara şöyle de: “- Mâdem ki Tevrat’a iman ediyorsunuz, daha önce gelen Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?”
Ali Ünal = Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine “Allah'ın indirdiğine inanın” denilince, “Biz sadece bize indirilen kitaba inanırız” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki Kur'ân, ellerinde bulunanı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. Onlara de ki, “Şâyet siz gerçekten inanıyor idiyseniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?”
Bekir Sadak = Onlara, «Allah'in indirdigine inanin» denildiginde «Bize indirilene inaniriz» deyip ondan sonra gelen Kuran'i inkar ederler; halbuki o, ellerinde bulunan Tevrat'i tasdik eden hak bir Kitab'dir. Onlara «Eger inaniyor idiyseniz nicin daha once Allah'in peygamberlerini olduruyordunuz?» diye sor.
Celal Yıldırım = Onlara: Allah'ın (rahmet olarak) indirdiğine (Kur'ân'a) inanın, denildiği zaman, «Biz, bize indirilene (Tevrat'a) inanırız» derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki (Kur'ân) onların yanındakini (Tevrat'ı) tasdîk eden hak (bir kitab)dır. De ki: Eğer (cidden) mü'minler iseniz bundan önce neden Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz ?.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerine: “Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) iman edin” denildiği zaman: “Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a) inanırız” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı(n aslını) doğrulayıcı olarak gelmiş hak bir kitaptır. Onlara de ki: “Gerçekten size indirilene inanıyor idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
Diyanet İşleri (eski) = Onlara, 'Allah'ın indirdiğine inanın' denildiğinde 'Bize indirilene inanırız' deyip ondan sonra gelen Kuran'ı inkar ederler; halbuki o, ellerinde bulunan Tevrat'ı tasdik eden hak bir Kitap'dır. Onlara 'Eğer inanıyor idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?' diye sor.
Diyanet Vakfi = Kendilerine: Allah'ın indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a) inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz? deyiver.
Edip Yüksel = Kendilerine, 'ALLAH'ın indirdiğine inanın!,' denildiğinde, 'Bize indirilene inanırız,' diyerek ondan sonrasını inkar ederler. Oysa bu, yanlarında bulunanı doğrulayan gerçektir. 'İnanmış idiyseniz, neden daha önce ALLAH'ın peygamberlerini öldürüyordunuz,' de.
Elmalılı Hamdi Yazır = «Allah ne indirdise iman edin» denildiği zaman da onlara «biz kendimize indirilene iman ederiz» derler de ötekine küfrederler, halbuki beraberlerindekini tasdık edecek hakk o, ya, de: İman ediyordunuz da niçin Allahın peygamberlerini öldürüyordunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara: «Allah ne indirdiyse iman edin!» denildiği zaman: «Biz kendimize indirilene iman ederiz.» derler de ötekini inkar ederler. Oysa yanlarındakini (Tevrat'ı) doğrulayacak odur. De ki: «Madem inanıyordunuz ne diye Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara, «Allah ne indirdiyse ona iman edin.» denildiği zaman, onlar «Biz kendimize indirilene iman ederiz.» derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Oysa yanlarındaki Tevrat'ı tasdik eden gerçek vahiy odur. Onlara de ki; «Peki madem gerçek mümin sizsiniz de ne diye daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?
Gültekin Onan = Onlara "Tanrı'nın indirdiğine inanın" denildiğinde, "Biz bize indirilene inanırız" derler ve ondan sonrasına / başkasına / ötesine (veraehu) küfrederler. Oysa o / bu, yanlarındakini doğrulayan (musaddikan) gerçektir (hakk). De ki: "İnançlılar iseniz / idiyseniz neden daha önce Tanrı'nın nebilerini öldürüyordunuz?"
Harun Yıldırım = Onlara: “Allah’ın indirdiğine îmân edin!" denildiğinde: "Bize indirilene îmân ederiz" derler. Ondan sonra geleni ise inkâr ederler. Halbuki o haktır, beraberlerindekini doğrulayıcıdır. De ki: "Mü’minler idiyseniz, daha önce Allah'ın nebilerini niçin öldürüyordunuz?"
Hasan Basri Çantay = Bir de onlara (Yahudilere) : «Allahın indirdiği şey'e (Kur'âna) îman edin» denildiği zaman: «Biz, bize indirilen (Tevrat) a inanırız» der bir de ondan başkasına küfrederler. Halbuki o (gönderilen kitab) nezdlerindeki (Tevrat) ı doğrultan (bir) gerçekdir. De ki: (Habîbim) : «Öyle ise mü'minler idiniz de (Tevrâta inanıyordunuz da) daha evvel Allahın peygamberlerini neye öldürüyordunuz?
Hayrat Neşriyat = Hem onlara: 'Allah’ın indirdiğine îmân edin!' denildiği zaman: '(Biz sâdece) bize indirilene (Tevrât’a) îmân ederiz!' deyip, onun arkasındakini (Kur’ân’ı) inkâr ederler; hâlbuki o, yanlarında olanı tasdîk edici hak (bir Kitab)dır. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: 'Eğer mü’min kimseler idiyseniz, o hâlde daha önce Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?'
İbni Kesir = Bir de onlara Allah'ın indirdiğine inanın, denilince; biz, bize indirilene inanırız derler. Ondan başkasını inkar ederler. Halbuki o beraberlerindekini tasdik eden bir kitabdır. De ki: İnanmış kimseler idiyseniz neden daha önce, Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?
Kadri Çelik = Onlara, “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiğinde, “Bize indirilene iman ederiz” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o, ellerinde bulunanı onaylayan bir gerçektir. Onlara de ki: “Eğer iman etmiş kimseler iseniz, o halde neden daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
Muhammed Esed = Nitekim onlara: "Allah'ın indirdiğine inanın!" denildiğinde, "Biz (yalnızca) bize indirilene inanırız!" diye cevap verirler; ve zaten bildikleri bir gerçeği tasdik ve teyit eden bir hakikat bile olsa, sonra gelen her haberi inkar ederler. De ki: "Madem (gerçek) müminler idiniz neden Allah'ın önceki peygamberlerini öldürdünüz?"
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine "Allah'ın indirdiğine inanın" denildiğinde, "Biz sadece kendimize indirilene inanırız" derler. Kendilerinde mevcut bir hakikati doğruladığı halde, daha sonra gelen her hakikati inkar ederler. Onlara; "Peki, eğer gerçekten inanmış idiyseniz daha önce Allah'ın (sizden olan) elçilerini neden öldürdünüz?" diye sor.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara: «Allah'ın inzal ettiklerine imân ediniz,» denilince, «Biz, bizim üzerimize indirilmiş olana imân ederiz,» derler. Onun ötesindekini inkar ederler. Halbuki O da kendileriyle beraber olanı (Tevrat'ı) musaddık olan hak (bir kitap)tır. De ki: «Eğer siz imân etmiş kimseler iseniz, bundan evvel Allah'ın peygamberlerini ne için öldürüyordunuz?»
Ömer Öngüt = Bir de onlara: “Allah'ın indirdiğine iman edin!” denilince: “Biz sadece bize indirilene inanırız. ” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelen hak Kitap'tır. Resulüm! De ki: “Şayet siz gerçekten inanmış kimseler idiyseniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?”
Şaban Piriş = Onlara: -Allah’ın indirdiğine inanın, dendiği zaman: -Biz, bize indirilene inanırız, deyip ondan sonra geleni (Kur’an’ı) inkar ederler; halbuki O, ellerinde bulunan Tevrat’ı tasdik eden hak bir kitaptır, Onlara: -Gerçekten size indirilene inanıyor idiyseniz niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz? de!
Sadık Türkmen = Onlara; “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) iman edin” denilince; “Biz sadece bize (daha önce) indirilene inanırız” deyip, ondan sonra geleni (Kur’an’ı) inkâr ettiler. Halbuki o, ellerinde bulunanı tasdik eden hak bir kitaptır. (Onlara) de ki: “Eğer (madem atalarınız) inanan kimselerdi; daha önce niçin Allah’ın peygamberlerini öldürüyorlardı?”
Seyyid Kutub = Onlara 'Allah'ın indirdiğine inanın» denildiği zaman; «Biz sadece bize indirilene inanırız» derler ve ellerindeki Tevrat'ı doğrulayıcı hakk bir kitap olduğu halde Tevrat'tan başkasına inanmazlar. Onlara de ki; «Madem ki, inanıyordunuz daha önce Allah'ın peygamberini niye öldürdünüz?
Suat Yıldırım = Onlara: "Allah’ın indirdiği bu Kur’ân’a da iman edin!" denildiği vakit: "Biz sadece bize indirilene inanırız!" derler. Kur’ân, ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden hak kitap olmasına rağmen, kendi kitaplarından başkasını inkâr ederler. Onlara de ki: "Size gönderilen Tevrat’a inanma iddianızda samimi iseniz, peki ne diye daha önce, Allahın nebîlerini öldürüyordunuz?
Süleyman Ateş = Onlara: "Allâh'ın indirdiğine inanın!" denilse, "Bize indirilene inanırız." derler, ötesini kabul etmezler. Halbuki o, kendi yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir gerçektir. De ki: "Gerçekten inanıyor idiyseniz neden daha önce Allâh'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?"
Tefhim-ul Kuran = Onlara: «Allah'ın indirdiklerine iman edin» denildiğinde: «Biz, bize indirilene iman ederiz» derler ve ondan sonra olan (Kur'an) ı inkâr ederler. Oysa o (Kur'an), yanlarındaki (Kitabı) doğrulayan bir gerçektir. (Onlara) De ki: «Eğer inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?»
Ümit Şimşek = Onlara 'Allah'ın indirdiğine iman edin' dendiğinde, 'Biz yalnız bize indirilene inanırız' derler; ondan başkasını inkâr ederler. Oysa o, ellerinde olanı doğrulayan hakkın tâ kendisidir. De ki: Eğer mü'min iseniz, bundan önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürdünüz?
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara, "Allah'ın indirmiş olduğuna inanın" denildiğinde şöyle konuşurlar: "Biz, bize indirilene inanırız." Ve ondan ötesini inkâr ederler. Oysaki o, kendilerinin yanındakini doğrulayıcı bir gerçektir. Söyle onlara: "Madem iman sahibiydiniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini niye öldürüyordunuz?"
İskender Ali Mihr = Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine îmân edin.” denildiği zaman: “Biz, bize indirilene îmân ederiz.” dediler. Ve, onun arkasındakini (ondan sonra geleni) inkâr ederler. Ve, o haktır ve onların yanındakini tasdik edicidir. De ki: “Eğer siz, mü’minler iseniz bundan önce niye Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
İlyas Yorulmaz = Onlara, Allah’ın indirdiğine iman edin denildiğinde “Ancak bize indirilene inanırız” derler. Onların yanındaki kitabı tasdik eden, hakikat dahi olsa inkâr ederler. Deki “Madem inanıyordunuz da, Allah’ın daha önce size göndermiş olduğu peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?”
Bakara / 92 - Ve lekad câekum mûsâ bil beyyinâti summettehaztumul icle min ba’dihî ve entum zâlimûn(zâlimûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, Mûsâ size açık mucizeler getirmişti de, arkasından sizler nefislerinize zulüm ederek buzağıyı ilâh edinmiştiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki Mûsâ, size açık delillerle geldi de ondan sonra tuttunuz, buzağıya taptınız, siz o zâlimlersiniz işte.
Abdullah Parlıyan = Gerçekten Musa size açık delillerle gelmişti. Ama O'nun yokluğunda hemen buzağıya tapmaya başlamış, varlık sebebinize aykırı davranıp zulmetmiştiniz.
Adem Uğur = Andolsun Musa size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra onun ardından, zalimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Musa size hakikatinin açığa çıkardığı apaçık deliller ile gelmişti. . . Buna rağmen siz bir buzağıyı (tanrı) edinerek nefsinize (hakikatinize) zulmettiniz.
Ahmet Tekin = Andolsun ki, Mûsâ size apaçık âyetler, mûcizelerle gelmişti de, onun arkasından tuttunuz o buzağı heykelini put haline getirdiniz. Siz işte o zâlimlersiniz.
Ahmet Varol = Şüphesiz Musa size apaçık delillerle gelmişti de sonra siz onun ardından buzağıya tapınıp zalimlerden olmuştunuz.
Ali Bulaç = Andolsun, Musa size apaçık belgelerle geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı (tanrı) edindiniz. İşte siz (böyle) zalimlersiniz.
Ali Fikri Yavuz = Celâlim hakkı için, Mûsâ Aleyhisselâm size doğru haber ve mûcizelerle gelmişken, o, Tûr’a gittikten sonra, siz buzağıyı ilâh edindiniz ve böylece zâlimlerden oldunuz.
Ali Ünal = (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki Mûsâ size en açık delilleri getirdi. Sonra ardından buzağıyı ilâh edindiniz. Siz zâlimsiniz.
Bekir Sadak = And olsun ki, Musa size mucizeler getirdi, sonra ardindan kendinize yazik ederek buzagiyi tanri olarak benimsediniz.
Celal Yıldırım = (Nerede Tevrat'a bağlılık ve imânınız ?) And olsun ki, Musa size apaçık mu'cizeler, belgeler getirdi de sonra onun ardından buzağıyı (tanrı) edindiniz; zâlim olduğunuz halde (bu gibi küfrü gerektiren yola girdiniz.)
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, Musa size apaçık delillerle geldi. Siz ise onun yokluğunda (Tur dağına gittikten sonra) kendinize yazık ederek buzağıya taptınız.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, Musa size mucizeler getirdi, sonra ardından kendinize yazık ederek buzağıyı tanrı olarak benimsediniz.
Diyanet Vakfi = Andolsun Musa size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra onun ardından, zalimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.
Edip Yüksel = Musa, size mucizelerle gelmişti; fakat onun ardından buzağıyı tanrı edinerek zalimlerden oldunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için Musa size beyyinelerle gelmişti de arkasından tuttunuz danaya taptınız siz o zalimlersiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, Musa size apaçık delillerle gelmişti de arkasından tuttunuz danaya taptınız. Siz işte o zalimlersiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Celâlim hakkı için Musa size belgelerle gelmişti de onun arkasından tuttunuz o buzağıya taptınız. Siz işte o zâlimlersiniz.
Gültekin Onan = Andolsun Musa size beyyinelerle gelmişti, fakat onun ardından buzağıyı (Tanrı) edindiniz ve (böylece) zalimler oldunuz.
Harun Yıldırım = Andolsun ki, Musa size apaçık delillerle gelmişti de sonra onun ardından zâlimler olarak o buzağıyı (ilâh) edindiniz.
Hasan Basri Çantay = Andolsun, Musa size en açık delilleri getirdi. Sonra siz onun ardından (gıyaabında) o buzağıye tütündünüz (onu tanrı edindiniz). Siz (öyle) zaalimlersiniz.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, Mûsâ size apaçık mu'cizelerle gelmişti; sonra onun (Tûr dağına gitmesinin) ardından, siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.
İbni Kesir = And olsun ki, Musa size apaçık delillerle geldi. Sonra ardından buzağıyı Rabb edindiniz. Ve siz zalimlersiniz.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz Musa size apaçık deliller getirdi, sonra ardından yine zalimler olarak buzağıyı benimsediniz.
Muhammed Esed = Gerçekten Musa size hakikatin tüm kanıtları ile gelmişti (ama) O'nun yokluğunda hemen (altın) buzağıya tapmaya başlamış ve böylece haince bir davranış içine girmiştiniz.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Musa da size hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişti. Ardından yine buzağıyı peydahlamıştınız ve siz yine kendisine kötülük edenlerden olmuştunuz.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve şüphe yok ki Mûsa sizlere beyyineler ile geldi. Sonra siz O'nun arkasından buzağıyı tanrı ittihaz ettiniz. Siz zalim kimselersiniz.»
Ömer Öngüt = Andolsun ki Musa size apaçık mucizelerle geldi. Sonra onun ardından buzağıya taptınız. Siz öyle zâlimlersiniz!
Şaban Piriş = Musa, size apaçık delillerle gelmişti de sonra O’nun ardından buzağıyı ilah edinmiştiniz. İşte siz, böyle zalimlersiniz.
Sadık Türkmen = Andolsun, musa (peygamberlik belgeleri olan), açık deliller/mucizeler ile gelmişti de arkasından atalarınız, nefislerinize zulmederek buzağıyı ilah/tanrı edinmişlerdi.
Seyyid Kutub = Musa size mucizeler ile geldi. Siz ise onun yokluğunda buzağıya taptınız. Sizler öyle zalimlersiniz!
Suat Yıldırım = Mûsâ size en açık delil ve mûcizelerle geldi de, sonra kalkıp, onun yokluğunda buzağıyı tanrı edindiniz. Siz öyle zalimlersiniz işte!"
Süleyman Ateş = "Andolsun Mûsâ, size açık deliller getirmişti, sonra onun ardından tuttunuz buzağıya taptınız; siz öyle zâlimlersiniz işte!"
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, Musa size apaçık belgelerle geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı (tanrı) edindiniz. İşte siz (böyle) zalimlersiniz.
Ümit Şimşek = Musa size apaçık deliller getirmişti de, siz bunun ardından zulmederek buzağıyı tanrı edinmiştiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun ki, Mûsa size açık-seçik hak beyanlarla gelmişti de onun arkasından buzağıyı ilâh edinmiştiniz. Zalimlersiniz sizler.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki, Musa (a.s) size beyyineler (açık deliller) ile geldi. Sonra siz onun ardından buzağıyı (ilâh) edindiniz ve siz zalimlersiniz.
İlyas Yorulmaz = Musa da size açıklayıcı delillerle gelmişti de, buna rağmen buzağıyı ilah edinerek, kendi kendinize zulüm ettiniz.
Bakara / 93 - Ve iz ehaznâ mîsâkakum ve refa’nâ fevkakumut tûr(tûra), huzû mâ âteynâkum bi kuvvetin vesmeû kâlû semi’nâ ve aseynâ ve uşribû fî kulûbihimul icle bi kufrihim kul bi’se mâ ye’murukum bihî îmânukum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık, “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik” demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: O vakit sizden kesin söz almıştık, Tur dağını üstünüze yüceltmiştik. Size verdiğimizi azimle tutun, dinleyin demiştik. Onlar da duyduk demişlerdi ve âsi olduk. Buzağı sevgisi, küfürleri yüzünden tâ iliklerine işlemişti. İnanmışsanız inancınız, ne de kötü ve pis şey emrediyor size.
Abdullah Parlıyan = Biz o zaman Tur Dağı'nı üzerinize yükseltip, size verdiğimiz ilâhî buyruklara bütün gücünüzle sarılın ve kulak verin diye Musa ile sizden bir söz almıştık. Bütün bu hatırlatmalara rağmen onlar: “Dinledik anladık ama karşı geliyoruz” demişlerdi. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas etmeleri sebebiyle, bunların kalplerini buzağı sevgisi kaplamıştır. De ki: “Eğer iman etmiş kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şeyleri emrediyor.”
Adem Uğur = Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!
Ahmed Hulusi = Biz sizden söz almıştık, Tur'u (benlik dağı) üzerinizde kaldırmıştık. . . "Verdiğimizi özünüzdeki kuvve ile yaşayın, algılayın ve gereğine uyun" (demiştik). Onlar ise: "Algıladık ama kabul etmedik" dediler. Bu inkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle (dışsallıkla) doldu! De ki: "İman edenleriz diyorsanız, imanınızın getirisi de buysa, ne kötü bir şey bu!"
Ahmet Tekin = Bir zamanlar sizin kesin sözünüzü, taahhüdünüzü aldığımızı hatırlayın.Tûr’u üstünüze kaldırıp;'Size verdiğimiz kitaba, sıkı sıkı sarılın, sorumluluğuna pürdikkat sahip çıkın, iyice kulak verin' demiştik. Onlar:'Sözünü duyduk ve emrine isyân ettik' dediler. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrarları sebebiyle kalplerine, akıllarına buzağı putunu yerleştirdiler. Onlara:'Mü’min olmakla alâkanız varsa eğer, imanınız size ne kötü şey emrediyor, ne kötü rehberlik ediyor' de.
Ahmet Varol = Hani, sizden kesin bir söz almıştık ve Tur dağını üzerinize doğru yüseltmiştik. 'Size verdiğimize sıkı sıkıya yapışın ve bildirileni duyun.' Onlar: 'Duyduk ve başkaldırdık' dediler. İnkarcılıklarından dolayı buzağıya olan tutku onların kalplerine iyice yerleştirilmişti. De ki: 'Eğer iman sahibi iseniz, sizin imanınız size ne kadar fena şeyler emrediyor!'
Ali Bulaç = Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık." İnkârları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"
Ali Fikri Yavuz = Bir vakıt: “- Size verdiğimiz Tevrat’ı kuvvetle tutun, emirlerini dinleyip gereğince amel edin.” diye Tur’u üzerinize kaldırıp sizden sağlam ahd almıştık. Onlar: “-Kulağımızla işittik, kalbimizle isyan ettik.” demişlerdi. Çünkü küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı sevgisi sinmişti. Habibim, onlara şöyle de: “Eğer siz mümin olsanız, imanınız size buzağıya tapın ve Kur’an’ı inkâr edin diye” çirkin şeyleri emretmezdi.
Ali Ünal = Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
Bayraktar Bayraklı = Hatırlayınız ki, “Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri dikkatlice dinleyin” diye sizden söz almış ve Tûr'u üzerinize kaldırmıştık. Onlar, “İşittik ve isyan ettik” dediler. İnkârları sebebiyle buzağı sevgisi gönüllerine dolduruldu. De ki: “Eğer inanıyorsanız, inancınız size ne kötü şeyler emrediyor!”
Bekir Sadak = Sizden kesin soz almis ve Tur'u tepenize dikmistik,"Size verdigimize kuvvetle sarilin ve dinleyin» demistik «Isittik ve karsi geldik» dediler de inkarlari yuzunden buzagi sevgisi kalblerine sindirildi. De ki, «Eger inanmissaniz, imaniniz size ne kotu sey emrediyor?»
Celal Yıldırım = (Ve nerede sözünüzün doğruluğu ki) bir vakit sizden söz almıştık : Tûr'u üzerinde yükseltip size verdiğimiz (Tevrat)ı sıkı tutun, (buyruklarımızı iyice) dinleyin, demiştik. (Ama) onlar (yani atalarınız), «Dinledik ve karşı geldik» demişlerdi. Küfürleri sebebiyle buzağıya (tapma) sevgisi (içlerine) sindirilmişti. De ki: Eğer mü'minler (olduğunuzu İddia ediyor) iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor!
Cemal Külünkoğlu = Hani: “Size verdiğimiz Tevrat'ı kuvvetle tutun, emirlerini dinleyip gereğince amel edin.” diye Tur'u üzerinize kaldırıp sizden sağlam söz almıştık. (Onlar da:) “Kulağımızla işittik, kalbimizle isyan ettik.” demişlerdi. Çünkü küfürleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi sinmişti. Habibim, onlara şöyle de: “Eğer siz mü'min olsanız, imanınız size buzağıya tapın ve Kur'an'ı inkâr edin diye” çirkin şeyleri emretmezdi.
Diyanet İşleri (eski) = Sizden kesin söz almış ve Tur'u tepenize dikmiştik, 'Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin' demiştik 'İşittik ve karşı geldik' dediler de inkarları yüzünden buzağı sevgisi kalblerine sindirildi. De ki, 'Eğer inanmışsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor?'
Diyanet Vakfi = Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!
Edip Yüksel = Hani üzerinize Tur dağını kaldırıp sizden söz almıştık: 'Size verdiğim emirlere sıkıca sarılın ve dinleyin.' Fakat 'Dinledik ve karşı geldik,' dediler. İnkarlarından dolayı kalpleri buzağı ile kandı. De ki: 'İnanmışsanız, inancınız size ne de kötü yön veriyor!'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir vakit size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve dinleyin diye Turu tepenize kaldırıb misakınızı aldık, dinledik ısyan ettik dediler, ve küfürleriyle danayı kalblerinde iliklerine işlettiler, eğer, de: sizler mü'minlerseniz imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir vakit: «Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın ve O'nu dinleyin» diye Tur'u tepenize kaldırıp sizden söz aldık. «Duyduk, isyan ettik.» dediler ve inkarları yüzünden dana sevgisi iliklerine kadar işledi. De ki: «Eğer sizler inanmış kimseler iseniz inancınız size ne kötü şeyler emrediyor!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir zamanlar size, «verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onu dinleyin.» diye Tûr'u tepenize kaldırıp mîsakınızı aldık. (O yahudiler): «Duyduk, dinledik, isyan ettik.» dediler, kâfirlikleri yüzünden o danayı yüreklerinde besleyip büyüttüler. De ki, «Eğer siz mümin kimseler iseniz, bu imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!
Gültekin Onan = Hani sizden misak almış ve üzerinize Tur (dağını) kaldırmıştık / yükseltmiştik: "Size verdiğime sıkıca sarılın ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve karşı geldik / baş kaldırdık" (asayna). Küfürlerinden dolayı buzağı (tutkusu) kalplerine sinmişti / içirilmişti (üşribu). De ki: "Eğer inançlılar iseniz inancınız size ne kötü / çirkin (şeyler) buyuruyor VEYA inançlılar olsaydınız inancınız size kötü / böyle çirkin şeyler buyurmazdı".
Harun Yıldırım = Hani sizin kesin sözünüzü almış, Tûr'u da üzerinize kaldırmıştık: "Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin!" "İşittik ve isyan ettik!?" dediler de küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) kalplerine içirildi. De ki: "Siz gerçekten mü'minler iseniz îmânınızın size emretttiği şey ne kötüdür?!”
Hasan Basri Çantay = Bir vakit «Size verdiğimiz (Tevrat) ı kuvvetle tutun (ona sımsıkı yapışın, söz) dinleyin» (diye) «Tur» u tepenizin üstüne kaldırıb sizden te'mînatlı va'd almışdık. «(Kulağımızla) dinledik, (kalbimizle) isyan etdik» demişlerdi. (Çünkü) küfürleri yüzünden özlerine buzağı (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş) di. De ki: «Eğer mü'min (kimse) ler iseniz inancınız size ne kötü şey emrediyor.»
Hayrat Neşriyat = Hani sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr’u da üzerinize kaldırmıştık. (Şöyle demiştik:)'Size verdiğimizi (Tevrât’ı) kuvvetle tutun ve (emrettiklerimizi) dinleyin!' (Onlar ise:)'İşittik ve isyân ettik!' dediler de inkârları sebebiyle kalblerine buzağı (sevgisi) içirildi, (o muhabbet, âdetâ iliklerine işledi). (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: 'Eğer mü’min kimseler iseniz, inancınızın size kendisiyle emretmekte olduğu şey ne kötüdür!'
İbni Kesir = Hani; size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve dinleyin, diye Tur'u tepenize dikmiş ve sizden misak almıştık. İşittik ve karşı geldik dediler ve küfürleri yüzünden buzağı sevgisi kalblerine sindirildi. Eğer inananlardansanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor? de.
Kadri Çelik = Hani sizden kesin bir söz almış ve Tur'u (tehdit olarak) tepenize dikmiştik de, “Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin” demiştik. (Ama onlar,) “Dinledik ve karşı geldik” demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı sevgisi kalplerine içirilip sindirilmişti. De ki: “Eğer iman etmiş kimseler iseniz, (bu durumda) imanınız size pek de kötü bir şeyi emretmektedir.”
Muhammed Esed = Biz o zaman, Sina Dağı'nı üzerinize şahit tutarak, "Size emanet ettiğimiz şeye (bütün) gücünüzle sarılın ve ona kulak verin!" (diyerek) sizden kesin bir taahhüt almıştık. (Bütün bu hatırlatmalara rağmen) onlar; "Dinledik, ama itaat etmiyoruz!" derler. Zira, hakikati reddetmeleri yüzünden bunların kalplerini (altın) buzağı sevgisi kaplamıştır. De ki: "Ne kötü (şu) inancınızın sizi yönelttiği (şey)! Eğer gerçekten bir şeylere inanıyorsanız."
Mustafa İslamoğlu = Hani, bir zaman (Sina) Dağı'nı üzerinize yükselterek sizden kesin söz almıştık: "Size gönderdiğimiz mesajı hayata uygulayın ve artık hakikatı duyun!" Buna karşın "İşittik ve itaat ettik\isyan ettik" dediler. Küfürleri sebebiyle buzağı (heykeli) gönüllerinde taht kurdu. De ki onlara: Bozuk inancınız size ne fena şeyler yaptırıyor? Eğer gerçekten inandıysanız (böyle yapmazdınız).
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizin misakınızı almıştık. «Size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz,» Diye üzerinize Tûr dağını kaldırmıştık. Demiştiler ki: «İşittik ve isyan ettik.» Ve onların küfürleri sebebiyle kalblerinde buzağı (muhabbeti) yerleştirilmişti. De ki: «Size imânınız ne kötü şey emrediyor, eğer mü'minlerseniz.»
Ömer Öngüt = Hatırlayın o zamanı ki, sizden sağlam söz almış, Tur dağını üzerinize kaldırmıştık. “Size verdiğimizi sıkıca tutun ve dinleyin. ” demiştik. Onlar da: “İşittik ve isyan ettik. ” dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı (sevgisi) içirildi. De ki: “Eğer inanıyor idiyseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
Şaban Piriş = Bir vakit de sizden üzerinize dağı kaldırarak kesin söz almıştık: -Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin, demiştik. -İşittik ve karşı geldik, dediler de küfürleri yüzünden gönüllerine buzağı sevgisi sindirildi. De ki: -Eğer mümin iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor!
Sadık Türkmen = Biz o zaman, Tur Dağı’nı tepelerine dikerek onlardan kesin söz almıştık; “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın ve ona kulak verin” demiştik. Onlar; “Dinledik ve karşı geliyoruz” demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine işlemişti. Onlara de ki: “İmanınızın; size emrettiği şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!”
Seyyid Kutub = Hani sizden kesin söz almıştık; Tur'u üzerinize kaldırarak «Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin» dedik. Onlar ise «Dinledik ve karşı geldik» dediler. Kâfirlikleri yüzünden buzağı sevgisi kalplerine iyice işledi. De ki; «Eğer inanıyor idiyseniz, imanınız size ne kötü işler emrediyor!
Suat Yıldırım = "Size verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onu dinleyin" diye Tur’u (Dağı) tepenize kaldırıp sizden (atalarınızdan) kesin söz aldık. Onlar: "Dinledik ve fakat isyan ettik." dediler. Çünkü kâfirlikleri sebebiyle buzağıya tapma sevgisi iliklerine işlemişti. De ki: "Eğer mümin iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor!"
Süleyman Ateş = Bir zaman üzerinize Tur(dağın)ı kaldırıp sizden kesin söz almıştık: "Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun, dinleyin!" (demiştik). "Dinledik ve isyân ettik." dediler. İnkârlarıyla kalblerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: "Eğer inanan kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor."
Tefhim-ul Kuran = Hani sizden kesin söz almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve) : «Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı yapışın ve dinleyin» (demiştik) . Demişlerdi ki: «Dinledik ve başkaldırdık.» Küfürleri yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: «İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emredip önermektedir?»
Ümit Şimşek = Yine hatırlayın ki, üzerinize Tur Dağını yükselterek sizden söz almış, 'Size verdiğimize bütün gücünüzle sarılın ve ona kulak verin' demiştik. Onlar ise 'İşittik ve isyan ettik' dediler. Çünkü inkârları yüzünden buzağı sevgisi onların iliklerine işlemişti. De ki: Eğer siz mü'min iseniz, inancınız sizi ne kötü şeylere teşvik ediyor!
Yaşar Nuri Öztürk = Hani kesin söz almıştık sizden de Tûr'u üzerinize kaldırmıştık. "Size verdiğimizi kuvvetlice tutun ve dinleyin." demiştik. Şöyle demişlerdi: "Dinledik ve isyan ettik." İnkârları yüzünden gönüllerine buzağı içirildi. De ki: "Eğer inanan kişilerseniz, ne kötü şeydir size imanınızın emretmekte olduğu..."
İskender Ali Mihr = Ve sizden, misak almış ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik. Size verdiğimiz şeyi (Tevrat’ı) kuvvetle alın ve (emirlerimizi) işitin (demiştik). “İşittik ve isyan ettik.” dediler. Küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) onların kalplerine içirildi (yerleştirildi). De ki: “Eğer siz mü’min kimseler iseniz, îmânınızın onunla size emrettiği şey ne kötü.
İlyas Yorulmaz = Sizden sağlam bir söz almıştık ve bunun karşılığında da, sizin şanınızı yüceltmiştik. Sonra “Allah’ın verdiklerine sımsıkı sarılın ve mesajlara kulak verin” demiştik. Onlarda “İşittik ama kabul etmiyoruz” demişlerdi. Daha önceki inkâr ettiklerinden dolayı, buzağı sevgisi onların kalplerine yerleştirilmişti. Deki “Eğer inanıyorsanız, şu anda imanınızın emrettiği inkârınız, ne kadar kötü şeydir. ”
Bakara / 94 - Kul in kânet lekumud dârul âhiretu indallâhi hâlisaten min dûnin nâsi fe temennevûl mevte in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Diyanet İşleri = De ki: “Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahiret yurdu (cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü temenni edin!”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Âhiret yurdu, Allah katında başkalarının değil de bilhassa sizinse ve sözünüzde doğrucuysanız ölümü dilesenize.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed ve O'nun yolunda gidenler! Bu ve benzeri insanlara deyin ki: Allah katındaki ahiret yurdu, yani cennet hayatı başka hiç kimseye değil de, yalnız size mahsus ise ve bu kanaatinizde de samimi iseniz, o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?
Adem Uğur = (Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım), de.
Ahmed Hulusi = Allâh indîndeki sonsuz gelecek yaşam ortamı, diğer insanlara değil de yalnızca size ait ise; bu sözünüzde sadıksanız, ölümü temenni etsenize!
Ahmet Tekin = 'Şâyet iddia ettiğiniz gibi, âhiret yurdu, ebedî yurt Cennet, Allah katında, diğer insanlardan farklı ve imtiyazlı olarak, yalnızca size aitse, iddianıza da sahip çıkıyorsanız, haydi, hemen ölümü temenni edin, ölmeyi canınıza minnet bilin' de bakalım.
Ahmet Varol = De ki: 'Eğer Allah katında ahiret yurdu diğer insanlara değil de özellikle size verilecekse o zaman, doğru sözlü iseniz ölümü arzulayın.'
Ali Bulaç = De ki: "Eğer Allah katında ahiret yurdu, başka insanların değil de, yalnızca sizin ise, (ve) doğru sözlüyseniz, öyleyse hemen ölümü dileyin."
Ali Fikri Yavuz = Ey Rasûlüm (Yahûdilere) Söyle: “Eğer Cennet (sizin iddianıza göre), diğer insanlara ait olmayıp Allah tarafından size has kılınmış ise, ve bunda sâdıklarsanız, ölümü temennî edin. (Çünkü Cennet, mutlaka kendisine âit olduğunu bilen kimse, ona kavuşmağa sebep olan ölümü, elbette ister ve arzular.).
Ali Ünal = De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
Bayraktar Bayraklı = Söyle onlara: “Şayet âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de sadece size ait ise ve bu iddianızda da doğru iseniz, haydi ölümü temenni ediniz.”
Bekir Sadak = De ki, «Eger ahiret yurdu Allah katinda baskalarina degil de yalniz size mahsus ise ve eger dogru sozlu iseniz, olumu dilesenize!»
Celal Yıldırım = (Ey Peygamber!) De ki: Eğer âhiret yurdu Allah yanında başka insanlara değil de yalnız size mahsûssa, haydi ölümü temenni edin, doğru kişilerden iseniz!
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm! O Yahudilere) de ki: “Eğer Allah katında ahiret yurdu (cennet), diğer insanlara değil de, sadece size mahsus ise ve (bu iddianızın da) doğru olduğunu düşünüyorsanız, hemen ölümü isteyin (ki cennete kavuşup dünyanın sıkıntısından kurtulasınız).”
Diyanet İşleri (eski) = De ki, 'Eğer ahiret yurdu Allah katında başkalarına değil de yalnız size mahsus ise ve eğer doğru sözlü iseniz, ölümü dilesenize!'
Diyanet Vakfi = (Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım), de.
Edip Yüksel = De ki: 'İleri sürdüğünüz gibi, ahiret yurdu ALLAH tarafından hiçkimseye değil sadece size ayrılmışsa ve bu savınızda samimi iseniz haydi ölümü isteyin!'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki Allah yanında Ahıret evi (Cennet) başkalarının değil de hassaten sizin ise, eğer davanız da sadıksanız, haydi ölümü ümniye edinin, canınıza minnet bilin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Allah yanında ahiret evi (Cennet) başkalarının değil de sadece sizin ise, eğer bu davanızda da doğru iseniz haydi ölümü canınıza minnet bilin!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki; Allah yanında ahiret yurdu (cennet) başkalarının değil de yalnızca sizin ise, eğer iddianızda da sadık iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz, ölmeyi cana minnet biliniz.
Gültekin Onan = De ki: "Eğer Tanrı katında ahiret yurdu (darulahiret), hiçkimseye / diğer insanların değil yalnızca sizin ise VEYA diğer insanlara değil yalnızca size ayrılmışsa / özgü kılınmışsa (halisaten min duninnasi) ve bunda doğru sözlüyseniz / dürüstseniz / sadık iseniz o halde hemen ölümü dileyin / isteyin (fetemennevülmevte)"
Harun Yıldırım = De ki: "Allah katında âhiret yurdu insanlar arasından halis olarak yalnız size ait ise, doğru kimseler iseniz, o halde ölümü isteyin!”
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) söyle : «Allah yanında âhiret yurdu (cennet, diğer) insanların değil de yalınız sizinse (ve bu da'vânızda) doğruculardan iseniz haydi ölümü temenni edin. (Bunu canınıza minnet bilin)».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sâdece size âid ise, (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!'
İbni Kesir = De ki; Allah katında ahiret yurdu başkalarının değil de yalnız sizin ise, bu iddiada samimi iseniz haydin, ölümü isteyin.
Kadri Çelik = De ki: “Eğer ahiret yurdu Allah katında başka insanlara değil de sadece size mahsus ise (ve de) doğru sözlüler iseniz, o halde ölümü dilesenize!”
Muhammed Esed = De ki: "Eğer Allah katındaki ahiret hayatı, başka hiç kimseye değil de yalnız size mahsus ise ve kanaatinizde samimi iseniz o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?"
Mustafa İslamoğlu = (Yine) onlara de ki: Allah katında, Ahiret yurdunun insanlar arasında yalnızca size ait olduğu inancında eğer samimiyseniz, hadi ölümü isteyin!
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Eğer Allah Teâlâ'nın indinde ahiret yurdu başka insanların değil de hassaten sizin ise ölümünüzü temenni ediniz, eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz.»
Ömer Öngüt = De ki: “Eğer ahiret yurdu, Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size âit ise ve bu iddiânızda samimi iseniz, haydi ölümü temenni ediniz. ”
Şaban Piriş = De ki: -Eğer gerçekten, Allah katında ahiret yurdu kimsenin değil yalnız sizin ise; sözünüzde doğru iseniz, haydi ölümü temenni ediniz!
Sadık Türkmen = De ki: “Eğer (iddia ettiğiniz gibi), Allah katındaki ahiret yurdu (cennet), diğer insanlar için değil de yalnız sizin ise ve eğer doğru söyleyenler iseniz; haydi (o zaman) ölümü temenni edin/ölmeyi isteyin!”
Seyyid Kutub = De ki; «Eğer iddia ettiğiniz gibi Allah katında Ahiret yurdu başka hiç kimsenin değil de sırf sizin ise o halde iddianızda samimi iseniz ölümü temenni edin.»
Suat Yıldırım = De ki: Eğer Allah katında âhiret yurdu (cennet) bütün insanlar içinde yalnız size ait ise ve bu iddianızda samimi iseniz haydi ölümü istesenize!
Süleyman Ateş = De ki: "Eğer (dilediğiniz gibi) gerçekten Allâh katında âhiret yurdu kimsenin değil, yalnız sizin ise, sözünüzde doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin!"
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Eğer Allah katında ahiret yurdu, başka insanarın değil de, yalnızca sizin ise, (ve bunda) doğru sözlüler iseniz, hemen ölümü dileyin (bakalım) .»
Ümit Şimşek = De ki: Âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de sadece size ait ise, haydi, ölümü isteyin-eğer iddianızda doğru iseniz.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Allah katındaki âhıret yurdu diğer insanların değil de yalnız ve yalnız sizin ise, eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!"
İskender Ali Mihr = De ki: “Allah katındaki ahiret yurdu, başka insanların değil de sadece size has (özel) ise, o halde eğer (sözünüzde)
sadıklarsanız ölümü temenni edin!”
İlyas Yorulmaz = Deki “Allah’ın katındaki ahiret yurdunun, diğer insanlardan daha ziyade, özellikle size ait olduğunu iddia ediyor ve doğru söylüyorsanız, o halde ölümü isteyin. ”
Bakara / 95 - Ve len yetemennevhu ebeden bimâ kaddemet eydîhim vallâhu alîmun biz zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Fakat kendi elleriyle önceden yaptıkları işler yüzünden ölümü hiçbir zaman temenni edemezler. Allah, o zalimleri hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat elleriyle kazandıkları suçlardan dolayı hiçbir zaman dilemezler. Allah, zâlimleri iyice bilir.
Abdullah Parlıyan = fakat ellerinden çıkan işler dururken onu hiç bir zaman temenni edemezler, Allah bilir o zalimleri
Adem Uğur = Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Ahmed Hulusi = Elleriyle yaptıkları (suçlar) yüzünden ölümü asla temenni etmeyeceklerdir. Allâh zulmü açığa çıkaranları bilendir, onların hakikati olarak!
Ahmet Tekin = Onlar, dünyada elleriyle kutsal kitaplarda bizzat yaptıkları tahrifler, Kur’ân’ı ve Muhammed’i yalanlamaları, işledikleri günahlar sebebiyle hiçbir zaman, asla ölümü temenni edemeyecekler. Allah, inkârı, isyanı alışkanlık haline getiren zâlimlerin davranışlarını biliyor.
Ahmet Varol = Onlar önceden elleriyle işledikleri yüzünden asla ölümü arzulamayacaklardır. [19] Allah zalimleri bilmektedir.
Ali Bulaç = Oysa onlar, önceden ellerinin takdim ettiklerinden dolayı onu (ölümü) hiç bir zaman kesin olarak dilemiyeceklerdir. Allah, zalimleri bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Fakat onlar, peygamberleri öldürmek ve Tevrat’ı tahrif etmek gibi, önceden elleriyle yaptıkları günah sebebiyle azâba hak kazandıklarını bildiklerinden elbette ve hiç bir zaman ölümü temennî etmezler. Allah, zâlimleri hakkıyle bilendir.
Ali Ünal = Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, kendi elleriyle yaptıkları ameller sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir.
Bekir Sadak = Bunu, onceden islediklerinden oturu, asla dilemeyeceklerdir. Allah zalimleri bilir.
Celal Yıldırım = Bunu, elleriyle işleyip önden gönderdikleri (fena amellerinden) dolayı asla temenni etmezler. Allah o zâlimleri hakkıyla bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Oysa onlar kendi (iradeleriyle) işlemiş oldukları (günahlar) yüzünden ölümü kesinlikle istemezler. Hiç şüphesiz, Allah zalimleri hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Bunu, önceden işlediklerinden ötürü, asla dilemeyeceklerdir. Allah zalimleri bilir.
Diyanet Vakfi = Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Edip Yüksel = Ellerinin işlediklerinden ötürü bunu asla dilemeyeceklerdir. ALLAH zalimleri bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = fakat ellerinden çıkan işler dururken onu hiç bir zaman temenni edemezler, Allah bilir o zalimleri
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat ellerinden çıkan işleri yüzünden onu hiç bir zaman temenni edemezler. Allah o zalimleri bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Fakat elleriyle işledikleri yüzünden onu hiçbir zaman temenni edemeyecekler. Allah o zâlimleri bilir.
Gültekin Onan = Oysa onlar (önceden) ellerinin işlediklerinden / sunduklarından (kaddemet eydihim) ötürü bunu ebediyen dilemiyeceklerdir / istemeyeceklerdir. Tanrı zalimleri bilir / bilendir.
Harun Yıldırım = Oysa ellerinin sunduğu şeylerden dolayı onu asla arzu etmezler. Allah elbette zâlimleri en iyi bilendir.
Hasan Basri Çantay = (Fakat) onlar önceden elleriyle işlediklerinden (kötü amellerinden, Tevrâtı tahrif etdiklerinden) ötürü onu (ölümü) hiçbir zaman arzuu edemezler. Allah o zaalimleri hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki ellerinin işlediği (günahlar) yüzünden, onu ebedî olarak aslâ temennî etmeyeceklerdir. Allah ise, zâlimleri hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Önceden ellerinin kazandığından dolayı, onlar hiçbir zaman onu isteyemezler, Allah zalimleri hakkıyla bilir.
Kadri Çelik = Bunu, önceden ellerinin takdim ettiklerinden (günahlarından) dolayı asla dilemeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Muhammed Esed = Ama kendi elleriyle yapıp ettikleri ortadayken bunu hiçbir zaman temenni etmeyecekler: Allah zalimleri her halleriyle bilmektedir.
Mustafa İslamoğlu = Fakat işledikleri kötülükler yüzünden onlar hiçbir zaman ölümü istemeyecekler; Allah, kendi kendisine kötülük yapanları çok iyi bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Halbuki onu evvelce ellerinin takdim etmiş olduğu şeyler sebebiyle asla temenni etmezler.
Ömer Öngüt = Onlar, ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı ölümü aslâ istemezler. Allah zâlimleri bilendir.
Şaban Piriş = Ama, hayır, elleriyle işlediklerinden dolayı ölümü hiç bir zaman istemezler. Allah, elbette zalim olanları en iyi bilendir.
Sadık Türkmen = Fakat, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler yüzünden, ölümü hiçbir zaman temenni etmezler/ölmeyi istemezler. Allah zalimleri hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Oysa onlar kendi elleri ile işlemiş oldukları kötülüklerden dolayı ölümü kesinlikle istemezler. Hiç şüphesiz, Allah zalimleri bilir.
Suat Yıldırım = Fakat elleriyle yaptıkları işler ortada iken, ölümü asla istemezler. Allah o zalimleri pek iyi bilir.
Süleyman Ateş = Fakat ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı ölümü asla istemezler, Allâh zâlimleri bilir.
Tefhim-ul Kuran = Oysa onlar, önceden ellerinin takdim ettiklerinden dolayı onu (ölümü) hiç bir zaman kesin olarak dilemiyeceklerdir. Allah, zalimleri bilendir.
Ümit Şimşek = Fakat onlar, elleriyle işledikleri yüzünden ölümü asla isteyemezler. Allah ise o zalimleri bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ellerinin önden gönderdiği şeyler yüzünden ölümü hiç bir zaman istemeyeceklerdir. Allah, zalimleri çok iyi bilmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve elleriyle takdim ettikleri (günahları) sebebiyle onu (ölümü), ebediyyen asla temenni etmezler. Ve Allah,
zâlimleri en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Kendi yaptıklarını çok iyi bildiklerinden, asla ölümü istemezler. Allah zalimleri en iyi bilendir.
Bakara / 96 - Ve le tecidennehum ahrasan nâsi alâ hayâtin, ve minellezîne eşrakû yeveddu ehaduhum lev yuammeru elfe seneh(senetin), ve mâ huve bi muzahzihıhî minel azâbi en yuammer(yuammere), vallâhu basîrun bimâ ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki onları, insanların hayata en düşkünü olarak bulursun. Onlar, müşriklerden de düşkündür hayata. Her biri bin yıl yaşamayı arzular. Fakat yaşasa ne olacak? Onu azaptan kurtaramaz ki. Allah, ne yapıyorlarsa görmede.
Abdullah Parlıyan = Ve sen o Yahudileri tüm insanlardan, hatta Allah'la birlikte başka şeylerin de ilahlığını tanıyanlardan daha çok, hayata düşkün bulacaksın. Onlardan herbiri bin yıl yaşamak ister. Halbuki çok uzun yaşaması kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların bütün yapıpettiklerini görmektedir.
Adem Uğur = Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.
Ahmed Hulusi = Sen onları dünyalık yaşam hakkında insanların en hırslıları olarak bulursun! Bilfiil şirk içinde yaşayanlardan bile. . . Her biri bin yıl yaşamak ister! Oysa uzun ömür sürmeleri onları azaptan uzak tutmaz. Allâh, hakikatleri olarak yaptıklarını değerlendirmektedir (Basıyr).
Ahmet Tekin = Andolsun ki, onları, insanların hayata en düşkünü olarak bulacaksın. İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, âhiret hayatını, hesap ve cezayı inkâr eden müşriklerden bile dünya hayatına daha düşkündürler. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular. Halbuki uzun yaşamak, onları cezadan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah onların işlediği amelleri biliyor, görüyor.
Ahmet Varol = Onları insanların hayata en düşkünü göreceksin. Allah'a ortak koşanlardan bile daha tutkundurlar. Her biri bin yıl yaşatılmayı arzular. Oysa uzun süre yaşatılması onu azaptan uzaklaştırmayacaktır. Allah onların yaptıklarını görmektedir.
Ali Bulaç = Andolsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azabtan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir.
Ali Fikri Yavuz = Sen, Yahûdi ve müşrikleri, dünya hayatı üzerine, insanların en hârisi bulursun. Bu müşriklerden bazısı, bin sene yaşamağı arzu eder. Halbuki yaşamak, onu azabdan uzaklaştıracak değildir. Allah onların ne yaptığını görmektedir ve görücüdür.
Ali Ünal = Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Onları, insanlar içinde dünya hayatına en çok düşkün olanlar olarak bulacaksın. İçlerinden şirk koşanlar bin sene yaşamak ister. Fakat bu kadar yaşasa da, bu uzun ömür onları azaptan uzaklaştıramaz. Allah onların yaptıklarını eksiksiz görür.
Bekir Sadak = And olsun ki, onlarin hayata diger insanlardan ve hattta Allah'a es kosanlardan da daha duskun olduklarini goorursun. Her biri omrunun bin yil olmasini ister. Oysa uzun omurlu olmasi onu azabdan uzaklastirmaz. Allah onlarin yaptiklarini gorur. *
Celal Yıldırım = And olsun ki, onları (dünya) hayatına karşı diğer insanlardan ve (hattâ) Allah'a ortak koşanlardan daha düşkün ve hırslı bulursun! (O kadar ki) onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilmesini ister. Halbuki bu uzun ömür ile yaşama onu azâbdan uzaklaştırıcı değildir. Allah işleyegeldiğiniz şeyleri görüp bilendir..
Cemal Külünkoğlu = Onları, insanların hayata en düşkünü, puta tapanlardan bile daha tutkunu olarak bulacaksın. Her biri ister ki, bin yıl yaşatılsın. Oysa uzun yaşamak kendilerini azaptan kurtaracak değildir. Hiç şüphesiz Allah, yapmakta olduklarını çok iyi görmektedir.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, onların hayata diğer insanlardan ve hatta Allah'a eş koşanlardan da daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azabdan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.
Diyanet Vakfi = Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması onu azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.
Edip Yüksel = Onları, yaşamaya en düşkün insanlar olarak bulacaksın; putperestlerden bile fazla... Onlardan herbiri bin sene yaşamak ister. Oysa, uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştırmaz. ALLAH yaptıklarını görendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = her halde onları insanların hayata en harisı, müşriklerden de haris bulacaksın, her biri arzu eder ki bin sene mu'ammer olsa, halbuki mu'ammer olmak kendisini azabdan uzaklaştıracak değil Allah görüyor onlar neler yapıyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları, insanların hayata en düşkünü hatta müşriklerden bile daha düşkünü bulacaksınız. Onlardan her biri, bin sene yaşamayı arzu eder. Halbuki, ömürlü olmak kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptıklarını görüyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.
Gültekin Onan = (Andolsun) onları yaşamaya / yaşama karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) herbiri bin yıl yaşamak / yaşatılsın ister. Oysa, bunca / uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştırmaz / kurtarmaz. Tanrı, yaptıklarını / yapmakta olduklarını görendir.
Harun Yıldırım = Muhakkak ki, sen onları insanların hayata en düşkünü olarak görürsün;müşriklerden bile… Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister; halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah elbette yaptıklarını hakkıyla görendir.
Hasan Basri Çantay = Andolsun, sen onları (Yahudileri) insanlardan, (hattâ) müşrik olanlardan ziyâde hayaata düşkün bulacaksın. Onlardan her biri arzuu eder ki (kendisine) bin yıl ömür verilsin. Halbuki onun çok yaşatılması kendisini azâbdan uzaklaşdırıcı değildir. Allah, onlar ne işlerlerse, hakkıyle görücüdür.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, onları hayâta karşı insanların, hattâ şirk koşanların en hırslısı bulursun! Her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Hâlbuki (çok) yaşatılması, onu azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.
İbni Kesir = And olsun ki; onları, insanlardan şirk koşanlardan daha çok hayata düşkün bulacaksın. Onlardan herbiri bin yıl ömür verilmesini ister. Halbuki çok yaşatılması onu azabtan uzaklaştıracak değildir. Allah onların ne yaptığını hakkıyla görendir.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz onların diğer insanlardan ve hatta şirk koşanlardan hayata daha tutkun olduklarını bulursun. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah onların ne yaptığını hakkıyla görendir.
Muhammed Esed = Ve sen onları başkalarından daha ihtirasla hayata sarılmış göreceksin, hatta Allah'tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlardan bile daha çok onların her biri binlerce yıl yaşamak ister; halbuki uzun yaşaması, böyle birini (ahirette) azaptan kurtarmaz; zira Allah onun bütün yapıp ettiklerini görmektedir.
Mustafa İslamoğlu = İnsanlar arasında, hayatın sadece bir türüne karşı en çok ihtiras taşıyanlar olarak, onları bulursun; hatta, Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlardan da daha fazla. Onlardan her biri ister ki bin yıl yaşasın. Tut ki bunca ömre sahip olsun; bu dahi onu azaptan uzak tutamaz: Zira Allah tüm yapıp ettikleri görmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve andolsun ki onları insanların ve müşrik olanların hayata en hârisi bulacaksınız. Her biri arzu eder ki bin sene muammer olsun. Halbuki bu muammer olması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah Teâlâ ise onların neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.
Ömer Öngüt = Yemin olsun ki; sen yahudileri yaşamaya karşı diğer insanlardan, hatta müşriklerden de daha düşkün ve hırslı görürsün. Onlardan her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa ki (bu şekilde uzun) yaşatılması, onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların yaptıklarını görmektedir.
Şaban Piriş = Sen onları öteki insanların hayata en düşkünlerinden; hatta, Allah’a ortak koşanlardan bile yaşamaya daha düşkün bulursun. İçlerinden bazıları bin yıl yaşamak ister; oysa bu onları azaptan kurtaracak değildir. Zira Allah, onların yaptıklarını görendir.
Sadık Türkmen = Andolsun, sen onların yaşamaya bütün insanlardan, hatta, Allah’a ortak koşanlardan bile düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri, bin yıl yaşamak ister. Halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah onların bütün yaptıklarını görür.
Seyyid Kutub = Onları, insanların hayata en düşkünü, puta tapanlardan bile daha tutkunu olarak bulacaksın. Her biri ister ki, bin yıl yaşatılsın. Oysa uzun yaşamak kendilerini azaptan kurtaracak değildir. Hiç şüphesiz, Allah onların yaptıklarını görüyor.
Suat Yıldırım = İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar olduğunu görürsün. Hatta bu hırsta müşriklerden bile daha ileridirler. Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister. Fakat uzun ömür onu cezadan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların bütün yaptıklarını görür.
Süleyman Ateş = Onları, insanların hayâta en düşkünü, ortak koşanlardan daha tutkunu bulursun; her biri, bin yıl yaşatılmasını ister. Oysa yaşatılması, onu azâbdan uzaklaştıracak değildir. Allâh ne yaptıklarını görüyor.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha tutkun bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa onun bunca yaşaması, onu azabtan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir.
Ümit Şimşek = Onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun; hattâ müşriklerden bile daha hırslıdırlar. Onların herbiri bin sene yaşamak ister. Oysa, yaşayacak olsa bile, bu uzun ömür onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını görmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sen onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun. Şirke batanlardan bile... Her biri bin yıl ömür sürsün ister. Oysa ki, uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, yapmakta olduklarını çok iyi görmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve onları, hayata karşı insanların en hırslısı bulursun. Ve (hatta) o şirk koşanlardan herbiri şâyet bin sene ömürlendirilse, (yaşamayı) ister. Onun ömrünün uzatılması, onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
İlyas Yorulmaz = Onların insanlar arasında hayata daha çok bağlı olduğunu, hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha çok bağlı olduğunu göreceksin. İsterler ki binlerce yıl yaşasınlar. Şunu bilmeliler ki, uzun yaşamaları onları azaptan uzaklaştıracak değildir. Çünkü Allah yaptıklarının hepsini görmektedir.
Bakara / 97 - Kul men kâne aduvven li cibrîle fe innehu nezzelehu alâ kalbike bi iznillâhi musaddikan limâ beyne yedeyhi ve huden ve buşrâ lil mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Kim Cibrîl'e düşmansa iyi bilsin ki o, Allah'ın izniyle evvelce inen kitapların doğruluğunu bildiren, inananlara doğru yolu gösteren ve bir müjdeci olan Kur'ân'ı, senin kalbine indirmiştir.
Abdullah Parlıyan = De ki: kim Cebrail'e düşmansa iyi bilsin ki; Cebrail Allah'ın izniyle; evvelce inen kitapların doğruluğunu bildiren, inananlara doğru yolu gösteren bir müjdeci olan Kur'ân'ı senin kalbine indirmiştir.
Adem Uğur = De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.
Ahmed Hulusi = De ki: "Kim Cibrîl'e düşman ise şunu bilmeli; kesinlikle O, kendindekinden öncekini tasdik eden ve iman edenlere hidâyet ve müjde olanı (Kurân'ı) senin şuuruna Biiznillah (varlığını meydana getiren Esmâ bileşiminin elvermesiyle) inzâl etmiştir. "
Ahmet Tekin = Sen:'Cebrâil’e düşman olan, Allah’ın düşmanıdır. Çünkü, Kur’ân’ı Allah’ın bilgisi, planı dahilinde Allah’ın iradesiyle senin kalbine, hafızana, Cebrâil bölüm bölüm indirip yerleştirdi. Daha önceki kutsal kitaplara âit içinde nakledilenleri tasdik eden mü’minlere hidayet rehberi olan ve müjdeler getiren Kur’ân’ı indirdi.' beyanımızı insanlara söyle.
Ahmet Varol = De ki: 'Kim Cibril'e düşman olursa, (bilsin ki) o bunu (Kur'an'ı) Allah'ın izniyle, daha önce gelmiş olanları doğrulayıcı, iman edenler için de bir hidayet rehberi ve müjde olarak senin kalbine indirdi.
Ali Bulaç = De ki: "Cibril'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur.
Ali Fikri Yavuz = Ey Rasûlüm söyle: Her kim Cibrîl’e düşman ise, kininden helâk olsun. Gerçekten Cibrîl, daha önce indirilen kitabları tasdik etmekte olan Kur’an’ı, Allah’ın izniyle senin kalbine indirdi; ve Kur’an-ı Kerim, doğru yol gösterici, müminlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir.
Ali Ünal = (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
Bayraktar Bayraklı = (97-98) De ki: “Cebrâil'e düşman olanlar bilsinler ki, Cebrâil Kur'ân'ı senin gönlüne Allah'ın izniyle indirdi. Kur'ân, kendinden önce gelen kitapları doğrulayıcı, müminler için rehber ve müjdedir.” Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl'e ve Mîkâil'e düşman olursa, bilsin ki Allah da inkârcıların düşmanıdır.
Bekir Sadak = De ki, «Cebrail'e dusman olan kimse Allah'a dusmandir", cunku O, Kuran'i Allah'in izniyle kendinden oncekini tasdik ederek, yol gosterici ve inananlara mujdeci olarak senin kalbine indirmistir.
Celal Yıldırım = De ki: Kim Cibril'e düşmansa (bilsin ki) o kendinden önceki kitapları tasdîk eden, inananlar için doğru yolu gösteren ve aynı zamanda müjde olan Kur'ân'ı Allah'ın izniyle Senin kalbine indirmiştir.
Cemal Külünkoğlu = De ki: Kim Cebrail'e düşmansa iyi bilsin ki, hem senden evvel indirilen kitapların doğruluğunu bildiren, hem de inananlara doğru yolu gösteren ve bir müjdeci olan Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine o (Cebrail) indirmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = De ki, 'Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır', çünkü O, Kuran'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.
Diyanet Vakfi = De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.
Edip Yüksel = Şunu de: 'Kendinden öncekileri doğrulayıcı, inananlara yol gösterici ve müjde olarak ALLAH'ın izniyle bunu kalbine indiren Cibril'e her kim düşman olursa,
Elmalılı Hamdi Yazır = Söyle, her kim Cibrile düşman ise bilsin ki o, o Kur'anı senin kalbin üzerine Allahın iznile indirdi, önündekileri tasdıklayıcı ve mü'minlere bir hidayet ve bişaret olmak için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Söyle: «Her kim Cebrail'e düşman ise kendisinden öncekileri doğrulayan ve müminlere bir hidayet ve müjde olan Kur'an'ı senin kalbine Allah'ın izniyle o indirdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Söyle; her kim Cebrail'e düşman ise iyi bilsin ki, Kur'ân'ı senin kalbine Allah'ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.
Gültekin Onan = De ki: "Cebrail'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (kitabı) Tanrı'nın izniyle kendinden öncekileri (bence: yanınızda olanı / olanları) doğrulayıcı ve inançlılar için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur. (A.Bulaç)
Harun Yıldırım = De ki: "Kim Cibril'e düşman ise, gerçekten onu Allah'ın izniyle kendisinden öncekileri doğrulayıcı, mü’minler için hidâyet ve müjde olmak üzere senin kalbine indiren odur."
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) de ki: «Kim Cebrâîle düşman olursa» (kahrından gebersin!). Çünkü kendinden evvelki (Kitab) ları tasdik edici (ve doğrultucu) ve mü'minler için ayn-ı hidâyet ve müjde olan (Kuran) ı Allahın izni ile senin kalbinin üstüne o indirmişdir.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) De ki: 'Kim Cebrâîl’e düşman ise, artık şübhesiz (bilsin) ki onu (o Kur’ân’ı) senin kalbine, Allah’ın izniyle, kendinden önceki (kitab)ları tasdîk edici ve mü’minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o (Cebrâîl) indirmiştir.'
İbni Kesir = De ki; kim Cebrail'e düşmansa (bilsin ki; ) elinin önündekileri tasdik eden, mü'minler için hidayet ve müjde olan senin kalbine Allah'ın izniyle o indirmiştir.
Kadri Çelik = De ki: “Cebrail'e düşman olan kimse (bilsin ki) o, Kur'an'ı, Allah'ın izniyle kendinden öncekini onaylayıcı ve iman edenlere ise hidayet edici ve müjdeleyici olarak senin kalbine indirmiştir.”
Muhammed Esed = (Ey peygamber, onlara) şunu anlat: Kim ki, Allah'ın izniyle senin kalbine, önceki çağlarda indirdiklerini doğrulayan, inananlara bir muştu ve rehber olan bu (ilahi kelam)ı indirdiği için Cebrail'e düşmanlık besliyorsa;
Mustafa İslamoğlu = (Ey Nebi!) De ki: "Kim Cibril'e düşmansa, iyi bilsin ki o, hakikatten ellerinde kalanı doğrulayan, bir rehber ve inananlar için de bir müjde olan vahyi, senin kalbine Allah'tan aldığı izin sayesinde indirmiştir.
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Her kim Cibrîl'e düşman olmuş ise (kahrolsun).» Çünkü Kur'an'ı önündeki kitapları musaddık ve mü'minler için bir hidâyet ve bir beşaret olmak üzere Allah Teâlâ'nın izniyle senin kalbin üzerine indiren, şüphe yok ki O'dur.
Ömer Öngüt = De ki: “Kim Cebrâil'e düşman olursa, iyi bilsin ki bu Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine o indirmiştir. O Kur'an ki, önceki kitapları tasdik edicidir, müminler için hidayet kaynağı ve müjdedir.
Şaban Piriş = De ki: -Cebrail’e düşman olan bilsin ki O, daha önceki kitapları doğrulayan, mü’minler için yol gösterici ve müjde olan Kur’an’ı Allah’ın izniyle senin kalbine indirmiştir.
Sadık Türkmen = (ey peygamber, onlara) de ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki o, Allah’ın izniyle Kur’an’ı; önceki kitapları tasdik edici/doğrulayıcı, müminler için de bir hidayet (doğru hayat) rehberi ve müjdeleyici olarak senin kalbine indirmiştir.”
Seyyid Kutub = De ki; «Kim Cebrail'e düşman olursa - ki O Allah'ın izni ile Kur'an'ı, O'na inanmayanın elleri arasındaki Tevrat'ı onaylayıcı, müminlere yol gösterici ve müjde kaynağı olarak senin kalbine indirdi :
Suat Yıldırım = De ki: "Kim Cebrâil’e düşman ise iyi bilsin ki, bu Kur’ân’ı daha önceki kitapları tasdik etmek, inananlar için bir rehber ve müjde olmak üzere, Allah’ın izniyle senin kalbine o indirmiştir.
Süleyman Ateş = De ki: "Allâh'ın izniyle Kur'ân'ı kendinden öncekini doğrulayıcı ve inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine indirdiği için, kim Cebrâil'e düşman olursa,
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Cibril'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten o Kitabı, Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur.
Ümit Şimşek = De ki: Kim Cebrail'e düşman ise, bilsin ki, senin kalbine Kur'ân'ı Allah'ın izniyle, daha öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için hidayet ve müjde olarak o indirmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Kim Cebrail'e - ki o, Allah'ın izniyle Kur'an'ı kendinden öncekini doğrulayıcı, insanlara yol gösterici ve müjde olarak senin kalbine indirmiştir - düşman kesilirse,
İskender Ali Mihr = Kim Cibril’e düşman oldu ise (ona) de ki: “Halbuki muhakkak ki o (Cebrail a.s), onların ellerindeki (kitapları) tasdik eden O (Kur’ân’ı), Allah’ın izniyle, mü’minlere bir hidayet (rehberi) ve müjde olarak senin kalbine indirdi.”
İlyas Yorulmaz = Deki “Kim Cibril’e düşman olabilir ki?” Senin kalbine Allah’ın izniyle, senden önceki kitabı tasdik eden, yol gösterici ve inananlara müjdelerle dolu kitabı indiren, o dur.
Bakara / 98 - Men kâne aduvven lillâhi ve melâiketihî ve rusulihî ve cibrîle ve mîkâle fe innallâhe aduvvun lil kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kim, Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mîkâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlere düşmandır.
Abdullah Parlıyan = Ve kim de Allah'a, meleklerine, Cebrail ve Mikail de dahil O'nun elçilerine düşmanlık besliyorsa, Allah da, gerçekleri örtbas edenlerin hepsinin düşmanıdır.
Adem Uğur = Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.
Ahmed Hulusi = Kim Allâh'a (Ulûhiyet hakikatine), Melekî boyuta (âlemlerde Allâh isimlerinin işaret ettiği anlamların açığa çıkmasına) ve Rasûllerine (hakikati dillendirmeleri için irsâl ettiklerine), Cibrîl'e (Allâh ilminin inzâli işlevine), Mikail'e (maddi - manevî rızkına yönlendirip erdiren kuvve) düşman olursa, muhakkak ki Allâh (o) gerçeği örtenlerin düşmanıdır!
Ahmet Tekin = 'Allah’a, meleklerine, Rasullerine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olanlar bilsinler ki, Allah, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin düşmanıdır.'
Ahmet Varol = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine Cibril'e ve Mikail'e düşman olursa Allah da kâfirlere düşmandır.
Ali Bulaç = Her kim Allah'a, meleklerine, elçilerine, Cibril'e ve Mikail'e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kafirlerin düşmanıdır."
Ali Fikri Yavuz = Kim, Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cibrîl’e Mikâl’e düşman olursa bilsin ki, Allah kâfirlerin düşmanıdır.
Ali Ünal = (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
Bayraktar Bayraklı = (97-98) De ki: “Cebrâil'e düşman olanlar bilsinler ki, Cebrâil Kur'ân'ı senin gönlüne Allah'ın izniyle indirdi. Kur'ân, kendinden önce gelen kitapları doğrulayıcı, müminler için rehber ve müjdedir.” Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl'e ve Mîkâil'e düşman olursa, bilsin ki Allah da inkârcıların düşmanıdır.
Bekir Sadak = Allah'a meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e dusman olan kimse inkar etmis olur. Allah suphesiz, inkar edenlerin dusmanidir.
Celal Yıldırım = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cibril'e ve Mikâil'e düşmansa, (bilsin ki) Allah da herhalde o kâfirlerin düşmanıdır.
Cemal Külünkoğlu = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mikail'e düşmanlık besliyorsa, Allah da (böyle) inkârcıların düşmanıdır.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olan kimse inkar etmiş olur. Allah şüphesiz, inkar edenlerin düşmanıdır.
Diyanet Vakfi = Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.
Edip Yüksel = 'Evet, ALLAH'a, meleklerine, elçilerine, Cibril'e ve Mikal'e kim düşman olursa bilsin ki ALLAH da kafirlerin düşmanıdır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = her kim Allaha ve Allahın Meleklerine ve Resullerine ve Cibrile ve Mi'kale duşman olur ise bilsin ki Allah kâfirlerin duşmanıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim Allah'a, Allah'ın meleklerine, Peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa, bilsin ki, Allah kafirlerin düşmanıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim Allah'a, Allah'ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ile Mîkâil'e düşman olursa, iyi bilsin ki, Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
Gültekin Onan = Her kim Tanrı'ya, meleklerine, elçilerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman ise Tanrı da kafirlerin düşmanıdır.
Harun Yıldırım = Her kim Allah'a, meleklerine, rasullerine, Cibril’e ve Mikâil'e düşman ise, şüphesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
Hasan Basri Çantay = Kim Allaha, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîle, Mîkâîle düşman olursa şübhesiz Allah da o (gibi) kâfirlerin düşmanıdır.
Hayrat Neşriyat = Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl’e ve Mîkâîl’e düşman ise, şübhesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
İbni Kesir = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa; şüphesiz ki, Allah'da kafirlerin düşmanıdır.
Kadri Çelik = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa (bilsin ki), şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır.
Muhammed Esed = Kim ki Allah'a, O'nun meleklerine, Cebrail ve Mikail de dahil O'nun elçilerine düşmanlık besliyorsa, bilsin ki Allah da hakikati inkar eden herkese düşmanlık beslemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Allah'a, meleklerine, Cebrail ve Mikail de dahil elçilerine düşman olan herkes unutmasın ki, elbet Allah da böylesi kafirlerin düşmanıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Her kim Allah Teâlâ'ya ve O'nun meleklerine, peygamberlerine ve Cebraîl ile Mikâîl'e düşman olursa (kâfir olur). Allah Teâlâ da şüphe yok ki, kâfirlerin düşmanıdır.
Ömer Öngüt = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil'e ve Mikâil'e düşman olursa, iyi bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
Şaban Piriş = Kim Allah’a, Meleklerine, elçilerine Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa, şüphesiz Allah da o kafirlerin düşmanıdır.
Sadık Türkmen = Her kim Allah’a; meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşmanlık yaparsa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin karşısındadır.
Seyyid Kutub = Evet, kim Allah'a, O'nun meleklerine, O'nun peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki, Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
Suat Yıldırım = Kim Allah’a, meleklerine, resullerine, Cebrâile, Mikâil’e düşman ise, iyi bilsin ki, Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
Süleyman Ateş = "(Evet) kim Allah'a, meleklerine, elçilere, Cebrâil'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki, Allâh da inkâr edenlerin düşmanıdır.
Tefhim-ul Kuran = Her kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cibril'e ve Mikail'e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kâfirlerin düşmanıdır.»
Ümit Şimşek = Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman ise, Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim Allah'a, O'nun meleklerine, resullerine, Cebrail'e, Mikâil'e düşman kesilirse, Allah da bu tür inkârcılara düşman kesilir.
İskender Ali Mihr = Kim, Allah’a ve O’nun meleklerine ve O’nun resûllerine ve Cebrail’e ve Mikail’e düşman oldu ise, o taktirde muhakkak ki Allah kâfirlere düşmandır.
İlyas Yorulmaz = Kim Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cibril’e ve Mikal’e düşman olursa, Allah da hakikati inkâr edenlere düşman olur.
Bakara / 99 - Ve lekad enzelnâ ileyke âyâtin beyyinât(beyyinâtin), ve mâ yekfuru bihâ illel fâsikûn(fâsikûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkâr eder.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Onlara, ancak kötü işlerde bulunanlar kâfir olur.
Abdullah Parlıyan = Gerçekten biz sana apaçık mesajlar indirdik ve onların gerçekliğini yoldan çıkmış olanlardan başkası örtbas etmez.
Adem Uğur = Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki biz sana apaçık deliller verdik; onları, orijindeki sâfiyeti (şartlanmalarıyla) bozulmuş olanlardan başkası inkâr etmez.
Ahmet Tekin = Şanım hakkı için, sana hak peygamber olduğun ile ilgili çok açık âyetler, mûcizeler indirdik. Yalnızca doğru ve mantıklı düşünmeyi terkedenler, fâsıklar, günahkârlar, âsiler bunları inkâr eder.
Ahmet Varol = Şüphesiz sana apaçık ayetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkar etmez.
Ali Bulaç = Andolsun biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fasıklardan başkası inkâr etmez.
Ali Fikri Yavuz = Biz, sana, ahkâmı açıklayan âyetler indirdik. Onları fasıklardan (kâfirlerden) başkaları inkâr etmez.
Ali Ünal = (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki, sana apaçık âyetler indirdik. Onları fâsıklardan başka kimse inkâr etmez.[26]
Bekir Sadak = And olsun ki, sana apacik ayetler indirdik. Onlari sadece yoldan cikmislar inkar eder.
Celal Yıldırım = (Ey Peygamber!) And olsun ki. Biz sana (dünya nizamını, toplum düzenini sağlayan, hakkı bütün açıklığıyla yansıtan) apaçık âyetler indirdik. Onları ancak yoldan çıkan sapıklar inkâr eder.
Cemal Külünkoğlu = Biz sana apaçık ayetler indirdik. Yoldan çıkmış olanlardan başkası onları inkâr etmez.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, sana apaçık ayetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder.
Edip Yüksel = Sana apaçık ayetler indirmekteyiz. Yoldan çıkmış olanlardan başkası onları inkar etmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şanım hakkı için sana çok açık âyetler: parlak mu'cizeler indirdik öyle ki iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onlara kâfirlik etmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, sana çok açık ayetler; Parlak mucizeler indirdik. Öyle ki iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkar etmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şanım hakkı için sana çok açık âyetler; parlak mucizeler indirdik. Öyle ki, iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.
Gültekin Onan = Andolsun sana apaçık ayetler indirdik. Fasıklardan başkası bunlara küfretmez.
Harun Yıldırım = Andolsun sana apaçık âyetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkâr etmez!
Hasan Basri Çantay = Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları faasıklardan başkası inkâr etmez.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, sana apaçık âyetler indirdik! Hâlbuki onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.
İbni Kesir = And olsun ki; biz sana apaçık ayetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkar etmez.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz sana apaçık ayetler indirdik. Onları sadece fasıklar inkâr eder.
Muhammed Esed = Gerçekten Biz sana apaçık mesajlar indirdik ve onların gerçekliğini yoldan çıkmış olanlardan başkası inkar etmez.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu biz sana hakikatin apaçık belgelerini indirdik: yoldan sapmış olanlardan başkası bunları inkar edemez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şan-ı Akdesim hakkı için sana çok açık âyetler indirdik. Onları fâsıklardan başka bir kimse inkâr etmez.
Ömer Öngüt = Resulüm! Andolsun ki biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.
Şaban Piriş = Andolsun biz, sana apaçık ayetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkar etmez.
Sadık Türkmen = Andolsun, biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları ancak fasıklar (yoldan sapmışlar) inkâr eder.
Seyyid Kutub = Biz sana öyle gerçekler, açıklayıcı ayetler indirdik ki, onları sadece fasıklar inkâr eder.
Suat Yıldırım = Biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları yoldan çıkan sapıklardan başkası inkâr etmez.
Süleyman Ateş = Andolsun, sana apaçık âyetler indirdik, onları yoldan çıkmışlardan başkası inkâr etmez.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun (Ey Muhammed), biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fasık olanlardan başkası inkâr etmez.
Ümit Şimşek = Biz sana apaçık âyetler indirdik; yoldan çıkmış olanlardan başkası onları inkâr etmez.
Yaşar Nuri Öztürk = And olsun, biz sana açık-seçik ayetler indirdik. Onları, pislik ve sapıklığa bulaşmış olanlardan başkası inkâr etmez.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Ve bunları fâsıklardan başka kimse inkâr etmez.
İlyas Yorulmaz = Açıklayıcı ayetleri sana, elbetteki biz indirdik. Ancak Allah’ın açık ayetlerini, doğru yoldan çıkmış olanlar inkâr eder.
Bakara / 100 - E ve kullemâ âhedû ahden nebezehu ferîkun minhum bel ekseruhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Diyanet İşleri = Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden birtakımı o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlarla bir ahde girişildi mi içlerinden bir bölüğü o ahdi bozacak ha. Bir bölüğünün ahdini bozması şöyle dursun, zâten çokları inanmazlar.
Abdullah Parlıyan = Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir gurup onu bozmadı mı? Gerçek şu ki, aslında onların çoğu inanmıyor.
Adem Uğur = Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir gurup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
Ahmed Hulusi = Bir sözleşmeyle anlaşma yaptıkları her defasında, içlerinden bir grup onu bozup atmadı mı! Hayır, onların çoğunluğu iman etmezler!
Ahmet Tekin = Fâsıklar ne zaman bir antlaşma, bir sözleşme yapsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir grup çıkıp, onu inkâr ederek, yırtıp atacak öyle mi? Zaten onların çoğu imân etmeyecekler.
Ahmet Varol = Onlar her ne zaman bir ahidde bulundularsa içlerinden bir topluluk onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
Ali Bulaç = Ne zaman bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir bölümü onu bozmadı mı? Hayır, onların çoğu iman etmezler.
Ali Fikri Yavuz = O Yahûdiler, her ne zaman bir ahd üzerine anlaşma yapmışlarsa, içlerinden bir topluluk o ahdi bozup atıvermedi mi? Hattâ az bir topluluk değil, onların çoğu ahd tanımaz îmansızlardır.
Ali Ünal = (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
Bayraktar Bayraklı = Ne zaman, onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
Bekir Sadak = Onlar, her ne zaman bir ahidde bulunmuslarsa iclerinden bir takimi onu bozmamis midir? Zaten onlarin cogu inanmazlar.
Celal Yıldırım = Onlar (Yahudiler) ne kadar bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir kısmı onu bozup (peygamberlerin ve mürşitlerin yüzüne) atmadılar mı ? Zaten onların çoğu (ahde bağlı kalmaz ve) dosdoğru imân etmezler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar ne zaman söz verdilerse aralarından bir grup onu bozup bir yana atmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmezler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, her ne zaman bir ahidde bulunmuşlarsa içlerinden bir takımı onu bozmamış mıdır? Zaten onların çoğu inanmazlar.
Diyanet Vakfi = Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
Edip Yüksel = Her ne zaman bir anlaşma yaptılarsa onlardan bir grup onu bozup atmadı mı? Zaten onların çoğu inanmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = ya o fasıklar hem bunları tanımıyacaklar hem de ne zaman bir ahd üzerine muahede yapsalar her def'asında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? hattâ az bir güruh değil ekserisi ahd tanımaz imansızlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O fasıklar, hem bunları tanımayacaklar, hem de ne zaman bir antlaşma yapsalar her defasında mutlaka içlerinden bir zümre onu bozup atıverecek öyle mi? Hatta az bir zümre değil, onların çoğu antlaşma tanımaz imansızlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O fasıklar hem bunları tanımıyacaklar, hem de ne zaman bir ahd üzerine antlaşma yapsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh çıkıp onu bozacak ve atıverecek öyle mi? Hatta az bir güruh değil, onların çoğu ahit tanımaz imansızlardır.
Gültekin Onan = Ne zaman bir ahidde bulundularsa, onların bir bölümü (feriykun) onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu inanmış değildir.
Harun Yıldırım = Ne zaman bir ahitle bağlandılarsa, içlerinden bir grup onu bozuvermedi mi? Zaten onların pek çoğu îmân etmezler.
Hasan Basri Çantay = Onlar ne zaman bir ahid ile bağlandılarsa içlerinden bir güruh onu bozub atıvermedi mi? Hayır, (bir güruh değil), onların çoğu (ahid tanımazlar), îman etmezler.
Hayrat Neşriyat = Nitekim ne zaman söz vererek bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir kısmı onu bozmadı mı? Hayır! Onların çoğu îmân etmezler.
İbni Kesir = Onlar, ne zaman bir ahidle bağlandılarsa içlerinden bir güruh onu bozup atmadı mı? Hayır, onların bir çoğu iman etmezler.
Kadri Çelik = Onlar ne zaman bir anlaşma yapmışlarsa, içlerinden bir takımı onu bir yana itmiştir. Zaten onların çoğu iman etmezler.
Muhammed Esed = Ne zaman (Allah'a) söz verdilerse bazıları sözlerini (çiğneyip) bir kenara atmadı mı? Gerçek şu ki, aslında onların çoğu inanmıyor.
Mustafa İslamoğlu = Ne yani, her söz verişlerinde onlardan bir kısmı bu sözden dönmedi mi? Maalesef onların çoğu güven duygusundan yoksun kalmışlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ya her ne zaman bir ahd ile muâhede yapacak olsalar onlardan bir gürûh o ahdi bozup atacak mı? Belki onların ekserisi imân etmezler.
Ömer Öngüt = Onlar ne zaman bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir güruh onu bozup arkalarına atmadılar mı? Zaten onların çoğu iman etmezler.
Şaban Piriş = Onlar ne zaman bir söz vermişlerse, içlerinden bir grup bu sözü bozup atmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmezler.
Sadık Türkmen = Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden birtakımı o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların birçoğu iman etmiyor.
Seyyid Kutub = Onlar ne zaman bir ahit yaptılar ise aralarından bir grup onu bozup bir yana atmadı mı? Aslında onların çoğu inanmaz.
Suat Yıldırım = O fâsıklar hem bunları reddedecek, hem de ne zaman bir anlaşma yapsalar, içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Hatta sadece az bir güruh da değil), onların ekserisi ahit tanımaz imansızlardır.
Süleyman Ateş = Ne zaman bir ahit (andlaşma) yaptılarsa, onlardan bir grup o ahdi bozup atmadı mı? Zaten çokları inanmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, ne zaman bir ahidde bulunmuşlarsa, içlerinden bir bölümü onu atıp bozmadı mı? Hayır, onların çoğu iman etmezler.
Ümit Şimşek = Onların her söz verişinde, içlerinden bir topluluk o sözü bozup bir kenara atmadı mı? Doğrusu, onların çoğu iman etmiyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir ahitle söz verdikleri her seferinde, içlerinden bir fırka ahdi kaldırıp atmadı mı? Doğrusu şu ki, onların çokları iman etmezler.
İskender Ali Mihr = Ve onlardan bir kısmı, bir ahd yaptıkları zaman, her defasında onu nakzettiler mi (bozmadılar mı)? Evet (bozdular), onların çoğu îmân etmezler.
İlyas Yorulmaz = O yoldan çıkmış olanlar, ne zaman bir antlaşma yapsalar, onlardan bir gurup antlaşmayı bozarlar. Hayır hayır, onların çoğu iman etmezler.
Bakara / 101 - Ve lemmâ câehum resûlun min indillâhi musaddikun limâ meahum nebeze ferîkun minellezîne ûtûl kitâb(kitâbe), kitâballâhi verâe zuhûrihim ke ennehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah tarafından onlarda bulunan kitabın doğruluğunu bildiren bir peygamber geldi mi kitap ehlinin bir kısmı, Allah'ın kitabını artlarına atarlar, sanki de bilmezler.
Abdullah Parlıyan = Allah katından kendilerine ellerinde bulunan İlahî kitabı tasdik eden bir elçi geldiğinde, kitap verilenlerden bir gurup Allah'ın kitabını hiç bilmiyorlarmış gibi kaldırıp arkalarına attılar.
Adem Uğur = Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terkettiler.
Ahmed Hulusi = Kendilerine Kitap (bilgi) verilenlerden bir grup, beraberlerinde olanı tasdik eden Allâh indînden bir Rasûl gelince (Yahudi olmadığı için), Kitabullahı (Hakikat bilgisini ve Sünnetullah'ı) arkalarına attılar, işin hakikatini bilmiyormuşçasına.
Ahmet Tekin = Allah tarafından onlara, ellerindeki doğru bilgileri, kutsal kitaplardaki bilgileri tasdik edici bir rasûl gelince, kendilerine verilen kutsal kitabın hükmünce sorumlu tutulanlardan bir kısmı, Allah’ın kitabını, sanki hiç tanımıyorlarmış, bilmiyorlarmış gibi, taahhütlerini bozarak, sorumluluklarını yerine getirmediler, Muhammed’in hak peygamberliği ile ilgili, Tevrat’ın ve İncil’in hükümlerini de, Kur’ân’ı da büsbütün kulak arkası ettiler.
Ahmet Varol = Onlara, Allah katından yanlarındakini doğrulayıcı bir peygamber gelince kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir topluluk sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar.
Ali Bulaç = Ne zaman onlara Allah katından yanlarındakini doğrulayan bir elçi gelse, kitap verilenlerden bir takımı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitabını arkalarına attılar.
Ali Fikri Yavuz = Yahûdilere, kendileri ile olan Tevrat’ı tasdik edici, Allah tarafından bir peygamber geldiği zaman, kendilerine kitab verilenlerden bir topluluk, sanki onun Allah kitabı olduğunu bilmiyormuş gibi, Tevrat’ı arkalarına attılar ve ondan yüz çevirdiler.
Ali Ünal = Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
Bayraktar Bayraklı = Onlara, yanlarındaki kitabı doğrulayan peygamber geldiği zaman, kendilerine kitap verilenlerden bir grup, güya hakikati bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın kitabını arkalarına atarak ondan yüz çevirmişlerdi.
Bekir Sadak = Ellerinde olani dogrulayan bir peygamber Allah katindan onlara gelince Kitab verilenlerden bir takimi, bilmiyorlarmis gibi, Allah'in Kitabi'ni arakalarina attilar.
Celal Yıldırım = Onlara Allah katından yanlarındaki şeyi (Kitab'ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir kısmı, sanki onu bilmiyorlarmış gibi. Allah'ın kitabını arkalarına attılar da.
Cemal Külünkoğlu = Onlara ne zaman Allah tarafından yanlarındakini (Tevrat'ın aslını) doğrulayan bir peygamber geldiyse, kendilerine kitap verilenlerden bir topluluk, Allah'ın kitabını, sanki hiç bilmiyormuş gibi arkalarına attılar.
Diyanet İşleri (eski) = Yanlarındakini doğrulayan bir Peygamber, Allah katından onlara gelince Kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar.
Diyanet Vakfi = Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terkettiler.
Edip Yüksel = Yanlarındakini doğrulayan bir elçi ALLAH tarafından görevli olarak kendilerine gelince, kitap verilenlerin bazısı, ALLAH'ın kitabını sırtlarının ardına attı. Bilmezlermiş gibi...
Elmalılı Hamdi Yazır = hem Allah tarafından onlara beraberlerindekini tasdikleyici bir Peygamber gelince, eski kitab verilenlerden bir kısmı Allahın kitabını, omuzlarının arkasına attılar sanki bilmiyorlarmış gibi de
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara Allah tarafından yanlarındaki kitabı doğrulayıcı bir peygamber gelince, daha önce kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki gerçeği bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını arkalarına attılar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Üstelik Allah tarafından onlara, yanlarındaki kitabı tasdik edici bir peygamber gelince, daha önce kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, Allah'ın kitabını sırtlarından geriye attılar, sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yaptılar.
Gültekin Onan = Ne zaman onlara Tanrı katından yanlarındakini doğrulayan bir elçi gelse, kitap verilenlerin bir bölümü (feriykun), sanki bilmiyorlarmış gibi Tanrı'nın kitabını arkalarına (keennehüm) attılar.
Harun Yıldırım = Ne zaman onlara Allah katından,beraberlerindekini tasdik eden bir rasul geldiyse, kitap verilenlerden bir grup –sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını sırtlarının arkasına attılar.
Hasan Basri Çantay = Onlara ne zaman Allah katından nezdlerindeki (Kitabı) tasdik edici (ve doğrultucu) bir peygamber geldiyse kendilerine Kitab verilen (o kimse) lerden bir güruh sanki onlar (hakıykati) bilmiyorlarmış gibi Allahın Kitabını sırtlarının arkasına atmış (ondan yüz çevirmişidir.
Hayrat Neşriyat = Hem onlara, Allah tarafından yanlarında olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir tâife, sanki kendileri bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitâbını sırtlarının gerisine attılar.
İbni Kesir = Onlara, ne zaman Allah tarafından yanlarındaki kitabı tasdik edici bir peygamber geldiyse, kendilerine kitab verilenlerden bir güruh, sanki bilmiyormuş gibi, Allah'ın kitabını arkalarına atıverdi.
Kadri Çelik = Allah katından onlara ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir takımı bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını arkalarına attılar.
Muhammed Esed = Ve(şimdi bile), ne zaman Allah'tan onlara halen sahip oldukları hakikati tasdik eden bir elçi gelse, kendilerini önceki çağlarda vahyedilen kelama bağlı sayanlardan bazısı, (O'nun dediklerinin) farkında değillermiş gibi ilahi kelama sırtlarını dönerler.
Mustafa İslamoğlu = Onlara Allah katından ellerindeki hakikati doğrulayan bir elçi gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki gerçeği bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabına sırt döndüler;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara Allah Teâlâ tarafından yanlarındaki kitabı musaddık olan bir resûl gelince o kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir gürûh sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını arkalarına atıverdiler.
Ömer Öngüt = Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı doğrulayan bir peygamber gelince, ehl-i kitaptan bir grup Allah'ın kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar.
Şaban Piriş = Onlara ne zaman yanlarında olanı tasdik eden bir elçi gelse kendilerine kitap verilenlerden bir grup sanki Allah’ın kitabını bilmiyorlarmış gibi arkalarına atarlar.
Sadık Türkmen = Allah katından kendilerine ellerinde bulunan İlahî kitabı tasdik eden bir elçi geldiğinde, kitap verilenlerden bir gurup Allah'ın kitabını hiç bilmiyorlarmış gibi kaldırıp arkalarına attılar.
Seyyid Kutub = Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terkettiler.
Suat Yıldırım = Onlara, Allah katından, ellerinde ki Tevrat’ı tasdik eden bir Peygamber gelince, O Ehl-i kitaptan bir kısmı, güya gerçeği hiç bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitabını arkalarına atarak ondan yüz çevirdiler de
Süleyman Ateş = Allâh tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir elçi gelince, Kitap verilmiş olanlardan bir grup, Allâh'ın Kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi, sırtlarının arkasına attılar.
Tefhim-ul Kuran = Onlara, Allah katından yanlarındakini doğrulayıcı bir peygamber gelince kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir topluluk sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar.
Ümit Şimşek = Ne zaman onlara Allah katından yanlarındakini doğrulayan bir elçi gelse, kitap verilenlerden bir takımı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitabını arkalarına attılar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yahûdilere, kendileri ile olan Tevrat’ı tasdik edici, Allah tarafından bir peygamber geldiği zaman, kendilerine kitab verilenlerden bir topluluk, sanki onun Allah kitabı olduğunu bilmiyormuş gibi, Tevrat’ı arkalarına attılar ve ondan yüz çevirdiler.
İskender Ali Mihr = Ve onlara Allah’ın katından yanlarındaki (Kitab’ı) tasdik eden (doğrulayan) bir resûl geldiği zaman, kitap
verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın Kitab’ını arkalarına attılar.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın katından, onların yanında bulunan kitabı tasdik eden bir elçi geldiğinde, ehli kitaptan bir gurup, elçinin getirdiği kitabı (yazılı emirleri) sanki bilmiyorlarmış gibi, hemen arkalarına attılar.
Bakara / 102 - Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = "Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
Abdulbaki Gölpınarlı = Tuttular da Süleyman'ın saltanatı aleyhine, Şeytanların kapıldıkları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmamıştı, Şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü yapmasını ve Babil'deki Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak ve ancak Allah tarafından bir sınamayız, sakın kâfir olma demeden bir şey öğretmiyordu. Onlardan, karıyla kocanın arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Öğrenenler de Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın kitabında olanlara inanmaları gerekirken, O'nu kaldırıp arkalarına atarak gündemden kaldırınca, onun yerine Süleyman'ın hükümdarlığı ve peygamberliği konusunda, şeytanların uydurup söyledikleri şeylere uydular. Oysa Süleyman, kesinlikle küfre sapmamıştı. Ama o şeytanlar, hakikatleri örtbas edip kâfir olmuşlar ve halka sihir öğretiyorlardı. Ve onlar, Babil'deki iki melek Hârut ve Mârût vasıtasıyla ortaya konulan yüce bilgileri kötüye kullanarak halka öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek: “Biz, ancak imtihan aracıyız. Sakın bizim Allah'tan getirdiğimiz vahiy bilgilerini sihir ve büyü yaparak, hakkı örtbas eden kâfirlerden olmayınız” demedikçe hiçbir kimseye birşey öğretmezlerdi. Ama, Allah'ın kitabını bırakıp şeytanlara uyan bu insanlar o iki melekten öğrendiklerini, karı ile koca arasını ayırmada kullandılar. Halbuki sihirbazlar Allah'ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar veremezler. Onlar ancak kendilerini zarara sokacak bir fayda vermeyecek şeyleri öğrenmekteydiler. Oysa onlar, bu bilgiyi edinenlerin ahiret hayatının güzelliğinden nasipsiz kalacaklarını da iyi biliyorlardı. Canları pahasına aldıkları şey ne kötüdür, keşke bunu bilselerdi.
Adem Uğur = Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!
Ahmed Hulusi = Süleyman'ın otoritesi hakkında şeytanların anlattığına uydular. Oysa Süleyman inkar etmedi; halka büyücülüğü ve Babil'de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirileni öğreten şeytanlar inkar etmişti. Bu ikisi: 'Bu bir sınavdır, (bu bilgiyi kötüye kullanıp) nankör olmayın!,' demedikçe kimseye onu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden öğrendiklerini, koca ile karısının arasını açmak için kullandılar. Oysa ALLAH'ın izni olmadan onlar hiç kimseye bir zarar veremezdi. Kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Üstelik, ona müşteri olanların ahirette bir payı olmadığını da iyi biliyorlardı. Karşılığında kişiliklerini sattıkları şey ne kötü. Bir bilselerdi!
Ahmet Tekin = Yahudiler, Süleyman’ın devleti, iktidarı aleyhine şeytanların, şeytan tıynetli ahlâksız azgınların, şeytanî güçlerin uydurup ortaya sürdükleri şeylerin, rüzgârın ve cinlerin Süleyman’a hizmetinin sihirle gerçekleştirildiği uydurmasının ardına düştüler. Süleyman sihirle uğraşarak inkâr edip kâfir olmamıştı. Fakat şeytanlar, şeytan tıynetli ahlâksız azgınlar iyice küfre saplandılar. İnsanlara sihri, büyüyü öğretiyorlardı. Babil’deki iki meleğe, Hârût ve Mârût’a, sihirle ilgili bir bilgi, bir emir ve hüküm indirilmemişti. Ayrıca bu iki melek herhangi bir kimseye:'Biz, yalnızca itaatkâr ile âsiyi, mü’min ile münafığı ayıran imtihan için görevliyiz. Öğreteceğimiz şeylerin kötüye kullanılması, sihirde kullanılması küfürdür. Sakın, bunları kötüye kullanıp küfre girme' diye ikaz etmedikçe bir şey öğretmiyorlardı. İnsanlar bunlardan, kocanın karısı ile arasına geçimsizlik, ayrılık sokacak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın ilmine, planına, iradesine uygun olmadıkça kimseye zarar veremediler. Kendilerine zarar veren, fayda sağlamayan şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki, sihri satın alanların âhiretten, ebedî yurttan nasiplerinin olmayacağını da biliyorlardı. Uğruna kendilerini sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bunu anlayabilselerdi.
Ahmet Varol = Ve şeytanların Süleyman'ın yönetimi aleyhinde uydurmuş oldukları şeylerin peşine düştüler. Oysa Süleyman küfre düşmedi. Ama insanlara sihiri ve Babil'deki Harut ve Marut adını taşıyan iki meleğe indirilen şeyleri öğreten şeytanlar küfre düştüler. Bu iki melek: 'Biz ancak bir imtihan vesilesiyiz, sakın küfre düşme' demeden kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o iki melekten bir adamla karısının arasını açmada yararlanacakları şeyleri öğreniyorlardı. Allah'ın izni olmadan kimseye bir zarar dokunduramazlardı. Onlar aslında kendilerine zarar verecek ve bir yarar sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Onu (sihri) satın alanların bundan dolayı ahirette bir nasib elde edemeyeceklerini biliyorlardı. Nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
Ali Bulaç = Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiç bir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi.
Ali Fikri Yavuz = (Yahûdi’ler Allah’ın kitabını bırakarak sihir yapmağa başladılar) ve Süleyman Aleyhisselâmın (devletini yıkmak için) saltanatı aleyhine şeytanların okudukları şeye (sihire) tâbi oldular. Hazreti Süleyman (nihayet onlara galib gelmekle) sihir edip kâfir olmadı. Fakat şeytanlar, insanlara sihir öğrettiklerinden kâfir oldular; Bâbil (şehrin) deki Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirilen şeyleri (sihirleri) öğretiyorlardı. Halbuki, o iki melek: “- Biz ancak bir imtihan ve tecrübe için Allah tarafından gönderildik; sakın sihir yapmayı câiz görüpte kâfir olma!” demedikçe bir kimseye öğretmiyorlardı. İşte insanlar, karı ile koca arasını ayıracak şeyleri, o meleklerden öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça sihirbazların büyüsü ve sihri hiç bir kimseye zarar verici değildir. Onlar (Yahudiler ve Şeytanlar) ise, kendilerini zarara sokacak ve hiç bir fayda vermiyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar biliyorlar ki, sihri satın alan kimse için, ahirette bir nasîb yoktur. Onlar sihir yapmayı benimsemekle nefislerini ne kötü şeye satmış olduklarını eğer bir bilseler!...
Ali Ünal = Ve onlar Süleyman aleyhisselâm mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman, asla küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar nâsa sihir ve Babil'deki iki meleğe, Harût ile Marût'a indirilmiş olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise, «Biz ancak bir fitneyiz, sakın kâfir olma!» demedikçe bir kimseye sihir namına bir şey öğretmezlerdi. İşte birtakım kimseler bu iki melekten zevç ile zevcenin arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça bu sihr ile bir kimseye bir zarar verebilir değildirler. Onlar kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse için ahirette hiç bir nâsip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne fena bir şey mukabilinde nefislerini satmış oldular, eğer bilecek olsalardı.
Bayraktar Bayraklı = Kitap ehli, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların vesvesesine uydular. Oysa Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri ve Bâbil'deki Hârut ve Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, “Biz sadece imtihan için gönderildik, sakın yanlışa inanıp da kâfir olmayasınız” demeden hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. Onlar, bu iki melekten, karı ile kocanın arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine faydalı olanı değil, zararlı olanı öğrenirler. Büyüye başvuranların âhiretten nasiplerinin olmayacağını iyi bilmektedirler. Kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi!
Bekir Sadak = seytanlarin Suleyman'in hukumdarligi hakkinda soylediklerine uydular. Oysa Suleyman kafir degildi, ama insanlara sihri ogreten seytanlar kafir olmuslardi. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir sey indirilmemisti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakin inkar etme» demedikce kimseye bir sey ogretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karisinin arasini ayiracak seyler ogreniyorlardi. Oysa Allah'in izni olmadikca onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydali olmayacak seyler ogreniyorlardi. And olsun ki, onu satin alanin ahiretten bir nasibi olmadigini biliyorlardi. Kendilerini karsiliginda sattiklari seyin ne kotu oludugunu keske bilselerdi!
Celal Yıldırım = Şeytanların (o bozguncu kötü ruhluların Süleyman'ın mülkü hakkında uydurduklarına uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı, fakat o şeytanlar (bozguncu ruha sahip olanlar) kâfir oldular da insanlara sihir öğretiyorlardı. B a b i l 'de melek (tabiatlı) Hârût ve Mârût üzerine (sihir ilmi ve benzeri) bir şey indirilmemişti. Zaten o ikisi, «Biz(im bilgimiz sizin için) bir fitne (imtihan)dır. Sakın (sihir ve büyü ilmini öğrenerek) kâfir olmayın!» demedikçe hiç bir kimseye (sihir) öğretmezlerdi. Fakat (sihir ve büyü meraklıları ve bunları geçim vasıtası yapanlar) o ikisinden, koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki Allah'ın izni olmadıkça onlar bir kimseye zarar verici olamazlar. (Çünkü her olay, Allah'ın kâinattaki câri kanunlarına göre meydana gelir). Ve onlar kendilerine zarar verecek, fayda sağlamıyacak şeyleri öğrenmeye devam ediyorlardı. And olsun ki, onu (sihri, ona ait bilgileri) satın alan kimsenin âhirette bir nasîbi olmadığını biliyorlardı. Onlar kendilerini nasıl da âdi, önemsiz şey karşılığında sattıklarını bir bilselerdi!
Cemal Külünkoğlu = (Tevrat'ı bırakıp sihirle meşgul olan Yahudiler) Süleyman (Peygamber')in hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat o şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil'deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek: “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Fakat (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah'ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren fakat fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
Diyanet İşleri (eski) = Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi 'Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme' demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!
Diyanet Vakfi = Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!
Edip Yüksel = Süleyman'ın otoritesi hakkında şeytanların anlattığına uydular. Oysa Süleyman inkar etmedi; halka büyücülüğü ve Babil'de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirileni öğreten şeytanlar inkar etmişti. Bu ikisi: 'Bu bir sınavdır, (bu bilgiyi kötüye kullanıp) nankör olmayın!,' demedikçe kimseye onu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden öğrendiklerini, koca ile karısının arasını açmak için kullandılar. Oysa ALLAH'ın izni olmadan onlar hiç kimseye bir zarar veremezdi. Kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Üstelik, ona müşteri olanların ahirette bir payı olmadığını da iyi biliyorlardı. Karşılığında kişiliklerini sattıkları şey ne kötü. Bir bilselerdi!
Elmalılı Hamdi Yazır = tuttular Süleyman mülküne dair Şeytanların uydurup takib etdikleri şeylerin ardına düştüler, halbuki Süleyman küfretmedi ve lâkin o şeytanlar küfr ettiler, nasa sihir ta'lim ediyorlar ve Babilde Harut Marut iki melek üzerine indirilen şeyleri öğretiyorlardı, halbuki o ikisi «biz ancak bir imtihan için gönderildik sakın sihir yapmayı tecviz edib de kâfir olma» demedikce bir kimseye öğretmezlerdi, işte bunlardan kişi ile zevcesinin arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı, fakat Allahın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilir değillerdi, kendilerine zarar verecek, menfaati olmıyacak bir şey öğreniyorlardı, kasem olsun onu her kim satın alsa her halde onun Ahırette bir nasibi yok, bunu muhakkak bilmişlerdi amma canlarını sattıkları o şey ne çirkin bir şeydi onu bilselerdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Tuttular Süleyman'ın mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeylerin ardına düştüler. Oysa, Süleyman kafir olmadı, ama o şeytanlar kafir oldular; İnsanlara büyücülük ve Babil'de Harut, Marut adında iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi: «Biz ancak bir imtihan için gönderildik, sakın sihir yapıp kafir olma!» demedikçe bir kimseye büyü öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı-koca arasını ayıran şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek ve faydası olmayacak bir şey öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu her kim satın alırsa, onun ahirette bir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Keşke kendilerini ne kötü şey karşılığında sattıklarını bilselerdi!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Tuttular da Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil'de Harut ve Marut'a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi «biz ancak ve ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!» demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkiyle bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.
Gültekin Onan = Ve onlar Süleyman'ın mülkü hakkında şeytanların anlattığına / okuduğuna (tetluşşeyatıynu) uydular. Süleyman küfretmedi ancak şeytanlar küfrettiler. Onlar insanlara büyücülüğü (sihr) ve Babil'deki iki meleğe, Harut ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi "Biz bir fitneyiz, (bu bilgiyi kötüye kullanıp) küfretmeyin?" demedikçe hiç kimseye onu / birşey öğretmezlerdi. Fakat onlardan koca (beynelmer) ile karısının (zevcihi) arasını açan şeyi öğrendiler / öğreniyorlardı. Oysa onunla Tanrı'nın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine yarar sağlayanı değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın ahirette bir payı olmadığını da biliyorlardı. Karşılığında nefslerini sattıkları şey ne kötü. Bir bilselerdi!
Harun Yıldırım = Onlar, şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında uydurduklarına uydular.Süleyman kâfir olmadı; asıl şeytanlar sihri ve Babil'deki Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilenleri insanlara öğreterek kâfir oldular. Oysa o ikisi: "Biz (insanlar için) bir fitneyiz; sakın küfre girmeyin!" demedikçe, hiç kimseye (sihri) öğretmezlerdi. O ikisinden karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı; oysa onunla, Allah'ın izni olmadıkça, hiç kimseye zarar veremezlerdi. Onlar, kendilerine faydası olmayıp, zarar verecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar, bunu satın alanın âhrirette bir nasibi olmadığını gâyet iyi biliyorlardı. Kendilerini, karşılığında sattıkları şeyin (sihrin) ne kadar kötü olduğunu keşke bilselerdi!..
Hasan Basri Çantay = Şeytanların; Süleymanın mülk (-ü saltanat ve nübüvvet) i aleyhine uydurub ta'kib etdikleri şeylere (yalanlara) uydular. Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar kâfirdiler ki insanlara sihri (büyücülüğü) ve Bâbildeki iki meleğe, Hârur ve Mâruta indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki onlar (o iki melek) : «Biz ancak fitneyiz (imtihan için gönderilmişizdir). «sakın (sihir, büyü yapıb da) kâfir olma» demedikçe hiç bir kimseye (sihir) öğretmezlerdi. İşte onlardan (o iki melekden) koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki (sihirbazlar) Allahın izni olmadıkça onunla hiç bir kimseye zarar verici değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara sokacak, onlara fâide vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri) satın alan (ona revac veren) kimsenin âhiretden hiç bir nasibi yokdur. Onların kendilerini cidden ne kötü şey mukaabilinde satdıklarını bilmiş olsalardı.
Hayrat Neşriyat = Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aley hin de söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâiruy dur dukları) şeylere tâbi' oldular. Hâlbuki Süleymân kâfir olmadı (sihir yapmadı); fakat şey tan lar insan lara sihri (ta'lîm ederek) ve Bâbil’deki iki me leğe, (yani) Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğre terek kâfir oldular. Hâlbuki (o iki melek): 'Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!' deme dikçe hiçbir kimseye öğret mez lerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayı racakları şeyleri öğreni yorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! Hâlbuki (o iki melek): 'Biz ancak bir imtihan (için gönderilmiş)iz, sakın (sihri câiz görerek yapıp da) kâfir olma!' deme dikçe hiçbir kimseye öğret mez lerdi. Buna rağmen o ikisinden, koca ile karısının arasını kendisiyle ayı racakları şeyleri öğreni yorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdi. Böylece kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı.Şânım hakkı için, (yahudiler) onu (o sihri) satın alan kimsenin âhirette hiçbir nasîbi olmadığını bilmişlerdi. Mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
İbni Kesir = Ve onlar şeytanların Süleyman'ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman asla küfretmedi. Sadece şeytanlar küfrettiler. Onlar, insanlara sihri ve Babil'de ki iki meleğe; Harut ile Marut a indirilenleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise: «Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın küfretme. «demedikçe kimseye sihirden bir şey öğretmezlerdi. Onlardan koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki bunlar, Allah'ın izni olmadıkça o sihirle kimseye zarar verici değillerdi. Onlarsa kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki, onlar onu satın alan kimse için ahirette hiçbir olmayacağını biliyorlardı. Ne fena birşey karşılığında nefislerini sattılar. Şayet bilmiş olsalardı?
Kadri Çelik = Şeytanların (kötülerin) Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söyledikleri (yalan) şeylere uydular. Oysa Süleyman küfre düşmedi, ama insanlara sihir öğreten şeytanlar (kötüler) küfre sapmış oldular. Hakeza onlar (kötülerin) Babil'deki iki melek (olan) Harut ve Marut'a indirilenler hakkında söylediklerine uydular. Oysa bu ikisi, “Biz sadece imtihan aracıyız, o halde sakın küfre sapma” demedikçe, kimseye bir şey öğretmezlerdi. Bununla beraber iki melekten, koca ile karısının arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek ve de faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Hiç şüphesiz onu (sihri) satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!
Muhammed Esed = Ve (onun yerine) Süleyman'ın hükümdarlığı sırasında şeytanca niyetler taşıyan kimselerin telkin ede geldiklerine uyarlar. Hakikati inkar eden Süleyman değildi, ama o şeytanca niyetler taşıyan kişiler halka sihir öğreterek hakikati inkar ettiler; -ve onlar, Babil'deki iki melek Harut ve Marut vasıtasıyla ihdas edilene (uyarlar)- gerçi bu ikili, öncelikle, "Biz sadece ayartıcılar; sakın (Allah'ın vahyettiği) hakikati inkara yeltenmeyin!" şeklinde uyarıda bulunmadan hiç kimseye onu öğretmediler. Ve onlar, bu ikiliden, karı koca arasında nasıl huzursuzluk çıkarılacağını öğreniyorlardır; ancak Allah'ın izni olmadan onunla hiç kimseye zarar veremedikleri gibi sadece kendilerine zarar veren ve hiç faydası olmayan bir bilgi ediniyorlardı; oysa onlar, bu (bilgiyi) edinenin ahiret hayatının güzelliğinden nasipsiz kalacağını biliyorlardı. Doğrusu, karşılığında ruhlarını sattıkları o (sanat) ne kötüdür, keşke bunu bilselerdi!
Mustafa İslamoğlu = ve onlar tutup Süleyman'ın yöntemi sırasında (o dönemin) şeytanlarının uydurduğu yalan ve desiselerin peşine takıldılar. Oysa ki Süleyman küfre sapıp nankörlük yapmadı, aksine o(na düzen kuran) şeytanlar küfre sapıp nankörlük yaptılar: insanlara sihri öğrettiler. Yine (Medine Yahudileri) Babilli iki güç sahibine; Harut ve Marut'a verileni izlediklerini (iddia ettiler). Oysa o ikisi "Baksanıza biz (Babil esaretiyle) sınanmaktayız, sakın küfre sapma(yın)!" demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat (Babil'deki düzenbazlar) bu ikiliden kişi ile eşinin arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ne var ki o (Babilli düzenbazlar), Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi; ama yine de zarar verip yarar sağlamayan şeyler öğreniyorlardı. Doğrusu onlar, bu türden bir alışverişe giren kimsenin ahirette eli boş kalacağını çok iyi biliyorlardı. Kişiliklerini sattıkları şey ne fenadır; keşke bunu olsun bilebilselerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlar Süleyman aleyhisselâm mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman, asla küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar nâsa sihir ve Babil'deki iki meleğe, Harût ile Marût'a indirilmiş olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise, «Biz ancak bir fitneyiz, sakın kâfir olma!» demedikçe bir kimseye sihir namına bir şey öğretmezlerdi. İşte birtakım kimseler bu iki melekten zevç ile zevcenin arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça bu sihr ile bir kimseye bir zarar verebilir değildirler. Onlar kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse için ahirette hiç bir nâsip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne fena bir şey mukabilinde nefislerini satmış oldular, eğer bilecek olsalardı.
Ömer Öngüt = Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Süleyman kâfir olmadı, fakat o şeytanlar kâfir olmuşlardı. Onlar insanlara sihri ve Bâbil'deki Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek herkese: “Biz imtihan için gönderildik, sakın kâfir olmayın!” demedikçe hiç kimseye sihir namına bir şey öğretmezlerdi. Onlar o iki melekten karı ile koca arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Büyücüler kendilerine zarar verip menfaat vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar, sihri satın alan kimse için ahirette hiçbir nasip olmayacağını biliyorlardı. Ne fena bir şey karşılığında nefislerini sattılar! Keşke bilmiş olsalardı!
Şaban Piriş = Onlar şeytanların Süleyman’ın saltanatı hakkında uydurdukları şeylere tabi oldular. Oysa Süleyman kafir değildi. Fakat insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir idi. Onlar insanlara büyüyü Babil'deki iki meleğe, Harut ile Marut’a indirileni öğretiyorlardı. O ikisi: -Biz bir imtihan vesilesiyiz, sakın kafir olma! demedikçe, hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. O ikisinden karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Onlar kendilerine faydalı olanı değil zararlı olanı öğreniyorlardı. Andolsun onlar o büyüyü satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını gayet iyi biliyorlardı. Kendilerini sattıkları şeyin ne kadar kötü olduğunu keşke anlasalardı!
Sadık Türkmen = Ve onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında, şeytanların uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (iddia edildiği gibi) küfre sapıp nankörlük etmedi. Aksine şeytanlar gerçeklerin üzerini örtüyor; insanlara sihri/fenni oyunlarla aldatmayı ve (özellikle de), Babil’deki Harut ve Marut adlı iktidar/güç sahiplerine, herhangi birşey indirilmediği halde, onlara indirileni/ilham edileni (insanlara) öğretiyoruz, diye (yalan üreten şeytanlar, böyle şeyler) söylüyorlardı. Halbuki o ikisi; “Biz ancak gerçeğin açığa çıkarılmasını istiyoruz, hiçkimseye (iddia edilen şeylerden) öğretmiyoruz ve sakın (sihri meşru görerek) küfre girmeyin” diyorlardı. Böylece (insanlar); onlardan (şeytanların zihinlerine ilham ettikleri, fısıldadıkları şeylerden), kişi ile eşini birbirinden ayırmak için yalanlar uydurarak, sihir (büyü/komplo) üretiyorlardı. Halbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle (organize komplolarla), hiçkimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri düşünüp üretiyorlardı. Andolsun, onu (organize komploları) üretip meşgul olanların, ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini, karşılığında sattıkları o şey (sihir/büyü/komplolar) ne kötüdür! Ne olurdu bilselerdi!..
Seyyid Kutub = Ve onlar şeytanların Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman asla küfretmedi. Sadece şeytanlar küfrettiler. Onlar insanlara sihri ve Babil’deki iki meleğe, Harut ile Marut’a indirilenleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise: “Biz ancak fitneyiz, sakın küfretme.” demedikçe kimseye sihir namına bir şey öğretmezlerdi. Onlardan koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki bunlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle kimseye zarar verici değildiler. Onlarsa kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar sihri satın alan kimse için ahirette hiçbir nasip olmayacağını biliyorlardı. Ne fena bir şey karşılığında nefislerini sattılar. Şayet bilmiş olsalardı?
Suat Yıldırım = Tuttular, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi oldular. Halbuki Süleyman küfre gitmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre gittiler. Halka sihiri ve Babil’de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz sırf imtihan için gönderildik, sakın kâfir olma!" demedikçe hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler öğreniyorlardı. Büyüye müşteri olan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını pek iyi biliyorlardı. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!
Süleyman Ateş = Süleymân'ın hükümdarlığı hakkında onlar, şeytânların uydurdukları sözlere uydular (Süleymân'ın, büyü yaparak saltanatını kazandığını söyleyen şeytân ruhlu insanlara uyup, Süleymân'ın büyücü olduğuna inandılar). Oysa Süleymân (büyü yaparak) küfre gitmemişti. Fakat o şeytânlar küfre gittiler: İnsanlara büyü ve Bâbil'de Hârût ve Mârût adlı melekler(den ilham alan iki kişiy)e indirileni öğretiyorlar. Halbuki onlar: "Biz bir fitneyiz (sizin için bir sınavız), sakın, küfre gitme(yin)!" demedikçe kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat bunlar, onlardan, erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ama, onlar, Allâh'ın izni olmadan onunla hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun, onu sat(ıp onunla çıkar sağlay)anın, âhirette bir nasibi olmadığını gâyet iyi biliyorlardı. Vicdanlarını sattıkları şey ne kötüdür, keşke (bunu) bilselerdi!
Tefhim-ul Kuran = Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvvet) aleyhinde şeytanların uyduklarına uydular. Süleyman ise küfretmedi; ancak şeytanlar küfretti. Onlar, insanlara sihiri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: «Biz, yalnızca bir fitne (denemeden geçiren kimse) yiz, sakın küfretme» demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Onlar ise, kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiç bir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kadar kötü; bir bilselerdi.
Ümit Şimşek = Onlar, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurduğu şeye uydular. Oysa Süleyman hiçbir zaman kâfir olmadı. Fakat insanlara büyüyü ve Babil'de Hârut ile Mârut'a indirileni öğreten şeytanlar kâfir oldular. Oysa o iki melek 'Biz imtihan için gönderildik; sakın kâfir olmayın' demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. Onlar ise, bu iki melekten, karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Gerçi Allah'ın izni olmadıkça onlar hiç kimseye zarar veremezler. Fakat onlar, kendilerine yarar değil, zarar getirecek şeyleri öğreniyorlardı. And olsun, o büyüye müşteri olan kimsenin âhirette hiçbir nasibi olmadığını onlar da biliyordu. Ruhlarını ne kötü birşeye sattılar! Keşke bunu da bilselerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Süleyman'ın mülk ve saltanatı konusunda onlar, şeytanların okuyup durduklarına uydular. Halbuki Süleyman küfre sapmamıştı. Ancak şeytanlar küfre sapmıştı; insanlara büyüyü öğretiyorlardı. Ve Babil'de Hârût ve Mârût adlı iki melek üzerine indirileni öğretiyorlardı. Oysa ki o iki melek, "Biz bir imtihan aracıyız, sakın küfre sapma!" demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. İnsanlar onlardan erkekle eşinin arasını açacakları şeyi öğreniyorlardı. Ne var ki, onlar onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu satın alanın âhırette hiç bir nasibi olmayacağını açıkça bilmişlerdir. Öz benliklerini sattıkları şey ne kötüdür! Bir bilebilselerdi...
İskender Ali Mihr = Onlar Süleyman (a.s)’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.
İlyas Yorulmaz = Onlar Süleyman’ın yönetimi hususunda, doğruya karşı olan (şeytanların) insanların okuduklarına uydular. Hâlbuki Süleyman inkâr etmemiş, ama (Süleyman inkâr etti diyen) iftiracılar inkâr etmişlerdi. Onlar insanlara komplo (sihir) öğretiyorlar ve bu öğrettikleri sihrin, Babil deki (sürgün esnasında) iki melek[1] -Harut ve Marut’a- indirilenin sihir olduğunu söylüyorlardı. Hâlbuki (o sürgün zamanında) Harut ile Marut’un öğrettikleri “(Biz sürgün edilmekle) İmtihan olunuyoruz, sakın ola ki (Rabbinizi) inkâr etmeyin” demedikçe insanlara (doğrulardan başka bir şey) öğretmiyorlardı. Öğrenmeye gelenler, sadece karı ile kocanın arasını bozmanın nasıl olacağını öğrenmek istiyorlardı. Hâlbuki Allah izin vermedikçe hiç kimseye zarar veremeyeceklerini bilmeleri gerekirdi. Ayrıca öğrendikleri kendilerine ne bir zarar, nede fayda verir. Şunu iyi bilsinler ki, satın aldıkları şeyler onlara, ahirette hiçbir yarar (pay) sağlamayacak. Eğer bilseler, kendileri için satın aldıkları şeyler ne kötüdür.
Bakara / 103 - Ve lev ennehum âmenû vettekav le mesûbetun min indillâhi hayr(hayrun), lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Eğer onlar iman edip Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!
Abdulbaki Gölpınarlı = İman edip de kötülüklerden korunsalardı elbette Allah'tan elde edecekleri sevap, daha hayırlı olacaktı. Bir bilselerdi bunu.
Abdullah Parlıyan = Eğer onlar, gönderilen peygamber ve kitaba iman edip, yollarını bununla bulmuş olsalardı. Bu sebeble Allah tarafından verilecek sevap, onlara iyilik getirecekti; keşke bunu bilselerdi.
Adem Uğur = Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı!
Ahmed Hulusi = Eğer onlar iman edip (şirkten) korunmuş olsalardı, Allâh indînden açığa çıkacak sevap, haklarında çok daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi.
Ahmet Tekin = Keşke imân edip, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunsalar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davransalardı, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olsalar, takvâ esaslarını benimseselerdi, elbette Allah katından verilecek mükâfat daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlayabilselerdi.
Ahmet Varol = Eğer onlar iman edip sakınsalardı Allah tarafından verilecek olan karşılık kendileri için daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi.
Ali Bulaç = Eğer gerçekten iman edip sakınsalardı, Allah katındaki sevab(ları) gerçekten daha hayırlı olurdu; bir bilselerdi.
Ali Fikri Yavuz = Eğer Yahudiler Peygambere ve Kur’an’a iman edip de sihir yapmaktan sakınsalardı, Allah’ın sevabı onlar için hayırlı olurdu; bunu bilselerdi...
Ali Ünal = Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
Bayraktar Bayraklı = Eğer onlar, iman edip sakınsalardı, Rablerinden çok daha iyi bir ödül alacaklardı. Keşke bilselerdi!
Bekir Sadak = Onlar inanip, Allah'a karsi gelmekten sakinsalardi, Allah katindan olan sevab daha hayirli olurdu. Keske bilselerdi! *
Celal Yıldırım = Ve eğer onlar (Yahudiler, Peygambere ve Kur'ân'a) İnanıp (sihir ve büyüden) sakınmış olsalardı, Allah katından (kendilerine verilecek) sevap daha hayırlı olurdu. Bunu bir bilselerdi!.
Cemal Külünkoğlu = Eğer Yahudiler Peygambere ve Kur'an'a iman edip de sihir yapmaktan sakınsalardı, doğrusu, Allah'ın mükâfatı onlara iyilik getirecekti. Keşke bunu bilselerdi!
Diyanet İşleri (eski) = Onlar inanıp, Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevab daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
Diyanet Vakfi = Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı!
Edip Yüksel = Onlar inanıp günahlardan sakınmış olsalardı elbette ALLAH'tan alacakları ödül çok daha hayırlı olurdu. Bir bilselerdi!
Elmalılı Hamdi Yazır = evet iman edib de korunmuş olsa idiler elbette Allah tarafından bir mükâfat çok hayırlı olacaktı, bunu bilselerdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Evet! İman edip de (büyü gibi günahlardan) sakınmış olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek bir mükafat çok hayırlı olacaktı; bunu bir bilselerdi!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şayet onlar iman edip de korunmuş olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek mükafat çok hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi.
Gültekin Onan = Eğer gerçekten inanıp sakınsalardı, Tanrı katındaki sevap(ları) gerçekten daha hayırlı olurdu; bir bilselerdi.
Harun Yıldırım = Gerçekten onlar îmân edip sakınmış olsalardı, elbette Allah katındaki sevabı daha hayırlı olurdu; keşke bilselerdi.
Hasan Basri Çantay = Eğer onlar (Yahudiler, Peygambere ve Kurana) îman edib de (sihir yapmak gibi günahlardan) sakınmış olsalardı Allah katından (kazanacakları) sevab, (haklarında) elbet daha hayırlı olurdu. Eğer bunu bilselerdi.
Hayrat Neşriyat = Hem gerçekten onlar îmân edip (günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah tarafından(verilecek) bir sevab elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
İbni Kesir = Eğer onlar inanmış ve sakınmış olsalardı; Allah katındaki sevab daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi.
Kadri Çelik = Onlar iman edip takva sahibi olsalardı, (kendileri için) Allah katındaki sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
Muhammed Esed = Eğer inansalar ve O'na karşı sorumluluklarının bilincinde olsalardı, doğrusu, Allah'ın mükafatı onlara iyilik getirecekti; keşke bunu bilselerdi!
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer onlar hakikate inansalar ve sorumluluklarının bilincine varsalardı, Allah katından kendileri için hayırlı bir ödül alırlardı. Keşke bunu olsun bilselerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer onlar imân etseler ve ittikada bulunsalar idi elbette Allah Teâlâ katından bir sevap çok hayırlı olacaktı. Eğer bilir olsalardı.
Ömer Öngüt = Eğer onlar iman edip Allah'tan korksalardı, Allah katında kendilerine verilecek sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilmiş olsalardı!
Şaban Piriş = Keşke onlar iman edip korunmuş olsalardı, elbette Allah katında verilecek sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
Sadık Türkmen = Eğer onlar iman edip, Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap, kendileri için daha hayırlı olacaktı. Ne olurdu bilselerdi!..
Seyyid Kutub = Eğer onlar iman edip Allah'ın yasaklarından sakınsalardı, Allah katında elde edecekleri sevap daha hayırlı idi. Keşke bunu bilselerdi.
Suat Yıldırım = Şayet onlar iman edip (sihir gibi) haramlardan sakınmış olsalardı, Allah katından kendilerine verilecek mükâfatlar elbette haklarında daha hayırlı olurdu. Keşke bunu bilselerdi!
Süleyman Ateş = Eğer onlar inanıp (Allâh'ın azâbından) korunmuş olsalardı, elbette Allâh katından (verilecek) sevâp, (kendileri için) daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!
Tefhim-ul Kuran = Doğrusu eğer onlar, iman edip sakınsalardı, sevab(ları) Allah katında gerçekten daha hayırlı olurdu; bir bilselerdi.
Ümit Şimşek = Eğer onlar iman edip de Allah'ın buyruklarına karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katından onlara erişecek olan ödül, elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilmiş olsalardı!
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer onlar iman edip sakınsalardı, Allah katından bir sevap elbette daha kıymetli olurdu. Keşke bilebilselerdi.
İskender Ali Mihr = Eğer onlar âmenû olup (Allah’a ulaşmayı dileyip) ve takva sahibi
olsalardı, mutlaka Allah’ın katından (kendilerine verilecek) sevap,
elbette daha hayırlı olurdu, keşke bilselerdi.
İlyas Yorulmaz = Eğer iman edip, Allah dan sakınıp korunsalardı, Allah’ın katında daha hayırlı karşılıklar bulurlardı. Keşke bilselerdi.
Bakara / 104 - Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tekûlû râinâ ve kûlûnzurnâ vesmeû ve lil kâfirîne azâbun elîm(elîmun).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! “Râ’inâ (bizi gözet)” demeyin, “unzurnâ (bize bak)” deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey insanlar, "bizi de gözet, bırak da anlayalım" demeyin. "Bize de bak, bizi de gözet" deyin ve dinleyin. Kâfirlere pek elemli bir azap var.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Peygambere karşı, saygısızlık manası ifade edebilecek bir kelime olan (RÂİNÂ=bizi dinle, bize çobanlık et) yerine; ters anlama gelmesi mümkün olmayan (ÜNZURNÂ=bizi gözetle) demeyi tercih edin ve O'na daima kulak verin. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirlere acıklı bir azap var.
Adem Uğur = Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin, "unzurnâ" deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, (Rasûlullah'a) "raina" değil (bizi gözet, bize dikkat et anlamında. Yahudiler raina kelimesini aksan ve vurgulama ile "ahmak" anlamına gelecek şekilde kullanıp hakaret ettikleri için bu uyarı yapılmıştı) "unzurna" deyin ve dinleyin. Kâfirler (hakikati inkâr edenler) için feci bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Ey iman nimetine kavuşanlar, peygambere ve idarecilerinize, 'Dinî, siyasî ve idarî otoriteni bizim de çıkarlarımızı dikkate alarak, menfaatlerimizi gözetip kollayarak kullan' demeyin, peygambere ve kendinize hakaret içerecek iltibasa meydan vermeyin. 'Kur’ân, sünnet ve ilmî esaslarla, örfün kuralları ve aklın verileriyle çalışan, sesimize kulak veren, yardım, destek ve imkân sağlayan, bize neler kazandırılabileceğinin hesabını yapabilen, ihtilâfları halleden, meseleleri zamana yayarak çözen, danışarak tedbir ile bizi yöneten hükümet ve meclis kur, bakanlar ve hâkimler tayin et' deyin. Rasulullah’ın tebliğini, teşriini, uygulamak-hayata geçirmek niyetiyle, can kulağı ile dinleyin. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler için can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! (Allah Resulüne) 'Ra'ina: Bizi gözet' demeyin, 'Unzurna: Bize bak' deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır. [20]
Ali Bulaç = Ey iman edenler, "Raina-Bizi güt, bize bak" demeyin. "Unzurna-Bizi gözet" deyin ve dinleyin. Kafirler için acı bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler, (siz peygamber aleyhisselâma, bizi gözet mânasına geldiği gibi, İbrani lisanında Yahûdilerin sövme mânasına kullandıkları) “Râina” lâfzı ile hitap etmeyin. Bize bak, mânasına gelen “Unzurna” deyin. Allah’ın hükmünü dinleyip kabul edin. Bu şekilde harekette bulunan kâfirler için çok acıklı bir azap vardır.
Ali Ünal = Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Peygamber'e “Bizi güt!” demeyiniz, “Bizi gözet!” deyiniz ve onu dinleyiniz. İnanmayanlara acıklı bir azap vardır.
Bekir Sadak = Ey inananlar! Peygamber'e, «Bizi de dinle» demeyin, «Bizi gozet» deyin ve dinleyin, inkar edenlere elem verici azab vardir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! RÂİNÂ demeyin, UNZURNÂ deyin ve güzelce dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! (Peygamber'e) “Raina” (bizi gözet/güt) demeyin! Onun yerine: “Unzurna” (bize karşı tahammüllü ol) deyin ve ona kulak verin. Çünkü hakikati inkâr edenleri şiddetli bir azap beklemektedir.
Diyanet İşleri (eski) = Ey inananlar! Peygamber'e, 'Bizi de dinle' (raina; kötü anlama gelebilecek söz) demeyin, 'Bizi gözet' (unzurna) deyin ve dinleyin, inkar edenlere elem verici azab vardır.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! «Râinâ» demeyin, «unzurnâ» deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
Edip Yüksel = İnananlar! 'Raina (bize çobanlık et),' demeyin; 'Unzurna (bizi gözet),' deyin ve dinleyin. İnkarcılar için acı bir azap var.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey iman edenler! «râinâ» demeyin «unzurnâ» deyin ve dinleyin ki kâfirler için elîm bir azab var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, «Raina =bizi gözet» demeyin, «Unzurna =bize bak» deyin ve duyun ki, kafirler için pek elem veren bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! «râinâ» demeyin, «unzurnâ» deyin ve iyi dinleyin, kâfirler için elemli bir azap vardır.
Gültekin Onan = Ey inananlar, "Raina (bize çobanlık et, bizi güt, bize bak)" demeyin; "Unzurna (bizi gözet)" deyin ve dinleyin. Kafirler için acı bir azap var.
Harun Yıldırım = Ey îmân edenler, "râinâ" demeyin; "unzurnâ” deyin ve dinleyin! Kâfirler için çok acıklı bir azap vardır!
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, «Râinâ» demeyin, «Unzurnâ» deyin (Söze iyi) kulak verin. Kâfirler için çok acıklı bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! (Peygambere) رَاعِناَ demeyin,اُنْظُرْناَ deyin ve onu iyi) dinleyin! Kâfir¬ler için ise (pek) elemli bir azab vardır.
İbni Kesir = Ey iman edenler; bizi de dinle, demeyin, bizi de gözet, deyin ve dinleyin. Kafirlere elim bir azab vardır.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Peygamber'e, “raina” demeyin, “unzurna” deyin ve dinleyin. Kâfirlere elem verici azap vardır.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! (Peygambere) "Bizi dinle" demeyin; onun yerine, "Bize karşı tahammüllü ol!" demeyi tercih edin. Ve (O'na) kulak verin. Çünkü, hakikati inkar edenleri şiddetli azap bekliyor.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! "Sen bize uy" demeyin, "Bizi görüp gözet" deyin ve dinleyin; zira inkar edenleri acıklı bir azap beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân etmiş olanlar! «Râinâ» demeyin, «Unzurnâ» deyin ve dinleyin. Kâfirler için elîm bir azab vardır.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! (Peygamber'e hitâp ederken): “Râinâ=Bizi de dinle!” demeyin, “Unzurnâ=Bizi gözet!” deyin. Söylenenleri dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler! “Râinâ” (bizi gözet) demeyin “unzurnâ” (bize bak) deyin ve sözü dinleyin, kafirler için çok acı bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! (Peygamber’e) “Ra’ina” (bizi dinle) demeyin; “Unzurna” (bize karşı tahammüllü ol) demeyi tercih edin ve (ona) kulak verin. Kâfirler için çok acıklı bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Ey müminler, sakın Peygambere; «Bizi de dinle» demeyin; «Bize bak» deyin ve onu dinleyin. Kâfirleri acı bir azap beklemektedir.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! (Siz, onların böylesi kötü etkilerine karşı uyanık olun, mesela) "Râina" demeyin, "Unzurna" deyin ve dinleyip itaat edin. Kâfirler için acı veren bir azap vardır.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, "Râ'inâ (bizi gözet, yahut: kaba söz)" demeyin, "unzurna (bize bak)" deyin ve dinleyin. Kâfirler için acı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, «Raina-Bizi güt, bize bak» demeyin, «Unzurna-Bizi gözet» deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler, 'Râinâ' demeyin, 'Unzurnâ' deyin ve Peygambere kulak verin. Kâfirler için ise acı bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman edenler! "Râina" demeyin, "unzurna" deyin/"bizi davar gibi güt" diye konuşmayın, "bize bak" diye konuşun ve dinleyin. Kâfîrler için korkunç bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = Ey âmenu olanlar! “Raina (bizi gözet)” demeyin. Ve “unzurna (bize bak)” deyin. Ve (Allah’ın hükmünü) dinleyin (işitin). Ve kâfirler için “elîm azap” vardır.
İlyas Yorulmaz = Ey iman edenler! Bizi (çobanın hayvanları güttüğü gibi) yönet demeyin, (yanlışlarımız ve hatalarımız var mı) bizi kontrol et deyin. (Peygamberin çağrısına) Kulak verin. İnkâr edenler için acıklı bir azap var.
Bakara / 105 - Mâ yeveddullezîne keferû min ehlil kitâbi ve lel muşrikîne en yunezzele aleykum min hayrin min rabbikum vallâhu yahtassu bi rahmetihî men yeşâu, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Diyanet İşleri = Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah’a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne kitap ehlinden kâfir olanlar, ne de müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Allah'sa dilediğini rahmetiyle seçer de ona bir hususiyet verir. Allah büyük bir ihsân sahibidir.
Abdullah Parlıyan = Ne, Allah bize de kitap verdi demelerine rağmen kitaptaki gerçekleri gizleyen kitap ehli kâfirler, ne de Allah'la birlikte başka şeyleri ilah tanıyan putperest müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Zira Allah, dilediğini rahmetine ulaştırır. Çünkü O, sınırsız iyilik sahibidir.
Adem Uğur = (Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
Ahmed Hulusi = Ehli Kitaptan olan kâfirler de (hakikati inkâr edenler), müşrikler de (benliklerini ya da dışsal objeleri şirk koşanlar) size Rabbinizden bir hayır inzâl olmasını istemezler. Allâh dilediğine has kılar rahmetini, onun hakikatinden! Allâh, Zül Fazlıl Aziym'dir.
Ahmet Tekin = Ehl-i kitaptan ve ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan müşriklerden kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, Rabbinizden size bir hayır, Kur’ân’dan bir sûre, bir âyet indirilmesini arzu etmezler. Allah ise, rahmetini, peygamberliği ve hidayeti, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere lütfeder. Allah çok büyük lütuf sahibidir.
Ahmet Varol = Kitap ehlinden kâfir olanlar da, müşrikler de size Rabbinizin katından bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise kendi rahmetini dilediğine özel kılar. Allah büyük lütuf sahibidir.
Ali Bulaç = Kitap Ehlinden olan kafirler ve müşrikler, Rabbinizden üzerinize bir hayrın indirilmesini arzu etmezler. Allah ise, dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük fazl sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = Ne ehli kitaptan olan kâfirler, ne de müşrikler, size Rabbınızdan hiç bir hayır indirilmesini sevmez ve istemezler. Allah nübüvvet ve vahyi, rahmetiyle dilediği kimseye tahsis eder. Allah büyük ihsan sahibidir.
Ali Ünal = Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
Bayraktar Bayraklı = Size Rabbinizden bir hayır indirilmesini ne kitap ehlinden kâfir olanlar ne de müşrikler isterler. Halbuki Allah, rahmetini dilediğine verir. Allah çok büyük lütuf sahibidir.
Bekir Sadak = Kitab ehlinden ve Allah'a es kosanlardan inkar edenler, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini istemezler. Allah, rahmetini diledigine tahsis eder. Allah buyuk nimet sahibidir.
Celal Yıldırım = Kitap ehlinden inkâra sapanlar da, Allah'a ortak koşanlar da Rabbinizden size bir iyilik indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsîs eder. Allah çok büyük lütuf ve iyilik sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Kitap ehlinden olan inkârcılar da, müşrikler de Rabbinizden size hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise, (iyi niyet ve eyleminden dolayı) dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = Kitap ehlinden ve Allah'a eş koşanlardan inkar edenler, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük nimet sahibidir.
Diyanet Vakfi = (Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
Edip Yüksel = Kitaplıların inkarcıları da, putperestler de Rabbinizden size bir iyilik indirilmesini istemez. ALLAH rahmetini dilediğine verir. ALLAH büyük lütuf sahibi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arzu etmez o küfredenler: Ne ehli kitabdan ve ne müşriklerden ki size rabbinizden bir hayır indirilsin, Allah ise rahmetiyle imtiyazı dilediğine bahşeder ve Allah çok büyük fazıl sahibidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ne kitap ehlinden, ne de müşriklerden olan kafirler size Rabbinizden bir hayır indirilmesini ister. Allah ise rahmetini dilediğine bahşeder ve Allah çok büyük lütuf sahibidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ne Kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri, size Rabbinizden bir hayır indirilsin istemez. Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar ve Allah çok büyük lütuf sahibidir.
Gültekin Onan = Kitap ehlinden olan küfredenler ve müşrikler rabbinizden üzerinize bir hayrın indirilmesini istemezler / arzu etmezler. (Oysa) Tanrı (ise) rahmetini dilediğine verir. Tanrı büyük fazl sahibidir.
Harun Yıldırım = Kitap ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar, Rabbinizden üzerinize hiçbir hayır indirilmesini arzu etmezler; oysa Allah rahmetini dilediği kimseye has kılar. Şüphesiz Allah, çok büyük lütuf sahibidir…
Hasan Basri Çantay = Ehl-i Kitabdan olan kâfirler de, (Allaha eş koşan) müşriklerde size Rabbinizden hiç bir hayır indirilmesini istemez (ler) Allah ise rahmetiyle kimi dilerse onu mümtaz kılar. Allah en büyük lûtf-ü inayet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Ne ehl-i kitabdan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsîs eder. Ve Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.
İbni Kesir = Ehl-i Kitab'dan kafir olanlar da, müşrikler de Rabbınızdan size hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir.
Kadri Çelik = Kitab ehlinden ve şirk koşanlardan küfre sapanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük ihsan sahibidir.
Muhammed Esed = Ne önceki vahyin takipçilerinden hakikati inkara yeltenenler, ne de Allah'tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlar, Rabbin tarafından sana indirilen bir hayrı görmekten hoşlanırlar; ancak Allah dilediğini rahmete ulaştırır; zira Allah, sınırsız lütuf Sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Ne önceki vahyin muhataplarından küfre sapanlar, ne de Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlar Rabbinizden size bir hayrın indirilmesini isterler. Oysa ki Allah, rahmetini dilediğine verir: zira Allah sınırsız lütuf sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ehl-i kitaptan kâfir olanlar da ve müşrikler de sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın indirilmesini arzu etmezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük ihsan sahibidir.
Ömer Öngüt = Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabbinizden bir hayır inmesini istemezler. Oysa Allah kimi dilerse onu rahmetiyle mümtaz kılar. Allah büyük lütuf sahibidir.
Şaban Piriş = Kitap ehli olan kafirler de, müşrikler de size Rabbinizden hiçbir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetiyle dilediği kimseyi seçerek ihsanda bulunur. Şüphesiz Allah en büyük lütuf ve ihsan sahibidir.
Sadık Türkmen = (ey iman edenler!) Ne kitap ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah’a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir hayır/iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini (vahyini) dilediğine (Rasûllerine) tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Seyyid Kutub = Ne Kitap Ehlinin kâfirleri ve ne de puta tapanlar Rabbinizden size herhangi bir iyilik inmesini istemezler. Oysa Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Suat Yıldırım = Gerek Ehl-i kitaptan gerek müşriklerden olsun, kâfirler, Rabbinizden size herhangi bir hayır indirilmesini arzu etmezler. Fakat Allah rahmetini dilediğine seçip ihsan eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Süleyman Ateş = Nankör olan bazı Kitap ehli kimseler de, müşrikler de size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Oysa Allâh, rahmetini dilediğine tahsis eder, Allâh, büyük lutuf sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = Kitap Ehlinden olan kafirler ve müşrikler, Rabbinizden üzerinize bir hayrın indirilmesini arzu etmezler. Allah ise, dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük fazl sahibidir.
Ümit Şimşek = Kitap Ehlinden kâfir olanlar ile müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise dilediği kulunu rahmetiyle seçkin kılar. Gerçekten Allah pek büyük lütuf sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ehlikitap'ın küfre sapanlarıyla müşrikler, Rabb'inizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Ama Allah, rahmetini dilediğine özgüler. Allah, büyük lütfun sahibidir.
İskender Ali Mihr = Ehli kitaptan kâfir olanlar ve müşrikler, Rabbinizden sizin
üzerinize hayırdan (rahmet ve fazl) indirilmesini istemezler.
Ve Allah, rahmetini dilediği kimseye tahsis eder.
Ve Allah, “büyük fazıl” sahibidir.
İlyas Yorulmaz = Ehli kitaptan ve müşriklerden, size Rabbinizden bir hayrın inmesini istemeyenler var. Ama Allah (rahmetini) lütfunu kullarından dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
Bakara / 106 - Mâ nensah min âyetin ev nunsihâ ne’ti bi hayrin minhâ ev mislihâ e lem ta’lem ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir âyetin hükmünü değiştirir, yahut geri bırakırsak ya ondan hayırlısını getiririz, yahut onun eşidini. Bilmez misin ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Biz, yürürlükten kaldırdığımız veya unutturduğumuz herhangi bir mesajı mutlaka daha iyisi veya benzeri ile değiştiririz. Allah'ın herşeye gücü yettiğini bilmez misin?
Adem Uğur = Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.
Ahmed Hulusi = Biz bir âyet hükmünü nesih (iptal) eder ya da unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Bilmez misin, Allâh kesinlikle her şeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Biz bir âyet nesheder, yürürlükten kaldırırsak veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini vahy ile getiririz. Allah’ın gücünün kudretinin herşeye yettiğini bilmiyor musun?
Ahmet Varol = Biz yerine daha iyisini veya bir benzerini getirmedikçe bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırmaz veya unutturmayız. Allah'ın her şeye güç yetirdiğini bilmez misin?
Ali Bulaç = Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiç bir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Biz, bir âyetin hükmünü diğer bir âyetle değiştirirsek veya unutturursak (geri bırakırsak) ondan daha hayırlısını yahud onun benzerini getiririz. Cenâb’ı Allah’ın her şeye kâdir olduğunu bilmedin mi?
Ali Ünal = (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Biz, daha iyisini veya benzerini getirmedikçe bir âyeti ortadan kaldırmayız veya unutturmayız. Allah'ın her şeye gücü yettiğini bilmez misin?[27]
Bekir Sadak = Herhangi bir ayetin hukmunu yururlukten kaldirir veya unutturursak, onun yerine daha hayirlisini veya onun benzerini getiririz. Allah'in her seye kadir oldugunu bilmez misin?
Celal Yıldırım = Herhangi bir âyeti nesheder (diğer bir âyetle hükmünü kaldırır) veya unutturursak, ondan daha hayırlısını ya da bir benzerini getiririz. Bilmez misin Allah'ın kudreti her şeye yeter.
Cemal Külünkoğlu = Biz herhangi bir ayetin daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe onu ne yürürlükten kaldırırız ne de unuttururuz. Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bilmiyor musun?
Diyanet İşleri (eski) = Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
Diyanet Vakfi = Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = Daha iyisini veya benzerini getirmedikçe bir mucize veya sistemi yürürlükten kaldırmaz veya unutturmayız. ALLAH'ın herşeye gücü yettiğini bilmez misin?
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz bir âyetden her neyi nesih veya insah edersek ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz, bilmez misin ki Allah her şey'e kadir, daima kadirdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz bir ayetten her neyi yürürlükten kaldırır veya unutturursak, daha hayırlısını yahut benzerini getiririz. Allah'ın her şeye gücü yettiğini bilmez misin?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz bir âyetten her neyi nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir.
Gültekin Onan = Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiç bir ayeti neshetmez veya unutturmayız. Bilmez misin ki Tanrı büyük fazl sahibidir.
Harun Yıldırım = Biz bir âyeti nesheder veya onu unutturursak ya ondan daha hayırlısını ya da onun benzerini getiririz. Bilmez misin ki muhakkak Allah her şeye kâdirdir.
Hasan Basri Çantay = Biz neshetdiğimiz (hükmünü diğer bir âyetle değiştirdiğimiz) veya unutdurduğumuz (geri bırakdırdığımız) bir âyetin (yerine) ya ondan daha hayırlısını, yahud onun benzerini getiririz. Allanın her şey'e kemâliyle kaadir olduğunu bilmedin mi? (Elbette bildin).
Hayrat Neşriyat = (Biz) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir!
İbni Kesir = Biz, bir ayeti nesheder veya unutturursak ondan daha hayırlısını, yahut da dengini getiririz. Bilmez misin ki, Allah şüphesiz her şeye kadir'dir.
Kadri Çelik = Her hangi bir ayeti (hükmen) nesh eder veya (bildirimini) ertelersek, ondan daha hayırlısını veya onun bir benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
Muhammed Esed = Biz yürürlükten kaldırdığımız veya unutturduğumuz her hangi bir mesajı mutlaka daha iyisi veya benzeri ile değiştiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
Mustafa İslamoğlu = Biz yerine yenisini ya da daha hayırlısını getirmeden bir mesajı unutturmayız ya da yürürlükten kaldırmayız: Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz bir âyetten her neyi nesh eder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok her şeye kemaliyle kâdirdir.
Ömer Öngüt = Biz herhangi bir âyeti nesheder (hükmünü kaldırır) veya unutturursak, mutlaka ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Biz neshettiğimiz veya, unutturduğumuz bir ayetin yerine ya ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücünün yettiğini bilmez misin?
Sadık Türkmen = Biz yürürlükten kaldırdığımız veya unutturduğumuz, herhangi bir mesajı (hükmü, ayeti, geçmiş kitapları), mutlaka (öncekini daha detaylı, geniş geniş açıklayan), bir kısmını daha hayırlısı/iyisi ile veya bir kısmını misli ile/bir benzeri ile (örneği, kopyası olan Kur’an nüshasıyla) neshederiz/değiştiririz/yenileriz. Allah’ın gücünün herşeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
Seyyid Kutub = Biz herhangi bir ayetin daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe onu ne yürürlükten kaldırır ve ne de unuttururuz. Allah'ın herşeye kadir olduğunu bilmiyor musun?
Suat Yıldırım = Biz, daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe, herhangi bir âyetin hükmünü neshetmez veya ertelemeyiz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
Süleyman Ateş = Biz bir âyeti siler veya unutturursak ondan daha iyisini, ya da benzerini getiririz. Allâh'ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?
Tefhim-ul Kuran = Biz, ondan daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiç bir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız (ya da geri bıraktırmayız) . Bilmez misin ki Allah, gerçekten her şeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Biz bir âyeti nesheder yahut unutturursak, ya onun daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Allah'ın herşeye kadir olduğun bilmiyor musun?
Yaşar Nuri Öztürk = Biz bir ayeti siler, unutturur veya ertelersek ondan daha iyisini veya onun bir benzerini getiririz. Allah'ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?
İskender Ali Mihr = Biz bir âyetten neyi neshedersek (kaldırırsak ve değiştirirsek) veya neyi
unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz.
Allah’ın herşeye kaadir olduğunu bilmiyor musun?
İlyas Yorulmaz = Biz bir ayeti kaldırır veya unutturursak, o ayetten daha iyisini veya benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücü yeter olduğunu görmüyor musun?
Bakara / 107 - E lem ta’lem ennellâhe lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Diyanet İşleri = Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bilmez misin ki şüphesiz göklerin saltanatı da Allah'ındır, yeryüzünün saltanatı da ve sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne bir yardımcı.
Abdullah Parlıyan = Bilmez misin ki, göklerin ve yerin idaresi, mülkiyeti yalnızca Allah'ındır. Allah'tan başka sizi koruyacak bir dost ve yardım edecek hiç kimse yoktur.
Adem Uğur = (Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Ahmed Hulusi = Bilmez misin, semâlar ve arz (şuur ve madde - beden boyutu) Allâh'ın mülküdür (her an dilediği gibi tasarruf etmektedir, tamamında). . . Sizin için Allâh dûnunda ne bir dost ne de bir yardımcı olmaz!
Ahmet Tekin = Göklerin ve yerin hâkimiyetinin ve mülkiyetinin Allah’a ait olduğunu bilmiyor musun? Sizin de Allah’ın dışında, kulu durumundakilerden ne emrinde olduğunuz bir otorite, ne koruyucunuz, ne de bir yardım edeniniz vardır.
Ahmet Varol = Göklerin ve yerin mülkiyetinin Allah'a ait olduğunu bilmez misin?. Sizin de Allah'dan başka bir koruyucunuz (veliniz) ve yardımcınız yoktur.
Ali Bulaç = (Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Bilmezmisin ki, göklerin ve yerin saltanatı Allah’ındır ve sizin için Allah’dan başka bir dost ve yardımcı yoktur.
Ali Ünal = Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
Bayraktar Bayraklı = Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığının Allah'a ait olduğunu da bilmez misin? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Bekir Sadak = Goklerin ve yerin Hukumdarliginin Allah'a aid oldugunu bilmez misin? Allah'tan baska dost ve yardimciniz yoktur.
Celal Yıldırım = Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Size de Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Cemal Külünkoğlu = Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah'tan başka sizi koruyacak ve size yardım edecek hiç kimse yoktur?
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin ve yerin Hükümdarlığının Allah'a aid olduğunu bilmez misin? Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur.
Diyanet Vakfi = (Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Edip Yüksel = Yerin, göklerin egemenliğinin ALLAH'a ait olduğunu ve ALLAH'tan başka bir sahip ve yardımcın olmadığını bilmez misin?
Elmalılı Hamdi Yazır = bilmez misin ki Allah, hakikat göklerin ve yerin mülkü, hep onun, size de Allahdan başka ne bir veliy vardır ne bir nasîr
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü tamamen Allah'a aittir. Size de Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bilmez misin ki, hakikaten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, hepsi O'nundur. Size de Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Gültekin Onan = Bilmez misin ki gerçekten göklerin ve yerin mülkü Tanrı'nındır. Sizin Tanrı'dan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.
Harun Yıldırım = Bilmez misin ki, şüphesiz göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah'tır ve sizin için Allah’tan başka ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı!
Hasan Basri Çantay = Göklerin ve yerin mülk (-ü tasarrufu) hakıykaten Allahın olduğunu ve sizin Allahdan başka ne bir yâr, ne de hakıykî bir yardımcı bulunmadığını bilmedin mi?
Hayrat Neşriyat = (Hem) bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü şübhesiz ki ancak Allah’ındır! Ve sizin için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
İbni Kesir = Göklerin ve yerin mülkünün gerçekten Allah'a ait olduğunu ve sizin için Allah'dan başka bir sahib ve yardımcı olmadığını bilmez misiniz?
Kadri Çelik = Göklerin ve yerin egemenliğinin Allah'a ait olduğunu ve sizin için Allah'tan başka bir veli ve yardımcı olmadığını bilmez misiniz?
Muhammed Esed = Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah'ındır ve Allah'tan başka sizi koruyacak ve yardım edecek hiç kimse yoktur?
Mustafa İslamoğlu = Yine bilmez misin ki göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'a aittir. Sizin için, Allah'tan başka ne bir yar, ne de bir yardımcı var.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah'ındır. Ve sizler için Allah Teâlâ'dan başka ne bir velî ve ne de bir yardımcı vardır.
Ömer Öngüt = Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Şaban Piriş = Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah’a ait olduğunu ve sizin Allah’tan başka bir koruyucunuz ve bir yardımcınızın olmadığını bilmez misin?
Sadık Türkmen = Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir veli/dost, ne de bir yardımcı vardır.
Seyyid Kutub = Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin Allah'a ait olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan başka hiçbir dostunuz ve destekçiniz yoktur.
Suat Yıldırım = Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin O’ndan başka ne bir hâminiz, ne de bir yardımcınız yoktur.
Süleyman Ateş = Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi, mülkiyeti) yalnız Allâh'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı yoktur.
Tefhim-ul Kuran = (Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Ve sizin Allah'tan başka veliniz de yardımcınız da yoktur.
Ümit Şimşek = Bilmiyor musun ki göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır? Ve sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz vardır, ne de bir yardımcınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir Velî vardır ne de bir Nasîr/yardımcı.
İskender Ali Mihr = Göklerin ve yerin mülkünün O’na, Allah’a ait olduğunu bilmiyor musun?
Ve sizin için Allah’tan başka dost ve yardımcı yoktur.
İlyas Yorulmaz = Göğün ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu görmüyor musun? Sizin için O’ndan başka sahibiniz (veliniz) ve yardımcınız yoktur.
Bakara / 108 - Em turîdûne en tes’elû resûlekum kemâ suile mûsâ min kabl(kablu), ve men yetebeddelil kufra bil îmâni fe kad dalle sevâes sebîl(sebîli).
Diyanet İşleri = Yoksa daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa siz de peygamberinizi, evvelce Mûsâ'ya olduğu gibi sorguya mı çekmek istersiniz? Kim küfrü imanla değişirse artık doğru yoldan sapmış, azıtmış gitmiştir.
Abdullah Parlıyan = Yoksa siz de peygamberinizden, daha önce Musa'dan istenilen şeyleri mi istiyorsunuz? Ama kim iman etmeyi küfür ve inkârla değiştirmeye kalkarsa dosdoğru yoldan sapmış olur.
Adem Uğur = Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.
Ahmed Hulusi = Yoksa siz de, önceden Musa'nın sorgulandığı gibi Rasûlünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim hakikatindekine imanı küfür ile (inkâr ile) değiştirirse, yolun doğrusunu yitirmiş olur!
Ahmet Tekin = Yoksa siz, daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, peygamberinizi sorguya çekmek, Mûsâ’dan istendiği gibi Rasulünüzden büyük mucizeler mi istiyorsunuz? Kim imânı inkârla, küfürle değiştirirse, doğru, dengeli bir hayat tarzından uzaklaşır, başına buyruk hareket ederek dalâlete düşer.
Ahmet Varol = Yoksa siz de, daha önce Musa'ya sorulmuş olduğu gibi peygamberinize (yersiz) sorular sormak mı istiyorsunuz! Kim imanı küfürle değiştirirse doğru yoldan sapmış olur.
Ali Bulaç = Yoksa daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de Resulünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı inkâr ile değişirse, artık o, dümdüz yoldan sapmış olur.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa, siz evvelce Hazreti Musâ’ya sorulduğu gibi, peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? İmanı küfre değişen kimse, artık düz yolun ortasında sapıtmıştır.
Ali Ünal = Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa siz de, daha önce Mûsâ'ya sorulduğu gibi Peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim küfrü imanla değiştirirse, kesinlikle düz yoldan sapmış olur.
Bekir Sadak = Yoksa, daha once Musa'nin sorguya cekildigi gibi, siz de peygamberinizi sorguya mi cekmek istiyorsunuz? Imani inkarla degistiren, suphesiz dogru yoldan sapmis olur.
Celal Yıldırım = Yoksa siz de daha önce Musa'dan sorulduğu gibi Peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imânı küfürle değiştirirse, herhalde doğru yoldan sapmış olur.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa vaktiyle Musa'yı sorguya çektikleri gibi siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim, hakikate inanmak yerine onu inkâr etmeyi tercih ederse doğru yoldan sapmış olur.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? İmanı inkarla değiştiren, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.
Diyanet Vakfi = Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.
Edip Yüksel = Daha önce Musa'dan istendiği gibi, siz de elçinizden isteklerde mi bulunmayı arzuluyorsunuz? Kim inancı inkar ile değiştirirse o doğru yolu kaybetmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = yoksa siz Peygamberinizi bundan evvel Musaya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Halbuki her kim imanı küfre değişirse artık düz yolun ortasında sapıtmışdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa siz peygamberinizi, bundan önce Musa'ya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Oysa her kim imanı inkarla değiştirirse artık düz yolun ortasında sapıtmış olur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa siz peygamberinizi, bundan önce Musa'ya sorulduğu gibi, sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Halbuki her kim imanı küfürle değiştirirse artık düz yolun ortasında sapıtmış olur.
Gültekin Onan = Yoksa daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi siz de resulünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim inancı küfür ile değişirse, artık o dümdüz yoldan sapmış olur.
Harun Yıldırım = Yoksa daha önce Musa'dan istendiği gibi siz de rasûlünüzden istemeyi mi arzu ediyorsunuz? Her kim îmânı küfre değişirse şüphesiz ki doğru yoldan sapmıştır.
Hasan Basri Çantay = Yoksa siz de (ey Yahudiler) evvelce Musâya sorulduğu gibi Peygamberinizi sorğuya mı çekmek istiyorsunuz? Kim îmanı (nı) küfr ile değişirse dümdüz yolu sapıtmış olur.
Hayrat Neşriyat = Yoksa (siz de) daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi, (itâat etmek yerine)peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim îmânı küfürle değiştirirse, o takdirde gerçekten (dosdoğru) yol ortasında sapıtmış olur.
İbni Kesir = Yoksa daha önce Musa'ya sorulduğu gibi siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değişirse dosdoğru yoldan sapıtmış olur.
Kadri Çelik = Yoksa siz de peygamberinizi, bundan önce Musa'ya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? İmanı küfürle değiştiren, şüphesiz yolun doğrusundan sapmış olur.
Muhammed Esed = Yoksa, size gönderilmiş olan Elçi'den, daha önce Musa'dan istenenleri mi istiyorsunuz? Ama her kim, hakikate inanmak yerine onu inkar etmeyi tercih ederse doğru yoldan sapmış olur.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa daha önce Musa'dan istenilen şeylerin benzerini, siz de peygamberinizden mi istiyorsunuz? Kim imanı inkarla değiştirirse, iyi bilsin ki doğru yoldan sapmıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa evvelce Mûsa'ya sorulduğu gibi siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istersiniz? Her kim imânını küfr ile değiştirirse şüphe yok ki, yolun doğrusundan sapıtmış olur.
Ömer Öngüt = Yoksa siz de Peygamber'inizden, daha önce Musa'dan istendiği gibi bir takım isteklerde mi bulunmak istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değişirse, şüphesiz ki dümdüz yoldan sapmış olur.
Şaban Piriş = Yoksa siz de daha önce Musa’nın sorguya çekildiği gibi Peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim imanı, küfür ile değiştirirse doğru yoldan sapmış olur.
Sadık Türkmen = Yoksa, daha önce Musa’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.
Seyyid Kutub = Yoksa vaktiyle Musa'yı sorguya tuttukları gibi siz de peygamberinizi sorguya tutmak mı istiyorsunuz? Müminliği kâfirlik ile değiştirenler hiç kuşkusuz doğru yoldan sapmış olurlar.
Suat Yıldırım = Yoksa siz daha önce Mûsâ’dan istendiği gibi Resulünüzden de olur olmaz şeyler istemek, onu sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim imana bedel inkârı alırsa, artık doğru yoldan sapmış olur.
Süleyman Ateş = Yoksa siz de Elçinizden, daha önce Mûsâ'dan istendiği gibi bir takım isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz (o), dümdüz yolu sapıtmıştır.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, artık o, dosdoğru yolu sapıtmış olur.
Ümit Şimşek = Yoksa, siz de Peygamberinizden, daha önce Musa'dan istenenlere benzer şeyler mi isteyeceksiniz? Kim imanı inkârla değişirse, dümdüz yoldan sapmış olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa siz de resulünüzden, daha önce Mûsa'dan istekte bulunulduğu gibi isteklerde bulunmak mı diliyorsunuz?! İmanı küfürle değiştirmeye kalkan,yolun dosdoğrusunu saptırmış olur.
İskender Ali Mihr = Yoksa siz de, daha önceden Musa (a.s)’a sorulduğu gibi, resûlünüzü (ondan şüpheye düşerek) sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Ve kim îmânı küfür ile değiştirirse, artık o doğru yoldan (Sıratı Mustakîm’den) (Allah’a ulaştıran yoldan) sapmıştır.
İlyas Yorulmaz = Yoksa daha önce Musa ya sorulan sorular gibi, sizde Allah’ın elçisine soru sormak mı istiyorsunuz? Kim inkâr etmeyi, iman etmeye tercih ederse, o kötü bir yola sapmıştır.
Bakara / 109 - Vedde kesîrun min ehlil kitâbi lev yeruddûnekum min ba’di îmânikum kuffârâ(kuffâran), haseden min indi enfusihim min ba’di mâ tebeyyene lehumul hakk(hakku), fa’fû vasfehû hattâ ye’tiyallâhu bi emrih(emrihî), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kitap ehli olanların çoğu, sizi imana geldikten sonra döndürmek ister, kâfir olmanızı diler. Gerçek, kendilerince de besbellidir ama sonra bunu, özlerindeki hasetlerinden isterler. Allah emri gelinceye dek bırakın, aldırış bile etmeyin. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Allah bize de kitap verdi, diyenlerin pek çoğu, kıskançlıklarından dolayı sizi, imandan sonra Allah'tan gelen gerçekleri örtbas ederek kafirliğe çevirmek isterler. Hatta gerçekler, kendilerine besbelli olduktan sonra bile. Ey iman edenler! Buna karşılık siz Allah'ın bu konudaki emri gelinceye kadar onları hoş görün, bırakın. Şüphesiz Allah'ın herşeye gücü yeter.
Adem Uğur = Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Ahmed Hulusi = Ehli Kitaptan (hakikat bilgisi verilmiş olanlardan) birçoğu, Hak kendilerince apaçık farkedilmesine rağmen, sırf hasetlerinden dolayı sizi imandan küfre döndürmek ister. Allâh hükmü sizde açığa çıkana kadar kusurlarına bakmayın, anlayış gösterin. Muhakkak ki Allâh her şeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Ehl-i kitabın çoğunluğu, hakikat kendilerine ayan beyan belli olduktan sonra, sırf, içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imânınızdan vazgeçirip küfre döndürmeyi arzu ederler. Buna rağmen Allah’ın onlarla ilgili planını gerçekleştirinceye kadar onları sorgusuz sualsiz affedin, azarlamadan, kınamadan onlara hoşgörü ile davranın. Allah’ın gücü kudreti her şeye yeter.
Ahmet Varol = Kitap ehlinin çoğu, kendilerine gerçek bütün açıklığıyla belli olduktan sonra sırf kalplerinde size karşı besledikleri kıskançlık duyguları yüzünden sizi iman etmenizden sonra küfüre döndürmek istediler. Siz onlara aldırmayın ve Allah'ın hükmü gelinceye kadar kendi hallerinde bırakın. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.
Ali Bulaç = Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat, Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Kitap ehlinden çok kimseler -ki onlar için İslâm ve Kur’an, zâhir ve açık olmuşken- nefislerindeki hasedlerinden ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler. Şimdi, ey Müslümanlar, Allah, savaş etmek veya cizye almak husûsunda (size) emredinceye kadar, onları bağışlayın ve kınamayın. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Ali Ünal = Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
Bayraktar Bayraklı = Kitap ehlinin büyük bir çoğunluğu, hakikat kendilerine açıkça belli olduktan sonra, içlerindeki haset yüzünden, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek istediler. O halde siz, Allah gayesini gerçekleştirinceye kadar sıkı durun, iyi düşünün, reddedin! Şüphesiz ki Allah'ın gücü her şeye yeter.
Bekir Sadak = Kitab ehlinin cogu, hak kendilerine apacik belli olduktan sonra, iclerindeki cekememezlikten oturu, sizi, inandiktan sonra kufre dondurmeyi isterler. Allah'in emri gelene kadar onlari affedin, gecin. Allah muhakkak her seya Kadir'dir.
Celal Yıldırım = Kitap ehlinden çoğu hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki hasedden dolayı sizi imânınızdan sonra küfre döndürmeyi çok arzu ederler. Allah'ın (bu husustaki) emri, hükmü gelinceye kadar (onları) bağışlayın ve (olgunluk gösterip) vazgeçin. Şüphesiz ki Allah' in kudreti her şeye yeter.
Cemal Külünkoğlu = Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imandan sonra küfre döndürmek isterler. (Ey İnananlar! Savaş, cizye ve benzeri şeylerde) Allah'ın emri gelinceye kadar onları bağışlayın ve hoşgörün. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, geçin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir.
Diyanet Vakfi = Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = Kitap ehlinin birçoğu, gerçek kendilerine belli olduğu halde, özlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra inkara döndürmeyi arzular. ALLAH emrini getirinceye kadar onları affet, görmemezlikten gel. ALLAH herşeye gücü yetendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ehli kitabdan bir çoğu arzu etmektedir ki sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etseler: hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra sırf nefsaniyetlerinden, hasedden, şimdi siz afv ile safh ile davranın tâ Allah emrini verinceye kadar, şüphe yok ki Allah her şeye kadir, daima kadirdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kitap ehlinden bir çoğu arzu etmektedir ki, hak kendilerine gün gibi aşikar olduktan sonra sırf nefsaniyetlerinden ve kıskançlıktan ötürü, sizi iman ettikten sonra çevirip kafir etsinler. Şimdilik siz, Allah emrini verinceye kadar af ve hoşgörüyle davranın. Şüphesiz ki, Allah her şeye gücü yetendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ehl- i kitaptan birçoğu arzu etmektedir ki, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etsinler: Hak kendilerine iyice belirdikten sonra bile sırf nefsaniyetlerinden ve kıskançlıktan dolayı bunu yaparlar. Buna rağmen siz şimdi af ile, hoşgörüyle davranın tâ Allah emrini verinceye kadar. Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.
Gültekin Onan = Kitap ehlinden birçoğu / kitap ehlinin çoğu kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra nefslerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı inanmanızdan sonra sizi küfre / kafirliğe döndürmek arzusu duydular. Fakat Tanrı'nın buyruğu gelinceye kadar onları bırakın ve ilişmeyin. Hiç kuşkusuz Tanrı herşeye gücü yetendir.
Harun Yıldırım = Kitap ehlinden pek çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki hasetten dolayı, sizi îmânınızdan sonra kâfirler olarak döndürmek isterler. Allah emrini getirinceye kadar affedin, yüz çevirin. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Hasan Basri Çantay = Ehl-i Kitabdan bir çoğu, Hak kendilerince besbelli oldukdan sonra, ruhlarındaki hasedden ötürü sizi îmanınızdan sonra küfre döndürmek hevesine düşdü. Allanın emri gelinceye kada şimdilik onları bırakın, serzeniş de etmeyin. Şübhesiz ki Allah her şey'e hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = Ehl-i kitabdan birçoğu, îmân etmenizden sonra sizi kâfirler olarak geri döndürmeyi istediler. (Bu, senin peygamberliğin olan) hakikat kendilerine belli olduktan sonra, sırf nefislerinden gelen bir kıskançlıktan dolayıdır. Artık Allah (onlar hakkında cihad) emrini getirinceye kadar affedin, aldırmayın! Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = Kitab ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi imandan sonra küfre döndürmek isterler. Allah'ın açıklayıcı emri gelene kadar onları affedin, geçin. Şüphesiz ki Allah her şeye kadir'dir.
Kadri Çelik = Kitab ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan ve içlerindeki haset yüzünden sizi, iman ettikten sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onlara af ve hoşgörüyle davranın. Allah muhakkak her şeye kadirdir.
Muhammed Esed = Kendilerini önceki vahye bağlı sayanların çoğu, kıskançlıklarından dolayı, sizi iman ettikten sonra yeniden hakikati inkara döndürmek isterler; (hatta) hakikat kendileri için apaçık ortaya çıktıktan sonra bile. Buna karşılık, siz (ey imana erişenler) Allah'ın iradesini ortaya koyacağı vakte kadar onları hoşgörün ve dayanın: Unutmayın, Allah her şeye kadirdir.
Mustafa İslamoğlu = Kitap ehlinden bir çoğu, hakikat kendileri için de apaçık ortaya çıktığı halde, sırf hasetlerinden dolayı siz inandıktan sonra, sizi geriye döndürüp inkar etmenizi isterler. Allah'ın onlar hakkındaki hükmü gelinceye kadar onları hoşgörün, kusurlarına bakmayın: Unutmayın ki Allah her şeye kadirdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ehl-i kitaptan birçokları kendilerine hak tebeyyün ettikten sonra nefislerindeki hasetten dolayı sizi imânınızdan sonra kâfirler haline döndürmeyi temenni etmiştir. İmdi siz Allah'ın emri gelinceye kadar affediniz, serzenişte bulunmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kemaliyle kâdirdir.
Ömer Öngüt = Kitap ehlinden birçokları, hak gözlerinin önüne serildiği halde içlerindeki çekememezlikten ötürü, imanınızdan sonra sizi tekrar küfre döndürmek isterler. Allah'ın (açıklayıcı) emri gelinceye kadar onları affedin, geçin. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Kitap ehlinden olanların bir çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlık yüzünden, sizi inanmanızdan sonra tekrar küfre döndürmeyi arzu ederler. Öyleyse onlara Allah’ın emri gelinceye kadar ilişmeyiniz, kendi hallerine bırakınız şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.
Sadık Türkmen = Kitap ehlinden birçoğu hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin/geçin, sinirlenmeyin. Şüphesiz Allah gücü herşeye hakkıyla yetendir.
Seyyid Kutub = Kitap Ehlinin çoğu gerçeğin ne olduğunu kesinlikle öğrendikten sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi iman ettikten sonra tekrar kâfirliğe döndürmek isterler. Allah'ın emri gelinceye kadar onlara aldırış etmeyin, yaptıklarını hoş görün. Hiç kuşkusuz Allah herşeye kadirdir.
Suat Yıldırım = Sırf nefislerinden ileri gelen bir kıskançlık sebebiyle, Ehl-i kitaptan birçok kimse, gerçek kendilerine ayan beyan belli olduktan sonra, sizi imanınızdan uzaklaştırıp kâfir haline çevirmek isterler. Yine de Allah bu husustaki emrini bildirinceye kadar affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Kitap sâhiplerinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allâh emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allâh, her şeye gücü yetendir.
Tefhim-ul Kuran = Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat, Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Kitap Ehlinden birçoğu, imanınızdan sonra sizi tekrar inkâra döndürmek ister. Bu, kendilerine hak apaçık göründükten sonra içlerinden gelen kıskançlık yüzündendir. Allah'ın emri gelinceye kadar siz hoşgörün, bağışlayın. Şüphesiz ki Allah herşeye kadirdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ehlikitap'tan birçoğu, benliklerindeki kıskançlık yüzünden sizi, imanınızdan sonra kâfirler haline bir döndürebilseler diye yürekten istedi. Hem de gerçek kendilerine ayan-beyan olduktan sonra... Allah, buyruğunu getirinceye değin affedin, hoşgörün. Allah, her şeye gücü yetendir.
İskender Ali Mihr = Ehli kitaptan çoğu, hak kendilerine apaçık beyan olduktan sonra, nefslerindeki hasetten dolayı, sizi îmânınızdan sonra küfre döndürebilmeyi (fıska düşürmeyi) isterler. Artık, Allah (bu husustaki) emrini getirinceye kadar bağışlayın ve
hoşgörün. Muhakkak ki Allah, herşeye kaadirdir.
İlyas Yorulmaz = Ehli kitap dan pek çoğu, onlara gelen hakkın doğru ile yanlışları açıklamasından sonra, içlerindeki kıskançlık dan dolayı, sizin iman ettikten sonra tekrar küfre dönmenizi isterler. Allah’ın emri gelinceye kadar, onları bağışlayın ve (tekliflerinden, tavsiyelerinden) uzaklaşın. Elbette ki Allah her şeyi bir ölçü (planlama) ile yapmaktadır.
Bakara / 110 - Ve ekîmus salâte ve âtûz zekât(zekâte), ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâh(indallâhi) innallâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Diyanet İşleri = Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Namaz kılın, zekât verin. Kendiniz için; Önceden ne hayırda bulunursanız onu, Allah katında bulursunuz. Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı görür.
Abdullah Parlıyan = Namazınızda dikkatli ve devamlı olun, arındırıcı mali yükümlülüğünüz olan zekatı verin. Çünkü kendiniz için önceden yaptığınız her iyiliği Allah katında mutlaka bulacaksınız. Unutmayın! Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Adem Uğur = Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.
Ahmed Hulusi = Siz salâtı ikame edin (Allâh'a yönelişinizi zâhiren ve bâtınen hakkıyla yapın) ve zekâtı verin (Allâh'ın size ihsanından bir kısmını karşılıksız paylaşın ihtiyacı olanlara). . . Ne hayır yaparsanız, Allâh indînde (beyninizin derunundaki Esmâ hakikati boyutunda) onu bulursunuz. . . Muhakkak ki Allâh (varlığınızı oluşturan Esmâ'sıyla) Basıyr'dir yaptıklarınıza.
Ahmet Tekin = Namazları âdâbına riayet ederek aksatmadan kılın. Vicdanınızı, servetinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verin. Önceden kendiniz ve birbiriniz için yaptığınız hayırların, iyiliklerin tamamını Allah katında bulacaksınız. Allah işlediğiniz amelleri biliyor, görüyor.
Ahmet Varol = Namazı kılın ve zekatı verin. Kendiniz için önceden ne gönderirseniz Allah katında onu bulursunuz. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.
Ali Bulaç = Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.
Ali Fikri Yavuz = Namazı, gereği gibi kılın, zekâtı verin ve hayır işlerden nefisleriniz için önden her ne gönderirseniz, Allah katında onun sevabını bulursunuz. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızı görücü ve karşılığını vericidir.
Ali Ünal = Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Namazı kılınız, zekâtı veriniz, yaptığınız her iyiliği Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.
Bekir Sadak = Namazi kilin, zekati verin, kendiniz icin onden gonderdiginiz her hayri Allah katinda bulacaksiniz. Allah yaptiklarinizi suphesiz gorur.
Celal Yıldırım = Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden ne gibi bir hayr gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız; şüphesiz ki Allah işlediklerinizi çok iyi görüp bilir.
Cemal Külünkoğlu = Namazınızda dikkatli ve devamlı olun, zekâtı verin (mali yükümlülüğünüzü yerine getirin). Çünkü kendiniz için önceden yaptığınız her iyiliği Allah katında mutlaka bulacaksınız. (Unutmayın ki) Allah bütün yaptıklarınızı görendir.
Diyanet İşleri (eski) = Namazı kılın, zekatı verin, kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görür.
Diyanet Vakfi = Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.
Edip Yüksel = Namazı gözetin, zekatı verin. Kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her iyiliği elbette ALLAH katında bulacaksınız. ALLAH yaptığınız herşeyi görür.
Elmalılı Hamdi Yazır = hem namazı doğru kılın ve zekâtı verin, nefsileriniz için her ne hayır da takdim ederseniz Allah yanında onu bulursunuz, her halde Allah bütün yaptıklarınızı görüyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Namazı doğru kılın, zekatı verin, kendiniz için her ne hayır yapıp gönderirseniz, Allah yanında onu bulursunuz. Her zaman Allah bütün yaptıklarınızı görüyor!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Gültekin Onan = Namazı gözetin / dosdoğru kılın, zekatı verin. Önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Tanrı katında bulacaksınız. Kuşkusuz Tanrı yaptıklarınızı görendir.
Harun Yıldırım = Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.Kendiniz için hayırdan ne gönderirseniz, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Hasan Basri Çantay = Namazı dosdoğru kılın, zekât verin, kendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız kemâliyle görücü (ve ona göre mükâfatını verici) dir.
Hayrat Neşriyat = Namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin! Hem kendiniz için hayır (ve hasenât) dan ne takdîm eder (hazırlar)sanız, Allah katında onu bulursunuz. Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.
İbni Kesir = Namazı kılın, zekatı verin, kendiniz için önceden ne yollarsanız, onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz ki Allah, yaptığınızı hakkıyla görendir.
Kadri Çelik = Namazı kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görendir.
Muhammed Esed = Namazınızda dikkatli ve devamlı olun, arındırıcı (mali) yükümlülüğünüzü yerine getirin, çünkü kendiniz için önceden yaptığınız her iyiliği Allah katında mutlaka bulacaksınız: Unutmayın, Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Mustafa İslamoğlu = Namazı istikametle kılın, zekatı gönülden gelerek verin. Unutmayın: Kendiniz için ne hayır yaparsanız Allah'ın katında onu mutlaka bulursunuz. Çünkü Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve namazı dosdoğru kılın, zekâtı da verin, nefisleriniz için evvelce hayırdan her ne gönderirseniz onu Allah indinde bulursunuz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ işlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.
Ömer Öngüt = Namazı kılınız, zekâtı veriniz. Kendiniz için önceden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulursunuz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı görmektedir.
Şaban Piriş = -Namazı kılın, zekatı verin, kendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı en iyi görendir!
Sadık Türkmen = Namazı gereği gibi kılın, Zekatı (çalışıp üreterek) verin. Kendiniz için her ne iyilik önceden gönderirseniz, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Seyyid Kutub = Namazı kılın, zekâtı verin, kendi hesabınıza önceden gönderdiğiniz her iyiliği Allah katında bulursunuz. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızı görür.
Suat Yıldırım = Namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin. Dünyada hayır olarak ne yapıp gönderirseniz, mutlaka onun mükâfatını âhirette Allah katında bulursunuz. Zira Allah işlediğiniz her şeyi görmektedir.
Süleyman Ateş = Namazı kılın, zekâtı verin; kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her hayrı, Allâh'ın yanında bulursunuz, Allâh yaptıklarınızı görür.
Tefhim-ul Kuran = Dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Hiç şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
Ümit Şimşek = Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için şimdi ne hayır işlerseniz, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz ki Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Namazı kılın, zekatı verin. Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz her hayrı, Allah katında bulacaksınız. Hiç kuşkusuz, Allah, yapmakta olduklarınızı iyice görmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve, namazı ikâme edin (kılın), ve zekâtı verin. Nefsleriniz için hayır
olarak ne takdim ettiniz (sundunuz) ise , onu Allah’ın indinde
bulursunuz. Muhakkak ki Allah, amellerinizi en iyi görendir.
İlyas Yorulmaz = Namazı kılın, zekâtı verin, kendiniz için, hayırlı işlerden ne yapıp hazırlarsanız, Allah’ın katında onu bulursunuz. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
Bakara / 111 - Ve kâlû len yedhulel cennete illâ men kâne hûden ev nasâr(nasârâ), tilke emâniyyuhum kul hâtû burhânekum in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Diyanet İşleri = Bir de; “Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennet’e girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Cennete Yahûdi yahut Nâsranî olmayan kesin olarak giremez dediler, kendi kuruntuları bu. De ki: Doğrucuysanız hadi, delillerinizi getirin bakalım.
Abdullah Parlıyan = Yahudiler ya da Hıristiyanlar: “Cennete yalnız biz gireriz” diyorlar. Bu onların kuruntusudur. De ki: “Eğer söylediklerinizde samimi iseniz, iddianızı kanıtlayın.”
Adem Uğur = (Ehl-i kitap:) Yahudiler yahut hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete giremeyecek, dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek!". . . Bu onların kuruntularıdır! De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi koyun ortaya!". . .
Ahmet Tekin = Onlar:'Yahudi ve hristiyan olanların dışında kimse, asla Cennet’e giremeyecek' dediler. Bu onların kuruntuları, hayal mahsulü arzularıdır. Sen de onlara:'Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin' de.
Ahmet Varol = Onlar: 'Cennete ancak yahudi veya hıristiyan olan girebilecektir' dediler. [21] Bu onların kuruntularıdır. De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi ortaya koyun.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Yahudi veya hristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez." Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: "Eğer doğru sözlüyseniz, kesin kanıtınızı (burhan) getirin."
Ali Fikri Yavuz = Yahûdi’ler, “-Cennet’e ancak yâhudi olanlar girer” ve hristiyanlar da, yine: “-cennet’e ancak hristiyan olanlar girer” dediler. Bu, onların kuruntularıdır. Ey Habibim, onlara söyle “- Eğer bu davânızda sâdık kimselerseniz delilinizi getirin.
Ali Ünal = (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
Bayraktar Bayraklı = Kitap ehli, “Yahudiler veya Hıristiyanlar hariç, hiç kimse asla cennete giremeyecek” dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara de ki, “Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, delilinizi getiriniz.”
Bekir Sadak = «Yahudi veya hiristiyan olmayan kimse elbettte cennete girmeyecek» dediler; bu onlarin kuruntularidir. De ki: «Sozunuz dogru ise delillerinizi getirin".
Celal Yıldırım = (Yahudilerle Hıristiyanlar) dediler ki: «Yahudi ve Hıristiyan olanlardan başkası elbette Cennet'e giremez.» Bu, onların kuruntularıdır. De ki: (Eğer bu iddianızda) doğru kimselerseniz haydi kesin bilgi veren delillerinizi getirin!
Cemal Külünkoğlu = Onlar: “Yahudilerden ve Hıristiyanlardan başka hiç kimse Cennet'e giremeyecek” dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. Sen de ki: “İddianızda tutarlı iseniz haydi delilinizi ortaya koyun!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek' dediler; bu onların kuruntularıdır. De ki: 'Sözünüz doğru ise delillerinizi getirin'.
Diyanet Vakfi = (Ehl-i kitap:) Yahudiler yahut hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete giremeyecek, dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de.
Edip Yüksel = 'Yahudi veya Hristiyanlardan başkası cennete giremez,' dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: 'Doğru sözlüler iseniz delilinizi getirin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = bir de Yehud veya Nasradan başkası asla Cennete giremiyecek dediler, bu onların kendi kuruntuları, haydi de; doğru iseniz getirin bürhanınızı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de «yahudiler veya hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek.» Dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. De ki: «Eğer doğru iseniz, haydi kesin delilinizi getirin!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de «yahudi ve hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek» dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. Sen de onlara de ki; «Eğer doğru iseniz, haydi bakalım getirin delilinizi.»
Gültekin Onan = "Yahudi veya Hristiyanlardan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez" dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz kesin kanıtınızı (burhan) getirin".
Harun Yıldırım = (Yahudiler) "Yahudilerden veya hıristiyanlar hıristiyanlardan başkası asla cennete giremez" dediler.Bu onların kuruntularıdır. De ki: "Doğru kimselerseniz delilinizi getirin!”
Hasan Basri Çantay = (Yahudiler ve Hıristiyanlar) dediler ki: «Yahudi veya Nasrânî olanlardan başkası asla cennete girmeyecek.» Bu, onların kuruntularıdır. (Habîbim, onlara) söyle: «Eğer (bu iddianızda) doğrucu kimseler iseniz burhanınızı getirin.».
Hayrat Neşriyat = (Ehl-i kitab:) 'Yahudi veya hristiyan olandan başkası aslâ Cennete giremeyecek!' dediler. Bu onların boş temennîleridir. De ki: 'Eğer (iddiâ nızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!'
İbni Kesir = Ve dediler ki: Yahudi ve Hristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek. Bu onların kuruntusudur. De ki: Eğer sadıklar dan iseniz delilinizi getirin.
Kadri Çelik = “Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek” dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: “Doğru sözlüler iseniz delilinizi getirin.”
Muhammed Esed = Onlar: "Yahudi ve Hıristiyan olmadıkça hiç kimse cennete giremez!" diye iddia ederler. Bu onların kuruntusudur! De ki: "Eğer söylediklerinizde samimi iseniz, iddianızı kanıtlayın!"
Mustafa İslamoğlu = Bir de kalkıp dediler ki: Yahudi veya Hıristiyan olmayanlar cennete giremeyecek. Bu onların hüsnü kuruntusudur. De ki: Eğer iddianızın arkasında duruyorsanız, hadi isbatlayın.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki «cennete Yahudi veya Nasranî olanlardan başkası elbette giremeyecektir.» Bu onların boş hülyalarıdır. De ki: «Hüccetinizi getirin, eğer siz sâdık kimseler iseniz.»
Ömer Öngüt = Onlar: “Yahudi veya hıristiyan olanlardan başkası cennete giremeyecek. ” dediler. Bu onların kuruntusudur. De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, delilinizi getirin. ”
Şaban Piriş = -Yahudi ve Hıristiyan olanlardan başkası cennete giremeyecek! dediler; bu onların kuruntusudur. Onlara de ki: -Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin.
Sadık Türkmen = (onlar) bir de; “Yahudi ve Hristiyanlardan başkası Cennete girmeyecek” dediler. Bu onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.”
Seyyid Kutub = Onlar «Yahudilerden ve hıristiyanlardan başka hiç kimse Cennet'e giremeyecek» dediler. Bu onların hüsnükuruntusudur. De ki; «Eğer dediğiniz gibi ise delilinizi getirin.»
Suat Yıldırım = Bir de: "Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başkası cennete asla giremez!" dediler. Bu onların kendi kuruntuları... Sen de ki: "İddianızda tutarlı iseniz haydi delilinizi ortaya koyun!"
Süleyman Ateş = "Yahûdi yahut hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek," dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: "Doğru iseniz, delilinizi getirin."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Yahudi veya Hıristiyan olmadıkça, kimse kesin olarak cennete giremez.» Bu, onların kendi kuruntularıdır (öngörüleridir) . De ki: «Eğer doğru sözlüler iseniz, kesin kanıt (burhan) ınızı getiriniz.»
Ümit Şimşek = Onlar, 'Yahudilerden yahut Hıristiyanlardan başkası Cennete girmeyecek' dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen, 'Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin' de.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yahudi yahut Hıristiyan olandan başkası cennete asla giremeyecek." dediler. Bu, onların hayalleri, kuruntularıdır. De ki onlara: "Eğer doğru sözlü iseniz hadi getirin susturucu kanıtınızı!"
İskender Ali Mihr = Ve dediler ki: “Cennete yahudi veya hristiyan olan kimselerden
başkası asla girmeyecektir.” Bu, onların emaniyesidir (zan ve
kuruntularıdır). “Eğer siz sadıklar iseniz delillerinizi getirin.” de.
İlyas Yorulmaz = Onlar “Yahudi olmayan veya Hıristiyan olmayan cennete giremez” dediler. Bu onların kuruntuları. Deki “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin. ”
Bakara / 112 - Belâ men esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun fe lehû ecruhu inde rabbihî, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Diyanet İşleri = Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Evet, kim, özü halis olarak yüzünü tertemiz bir sûrette Allah'a çevirir, ona teslîm olursa ecri Rabbinin katındadır. Onlara ne korku vardır, ne de mahzun olurlar.
Adem Uğur = Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler.
Ahmed Hulusi = Hayır (olay onların kuruntuladığı gibi değil)!. . Kim (vechinin) hakikatinin Allâh (Esmâ'sının açığa çıkışı) için olduğunu hissederse, işte onun mükâfatı Rabbindendir (hakikatindendir). Onlara ne korku vardır ne de hüzün verecek bir şey!
Ahmet Tekin = Evet, kim iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idareci, askerî erkân ve müslüman olarak, varlığını, benliğini Allah’a teslim eder, hükmüne rıza gösterir, İslâm’ı yaşayan bir müslüman olursa, onun mükâfâtı Rabbi katındadır. Böylelerine her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.
Ahmet Varol = Aksine, kim iyilik yaparak kendini Allah'a teslim ederse mükafatı Rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Ali Bulaç = Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Hayır, onların dedikleri gibi değil! Her kim, taat ve amelinde muvahhid bir mümin olduğu halde, kendini tamamen Allah’a teslim ederse, onun için, Rabbi katında amelinin mükâfatı olarak Cennet vardır. Onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
Bekir Sadak = Hayir, oyle degil; iyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri Rabbi'nin katindadir. Onlara korku yoktur, onlar uzulmeyeceklerdir. *
Celal Yıldırım = Hayır, (nereden onu getirebilirler?) Kim Allah'ı görürcesine (bir duygu taşır da ibâdet ve günlük işlerinde) kendini Allah'a verip tam bir teslimiyet gösterirse, işte onun için Rabbi katında mükâfat vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
Diyanet İşleri (eski) = Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri Rabbi'nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Diyanet Vakfi = Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler.
Edip Yüksel = Doğrusu, kim iyilik yaparak kendini ALLAH'a teslim ederse, onun ödülü Rabbinin yanındadır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = hayır: kim özü muhsin olarak yüzünü tertemiz Allaha teslim ederse işte onun rabbinin indinde ecri vardır onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hayır! Kim samimi olarak yüzünü Allah'a tertemiz teslim ederse, işte onun Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah'a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.
Gültekin Onan = Hayır / Doğrusu, kim (güzel davranış ve) iyilik yaparak / iyilikte bulunarak kendini Tanrı'ya teslim ederse, artık onun rabbi katında ecri vardır; onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir / mahzun olmayacaklardır.
Hasan Basri Çantay = Hayır, kim (taat ve amelinde) «ihsan» mertebesine yükselerek yüzünü (kendini) tastamam Allaha teslîm ederse işte ona Rabbi katında (amelinin) ecri (olarak cennet) vardır. Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olmazlar.
Hayrat Neşriyat = Hayır! Kim (güzel bir niyet ve ihlâsla) iyilik eden bir kimse olarak kendini Allah’a teslîm ederse, artık onun, Rabbi katında mükâfâtı vardır; hem onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
İbni Kesir = Hayır, kim ihsan edici olarak özünü tastamam Allah'a teslim ederse ona Rabbı katında mükafat vardır. Onlara korku yoktur, üzülmeyeceklerdir de.
Muhammed Esed = Evet, gerçekten her kim tüm benliğini Allah'a teslim eder ve iyilik yapanlardan olursa, Rabbi katında mükafatını görecektir, ve böyleleri ne korkacak, ne de üzülecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hayır... Kim muhsin olduğu halde yüzünü Allah için salim kılarsa işte onun için Rabbinin nezdinde mükâfaatı vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ömer Öngüt = Hayır! Kim ihsan mertebesine yükselerek, özünü tamamen Allah'a teslim ederse, onun mükâfâtı Rabbinin katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
Şaban Piriş = -Hayır, işini güzel yaparak kendini tamamen Allah’a teslim eden kimse cennete gidecektir. Rabbi katında ona mükafat vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Üzülecek de değillerdir.
Seyyid Kutub = Hayır, öyle değil Kim kendini Allah'a adar ve bunun yanında iyi ameller de işlerse Allah katında mutlaka mükâfatını alır. Böyleleri için korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.
Suat Yıldırım = Hayır, iş öyle değil! Kim halis olarak kendisini Allah’a teslim edip güzel davranışlarda bulunursa Rabbinin nezdinde onun mükâfatı olacaktır. Onlar ne korkacak ve ne de üzüntü duyacaklardır.
Süleyman Ateş = Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah'a teslim ederse, onun mükâfâtı, Rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Hayır, kim iyilik yapıcı olarak, yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ümit Şimşek = Hayır! Kim tam bir teslimiyetle yüzünü Allah'a döner ve güzelce kullukta bulunursa, onun Rabbi katında ödülü vardır. Ne bir korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = İş onların sandığı gibi değil! Kim güzel davranışlar sergileyerek yüzünü Allah'a teslim ederse, Rabb'i katında ödülü vardır onun. Korku yoktur böyleleri için; tasalanmayacaklardır onlar...
İskender Ali Mihr = Hayır, (öyle değil), kim vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederse o, muhsinlerden (olur). Artık onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Onlara (onların üzerine) korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Diyanet İşleri = Yahudiler, “Hıristiyanlar bir temel üzerinde değiller” dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler bir temel üzerinde değiller” dediler. Oysa hepsi Kitab’ı okuyorlar. (Kitab'ı) bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, kıyamet gününde hükmü Allah verecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahûdiler, Nâsranîlere, hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler. Nâsranîler de, Yahûdiler, hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler. Halbuki hepsi de kitap okurlar. Bilgisi olmayanlar da tıpkı onların dediklerini dedi. Allah, aykırılığa düştükleri şey yüzünden, kıyamet gününde aralarını bulur, gerçek hükmü verir elbet.
Abdullah Parlıyan = Ve Yahudiler, “Hıristiyanlar geçerli, tutarlı bir inanç temelinden yoksunlar” iddiasında bulunurken, Hıristiyanlar da aynı şekilde “Yahudiler geçerli ve tutarlı bir inanca sahip değiller” diye iddia ederler. Halbuki hepsi de kitabı okurlar, hiçbir şey bilmeyenler de onların söylediklerini aynen tekrarlayıp dururlar. Ama anlaşamadıkları şeyler konusunda, kıyamet günü aralarında hüküm verecek olan Allah'tır.
Adem Uğur = Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.
Ahmed Hulusi = Yahudiler, "Nasraniler boş şeylerle uğraşıyor"; Nasraniler de, "Yahudiler boş şeylerle uğraşıyorlar" dediler. Bunlar Kitabı (inzâl olmuş bilgiyi) okurlar güya! O bilgiyi okumamış olanlar da zaten onların dediğini söyler!. . İhtilaf ettikleri konuda Allâh, kıyamet sürecinde hükmünü açıklayacaktır.
Ahmet Tekin = Hepsi de kitabı, Tevrat’ı, İncil’i okumakta oldukları halde yahudiler:'Hristiyanlar, amellerine, ibadetlerine değer kazandıran hak bir dinde, hak bir yolda değildirler' dediler. Hristiyanlar da:'Yahudiler, amellerine, ibadetlerine değer kazandıran hak bir dinde, hak bir yolda değildirler' dediler. Kutsal kitaplarla ilgili bilgilere sahip olmayanlar da, birbirleri hakkında onların söylediklerine benzer sözler söylediler. Allah, kıyamet günü onların arasında ihtilâf edegeldikleri konularda hükmünü verecektir.
Ahmet Varol = Yahudiler: 'Hıristiyanlar bir şey üzere değildirler' dediler. Hıristiyanlar da 'Yahudiler bir şey üzere değildirler' dediler. Oysa onlar Kitab'ı okumaktadırlar. Bir şey bilmeyenler (müşrikler) de tıpkı onların söylediklerini söylediler. Anlaşmazlığa düştükleri konularda, kıyamet günü Allah hüküm verecektir.
Ali Bulaç = Yahudiler dediler ki: "Hristiyanlar bir şey (herhangi bir temel) üzere değillerdir"; hristiyanlar da: "Yahudiler bir şey üzere değillerdir" dediler. Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler (bilgisizler) de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir.
Ali Fikri Yavuz = Yahûdi’ler: “- Hristiyanlar, din işinde bir şey üzre değildirler.” dediler. Hristiyanlar da: “Yahûdiler, din işinde güvenilir bir şey üzre değildir.” dediler. Halbuki hepsi kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i okuyorlar. Kitab ehli olmayan ve okumak bilmeyen Arap müşrikleri de Yahûdilerle Hristiyanların söyledikleri gibi söylerler. Allah, ayrılığa düştükleri şeyde, kıyamet günü aralarında hükmünü verecek (haklıyı Cennete ve haksızı Cehenneme koyacaktır.)
Ali Ünal = Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
Bayraktar Bayraklı = Yahudiler “Hıristiyanların hiçbir tutar tarafı yoktur” dediler. Hıristiyanlar da “Yahudilerin hiçbir tutar tarafı yoktur” dediler. Halbuki hepsi kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilafa düştükleri hususlarda, kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.
Bekir Sadak = Yahudiler, «Hiristiyanligin bir temeli yoktur» dediler; oysa onlar Kitablarini da okuyorlar. Bilgisizler de tipki onlarin soylediklerini soylemistir. Allah, kiyamet gunu, anlasmazliga dustukleri seylerde onlarin arasinda hukum verecektir.
Celal Yıldırım = Yahudiler, «Hıristiyanlar kayde değer bir şey (hak bir din) üzere değillerdir,» dediler. Hıristiyanlar da, «Yahudiler kayde değer bir şey (hak bir din) üzere değillerdir,» dediler. Halbuki her iki taraf da kendilerine ait kitapları okurlar. Böylece bu hususta bilgisi olmayanlar da (takiîd yolunu seçerek) onların dediği gibi demeye başladılar. Allah kıyamet günü ayrılığa düştükleri hususta onlar arasında hükmedecektir.
Cemal Külünkoğlu = Yahudiler: “Hıristiyanlar (dinde sağlam) bir temele dayanmamaktadır” dediler. Hıristiyanlar da: “Yahudiler (sağlam) bir temele dayanmamaktadır” dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Gerçeği bilmeyenler de onların dediğini söylemişlerdi. Kıyamet günü Allah, anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Yahudiler 'Hıristiyanlar bir temel üzerinde değil' dediler, Hıristiyanlar da 'Yahudiler bir temel üzerinde değil' dediler; oysa onlar Kitaplarını da okuyorlar. Bilgisizler de tıpkı onların söylediklerini söylemiştir. Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde onların arasında hüküm verecektir.
Diyanet Vakfi = Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. (Kitabı) bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.
Edip Yüksel = Yahudiler: 'Hristiyanların bir temeli yok,' derken, Hristiyanlar da: 'Yahudilerin bir temeli yok,' dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Cahiller de tıpkı onlar gibi konuşur. Diriliş günü ALLAH ayrılığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yehud dedi ki: «Nasara hiç bir şey üzerinde değil» Nasara da dedi ki: «Yehud, hiç bir şey üzerinde değil» halbuki hepsi de kitab okuyorlar; İlmi olmıyanlar da tıpkı öyle onların dedikleri gibi dedi, onun için Allah ihtilâf etmekde oldukları davada Kıyamet günü beyinlerinde hükmünü verecekdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yahudiler: «hıristiyanların dayandığı bir şey yoktur.» derken, hıristiyanlar da: «yahudilerin dayandığı bir şey yoktur.» dediler. Oysa hepsi de Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi diyorlar. Bu yüzden Allah ihtilaf ettikleri bu hususta kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yahudiler dediler ki, «Hıristiyanlar birşey üzerinde değiller», Hristiyanlar da «Yahudiler bir şey üzerinde değiller» dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Hiçbir bilgisi olmayanlar da öyle onların dedikleri gibi dediler. İşte bundan dolayı Allah, ihtilafa düştükleri bu gibi şeylerde, kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
Gültekin Onan = Yahudiler: "Hristiyanlar bir şey (herhangi bir temel) üzere değillerdir" derken, Hristiyanlar da: "Yahudiler bir şey üzere değildir" dediler. Oysa onlar kitabı okuyorlar. Bilmeyenler (bilgisizler) de onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Tanrı, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir.
Harun Yıldırım = Bir de Yahudiler: “Hıristiyanlar bir şey üzere değildir” dediler.Hıristiyanlar da: "Yahudiler bir şey üzere değildir” dediler. Halbuki onlar kitabı okuyorlar. İşte böylece bilmeyenler de onların sözlerinin benzerini söylediler. Allah kıyâmet günü, ihtilafa düştükleri konuda aralarında hüküm verecektir.
Hasan Basri Çantay = Yahudiler: «Hıristiyan (saymıya değer) bir şey'e saahib değil» dedi (ler). Hıristiyanlar da: «Yahudiler (saymıya değer) bir şey'e saahib değil» dedi (ler). Halbuki hepsi de (kendilerine indirilen) Kitabı (sözde) okuyorlar. (Okumak) bilmeyenler de tıbkı onların dediklerini söyledi. Artık Allah ihtilâfa düşmekde oldukları bu (dâvada) kıyamet günü aralarında hükmünü verecekdir.
Hayrat Neşriyat = Ve yahudiler: 'Hristiyanlar (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir' dediler. Hristiyanlar da: 'Yahudiler (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir' dediler. Hâlbuki onlar(kendilerine indirilen) kitâbı okuyorlar. (Kitab ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de böyle onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler husûsunda, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir.
İbni Kesir = Yahudiler: Hristiyanlar hiç bir şeye sahip değildir, dedi. Hristiyanlar da yahudiler hiç bir şeye sahip değildir, dedi. Halbuki hepsi de kitabı okuyorlar. Bilmeyen kimseler de onların dedikleri gibi dedi. İhtilafa düşer oldukları şeyde kıyamet günü Allah aralarında hükmünü verecektir.
Kadri Çelik = Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde Yahudiler, “Hıristiyanlar hiçbir şey üzere değildir” dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler hiçbir şey üzere değildir” dediler. Bilmeyenler de onların söylediklerine benzer şeyler söylediler. Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde onlar arasında hüküm verecektir.
Muhammed Esed = Ayrıca Yahudiler, "Hıristiyanlar geçerli, tutarlı bir inanç temelinden yoksunlar" iddiasında bulunurken Hıristiyanlar da (aynı şekilde); "Yahudiler, geçerli, tutarlı bir inanç temelinden yoksunlar" diye iddia ederler; ve her iki taraf da (bu iddialarında) ilahi kelama atıfta bulunurlar! Hatta bilgiden yoksun bulunanlar, onların söylediklerini aynen tekrarlayıp dururlar; ama anlaşamadıkları şeyler konusunda Kıyamet Günü aralarında hüküm verecek olan Allah'tır.
Mustafa İslamoğlu = Hepsi de (aynı) kitabı okudukları halde, Yahudiler "Hıristiyanlar bir inanç temelinden yoksundur" dediler; Hıristiyanlar da "Yahudiler bir inanç temelinden yoksundur" dediler. (Vahye dair) bilgisi olmayanlar da tuttu, aynen onların söylediği gibi söyledi. Fakat Allah, anlaşamadıkları şeyler konusunda kıyamet günü son sözü söyleyecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Yahudiler dedi ki: «Nasranîler hiçbir şey üzere değildir.» Ve Nasrânîler de dedi ki: «Yahudiler hiçbir şey üzere değildir.» Halbuki onlar kitabı okurlar. Bilmeyen kimseler de onların sözleri gibi söylediler. Allah Teâlâ ise bu ihtilaf ettikleri şeyler hakkında yarın Kıyamet günü aralarında hükmedecektir.
Ömer Öngüt = Yahudiler: “Hıristiyanlar bir şey (bir temel) üzerinde değildirler. ” dediler. Hıristiyanlar da: “Yahudiler bir şey (bir temel) üzerinde değildirler. ” dediler. Oysa onlar Kitab'ı da okumaktadırlar. Kitab'ı bilmeyen kimseler de öylece onların dedikleri gibi dediler. Ayrılığa düştükleri şeyde Allah kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
Şaban Piriş = Hepsi de (kendilerine indirilen) kitabı okuyup durdukları halde, Yahudiler, Hıristiyanların (doğru) bir şey üzerinde olmadıklarını söylerken, Hıristiyanlar da Yahudilerin (doğru) bir yol üzerinde olmadıklarını söylemektedirler. Bilmeyenler de aynen onların sözlerini söylüyorlar. Allah ise kıyamet günü ihtilafa düştükleri konu hakkında, aralarında elbette hükmünü verecektir.
Sadık Türkmen = Yahudiler; “Hristiyanlar bir temel üzerinde değiller” dediler. Hristiyanlar da; “Yahudiler bir temel üzerinde değiller” dediler. Oysa hepsi Kitabı okuyorlar. (Kitabı) bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, hükmü Allah verecektir.
Seyyid Kutub = Yahudiler: «Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor» dediler. Hıristiyanlar da; «Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor» dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Gerçeği bilmeyenler de onların dediğini söylemişlerdi. Kıyamet günü Allah, anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verir.
Suat Yıldırım = Yahudiler: "Hıristiyanlar hakikî bir din üzere değil." Hıristiyanlar ise: "Yahudiler hakikî bir din üzere değil." dediler. Halbuki her iki topluluk da kitabı (Tevrat ve İncîl’i) okumaktalar. Dini bilmeyenler de onlarınkine benzer sözler söylediler. Allah, kıyamet günü anlaşamadıkları hususlarda hükmünü verecektir.
Süleyman Ateş = Yahûdiler: "Hıristiyanlar, bir temel üzerinde değiller," dediler. Hıristiyanlar da: "Yahûdiler bir temel üzerinde değiller," dediler. Oysa hepsi de Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi. Artık Allâh, ayrılığa düştükleri şey hakkında, kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.
Tefhim-ul Kuran = Yahudiler dedi ki: «Hıristiyanlar bir şey (herhangi bir temel) üzere değillerdir. «; Hıristiyanlar da: «Yahudiler bir şey (herhangi bir temel) üzere değillerdir» dedi. Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyen (bilgisiz) ler de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir.
Ümit Şimşek = Yahudiler dedi ki: 'Hıristiyanların dayandığı birşey yok.' Hıristiyanlar da dedi ki: 'Yahudilerin dayandığı birşey yok.' Oysa ikisi de kitabı okuyup duruyor. Cahiller de onların sözlerine benzer şeyler söylediler. Onların ihtilâf ettikleri şey hakkında hükmü kıyamet gününde Allah verecektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yahudiler: "Hıristiyanlar hiç bir şey üzerinde değil." dediler. Hıristiyanlar da: "Yahudiler hiç bir şey üzerinde değil." dediler. Ve bunlar Kitap'ı da okuyup dururlar, ilimden yoksun olanlar da aynen onların söyledikleri gibi söyledi. Tartışmaya girdikleri şey hakkında, aralarında hükmü, kıyamet günü Allah verecektir.
İskender Ali Mihr = Ve yahudiler dedi ki: “Hristiyanlar bir şey (hak bir dîn) üzere değildir.”
Hristiyanlar dedi ki: “Yahudiler bir şey (hak bir dîn) üzere değildir.” Halbuki
onlar (her iki taraf da) Kitab’ı tilâvet ediyorlar (okuyorlar). Bunun gibi
bilmeyenler de onların sözleri gibi sözler söylediler.Artık Allah,
ihtilaf ettikleri şey hakkında, kıyâmet günü hüküm verecektir.
İlyas Yorulmaz = Yahudiler “Hıristiyanlar hiç bir şey (doğru yol) üzerinde değillerdir” dediler. Hıristiyanlar da “Yahudiler hiçbir şey üzerinde değiller” dediler. Hâlbuki onlar kitabı okuyorlar. Böylece (kitabı) bilmeyenler de onların söylediklerinin benzerini söylediler. Bundan sonra Allah, onların aralarında düştükleri ihtilaflar hakkındaki hükmünü, kıyamet günü verecektir.
Bakara / 114 - Ve men azlemu mimmen menea mesâcidallâhi en yuzkere fîhesmuhu ve seâ fî harâbihâ ulâike mâ kâne lehum en yedhulûhâ illâ hâifîn(hâifîne) lehum fîd dunyâ hızyun ve lehum fîl âhireti azâbun azîm(azîmun).
Diyanet İşleri = Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah için yapılan mescitlerde Allah'ın adının anılmasını men'eden ve onların yıkılmasına çalışan kimseden daha zâlim kim var ki? Bunlar, ancak oralara korka korka girebilirler. Onlara dünyada horluk var, âhirette de pek büyük bir azap.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın adının, O'nun mescidlerinde anılmasına engel olan ve onları tahrip etmek için çalışan kimseden daha zalim yani yaratılış maksadı dışına çıkan kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak Allah korkusuyla girmeleri gerekir. Bunlar için dünyada kepazelik, ahirette de korkunç bir azap vardır.
Adem Uğur = Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.
Ahmed Hulusi = İnsanları (Esmâ hakikatleri indînde kişinin "yok"luğunu yaşaması olan) secde mahallerinde Allâh zikrinden (ben yokum sadece Allâh var demekten); (sen de varsın diyerek) alıkoyandan ve onların (saf kalplerin, benliğini ilâh yaparak) harap olmasına çalışandan daha zâlim kim olabilir? Böyleleri oralara korka korka girmelidir. Onlar dünya yaşamında rezil olurlar (hakikati bilenler indînde). . . Sonsuz gelecek süreçlerinde ise feci bir azap beklemektedir onları.
Ahmet Tekin = Allah’ın mescitlerine, mescitlerde Allah’ın zikredilmesine, Allah’a ibadet edilmesine, Allah’ın dininin, şeriatının anlatılmasına mani olanlardan, mescitlerin harap olmasına çalışanlardan, daha zâlim kim olabilir? Böylelerinin o mescitlere korka korka girmekten başka seçenekleri de yoktur. Dünyada onlar için zillet vardır. Onlar âhirette, ebedî yurtta da büyük bir cezayı hak etmişlerdir.
Ahmet Varol = Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasını engelleyen ve onların yıkılmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? Bunların oralara ancak korku içinde girmeleri gerekir. Onlara dünyada bir rezillik vardır. Onlar için ahirette de büyük bir azap vardır.
Ali Bulaç = Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ın mescidlerini, içlerinde Allah’ın ismi anılmaktan meneden ve harab olmaları yolunda çalışan kimselerden daha zalim kim vardır? Bunların mescidlere ancak korka korka girmek hakları olabilir. O kâfirlere dünyada zillet ve rüsvaylık vardır. Ahirette en büyük azâp da onlarındır.
Ali Ünal = Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın mescitlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve mescitlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır? Aslında bunların mescitlere korkarak girmeleri gerekir. Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır.
Bekir Sadak = Alah'in mescidlerinde O'nun isminin anilmasini yasak eden ve oralarin yikilmasina calisan kimseden daha zalim kim vardir? Onlarin oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dunyada rezillik onlaradir, ahirette buyuk azab da onlaradir.
Celal Yıldırım = Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına (ya da namaz kılınıp ibâdet edilmesine) engel olup bunu yasaklayan ve onların yıkılıp viran hale gelmesine çalışanlardan daha zâlim kim (olabilir) ? Bunlar ancak mescidlere endişe ve korku içinde girebilirler. Dünyada rüsvaylık onlaradır, âhirette de büyük azâb onlar içindir.
Cemal Külünkoğlu = Allah'ın mescitlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve o mescitlerin yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Böyleleri oralara (istedikleri gibi değil) ancak korkarak girmeleri gerekir. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, ahirette büyük azab da onlaradır.
Diyanet Vakfi = Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.
Edip Yüksel = ALLAH'ın mescidlerinde, O'nun isminin anılmasına engel olan ve oraların yıkılması için çalışan kimseden daha kötü kim olabilir? Halbuki onların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Onlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap var.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahın mescidlerini içlerinde Allahın ismi anılmakdan meneden ve harab olmaları zımnında çalışan kimselerden daha zalim de kim olabilir? Bunlar oralara korka korka olmakdan başka suretle girmek salâhiyetini haiz değildirler, bunlara Dünyada bir zillet var, bunlara Ahırette azîm bir azap var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, ahirette büyük azab da onlaradır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah'ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.
Gültekin Onan = Tanrı'nın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılması için çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azap vardır.
Harun Yıldırım = Allah’ın mescitlerini, içlerinde O'nun adının anılmasından alıkoyan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? İşte onlar var ya, onlara oralara korka korka girmekten başka bir şey yoktur. Onlar için dünyada rezillik vardır. Onlar için âhirette de çok büyük bir azap vardır.
Hasan Basri Çantay = Allahın mescidlerinde (secde edilen ibâdet yerlerinde) onun adının anılmasını men'edenlerden, onların harab olmasına koşandan daha zaalim kimdir? Onların (hakkı) oralara korkak korkak girmekden başkası değildir. Dünyâda rüsvaylık onlarındır. Âhiretde en büyük azâb da yine onların.
Hayrat Neşriyat = Hem Allah’ın mescidlerini ki, içlerinde O’nun isminin zikredilmesini men' eden ve oraların harâb olması için çalışandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar ki, kendilerinin oralara, ancak korkan kimseler olarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, yine onlar için âhirette (de pek) büyük bir azab vardır.
İbni Kesir = Allah'ın mescidlerinde; O'nun isminin anılmasını men'eden, onların harab olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? Onların oralara korka korka girmekten başka hakkı yoktur. Dünyada rüsvaylık onlarındır. Ahirette ise onlara büyük bir azab vardır.
Kadri Çelik = Allah'ın mescitlerinde O'nun isminin anılmasını yasaklayan ve onların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, ahirette de büyük azap onlaradır.
Muhammed Esed = Allah'ın adının O'nun meclislerinde anılmasına mani olan ve onları tahrip etmek için çalışan kimselerden daha zalim kim olabilir? İşte böylelerinin bu yerlere (Allah) korkusu dışında bir saikle girmeye hakları yoktur! Onlar için bu dünyada zillet, ahirette ise korkunç bir azap vardır.
Mustafa İslamoğlu = Allah'ın ibadethanelerinde O'na ibadet edilmesini engelleyen ve onu tahrip etmeye çalışandan daha zalim biri olabilir mi? Bu tür kimselerin oraya sadece Allah korkusuyla girmeleri gerekirdi: Onlara dünyada zillet, ahirette ise korkunç bir mahrumiyet vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ'nın mescitlerinde O'nun isminin zikredilmesini men eden ve o mescitlerin harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onlar için o mescitlere korka korka girmelerinden başka selahiyet yoktur. Onlar için dünyada rüsvaylık vardır, onlar için ahirette ise pek büyük bir azap vardır.
Ömer Öngüt = Allah'ın mescidlerinde Allah'ın adının anılmasını engelleyen ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zâlim kim olabilir? Onların bu mescidlere aslında korka korka girmeleri gerekir. Dünyada onlar için rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.
Şaban Piriş = Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyenlerden ve onları yıkmaya çalışanlardan daha zalim kim vardır? Onların, oralara girmemeleri, girseler bile korka korka girmeleri gerekir. Onlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Onlar oralara, ancak korka korka saygı ile girmeliler. Onlar için dünyada rezillik vardır ve onlar için ahirette de büyük bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasını engelleyen ve oraları yıkmaya çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Oysa oralara ancak korkulu bir saygı içinde girmeleri yakışık alır. Bunları, dünyada rezil olmak, Ahirette de büyük bir azap beklemektedir.
Suat Yıldırım = Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını engelleyip oraların ıssız ve harap hale gelmesine çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Bunlar oralara ancak korka korka girebilirler. Onlar için dünyada zillet, âhirette ise müthiş bir azap vardır.
Süleyman Ateş = Allâh'ın mescidlerinde, Allâh'ın adının anılmasına engel olan ve onların harâbolmasına çalışandan daha zâlim kim vardır? Bunların, oralara korka korka girmeleri gerekir (başka türlü girmeğe hakları yoktur). Bunlar için dünyâda rezillik, âhirette de büyük azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayanlardan daha zalim kimdir? Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette de büyük bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Allah'ın mescidlerinde Onun adının anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olması için çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Böylelerinin, oralara korku içinde girmekten başka bir hakkı olmaz. Onlar için dünyada bir rezillik, âhirette ise büyük bir azap vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın mescitlerini, içlerinde O'nun adı anılıyor diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha zalim kim olabilir!.. Böylelerinin, o mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Böyleleri için dünyada bir rezillik vardır. Âhırette ise bunlara çok büyük bir azap öngörülmüştür.
İskender Ali Mihr = Ve Allah’ın mescidlerinde, O’nun adının zikredilmesini men eden (yasaklayan)
ve onların (mescidlerin) harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır?
İşte onların, korkmadan oraya (mescidlere) girmesi olamaz (ancak korka
korka girebilirler.) Onlar için dünyada rezillik, ahirette de
“azîm azap” (en büyük azap) vardır.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın mescitlerinde Allah’ın isminin anılmasına engel olandan ve oraları harap etmek için çaba sarf edenden daha zalim kim vardır? Böyleleri Allah’ın mescitlerine, samimi olarak Allah dan korkarlarsa girebilirler. Bunlar için dünya hayatında aşağılanma ve ahiret hayatında da büyük bir azap var.
Bakara / 115 - Ve lillâhil meşriku vel magribu fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh(vechullâhi) innallâhe vâsiun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz. Şüphe yok ki Allah'ın lütfü, rahmeti boldur, o her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır. Allah('ın gücü) geniştir ve O, her şeyi bilendir.
Adem Uğur = Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.
Ahmed Hulusi = Maşrik de (doğu veya doğuş mahallî) mağrip de (batı veya batış - kayboluş - ölüm) Allâh'a aittir! Ne yana dönersen Vechullah karşındadır (Allâh Esmâ'sının açığa çıkışıyla karşı karşıyasın)! Muhakkak ki Allâh tüm varlığı kapsar ve ilim sahibidir.
Ahmet Tekin = Doğu da, batı da Allah’ındır. Allah’ın emrini yerine getirme, Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle hangi tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın rızası oradadır. Allah’ın nimeti ve rahmeti geniştir. O her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır. Allah('ın gücü) geniştir ve O, her şeyi bilendir.
Ali Bulaç = Doğu da Batı da Allah'ındır. Ne tarafa dönerseniz, Allah'ın yönü o tarafa doğrudur. Şüphesiz Allah'ın kudreti herşeyi kapsar ve o herşeyi bilir.
Ali Fikri Yavuz = Doğu ve batı, her yer Cenâb’ı Allah’ındır. (Namaz kılmak için kıbleyi araştırdıktan sonra) hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah’a ibadet yönüdür. Şüphesiz ki Allah’ın mağfireti geniştir, O her şeyi bilicidir.
Ali Ünal = (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Doğu da batı da Allah'a aittir. Nereye dönerseniz Allah'ın varlığı oradadır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çepeçevre kuşatan ve her şeyi bilendir.
Bekir Sadak = Dogu da bati da Allah'indir, nereye donerseniz Allah'in yonu orasidir. Dogrusu Allah her yeri kaplar ve her seyi bilir.
Celal Yıldırım = Doğu da Allah'ındır, batı da... Ne yana yönelirseniz Allah'ın vecdi (ilim ve kudreti, hoşnudluk ve sevabı) oradadır. Şüphesiz ki Allah(ın ilim ve kudreti) çok geniştir ve O her şeyi bilir.
Cemal Külünkoğlu = Doğu da Allah'ındır batı da. (Namaz kılmak için kıbleyi araştırdıktan sonra) ne tarafa yönelirseniz yönelin Allah'ın yönü orasıdır. Unutmayın ki, Allah rahmet ve kudretinde sınırsızdır, her şeyi bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.
Diyanet Vakfi = Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.
Edip Yüksel = Doğu da batı da ALLAH'ındır. Nereye yönelirseniz ALLAH'ın yüzü oradadır. ALLAH her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Maamafih, meşrık de Allahın mağrib de, nerede yönelseniz orada Allaha durulacak cihet var, şüphe yok ki Allah vasi'dir alîmdir,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bununla beraber, doğu da Allah'ın batı da! Nerede yönelseniz, orada Allah'a durulacak yön vardır! Şüphe yok ki Allah'ın rahmeti geniştir ve O, her şeyi bilendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bununla beraber, doğu da Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah'a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi bilendir.
Gültekin Onan = Doğu da Tanrı'nındır, batı da. Her nereye dönerseniz Tanrı'nın yüzü orasıdır. Kuşkusuz ki Tanrı kuşatandır, bilendir.
Harun Yıldırım = Doğu da, batı da Allah'ındır. Bundan dolayı her nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır. Şüphesiz Allah Vâsi'dir, Alîm'dir.
Hasan Basri Çantay = Meşrık da Allahındır. Mağrıb da. Onun için nereye (hangi semte) döner, yönelirseniz Âllahın yüzü (kıblesi) oradadır. Şübhe yok ki Allah vaasi'dir, hakkıyle bilicidir.
Hayrat Neşriyat = Doğu da, batı da (her yer) Allah’ındır; o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye)dönerseniz, artık orada Allah’ın râzı olduğu cihet vardır. Şübhesiz ki Allah, Vâsi' (rahmeti geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Doğu da Batı da Allah'ındır. Her nereye dönerseniz vech-i ilahi oradadır. Şüphesiz ki Allah Vasi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Doğu da batı da Allah'ındır; nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır. Doğrusu Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.
Muhammed Esed = Doğu da Batı da Allah'ındır: Nereye dönerseniz dönün Allah'ın yönü orasıdır. Unutmayın ki, Allah rahmet ve kudretinde sınırsızdır, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Doğu da Allah'ındır batı da. Şu halde nereye dönerseniz dönün, orası da Allah'ın yönüdür. Çünkü Allah sınırsızdır, ilmi her şeyi kuşatandır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Meşrik de, Mağrip de Allah'ındır. Artık hangi bir yerde yüzünüzü kıbleye çevirirseniz vech-i İlâhî oradadır. Şüphe yok ki Allah Teâlâ vâsidir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Doğu da batı da Allah'ındır. Yüzünüzü hangi cihete çevirirseniz çevirin, vech-i ilâhî oradadır. Şüphesiz ki Allah'ın (rahmeti ve kudreti) geniştir, O her şeyi bilendir.
Şaban Piriş = Doğu da Allah’ındır batı da, ne tarafa yönelirseniz yönelin Allah’ın yönü orasıdır. Şüphesiz Allah her şeyi kuşatandır, bilendir.
Sadık Türkmen = Doğu da Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nerede yönelirseniz yönelin, Allah’ın veçhi/rızası açısından farketmez. Şüphesiz Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Doğu da Batı da Allah'ındır. Ne tarafa dönerseniz, Allah'ın yönü o tarafa doğrudur. Şüphesiz Allah'ın kudreti herşeyi kapsar ve o herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Doğu da Batı da Allah’ındır. Hangi tarafa dönerseniz, orada Allah’a itaat ve ibadet ciheti vardır. Muhakkak ki Allah’ın lütfu ve rahmeti geniştir, ilmi her şeyi kuşatır.
Süleyman Ateş = Doğu da, batı da Allâh'ındır. Nereye dönerseniz Allâh'ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allâh'(ın rahmeti ve ni'meti) boldur. O (her şeyi) bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphe yok Allah, kuşatandır, bilendir.
Ümit Şimşek = Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönseniz Allah'ın yönü orasıdır. Şüphesiz, Allah sonsuz genişlik sahibidir ve herşeyi hakkıyla bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Doğu da batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır. Allah Vâsi'dir, varlığı sürekli genişletip büyütür; Alîm'dir, her şeyi en iyi biçimde bilir.
İskender Ali Mihr = Ve doğu da Allah’ındır batı da. Artık hangi tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın Vechi (Zat’ı) işte oradadır. Muhakkak ki Allah Vâsi’dir (rahmeti ve lutfu geniştir, herşeyi ilmi ile kuşatandır).
İlyas Yorulmaz = Doğuda Allah’ın, batıda Allah’ındır. Her ne tarafa yönelirseniz, Allah’ı o tarafta bulacaksınız. Elbette ki Allah her şeyi kuşatan ve bilendir.
Bakara / 116 - Ve kâlûttehazellâhu veleden, subhâneh(subhânehu), bel lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), kullun lehu kânitûn(kânitûne).
Diyanet İşleri = “Allah, çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ındır. Hepsi O’na boyun eğmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah, kendisine oğul edindi dediler, hâşâ. Belki göklerde de ne varsa onundur, yeryüzünde de; hepsi de ona ram olmuştur.
Abdullah Parlıyan = O Yahudi ve Hıristiyanlar: “Allah çocuk edindi” dediler. Asla! O, yaratılmışlara ait, böyle niteliklerden kesinlikle uzaktır. Göklerde ve yerde ne varsa sadece O'nundur. Herşey bütün varlığıyla O'na boyun eğmiştir.
Adem Uğur = Allah çocuk edindi dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Allâh oğul edindi!" SubhaneHÛ! Bilakis, semâlar ve arzda ne varsa O'na aittir ve her şey (kanitun) O'nun hükmünü yerine getiricidir!
Ahmet Tekin = 'Allah kendisine oğul edindi' dediler. Hâşâ, O bundan münezzehtir. Ama göklerdeki ve yerdeki varlıkların ve imkânların hepsi O’nun mülkündedir, O’nun tasarrufundadır. Her şey O’nun emrine boyun eğmiş, saygıyla, zikrederek görevlerini yapmaktadırlar.
Ahmet Varol = 'Allah oğul edindi' dediler. O bundan yücedir. Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'na aittir. Hepsi O'na boyun eğmişlerdir.[22]
Ali Bulaç = Dediler ki: "Allah oğul edindi." O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Yahûdi, hristiyan ve müşrikler: “- Allah, çocuk edindi” dediler. Allah, o zalimlerin bu sözünden münezzehtir. Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa, hepsi onun; hepsi onun emrine boyun eğmiştir.
Ali Ünal = (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
Bayraktar Bayraklı = “Allah çocuk edindi” dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir/uzaktır. Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur; hepsi O'na boyun eğmektedir.
Bekir Sadak = «Allah ogul edindi» dediler; hasa, oysa, goklerde ve yerde olanlar O'nundur. Hepsi O'na boyun egmislerdir.
Celal Yıldırım = Hem onlar (Yahudi ve Hıristiyanlar), Allah çocuk edindi, dediler. Allah (bu gibi beşerî sıfatlardan) münezzehtir. Bilâkis göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'na aittir, hepsi de O'na boyun eğip buyruğuna hazır vaziyettedir.
Cemal Külünkoğlu = “Allah, çocuk edindi” dediler. Hâşâ, O, yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = 'Allah oğul edindi' dediler; haşa, oysa, göklerde ve yerde olanlar O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmişlerdir.
Diyanet Vakfi = «Allah çocuk edindi» dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
Edip Yüksel = 'ALLAH çocuk edindi,' dediler. Haşa, O yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem o zalimler Allah veled ittihaz etti dediler, haşa, sübhane: Doğrusu Göklerde ve Yerde ne varsa hep onun, hepsi ona Râm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem o zalimler: «Allah oğul edindi.» dediler; Haşa O, bu gibi şeylerden münezzehtir. Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nun emrine boyun eğmektedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O zalimler, «Allah kendisine çocuk edindi.» dediler. Hâşâ, O sübhândır. Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.
Gültekin Onan = "Tanrı oğul edindi" dediler. O (bu yakıştırmadan) yücedir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, hepsi O'na gönülden boyun eğmişlerdir.
Harun Yıldırım = Bir de: "Allah çocuk edindi" dediler. O münezzehtir. Bilakis göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi de O'na gönülden itaat edicidir.
Hasan Basri Çantay = Onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) : «Allah kendine çocuk edindi» dediler. (Haaşa!) O, (bu gibi şeylerden) pâk ve münezzehidir. Bil'akis göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun. Hepsi de onun emrine ramdırlar.
Hayrat Neşriyat = Hem, 'Allah çocuk edindi' dediler. (Hâşâ!) O, (bundan) münezzehtir. Bil'akis,göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Herşey O’na itâat edicidir.
İbni Kesir = Dediler ki: Allah çocuk edindi. Tenzih ederiz O'nu. Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi de O'na itaat ederler.
Kadri Çelik = “Allah çocuk edindi” dediler. O münezzehtir! Oysa göklerde ve yerde olanlar O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğicilerdir.
Muhammed Esed = Bir kısım insanlar da, "Allah kendilerine bir oğul edindi!" iddiasında bulunurlar. (Asla!) O, yaratılmışlara özgü böyle vasıflardan kesinlikle uzaktır. Göklerde ve yerde ne varsa yalnız O'nundur. Her şey bütün varlığıyla O'nun iradesine tabidir.
Mustafa İslamoğlu = Bir de "Allah bir oğul edindi" iddiasında bulundular. Haşa! O aşkın bir hakikattir. Aksine göklerde ve yerde bulunan her şey O'na aittir: hepsi de O'nun iradesine boyun eğerler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Allah veled ittihaz etti» (Haşa!). Allah Teâlâ münezzehtir. Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi de O'na itaat edicilerdir.
Ömer Öngüt = “Allah çocuk edindi. ” dediler. Hâşâ! O yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmişlerdir.
Şaban Piriş = -Allah çocuk edindi, diyorlar. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilakis, göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmiştir.
Sadık Türkmen = “Allah çocuk edindi” dediler. O, bundan (böyle bir iddiadan) uzaktır! Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğerler.
Seyyid Kutub = Onlar; «Allah oğul edindi» dediler. O böyle bir şeyden münezzehtir. Göklerdeki ve yeryüzündeki varlıkların tümü O'nundur, hepsi O'na boyun eğmişlerdir.
Suat Yıldırım = Bir de: "Allah evlat edindi." dediler. Hâşa! O böyle şeylerden münezzehtir. Bilakis göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun mahlûkudur. Hepsi O’nun emrine boyun eğmektedir.
Süleyman Ateş = "Allâh, çocuk edindi," dediler. Hâşâ, O, yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Allah oğul edindi.» O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir.
Ümit Şimşek = Bir de 'Allah evlât edindi' dediler. Hâşâ, O bundan münezzehtir. Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa Onundur; hepsi de Ona boyun eğmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = "Allah çocuk edindi." dediler. Haşâ! Böyle bir şeyden arınmıştır O! Tam aksine, göklerdekiler de yerdekiler de O'na aittir. Bunların tümü O'nun önünde boyun bükmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve “Allah çocuk edindi.” dediler. O, (bundan) münezzehtir (berîdir). Hayır, göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O’nundur. Hepsi de O’na boyun eğmiştir (emrine amadedir).
İlyas Yorulmaz = “Allah bir çocuk edindi” dediler. Allah, onların söylediklerinden uzaktır. Gökte ve yerde olan her şey O’na aittir ve hepsi gönülden O’na yönelirler.
Bakara / 117 - Bedîus semâvâti vel ard(ardı), ve izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Diyanet İşleri = O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gökleri de eşsiz, örneksiz yaratan odur, yeryüzünü de. Bir işin olmasını diledi mi ona ancak ol der, o iş oluverir.
Abdullah Parlıyan = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyin varolmasını istediğinde, ona sadece “ol” der ve o şey de hemen oluverir.
Adem Uğur = (O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir.
Ahmed Hulusi = Semâların ve arzın Bediy'idir (örneği benzeri olmadan icat edendir). . . Bir işin olmasını dilerse "ol" der ve olur!
Ahmet Tekin = O göklerin ve yerin yoktan var edicisi, eşsiz yaratıcısıdır. O bir planı gerçekleştirmeye karar verince sadece ona:'Ol' der. O da hemen olur.
Ahmet Varol = Gökleri ve yeri bir örneğe dayanmadan yaratan O'dur. Bir şeyin olmasına hükmettiğinde ona 'ol' der, o da oluverir.
Ali Bulaç = Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir.
Ali Fikri Yavuz = Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir işin olmasını istese ona yalnız; “ol” der, o da oluverir.
Ali Ünal = O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
Bayraktar Bayraklı = Allah, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece, “Ol” der, o da hemen oluşmaya başlar.
Bekir Sadak = Gokleri ve yeri yoktan var eden Allah'tir. O, bir isin olmasini dilerse, ona ancak «ol» der ve olur.
Celal Yıldırım = (Allah) gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. O bir şeyi (yaratmayı) hükmedip yerine getirmek istedi mi, ona sadece «ol!» der, o da oluverir.
Cemal Külünkoğlu = Gökleri ve yeri (bir örnek/model olmaksızın) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir.
Diyanet İşleri (eski) = Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır. O, bir işin olmasını dilerse, ona ancak 'ol' der ve olur.
Diyanet Vakfi = (O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da hemen oluverir.
Edip Yüksel = Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir işin olmasını dilerse, ona sadece 'Ol,' der ve olur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Göklerin, Yerin mübdii, bir emri murad etti mi ona yalnız «ol!» der, oluverir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, göklerin ve yerin örneksiz yaratıcısıdır. Bir işi yapmayı isteyince ona yalnız «ol!» der, o da oluverir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca «ol!» der, o da hemen oluverir.
Gültekin Onan = Gökleri ve yeri [bir örnek edinmeksizin] yaratandır. O, bir buyruğun olmasına karar verirse, ona yalnızca "ol" der, o da hemen oluverir.
Harun Yıldırım = Gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmettiği zaman ona "ol” der; o da hemen oluverir.
Hasan Basri Çantay = Göklerin ve yerin Yaratıcısıdır o. O bir şey'e hükmetdi mi ona ancak «o!» der, o da oluverir.
Hayrat Neşriyat = (O,) göklerin ve yerin benzersiz yaratıcısıdır. Ve bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece 'Ol!' der, (o da) hemen oluverir.
İbni Kesir = Göklerin ve yerin yaratanıdır. Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece «ol», der, o da oluverir.
Kadri Çelik = Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır. O, bir şeyin olmasını dilerse, ona ancak “Ol” der ve böylece o da hemen oluverir.
Muhammed Esed = Göklerin ve yerin yaratıcısı O'dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece "Ol" der -ve o (şey hemen) oluverir.
Mustafa İslamoğlu = Gökleri ve yeri yoktan, eşsiz ve benzersiz yaratan O'dur. Bir işin olmasını murad ettiğinde, ona sadece "ol" der ve o da hemen oluş sürecine girer.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ göklerin ve yerin mübdiidir. Bir şeyi irâde edince ona «Ol!» der, o da hemen oluverir.
Ömer Öngüt = Göklerin ve yerin yaratıcısı O'dur. Bir şeyin olmasını hükme bağladığında ona sadece: “Ol!” der, o da hemen oluverir.
Şaban Piriş = O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.
Sadık Türkmen = Gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi, ona sadece “ol” der, o da hemen oluşmaya başlar.
Seyyid Kutub = O, göklerin ve yeryüzünün yoktan varedicisidir. O birşeyin varolmasını dileyince ona sadece «ol» der ve o da olur.
Suat Yıldırım = O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yaratmak isteyince sadece "ol!" der, oluverir.
Süleyman Ateş = (O), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir.
Tefhim-ul Kuran = Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca «Ol» der, o da hemen oluverir.
Ümit Şimşek = O, gökleri ve yeri hiç yoktan ve benzersiz olarak yaratandır. Bir işi murad ettiğinde sadece 'Ol' der; o da oluverir.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökleri ve yeri, güzelliklerle donatarak yaratan Bedî, O'dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi ona sadece "Ol'" der. Artık o, oluverir.
İskender Ali Mihr = Gökleri ve yeri bedî olarak (örneksiz) yaratandır. Bir işi kadâ
ettiği (olmasını istediği) zaman, o şeye sadece “Ol!” der. O, hemen olur.
İlyas Yorulmaz = Göğü ve yeri benzersiz olarak yaratan O dur. Bir şeyin olmasına hükmettiği zaman o’na “ol ” der, o da hemen oluverir.
Bakara / 118 - Ve kâlellezîne lâ ya’lemûne lev lâ yukellimunâllâhu ev te’tînâ âyeh(âyetun), kezâlike kâlellezîne min kablihim misle kavlihim, teşâbehet kulûbuhum, kad beyyennal âyâti li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Diyanet İşleri = Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bilgisi olmayanlar, Allah bizimle konuşsa, yahut bize bir delil, bir mucize gelse dediler. Önce gelenler de tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri, ne kadar da birbirine benzedi onların. Gerçeği iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık gösterdik.
Abdullah Parlıyan = Allah, Peygamber ve vahiy bilgisinden yoksun olanlar: “Allah bizimle konuşsaydı veya bize bir delil gelseydi” derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da, tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor. Şüpheden kurtulup gerçekleri anlamak isteyenlere ayet ve işaretlerimizi yeterince açık ve anlaşılır kıldık.
Adem Uğur = Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.
Ahmed Hulusi = (Allâh ismiyle işaret edilen hakkında) bilgisizler (O'nu gökte bir tanrı sanıp) "Allâh bizimle konuşsaydı ya da bize bir mucize verseydi ya" dediler!. . Onlardan öncekiler de onlar gibi konuşmuşlardı. Bakış açıları birbirine benzemiş! (Ayna nöronların işlevi sonucu - aynı kafadan!). . . Biz âyetlerimizi (gerçeğe işaret eden oluşumu), onları hakkıyla değerlendirmek isteyenlere apaçık gösterdik.
Ahmet Tekin = İlimden nasipleri olmayanlar:'Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet, bir mûcize, maddî bir işaret gelmeli' dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri, akılları birbirine benzedi.İlme, delile ve gerekçeye itibar eden, inanmak isteyen bilgi toplumları için, Muhammed’in hak peygamber olduğu ile ilgili âyetleri, mûcizeleri açık seçik açıkladık.
Ahmet Varol = Bilgi sahibi olmayanlar 'Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi?' dediler. Onlardan öncekiler de onların bu sözlerine benzer şeyler söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benziyor. Biz iyi anlayan bir topluluk için ayetlerimizi açık bir şekilde gösterdik.
Ali Bulaç = Bilgisizler, dediler ki: "Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Biz, kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık gösterdik.
Ali Fikri Yavuz = Müşriklerin ve kitap ehlinin cahilleri: “- Allah, bize senin hak peygamber olduğunu söyleyeydi, yahud sen bize bir alâmet getireydin ya” dediler. Bunlardan önce Yahûdî ve Hristiyanlar da tıpkı bunlar gibi (peygamberlerine: “-Bize Allah’ı aşikâr göster ve gökten sofra indir.”) söylemişlerdi. Küfür ve inadda kalbleri birbirine benzemiştir. Biz hakikatı anlayanlara mûcizeleri apaçık gösterdik.
Ali Ünal = (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
Bayraktar Bayraklı = Bilmeyenler dediler ki: “Allah bizimle niçin konuşmuyor, yahut bize niçin bir âyet gelmiyor?” Onlardan öncekiler de tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.
Bekir Sadak = Bilmeyenler: «Allah bizimle konusmali veya bize bir ayet gelmeli degil miydi?» dediler. Onlardan oncekiler de onlarin soylediklerinin tipkisini soylemislerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler icin ayetleri aciklamisizdir.
Celal Yıldırım = (Gerçeği) bilmeyenler, «Allah bizimle konuşsa ya..» Veya «bize bir âyet (mu'cize, açık belge) gelse ya..» derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı bunların dedikleri gibi demişlerdi. Kalbleri ne kadar birbirine benzemiş! Hakikati bilip şüpheden kurtulanlara âyetlerimizi yeterince açıklamışızdır.
Cemal Külünkoğlu = (Ehl-i Kitap'dan ve müşriklerden bir takım) bilgisizler: “Allah (senin peygamberliğin konusunda) bizimle konuşmalı ya da bize bir mucize gelmeli değil miydi?” dediler. Onlardan öncekiler de onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. Kalpleri nasıl da hep birbirine benziyor. Gerçekte biz, bütün delilleri, yürekten inanıp tasdik etmeye niyetli olanlar için açık ve anlaşılır kıldık.
Diyanet İşleri (eski) = Bilmeyenler: 'Allah bizimle konuşmalı veya bize bir ayet gelmeli değil miydi?' dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır.
Diyanet Vakfi = Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.
Edip Yüksel = Cahiller, 'ALLAH bizimle konuşmalı veya bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi,' dediler. Daha öncekiler de onlar gibi konuşmuşlardı. Kafaları birbirine benziyor. Biz mucizeleri, inanacak olanlara sergileriz.
Elmalılı Hamdi Yazır = İlmi olmıyanlar da, Allah bizimle konuşsa ya, yahud bize bir mu'cize gelse ya, dediler, bunlardan evvelkiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti, kalbleri birbirine benzedi; cidden yakîn edinecek bir ümmet için biz mucizeleri açık bir suretde gösterdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İlmi olmayanlar da: «Ne olur Allah bizimle konuşsa, yahut bize bir mucize gelse!» dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı bunların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Cidden gerçekleri bilmek isteyen bir ümmet için biz mucizeleri açık bir şekilde gösterdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bilgiden nasibi olmayanlar da «Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!» dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.
Gültekin Onan = Bilgisizler "Tanrı bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?" dediler. Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık gösterdik.
Harun Yıldırım = Bilmeyenler de: "Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil miydi?" dediler. Onlardan öncekiler de işte böylece onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Oysa biz, kesin olarak inanan bir topluluk için âyetleri iyice açıklamışızdır.
Hasan Basri Çantay = (Hakıykati) bilmeyenler (veya bilib de bilmezlenenler): «Ne olur, Allah bizimle (senin hak peygamber olduğuna dâir yüz yüze bir) söylese, konuşsa, yahud (bu babda) bize bir âyet (mucize) gelse» dedi (ler). Onlardan evvelkiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemiş (ler) di. Kalbleri birbirine ne kadar da benzemiş!. Biz hakıykatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişizdir.
Hayrat Neşriyat = Bilmeyenler ise: 'Allah bizimle (de) konuşmalı veya bize bir mu'cize gelmeli değil miydi?' dediler. Kendilerinden öncekiler de böyle onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. Kalbleri (ne kadar da) birbirine benzedi! Doğrusu (biz) kat'î olarak îmân edecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.
İbni Kesir = Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı veya bize bir ayet gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalbleri birbirine benzemiş. Biz yakınen bilmek isteyen bir kavme ayetlerimizi apaçık bildirdik.
Kadri Çelik = Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşmalı veya bize bir ayet gelmeli değil miydi?” dediler. Öncekiler de onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Kesinlikle yakin eden topluluk için ayetleri açıklamışızdır.
Muhammed Esed = (Yalnız) bilgiden yoksun olanlar: "Allah neden bizimle konuşmaz ve neden bize (mucizevi) bir işaret göstermez?" derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi: Kalpleri hep birbirine benziyor. Gerçekte Biz, bütün işaretleri, yürekten inanıp tasdik etmeye niyetli olanlar için açık ve anlaşılır kıldık.
Mustafa İslamoğlu = İlimden yoksun olanlar "Allah bizimle niçin konuşmuyor, ya da niçin bize mucizevi bir belge ulaştırmıyor" derler. Onlardan öncekiler de aynen onların söylediğini söylemişlerdi. Akılları da birbirine benzedi. Elbet biz gönülden inanacak herkes için ayetlerimizi açık ve anlaşılır kılmışızdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bilmeyen kimseler dedi ki: «Allah bizimle konuşsa ya veya bize bir âyet gelse ya.» Onlardan evvelkiler de onların dedikleri gibi demişti. Kalbleri birbirine benzemiştir. Biz âyetlerimizi ikan sahibi olan bir kavme apaçık bildirdik.
Ömer Öngüt = Bilmeyen (cahil müşrik)ler: “Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi?” dediler. Kendilerinden öncekiler de aynı şeyi söylediler. Kalpleri ne kadar da birbirine benzemiş! Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri açıkladık.
Şaban Piriş = Bilmeyenler: -Ne olur Allah bizimle konuşsa veya bize bir ayet gelse?! demektedirler. Onlardan öncekiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi; kalpleri (nasıl da) birbirine benzemiş. Oysa biz, iyice bilmek isteyen bir toplum için ayetlerimizi apaçık göstermişizdir.
Sadık Türkmen = (yalniz) bilmeyen(o cahil)ler; “Allah bizimle konuşsa ya da bize (mucizevi) bir işâret gösterse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz ayetleri/işâretleri, şüphesiz inanmak isteyen bir toplum için açıkladık.
Seyyid Kutub = Bilmeyenler «Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir mucize gelmeliydi» dediler. Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Kesin iman sahiplerine ayetleri apaçık göstermişizdir.
Suat Yıldırım = Gerçeği bilmeyenler dediler ki: "Allah bizimle konuşmalı veya bize mûcize gösterilmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de buna benzer sözler söylemişlerdi. Kalpleri nasıl da birbirine benziyor! Gerçekleri iyice bilmek isteyenler için delilleri apaçık gösterdik.
Süleyman Ateş = Bilmeyenler dediler ki: "Allâh bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mu'cize) gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri açıkladık.
Tefhim-ul Kuran = Bilgisizler, dediler ki: «Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?» Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzeşti. Biz, kesin bir bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık göstermişiz.
Ümit Şimşek = Cahiller, 'Allah bizimle konuşsa veya bize bir mucize gelseydi' dediler. Daha evvelkiler de bunların sözüne benzer şeyler söylemişlerdi. Bunların kalpleri hep birbirine benziyor. Oysa Biz, hakkı yakînen bilmek isteyenlere âyetlerimizi açıklamışızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bilgiden yoksun olanlar dedi ki: "Allah bizimle konuşsaydı yahut bize bir mucize gelseydi ya!..." Onlardan öncekiler de aynen onların dediği gibi demişti. Kalpleri birbirine benzemiştir. Biz ayetleri, gerçeği apaçık bilmek isteyenler için iyiden iyiye açıklamışızdır.
İskender Ali Mihr = Ve (gerçeği) bilmeyenler: “Keşke Allah bizimle konuşsa” veya “Bize de bir âyet gelse” dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de, onların sözlerine benzer (sözler)
söyledi. Onların kalpleri birbirine benzedi. Âyetlerimizi, yakîn hasıl
eden bir kavim için beyan etmiştik.
İlyas Yorulmaz = (Allah’ı) Bilmeyenler “Allah bizimle konuşsaydı veya bize bir mucize gelseydi ya” derler. Onlardan öncekilerde, onların söylediklerinin benzerini söylediler. Zaten onların kalpleri birbirine benziyor. İkna olmuş bir topluluk için, ayetleri böyle açıklarız.
Bakara / 119 - İnnâ erselnâke bil hakkı beşîren ve nezîren, ve lâ tus’elu an ashâbil cahîm(cahîmi).
Diyanet İşleri = Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki biz, seni dosdoğru bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik, zâten sen, o cehennemliklerden sorumlu da değilsin.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Doğrusu biz seni Kur'ân'la dosdoğru bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Adem Uğur = Doğrusu biz seni Hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehenmemliklerden sorumlu değilsin.
Ahmed Hulusi = Gerçek ki Biz, seni, müjdelemen ve uyarman için HAK olarak irsâl ettik. Cehennem ehli senden sorulmaz.
Ahmet Tekin = Biz seni gerekçeli, hikmete dayalı, hak bir kitap olan Kur’ân ile Kur’ân’daki hakça düzeni toplumda gerçekleştirmen için rahmetimizi, merhametimizi, ihsanımızı, sevgimizi müjdeleyici, sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcı olarak özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderdik. Kâfir olarak ölüp kaynayan, köpüren Cehennem azabına maruz kalanlardan sen sorumlu değilsin; cehennemliklerle ilgili herhangi bir talepte bulunma.
Ahmet Varol = Seni bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak hakla gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Ali Bulaç = Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak (Kur'an) ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın.
Ali Fikri Yavuz = Şüphe yok ki, biz seni rahmetimizin müjdecisi ve azâbımızın habercisi olarak hak Kur’an ile gönderdik; sen o cehennemliklerden sorumlu da değilsin.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
Bayraktar Bayraklı = Doğrusu biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Bekir Sadak = Dogrusu Biz, seni hak ile, mujdeci ve uyarici olarak gondermisizdir. Sen, cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksin.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Biz Seni bir müjdeci ve (sonucu felâket olacak yolun tehlikesini) haber verip uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Cehennemliklerden artık Sen mes'ul değilsin.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Biz seni, gerçekle, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu Biz, seni hak ile, müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Sen, cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın.
Diyanet Vakfi = Doğrusu biz seni Hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Edip Yüksel = Biz seni, gerçekle, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şek yok: biz seni hakkile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi gönderdik; sen o Cehennemliklerden mes'ul de değilsin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz ki, Biz seni hak (olan Kur'an) ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi gönderdik. Sen o cehennemliklerden sorumlu da değilsin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphe yok ki, Biz seni hak ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Sen, o cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Gültekin Onan = Kuşkusuz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın.
Harun Yıldırım = Şüphesiz biz seni hem müjdeleyici, hem uyarıcı olmak üzere hak ile gönderdik.Sen cehennem halkından sorulmazsın.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) şübhe yok ki biz seni (rahmetimizin) kâmil bir müjdeci (si) ve (azabımızın) gerçek korkutucu (su ve habercisi) olarak o Hak (Kur'ân) ile gönderdik. Sen cehennemin arkadaşlarından (cehennemlik olanların küfürde ayak diremelerinden) mes'ul olacak değilsin.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhe yok ki biz seni, hak (dîn) ile, bir müjdeleyici ve(aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik; ve (sen) Cehennem ehlinden suâl olunmayacaksın!
İbni Kesir = Şüphesiz ki biz seni müjdeleyici ve korkutucu olarak hak ile gönderdik. Cehennem ashabından sen mes'ul olacak değilsin.
Kadri Çelik = Doğrusu biz seni müjdeci ve uyarıp korkutucu olarak, hak ile göndermişizdir. Sen, o büyük ateş (Cehennem) ehlinden sorumlu değilsin.
Muhammed Esed = Doğrusu Biz seni (ey Peygamber) hakikat ile gönderdik: Bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak; yakıcı ateşe mahkum olanlardan sen sorumlu değilsin.
Mustafa İslamoğlu = Gerçekten biz seni, hakikat ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; ateşe yoldaş olanlardan sen sorumlu değilsin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, Biz seni hak ile mübeşşir ve münzir olarak gönderdik. Sen cehennem ashâbından mes'ul olmazsın.
Ömer Öngüt = Doğrusu biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Şaban Piriş = Biz seni hem müjdeci, hem de korkutucu olarak hak ile gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
Sadık Türkmen = (Ey Muhammed) şüphesiz Biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.
Seyyid Kutub = Biz seni gerçeğin müjdecisi ve uyarıcısı (korkutucusu) olarak gönderdik. Sen Cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Suat Yıldırım = Biz seni sırf Kur’ân’la müjdelemen ve uyarman için gerçeğin ta kendisi olarak gönderdik. Yoksa sen cehennemliklerden ötürü sorguya çekilecek değilsin.
Süleyman Ateş = Doğrusu biz seni, gerçekle, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak (Kur'an) ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın.
Ümit Şimşek = Biz seni hem müjdeleyici, hem de sakındırıcı olarak, hak ile gönderdik. Yoksa sen Cehennem ehlinden sorumlu değilsin.
Yaşar Nuri Öztürk = İnan olsun ki, biz seni hak üzere bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen, cehennem ehlinden sorgu suale çekilmeyeceksin/cehennem yâranından sen sorumlu değilsin.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz seni, hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak
gönderdik. Ve ashabı cehîmden (cehennemliklerden) sana
sorulmaz (sen cehenneme gideceklerden sorumlu tutulmazsın ).
İlyas Yorulmaz = Biz seni, Hak (Kur’an) ile müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ateşe girecek olanlardan sen sorumlu değilsin.
Bakara / 120 - Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Diyanet İşleri = Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların dinine uymadıkça ne Yahûdiler senden razı olurlar, ne Nasrânîler. De ki: Ancak Allah'ın hidâyet yolu, doğru yoldur. Bilgi sahibi olduktan sonra da onların nefsanî dileklerine uyarsan sana Allah'tan başka ne bir dost vardır artık, ne bir yardımcı.
Adem Uğur = Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Ahmed Hulusi = Onların din anlayışlarına tâbi olmadıkça ne Yahudiler ne de Nasara senden asla razı olmazlar. De ki: "Allâh hidâyeti rehberliğin ta kendisidir (insanlar hidâyet edemez Allâh hidâyet etmedikçe)". . . Onların hayal veya kuruntularına tâbi olursan sana gelen ilimden sonra, Allâh'tan sana ne bir velî ne de yardım ulaşır.
Ahmet Tekin = Sen onların geleneklerine, hukuklarına tâbi olacak, hayat tarzlarını benimseyecek kadar onlara aşırı tavizler versen bile, yahudiler ve hristiyanlar asla seni tercih edip sana boyun eğmeyecekler. Allah’tan gelen, Allah’ın hidayet rehberi ile öğrettiği dinin tek doğru ve hak din olduğunu söyle. Sana vahiy ile gelen bu kadar bilgiden sonra, onların şahsî arzu ve ihtiraslarına uyacak olursan, andolsun ki, seni Allah’ın azabından koruyacak ne bir koruyucun, bir dostun, ne bir yardım edenin bulunur.
Ahmet Varol = Onların dinlerine uymadıkça yahudiler ve hıristiyanlar senden memnun olmazlar. De ki: 'Gerçek hidayet Allah'ın hidayetidir.' Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan Allah'tan sana ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulabilirsin.
Ali Bulaç = Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Ali Fikri Yavuz = Sen milletlerine tâbi olmadıkça, ne Yahûdiler, ne de Hristiyanlar senden asla hoşnud ve râzı olmazlar. Ey Habibim, onlara de ki, yol Allah’ın gösterdiği yoldur; İslâmdır. Sana gelen vahy ve İslâmdan sonra heva ve heveslerine tâbi olacak olursan, Allah’ın azabından seni koruyacak hiçbir dost ve yardımcı yoktur.
Bekir Sadak = Kendi dinlerine uymadikca, yahudi ve hiristiyanlar senden asla hosnud olmayacaklardir. De ki: «Dogru yol, ancak Allah'in yoludur". Sana gelen ilimden sonra onlarin heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ve ne de bir yardimci olur.
Celal Yıldırım = Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, onların dinine uymadıkça Senden asla hoşnud olmayacaklar. (Onlara) de ki: Herhalde (İslâm'ın ilettiği) yol, Allah'ın doğru yoludur. Sana gelen bunca ilimden sonra (bilfarz) onların heveslerine uyacak olursan, and olsun ki, artık Allah'tan Senin için ne hakiki bir dost, ne de gerçek bir yardımcı vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnud olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur'. Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.
Diyanet Vakfi = Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Edip Yüksel = Dinlerine girmedikçe ne Yahudiler, ne de Hristiyanlar, senden hoşnut olmazlar. De ki: 'Doğru yol ALLAH'ın yoludur.' Sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyarsan ALLAH'a karşı seni savunacak ne bir dost ne de bir destekleyici bulamazsın.
Elmalılı Hamdi Yazır = sen milletlerine tabi olmadıkça ne Yehud, ne Nasara senden asla hoşnud da olmazlar her halde yol, Allah yolu de, şanım hakkı için sana vahyile gelen bu kadar ilimden sonra bilfarz onların hevalarına tâbi olacak olsan Allahdan sana ne bir veliy bulunur ne bir nasır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen onların milletlerine tabi olmadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: «Her halde yol Allah yoludur.» Şanım hakkı için sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, faraza onların arzularına uyacak olsan, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen onların milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah'dan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
Gültekin Onan = Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Kuşkusuz doğru yol, Tanrı'nın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan, senin için Tanrı'dan ne bir dost vardır ne de bir yardımcı.
Hasan Basri Çantay = Ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar sen onların dînine uyuncaya kadar asla senden hoşnud olmaz (lar). De ki: «Allahın hidâyet (yolu olan İslâm yok mu? İşte) doğru yolun ta kendisi odur». Eğer (vahy ile) sana gelen (bunca) ilimden sonra (bilfarz) onların hevâ (ve heves) lerine uyacak olursan, andolsun, senin için Allahdan (başka koruyacak) ne hakıykî, bir dost, ne de hakıykî bir yardımcı yokdur,
Hayrat Neşriyat = Ama dinlerine tâbi' olmadıkça, ne yahudiler ne de hristiyanlar senden aslâ hoşnûd olmayacaklardır. (Onlara) de ki: 'Şübhesiz ki Allah’ın hidâyeti (olan İslâm), hidâyetin ta kendisidir!' Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah’(dan gelecek azâb)a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!
İbni Kesir = Sen, dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hristiyanlar da, senden asla hoşnud olmazlar. Allah'ın hidayeti asıl hidayetin ta kendisidir, de. Şayet sana gelen ilimden sonra, onların heveslerine uyacak olursan; and olsun ki senin için Allah tarafından ne bir yar bulunur, ne de bir yardımcı.
Muhammed Esed = Sen onların inanç sistemine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden memnun olmayacaklardır. De ki: "Dinleyin! Allah'ın rehberliği tek doğru rehberliktir." Ve doğrusu, sana ilim geldikten sonra onların sapık görüşlerini takip etmeye devam edersen ne seni Allah'ın elinden alacak bir kimse bulursun, ne de yardımcı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sen onların milletine tâbi oluncaya kadar senden ne Yahudiler ne de Nasranîler asla hoşnut olmazlar. De ki: «Asıl hüda, Allah'ın hidâyetidir.» Eğer sen sana gelen ilimlerden sonra, onların hevâlarına uyacak olsan, yemin olsun ki senin için Allah tarafından ne bir yar bulunur ne de bir yardımcı.
Ömer Öngüt = Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnut olmazlar. De ki: “Allah'ın hidayeti asıl hidayetin tâ kendisidir. ” Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı olmaz.
Şaban Piriş = Yahudiler de Hıristiyanlar da, sen onların yoluna uymadıkça, asla senden hoşnut olmazlar. -Asıl doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur! de. Sana gelen ilimden, sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, Allah’tan seni koruyacak bir veli de bir yardımcı da yoktur.
Seyyid Kutub = Kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla hoşlanmayacaklardır. De ki; «Doğru yol, sadece Allah'ın yoludur': Eğer sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah tarafından ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazsın.
Suat Yıldırım = Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine tâbi olmadıkça asla senden razı olmazlar. Sen, de ki: "Allah’ın hidâyet yolu olan İslâm, doğru yolun ta kendisidir." Sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan, Allah’a karşı hiçbir koruyucu ve yardımcı bulamazsın.
Süleyman Ateş = Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne yahûdiler, ne de hıristiyanlar senden râzı olmazlar. "Asıl doğru yol, Allâh'ın yoludur" de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz.
Tefhim-ul Kuran = Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: «Kuşkusuz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) dosdoğru yoldur.» Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku) larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Ümit Şimşek = Onların dinlerine uymadıkça ne Yahudiler senden hoşnut olur, ne de Hıristiyanlar. Sen de ki: Allah'ın gösterdiği yol, doğru yolun tâ kendisidir. Eğer sana ulaşan ilimden sonra sen onların heveslerine uyarsan, seni Allah'tan kurtaracak ne bir dostun olur, ne de bir yardımcın.
Yaşar Nuri Öztürk = Sen onların öz milletlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: "Allah'ın kılavuzluğu erdirici kılavuzluğun ta kendisidir." İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir Velî'n olur ne de bir yardımcın.
İskender Ali Mihr = Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.
Bakara / 121 - Ellezîne âteynâhumul kitâbe yetlûnehu hakka tilâvetih(tilâvetihî) ulâike yu’minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Diyanet İşleri = Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar. İşte bunlar ona inanırlar. Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar. İşte onlar kitaba inanırlar. Ona inanmayanlarsa ziyankârların ta kendileridir.
Abdullah Parlıyan = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun manasını anlamaya gayret ederek okurlar. İşte onlardır gerçekten iman edenler. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirlere gelince, asıl kaybedenler onlardır.
Adem Uğur = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler. Onu inkâr edenlere gelince, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Ahmed Hulusi = Kendilerine Kitap (Sünnetullah bilgisi) verilmiş olanlar onu hakkıyla okuyup değerlendirirler. . . İşte bunlar Ona iman edenlerdir. Her kim de Onu inkâr ederse, hüsrana uğrayanlardan olur (hakikatini inkâr ettiği için).
Ahmet Tekin = Kendilerine kitabı, Kur’ân’ı verdiklerimiz, Kur’ân’ı, tilâvetinin hakkını vererek okurlar, manasına bihakkın vâkıf olurlar, bütün icaplarıyla uygularlar. İşte bunlar Kur’ân’a iman etmiş olurlar. Kimler de, Kur’ân’ı inkâr ederse onlar, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.
Ahmet Varol = Kendilerine vermiş olduğumuz Kitab'ı hakkıyla okuyanlar, işte onlar ona iman ederler. Kim de bunu inkar ederse kesin zarara uğrayanlar işte onlardır.
Ali Bulaç = Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkâr ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, o kitabı, hak olduğunu bilerek okurlar. İşte onlar, tahrif yapmaksızın kitablarına iman edenlerdir. Her kim de kitabı inkâr eder ve değiştirirse, onlar dinlerinde ziyan edenlerdir.
Ali Ünal = Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine kitap verdiklerimizin bazısı, onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar ona iman ederler. Onu inkâr edenler var ya, gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Bekir Sadak = Kendilerine verdigimiz Kitab'i geregince okuyanlar var ya, iste ona ancak onlar inanirlar. Onu inkar edenler ise kaybedenlerdir.*
Celal Yıldırım = Kendilerine kitap verdiklerimizden bilgili ve yetkili) kimseler önce onu gerçek mânada (anlayarak) gönüllerine indirerek okurlar. İşte onlar, buna imân ederler. Her kim de onu inkâr ederse, onlar da zarara uğrayanların kendileridir.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkâr ederse, işte (dünyada da ahirette de en büyük) zarara uğrayanlar onlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkar edenler ise kaybedenlerdir.
Diyanet Vakfi = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Edip Yüksel = Kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi izleyenler buna inanır; inkar edenlerse kaybeder.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerine kitap verdiğimiz liyakatlı kimseler onu, tilavetinin hakkını vererek okurlar. İşte onlar ona iman ederler. Kim de onu inkar ederse hüsrana uğrayanlar işte onlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler onu, tilavetinin hakkını vererek okurlar. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte o inkârcılar hüsran içindedirler.
Gültekin Onan = Kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona inananlar bunlardır. Kim de ona küfrederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Harun Yıldırım = Kendilerine kitap verdiklerimiz onu hakkıyla okurlar; Ona îmân edenler işte onlardır.Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Hasan Basri Çantay = Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler onu tilâvet hakkını tam gözeterek okurlar. İşte ona îman edenler bunlardır. Kim ona küfrederse onlar da (maddî ve manevî) en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, tilâvetinin (okunmasının)hakkını vererek okurlar. İşte bunlar, ona (Kitâb’a) îmân ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
İbni Kesir = Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler onu hakkıyla tilavet ederler. İşte buna onlar inanırlar. Kim ona küfrederse, hüsrana uğrayanlar da işte onlardır.
Kadri Çelik = Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okuyanlar (var ya), işte ona ancak onlar iman ederler. Onu inkâr edenler ise hüsrana uğrayanlardır.
Muhammed Esed = Kendilerine ilahi kelamı emanet ettiklerimiz (ve) ona gereği gibi uyanlar -işte onlardır (gerçekten) iman edenler; hakikati inkara kalkışanlara gelince- işte onlardır asıl kaybedenler!
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine ilahi mesaj (verilip) de onu tilavet etmenin hakkını verenler var ya: işte onlardır ona hakkıyla inananlar, kim de bu mesajı inkar ederse, işte kaybedenler de onlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ki, onu bihakkın tilâvetle tilâvette bulunurlar. İşte onlar ona imân ederler. Ve kimler ki onu inkâr ederlerse işte hüsrâna uğramış olanlar da onlardır.
Ömer Öngüt = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar ona iman ederler. Onu inkâr edenlere gelince, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Şaban Piriş = Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okuyanlar, işte bunlar O’na iman eden kimselerdir. Onu tanımayanlar ise işte asıl hüsrana uğrayacaklar da onlardır.
Sadık Türkmen = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler var ya; ancak onlar onu gereği gibi/(Allah’ın öğrettiği şekilde) okurlar. Ve işte yine onlardır ona (Kitab’a) gerçekten inananlar! Onu inkâr edenlere (görmezlikten gelenlere) gelince; işte onlar, zararda olanların/kaybedenlerin ta kendileridir.
Seyyid Kutub = Kendilerine verdiğimiz kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte onlar ona inananlardır. Onu inkâr edenler ise hüsrana uğrayanlardır.
Suat Yıldırım = Kendilerine verdiğimiz kitabı, lâyık olduğu şekilde okuyup izleyenler var ya, işte onu tasdik edenler onlardır. Kim onu inkâr ederse, işte onlar hüsrana uğrayacakların ta kendileridir.
Süleyman Ateş = Kendilerine verdiğimiz Kitabı, gereğince okuyanlar var ya, işte onlar, ona inanırlar. Onu inkâr edenler ise ziyana uğrarlar.
Tefhim-ul Kuran = Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkâr ederse, artık onlar kayba uğrayanların ta kendileridir.
Ümit Şimşek = Kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okuyanlar, ona iman ederler. Kim onu inkâr ederse, işte onlar da hüsrana düşenlerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerine Kitap'ı verdiklerimiz onu, okunuşunun hakkını vererek okurlar. İşte onlar ona inanırlar. Onu inkar edenlere gelince, onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
İskender Ali Mihr = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (nebîler), (ve resûller), onu hakiki bir tilâvet ile tilâvet ederler (okuyup açıklarlar). İşte onlar, ona (kitaba) îmân ederler. Ve kim O’nu inkâr ederse, işte onlar hüsranda olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, kitabı okunması gerektiği gibi (anlayarak) okurlar. İşte kitaba inananlar onlardır. Kim de Allah’ın kitabını inkâr ederse, kendisine yazık eden kimseler de onlardır.
Diyanet İşleri = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey İsrailoğulları, size verdiğim nîmetimi ve sizi âlemlere üstün ettiğimi anın.
Abdullah Parlıyan = Ey israiloğulları! Size iyilikte bulunduğum bunca nimetlerimi ve sizi tüm evrende seçkin bir toplum haline getirdiğim günleri hatırlayın.
Adem Uğur = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Ahmed Hulusi = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Ahmet Tekin = Ey İsrailoğulları, in'amda bulunduğum nimetimi (hakikatinizi bildirmemi) ve bununla sizi çeşitli toplumlara üstün kılmamı hatırlayın.
Ahmet Varol = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Ali Bulaç = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Ali Fikri Yavuz = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere muhakkak üstün kıldığımı hatırlayın.
Ali Ünal = Ey İsrail oğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve atalarınızı vaktiyle âlemdeki ümmetlerin üzerine üstün kıldığımı hatırlayın.
Bayraktar Bayraklı = Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayınız.
Bekir Sadak = Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayınız.
Celal Yıldırım = Ey İsrail oğulları! Size iyilik ve ihsanda bulunduğum (bunca) nimetlerimi ve sizi (bir zamanlar diğer) milletlere karşı üstün tuttuğumu hatırlayın.
Cemal Külünkoğlu = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizin diğer kavimlere üstün gelmenizi sağladığım günleri hatırlayın. B
Diyanet İşleri (eski) = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar alemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.
Diyanet Vakfi = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Edip Yüksel = İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi ve diğer halklardan daha çok size bağışta bulunduğumu hatırlayın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey İsrail oğulları!. sizlere in'am ettiğim ni'metimi ve sizi vaktile âlemdeki ümmetlerin üzerine geçirdiğimi hatırlayın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey İsrailoğulları, sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!
Gültekin Onan = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Harun Yıldırım = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi gerçekten âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!..
Hasan Basri Çantay = Ey İsrail oğulları, size ihsan etdiğim (bunca) ni'metimi ve sizi (bir zaman) âlemler üzerine hakıykaten mümtaz kılmış olduğumu hatırlayın.
Hayrat Neşriyat = Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni'met(ler)imi ve şübhesiz benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
İbni Kesir = Ey İsrailoğulları, size ihsan etmiş olduğum nimetimi ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Kadri Çelik = Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.
Muhammed Esed = Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Mustafa İslamoğlu = Ey İsrailoğulları! Size lutfettiğim nimetlerimi hatırlayın; hani Ben sizi çağınızın milletlerine üstün kılmıştım?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey İsrailoğulları! Size ihsan etmiş olduğum nîmetimi ve sizi âlemler üzerine tafdil kılmış olduğumu yâd ediniz.
Ömer Öngüt = Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Şaban Piriş = -Ey İsrailoğulları, Size verdiğim nimeti ve sizi diğer toplumlara üstün kıldığımı hatırlayın.
Sadık Türkmen = Ey israiloğullari! Size lütfettiğim o nimetleri hatırlayın ve (bir zamanlar) sizin diğer kavimlere üstün gelmenizi sağladığım o günleri de!..
Seyyid Kutub = Ey İsrailoğulları, size vermiş olduğum nimetleri ve sizi bir zamanlar bütün alemlere üstün tutmuş olduğumu hatırlayın.
Suat Yıldırım = Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimetimi. Ve sizi vaktiyle diğer insanlara üstün kıldığımı hatırlayın.
Süleyman Ateş = Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Tefhim-ul Kuran = Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere muhakkak üstün kıldığımı anın.
Ümit Şimşek = Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım nimetimi ve sizi vaktiyle bütün milletlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetimi hatırlayın. Ben sizi âlemlerden daha üstün kılmıştım.
İskender Ali Mihr = Ey İsrailoğulları! Sizin üzerinize en’am ettiğim o ni’metimi hatırlayın.
Ve muhakkak ki Ben, sizi âlemlere üstün kıldım.
İlyas Yorulmaz = Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.
Bakara / 123 - Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sakının o günden ki kimse, o gün kimsenin bir şeyini ödeyemez, kimseden bir karşılık kabul edilmez, kimsenin kimseye şefaati fayda vermez, onlara yardım da edilmez.
Abdullah Parlıyan = Ve hiçbir insanın diğerine bir yararının olmayacağı, hiçbir kimseden cezasından vazgeçilme bedeli kabul edilmeyeceği, Allah'ın özel izni dışında ne olursa olsun hiçbir şefaatin fayda vermeyeceği ve hiç kimseye de yardım edilmeyeceği bir günün gelip çatacağını aklınızdan çıkarmayın.
Adem Uğur = Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.
Ahmed Hulusi = Ve korunun o süreçten ki, hiçbir nefs bir başkası için bir şey ödeyerek onu kurtaramaz. Ondan bir fidye (kurtuluş bedeli) kabul edilmez; ona şefaat fayda vermez ve dahi yardım edilemez!
Ahmet Tekin = Kimsenin, hiçbir şekilde başkasının yerine sorguya çekilmeyeceği; başkasının başına geleceklerin bir kısmını bile göğüsleyemeyeceği; cezaların fidyeye çevrilmeyeceği; kâfir olarak ölenler için hiçbir şefaatçinin şefaatinin kabul edilmeyeceği, kimselere yardımın da yapılmayacağı bir günden, Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, kendinizi azaptan koruyun.
Ahmet Varol = Kimsenin kimse adına bir şey yapamayacağı, kimsenin yerine bir fidyenin kabul edilmeyeceği, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve (hesaba çekilenlerin) bir yerden yardım göremeyecekleri günden sakının.
Ali Bulaç = Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.
Ali Fikri Yavuz = O günden korkun ki, orada kimse kimseden bir şey ödeyemez (kimse başkasının borç ve mes’uliyetini karşılayamaz), azâbdan kurtulmak için kimseden bedel kabul edilmez; ve kâfir olduğu halde kimseye şefaat fayda vermez, hem de hiç bir taraftan yardım olunmazlar.
Ali Ünal = Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
Bayraktar Bayraklı = Hiç kimsenin hiçbir kimseye fayda veremeyeceği, kimseden bedel kabul edilmeyeceği, şefaatin kimseye fayda vermeyeceği ve kâfirlere yardım edilmeyeceği bir günden sakınınız.
Bekir Sadak = Kimsenin kimse namina bir sey odemiyecegi, hic kimseden fidye alinmiyacagi, kimseye sefaatin yarar saglamayacagi ve onlarin yardim gormiyecegi gunden korunun.
Celal Yıldırım = Ve sakının o günden ki, kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye (kurtuluş akçesi) kabul olunmaz ve kimseye de (Allah'ın izni olmaksızın) şefaat fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar.
Cemal Külünkoğlu = Hiç kimsenin başkasına bir yararının olmayacağı, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye (Allah'ın izni olmadan) şefaatin yarar sağlayamayacağı ve böylelerinin hiçbir yerden yardım görmeyeceği günden sakının!
Diyanet İşleri (eski) = Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korunun.
Diyanet Vakfi = Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.
Edip Yüksel = Kimsenin kimseden yana bir şey ödeyemediği, hiç kimseden fidye alınmadığı ve hiç kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamadığı ve yardımın kesildiği bir günden sakının
Elmalılı Hamdi Yazır = ve sakının öyle bir günden ki kimse kimseden bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, ve ona şefaat de faide vermez, hem de hiç bir taraftan yardım olunmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve öyle bir günden korkun ki, kimse başka birinin yerine bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, ona şefaat fayda vermez ve hiç bir taraftan yardım da görmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve öyle bir günden sakının ki, o gün kimse, kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez ve ona şefaat de fayda vermez, hiçbir taraftan yardım da görmezler.
Gültekin Onan = Ve hiç kimsenin kimseden yana / hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği ve yardımın kesildiği / yardım görülmeyeceği bir günden sakının.
Harun Yıldırım = Kimsenin kimseye bir şeyle faydalı olamayacağı bir günden sakının ki, ondan fidye kabul edilmez ve ona şefaat fayda vermez; onlara yardım da edilmez!..
Hasan Basri Çantay = O günden sakının ki hiç bir kimse kimseden yana birşey ödeyemez. Kimseden bedel kabul olunmaz. Kimseye de şefaat fâide vermez ve onlara (başka her hangi bir) yardım da edilmez.
Hayrat Neşriyat = Hem öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan bir kurtuluş bedeli kabûl edilmez, hem ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez, onlara yardım da edilmez!
İbni Kesir = Ve öyle bir günden sakının ki, o gün kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden bedel kabul olunmaz, şefaat fayda vermez ve yardım olunmaz.
Kadri Çelik = Kimsenin kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve (kimsenin kimseden) yardım görmeyeceği günden korunun.
Muhammed Esed = Ve hiçbir insanın diğerine bir yararının olmayacağı, hiç birinden fidye kabul edilmeyeceği; şefaatin fayda etmeyeceği ve hiç kimseye yardım edilmeyeceği bir Günü(n gelip çatacağını) aklınızdan çıkarmayın.
Mustafa İslamoğlu = Kimsenin kimseye hiç bir fayda sağlamayacağı, kimseden kurtuluş bedeli kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç bir yarar vermeyeceği ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği günün bilincinde olun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve öyle bir günden sakının ki, hiçbir şahıs hiçbir şahıs için bir şey ödeyemez ve hiçbir şahıstan fidye de kabul edilmez. Ve ona şefaat da fayda vermez. Ve onlar yardım da olunmazlar.
Ömer Öngüt = Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez. O gün kimseye şefaat fayda vermez, onlar hiç kimseden yardım da görmezler.
Şaban Piriş = Hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin fayda vermeyeceği ve kendilerine yardım da edilmeyeceği bir günden kendinizi koruyun!
Sadık Türkmen = Hiçbir kimsenin diğerine bir yararının olmayacağı, hiçbirinden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin fayda etmeyeceği ve hiç kimseye yardım edilmeyeceği bir günü(n gelip çatacağını) aklınızdan çıkarmayın.
Seyyid Kutub = Hiç kimsenin başkası adına birşey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, hiç kimseye şefaatin yarar sağlayamayacağı ve böylelerinin hiçbir yerden yardım görmeyeceği günden korkun.
Suat Yıldırım = Öyle bir günden sakının ki, O gün hiçbir kimse bir başkasının yerine ödeme yapamaz, Hiçbir kimseden fidye kabul edilmez Ve kendisine şefaat fayda etmez. Onlara yardım da edilmez.
Süleyman Ateş = Ve şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezâsını çekmez (borcunu ödemez), kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefâat (aracılık, iltimas) fayda vermez, bir taraftan yardım da görmezler.
Tefhim-ul Kuran = Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden bir kurtuluş karşılığı (fidye) alınmayacağı ve hiç kimseden bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve yardım görülmeyeceği bir günden korkun.
Ümit Şimşek = Bir de öyle bir günden korkun ki, ne kimse bir başkasının cezasını öder, ne kimseden fidye kabul edilir, ne kimseye bir şefaat fayda verir, ne de onlar bir yardım görürler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların hiç bir yardım göremeyecekleri o günden korkun.
İskender Ali Mihr = Kimseden kimseye bir şey ödenmediği ve onlardan bir fidye (bedel) kabul edilmeyeceği ve kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği ve onlara yardım olunmayacağı bir günden sakının.
İlyas Yorulmaz = Öyle bir günden korkun ki, o gün hiçbir kimse, diğer bir kimse için hiçbir şey ödeyemez, yine o kimseden bedel alınmaz, onlar için şefaat kesinlikle fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.
Bakara / 124 - Ve izibtelâ ibrâhîme rabbuhu bi kelimâtin fe etemmehun(etemmehunne), kâle innî câiluke lin nâsi imâmâ(imâmen), kâle ve min zurriyyetî kâle lâ yenâlu ahdiz zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = O zamanlar Rabbi, İbrahîm'i bâzı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahîm, soyumu da imam et dedi. Allah, benim ahdime dedi, zâlimler nail olamazlar.
Abdullah Parlıyan = Ve hatırlayın o zamanı ki; Rabbi İbrahim'i buyruklarıyla sınadığında, İbrahim de bunları yerine getirdiğinde O'na: “Seni insanlara önder yapacağım” demişti. İbrahim “Benim neslimden olanları da” deyince, Allah: “Yaratılış gayesi dışında yaşayan zalimlere sözüm yok” buyurmuştu.
Adem Uğur = Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.
Ahmed Hulusi = Hani Rabbi (Esmâ bileşimi hakikati) İbrahim'i bir takım birimlerle (karşılaştırıp onlara karşı düşüncelerini) imtihan etmişti de (yıldız - ay - güneş konularına verdiği cevapları hatırlayın), O da hakkıyla bu konularda değerlendirmelerini ortaya koyarak, başarmıştı. Bundan sonra Rabbi: "Ben seni insanlara imam (ilmi nedeniyle kendisine uyulan) kılacağım" demişti. (İbrahim): "Zürriyetimden de" niyazında bulundu. Rabbi: "Sözüm zulmedenleri kapsamaz" buyurdu.
Ahmet Tekin = Hani Rabbi, İbrâhim’i bir takım kelimeler, suallerle imtihan etmiş, sınamış; İbrâhim imtihanını başarı ile tamamlayınca, Allah:'Ben seni insanların iyiliği, kurtuluşu için imam, önder olarak hazırlayıp görevlendireceğim' buyurmuştu. İbrâhim:'Benim neslimden de imamlar, önderler görevlendir ya Rabbi' dedi. Allah:'Benim peygamberlik ve önderlik ile ilgili sözüm, taahhüdüm zâlimler, âsiler için geçerli olmayacaktır' buyurdu.
Ahmet Varol = Hani, Rabbi İbrahim'i bazı sözlerle imtihan etmişti de o da onların gereğini tam olarak yerine getirmişti. Rabbi ona: 'Ben seni insanlara önder kılacağım' dedi. O: 'Soyumdan da!' dedi. Rabbi de: 'Benim ahdim (sözüm) zalimlere erişmez' dedi.
Ali Bulaç = Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler benim ahdime erişemez" dedi.
Ali Fikri Yavuz = Hatırlayın ki bir vakıt Hz. İbrahim’i, Rabbi bir takım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihan etti. Hz. İbrahim o kelimeleri tamamen yerine getirdi. Allah: “- Ben, seni, insanlara (dinde önder) imam yapacağım ( tâ ki, din işlerinde sana uysunlar).” buyurdu. Hazreti İbrahim: “- Benim zürriyetimi de imam yap.” diye yalvardı. Allah: “- Senin zürriyetinden olan zâlimler benim imâmetime nâil olamaz.” buyurdu.
Ali Ünal = (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
Bayraktar Bayraklı = Bir zamanlar Rabbi, İbrâhim'i birtakım sorularla imtihan etti, o da onları tamamen cevaplandırınca, “Ben seni insanlara önder yapacağım” dedi. İbrâhim de, “Soyumdan da önderler yap!” dedi. Allah, “Sözüm zâlimleri içermez” dedi.
Bekir Sadak = Rabbi Ibrahim'i bir takim emirlerle denemis, o da onlari yerine getirmisti. Allah, «seni insanlara onder kilacagim» demisti. O «soyumdan da» deyince, «zalimler benim ahdime erisemez» buyurmustu.
Celal Yıldırım = Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemiş, o da onları tamamlayıp yerine getirince, (Allah) ona : «Seni insanlara imam (bir rehber, bir önder) yapacağım» demişti. İbrahim : «Benim neslimden de...» deyince, Allah : «Benim ahdim (imamet ve önderlik rahmetim) zâlimlere erişmez,» buyurmuştu.
Cemal Külünkoğlu = Hani, İbrahim'i Rabbi bir takım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihan etmişti de o da bunları tamamlayınca: “Seni insanlara (din işlerinde sana uysunlar diye) imam kılacağım” buyurmuştu. İbrahim de: “Benim neslimden de (önderler yap ya Rabbi!) demişti. (Allah:) “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” buyurmuştu.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbi İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, 'seni insanlara önder kılacağım' demişti. O 'soyumdan da' deyince, 'zalimler benim ahdime erişemez' buyurmuştu.
Diyanet Vakfi = Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. «Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!) » dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.
Edip Yüksel = Rabbi, bir zamanlar İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış; o da onlara eklemişti: (Tanrı) 'Seni insanlara önder yapacağım,' demişti. 'Soyumdan da?..,' deyince, 'Zalimler benim sözüme dahil olmaz' buyurmuştu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şunu da hatırda tutun ki bir vakit İbrahimi Rabbı bir takım kelimat ile imtihan etti, o onları itmam edince «ben seni bütün insanlara İmam edeceğim» buyurdu «ya Rabbi zürriyetimden de» dedi, buyurdu ki benim ahdime zalimler nail olamaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şunu da hatırlayın ki, bir vakit Rabbi, İbrahim'i bir takım kelimelerle imtihan etti. O, onları tamamlayınca Rabbi: «Ben seni bütün insanlara önder yapacağım.» buyurdu. İbrahim: «Rabbim zürriyetimden de yap» dedi. Rabbi ise: «Zalimler Benim ahdime nail olamaz.» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, «Ben seni bütün insanlara imam yapacağım.» buyurdu. İbrahim, «Zürriyetimden de yap!» dedi. Rabbi ona «zâlimler benim ahdime nail olamaz!» buyurdu.
Gültekin Onan = Hani rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Tanrı İbrahim'e:) "Seni kuşkusuz insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Tanrı:) "Zalimler benim ahdime erişemez" dedi.
Harun Yıldırım = Hani Rabbi İbrahim'i kelimelerle imtihan etmiş, o da onları tamamlamıştı. Buyurdu ki: "Muhakkak ben seni insanlara imam kılacağım." "Zürriyetimden de…” deyince "Ahdim zâlimlere ulaşmaz!” buyurdu.
Hasan Basri Çantay = Ve hatırlayın o zaman ki Rabbi, İbrâhîmi bir takım kelimelerle (emirleriyle) imtihan edib de o, bunları tamamen yerine getirince: «Seni insanlara îmam (rehber) yapacağım» buyurmuş, (İbrâhîm). «Zür-riyyetimden de» demiş, Allah ise: «Zaalimler ahdime (rahmetime, imametime, taatıma) eremez» demişdi.
Hayrat Neşriyat = Ve bir zaman Rabbi, İbrâhîm’i birtakım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihân etmiş, bunun üzerine (o) onları tamâmen yerine getirmişti. (Rabbi de ona:) 'Doğrusu ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tâbi' olunan rehber) yapıcıyım' buyurdu.(İbrâhîm ise:) 'Neslimden de (imamlar yap)!' dedi. (Rabbi de:) 'Verdiğim söz (senin neslinden de olsa, aslâ) zâlimlere ulaşmaz!' buyurdu.
İbni Kesir = Hani, İbrahim'i Rabb'ı bir takım kelimelerle imtihan etmişti de o da bunları tamamlayınca, Seni insanlara imam kılacağım, buyurmuştu. O da: Soyumdan da, demişti. Allah da; zalimler ahdime eremez buyurmuştu.
Kadri Çelik = Hani Rabbi, İbrahim'i bir takım kelimelerle denemiş, o da böylece onları tamamlamıştı da Allah, “Seni insanlara imam kılacağım” demişti. O, “Soyumdan da mı?” deyince, Allah, “Zalimler benim ahdime (imamlık makamına) erişemez” demişti.
Muhammed Esed = Ve (şunu hatırlayın): Rabbi, İbrahim'i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde O'na: "Seni insanlara önder yapacağım!" demişti. İbrahim de sormuştu: "Benim neslimden de mi (önderler çıkaracaksın)?" (Allah) cevap vermişti: "Benim ahdim zalimleri kapsamaz."
Mustafa İslamoğlu = Hani Rabbi İbrahim'i insanı şiddetle sarsan ağır imtihanlara tabi tutmuş ve o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği zaman demişti ki: "Ben seni insanlığa önder yapacağım". İbrahim: "Neslimden de!?" demişti. Allah buyurmuştu: "Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Şunu da yâd et ki, bir vakit İbrahim'i Rabbisi birtakım kelimeler ile imtihan etmişti. O da bunları tamamen yerine getirmişti. (Cenâb-ı Hak) Dedi ki, «Ben seni nâsa imam kılacağım.» O da dedi ki: «Zürriyetimden de.» (Hak Teâlâ da) Buyurdu ki, «Benim ahdime zalimler nâil olamaz.»
Ömer Öngüt = Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle (emirlerle) imtihan etmiş, o ise bunları tamamen yerine getirmişti. Allah: “Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım. ” buyurdu. İbrahim: “Zürriyetimden de!” deyince, “Zâlimler ahdime ermez. ” buyurdu.
Şaban Piriş = (Hatırlayın o zamanı ki) Rabbi İbrahim’i bir takım hükümlerle imtihan etmiş, o da onları tamamen yerine getirince: -Seni insanlara önder yapacağım, buyurmuş, İbrahim de: -Soyumdan gelenlerden de önderler yap, demişti. Allah ise: -Ama zalimler için söz vermiyorum, diye cevap vermişti.
Sadık Türkmen = Bir zaman Rabbi İbrahim’i(n gerçeğini), birtakım emirlerle açığa çıkarmış, İbrahim onların (emirlerin) hepsini yerine getirmiş de, Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder/lider yapacağım”. İbrahim de; “Soyumdan da (önderler yap ya Rabbi!) demişti. Bunun üzerine Rabbi; “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.
Seyyid Kutub = Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım emirler ile denemiş, o da onları yerine getirmişti. Bunun üzerine Allah; «Seni insanlara önder yapacağım» demişti. İbrahim; «Soyumdan da» deyince, Allah; «Zalimler bu taahhüdümün kapsamına asla giremezler» buyurdu.
Suat Yıldırım = Şunu da hatırda tutun ki: Bir vakit Rabbi İbrâhim’i birtakım emirlerle sınamıştı. O da onları hakkıyla yerine getirdiğinden Rabbi kendisine: "Seni insanlara önder (İmam) yapacağım." dedi. İbrâhim: "Ya Rabbî, neslimden de önderler çıkar!" deyince, Allah: "Zalimler ahdime (nübüvvete) nail olamazlar." buyurdu.
Süleyman Ateş = Bir zaman Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlayınca: "Ben seni insanlara önder yapacağım" demişti. "Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)" dedi. (Rabbi): "zâlimlere ahdim ermez (onlar için söz vermem!)" buyurdu.
Tefhim-ul Kuran = Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemeden geçirmişti. O da bunları tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e) : «Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım» demişti. (İbrahim) «Ya soyumdan olanlar?» deyince (Allah:) «Zalimler benim ahdime erişemez» demişti.
Ümit Şimşek = Hani İbrahim'i Rabbi birtakım buyruk ve yasaklarla sınamış, o da bu imtihanı tamamlamıştı. Allah 'Seni insanlara önder yapacağım' buyurdu. İbrahim, 'Neslimden de önderler yap' dedi. Allah ise, 'Benim ahdim zalimleri kapsamaz' buyurdu.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani Rabb'i, İbrahim'i bazı kelimelerle imtihana çekmiş, o da onların hakkını vermişti de Rab şöyle demişti: "Seni insanlara önder yapacağım." İbrahim, "soyumdan birilerini de" deyince Allah: "Benim ahdime zalimler eremezler." buyurdu.
İskender Ali Mihr = Ve İbrâhîm’i Rabbi kelimelerle imtihan etmişti. Nihayet (imtihan) tamamlanınca da (Allah şöyle) buyurdu: “Muhakkak ki Ben, seni insanlara imam kılacağım.” (İbrâhîm a.s): “Benim zürriyetimden de (imamlar kıl).” deyince; (Allah): “Benim ahdime (imamlık ve önderlik rahmetime, senin zürriyetinden olan) zâlimler nail olamaz.” buyurdu.
İlyas Yorulmaz = Bir zamanlar Rabbi, İbrahim’i bir takım kelimelerle denemişti. Sonra deneme bitince, Rabbi “Seni insanlık için önder yapacağım” demişti. O da “Soyumdan da (önderler yap)” dedi. Allah da “Benim ahdim, haksızlık yapanlara (zalimlere) ulaşmaz” dedi.
Bakara / 125 - Ve iz cealnâl beyte mesâbeten lin nâsi ve emnâ(emnen), vettehizû min makâmı ibrâhîme musallâ(musallen) ve ahidnâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle en tahhirâ beytiye lit tâifîne vel âkifîne ver rukkais sucûd(sucûdi).
Diyanet İşleri = Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O sıralarda Kâ'be'yi sevap kazanma yeri ve emniyet yurdu ettik. İbrahîm'in makamını namazgâh edinin. İbrahîm'le İsmâîl'e de, evimi, dönüp dolaşanlara, burada oturup ibadette bulunanlara, rükû ve sücud edenlere tertemiz tutun diye kesin emir verdik.
Abdullah Parlıyan = Hani o zaman biz Kâbe'yi, insanların tekrar tekrar yöneleceği bir hedef, toplanıp sevap kazanma yeri ve bir kutsal sığınak yapmıştık. Öyleyse vaktiyle İbrahim'e ayarlanan yeri siz de kendinize ibadet yeri edinin. Nitekim, biz İbrahim ve İsmail'e emrettik: “Mabedimi onu tavaf edenler, ibadete kapananlar, rüku ve secde edenler için her türlü pislikten temizleyin.”
Adem Uğur = Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik.
Ahmed Hulusi = Biz Beyt'i (Kâbe - kalp) insanlara güvenilir sığınak yaptık! İbrahim makamını (Hullet makamı, Esmâ mertebesi kuvveleriyle tahakkuk makamı) musalla (namazın yaşandığı yer) edinin. İbrahim ve İsmail'e: "Beytimi; tavaf edenler, kulluğunu yaşamak için oraya kapananlar ve secde eden rükû edenler için arındırılmış olarak muhafaza edin" dedik.
Ahmet Tekin = Biz, ta o zaman bu Beyt’i, Kâbe’yi, insanların iyiliği için bir sevap kazanma ve güvenli bir yer haline getirdik. Siz de Makam-ı İbrâhim tarafında namaz kılıp dua etmeyi gelenek haline getirin. İbrâhim ile İsmâil’e:'Beytimi, evimi, tavaf edenler, itikâfa girenler, ibadete kapananlar, cemaat halinde rükûlara vararak namaz kılanlar, İslâmî faaliyette bulunanlar, secdelere varanlar için tertemiz tutun' diye ahid verdik, emrettik.
Ahmet Varol = Ka'be'yi insanlar için bir toplanma ve güven yeri kıldık. Siz de İbrahim'in makamından kendinize bir namaz kılma yeri edinin. [23] İbrahim ile İsmail'e 'Tavaf edenler, orada ibadet için itikafa çekilenler, rüku ve secde edenler için evimi temizleyin' diye emir vermiştik.
Ali Bulaç = Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.
Ali Fikri Yavuz = Ve o vakit, Kâbe’yi insanlar için bir sevap ve emniyet yeri yapmıştık. Ey müminler, siz de İbrahim’in makâmından kendinize bir namazgâh edinin. İbrahim ile İsmail’e de şöyle emretmiştik: “- Evimi (kâbe’yi) tavaf edenlere, orada ibadet kasdiyle oturanlara, rükû ve secde eden namaz kılıcılara tertemiz tutun.”
Ali Ünal = Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
Bayraktar Bayraklı = Beytullah'ı insanların toplantı yeri ve güvenlik mekânı yaptığımızı hatırla! İbrâhim'in makamından namaz kılma yeri edininiz. İbrâhim ve İsmail'e, “Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secdeye varanlar için Beyt'imi temiz tutunuz” diye emretmiştik.[29]
Bekir Sadak = Kabeyi, insanlar icin toplanma ve guven yeri kilmistik. Ibrahim'in makamini namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, ruku ve secde edenler icin temiz tutun diye Ibrahim ve Ismail'e ahd verdik.
Celal Yıldırım = Ve hani biz Beytullah'ı insanlara dönüp varılacak toplantı, sevap ve emniyet yeri kılmıştık. Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin! Ve Biz İbrahim'le İsmail'e: «Evimi tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun,» diye vahyettik.
Cemal Külünkoğlu = Kâbe'yi insanların sevap kazanmaları için bir toplanma ve güvenlik yeri kıldık. Siz de İbrahim'in makamını namaz yeri edinin (onların namaz kıldığı yerde namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe'yi) tertemiz tutun.”
Diyanet İşleri (eski) = Kabeyi, insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim'in makamını namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrahim ve İsmail'e ahd verdik.
Diyanet Vakfi = Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik.
Edip Yüksel = Kabeyi halk için bir odak noktası ve bir güven yeri kıldık. İbrahim'in makamını bir namaz yeri olarak kullanın. 'Ziyaretçiler, kendini ibadete verenler ve eğilip secde edenler için ikiniz Evimi temiz tutun,' diye İbrahim ve İsmail'i görevlendirmiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve o vakit beyti şerifi insanlar için dönüp varılacak bir sevabgâh ve bir darüleman kıldık -siz de makamı İbrahimden kendinize bir namazgâh edinin- ve İbrahim ve İsmaile şöyle ahd verdik: Beytimi hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem rükü ve sücude varanlar için tertemiz bulundurun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o vakit Kabe'yi insanlar için dönüp varılacak sevap kazanma ve güvenilir bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından kendinize bir namazgah edinin! Ve İbrahim ile İsmail'e şöyle emir verdik: «Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rüku ve secdeye varanlar için tertemiz bulundurun.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz ta o zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kıldık. Siz de Makam- ı İbrahim'den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim ile İsmail'e şöyle ahid verdik: «Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!»
Gültekin Onan = Hani Evi (Kabe'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik (emna) yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin". İbrahim ve İsmail'e de "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.
Harun Yıldırım = Hani biz beyti insanlar için bir toplanma ve güven yeri kılmıştık."İbrahim’in makamından bir namazgah edinin". İbrahim ve İsmail'e de: "Beytimi tavaf edenler, itikafa çekilenler, rukû ve secde edenler için iyice temizleyin!" diye kuvvetle emretmiştik.
Hasan Basri Çantay = Hani Beyt (-i şerifi, Kâbey) i insanlar için bir toplantı yeri ve emîn bir mahal yapmışdık (hatırlayın). «Siz de İbrâhîmin makamından bir namazgah edinin», İbrâhîm ile İsmâîle de: «Evimi tavaf edenler, (ibâdet kasdıyle orada) kalanlar, rükû ve sücûd eyleyenler (namaz kılanlar) için titizlikle temizleyin» diye kuvvetli emir vermişdik.
Hayrat Neşriyat = O vakit Kâ'be’yi de insanlar için bir sevab (kazanma) yeri ve emniyetli bir mahal kıldık. Öyle ise (siz de) İbrâhîm’in makamından bir namazgâh edinin. İbrâhîm ve İsmâîl’e de: 'Tavâf edenler, i'tikâfta olanlar, rükû' (ve) secde edenler (namaz kılanlar) için beytimi temiz tutun!' diye emrettik.
İbni Kesir = Hani; Biz Beyti insanlar için bir toplantı yeri ve emin bri mahal yapmıştık. Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin. İbrahim ile İsmail'e de evimi tavaf edenler, orada kalanlar rüku ve secde edenler için temizleyin, diye ahid vermiştik.
Kadri Çelik = Hani Kâbe'yi, insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık ve “İbrahim'in makamını namaz yeri edinin (demiştik).” İbrahim ve İsmail'le de, “Evimi; ziyaret edenler, (orada) ikamet edenler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun” diye sözleşmiştik.
Muhammed Esed = O zaman Biz Mabed'i insanların tekrar tekrar yöneleceği bir hedef ve bir kutsal sığınak yapmıştık: Öyleyse İbrahim için vaktiyle belirlenen yeri ibadet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrahim ve İsmail'e emrettik: "Mabedimi, onu tavaf edecekler için, onun yanında tefekküre dalacaklar için ve (namazda) rüku ve secde edecekler için temiz tutun."
Mustafa İslamoğlu = Hani bir zaman da Kabe'yi insanlık için daimi bir merkez ve kutsal bir güvenlik bölgesi kılmıştık: öyleyse İbrahim'in makamını dua ve ibadet yeri edinin! Nitekim biz İbrahim ve İsmail'e, "Tavaf edecekler, (iç dünyasını iman için) içe kapanacaklar ve uzun uzun rüku ve secde ile namaz kılacaklar için mabedimi temiz tutun!" diye emretmiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o vakti de yâd ediniz ki, Biz Beyt-i Şerifi nâs için bir sevapgâh ve bir Darü'l-Emân kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim'den bir namazgâh ittihaz ediniz. Ve Biz İbrahim'e ve İsmail'e kat'i emir vermiştik ki, «Benim beytimi tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için ve rüku'a, sücûda varacaklar için tertemiz bulundurunuz.»
Ömer Öngüt = Biz Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara sevap kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e: “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Beyt'imi temizleyin. ” diye emretmiştik.
Şaban Piriş = Kâbe’yi insanlar için toplanma yeri ve emniyet mahalli kılmış ve: -İbrahim’in makamını namazgah edinin, İbrahim ve İsmail’e de: -Beyt’imi tavaf edenler, ibadete kapananlar, rüku ve secde edenler için temizleyin, diye kuvvetli bir emir vermiştik.
Sadık Türkmen = Hani, biz Kâbe’yi insanlar için toplanabilecekleri ve güvenli bir yer kılmıştık. Siz de Makamı İbrahim’den kendiniz için, bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için Evi (Kâbeyi) tertemiz tutun.”
Seyyid Kutub = Hani Kâbe'yi insanlar için toplanma ve güven yeri yapmıştık. «İbrahim'in makamını (Kâbe'nin tümünü) namaz yeri edininiz» İbrahim ile İsmail'e; «Bu evimi ziyaretçiler, kendilerini ibadete adayanlar, rüku ve secde edenler için temiz tutun» diye emir vermiştik.
Suat Yıldırım = Biz Beytullâh’ı insanlara sevap kazanmaları için toplantı ve güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrâhim’i namazgâh edininiz! İbrâhim ile İsmâil’e de: "Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu Evimi tertemiz bulundurun!" diye emretmiştik.
Süleyman Ateş = Biz Beyt'i (Ka'be'yi) insanlara sevâp kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrâhim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâ'il'e: "Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Ev'imi temizleyin!" diye emretmiştik.
Tefhim-ul Kuran = Hani Evi (Kâ'beyi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kıldık. «İbrahim'in makamını namaz yeri edinin», İbrahim ve İsmail'e de, «Evi'mi tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rükû ve secde edenler için temizleyin» diye ahid verdik.
Ümit Şimşek = Biz Kâbe'yi insanlar için bir toplanma yeri ve güvenli bir mahal yaptık. Siz de İbrahim'in makamını namazgâh edinin. Nitekim Biz İbrahim ile İsmail'e, 'Tavaf edenler, orada ibadet için kalanlar, rükû ve secde edenler için Beytimi temiz tutun' diye emretmiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Hatırla o zamanı ki, biz Beytullah'ı insanlar için sevap kazanmaya yönelik bir toplantı yeri ve güvenli bir sığınak yaptık. Siz de İbrahim'in makamından bir dua yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e şu sözü ulaştırmıştık; "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû-secde edenler için evimi temizleyin!"
İskender Ali Mihr = Ve Biz beyt’i (Kâbe’yi) insanlar için sevap (kazanılan) ve emin olan (bir yer) kılmıştık. Ve siz, İbrâhîm’in makamından bir namaz yeri ittihaz edinin. Ve Biz, İbrâhîm (a.s)’a ve İsmail (a.s)’a: “Tavaf edenler, âkifler (ibadet için kalanlar), rükû
ve secde edenler için beytim’i temiz tutsunlar.” diye ahdettik.
İlyas Yorulmaz = Bizde beyti, insanlar için uğrak ve güvenli bir yer yaptık ve insanlara “İbrahim’in yaptığı bu yeri namaz kılma (uzaktakiler için yönelme) mahalli yapın” dedik. İbrahim ve İsmail’e “Beytimi tavaf edecek olanlar, orada Rablerine gönülden yönelenler, saygı ile eğilenler ve secde edenler için temiz tutun” diye sözleşme yaptık.
Bakara / 126 - Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mines semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmil âhir(âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbin nâr(nâri), ve bi’sel masîr(masîru).
Diyanet İşleri = Hani İbrahim, “Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır” demişti. Allah da, “İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = O zaman İbrahîm, Yâ Rabbi dedi, bu şehri emniyetli bir yer et. Buradakilerden Allah'a ve son güne inananları meyvelarla rızıklandır. Allah, kâfir olanı da bir müddet rızıklandıracağım da sonra zorla onu, ateşle azâba uğratacağım. Oraya gidiş, ne yaman bir sonuçtur, ne kötü bir gidiştir dedi.
Abdullah Parlıyan = O vakit İbrahim: “Ey Rabbim!” diye yalvardı: “Burayı emin bir bölge yap ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları türlü meyvelerle rızıklandır” demişti de, Allah: “Sadece inananları değil, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dahi, yaşadıkları az bir süre yararlandırırım da, sonra onları cehennem azabıyla karşı karşıya kalma zorunda bırakırım, ne kötü bir duraktır o cehennem” diye cevap verdi.
Adem Uğur = İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!
Ahmed Hulusi = Hani İbrahim şöyle demişti: "Rabbim burasını emin bir mahal kıl ve ehlini (nefslerinin hakikati olarak) Allâh'a ve gelecekte yaşanacak sürece iman edenleri, yaptıklarının sonuçlarıyla rızıklandır. " (Rabbi) dedi: "Kim (hakikati) inkâr ederse onu bile kısa bir zaman (dünya yaşamı) boyunca rızıklandırır, sonra da yanma azabına bırakırım. " O ne kötü gerçekle yüzleşmedir!
Ahmet Tekin = O vakit İbrâhim:'Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzenlerini veren, koruyan, kontrol eden Rabbim! Burasını emin, güvenli bir belde haline getir. Halkını, Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe imân edenlerini çeşitli meyvalarla rızıklandır.' diye dua etti. Allah:'Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere dahi rızık verir de, hayattan biraz nasib aldırırım. Sonra onları, Cehenneme sürükler, ateş ile cezalandırırım. Orası ne kötü bir cezalandırma ve nihaî bir dönüş yeridir.' buyurdu.
Ahmet Varol = İbrahim: 'Ey Rabbim! Burasını güvenli bir belde kıl. Halkından Allah'a ve ahirete iman edenleri çeşitli ürünlerle rızıklandır' demişti. Allah da: 'Kim küfrederse onu da kısa bir süre geçindirir sonra ateş azabına atarım. Orası ne fena bir varış yeridir' demişti.
Ali Bulaç = Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti.
Ali Fikri Yavuz = O vakıt Hz. İbrahim: “-Ya Rab, burasını emîn bir belde kıl ve ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır!” diye dua etti. Allah: “Kâfir olan kimseyi de dünyanın az vaktında rızıklandırırım, sonra onu âhirette cehennem azabına muztar bırakırım. O varılacak ateş, ne kötü bir yerdir!” buyurdu.
Ali Ünal = Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
Bayraktar Bayraklı = Hatırla İbrâhim'in şöyle dediğini: “Ey Rabbim! Burayı güvenli bir belde yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle!” Allah da şöyle buyurdu: “İnkâr edeni de az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Orası ne kötü bir yerdir!”
Bekir Sadak = Ibrahim: «Rabbim! Burasini emin bir sehir kil, halkindan, Allah'a ve ahiret gunune inananlari urunlerle riziklandir» demisti. Allah da: «Inkar edeni de az bir muddet gecindirir, sonra da onu atesin azabina ugramak zorunda birakirim, ne kotu sonuc» buyurmustu.
Celal Yıldırım = O vakit İbrahim, «Rabbim! Burayı emîn bir belde eyle, burada oturanları, (onlardan) Allah'a ve âhiret gününe inananları türlü meyvelerle (gıdalarla) rızıklandır» demişti de Allah, «Küfre sapanları da (yaşadıkları) az bir süre yararlandırırım da sonra onları Cehennem azâbıyla (karşı karşıya kalma) zorunda bırakırım. Varılacak yer ne fenadır!» buyurmuştu.
Cemal Külünkoğlu = Hani İbrahim; “Ey Rabbim! Bu şehri güvenli bir yer kıl, halkından Allah'a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle” demişti. (Allah) buyurdu ki: “Onlardan kâfir olanı dahi (yaşadığı müddetçe) bir süre geçindirir, sonra cehennem azabına katlanmak zorunda tutarım. Ne kötü varılacak yerdir o!”
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim: 'Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır' demişti. Allah da: 'İnkar edeni de az bir müddet geçindirir, sonra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü sonuç' buyurmuştu.
Diyanet Vakfi = İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası!
Edip Yüksel = İbrahim, 'Rabbim, burayı güvenlik yeri kıl. ALLAH'a ve ahiret gününe inanan halkına ürünlerle rızık ver,' deyince, 'İnkar edene de rızık vereceğim. Onu kısa bir süre geçindirir, sonra onu ateş cezasına mahkum ederim. Ne kötü bir uğrak yeridir orası!,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve o vakit İbrahim «Yarab burasını emin bir belde kıl ve ahalisini envaı semerattan merzuk buyur, «Allaha ve Ahıret gününe iman eyleyenlerini» dedi, buyurdu ki «küfredeni dahi merzuk eder de az bir zaman hayattan nasib aldırırım ve sonra ateş azabına muztar kılarım ki o ne yaman bir inkılâbtır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o vakit İbrahim: «Ya Rab, burasını güvenilir bir yer kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!» dedi. Allah da: «İnkar edenleri de rızıklandırır, kısa bir zaman için hayattan nasip aldırırım. Sonra onları cehennem azabına girmek zorunda bırakırım ki, o ne yaman bir inkılaptır!» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve o vakit İbrahim «Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır» diye yalvardı. Allah buyurdu ki: «küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman bir duraktır!»
Gültekin Onan = Hani İbrahim: "Rabbim, burasını güvenli (aminen) bir şehir kıl ve ehlinden Tanrı'ya ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Tanrı: "Sadece inananları değil) küfredeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti.
Harun Yıldırım = Hani İbrahim: "Rabbim! Burayı güvenli bir şehir kıl, halkından Allah'a ve âhiret gününe îmân edenleri çeşitli ürünlerle rızıklandır" demişti.Buyurdu ki: "Kâfir olanı dahi az bir süre faydalandırır, sonra onu ateş azabına mahkum ederim. Ne kötü bir dönüş yeri!"
Hasan Basri Çantay = Hani İbrâhîm: «Yâ Rab, burasını emniyyetli bir şehir yap ve ehâlisinden Allaha ve âhiret gününe inananları (yemiş, hububat gibi) mahsullerle rızıklandır» demişdi. (Allah da:) «Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için (yaşadığı müddetce) fâidelendireceğim, sonra onu cehennem azabına icbar edeceğim. Varacağı yer ne kötüdür» buyurmuşdu.
Hayrat Neşriyat = O vakit İbrâhîm de: 'Rabbim! Burasını emniyetli bir belde kıl ve halkını, içlerinden Allah’a ve âhiret gününe îmân edenleri mahsûllerle rızıklandır!' demişti. (Rabbi de ona) şöyle buyurdu: 'İnkâr edene de (ni'met veririm); fakat onu kısa bir müddet (dünya hayâtında)faydalandırır, sonra da onu ateş azâbına (girmeye) mahkûm ederim! O varılacak yer ise, ne kötüdür!'
İbni Kesir = Hani, İbrahim demişti ki: Rabbım burasını emniyetli bir şehir yap. Ve halkından Allah'a, ahiret gününe iman etmiş olanları mahsullerle rızıklandır Allah da: Kafir olanı kısa bir zaman için geçindiririm. Sonra onu cehennem azabına zorlarım. Bu ne kötü bir sonuçtur, buyurmuştu.
Kadri Çelik = Hani İbrahim, “Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkından, Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri ürünlerle rızıklandır” demişti de Allah, “Küfre sapanı da az bir müddet geçindirir, sonra da onu cehennem azabına (girmeye) zorlarım ve bu, pek de kötü bir sonuçtur” diye söylemişti.
Muhammed Esed = Ve İbrahim: "Ey Rabbim!" diye yalvardı, "Burayı emin bir bölge yap ve halkından Allah'a ve Ahiret Günü'ne iman edenlere bereketli rızıklar bağışla." (Allah): "Her kim hakikati inkar ederse, onun kısa bir süre zevk ü sefa içinde yaşamasına izin veririm -ama sonunda onu ateşin azabına sürerim; ne kötü bir duraktır o!" diye cevap verdi.
Mustafa İslamoğlu = Hani İbrahim de şöyle dua etmişti: "Rabbim! Burasını emin bir bölge kıl! Onun sakinlerinden Allah'a ve ahiret gününe inananları türlü ürünlerle rızıklandır!" Allah karşılık verdi: "Onlardan küfredenleri de, geçici zevkleri tattırdıktan sonra yakıcı bir azaba mahkum ederim ki, orası pek fena bir duraktır."
Ömer Nasuhi Bilmen = Şunu da zikret ki İbrahim, «Yarabbi! Burasını bir emîn belde kıl, ahalisini, Allah'a ve ahiret gününe imân etmiş olanları da semerelerden merzûk buyur» demişti. Allah Teâlâ da, «Kâfir olanı da az bir müddet müstefîd ederim, sonra da onu ateş azabına muzdar kılarım. Ne fena bir gidiş!» diye buyurmuştu.
Ömer Öngüt = İbrahim demişti ki: “Ey Rabbim! Bu şehri emin bir şehir yap. Halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır. ” Allah buyurdu ki: “İnkâr edeni de az bir süre geçindirir, sonra onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım. Orası ne kötü varılacak yerdir!”
Şaban Piriş = Hani İbrahim: -Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir yap, halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır, demişti. Allah da: -İnkarcı olanı bile az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azabına atarım ne kötü bir akibet! diye buyurmuştu.
Sadık Türkmen = Hani ibrahim; “Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri, her türlü ürünle rızıklandır” demişti. Allah da; “Inkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır, sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!” demişti.
Seyyid Kutub = Hani İbrahim; «Ey Rabbim, bu şehri güvenli bir yer kıl, halkından Allah a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır» dedi. Allah da; «Onlardan kâfir olanları ise kısa bir süre geçindirir, sonra Cehennem azabına katlanmak zorunda tutarım. Ne kötü akıbettir o!» buyurdu.
Suat Yıldırım = Ve o vakit İbrâhim: "Ya Rabbî, burayı güvenli bir şehir yap. Buranın halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri çeşit çeşit mahsullerle rızıklandır!" dedi. Bunun üzerine buyurdu ki: "Onlardan inkâr edeni dahi rızıklandırıp az bir zaman hayattan nasip aldırır, sonra da onları cehennem azabına sürerim. Orası varılacak yer olarak ne fena bir yerdir!"
Süleyman Ateş = İbrâhim demişti ki: "Rabbim, bu şehri güvenli bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle!" (Rabbi) buyurdu: "İnkâr edeni dahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azâbına (girmeğe) zorlarım, ne kötü varılacak yerdir orası!"
Tefhim-ul Kuran = Hani İbrahim: «Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır» demişti de (Allah:) «Küfredeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o» demişti.
Ümit Şimşek = Bir de, İbrahim, 'Rabbim,' demişti, 'bu beldeyi güvenli bir belde yap; onun ahalisinden Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır.' Allah buyurdu ki: 'İnkâr edeni de Ben biraz rızıklandırır, sonra da ateş azabına sürerim. Gidilecek ne kötü bir yerdir orası!'
Yaşar Nuri Öztürk = İbrahim şöyle yakarmıştı: "Rabb'im! Şu kenti güvenli bir kent yap, halkının Allah'a ve âhıret gününe inananlarını çeşitli ürünlerle rızklandır." Rab dedi ki: "Küfre sapanları bile rızklandırırım. Ama az bir nimetle rızklandırır, sonra da ateş azabına itiveririm. Ne kötü bir dönüş yeridir o..."
İskender Ali Mihr = Ve İbrâhîm: “Rabbim burayı emin (güvenli) bir belde kıl. Onun halkından Allah’a ve yevmil âhire îmân edenleri semerelerinden (çeşitli ürün ve meyvelerden) rızıklandır.” dediği zaman (Allah) şöyle buyurdu: “Kâfir olan kimseyi
biraz metalandırırım (geçindiririm) ve sonra onu ateşin azabına maruz bırakırım, orası ne kötü bir varış yeridir.”
İlyas Yorulmaz = İbrahim Rabbine “Rabbim bu beldeyi güvenli bir yer yap, burada yaşayıp ta, Allah’a ve ahiret gününe inananları bereketli rızıklarla rızıklandır” dedi. Rabbi de “Kim inkâr ederse, onu az bir müddet yaşatırım, daha sonra ateşin azabına sürerim. Orası ne kötü dönüş yeri” dedi.
Bakara / 127 - Ve iz yerfeu ibrâhîmul kavâide minel beyti veismâîl(ismâîlu) rabbenâ tekabbel minnâ inneke entes semîul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = O vakit İbrahîm ve İsmâîl Kâbe'nin temel duvarlarını yükselttiler de Rabbimiz dediler, bu evi yaptık, sen kabul et. Şüphe yok ki sen, her şeyi duyansın, bilensin.
Abdullah Parlıyan = İbrahim ve İsmail mabedin temellerini yükseltirken şöyle yalvarıp dua ettiler: “Ey Rabbimiz! Bizim yaptığımız şeyleri bizden kabul et, sensin herşeyi bilen ve herşeyi duyan.
Adem Uğur = Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Ahmed Hulusi = Ve hani İbrahim, İsmail ile el BEYT'in (Kâbe - kalp - şuurun 7. kat semâsı) ana duvarlarını yükseltip (şöyle yönelmişti): "Rabbimiz, bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen (varlığın hakikati olarak) Algılayan Aliym'sin. "
Ahmet Tekin = İbrâhim ile İsmâil, mâbedin, Kâbe’nin temellerini yükseltirlerken:'Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzenlerini veren, koruyan, kontrol eden ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur. Sen, sadece Sen her şeyi işitir ve bilirsin.' dediler.
Ahmet Varol = Hani, İbrahim ve İsmail birlikte Ka'be'nin sütunlarını yükseltiyorlardı. (O zaman şöyle demişlerdi): 'Ey Rabbimiz! Bizden kabul et! Sen duyan ve bilensin.'
Ali Bulaç = İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin";
Ali Fikri Yavuz = Ve o zaman, İbrahim ile İsmail (Aleyhisselâm) Kâbe’nin temellerini yükselttiler ve şöyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul et; hakikaten Sen duâmızı işitici, niyyetimizi bilicisin.
Ali Ünal = Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim ile İsmail'in Beytullah'ın temellerini yükseltirken şu duayı yaptıklarını hatırlayınız: “Ey Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur; çünkü sen her şeyi duyan ve her şeyi bilensin.”
Bekir Sadak = Ibrahim ve Ismail, Kabenin temellerini yukseltiyordu. «Rabbimiz! Yaptigimizi kabul buyur. suphesiz ki, Sen hem isitir hem bilirsin» dediler.
Celal Yıldırım = Hani İbrahim, Beyt-i Şerifin temellerini yükseltiyordu da İsmail ile birlikte (şöyle duâ ediyorlardı): «Ey Rabbimiz! Bunu kabul buyur bizden, şüphesiz ki daima İşiten, hakkıyla bilen ancak Sensin.
Cemal Külünkoğlu = İbrahim, İsmail'le birlikte Kâbe'nin sütunlarını yükseltirken (ikisi şöyle dua etmişlerdi:) “Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, sen (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilensin.”
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim ve İsmail, Kabenin temellerini yükseltiyordu: 'Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir hem bilirsin'
Diyanet Vakfi = Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Edip Yüksel = İbrahim, İsmail ile birlikte evin (kabenin) temellerini yükseltiyor: 'Rabbimiz, bizden kabul et, şüphesiz sen İşitensin, Bilensin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = ve o vakit ki İbrahim beyitten temelleri yükseltiyordu İsmaille birlikte şöyle dua ettiler: Ey bizim Rabbımız kabul buyur bizden, daima işiten, daima bilen sensin ancak sen
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o zaman ki, İbrahim Beyt'in temellerini yükseltiyordu. İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: «Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur. Çünkü daima işiten, daima bilen Sensin ancak Sen!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.
Gültekin Onan = İbrahim, İsmail ile birlikte Evin (Kabenin) temellerini / sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz, bizden (bunu) kabul et, kuşkusuz sen işitensin, bilensin".
Harun Yıldırım = Hani İbrahim ile İsmail beytin temellerini yükseltiyordu.“Rabbimiz bizden kabul buyur, şüphesiz Semi' ve Alîm olan sensin, yalnız sen!"
Hasan Basri Çantay = Hani İbrâhîm o Beytin temellerini (yahud: divarlarını), İsmail ile birlikde, yükseltiyordu (da ikisi de şöyle düâ etmişlerdi:) «Ey Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur. Şübhesiz hakkıyle işiden, kemâliyle bilen sensin Sen».
Hayrat Neşriyat = Ve bir zaman İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beyt’in (Kâ'be’nin) temellerini yükseltiyordu. (Ve şöyle duâ ediyorlardı:) 'Rabbimiz! (Yaptığımızı) bizden kabûl buyur! Şübhe yok ki Semî' (her duâyı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!'
İbni Kesir = Hani, İbrahim, Ka'be 'nin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyordu ve diyordu ki: Rabbımız bizden kabul buyur. Şüphesiz ki, Sensin Sen Semi', Alim.
Kadri Çelik = Hani İbrahim ve İsmail, Kâbe'nin temellerini yükseltirken, “Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz sen hem işiten, hem bilensin (demişlerdi).”
Muhammed Esed = İbrahim ve İsmail Mabed'in temellerini yükseltirken yalvardılar: "Ey Rabbimiz! Bunu kabul et; Sensin her şeyi bilen, her şeyi duyan!"
Mustafa İslamoğlu = İbrahim, İsmail'le birlikte Kabe'nin temelleri yükseltirken şöyle yalvardılar: "Rabbimiz! Kabul buyur bizden! Yalnız sensin tüm duaları işiten; ve gönüllerdekini bilen de yalnız sen!
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakti yâd et ki, İbrahim Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, «Ya Rabbenâ! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki Sen semî' ve alîmsin,» diyordu.
Ömer Öngüt = İbrahim, İsmail ile beraber Beyt'in temellerini yükseltiyor ve şöyle duâ ediyorlardı: “Ey Rabbimiz! Yaptığımız bu hayırlı işi bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen işitensin bilensin. ”
Şaban Piriş = İbrahim, İsmail’le birlikte Kabe’nin temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı): -Rabbimiz hizmetimizi kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Sadık Türkmen = Hani ibrahim, İsmail ile birlikte (Allah’a ibadet için yapılan) Ev’in (Kâbe’nin), temellerini yükseltiyor; “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz Sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.
Seyyid Kutub = Hani İbrahim ile İsmail, Kâbe'nin duvarlarını yükseltirlerken söyle dua etmişlerdi; «Ey Rabbimiz, yaptığımızı kabul et hiç şüphesiz sen herşeyi işiten ve bilensin.
Suat Yıldırım = İbrâhim ile İsmâil beytullah’ın temellerini yükseltirken şöyle dua ediyorlardı. "Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Yaptığımız bu işi kabul buyur bizden! Hakkıyla işiten ve bilen ancak Sen’sin."
Süleyman Ateş = İbrâhim, İsmâ'il'le beraber Ev'in temellerini yükseltiyor: "Rabbi'imiz, bizden kabul buyur, kuşkusuz sen işitensin, bilensin."
Tefhim-ul Kuran = İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'benin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti:) «Rabbimiz bizden (bunu) kabul et, şüphesiz, Sen işiten ve bilensin»;
Ümit Şimşek = Hani, İbrahim ile İsmail, Kâbe'nin temellerini yükseltirken, 'Rabbimiz,' diyorlardı, 'bunu bizden kabul et. Çünkü Sen herşeyi işiten, herşeyi bilensin.
Yaşar Nuri Öztürk = İbrahim'in, İsmail'le birlikte, Beytullah'ın ana duvarlarını yükselterek şöyle yakardıkları zamanı da an: "Rabb'imiz, bizden gelen niyazları kabul buyur; sen, evet sen, Semî'sin, her şeyi çok iyi duyarsın; Alîm'sin, her şeyi çok iyi bilirsin."
İskender Ali Mihr = İbrâhîm (a.s) ve İsmail (a.s), beyt’in (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyorlardı (ve şöyle dua ediyorlardı): “Rabbimiz,
bizden (bunu) kabul buyur. Muhakkak ki Sen, Sen, en iyi işiten ve en iyi bilensin.”
İlyas Yorulmaz = İbrahim ve İsmail, beytin temellerini yükselttikleri zaman,”Rabbimiz! Bizden kabul et. Sen işiten ve her şeyi en iyi bilensin. ”
Bakara / 128 - Rabbenâ vec’alnâ muslimeyni leke ve min zurriyyetinâ ummeten muslimeten leke ve erinâ menâsikenâ ve tub aleynâ, inneke entet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbimiz, bizi sana teslîm olmuş kullardan et, soyumuzdan da Müslüman bir ümmet izhar eyle. İbadet yerlerini, ibadetimizin yolunu yordamını göster bize. Tövbe ettikçe tövbemizi kabul et. Şüphe yok ki sen, tövbeleri kabul eden rahîmsin.
Abdullah Parlıyan = Ey Rabbimiz! Bizi müslümanlardan eyle ve bizim soyumuzdan sana teslim olacak, gerçekten müslüman bir topluluk çıkar, bize ibadet yollarını ve şekillerini göster ve tevbemizi kabul et. Hiç şüphesiz sen, tevbeleri kabul eden ve çok merhametlisin.
Adem Uğur = Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.
Ahmed Hulusi = "Rabbimiz, bizi sana teslim olmuş kıl ve neslimizden de sana teslim olmuş bir topluluk oluştur. Bize menasıkın (hac uygulamasının şartlarını) göster ve tövbemizi kabul et. Muhakkak ki sen (Tevvab) tövbeleri kabul eden Rahıym'sin (sonucunda onun salt güzelliklerini yaşatansın). "
Ahmet Tekin = 'Ey Rabbimiz, bizi sana boyun eğen, İslâm’ı yaşayan, senin hükmüne razı olan müslümanlar olarak yetiştir. Soyumuzdan yalnız sana boyun eğen, senin hükmüne razı olan müslüman bir ümmet, İslâm’ı yaşayan müslüman bir nesil meydana getir. Bize ibadet edeceğimiz mübarek makamları, ibadetimizin usullerini, yollarını, icra şeklini göster, öğret. Tevbemizi, Sana itaate yönelişimizi, rahmetinle kabul et. Sen, sadece Sen, insanları tevbeye sevkeden ve tevbeleri kabul edensin, engin merhamet sahibisin.' diye dua ettiler.
Ahmet Varol = 'Ey Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kimseler eyle. Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar. Bize ibadet yer ve yöntemlerimizi göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz sen her zaman tevbeleri kabul edensin ve rahmet sahibisin.'
Ali Bulaç = "Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin."
Ali Fikri Yavuz = Ey Rabbimiz, bizi sana teslim ve ihlâs sahibi olmakta sabit kıl. Soyumuzdan bir topluluğu da, Sana boyun eğen bir ümmet yap; bize ibadet yollarımızı ve hac vazifelerimizi göster, kusurlarımızı afvedip tevbemizi kabul buyur. Muhakkak ki, Sen tevbeleri kabul edensin, müminlere merhamet buyuransın.
Ali Ünal = “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
Bayraktar Bayraklı = “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlar kıl; neslimizden de sana teslim olan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yerlerimizi göster. Tövbemizi kabul et; çünkü sen tövbeleri ziyadesiyle kabul edensin ve çok merhametlisin.”
Bekir Sadak = «ORabbimiz! Ikimizi Sana teslim olanlardan kil, soyumuzdan da Sana teslim olanlardan bir ummet yetistir. Bize ibadet yollarimizi goster, tevbemizi kabul buyur, cunku tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin".
Celal Yıldırım = Ey Rabbimiz! İkimizi Müslüman olarak Sana boyun eğmekte sabit kıl, soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösterip boyun eğen bir ümmet meydana getir. Bize hac ibâdetimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Şüphesiz ki tevbeyi en çok kabul eden, en çok merhametli olan Sensin Sen!.
Cemal Külünkoğlu = “Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur. Şüphesiz tevbeleri en güzel şekilde kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbimiz! İkimizi Sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da Sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur, çünkü tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin'.
Diyanet Vakfi = Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.
Edip Yüksel = 'Rabbimiz, ikimizi sana teslim olanlar (müslümanlar) yap. Soyumuzdan da sana teslim olan bir topluluk çıkar. Bize nasıl ibadet edeceğimizi göster, sana yönelmemizi kabul et, kuşkusuz sen yönelişleri kabul edensin, Rahimsin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey bizim Rabbımız hem bizi yalnız senin için boyun eğen müslüman kıl ve zürriyetimizden yalnız senin için boyun eğen bir ümmeti müslime vücude getir ve bizlere ibadetimizin yollarını göster ve tevbe ettikçe üzerimize rahmetinle bak öyle tevvab, öyle rahîm sensin ancak sen
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Rabbimiz, bizi yalnız senin için boyun eğen müslüman kıl! Soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen müslüman bir ümmet vücuda getir! Bizlere yapacağımız ibadetleri göster ve tevbe ettikçe üzerimize rahmetinle bak! Tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet eden Sensin ancak Sen!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.
Gültekin Onan = "Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (müslümanlar) kıl ve soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet çıkar / ver. Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Kuşkusuz sen tevbeleri kabul edensin, rahimsin."
Harun Yıldırım = “Rabbimiz ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl ve soyumuzdan yalnız sana teslim olmuş bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster ve tevbemizi kabul buyur. Şüphesiz Tevvâb ve Rahîm olan sensin, yalnız sen!"
Hasan Basri Çantay = «Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslîmiyyetde sabit kıl. Soyumuzdan da (yalınız Sana boyun eğen) müslüman bir ümmet (yetişdir), Bize ibâdet edeceğimiz yerleri (Hac amellerini) göster (öğret), tevbemizi kabul et. Çünkü tevbeleri en çok kabul eden, ve (mü'minleri) hakkıyle esirgeyen Sensin Sen».
Hayrat Neşriyat = 'Rabbimiz! Bizi, sana teslîm olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslîm olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak sensin!'
İbni Kesir = Rabbımız ikimizi de sana teslim olanlar kıl. Soyumuzdan da sana teslim olanlar yetiştir, bize ibadet edeceğimiz yerleri göster, tevbelerimizi kabul et. Çünkü Sensin Sen, Tevvab, Rahim.
Kadri Çelik = “Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet karar kıl. Bize ibadet yöntemlerimizi göster, tevbemizi kabul buyur; çünkü tevbeleri daima kabul eden ve merhameti bol olan ancak sensin (demişlerdi).”
Muhammed Esed = "Ey Rabbimiz, bizi Sana teslim olanlardan kıl ve bizim soyumuzdan Sana teslim olacak bir topluluk çıkar, bize ibadet yollarını göster ve tevbemizi kabul et: Şüphesiz yalnız Sensin tevbeleri kabul eden, rahmet dağıtan!"
Mustafa İslamoğlu = "Rabbimiz" Bizi kayıtsız şartsız sana teslim olan kimselerden eyle! Soyumuzdan da sürekli sana teslim olacak önder topluluklar var et! Bize nasıl kulluk yapacağımızı göster ve bizi affet! Hiç şüphe yok ki sen tevbeleri çokça kabul edensin, rahmetle muamele edensin!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ya Rabbenâ! Bir de bizleri Sana iki muhlis müslüman kıl ve zürriyetimden de senin için bir müslüman ümmet (vücuda getir). Ve bizlere haccın usulünü göster, tevbelerimizi de kabul buyur. Şüphe yok ki Sen tevvâbsın, rahîmsin» diye de duada bulunuyordu.
Ömer Öngüt = “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslim olan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yerlerimizi göster. Tevbemizi kabul buyur. Tevbeleri çok kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. ”
Şaban Piriş = Rabbimiz, bizi sana teslim olan iki kul ve soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar. Bize ibadet yollarımızı göster ve tevbelerimizi kabul et, zira tevbeleri kabul edip, bağışlayan ancak sensin!
Sadık Türkmen = “rabbimiz! bizi Sana teslim olmuş kimseler kıl! Soyumuzdan da Sana teslim olmuş bir toplum kıl! Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster/öğret. Tövbemizi kabul et. Şüphesiz Sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.”
Seyyid Kutub = Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz sen tevbeleri kabul edensin ve çok merhametlisin.
Suat Yıldırım = Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Bizi, yalnız Sana boyun eğen müslüman kıl. Soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösteren bir Müslüman ümmet yetiştir. Ve bizlere ibadetimizin yollarını göster, tövbelerimizi kabul buyur. Muhakkak ki tövbeleri en güzel şekilde kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin!"
Süleyman Ateş = "Rabbimiz, bizi sana teslim olanlar yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar; bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. Sen!"
Tefhim-ul Kuran = «Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (müslümanlar) kıl ve soyumuzdan da sana teslim olmuş (müslüman) bir ümmet (kıl) . Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin.»
Ümit Şimşek = 'Rabbimiz, bizi yalnız Sana teslim olmuş kullar eyle. Neslimizden de Sana teslim olan bir ümmet yarat. İbadetlerimizin yolunu bize göster, tevbelerimizi kabul et. Çünkü Sen tevbeleri çok kabul edersin ve çok merhametlisin.
Yaşar Nuri Öztürk = "Rabb'imiz! Bizi, sana teslim olmuş iki müslüman kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan müslüman bir ümmet oluştur. Bize ibadet yerlerimizi göster, bizim tövbemizi kabul et. Sen, evet sen, Tevvâb'sın, tövbeleri cömertçe kabul edersin; Rahîm'sin, rahmetini cömertçe yayarsın."
İskender Ali Mihr = Rabbimiz, bizim ikimizi sana teslim olanlardan kıl, zürriyetimizden de sana teslim olan bir ümmet (kıl) ve bize (hac) ibadetinin yerlerini (ve kurallarını) göster ve tövbemizi kabul et. Muhakkak ki Sen, Sen, tövbeleri kabul edensin, rahmet edensin (rahmet nuru gönderensin).
İlyas Yorulmaz = “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl ve soyumuzu da sana teslim olmuş bir topluluk yap. Bize, sana ibadetin yollarını göster ve hatalarımızı bağışla. Çünkü sen hataları bağışlayan ve kullarına acıyansın. ”
Bakara / 129 - Rabbenâ veb’as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
Diyanet İşleri = “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbimiz, onların içinden bir peygamber gönder de onlara, senin âyetlerini okusun, kitabı, hikmeti öğretsin, onları tertemiz bir hale getirsin. Şüphe yok ki sen, yücelik, hüküm ve hikmet sahibisin.
Abdullah Parlıyan = Ey Rabbimiz! Soyumuzdan, onlara senin mesajlarını okuyacak, kitabı ve onun hayata nasıl hakim kılınabileceğini öğretecek ve onları arındırıp tertemiz kılacak bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, herşeyi yerli yerince yapan sensin sen.”
Adem Uğur = Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.
Ahmed Hulusi = "Rabbimiz, onların içinde senin âyetlerini (âlemlerinde Esmâ'nın açığa çıkışını) onlara öğretip okutan, onlara Bilgiyi ve açığa çıkış sistemini (hikmeti) öğreten, onları arındıran Rasûl bâ's et (insanlara Hakikati bildiren Esmâ'nın açığa çıkmış sûretini oluştur). " Kesinlikle sen Aziyz Hakiym'sin.
Ahmet Tekin = 'Ey Rabbimiz, onlardan, onların içinde özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere rasuller, peygamberler görevlendir. Onlara, Senin âyetlerini okusunlar. Okuma-yazmayı, kitaplarına vukufu, kitaplarını, Kur’ân’ı, ilmi, hikmeti, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetlerini öğretsinler. Onları pisliklerden arındırıp, vicdanlarını tertemiz yapsınlar. Sen, sadece Sen, kudretli, hikmet sahibi ve hükümransın.' diye yalvardılar.
Ahmet Varol = 'Ey Rabbimiz! Onların içinden kendilerine senin ayetlerini okuyacak, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz sen pek yüce ve hikmet sahibisin.'
Ali Bulaç = "Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin."
Ali Fikri Yavuz = Ey Rabbimiz, soyumuzdan gelen müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder ki, onlara (Kur’an) âyetlerini okusun, kitabı (Kur’an’ı) ve hükümlerini öğretsin, onları günahlardan temizlesin. Muhakkak ki sen azîz olan Hakîmsin (her şeye üstün gelen hikmet sahibisin).”
Ali Ünal = “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
Bayraktar Bayraklı = “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini okuyacak, kitap ve hikmet öğretecek, onların ruhlarını arındıracak bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan sensin.”
Bekir Sadak = «ORabbimiz! Iclerinden onlara Senin ayetlerini okuyan, Kitabi ve hikmeti ogreten, onlari her kotulukten aritan bir peygamber gonder. Dogrusu guclu ve Hakim olan ancak Sensin". *
Celal Yıldırım = Ey Rabbimiz! Onlara kendilerinden bir peygamber gönder ki. üzerlerine Senin âyetlerini okusun, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, onları (her türlü şirk ve isyandan) temizlesin. Şüphesiz ki Sen çok üstün çok güçlü ve yegâne hikmet sahibisin.
Cemal Külünkoğlu = “Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları (günahlardan) arındırsın. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbimiz! İçlerinden onlara Senin ayetlerini okuyan, Kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve Hakim olan ancak Sensin'.
Diyanet Vakfi = Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.
Edip Yüksel = 'Rabbimiz, onların arasından, ayetlerini onlara okuyacak, onlara kitabı ve bilgeliği öğretecek ve onları temizleyecek bir elçi gönder. Sen Yücesin, Bilgesin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey bizim Rabbımız hem de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki üzerlerine ayatını tilâvet eylesin ve kendilerine kitabı ve hikmeti ta'lim etsin ve içlerini dışlarını temiz paklesin, öyle azîz öyle hakîm sensin ancak sen
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, üzerlerine ayetlerini okusun, kendilerine Kitab'ı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapsın! Çünkü güç ve kuvvet sahibi, tam hikmet sahibi Sensin ancak Sen!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin. Hiç şüphesiz Azîz sensin, hikmet sahibi Sensin.
Gültekin Onan = "Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Kuşkusuz sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin".
Harun Yıldırım = “Rabbimiz onlara kendilerinden bir rasûl gönder ki onlara senin âyetlerini okusun, onlara kitap ile hikmeti (sünneti) öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz Azîz ve Hakîm olan sensin, yalnız sen!"
Hasan Basri Çantay = «Ey Rabbimiz, onların (müslim olan o soyumuzun) içinden onlara Senin âyetlerini okuyacak, onlara Kitabı (Kur'anı), hikmeti (ondan hükümleri) öğretecek, onları (şirkden) iyice temizleyecek bir peygamber gönder. Şübhesiz yegâne gaalib, (sun'unda) tam hikmet saahibi Sensin Sen».
Hayrat Neşriyat = 'Rabbimiz! Onlara (neslimize) de içlerinden bir peygamber gönder ki, kendilerine senin âyetlerini okusun ve kendilerine Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretsin ve onları (günahlardan) temizlesin! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!'
İbni Kesir = Rabbımız, onların arasından, senin ayetlerin onlara okuyacak, kitabı, hikmeti öğretecek ve onları tezkiye edecek bir peygember gönder. Şüphesiz ki Aziz, Hakim Sensin Sen.
Kadri Çelik = “Rabbimiz! İçlerinden, onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hikmet sahibi olan ancak sensin (demişlerdi).”
Muhammed Esed = "Ey Rabbimiz! Soyumuz içinden onlara Senin mesajlarını iletecek, vahyi ve hikmeti öğretecek ve onları arındırıp temiz kılacak bir elçi çıkar: Çünkü yalnız Sensin kudret ve hikmet sahibi!"
Mustafa İslamoğlu = "Rabbimiz! Onlar arasından kendilerine senin mesajını okuyacak, ilahi kelamı ve hakikate mutabık hüküm vermeyi öğrenecek ve onları arındıracak bir elçi gönder. Çünkü yalnızca Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden de Sen.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ey Rabbimiz! Onların arasında onlardan bir resûl gönder ki, onlara âyetlerini okusun. Onlara kitap ve hikmet talim etsin. Ve onları nezih bir hale getirsin. Şüphe yok ki Sen, evet Sen azîzsin, hakîmsin.»
Ömer Öngüt = “Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden senin âyetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları tezkiye edecek temizleyecek bir peygamber gönder. Şüphesiz ki Aziz ve Hakîm olan ancak sensin. ”
Şaban Piriş = Rabbimiz onlara içlerinden senin ayetlerini onlara okuyan, kitap ve hikmeti öğreten ve onları (şirkten) arındıran bir resul gönder. Şüphesiz aziz ve hakim olan ancak sensin.
Sadık Türkmen = “rabbimiz! içlerinden onlara bir elçi gönder; onlara ayetlerini okusun, onları Kitap ve Hikmet/Bilim ile (eğitim öğretime tabi tutarak) onları geliştirsin ve onları(n başlarına gelebilecek) her türlü kötülüğe karşı uyarsın. Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, doğru hüküm/karar verensin.”
Seyyid Kutub = Ey Rabbimiz, içlerinden onlara senin ayetlerini okuyacak, Kitab'ı ve hikmeti öğretecek, kendilerini kötülüklerden arıtacak bir peygamber gönder. Hiç şüphesiz sen azizsin ve hikmet sahibisin.»
Suat Yıldırım = "Ey bizim Hakîm Rabbimiz! Onların içinden öyle bir resul gönder ki; Kendilerine Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları tertemiz kılsın. Muhakkak ki azîz Sen’sin, hakîm Sen’sin! (Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibisin!)"
Süleyman Ateş = "Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!"
Tefhim-ul Kuran = «Rabbimiz, içlerinden onlara bir peygamber gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.»
Ümit Şimşek = 'Rabbimiz, neslimizden bir elçi gönder de onlara Senin âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin, onları arındırsın. Senin kudretin herşeye üstündür; hikmetin ise herşeyi kuşatır.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Rabb'imiz! İçlerinden onlara, senin ayetlerini okuyacak, kendilerine Kitap'ı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyip arındıracak bir resul gönder. Sen, evet sen, Azîz'sin, tüm ululuk ve onurun sahibisin; Hakîm'sin, tüm hikmetlerin kaynağısın."
İskender Ali Mihr = Rabbimiz, onların arasından kendilerinden, onlara Senin âyetlerini tilâvet edecek (okuyup açıklayacak), onlara Kitap’ı (Kuranı Kerim’i) ve hikmeti öğretecek ve onların (nefsini) tezkiye (ve tasfiye) edecek bir resûl beas et (hayata getir). Muhakkak ki Sen, Sen, Azîz’sin, Hakîm’sin.
İlyas Yorulmaz = “İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve içinde ki (senin emrettiğin) hükümleri öğreten, onları (şeytani düşüncelerden) temizleyen bir elçi gönder. Her şeye gücü yeten sensin ve her şeyin hükmünü verende sensin, sen” demişlerdi.
Bakara / 130 - Ve men yergabu an milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh(nefsehu), ve lekadistafeynâhufîd dunyâ, ve innehu fîlâhireti le mines sâlihîn(sâlihîne).
Diyanet İşleri = Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendini bilmeyenden, aklı başında olmayandan başka kim, İbrahîm'in dininden döner? Andolsun ki biz onu dünyada seçtik, âhirette de şüphe yok ki o, sâlihlerdendir.
Abdullah Parlıyan = Kendini bilmezlerden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir. Hiç kuşkusuz biz, O'nu dünyada seçkin kıldık ve elbette ahirette de iyilerden olacaktır.
Adem Uğur = İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.
Ahmed Hulusi = İbrahim milletinden (varlığın-ın hakikatine iman etmişlerden), kendini bilmez akılsızlardan başka kim yüz çevirebilir ki! Andolsun ki biz Onu dünyada seçtik - saflaştırdık ve sonsuz gelecek sürecinde de sâlihlerdendir.
Ahmet Tekin = Kendini bilmeyenden, aklı başında olmayandan başka kim, İbrahîm'in dininden döner? Andolsun ki biz onu dünyada seçtik, âhirette de şüphe yok ki o, sâlihlerdendir.
Ahmet Varol = Kendini aşağılığa düşürenden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir? Biz onu dünyada seçtik. O, ahirette de salihlerdendir.
Ali Bulaç = Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir.
Ali Fikri Yavuz = Kendini bilmiyenden başka, kim Hazreti İbrahim’in dininden yüz çevirir? Hakikat ki, biz İbrahim’i (dünyada peygamberlik şerefiyle ve Kâbeyi îmar vazifesiyle) seçtik. O, ahirette de sâlihlerdendir.
Ali Ünal = Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim'in yolundan, kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada seçtik; şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir.
Bekir Sadak = Kendini bilmezden baskasi Ibrahim'in dininden yuz cevirmez. And olsun ki, dunyada onu sectik, suphesiz o, ahirette de iyilerdendir.
Celal Yıldırım = İbrahim'in dininden ve açmış olduğu (yüksek ahlâk ve sağlam sünnet) yolundan, kendini bilmeyen beyinsizden başka kim yüzçevirir? And olsun ki. Biz onu dünyada (peygamberlik ve önderlik görevi için) seçip beğendik, âhirette de herhalde O, (kurtuluşa erişen) iyi-yararlı kişilerdendir.
Cemal Külünkoğlu = Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada mümtaz kıldık (peygamber olarak seçtik). Ve ahirette de o, muhakkak iyi ve hayırlı kullardandır.
Diyanet İşleri (eski) = Kendini bilmezden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.
Diyanet Vakfi = İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.
Edip Yüksel = Kendini kandırandan başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez. Onu bu dünyada seçtik, ahirette de erdemli kişilerden olacak.
Elmalılı Hamdi Yazır = İbrahimin milletinden kim yüz çevirir? Ancak kendine kıyan sefîh, hakikat biz onu Dünyada ıstıfa ettik, Ahırette de o hiç şüphe yok salâhile seçilenlerdendir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İbrahim'in milletinden, kendine kıyandan başka kim yüz çevirir? Gerçek şu ki, Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, ahirette de hiç şüphe yok ki o iyiler arasındadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendini bilmeyenden başka kim İbrâhîmin dininden yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyâda beğenip seçmişizdir. O, şüphe yok âhiretde de muhakkak saalihlerden (yüksek derece erbabından) dır.
Gültekin Onan = Kendi nefsini aşağılık kılandan başka İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir.
Harun Yıldırım = Kendini sefih kılandan başka kim İbrahim’in milletinden yüz çevirir? Andolsun biz dünyada onu seçtik. Muhakkak o, âhirette de salihlerdendir.
Hasan Basri Çantay = Kendini bilmeyenden başka kim İbrâhîmin dininden yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyâda beğenip seçmişizdir. O, şüphe yok âhiretde de muhakkak saalihlerden (yüksek derece erbabından) dır.
Hayrat Neşriyat = O hâlde kendini bilmeyenden başka, kim İbrâhîm’in dîninden yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.
İbni Kesir = İbrahim'in milletinden, kendine kıyandan başka kim yüz çevirir? Gerçek şu ki, Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, ahirette de hiç şüphe yok ki o iyiler arasındadır.
Kadri Çelik = Kendini beyinsiz kılandan başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez. Şüphesiz dünyada onu seçtik, şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.
Muhammed Esed = Ve düşünme melekeleri dumura uğramış olanlar dışında kim, bu dünyada gerçekten yücelttiğimiz ve şüphesiz ahirette de dürüst ve erdemliler arasında yer alacak olan İbrahim'in inanç sistemini terk etmek ister?
Mustafa İslamoğlu = Kişiliksiz tipler hariç, kim İbrahim'in inanç sisteminden yüz çevirebilir ki? Biz onu dünyada seçkin kılmıştık, ahirette ise o kesinlikle erdemliler arasında yer alacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nefsine ihanet edenlerden başka kim İbrahim'in millet(din)inden kaçınır? Şüphe yok ki Biz O'nu dünyada mümtaz kıldık ve şüphesiz ahirette de O, muhakkak sâlihler zümresindendir.
Ömer Öngüt = Nefsini aşağılık yapan (beyinsiz) kimseden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez. Andolsun ki biz onu dünyada beğenip seçmiştik. Ahirette de o sâlihlerdendir.
Şaban Piriş = Kendini bilmeyenlerden başka kim İbrahim’in yolundan yüz çevirir? Biz dünyada onu seçmiştik. O, şüphesiz ahirette de iyilerdendir.
Sadık Türkmen = Kendini bilmeyenden başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.
Seyyid Kutub = Benliğini aşağılığa mahkûm edenler dışında İbrahim'in dininden kim yüz çevirir. Andolsun ki, biz onu dünyada seçkinlerden kıldık. O Ahirette de salihler arasındadır.
Suat Yıldırım = Kendini bilmeyen ahmaktan başka kim İbrâhim’in dininden yüz çevirir ki? Biz onu dünyada nübüvvetle müşerref kılıp seçtik. O âhirette de sâlihlerden olacaktır.
Süleyman Ateş = Nefsini aşağılık yapan (beyinsiz)den başka, kim İbrâhim dininden yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyâda beğenip seçmiştik, âhirette de, o iyilerdendir.
Tefhim-ul Kuran = Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir.
Ümit Şimşek = Ahmaklıkla kendisini rezil edenden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir? And olsun, Biz onu dünyada seçkin kıldık; âhirette de o iyi ve hayırlı kullardandır.
Yaşar Nuri Öztürk = Öz benliğini beyinsizliğe itenden başka kim, İbrahim'in milletinden yüz çevirir? Yemin olsun ki biz onu dünyada seçip yüceltmiştik. Ve o, âhırette de barış ve iyilik sevenlerden biri olacaktır elbette...
İskender Ali Mihr = Ve, nefsini sefih kılan kişi hariç kim, İbrâhîm’in dîninden yüz çevirir ? Andolsun ki Biz, onu dünyada seçtik. Muhakkak ki o, ahirette de salihlerdendir.
İlyas Yorulmaz = Nefsini, tercih ettiği inkârla aşağılaştıran kimselerden başkası, İbrahim’in yaşadığı dinden başkasına yönelmez. Biz onu dünyada (Rabbine kul olmak için yaptığı mücadele ve teslimiyetten dolayı) örnek bir kul seçtik. Ayrıca o ahirette de salihlerdendir.
Diyanet İşleri = Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = O zaman Rabbi, İbrahîm'e, râm ol, teslîm ol dedi. İbrahîm dedi ki: Âlemlerin Rabbine teslîm oldum.
Abdullah Parlıyan = Rabbi İbrahim'e: “Bana teslim ol” dediğinde; “Bütün alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.
Adem Uğur = Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol, demiş, o da: Alemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.
Ahmed Hulusi = Hani Ona Rabbi: "Teslim ol" demiş, O da: "Âlemlerin Rabbi'ne teslimim" demişti (İbrahim'e Âlemlerin Rabbi'ne teslim durumunda olduğu fark ettirilmişti).
Ahmet Tekin = Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzenlerini veren, koruyan, kontrol eden Rabbi ona:'İslâm’ı yaşayan müslüman ol, bana teslim olarak hükmüme razı ol' buyurunca, 'Ben yaratan, yaşama kabiliyeti gücü ve varlıklara işleyiş düzenlerini veren, koruyan, kontrol eden, âlemlerin, bütün varlıkların Rabbine teslim olarak hükmüne razı oldum, İslâm’ı yaşayan müslüman oldum.' dedi.
Ahmet Varol = Rabbi ona: 'Teslim ol!' dediğinde 'Alemlerin Rabbine teslim oldum' demişti.
Ali Bulaç = Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
Ali Fikri Yavuz = İbrahim (Aleyhisselâma) Rabbi: “- Benim emrime teslim ol.” buyurduğu zaman o şöyle demişti: “- Kendimi âlemlerin Rabbine teslim ettim.”
Ali Ünal = Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
Bayraktar Bayraklı = Hani Rabbi, İbrâhim'e, “Teslim ol!” deyince, o da, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.
Celal Yıldırım = Ve hani Rabbin ona: «Teslimiyette devam et!» deyince, o da, «âlemlerin Rabbine teslim olup (boyun eğdim)» demişti.
Cemal Külünkoğlu = Hani, Rabbi ona: “(Hakka) teslim ol!” buyurduğu zaman, o da (hiç tereddüt etmeden): “Âlemlerin Rabbine teslim oldum,” diye cevap vermişti.
Muhammed Esed = Rabbi, O'na: "Bana teslim ol!" dediğinde; "(Sana), bütün alemlerin Rabbine teslim oldum!" diye cevap verdi.
Mustafa İslamoğlu = "Rabbi ona 'teslim ol' dediğinde, karşılığı şu oldu: Alemlerin Rabbine teslim oldum."
Ömer Nasuhi Bilmen = Hani o vakit ki İbrahim'e Rabb-i Kerîm'i «İslâm ol!» dedi. O da, «Alemlerin Rabbine teslim oldum (ümurumu O'na tefviz ettim)», dedi.
Ömer Öngüt = Rabbi ona: “Teslim ol!” dediği zaman o, “Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum. ” demişti.
Bakara / 132 - Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Diyanet İşleri = İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = İbrahîm de bunu oğullarına vasiyet etti, Yakup da, oğullarım dedi, Allah şüphesiz sizin için bir din seçti, siz de artık ancak Müslüman olarak ölün.
Abdullah Parlıyan = İbrahim de, Yakub da çocuklarına şu vasiyette bulundu: “Evlatlarım! Bakın Allah size en saf ve en temiz inancı bahşetti. Öyleyse müslümanlar olarak ölün.”
Adem Uğur = Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi).
Ahmed Hulusi = İbrahim (bu gerçek doğrultusunda) oğullarına vasiyette bulundu, Yakup da: "Oğullarım, Allâh sizin için bu dini (sistem anlayışını) seçti. Allâh'a teslim olmuşluğunuzun farkında olmadan sakın ölmeyin. " (Müslim, Allâh'a tam - kesin teslim olmuş olduğunun bilincine ermiş olan. )
Ahmet Tekin = Bu dini, İbrâhim oğullarına tekrar tekrar tavsiye etti. Yâkub da:'Ey benim oğullarım, Allah bu dini, İslâm’ı sizin için seçti. Kesinlikle, İslâm’ı yaşayan müslümanlar olarak ruhunuzu teslim edin' diye tekrar tekrar tavsiyede bulundu.
Ahmet Varol = İbrahim, oğullarına da bunu tavsiye etti. Ya'kub da aynı tavsiyede bulunarak şöyle dedi: 'Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Artık ancak Müslüman kimseler olarak ölün.'
Ali Bulaç = Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.)
Ali Fikri Yavuz = Bu dini, Hazreti İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet ettiği gibi, Hazreti Yakub da vasiyyet etti: “-Ey oğullarım, şüphe yok ki, Allah, râzı olduğu İslâm dinini sizin için seçti. O halde siz, (ölüm gelmeden önce müslüman bulunun da) ancak müslüman olarak can verin” dedi.
Ali Ünal = (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
Bayraktar Bayraklı = Bunu İbrâhim de oğullarına vasiyet etti. Yakub da, “Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde Müslüman olarak ölünüz” dedi.
Bekir Sadak = Ibrahim bunu ogullarina vasiyet etti. Yakub da: «Ogullarim! Allah dini size secti, siz de ancak O'na teslim olmus olarak can verin» dedi.
Celal Yıldırım = Bunu (dini ve teslimiyeti) İbrahim kendi oğullarına tavsiye etti. Yâkub da tavsiyede bulunarak (dedi ki): «Oğullarım! Allah bu dini sizin için beğenip seçmiştir. Artık siz de ancak müslüman olarak (Hakk'a gönülden bağlanıp boyun eğerek) can verin.»
Cemal Külünkoğlu = Aynı şeyi, İbrahim, oğullarına da tavsiye etti. (Torunu) Yakup da (öyle yaptı ve): “Ey oğullarım! Allah size bu dini seçmiş bulunuyor. O halde (Müslüman olarak yaşayın ki) ancak Müslümanlar olarak ölün.”
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da: 'Oğullarım! Allah dini size seçti, siz de ancak O'na teslim olmuş olarak can verin' dedi.
Diyanet Vakfi = Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da, «Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz» (dediler).
Edip Yüksel = İbrahim ve daha sonra Yakup şunu çocuklarına öğütledi: 'Evlatlarım! ALLAH sizin için bu dini seçti; müslüman olarak ölmeye bakın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyyet etti, Ya'kub da: "Oğullarım, Allâh, sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece müslümanlar olarak ölünüz." (dedi).
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunu İbrahim, oğlullarına vasiyet etti, Yakup da: «Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslüman olarak can verin» (diye benzer vasiyette bulundu.)
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakub da öyle yaptı: «Ey oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size Allah seçti, başka dinlerden uzak durun, yalnızca müslüman olarak can verin!» dedi.
Gültekin Onan = Bunu İbrahim oğullarına vasiyet etti. Yakup da: "Oğullarım, kuşkusuz Tanrı sizlere bu dini seçti, siz de ancak / yalnızca müslüman olarak can verin [diye benzer bir vasiyette bulundu].
Harun Yıldırım = İbrahim onu oğullarına vasiyet etti, Yakub da… "Oğullarım, şüphesiz Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse, siz de ancak müslümanlar olarak can verin!"
Hasan Basri Çantay = İbrahim, bunu (ayni şey'i) oğullarına da tavsiye etdi. (Torunu) Ya'kûb da (öyle yapdi:) «Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dîni (ni) beğenib seçdi. O halde siz de (başka değil) ancak müslümanlar olarak can verin (dedi)».
Hayrat Neşriyat = Ve İbrâhîm bunu oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da. (O böylece dedi ki:) 'Ey oğullarım! Şübhesiz ki Allah, sizin için bu dîni seçti; öyleyse siz ancak (Allah’a) teslîm olmuş kimseler olarak can verin!'
İbni Kesir = İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. Ya'kub da: Ey oğullarım, Allah sizin için dinini seçti. Onun için siz de yalnız Müslüman olarak can verin, dedi.
Kadri Çelik = İbrahim bunu (teslimiyeti) oğullarına vasiyet etti. Yakup da “Oğullarım! Allah dini size seçti, siz de ancak teslim olmuş kimseler olarak can verin” dedi.
Muhammed Esed = Ve İbrahim çocuklarına bunu aynen vasiyet etti; Yakup da (böyle yaptı): "Evlatlarım! Bakın, Allah size en saf ve temiz inancı bahşetti; öyleyse O'na teslim olmadan ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin."
Mustafa İslamoğlu = İşte İbrahim, kendi oğullarına bu dini vasiyet etmişti; nitekim Yakub da öyle yaptı: "Yavrucuklarım! Allah size en saf, en temiz inancı seçti! Şu halde (Allah'a) tam teslim olmadan can verecekseniz sakın ölmeyin!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bununla (diyanet-i İslâmiyye ile) İbrahim de oğullarına vasiyette bulundu, Yakup da. Her biri dedi ki: «Oğullarım, şüphe yok ki Allah Teâlâ sizin için din-i İslâm'ı ihtiyar buyurdu. Binaenaleyh siz ölmeyiniz, ancak müslüman olduğunuz halde ölünüz.»
Ömer Öngüt = İbrahim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yakup da: “Oğullarım! Allah bu dini sizin için beğenip seçmiştir. Siz de ancak müslümanlar olarak can verin. ” dedi.
Şaban Piriş = İbrahim, bunu oğullarına da tavsiye etti. Yakup da öyle yaptı (ve onun da oğullarından son dileği şuydu:) -Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini seçti. Öyleyse, siz de ancak müslüman olarak can verin!
Sadık Türkmen = Ibrahim bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakup ta öyle: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi.
Seyyid Kutub = İbrahim (bu ilâhî buyruğu) oğullarına tavsiye etti. Yakub da; «Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini seçti, mutlaka müslüman olarak ölünüz» dedi.
Suat Yıldırım = Bu dini İbrâhim kendi evlatlarına vasiyet ettiği gibi Yâkub da böyle yaptı ve: "Evlatlarım! dedi, Allah sizin için bu dini seçti. Sakın Müslümanlıktan başka bir din üzere ölmeyin."
Süleyman Ateş = İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyyet etti, Ya'kub da: "Oğullarım, Allâh, sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece müslümanlar olarak ölünüz." (dedi).
Tefhim-ul Kuran = Bunu İbrahim, oğlullarına vasiyet etti, Yakup da: «Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslüman olarak can verin» (diye benzer vasiyette bulundu.)
Ümit Şimşek = Aynı şeyi, İbrahim, oğullarına da vasiyet etti. Yakub da öyle yaptı: 'Oğullarım, Allah size bu dini seçmiş bulunuyor. Siz de ancak Müslüman olarak can verin.'
Yaşar Nuri Öztürk = İbrahim de oğullarına şunu vasiyet etti, Yakub da: "Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. O halde ancak müslümanlar olarak can verin."
İskender Ali Mihr = Ve, İbrâhîm (a.s) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti)..
İlyas Yorulmaz = İbrahim de, Yakup da oğullarına “Ey Oğullarım! Allah sizin için bir din seçti (belirledi). Ancak ve ancak bu dine teslim olmuşlar (müslümanlar) olarak ölün” dediler.
Bakara / 133 - Em kuntum şuhedâe iz hadara ya’kûbel mevtu, iz kâle li benîhi mâ ta’budûne min ba’dî kâlû na’budu ilâheke ve ilâhe âbâike ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ilâhen vâhidâ(vâhiden) ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Diyanet İşleri = Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa Yakup ölürken oradaydınız da gözlerinizle mi gördünüz? Yakup, ölüm haline gelince oğullarına, benden sonra kime tapacaksınız dedi. Dediler ki: Senin Allah'ına tapacağız. Babalarının, İbrahîm'in, İsmâîl'in, İshak' ın Allah'ı olan bir Allah'a. Biz, ona teslîm olanlarız.
Abdullah Parlıyan = Yoksa siz, Yakub'a ölüm anı geldiği zaman orada mı idiniz? O zaman Yakub oğullarına: “Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?” demişti. Onlar da: “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail, İshak'ın ilâhı olan, tek Allah'a kulluk edeceğiz, biz sözümüzü özümüzü ve irademizi O'na teslim edenleriz” dediler.
Adem Uğur = Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.
Ahmed Hulusi = Yoksa siz Yakup ölmek üzereyken olaya şahit olanlardan mıydınız? Hani O oğullarına: "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar da:"Senin ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan İlâhun VAHİD'e (hakikatlerini meydana getiren Allâh Esmâ'sına) kulluğumuza devam edeceğiz. Biz ona teslim olmuşluğun bilincinde olanlarız" demişlerdi.
Ahmet Tekin = Yoksa siz de bu olaya şâhit mi oldunuz? Hani Yâkub’a ölüm gelip çattığında, oğullarına:'Benden sonra, neyi ilâh tanıyıp, neye gönülden bağlanarak teslim olacak, neye saygıyla kulluk ve ibadet edeceksiniz?' demişti. Oğulları da:'Senin ilâhına, ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın ilâhına, bir tek olan ilâha, bir tek tanrıya kulluk ve ibadet edeceğiz. O’na boyun eğen, O’na teslim olarak hükmüne razı olanlarız, İslâm’ı yaşayan müslümanlarız.' dediler.
Ahmet Varol = Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiğinde, oğullarına: 'Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?' diye sorduğu ve oğullarının da: 'Senin ilahın ve ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın ilahı olan tek ilaha!' diye cevap verdikleri sırada siz orada mıydınız?
Ali Bulaç = Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olduk" demişlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa Hazreti Yakub’a ölüm hâli geldiği vakit, siz ey Yahûdiler, orada hazır mıydınız? O vakit Hazreti Yakub, oğullarına: “- Ölümümden sonra neye tapacaksınız?” dedi. Onlar: “-Senin İlâhına, Ataların İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın Allah’ı olan tek İlâh’a ibadet ederiz ve biz, o Allah’a boyun eğen müslimleriz” dediler.
Ali Ünal = (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
Bayraktar Bayraklı = Yoksa Yakub'a ölüm geldiğinde siz orada mıydınız? O zaman Yakub, oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sormuştu. Onlar da, “Senin ve ataların İbrâhim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek ilâha kulluk edeceğiz; biz sadece O'na teslim olmuşuz” diye cevap vermişlerdi.
Bekir Sadak = Yoksa Yakub can verirken sizler yaninda mi idiniz? O, ogullarina: «Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?» diye sormustu; Onlar da: «Senin Tanrina ve atalarin Ibrahim, Ismail, Ishak'in Tanrisi olan tek Tanriya kulluk edecegiz, bizler O'na teslim olmusuzdur» demislerdi.
Celal Yıldırım = Yoksa (ey Yahudiler ve ey Hıristiyanlar!) Yâkub'a ölüm hazır olunca siz orada bulunuyor muydunuz ? Hani Yâkub (o sırada) oğullarına : «Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz ?» demişti de, onlar da, «Senin Tanrına, babaların İbrahim, İsmail ve İshâk'ın tek olan Tanrısına ibâdet edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur» diye cevap vermişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa Yakub'a ölüm geldiği zaman sizler yanında mıydınız? O, oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sormuştu. Onlar da: “Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz. Biz yalnız O'na teslim olmuşuz” demişlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa Yakub can verirken sizler yanında mı idiniz? O, oğullarına: 'Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?' diye sormuştu; Onlar da: 'Senin Tanrına ve ataların İbrahim, İsmail, İshak'ın Tanrısı olan tek Tanrıya kulluk edeceğiz, bizler O'na teslim olmuşuzdur' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.
Edip Yüksel = Yakup can verirken tanık olsaydınız. O, çocuklarına: 'Benden sonra kime kulluk edeceksiniz,' diye sormuştu. Onlar da, 'Senin Tanrın, ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Tanrısı olan tek Tanrıya kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olanlarız,' demişlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = yoksa siz şahidler mi idiniz, Yakuba ölüm hali geldiği vakit: oğullarına benim arkamdan neye ibadet edeceksiniz? dediği vakit? Dediler ki senin Allahın ve ataların İbrahim ve İsmail ve İshak'ın Allâhı, ilâh-ı vâhide ibadet ederiz, biz ancak ona boyun eğen müslimleriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa ölüm Yakub'a geldiği vakit siz de orada mıydınız. O oğullarına: «Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?» dediği vakit onlar: «Senin Allah'ına, ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, tek olan İlah'a ibadet ederiz, biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub'a ölüm hali gelip çattığı zaman, oğullarına; «Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?» dediği zaman, oğulları; «Senin Allah'ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, tek olan o Allah'a ibadet edeceğiz. Biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız.» dediler.
Gültekin Onan = Yoksa siz Yakub'un ölüm anında orada şahitler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin tanrına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın tanrısı olan tek bir tanrıya kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olanlarız / bizler ona teslim olduk" demişlerdi.
Harun Yıldırım = Yoksa siz ölüm Yakub'a gelip çattığı zaman şâhitler miydiniz? Hani o oğullarına: "Benim ardımdan neye ibâdet edeceksiniz?" demişti de onlar: "Senin ilâhına, ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın da ilâhı olan tek bir ilâha ibâdet edeceğiz.Biz yalnız O'na teslim olanlarız!" demişlerdi.
Hasan Basri Çantay = Yoksa (Ey Yahudiler), ölüm Yakubun önüne geldiği vakit siz de orada haazır mı idiniz? (Hayır) o, oğullarına: «Benden (ölümümden) sonra neye ibâdet edeceksiniz?» dediği zaman onlar: «Senin Tanrına ve babaların İbrâhîmin, İsmâîlin, İshakın birtek Tanrı olan Allahına ibâdet edeceğiz. Biz, ona teslîm olmuşuzdur» demişlerdi.
Hayrat Neşriyat = Yoksa siz Ya'kub’a ölüm geldiği zaman yanında mı idiniz? O zaman oğullarına:'Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?' demişti. (Oğulları da:) 'Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın İlâhı olan tek bir İlâha (Allah’a) ibâdet edeceğiz. Zaten biz, O’nateslîm olan kimseleriz!' dediler.
İbni Kesir = Yoksa Ya'kub 'a ölüm geldiğinde siz orada mıydınız? Hani o, oğullarına: Benden sonra neye ibadet edeceksiniz? demişti. Onlar da: Senin İlah'ına ve ataların İbrahim'in, İshak'ın İlah'ına tek ilah olarak ibadet edeceğiz. Ve biz O'na teslim olmuşuz, demişlerdi.
Kadri Çelik = Yoksa Yakub'a ölüm geldiği zaman sizler yanında mı idiniz? Hani O, oğullarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” diye sormuştu da böylece onlar, “Senin ilahına ve babaların İbrahim, İsmail, İshak'ın ilahı olan tek ilaha ibadet edeceğiz, biz ancak O'na teslim olmuş kimseleriz” demişlerdi.
Muhammed Esed = Evet, siz, (ey İsrailoğulları) Yakub'un, son nefesini vermeye yaklaşırken oğullarına: "Ben gittikten sonra siz kime kulluk edeceksiniz? diye seslendiğine şahitsiniz. Onlar: "Senin tanrına, ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın tanrısına, O Tek Tanrıya kulluk edecek ve O'na teslim olacağız!" diye cevap verdiler.
Mustafa İslamoğlu = Ve siz (Ey İsrailoğulları), Yakub'un ölüm döşeğinde oğullarına "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" diye sorduğunda, onların da "Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın da ilahı olan tek ilaha kulluk edeceğiz ve yalnızca O'na teslim olacağız" dediklerine şahit olmadınız mı?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa Yakub'a ölüm geldiği zaman siz hazırlar mı bulunuyordunuz? O vakit ki oğullarına dedi: «Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?» Dediler ki: «Senin ilâhına ve babaların olan İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhına ibadet edeceğiz ki O bir tek ilâhtır. Ve biz ancak O'nun için müslüman kimseleriz.»
Ömer Öngüt = Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.
Şaban Piriş = Yoksa siz Yakup ölmek üzereyken olaya şahit olanlardan mıydınız? Hani O oğullarına: "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar da:"Senin ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan İlâhun VAHİD'e (hakikatlerini meydana getiren Allâh Esmâ'sına) kulluğumuza devam edeceğiz. Biz ona teslim olmuşluğun bilincinde olanlarız" demişlerdi.
Sadık Türkmen = Yoksa siz de bu olaya şâhit mi oldunuz? Hani Yâkub’a ölüm gelip çattığında, oğullarına:'Benden sonra, neyi ilâh tanıyıp, neye gönülden bağlanarak teslim olacak, neye saygıyla kulluk ve ibadet edeceksiniz?' demişti. Oğulları da:'Senin ilâhına, ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın ilâhına, bir tek olan ilâha, bir tek tanrıya kulluk ve ibadet edeceğiz. O’na boyun eğen, O’na teslim olarak hükmüne razı olanlarız, İslâm’ı yaşayan müslümanlarız.' dediler.
Seyyid Kutub = Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiğinde, oğullarına: 'Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?' diye sorduğu ve oğullarının da: 'Senin ilahın ve ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın ilahı olan tek ilaha!' diye cevap verdikleri sırada siz orada mıydınız?
Suat Yıldırım = Ne o, yoksa siz ölüm Yâkub’a gelip çattığında, o evlatlarına: "Benim ölümümden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde siz orada mı bulunuyordunuz? Onlar cevaben şöyle demişlerdi: "Senin İlahına, senin ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın İlahı olan Tek İlaha kulluk ederiz. Ve biz ancak O’na teslim olan müslümanlarız."
Süleyman Ateş = Yoksa siz, Ya'kub'a ölüm (hali) geldiği zaman orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub), oğullarına: "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti. "Senin tanrın ve ataların İbrâhim, İsmâ'il ve İshak'ın tanrısı olan tek Tanrı'ya kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olanlarız." dediler.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: «Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?» demişti de, onlar: «Senin ilahına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olmuşuz.» demişlerdi.
Ümit Şimşek = Yoksa, Yakub'a ölüm gelip çattığı zaman siz orada mıydınız? O, oğullarına 'Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?' diye sorduğunda, onlar şöyle cevap vermişti: 'Biz senin ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın birtek tanrısı olan Allah'a kulluk ederiz. Biz de Ona teslim olmuşuz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa siz, Yakub'a ölümün gelip çatışına tanıklar mıydınız? Hani, oğullarına şunu sormuştu: "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" Cevapları şu olmuştu: "Senin ilâhına, ataların İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın ilâhına, tek ve biricik olan ilâha kulluk edeceğiz; biz yalnız O'na teslim olanlarız."
İskender Ali Mihr = Yoksa siz Yâkub (a.s), öleceği zaman (ona): “şahit mi oldunuz?” O (Yâkub a.s.), oğullarına: “Bundan (ben öldükten) sonra neye (kime) kul olacaksınız?” demişti. (Onlar): “Senin ilâhına ve senin ataların İbrâhîm (as), İsmail (as) ve İshak (as)’ın ilâhı olan tek İlâh’a kul olacağız. Ve biz, O’na teslim olanlarız.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Yoksa Yakup’a ölüm geldiğinde, onun yanında mı idiniz? Çocuklarına “Benden sonra neye kulluk edeceksiniz? ” demişti. Onlarda “Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahları olan, tek bir İlah’a kulluk edip, yalnızca O’na teslim olacağız. ” dediler.
Bakara / 134 - Tilke ummetun kad halet, lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtum, ve lâ tus’elûne ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları kendilerine, sizin kazancınız size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.
Abdullah Parlıyan = Şimdi o toplumlar geçip gittiler, onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size; ve siz onların yaptıklarından dolayı yargılanacak değilsiniz.
Adem Uğur = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
Ahmed Hulusi = İşte onlar bir ümmetti (topluluktu), geçtiler gittiler! Onların kazandıkları kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size! Ve size onların yaptıklarının hesabı sorulmayacaktır.
Ahmet Tekin = Onlar hayatlarını yaşayarak geçip giden milletlerdir. Onların işledikleri sâlih amellerin, yaptıkları hayırların, kazandıkları sevapların, yüklendikleri günahların, isyanların ve haksızlıkların karşılığını görecektir. Siz de işlediğiniz sâlih amellerin, kazandığınız sevapların, yüklendiğiniz günahların, isyanların, haksızlıkların karşılığını göreceksiniz. Siz onların işledikleri amellerden, günahlardan, hesaplarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ahmet Varol = Bunlar geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız ise sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ali Bulaç = Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Ali Fikri Yavuz = İşte o (İbrahim ve Yakub evlâdı) bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerine, (ve ey Yahûdiler), sizin de kazandığınız sizindir. Onların yaptıklarından siz sorulmazsınız.
Ali Ünal = Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
Bayraktar Bayraklı = Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz.
Bekir Sadak = Onlar gecmis birer ummettir. Kazandiklari kendilerine, kazandiklariniz da sizedir. Onlarin yapmis olduklarindan sorumlu degilsiniz.
Celal Yıldırım = O bir ümmetdi ki gelip geçti. Onların kazandığı kendilerine, sizin kazandığınız da size aittir. Onların işlediklerinden sorulacak değilsiniz.
Cemal Külünkoğlu = İşte onlar (İbrahim ve Yakub'un oğulları) bir ümmetti ki geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar geçmiş birer ümmettir. Kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.
Diyanet Vakfi = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
Edip Yüksel = Geçmişteki bir toplum bu! Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = O, bir ümmetti geldi geçti, ona kendi kazandığı, size de kendi kazandığınız, siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız; siz onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
Gültekin Onan = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız / siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Harun Yıldırım = Onlar bir ümmet idi.Elbette gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir ve siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Hasan Basri Çantay = Onlar birer ümmetdi (gelib) geçdi. (o ümmetlerin) kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da (ey Yahudiler) sizin ve siz, onların işlemiş olduklarından mes'ul olacak değilsiniz.
Hayrat Neşriyat = Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine,(sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
İbni Kesir = Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizin. Ve siz, onların yapmış olduklarından sorulmazsınız.
Kadri Çelik = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.
Muhammed Esed = Şimdi o toplumlar geçip gittiler; onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size; ve siz, onların yaptıklarından ötürü yargılanacak değilsiniz.
Mustafa İslamoğlu = "Şimdi o toplumlar geçmişte kaldı: onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir; ve siz onların yaptıklarından asla sorumlu tutulmayacaksınız."
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar bir ümmettir ki, gelip geçmişlerdir. Onların kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandığınız şeyler de size aittir. Ve siz onların yapmış oldukları amellerden mes'ul olmayacaksınızdır.
Ömer Öngüt = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size âittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Şaban Piriş = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız da size aittir. Onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz.
Sadık Türkmen = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Seyyid Kutub = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmazsınız.
Suat Yıldırım = İşte onlar bir ümmetti, geldi geçti... Onların kazandığı kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların işlediklerinden sorguya çekilmezsiniz.
Süleyman Ateş = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size âittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Tefhim-ul Kuran = Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ümit Şimşek = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız sizedir. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Kazandıkları kendilerinindir. Sizin kazandıklarınız da sizin olacaktır. Siz onların yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz.
İskender Ali Mihr = İşte onlar bir ümmetti ki geldi, geçti. Onların kazandığı şeyler kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir. Onların yapmış
olduklarından size sorulmaz (siz sorumlu değilsiniz).
İlyas Yorulmaz = Onlar geçmiş bir topluluktu, kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da kendinizedir. Ayrıca onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Bakara / 135 - Ve kâlû kûnû hûden ev nasârâ tehtedû kul bel millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Diyanet İşleri = (Yahudiler) “Yahudi olun" ve (Hıristiyanlar da) "Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahûdi, yahut Nasrânî olun da doğru yolu bulun dediler. De ki: Hayır, küfürden, şirkten uzak ve temiz olan İbrahîm'in dinindeyiz. O, hiçbir zaman şirk koşanlardan olmadı.
Abdullah Parlıyan = “Yahudiler; yada Hıristiyanlar; Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” derler. De ki: Hayır, bizimki İbrahim'in inanç sistemidir ki, gerçeklere uymayan herşeyden yüz çevirir ve Allah'tan başkasına ilahlık tanımaz.
Adem Uğur = (Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Yahudi veya Nasara olun ki hidâyete eresiniz!". . . De ki (onlara): "Hayır biz, hanîf olan İbrahim milletindeniz (aynı inancı paylaşanlardanız); o, müşriklerden değildi!. . "
Ahmet Tekin = Yahudiler ve hristiyanlar:'Yahudi ya da hristiyan olunuz ki, doğru, hak yolu bulmuş olasınız' dediler. Sen de:'Hayır, Hanif olan, Hakka ve tevhide yönelik İbrâhim’in dininde, İslâm dininde birleşelim. Hiçbir zaman o, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, gizli şirk yaşayan, başka otoriteler de kabul eden müşriklerden, putperestlerden olmadı' de.
Ahmet Varol = (Kitap ehli) 'yahudi veya hıristiyan olun doğru yolu bulursunuz' dediler. [24] De ki: 'Aksine, biz ancak İbrahim'in dini olan dosdoğru dine uyarız. O, ortak koşanlardan değildi.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz." De ki: "Hayır, (doğru yol) Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini(dir); O müşriklerden değildi."
Ali Fikri Yavuz = Yahûdî ve Hristiyanlar, Müslümanlara şöyle dediler: “- Bizim dinimize girip Yahûdi veya Hristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.” Habibim sen de ki “- Hayır, biz hak yol üzere bulunan Hazreti İbrahim’in dinindeyiz. O, hiç bir zaman müşriklerden (Allah’a ortak koşanlardan) olmadı.”
Ali Ünal = Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
Bayraktar Bayraklı = Yahudiler ve Hıristiyanlar, Müslümanlara şöyle dediler: “Doğru yolu bulmanız için Yahudi ya da Hıristiyan olunuz.” De ki: “Hayır! Biz, Hanif olan İbrâhim'in yoluna uyarız. O, müşriklerden değildi.”
Bekir Sadak = «Yahudi veya hiristiyan olun ki dogru yolu bulasiniz» dediler. «Dogruya yonelmis olan ve Allah'a es kosanlardan olmayan Ibrahim'in dinine uyariz» de.
Celal Yıldırım = (Onların bunca yanlış ve o nisbette sapık tutumları yetmiyormuş gibi bir de) «Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız» dediler. De ki: Hayır, (herhalde bir dine uymam gerekiyorsa) Hakk'a dosdoğru yönelmiş bulunan İbrahim'in dinine uyarız. O hiç bir zaman Allah'a eş-ortak koşanlardan olmadı.
Cemal Külünkoğlu = Onlar: “Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” derler. De ki: “Doğrusu, biz batıl dinlerden uzaklaşıp hakka yönelen İbrahim'in dini üzereyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız' dediler. 'Doğruya yönelmiş olan ve Allah'a eş koşanlardan olmayan İbrahim'in dinine uyarız' de.
Diyanet Vakfi = (Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.
Edip Yüksel = 'Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız,' dediler. De ki: 'Hayır, biz İbrahim'in tektanrıcı dinine uyarız. O, ortak koşanlardan olmadı.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de Yehud veya Nasara olun ki hidayet bulasınız dediler, de ki: hayır, hakperest hanif olarak İbrahim milleti ki o hiç bir zaman müşriklerden olmadı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de: «yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız» dediler. De ki: «Hayır, biz bir tek Allah'a inanan İbrahim'in dinindeyiz ki, o hiç bir zaman Allah'a ortak koşanlardan olmadı.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de: «yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız.» dediler. Sen onlara de ki: «Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim'in dinine (uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı.»
Gültekin Onan = "Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız / hidayete eresiniz" dediler. De ki: "Hayır, (doğru yol) hanif olan İbrahim'in dini(dir); o müşriklerden değildi.
Harun Yıldırım = (Yahudiler) “Yahudiler” veya (hıristiyanlar da) "hıristiyanlar olun ki doğru yolu bulasınız,” dediler. De ki: "Bilakis hanif olarak İbrahim'in milletine ki o (İbrahim) müşriklerden değildi."
Hasan Basri Çantay = (Yahudî ve Hıristiyanlar Müslümanlara:) «Yahudî veya Nasraanî olun ki doğru yolu bulasınız» dediler. De ki (Habîbim): «Hayır, (biz) muvahhid (Allah'ı bir tanıyarak ve müslim) olarak İbrâhîmin dîni (n deyiz). O, Allaha eş tutanlardan değildi».
Hayrat Neşriyat = (Onlar:) 'Yahudi veya hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!' dediler. (Ey Resûlüm!) De ki: 'Hayır! (Biz) Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine (tâbi' oluruz). Çünki (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.'
İbni Kesir = Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz, dediler. De ki: Hayır, biz Hanif olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.
Kadri Çelik = “Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız” dediler. De ki: “Biz, hanif olan İbrahim'in dinine uyarız ve o asla şirk koşanlardan değildi.”
Muhammed Esed = Onlar: "Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız" derler. De ki: "Hayır, (bizimki) batıl olan her şeyden yüz çeviren ve Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlardan olmayan İbrahim'in inanç sistemi(dir)."
Mustafa İslamoğlu = Onlar dediler ki: "Yahudileşin ya da Hıristiyanlaşın ki doğru yolu bulasınız!" De ki: "Hayır, biz dosdoğru yol üzere bulunan İbrahim'in inanç sistemine mensubuz; üstelik o Allah'tan başkasına ilahlık da yakıştırmazdı."
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Yahudi veya Nasranî olunuz ki hidâyete ermiş olasınız» De ki: «Biz Hanîf olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O, müşriklerden değildir.»
Ömer Öngüt = (Yahudi ve hıristiyanlar müslümanlara): “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!' dediler. De ki: “Hayır! Biz hanif olan İbrahim'in dinine uyarız. O müşriklerden değildi. ”
Şaban Piriş = -Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız, demektedirler; Sen de ki: -Hayır, hanif olarak, müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine (uyunuz ki hidayete eresiniz)
Sadık Türkmen = (yahudiler): “yahudi olun” ve (Hristiyanlar da): “Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a; ortak koşanlardan/put oluşturanlardan değildi.”
Seyyid Kutub = Onlar size; «Yahudi veya hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız» dediler. Onlara de ki; «Hayır, biz İbrahim'in dosdoğru dinine uyarız. O müşriklerden değildi.»
Suat Yıldırım = Bir de: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız" dediler. De ki: "Biz bütün batıl dinlerden uzaklaşmış olarak İbrâhim’in dinine tâbi oluruz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı."
Süleyman Ateş = "Yahûdi veya hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız." dediler. De ki: "Hayır, biz dosdoğru İbrâhim dinine (uyarız). O, (Allah'a) ortak koşanlardan değildi."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayete eresiniz.» De ki: «Hayır, (biz) Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini (üzereyiz) ; o müşriklerden değildi.»
Ümit Şimşek = Bir de 'Yahudi veya Hıristiyan olun da doğru yolu bulun' dediler. De ki: Doğrusu, biz bâtıl dinlerden uzaklaşıp hakka yönelen İbrahim'in dini üzereyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yahudi yahut Hıristiyan olun ki doğruya kılavuzlanasınız." dediler. De ki: "Hayır, öyle değil. Şirk ve yozlaşmadan uzak bir biçimde, İbrahim milletinden olalım. O, şirke bulaşanlardan değildi."
İskender Ali Mihr = Ve dediler ki: “Yahudi veya hristiyan olun ki, hidayete eresiniz.” De ki: “Hayır. İbrâhîm’in dîni haniftir (hidayete ermiştir).” Ve o, müşriklerden olmadı.”
İlyas Yorulmaz = “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yola giresiniz” dediler. Hayır hayır! “biz Allah’a şirk koşmayan İbrahim’in dinindeyiz” deyin. İbrahim müşriklerden değildi.
Bakara / 136 - Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Diyanet İşleri = Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Deyin ki: Allah'a, bize indirilen kitaba, İbrahîm'e İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a, Yakup'un oğullarına indirilenlere, Mûsâ'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık, onların hiçbirini öbüründen ayırt etmeyiz ve biz, Allah'a teslîm olanlarız.
Abdullah Parlıyan = ve deyin ki biz Allaha iman ettiğimiz gibi bize ne indirildiyse, İbrahime ve İsmaile ve İshaka ve Yakuba ve Esbata ne indirildise, Musaya ve İsaya ne verildiyse ve bütün Pegyamberlere rablarından olarak ne verildiyse hepsine iman ettik, onun Resullerinden birinin arasını ayırmayız ve biz ancak onun için boyun eğen müslimleriz
Adem Uğur = Ve deyin ki: «Biz Allah'a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa'ya, İsa'ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O'nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O'nun için boyun eğen müslümanlarız.
Ahmed Hulusi = Deyin ki: "(Biz tüm varlığın aslı ve hakikati olan) Allâh'a, bize inzâl olana, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve oğullarına inzâl olunana; Musa ve İsa'ya verilenlere; Rablerinden Nebilere verilenlere iman ettik. . . Onlardan hiçbirini ayırmayız bu yönden. Biz O'na teslim olmuşlardanız!"
Ahmet Tekin = 'Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshak’a, Yâkub’a, torunlarına indirilenlere, Mûsâ’nın ve İsa’nın uygulamakla sorumlu tutulduğu emir ve hükümlere, verilen mûcizelere, Rableri tarafından bütün peygamberlerin uygulamakla sorumlu tutulduğu emir ve hükümlere, verilen mûcizelere iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasında fark gözetmiyoruz. Biz sadece Allaha boyun eğen, hükmüne razı olarak İslâm’ı yaşayan müslümanlarız.' deyin.
Ahmet Varol = 'Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kub'a onların soylarından gelen diğer peygamberlere indirilene; Musa'ya ve İsa'ya verilene ve bütün peygamberlere Rableri katından verilenlere iman ettik. Onların aralarında bir ayırım yapmayız. Biz O'na (Allah'a) teslim olanlarız' deyin.
Ali Bulaç = Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, Yahûdi ve Hristiyanların sizi kendi dinlerine dâvetlerine karşı şöyle deyin: “ Biz Allah’a ve bize indirilen Kur’an’a, İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve torunlarına indirilenlere, Mûsâ’ya, Îsa’ya verilenlere (kitablara) ve bütün peygamberlere, Rableri tarafından verilen kitablara iman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz, ancak Allah’a boyun eğen müslimleriz.”
Ali Ünal = (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
Bayraktar Bayraklı = “Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrâhim, İsmail, İshak, Yakub ve onların torunlarına indirilene; Mûsâ ve İsâ'ya verilenlere, Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbirisinin arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk” deyiniz.
Bekir Sadak = «Allah'a, bize gonderilene, Ibrahim'e, Ismail'e, Ishak'a, Yakub'a ve torunlarina gonderilene, Musa ve Isa'ya verilene, Rableri tarafindan peygamberlere verilene, onlari birbirinden ayirt etmeyerek inandik, biz O'na teslim olanlariz» deyin.
Celal Yıldırım = Deyiniz ki, biz Allah'a ve bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yâkub'a ve Esbat'a (Yâkub Peygamberin veya İsrail'in torunlarına) indirilene ; Musa ve İsa'ya ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilen (sahife, kitap ve vahy)e imân ettik. Onlardan hiç birini diğerinden farklı tutmayız. Biz ancak Allah'a boyun eğen Müslümanlardanız.
Cemal Külünkoğlu = (Ey mü'minler!) Siz şöyle deyin: “Biz; Allah'a, bize indirilmiş olan (Kur'an')a, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına indirilmiş olanlara, Musa'ya, İsa'ya verilenlere, peygamberlere Rableri tarafından verilmiş olanlara iman ettik. Onların hiçbirinin arasını diğerinden ayırmayız. Biz ancak O'na teslim olan (Müslüman)larız.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Allah'a, bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene, onları birbirinden ayırt etmeyerek inandık, biz O'na teslim olanlarız' deyin.
Diyanet Vakfi = «Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk» deyin.
Edip Yüksel = 'ALLAH'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa'ya, İsa'ya verilene ve tüm peygamberlere Rab'leri tarafından verilenlere inandık. Onların hiçbiri arasında ayırım yapmayız. Biz sadece O'na teslim olanlarız,' deyiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve deyin ki biz Allaha iman ettiğimiz gibi bize ne indirildiyse, İbrahime ve İsmaile ve İshaka ve Yakuba ve Esbata ne indirildise, Musaya ve İsaya ne verildiyse ve bütün Pegyamberlere rablarından olarak ne verildiyse hepsine iman ettik, onun Resullerinden birinin arasını ayırmayız ve biz ancak onun için boyun eğen müslimleriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve deyin ki: «Biz Allah'a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa'ya, İsa'ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O'nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O'nun için boyun eğen müslümanlarız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Deyiniz ki, «Biz, Allah'a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa'ya ve İsa'ya ne indirildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız.»
Gültekin Onan = Deyin ki: "Biz Tanrı'ya, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilen ile peygamberlere rabbinden verilene inandık. Onların hiçbiri arasında ayırım yapmayız / Onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz sadece O'na teslim olanlarız".
Harun Yıldırım = Deyin ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa'ya ve İsa'ya verilenlere ve nebilere, Rableri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasını ayırmayız.Biz, ancak O'na teslim olanlarız!”
Hasan Basri Çantay = (Ey mü'minler) deyin ki: «Biz Allaha, bize indirilene (Kur'ân-ı Kerîme), İbrâhîme, İsmâîle, İshaka, Yakuba ve torunlarına (esbaata) indirilenlere, Musâya, İsâye verilenlere ve (bütün) peygamberlere Rableri katından verilen (Kitâb ve âyetler) e îman etdik. Onlardan hiçbirini (kimine inanmak, kimini inkâretmek suretiyle) diğerinden ayırd etmeyiz. Biz (Allaha) teslîm olmuş (müslümanlar) ız».
Hayrat Neşriyat = '(Biz) Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya'kub’a ve (onun)torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilenlere ve Rableri tarafından (diğer)peygamberlere verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (Allah’ın birer peygamberi olmaları cihetiyle) ayırım yapmayız. Çünki biz, O’na teslîm olan kimseleriz' deyin!
İbni Kesir = Biz; Allah'a, bize indirilmiş olana, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kub 'a, ve torunlarına indirilmiş olanlara, Musa'ya, İsa'ya verilenlere, peygamberlere Rabbları tarafından verilmiş olanlara iman ettik. Onların hiçbirinin arasını diğerinden ayırmayız. Biz ona teslim olmuşlardanız, deyin.
Kadri Çelik = “Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve Rableri tarafından peygamberlere verilene, onları birbirinden ayırt etmeksizin iman ettik, biz O'na teslim olanlarız” deyin.
Muhammed Esed = Deyin ki: "Biz Allah'a inanırız; ve bize indirilene ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onların soyundan gelenlere indirilene; ve Musa'ya, İsa'ya ve Rableri tarafından (diğer) tüm peygamberlere tevdi edilmiş olana (inanırız); onların arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve biz O'na teslim olanlarız."
Mustafa İslamoğlu = Deyiniz ki: "Biz Allah'a inanırız; bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a Yakub'a ve onların (iman) soyundan gelen (peygamberlere) indirilenlere; Musa'ya ve İsa'ya indirilene; yani tüm nebilere Rablerinden indirilenlere inanırız; onların arasından hiçbirini ayırt etmeyiz: zira biz sadece O'na teslim olanlarız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Deyiniz ki, «Biz, Allah'a ve bize inzal olunana ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, Esbât'a inzal edilmiş olana ve Mûsa ile İsâ'ya verilene ve peygamberlere Rabbileri cânibinden verilmiş olan şeylere imân ettik, biz onlardan hiçbirisinin arasını ayırmayız ve biz O'na (Allah-ü Azîmüşşan'a) hâlisâne münkad kimseleriz.»
Ömer Öngüt = Deyiniz ki: “Biz Allah'a iman ettik. Bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilenlere; Musa'ya, İsâ'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz ancak O'na teslim olanlarız. ”
Şaban Piriş = Ve deyin ki: -Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, Yakub’a, İshak’a ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya verilenlere ve peygamberlere Rab’leri katından verilenlere iman ettik. Bunlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Biz Allah’a teslim olanlarız.
Sadık Türkmen = (onlara) deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene; Musa ve İsa’ya verilen ile bütün diğer peygamberlere, Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuş kimseleriz.”
Seyyid Kutub = Onlara deyin ki; «Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya ve İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayırım yapmayız. Biz Allah'a teslim olanlarız.»
Suat Yıldırım = Deyiniz ki: "Biz Allah’a, bize indirilen Kur’ân’a, Keza İbrâhim’e, İsmâil’e, İshak’a, Yâkub’a ve onun torunlarına indirilene Ve yine Mûsâ’ya, Îsâ’ya, Hülasa bütün peygamberlere Rab’leri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onlar arasında asla bir ayrım yapmayız. Biz yalnız O’na teslim olan Müslümanlarız."
Süleyman Ateş = "Allah'a, bize indirilene, İbrâhim'e, İsmâ'il'e, İshak'a, Ya'kub'a ve sıbt(torun kabile)lere indirilene, Mûsâ ve Îsâ'ya verilene ve (diğer) peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inandık, onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız." deyin.
Tefhim-ul Kuran = Deyin ki: «Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız.»
Ümit Şimşek = Siz şöyle deyin: Biz Allah'a da, bize indirilene de; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene de; Musa'ya ve İsa'ya verilene de; Rablerinden bütün peygamberlere verilene de iman ettik. Biz onların hiçbirini ayrı tutmayız. Biz ancak Allah'a teslim olmuşuzdur.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle deyin: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, onun torunlarına indirilene, Mûsa'ya ve İsa'ya verilene ve diğer nebilere verilene inandık. Bunlar arasından hiç kimseyi ayırmayız. Biz yalnız O'na/Allah'a teslim olanlarız."
İskender Ali Mihr = Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)’a, İsmail (as.)’a, İshak (as.)’a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)’ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab’leri tarafından verilenlere (sahife, kitap
ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O’na teslim olanlarız.”
İlyas Yorulmaz = “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilenlere, Musa ya, İsa ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Asla onlardan hiç birini, diğerlerine tercih ederek (şu şundan üstündür diyerek) aralarını ayırmayız. Biz Allah’a teslim olanlardanız” deyin.
Bakara / 137 - Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse mutlaka doğru yolu buldular demektir. Fakat yüz çevirdiler mi onlar, ancak ayrılık, aykırılık içindedir. Onlara karşı koymak için sana, Allah yeter ve o, her şeyi duyandır, bilendir.
Abdullah Parlıyan = Eğer o Hıristiyan ve Yahudiler de, sizin inandığınız gibi inanırlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse de derin bir çıkmaza saplanmış olurlar. Bu takdirde de Allah onlara karşı, sana yeter. Zira yalnız O'dur herşeyi işiten ve herşeyi bilen.
Adem Uğur = Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.
Ahmed Hulusi = Eğer onlar da, sizin O'na iman ettiğiniz kapsamda iman ederlerse, hakikate giden yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, parçalanmış ve dar kafalı olarak kalırlar. Onlara karşı Allâh sana yeterlidir! "HÛ"; Es Semi'dir, El Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Eğer ehl-i kitap ve diğerleri de, sizin iman ettiğiniz esasların tamamına hakkıyla iman ederlerse, hak yola girmiş, doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer imandan yüz çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı yönlendirirlerse onlar gerçekten hakka muhalefet ve düşmanlık içindedirler. Onların şerrine karşı Allah sana yeter. O her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse de, öyle anlaşmazlık içinde kalırlar. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O duyandır, bilendir.
Ali Bulaç = Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Artık Yahûdi ve Hristiyanlar, sizin bu imanınız gibi iman ederlerse, muhakkak hidayet bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse, size karşı ayrılık ve düşmanlık üzeredirler. Ey Habibim, sen onların düşmanlığından endişe etme, Allah sana kâfidir (Yakında onların şerrini senden def edecektir). Allah hakkıyle işiten ve bilendir.
Ali Ünal = (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka ayrılık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir; bilendir.
Bekir Sadak = Sizin inandiginiz gibi inanmis olsalar, dogru yolu bulmus olurlar. Yuz cevirirlerse, suphesiz onlar cikmazdadirlar. Onlara karsi sana Allah yetecektir. O, isitir ve bilir.
Celal Yıldırım = Eğer onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) sizin imân ettiğiniz gibi imân ederlerse herhalde doğru yolu bulurlar. Yok eğer yüzçevirecek olurlarsa, ancak ayrı (bir yola) düşmüş olurlar. Bu takdirde de Allah onlara karşı Sana yeter ve O, gereği gibi işiten ve bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Eğer o (Yahudiler ve Hıristiya)nlar sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse herhalde doğru yolu bulurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, mutlaka onlar (size karşı) ayrılıkçılık (ve düşmanlık) içindedirler. Bu takdirde de Allah onlara karşı sana yeter. O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Sizin inandığınız gibi inanmış olsalar, doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, şüphesiz onlar çıkmazdadırlar. Onlara karşı sana Allah yetecektir. O, işitir ve bilir.
Diyanet Vakfi = Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.
Edip Yüksel = Sizin inandığınız gibi inansalar doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, karşıt olmuş olurlar. Onlara karşı ALLAH sana yeter. O İşitendir, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = eğer böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak doğru yolu buldular, yok yüz çevirirlerse onlar sırf bir şikak içindedirler, Allah da sana onların haklarından geliverecektir, ve o, o işiden, o bilendir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer onlar da böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak doğru yolu buldular. Yok, yüz çevirirlerse, onlar sadece bir ihtilaf ve çekişme içindedirler. Allah da senden yana onların haklarından geliverecektir. O, herşeyi işiten ve bilendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse onlar sadece ve sadece didişmenin içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. Ve O, işitendir, bilendir.
Gültekin Onan = Şayet onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Tanrı sana yeter. O işitendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Eğer sizin ona îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse doğrusu onlar ancak ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. Şüphesiz O, Semî'dir, Alîm'dir.
Hasan Basri Çantay = Artık, eğer onlar da sizin bu îman etdiğiniz gibi îman ederlerse muhakkak doğru yolu bulmuşlardır. Şâyed yüz çevirirlerse onlar (size karşı) ancak muhaalefetdedirler. (Habîbim) o suretde onlara karşı Allah (sana) yeter (Allah seni sıyânet edecekdir). O, hakkıyle işiden hakkıyla bilendir.
Hayrat Neşriyat = İşte (onlar da) böyle sizin kendisine îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, o takdirde gerçekten hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, o takdirde onlar, sırf (size karşı bir düşmanlık ve) bir muhâlefet içindedirler. Artık onlara karşı Allah sana yeter! Çünki O, Semî'(herşeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Onlar da, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak doğru yolu bulmuşlardır. Şayet yüz çevirirlerse; şüphesiz ki onlar çekişme içerisindedirle. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, Semi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Sizin iman ettiğiniz gibi iman etmiş olsalar, şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, şüphesiz bir ayrılığa (düşmanlığa) düşmüş olurlar. Bu durumda onlara karşı sana Allah yeter. O, işitendir, iyi bilendir.
Muhammed Esed = Eğer (ötekiler de) sizin inandığınız gibi inanırlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse de derin bir çıkmaza saplanmış olurlar, ama Allah seni bundan korumaktadır. Zira yalnız O'dur her şeyi işiten, her şeyi bilen.
Mustafa İslamoğlu = Eğer onlar sizin inandığınız gibi inanırlarsa, işte asıl o zaman doğru yola girmiş olurlar. Yok eğer bundan kaçınırlarsa, o zaman ayrımcılık çıkarıp sapan onlar olmuş olur. Onlara karşı, (tam zamanında) Allah sana yetecektir: zira O'dur içinizden geçen dilekleri işiten, niyetlerinizi ayrıntısıyla bilen.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi onlar sizin imân ettiğiniz gibi imân ederlerse muhakkak hidâyete ermiş olurlar. Ve eğer iraz ederlerse şüphe yok ki onlar şikak (münazaa ve mücadele) içinde kalmış olurlar. O halde Cenâb-ı Hak onlara karşı, sana kifâyet edecektir ve O semîdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanmış olsalar, doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse şüphesiz ki onlar ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = -Eğer Yahudi ve Hıristiyanlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse şüphesiz hidayete ererler; yok eğer yüz çevirirlerse onlar ancak ayrılık içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. O hakkıyla işiten ve bilendir.
Sadık Türkmen = Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu (hayat tarzını) bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse, onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah onlara karşı seni koruyacaktır. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Eğer onlar sizin inandıklarınızın aynısına inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer bu inanca arka dönerlerse mutlaka çatışmaya ve çıkmaza düşerler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitendir ve bilendir.
Suat Yıldırım = Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, doğru yolu bulmuş olurlar. Yok yüz çevirirlerse, mutlaka size karşı bir ayrılık ve düşmanlık içindedirler. Bu takdirde ise onların hakkından gelmek için Allah sana yeter. O hakkıyla işitir ve bilir.
Süleyman Ateş = Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; ama dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allâh sana yeter. O, işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuşlardır; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana ise, onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Buna onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, ayrılığa düşmüşlerdir. Onlara karşı sana Allah yeter. Çünkü O herşeyi işitir, herşeyi bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, hiç kuşkusuz iyiyi ve güzeli bulmuş olurlar; eğer sırt dönerlerse artık onlar şıkak içindedirler/parçalanmış olurlar. Onlara karşı sana Allah yeter. En iyi işiten, en güzel bilendir O.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra eğer onlar da, sizin O’na (Allah’a) îmân ettiğiniz gibi îmân etselerdi o takdirde hidayete ermiş olurlardı. Ve eğer dönerlerse (yüz çevirirlerse), böylece o taktirde onlar, sadece bir ayrılık içinde olurlar (Allah’ın yolundan
ayrılmış olurlar). Allah, (onlara karşı) sana kâfi gelecektir. O, en iyi işiten ve en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Eğer onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, doğru yola girmiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman onlar ayrılık içerisindedirler. Allah seni onlardan elbette ki koruyacaktır. Allah her şeyi işiten ve en iyi bilendir.
Bakara / 138 - Sıbgatallâh(sıbgatallâhi) ve men ahsenu minallâhi sıbgaten, ve nahnu lehu âbidûn(âbidûne).
Diyanet İşleri = “Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).
Abdulbaki Gölpınarlı = (De ki: "Hayatımız) Allah'ın rengi (ile renklenir!) Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir, eğer gerçekten O'na kulluk ediyorsak?"
Abdullah Parlıyan = Biz Allah'ın yaratılıştan boyadığı iman boyasıyla boyanmışızdır. O'nun boyasından daha güzel boya mı olur? Yani hayatımız Allah'ın rengi olan iman ve islâm ile renklenir. Kim tüm hayatımıza Allah'tan daha güzel renk verebilir? Gerçekten O'na kulluk ediyorsak...
Adem Uğur = (Ey mü'minler! Deyiniz ki, bizim boyamız) Allah'ın boyasıdır. Allah'ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? Ve bizler ancak ona ibadet edenleriz.
Ahmed Hulusi = Allâh boyası! Allâh boyası ile boyanmış olmaktan güzel ne olabilir! Biz O'na kulluk edenleriz!
Ahmet Tekin = İşte Allah’ın boyası! Allah’tan daha güzel boyası olan kim vardır? Biz yalnız ona kulluk ederiz!
Ahmet Varol = 'Allah'ın boyası(nı seçtik)... [25] Kimin boyası, Allah'ın boyasından daha güzel olabilir? Biz O'na kulluk etmekteyiz.'
Ali Bulaç = Allah'ın boyası... Allah(ın boyasın)dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz (yalnızca) O'na kulluk edenleriz.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, deyiniz ki: “- Biz Allah’ın dinine (boyasına) girmişiz. Allah tarafından olan bir dinden daha güzel din, kimin olabilir? İşte biz ona ibadet edenleriz.”
Ali Ünal = Allâh'ın boyası (ile boyan). Allâh'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın boyası; Allah(ın boyasın) dan daha güzel boyası olan kim? Biz (yalnızca) O'na kulluk edenleriz.
Bekir Sadak = Allah'in verdigi renge uyun; rengi Allah'inkinden daha guzel olan kim vardir? Biz «O'na kulluk edenleriz» deyin.
Celal Yıldırım = Allah'ın (değişmiyen) boyasına gerekli olun! Boya cihetlyle Allah'tan daha güzel kim ? Biz ancak O'na ibâdet ederiz.
Cemal Külünkoğlu = “Allah'ın verdiği rengi alınız (O'nun boyasıyla boyanınız)! Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir? Biz ancak O'na ibadet ederiz.” deyiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ın verdiği renge uyun; rengi Allah'ınkinden daha güzel olan kim vardır? 'Biz O'na kulluk edenleriz' deyin.
Diyanet Vakfi = Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin).
Edip Yüksel = Budur ALLAH'ın sistemi! Kimin sistemi ALLAH'ınkinden daha iyidir? 'Biz yalnız O'na kulluk ederiz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah boyasına bak (vaftiz nolacak) Allahdan güzel boya vuran kim? Biz işte ona ibadet edenleriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen Allah'ın boyasına bak! (Vaftiz de ne ki!) Kim Allah'tan daha güzel boya vurabilir? İşte biz O'na ibadet edenleriz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ın boyasına bak, (vaftiz nolacak?) Kim, Allah'dan daha güzel boya vurabilir ki? İşte biz O'na ibadet edenleriz.
Gültekin Onan = Tanrı'nın boyası... Tanrı'dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz O'na kulluk edenleriz.
Harun Yıldırım = Allah’ın boyası!. Allah'tan daha güzel boyası olan kim vardır?! “Biz yalnız O’na ibâdet edenleriz.”
Hasan Basri Çantay = (Biz) Allahın boyasıyle (boyanmışızdır). Allahdan daha güzel boyası olan kim? Biz ona kulluk edenleriz.
Hayrat Neşriyat = (Ve deyin ki:) 'Allah’ın boyası (ki biz onunla boyandık, dînine girdik). (Böyle)boya cihetiyle Allah’dan daha güzel kim olabilir? Biz ise, ancak O’na kulluk eden kimseleriz!'
İbni Kesir = Allah'ın boyası (ile boyandık) . Boyası Allah'tan daha güzel olan kimdir? Biz O'na kulluk edenleriz.
Kadri Çelik = (İbrahim'in dinidir) Allah'ın rengi! Rengi (dini) Allah'ınkinden daha güzel olan kim vardır? Biz sadece O'na ibadet edenleriz.
Muhammed Esed = (De ki: "Hayatımız) Allah'ın rengi (ile renklenir!) Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir, eğer gerçekten O'na kulluk ediyorsak?"
Mustafa İslamoğlu = Allah'ın vurduğu boya... Kim Allah'tan daha güzel boya vurabilir ki? İşte biz, (bunun için) yalnızca O'na kulluk ederiz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Ey mü'minler! Deyiniz ki, bizim boyamız) Allah'ın boyasıdır. Allah'ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? Ve bizler ancak ona ibadet edenleriz.
Ömer Öngüt = Allah'ın boyası (ile boyanın). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Bizler ancak O'na kulluk ederiz.
Şaban Piriş = İşte Allah’ın boyası! Allah’tan daha güzel boyası olan kim vardır? Biz yalnız ona kulluk ederiz!
Sadık Türkmen = “işte budur Allah’ın boyası/sistemi! Boyası/sistemi, Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz yalnız O’na kul oluruz” (deyin).
Seyyid Kutub = Bu din, Allah'ın verdiği bir renktir. Kim Allah'tan daha iyi bir renk verebilir? Biz yalnız O'na kulluk ederiz.
Suat Yıldırım = Siz Allah’ın verdiği rengi alınız. Allah’ın boyasından daha güzel boya vuran kim olabilir? "Biz ancak O’na ibadet ederiz." deyiniz.
Süleyman Ateş = Allâh'ın boyası (ile boyan). Allâh'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın boyası; Allah(ın boyasın) dan daha güzel boyası olan kim? Biz (yalnızca) O'na kulluk edenleriz.
Ümit Şimşek = Allah'ın boyası-kim var Allah'tan güzel boya vuran? Biz ancak Ona kulluk ederiz.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın boyasını esas alın. Allah'tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O'na kulluk ederiz.
İskender Ali Mihr = Allah’ın boyası; Allah’ın boyası ile boyanandan daha ahsen (daha güzel) olan kim vardır? Ve biz, O’na kul olanlarız.
İlyas Yorulmaz = (Bu) Allah’ın boyası, Allah’ın boyasından (şekillendirdiği dinden) daha güzel kim boyayabilir ki. Biz yalnızca O’na kulluk edenleriz.
Bakara / 139 - Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
Diyanet İşleri = Onlara de ki: “Allah hakkında mı bizimle tartışıp duruyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Allah hakkında bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbiniz. Bizim yaptıklarımız bize ait, sizin yaptıklarınız size. ve biz, bütün kalbimizle Allah'a bağlıyız.
Abdullah Parlıyan = Söyle onlara, Allah bizim ve sizin Rabbiniz iken O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır.
Adem Uğur = De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız.
Ahmed Hulusi = De ki: "Allâh hakkında bizle mi tartışıyorsunuz? O, Rabbimiz ve Rabbinizdir! Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız (-ın sonuçları da) sizedir. Biz O'na ihlâsla yönelenleriz. "
Ahmet Tekin = 'Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, Allah hakkında deliller getirerek bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Bizim amellerimizin karşılığı, mükâfatı bize âit, sizin amellerinizin sorumluluğu ve cezası da size aittir. Biz O’na, ihlâs ile, samimiyetle bağlanan, ibadet eden kullarız.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Siz Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptığımız işler bize, sizin yaptığınız işler sizedir. Biz O'na gönülden bağlıyız.'
Ali Bulaç = De ki: "O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında (sözde kanıtlarla) tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O'na gönülden bağlanmış (muhlis) olanlarız."
Ali Fikri Yavuz = Ey Habibim, onlara söyle: “-Allah’ın dininde ve O’na bağlanmakla üstün olmada bizimle çekişip mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbiniz. (Ona kulluk yapmak herkese vâcibdir). Yaptıklarımızın mükâfatı bize, sizin yaptıklarınızın cezası da size aittir. Biz ona özümüzle bağlanmışız.
Ali Ünal = De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, bizim de Rabbimizdir, sizin de. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlanmışız.”
Bekir Sadak = De ki: «Bizim ve sizin Rabbiniz olan Allah hakkinda bize karsi huccet mi gosteriyorsunuz? Bizim yaptiklarimiz kendimize, sizin yaptiklariniz de kendinize aittir. Biz O'na karsi samimiyiz".
Celal Yıldırım = De ki: Allah hakkında bizimle tartışıp çekişiyor musunuz? Halbuki O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimizin (karşılığı) bize aittir, sizin işlediklerinizin (karşılığı) size aittir. Biz ancak O'na içten gelen katıksız bir ciddiyet ve samimiyetle bağlanmışızdır.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Allah hakkında bizimle didişmeye mi gireceksiniz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Biz kendimizi yalnızca O'na gönülden adamışız (tam bir samimiyetle sadece O'na bağlıyız).”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Bizim ve sizin Rabbiniz olan Allah hakkında bize karşı hüccet mi gösteriyorsunuz? Bizim yaptıklarımız kendimize, sizin yaptıklarınız de kendinize aittir. Biz O'na karşı samimiyiz'.
Diyanet Vakfi = De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız.
Edip Yüksel = 'Bizimle ALLAH hakkında mı tartışıyorsunuz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Biz işlediğimizden, siz de işlediğinizden sorumlusunuz. Biz kendimizi sadece O'na adadık,' de.
Elmalılı Hamdi Yazır = deki Allah hakkında bizimle mücadele mi edeceksiniz? Halbuki o bizim de Rabbimiz sizin de, ve bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size, ancak biz ona muhlıslarız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Siz Allah hakkında bizimle mücadele mi edeceksiniz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Ancak biz O'na samimiyetle bağlılarız.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Allah hakkında bizimle didişmeye mi gireceksiniz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. Şu kadar var ki, biz O'na ihlas ile sarılıyoruz.
Gültekin Onan = De ki: "Bizimle Tanrı hakkında mı tartışıyorsunuz? Oysa O bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Biz O'na gönülden bağlanmış (muhlis) olanlarız".
Harun Yıldırım = De ki: "O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde bizimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?! Bizim yaptıklarımız bizim, sizin yaptıklarınız da sizindir. Biz O’na karşı ihlaslı olanlarız.”
Hasan Basri Çantay = De ki (Habîbim) : «Siz (Arabdan bir peygamber geldi diye) bizimle Allah hakkında çekişiyor musunuz? Halbuki o bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. (Dilediğini O seçer) Bizim yapdıklarımız (ın mükâfatı) bize, sizin yapdıklarınız (ın mücâzâtı) size âid. Biz ona bütün samîmiyyetimizle bağlanmışızdır».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde, Allah(’ın bizden bir peygamber göndermesi) hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Hâlbuki bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Çünki biz, O’na karşı samîmî olan kimseleriz.'
İbni Kesir = Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Halbuki O, bizimde Rabbımız, sizim de Rabbınızdır. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Biz O'na muhlis kullarız, de.
Kadri Çelik = De ki: “Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir ve bizim amellerimiz kendimize, sizin amelleriniz de kendinize aittir. Biz O'na ihlâs üzere bağlananlarız.”
Muhammed Esed = (Yahudi ve Hıristiyanlara) de ki: "Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Nasıl olur? O, bizim gibi sizin de Rabbinizdir; bizim işimiz bize, sizin işiniz de size aittir; ve biz kendimizi yalnızca O'na adamışızdır."
Mustafa İslamoğlu = (Kitap Ehli'ne) de ki: Allah hakkında bizimle tartışacak mısınz? Halbuki O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu size aittir: biz varlığımızı sadece O'na adadık.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Ey Resûlüm!) De ki: «Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve bizim amellerimiz bize aittir, sizin amelleriniz de size aittir. Ve bizler ancak O'na muhlis kullarız.»
Ömer Öngüt = De ki: “Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbiniz iken, O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size âittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız. ”
Şaban Piriş = (O kitap ehline) De ki: -Siz, bizimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz? Halbuki, O, bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz Allah’a içten /katıksız olarak bağlananlarız.
Sadık Türkmen = Onlara de ki: “Allah(‘ın sistemi) hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Halbuki O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz.”
Seyyid Kutub = De ki; «Bizim de sizin de Rabbiniz olan Allah hakkında bizimle çekişiyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na samimi olarak bağlıyız.
Suat Yıldırım = Ve de ki: "Allah hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbiniz olduğu halde, Siz bizimle Allah hakkında mı münakaşa ediyorsunuz? Bizim yaptıklarımızın karşılığı bize, sizin yaptıklarınızınki ise size ait. Biz tam bir samimiyetle yalnız O’na bağlıyız."
Süleyman Ateş = Söyle onlara, Allah bizim ve sizin Rabbiniz iken O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır.
Tefhim-ul Kuran = De ki: «O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında (sözde kanıtlarla) tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O'na gönülden bağlanmış (muhlis) olanlarız.»
Ümit Şimşek = 'Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, Allah hakkında deliller getirerek bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Bizim amellerimizin karşılığı, mükâfatı bize âit, sizin amellerinizin sorumluluğu ve cezası da size aittir. Biz O’na, ihlâs ile, samimiyetle bağlanan, ibadet eden kullarız.' de.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: 'Siz Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptığımız işler bize, sizin yaptığınız işler sizedir. Biz O'na gönülden bağlıyız.'
İskender Ali Mihr = De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, O’na muhlis olanlarız (dîni O’na hâlis kılanlarız).”
İlyas Yorulmaz = Deki “Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz? O bizim de Rabbimiz, sizinde Rabbiniz. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Biz samimiyetle O’na kulluk edicileriz. ”
Bakara / 140 - Em tekûlûne inne ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâta kânû hûden ev nasârâ kul e entum a’lemu emillâh(emillâhu), ve men azlemu mimmen keteme şehâdeten indehu minallâh(minallâhi), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa İbrahîm de, İsmâîl de, İshak da, Yakup da, oğulları da Yahûdi, yahut Nasrânîydi mi diyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı? Allah'ın bildiği, bildirdiği şeyi bilerek gizleyenden daha zâlim kim var? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
Abdullah Parlıyan = İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve onların soyundan gelenlerin, Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı iddia ediyorsunuz? De ki: Allah'tan iyi mi biliyorsunuz? Allah tarafından kendisine verilen bir delili gizleyenden daha zalim kim olabilir? Ama Allah yaptıklarınızı bilmez değil ki.
Adem Uğur = Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ahmed Hulusi = Yoksa siz, "Şüphesiz ki İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve oğulları Yahudi veya Nasara idi" mi diyorsunuz?. . De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allâh mı?". . . İndînde, Allâh'ın şahitliğini gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allâh varlığınızın hakikati olarak, yaptıklarınızdan gâfil değildir.
Ahmet Tekin = Yoksa siz, İbrâhim, İsmâil, İshak, Yâkup ve torunları da yahudi ve hristiyan idiler mi demek istiyorsunuz?'Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?' de. Allah tarafından kutsal kitaplarda bildirilen ve kendisi tarafından bilinen doğru bilgileri açıkça insanlara bildirmeyip gizleyerek inkâr edenden daha zâlim kim olabilir? Allah işlediğiniz amellerden, zulmünüzden, yalanlamanızdan, şehadeti gizlemenizden gafil değildir. Allah bunları cezalandırmadan bırakmayacak.
Ahmet Varol = 'Yoksa siz İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Ya'kub'un ve onların torunlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?' De ki: 'Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?' Allah'tan gelen bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir! Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. [26]
Ali Bulaç = Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."
Ali Fikri Yavuz = Yoksa siz şöyle mi diyorsunuz?: “-İbrahim, İsmail, İshak, Yakub Peygamberler ve torunları Yahûdî veya Hristiyandırlar “ Ey Habibim, onlara söyle: “- Peygamberlerin dinini siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından gelen kitap vasıtasıyla bildiği ve kendince sabit gördüğü şeyin şâhitliğini gizliyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gâfil değil.”
Ali Ünal = Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa siz, İbrâhim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi yahut Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah katında bir tanıklığı gizleyenden daha zâlim kimdir? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Bekir Sadak = Yoksa Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakub ve torunlarinin yahudi veya hiristiyan olduklarini mi soyluyorsunuz? Peki, Siz mi yoksa Allah mi daha iyi bilir? de. Allah tarafindan kendisine bildirilen bir gercegi gizleyenden daha zalim kim vardir? Allah yaptiklarinizdan gafil degildir.
Celal Yıldırım = Yoksa siz İbrahim'in, İsmail' İn, İshâk'ın, Yâkub ve Esbat (Onun torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz ?! De ki: Sizler mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı ? Allah tarafından yanındaki bir şehadeti bilerek saklayandan daha zâlim kim olabilir? Allah sizin yapageldikleriniz şeylerden hiç de gafil değildir.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa siz: İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve oğullarının Yahudi veya Hıristiyan olduğunu mu iddia ediyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah tarafından kendilerine verilen bir delili örtbas edenden daha zalim kim olabilir? Ama (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? Peki, siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir? de. Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Diyanet Vakfi = Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Edip Yüksel = İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduğunu mu ileri sürüyorsunuz? De ki: 'Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa ALLAH mı? ALLAH'ın bildirdiğini gizleyenden daha zalim kim olabilir? ALLAH yaptıklarınızdan gafil değil.'
Elmalılı Hamdi Yazır = yoksa İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub da, Esbat da hep Yehud veya Nesârâ idiler mi diyorsunuz? Deki sizler mi daha iyi bileceksiniz yoksa Allah mı? Allahın şahadet ettiği bir hakikati bilerek ketm edenden daha zalim kim olabilir? Allah ettiklerinizden gafil değil
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa siz: «İbrahim de İsmail de İshak da Yakup da torunları da hep yahudi veya hıristiyan idiler.» mi diyorsunuz? De ki: «sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah'ın şahitlik ettiği bir gerçeği bilerek gizleyenlerden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Yoksa siz, İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakup da ve torunları da hep yahudi ve hıristiyan idiler mi demek istiyorsunuz?» De ki: «Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?» Allah'ın şahitlik ettiği bir hakikatı bile bile inkar edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Gültekin Onan = Yoksa siz gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Tanrı mı? Tanrı'dan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim kim olabilir? Tanrı yaptıklarınızdan gafil değildir".
Harun Yıldırım = Yoksa (siz yahudiler) İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının mutlaka "yahudi" veya (siz hıristiyanlar da) "hıristiyan” olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Daha iyi bilen siz misiniz yoksa Allah mı? Allah tarafından olup da yanında bulunan bir şâhitliği gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.
Hasan Basri Çantay = Yoksa siz: «Gerçek, İbrâhîm, İsmâîl, İshak, Ya'kub ve oğulları Yahudi, yahud Hıristiyanlar mı idi» diyorsunuz? De ki: «(Bunu) siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı? Nezdinde Allahdan (gelen) bir şâhidliği (insanlardan) saklayandan daha zaalim kimdir ki? Allah, sizin yapmakda olduklarınızdan gaafil değil».
Hayrat Neşriyat = Yoksa (siz) gerçekten İbrâhîm’in, İsmâîl’in, İshâk’ın, Ya'kub’un ve (onun)torunlar(ın)ın yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: 'Siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı?' Hâlbuki kendi yanındaki, Allah’dan (gelen) şâhidliği (bildiği bir şeyi) gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
İbni Kesir = Yoksa siz: İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve oğulları Yahudi veya Hristiyan idiler mi, diyorsunuz? Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah tarafından yanında bulunan şehadeti gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir, de.
Kadri Çelik = Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Peki, siz mi, yoksa Allah mı daha iyi bilir?” Allah tarafından kendisinde bulunan bir tanıklığı gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Muhammed Esed = "İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve onların soyundan gelenlerin 'Yahudi' yahut 'Hıristiyan' olduklarını mı iddia ediyorsunuz?" De ki: "Allah'tan iyi mi biliyorsunuz? Allah tarafından kendilerine verilen bir delili örtbas edenden daha zalim kim olabilir? Ama Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."
Mustafa İslamoğlu = Yoksa siz "İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onların neslinden gelenler Yahudi ya da Hıristiyan'dılar mı demek istiyorsunuz? Söyle onlara: Siz Allah'tan daha mı iyi biliyorsunuz? Kendisine Allah'tan gelen bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Ama Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa diyor musunuz ki şüphe yok İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Esbat, Yehûd veya Nasara idiler. De ki: «Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Daha zalim kim vardır Allah tarafından nezdinde bulunan şehâdeti gizleyenden?» Allah Teâlâ sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.
Ömer Öngüt = Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir. ”
Şaban Piriş = Yoksa siz, İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un ve torunlarının, Yahudi yahut Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? (onlara) de ki: -Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah’tan gelen bir şahitliği yanında gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Sadık Türkmen = Yoksa siz: “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da Yahudi, ya da Hristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Kendisine Allah tarafından ulaşan bir gerçeği gizleyenden daha zalim kimdir? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Seyyid Kutub = Yoksa İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının yahudi ya da hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki; «Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?» Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği saklayandan daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.
Suat Yıldırım = Yoksa Siz İbrâhim, İsmâil, İshak ve Yâkub’un ve onun evlatlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bileceksiniz yoksa Allah mı? Allah’ın, kitabı vasıtasıyla kendisine ulaştırdığı hakikati gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Süleyman Ateş = "Yoksa siz, İbrâhim, İsmâ'il, İshak, Ya'kub ve sıbt(torun kabile)lerin, yahûdi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allâh mı?" Allâh tarafından bildiği bir (gerçeğin) tanıklığını gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allâh yaptıklarınızdan gâfil değildir.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: «Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil olmayandır.
Ümit Şimşek = Yoksa, 'İbrahim, İsmail, İshak ve Yakub ile torunları Yahudi veya Hıristiyandı' mı diyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Kendisine Allah'tan gelmiş bir delili saklayandan daha zalim kim vardır? Allah sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa siz, "İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunları Yahudi yahut Hıristiyanlardı" mı diyorsunuz? Söyle onlara: "Siz mi daha bilgilisiniz yoksa Allah mı?" Allah'tan kendine ulaşmış bir tanıklığı gizleyenden daha zalim kim vardır! Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.
İskender Ali Mihr = Yoksa siz: “Muhakkak ki İbrâhîm (a.s), İsmail (a.s), İshak (a.s), Yakup (a.s) ve torunları yahudi veya hristiyan’dılar” mı diyorsunuz. De ki: “Sizler mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından verilen, O’nun yanındaki şahitliği gizleyen kimseden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.
İlyas Yorulmaz = Onlar “İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunları da Yahudi veya Hıristiyan idiler” diyorlar? Deki “Allah mı daha iyi biliyor yoksa siz mi? Allah’ın yanında hakikati gizleyenden daha zalim kimdir? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. ”
Bakara / 141 - Tilke ummetun kad halet lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtum ve lâ tus’elûne ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları onlara, sizin kazancınız size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.
Abdullah Parlıyan = Şimdi o toplumlar geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size; ve siz onların yaptıklarından dolayı yargılanacak değilsiniz.
Adem Uğur = Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
Ahmed Hulusi = İşte onlar bir ümmetti (topluluktu), geçtiler gittiler! Onların kazandıkları kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size! Ve size onların yaptıklarının hesabı sorulmayacaktır.
Ahmet Tekin = Onlar hayatlarını yaşayarak geçip giden milletlerdir. Onların işledikleri sâlih amellerin, yaptıkları hayırların, kazandıkları sevapların, yüklendikleri günahların, isyanların ve haksızlıkların karşılığını görecektir. Siz de işlediğiniz sâlih amellerin, kazandığınız sevapların, yüklendiğiniz günahların, isyanların, haksızlıkların karşılığını göreceksiniz. Siz onların işledikleri amellerden, günahlardan, hesaplarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ahmet Varol = Onlar geçmiş bir ümmetti. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız ise sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ali Bulaç = Onlar, bir ümmetti, gelip geçti; onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Ali Fikri Yavuz = O bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sizin; ve siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Ali Ünal = Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
Bayraktar Bayraklı = Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz.
Bekir Sadak = Onlar gecmis birer ummettir. Kazandiklari kendilerine, sizin kazandiklariniz da sizedir. Onlarin yapmis olduklarindan sorumlu degilsiniz. *
Celal Yıldırım = Onlar birer ümmetdi ki gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinedir; sizin de kazandıklarınız sizedir. Onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sizin ve siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar geçmiş birer ümmettir. Kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.
Diyanet Vakfi = Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
Edip Yüksel = İşte onlar bir toplumdu; gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = O bir ümmetti geldi geçti, ona kendi kazandığı size de kendi kazandığınız ve siz onların işlediklerinden mes'ul değilsiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar bir ümmetti gelip geçtiler. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız ve siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar bir ümmet idiler, gelip geçtiler. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandıklarınız. Ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Gültekin Onan = İşte onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız / sorulmayacaksınız.
Harun Yıldırım = İşte onlar bir ümmetti, elbette gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir ve siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Hasan Basri Çantay = Onlar birer ümmetdi, (gelib) geçdi. (O ümmetlerin) kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir ve siz onların işlemiş olduklarından mes'ûl de olacak değilsiniz.
Hayrat Neşriyat = Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine,(sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!
İbni Kesir = Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Ve siz onların yapmış olduklarından sorulmazsınız.
Kadri Çelik = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorulacak değilsiniz.
Muhammed Esed = "Şimdi o toplumlar gelip geçtiler; onların kazandıkları onlara yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size. Ve siz onların yaptıklarından ötürü yargılanacak değilsiniz."
Mustafa İslamoğlu = "O toplumlar şimdi geçip gittiler: Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandırdıklarınız da size aittir; ve siz onların yaptıklarından kesinlikle sorumlu tutulmayacaksınız."
Ömer Nasuhi Bilmen = O bir ümmettir ki, gelip geçmiştir. Ona kendi kazandığı, size de sizin kazandığınız vardır. Ve siz onların yapmış olduklarından mesul olmayacaksınız.
Ömer Öngüt = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size âittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Şaban Piriş = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız da size aittir. Ve siz onların yaptıklarından dolayı sorumlu olmayacaksınız.
Sadık Türkmen = Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Seyyid Kutub = Onlar daha önce gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmazsınız
Suat Yıldırım = Onlar bir ümmet idiler, gelip geçtiler. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandıklarınız. Ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Süleyman Ateş = Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, bir ümmetti, gelip geçti; onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Ümit Şimşek = Onlar birer ümmetdi, (gelib) geçdi. (O ümmetlerin) kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir ve siz onların işlemiş olduklarından mes'ûl de olacak değilsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Kazandıkları kendilerine. Sizin kazandığınız da size. Onların yapıp ettiklerinden siz sorumlu olmayacaksınız.
İskender Ali Mihr = İşte onlar bir ümmetti ki geldi, geçti. Onların kazandığı şeyler kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir. Onların yapmış
olduklarından size sorulmaz (siz sorumlu değilsiniz).
İlyas Yorulmaz = Onlar daha önce gelmiş geçmiş bir topluluktu, oların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yaptıklarından da siz sorgulanmazsınız.
Bakara / 142 - Se yekûlus sufehâu minen nâsi mâ vellâhum an kıbletihimulletî kânû aleyhâ kul lillâhil meşrıku vel magrıb(magrıbu), yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Diyanet İşleri = Birtakım kendini bilmez insanlar, “Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanlardan aklı, idraki olmayanlar diyecekler ki: Bunları, yöneldikleri kıbleden döndüren sebep de nedir? Doğu da Allah'ındır de, batı da. Dilediğine doğru ve düz yolu buldurur.
Abdullah Parlıyan = Bir takım dar görüşlü beyinsizler, müslümanları şimdiye kadar uydukları kıbleden döndüren nedir? Diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah'ındır. O isteyen kimseyi dilediği şekilde dosdoğru yola iletir.”
Adem Uğur = İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.
Ahmed Hulusi = İnsanların, anlayışı kıt ve aşağılık yaşam ehli olanları "Onları eski kıblelerinden (Kudüs'ten Kâbe'ye) döndüren (gerekçe) nedir?" derler. De ki: "Batı da doğu da Allâh'ındır. Dilediğine hidâyet eder, sırat-ı müstakime yönelmesi için. "
Ahmet Tekin = Bir kısım beyinsiz kimseler;'Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?' diyecekler.'Doğu da, batı da Allah’ındır. Allah, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu varlıkları sırat-ı müstakîme, doğru, muhkem, güvenli yola, İslâmî hayata iletir.' de.
Ahmet Varol = İnsanların düşüncesizleri: 'Onları daha önceki kıblelerinden çeviren ne oldu?' diyecekler. De ki: 'Doğu da batı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola iletir.'
Ali Bulaç = Bir takım beyinsiz insanlar: "Onları daha önceki kıblelerinden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ındır, batı da. O dilediğini doğru yola yöneltir."
Ali Fikri Yavuz = (Medine’deki Yahûdi ve münafık) insanlardan akılsızlar yakında şöyle diyecekler: “-Müslümanları (eskidenberi Kudüs’e doğru namaz kıldıkları) kıbleden (Kâbe’ye) çeviren ne?” Onlara de ki, doğu da, batı da Allah’ındır; dilediğini doğru yola iletir.
Ali Ünal = Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
Bayraktar Bayraklı = Bazı dar kafalı insanlar, “Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları vazgeçiren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allah'ındır; O, dileyeni doğru yola iletir.”
Bekir Sadak = Insanlarin beyinsizleri, «Yoneldikleri kibleden onlari ceviren nedir?» diyecekler; de ki: «Dogu ve bati Allah'indir. O, diledigini dogru yola eristirir".
Celal Yıldırım = İnsanlardan kendini bilmeyen beyinsizler, «Müslümanları bulundukları kıbleden çeviren nedir ?» diyecekler. De ki: «Doğu da Allah'ındır, Batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse doğru yola iletir.
Cemal Külünkoğlu = İnsanlar arasındaki dar kafalılar diyecekler ki: “Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları (Müslümanları) vazgeçiren nedir?” Sen de de ki: “Doğu da Batı da Allah'ındır, O, dilediğini (iyi niyetinden dolayı) doğru yola iletir.”
Diyanet İşleri (eski) = İnsanların beyinsizleri, 'Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?' diyecekler; de ki: 'Doğu ve batı Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola eriştirir'.
Diyanet Vakfi = İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.
Edip Yüksel = Halktan bazı beyinsizler: 'Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir? ,' diyecekler. De ki: 'Doğu da batı da ALLAH'ındır. O dileyeni doğru yola iletir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Nas içinde süfehâ takımı «bunları bulundukları Kıbleden çeviren ne? diyecek, Deki Meşrık da Magrib de Allahındır, o kimi dilerse doğru bir caddeye çıkarır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsanlardan beyinsiz takımı: «Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?» diyeceklerdir. De ki: «Doğu da batı da Allah'ındır. O, dilediği kimseyi doğru bir caddeye çıkarır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, «Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?» diyecekler. De ki: «Doğu da, batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir.»
Gültekin Onan = Bir takım beyinsiz insanlar: "Onları daha önceki kıblelerinden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Tanrı'nındır, batı da. O dilediğini doğru yola iletir".
Harun Yıldırım = Yakında insanlardan bazı akılsızlar: "Onları üzerinde bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ındır batı da. O dilediğini dosdoğru yola iletir."
Hasan Basri Çantay = İnsanlardan (Yahudî ve müşriklerden) bir takım beyinsizler: «(Müslümanların namazda kıble edinib) üzerinde durdukları (devam etdikleri eski) Kıblesinden çeviren (sebeb) nedir?» diyecekler. De ki (Habîbim): «Doğu da Allahın, batı da. O, kimi dilerse onu doğru yola iletir.»
Hayrat Neşriyat = İnsanlardan bir kısım sefihler: 'Onları (o Müslümanları) üzerinde bulundukları(yöneldikleri) kıblelerinden çeviren nedir?' diyecekler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: 'Doğu da batı da (her yer) Allah’ındır.' (O,) dilediği kimseyi (hikmetine binâen, kendi lütfundan)dosdoğru bir yola hidâyet eder.
İbni Kesir = İnsanlardan bir kısım beyinsizler diyeceklerdir ki: Onları üzerinde bulundukları kıblelerinden ne çevirdi? De ki: Doğu da Batı da Allah'ındır. O, dilediği kimseyi doğru yola iletir.
Kadri Çelik = İnsanların beyinsizleri, “Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu ve batı Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola hidayet eder.”
Muhammed Esed = İnsanlar arasındaki dar kafalı düşünceler, "Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları vazgeçiren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Batı da Allah'ındır; O, dilediğini doğru yola iletir."
Mustafa İslamoğlu = İnsanlar arasından beyinsizler çıkıp diyecekler ki: "Daha önce yöneldikleri kıbleden onları çeviren sebep nedir?" De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır: O dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nâsdan bir takım sefihler yakında diyeceklerdir ki: «Onları, tarafına teveccüh ettikleri kıblelerinden hangi şey çevirdi?» De ki: «Maşrık da mağrip de Allah içindir. Dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.»
Ömer Öngüt = İnsanlardan bir takım beyinsizler: “Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?” diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O kimi dilerse onu doğru yola iletir.
Şaban Piriş = İnsanlardan bir takım beyinsizler: -Üzerlerinde bulundukları kıblelerinden onları döndüren nedir? diyecekler. De ki: -Doğu da batı da Allah’a aittir. O dilediği kimseyi doğru yola iletir.
Sadık Türkmen = Birtakim bilgisiz insanlar: “Onları yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Allah (yola gelmeyi) dileyen kimseyi doğru yola iletir.”
Seyyid Kutub = İnsanlardan bazı beyinsizler; «Onları daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren sebep nedir?» diyecekler. De ki; «Doğu da Batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.»
Suat Yıldırım = Akılsız insanlar: Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren sebep nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Batı da Allah’ındır. O dilediği kimseyi doğru yola yöneltir."
Süleyman Ateş = İnsanlardan bazı beyinsizler: "Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allâh'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir."
Tefhim-ul Kuran = İnsanlardan birtakım beyinsizler: «Onları daha önce üzerinde bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?» diyecekler. De ki: «Doğu da Allah'ındır, batı da. Dilediğini dosdoğru yola yöneltip iletir.»
Ümit Şimşek = İnsanların idrakten yoksun kısmı diyecek ki: 'Önceden yöneldikleri kıbleden bunları çeviren şey ne?' Sen de ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini dosdoğru bir yola ulaştırır.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlar içinden bazı beyinsizler: "Onları, yönelmekte oldukları kıbleden ne çevirdi?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ın, batı da. O, dilediğini dosdoğru yola kılavuzlar."
İskender Ali Mihr = İnsanlardan sefih olanlar diyecekler ki: “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?” De ki: “Doğu vebatı Allah’ındır. O, dilediğini Sıratı Mustakîm’e hidayet eder (ulaştırır).”
İlyas Yorulmaz = İnsanlardan dar kafalı, düşünemeyenler “Üzerinde bulundukları yönden (kıbleden) onları döndüren nedir?” diyecekler. Deki “Doğu da Allah’ın, batı da Allah’ın dır. Allah, dileyen kimseyi doğru yola iletir. ”
Bakara / 143 - Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe alen nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ(şehîden), ve mâ cealnâl kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh(akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh(hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm(rahîmun).
Diyanet İşleri = Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte böylece bütün insanlara tanıklık etmeniz, Peygamberin de size tanık olması için sizi, doğru yolun tam ortasında giden bir ümmet yapmışızdır. Zâten evvelce yöneldiğin Kâ'be'yi kıble yapışımızdan maksat da ancak Peygambere uyacak olanları, iki topuğu üstünde gerisin geriye döneceklerden ayırt etmektir. Bu, elbette Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkalarına ağır gelecek. Allah, imanınızı zayi etmez. Şüphe yok ki Allah, insanları esirgeyicidir, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü, orta yolu tutan bir toplum olmanızı istedik. Yaşantınızla tüm insanlığa Allah'tan gelen gerçekleri yaşayan şahitler olasınız ve elçi de sizin üzerinize aynı şekilde şahit olsun diye. Senin çok isteyip te şu anda üzerinde bulunduğun Kâbe'yi biz ancak; peygambere uyanı, ökçesi üzerine geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu şekilde kıblenin Kudüs'ten Kabe'ye çevrilmesi, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı ve önceden Kudüs'e yönelerek kıldığınız namazları boşa götürecek değildir. Allah insanlara çok şefkat eden ve acıyandır.
Adem Uğur = İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.
Ahmed Hulusi = Böylece, sizi insanlar üzere şahit, Rasûlü de sizin üzerinize Şehiyd kıldık. Siz ümmeti Vasat'sınız (adalet ve Hakkaniyet üzere olan). Kendisine yöneldiğin kıbleyi, Rasûle tâbi olanlarla, ondan yüz çevirip geri dönenleri ayırt etmek için değiştirdik. Allâh'ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere bu olay çok ağır gelecektir. Allâh imanınızı boşa çıkarmaz. Allâh insanlara hakikatlerinden açığa çıkan Rauf ve Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Biz doğru yolu gösterdiğimiz gibi, sizi de, Kur’ân’ı bilen ve bütün insanlara tebliğ eden, çözüm getiren, güvenilir örnek önderler ve doğruları konuşan şâhitler olmanız, ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasûlün, Muhammed’in de Kur’ân’ı tebliğ eden, çözüm getiren güvenilir örnek önder, doğruları konuşan şâhit olması için sizi mûtedil, âdil, hayırlı, makul, seçkin, ahlâkî değerleri, itidali ve adâleti belirleyici güç kabul eden açık bir toplum, bir millet haline getirdik. Senin arzulayıp da, şu anda yönelmediğin kıbleyi, Kâbeyi, biz ancak peygambere, Kur’ân’a ve sünnete uyanı, ökçeleri üzere geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu iş, elbette, Allah’ın hidayeti, doğru yolu nasip ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti.Allah imânda sebatınızın, sadakatinizin, imânınızın eseri olan amellerinizin karşılığını yok etmez, kaybetmez. Allah insanlara karşı çok şefkatli, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet kıldık. Senin daha önce yönelmekte olduğun kıbleyi, insanlardan kimin peygambere uyduğunu ve kimin de ökçelerinin üzerine geriye döndüğünü ortaya çıkarmak amacıyla belirlemiştik. Şüphesiz bu sadece Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimselerden başkasına ağır gelir. Allah elbette sizin imanınızı [27] boşa çıkarmayacaktır. Şüphesiz Allah insanlara çok acıyan ve çok rahmet edendir.
Ali Bulaç = Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir. Doğrusu (bu,) Allah'ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Ey Müslümanlar, böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adâlet örneği ve hak şâhidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şâhit olsun; ve (ey Rasûlüm) hâlen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak Rasûle uyanlarla geri dönenler arasını ayırt etmek için kıble kıldık. Gerçi bu kıbleyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız, o Allah’ın hidâyet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyietmez. Muhakkak Allah Tealâ İnsanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.
Ali Ünal = (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
Bayraktar Bayraklı = İnsanların sorunlarını çözesiniz/insanlara şâhit olasınız diye, sizi orta noktada olan bir toplum yaptık; böylece Peygamber de sizin sorunlarınızı çözer/size şâhit olur. Biz, Peygambere uyanı, topuğu üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, senin eskiden yöneldiğin Kâbe'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı hiçe sayacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı şefkatlidir; merhametlidir.[30]
Bekir Sadak = Boylece sizi insanlara sahid ve ornek olmaniz icin tam ortada bulunan bir ummet kildik. Peygamber de size sahid ve ornektir. Senin yoneldigin yonu, Peygambere uyanlari, cayacaklardan ayirdetmek icin kible yaptik. Dogrusu Allah'in yola koydugu kimselerden baskasina bu agir bir seydir. Allah ibadetlerinizi bosa cikaracak degildir. Dogrusu Allah insanlara sefkat gosterir, merhamet eder.
Celal Yıldırım = Ve işte böylece sizi (ifratla tefrit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı âdâlet örnekleri, hak şahitleri olasınız. Peygamber de size hakkıyla şâhid olsun. Üstünde durduğun (arzu edip istediğin Beytullah'ı) kıble yapışımız da sırf Peygamber'e uyanları, gerisi gerisine döneceklerden bilip ayırd etmemiz içindir. Her ne kadar bu, Allah'ın doğru yola ilettiklerinden başkasına ağır gelirse de (böyledir). Allah imânınızı zayedip boşa çıkaracak değildir. Herhalde Allah, insanlara şefkatla yaklaşıp çokça rahmet edendir ; aynı zamanda O çok merhametlidir.
Cemal Külünkoğlu = Ve işte böylece sizi dengeli ve ölçülü bir toplum kıldık ki insanlar nezdinde Hakk'ın şahitleri (örnekleri) olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin vaktiyle (vaktiyle arzulayıp da şu anda) yöneldiğin Kâbe'yi, kim Peygamber'e uyuyor, kim de topuğu üzerinde gerisin geri dönüyor, görelim diye kıble yaptık. Şüphesiz bu, Allah'ın doğru yola ulaştırdığı kişilerden başka herkes için zor bir sınavdı. Allah sizin inancınızı kesinlikle göz ardı etmeyecektir. Unutmayın ki, Allah insanlara karşı en şefkatli ve en merhametli olandır.
Diyanet İşleri (eski) = Böylece sizi insanlara şahid ve örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahid ve örnektir. Senin yöneldiğin yönü, Peygambere uyanları, cayacaklardan ayırdetmek için kıble yaptık. Doğrusu Allah'ın yola koyduğu kimselerden başkasına bu ağır bir şeydir. Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder.
Diyanet Vakfi = İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin yöneldiğin yeri (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.
Edip Yüksel = Böylece sizi açık fikirli bir toplum kıldık ki halkın arasında tanıklar olabilesiniz ve elçi de aranızda tanık olabilsin. Elçiye uyanlarla topukları üzerinde geriye dönenleri birbirinden ayırmak için eskiden yöneldiğin kıbleyi değiştirdik. ALLAH'ın yol gösterdiği kimseden başkasına elbette bu ağır gelir. ALLAH imanınızı boşa çıkarmaz. ALLAH insanlara Şefkatlidir, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve işte böyle sizi doğru bir caddeye çıkarıp ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki siz bütün insanlar üzerine adalet nümunesi, hak şahidleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun. Kıbleyi mukaddema durduğun Kâ'be yapışımız da sırf şunun içindir: Peygamberin izince gidecekleri; iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım, o elbette Allahın hidayet eylediği kimselerden maadasına mutlak ağır gelecekdi, Allah imanınızı zayi edecek değil, Her halde Allah insanlara re'fetli çok re'fetlidir, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte böyle sizi, bütün insanlar üzerine adalet örneği, hak şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye, doğru bir caddeye çıkarıp ortada yürüyen bir toplum yaptık. Sana önceden durduğun Ka'be'yi kıble yapmamız da yalnız peygamberlerin izinde gidecekleri iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırt etmemiz içindir. Elbette o, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Allah insanlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Daha önce içinde durduğun Kâ'be'yi kıble yapmamız da şunun içindir: Peygamber'in izince gidecekleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım. Bu iş elbette Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti. Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
Gültekin Onan = Böylece biz sizi, insanlara şahid olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinize şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun yönü [Kabe'yi] kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden (yenkalibu) ayırdetmek içindir. Doğrusu (bu) Tanrı'nın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Tanrı inancınızı boşa çıkaracak değildir. Kuşkusuz Tanrı insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
Harun Yıldırım = Böylece sizi, insanlar üzerine şahitler olmanız, Rasulün de size şahit olması için vasat bir ümmet kıldık. Senin üzerinde bulunduğunu da sadece Rasule uyanları, iki ökçesi üzerinde dönecek olanlardan ayırdetmek için kıble yaptık. Muhakkak ki bu, Allah'ın hidayet ettiği kimselerden başkasına ağır gelir. Elbette Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah insanlara karşı Rauf’tur, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Böylece sizi (Ey Muhammed ümmeti) vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır, insanlara karşı (hakıykatın) şâhidler (i) olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize tam bir şahidi olsun diye. (Habîbim) senin haalâ üstünde durageldiğin (Kâ'beyi tekrar) kıble yapmamız; o peygambere (sana) uyanları (senin izince gidenleri) ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden (irtidâd edeceklerden ve münafıklardan) ayırd etmemiz içindir. Gerçi (Kıblenin bu suretle çevrilmesi) elbette büyük bîr (mesele) dir. Ancak bu, Allanın, doğru yola iletdiği kimseler hakkında (asla vârid) değil. Allah îmanınızı zaayi edecek değildir. Çünkü Allah insanları çok esirgeyendir, (onlara) rahmet (ve inayet) ini râyigân edendir.
Hayrat Neşriyat = İşte böylece sizi mu'tedil (a dâletli ve dengeli) bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine(hesab gününde u mum peygamberler lehine) şâhidler olasınız, pey gamber de sizin üzerinize şâhid olsun! Hem daha önce üzerinde bulunduğunu (kendisine yöneldiğin Kâ'be’yi) ancak, peygambere tâbi' olanları, ökçeleri üze rinde geri ye (küfre) dönecek olanlardan ayıralım diye kıble yaptık. Çünki şübhesiz (bu,) Allah’ın hidâyet ettiği kimselerden başkasına elbette ağırdır. Allah, îmâ nınızı (Mescid-i Ak sâ’ ya doğru kıldığınız namazları) zâyi' edecek değildir. Şüb¬hesiz ki Allah, insanlara karşı elbet te Raûf (çok şefkatli olan)dır, Rahîm (çok merhametli o¬lan)dır.
İbni Kesir = Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine şahidler olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun. Ve senin üzerinde bulunduğun kıbleyi, peygambere uyanları, ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırdetmek için kıble yaptık. Gerçi bu, büyük bir şeydir. Ama Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler için değil. Allah, elbette imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara Rauf ve Rahim'dir.
Kadri Çelik = Böylece sizin insanlara ve Resul'ün de size şahit olması için sizi orta bir ümmet kıldık. Senin önceden yöneldiğin kıbleyi (Beyt'ul Mukaddes'i), sadece Peygamber'e uyanları, ökçeleri üzerine geri dönenden ayırt edip bilmemiz için kıble yaptık. Doğrusu bu (kıble değişimi) Allah'ın hidayet ettiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah imanınızı (önceden kıldığınız namazlarınızı) boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösteren ve merhamet edendir.
Muhammed Esed = Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olmanız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın. Ve Elçi'ye uyanlar ile ökçeleri üzerinde gerisin geri dönenler arasında açık bir ayrım yapabilmek amacıyla senin, (ey Peygamber) daha önce yöneldiğin hedefi (bu topluluk için) kıble olarak tayin ettik: Şüphesiz bu, Allah'ın doğru yola ulaştırdığı kişilerden başka herkes için zor bir sınavdı. Allah sizin inancınızı kesinlikle göz ardı etmeyecektir; zira, unutmayın ki, Allah insana karşı en şefkatli olandır, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve Rasul de size örnek ve model olsun. Elçi'ye uyanların arasından topukları üzerinde geri dönenleri seçip ayırmak için, senin daha önce yöneldiğin yönü kıble olarak tayin ettik. Hiç şüphesiz bu olay Allah'ın yol gösterdikleri hariç, herkes için çok zor bir sınavdı; Allah sizin imanda ısrarınızı kesinlikle zayi etmeyecektir: Elbette Allah insanlara karşı sınırsız bir şefkat, sonsuz bir merhamet sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve işte böylece sizleri de bir ümmet-i vasat kıldık ki nâs üzerine şahitler olasınız. Ve bu Peygamber de sizlerin üzerinize tam bir şahit olsun. Ve senin, evvelce tarafına müteveccih bulunduğun Kâbe'yi yine kıble yapmadık, ancak Resûle kimlerin tâbi olacaklarını, gerisi gerisine döneceklerden temyiz etmek için yaptık. Gerçi bu büyük bir hadisedir. Ancak Allah'ın hidâyet ettiği zâtlar hakkında değil. Ve Allah sizin imânınızı elbette zâyi edecek değildir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ nâsa elbette raûftur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = İşte böylece sizi, bütün insanlara karşı şâhitler olmanız için tam ortada vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şâhit olsun. Biz senin arzulayıp da üstünde durduğun Kâbe'yi; Peygamber'e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye kıble yaptık. Doğrusu bu, Allah'ın hidayet edip yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı aslâ zâyi edecek değildir. Şüphesiz ki Allah insanlara şefkatlidir ve merhamet edendir.
Şaban Piriş = Nitekim, insanlara şahit olmanız, Peygamber’in de size şahit olması için sizi vasat /adil bir ümmet kıldık. Senin üzerinde bulunduğun kıbleyi ise sırf peygambere uyanları, ökçesi üzerinde dönenlerden ayırt edelim diye kıble yaptık. Allah’ın doğru yolu gösterdiklerinden başkası için bu çok ağır bir şeydir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Allah insanlara çok şefkatli ve merhametlidir.
Sadık Türkmen = Sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Rasûl de size bir şahit (ve örnek) olsun. Böylece siz, vasat (hayırlı, yararlı ve merkezde) bir toplum olun! Her ne kadar, Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden (Rasûllerden) başkasına ağır gelse de Biz, yönelmekte olduğun yönü ancak; Rasûl’e uyanlarla uymayanları açığa çıkaralım diye, kıble yaptık. Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Seyyid Kutub = Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara örnek olasınız ve peygamber de size örnek olsun. Biz sırf Peygambere uyanları, bağlı kalanları O'na uymaktan vazgeçenlerden ayırdedelim diye daha önce yöneldiğin kıbleyi tekrar kıble yaptık. Bu değişiklik, Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir. Hiç şüphesiz, Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.
Suat Yıldırım = Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kâbeyi kıble yapmamızın sebebi, sırf Peygamberin izinden gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri meydana çıkarmaktır. Gerçi bu oldukça ağır bir iştir. Ancak Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil etmez. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı pek şefkatlidir, çok merhametlidir.
Süleyman Ateş = Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhid olasınız. Elçi de size şâhid olsun. Biz, Elçi'ye uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Ka'be'yi kıble yaptık. Bu, Allâh'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allâh sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allâh, insanlara şefkatli, merhametlidir.
Tefhim-ul Kuran = Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için vasat bir ümmet kıldık; peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Kâ'be'yi) kıble yapmamız, peygambere uyanları, iki topuğu üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir. Doğrusu (bu,) Allah'ın hidayete ulaştırdıklarının dışında kalanlar için büyük (bir yük) tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Biz sizi böylece vasat bir ümmet yaptık-tâ ki siz insanlara şahitler olun, Peygamber de size bir şahit olsun. Senin vaktiyle yöneldiğin Kâbe'yi ise, kim Peygambere uyuyor, kim de topuğu üzerinde gerisin geri dönüyor, görelim diye kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına pek güç gelir. Yoksa Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Gerçekten, Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyle! Biz sizi, insanlar üstüne tanık olasınız, resul de sizin üstünüze tanık olsun diye, orta yolu izleyen bir ümmet yaptık. Biz, eskiden üzerinde olduğunu kıble haline getirdik ki resule uyanı, ökçesi üstüne gerisin geri dönenden ayıralım. Bu, Allah'ın kılavuzluk ettikleri dışındakilere gerçekten zor gelecektir. Ama Allah imanınızı işe yaramaz hale getirmeyecektir. Şu da bir gerçek ki, Allah öncelikle insanlara karşı çok acıyıcı, çok merhametlidir.
İskender Ali Mihr = Ve işte böylece insanların üzerine (hak) şahitler olmanız için Biz, sizi vasat (ikisi arasında) (hayırlı ve faziletli) bir ümmet kıldık. Resûl de sizin üzerinize şahit olsun.Ve Biz, sadece Resûl’e uyanı, topukları üzerinde geriye dönenden ayırıp bilmemiz(belirtmemiz) için, halen o üzerine (yönelmekte) olduğunuz (Kâbe’yi) kıble yaptık. Ve bu, elbette zor bir iştir, ancak Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler hariç (bu onlara zor gelmez). Ve Allah sizin îmânınızı zayi edecek değildir.
Muhakkak ki Allah, insanlara çok şefkatlidir, merhametlidir.
İlyas Yorulmaz = Böylece sizi dengeli, orta yolu takip eden bir ümmet yaptık ki, insanlara şahitlik edesiniz ve elçide (Resul) size şahit olsun. Üzerinde bulunduğunuz kıbleyi değiştirmemizin nedeni, elçiye tabi olanla, ökçeleri üzerinden, (küfre) geri dönüş yapanları öğrenmemiz içindir. Allah’ın doğru yola ilettiklerinden başkaları için, (peygambere tabi olmak) ağır bir karar dır. Allah da imanınızı zayi etmeyecektir. Elbette ki Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.
Bakara / 144 - Kad nerâ tekallube vechike fîs semâi, fe le nuvelliyenneke kıbleten terdâhâ, fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrah(şatrahu), ve innellezîne ûtûl kitâbe le ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de yüzünü göğe çevirip arandığını görmekteyiz. Seni, razı olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Hadi, yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir. Siz de nerede bulunursanız bulunun, yüzlerinizi o tarafa döndürün. Kendilerine kitap verilenler de bilirler ki bu, Rablerinden gelmiştir, yerindedir, gerçektir ve Allah, onların yaptıklarından gafil değildir.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! Biz, senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu, Allah ve Cibril'den haber beklediğini görüyoruz. Merak etme, elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Bundan böyle, yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Nerede olursanız yüzlerinizi o yöne çevirin. Aslında kitap verilenler, kıblenin sadece Allah tarafından değiştirilebileceği bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir ki.
Adem Uğur = (Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.
Ahmed Hulusi = Biz, vechinin semâda takallüb ettiğini (Hakk'ı müşahede âleminde hâlden hâle girdiğini) görmekteyiz. ("Hakk'ın vechi ne yana dönersen orada" gerçeğince, niçin illâ Kudüs'e bağlı kalayım, İbrahim'le davet ettiği Kâbe varken, düşüncesi. ) Artık seni razı olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz. O hâlde vechini (yüzünü - Hakk'ı müşahedeni) Mescid-i Haram'a (Kâbe - içi mutlak yokluk - gayb olana) döndür. Ve nerede olursanız olunuz "vech"lerinizi O'nun tarafına döndürün. Muhakkak ki kendilerine Kitap (hakikat ve Sünnetullah bilgisi) verilenler bilirler ki o, Rablerinden bir HAK'tır! Allâh onların hakikatleri olarak, yaptıklarından gâfil değildir.
Ahmet Tekin = Biz senin, yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu, yücelerden haber beklediğini biliyoruz, görüyoruz. İşte şimdi, seni, memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına, Kâbe’ye çevir. Siz de ey mü’minler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin.Kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlar, kıble ile ilgili, Rablerinden gelen gerekçeli, hikmete dayalı bu emrin, doğru olduğunu, kitaplarında müjdelenen peygamber Muhammed’in atası İbrahim’in kıblesine yönelerek namaz kılacağını kesinlikle biliyorlar. Allah onların işledikleri amellerden gâfil değildir, buna göre, onları cezalandıracak.
Ahmet Varol = Yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşnut kalacağın kıbleye yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin. Kendilerine Kitab verilmiş olanlar, bunun Rableri katından bir hak olduğunu bilmektedirler. [28] Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Ali Bulaç = Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnud olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, vahyim gelmesi için) yüzünün göğe doğru aranıb durduğunu görüyoruz. Bunun için, seni râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ey müminler, siz de her nerede olursanız, yüzünüzü, namazlarda o Mescid tarafına çevirin. Şüphe yok ki, kendilerine kitap verilenler, bu kıble çevrilişinin Rableri tarafından hak olduğunu bilirler. Allah ise onların inkârlarından ve yapacaklarından gâfil değildir.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
Bayraktar Bayraklı = Biz, yüzünü göğe doğru çevirdiğini görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. Siz de hepiniz, nerede olursanız olunuz, yüzlerinizi o tarafa doğru çeviriniz. Şüphesiz kitap ehli, Peygamberin, Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilir. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.
Bekir Sadak = Yuzunu goge cevirip durdugunu goruyoruz. Hosnud olacagin kibleye seni elbette cevirecegiz. Artik yuzunu Mescid-i Haram semtine cevir; bulundugunuz yerde yuzlerinizi o yone cevirin. Dogrusu Kitab verilenler, bunun Rab'lerinden bir gercek oldugunu bilirler. Allah onlarin yaptiklarindan gafil degildir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Biz, yüzünü (ilâhî buyruğu bekleyerek) göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık Seni —and olsun ki— hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz: (Bundan böyle namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de (ey mü' minler!) nerede bulunursanız (namazda) yüzünüzü oraya doğru çevirin. Kendilerine kitap verilenler bunun Rab'lerinden gelme bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed! Kıblenin Kâbe'ye çevrilmesi hususunda) biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a (Kâbe'ye) doğru çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bu kıble değişiminin Rablerinin buyruğuna dayanan bir gerçek olduğunu biliyorlar. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Diyanet İşleri (eski) = Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnud olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.
Diyanet Vakfi = (Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.
Edip Yüksel = Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, hoşlanacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Kutsal Mescid'e çevir. Nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne çevirin. Kuşkusuz, kendilerine kitap verilenler, bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. ALLAH onların yaptığından gafil değildir.
Elmalılı Hamdi Yazır = hakikaten yüzünün Semada aranıp durduğunu görüyoruz, artık müsterih ol: seni hoşnud olacağın bir Kıbleye memur edeceğiz, haydi yüzünü Mescidi Harama doğru çevir, siz de -ey mü'minler- nerede bulunsanız yüzünüzü ona doğru çeviriniz; kendilerine kitab verilmiş olanlar da her halde bilirler ki o rablarından gelen haktır ve Allah onların yaptıklarından ve yapacaklarından gafil değildir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçekten yüzünün gök yüzünde aranıp durduğunu görüyoruz. Artık gönlünü ferah tut, seni hoşnut olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir! Siz de ey insanlar, nerede bulunursanız, yüzünüzü o yana doğru çeviriniz. Kendilerine kitap verilmiş olanlar da şüphesiz onun, Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu kesinlikle bilirler. Allah, onların yaptıklarından ve yapacaklarından habersiz değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu, biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek, aranıp durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Haydi bakalım, yüzünü Mescid- i Haram'a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rabblerinden gelen o emir haktır. Ve Allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir.
Gültekin Onan = Yüzünü göğe çevirip durduğunu (tekallube) görüyoruz. Seni, hoşlanacağın / hoşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Kutsal Mescid'e / Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne çevirin. Kuşkusuz, kendilerine kitap verilenler, bunun rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Tanrı, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Harun Yıldırım = Senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu elbette görüyoruz. Gerçekten şimdi seni kendisinden hoşnut olacağın kıbleye çeviriyoruz. Artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına çevirin! Şüphesiz kitap verilenler bunun Rablerinden bir hak olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından gafil değildir!
Hasan Basri Çantay = Biz, yüzünü (vahye intizaar ve iştiyakından) çok kerre göğe doğru evirib çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi seni herhalde hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) yüzünü artık Mescid-i haram tarafına (Kâ'be semtine) çevir. (Ey Müminler,) siz de nerede bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün. Şüphe yok ki kendilerine Kitab verilenler bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yapacaklarından gaafil değildir.
Hayrat Neşriyat = (Ey habîbim!) Yüzünün göğe çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni, hoşnûd olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz; bundan sonra yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ'be’ye) çevir! (Ey mü’minler!) O hâlde (siz de) nerede olsanız, artık (namazda)yüzünüzü onun tarafına çevirin! Hem doğrusu o kendilerine kitab verilenler, şübhesiz bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu gerçekten biliyorlar. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarından gafil değildir.
İbni Kesir = Doğrusu biz, yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Şimdi seni hoşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede bulunursanız bulunun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphesiz ki, kendilerine kitab verilenler bunun Rablarından gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah, onların yaptıklarından gafil değildir.
Kadri Çelik = Şüphesiz yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir. Bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu kitab verilenler, onun Rablerinden bir gerçek olduğunu mutlaka bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.
Muhammed Esed = Biz, (ey Peygamber) senin sık sık yüzünü (bir kılavuz arayışı içinde) göğe çevirdiğini görüyoruz: ve şimdi seni tam tatmin edecek bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a çevir; ve siz, hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü (namaz esnasında) o yöne döndürün. Doğrusu, daha önce kendilerine vahiy tevdi edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu çok iyi bilirler; ve Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Mustafa İslamoğlu = Biz senin yüzünü gökyüzüne çevirip durduğunu görüyorduk. İşte şimdi seni kesinlikle razı olacağın bir kıbleye döndürüyoruz: Artık yüzünü Mescid-i Haram'dan yana çevir! Siz de nerede olursanız olunuz yönünüzü o yana çeviriniz! Kendilerine daha önce vahiy emanet edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler: Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz senin yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak tevcih edeceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına tevcih ediniz. Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rabbleri tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gâfil değildir.
Ömer Öngüt = Resulüm! Biz senin, yüzünü çok kere göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye elbette çevireceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescid-i haram tarafına çevir. Siz de (ey müminler!) nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Şaban Piriş = (Ey Muhammed) Yüzünü semaya çevirip durduğunu görüyoruz. Seni hoşnut olacağın kıbleye çeviriyoruz. Yüzünü Mescid-i Haram'a çevir. Nerede bulunursanız bulunun yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitap ehli, bunun Rab’lerinden gelen bir hak olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Sadık Türkmen = (Ey Muhammed!) Biz senin çok defa/sık sık, yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Merak etme) elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescidi Haram (Kâbe) yönüne çevir. Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun (Kâbe) yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Seyyid Kutub = (Ey Muhammed) senin yüzünü ısrarla göğe çevirdiğini görüyoruz. Seni hoşuna gidecek bir kıbleye kesinlikle döndüreceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescid- i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Hiç şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bu kıble değişiminin Rabblerinin buyruğuna dayanan bir gerçek olduğunu biliyorlar. Allah onların neler yaptıklarından habersiz değildir.
Suat Yıldırım = Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık müsterih ol, işte memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz! Haydi yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir! Siz de ey müminler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar, kıbleyi çevirmenin gerçekten Rab’leri tarafından olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
Süleyman Ateş = (Ey Muhammed), biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allâh onların yaptıklarından habersiz değildir.
Tefhim-ul Kuran = Biz, senin, yüzünü çok defa göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnud olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil olmayandır.
Ümit Şimşek = Yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyoruz; Biz seni hoşnut olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o yöne çevirin. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen hakkın tâ kendisi olduğunu elbette bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz senin, yüzünün ha bire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.
İskender Ali Mihr = Biz, senin (ilâhi emri bekleyerek), yüzünü göğe çevirdiğini görüyorduk. Artık mutlaka seni razı (hoşnut) olacağın kıbleye döndüreceğiz. Bundan sonra yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve siz nerede olursanız (namazda) yüzlerinizi o yöne çevirin. Ve muhakkak ki kendilerine kitap verilenler, bunun Rab’lerinden bir hak (gerçek) olduğunu
elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
İlyas Yorulmaz = (Ey Elçi) Senin yüzünün, arayış içinde, gökyüzüne doğru döndüğünü görüyoruz. Elbette seni memnun olacağın yöne çevireceğiz. Artık yüzünü Mescit-i Haram yönüne çevir. (Ey iman edenler!) Sizde, her nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescit-i Haram tarafına çevirin. Ehli Kitap bu uygulamanızla, değişimin Rabbinizden gelen bir hak olduğunu bilsinler. Allah, yaptıklarından habersiz değildir.
Bakara / 145 - Ve le in eteytellezîne ûtûl kitâbe bi kulli âyetin mâ tebiû kıbletek(kıbleteke) ve mâ ente bi tâbîın kıbletehum, ve mâ ba’duhum bi tâbîın kıblete ba’d(ba’dın), ve le initteba’te ehvâehum min ba’di mâ câeke minel ilmi inneke izen le minez zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki sen, kendilerine kitap indirilmiş olanlara bütün delilleri getirsen gene de senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uymazsın. Zâten onların bir kısmı da bir kısmının kıblesine uymaz. Bunu iyice bildikten sonra artık tutar, onların dileklerine uyarsan şüphe yok ki zâlimlerden olursun.
Abdullah Parlıyan = İşin aslı daha önce bize de kitap verildi diyenlerin önüne, bütün delilleri koymuş olsaydın bile, senin kıblene yönelmezlerdi.Ne sen onların kıblelerine yönelirsin, ne de onlar birbirlerinin kıblelerine yönelirler. Ve sana gelen bunca ilimden sonra kalkar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, işte o zaman sen de varlık sebebine aykırı davrananlardan olursun.
Adem Uğur = Yemin olsun ki (habibim! ) sen ehl-i kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.
Ahmed Hulusi = Kendilerine Kitap verilenlere her âyeti (hakikate işaret eden bilgiyi) getirsen yine de senin kıblene tâbi olmazlar! Sen de onların kıblesine tâbi olucu değilsin. (Hatta) onlar birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. Yemin olsun ki, İlimden sana gelenden sonra onların hevâlarına (şartlanmalarına göre oluşan fikirler/istekler) tâbi olursan, kesinlikle zâlimlerden olursun!
Ahmet Tekin = Andolsun ki, sen kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesini kabul etmezler. Sana gelen bunca bilgiden sonra, sen onların şahsî arzu ve ihtiraslarına uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz sen de zalimlerden, âsilerden olursun.
Ahmet Varol = Sen kendilerine Kitab verilmiş olanlara bütün delilleri göstersen, yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblelerine uymazlar. Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, şüphesiz zalimlerden olursun.
Ali Bulaç = Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delili) getirsen, yine onlar senin kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine (bile) uymaz. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.
Ali Fikri Yavuz = Celâlim hakkı için, eğer sen o Yahûdi ve Hristiyanlara her türlü mûcize ve hücceti getirsen, yine kıblene tâbi olmazlar; ve sen de onların kıblesine tâbi olmazsın, onların bâzısı diğer bâzının kıblesine tâbi olmaz. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzularına uyarsan, bu takdirde muhakkak zâlimlerden olursun. (Bu hitab zâhiren Hazreti Peygambere ise de gerçekte ümmetine aittir.)
Ali Ünal = Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
Bayraktar Bayraklı = Sen, kitap ehline her türlü âyeti getirsen, yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen bilgiden sonra eğer onların arzularına uyarsan, şüphesiz zâlimlerden olursun.
Bekir Sadak = Sen, Kitab verilenlere her turlu delili getirsen, yine de kiblene uymazlar; sen de onlarin kiblesine uyacak degilsin. Onlar birbirlerinin kiblesine de uymazlar. And olsun ki, eger sana gelen ilimden sonra onlarin heveslerine uyarsan, suphesiz o zaman zulmedenlerden olursun.
Celal Yıldırım = And olsun ki, kendilerine kitap verilenlere her türlü âyet (delil, belge, kanıt)ı getirsen yine de Senin kıblene uymazlar. (Elbetteki) Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onların kimi kiminin (Yahudiler, Hıristiyanların, Hıristiyanlar da Yahudilerin) kıblesine zaten uyacak değillerdir. And olsun ki. Sana gelen bunca ilimden sonra kalkar da (farzedelim) onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, şüphesiz ki o zaman Sen de zâlimlerden olursun.
Cemal Külünkoğlu = Sen, kitap verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar. Ne sen onların kıblelerine yönelirsin, ne de onlar birbirlerinin kıblelerine yönelirler. Ve eğer sana ilim geldikten sonra onların asılsız görüşlerine uysaydın kuşkusuz sen de haddi aşanlardan olurdun.
Diyanet İşleri (eski) = Sen, Kitap verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. And olsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, şüphesiz o zaman zulmedenlerden olursun.
Diyanet Vakfi = Yemin olsun ki (habibim!) sen ehl-i kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.
Edip Yüksel = Kitap verilenlere her türlü ayeti (mucizeyi) getirsen de onlar yine senin kıblene yönelmez. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymaz. Sana gelen bu bilgiden sonra, onların keyfine uyarsan zalimlerden olursun.
Elmalılı Hamdi Yazır = celâlim hakkı için sen o kitab verilmiş olanlara her bürhanı da getirsen yine senin Kıblene tabi olmazlar, sen de onların Kıblesine tabi olmazsın, bir kısmı diğer kısmın Kıblesine tabi değil ki.. celâlim hakkı için sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların hevalarına uyacak olursan o takdirde sen de mutlak zulmedenlerdensindir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, sen, o kitap verilmiş olanlara her türlü delili de getirsen yine senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uymazsın. Bir kısmı diğer bir kısmının kıblesine de uymuyor. Andolsun ki sana gelen bunca ilmin arkasından tutup onların arzularına uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka haksızlık yapanlardan olursun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun.
Gültekin Onan = Andolsun kendilerine kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen de onlar yine senin kıblene yönelmez / uymaz. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı bir kısmının kıblesine uymaz. Sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, o zaman sen elbette / gerçekten zalimlerden olursun.
Harun Yıldırım = Andolsun ki sen, kitap verilenlere her türlü ayeti götürsen de senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine de uymaz. Andolsun ki sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan muhakkak o takdirde sen de zalimlerden olursun!
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki (Habîbim) sen, kendilerine Kıble verilenlere (kıble mes'elesine dâir) her âyeti (burhanı, mu'cizeyi) getirmiş olsan onlar (inadiarmdan) yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine tâbi' olucu değilsin. (Hattâ) onların kimi kiminin (Yahudiler Hıristiyanların, Hıristiyanlar Yahudilerin) kıblesine uyucu değildir. Andolsun (Habîbim) sana gelen bunca ilim (ve vahy) den sonra (bilfarz) onların hevâ (ve heves) terine uyacak olursan, o takdirde şübhesiz ve muhakkak (kendilerine) yazık etmişlerden (sayılır) sın.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, eğer (sen) kendilerine kitab verilmiş olanlara her ne delil getirsen,(yine de) senin kıblene tâbi' olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi' (olacak) değilsin. Onların bazısı da (diğer) bazıların kıblesine tâbi' değildir(ler). Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle)gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, şübhesiz sen o takdirde, mutlaka zâlimlerden olursun!
İbni Kesir = Andolsun ki; sen, kendilerine kitab verilmiş olanlara her ayeti getirsen, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onların kimi de, kiminin kıblesine uyacak değildirler. Andolsun ki; sana gelen bunca ilimden sonra şayet sen onların heveslerine uyacak olursan, o takdirde şüphesiz zalimlerden olursun.
Kadri Çelik = Sen, kitab verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar ve sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı da diğer bir kısmının kıblesine uymazlar. Hiç şüphesiz eğer sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, elbette o zaman zulmedenlerden olursun.
Muhammed Esed = Ama daha önce kendilerine vahiy tevdi edilmiş olanların önüne bütün delilleri koymuş olsaydın bile senin kıblene yönelmezlerdi; ne sen onların kıblelerine yönelirsin, ne de onlar birbirlerinin kıblelerine yönelirler. Ve eğer sana ilim geldikten sonra onların asılsız görüşlerine uysaydın muhakkak ki zalimlerden olurdun.
Mustafa İslamoğlu = Sen daha önceden kitap gönderilenlere tüm delilleri getirsen dahi onlar senin kıblene yönelmezler; ve sen de artık onların kıblesine yönelmezsin. Ve ne de onlar birbirlerinin kıblelerine yönelirler. Sana ilim geldikten sonra eğer onların keyiflerine uysaydın, bu durumda sen kesinlikle kendine zulmedenlerden olurdun.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki sen kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olanlara her ne bürhan getirsen, yine senin kıblene tâbi olmuş olmayacaklardır. Sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Onların bazıları da bazılarının kıblesine tâbi değildir. Ve kasem olsun ki sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına tâbi olacak olsan şüphe yok sen de o zaman zalimlerden olmuş olursun.
Ömer Öngüt = Andolsun ki sen kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü âyeti getirsen, yine de sana uyup kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar birbirinin kıblesine de dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların heveslerine uyacak olursan, işte o zaman sen de zulmedenlerden olursun.
Şaban Piriş = Sen, kitap verilenlere her belgeyi getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar; sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlar, birbirlerinin kıblesine de tabi olmazlar. Sana gelen bunca ilimden sonra onların arzularına uyarsan o zaman sen de zalimlerden olursun.
Sadık Türkmen = Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen de, onlar yine senin kıblene uymuyorlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine/yönüne/yoluna da uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine (boş hayâl ve hedeflerine) uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.
Seyyid Kutub = Kendilerine kitap verilenlere sen her türlü ayeti (delili) göstersen bile onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblelerine de uymazlar. Sana gelen bilgiden sonra eğer onların keyiflerine, arzularına uyacak olursan, o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun.
Suat Yıldırım = Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü delili de getirsen onlar senin kıblene yönelmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Zaten onların da bazısı bazısının kıblesine yönelmez ki!... Faraza, sana gelen bunca ilimden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, Bilmiş ol ki, o takdirde sen de zalimlerden olursun!
Süleyman Ateş = Sen Kitap verilenlere her türlü âyeti getirsen yine onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zâlimlerden olursun.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delili) getirsen, yine de onlar senin kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. (Hatta) Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine de uymaz. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku) larına uyacak olursan, kuşkusuz, o zaman zalimlerden olursun.
Ümit Şimşek = Kendilerine kitap verilenlere her türlü delili getirsen, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Aslında onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra sen onların heveslerine uyacak olursan, işte o zaman zalimlerden olursun.
Yaşar Nuri Öztürk = Ehlikitap'a sen her türlü mucizeyi getirsen de onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman kesinlikle zalimlerden olursun.
İskender Ali Mihr = Ve eğer gerçekten, kendilerine kitap verilenlere âyetlerin (mucizelerin) hepsini getirsen (yine de) senin kıblene tâbî olmazlar. Ve sen de onların kıblesine tâbî olacak değilsin. Ve onların bir kısmı da diğerlerinin kıblesine uymazlar. Sana gelen ilimden sonra gerçekten onların hevalarına uyacak olursan, o zaman muhakkak ki sen, zâlimlerden olursun.
İlyas Yorulmaz = Sen, Ehli Kitaba her türlü mucizeleri getirsen de, senin kıblene tabi olmazlar. Sende onların kıblesine tabi olacak değilsin. Onların bir kısmı, diğerlerinin kıblesine de tabi olmazlar. Sana gelen ilimden sonra, onların arzularına uyarsan, o zaman sende zalimlerden olursun.
Bakara / 146 - Ellezîne âteynâhumul kitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum ve inne ferîkan minhum le yektumûnel hakka ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendilerine kitap indirdiğimiz kimseler, Peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Tanırlar ama gene de içlerinden bir kısmı bile-bile gerçeği gizler.
Abdullah Parlıyan = Hani şu kendilerine kitap verdiklerimiz varya, O son peygamberi kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Ama buna rağmen, onların bir kısmı gerçeği bile bile örtbas ederler.
Adem Uğur = Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.
Ahmed Hulusi = Kendilerine (Kitap) Bilgi verdiklerimizden bir kısmı Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir grup bilerek Hakk'ı gizlerler.
Ahmet Tekin = Kendilerine kutsal kitapları, Tevrat’ı, İncil’i verdiklerimiz onu, Muhammed’i, öz oğullarını bildikleri gibi, kitaplarında zikredilen özellikleri sebebiyle tanırlar. Böyle iken içlerinden bir kısmı bile bile hakikati, onun Hak Peygamber olduğunu gizliyorlar.
Ahmet Varol = Kendilerine daha önce Kitab vermiş olduklarımız onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de onlardan bir grup bile bile gerçeği gizlerler.
Ali Bulaç = Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerine kitap verdiklerimiz, Hazreti Peygamberi, öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikatı bile bile gizlerler.
Ali Ünal = Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine kitap verdiklerimiz, peygamberi, çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.
Bekir Sadak = Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onu (peygamberi) ogullarini tanidiklari gibi tanirlar. Onlardan bir takimi, dogrusu bile bile hakki gizlerler.
Celal Yıldırım = Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudiler ile Hıristiyanlar) O'nu (son peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bununla beraber onlardan bir kısmı bilip durdukları halde hakkı gizlerler.
Cemal Külünkoğlu = Daha önce kendilerine kitap verdiğimiz (Yahudiler ve Hıristiyanlar), o (Muhammed')i kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken, onların bazısı hakikati bilerek örtbas ederler.
Diyanet İşleri (eski) = Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir takımı, doğrusu bile bile hakkı gizlerler.
Diyanet Vakfi = Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.
Edip Yüksel = Kendilerine kitap verdiklerimiz, bu gerçekleri çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar; ama yine de onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler.
Elmalılı Hamdi Yazır = O kendilerine kitab verdiğimiz ümmetlerin uleması onu -o Peygamberi- oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı hakkı bile bile ketmederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerine kitap verdiğimiz toplumların alimleri, peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir takımı, gerçeği bile bile gizlerler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.
Gültekin Onan = Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü bildikleri halde gerçeği gizlerler.
Harun Yıldırım = Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup gerçekten bildikleri halde hakkı gizlerler.
Hasan Basri Çantay = Kendilerine Kitab verdiklerimiz onu (o peygamberi) Öz oğulları gibi tanırlar, öyle iken içlerinden bir güruh, kendileri bilib durdukları halde, yine mutlakaa Hakkı gizlerler.
Hayrat Neşriyat = Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu (o peygamberi) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar. Buna rağmen şübhesiz onlardan bir fırka, kendileri bile bile gerçekten hakkı gizlerler.
İbni Kesir = Kendilerine kitab verdiklerimiz, onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Öyle iken içlerinden bir güruh bilir oldukları halde, yine de hakkı gizlerler.
Kadri Çelik = Kendilerine kitab verdiklerimiz, onu (Peygamber'i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir takımı, doğruyu bile bile gizlerler.
Muhammed Esed = Daha önce kendilerine vahiy verdiklerimiz, onu kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar: Ancak bilin ki, onların bazısı hakikati bile bile örtbas eder.
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine vahiy tevdi edilenler, onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onların çoğu, bildikleri halde ısrarla gerçeği gizlerler.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler kendi oğullarını bildikleri gibi O'nu da bilirler. Fakat onlardan bir fırka, hiç şüphe yok ki, bilir oldukları halde hakkı ketmederler.
Ömer Öngüt = Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler.
Şaban Piriş = Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve Hıristiyanlar) onu (Muhammed’i) öz oğulları gibi tanırlar. Bununla beraber onlardan bir kısmı bildikleri halde hakkı gizlerler.
Sadık Türkmen = Şüphesiz kendilerine kitap verdiğimiz halkların bilginleri; onu (Peygamberi), oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyleyken içlerinden bazısı bile bile hakkı/gerçeği gizlerler.
Seyyid Kutub = Kendilerine kitap verdiklerimiz O'nu (Muhammed'i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.
Suat Yıldırım = Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu (Muhammed’i) tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler.
Süleyman Ateş = Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler.
Tefhim-ul Kuran = Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde mutlaka gerçeği gizlerler.
Ümit Şimşek = Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de onlardan bir zümre var ki, bile bile gerçeği gizler.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bununla birlikte, içlerinden bir zümre, bilip durdukları halde gerçeği gizliyorlar.
İskender Ali Mihr = Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’na (Hz. Muhammed (S.A.V)’e) kendi oğullarına arif oldukları (tanıdıkları) gibi ariftirler (tanıyıp bilirler). Ve muhakkak ki onlardan bir fırka, hakkı gerçekten bile bile gizliyor.
İlyas Yorulmaz = Kendilerine kitap verdiklerimiz. Onu (Elçiyi) kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir gurup, bildikleri halde hakkı gizlerler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçek, Rabbindendir. Artık sakın şüpheye düşenlerden olma.
Abdullah Parlıyan = Gerçek Rabbinden gelendir. Öyleyse sen şüphe edenlerden olma.
Adem Uğur = Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!
Ahmed Hulusi = HAK, Rabbindendir (beynini oluşturan Esmâ bileşiminin sonucudur). O hâlde sakın (bu gerçekten) şüpheye düşenlerden olma!
Ahmet Tekin = Kesin doğrular, Rabbinden gelen Kur’ân âyetleriyle bildirilen doğrulardır. Ehl-i kitabın kutsal kitaplardaki tahrifatına aldanarak sakın şüpheye düşenlerden olma.
Ahmet Varol = Gerçek Rabbin tarafından bildirilmektedir. Sakın şüpheye düşenlerden olma.
Ali Bulaç = Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.
Ali Fikri Yavuz = Rabbinden olan her şey hak ve gerçektir. O halde sakın şüphe edenlerden olma. (Bu hitap yine ümmete aittir.)
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
Bayraktar Bayraklı = Hakikat Rabbindendir. O halde şüphelenenlerden olma.
Diyanet İşleri = Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
Abdulbaki Gölpınarlı = Herkesin yöneldiği bir yer var, oraya döner. Siz de hep hayırlara yönelin, hayır yolunda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi toplar, birleştirir. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Herkesin yöneldiği bir yönü ve yöntemi vardır ki, ona doğru yönelir. Ey Muhammed ümmeti! Siz de hayırlara yönelip bu hususta birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi kendi huzurunda toplayacaktır. Çünkü Allah'ın herşeye gücü yeter.
Adem Uğur = Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Ahmed Hulusi = HERKESİN O'NA DÖNEN BİR VECHİ VARDIR. . . O hâlde hayırlı çalışmalarda (Rabbini tanımada) yarışın! Nerede olursanız olun hepinizi, hakikatiniz olan Allâh cem eder. Kesinlikle Allâh her şeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Her müslüman milletin kıbleye yönelişi farklı yönlerdendir, her milletin yöneldiği farklı hedefleri vardır. Öyleyse Allah’ın emirlerini yerine getirmede, dünya ve âhiret için en hayırlı olanda, Kur’ân öğretmede, Kur’ân ilkelerini yaşamada hayırlı hedeflere doğru yarışın. Hangi ülkede bulunursanız bulunun, Allah sizin hepinizi bir araya getirerek birliğinizi sağlayacaktır, birlikte hepinizi huzurunda hesaba çekecektir. Allah’ın gücü kudreti her şeye yeter.
Ahmet Varol = Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlarda yarışın. Her nerede olursanız olun Allah hepinizi biraraya getirir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Ali Bulaç = Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Her ümmetin doğrulduğu bir kıblesi vardır. Öyle ise ey müminler, hayırlı işlerde diğerlerini geçin. Her nerede olursanız kıyamet gününde Allah sizi hesap için bir araya toplar. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
Ali Ünal = Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Herkesin yöneldiği bir yönü/gayesi vardır. Siz hayır işlerinde yarışınız. Nerede olursanız olunuz, sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah'ın gücü her şeye yeter.
Bekir Sadak = Herkesin yoneldigi bir yon vardir. Hayirli islerde bibirinizle yarisin. Nerede olursaniz olun Allah sizi bir araya toplar Allah suphesiz her seye Kadir'dir.
Celal Yıldırım = Her milletin bir yönü, yolu ve yöntemi vardır ki ona doğru yönelir. Siz ise (ey Muhammed ümmeti!) hayırlara yönelip (bu hususta) birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi toplayıp bir araya getirecektir. Şüphesiz ki Allah'ın her şeye kudreti yeter.
Cemal Külünkoğlu = Herkesin (her ümmetin) yüzünü çevireceği bir yönü vardır, ona yönelir. Öyle ise (ey inananlar!) İyi ve güzel işlerde yarışın. Nerede bulunursanız bulunun, Allah hepinizi kendi katında (mahşerde) toplayacaktır. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya toplar, Allah şüphesiz her şeye Kadir'dir.
Diyanet Vakfi = Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = Her birinizin seçtiği bir yön ve yöntem var; siz iyilikte yarışın. Nerede olursanız olun ALLAH sizi bir araya getirir. ALLAH elbette her şeye gücü yetendir
Elmalılı Hamdi Yazır = Her birinin bir yöneti vardır, o ona yönelir, Haydin hep hayırlara koşun, yarışın; Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir, şüphesiz ki Allah her şeye kadîr
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her birinin bir yöneti vardır, o ona yönelir. Haydi hep hayırlara koşun, yarışın! Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki, Allah herşeye gücü yetendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.
Gültekin Onan = Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Nerede olursanız olun, Tanrı sizi bir araya getirir / getirecektir. Kuşkusuz Tanrı her şeye gücü yetendir.
Harun Yıldırım = Herkes için bir yön vardır ki ona döndürücüdür. O halde hayırlara koşun! Her nerede olsanız da Allah hepinizi biraraya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.
Hasan Basri Çantay = Herkesin (ve her kavm ve milletin) yüzünü kendine döndürücü olduğu bir yöneti vardır, öyle ise siz de (ey mü'minler) hayır işlerine koşun, birbirinizle yarış edin. Nerede bulunursanız (bulunun), Allah hepinizi (bir araya) getirecekdir. Şübhesiz ki Allah herşey'e hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = Hem herkes için (her ümmetin) kendisinin ona yönelici olduğu bir yön (bir kıble) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Nerede olursanız olun, Allah sizi hep birlikte (huzûruna) getirir. Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = Herkesin bri yönü vardır oraya döner. Öyleyse siz hayırlı işlerde birbirinizle yarışın! Nerede bulunursanız bulunun, Allah hepinizi birden getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadir'dir.
Kadri Çelik = Herkesin yöneldiği bir yön vardır. O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirir. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.
Muhammed Esed = Çünkü her topluluk, merkezinde O'nun, (Allah'ın) bulunduğu kendisine ait bir istikamete yöneltir. Öyleyse, iyi ve güzel işlerde yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi kendi katında toplayacaktır: çünkü, Allah her şeye kadirdir.
Mustafa İslamoğlu = Her bir ümmetin O'nun yönlendirdiği bir kıblesi vardır: O halde, iyilikte birbirinizle yarışın! Her nerede olursanız olun Allah sizin tümünüzü bir araya toplayacaktır. Zira Allah her bir şeye kadirdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Her birinin bir kıblesi vardır, o, yüzünü o kıbleye döndürür. Artık hayırlı işlere koşunuz. Siz her nerede olursanız olunuz, Allah Teâlâ hepinizi bir araya getirir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ herşeye kâdirdir.
Ömer Öngüt = Herkesin yöneldiği bir yönü (kıblesi) vardır. Öyle ise siz de hayırda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Herkesin yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Siz hayırlarda yarışın; nerede olursanız Allah sizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.
Sadık Türkmen = Herkesin yöneldiği/hedeflediği bir yön/bir hedef vardır. Haydi hep hayırlara koşun, (hayırlarda) yarışın! Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah’ın gücü herşeye hakkıyla yeter.
Seyyid Kutub = Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Buna göre, hayırlı işlerde birbirinizle yarışa girin. Nerede olursanız olun, Allah sizi bir yere getirecek (toplayacak)tır. Hiç şüphesiz, Allah herşeye kadirdir.
Suat Yıldırım = Herkesin yöneldiği bir yön vardır, Haydin öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olursanız olunuz, Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Her ümmetin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayır işlerine koşun; nerede olsanız, Allâh sizi bir araya getirir, kuşkusuz Allâh, her şeyi yapabilir.
Tefhim-ul Kuran = Herkesin (her toplumun) yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Herkes için yöneleceği bir kıble vardır. Siz hayırda yarışmaya bakın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirir. Çünkü Allah herşeye kadirdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Herkesin bir yönü vardır, ona döner. O halde hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya getirecektir. Allah her şeye güç yetirendir.
İskender Ali Mihr = (Ümmetlerin) hepsinin döndükleri (yöneldikleri) bir yönü vardır. Artık hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun,
Allah sizin hepinizi biraraya getirir. Muhakkak ki Allah herşeye kaadirdir.
İlyas Yorulmaz = Her bir kimsenin yöneldiği bir yönü vardır. O halde siz, iyilik ve güzellikler için yarışın (yönelin). Her nerede olursanız olun, Allah sizi (hayırlı işler yapanları, inananları, müslümanları) bir araya getirecektir. Allah, her şeye gücü yetendir.
Bakara / 149 - Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve innehu lel hakku min rabbik(rabbike), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram’a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin işlediklerinizden asla habersiz değildir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Nerede bulunursan bulun, hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. Bu emir şüphesiz gerçektir, Rabbindendir ve Allah yaptığınız şeylerden gafil değildir.
Abdullah Parlıyan = Her nereden gelirsen gel ve nerede olursan ol yüzünü Mescidi Haram'a çevir. Rabbinizden gelen bu emir gerçeğin ta kendisidir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Adem Uğur = Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ahmed Hulusi = Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini (yüzünü - müşahedeni) Mescid-i Haram'a (çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde edilen mahale) döndür! Bu elbette Rabbinden (kaynaklanan) bir Hak'tır. Allâh varlığınızın hakikati olarak, ortaya koyduklarınızdan gâfil değildir.
Ahmet Tekin = Nereden yola çıkarsan çık, namazda yüzünü Mescid-i Haram tarafına, Kâbe’ye çevir. Bu Rabbinden gelen gerekçeli, hikmete dayalı, Kur’ân âyetiyle bildirilen doğrudur. Allah işlediğiniz amellerden gâfil, habersiz değildir.
Ahmet Varol = Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Şüphesiz bu, Rabbin tarafından bildirilen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ali Bulaç = Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden olan bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ali Fikri Yavuz = Nereden sefere çıkarsan, namazda yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. Bu yöneliş emri Rabbinden gelen gerçek bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ali Ünal = Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
Bayraktar Bayraklı = Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Harâm yönüne çevir. Bu emir, Rabbinden sana gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Bekir Sadak = Her nereden yola cikarsan, yuzunu Mescid-i Haram semtine cevir, suphesiz bu Rabbinden bir haktir. Allah, yaptiklarinizdan gafil degildir.
Celal Yıldırım = Her nerede (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir. Şüphesiz ki bu, Rabbin tarafından (verilen) hak (bir emir)dir. Allah yapacaklarınızdan habersiz değildir..
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram'a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Diyanet İşleri (eski) = Her nereden yola çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir, şüphesiz bu Rabbinden bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Diyanet Vakfi = Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Edip Yüksel = Her nereden yola çıkarsan çık, (namaz için) yüzünü Kutsal Mescide doğru çevirmelisin. Bu, elbette Rabbinden gelen bir gerçektir. ALLAH yaptığınız hiç bir şeyden habersiz değildir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem her nereden sefere çıkarsan hemen Mescidi harama doğru yüzünü çevir, bu emir şüphesiz hak, rabbından olduğu muhakkakdır, Allah amellerinizden gafil de değildir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her nereden yola çıkarsan hemen yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Şüphesiz bu Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz de değildir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem her nereden yola çıkarsan (namazda) hemen Mescid- i Haram'a doğru yüzünü çevir. Bu emir şüphesiz hak, Rabbinden olduğu gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz de değildir.
Gültekin Onan = Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namaz için) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Kuşkusuz bu rabbinden gelen bir gerçektir. Tanrı, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Harun Yıldırım = Nereden çıkarsan yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir! Muhakkak ki o Rabbinden bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!
Hasan Basri Çantay = Hangi yerden (sefere) çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i haram tarafına döndür. Bu (emir de) Rabbinden (gelen) mutlak bir Hak dır. Allah, yapacaklarınızdan gaafil değildir.
Hayrat Neşriyat = Ve nereden (yolculuğa) çıksan, artık (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ'beye) çevir! Hiç şübhesiz ki bu, Rabbinden (gelen) haktır. Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
İbni Kesir = Nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Şüphesiz bu, Rabbından bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Kadri Çelik = Her nereden çıkarsan, (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir, şüphesiz bu Rabbinden bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Muhammed Esed = Böylece, nereden gelirseniz gelin, (namazda) yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin. Bilin ki bu (emir) Rabbinizden gelen bir hakikattir; ve Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Mustafa İslamoğlu = Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü mutlaka Mescid-i Haram'a çevir. Bil ki bu emir Rabbinden gelen bir hakikattir. Allah sizin de yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve her nereden sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Şüphe yok ki bu Rabbin cânibinden bir haktır. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizden gâfil değildir.
Ömer Öngüt = Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i haram'a doğru çevir. Şüphesiz ki bu, Rabbinizden gelen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Şaban Piriş = Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, elbette Rabbinden gelen hak bir emirdir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Sadık Türkmen = Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescidi Haram’a (Kâbe’ye) doğru dur/dön. Bu elbette Rabbinden gelen bir gerçektir/haktır. Allah sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Seyyid Kutub = Nereden yola çıkmış olursan ol, yüzünü Mescid- i Haram'a doğru çevir. Bu kesinlikle Rabbinden gelen bir gerçektir. Hiç şüphesiz, Allah neler yaptığınızdan habersiz değildir.
Suat Yıldırım = Her nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür! Şüphesiz ki böyle yapmak, Rabbin tarafından gelen gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Süleyman Ateş = Nereden (yola) çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. Bu elbette Rabbinden gelen gerçektir. Allâh, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Tefhim-ul Kuran = Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden olan bir haktır. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
Ümit Şimşek = Onun için, nereden yola çıkarsan çık; yönünü Mescid-i Harama çevir. Çünkü o Rabbinden gelen hakkın tâ kendisidir. Allah ise yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
İskender Ali Mihr = Ve nereden çıkarsan çık, bundan sonra (namazda) vechini (yüzünü) Mescid-i Haram yönüne çevir. Ve muhakkak ki o Rabbinden mutlaka bir hakdır. Ve Allah, yaptıklarınızdan gâfil (habersiz) değildir.
İlyas Yorulmaz = Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescit-i Harama çevir. Bu (emir) Rabbinizden uyulması gereken bir hakikattir. Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Bakara / 150 - Ve min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrahu li ellâ yekûne lin nâsi aleykum huccetun, illâllezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme ni’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Nerede bulunursan bulun, yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa çevirin de insanlar, aleyhinizde bir itirazda bulunamasınlar, ama haksızlık edenler ve zulümde bulunanlar başka. Siz korkmayın onlardan, benden korkun da hem size verdiğim nîmetimi tamamlayayım, hem de bu sûretle hidâyete erişin.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! O halde, her nerede olursan ol yüzünü Mescidi Haram yönüne çevir. Ey mü'minler! Sizler de nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin. Böylece insanların, sizin aleyhinize kullanacakları hiçbir delilleri olmasın, siz yapacaklarınızı Allah öyle dedi, peygamber de böyle uyguladı diye yapın. Zaten “Bunların kıbleleri yok, onun için bizim kıblemize dönüyorlar” gibi bahaneleri, varlık sebebine aykırı davranan zalimler dışında kimse ileri sürmez. Sakın ha, onlardan da korkmayın, benden korkun. Bana itaat edin ki, size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece siz de doğru yolu bulabilesiniz.
Adem Uğur = (Evet Resûlüm! ) Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.
Ahmed Hulusi = Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini (yüzünü - müşahedeni) Mescid-i Haram'a (çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde edilen mahale) döndür! Nerede olursanız olun, vechlerinizi o tarafa döndürün ki, insanların sizin aleyhinize bir delili olmasın. Ancak onlardan bilfiil zulüm edenler aleyhinize olur. O hâlde, onlardan korkup çekinmeyin benden çekinin ki üzerinize olan nimetimi tamamlayayım. . . Ki böylece umulur ki hidâyete ulaşırsınız.
Ahmet Tekin = Her nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a, Beytullah’a doğru çevir. Her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki, insanların ellerine, aleyhinize kullanacakları bir delil vermeyesiniz. Buna rağmen zâlimler gene de söyleyecek laf bulacaklardır. Onlardan korkmayın, benden korkun. Böylece size olan nimetimi, İslâm’ı, fetihleri tamamlayayım da, hak yolda sebatkâr olasınız.
Ahmet Varol = Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. İçlerindeki zalimler dışında, insanların ellerinde sizin aleyhinize kullanacakları bir delillerinin olmaması için her nerede bulunursanız bulunun yüzlerinizi onun tarafına çevirin. Onlardan korkmayın, benden korkun ki, size olan nimetimi tamamlayayım. Böylece olur ki, hidayete erersiniz. [29]
Ali Bulaç = Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Siz de) Her nerede olursanız yüzünüzü onun yönüne çevirin. Öyle ki, onlardan zulmedenlerin dışında insanların, size karşı bir delilleri olmasın. Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz.
Ali Fikri Yavuz = Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir ve her nerede olursanız yüzünüzü o tarafa çevirin ki, Yahudî veya müşrikler için aleyhinizde bir hüccet olmasın (dinimizi terkedip kıblemize tâbi oluyorsunuz, demesinler); Ancak onlardan inad ederek nefislerine zulmedenler müstesna (bunlar her şey söyleyebilirler). Artık siz de onlardan korkmayın, benden korkun, tâ ki size karşı olan nimetimi tamamlayayım. Böylece hidayete kavuşmuş olabilirsiniz.
Ali Ünal = Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
Bayraktar Bayraklı = Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yöne çeviriniz ki haksızlık edenleri müstesna, insanların, aleyhinizde bir delili bulunmasın. Onlardan çekinmeyiniz, sadece benden çekininiz. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da belki doğru yolu bulursunuz.
Bekir Sadak = Her nereden cikarsan, yuzunu Mescid-i Haram semtine cevir. Insanlarin zulmedenlerinden baskalarinin size karsi gosterecekleri bir huccet olmamasi icin, her nerede olursaniz, yuzlerinizi oranin semtine cevirin, bu hususta onlardan korkmayin. Benden korkun da size olan nimetimi tamamlayayim. Boylece dogru yolu bulursunuz.
Celal Yıldırım = (Evet, Peygamberim!) Nereden çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de (ey mü'minler!) nerede olursanız olun, yüzünüzü (namazda) o tarafa doğru döndürün; tâ ki insanlar için aleyhinize bir hüccet kalmasın; ancak içlerinden zulmedenler hâriç. Siz artık onlardan korkmayın. Benden korkun; hem size olan nimetimi tamamlayayım; ola ki doğru yolu bulursunuz.
Cemal Külünkoğlu = Evet, nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Ey inananlar! Siz de) nerede olursanız olun, yüzünüzü o yana çevirin ki, zalimlerin dışındaki diğer insanların aleyhinize (sizi küçük düşürecek) bir delili olmasın. Artık onlardan korkmayın, ben(im azabım)dan korkun ki size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece doğru yolu bulabilesiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir. İnsanların zulmedenlerinden başkalarının size karşı gösterecekleri bir hüccet olmaması için, her nerede olursanız, yüzlerinizi oranın semtine çevirin, bu hususta onlardan korkmayın. Benden korkun da size olan nimetimi tamamlayayım. Böylece doğru yolu bulursunuz.
Diyanet Vakfi = (Evet Resûlüm!) Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.
Edip Yüksel = Her nereden yola çıkarsan çık, (namaz için) yüzünü Kutsal Mescide doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki halkın size karşı bir eleştiri malzemesi olmasın. Zalimlere gelince, onlardan çekinmeyin, benden çekinin ki size olan nimetimi tamamlayayım ve siz de doğruya ulaşabilesiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescidi harama doğru çevir ve her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki nas için aleyhinizde bir hüccet olmıya, ancak içlerinden haksızlık edenler başka siz de onlardan korkmayın benden korkun, hem üzerinizdeki ni'metimi tamamlıyayım hem gerek ki hidayete eresiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir ve her nerede olursanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil olmasın. Ancak içlerinden haksızlık edenler başka. Siz de onlardan korkmayın, Benden korkun ki hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım hem de bu sayede doğru yola eresiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid- i Haram'a doğru çevir, ve her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil olmasın. Ancak içlerinden haksızlık edenler başka. Siz de onlardan korkmayın, benden korkun. Hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem gerek ki doğru yolu bulasınız.
Gültekin Onan = Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namaz için) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına/yönüne çevirin. Öyle ki, onlardan zulmedenlerin dışında insanların size karşı bir delilleri olmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz.
Harun Yıldırım = Her nereden çıksan da yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir! Her nerede olsanız da, yüzlerinizi onun tarafına çevirin, ki insanlar için aleyhinize bir delil bulunmasın; yalnız onlardan (delilsizce) zulmedenler müstesna. O halde onlardan korkmayın, benden korkun ki size olan nimetimi tamamlayayım; umulur ki hidayete erersiniz.
Hasan Basri Çantay = (Evet habîbim) hangi yerden çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i haraama doğru çevir. (Siz de ey mü'minler) nerede olursanız (olun) yüzlerinizi o yana döndürün. Tâki aleyhinizde, insanların, içlerindeki zaalim olanlarından başkasının (tutunabitaceği) bir hüccet (bir vesika ve bir i'tiraz mevzuu) kalmasın. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Tâki size karşı olan ni'metimi tamamlayayım. (Bu sayede) siz de hidâyete kavuşmayı ümîd edebilirsiniz.
Hayrat Neşriyat = Evet, nereden (yolculuğa) çıksan, bundan sonra (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ve (Ey mü’minler! Siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzlerinizi onun tarafına çevirin ki, içlerinden zulmedenlerin dışında, insanlar (bilhassa yahudi ve müşrikler) için aleyhinize bir delîl olmasın! Artık onlardan korkmayın; öyleyse (ancak) benden korkun ki üzerinize olan ni'metimi tamamlayayım! Hem tâ ki doğru yolu bulasınız.
İbni Kesir = Nereden (yola) çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Siz de nerede olursanız, yüzünüzü o yana döndürün, Ta ki, zalim olanlardan başka insanların aleyhinizde bir delili bulunmasın. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun ki, hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem de siz hidayeti ümid edebilesiniz.
Kadri Çelik = Her nereden çıkarsan, (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir. İnsanların zulmedenlerinden başkalarının size karşı gösterecekleri bir delili olmaması için, her nerede olursanız, (namaz kılarken) yüzlerinizi o semte çevirin. O halde onlardan korkmayın, benden korkun. Ve (ayrıca bu kıble değişimi), size olan nimetlerimi böylece tamamlayayım ve de umulur ki doğru yolu bulursunuz diyedir.
Muhammed Esed = O halde, nereden gelirseniz gelin, (namazda) yüzünüzü Mescid-i Haram'a çevirin ve nerede olursanız olun yüzünüzü ona çevirin ki, zulüm yapmaya şartlanmış olmadıkça insanların size karşı hiçbir bahaneleri kalmasın. Onlardan korkmayın, Ben'den korkun. (Bana itaat edin) ki, size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece siz de doğru yolu bulabilesiniz.
Mustafa İslamoğlu = Ve her nereden gelirsen gel, kesinlikle yüzünü Mescid-i Haram'dan yana çevir. Siz de nerede olursanız olunuz, yüzlerinizi Mescid-i Haram'dan yana çeviriniz ki, onlar içerisinden zulümde direnenler hariç, insanların size karşı kullanacakları bir delilleri olmasın. Onlara tazim göstermeyin, asıl Bana tazim gösterin! Böylece size olan nimetimi tamamlayayım ve siz de bu sayede doğru yolu bulabilesiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve her nereden sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescid-i Haram cihetine çevir ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz. Tâ ki nâs için sizin üzerinize bir hüccet bulunmasın. Ancak onlardan zalim olanlar müstesna. Artık onlardan korkmayınız. Ve benden korkunuz. Hem üzerinizdeki nîmetimi itmam edeyim, hem de hidâyete nâiliyetinizi ümit edebilesiniz.
Ömer Öngüt = Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i haram tarafına çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o tarafa çevirin. Tâ ki zâlim olanlardan başka, insanların aleyhinizde bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Benden korkun ki, ben de size verdiğim nimetlerimi tamamlayayım, böylece siz de doğru yolu bulmuş olasınız.
Şaban Piriş = Nereden yola çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız yüzünüzü o yöne döndürün ki, insanların zulmedenlerinin dışında aleyhinize kullanacakları bir delilleri olmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ben de size verdiğim nimeti tamamlayım. Böylece umulur ki, siz de doğru yolu bulursunuz.
Sadık Türkmen = Ve yine nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescidi Haram’a (Kâbe’ye) doğru dur/dön. Ve siz (ey müminler), nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa (Kâbe’ye) çevirin ki, insanların elinde (size karşı kullanacakları) bir delil olmasın. Onlardan zalimler yine de yapacaklarını yaparlar! Öyleyse zalimlerden korkmayın, Benden korkun! Ta ki size (olan) nimetlerimi tamamlayayım. Umulur ki, böylece doğru yolu bulursunuz.
Seyyid Kutub = Nereden yola çıkmış olursan ol, yüzünü Mescid- i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa çevirin ki, insanların elinde aleyhinizde kullanacakları bir bahane bulunmasın. Yalnız, zalimler başka. Onlardan da korkmayın, benden korkun. O tarafa dönün ki, size vereceğim nimeti tamama erdireyim ve böylece doğru yolu bulasınız.
Suat Yıldırım = Her nereden yola çıkarsan çık, sen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir! Ve siz de ey müminler! Her nerede olursanız yüzünüzü oraya doğru çevirin ki Halk aleyhinizde kullanacak bir delil bulamasın. Yalnız onlardan haksızlık edenler başka! Siz de onlardan değil, Ben’den çekinin ve o tarafa yönelin ki size olan nimetlerimi tamamlayayım ve böylece siz de doğru yolu tutmuş olasınız.
Süleyman Ateş = Nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir, nerede olursanız, yüzünüzü o yana çevirin ki, haksızlardan başka hiç kimsenin, aleyhinizde bir delili olmasın. Onlardan da çekinmeyin, benden çekinin ve (o yana dönün ki) size olan ni'metimi tamamlayayım, böylece yolu bulmuş olasınız.
Tefhim-ul Kuran = Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Siz de) her nerede olursanız yüzünüzü onun yönüne çevirin. Öyle ki, onlardan zulmedenlerin dışında insanların, size karşı (kullanabilecekleri) delilleri olmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz.
Ümit Şimşek = Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Harama çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o yöne çevirin ki, insanların size karşı öne sürecekleri bir bahaneleri kalmasın. Zulmedenler ise başka; siz onlardan korkmayın, Benden korkun. Tâ ki, Ben size olan nimetimi tamamlayayım; siz de doğru yola erişmiş olun.
Yaşar Nuri Öztürk = Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü ona doğru çevirin ki, insanların elinde sizin aleyhinize bir delil bulunmasın. Onların zulme sapanları müstesna. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Yüzünüzü Mescid-i Haram'a dönün ki, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Ve bu sayede güzeli ve iyiyi bulmanız da umulmaktadır.
İskender Ali Mihr = Nereden çıkarsan çık, bundan sonra (namazda) vechini (yüzünü) Mescid-i Haram yönüne çevir. Ve nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yöne çevirin ki, insanların sizin aleyhinizde (kullanabilecekleri) delil olmasın. Onlardan zulmedenler hariç, artık onlardan korkmayın. Ben’den (sizin üzerinizdeki sevgimin azalacağından) korkun ki, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım da böylece hidayete eresiniz.
İlyas Yorulmaz = O halde her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescit-i Harama çevir. Sizde (Ey inananlar!) nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa çevirin. Diğer insanların sizlere karşı (açığınızı aramak için) delilleri olmasın. Ancak zulme veya baskıya uğrayanlar hariç (yönelmenizi gizleyebilirsiniz). Onlardan korkmayın, benden korkun ki üzerinizdeki nimetimi (İslam’ı) tamamlayım. Umulur ki (İslam’a ) doğruya yönelirsiniz.
Bakara / 151 - Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Nasıl ki içinizden size bir Peygamber gönderdik. Size âyetlerimizi okumada, ahlâkınızı temiz bir hale koymada. Size kitap ve hikmet öğretmede ve bilmediğiniz şeyler hakkında size malûmat verip sizi bilgi sahibi etmede.
Abdullah Parlıyan = Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi küfür, şirk, nifak gibi pisliklerden arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek, bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik.
Adem Uğur = Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.
Ahmed Hulusi = Nitekim, içinizden (hakikati dillendirmek üzere) Rasûl irsâl ettik (açığa çıkardık); âyetlerimizi (varlığın hakikati oluşumuza dair işaretleri) size tilavet ediyor (okuyup anlatıyor), sizi arındırıyor ve Kitabı (hakikat ve Sünnetullah bilgisini), Hikmeti (varlığın oluş sistem ve düzenini, oluş mekanizmasını) ve bilmediklerinizi öğretiyor.
Ahmet Tekin = Üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak için, kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, içinizi dışınızı temizleyip sizi, vicdanınızı arındıran, size okuma yazmayı, kitabına, Kur’ân’a vukufu, ilmi, hikmeti, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetini öğreten, size akılla ve düşünerek bilemeyeceğiniz şeyleri gösteren, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir rasül, bir peygamber gönderdik.
Ahmet Varol = Nitekim içinizde, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran ve size Kitab'ı ve hikmeti öğreten, daha önceden bilmediğiniz şeyleri bildiren, sizden bir peygamber gönderdik.
Ali Bulaç = Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.
Ali Fikri Yavuz = Nitekim nimetimin tamamlanması meyanında sizden (içinizden) size bir Rasûl gönderdik. Size âyetlerimizi okuyor, sizi şirk ve günahlardan temizliyor, size Kur’an’ı ve helâl ile haramı öğretiyor, size bilmediğiniz şeriat hükümlerini bildiriyor.
Ali Ünal = Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
Bayraktar Bayraklı = Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik.
Bekir Sadak = Nitekim Biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kotulukten aritacak, size kitabi ve hikmeti ogretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranizdan, bir Peygamber gonderdik.
Celal Yıldırım = Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik, sizi (ruhunuzun yüceliğiyle ters düşen, insanlığınızın ölçüsünü zedeleyen, ebedî mutluluğunuza engel olan her kötü şeyden) temizler; size kitap ve hikmeti öğretir; size bilmediğiniz şeyleri öğretip belletir.
Cemal Külünkoğlu = Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her türlü kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.
Diyanet İşleri (eski) = Nitekim sizin içinizden sizden bir resûl gönderdik ki, size Bizim âyetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor ve sizlere kitap, hikmet talîm eyliyor. Ve sizlere bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.
Diyanet Vakfi = Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.
Edip Yüksel = Nitekim size, kendi içinizden ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri de belleten bir elçi gönderdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Netekim içinizde sizden bir Resul gönderdik, size âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye ediyor, size kitab, hikmet öğretiyor, size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Nitekim içinizde size ayetlerimizi okuyan, sizi tertemiz yapan, size kitap ve hikmet öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri öğreten, sizden bir elçi gönderdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.
Gültekin Onan = Öyle ki, size kendinizden, size ayetlerimi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek-öğretecek bir elçi gönderdik.
Harun Yıldırım = Sizden olan ve içinizde bulunan Rasulü gönderdiğimiz gibi… Size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitap ile hikmeti öğretiyor ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.
Hasan Basri Çantay = Nitekim size kendi içinizden bir elçi gönderdik ki size âyetlerimizi okur, sizi arındırır, size kitabı ve hikmeti öğretir, daha başka bilmediğiniz şeyleri de öğretir.
Hayrat Neşriyat = Nitekim içinizde sizden bir peygamber gönderdik; size âyetlerimizi okuyor, sizi (günahlardan) temizliyor, size Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretiyor ve size bilmiyor olduğunuz şeyleri öğretiyor.
İbni Kesir = Nitekim size içinizden; ayetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri bildiren bir peygamber gönderdik
Kadri Çelik = Nitekim biz size aranızdan ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber de gönderdik.
Muhammed Esed = Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik.
Mustafa İslamoğlu = İşte böylece, içinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size ilahi mesajı ve hikmeti öğretecek ve ayrıca bilmediklerinizi size bildirecek bir elçi gönderdik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nitekim sizin içinizden sizden bir resûl gönderdik ki, size Bizim âyetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor ve sizlere kitap, hikmet talîm eyliyor. Ve sizlere bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.
Ömer Öngüt = Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyacak, sizi tezkiye edecek temizleyecek, size kitap ve hikmeti öğretecek, bilmediklerinizi size öğretecek bir Peygamber gönderdik.
Şaban Piriş = Nitekim size, kendi içinizden ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri de belleten bir elçi gönderdik.
Sadık Türkmen = Size kendi içinizden bir Rasûl gönderdi; size ayetlerini okuyor, sizi (başınıza gelebilecek) her türlü kötülüğe karşı uyarıyor, ve sizi; Kitap ve Hikmet ile (problem çözme bilimi ve bilimsel gerçeklerle), bilmediklerinizi öğreterek geliştiriyor.
Seyyid Kutub = Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı, hikmeti ve daha önce bilmediğiniz birçok şeyi öğreten bir peygamber gönderdik.
Suat Yıldırım = Nitekim, size âyetlerimizi okuması, Sizi tertemiz hale getirmesi, size kitap ve hikmeti ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi için sizden birini elçi gönderdik.
Süleyman Ateş = Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.
Tefhim-ul Kuran = Öyleki içinizde kendinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik.
Ümit Şimşek = Nitekim size kendi içinizden bir elçi gönderdik ki size âyetlerimizi okur, sizi arındırır, size kitabı ve hikmeti öğretir, daha başka bilmediğiniz şeyleri de öğretir.
Yaşar Nuri Öztürk = Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitap'ı ve hikmeti öğretiyor, size, daha önce bilmediklerinizi belletiyor.
İskender Ali Mihr = Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
İlyas Yorulmaz = Sizin içinizden (sizin gibi bir insan) sizlere ayetlerimizi okuyan, sizi (kirli düşüncelerden) arındıran, kitabı, hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik.
Diyanet İşleri = Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık siz de anın beni, anın da ben de anayım sizi. Nankörlüğü bırakın da şükredin bana.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse siz, bütün zamanlarınızda ve bütün imkanlarınızla her yerde beni anın, ben de sizi her an bağışlamak ve sevap vermekle anayım. Verdiğim nimetlere karşı bana şükredin, nankörlük etmeyin.
Adem Uğur = Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!
Ahmed Hulusi = O halde zikirle, şükürle, ibadetle, dinimi, şeriatımı anlatarak beni anın ki, ben de size lütfumla muamele yapayım. Bana şükredin, bile bile beni inkâr ederek, ihsan ettiğim nimetlere nankörlük etmeyin.
Ahmet Tekin = O halde zikirle, şükürle, ibadetle, dinimi, şeriatımı anlatarak beni anın ki, ben de size lütfumla muamele yapayım. Bana şükredin, bile bile beni inkâr ederek, ihsan ettiğim nimetlere nankörlük etmeyin.
Ahmet Varol = Şu halde beni anın ki ben de sizi anayım ve bana şükredin, bana karşı nankörlük etmeyin.
Ali Bulaç = Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.
Ali Fikri Yavuz = O halde siz, bana itaat ve ibadet ederek beni anın ki, ben de sizi mağfiretimle anayım. Nimetlerime şükredin de nankörlük yaparak küfre varmayın. (Beni ve nimetlerimi inkâr etmeyin.)
Ali Ünal = Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
Bayraktar Bayraklı = Öyleyse beni anınız ki ben de sizi anayım. Bana şükrediniz, bana nankörlük etmeyiniz.[31]
Bekir Sadak = Artik Beni anin, Ben de sizi anayim; Bana sukredin, nankorluk etmeyin. *
Celal Yıldırım = O halde anın Beni, anayım sizi; şükredin Bana ve sakın nankörlük etmeyin.
Cemal Külünkoğlu = O halde beni (ibadetle ve itaatle) hatırlayın ki ben de sizi (rahmet ve mağfiretle) hatırlayayım. Bana şükredin ve asla nankörlük etmeyin!
Diyanet İşleri (eski) = Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin.
Diyanet Vakfi = Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!
Edip Yüksel = Beni hatırlayın ki ben de sizi hatırlayayım. Bana teşekkür edin; nankörlük etmeyin.
Elmalılı Hamdi Yazır = o halde anın beni, anayım sizi ve şükredin de bana nankörlük etmeyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde anın Beni, anayım sizi; Bana şükredin, nankörlük etmeyin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.
Gültekin Onan = Öyleyse (yalnızca) beni anın. Ben de sizi anayım. Ve yalnızca bana şükredin ve (sakın) küfretmeyin.
Harun Yıldırım = O halde beni anın ki ben de sizi anayım ve bana şükredin; bana küfür (nankörlük) etmeyin.
Hasan Basri Çantay = Öyle ise siz beni (taatle, ibâdetle) anın, ben de sizi (sevab ile, mağfiretle) anayım. Bir de bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.
Hayrat Neşriyat = Öyle ise beni (ibâdetle) zikredin ki, (ben de) sizi (rahmetimle) yâd edeyim; ve bana şükredin fakat bana nankörlük etmeyin!
İbni Kesir = Öyleyse Beni zikredin ki, Ben de sizi anayım. Bir de Bana şükredin, nankörlük etmeyin.
Kadri Çelik = O halde artık beni anın da ben de sizi anayım. Bana şükredin ve asla küfranda bulunmayın.
Muhammed Esed = Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım; Bana şükredin ve Beni inkar etmeyin.
Mustafa İslamoğlu = Şu halde, beni anın ki ben de sizi anayım! Ve bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık Beni zikrediniz ki Ben de sizi zikredeyim ve Bana şükrediniz, Bana nankörlükte bulunmayınız.
Ömer Öngüt = Öyleyse siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.
Şaban Piriş = Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.
Sadık Türkmen = Öyleyse yalnız Beni zikredin (ne emrettiğimi hatırlayın) ki, Ben de sizi (af ve bağışlama ile) zikredeyim/hatırlayayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
Seyyid Kutub = O halde siz beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
Suat Yıldırım = Öyleyse siz Ben’i zikredin ki Ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
Süleyman Ateş = Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin, nankörlük etmeyin.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.
Ümit Şimşek = Siz Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın nankörlük etmeyin.
Bakara / 153 - Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bis sabri ves salât(salâti), innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, sabretmek ve namaz kılmakla Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerledir.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Sarsılmaz bir sabır ve namaza sarılarak Allah'tan yardım isteyin. Allah her türlü itaata devam ederek tam bir teslimiyetle zorluğa karşı sabredenlerle beraberdir.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır (dayanma kuvvesi) ve salât (hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede) ile yardım isteyin. Muhakkak ki Allâh sabredenlerledir (Es Sabur Esmâ'sıyla - mâiyet sırrı).
Ahmet Tekin = Ey imân edenler, sabırla mücadeleye devam ederek, kendinizi eğitip sıkıntılara katlanarak, kötülüğe engel olup iyilik yaparak ve namazları kılarak Allah’tan medet umun, size arka çıkmasını isteyin. Allah sabrederek mücadeleye devam edenlerle beraberdir.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah'dan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler, sabırla ve namazla Allah’dan yardım isteyin. Muhakkak Allah’ın yardımı sabredenlerle bareberdir.
Ali Ünal = Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Sabır ve dua ile yardım elde etmeye çalışınız. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Sabir ve namazla yardim dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Sabır ve namaz ile (Hak'tan) yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Sarsılmaz bir sabır ve namazla (Allah'tan) yardım dileyin! Unutmayın ki, Allah zorluklara karşı sabredenlerle beraberdir.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.
Edip Yüksel = İnananlar! Güçlüklere karşı sabır ve namaz ile yardım dileyin. ALLAH sabredenlerle beraberdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler sabr-ü salât ile yardım isteyin, şüphe yok ki Allah sabr edenlerle beraberdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin! Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
Gültekin Onan = Ey inananlar, sabırla ve namazla yardım dileyin. Tanrı sabredenlerle beraberdir.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir…
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, (taate ve belâye) sabr ile, bir de namazla (Hakdan) yardım isteyin. Şübhesiz ki Allah (ın yardımı) sabredenlerle beraberdir.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle berâberdir.
İbni Kesir = Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Sabır ve namazdan destek alın. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.
Mustafa İslamoğlu = Ey iman edenler! (Allah'tan) sabır ve salat ile yardım isteyin. Zira Allah sabredenlerle beraberdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey mü'minler! Sabır ile salat ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.
Şaban Piriş = -Ey inananlar, sabır ve namaz/dua ile (Allah’tan) yardım dileyin, şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Sabrederek ve salâtı ikâme ederek/namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir.
Seyyid Kutub = Ey müminler, sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Hiç şüphesiz Allah, sabredenler ile beraberdir.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle bereberdir.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, sabır ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Sabra ve namaza sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkunuz olmasın ki, Allah sabredenlerle beraberdir.
İskender Ali Mihr = Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Sabır ve namazla (yalnızca Allah’dan) yardım isteyin. Elbette ki Allah sabredenlerle beraberdir.
Bakara / 154 - Ve lâ tekûlû li men yuktelu fî sebîlillâhi emvât(emvâtun), bel ahyâun ve lâkin lâ teş’urûn(teş’urûne).
Diyanet İşleri = Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah yolunda öldürülenlere de ölü demeyin. Onlar diridir ama siz anlamazsınız.
Abdullah Parlıyan = Allah yolunda öldürülenlere “onlar öldü gitti” demeyiniz. Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.
Adem Uğur = Allah yolunda öldürülenlere "ölüler"" demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.
Ahmed Hulusi = Allâh için (iman ehli olduğu ve iman mücadelesi verdiği için) öldürülenlere "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak siz bunu idrak edecek kapasiteye sahip değilsiniz.
Ahmet Tekin = Allah yolunda, İslâm uğrunda canlarını feda eden yiğitlere, ölüler demeyin. Hayır onlar ölü değil, ebedî hayat ile diridirler. Fakat siz onlardaki hayatın farkına varamazsınız.
Ahmet Varol = Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Aksine onlar diridirler ancak siz farkedemiyorsunuz.
Ali Bulaç = Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.
Ali Fikri Yavuz = Allah yolunda öldürülenlere: “- Onlar ölüler’dir” demeyin. Hakikatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz.
Ali Ünal = Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
Bayraktar Bayraklı = Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyiniz; aksine onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız.
Bekir Sadak = Allah yolunda oldurulenlere «Oluler» demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkinda degilsiniz.
Celal Yıldırım = (Sabredip de) Allah yolunda öldürülenler için «ölüler» demeyin ; bilakis onlar dirilerdir, ama siz farkında değilsiniz.
Cemal Külünkoğlu = Ve Allah yolunda öldürülen (şehit)lere “Ölüler” demeyiniz. Bilakis, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
Diyanet Vakfi = Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.
Edip Yüksel = ALLAH yolunda öldürülenlere, 'Onlar ölülerdir,' demeyin. Aksine onlar diridir fakat siz farkında değilsiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve Allah yolunda katlolunanlara ölüler demeyin hayır diridirler ve lâkin siz sezmezsiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, hayır diridirler, fakat siz sezmezsiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz.
Gültekin Onan = Ve sakın Tanrı yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Aksine onlar diridir fakat siz şuurunda değilsiniz.
Harun Yıldırım = Allah yolunda öldürülenler için "ölüler” demeyin! Bilakis onlar diridirler; fakat siz farkedemezsiniz.
Hasan Basri Çantay = Allah yolunda öldürülmüş olanlar için «ölüler» demeyin. Bil'akis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.
Hayrat Neşriyat = Ve Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin! Bil'akis (onlar) hayatdârdırlar, fakat (siz) anlayamazsınız.
İbni Kesir = Allah yolunda öldürülenlere; ölüler, demeyin. Bilakis onlar, diridirler, ama siz farketmezsiniz.
Kadri Çelik = Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin; zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
Muhammed Esed = Allah yolunda öldürülenlere "ölü" demeyin: Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.
Mustafa İslamoğlu = Allah yolunda öldürülenler için "ölü" demeyin! Aksine onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Allah yolunda katledilenlere «Ölülerdir,» demeyiniz. Bilakis, onlar berhayattırlar, fakat siz bilmezsiniz.
Ömer Öngüt = Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, bilâkis onlar diridirler. Fakat siz farkında değilsiniz.
Şaban Piriş = Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Onlar, diridirler fakat siz hissedemezsiniz.
Sadık Türkmen = Allah yolunda öldürülenlere; “Ölüler (nimetlerden istifade edemeyenler)” demeyin. Hayır, onlar diridirler (cennette nimetlerden istifâde ederler). Ancak siz bunu bilemezsiniz.
Seyyid Kutub = Allah yolunda öldürülenlere sakın «ölüler» demeyin. Tersine onlar diridirler, ama siz farkında değilsiniz.
Suat Yıldırım = Allah yolunda öldürülenler hakkında "ölü" demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.
Süleyman Ateş = Allâh yolunda öldürülenlere, "ölüler" demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız.
Tefhim-ul Kuran = Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.
Ümit Şimşek = Allah yolunda öldürülenler için 'ölü' demeyin. Onlar diridirler; lâkin siz farkında değilsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.
İskender Ali Mihr = Ve Allah yolunda öldürülen kimseler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz, farkında olmazsınız.
İlyas Yorulmaz = Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilakis onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz.
Bakara / 155 - Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne).
Diyanet İşleri = Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki mutlaka sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve meyve noksanıyla sınayacağız. Müjdele sabredenleri.
Abdullah Parlıyan = Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle, korku ve açlıkla, mal, can ve yiyecek içecek gibi ürünlerin azaltılmasıyla sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredip sebat ve dayanıklılık gösterenlere iyliklerin geleceğini müjdele.
Adem Uğur = Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber! ) Sabredenleri müjdele!
Ahmed Hulusi = Sizi, korkacağınız bir şeyle, açlıkla, malınızı, canlarınızı (canınız gibi sevdiklerinizi), çalışmalarınızın mahsulü olan şeyleri eksiltmekle sınarız. Bu olaylara karşı sabredenleri (tepki koymayıp olayın nasıl sonuçlanacağını bekleyenleri) müjdele!
Ahmet Tekin = Mutlaka, imanınızdaki sadakati ölçmek için sizi, korku, açlık, kıtlık ile; sahip olduğunuz malları telef ederek, can kaybına, sakatlığa maruz bırakarak, mahsulünüzü âfete uğratarak imtihan ederiz. Sabrederek mücadeleye devam edenlere, dünyada yardım, zafer ve devlet, âhirette cennet müjdesini ver.
Ahmet Varol = Biz sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!
Ali Bulaç = Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, (itaatkârı âsi olandan ayırd etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsüllerden yana eksiltme ile, andolsun imtahan edeceğiz. (Ey Habibim) sabredenlere (lütuf ve ihsanlarımı) müjdele.
Ali Ünal = Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
Bayraktar Bayraklı = Elbette sizi korku, açlık; mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele!
Bekir Sadak = Muhakkak sizi biraz korku, biraz aclik ve mallardan, canlardan, urunlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenlere mujdele.
Celal Yıldırım = And olsun ki, sizi biraz korku, biraz açlık ile, biraz da maldan, candan ve ürünlerden noksanlık vermekle deneriz. Artık sabredenleri müjdele..
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, sizi korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve (alın teri) ürünlerinden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!
Diyanet İşleri (eski) = Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!
Edip Yüksel = Sizi korkuyla, açlıkla, para, can, ve ürün kaybıyla sınayacağız. Müjde ver sabredenlere…
Elmalılı Hamdi Yazır = çaresiz sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve hasılâttan eksiklik ile imtihan edeceğiz, müjdele o sabırlıları
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çaresiz sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve ürünlerden eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabırlıları.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!
Gültekin Onan = Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabır gösterenleri müjdele.
Harun Yıldırım = Andolsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz… Sabredenleri müjdele!..
Hasan Basri Çantay = Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele.
Hayrat Neşriyat = Sizi mutlaka biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden bir noksanlık ile imtihân edeceğiz. (Ey Resûlüm!) O hâlde sabredenleri (Cennetle) müjdele!
İbni Kesir = Andolsun ki sizi, biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiklikle imtihan edeceğiz, sabredenlere müjdele.
Kadri Çelik = Muhakkak sizi biraz korku ve açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele.
Muhammed Esed = Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle ve açlıkla, dünya malının, canın ve (alın teri) ürünlerinin kaybı ile sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredenlere iyi haberler müjdele.
Mustafa İslamoğlu = Kesinlikle sizi korkuyla, açlıkla, mal, can ve verim kaybıyla sınarız. Ama sabredenleri müjdele!
Ömer Nasuhi Bilmen = Vallahi Biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile mallardan, canlardan, mahsulattan biraz eksiklik ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!
Şaban Piriş = Sizi, biraz korku, açlık, mallardan, canlardan, ürünlerden yana eksiltmekle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele!
Sadık Türkmen = Sizi biraz korkudan, açlıktan, (biraz da) mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile kesinlikle açığa çıkarırız. Sabredenleri müjdele!
Seyyid Kutub = Muhakkak ki, sizi biraz korku, biraz açlık, biraz mal, cari ve ürün eksiltmesi ile deneriz. Sabredenleri müjdele.
Suat Yıldırım = Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!
Süleyman Ateş = Andolsun, sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz sizi bir parça korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Ümit Şimşek = Biz sizi biraz korku ve açlıkla, biraz mal, can ve ürün eksikliğiyle sınayacağız. Müjdele o sabredenleri!
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun ki sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvalardan eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.
İskender Ali Mihr = Ve sizi mutlaka korku ve açlıktan ve mal, can ve ürün eksikliğinden imtihan ederiz. Ve sabredenleri müjdele.
İlyas Yorulmaz = Sizi korku ile açlık ile, mallardan, canlardan ve kazançlardan eksiltmek suretiyle imtihan ediyoruz. Sabredenleri müjdele.
Diyanet İşleri = Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.
Abdulbaki Gölpınarlı = O sabredenleri ki onlar, bir musîbete uğradılar mı biz Allah'ınız, gene de gerisin geriye ona döneceğiz derler.
Abdullah Parlıyan = Ki onların başına bir sıkıntı ve hoşa gitmeyen bir şey geldiğinde: “Bizi var eden Allah'tır veya varlığımız Allah içindir, sonunda O'na dönecek ve hesaba çekileceğiz” derler.
Adem Uğur = O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.
Ahmed Hulusi = Onlar, kendilerine hoşlanmadıkları bir olay isâbet ettiğinde, "Biz Allâh (Esmâ'sının açığa çıkması) içiniz ve O'na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız)" derler.
Ahmet Tekin = Sabrederek mücadeleye devam edenler, başlarına bir musibet, bir belâ geldiği zaman:'Biz ilâhî kazaya rıza için yaratılmış kullarız. Sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz' diyenlerdir.
Ahmet Varol = Onlar başlarına bir musibet geldiğinde: 'Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler. [30]
Ali Bulaç = Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz."
Ali Fikri Yavuz = Onlar, o kimselerdir ki, kendilerine bir belâ geldiği zaman teslimiyet göstererek: “-Biz Allah’ın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine ona döneceğiz” derler.
Ali Ünal = Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
Bayraktar Bayraklı = Sabredenler, kendilerine bir musibet geldiğinde, “Biz Allah'ın kuluyuz ve biz O'na döneceğiz” derler.
Bekir Sadak = Onlara bir musibet geldiginde: «Biz Allah'iniz ve elbette O'na donecegiz» derler.
Celal Yıldırım = Onlar ki kendilerine bir musibet dokunduğu zaman «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döndürüleceğiz» derler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde: “Biz ancak Allah için varız ve biz sonunda O'na döneceğiz.” derler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz' derler.
Diyanet Vakfi = O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.
Edip Yüksel = Ki onlara bir musibet geldiğinde, 'Biz ALLAH'a aidiz ve O'na dönücüyüz,' derler
Elmalılı Hamdi Yazır = ki başlarına bir musibet geldiği vakit «biz Allahınız ve nihayet ona döneceğiz» derler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki başlarına bir bela geldiğinde: «Biz Allah'a aitiz ve sonunda O'na döneceğiz.» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.» derler.
Gültekin Onan = Onlara bir musibet isabet ettiğinde, "Biz Tanrı'ya aidiz ve kuşkusuz O'na dönücüyüz" derler.
Harun Yıldırım = Onlar ki, kendilerine bir musibet eriştiği zaman “Muhakkak biz Allah’a aitiz ve muhakkak ancak O’na dönücüleriz!..” derler.
Hasan Basri Çantay = Ki onlar kendilerine bir belâ geldiği zaman «Biz (dünyâda) Allanın (teslim olmuş kulları) yız ve biz (âhiretde de) ancak ona dönücüleriz» diyenlerdir.
Hayrat Neşriyat = Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: 'Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!' derler.
İbni Kesir = Ki onlara bir musibet geldiği zaman; biz Allah içiniz ve yine O'na döneceğiz, derler.
Kadri Çelik = O kimseler ki kendilerine bir musibet geldiğinde, “Biz Allah'ınız ve elbette O'na dönücüleriz” derler.
Muhammed Esed = Ki, onların başına bir musibet gelince, "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve muhakkak O'na döneceğiz!" derler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar bir musibete uğradıklarında: "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve sonunda yine O'na döneceğiz" derler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, «Biz Allah içiniz ve biz nihâyet ona döneceğiz,» derler.
Ömer Öngüt = Onlara bir musibet geldiğinde: “Biz Allah içiniz ve elbette O'na döneceğiz. ” derler.
Şaban Piriş = Onlar, bir musibete uğrayınca: -Biz, Allah’a aitiz ve elbette O’na döneceğiz derler.
Sadık Türkmen = Onlar (o iman edenler) ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman: “Mutlaka biz, Allah’a aitiz/Allah’tan geldik ve şüphesiz biz, O’nun huzuruna döneceğiz” derler.
Seyyid Kutub = Ki onların başlarına bir musibet geldiğinde; «Biz Allah için varız ve yine O'na döneceğiz» derler.
Suat Yıldırım = Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, "Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz" derler.
Süleyman Ateş = Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: "Biz Allâh içiniz ve biz O'na döneceğiz," derler.
Tefhim-ul Kuran = Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki; «Biz Allah'a ait (kullar) ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz.»
Ümit Şimşek = Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, 'Biz zaten Allah'ınız, yine Ona döneceğiz' derler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara bir ıstırap gelip çattığında şöyle derler: "Biz Allah içiniz ve sonunda O'na dönüp gideceğiz."
İskender Ali Mihr = Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için
yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.
İlyas Yorulmaz = Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir kötülük isabet ettiği zaman “Biz Allah’a aitiz ve O’na dönücüleriz” derler.
Bakara / 157 - Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
Diyanet İşleri = İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle kimselerdir onlar ki Rablerinden yarlıganma ve rahmet onlara. Onlardır doğru yolu bulanlar.
Abdullah Parlıyan = İşte Rablerinden bağışlama ve rahmet onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Adem Uğur = İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Ahmed Hulusi = İşte bunlar üzerinedir Rablerinin salâvatı (hakikatlerini fark ettirmek üzere tecellisi) ve rahmeti (Esmâ'sının açığa çıkış seyri güzellikleri). . . İşte bunlardır hidâyet bulanların ta kendileri. . .
Ahmet Tekin = İşte onlar, Rablerinden övgüye, bağışlanmaya ve rahmete mazhar olanlardır. Onlar, işte onlar doğru yolu bulan, İslâm’ı yaşayarak sebat edenlerdir.
Ahmet Varol = İşte böylelerine Rablerinden bağışlanma ve rahmet vardır. Doğru yol üzere olanlar da bunlardır.
Ali Bulaç = Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.
Ali Fikri Yavuz = O teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine, Rablerinden mağfiret, rahmet (ve cennet) vardır; ve işte onlar, hidayete ermiş olanlardır.
Ali Ünal = Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
Bayraktar Bayraklı = İşte Rablerinden af ve rahmet onlaradır ve doğru yola girenler de onlardır.
Bekir Sadak = Rablerinin magfiret ve rahmeti onlaradir. O'nun yolunda olanlar da onlardir.
Celal Yıldırım = İşte onlar (o sabredip Allah'a bağlılık ve teslimiyet gösterenler var ya) onlara, Rab'larından bol mağfiretler ve rahmet vardır. Doğru yola erişenler de onlardır.
Cemal Külünkoğlu = İşte Rablerinden bağışlanma ve rahmet onların üzerinedir ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Diyanet İşleri (eski) = Rablerinin mağfiret ve rahmeti onlaradır. O'nun yolunda olanlar da onlardır.
Diyanet Vakfi = İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Edip Yüksel = İşte onlara, Rab'lerinden destek ve rahmet vardır. Onlar doğruya ulaşanlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = işte onlar, rablarından salâvat-ü rahmet onlara ve işte hidayete erenler onlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte onlar! Onlara Rablerinden mağfiretler ve rahmet vardır ve işte onlar, doğru yola erenlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır.
Gültekin Onan = Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.
Harun Yıldırım = İşte onlar var ya, onlar için Rablerinden salavat ve rahmet vardır, işte onlar hidayete erenlerin ta kendileridir.
Hasan Basri Çantay = Onlar (o teslîmiyyet ve istircâı gösterenler yok mu?) Rablerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = İşte onlara Rablerinden mağfiretler ve bir rahmet vardır. Hidâyete erenler de işte ancak onlardır.
İbni Kesir = İşte onlar için Rabbları tarafından mağfiret ve rahmet vardır. Hidayete erenler de onlardır.
Kadri Çelik = Rablerinin mağfiret ve rahmeti onlaradır. Hidayeti bulanlar da onlardır.
Muhammed Esed = İşte Rablerinin nimetleri ve lütfu onlar içindir ve doğru yol üzerinde olanlar işte onlardır!
Mustafa İslamoğlu = İşte bunlar, Rablerinin sürekli destek ve bağışına mazhar olanlardır. Doğru yolda olanlar da bunlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = işte onlar için Rableri tarafından mağfiretler ve rahmet vardır. Hidâyete erenler de onlardır.
Ömer Öngüt = İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır, yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır.
Şaban Piriş = Onlara, Rab’lerinden bir mağfiret ve rahmet vardır. Hidayete ermiş olanlar, işte onlardır.
Sadık Türkmen = Işte onlara (o müminlere) Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet vardır ve onlar, doğru yolu (doğru hayat tarzını) bulanların ta kendileridir.
Seyyid Kutub = İşte Rabblerinden mağfiret (salâvat) ve rahmet onların üzerinedir ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Suat Yıldırım = İşte Rab’leri tarafından bol mağfiret ve rahmete mazhar olanlar onlardır. Doğru yolu bulanlar da ancak onlardır.
Süleyman Ateş = İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Tefhim-ul Kuran = Rablerinden (olan bir salat) bağışlanma ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.
Ümit Şimşek = İşte onlar için Rablerinden bağışlanmalar ve bir rahmet vardır. Ve onlar, doğru yola ermiş olanların tâ kendileridir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyleleri üzerine Rablerinden selamlar, bereketler var, bir rahmet var. İşte bunlardır iyiye ve güzele ermiş olanlar.
İskender Ali Mihr = İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.
İlyas Yorulmaz = İşte böyleleri, Rableri tarafından yardım ve hoşgörü (salâvat) ve aynı zamanda bol nimetle (rahmet) karşılanır. İşte doğru yolda olanlar onlardır.
Bakara / 158 - İnnes safâ vel mervete min şeâirillâh(şeâirillâhi), fe men haccel beyte evı’temera fe lâ cunâha aleyhi en yettavvefe bi himâ ve men tetavvaa hayran, fe innallâhe şâkirun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Safâ ve Merve, Allah alâmetlerindendir. Artık kim hac veya umre etmek için Kâ'be'yi tavaf edip Safâ ve Merve arasında koşarsa suçsuzdur. Kim gönlünden koparak hayır işlerse şüphe yok ki Allah, ona mükâfatta bulunur ve her şeyi de bilir.
Abdullah Parlıyan = O halde unutmayın, Allah'ın insanlığa sunduğu sembollerden biri de Safâ ile Merve'dir. Bu sebeple hac veya umre maksadıyla Kâbe'ye gelenlerin, bu ikisi arasında gidip gelmelerinde bir mahzur yoktur. Zira kişi gönlünden koparak iyiliği artırırsa bilsin ki Allah, şükre bol karşılık verendir ve herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.
Ahmed Hulusi = Safa ve Merve, Allâh işaretlerindendir. Kim hac veya umre niyetiyle El Beyt'i (Kâbe) ziyaret ederse, onları da (Safa - Merve) tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Kim hayır olması için daha fazlasını yaparsa, Allâh (varlığındaki Esmâ mertebesinden) Şakir'dir (yapılanları fazlasıyla değerlendiren), Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Safâ ile Merve, Allah’ın emirleriyle bağlantılı ibadet için tayin ettiği kutsal yerlerdendir. Kim hac ibadetini ifa etme, hayır ve bereket elde etme ümidiyle Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa, bunları sa’y etmesinde kendisine bir günah yoktur. Kim de gönlünden koparak nafile niyetiyle umre yaparsa, Allah şükrün karşılığını verir ve her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. Kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için sakınca yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa bilsin ki, Allah, iyiliklerin karşılığını veren ve her şeyi bilendir. [31]
Ali Bulaç = Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve' Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten, Safa ile Merve Allah’ın (emrettiği haccın) alâmetlerindendir. Bunun için, hac veya umre kasdiyle kim Kâbe’yi ziyaret ederse, yine Safa ile Merve’yi tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim de (gönülden koparak vâcibden ziyade) bir hayır işlerse muhakkak Allah Şakirdir= mükâfatını verir. Alîmdir= her şeyi bilir.
Ali Ünal = Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz, Safâ ile Merve Allah'ın nişanlarındandır. Her kim Beytullah'ı hac veya umre niyetiyle ziyaret ederse, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz ki, Allah onu kabul eder ve hakkıyla bilir.
Bekir Sadak = suphesiz Safa ile Merve Allah'in nisanelerindendir. Kim Kabe'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gonulden iyilik yaparsa, karsiligini gorur. Dogrusu Allah sukrun karsilgini verendir ve bilendir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, S a f â ile M e r v e Allah'ın (ibâdet yerleri olarak gösterdiği) alâmetlerdendir. Artık kim Beyt'i (Kabe'yi) hacceder veya umre (niyetiyle) ziyaret ederse, bu ikisini tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Her kim de gönülden (kendisine vâcib olmadığı halde) bir hayr ve iyilik işlerse, şüphesiz ki Allah (onu mükâfatlandırarak) şükrün karşılığını verendir ve O her şeyi bilendir..
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz, Safa ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse oraları tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de, farz olmadığı halde gönlünden koparak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Zira Allah şükrün karşılığını verir. O, az amele çok mükâfat veren ve her şeyi bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir. Kim Kabe'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.
Diyanet Vakfi = Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.
Edip Yüksel = Safa ve Merve (tepeleri) ALLAH'ın işaretlerindendir. Hacc veya ziyaret (umre) için Ev'e varan birisi o ikisi arasında gidip gelebilir. Kim gönülden bir iyilik yaparsa, ALLAH Şükrede, Bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hakikat, Safa ile Merve Allahın şeâirlerindendir onun için her kim hac veya ömre niyyetiyle Beyti ziyaret ederse tavafı bunlarla yapmasında ona bir günah yoktur Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse şüphesiz Allah ecrile meşhur kılar âlimdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz, Safa ile Merve Allah'ın sembollerindendir. Onun için her kim Hac veya Umre niyetiyle Ka'be'yi ziyaret ederse, tavafı bunlarla yapmasında ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükafatını veren ve her şeyi bilendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ'be'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.
Gültekin Onan = Kuşkusuz Safa ve Merve (tepeleri) Tanrı'nın ayetlerindendir. Böylece kim Evi (Kabeyi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Kuşkusuz Tanrı şükrün karşılığını verendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Doğrusu Safa ile Merve Allah'ın alametlerindendir. Her kim beyti hacceder veya umre yaparsa bu ikisini tavaf etmesinde kendisine hiçbir günah yoktur. Her kim kendi isteğiyle bir hayır yaparsa, muhakkak ki Allah Şakir'dir, Alîm'dir.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki «Safaa» ile «Merve» Allahın şeâirindendir. İşte kim o «Beyt» i (Kâ'beyi) hacc veya Umre (kasdı) ile ziyaret ederse bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis yokdur. Kim gönlünden koparak (vâcib olmayan amellerden) bir hayır işlerse (mükâfatını görür). Çünkü Allah taatlerin ecrini veren, (her şey'i de) hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki Safâ ile Merve, Allah’ın (hac ve umre ibâdeti için ta'yîn ettiği)şeâirinden (alâmetlerinden)dir. Bu yüzden Kâ'be’yi hacceden veya umre yapan kimsenin, artık o ikisini tavâf etmesinde (ikisi arasında sa'y ederek, yürümesinde) üzerine bir günah yoktur. Kim de gönlünden koparak (fazladan) bir hayır işlerse, o takdirde şübhesiz ki Allah, Şâkir (bütün iyiliklerinize fazlasıyla mükâfât veren)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi bilen)dir.
İbni Kesir = Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir. Artık kim hacc veya umre niyetiyle Ka'be 'yi ziyaret ederse bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönüllü olarak iyilik yaparsa muhakkak ki Allah; Şakir'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın şiarlarındandır (sembollerindendir). Kim Kâbe'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Kim gönülden isteyerek iyilik yaparsa, şüphesiz Allah da iyilikleri takdir edendir ve her şeyi bilendir.
Muhammed Esed = (O halde) unutmayın, Safa ve Merve, Allah tarafından konulmuş sembollerdendir; böylece hac veya umre için Mabede gelen birinin bu ikisi arasında gidip gelmesinde bir mahzur yoktur. Zira, eğer kişi, yapılması gerekenden daha çok iyilik yaparsa bilsin ki Allah, şükre bol karşılık verendir, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = "Hiç kuşkusuz Safa ile Merve Allah'ın sembollerindendir. Kim hac ya da umre amacıyla Kabe'yi ziyaret ederse, o ikisi arasında sa'y etmesinde herhangi bir mahzur yoktur. Eğer biri kalkar da emredilenin ötesinde hayır işlerse, iyi bilsin ki Allah yaptığının karşılığını bol bol verendir, (insan için iyi olanı) tarifsiz bir biçimde bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah Teâlâ'nın şeairinden (Merasim-i diniyesinden)' dir. Artık her kim hac veya umre niyetiyle Beytullah'ı ziyaret ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında kendisi için hiçbir günah yoktur. Ve her kim bir hayrı tatavvu'an yaparsa şüphe yok ki Allah Teâlâ şâkirdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Safâ ile Merve Allah'ın nişanelerindendir. Kim ki Hacc veya Umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse, bunlar arasında tavaf etmesinde kendisine bir vebal yoktur. Her kim gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz ki Allah karşılığını verir, O her şeyi bilir.
Şaban Piriş = Safa ve Merve, Allah’ın alametlerindendir. Bundan dolayı kim Kabe’yi hacceder yahut umre yaparsa her ikisini tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Kim gönlünden koparak bir hayır işlemek isterse... Çünkü Allah, mükafat veren ve her şeyi bilendir.
Sadık Türkmen = Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) sembollerindendir. Onun için her kim Beyt’i hacceder veyahut umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde ona günah yoktur. Kim kendiliğinden bir hayır işlerse, şüphesiz Allah; onu çok iyi bilir, karşılığını verir.
Seyyid Kutub = Hiç şüphesiz Safa ile Merve, Allah'a ibadet sembollerindendir. Buna göre, kim Hacc veya Umre amacı ile Kâbe'yi ziyaret ederse, bu iki tepeyi tavaf etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, bilsin ki, Allah karşılığını verir ve yaptığını bilir.
Suat Yıldırım = Safa ile Merve Allah’ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse oraları tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de, farz olmadığı halde gönlünden koparak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Zira Allah şükrün karşılığını verir. O, az amele çok mükâfat veren ve her şeyi bilendir.
Süleyman Ateş = Safâ ile Merve Allâh'ın nişanlarındandır. Kim Ev'i hacceder, ya da umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günâh yoktur. Kim kendiliğinden bir iyilik yaparsa bilsin ki, Allâh karşılığını verir, (yaptığını) bilir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve' Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır) . Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Safâ ile Merve, Allah'ın nişanlarındandır. Kâbe'yi ziyaret eden yahut umre yapan için, onları tavaf etmekte bir sakınca yoktur. Kim fazladan bir hayır işlerse, Allah onu bilir ve ödüllendirir.
Yaşar Nuri Öztürk = Safa ile Merve Allah'ın belliklerindendir. Beytullah'ı hac veya umre ile ziyaret edenin onları tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim içinden gelerek bir hayır işlerse Allah Şâkir'dir, teşekkür eder, Alîm'dir, en iyi biçimde bilir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Safa ve Merve, Allah’ın (ibadet yerlerini gösterir dîni) şiarlarındandır (işaretlerindendir). Artık kim beyt’i (Kâbe’yi) hacceder veya umre (niyetiyle) ziyareti yaparsa, o taktirde, iki (niyetle) tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim de isteyerek (kendiliğinden) hayır olarak (fazladan tavaf) yaparsa mutlaka Allah Şakir’dir (şükrün karşılığını verendir) ve Alîmdir (en iyi bilendir).
İlyas Yorulmaz = Safa ile Merve, Allah’ın işaretlerindendir. Hac ve umre için Beyt’e gelen kimse, Safa ile Merve arasını tavaf etmesinde (iki tepe arasına gidip gelmesinde) mahzur yoktur. Kim (tavafın) fazlasını yaparsa, Allah’ın şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilen olduğunu unutmasın.
Bakara / 159 - İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Diyanet İşleri = İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.
Abdulbaki Gölpınarlı = İndirdiğimiz apaçık delilleri, bildirdiğimiz dosdoğru yolu, insanlara Kur'ân'da tamamıyla anlattıktan sonra bunu gizleyenlere gelince: Allah da onlara lânet eder, lânet edenler de.
Abdullah Parlıyan = Bakın katımızdan indirdiğimiz hakikatın ve rehberliğin delilini, ilâhî kelam aracılığıyla insanların önüne koyduktan sonra, onu gizleyip örtbas edenlere gelince: İşte onlardır Allah'ın lanet edip rahmetten uzak tutacağı ve herkesin de Allah'ın rahmetinden uzak kalmasını isteyeceği kimseler.
Adem Uğur = İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.
Ahmed Hulusi = Kitapta apaçık bildirdiklerimizden sonra kim ki o işaret ve hidâyet vesilelerini gizlerse, işte Allâh onlara lânet eder (Allâh'tan uzak düşerler), lânet edebilecek herkes dahi lânet eder (yani hem bâtından hem de zâhirden gelen bir Allâh'tan ayrı düşmenin sonuçlarını yaşarlar).
Ahmet Tekin = İndirdiğimiz apaçık âyetleri, peygamberlerin tavsiyelerini, vahyin içeriğini açıklayan beyanlarını, Muhammed’in hak peygamber olduğunun kesin delillerini, ilahî hükümleri, hidayet yolunu, Muhammed’in gösterdiği yolun doğruluğunu, kitaplarda, Tevrat’ta ve İncil’de bizim insanların iyiliği için açıklamamızdan sonra gizleyenlere Allah lânet eder. Lânet edebilecek olanlar da lânet eder.
Ahmet Varol = İndirdiğimiz açık delilleri ve onu Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra hidayet çizgisini gizleyenler var ya, işte bunlara Allah da lanet eder, bütün lanet ediciler de lanet eder.
Ali Bulaç = Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de (bütün) lanet ediciler.
Ali Fikri Yavuz = İndirdiğimiz apaçık hükümleri ve doğru yolu, insanlara biz Kitab’da beyan ettikten sonra, gizliyenler (var ya), şüphesiz Allah onlara lânet eder. (onları rahmetinden kovar) ve bütün lânet edebilenler de, onlara lânet okur.
Ali Ünal = (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
Bayraktar Bayraklı = İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz doğru yolu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.
Bekir Sadak = (159-16) 0 Gercekten indirdigimiz belgeleri ve dogru yolu Kitab'da insanlara acikladiktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lanetciler lanet eder, ancak tevbe edenler, islah olanlar ve gercegi ortaya koyanlar mustesna; iste onlarin tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim.
Celal Yıldırım = (159-160) Şüphesiz ki, indirdiğimiz o açık belgeleri ve doğru yolu, Kitab'da insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah lanet eder, hem lânetçiler lanet eder. Ancak tevbe edip kendini düzeltenler ve hakkı açıklayıp ortaya koyanlar bu lanetin dışında kalır, işte Ben onların tevbesini kabul ederim. (Çünkü) tevbeleri çokça kabul eden, geniş rahmette bulunan ancak Benim.
Cemal Külünkoğlu = İndirdiğimiz hakikatin ve rehberliğin delilini ilahi kelam aracılığıyla insanlığın önüne koyduktan sonra onu gizleyip örtbas edenlere gelince; onlara hem Allah lanet eder, hem de yargılama yeteneğine sahip olan bütün lânetçiler lânet eder.
Diyanet İşleri (eski) = (159-160) İndirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitab'da insanlara açıkladıktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lanetçiler lanet eder, ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna; işte onların tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim.
Diyanet Vakfi = İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.
Edip Yüksel = İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, -biz kitapta halka açıkladıktan sonra- gizleyenleri hem ALLAH ve hem de tüm lanetleyenler lanetler.
Elmalılı Hamdi Yazır = İndirdiğimiz beyyinatı ve ayni bidayet olan âyâtı insanlar için biz kitabda beyan ettikten sonra ketm edenler muhakkak ki onlara Allah lâ'net eder, lâ'net şanından olanlar da lâ'net eder
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İndirdiğimiz apaçık ayetleri ve doğruyu, Biz onları insanlar için kitapta iyice açıkladıktan sonra, gizleyenlere Allah da bütün lanet edebilenler de lanet eder.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.
Gültekin Onan = Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; İşte onlara hem Tanrı lanet eder, hem de (bütün) lanet ediciler.
Harun Yıldırım = Doğrusu indirdiğimiz apaçık ayetleri ve hidayeti, kitapta onu insanlara iyice açıklamamızdan sonra gizleyenler; işte onlar var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet ederler!...
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, indirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu biz kitabda insanlara onu pek aşikâr bir suretde bildirdikden sonra gizleyenler (yok mu?) işte onlar (ın haali:) onlara hem Allah lâ'net eder ve hem lâ'net etmek şânından olanlar lâ'net eder.
Hayrat Neşriyat = Şübhe yok ki onu insanlara Kitab’da (Tevrât’da) beyân etmemizden sonra,(Muhammed’in sıfatları ve recm âyeti gibi) indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti gizleyenler yok mu, işte onlar ki Allah kendilerine lâ'net eder, (bütün) lâ'net edenler de onlara lâ'net okur!
İbni Kesir = İndirdiğimiz, açık delilleri ve hidayeti, kitabda insanlara açıkça beyan ettikten sonra gizleyenlere; muhakkak ki onlara, Allah la'net eder ve la'net etmek şanından olanlar da la'net eder.
Kadri Çelik = Gerçekten indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler (var ya), onlara hem Allah lânet eder, hem lânet ediciler lânet eder.
Muhammed Esed = Bakın, katımızdan indirdiğimiz hakikatin ve rehberliğin delilini ilahi kelam aracılığıyla insanlığın önüne koyduktan sonra onu gizleyip örtbas edenlere gelince: İşte onlardır Allah'ın lanet edeceği ve onlardır yargılama yeteneğine sahip herkesin de lanet yağdıracağı.
Mustafa İslamoğlu = Şimdi, katımızdan indirdiğimiz apaçık belgeleri ve rehberlik delillerini Kitab aracılığıyla insanların önüne koyduktan sonra onu gizleyenler var ya: işte Allah'ın ve lanet etme yeteneğine sahip tüm varlıkların lanet ettiği kimseler onlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki Bizim inzal etmiş olduğumuz beyanatı ve hüdâyı nasa açıkça beyan etmiş olduğumuzdan sonra saklarlar. Muhakkak onlara Allah Teâlâ lânet eder. Ve onlara lânet ediciler de lânette bulunurlar.
Ömer Öngüt = İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz Kitap'ta açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet ediciler lânet eder.
Şaban Piriş = İndirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu kitapta insanlara açıkladıktan sonra onu gizleyenler.. İşte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenlerin hepsi lanet eder.
Sadık Türkmen = Gerçekten indirdiğimiz açık ayetleri ve hidayeti (doğru hayat tarzını), kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyenlere, işte onlara Allah da lânet eder ve tüm lânet edebilenler de onlara lânet ederler.
Seyyid Kutub = İndirdiğimiz belgeleri, biz onları Kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya, onlara hem Allah hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.
Suat Yıldırım = İnsanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, indirmiş olduğumuz aşikâr delilleri ve hidâyeti gizleyenler var ya, işte onlara Allah lânet ettiği gibi, Lânet edebilecek herkes de lânet eder.
Süleyman Ateş = İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allâh la'net eder, hem bütün la'net edebilenler la'net eder.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet eder.
Ümit Şimşek = Biz onları kitapta insanlara açıkladıktan sonra, indirmiş olduğumuz delilleri ve hidayeti saklayanlara gelince: Allah onları rahmetinden uzak tutar; lânet edebilecek olanlar da onlara lânet eder.
Yaşar Nuri Öztürk = İndirdiğimiz açık-seçik delillerle, kılavuz mesajı; biz onu Kitap'ta insanlara ayan-beyan gösterdikten sonra gizleyenlere, işte onlara, hem Allah lanet eder hem de diğer lanet okuyanlar lanet eder.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaştırılmasını) Kitap’ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.
İlyas Yorulmaz = Biz insanlara kitapta açıkladıktan sonra, her şeyi açık açık anlatan ve en doğru yola ileten indirdiğimiz ayetleri gizleyenler varya, işte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Ayrıca lanet edebilenler de onlara lanet ederler.
Bakara / 160 - İllellezîne tâbû ve aslahû ve beyyenû fe ulâike etûbu aleyhim, ve enet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak içlerinden tövbe edenler, hallerini düzeltenler ve doğruyu söyleyenler müstesna. Onların tövbesini kabul ederim. Ben tövbeleri kabul eden rahîmim.
Abdullah Parlıyan = Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler ve tebliğ edilen gerçekleri önce gizledikleri halde, pişman olup tekrar insanlara duyuranlar bunun dışındadırlar: Onların tevbesini kabul edeceğim, zira yalnızca benim, tevbeleri kabul eden ve çokça acıyan.
Adem Uğur = Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.
Ahmed Hulusi = Ancak bunlardan tövbe edenler (yanlışını idrak edip kesin olarak ondan vazgeçenler) ve ıslah olanlar (içinde bulundukları yanlışlar ortamından çıkanlar) ve gerçeği dile getirenler istisnadır. Ben Tevvab ve Rahıym'im (tövbeyi kabul edip, çeşitli güzel sonuçlarını yaşatan).
Ahmet Tekin = Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler ve tebliğ edilen gerçekleri önce gizledikleri halde, pişman olup tekrar insanlara duyuranlar bunun dışındadırlar: Onların tevbesini kabul edeceğim, zira yalnızca benim, tevbeleri kabul eden ve çokça acıyan.
Ahmet Varol = Ancak tevbe edip durumlarını düzelten ve (gerçeği) açıklayanların tevbelerini kabul ederim. Ben sürekli tevbeleri kabul eden ve rahmet sahibi olanım.
Ali Bulaç = Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.
Ali Fikri Yavuz = Ancak Peygamberin vasfını gizlemekten tevbe edenler, hallerini düzeltenler ve gizlediklerini (Peygamberin vasıflarını) açıklayanlar başka. Ben, artık onların günahlarını bağışlarım; ve ben Tevvabım= tevbeyi kabul edenim. Rahîm’im= çok merhametliyim.
Ali Ünal = Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
Bayraktar Bayraklı = Ancak, tövbe edip durumlarını düzeltenler ve bildiklerini açıklayanlar istisnadır. Ben onların tövbesini kabul ederim.
Bekir Sadak = (159-16) 0 Gercekten indirdigimiz belgeleri ve dogru yolu Kitab'da insanlara acikladiktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lanetciler lanet eder, ancak tevbe edenler, islah olanlar ve gercegi ortaya koyanlar mustesna; iste onlarin tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim.
Celal Yıldırım = (159-160) Şüphesiz ki, indirdiğimiz o açık belgeleri ve doğru yolu, Kitab'da insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah lanet eder, hem lânetçiler lanet eder. Ancak tevbe edip kendini düzeltenler ve hakkı açıklayıp ortaya koyanlar bu lanetin dışında kalır, işte Ben onların tevbesini kabul ederim. (Çünkü) tevbeleri çokça kabul eden, geniş rahmette bulunan ancak Benim.
Cemal Külünkoğlu = Ancak tevbe edip kendilerini düzeltenler ve gerçeği ortaya koyanlar müstesnadır. İşte ben onların tevbesini kabul ederim. Zira ben tevbeleri çok çok kabul edenim, rahmeti sınırsız olanım.
Diyanet İşleri (eski) = Ancak tevbe ederek, İslâmî hakikatleri ortaya koyarak Allah’a itaate yönelenlere, yaymaya devam ettikleri yanlış bilgileri düzeltenlere, Muhammed’in bütün insanlığın son hak peygamberi, Kur’ân’ın Allah’ın son mükemmel kutsal kitabı olduğunu, İslâmî hakikatleri bütün insanlığa açıklayanlara lânet edilmez. İşte onları ben bağışlarım. Ben insanları tevbeye, itaate sevkeder, tevbeleri kabul ederim. Çok merhametliyim.
Diyanet Vakfi = Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.
Edip Yüksel = Ancak, yönelip kendilerini düzeltenler ve (kitabı) açıklayanlar hariç; onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul edenim, Rahim'im.
Elmalılı Hamdi Yazır = ancak tevbe edib hali düzeltib hakkı söyliyenler başka, ben onları bağışlarım, öyle rahîm tavvabım ben
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak tevbe edip kendilerini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. Ben, onları bağışlarım. Ben, çok çok tevbe kabul ederim ve çok bağışlarım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.
Gültekin Onan = Ancak, tevbe edip (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (kitabı / indirileni) açıklayanlar hariç; onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul edenim, Rahim'im.
Harun Yıldırım = Ancak tevbe edip düzelten ve iyice açıklayan kimseler müstesna, işte onlar var ya; onların tevbelerini kabul ederim. Şüphesiz Ben Tevvab’ım, Rahim’im.
Hasan Basri Çantay = Ancak tevbe (ve rücu) edenler, (hareketlerini) düzeltenler ve (hakıykatı gizlemeyib) iyice açıklayanlar başka. Ben artık onların günâhlarından geçerim. Ben en çok tevbeyi kabul edenim, en çok esirgeyenim.
Hayrat Neşriyat = Ancak tevbe edip (hâllerini) düzeltenler ve (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ; işte onlar var ya, onların tevbelerini kabûl ederim. Çünki ben, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)im, Rahîm (merhameti bol olan)ım.
İbni Kesir = Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
Kadri Çelik = Ancak (ardından) tevbe edenler, ıslah olanlar ve (gizlemiş olduklarını) açıklayanlar müstesna. İşte ben onların tevbesini kabul ederim. Şüphesiz ben tevbeleri kabullenen ve merhamet edenim.
Muhammed Esed = Ancak, tevbe edenler, kendilerini düzeltenler ve (tebliğ edilen) hakikati duyuranlar bunun dışındadır: Onların tevbesini kabul edeceğim; zira yalnız Benim tevbeleri kabul eden, rahmet dağıtan.
Mustafa İslamoğlu = Fakat tevbe edenler, kendini onaranlar ve gizlediği gerçeği açıklayanlar hariç. İşte onların tevbelerini kabul edeceğim: Zira, sadece Benim tevbeleri çokça kabul eden, merhameti sonsuz olan.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ancak tövbe edenler, ıslahta bulunanlar ve açıklayanlar müstesna. İşte onların tövbelerini kabul ederim. Ve tevvâb, rahîm olan ancak Ben'im.
Ömer Öngüt = Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar lânetlenmekten kurtulmuşlardır. Ben onların tevbesini kabul edenim ve ben tevbeleri daima kabul edenim, merhamet edenim.
Şaban Piriş = Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler ve onu açıklayanlar müstesna. Bunların tevbelerini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden, bağışlayan benim!
Sadık Türkmen = Ancak tövbe edenler, durumlarını (kendilerini/kişiliklerini) düzeltenler ve (gerçeği) açıklayanlar müstesnâdır ki; işte Ben, onların tövbelerini kabul ederim. Ben tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim.
Seyyid Kutub = Yalnız tevbe edenler, ıslâh olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna; onları ben bağışlarım. Zira ben tevbeleri kabul ederim ve merhametliyim.
Suat Yıldırım = Ancak onlardan tövbe edip hallerini düzelten ve gerçekleri açıklayanlara gelince: Ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira tövbeleri kabul eden, çok merhametli olan Ben’im.
Süleyman Ateş = Ancak tevbe edip uslananlar ve (gerçeği) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım. Çünkü ben tevbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim.
Tefhim-ul Kuran = Ancak tevbe edenler, (kendilerini) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar (a gelince) ; artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.
Ümit Şimşek = Ancak tevbe edip durumlarını düzelten ve sakladıkları şeyi açıklayanlar müstesnâdır; Ben onların tevbelerini kabul ederim. Çünkü Ben tevbeleri kabul eden sonsuz rahmet sahibiyim.
Yaşar Nuri Öztürk = Tövbe edip hallerini düzeltenlerle gerçeği açıklayanlar müstesna. İşte böylelerinin tövbesini kabul ederim. Doğrusu ben tövbeleri çok çok kabul edenim, rahmeti sınırsız olanım.
İskender Ali Mihr = Tövbe edenler, ıslâh olanlar (nefsleri tezkiye olanlar) ve beyan edenler (açıklayanlar) hariç (onlara lânet olunmaz). O taktirde, işte onların tövbelerini kabul ederim. Ve Ben tövbeleri kabul eden, rahîm esmasıyla tecelli edenim.
İlyas Yorulmaz = Bundan sonra, kim vazgeçer, (tövbe ederse) hatalarını düzeltir, yaptığı hatalarını açıklayıp ilan ederse, Ben de onlara azap etmekten vazgeçerim. Zira en çok ceza vermekten vazgeçen (Tevvab) ve en merhametli olan benim.
Bakara / 161 - İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun ulâike aleyhim la’netullâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
Diyanet İşleri = Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olup küfründe ısrar ederek bu halle can verenler yok mu! Allah'ın lâneti de onlara, meleklerin lâneti de, bütün insanların lâneti de.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edip bu hal üzere ölenlere gelince: Onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lanetine, yani Allah'ın rahmetinden uzak kalmaları ilencine uğramalarıdır.
Adem Uğur = (Ayetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki kâfir olup (âlemlerin ve nefslerinin Allâh Esmâ'sının açığa çıkışı olduğunu inkâr edenler) ve bu anlayışla ölenlere gelince. . . İşte Allâh lâneti (Allâh'tan uzak düşmenin sonuçları), meleklerin lâneti (nefslerini Esmâ kuvvelerinden ayrı düşünmenin sonuçları) ve bütün insanların lâneti (onlardan uzak düşmenin sonuçları) onların üzerindedir!
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip âyetlerimizi inkârda ısrar ile, kâfir olarak can vermiş olanlara gelince, onlar Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine müstehak olmuşlardır.
Ahmet Varol = Şüphesiz inkar edip de inkarcı olarak ölenler var ya, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti bunların üzerinedir.
Ali Bulaç = Şüphesiz, inkâr edip kafir olarak ölenler, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti bunların üzerinedir.
Ali Fikri Yavuz = Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlar (var ya), işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir.
Ali Ünal = Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
Bayraktar Bayraklı = (161-162) Küfredip de kâfir olarak ölenler var ya Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. Çok uzun süreli olarak o laneti taşırlar; azapları hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez.
Bekir Sadak = Inkar edip de o halde olenler var ya, iste, Allah'in, meleklerin, insanlarin hepsinin laneti onlaradir.
Celal Yıldırım = (Hakkı, doğruyu) inkâr edip de inkarcı oldukları halde ölenler var ya, işte Allah'ın, meleklerin ve insanların hepsinin laneti onlaradır.
Cemal Külünkoğlu = (Hakkı, doğruyu) inkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya; işte Allah'ın, meleklerin ve insanların hepsinin laneti onlaradır.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır.
Diyanet Vakfi = (Âyetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir.
Edip Yüksel = İnkar edip inkarcı olarak ölenler ise hem ALLAH'ın, hem meleklerin ve hem halkın lanetini kazanır.
Elmalılı Hamdi Yazır = amma âyâtımızı inkâr etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlar işte Allahın lâ'neti, Meleklerin lâ'neti, insanları lâ'neti hep onların üstüne
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak, ayetlerimizi inkar etmiş ve kafir olarak ölmüş olanlar işte, Allah'ın laneti, meleklerin laneti, insanların laneti hep onların üstüne olsun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ama âyetlerimizi inkar etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlara gelince, işte Allah'ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onların üzerine olsun.
Gültekin Onan = Kuşkusuz küfredip kafir olarak ölenler; Tanrı'nın, meleklerin ve tüm insanların laneti bunların üzerinedir.
Harun Yıldırım = Doğrusu küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edip de kafir olarak ölen kimseler; işte onlar var ya; Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üzerinedir!..
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, küfredib de kendileri kâfirler olarak ölenler (yok mu?) işte onlar: Allanın, meleklerine ve bütün insanlarına lâ'neti onların üstündedir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz inkâr edip kendileri kâfir kimseler olarak ölenler(e gelince), işte onlar yok mu, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ'neti ancak onların üzerinedir.
İbni Kesir = Muhakkak ki küfredip de, kafir olarak ölenlere Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların la'neti işte onların üzerinedir.
Kadri Çelik = Küfre sapanlar ve de kâfir olarak ölenler (var ya), işte, Allah'ın, meleklerin ve insanların hepsinin lâneti onlaradır.
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olanlara ve hakikat inkarcıları olarak ölenlere gelince: Onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve tüm (dürüst ve erdemli) insanların lanetine uğramalarıdır.
Mustafa İslamoğlu = Küfreden ve küfründe sonuna kadar direnip o hal üzre ölen kimselere gelince: Allah'ın, meleklerin ve tüm insanlığın lanetine uğrayacak olanlar onlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak o kimseler ki kâfir oldular ve onlar kâfir oldukları halde öldüler. İşte Allah Teâlâ'nın lâneti de, meleklerin ve bütün insanların lânetleri de onların üzerinedir.
Ömer Öngüt = Kâfirlere ve kâfir oldukları halde ölenlere gelince; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerine olsun!
Şaban Piriş = İnkar edip, o halde ölenler var ya işte Allah’ın, meleklerin insanların hepsinin laneti onlaradır.
Sadık Türkmen = Muhakkak kâfir olup da (tövbe etmeden) kâfir olarak ölenlere, işte onlara Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti vardır.
Seyyid Kutub = Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlara gelince Allah'ın, meleklerin ve insanların ortak lâneti onların üzerinedir.
Suat Yıldırım = İnkâr edenler ve inkârcı olarak da ölenler var ya, İşte Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti hep onların üstünedir.
Süleyman Ateş = Ama âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlar, işte Allâh'ın, meleklerin ve tüm insanların la'neti onların üstünedir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz, küfredip kâfir olarak ölenler, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti bunların üzerinedir;
Ümit Şimşek = İnkâr eden ve kâfir olarak ölenlere gelince: Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ayetlerimizi inkar etmiş ve küfre batmış halde ölenlere gelince; Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların ilenci onlar üstünedir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki (Allah’a ruhun ölmeden ulaşmasını, yani hidayeti) küfredip (örtüp gizleyip) kâfir olarak ölenler, işte onlar, Allah’ın, meleklerin ve insanların hepsinin lâneti onların üzerinedir.
İlyas Yorulmaz = Muhakkak ki hakkı inkâr edenler ve inkâr etmiş halde ölenler, bunlar Allah’ın, meleklerin ve insanların tümünün lanet ettikleri kimselerdir.
Diyanet İşleri = Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ebedî olarak lânette kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne yüzlerine bakılır.
Abdullah Parlıyan = Onlar ebediyen lanet içinde kalırlar. Onlardan azap da hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.
Adem Uğur = Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.
Ahmed Hulusi = O lânetlerin sonuçlarını sonsuza dek yaşarlar. Bunun azabı asla hafifletilmez ve onlara mühlet (yanlışı düzeltme süreci) de verilmez.
Ahmet Tekin = Onlar ebediyyen lânet içinde kalırlar. Onların cezaları hafifletilmez. Özür dilemelerine, tevbe etmelerine fırsat verilmez, onlara merhamet nazarıyla bakılmaz, göz açtırılmaz.
Ahmet Varol = Onlar (lanette) sürekli kalıcıdırlar. [32] Üzerlerinden azap hafifletilmez ve kendilerine bakılmaz da.
Ali Bulaç = Onda (lanette) süresiz kalacaklardır, onlardan azab hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar, o lânet ve ateş içinde devamlı olarak kalanlardır. Onlardan ne azâb hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.
Ali Ünal = Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
Bayraktar Bayraklı = (161-162) Küfredip de kâfir olarak ölenler var ya Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir. Çok uzun süreli olarak o laneti taşırlar; azapları hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez.
Bekir Sadak = Lanette temellidirler, onlardan azab hafifletilmez ve onlarin azabi geciktirilmez.
Celal Yıldırım = Lanette devamlı kalıcılardır ; azâb onlardan hafifletilmez ve (bir ân olsun) azâbdan geri bırakılıp bekletilmezler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar (lanetlenmiş olarak) orada ebediyen kalacaklar ve ne azapları hafifletilecek, ne de yüzlerine bakılacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Lanette temellidirler, onlardan azab hafifletilmez ve onların azabı geciktirilmez.
Diyanet Vakfi = Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.
Edip Yüksel = O durumda sürekli kalırlar. Azapları hafifletilmez ve ertelenmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = ebediyen onun altında kalırlar, ne azabları hafifletilir ne de kendilerine göz açtırılır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar, sonsuza kadar o lanetin altında kalırlar, ne azapları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.
Gültekin Onan = O durumda/Onda süresiz kalacaklardır. Azapları hafifletilmez ve ertelenmez/onlar gözetilmezler.
Harun Yıldırım = Onun içinde sürekli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.
Hasan Basri Çantay = Onun (o lâ'netin, yahud cehennemin) içinde ebedî kalıcıdırlar onlar. Onlardan âzab da hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de bakılmaz.
Hayrat Neşriyat = Orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar! Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara (özür dilemeleri üzere) mühlet verilir!
İbni Kesir = Onun içinde temelli kalacaklardır. Onlardan ne azab hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.
Kadri Çelik = Onda temelli kalıcılardır, onlardan azap hafifletilmez ve (özür dilesinler diye) kendilerine mühlet de verilmez.
Muhammed Esed = Onlar bu halde kalacaklar; (ve) ne azapları hafifletilecek, ne de soluk almalarına imkan verilecek.
Mustafa İslamoğlu = Onlar o lanetin içinde kalıcıdırlar: Onların ne azabı hafifletilecek, ne de kendilerine göz açtırılacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Orada ebedî bir halde kalacaklardır. Onlardan azab hafifletilmez ve kendilerine asla nazar olunmaz.
Ömer Öngüt = Onlar ebedi olarak o lânetin içinde kalacaklardır. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet de verilmez.
Şaban Piriş = Onlar lanette temellidirler. Onlardan azap hafifletilmez ve onların yüzlerine bakılmaz.
Sadık Türkmen = Orada ebedi kalacaklar; azapları hafifletilmeyecek ve onlara bakılmayacak da!
Seyyid Kutub = Bunlar (sürekli lânetlenmiş olarak) orada ebediyen kalırlar. Ne azapları hafifletilir ve ne de kendilerine mühlet verilir.
Suat Yıldırım = Onlar bu lânet içinde ebedî olarak kalırlar. Onların azapları hafifletilmeyeceği gibi, Kendilerine yeni bir mühlet de verilmez.
Süleyman Ateş = Ebedi la'net içinde kalırlar. Ne kendilerinden azâb hafifletilir, ne de onlara fırsat verilir.
Tefhim-ul Kuran = Onda (lanette) temelli kalıcıdırlar, onlardan azab hafifletilmez ve onlar gözetilmezler de.
Ümit Şimşek = Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar; ne azapları hafifletilir, ne yüzlerine bakan olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Sürekli o lanetin içindedirler. Ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
İskender Ali Mihr = (Onlar), onun (lânetin) içinde ebediyyen kalacak olanlardır. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmaz.
İlyas Yorulmaz = (Azapta) Devamlı kalıcıdırlar. Asla onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmaz da.
Diyanet İşleri = Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'ınız, bir Allah'tır ondan başka tapacak yok, rahman ve rahîm odur.
Abdullah Parlıyan = Sizin ilahınız, tek bir ilahtır. O'ndan başka gerçek ilah yoktur. O dünyada herkese, ahirette sadece mü'minlere rahmet eden tek Allah'tır.
Adem Uğur = İlâhınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.
Ahmed Hulusi = İlâh kabul ettiğiniz, Vahid'dir (TEK'tir, ikincisi olmayan sayılırlıktan berî olan)! Tanrı yoktur, sadece "HÛ" ve Rahman ur Rahıym'dir (herşeyi kendi rahmetinden, Esmâ'sından meydana getirmiştir).
Ahmet Tekin = İlâhınız bir tek ilâhtır. Hak ilâh yalnızca O’dur. O sınırsız rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, mükâfatlarına ve hayırlara mazhar edendir.
Ahmet Varol = Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Rahman ve Rahim olan O'ndan başka ilah yoktur.
Ali Bulaç = Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan başka ilah yoktur; O, Rahman'dır, Rahim'dir (bağışlayan ve esirgeyendir).
Ali Fikri Yavuz = Sizin İlâhınız, (zât ve sıfatında ortağı olmayan) tek Allah’dır. Ondan başka ilâh yoktur; Rahmandır= dünyada bütün mahlûkatı esirgeyendir, Rahîmdir= ahirette yalnız müminlere rahmet edendir.
Ali Ünal = (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
Bayraktar Bayraklı = Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur; O, iyiliği bütün varlıkları kapsayandır, çok merhametlidir.
Bekir Sadak = Tanriniz bir tek Tanridir. O, merhamet eden, merhametli olandan baska Tanri yoktur. *
Celal Yıldırım = Tanrınız tek bir tanrıdır. O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun merhameti çoktur, rahmeti sonsuzdur.
Cemal Külünkoğlu = Sizin ilâhınız bir tek ilah (olan Allah)'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmandır, Rahimdir.
Diyanet İşleri (eski) = Tanrınız bir tek Tanrıdır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.
Diyanet Vakfi = İlâhınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.
Edip Yüksel = Tanrınız bir tek Tanrı; O'ndan başka tanrı yoktur. Rahman'dır, Rahim'dir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her halde hepinizin Tanrısı bir Tanrı, başka Tanrı yok ancak o, o rahmanı rahîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her halde hepinizin tanrısı bir Tanrıdır, O'ndan başka hiç bir tanrı yoktur. O, esirgeyen ve bağışlayandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her halde hepinizin ilâhı, bir tek ilâhtır. Ondan başka bir ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir.
Gültekin Onan = Sizin Tanrınız tek bir Tanrıdır; O'ndan başka Tanrı yoktur. Rahman'dır, Rahim'dir.
Harun Yıldırım = İlahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. Rahman’dır, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Hepinizin Tanrısı (zâtinde ve sıfatlarında asla benzeri bulunmayan) bir tek Tanrıdır. Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. O, hem Rahmandır, hem rahimdir.
Hayrat Neşriyat = İlâhınız (olan Allah) ise, tek bir İlâhdır. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Rahmân(bütün mahlûkata rahmet eden)dir, Rahîm (mü’minlere çok merhamet eden)dir.
İbni Kesir = Sizin İlahınız bir tek ilahtır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Rahman'dır, Rahim'dir.
Kadri Çelik = İlâhınız bir tek ilahtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmandır, rahîmdir.
Muhammed Esed = Ve sizin tanrınız, Tek Tanrı'dır; O'ndan başka tanrı yoktur; Rahmandır, Rahimdir.
Mustafa İslamoğlu = Ve sizin ilahınız bir tek İlah'dır; O'ndan başka tapılmaya layık hiçbir varlık yoktur; Özünde rahmet sahibi olan O'dur, işinde merhametli olan O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. O Rahmân ve rahîm olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.
Ömer Öngüt = Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O Rahman'dır, Rahim'dir.
Şaban Piriş = İlahınız tek bir ilahtır. Rahman ve Rahim olan O Allah’tan başka ilah yoktur.
Sadık Türkmen = Ilahiniz bir TEK İLAH(Allah)’TIR! O’ndan başka İlah yoktur. Rahman’dır (iyiliği sonsuzdur), Rahim’dir (ikramı bol olandır).
Seyyid Kutub = İlahınız tek bir ilahtır, O'ndan başka ilah yoktur. O, Rahman ve Rahim'dir.
Suat Yıldırım = Hepinizin İlâhı tek İlahtır. O’ndan başka tanrı yoktur. O, rahmandır, rahîmdir.
Süleyman Ateş = Tanrınız bir tek Tanrı'dır, O'ndan başka tanrı yoktur, O Rahmân'dır, Rahim'dir.
Tefhim-ul Kuran = Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan başka hiç bir ilah yoktur; O, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Sizin tanrınız tek bir Tanrıdır. Ondan başka tanrı yoktur; O Rahmân ve Rahîmdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizin İlâh'ınız Vâhid'dir, bir tek İlâh'tır. İlâh yoktur O'ndan başka. Rahman'dır O, Rahîm'dir.
İskender Ali Mihr = Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmân’dır rahîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O, Rahman ve rahim olandan başka ilah yoktur.
Bakara / 164 - İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri vel fulkilletî tecrî fîl bahri bimâ yenfeun nâse ve mâ enzelallâhu mines semâi min mâin fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbe(dâbbetin), ve tasrîfir riyâhı ves sehâbil musahhari beynes semâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp giden gemide, Allah'ın, gökten yağmur yağdırarak yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesinde, sonra da yeryüzüne, yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri dilediği gibi estirip değiştirmesinde, gökle yer arasında emrine münkad olan bulutta, şüphe yok ki aklı erenler için varlığına, birliğine deliller var.
Abdullah Parlıyan = Gerçek şu ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği yağmurlarda, her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarların değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergâhlarda gidip gelen bulutlarda, düşünüp akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.
Adem Uğur = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.
Ahmed Hulusi = Şüphesiz ki semâlar ve arzın (gökler ve yeryüzünün - şuur boyutlarının ve bedenin) yaratılışının; gece ile gündüzün (âlemlerin gerçekte yokluğu realitesinin ardından yeniden âlem sûretlerini seyir hâline geçiş) birbiri ardınca gelişinin; insanların yararı için denizde akıp giden gemide (ilâhî ilim denizinde yüzen bireysel şuurda); Allâh'ın semâdan su inzâl edip onunla ölümden sonra arzı diriltmesinde (bilinç katlarından ilim inzâl ederek hakikatine şuuru olmayan bedende "diri" olanın açığa çıkarılmasında) ve onda hareket eden tüm canlıları yaymasında (tüm organlarındaki havl ve kuvvetin Allâh'la meydana gelmesinde); rüzgârları yönlendirmesinde (Esmâ kuvvelerinin bilinçte fark edilmesinde); semâ ile arz arasında emre amade bulutların varlığında (beden boyutunda açığa çıkabilecek kuvvelerin şuurda varlığının oluşumunda), aklı olan topluluk için elbette işaretler vardır.
Ahmet Tekin = Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, filolarda, Allah’ın gökten indirdiği, ölü toprağı canlandırdığı suda, her tür canlının yeryüzünde üremesini sağlayıp yaygınlaştırmasında, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, gök ile yer arasında ilâhî düzene boyun eğen bulutlarda, ilimle ve tecrübeyle gelişmeye devam eden, eşyanın hakikatini kavrayan, aklını faydalı kullanabilen toplumlar için Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan deliller, birçok konunun çözümüne, keşfine işaretler vardır.
Ahmet Varol = Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardından gelmesinde, insanlara yarar sağlayan şeylerle denizlerde yüzen gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve böylece üzerinde bütün canlı türlerini yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gök ile yer arasında dolaştırılan bulutları oluşturmasında akıl eden bir topluluk için ayetler vardır.
Ali Bulaç = Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün arka arkaya gelişinde, insanlara yarar şeyleri denizde götürüp giden gemide; yeryüzü kuruduktan sonra, Allah gökten yağmur indirerek arzı diriltmesinde, o arzda her türlü hayvanatı yaymasında, rüzgârları her taraftan estirmesinde, yer ile gök arasında Allah’ın emrine tâbi bulutta, akıl ve düşünce sahibi olan bir millet için Allah’ın birliğine, kudret ve yüceliğine delâlet eden bir çok alâmetler vardır.
Ali Ünal = Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yararlı şeyler taşıyarak denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökten yağmur indirip onunla arzı ölmüşken diriltmesinde, oradaki hayvanları üretip yaymasında, gök ile yer arasında Allah'ın emrine boyun eğmiş rüzgârları ve bulutları şu yandan bu yana yöneltmesinde, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.
Bekir Sadak = Goklerin ve yerin yaratilmasinda, gece ile gunduzun birbiri ardinca gelmesinde, insanlara yararli seylerle denizde suzulen gemilerde, Allah'in gokten indirip yeri olumunden sonra dirilttigi suda, her turlu canliyi orada yaymasinda, ruzgarlari ve yerle gok arasinda emre amade duran bulutlari dondurmesinde, dusunen kimseler icin deliller vardir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yarar sağlayan şeylerle denizde akıp giden gemilerde; Allah'ın gökten indirip, öldükten sonra yeri dirilttiği suda ve her canlıyı orada serpiştirip yaymasında, gökle yer arasında göreve hazır bekleyen rüzgârların ve bulutların değiştirilip döndürülmesinde, aklını kullanan bir topluluk için nice belgeler ve deliller vardır.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların yararı için denizlerde seyreden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları (dilediği gibi) estirişinde, gök ile yer arasında (Allah'tan gelecek) emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.
Edip Yüksel = Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbiriyle yer değiştirmesinde, insanların yararı için okyanusta akıp giden gemilerde, ALLAH'ın gökten su indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve orada yaydığı her çeşit canlıda, rüzgarları ve gök ile yer arasında hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için elbette ayetler (dersler ve kanıtlar) vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şüphesiz Göklerin ve Yerin yaradılışında, gece ile gündüzün biribiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide, Allahın yukarıdan bir su indirib de onunla Arzı ölmüşken diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanatı yaymasında, rüzgârları, değiştirmesinde, Gök ile Yer arasında müsahhar bulutta, şüphesiz hep bunlar da akıllı olan bir ümmet için elbet Allahın birliğine âyetler var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akan gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip onunla toprağı ölmüşken diriltmesinde, üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gökle yer arasında boyun eğmiş bulutta akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.
Gültekin Onan = Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Tanrı'nın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde akleden bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
Harun Yıldırım = Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında; gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde; insanlara faydalı olan şeyleri denizde taşıyan gemilerde, Allah’ın gökten indirip onunla ölü olan yeri dirilttiği suda ve orada her çeşit canlıyı yaymasında; rüzgarları idare etmesinde ve gök ile yer arasında olup emre tabi kılınan bulutlarda aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır…
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeyleri denizde akıt (ıb taşıy) an o gemilerde, Allahın yukarıdan indirib onunla yer yüzünü, ölümünden sonra, diriltdiği suda, deprenen her hayvanı orada üretib yaymasında, gökle yer arasında (Hakkın emrine) boyun eğmiş olan rüzgârları ve bulutları evirib çevirmesinde aklı ile düşünen bir kavm için nice âyetler (Allahın varlığına, birliğine ve kemâl-i kudretine delâlet eden bir çok alâmetler) vardır.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde), insanlara fayda veren şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten bir su indirip de, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve orada her hareketli canlıyı yaymasında, rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında (emre)boyun eğdirilmiş bulutlarda akıl erdirecek bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine)kat'î deliller vardır.
İbni Kesir = Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akan gemilerde, Allah'ın gökten indirip, yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarların değiştirilmesinde, gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutta elbette akleden bir kavim için ayetler vardır.
Kadri Çelik = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle (yüklü olarak) denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre hazır duran bulutları döndürmesinde düşünenler için deliller vardır.
Muhammed Esed = Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde; insanlara faydalı yüklerle denizlerde seyreden gemilerde; Allah'ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği ve her çeşit canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda; rüzgarların (yönünün) değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergahlarda akan bulutlarda: (bütün bunlarda) düşünüp, akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.
Mustafa İslamoğlu = Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbirini takip edişinde, insanlara yararlı yüklerle yüklenip denize açılan gemilerde, Allah'ın gökten indirerek kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra tekrar dirilttiği ve her tür canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda, rüzgarları dağıtmasında, gökle yer arasında kendileri için belirlenen istikamette hareket eden bulutlarda, düşünen bir toplum için mesajlar vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında, nâsa faydalı olan şeyler ile denizde akıp giden gemilerde ve Allah'ın semadan indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra ihya eylediği suda ve yeryüzünde her nevi hayat sahibi mahlûkat yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde ve gök ile yer arasında musahhar olan bulutta teakkul eden bir kavm için elbette nice âyetler vardır.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârların değişik yönlerden esmesinde ve yer ile gök arasında emre boyun eğmiş bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için pek çok deliller vardır.
Şaban Piriş = Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlar için faydalı olan şeylerde, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği ve her türlü canlıyı orada yaydığı suda, rüzgarı dilediği yöne sevk edişinde ve gökyüzü ile yeryüzü arasında emre tabi olan bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında; gece ile gündüzün birbirini takip edişinde, insanlara menfaat veren şeyle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölü toprağı diriltip orada her türlü/her çeşit mahlukatı/canlıyı yaymasında, rüzgarları evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutta, akıllarını çalıştıran bir toplum için deliller vardır.
Seyyid Kutub = Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini kovalamasında, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen vapurlarda, Allah'ın gökten su indirip onun aracılığı ile ölü yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, düşünen bir topluluk için birçok ayetler, deliller vardır.
Suat Yıldırım = Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda, ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.
Süleyman Ateş = Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allâh'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allâh'ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki, göklerin ve yerin yaratılmasında gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.
Ümit Şimşek = Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbirini izlemesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirdiği suda, o suyla ölmüş yeryüzünü diriltip üzerinde her türden canlıyı yaymasında, rüzgârı şekilden şekle sokup estirmesinde ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutlarda, aklı eren bir topluluk için âyetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararı için denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten suyu indirip onunla, ölümünden sonra toprağı dirilterek üzerine tüm canlılardan yaymasında, rüzgarların bir düzen içinde yönden yöne çevrilmesinde, gök ve yer arasında bir hizmete memur edilen bulutlarda, aklını işleten bir topluluk için sayısız izler-işaretler-ibretler vardır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yarar sağlayarak denizde akıp giden o gemilerde, O’nun (Allah’ın) gökten su indirip böylece onunla, ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, orada bütün hayvanlardan yaymasında, rüzgârların (değişik yönlerden) esmesinde ve yerle gök arasında musahhar (emre amade) kılınmış bulutlarda, akıl eden kavim için mutlaka âyetler (deliller) vardır.
İlyas Yorulmaz = Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda, insanların faydalanması için denizlerde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su yağdırıp, ölü hale gelmiş arzın diriltilip, orada her türlü canlının çoğaltılmasın da, rüzgârların ve gökle yer arasına bekletilen bulutların kullanılmasında, aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır.
Bakara / 165 - Ve minen nâsi men yettehızu min dûnillâhi endâden yuhıbbûnehum ke hubbillâh(hubbillâhi), vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh(lillâhi), ve lev yerâllezîne zalemû iz yeravnel azâbe, ennel kuvvete lillâhi cemîan, ve ennellâhe şedîdul azâb(azâbi).
Diyanet İşleri = İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanların bir kısmı Allah'tan başka ona birtakım eşitler edinirler de onları, Allah'ı sever gibi severler. İnananlarsa, Allah'ı onlardan daha kuvvetli bir sevgiyle severler. Zulmedenler, bir görselerdi ki azâba düşecekleri vakit bütün kuvvet, ancak ve ancak Allah'ındır ve Allah, çok şiddetli azâp eder.
Abdullah Parlıyan = İnsanlardan bir kısmı, Allah'tan başkasını O'na denk ve ortak kabul ederler de Allah'ı sever gibi onları severler. İman edenlerin ise Allah'ı sevmesi çok daha köklü ve devamlıdır. Varlık sebebine aykırı davrananlar, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi.
Adem Uğur = İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.
Ahmed Hulusi = İnsanlardan kimi de Allâh dûnunda tapındıkları varlıklar edinip, onları Allâh Allâh sevgisiyle (Allâh'mışçasına) severler! İman edenler ise sevdiklerinin yalnızca Allâh olduğunun şuurundadırlar (gayrına varlık vermezler). O (hakikati inkâr ederek nefslerine) zulmedenler, bu yüzden azaba düşeceklerini gördüklerinde, âlemlerden açığa çıkan kuvvetin yalnızca Allâh'a ait olduğunu fark ederler, ama iş işten geçmiştir; keşke bunu önceden görebilselerdi. . . Allâh Şediyd ül Azab'dır (yapılan yanlışta ısrar edenlere sonucunu şiddetle yaşatandır)!
Ahmet Tekin = İnsanlardan bazıları, Allah’ı bırakıp, kulu durumundakileri, bile bile Allah’a eş tanrılar haline getirir de, onları Allah’ı sever gibi severler. İmân edenlerin Allah’a olan sevgileri ise, onlarınkinden çok daha fazladır. Keşke zâlimler, inkâr ile, put sevgisiyle kendilerine haksızlık yapanlar, şirke girenler, cezayı gördükleri zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının şiddetini önceden anlayabilselerdi.
Ahmet Varol = İnsanların içinde Allah'tan başka ortaklar edinerek onları Allah'ı sever gibi seven kimseler bulunmaktadır. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise daha güçlüdür. Zulmedenler, azabı gördüklerinde bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi!
Ali Bulaç = İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
Ali Fikri Yavuz = İnsanlardan kimi de, Allah’dan gayrısını (putları), O’na emsal koşarlar, Allah’a ibadet eder gibi putlara tapınırlar ve onlara sevgi beslerler. İman eden kimselerin Allah’a olan sevgisi ise daha kuvvetli ve devamlıdır. Eğer Allah’a ortak koşarak nefislerine zulüm edenler, vaktinde görecekleri azabı bilselerdi, muhakkak bütün kuvvet ve kudretin Allah’ın olduğunu ve azabının çok şiddetli bulunduğunu anlarlardı.
Ali Ünal = Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
Bayraktar Bayraklı = Bazı insanlar, Allah'tan başkalarını O'na denk tanrılar edinirler; onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok daha fazladır. Keşke zâlimler, azabı gördüklerinde anlayacakları gibi, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve O'nun azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.
Bekir Sadak = Insanlar arasinda, Allah'i birakip, O'na kostuklari esleri tanri olarak benimseyenler ve onlari, Allah'i severcesine sevenler vardir. Muminlerin Allah'i sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir. Zalimler azabi gordukleri zaman, butun kuvvetin Allah'a aid bulunacagini ve Allah'in azabinin siddetli oldugunu keski bilselerdi!
Celal Yıldırım = İnsanlardan bir kısmı Allah' tan başkasını (O'na) denk ve ortak edinirler de Allah'ı sever gibi onları severler. İmân edenlerin ise Allah'ı sevmesi çok daha köklü ve devamlıdır. O zulmedip kendilerine yazık edenler azabı görecekleri zaman bütün kuvvet ve kudretin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın çok şiddetli azâb edici bulunduğunu bir bilselerdi!.
Cemal Külünkoğlu = (Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü anlatan bunca delil varken) insanlar arasında Allah'ı bırakıp da O'na ortak koşanlar vardır. Onları, (yalnızca) Allah'a özgü (olması gereken) bir sevgi ile severler. İnananların Allah sevgisi ise daha fazladır. (Allah'a ortak koşarak) nefislerine zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'ta bulunduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu (anlayacaklar ama) keşke (bunu önceden) bilselerdi.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlar arasında, Allah'ı bırakıp, O'na koştukları eşleri tanrı olarak benimseyenler ve onları, Allah'ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir. Zalimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'a aid bulunacağını ve Allah'ın azabının şiddetli olduğunu keşke bilselerdi!
Diyanet Vakfi = İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.
Edip Yüksel = ALLAH'tan başkasını tanrı edinen ve ALLAH'ı sever gibi onları seven kimseler var. İnananlar ise en çok ALLAH'ı sever. O zulmedenler, azabı gördükleri zaman tüm gücün ALLAH'a ait ve ALLAH'ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını bir bilselerdi!
Elmalılı Hamdi Yazır = İnsanlardan kimi de Allahdan beride bir takım sınarlar ediniyorlar da onları Allah sever gibi seviyorlar, iman edenler ise Allah için sevgice daha kuvvetlidirler, görselerdi o zulmu edenler: azabı görecekleri vakit hakikaten kuvvet bütün kuvvet Allahındır ve hakikaten Allah çok şedid azablıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsanlardan kimi de Allah'tan beride O'na karşı bir takım denkler ediniyorlar ve onları Allah'ı sever gibi seviyorlar. İman edenler ise Allah için sevgice daha kuvvetlidirler. Haksızlık edenler azabı, görecekleri vakit bütün kuvvetin gerçekten Allah'ın olduğunu ve Allah'ın gerçekten çok çetin azabı olduğunu görseler...
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.
Gültekin Onan = İnsanlar içinde Tanrı'dan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki onlar (bunları) Tanrı'yı sever gibi severler. İnananların ise Tanrı'ya olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Tanrı'nın olduğunu ve Tanrı'nın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
Harun Yıldırım = İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka eşler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman gerçekten kuvvetin bütünüyle Allah'a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi…
Hasan Basri Çantay = İnsanlar içinde Allahdan gayrisini (Ona) emsal edinen adamlar da vardır ki onlara Allaha olan sevgi gibi muhabbet beslerler. Îman edenlerin Allaha sevgisi ise (her şeyden) sağlamdır. (Allaha eş tutarak nefislerine) zulmedenler azabı görecekleri zaman bütün kuvvet (ve kudret) in hakıykaten Allahın olduğunu ve Allahın hakıykaten pek çetin azâblı bulunduğunu (gözleriyle görür gibi) bilselerdi...
Hayrat Neşriyat = İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ı bırakıp birtakım putları ilâh edinir, onları Allah’ı sever gibi severler. Fakat îmân edenler, Allah’a olan sevgi(leri) cihetiyle daha kuvvetlidir. Eğer zulmedenler, (kıyâmette) azâbı görecekleri zaman (anlayacakları gibi), şübhesiz kuvvetin tamâmen Allah’a âid olduğunu ve gerçekten Allah’ın, pek şiddetli azab sâhibi olduğunu (dünyada da) gör(üp bil)selerdi (putları ilâh edinmezlerdi).
İbni Kesir = İnsanlardan kimi de Allah'dan başkasını O'na emsal edinir, Allah'ı sever gibi onları severler. İman edenlerin, Allah sevgisi ise, daha fazladır. Zulmedenler azabı görecekleri zaman; bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın pek çetin azabı bulunduğunu keşki bilselerdi.
Kadri Çelik = İnsanlar arasında, Allah dışında bir takım eşler (ortaklar) edinen ve onları Allah'ı severcesine sevenler vardır. İman edenlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait bulunduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu (önceden) görebilselerdi!
Muhammed Esed = Ama hala Allah'a rakip gördükleri varlıklara inanmayı tercih eden ve onları (yalnızca) Allah'a özgü (olması gereken) bir sevgi ile seven insanlar var: Halbuki imana ermiş olanlar, Allah'ı başka her şeyden daha çok severler. Zulüm yapmaya şartlanmış olanlar, (Kıyamet Günü) azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, bütün kudretin yalnızca Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın cezalandırmada ne çetin olduğunu da keşke görselerdi!
Mustafa İslamoğlu = Fakat insanlar içerisinde Allah'tan başka birtakım varlıkları Allah'a eşdeğer rakip güçler olarak görüp, onları Allah'ı sever gibi sevenler de var. Oysa ki iman edenler en çok Allah'ı severler. Kendi kendine kötülük edenler, azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, keşke tüm kudretin sadece Allah'a ait olduğunu ve azabı en çetin olanın yalnızca Allah olduğunu görseler!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve insanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başkalarını Allah'a emsal ittihaz ederler. Onları Allah'ı sever gibi severler. Mü'minlerin ise Allah Teâlâ'ya muhabbetleri daha ziyâdedir. Eğer zulmedenler azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a mahsus olduğunu ve hakikaten Allah'ın Şedîdü'l-Azab bulunduğunu görüp anlasalar (ne kadar nadim ve pişman olacaklardır).
Ömer Öngüt = İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah'tan gayrısını O'na emsal tutarlar ve onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a sevgileri ise çok daha kuvvetlidir. O zâlimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'a âit olduğunu ve gerçekten Allah'ın azabının şiddetli olduğunu keşke bilselerdi!
Şaban Piriş = İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerin ise, Allah sevgisi her şeyden üstündür. O zalimler, azabı görecekleri zaman, bütün kuvvetin Allah’a mahsus olduğunu ve Allah’ın da şiddetli azap sahibi olduğunu bir bilseler...
Sadık Türkmen = Insanlardan kimileri vardır ki, (Allah’a ulaşmak için Allah’tan başka aracılar edinerek) Allah’a ortaklar koşarlar ve onları, Allah’ı sever gibi (hatta daha çok) severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler. Eğer zulmedenler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu görmüş olsalardı! Şüphesiz ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.
Seyyid Kutub = İnsanlar arasında Allah'a çeşitli eşler koşanlar ve bu koştukları eşleri Allah'ı sever gibi sevenler vardır. Oysa müminler en çok Allah'ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu ve Allah'ın azabının ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden bilselerdi!
Suat Yıldırım = Öyle insanlar vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. Müminlerin Allah’a olan sevgileri ise her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir. Böyle yaparak kendilerine zulmedenler, azabı gördükleri zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvet ve kudretin yalnız Allah’a ait olup, Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu, keşke şimdiden bilselerdi!
Süleyman Ateş = İnsanlardan kimi, Allah'tan başka eşler tutar, Allâh'ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allâh'ı severler. Zulmedenler, azâbı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a âid olduğunu ve Allâh'ın azâbının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi!
Tefhim-ul Kuran = İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını «eş ve ortak» tutanlar vardır ki, onlar (bu eş ve ortakları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise, daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, hiç tartışmasız bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
Ümit Şimşek = İnsanlardan öylesi de var ki, başkalarını Allah'a denk tutar da, Allah'ı sever gibi onları sever. İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise daha güçlüdür. Keşke o zalimler azabı gördükleri zaman anlayacakları gibi, şimdi anlasalardı bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının pek çetin olduğunu!
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah dışında bazılarını Allah'a eş tutarlar da onları Allah'ı sevmiş gibi severler. İman sahipleri ise Allah'a sevgide çok kararlı ve taşkındırlar. Zulme saplananlar, azabı gördüklerinde tüm kuvvetin Allah'ta bulunduğunu, Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu fark edeceklerini anlayabilseler!
İskender Ali Mihr = Ve insanlardan bir kısmı, Allah’tan başka “eş ve ortak (putlar)” edinenler, onları (eş ve ortak edindikleri şeyleri), Allah’ı sever gibi severler. (Oysa) âmenû olanların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. Ve zulmedenler, azap görecekleri (azaba uğrayacakları) zaman, bütün kuvvetin tamamen Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın şiddetli azabı olduğunu keşke görselerdi (bilselerdi).
İlyas Yorulmaz = Öyle insanlar var ki, Allah’dan başka putlar edinip, onları Allah’ı sever gibi severler. Ama tam aksine, iman edenlerdeki Allah sevgisi ise, her şeyin üzerindedir. Kendilerine zulmedenler, azabı gördüklerinde, bütün güç ve kuvvetin Allah ta olduğunu görebilselerdi, putlar edinmezlerdi. Elbetteki Allah, azabı en şiddetli olandır.
Bakara / 166 - İz teberreellezînettubiû minellezînettebeû ve reavûl azâbe ve takattaat bihimul esbâb(esbâbu).
Diyanet İşleri = Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = O vakit kendilerine uyulanlar, azâbı görerek kendilerine uyanlardan kaçınır, uzaklaşırlar, aralarındaki vesile ve sebepler de tamamıyla kesilir gider.
Abdullah Parlıyan = O gün, bu dünyada Allah'ın emirlerine karşı gelinerek haksızca kendilerine uyulan kişiler, kendilerine uyanları tanımamazlıktan gelip, onlardan hızla uzaklaşırlar. Oysa onlar; hayatın değişik bölümlerinde, büyük ve önder tanınıyor, örnek alınıyor, peşlerinden gidiliyordu, aziz ve kutsal oldukları iddia ediliyordu. Ve o anda her iki taraf ta azabı görmüşler, aralarındaki bütün bağlar kopuvermiştir.
Adem Uğur = İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.
Ahmed Hulusi = Kendilerine tâbi olunanlar, tâbi olanlardan, ortaya çıkacak azabı görüp uzaklaşmışlardır o zaman. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla aralarındaki bağ da kopmuştur!
Ahmet Tekin = İşte o zaman görecekler ki, kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar, o anda, her iki taraf da azâbı görürler, aralarındaki bütün bağlar parça parça kopar.
Ahmet Varol = İşte o zamanda, kendilerine uyulanlar, kendilerine uyanlardan uzak olduklarını bildirirler ve aralarındaki bütün bağlar da kesilir.
Ali Bulaç = Öyle ki (o gün) kendilerine tâbi olunanlar, kendilerine tâbi olanlardan uzaklaşıp kaçmışlardır. (Artık) Onlar azabı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar (ve ilişkiler) de parçalanıp kopmuştur.
Ali Fikri Yavuz = O zaman, küfür öncülerinin arkasında gidenler görecekler ki, arkalarına düşüp uydukları kimseler, kendilerinden hızla uzaklaşmıştır. Hepsi o azabı görmüştür ve aralarındaki bağlar da parçalanıp kopmuştur.
Ali Ünal = İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
Bayraktar Bayraklı = İşte o zaman kendilerine uyulan ve arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşır ve azabı görürler. Neticede aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.
Bekir Sadak = Nitekim, kendilerine uyulanlar, azabi gorunce uyanlardan uzaklasacaklar ve aralarindaki baglar kopacaktir.
Celal Yıldırım = (166-167) O zaman uyulanlar azabı görünce kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar ve aralarındaki bütün bağlar kopuverir. Onlara uyanlar ise, «Ah! bir daha bizim için dünyaya dönüş olsaydı, bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık» derler. Böylece Allah onlara yaptıklarını hasret ve pişmanlıklar olarak gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir..
Cemal Külünkoğlu = Nitekim (haksız yere) kutsananlar, o gün azabı gördüklerinde, kendilerine tabi olanları tanımazlıktan gelecekler ve aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Nitekim, kendilerine uyulanlar, azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar kopacaktır.
Diyanet Vakfi = İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.
Edip Yüksel = O zaman, uyulanlar kendilerine uyanlardan uzak duracaktır. Artık azabı görmüşlerdir ve aralarındaki tüm bağlar kesilmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = o vakit o metbu olanlar azabı görerek tabi olanlardan teberri etmişlerdir, aralarındaki bütün rabıtalar didik didik kopmuştur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O vakit uyulanlar, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçmışlar, aralarındaki bütün bağlar didik didik kopmuştur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur.
Gültekin Onan = Öyle ki (o gün) kendilerine tabi olunanlar, kendilerine tabi olanlardan uzaklaşıp kaçmışlardır. (Artık) onlar azabı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar (ve ilişkiler) de parçalanıp kopmuştur.
Harun Yıldırım = Kendilerine tabi olunanlar tabi olanlardan uzaklaştıkları zaman azabı görmüşlerdir, bağlar da onlardan kopmuştur.
Hasan Basri Çantay = O zaman (görecekler ki) arkalarından uyulub gidilenler kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmışdır. (Hepsi) o azabı görmüşlerdir. Aralarındaki ipler (münâsebetler) de parçalanıb kopmuşdur.
Hayrat Neşriyat = O zaman o tâbi' olunanlar, azâbı görerek (kendilerine) tâbi' olanlardan uzaklaşmışlar ve aralarındaki bağlar kopmuştur.
İbni Kesir = Hani o zaman uyulanlar, uyanlardan uzaklaşmış ve azabı görmüş oldular. Aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.
Kadri Çelik = O zaman kendilerine uyulanlar, kendilerine uyanlardan uzaklaşacak, azabı görecekler ve aralarındaki bağlar da kopmuş olacaktır.
Muhammed Esed = (O Gün, haksız yere) kutsananlar, kendilerine tabi olanları tanımazlıktan gelecekler ve onlara tabi olanlar, bütün ümitleri paramparça olmuş bir şekilde (kendilerini bekleyen) azabı çekeceklerdir!
Mustafa İslamoğlu = Kendisine ilahlık yakıştırılanların, ilahlık yakıştıranlara sırt döndüğü o zaman gelip de azabı görünce, birbirleri arasındaki bütün ilişkiler kökten kesiliverecek.
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakit o kendilerine uyulmuş kimseler, o uyan şahıslardan teberri edecekler ve azabı görmüş olacaklar. Ve aralarındaki rabıtalar kesilmiş bulunacaktır.
Ömer Öngüt = O zaman küfür öncüleri azabı görünce kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar.
Şaban Piriş = O zaman, görecekler ki peşlerine düşülüp gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmışlardır. Azabı görmüşler, aralarındaki bağlar da parçalanıp kopmuştur.
Sadık Türkmen = O zaman, kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.
Seyyid Kutub = İşte uyulanlar (liderler), kendilerine uyanlardan uzaklaşıverdiler, azabı gördüler ve aralarındaki bütün bağlar kesildi.
Suat Yıldırım = İşte önderler kendilerini izleyenlerden uzak durdular, Azabı gördüler ve aralarındaki her türlü bağ kesildi.
Süleyman Ateş = İşte uyulanlar, uyanlardan uzak durdular; azâbı gördüler, aralarındaki bağlar kesildi.
Tefhim-ul Kuran = Öyle ki (o gün) kendilerine uyulanlar, kendilerine uyanlardan uzaklaşıp kaçmışlardır. (Artık) Onlar azabı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar (ve ilişkiler) de parçalanıp kopmuştur.
Ümit Şimşek = O zaman, izinden gidilenler, kendilerine uyanlardan uzaklaşır ve onları reddederler; artık azabı görmüşler ve hiçbir çareleri kalmamıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = O zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden uzaklaşıp gitmişlerdir. Azabı gördüler artık, aralarındaki bağlar parçalanıp koptu.
İskender Ali Mihr = O zaman tâbî olunanlar, (kendilerine) tâbî olanlardan berî oldular(uzaklaştılar) ve azabı gördüler. Ve (artık) onlarla (aralarındaki) bütün sebepler (bağlar) koparıldı.
İlyas Yorulmaz = Azabı gördüklerinde kendilerine tabi olunanlar, tabi olanlardan uzak durmaya çalışırlar ve onlarla ilişkilerini keserler.
Bakara / 167 - Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerraten fe neteberrae minhum kemâ teberraû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne minen nâr(nâri).
Diyanet İşleri = Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara uyanlar da muhakkak derler ki: Keşke bir kere daha dünyaya dönseydik de onlar bizden nasıl kaçındıysa biz de onlardan kaçınsaydık, çekinseydik. İşte Allah, onlara yaptıkları işleri, üstlerine çöken bir hasretten ibaret olarak gösterir. Onlar, ateşten dışarı çıkamazlar.
Abdullah Parlıyan = Ve sonra o inkârcılara uyanlar şöyle derler: Ah keşke dünyaya dönüp ikinci bir fırsat yakalasaydık da, onların bizi tanımamazlıktan geldiği gibi, biz de onları görmezden gelip uzak dursaydık diyecekler. Böylece, Allah yapıp ettiklerini onlara acı bir pişmanlık duygusu tattırarak gösterecek ve onlar cehennem ateşinden de çıkacak değillerdir.
Adem Uğur = (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.
Ahmed Hulusi = (Endada) tâbi olmuşlar: "Keşke bize fırsat verilseydi de yaşadıklarımızı bir kere daha yaşasaydık, bu defa tâbi olduklarımızın bizden uzaklaşması gibi biz onlardan uzaklaşsaydık" derler. Böylece Allâh onlara yaptıklarının sonuçlarını acı pişmanlıklarla gösterir. Onların içlerinden gelen pişmanlık yanışının sonu gelmez!
Ahmet Tekin = Bunun üzerine tâbi olanlar şöyle dediler: "Ah ne olurdu, elimize bir fırsat geçse de onların bizden uzak durdukları gibi, Biz de onları bir reddetseydik! İşte Allah Teâlâ onlara, bütün yaptıklarını, en şiddetli pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onların o ateşten çıkacakları da yoktur.
Ahmet Varol = Bunun üzerine, uyanlar da: 'Bir kez daha elimize fırsat geçseydi de, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık' derler. Böylece Allah, onların yaptıklarını iç çektirici (eyvah dedirtici) şeyler olarak kendilerine gösterir.[33] Onlar ateşten çıkacak da değildirler.
Ali Bulaç = (O zaman, yönetilip) Uyanlar derler ki: "Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme) fırsatı verilse(ydi) muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüzüstü bırakır)dık." Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler.
Ali Fikri Yavuz = Ve öncülere tâbi olanlar da şöyle demektedir: “- Ah! Bizim için dünyaya bir dönüş olaydı da onlar bizden ayrılıp uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” İşte böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hasret ve pişmanlıklar hâlinde gösterecektir; ve onlar ateşten de çıkacak değillerdir.
Ali Ünal = Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
Bayraktar Bayraklı = Uyanların, “Keşke dünyaya bir daha dönsek de, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsak!” diyecekleri vakit, Allah onlara bütün yaptıklarını kendilerini sarmış pişmanlıklar halinde gösterecek ve onlar ateşten çıkamayacaklar.
Bekir Sadak = Uyanlar: «Keske bizim icin dunyaya bir donus olsa da, bizden uzaklastiklari gibi biz de onlardan uzaklassak» derler. Boylece Allah onlara, hasretini cekecekleri islerini gosterir. Onlar cehennemden cikmayacaklardir. *
Celal Yıldırım = (166-167) O zaman uyulanlar azabı görünce kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar ve aralarındaki bütün bağlar kopuverir. Onlara uyanlar ise, «Ah! bir daha bizim için dünyaya dönüş olsaydı, bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık» derler. Böylece Allah onlara yaptıklarını hasret ve pişmanlıklar olarak gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir..
Cemal Külünkoğlu = Kutsayanlar şöyle diyecek: “Keşke bir şansımız daha olsaydı da onların şimdi bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık.” Böylece, Allah yaptıklarını onlara acı bir pişmanlık olarak tattıracak ve onlar ateşten çıkarılmayacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Uyanlar: 'Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da, bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak' derler. Böylece Allah onlara, hasretini çekecekleri işlerini gösterir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.
Diyanet Vakfi = (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.
Edip Yüksel = Uyanlar şöyle diyecek: 'Keşke bir şansımız daha olsaydı da onların şimdi bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık.' Böylece ALLAH yaptıklarını pişmanlığa dönüştürür; ateşten çıkamazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Tâbi olanlar da şöyle demektedir: Ah bizim için dünyaya bir dönüş olsa idi de onların bizden teberri ettikleri gibi biz de onlardan teberri etse idik! İşte böyle Allah onlara bütün amellerini üzerlerine yığılmış hasretler halinde gösterecektir ve onlar o ateşten çıkacak değillerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Uyanlar da şöyle demektedir: «Ah bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onlar bizden kaçtıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! İşte böyle Allah, onlara bütün yaptıklarını üzerlerine çökmüş, pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar, ateşten çıkacak değillerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara uyanlar da şöyle demektedirler: «Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!» İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) halinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir.
Gültekin Onan = (O zaman yönetilip) Uyanlar (tabi olanlar) derler ki: "Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme) fırsatı verilse(ydi) muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüzüstü bırakır)dık." Böylece Tanrı, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle (veya: üzerlerine yığılmış hasretlerle; veya: pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak) gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler.
Harun Yıldırım = Uyanlar da: "Keşke bizim için bir dönüş olsaydı da, bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" diyeceklerdir. İşte böylece Allah kendilerine yaptıklarını hasretler halinde gösterecektir; onlar ateşten çıkıcı değillerdir!..
Hasan Basri Çantay = Ve tâbi' olanlar şöyle demişdir: «Bizim için (dünyâye) bir dönüş olsaydı da (bugün) bizden uzaklaşdıkları gibi biz de (o gün) onlardan uzaklaşsaydık». Böylece Allah onlara bütün yapdıklarını hasret (ve nedamet) ler haalinde kendilerine gösterecekdir ve onlar cehennemden akıcılar da değildirler.
Hayrat Neşriyat = (O zaman) tâbi' olanlar şöyle derler: 'Keşke gerçekten bizim için (dünyaya) bir daha (dönüş) olsaydı da, onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!' Böylece Allah, onlara bütün amellerini, kendi üzerlerinde (yığılmış) acı pişmanlıklar hâlinde gösterecektir! Onlar, o ateşten çıkacak kimseler de değildirler!
İbni Kesir = Uyanlar dediler ki: Bizim için dönüş olsaydı da bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık. Böylece onların bütün yaptıklarını Allah hasretler halinde kendilerine gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak değildirler.
Kadri Çelik = Uyanlar, “Keşke bizim için bir kere daha (dünyaya) dönüş olsa da bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak” derler. Böylece Allah onlara işlerini, üzerlerine çöken hasretler olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkacak kimseler değillerdir.
Muhammed Esed = Ve o tabi olanlar, "(Hayatta) ikinci bir fırsat yakalasaydık da onların bizi tanımazlıktan geldiği gibi biz de onları görmezden gelip reddetseydik!" diyecekler. Böylece, Allah yapıp ettiklerini onlara acı bir pişmanlık (duygusu) tattırarak gösterecektir; ve onlar ateşten çıkarılmayacaklardır.
Mustafa İslamoğlu = İlahlık yakıştıranlar da diyecek ki: Keşke elimize ikinci kez dünyaya dönme fırsatı geçse de, onların bize sırt döndüğü gibi biz de onlara sırt dönsek. Böylece Allah onlara, yaptıkları tüm işleri derin bir pişmanlık (kaynağı) olarak gösterecek ve onlar ateşten de çıkamayacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o uyanlar diyeceklerdir ki: «Eğer bizim için bir kerre (dünyaya) dönüş olsa biz de onlardan teberri ederiz, onlar bizden teberri ettikleri gibi.» İşte Allah Teâlâ onlara emellerini üzerlerine nedâmetler halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak kimseler de değildir.
Ömer Öngüt = Onlara uyup arkalarından gidenler: “Ah ne olurdu, bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!” derler. Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.
Şaban Piriş = Onların peşlerinden gidenler: -Keşke bizim için dünyaya bir daha dönüş olsaydı da, onların bizden kaçtıkları gibi biz de onlardan kaçsaydık derler. İşte Allah, onlara yaptıklarını böyle pişmanlıklar halinde gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.
Sadık Türkmen = Uyanlar şöyle derler: “Bizim için, bir dönüş olsa da bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah; onlara, bütün yaptıklarını pişmanlıklar olarak gösterir. Ve onlar cehennemden çıkacak da değillerdir.
Seyyid Kutub = Uyanlar o zaman «Keşke bir daha dünyaya geri dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise bizde onlardan öyle uzak dursaydık» derler. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösterir. Onlar Cehennem'den çıkamayacaklardır.
Suat Yıldırım = Bunun üzerine tâbi olanlar şöyle dediler: "Ah ne olurdu, elimize bir fırsat geçse de onların bizden uzak durdukları gibi, Biz de onları bir reddetseydik! İşte Allah Teâlâ onlara, bütün yaptıklarını, en şiddetli pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onların o ateşten çıkacakları da yoktur.
Süleyman Ateş = Uyanlar, şöyle dediler; "Âh keşke bir daha dünyâya gitmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık!" Böylece Allâh, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler (pişmanlık kaynağı olarak) gösterir. Ve onlar, ateşten çıkamazlar.
Tefhim-ul Kuran = (O zaman, yönetilip) Uyanlar derler ki: «Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme) fırsatı verilse(ydi) muhakkak, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşır (onları yüzüstü bırakır) dık.» Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını onulmaz hasretlerle gösterecektir. Ve onlar ateşten de çıkacak değildirler.
Ümit Şimşek = Arkadan gidenler, o zaman, 'Keşke,' derler, 'bir fırsatımız daha olsa da, şimdi onların bizi reddettiği gibi biz de onları reddetsek!' İşte Allah onlara yaptıklarını böyle bir pişmanlık halinde gösterir. Artık onların ateşten çıkacakları da yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = İzleyenler şöyle demiştir: "Ne olurdu bir kez daha imkân verilse de şunların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak." Böylece Allah onlara, yapıp ettiklerini, kendilerine yönelmiş özleyişler olarak gösterir. Ama artık ateşten çıkamazlar.
İskender Ali Mihr = Ve o (Allah’tan başkasına) tâbî olanlar dedi ki: “Keşke bizim için (dünyaya) bir kere daha dönüş olsaydı. O zaman bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşırdık.” Böylece Allah, onlara amellerinin hasara uğradığını (hüsrana
düştüklerini) gösterecek. Ve onlar ateşten çıkacak da değiller.
İlyas Yorulmaz = Aldatıcılara tabi olanlar “Keşke bir daha geri dönüş olsa da, şu anda bizden uzaklaştıkları gibi, yeryüzünde bizde onlardan uzaklaşsak” derler. Böylece Allah, onlara yapmış olduklarını, kendilerine hasret içerisinde gösterir. Onlar ateşten çıkacak değiller.
Diyanet İşleri = Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey insanlar, yeryüzünde helâl ve temiz olan şeyleri yiyin. Şeytan'ın izini izlemeyin. Şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.
Abdullah Parlıyan = Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin güzel ve temiz olanlarından nasibinizi alın ve şeytanın peşinden gitmeyin, zira o kendi gizli olsa da sizin apaçık düşmanınızdır.
Adem Uğur = Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.
Ahmed Hulusi = Ey insanlar, arzda (beden boyutuna ait) olanların helal ve temiz olanlarından (sizi hakikatinizden perdelemeyecek olan şeylerden) yeyiniz. Şeytanın (karnınızdaki ikinci beyninizin oluşturduğu isteklere dayalı sizi harekete geçiren) adımlarına tâbi olmayınız. Muhakkak ki o apaçık düşmandır.
Ahmet Tekin = Ey insanlar, yeryüzündeki nimetlerimin helâlinden, temizinden yiyin. Şeytanın, şeytan tıynetli ahlâksız azgınların, şeytanî güçlerin peşlerine takılmayın, izlerinden gitmeyin. Çünkü o size açık bir düşmandır.
Ahmet Varol = Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helal ve temiz olmak şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.
Ali Bulaç = Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Ali Fikri Yavuz = Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yiyin, şeytanın izini takip etmeyin. Çünkü o, hakikaten size apaçık bir düşmandır.
Ali Ünal = Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Bayraktar Bayraklı = Ey insanlar! Yeryüzündeki yiyeceklerin helâl ve temiz olanlarından yiyiniz, şeytanın adımlarını takip etmeyiniz; gerçekten o, sizin açık düşmanınızdır.[32]
Bekir Sadak = Ey Insanlar! Yeryuzundeki temiz ve helal seylerden yiyin, seytana ayak uydurmayin, zira o sizin icin apacik bir dusmandir.
Celal Yıldırım = Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin ; şeytanın adımlarına uymayın (ona adım uydurmayın). Çünkü o size apaçık bir düşmandır.
Cemal Külünkoğlu = Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yiyin! (Pis ve haram olan şeyleri yiyip içmede) şeytanın izinden gitmeyin! Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.
Diyanet Vakfi = Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.
Edip Yüksel = İnsanlar! Yerin helal ve temiz ürünlerinden yeyin, Şeytanın adımlarını izlemeyin; o size açık düşmandır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey insanlar bütün Arzdaki nimetlerimden halâl olmak, pâk olmak şartiyle yeyin, fakat Şeytanın adımlarına uymayın çünkü o size belli bir düşmandır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey insanlar, bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal ve temiz olmak şartıyla yiyin; fakat şeytanın adımlarına uymayın! Çünkü o sizin açık bir düşmanınızdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.
Gültekin Onan = Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o size apaçık bir düşmandır.
Harun Yıldırım = Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz olan şeylerden yiyin; şeytanın adımlarına uymayın! Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
Hasan Basri Çantay = Ey insanlar, yerdeki şeylerden, halâl ve temiz olmak şartıyle, yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakıykaten apaçık bir düşmandır.
Hayrat Neşriyat = Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helâl ve temiz olanları(nı) yiyin ve şeytanın adımlarına tâbi' olmayın! Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
İbni Kesir = Ey insanlar; yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Kadri Çelik = Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, fakat şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.
Muhammed Esed = Ey İnsanlar! Yeryüzünde meşru ve iyi ne varsa ondan nasibinizi alın ve Şeytanın izinden gitmeyin: Zira o sizin apaçık düşmanınızdır.
Mustafa İslamoğlu = Ey insanlık! Yeryüzündeki helal ve temiz olan her şeyden yararlanın! Şeytanın izinden gitmeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz. Ve şeytanın adımlarına tâbi olmayınız. Şüphe yok ki o sizin için pek açık bir düşmandır.
Ömer Öngüt = Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların helâl ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.
Şaban Piriş = -Ey insanlar, Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin. Şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.
Sadık Türkmen = Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın (ve ona uyanların) adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin için apaçık saldırgan bir düşmandır.
Seyyid Kutub = Ey insanlar, yeryüzünde bulunan şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin; sakın Şeytan'a ayak uydurmayın, onun izinden gitmeyin. Çünkü o sizin açık düşmanınızdır.
Suat Yıldırım = Ey insanlar! Yeryüzünde olan bütün nimetlerimden helâl hoş olmak şartı ile yiyiniz; Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır.
Süleyman Ateş = Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytânın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.
Tefhim-ul Kuran = Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Ümit Şimşek = Ey insanlar, yeryüzünde olanların helâl ve temizlerinden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey insanlar! Yeryüzündeki nimetlerden temiz ve helal olmak şartıyla yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size açık bir düşmandır.
İskender Ali Mihr = Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yiyin. Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın (izinden gitmeyin).
Muhakkak ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
İlyas Yorulmaz = Ey İnsanlar! Yeryüzünde helal ve temiz olanlardan yiyin, şeytanın adımlarına uymayın. Zira o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.
Bakara / 169 - İnnemâ ye’murukum bis sûi vel fahşâi ve en tekûlû alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Abdulbaki Gölpınarlı = O, size ancak ve ancak çirkin ve kötü şeyler buyurur, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Abdullah Parlıyan = O şeytan, sizi yalnız kötülük işlemenizi, iğrenç ve çirkin işler yapmamızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi hakkında bilgi sahibi olmadığınız konularda hüküm yürüterek helalı haram haramı helal yapmanızı, böylece Allah'a karşı gelmenizi emreder.
Adem Uğur = O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Ahmed Hulusi = O (şeytan) size ancak egonuzu kuvvetlendirecek fikir ve fiilleri, yalnızca helal olmayan bedensel zevkler için yaşamayı ve Allâh hakkında ilme dayanmayan şekilde hüküm vermenizi emreder.
Ahmet Tekin = Şeytan ve şeytanî güçler size, kötülüğü, meşrû olmayan şehevî fiilleri, gayri meşrû ilişkileri, zinayı, haddi aşmayı, cimriliği, ahlâksızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz, bilemediğiniz şeyleri söylemenizi emrederek size rehberlik eder.
Ahmet Varol = O size yalnızca kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Ali Bulaç = O Size yalnızca kötülügü çirkin –hayasızlığı ve Allaha karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Ali Fikri Yavuz = Şeytan, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmiyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Ali Ünal = O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
Bayraktar Bayraklı = Şeytan, size ancak kötüyü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Celal Yıldırım = O ancak size kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Cemal Külünkoğlu = O sizi yalnız kötülük işlemeye, iğrenç ve çirkin işler yapmaya ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyleri Allah'a isnat etmeye çağırır.
Diyanet İşleri (eski) = Muhakkak size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.
Diyanet Vakfi = O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Edip Yüksel = O size kötülüğü, hayasızlığı ve ALLAH'a bilmediğiniz şeyleri yakıştırmanızı emreder.
Elmalılı Hamdi Yazır = o size hep çirkin ve murdar işleri emreder ve Allaha karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O size hep çirkin ve murdar işleri emreder ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi ister.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister.
Gültekin Onan = O size yalnızca kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Tanrı'ya karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi buyurur.
Harun Yıldırım = Size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Hasan Basri Çantay = O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allaha karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Hayrat Neşriyat = (O şeytan) size ancak kötülüğü, çirkin işleri ve Allah’a karşı, bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
İbni Kesir = O; size yalnız kötülüğü, hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyi söylemenizi emreder.
Kadri Çelik = (Şeytan) Size sadece kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.
Muhammed Esed = Sizi yalnız kötülük işlemeye, iğrenç ve çirkin işler yapmaya ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyleri Allah'a isnat etmeye çağırır.
Mustafa İslamoğlu = size yalnızca kötüyü, gayr-ı meşru olanı ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a yakıştırmanızı telkin eder.
Ömer Nasuhi Bilmen = O sizlere ancak çirkin, pek murdar şeyleri emreder. Ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi (emreder).
Ömer Öngüt = O size kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder.
Şaban Piriş = Muhakkak size, kötülüğü, ahlaksızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Sadık Türkmen = O (şeytan) size ancak kötülüğü ve fahşayı/hayasızlığı ve bilmediğiniz şeyleri, Allah’a karşı söylemenizi/iftira etmenizi emreder (fısıldar).
Seyyid Kutub = O size her zaman kötülük ve çirkin davranışlar yapmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyi uydurmanızı emreder.
Suat Yıldırım = O sizi hep çirkin işler ve hayasızlık yapmaya bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri iddia etmeye teşvik eder.
Süleyman Ateş = O size dâimâ kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allâh hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder.
Tefhim-ul Kuran = O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.
Ümit Şimşek = O sizi ancak kötülüğe, çirkin şeylere, bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeye kışkırtır.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç kuşkusuz o, size kötülük, çirkinlik/düzensizlik ve pislik emreder. Ve size, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi buyurur durur.
İskender Ali Mihr = O size sadece kötülüşü, fuhşu (hayasızlığı) ve Allah’a karşı (Allah hakkında) bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
İlyas Yorulmaz = O size ancak kötülükleri, Allah’ın yasakladığı çirkin şeyleri yapmanızı ve bilmediğiniz konularda Allah adına konuşmanızı emreder.
Bakara / 170 - Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya’kılûne şey’en ve lâ yehtedûn(yehtedûne).
Diyanet İşleri = Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara, Allah neyi indirdiyse ona uyun dendi mi dediler ki: Hayır, biz atalarımız neye uyduysa ona uyarız. İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa ve doğru yolu bulmadılarsa ne olacak?
Abdullah Parlıyan = Ama onlara “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz yalnız atalarımızdan gördüğümüz inanç ve eylemlere uyarız” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyseler, yine mi atalarının yoluna uyacaklar?
Adem Uğur = Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?
Ahmed Hulusi = Onlara: "Allâh'ın inzâl ettiğine (varlığın ve varlığınızın Allâh Esmâ'sı olduğuna ve Sünnetullah bilgisine) iman edin" denildiğinde onlar: "Hayır, babalarımız neye tâbi ise biz de onların tâbi olduklarına (dışsal tanrısallığa) uyarız" derler. . . Ya babaları gerçeğe akıl erdiremeyen hakikati bulamamış kişidiyseler?
Ahmet Tekin = Onlara:'Allah’ın indirdiğine Kur’ân’a tâbi olun, Kur’ân’ı uygulayın' denildiğinde:'Hayır. Biz Kur’ân’a değil, gördüğümüz, bildiğimiz atalarımızın yoluna, hayat tarzına, onların uygulaya geldikleri eski âdetlere, geleneklere uyarız' derler. Atalarının akılları hiçbir şeye ermiyor olsa da, onlar hak yolu tercih etmemişler, doğruyu, aydınlığı, refahı bulamamışlarsa da mı, onların yolundan gidecekler?
Ahmet Varol = Onlara ne zaman: 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilse: 'Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyuyoruz' derler. Ya, ataları bir şeyden anlamıyor veya doğru yolu bulamamış idilerse!
Ali Bulaç = Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?
Ali Fikri Yavuz = O müşriklere: “-Allah’ın indirdiğine (Kur’an’daki helâl ve harama) inanın ve tâbi olun.” denildiği zaman onlar: “Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şey anlıyamaz ve doğruyu seçemez idiyseler de mi? (onlara uyacaklar).
Ali Ünal = (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
Bayraktar Bayraklı = Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyunuz” dendiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler de mi?
Bekir Sadak = Onlara: «Allah'in indirdigine uyun» denilince, «Hayir, atalarimizi yapar buldugumuz seye uyariz» derler; ya atalari bir sey akledemeyen ve dogru olmayan kimseler idiyseler?
Celal Yıldırım = Onlara, «Allah'ın indirdiğine uyun» denilince, «hayır biz baba ve dedelerimizi üzerinde bulduğumuz şeye uyarız» derler. Ya baba ve dedeleri bir şey akledememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa ?
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiğinde: “Hayır, biz atalarımızdan gördüklerimize uyarız” derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?
Diyanet İşleri (eski) = Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilince, 'Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız' derler; ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru olmayan kimseler idiyseler?
Diyanet Vakfi = Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, «Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız» dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?
Edip Yüksel = Onlara, 'ALLAH'ın indirdiğine uyun,' dense, 'Hayır, biz atalarımızın izlediği yolu izleriz,' derler. Peki, ataları bir şey düşünemiyen ve doğru yolu bulamıyan kimseler olsalar da mı?!
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahın indirdiğine uyun denildiği vakit de onlara yok dediler: Atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız, ya ataları bir şeye akl erdiremez ve doğruyu seçemez idiseler demi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara: «Allah'ın indirdiğine uyun.» denildiğinde, «Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.» dediler. Ya ataları birşeye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara: «Allah'ın indirdiğine uyun.» dendiği vakit de: «Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.» dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?
Gültekin Onan = Ne zaman onlara: "Tanrı'nın indirdiklerine uyun" denilse; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolu da bulamamış kimseler olsalar da mı?
Harun Yıldırım = Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiği zaman: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!?” derler. Ya ataları bir şey akletmeyen ve doğru yolda olmayanlar idiyseler?..
Hasan Basri Çantay = Onların (müşriklere); «Allahın indirdiğine uyun» denildiği zaman onlar: «Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulunduğumuz şey'e uyarız» derler. Ya ataları birşey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki onlara (o müşriklere): 'Allah’ın indirdiğine tâbi' olun!' denildiği zaman: 'Hayır! (Biz) atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey(ler)e tâbi' oluruz!' dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdirmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler idiyseler! (Yine de onlara mı tâbi' olacaklar?)
İbni Kesir = Onlara; Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman, onlar hayır, biz atalarımızın üzerinde bulunduğumuz şeye uyarız, dediler. Peki, ya ataları bir şey akledemeyen, doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?
Kadri Çelik = Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” denilince, “Hayır, babalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız” derler. Babaları bir şey akıl edemeyen ve hidayeti bulamayan kimseler olsalar da mı (onlara uyacaklar)?
Muhammed Esed = Ama onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde bazıları: "Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!" diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?
Mustafa İslamoğlu = Onlara "Allah'ın indirdiklerine uyun!" denildiği zaman, "Hayır, biz atalarımızın üzerinde bulunduğu geleneğe uyarız!" derler. Ya ataları hiç akıllarını kullanmamış ve doğru yolu bulamışsalar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara, «Allah'ın indirdiğine uyun» denildiği zaman, dediler ki: «Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.» Ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru bir yola gitmez oldukları halde de mi (onlara uyacaklar)?
Ömer Öngüt = Onlara: “Allah'ın indirdiğine uyun!” denildiği zaman: “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız. ” derler. Peki, ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu bulamamış kimseler olsa da mı?
Şaban Piriş = Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun denilince: -Hayır, biz, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız, derler; ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?
Sadık Türkmen = Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman; “Hayır biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Peki ya ataları, akıllarını işletmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı, (onlara uyacaklar)?
Seyyid Kutub = Onlara; «Allah'ın indirdiklerine uyun» denilince; «Hayır, biz atalarımızdan gördüklerimize uyarız» derler. - Peki, ya onların ataları hiçbir şeyi düşünemeyen, doğru yolu bulamamış kimseler idiyse de mi öyle yapacaklar?
Suat Yıldırım = Onlara: "Gelin Allah’ın indirdiği buyruklara tâbi olun!" denildiğinde: "Hayır, biz babalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak ona uyarız." derler. Babaları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?
Süleyman Ateş = Onlara: "Allâh'ın indirdiğine uyun!" dense, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz(yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?
Tefhim-ul Kuran = Ne zaman onlara: «Allah'ın indirdiklerine uyun» denilse, onlar: «Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız» derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler?
Ümit Şimşek = Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' dendiğinde, onlar 'Biz atalarımızdan ne gördüysek ona uyarız' dediler. Peki, ya onların ataları birşey akıl edememiş veya doğru yolu bulamamışlarsa?
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" dendiğinde: "Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!...
İskender Ali Mihr = Ve onlara: “Allah’ın indirdiği şeye tâbî olun!” denildiğinde; “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (yola) tâbî oluruz.” dediler. Ve eğer, onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi?
İlyas Yorulmaz = Onlara Allah’ın indirdiğine tabi olun denildiğinde, “Yok hayır; atalarımızı ne yapar bulduysak, biz ona uyarız. ” dediler. Ammaa… ya ataları bir şeye akletmeyen ve doğru yol üzerinde olmayanlardan iseler de mi? Atalarına uyacaklar.
Bakara / 171 - Ve meselullezîne keferû ke meselillezî yen’ıku bi mâ lâ yesmeû illâ duâen ve nidââ(nidâen), summun bukmun umyun fe hum lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfirler, hiçbir şey duyup dinlemeden, anlamadan bağırıp çağıran kimseye benzerler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da edemez onlar.
Abdullah Parlıyan = Böylece O Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirlerin durumu çobanın haykırışını işiten fakat onu sadece bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Çünkü akıllarını kullanmazlar.
Adem Uğur = (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.
Ahmed Hulusi = Kâfirlerin hâli, kendilerine yönelen, çağıranların sesini duyup da ne dediğini anlamayanların hâline benzer. Çünkü onlar (anlayışları itibarıyla) sağırdırlar, dilsizdirler (Hakk'ı dillendiremezler), kördürler (apaçık hakikati değerlendiremezler). Akıllarını kullanmazlar!
Ahmet Tekin = Davet karşısında, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin hâli, çobanın haykırışını işiten, yalnız sesi ve bağırmayı algılayan sürünün durumuna benzer. Onların duyan kulakları hakkı duymaz. Konuşan dilleri hakkı konuşmaz. Gören gözleri hakikati görmez. Bundan dolayı düşünemezler de.
Ahmet Varol = İnkar edenlerin örneği, bağırıp haykırmadan başka bir şeyi duymayan varlığa seslenen birinin örneği gibidir. [34] Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler dolayısıyla bir şeyden anlamazlar.
Ali Bulaç = İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.
Ali Fikri Yavuz = (Kur’an’a inanmıyan) kâfirler, çobanın hayvanlarına benzerler. Çobanın sözünü anlamazlar; ancak bağırıp çağırışını işitirler. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Kur’an’ı işitip anlamazlar.
Ali Ünal = (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın indirdiğine tâbi olma çağrısına aldırış etmeyen kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar manen sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebepten dolayı da düşünmezler.
Bekir Sadak = Inkar edenlerin durumu, cagirma ve bagirmadan baskasini duymayarak haykiran gibidir. Sagirdirlar, dilsizdirler, kordurler, bu yuzden akledemezler.
Celal Yıldırım = İnkâra sapıp küfür üzere kalanların durumu, bağırıp çağırmaktan başka bir şey işitmeyen (ve tıpkı davarlara seslenen çoban) gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler ; bu yüzden akledip anlayamazlar.
Cemal Külünkoğlu = İnkârcıları imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar (manen) sağırdırlar (gerçekleri duymazlar), dilsizdirler (doğruları konuşmazlar), kördürler (hakikati görmezler). Bundan dolayı akletmezler (yapılması gerekeni yapmazlar).
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenlerin durumu, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayarak haykıran gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akledemezler.
Diyanet Vakfi = (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.
Edip Yüksel = İnkarcıların durumu, sözleri ancak bağırma ve çağırma biçiminde algılayarak (anlamadan) tekrarlayan kişi gibidir. Sağır, dilsiz ve kördürler; düşünmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = o kâfirlerin meseli sade bir çağırma veya bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın hâline benzer, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O kafirlerin durumu, sadece bir çağırma ve bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın durumuna benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer; onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.
Gültekin Onan = Kafirlerin örneği, bağırıp çağırmadan başka birşey işitmeyip (...) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akledemezler.
Harun Yıldırım = Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlerin misali, bağırış çağırışdan başka bir şey duymayanlara haykıran kimsenin haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı onlar akletmezler.
Hasan Basri Çantay = O küfredenlerin haali bağırıb çağırışdan başka bir şey duymayan (anlamayan hayvanlara durmayıb) haykıran (bir çoban) ın haaline (ne kadar da) benziyor. (Onlar bir sürü) sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Onun için düşünmezler.
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenler (ile onları îmâna da'vet eden)in misâli, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın hâli gibidir.(Onlar) sağırdır (hakkı işitmezler), dilsizdir (hakkı söylemezler), kördür (hakikati görmezler), bu yüzden onlar akıl erdiremezler.
İbni Kesir = Küfredenlerin misali; bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayana haykıranınki gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akledemezler.
Kadri Çelik = Küfre sapanların (hakka davet edilme) örneği, bağırıp çağırmadan başkasını işitmeyene (bir tehlikeyi haber vermek için) seslenen kimsenin (çobanın) misalidir (Bu sesin kendilerine bir tehlikeyi haber verdiğini anlamazlar. Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden onlar akıl etmezler.
Muhammed Esed = Böylece, hakikati inkara şartlanmış olanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; zira akıllarını kullanmazlar.
Mustafa İslamoğlu = İşte inkarda direnen bu kimselerin durumu, şu (sürüye) benzer: Bir sürü (düşünün ki), çobanın canhıraş haykırışını yalnızca çığlık-bağlık olarak algılıyor. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; çünkü onlar akıllarını kullanmazlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kâfirlerin meseli, o hayvanların meseli gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar düşünemezler.
Ömer Öngüt = Kâfirlerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmaktan başkasını işitmeyerek haykıranın durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, onlar düşünmezler.
Şaban Piriş = Allah’a nankörlük edenlerin hali, çobanların çağırdığı fakat, onun bağırıp çağırışından başka bir şey işitmeyen hayvanların durumu gibidir. Onlar, öyle sağır, dilsiz ve körlerdir ki akıllarını kullanmazlar.
Sadık Türkmen = Kâfirlerin hali, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan, hayvanlara haykıran o kimsenin (çobanın) hali gibidir. Onlar (o kâfirler) sağırlar, dilsizler ve körler gibidirler. Artık onlar anlamak istemiyorlar.
Seyyid Kutub = Küfredenlerin misali; bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan, haykırıp duranınki gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; düşünemezler.
Suat Yıldırım = İnkârcıları hakka çağıranın durumu, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şeyden anlamayan hayvanlara haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bundan ötürü akıllarını kullanıp gerçeği anlayamazlar.
Süleyman Ateş = O inkâr edenler(i Hakk'a çağıran)ın durumu, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen (işittiği sesin mânâsını anlamayan hayvanlar)a haykıran kimsenin durumu gibidir. (Onlar), sağır, dilsiz ve kördürler, onun için düşünmezler.
Tefhim-ul Kuran = Küfre sapanların örneği çağırma ve bağırmadan başka bir şeyi duymayan (duyduğu şeyin anlamını bilmeyen hayvan) a haykıranın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.
Ümit Şimşek = İnkâr edenlerin hali, çobanın seslenişini bağırıp çağırmadan ibaret bir ses olarak işiten sürünün hali gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; akılları da birşeye ermez.
Yaşar Nuri Öztürk = O küfre sapanların durumu, bağırıp çağırma dışında bir şeyi işitmeyen varlıklara haykıranın durumuna benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıllarını işletemez onlar.
İskender Ali Mihr = Ve o inkâr edenlerin (kâfirlerin) hali, haykırması sebebiyle bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen (anlamayan) kimsenin durumu gibidir. (Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden onlar akıl edemezler (idrak edemezler).
İlyas Yorulmaz = Gerçekleri inkâr edenlerin durumu, bağırmadan ve seslenmeden başka hiç bir şey duymayan kimsenin durumuna benzemektedir. Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür, sonra akletmezler.
Bakara / 172 - Yâ eyyuhâllezîne âmenû kulû min tayyibâti mâ razaknâkum veşkurû lillâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(ta’budûne).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, size rızık olarak verdiğimiz temiz şeyleri yiyin ve ancak ona tapıyorsanız karşılık olarak şükredin.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Size rızık olarak sağladığımız iyi şeylerden nasiplenin ve Allah'a şükredin, eğer sadece Allah'a kulluk ediyorsanız.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, sizi rızıklandırdıklarımızdan temiz olanlarını yeyin. Ve Allâh'a şükredin (bunu değerlendirin), eğer yalnızca O'na kulluk etmek istiyorsanız.
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin, helâlinden temizinden, sağlıklısından ve lezizinden yeyiniz. Eğer siz yalnız Allah’ı ilâh tanıyor, candan müslümanlar olarak ona bağlanıyor, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet ediyor, O’nun şeriatına bağlanıyor, O’na boyun eğiyorsanız, Allah’a şükrediniz.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve eğer Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin.
Ali Bulaç = Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, size verdiğim rızıkların temiz ve helâlından yeyin ve Allah’a şükredin, eğer hakikaten ona tapıyorsanız.
Ali Ünal = Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyiniz. Eğer sadece Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükrediniz.
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Sizi riziklandirdigimizin temizlerinden yiyin; yalniz Allah'a kulluk ediyorsaniz, O'na sukredin.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Sizi rızıklandığımız şeylerin iyi ve temiz olanından yeyin. Eğer yalnız Allah'a tapıp kulluk ediyorsanız O'na şükredin.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve eğer sadece O'na kulluk ediyorsanız Allah'a şükredin.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Sizi rızıklandırdığımızın temizlerinden yiyin; yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin.
Edip Yüksel = İnananlar, size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin. ALLAH'a şükredin, sadece O'na tapıyorsanız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! size kısmet ettiğimiz rızıkların hoşlarından yeyin ve Allaha şükreyleyin eğer ancak ona tapıyorsanız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, size kısmet ettiğimiz rızıkların hoşlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnızca O'na tapıyorsanız!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız.
Gültekin Onan = Ey inananlar, size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Tanrı'ya şükredin.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin ve Allah'a şükredin! Yalnız O'na ibadet ediyorsanız.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, size rızk olarak verdiğimiz şeylerin (maddeten ve manen) en temiz olanlarından yeyin, Allaha şükredin, eğer (hakıykaten) ona kulluk ediyorsanız.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temiz olanlarından yiyin ve eğer sâdece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin!
İbni Kesir = Ey iman edenler; size rızık olarak veridğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin, Allah'a şükredin, eğer O'na kulluk ediyorsanız.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin ve sadece Allah'a ibadet ediyorsanız, O'na şükredin.
Muhammed Esed = Ey imana ermiş olanlar! Size rızk olarak sağladığımız iyi şeylerden nasiplenin ve Allah'a şükredin, eğer gerçekten O'na kulluk ediyorsanız.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Size rızık olarak bahşettiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin; gerçekten O'na kulluk ediyorsanız eğer.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân edenler! Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin tertemiz olanlarından yiyiniz ve Allah'a şükrediniz. Eğer siz ancak O'na ibadette bulunuyorsanız.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin. Eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin ve eğer gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, ona şükredin.
Sadık Türkmen = Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimin temizlerinden yiyin. Allah’a şükredin, eğer yalnız O’na kul iseniz!..
Seyyid Kutub = Ey müminler, size verdiğimiz rızıkların tertemiz (helâl) olanlarından yiyin ve eğer gerçekten sırf Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz! Eğer yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız, O’na şükrediniz.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin, Allah'a tapıyorsanız, O'na şükredin.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin-eğer gerçekten Ona kulluk edecekseniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Size verdiğimiz rızkların temizlerinden yiyin ve - eğer kendisine kulluk ediyorsanız - Allah'a şükredin.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Sizi rızıklandırdığımız temiz (helâl) şeylerden yeyin. Ve eğer sadece O’na kul iseniz, Allah’a şükredin.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Allah’ın verdiği rızıkların temiz olanlarından yiyin. Eğer yalnızca Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.
Bakara / 173 - İnnemâ harrame aleykumul meytete ved deme ve lahmel hınzîri ve mâ uhille bihî li gayrillâh(gayrillâhi), fe menidturra gayra bâgin ve lâ âdin fe lâ isme aleyh(aleyhi), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Diyanet İşleri = Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Söz budur ancak. O, size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesilen hayvanı haram etmiştir. Fakat zorda kalan, başkasının hakkına el uzatmamak ve zaruret miktarını da aşmamak üzere yerse günah etmiş olmaz. Çünkü Allah, suçları örten rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Allah size leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası için kesilen şeyi yasakladı. Ama açlıktan dolayı darda kalana, başkasının hakkına el uzatmadan ve sınırı aşmadan, bunlardan yemesinde bir günah yoktur. Allah, çok bağışlayan ve çok acıyandır.
Adem Uğur = Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.
Ahmed Hulusi = Size yalnızca ölmüş hayvanı, kanı, domuz etini ve Allâh'tan başkası adına kesilmiş olanı haram kılmıştır. Ama zor durumda kalanın, kendine zulmetmeden, (haram kılınanı) helal kabul etmeyerek ve haddi aşmadan (ihtiyaç fazlasına kaçmadan) yemesinde üzerine bir suç yoktur. Muhakkak ki Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Allah size, ölmüş hayvanı-leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Kim bunları yemeye mecbur kalırsa, helâl saymadan, zarurî ihtiyaç sınırını aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = (Allah) size, leşi, kanı, domuz etini ve Allah'dan başkası adına kesileni haram kılmıştır. Kim mecbur kalır da, taşkınlık etmeden ve aşırıya gitmeden yerse onun için günah yoktur. Allah bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.
Ali Bulaç = O, size ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Allah size, (eti yenen hayvanlardan) boğazlanmaksızın ölmüş olanı, akan kanı, domuz etini ve Allah’dan başkası için (putlar ve şahıslar adına) kesilenleri, kesin olarak haram kıldı. Fakat helâk olacak derecede darlığa düşen kimse, helâl benimsemiyerek ve hududu aşmıyarak (zarurî ihtiyacını giderecek kadar) bu haram şeylerden yiyebilir, ona bir günah yoktur. Şüphesiz ki, Allah Gafûr’dur = çok bağışlayıcıdır, Rahîm’dir= çok merhamet edicidir.
Ali Ünal = Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Allah size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası için kesilmiş olanı yasaklamıştır. Fakat kim bunlardan yemek zorunda kalırsa, aşırıya kaçmamak ve sınırı aşmamak şartıyla ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır; çok merhamet edendir.
Bekir Sadak = suphesiz size olu hayvan etini, kani, domuz etini, Allah'tan baskasi icin kesilen hayvani haram kilmistir; fakat, darda kalana, baskasinin payina el uzatmamak ve zaruret mikdarini asmamak uzere gunah sayilmaz. Cunku Allah bagislayandir, merhamet edendir.
Celal Yıldırım = O, ancak size ölüyü (ölü hayvan etini), kanı, domuz etini; bir de Allah'dan başkası adına boğazlanan hayvanı haram kılmıştır. Ama (açlıktan) darda kalana, (başkasının hakkına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak şartiyle) günah yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir..
Cemal Külünkoğlu = Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı yasakladı. Ama kim onlara mecbur kalırsa, bir arzu ve iştah duymamak, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan yerse ona hiçbir günah yoktur. Hiç şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır; fakat, darda kalana, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere günah sayılmaz. Çünkü Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Diyanet Vakfi = Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir
Edip Yüksel = O, size sadece leş, kan, domuz eti ve ALLAH'tan başkası adına kesileni haram kılmıştır. Her kim (bunları yemeye) mecbur kalırsa, (suistimal yolunu) aramamak ve sınırı aşmamak koşuluyla günah işlemiş olmaz. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = o size yalnız şunları haram kıldı: meyte, kan, hınzır eti, bir de Allahın gayrisinin namına kesilen; sonra kim bunlardan yemeğe muztar kalırsa diğerin hakkına tecavüz etmemek ve zaruret mıkdarını geçmemek şartile ona da günah yükletilmez, çünkü Allah gafur, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, size, yalnız hayvan ölüsü, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni yasakladı. Ancak, kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zorunlu olan miktarı geçmemek şartıyla ona da günah yükletilmez. Çünkü Allah, çok bağışlayan ve merhamet edendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, size yalnız şunları haram kıldı: Ölü hayvan, kan, domuz eti, bir de Allah'tan başkası adına kesilen hayvanlar. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla ona da bir günah yükletilmez. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
Gültekin Onan = O, size (sadece) leşi, kanı, domuz etini ve Tanrı 'dan başkası adına kesileni kesin olarak haram kıldı. Fakat kim (bunları yemeye) muhtaç / mecbur kalırsa, (suistimal yolunu) aramamak/taşkınlık yapmamak ve sınırı aşmamak koşuluyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Tanrı bağışlayandır, esirgeyendir.
Harun Yıldırım = Şüphesiz O size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Her kim mecbur kalırsa, zulmetmediği ve aşırı gimediği takdirde ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah Ğafur'dur, Rahim'dir.
Hasan Basri Çantay = O, size ölüyü (murdar hayvanı), kanı, domuz etini, bir de Allahdan başkası için kesileni kat'iyyen haram kıldı. Fakat kim bunlardan yemiye muztar kalırsa (kimseye) saldırmamak ve haddi (ölmeyecek mikdarı) geçmemek şartıyle onun üzerine günah yokdur. Şübhesiz ki Allah çok yarğılayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = (O,) size ancak ölüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı),(akan) kanı, domuz etini ve kendisi Allah’dan başkası için kesilen (hayvanın etin)i haram kılmıştır. Fakat (başkasının hakkına) tecavüz edici olmadan ve haddi (zarûret mikdârını)aşıcı olmadan kim (bunlardan ölmeyecek kadar yemeye) mecbur kalırsa, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
İbni Kesir = O, size; ölüyü, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesileni haram kılmıştır. Ancak kim mecbur kalırsa saldırmamak ve sınırı aşmamak şartıyla günah yoktur. Muhakkak ki Allah, Gafur'dur, Rahim'dir.
Kadri Çelik = Allah size sadece ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesileni haram kılmıştır; elbette haksızlık etmeksizin ve haddi aşmaksızın zorda kalana, (bunlar da) günah sayılmaz. Çünkü Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Muhammed Esed = O, size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve üzerinde Allah'ın adından başka bir adın anıldığı şeyi yasakladı. Ama kim onlara mecbur kalırsa -bir arzu ve iştah duymamak ve zaruri ihtiyacının üstüne çıkmamak şartıyla- günaha girmiş olmaz: çünkü, unutmayın, Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = O, size yalnızca leşi, kanı, domuz etini ve üzerine Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanı haram kıldı. Kim bunlara mecbur kalırsa -iştahı kabarmadan ve haddi aşmadan- ona bir günah yoktur: Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = O sizlere ancak meyte (ölü) olanları, akar kanı, hınzır etini ve Allah'tan başkası namına boğazlananı haram kılmıştır. Sonra kim muzdar bir halde kalır da bâğî ve mütecaviz olmamak üzere (bunlardan istifade ederse) kendisine bir günah terettüp etmez. Şüphe yok ki Allah gafûrdur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = Allah size leşi, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, başkasına saldırmadan zaruret miktarını aşmamak üzere yemesinde bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Şaban Piriş = Allah, size ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası için kesileni haram kıldı. Bununla beraber, mecbur kalanın, taşkınlık etmemek, aşırı gitmemek şartıyla bunlardan yemesinde bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve esirgeyendir.
Sadık Türkmen = Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası (putları) adına kesileni haram etmişti. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Seyyid Kutub = Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın etini kesinlikle haram kıldı. Fakat darda kalana, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bu etlerden yemek günah değildir. Hiç şüphesiz, Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.
Suat Yıldırım = O size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kıldı. Kim mecbur kalırsa başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla bunlardan yemesinde günah yoktur. Allah gafurdur, rahimdir. (günahları çok affeder, merhamet ve ihsanı boldur).
Süleyman Ateş = Allâh size leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni harâm kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan) yemesinde bir günâh yoktur. Muhakkak ki Allâh çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Tefhim-ul Kuran = O, size ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan) ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık (ve saldırı) yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = O, size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasının adına kesilmiş olan şeyi haram kıldı. Kim bunlardan yemek zorunda kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmeden ve haddi aşmadan yemesinden dolayı ona bir günah olmaz. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah size leşi, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası adına kesileni haram kılmıştır. Ama zorda kalanın, sınırı aşmadan, şuna-buna haksızlık ve tecavüze gitmeden yemesinde kendisi için günah yoktur. Allah çok affedici, çok merhametlidir.
İskender Ali Mihr = Fakat (Allah) size, sadece ölü hayvan etini, kanı ve domuz etini haram kıldı. Ve Allah’tan başkası için olanı (putlar ve şahıslar adına kesilen hayvanı) helâl kılmadı. Ama kim zarurette (açlıkta ve zor durumda) kalırsa, o taktirde
(başkasının) hakkına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak (şartıyla) onun üzerine günah yoktur. Muhakkak ki
Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Ancak (Rabbiniz) size, ölü hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah’dan başkaları adına kesilen hayvanların etlerini yemeyi haram etmiştir. Darda kalanın, aşırı gitmeden ve haddi aşmadan yemesinde mahzur yoktur. Allah bağışlayan ve merhametli olandır.
Bakara / 174 - İnnellezîne yektumûne mâ enzelallâhu minel kitâbî ve yeşterûne bihî semenen kalîlen, ulâike mâ ye’kulûne fî butûnihim illen nâre ve lâ yukellimuhumullâhu yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim, ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Diyanet İşleri = Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = O kimseler ki Allah'ın indirdiği kitaptan bir emri, bir hükmü gizlerler de buna karşılık değersiz bir miktar para alırlar, işte muhakkak onlardır ateş yiyenler. Karınlarında ateşten başka bir şey yoktur. Allah kıyamet gününde onlarla ne konuşur, ne de onları temizler. Onlara ancak elemli bir azap var.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince, onlar karınlarını ateşle doldururlar. Kıyamet günü Allah onlara ne değer verecek ne konuşacak, ne de günahlarından arındıracaktır. Şiddetli azap onları beklemektedir.
Adem Uğur = Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Onlar ki, Allâh'ın Kitaptan inzâl ettiğini (varlığın hakikati ve Sünnetullah bilgisini) gizleyip, onu (hakikatlerini) az bir paraya (dünyasal değere) satarlar; işte onlar bâtınlarını (dünyalarını) ateşten (yakıcı) başka bir şeyle doldurmuş olmazlar. Kıyamet sürecinde Allâh onlarla konuşmaz ve onları tezkiye etmez. Onlar için feci azap vardır.
Ahmet Tekin = Allah’ın indirdiği kitabın bir kısmını, Muhammed’in hak peygamber olduğu gerçeğini, ilâhî hükümleri gizleyenler; gizledikleri karşılığında, servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaati, bir kaç pul alanlar, işte onlar, karınlarını ateşle doyurmuş, bedenlerini ateşle beslemiş olurlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacaktır. Onları temize çıkarmayacak, vicdanlarını arındırmayacaktır. Onlara can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.
Ahmet Varol = Allah'ın indirdiği Kitab'dan bir şeyler gizleyen ve onunla az bir değeri satın alanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemiyorlar. Allah, kıyamet gününde onlarla konuşmaz ve kendilerini temize çıkarmaz. Onlar için acıklı bir azap vardır.
Ali Bulaç = Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ın indirdiği kitab (Tevrat) dan Hazreti Peygamberin vasfını gizleyipte bununla biraz para alanlar var ya, kıyamet gününde, yedikleri rüşvet, onların karınlarında ancak ateş olur. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşur, ne de onları temize çıkarır. Onlara yalnız acıklı bir azâb vardır.
Ali Ünal = Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın indirdiği kitabın bir kısmını gizleyenler ve onu az bir değere değişenler, karınlarına ateşten başka bir şey tıkmış olmazlar; kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onları temize çıkartmayacaktır; onlara acıklı bir azap vardır.
Bekir Sadak = Gercekten, Allah'in indirdigi Kitab'dan bir seyi gizlemede bulunup onu az bir degere degisenler var ya, onlarin karinlarina tikindiklari ancak atestir. Allah kiyamet gunu onlarla konusmaz ve onlari gunahlardan aritmaz. Onlara elem verici azab vardir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir değere değiştirenler yok mu, işte onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz (ayıp ve günahlardan temizlemez); onlara elem verici bir azâb vardır..
Cemal Külünkoğlu = Allah'ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince; işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize de çıkarmaz. Onlara acıklı bir azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Gerçekten, Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizlemede bulunup onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlardan arıtmaz. Onlara elem verici azab vardır.
Diyanet Vakfi = Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Edip Yüksel = ALLAH'ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu az bir değere değişenler, karınlarına ateş tıkınıyorlar. Diriliş Gününde ALLAH onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Onlara acı verici bir azap var.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahın indirdiği kitabdan bir şeyi ketmedib de bununla biraz para alanlar muhakkak ki onlar karınlarında ateşden başka bir şey yemezler ve kıyamet günü Allah onlara ne söyler ne de kendilerini tezkiye eder, onlara sade bir «azabı elim» vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar muhakkak ki, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler ve kıyamet günü Allah onlarla ne konuşur, ne de onları temize çıkarır; onlara sadece pek elem veren bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır.
Gültekin Onan = Tanrı'nın indirdiği kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Diriliş / kıyamet gününde Tanrı onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Onlara acı verici bir azap vardır.
Harun Yıldırım = Muhakkak ki Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip, ona karşı az bir değer satın alanlar var ya; işte onların yedikleri karınlarında ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onları için acıklı bir azap da vardır…
Hasan Basri Çantay = Allanın indirdiği Kitabdan (Peygamberin vasıflarına dâir) bir şey'i gizleyib de onunla az bir bahayi (hasîs, bir menfaati) satın alanlar (yok mu?) Onlar karınlarına ateşden başka (bir şey) yemiş olamazlar. Kıyaamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki Allah’ın indirdiği (ve içinde Muhammed’in sıfatları bulunan) Kitab’ı gizleyip de onu (karşılığında ne alsalar) az (düşecek) bir fiyata satanlar yok mu; işte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemiyorlar! Allah da kıyâmet günü onlarla ne konuşur, ne de onları (günahlardan) temizler! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
İbni Kesir = Allah'ın indirdiği kitabtan birşey gizleyip de, onu az bir pahaya satanlar; işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz. Onları temize de çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.
Kadri Çelik = Gerçekten Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir değere satanlar (var ya), onların karınlarında yedikleri ancak ateştir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlardan arıtmaz. Elem verici azap onlar içindir.
Muhammed Esed = Allah'ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: onlar karınlarını ateşle doldurur. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de (günahlarından) onları arındıracaktır; şiddetli azap onları beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz Allah'ın indirdiği ilahi mesajdan bir kısmını gizleyenler ve bunu az bir gelir karşılığında pazarlayanlar da var. Onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onları temizlemeyecek, can yakıcı azab da onların olacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak o kimseler ki, Allah'ın kitaptan inzal etmiş olduğunu gizlerler ve bunun mukabilinde az bir bedel alırlar. İşte onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler. Ve Allah onlar ile Kıyamet gününde konuşmaz ve onları temize çıkarmaz ve onlar için elîm bir azap vardır.
Ömer Öngüt = Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizleyenler ve onu az bir pahaya satanlar var ya, işte onların karınlarına doldurdukları ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Şaban Piriş = Allah’ın indirdiği kitaptan, bir şeyi gizleyip, onu az bir pahaya satanlar, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
Sadık Türkmen = Allah’ın kitap’tan indirdiği şeyleri gizleyip de, onunla az bir değeri/dünyalığı satın alanlar var ya, işte onlar karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Allah'ın indirdiği kitapta bulunan birşeyi gizleyerek onu birkaç para karşılığında satanlar var ya, onlar karınlarına ateşten başka birşey indirmiyorlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve kendilerini günahlardan arındırmaz. Onları acı bir azap beklemektedir.
Suat Yıldırım = Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır.
Süleyman Ateş = Allâh'ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Kıyâmet günü Allâh ne onlara konuşacak ve ne de onları temizleyecektir. Onlar için acı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyi gizleyen ve onu az bir para karşılığında satan kimselere gelince, onlar ancak karınlarına ateş dolduruyorlar. Kıyamet gününde Allah ne onlarla konuşur, ne de kendilerini temize çıkarır; onların hakkı, acı bir azaptır.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın Kitap'tan indirdiği şeyi gizleyip onu basit bir ücret karşılığı satanlar, karınlarında ateşten başka bir şey yemiş olmazlar, Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacaktır, onları arındırmayacaktır da... Onlar için korkunç bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki onlar, Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyleri gizlerler ve onu az bir bedelle satarlar. İşte onların yedikleri (bu rüşvet), karınlarında ateşten başka bir şey olmaz. Ve kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmayacak ve onları tezkiye de etmeyecek (temize de çıkarılmayacaklar). Ve onlar için elîm bir azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Kitaptan (Kur’an dan) Allah’ın indirdiği hükümleri gizleyenler ve az bir bedelle satanlar, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemeyenlerdir. Allah onlarla kıyamet günü kesinlikle konuşmayacaktır ve onları temizlemeyecektir. Onlar için yalnızca can yakıcı bir azap vardır.
Bakara / 175 - Ulâikellezîneşteravud dalâlete bil hudâ vel azâbe bil magfireh(magfireti), fe mâ asberehum alen nâr(nâri).
Diyanet İşleri = İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardır sapıklığı doğru yola, azâbı yarlıganmaya karşılık olarak satın alanlar; ateşe ne de sabırlı kimselerdir ya.
Abdullah Parlıyan = İşte onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, bağışlanma karşılığında, azabı satın almışlardır. Onlar cehennem ateşine karşı ne kadar da dayanıklıdırlar veya bunlar kendilerini ateşe götürecek işler yapmakta ne derece sabırlı ve dirençlidirler.
Adem Uğur = Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!
Ahmed Hulusi = İşte bunlar BilHÜDA (nefslerinin hakikati olan Allâh Esmâ'sına iman) karşılığında dalâleti (dışa yönelik tanrı inancına sapmak); mağfiret (hakikatindeki Esmâ inancı getirisi olan bağışlanma) yerine azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar dayanıklı imişler!
Ahmet Tekin = Onlar, doğru yol, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yol karşılığında, hak yoldan uzaklaşıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederek başlarına buyruk yaşamayı, bağışlanma karşılığında azâbı kendilerine belâ olarak satın alanlardır. Bunlar ateş ile cezalandırılma azâbına rağmen ne kadar da cüretli davranıyorlar!
Ahmet Varol = İşte onlar hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık da azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!
Ali Bulaç = Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!
Ali Fikri Yavuz = Onlar, hak yolu bırakıp sapıklığı, mağfiret yerine azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe ne de sabırlıdırlar!...
Ali Ünal = Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
Bayraktar Bayraklı = Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, bağışlanmaya bedel olarak da azabı satın almışlardır. Onlar ateşe ne kadar dayanıklıdırlar!
Bekir Sadak = Onlar dogruluk yerine sapikligi, magfiret yerine azabi alanlardir.
Celal Yıldırım = İşte onlardır ki doğru yolun karşılığında sapıklığı, günahlardan arınıp temizlenme yerine azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne de sabırlıdırlar!
Cemal Külünkoğlu = İşte onlardır ki doğru yolun karşılığında sapıklığı, günahlardan arınıp temizlenme yerine azabı satın almışlardır. Onlar Cehennem ateşine karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!
Diyanet İşleri (eski) = Onlar doğruluk yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı alanlardır.
Diyanet Vakfi = Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!
Edip Yüksel = Onlar, hidayet karşılığında sapıklığı ve affedilme karşılığında azabı satın almışlardır. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar işte hidayeti verib dalâleti, mağfireti bırakıb azabı satın alan kimseler, bunlar ateşe ne sabırlı şeyler!...
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, bağışlamayı bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar ateşe ne kadar da dayanıklı şeyler!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
Gültekin Onan = Onlar, hidayet karşılığında sapıklığı ve bağışlanma karşılığında azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar.
Harun Yıldırım = İşte onlar; hidayete karşı sapıklığı, bağışlanmaya karşı azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı bu kadar sabrettiren nedir?
Hasan Basri Çantay = Onlar doğru yolu bırakıb sapıklığı, mağfirete bedel azaâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne de sabırlıdırlar!.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar, hidâyete mukabil dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
İbni Kesir = Onlar, hidayet karşılığında dalaleti, mağfiret karşılığında azabı satın almışlardır. Onlar, ateşe karşı ne de sabırlıdırlar.
Kadri Çelik = Onlar hidayet karşılığında dalaleti, mağfiret karşılığında azabı satın alanlardır. Onlar, ateşe karşı ne de sabırlıdırlar!
Muhammed Esed = İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı ve mağfiret karşılığında azabı satın almışlardır. Oysa ateşten ne kadar az korkar görünüyorlar!
Mustafa İslamoğlu = İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın aldılar. Meğerse ateşe ne kadar da dayanıklıymışlar!?
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar o kimselerdir ki, hidâyet mukabilinde dalâleti, mağfiret mukabilinde azabı satın almışlardır. Onları ateşe karşı bu kadar sabırlı kılan nedir?
Ömer Öngüt = Onlar hidayeti verip sapıklığı, mağfireti bırakıp azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!
Şaban Piriş = Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı; mağfireti bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Ateşe karşı ne de sabırlıdırlar.(!)
Sadık Türkmen = Işte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)
Seyyid Kutub = Onlar hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın alanlardır. Onlar Cehennem ateşine karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!
Suat Yıldırım = İşte onlar hidâyeti bırakıp dalaleti, mağfireti verip azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı imişler!
Süleyman Ateş = Onlar hidâyet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azâb satın almışlardır. Onlar ateşe, karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)
Tefhim-ul Kuran = Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar.
Ümit Şimşek = Onlar doğru yolu sapıklıkla, bağışlanmayı azapla değiştirmiş olan kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklı şey bunlar!
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar hidayeti satıp şaşkınlığı, affedilmeyi satıp azabı almışlardır. Ne kadar da dayanıklıdırlar ateşe!...
İskender Ali Mihr = İşte onlar ki hidayet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında da azabı satın alanlardır. Öyleyse onları ateşe karşı bu kadar sabırlı kılan nedir?
İlyas Yorulmaz = Onlar, Allah’ın doğru yoluna karşı sapıklığı, bağışlamasına karşı azabı satın almışlardır. Ateşe ne kadar dayanaklıdırlar?
Bakara / 176 - Zâlike bi ennellâhe nezzelel kitâbe bil hakk(hakkı), ve innellezînahtelefû fîl kitâbi le fî şikâkin baîd(baîdin).
Diyanet İşleri = Bu (azab) da, Allah’ın, Kitab’ı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, haksız da değildir. Çünkü Allah, kitabı şüphe yok ki hak olarak, doğruyu söylemek için indirdi. Allah kitabında ihtilafa düşenler, elbette haktan uzak bir ayrılıktadırlar.
Abdullah Parlıyan = Bu azabın sebebi şudur: Allah; kitabı hakikat ortaya çıksın, hak anlaşılsın ve uygulansın diye indirdi ve bu kitap üzerinde görüş ayrılığına düşenler, gerçekten derin bir anlaşmazlık ve uyuşmazlık içindedirler.
Adem Uğur = O azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.
Ahmed Hulusi = Bundan dolayıdır ki, (biennAllah) Allâh, ilmindeki, varlığın hakikati ve Sünnetullah bilgisinin açığa çıkmış hâli olan evren içre evrenler ilmini (Kitap) bizâtihi Hak olarak (bilHakk) inzâl etmiştir. Muhakkak ki Kitapta (bu bilgide - oluşta) ihtilaf edenler (bu gerçeğe karşı çıkanlar) kesinlikle gerçekten çok uzağa (şikakı baiyd) düşmüşlerdir.
Ahmet Tekin = O azap, Allah’ın emirlerine muhalefete cüretleri ve Allah’ın vahyile kutsal kitaplarda indirdiği hakikatleri gizlemeleri sebebiyledir. Kutsal kitaplarda birbirine halef olan nesiller, kitaplarındaki hakikatleri te’vil ve tahrif edenler, haktan uzak derin bir muhalefet, bir düşmanlık içindedirler.
Ahmet Varol = Bu, Allah'ın Kitab'ı hak üzere indirmiş olmasındandır. Kitab hakkında ayrılığa düşenler ise derin bir anlaşmazlık içindedirler.
Ali Bulaç = Bu, Allah'ın Kitabı şüphesiz hak olarak indirmesindendir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise uzak bir ayrılık içindedirler.
Ali Fikri Yavuz = Bu azâbın sebebi şudur: Çünkü Allah’ın hak olarak gönderdiği kitabın hükmünü gizlediler. Kitabın bir kısmını ikrar ve bir kısmını inkâr etmek suretiyle ihtilâfa düşenler, hakdan uzak bir ayrılık içindedirler.
Ali Ünal = Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
Bayraktar Bayraklı = Bu azabın sebebi, Allah'ın kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler elbette derin bir ayrılığa düşmüşlerdir.
Bekir Sadak = Bu da, Allah'in Kitab'i dogru olarak indirmesinden ileri geliyor. Kitab hakkinda ayriliga dusenler dogrusu derin bir cikmazdadirlar.*
Celal Yıldırım = Bu azâb, Allah'ın Kitabını hak olarak indirmesindendir. Kitap hakkında ayrılığa düşenler, elbetteki uzak bir ayrılık (derin bir çıkmaz) içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = İşte böyle; Allah kitabı hak bir sebeple indirmiştir. Kitap hakkında ihtilafa düşenler ise, şüphesiz haktan uzak bir anlaşmazlık içindedirler.
Diyanet İşleri (eski) = Bu da, Allah'ın Kitab'ı doğru olarak indirmesinden ileri geliyor. Kitap hakkında ayrılığa düşenler doğrusu derin bir çıkmazdadırlar.
Diyanet Vakfi = O azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.
Edip Yüksel = Böyledir; çünkü ALLAH gerçeği içeren kitabı indirmiştir ve kitap hakkında tartışanlar ise doğrusu derin bir anlaşmazlık içindedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Zira şüphesiz ki Allah kitabı sebebi hak ile indirdi, kitabda ıhtilâf edenler ise şüphesiz haktan uzak bir şıkak içindedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Zira bu azabın sebebi Allah'ın kitabı gerçekle indirmiş olmasındandır. Kitapta ayrılığa düşenler ise şüphesiz, haktan uzak bir ayrılık içindedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki Allah kitabı hak bir sebeple indirmiştir. Kitap hakkında ihtilafa düşenler ise, şüphesiz haktan uzak, bir anlaşmazlık içindedirler.
Gültekin Onan = Bu Tanrı'nın kitabı kuşkusuz hak olarak indirmesindendir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise doğrusu derin bir anlaşmazlık/ayrılık içindedir.
Harun Yıldırım = İşte bunun sebebi muhakkak ki Allah'ın, kitabı hak olarak indirmesidir. O kitap hakkında ihtilafa düşenler de şüphesiz ki uzak bir ayrılık içindedirler…
Hasan Basri Çantay = Bu (azabın) sebebi şudur: Çünkü Allah Kitabı şübhesiz hak olarak indirmişdir. O kitab (ın inzal, tasdıyk ve sıhhatin) da ihtilâfa düşenler elbette (Hakdan) uzak bir ayrılık içindedirler.
Hayrat Neşriyat = Bu (azab), doğrusu Allah’ın Kitâb’ı hak ile indirmesi (onların da bunu inkâr etmeleri) sebebiyledir. Artık şübhesiz ki Kitab hakkında ihtilâfa düşenler, elbette (haktan)uzak bir ayrılık içindedirler.
İbni Kesir = Bu, Allah'ın kitabı hak olarak indirilmiş olup, o kitabda ihtilafa düşenlerin şüphesiz ki, pek uzak bir şikak içinde olmalarındandır.
Kadri Çelik = Bu (azap) hiç şüphesiz Allah'ın kitabı hak olarak indirdiği içindir. Kitab hakkında ayrılığa düşenler, doğrusu derin bir ayrılık içine düşmüşlerdir.
Muhammed Esed = İşte böyle; hakikati ortaya koymak için ilahi kelamı indiren Allah olduğuna göre, ona karşı kendi görüşlerini dayatanlar derin bir açmazdadırlar.
Mustafa İslamoğlu = İşte bu sebeple Allah, ilahi kelamı hakikati ortaya çıkarmak için indirdi. Onlar Kitab üzerinde anlaşmazlığa düşerek, hakta bir hayli uzaklaştılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu azap onun içindir ki: Allah Teâlâ şüphesiz kitabını hak olarak inzal etmiştir. (Artık bunu ketm ve) Tekzîp edenler azaba müstahik olmazlar mı? Şüphe yok ki kitab-ı ilâhîde ihtilafa düşenler pek uzak bir ayrılık içindedirler.
Ömer Öngüt = O azabın sebebi, Allah'ın Kitab'ı hak olarak indirmesidir. (Buna rağmen) Kitap'da ayrılığa düşenler, derin bir anlaşmazlık içindedirler.
Şaban Piriş = (Bu azabın sebebi şudur:) Allah, kitabı şüphesiz hak olarak indirmiştir. O kitapta ihtilafa düşenler elbette haktan uzak bir ayrılık içindedirler.
Sadık Türkmen = Bu da Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olması sebebiyledir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedirler.
Seyyid Kutub = Bu azabın sebebi şudur: Allah, kitabı hak içerikli olarak indirdi ve bu kitap üzerinde görüş ayrılığına düşenler gerçekten derin bir anlaşmazlık, uyuşmazlık içindedirler.
Suat Yıldırım = Böyle olacaktır: Çünkü Allah kitabı gerçek bir gaye ile hak olarak indirmiştir. Ve kitap hakkında ihtilâfa dalanlar, haktan pek uzağa düşmüşlerdir.
Süleyman Ateş = (Onlara) böyle(azâb edilecek)dir. Çünkü Allâh, Kitabı gerçekle indirmiştir. Kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlık içindedirler.
Tefhim-ul Kuran = Bu, Allah'ın Kitabı şüphesiz hak olarak indirmesindendir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise uzak bir ayrılık içindedirler.
Ümit Şimşek = Bu azabın sebebi, inkâr ettikleri kitabı Allah'ın hak ile indirmiş olmasıdır. Onun için, kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, haktan pek uzak bir ayrılık içindedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu böyledir. Çünkü Allah, Kitap'ı hak olarak indirmiştir. Kitap'ta çekişmeye girenler, şıkak'a düşmüşlerdir/bütünden uzaklaştırıcı bir kopuşun tam içindedirler,
İskender Ali Mihr = İşte bu (azap), Allah’ın, Kitap’ı hak ile indirmiş olması sebebiyledir.Ve muhakkak ki Kitap hakkında ihtilâfa düşenler, mutlaka uzak bir ayrılık içindedirler.
İlyas Yorulmaz = İşte böylece Allah, bu sebeple kitabı (insanlar yaptıklarına göre, ne ile karşı karşıya geleceklerini öğrenmeleri için) hak ile indirmiştir.
Bakara / 177 - Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’si ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn(muttekûne).
Diyanet İşleri = İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yüzlerinizi doğuya, batıya çevirip durmanız, hayır sayılmaz ki. Hayır ve taat sahipleri, Allah'a, son güne, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, Allah sevgisiyle yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve esirlere mal veren, namaz kılan, zekât veren, ahdettikleri zaman ahitlerine vefa eden, sıkıntı ve şiddet vakitlerinde sabreden kişilerdir. Onlardır sözleri doğru olanlar, onlardır sakınanlar.
Abdullah Parlıyan = Gerçek erdemlilik, sevap ve hayra ulaşmak, yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz ile ilgili değildir. Ama gerçek hayra ulaşmak ve Allah'ı razı etmek; Allah'a ve ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanan; servetini kendisi için ne kadar kıymetli de olsa akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, yardım isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında dikkatli ve devamlı olan ve arındırıcı mâlî yükümlülük olan zekatı veren kişinin davranışıdır. Ve gerçek erdem sahipleri, söz verdiklerinde sözlerini tutan; felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte sözüyle eylemi bir olanlar bunlardır. Gerçekten yollarını Allah'ın kitabıyla bulanlar da bunlardır.
Adem Uğur = İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!
Ahmed Hulusi = Vechlerinizi (yüzünüzü veya şuurunuzu) doğuya veya batıya (varlığın hakikati veya sistem bilgisine) çevirmeniz BİRR (işin hakikatini yaşamak) değildir. Asıl BİRR, "B" işareti anlamıyla Allâh'a iman edip, gelecekte yaşanacak sürece, melâikeye (algılanıp fark edilemeyen varlığın hakikati olan Allâh Esmâ'sının kuvvelerine), Kitaba (varlığın hakikati ve Sünnetullah'a), Nebilere iman eden; Allâh sevgisiyle malı, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara (yuvasından - vatanından ayrı düşmüş), yardım isteyenlere, kölelikten kurtarmaya veren; salâtı ikame eden (Allâh'a yönelişinin bilfiil hakkını veren); zekâtını veren (Allâh'ın bağışladığından bir kısmını karşılıksız paylaşan); söz verdiğinde sözünde duran; sıkıntı, hastalık ve şiddete maruz kaldığında buna dayanandır. İşte bunlar sadıklar ve korunanlardır.
Ahmet Tekin = Gerçek hayır ve iyilik, hakiki müslümanlık, insanlık, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat gerçek iyiler ve hakiki müslümanlar, kâmil insanlar, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere imân edenler; sevdikleri malları ve servetleri, can ü gönülden, isteyerek, yakın akrabalara, yetimlere, dullara, öksüzlere, çevresi, çaresi olmayan yoksullara, yolda kalan muhtaç yolculara, yardım isteyenlere, medet umanlara, esirler ve kölelerin esaret boyunduruklarından kurtarılarak hürriyetlerine kavuşmasına harcayanlar; namazları âdâbına riayet ederek aksatmadan kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarına riayet edenler, sıkıntılara sabrederek mücadele edenler, hastalığa, açlığa, mallarına ve canlarına gelen zarara tahammül edenler, harbin şiddetli zamanında sabrederek savaşanlar ve kararlı davrananlardır. İşte onlar imanlarında samimi olanlardır. Onlar, işte onlar Allah’a sığınarak emirlerine yapışanlar, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerdir.
Ahmet Varol = İyilik yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Ancak iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden, O'nun sevgisi ile malı yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmış olana, dilenenlere ve kölelere veren, namazı kılan, zekatı veren, söz verdiklerinde sözlerini yerine getiren, darlıkta, hastalıkta ve savaşın kızıştığı anda sabreden kimselerin yaptıklarıdır. İşte bunlar doğru olanlardır. Takva sahibi olanlar da bunlardır.
Ali Bulaç = Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
Ali Fikri Yavuz = Yüzlerinizi (namazda) doğu ve batı tarafına çevirmeniz hayır ve taat değildir. Fakat hayır ve ibadet, Allah’a, âhirete, meleklere, Allah’ın indirdiği kitablara ve peygamberlere iman edenin ibadetidir ve Allah sevgisi üzere, yahud mala olan sevgisine rağmen, malı (fakir) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa , dilenenlere, köle ve esirlere (kurtulmaları için) harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekâtı veren kimsenin; ahidleştikleri zaman sözlerine sâdık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde, cihad ve savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte, bu vasıfları taşıyanlar, hakka uyan sâdıklardır ve bunlar takva sahipleridir.
Ali Ünal = Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
Bayraktar Bayraklı = İyilik, yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere ve kitaba iman edenin; malını çok sevmesine rağmen onu akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirlere verenin; namazı dosdoğru kılanın; zekâtı verenin; sözleştikleri zaman gereğini yerine getirenin; sıkıntıda, darlıkta, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanda sabır gösterenin eyleminden oluşur. İşte doğru olanlar bunlardır; işte sakınanlar da bunlardır.
Bekir Sadak = Yuzlerinizi dogudan yana ve batidan yana cevirmeniz iyi olmak demek degildir; Lakin iyi olan, Allah'a, ahiret gunune, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakinlarina, yetimlere, duskunlere, yolculara, yoksullara ve koleler ugrunda mal veren, namaz kilan, zekat veren ve ahidlestiklerinde ahidlerine vefa gosterenler, zorda, darda ve savas alaninda sabredenlerdir. Iste onlar dogru olanlardir ve sakinanlar ancak onlardir.
Celal Yıldırım = Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz (hakikî imânı yansıtan) iyilik ve erdemlik değildir. Ama (gerçek) iyilik ve erdemlik: Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inananların, malı —ona olan sevgisiyle— yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirleri kurtarmaya harcayanların, namaz kılan ve zekât verenlerin; andlaşıp anlaştıkları zaman verdikleri sözü yerine getirenlerin; zorda, darda ve savaşın kızıştığında sabredenlerin (bu. durumları ve imânlaradır. İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır korunup sakınanlar.
Cemal Külünkoğlu = İyi ve erdemli olmak (yalnızca) yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyi ve erdemli kişi; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a (Kur'an'a) ve peygamberlere inanıp; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren; sözleştikleri zaman sözlerinde duran; darlıkta, sıkıntıda ve çetin şartlar altında sabredenlerdir. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.
Diyanet İşleri (eski) = Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir; Lakin iyi olan, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitap'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır.
Diyanet Vakfi = İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!
Edip Yüksel = Yüzlerinizi doğu veya batı yönüne çevirmeniz iyilik değil. İyiler o kimseler ki ALLAH'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanırlar; akrabalara, yetimlere, muhtaçlara, yolda kalmışlara, dilencilere ve köleleri özgürlüğe kavuşturmaya seve seve para yardımında bulunurlar; namazı gözetir, zekatı verir, sözleştikleri vakit sözlerinde dururlar; zorluğa, sıkıntıya ve zulme karşı direnirler. İşte doğru olanlar onlardır, erdemli olanlar da onlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Erginlik değil: yüzlerinizi kâh gün doğu tarafına çevirmeniz kâh batı, ve lâkin eren o kimsedir ki Allaha, Ahıret gününe, Melâikeye, Kitaba ve bütün Peygamberlere iman edip karabeti olanlara, öksüzlere, bîçarelere yolda kalmışa, dilenenlere ve esirler uğrunda seve seve mal vermekte, hem namazı kılmakta hem zekâtı vermekte, bir de andlaştıkları vakit ahidlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık hallerinde ve harbin şiddeti zamanında sabr-ü sebat edenler işte bunlardır o sadıklar ve işte bunlardır o korunan müttekiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Erginlik, yüzlerinizi bir doğu bir batı tarafına çevirmeniz değildir. Ancak eren Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman edip yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirler uğrunda seve seve mal veren, hem namazı kılan, hem zekatı veren, sözleştikleri vakit sözlerini yerine getiren, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve savaşın kızıştığı anda sabır gösterenlerdir. İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.
Gültekin Onan = Yüzlerinizi doğu veya batı yönüne çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Tanrı'ya, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanan; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştileştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
Harun Yıldırım = İyilik yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir, fakat iyilik, kişinin Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, nebilere iman etmesi; ona olan sevgisine rağmen malı akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilencilere ve kölelere vermesi; namazı dosdoğru kılması; zekatı vermesi; ahitleştiklerinde yerine getirmesi; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta sabretmesidir. İşte onlar sadıklardır; işte onlar var ya, onlar muttakilerdir.
Hasan Basri Çantay = (Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz; birr (taat bu) değildir. Fakat birr, Allaha, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman eden, malı (nı Allah) sevgisiyle (yahud: mala olan sevgisine rağmen) akrabaye, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (Yolda kalmış müsâfırlere), dilenenlere ve köle ve esirler (i kurtârmıy) a veren, namazı (nı) dosdoğru kılan, zekâtı (nı) veren (kimselerin), ahidleşdikleri zaman sözlerini yerine getirenler (in), sıkıntıda ve hastalıkda ve muhaarebenin kızışdığı zamanlarda sabr-u metanet gösterenler (in birridir). Onlar (yok mu? îmanlarında ve birr-ü taat iddiasında) saadık olanlar onlardır ve onlar takvaaya erenlerin de ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = (Ey ehl-i kitab!) Yüzlerinizi (ibâdet maksadıyla) doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (için yeterli) değildir; fakat iyilik o kimsenin (iyiliği)dir ki, (o kişi) Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitab(lar)a ve peygamberlere îmân eder; ona (o elindeki mala) olan sevgisine rağmen malı akrabâlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve köleler uğrunda verir; namazı hakkıyla edâ eder ve zekâtı verir. Çünki (onlar) söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler ve sıkıntı (fakirlik), hastalık ve savaşın şiddetli ânında sabredenlerdir. İşte onlar, doğru olan kimselerdir. Takvâ sâhibi olanlar da işte ancak onlardır.
İbni Kesir = Yüzlerinizi Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz «bir» değildir. Lakin asıl «bir»; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitablara, peygamberlere iman eden, malını seve seve yakınlarına, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere, kölelere, esirlere veren, namazı kılan, zekatı veren, muahede yaptıklarında ahidlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve şiddetli savaş anında sabredenlerinkidir. İşte sadık olanlar da onlardır ve müttakiler de onlardır.
Kadri Çelik = Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyilik değildir. Lakin iyilik (sahipleri) Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden, kendisi sevdiği halde yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya mal harcayan, namaz kılan, zekât veren ve sözleştiklerinde sözlerine vefa gösterenler ile zorda, darda ve savaş anında sabredenlerdir. İşte onlar dosdoğru olanlardır ve takva sahipleri ancak onlardır.
Muhammed Esed = Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah'a, Ahiret Günü'ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır sadakatlerini gösterenler ve işte onlardır Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.
Mustafa İslamoğlu = Gerçek erdem yüzlerinizi doğuya veya batıya döndürmeniz değildir. Fakat gerçek erdem kişinin Allah'a, ahiret gününe, meleklere, İlahi kelama, peygamberlere inanması, malı -ona sevgi duymasına rağmen- yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü elinden alınanlara vermesi, namazı istikametle kılması, zekatı gönlünden gelerek vermesidir. Onlar söz verdikleri zaman sözlerinde dururlar, şiddetli zorluk ve darlıklara karşı göğüs gererler. İşte bunlardır sözlerine sadık kalanlar... Takvaya ermiş olanlar da bunlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Birr (takvâ) yüzlerinizi maşrık ve mağrip tarafına çevirmeniz değildir. Fakat birr, o kimsenin birridir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere imân etmiş olur. Ve malını seve seve karabet sahiplerine, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere verir. Ve esirleri azad etmek hususuna sarfeder. Ve namazını kılar, zekâtını verir. Bir de muâhede yaptıkları zaman ahidlerini yerine getirirler ve ihtiyaç, hastalık ve şiddetli savaş hallerinde de sabırlı bulunurlar. İşte sâdık olanlar onlardır. Muttakî olanlar da onlardan ibarettir.
Ömer Öngüt = Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanır. O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere maldan verir, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık olanlar bunlardır. İşte muttakîler de bunlardır.
Şaban Piriş = -Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz iyilik değildir. Fakat iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, malını sevgisine rağmen; akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilencilere, kölelere ve esirlere veren, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, sözleştikleri zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta sabredenlerin durumudur. İşte sadıklar ve muttakiler onlardır.
Sadık Türkmen = Iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik; “Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen onu yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyene ve (yönetimizinde olan ve özgürlükleri için) esirlere verenlerin; namazı gereği gibi kılan, zekatı (çalışıp üreterek) veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır (asıl iyilik).” İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
Seyyid Kutub = Yüzlerinizi Doğu ya da Batı tarafına çevirmeniz iyilik demek değildir. Asıl iyilik Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan; akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mallarını sevmelerine rağmen yardım edenlerin; namazı kılanların, zekâtı verenlerin, antlaşma yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmaları yerine getirenlerin; zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğrular (sözlerinin erleri) onlardır, takva sahipleri de onlardır.
Suat Yıldırım = İyilik (ve hayır), yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir. Asıl iyilik; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, sevdiği malını Allah’ı hoşnud etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır Allah’ı sayıp günahlardan korunan takvâlılar!
Süleyman Ateş = Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o(kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan(köle ve esir)lere verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allâh'ın azâbından) korunanlar da onlardır.
Tefhim-ul Kuran = Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; ona olan sevgisine rağmen, malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalmışa), isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenler(in tutum ve davranışıdır) . İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
Ümit Şimşek = Hayra ermek demek, yüzünüzü doğuya, batıya çevirmek demek değildir. Hayra eriş, o kimsenin erişidir ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmış; yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolculara, ihtiyacından dolayı isteyene, esaret altındakilere malından seve seve vermiş; namazı dosdoğru kılmış, zekâtı vermiştir. Onlar, sözleştikleri zaman sözlerinde duran kimselerdir. Onlar, darlıkta, sıkıntıda ve çetin şartlar altında sabredenlerdir. Onlar sadıkların tâ kendisi, onlar takvâ sahiplerinin tâ kendisidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz zafer ve mutluluğa ermek değildir. Zafer ve mutluluğa ermek o kişinin hakkıdır ki, Allah'a, âhıret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışa, yoksullara, özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir, namazı kılar, zekatı öder. Böyleleri söz verdiklerinde ahitlerine vefalıdırlar; bolluk ve bereket zamanı kadar, zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında da sabırlıdırlar. İşte bunlardır özüyle sözü bir olanlar. Ve işte bunlardır korunan takva sahipleri.
İskender Ali Mihr = Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah’a, yevm’il âhire (Allah’a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah’a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takva sahibi olanlardır).
İlyas Yorulmaz = Yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik yapmak değildir. Ama iyilik yapmak, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve elçilere inanmak, sevdiği mallardan, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve kölelikten kurtulmak isteyenlere vermek, namazı kılmak, zekâtı vermek, ahitleştiği zaman ahdini yerine getirmek, sıkıntıya, dara düştüğünde ve felaket geldiği anda sabır göstermektir. İşte böyle davrananlar (Allah’ın dinini) doğrulayanlar ve Allah dan sakınanlardır.
Bakara / 178 - Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumul kısâsu fîl katlâ el hurru bil hurri vel abdu bil abdi vel unsâ bil unsâ fe men ufiye lehu min ahîhi şey’un fettibâun bil ma’rûfi ve edâun ileyhi bi ihsân(ihsânin), zâlike tahfîfun min rabbikum ve rahmetun, fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm(elîmun).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, öldürülenler hakkında size kısas farz edilmiştir: Hüre karşılık hür, kula karşılık kul, kadına karşılık kadın. Fakat öldüren, kardeşinden azıcık bir affa nail olursa o zaman kısas kalkar; öldürülenin velîsinin, akla ve örfe uygun olarak iyiliğe uyması, öldürenin de, öldürdüğü kişinin velîsine güzellikle bir şey vermesi kalır. Bu, Rabbinizden hükmü hafifletmedir, rahmettir. Bundan sonra da gene zulme kalkan ve aşırı giden olursa artık ona elemli bir azap var.
Abdullah Parlıyan = Siz ey iman edenler! Öldürme olaylarında adil karşılık olan kısas, size farz kılındı. Hüre karşı hür, köle için köle, kadın için kadın öldürülür. Bununla beraber kim öldürülenin kardeşi veya velileri tarafından affedilirse, o zaman affedenin dinin öngördüğü diyeti istemesi, affedilenin de onu güzelce ödemesi gerekir. Bu Rabbinizin cezayı bir hafifletmesi ve acımasıdır. Buna rağmen bir kimse bilerek ve isteyerek hak ve adalet sınırlarını aşarsa pek acıklı bir azap vardır.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, öldürme olaylarında kısas (eşitlik esasına dayalı uygulama) yazıldı üzerinize! Hürriyeti olana hür olan, köleliği yaşayana köle olan, dişiliği yaşayana da dişi kısas olur. Katil eğer öldürdüğünün kardeşi (veya vârisi) tarafından (kısmen) affa uğrarsa, o takdirde örfe uyulmalı, (diyeti) ödenmelidir. Bu da Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa ona feci bir azap vardır.
Ahmet Tekin = Ey imân edenler, cinayetlerde, öldürülenlere karşılık katillere kısas uygulanması, size yazılı bir kanun haline getirildi, farz kılındı. Hür bir maktûle karşı, hür bir kimseye, maktul bir köleye karşı bir köleye, maktul bir kadına karşı bir kadına kısas uygulanır, ölüm cezası verilir.Ancak, maktûlün velisi, kardeşi tarafından kısas cezasından, vazgeçilen; ödeyeceği diyetin de bir kısmı bağışlanan kimseye, Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine İslâmî kurallarla örtüşen örfe, hakkaniyete uyularak, diyetin tahsilinde kolaylık gösterilmeli, sıkıştırılmamalı, katil de maktûlün tarafına süründürmeden, eksiltmeden diyeti güzellikle ödemelidir.Bunlar, sizden öncekilere konan kurallara göre, Rabbinizin cezaları hafifletmesi ve rahmetinin, merhametinin tecellisidir. Kim bundan sonra, bu hüküm ve emirlere uymayarak haddi aşarsa, onun için can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın. Her kime kardeşi tarafından bir bağışlamada bulunulursa bu zaman iyiliğe uyulmalı ve gerekli olan şey ona güzellikle verilmelidir. Bu, Rabbiniz tarafından size bir hafifletme ve rahmettir. Artık bundan sonra kim taşkınlık ederse ona acıklı bir azap vardır. [35]
Ali Bulaç = Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azab vardır.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler! (kasden) öldürülmüşler için size kısas (misilleme yapmak) farz kılındı: Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas olunur. (ölen müslüman olduğu halde, öldüren hür, köle ve kadın, her kimse kısas olunur, yani öldürdüğüne karşılık öldürülür.) Öldürülmüş olanın kardeşinden (verese ve velisinden) katilin lehine olarak bir şey bağışlansa da kısas düşürülse, ölünün velisi, hakkından ziyade olmıyarak, örfe göre diyet almalıdır; katil de maktulün velisine, icap eden diyeti güzel bir şekilde ödemelidir. İşte böyle afvederek diyet almak, Rabbiniz tarafından size bir hafiflik ve merhamettir. Kim bu bağışlama ve diyet alıştan sonra, katil ile veya katilin akrabasıyla düşmanlık yaparak tecavüzde bulunursa, onun için âhirette çok acıklı bir azab vardır.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Bununla beraber kim öldürülenin velisi tarafından bağışlanırsa, artık o zaman örfe uymak ve öldürülenin velisine güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra zulüm yapmaya kalkışırsa, ona acı bir azap vardır.
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Oldurulenler hakkinda size kisas farz kilindi: Hur ile hur insan, kole ile kole ve kadin ile kadin. Olduren, olenin kardesi tarafindan bagislanmissa, kendisine orfe uymak ve bagislayana guzellikle diyet odemek gerekir. Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavuzde bulunana elem verici azab vardir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Öldürülenler hakkında size kısas (eşit şekilde karşılık = misilleme) farz kılındı : Hürre hür, köleye köle, dişiye dişi... Bununla beraber kim (öldürülenin) kardeşinden az da olsa bağışlanırsa (kısas düşer); kendisine örfe uymak ve bağışlayana diyeti güzellikle ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azâb vardır.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! (Kasten) öldürülenler hakkında size kısas (misilleme yapmak) farz kılındı. (Öldürülen) hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen hak ve adalet sınırlarını bilerek ve isteyerek ihlal eden için şiddetli azap vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.
Edip Yüksel = İnananlar! Öldürmede size eşitlik farz kılındı. Hürre karşı hür, köleye köle, kadına kadın... Ama kim maktulun hısımları tarafından bağışlanırsa, o zaman uygun olanı yapması ve diyeti güzelce ödemesi gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra kim sınırı aşarsa onun için acı bir azap var.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! Maktuller hakkında üzerinize kısas yazıldı: hürre hür, köleye köle, dişiye dişi, bunun üzerine her kim kardeşinden cüz'î bir afve mazhar olursa o vakit vazife birinin o marufu takib etmesi birinin de ona borcunu güzellikle ödemesidir bu, rabbınızdan bir tahfif ve bir rahmettir, her kim bunun arkasından yine tecavüz ederse artık ona elîm bir azab vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi. Bununla birlikte her kim kardeşi tarafından kısmen bağışlanırsa, o vakit görev, birinin geleneğe uyması birinin de ona borcunu güzellikle ödemesidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmetttir. Her kim, bunun ardından yine tecavüz ederse, artık ona pek elem veren bir azap vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.
Gültekin Onan = Ey inananlar, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kim (hangi katilin) lehine, onun (maktülün) kardeşi (varisi veya velisi) tararfından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktülün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Ancak kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azap vardır.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın… Her kim de kardeşi tarafından bir şey affedilirse artık örfe uymalı ve ona güzellikle ödemelidir. İşte bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim de bundan sonra haddi aşarsa onun için çok acıklı bir azap vardır…
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, maktuller hakkında size kısas (misilleme) yazıldı (farzedildi). Hür, hür ile, köle, köle ile, dişi, dişi ile (kısas olunur). Fakat kimin (hangi kaatilin) lehinde maktulün kardeşi (velîsi) tarafından cüz'î birşey afvolunursa (hemen kısas düşer). Artık örfe uymak (şer'in ve aklın iyi gördüğünü yapmak, borcu) ona (maktulün velîsine) güzellikle ödemek (lâzımdır). Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve esirgemedir. O halde kim bu (afivden ve edadan) sonra (kaatile veya taraflarına muhaasame ve) tecâvüzde bulunursa onun için pek acıklı bir azâb vardır.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı! Hür olana hür, köleye köle, kadına kadın (kısâs edilir, öldürülür)! Fakat (öldüren) o kimse lehinde, kardeşi tarafından (cüz’î) bir şey affedilirse, o takdirde (affedene düşen,) örfe tâbi' olmak(diyetini aşırıya kaçmadan almak)tır ve (öldürene düşen de, diyeti) ona güzellikle ödemektir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen kim bundan sonra haddi aşarsa, artık ona (pek) acıklı bir azab vardır!
İbni Kesir = Ey iman edenler; öldürmede size kısas farz kılındı. Hür; hür ile, köle; köle ile, dişi; dişi ile. Ama kim de kardeşi tarafından affedilirse, ma'ruf olan emre ittiba etmeli ve ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbınız tarafından bir hafifletme ve rahmettir. Kim, bundan sonra da tecavüzde bulunursa; onun için pek acıklı bir azab vardır.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi. O halde eğer birisi (dini) kardeşi tarafından bağışlanırsa (ve kısas hükmü diyete dönüşürse) iyiliğe uymalıdır (diyet hususunda karşı tarafın maddi durumunu göz önünde bulundurmalıdır) ve (katil de öldürülenin velisine diyeti) iyilikle ödemelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa elem verici azap onun içindir.
Muhammed Esed = Siz, ey imana ermiş olanlar! Öldürme (olayların)da adil karşılık (kısas) size farz kılındı: Hür için hür, köle için köle ve kadın için kadın. Ve eğer kardeşi tarafından suçlu kimse (nin suçunun bir bölümünü) bağışlanmışsa, bu (bağış) uygun şekilde tatbik edilmeli ve kardeşine tazminatı güzellikle ödenmelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen hak ve adalet sınırlarını bilerek ve isteyerek ihlal eden için şiddetli azap vardır.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Cinayete kurban gidenler hakkında size adil karşılık farz kılındı: Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın. Bunun üzerine her kim kardeşi tarafından bir şekilde bağışlanırsa, bu bağış makul bir biçimde uygulanmalı, tazminatı da ona güzellikle ödenmeli: İşte bu, Rabbiniz katından bir kolaylaştırma ve rahmettir. Kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun için şiddetli bir azap vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey mü'minler! Maktuller hakkında sizin üzerinize kısas farz olmuştur. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas edilir. Fakat hangi bir katil için kardeşi tarafından bir şey affedilirse ma'ruf olan emre ittiba etmeli ve ona da (diyeti) güzellikle edada bulunmalıdır. Bu Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmetir. Artık bundan sonra tecavüzde bulunursa onun için elîm bir azap vardır.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın (öldürülür). Bununla beraber (katil) bir kimse kendi lehine kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından affedilirse, bundan sonra iyiye uymak ve (öldürülenin velisine) güzelce diyet ödemek gerekir. Bu (uygulama) Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir. Buna rağmen her kim ki bundan sonra haddi aşarsa, onun için elem verici bir azap vardır.
Şaban Piriş = -Ey İman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür olan ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas olunur. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, artık örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra da tecavüzde bulunana elem verici azap vardır.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür, köle/esir ve kadın olması fark etmez!.. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin varisi, velisi) tarafından affedilirse, örfe uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra haddi aşana çok acıklı bir azap vardır.
Seyyid Kutub = Ey iman edenler! Maktüller hakkında size kısas farz edildi. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile, fakat kimin lehine maktulün kardeşi tarafından bir şey affedilirse, ma’ruf olan emre ittiba etmeli, ona güzellikle (diyet) ödemelidir. Bu Rabb’ınız tarafından bir hafifletme ve rahmettir. Artık bundan sonra kim haddi tecavüz ederse; onun için pek acıklı bir azap vardır.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Öldürülen kimselerin hakkını almak için size kısas farz kılındı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile kısas olunur. Ama kim, maktûlün velisi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra, diyeti ona güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gerekir. Bu esneklik Rabbiniz tarafından bir kolaylık ve lütuftur. Artık kim bundan sonra karşıdakinin hakkına tecavüz ederse, Ona son derece acı bir azap vardır.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, öldürmelerde kısâs size farz kılındı. (Kâtilin de öldürülmesi gerekir). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Kardeşi tarafından kısmen affedilen kimse, örfe uyup o(affeden kardeşi)ne güzelce (diyeti) ödemelidir! Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azâb vardır.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı) . Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehinde, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden (size) bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim de bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azab vardır.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Cinayetlerde size kısas farz kılındı. Hür olan, öldürdüğü hür kimse yerine; köle, öldürdüğü köle yerine; kadın, öldürdüğü kadın yerine kısas olunur. Kim kardeşi tarafından bir affa uğrarsa, akla ve örfe uygun bir şekilde, diyetini güzellikle ödesin. Bu, Rabbinizden size bir indirim ve bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa, pek acı bir azabı hak etmiş olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır. Hür kişiye karşılık hür, köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi... Kim kardeşi tarafından herhangi bir şekilde affa uğrarsa, bu durumda örfü izlemek ve affedene en güzel biçimde bir ödeme yapmak gerekir. İşte bu, Rabb'inizden size bir hafifletme ve bir rahmettir. Kim bundan sonra azgınlık ve düşmanlık ederse onun için korkunç bir azap vardır.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Katl (öldürülme) konusunda kısas üzerinize yazıldı (size farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi (kısas olunur), fakat kim, onun (öldürülenin) kardeşi tarafından bir şey ile (bir diyet karşılığı) affolunursa (bağışlanırsa), o taktirde gereken, örfe tâbî olunması ve ona (affedene), (diyetin) ihsanla ödenmesidir. İşte bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra haddi aşarsa (saldırıya kalkarsa) o zaman onun için elîm bir azap vardır.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Öldürme olayında öldürene, ölen gibi ölüm cezası (kısas) uygulanması sizin üzerinize farz kılındı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile ceza uygulanır. Kim (öldürme fiilini yapan) öldürülenin velisi tarafından affedilirse, örfe göre uygulama yapılmalı ve öldürülenin velisine güzellikle diyeti ödenmelidir. Bu kolaylık Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa, onun için acıklı bir azap vardır.
Diyanet İşleri = Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey aklı erenler, özü sözü temiz kimseler, korunmanız, sakınmanız için kısasta size hayat var.
Abdullah Parlıyan = Çünkü ey derin kavrayış sahipleri! Adil karşılık kuralı olan kısasta, sizin için hayat vardır. Çünkü böylece takvayı bulur Allah'ın kitabına göre hareket etmiş olursunuz.
Adem Uğur = Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.
Ahmed Hulusi = Sizin için kısasta hayat vardır. Derin düşünen akıl sahipleri. . . Tâ ki böylece korunursunuz.
Ahmet Tekin = Ey akıl ve vicdan sahipleri, kısas cezasının uygulanmasının gayesi hepiniz için, toplum için güvenli bir hayat teminidir. Umulur ki Allah’a sığınarak emirlerine yapışır, günahlardan arınıp, azaptan korunur, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olursunuz.
Ahmet Varol = Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri! Umulur ki sakınırsınız.
Ali Bulaç = Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.
Ali Fikri Yavuz = Ve bu kısasta sizin için bir hayat vardır, ey tam akıl sahipleri! Gerek ki, haksız adam öldürmekten korunursunuz.
Ali Ünal = Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
Bayraktar Bayraklı = Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.
Bekir Sadak = Ey akil sahibleri! Kisasta sizin icin hayat vardir. Artik, Allah'a karsi gelmekten sakinirsiniz .
Celal Yıldırım = Hem kısasta, ey akıl sahipleri sizin için hayat vardır. Ola ki (Allah'tan korkup) sakınırsınız.
Cemal Külünkoğlu = Ey derin kavrayış sahipleri! Adil karşılık (kısas/misilleme) yasasında sizin için hayat vardır. Olur ki sizler (bu sayede yaralama ve cinayetten) korunursunuz.
Diyanet İşleri (eski) = Ey akıl sahibleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Artık, Allah'a karşı gelmekten sakınırsınız.
Diyanet Vakfi = Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.
Edip Yüksel = Sizin için bu eşitlikte hayat kurtarma vardır, ey akıl sahipleri, böylece korunursunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem kısasta size bir hayat vardır ey temiz aklı temiz özü olanlar! gerek ki korunursunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sizin için kısasta bir hayat vardır, ey temiz aklı, temiz özü olanlar! Belki korunursunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.
Gültekin Onan = Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.
Harun Yıldırım = Kısasta sizin için hayat vardır; Ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız!
Hasan Basri Çantay = Ey salim akıl saahibleri, kısasda sizin için (umumî) bir hayaat vardır. Tâki (katilden) sokmasınız.
Hayrat Neşriyat = O hâlde ey akıl sâhibleri, (bilin ki) sizin için kısasta hayat vardır. Tâ ki siz (bu sâyede bir başkasını haksız yere öldürmekten) sakınasınız.
İbni Kesir = Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahibleri. Ta ki, sakınasınız.
Kadri Çelik = Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu sayede adam öldürmekten) sakınırsınız.
Muhammed Esed = Çünkü, ey derin kavrayış sahipleri, adil karşılık ((kısas) yasası)nda sizin için hayat vardır, böylece belki Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursunuz.
Mustafa İslamoğlu = Bakın ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta büyük bir hayat vardır. Umulur ki siz (katilden) sakınırsınız.
Ömer Öngüt = Kısasta sizin için hayat vardır. Ey akıl sahipleri! Belki böylece Allah'tan korkarsınız.
Şaban Piriş = -Ey akıl sahipleri, Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.
Sadık Türkmen = Ey akıl sahipleri! Kısası uygulamada sizin için hayat vardır. Umurlur ki (suç işlemeyerek) korunursunuz.
Seyyid Kutub = Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır. Bu sayede adam öldürmekten sakınırsınız
Suat Yıldırım = Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Böylece korunmayı umabilirsiniz.
Süleyman Ateş = Ey akıl sâhipleri, kısâsta sizin için hayât vardır, böylece korunursunuz.
Tefhim-ul Kuran = Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.
Ümit Şimşek = Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri! Böylece sakınmış olursunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey aklı ve gönlü işleyenler, kısasta sizin için hayat vardır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.
İskender Ali Mihr = Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.
İlyas Yorulmaz = Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri! Umulur ki korunursunuz.
Bakara / 180 - Kutibe aleykum izâ hadara ehadekumul mevtu in tereke hayrâ(hayran), el vasiyyetu lil vâlideyni vel akrabîne bil ma’rûf(ma’rûfi), hakkan alel muttekîn(muttekîne).
Diyanet İşleri = Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulunması -Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olarak- size farz kılındı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biriniz ölürken kendisinden sonra bir hayır bırakacaksa anasına, babasına ve yakınlarına, örfe uyarak vasiyette bulunmalı. Bu, sakınanlara bir haktır, bir borçtur.
Abdullah Parlıyan = Herhangi birinize ölüm yaklaştığında, eğer arkasında yeterli bir servet bırakıyorsa; ana, baba ve diğer yakın akrabalarına uygun şekilde vasiyette bulunmak size farz kılındı. Bu, hayat proğramını Allah'ın kitabıyla belirleyenler için bir yükümlülüktür.
Adem Uğur = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
Ahmed Hulusi = Birinize ölüm yaklaştığında eğer bir hayır (miras - mal) bırakacaksa, ana-babası veya akrabaları için vasiyet etsin. Bu korunmak isteyenler için bir haktır!
Ahmet Tekin = Ölüm hastalığı anında, bırakabileceği malı, serveti olanlarınıza, Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine göre, meşrû, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun bir şekilde anaya, babaya, akrabalara vasiyet yapması farz kılındı.Bu vasiyetleri icra etmek, yerine getirmek de, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerin üzerine düşen bir sorumluluktur.
Ahmet Varol = Sizden birine ölüm geldiğinde arkasında bir varlık bırakırsa, anne, babaya ve yakınlara iyilik üzere vasiyette bulunmak üzerinize farz kılındı. Bu, takva sahiplerinin üzerine bir haktır. [36]
Ali Bulaç = Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı).
Ali Fikri Yavuz = Sizden birinize ölüm alâmetleri belirdiği zaman, eğer geriye mal bırakacaksa, babasına, anasına ve akrabasına malının üçte birinden çok olmıyacak şekilde vasiyyet etmek farz kılındı. Bu vasiyyet, ebeveyn ve akrabasını mahrum etmemek için takva sahiplerine hak oldu. (Bu âyeti kerimenin hükmü, daha ileride gelecek olan Nisa sûresindeki miras âyeti ile kaldırılmış, nesh edilmiştir.)
Ali Ünal = İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
Bayraktar Bayraklı = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek sakınanlar üzerine bir borçtur.
Bekir Sadak = Birinize olum geldigi zaman, eger mal birakiyorsa, ana babaya, yakinlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi Allah'a karsi gelmekten sakinanlara bir borc olarak size farz kilindi.
Celal Yıldırım = Birinize ölüm geldiğinde, bir hayr (çokça mal) bırakacaksa, ana - babaya, yakınlara uygun ve meşru' bir biçimde vasiyette bulunması, —Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlara yerine getirilmesi bir hak olmak üzere— size farz kılındı.
Cemal Külünkoğlu = Herhangi birinize ölüm yaklaştığında eğer geride bir servet bırakıyorsa anaya, babaya ve yakın akrabalara geleneklere uygun biçimde vasiyette bulunması, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar üzerine bir borçtur.
Diyanet İşleri (eski) = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak size farz kılındı.
Diyanet Vakfi = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
Edip Yüksel = Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya, yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için bir görevdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Birinize ölüm geldiği vakit bir hayır -bir mal- bırakacaksa, babası ve anası ve en yakın akrıbası için meşru bir surette vasıyyet etmek müttekiler üzerine icrası vacib bir hak olarak üzerinize yazıldı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Birinize ölüm geldiği vakit, bir mal bırakacaksa, babası, annesi ve en yakın akrabası için meşru bir biçimde vasiyette bulunması, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar üzerine yapılması gerekli bir hak olarak üzerinize yazıldı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Birinize ölüm geldiği vakit, bir hayır (bir mal) bırakacaksa, babası, anası ve en yakın akrabası için meşru bir surette vasiyet etmek, Allah'tan korkan kimseler üzerine yerine getirilmesi vacib bir hak olarak size farz kılındı.
Gültekin Onan = Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması - Tanrı'ya karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak - size yazıldı.
Harun Yıldırım = Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman, eğer bir hayır bırakacaksa, anaya, babaya ve akrabalara örfe uygun bir şekilde vasiyet etmek, muttakiler üzerine bir hak olarak size yazıldı.
Hasan Basri Çantay = Sizden birinize ölüm gelib çatdığı vakit eğer mal bırakacaksa anaya, babaya, yakın akrabaya meşru' bir suretde vasıyyetde bulunmak takvaa sahihleri üzerinde bir hak olarak farzedildi.
Hayrat Neşriyat = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa, ana-babaya ve akrabâlara meşrû' bir sûrette vasiyet etmek, takvâ sâhiblerine bir borç olarak üzerinize farz kılındı!
İbni Kesir = Sizden birinize ölüm geldiği zaman; eğer bir hayır bırakacaksa; anaya, babaya, yakın akrabaya, ma'ruf şekilde vasiyette bulunması farz kılındı. Bu, takva sahibleri üzerinde bir haktır.
Kadri Çelik = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakıyorsa, anaya babaya ve yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi, takva sahiplerine bir hak olarak size de yazıldı.
Muhammed Esed = Herhangi birinize ölüm yaklaştığında, eğer arkasında yeterli bir servet bırakıyorsa, ebeveynine ve (diğer) yakın akrabalarına uygun şekilde vasiyette bulunmak size farz kılındı: Bu, Allah'a karşı sorumluluk bilincini duyanlar için bir yükümlülüktür.
Mustafa İslamoğlu = Herhangi birinize ölüm yaklaştığında eğer geriye bir değer bırakıyorsa, münasip bir biçimde anne-babaya ve yakın akrabaya vasiyet etmek size farz kılındı. Bu, Allah'a karşı sorumluluk duyanların uymaları gereken bir hakikattir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Birinize ölüm yaklaştığı zaman eğer fazla bir mal terkedecekse anasına, babasına ve en yakınlarına mâruf veçhile vasiyette bulunması farz kılınmıştır. Bu muttakîler üzerine terettüp eden bir vecibedir.
Ömer Öngüt = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer geriye bir hayır (mal) bırakacak olursa, anaya, babaya ve yakın akrabaya usulüne uygun bir şekilde vasiyette bulunmak takvâ sahipleri üzerine bir hak olarak yazıldı.
Şaban Piriş = Sizden birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, muttakiler üzerine bir borç olarak yazıldı.
Sadık Türkmen = Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa; anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda o vasiyette bulunması; Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olaraksize farz kılındı.
Seyyid Kutub = İçinizden biri ölmek üzereyken eğer geride mal (hayır) bırakıyorsa anaya, babaya ve yakın akrabalara geleneklere uygun biçimde vasiyyette bulunması, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
Suat Yıldırım = Sizden öleceğini hisseden herhangi biriniz, geriye mal bırakacaksa; Annesi, babası ve akrabaları için, münasip bir tarzda vasiyet etmesi size farz kılındı. Bu, haksızlık yapmaktan korunan takvâlılar üzerine borçtur.
Süleyman Ateş = Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa, anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek, korunanlar üzerine bir borçtur.
Tefhim-ul Kuran = Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size yazıldı (farz kılındı) .
Ümit Şimşek = Sizden birisine ölüm yaklaştığında, eğer ardında mal bırakacaksa, vasiyet etmek farz kılındı. Bu vasiyetin anne ve baba ile akrabaya uygun şekilde yapılması gerekir. Bu, takvâ sahipleri üzerine bir borçtur.
Yaşar Nuri Öztürk = İçinizden birine ölüm geldiğinde, eğer bir hayır bırakacaksa, üzerinize yazılan şudur: Ana-babaya, akrabaya, örfe uygun vasiyette bulunmak. Takva sahipleri üstüne bir hak olarak...
İskender Ali Mihr = Sizden birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (mal v.s) bırakırsa, anne-babaya ve yakınlarına (akrabalarına) marufla (örf ve adete uygun olarak) vasiyet etmek, siz muttekilerin (takva sahiplerinin) üzerine (yerine getirilmesi gereken) bir hakk (bir borç) olarak farz kılındı.
İlyas Yorulmaz = Sizden birisine ölüm geldiğinde, geride bıraktığı mal varlığı varsa, ana babaya ve akrabaya, örflere (mevcut uygulamalara) göre vasiyet etmesi farz kılındı. Vasiyet etmek Allah dan sakınanlar üzerine de zorunlu bir haktır.
Bakara / 181 - Fe men beddelehu ba’de mâ semiahu fe innemâ ismuhu alellezîne yubeddilûneh(yubeddilûnehu), innallâhe semîun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Vasiyeti duyduktan sonra değiştiren olursa şüphe yok ki bu işin vebali, ancak değiştirenedir. Muhakkak ki Allah, her şeyi duyar ve bilir.
Abdullah Parlıyan = Kim haberi olduktan sonra vasiyeti değiştirirse, böyle davranmanın günahı yalnızca onu değiştirenedir. Allah herşeyi işiten ve herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.
Ahmed Hulusi = Artık kim bunu işittikten sonra (vasiyeti uygulamazsa), onun suçu yalnızca onu değiştirenin üzerinedir. Muhakkak ki Allâh Semi'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Her kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, bunun bilerek işlenen günahı, vebali, değiştirenlerin boynunadır. Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Kim onu (vasiyyeti) duyduktan sonra değiştirirse, günahı değiştirenlerin üzerinedir. Allah duyandır, bilendir.
Ali Bulaç = Bundan böyle kim onu (vasiyeti) işittikten sonra değiştirirse, günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Artık ölünün vasiyyetini işittikten sonra onu değiştirenin günahı ölüye değil, değiştirenin üzerinedir. Şüphesiz ki Allah vasıyyet edenin vasiyyetini işitici ve vasiyyeti değiştirenin işini bilicidir.
Ali Ünal = Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz ki Allah işitir; bilir.
Bekir Sadak = Vasiyeti isittikten sonra degistiren olursa, bunun gunahi degistirenin uzerinedir. Allah suphesiz isitir ve bilir.
Celal Yıldırım = Artık vasiyyeti İşittikten sonra onu kim değiştirirse, günah ve vebalı değiştirenler üzerinedir. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Ve her kim vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, bunun günahı değiştirenin üzerinedir. Muhakkak ki Allah, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Vasiyeti işittikten sonra değiştiren olursa, bunun günahı değiştirenin üzerinedir. Allah şüphesiz işitir ve bilir.
Diyanet Vakfi = Her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.
Edip Yüksel = Kim işittikten sonra onu değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. ALLAH İşitendir, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = imdi her kim bunu duyduktan sonra onu değiştirirse her halde vebali sırf o değiştirenlerin boyunadır şüphe yok ki Allah işidir bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi her kim bunu duyduktan sonra değiştirirse, her halde vebali yalnızca o değiştirenlerin boynunadır. Şüphe yok ki, işitir, bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, her halde vebali, sırf o değiştirenlerin boynunadır. Şüphe yok ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Gültekin Onan = Bundan böyle kim onu (vasiyeti) işittikten sonra değiştirirse, günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir. Kuşkusuz Tanrı işitendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Her kim de bunu işittikten sonra onu değiştirirse bunun günahı elbette ki onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz ki Allah Semi’dir, Alîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Artık kim bunu (ölünün bu vasıyyetini) işitdikden sonra onu tebdil ederse her halde vebali onu değişdirenlerin üzerinedir. Şübhesiz ki Allah hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir.
Hayrat Neşriyat = Şimdi kim bunu (bu yapılan vasiyeti) işittikten sonra onu değiştirirse, artık günâhı ancak onu değiştirenler üzerinedir. Şübhesiz ki Allah, Semî' (vasiyetlerinizi işiten)dir, Alîm(yaptığınız herşeyi hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Kim de onu işittikten sonra değiştirirse; onun günahı değiştirenlerindir. Şüphe yok ki Allah Semi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Vasiyeti işittikten sonra değiştiren olursa, bunun günahı değiştirenin üzerinedir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.
Muhammed Esed = Ve kim, öğrendikten sonra böyle bir hükmü değiştirirse, böyle davranmanın günahı, yalnızca onu değiştirenedir. Doğrusu Allah, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Kim de (vasiyeti) işittikten sonra tahrif edip değiştirirse, bunun günahı yalnızca onu değiştirenedir. Doğrusu Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık her kim bunu işitip bildikten sonra tebdîl ederse şüphe yok ki bunun günahı o tebdîl edenlerin üzerinedir. Allah Teâlâ muhakkak semîdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Kim de bunu işittikten (ve kabullendikten) sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = Vasiyeti işittikten sonra değiştiren olursa bunun günahı değiştirenlerin üzerinedir. Allah, şüphesiz işiten ve bilendir.
Sadık Türkmen = Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah; hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Kim bu vasiyyeti, işittikten sonra değiştirirse, günahı onu değiştirenin boynunadır. Hiç şüphesiz; Allah işitendir, bilendir.
Suat Yıldırım = Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, artık vebali değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.
Süleyman Ateş = Kim işittikten sonra vasiyyeti değiştirirse, günâhı, onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allâh işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Bundan böyle kim onu (vasiyeti) işittikten sonra değiştirirse, günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Vasiyeti işittikten sonra onu değiştiren olursa, günahı değiştirenin boynunadır. Allah ise herşeyi işitir, herşeyi bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse hiç kuşkusuz bunun günahı onu değiştirenler üzerinedir. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
İskender Ali Mihr = Artık kim onu (vasiyeti) işittikten sonra değiştirirse, o taktirde onun günahı(vebali), sadece onu değiştirenlerin üzerinedir. Muhakkak ki Allah Sem’î’dir (en iyi işitendir), Alîm’dir (en iyi bilendir).
İlyas Yorulmaz = Kim vasiyet edenin vasiyetini işitirde, onu değiştirirse, vasiyetten mağdur olanın sorumluluğu vasiyeti değiştirene aittir. (Bilsin ki) Allah her şeyi elbette işiten ve bilendir.
Bakara / 182 - Fe men hâfe min mûsın cenefen ev ismen fe aslaha beynehum fe lâ isme aleyh(aleyhi), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Diyanet İşleri = Vasiyet edenin hataya meyletmesinden ve günaha girmesinden korkan bir kimse, (tarafların) aralarını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Vasiyet edenin yanılmasından, suç işlemesinden ürküp aralarını bulana suç yok. Şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Ama her kim vasiyet edenin bir hata yaptığından veya bilerek bir kusur işlediğinden endişe eder ve bunun üzerine mirasçılar arasında bir uzlaşma sağlarsa, bu nedenle kendisine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok acıyandır.
Adem Uğur = Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de (alâkalıların) aralarını bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan hem de esirgeyendir.
Ahmed Hulusi = Kim vasiyet edenin hata yapmasından ya da bilerek yanlış yapmasından korkup, (vârisler arasında) arabuluculuk yaparsa, onun üzerine bir suç yoktur. Muhakkak ki Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Kim de, vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bilerek bir günaha girmesinden endişe ederek tarafların arasını düzeltir, geliştirirse, ona bir vebal yoktur. Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Kim vasiyet edenin bir haksızlığa meyledeceğinden veya günaha gireceğinden korkar da, tarafların arasını düzeltirse onun üzerine bir günah yoktur. Allah bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.
Ali Bulaç = Bunun yanında, kim, vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden korkup da ikisinin (tarafların) arasını bulup düzeltirse, artık ona günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Kim vasiyyet edenin bir hata etmesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de iki tarafın arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Allah, hakkı yerine getireni bağışlayıcı ve emrine itaat edene merhamet edicidir.
Ali Ünal = Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Her kim, vasiyet edenin bir hata yaptığından veya bir kusur işlediğinden endişe eder ve bunun üzerine mirasçılar arasında bir uzlaşma sağlarsa, kendisine bir günah yoktur. Doğrusu Allah çok affedicidir; merhamet sahibidir.
Bekir Sadak = Vasiyet edenin yanilacagindan veya gunaha gireceginden endise duyan kimse, ilgililerin arasini duzeltirse ona gunah yoktur. Allah suphesiz bagislar ve merhamet eder. *
Celal Yıldırım = Kim de vasiyyet edenin hatâya düşüp haksızlığa kayacağından veya günaha gireceğinden endişe eder de ilgililerin arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Cemal Külünkoğlu = Bunun yanında, kim, vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden korkup da ikisinin arasını bulursa, artık ona günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = Vasiyet edenin yanılacağından veya günaha gireceğinden endişe duyan kimse, ilgililerin arasını düzeltirse ona günah yoktur. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.
Diyanet Vakfi = Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de (alâkalıların) aralarını bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan hem de esirgeyendir.
Edip Yüksel = Vasiyet edenin yanlışlık veya haksız bir paylaşım yapacağını sezen birisi olaya karışıp durumu düzeltirse günah işlemiş olmaz. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = her kim de vasıyyet edenin bir hata etmesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder ve tarafeynin aralarını düzeltirse ona vebal yoktur, şüphesiz Allah gafur, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim de vasiyet edenin bir yanlışlık yapmasından veya bir günaha girmesinden endişe eder de iki tarafın arasını düzeltirse ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayıcı çok merhametlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim de vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Gültekin Onan = Bunun yanında, kim vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden korkup da ikisini (tarafların) arasını bulup düzeltirse, artık ona günah yoktur. Gerçekten Tanrı bağışlayandır, rahimdir.
Harun Yıldırım = Her kim de vasiyet edenin yanılacağından veya günaha düşeceğinden korkup onların aralarını düzeltirse, kendisi için hiç bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Bununla beraber, kim vasıyyet edenin haksızlığa meylinden, yahud günâha gireceğinden endîşe edib de (alâkalıların) aralarını bulursa ona da hiç bir günâh yokdur. Şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = Kim de vasiyet edenin bir hatâ etmesinden veya bir günâha girmesinden endîşe edip de (vasiyetle alâkası olanların) aralarını düzeltirse, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
İbni Kesir = Bununla birlikte, kim vasiyet edenin haksızlığa meylinden, günaha girmesinden korkup aralarını bulursa; ona da bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, Gafur'dur. Rahim'dir.
Kadri Çelik = Vasiyet edenin yanılacağından veya günaha gireceğinden korkan kimse onların arasını düzeltirse, ona günah yoktur. Allah şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.
Muhammed Esed = Ama her kim, vasiyet edenin bir hata yaptığından veya (bilerek) bir kusur işlediğinden endişe eder ve bunun üzerine mirasçılar arasında bir uzlaşma sağlanırsa (bu nedenle) kendisine bir günah terettüb etmez. Doğrusu Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = Fakat kim vasiyet edenin yanlı ya da kasıtlı davrandığından endişe eder ve (mirasçıların) arasını uzlaştırırsa, bu durumda kendisine herhangi bir vebal yoktur. Elbette Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi her kim vasiyette bulunan kimsenin bir hatasından veya bir günaha girmiş olmasından korkar da aralarını ıslah ederse onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah Teâlâ gafûrdur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = Bununla birlikte her kim vasiyet edenin haksızlığa meyletmesinden veya günaha girmesinden korkar da (tarafların) arasını bulursa, ona bir günah yoktur. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.
Şaban Piriş = Vasiyet edenin yanılacağından veya günaha düşeceğinden endişe duyan kimse (ilgililerin) aralarını düzeltirse, ona günah yoktur. Allah, şüphesiz bağışlayan ve merhamet edendir.
Sadık Türkmen = Vasiyet edenin hataya meyletmesinden ve günaha girmesinden korkan bir kimse, (tarafların) aralarını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Seyyid Kutub = Kim vasiyyet edenin yanılgıya düştüğünden ya da günaha gireceğinden endişe ederek ilgililerin arasını bulursa bu yüzden günaha girmez. Hiç şüphesiz Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.
Suat Yıldırım = Vasiyet edenin hataya düşüp haksızlığa kaymasından veya günaha girmesinden endişe edip ilgililerin arasını bulan kimse, hiçbir vebale girmez. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.
Süleyman Ateş = Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da (tarafların) aralarını düzeltirse, ona günâh yoktur, Allâh bağışlayandır, esirgeyendir.
Tefhim-ul Kuran = Bunun yanında, kim, vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha gireceğinden korkup da ikisinin (tarafların) arasını bulup düzeltirse, artık ona da günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Kim vasiyet edenin bilerek veya bilmeyerek haksızlığa meyletmiş olmasından endişelenir de tarafların arasını düzeltirse, onun için bir günah yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim vasiyet edenin haksızlığa sapmış veya günah işlemiş olmasından endişelenip de ilgililerin arasını bulursa ona günah yoktur. Allah çok affedici, çok merhamet edicidir.
İskender Ali Mihr = Fakat kim, vasiyet edenin, haktan uzaklaşacağından veya günaha gireceğinden korkarsa, bu sebeple onların aralarını ıslâh ederse (düzeltirse), bu durumda, onun üzerine bir günah (vebal) yoktur. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).
İlyas Yorulmaz = Vasiyete şahitlik eden, vasiyet edenin hata yapacağından veya haksızlık yapacağından korkarsa, mirasçılar arasında uzlaşma sağlamasında sakınca yoktur. Allah bağışlayan ve merhametli olandır.
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, kötülüklerden, şüpheli şeylerden korunmanız için oruç, sizden öncekilere farz edildiği gibi size de farz edilmiştir.
Abdullah Parlıyan = Siz ey iman edenler! Allah size orucu farz kıldı nitekim oruç sizden öncekilere de farz idi ki böylece Allah'ın kitabıyle hayat proğramı belirlemiş olursunuz.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, SIYAM (oruç - bedenselliği en alt sınıra indirip hakikatine yönelmek) sizden öncekilere olduğu gibi size de hükmoldu. Tâ ki korunasınız!
Ahmet Tekin = Ey imân edenler, oruç sizden öncekilere yazılı bir kanun haline getirilerek farz kılındığı gibi, size de yazılı bir kanun haline getirilerek farz kılındı. Umulur ki, Allah’a sığınarak emirlerine yapışır, günahlardan arınır, azaptan korunur, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olursunuz.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, (fenalıklardan) sakınırsınız diye oruç sizin üzerinize de farz kılındı.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Gerek ki oruç sayesinde fenalıklardan korunasınız.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
Bayraktar Bayraklı = (183-184) Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı ki, takvâya ulaşasınız. Ancak, sizden kim hasta ve yolcu olursa, diğer zamanlarda aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır. Bunun dışında çeşitli nedenlerle orucu çok zorlukla tutabilecek olanlar, bir fakiri doyuracak kadar fidye vermelidirler. Her kim, yapmakla sorumlu olduğundan daha fazla iyilik yaparsa, kendisine iyilik yapmış olur; eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Bekir Sadak = (183-18) 4 Ey Inananlar! Oruc, sizden oncekilere farz kilindigi gibi, Allah'a karsi gelmekten sakinasiniz diye, size sayili gunlerde farz kilindi. Icinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadigi gunlerin sayisinca diger gunlerde tutar. Oruca dayanamiyanlar, bir duskunu doyuracak kadar fidye verir. Kim gonulden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruc tutmaniz eger bilirseniz sizin icin hayirlidir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı. Ola ki korunup sakınırsınız.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayasınız diye oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı.
Diyanet İşleri (eski) = (183-184) Ey İnananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye, size sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamıyanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
Edip Yüksel = İnananlar, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi, sakınmanız için size de farz kılındı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! Üzerlerinize oruc yazıldı, netekim sizden evvelkilere yazılmıştı gerek ki korunursunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
Gültekin Onan = Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç size de yazıldı. Umulur ki sakınırsınız.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı; umulur ki sakınırsınız.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler sizden evvelki (ümmet) lere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz edildi). Tâki korunasınız.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de)üzerinize farz kılındı; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.
İbni Kesir = Ey iman edenler; sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Ta ki korunasınız.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, ki Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Oruç tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı; belki bu sayede takvaya erersiniz:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân edenler! Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi sizin üzerinize de farz olmuştur. Tâ ki sakınabilesiniz.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı. Tâ ki korunasınız.
Şaban Piriş = -Ey İman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye size de farz kılındı.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.
Seyyid Kutub = Ey müminler,sizden önceki ümmetlere olduğu gibi, günahlardan arınasınız diye, sayılı günler olarak oruç tutmak size de farz kılındı.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenalıklardan korunursunuz.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi (günâhlardan) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı;
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı) . Umulur ki sakınırsınız.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sakınıp korunasınız diye, size de farz kılındı.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı (farz kılındığı) gibi sizin üzerinize de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız.
Bakara / 184 - Eyyâmen ma’dûdât(ma’dûdâtin), fe men kâne minkum marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) ve alellezîne yutîkûnehu fidyetun taâmu miskîn(miskînin), fe men tatavvaa hayran fe huve hayrun leh(lehu), ve en tesûmû hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Oruç, sayılı günlerdedir. İçinizden biri hastalanır, yahut yolda bulunursa orucunu yer, sonra başka günlerde, o yediği gün sayısınca oruç tutar. Kime oruç zor gelirse her gün için bir yoksulu doyurur. Hayır için verdiği şeyi çoğaltırsa bu da kendi hayrına. Fakat bilseniz oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır.
Abdullah Parlıyan = Sayılı günlerde oruç… Ancak sizden kim, hasta veya seyahatte olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruç tutmaya gücü yetmeyenlere veya zorla güç yetirip te orucu tutamayıp yiyenlerin üzerine, fidye vererek bir yoksulu doyurması da bir yükümlülüktür. Her kim gönlünden koparak iyiliği artırırsa, kendisine iyilik yapmış olur. Ama oruç tutmanız, fidye vermek ve kazaya bırakmaktan daha hayırlıdır, keşke bunu bilseydiniz.
Adem Uğur = Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Ahmed Hulusi = Bu sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya seyahatte olursa (orucu) yaşayamadığı günler kadar telâfi eder. Oruç tutmaya takatı sınırda olanların (sağlığı elvermeyenlerin) üzerine miskin'in (yoksulun) yemeği bir fidye düşer (oruçsuz her günlerine karşılık). Kim hayır olarak daha fazlasını verirse, bu onun için daha hayırlıdır. Sıyam sizin için daha hayırlıdır (yerine fidye vermekten), eğer bilirseniz.
Ahmet Tekin = Size farz kılınan oruç sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olanlar, bir yolculukta bulunanlar, oruç tutamadıkları günler sayısınca diğer günlerde oruç tutarlar.Oruca dayanmakta zorlananların, takatleri tükenenlerin, her gün için çevresi, çaresi olmayan bir yoksul doyuracak fidye vermeleri gerekir.Kim de gönül hoşluğu ile daha fazla yoksul doyurmak suretiyle fazla fidye verirse, bu onun hakkında daha hayırlıdır.Zor da olsa oruç tutmanız fidye vermekten ve kazaya bırakmaktan hayırlıdır. Eğer orucun faziletini, sevabını, sağlığınıza ve sosyal bünyenize faydalarını öğrenirseniz, ihmal etmezsiniz.
Ahmet Varol = Sayılı günlerde.[37] Sizden kim (bu günlerde) hasta veya yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler. Kim gönülden fazlaca bir iyilik yaparsa o kendisi için hayırlı olur. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Ali Bulaç = (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
Ali Fikri Yavuz = O, size farz kılınan oruç sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta, yahut seferde olur da iftar ederse, tutamadığı günler sayısınca sıhhat bulduğu ve rahat ettiği başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık ve devamlı hastalık gibi sebeplerle oruç tutmaya güç yetiremiyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır. Bununla beraber kim fidyeyi çok verir, yahut hem oruç tutar, hem de fidye verirse onun için daha hayırlı olur. Size seferde orucu bozmak ve yaşlı hâlinizde fidye vermek izni verilmişken yine oruç tutsanız hakkınızda hayırlıdır, eğer orucun faziletini bilirseniz.
Ali Ünal = Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
Bayraktar Bayraklı = (183-184) Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı ki, takvâya ulaşasınız. Ancak, sizden kim hasta ve yolcu olursa, diğer zamanlarda aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır. Bunun dışında çeşitli nedenlerle orucu çok zorlukla tutabilecek olanlar, bir fakiri doyuracak kadar fidye vermelidirler. Her kim, yapmakla sorumlu olduğundan daha fazla iyilik yaparsa, kendisine iyilik yapmış olur; eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Bekir Sadak = (183-18) 4 Ey Inananlar! Oruc, sizden oncekilere farz kilindigi gibi, Allah'a karsi gelmekten sakinasiniz diye, size sayili gunlerde farz kilindi. Icinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadigi gunlerin sayisinca diger gunlerde tutar. Oruca dayanamiyanlar, bir duskunu doyuracak kadar fidye verir. Kim gonulden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruc tutmaniz eger bilirseniz sizin icin hayirlidir.
Celal Yıldırım = Sizden kim hasta ya da yolculuk halinde bulunursa, (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde tutar. (Fazla yaşlılıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan dolayı) oruç tutmaya güç getiremiyenlere bir yoksulu (sabah-akşam) doyuracak fidye gerekir. Kim de gönülden (fidyeyi artırıp) hayr yaparsa, bu onun için daha iyidir. Bununla beraber oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için hayırlıdır.
Cemal Külünkoğlu = (O farz kılınan oruç) sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde orucunu tutsun. İhtiyarlıktan yahut şifa bulması ümit edilmeyen bir hastalıktan dolayı oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine de (her güne karşılık sabah akşam) bir yoksul doyumu fidye (lâzımdır). Bununla beraber her kim, yapmaya yükümlü olduğundan daha fazla iyilik yaparsa, bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla beraber (zor da olsa) oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.
Diyanet İşleri (eski) = (183-184) Ey İnananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye, size sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamıyanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.
Diyanet Vakfi = Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Edip Yüksel = Sayılı günlerde... Hasta olanlarınız veya yolculukta bulunanlarınız tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Güç yetirenler bir yoksulu doyurarak adakta bulunsunlar. Kim gönül isteğiyle (daha fazla yoksulu doyurmak için) iyilik yaparsa kendisi için daha iyidir; ancak oruç tutmanız sizin için en iyisidir, bir bilseniz!
Elmalılı Hamdi Yazır = Sayılı günler, içinizden hasta olan veya seferde bulunan ise diğer günlerden sayısınca, ona dayanıb kalacaklar üzerine de fidye: bir miskin doyumu, her kim de hayrına fidyeyi artırırsa hakkında daha hayırlıdır, bununla beraber oruc tutmanız sizin için daha hayırlıdır eğer bilirseniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sayılı günler... İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerden sayısınca tutar. Ona dayanıp kalanlar (dayanamayanlar) üzerine de bir yoksulu doyuracak fidye vermek gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa hakkında daha hayırlıdır. Yine de oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Gültekin Onan = (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta veya yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin (veya: güç yetiremeyenlerin) üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönlünden bir hayır yaparsa (fidye oranını arttırmak, daha çok yoksul doyurmak vb.) bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız - eğer bilirseniz - sizin için daha hayırlıdır.
Harun Yıldırım = (Oruç) Sayılı günlerdir. Sizden her kim hasta veya yolculukta olursa, sayılı olarak başka günlerde (oruç tutmak) vardır. Ona güç yetiremeyenlere de bir fakir doyumu fidye vardır. Her kim de gönlünden bir hayır yaparsa işte bu kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz; oruç tutmanız sizin için daha da hayırlıdır.
Hasan Basri Çantay = (O) sayılı günler (dir). Artık sizden kim (o günlerde) hasta, yahud sefer üzerinde olur (ve orucunu yemiş bulunur) sa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar. İhtiyarlığından, yâhud şifâ bulması ümîd edilmeyen bir hastalıkdan dolayı oruç tutmıya) gücü yetmeyenler üzerine de bir yoksul doyumu fidye (lâzımdır). Bununla beraber kim gönül isteğiyle bir hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda (yemenizden ve fidye vermenizden) hayırlıdır, bilirseniz.
Hayrat Neşriyat = Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse(daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz,(güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
İbni Kesir = Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya seferde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde; gücü yetmeyenlere de bir yoksul doyumu fidye. Bununla beraber kim gönüllü olarak iyilik yaparsa bu; kendisi için
Kadri Çelik = Sayılı günler (oruç size farz kılındı); içinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, artık diğer günler (oruç tutsun). Oruca zor dayanabilenler, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden hayır yaparsa (düşküne daha fazlasını verirse) kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Muhammed Esed = Sayılı günlerde (oruç). Ancak sizden kim, hasta veya seyahatte olursa diğer zamanlarda (aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır); ve (bu gibi hallerde) gücü yetenlere bir muhtacı doyurarak fidye vermek, bir yükümlülüktür. Her kim, yapmaya yükümlü olduğundan daha fazla iyilik yaparsa kendisine iyilik yapmış olur; zira oruç tutmak kendinize iyilik yapmaktır -keşke bunu bilseydiniz.
Mustafa İslamoğlu = Sayılı günlerde... Sizden kim hasta ya da yolcu olursa, tutmadığın sayısı kadar diğer günlerde (oruç tutar) ve (bunlar arasından) ona gücü yetenler üzerine, bir yoksulu doyuracak fidye gerekir; Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha yararlı olur, ama -eğer bilirseniz-oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sayılı günler. İmdi sizden her kim hasta olur veya sefer üzere bulunursa tutamadığı günler adedince sair günlerde (tutar). Oruca pek zor dayanabilecek kimse üzerine de fidye (bir miskin taamı) (farzdır). İmdi her kim tatavvu'an bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer oruç tutarsanız sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
Ömer Öngüt = (Oruç) sayılı günlerdir. Sizden kim o günlerde hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruç tutmaya gücü yetmeyenler ise, bir yoksul doyumu fidye verir. Kim kendi isteğiyle nafile olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Şaban Piriş = O, sayılı günlerdir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar bir yoksul doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendinedir. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
Sadık Türkmen = Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksula yedirerek fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Seyyid Kutub = İçinizden kim hasta ya da yolcu olursa tutmadığı günler sayısınca sonraki günlerde oruç tutar. Oruca dayanamayanların bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir. Kim gönüllü olarak bundan daha fazlasını verirse, bu onun için daha hayırlıdır. Ayrıca, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Suat Yıldırım = Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Süleyman Ateş = Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). Oruca (güç) dayananların fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim bir iyilik yapar(oruç tutar)sa o, kendisi için iyidir. Bilirseniz oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır.
Tefhim-ul Kuran = (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun) . Zor dayanabilenlerin üzerinde de bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır) . Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
Ümit Şimşek = Oruç günleri sayılıdır. Hasta veya yolcu olanlarınız, o günlerin sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar. Ama kim fazladan bir hayır işlerse, bu onun için daha hayırlı olur. Oruç tutmanız ise, bir bilseniz, sizin için daha da hayırlıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak bir yoksulu doyurmaktır. Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.
İskender Ali Mihr = (Farz kılınan oruç) sayılı günlerdir. Fakat sizden kim hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı), diğer (başka) günlerden (oruç tutarak) tamamlanır. (İhtiyarlıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan dolayı) ona (oruç tutmaya) güç yetiremeyenlerin, bir yoksulu (sabah, akşam) doyuracak (kadar) bir fidye vermesi (gerekir).Artık kim isteyerek (gönülden) bir hayır yaparsa (orucunu veya fidyeyi artırırsa),işte o, kendisi için bir hayırdır.Oruç tutmak sizi için daha hayırlıdır, keşke bilseydiniz.
İlyas Yorulmaz = (Oruç) Sayılı günlerde (tutulur). Kim hasta olur veya yolculuk yaparsa, diğer günlerde, tutamadığı günlerin sayısınca (tutar). (Tutamadığı günlere karşılık) Diğer günlerde oruç tutmaya güç yetirenlerin, (ramazan ayının dışında oruç tuttukları için) bir fakiri (Birgen) doyuracak kadar fidye vermesi vardır. Kim, sorumlu olduğundan (belirlenen bir günlük nafakadan) fazlasını verirse, onun hayrınadır. Eğer bilirseniz orucu tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Bakara / 185 - Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Diyanet İşleri = (O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ramazan ayı, bir aydır ki insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan, hakla bâtılı ayırt eden Kur'ân, bu ayda indirildi. Sizden kim, bu aya erişirse orucunu tutsun. Hasta olan ve yolcu bulunan, hastalığında, yolculuğunda orucunu yer, sonra yediği günler kadar tutar. Allah sizin için kolaylık diler, güçlük değil. Bu da sayıyı tamamlamanız, Allah'ın size doğru yolu göstermesine karşılık onu ululamanız içindir, böylece de ona şükretmiş olabilirsiniz.
Abdullah Parlıyan = Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğruyu bildiren doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan hakla batılı ayırt eden Kur'ân bu ayda indirildi. Bundan dolayı, sizden herkim bu ayı görürse ya da bu aya oruç tutabilecek durumda iken ulaşırsa, baştan sona oruç tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde tutamadığı kadarını aynı sayıda tutsun. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez. Allah size bunları açıkladı ki, o sayıyı tamamlayasınız. Ve size doğru yolu gösterdiği için Allah'ı büyükleyesiniz ki böylece Allah'a şükretmiş olursunuz.
Adem Uğur = Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.
Ahmed Hulusi = İnsanlara hakikati idrak ettiren ve gerçekle yanlış arasındaki farkları açıklayan Kur'ân, Ramazan ayı içinde inzâl olmuştur. Sizden kim bu aya ererse, sıyamı (orucu her boyutuyla) yaşasın. Kim de hasta veya seyahatte olursa, o günler sayısınca tamamlasın. Varlığınızdaki hakikati yaşamayı sıyam ile kolaylaştırmak ister, güçleştirmek istemez. O sayılı günleri tamamlayarak, size hakikati yaşattığı ölçüde, Allâh'ın ekberiyetini hissetmenizi ve bunu değerlendirmenizi ister.
Ahmet Tekin = Ramazan ayı, bütün insanların iyiliği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi olan, Allah’tan gelen, Allah’ın peygamberiyle öğrettiği, hakkı bâtıldan, imanı küfürden, helâli haramdan ayıran apaçık delilleri, şeriatı içeren Kur’ân’ın indirildiği aydır.Sizden kim bu ayda devamlı ikametgâhında bulunursa, o ayın başından sonuna kadar, aksatmadan oruç tutsun.Kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutar.Allah dinî hükümler koymakla, size kolaylık getirmek istiyor, sizi zora, sıkıntıya sokmak istemiyor.Allah orucun sayısını tamamlamanızı, size Kur’ân’da ve Rasulünün sünnetinde öğrettiği şekilde şer’î mükellefiyetleri ifa edip hamdederek, tekbir getirmenizi ve saygı göstermenizi istiyor. Umulur ki, şükredersiniz.
Ahmet Varol = Ramazan ayı, içerisinde insanlar için hidayet rehberi, doğruyu gösteren açık belgeleri kapsayan ve hak ile batılı birbirinden ayıran kitap olarak Kur'an'ın indirilmiş olduğu aydır. Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Kim de hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günlerin sayısınca başka günlerde tutar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu, belirlenen sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola eriştirdiği için Allah'ı yüceltmeniz için ve olur ki şükredersiniz diyedir.
Ali Bulaç = Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.
Ali Fikri Yavuz = O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ay içinde indirilmiştir. O Kur’an, insanları hakka ulaştırır, helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı batıldan ayırır. Sizden her kim Ramazan ayında hazır bulunursa o ayı oruç tutsun, kim hasta olur yahud seferde bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca sıhhat ve ikamet halinde orucunu kaza etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez; hem buyuruyor ki, kaza borcunuzu tamamlayasınız da size hidayet ettiği şekilde Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredersiniz.
Ali Ünal = Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
Bayraktar Bayraklı = Kur'ân, insanlara bir rehber, bu rehberliğin apaçık delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak Ramazan ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya ulaşırsa, bu ayda oruç tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde aynı günler miktarınca oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz ve O'na şükretmeniz içindir.
Bekir Sadak = Ramazan ayi, ki onda Kuran, insanlara yol gostererek yol gosterici ve dogruyu yanlistan ayirici belgeler olarak indirildi. Sizden bu ayi idrak eden, onda oruc tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadigi gunlerin sayisinca diger gunlerde tutsun. Allah size kolaylik ister, zorluk istemez. Bu kolayliklari, sayiyi tamamlamaniz ve size yol gosterdigine karsilik O'nu Ululamaniz icin mesru kilmistir; ola ki sukredersiniz.
Celal Yıldırım = (O Ramazan ayı ki) içinde Kur'ân, insanlara doğru yolu gösterici ve doğru yolun, hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırıcı belgeleri olarak indirildi. Artık sizden kim bu cıy'a hazır olursa, oruç tutsun. Kim de hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde (kaza etsin). Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. (Bu kolaylığı) sayıyı tamamlamanız ve size yol gösterip başarılı kıldığı için O'nu ululamanız içindir. Ola ki şükredersiniz.
Cemal Külünkoğlu = (Oruç tutmanız gereken o sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur'an, insanlara yol gösterici, doğru yola iletici, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edici olarak o ayda indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya erişirse orucunu tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde (aynı sayıda oruç tutsun). Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez. Bu da oruç günlerini tamamlamanız ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz içindir. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.
Diyanet İşleri (eski) = Ramazan ayı, ki onda Kuran, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi. Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. Bu kolaylıkları, sayıyı tamamlamanız ve size yol gösterdiğine karşılık O'nu ululamanız için meşru kılmıştır; ola ki şükredersiniz.
Diyanet Vakfi = Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.
Edip Yüksel = Ramazan, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran'ın indirildiği aydır. Kim o aya ulaşırsa oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde oruç tutar. ALLAH sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Böylece (oruç günlerinin) sayısını tamamlar, sizi doğruya ulaştıran ALLAH'ı yüceltip şükredersiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = O Şehri Ramazan ki insanları irşad için hak fürkanı, hidayet delili beyyineler halinde Kur'an onda indirildi, onun için sizden her kim bu Ay şuhudda -ya'ni hazarda- ise onu oruç tutsun, kim de hasta yahud seferde ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerden kaza etsin, Allah size kolaylık irade buyuruyor zorluk irade buyurmuyor, hem buyuruyor ki sayıyı ikmal eyleyesiniz de size hidayet buyurduğu veçh üzere Allahı tekbir ile büyükleyesiniz ve gerek ki şükredesiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayırt eden, hidayet ve deliller halinde bulunan Kur'an onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya erişirse oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diliyor, zorluk dilemiyor. Bir de o sayıyı tamamlamanızı ve size gösterdiği doğru yol üzere kendisini yüceltmenizi istiyor. Umulur ki, şükredesiniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.
Gültekin Onan = Ramazan ayı... insanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahit olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Tanrı size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Tanrı'yı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.
Harun Yıldırım = Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet olan Kur'an, doğru yolu gösteren ve hak ile batılı ayıran apaçık deliller halinde onda indirilmiştir. Sizden her kim o aya şahid olursa oruç tutsun. Hasta olan veya yolculukta bulunan kimse için, sayılı olmak üzere diğer günlerden (tutsun). Allah, sizin için kolaylık ister, sizin için zorluk istemez; böylece sayıyı tamamlayasınız ve sizi doğru yola ilettiğinden dolayı Allah'ı yüceltesiniz; umulur ki şükredersiniz…
Hasan Basri Çantay = (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur'an onda (ki Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan semâ-i dünyâye) indirilmişdir. (O Kur'an ki) insanlara (mahz-ı) hidâyetdir, doğru yolun ve Hak ile baatılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse (hazır olur, müsâfir olmazsa) onu (orucunu) tutsun, kim de hasta olur, yahud bir sefer üzerinde bulunursa o halde başka günlerde, oruç tutamadığı günler sayısınca (orucunu kazaa etsin). Allah size kolaylık diler, size güdük istemez. (Bu kolaylığı istemesi;) o sayıyı (kazaa borcunuzu) ikmâl etmeniz, Allahı sizi muvaffak buyurduğu o şeyden dolayı da büyük tanımanız içindir. Olur ki şükr edersiniz.
Hayrat Neşriyat = (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu göstermek ve hidâyet ile furkandan (hak ile bâtılı ayıran hükümlerden) apaçık deliller olmak üzere, Kur’ân onda indirilmiştir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, artık onda oruç tutsun! Kim de hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (onun üzerine, tutamadığı günler) sayısınca başka günler(deoruç tutma borcu) vardır. Allah size kolaylık ister ve size zorluk istemez. İşte (bütün bunlar)sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyete erdirmesine mukabil (tekbir getirerek) Allah’ı büyük tanımanız içindir; hem tâ ki şükredesiniz.
İbni Kesir = Ramazan ayı; öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, hak ile batılı ayıran Kur'an, o ayda indirilmiştir. Sizden her kim ayı görürse oruç tutsun. Kim de hasta olur veya seferde bulunursa, diğer günlerde o kadar oruç tutsun. Allah, sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Bu sayıyı tamamlamanız; size hidayet ihsan etmiş olduğundan Allah'ı tekbir ile yüceltmeniz içindir ve umulur ki şükredesiniz.
Kadri Çelik = (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, o ayda Kur'an, insanlara yol gösterici, doğru yola iletici, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edici olarak indirildi. Sizden kim bu ayı (yolcu değilken) idrak ederse, orucunu tutsun. Hasta veya yolculukta olan, artık diğer günler (oruç tutsun). Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. (Bu kolaylık böylece) sayıyı tamamlarsınız, sizi hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı ulularsınız ve umulur ki şükredersiniz diyedir.
Muhammed Esed = Kur'an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak (ilk defa) bu Ramazan Ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya erişirse onu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde (aynı sayıda oruç tutsun). Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez; ama (belirlenen günlerin) sayısını tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmenizi ve (O'na) şükretmenizi (ister).
Mustafa İslamoğlu = (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlığa rehber olan, bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan ve hakkı batıldan ayıran Kur'an işte bu ayda indirilmiştir. Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tutsun; hasta ya da yolcu olan kimse de başka günlerde kaza etsin! Allah sizin için kolaylık ister, sizi zora koşmak istemez; oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, sizi doğru yola ulaştırdığı için O'nu yüceltmenizi ve şükretmenizi ister.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ramazan ayı, öyle bir aydır ki, o ayda insanlara doğru yolu gösteren ve açık âyetleri cami olup hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'an-ı Azîm nâzil olmuştur. İmdi sizden Ramazan ayında hazır bulunan, o ayın orucunu tutsun. Ve hasta veya sefer halinde bulunursa, diğer günlerde o miktar oruç tutsun. Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez. Malumdur ki oruç adedini ikmal edersiniz. Ve size hidâyet buyurmuş olduğundan dolayı Allah'a tekbirde bulunursunuz ve şükredersiniz.
Ömer Öngüt = Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, hidayeti açıklayan, hakkı ve bâtılı birbirinden ayırt eden Kur'an o ayda indirildi. Şu halde sizden her kim o aya erişirse oruç tutsun. Kim de hasta olur veya yolculukta bulunursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Bu kolaylığı dilemesi, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz!
Şaban Piriş = Ramazan ayı, içinde insanlara doğru yolu gösteren, doğru ile yanlışı birbirinden ayırıp açıklayan, bir rehber olmak üzere Kur’an’ın indirildiği aydır. Sizden kim o aya erişirse oruç tutsun. Hasta olan veya seferde bulunan, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Sayıyı tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.
Sadık Türkmen = (o sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi; doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak, Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık istiyor, zorluk istemiyor. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık, Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.
Seyyid Kutub = Ramazan ayı ki, o ayda Kur'an, insanlara yol gösterici, doğru yola iletici, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edici olarak indirildi. İçinizden kim bu aya yetişirse onu oruçla geçirsin. Kim hasta ya da yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca sonraki günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu sayılı günleri tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdi diye kendisini tekbir etmenizi (ululuğunu dile getirmenizi) ister, ola ki, O'na şükredersiniz.
Suat Yıldırım = O sayılı günler, ramazan ayıdır. O ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren Ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruca başlasın. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.
Süleyman Ateş = Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı ayırdedip açıklayan Kur'ân'ın indirildiği aydır. İçinizden kim o aya yetişir(ayı görür)se oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allâh'ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye (size bu kolaylığı gösterir).
Tefhim-ul Kuran = Ramazan ayı. İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve hak ile batılı birbirinden ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim de hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun) . Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. (Bu kolaylığı) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.
Ümit Şimşek = O Ramazan ayı ki, insanları doğru yola ileten, apaçık hidayet delillerini içeren ve doğru ile yanlışı ayırt eden Kur'ân onda indirildi. Bu aya erişenleriniz orucunu tutsun. Hasta veya yolcu olanlar ise, o günlerin sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin için kolaylık diler, güçlük dilemez. Bir de, oruç günlerini tamamlamanızı ve size hidayet nasip ettiği için Allah'ı herşeyden büyük tanımanızı diler ki, siz de böylece şükretmiş olursunuz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.
İskender Ali Mihr = Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de)
Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.
İlyas Yorulmaz = Ramazan ayı, insanları en doğru olan yola iletmek için, içinde yol gösterici ve yanlışlarla doğruları ayırıcı açıklamaların bulunduğu Kur’an’ın indirildiği aydır. Kim bu aya erişirse, o ayda orucunu tutsun. Kim hasta olur veya yolculukta ise (tutmayabilir), tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde orucunu tutar. Allah sizin orucu tamamlamanız ve sizi doğru yola ulaştırdığından dolayı, O nu ululamanız için, size kolaylığı istiyor, zorluğu istemiyor. Belki Allah’a şükredersiniz.
Diyanet İşleri = Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kullarım, sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara pek yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda icabet ederim. Artık onlar da benim çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da doğru yolu bulsunlar.
Abdullah Parlıyan = Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ki ben onlara çok yakınım. Dua edenin duasına, her zaman karşılık veririm. Öyleyse kullarım da benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki, doğru yolu bulabilsinler.
Adem Uğur = Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.
Ahmed Hulusi = Kullarım sana BEN'den sorarlarsa, şüphesiz ki ben Kariyb'im (anlayış sınırı kadar yakın!) ("Şahdamarından yakınım" âyetini hatırlayalım). . . Yönelip isteyene (dua) icabet ederim. O hâlde onlar da bana icabet etsinler ve bana iman etsinler ki olgunluklarını yaşasınlar.
Ahmet Tekin = Kullarım sana beni sordukları zaman, benim kendilerine daima yakın olduğumu söyle. Bana dua ettiği vakit, dua edenin duasını kabul ederim, dileğini yerine getiririm. O halde kullarım da benim davetime uysunlar, bana imân etsinler. Umulur ki, doğru, huzurlu ve aydınlık yolu bulurlar.
Ahmet Varol = Kullarım sana benden sorarlarsa (bilsinler ki) ben onlara yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasını kabul ederim. Şu halde benim çağrıma kulak versin ve bana iman etsinler. Olur ki doğru yola uyarlar.
Ali Bulaç = Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm) kullarım sana benden sordularsa, muhakkak ki ben çok yakınımdır; bana dua edince, dua edenin duasını kabul ederim. O halde onlar da benim dâvetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola ulaşmış olsunlar.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
Bayraktar Bayraklı = Kullarım sana beni sorduklarında de ki ben çok yakınım; bana dua ettiğinde, dua edenin isteğine karşılık veririm. O halde, benim davetime uysunlar ve bana güvensinler ki doğru yolu bulabilsinler.[33]
Bekir Sadak = Kullarim sana Beni sororlarsa, bilsinler lki Ben, suphesiz onlara yakinim. Benden isteyenin, dua ettiginde duasini kabul ederim. Artik onlar da davetimi kabul edip Bana inansinlar ki dogru yolda yuruyenlerden olsunlar.
Celal Yıldırım = Kullarım sana benden sorarlarsa, şüphesiz ki Ben (onlara çok) yakınım. Bana duâ edince, duâ edenin dileğini kabul ederim. O halde onlar da benim davetime gelsinler ve bana inansınlar (imânlarında devamlılık göstersinler) ki doğruya erişmiş, saadete kavuşmuş olsunlar.
Cemal Külünkoğlu = Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde onlar da benim çağrıma olumlu karşılık vererek bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar.
Diyanet İşleri (eski) = Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar.
Diyanet Vakfi = Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.
Edip Yüksel = Kullarım beni sana soracak olurlarsa bilsinler ki ben yakınım. Beni çağırdığı vakit çağıranın çağrısına karşılık veririm. Doğru yolu bulmaları için onlar da bana karşılık vermeli ve bana inanmalı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şayed kullarım sana benden sual ettilerse muhakkak ki ben çok yakınımdır, bana dua edince duacının duasına icabet ederim o halde onlar da benim da'vetime koşsunlar ve bana hakkile iman etsinler ki rüşd ile gidebilsinler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şayet kullarım Beni senden sorarlarsa gerçekten Ben çok yakınım. Bana dua edince duacının duasını kabul ederim; O halde onlar da Benim davetime koşsunlar ve Bana layıkiyle iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.
Gültekin Onan = Kullarım beni sana soracak olurlarsa, muhakkak ki ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana inansınlar. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.
Harun Yıldırım = Kullarım sana benden sorarlarsa muhakkak ben yakınım. Dua ettiği zaman, bana dua edenin duasını kabul ederim. O halde bana uysunlar ve bana iman etsinler ki doğru yola iletilsinler…
Hasan Basri Çantay = Kullarım (Habîbim) sana beni sorunca (haber ver ki) işte ben muhakkak yakınımdır. Bana düâ edince ben o düâ edenin da'vetine icabet ederim. O halde onlar da benim da'vetime (itaatle) icabet ve bana İman (da devam) etsinler. Tâki (o sayede) doğru yola ulaşmış olalar.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben(onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm; öyle ise(onlar da) benim (rızâm) için (da'vetime) icâbet etsinler ve bana îmân etsinler; tâ ki hak yolu bulsunlar.
İbni Kesir = Kullarım, sana Beni sorarsa; şüphesiz ki Ben, çok yakınım. Bana dua edince Ben, o dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da Benim da'vetime icabet etsinler. Bana iman etsinler ki, doğru yola varmış olalar.
Kadri Çelik = Kullarım sana beni sorduklarında, (bilsinler ki) ben şüphesiz yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana iman etsinler. Umulur ki kemale erişirler.
Muhammed Esed = Eğer kullarım sana Benim hakkımda sorular sorarsa -(bilsinler ki) Ben çok yakınım; dua edenin yakarışlarına her zaman karşılık veririm; öyleyse onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.
Mustafa İslamoğlu = Eğer kullarım sana Benden soracak olurlarsa, iyi bilsinler ki Ben çok yakınım: Bana dua edenin çağrısına hemen karşılık veririm. Öyleyse onlar da Bana karşılık versinler ve Bana tam güvensinler ki, hak yoluna yöneltilsinler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kullarım sana Ben'den sual ettikleri zaman şüphe yok ki, Ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dâvetine icabet ederim. Artık onlar da Benim için icabet etsinler. Ve Bana imân eylesinler. Tâ ki hakka isabet etmiş olalar.
Ömer Öngüt = Resulüm! Kullarım sana beni sorunca haber ver ki, ben onlara yakınım. Benden isteyenin, duâ ettiğinde duâsını kabul ederim. Öyleyse onlar da benim dâvetime uysunlar ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulsunlar.
Şaban Piriş = -Kullarım benden sana sorarlarsa; şüphesiz ben yakınım. Bana dua edenin, dua ettiği zaman, duasına karşılık veririm. O halde onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana inansınlar ki doğru yolda olsunlar.
Sadık Türkmen = Kullarim beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten Ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince (Benden isteyince), dua edenin duasına (isteğine) cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için Benim davetime uysunlar, Bana iman etsinler.
Seyyid Kutub = Eğer kullarım sana benden sorarlarsa onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince, kabul ederim. O halde onlar da benim çağrıma olumlu karşılık vererek bana iman etsinler ki, doğru yolu bulsunlar.
Suat Yıldırım = Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.
Süleyman Ateş = Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. du'â eden, bana du'â ettiği zaman onun du'âsına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versin(benim çağrıma uysun)lar, bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar.
Tefhim-ul Kuran = Kullarım beni sana soracak olursa, işte Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevab versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.
Ümit Şimşek = Kullarım senden Beni sorarlarsa, Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Bana cevap versinler ve Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Kullarım sana benden sorarlarsa ben Karîb'im, gerçekten çok yakınım. Dua edenin çağrısına, bana çağırıp yakardığı anda cevap veririm. Hadi onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğruyu ve iyiyi bulabilsinler.
İskender Ali Mihr = Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
İlyas Yorulmaz = Kullarım beni senden sordukları zaman, ben (onlara) yakınım. Beni çağırdığı zaman çağıranın çağrısına (duasına) icabet (cevap) ederim. O halde onlarda benim çağrıma icabet etsinler ve bana inansınlar ki, böylece olgunluğa ulaşmaları umulur.
Bakara / 187 - Uhılle lekum leyletes sıyâmir refesu ilâ nisâikum hunne libâsun lekum ve entum libâsun lehun(lehunne) alîmallâhu ennekum kuntum tahtânûne enfusekum fe tâbe aleykum ve afâ ankum, fel âne bâşirûhunne vebtegû mâ keteballâhu lekum, ve kulû veşrabû hattâ yetebeyyene lekumul haytul ebyadu minel haytıl esvedi minel fecri, summe etimmus sıyâme ilel leyli, ve lâ tubâşirûhunne ve entum âkifûne fîl mesâcid(mesâcidi), tilke hudûdullâhi fe lâ takrabûhâ kezâlike yubeyyinullâhu âyâtihî lin nâsi leallehum yettekûn(yettekûne).
Diyanet İşleri = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Oruçlu olduğunuz günün gecesinde kadınlarınızla buluşmanız, size helâl edilmiştir. Onlar sizin için elbisedir, siz onlar için elbisesiniz. Allah bildi ki nefsinizi yenemeyecek, sabredemeyecek, bir iştir, işleyeceksiniz, bu yüzden tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı. Gayri onlarla buluşun ve Allah'ın size yazdığını dileyin. Fecir doğup da aydınlığıyla kara iplik, sizce beyaz iplikten ayırt edilinceye dek yiyin, için. Sonra orucu ertesi geceye kadar tamam olarak tutun. Fakat mescitlerde ibadet için niyetlendiniz, oturdunuz kaldınız mı kadınlarınıza dokunmayın. İşte bunlar, Allah sınırlarıdır, yaklaşmayın o sınırlara. İnsanlar, sakınıp korunsunlar diye Allah, delillerini bu sûretle apaçık bildirir.
Abdullah Parlıyan = Ramazanda oruç tuttuğunuz günlerin gecesi boyunca, kadınlarınıza yaklaşmak size helaldır. Onlar sizin için bir elbise ve siz de onlar için bir elbise gibisiniz. Allah bu konuda kendinizi sıkıntıya sokacağınızı biliyor, bu yüzden sizin tevbenizi kabul edip, zorluğu üzerinizden kaldırdı. Öyleyse onlara yaklaşabilir ve Allah'ın sizler için yazdığı helal ilişki ve neslin çoğalması yönünde yararlanabilirsiniz. Ve gecenin karanlığından, tan yerinin aydınlığı fark edilinceye kadar, yiyip içebilirsiniz. Sonra akşam oluncaya kadar, oruca devam edersiniz. Ama mescidlerde itikaf için kapandığınızda kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. O halde bu sınırları ihlal etmeyin. İşte Allah böylece mesajlarını size açıklıyor ki, bu mesajla yolunuzu bulmuş olasınız.
Adem Uğur = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.
Ahmed Hulusi = Sıyam günlerinin gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak (cinsellik) helal kılındı. Onlar sizin, siz de onların elbisesisiniz (kişinin dış dünyasındaki en yakını). Allâh bu konuda nefsinize haksızlık ettiğinizi (gece de oruç devam eder cinsellik yapılmaz zannınızı) bildi de yanlıştan dönmenizi (tövbenizi) kabul etti ve sizi affetti. Artık onlara Allâh'ın hükmü kadarıyla yaklaşabilirsiniz. Gün başlangıcına (gecenin karanlığının günün aydınlığına dönüşme sürecine) kadar, yeyip için. Sonra sıyamı geceye kadar yaşayın. Mescidlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allâh'ın koyduğu sınırlardır ki onlara yanaşmayın. İşte Allâh, işaretleri böylece açıklar ki bilfiil korunasınız.
Ahmet Tekin = Oruçlu olduğunuz günlerin gecelerinde, hanımlarınızla ilişkiye girmeniz size helâl ve meşrû kılındı. Onlar sizin iyiliğiniz için bir elbise, vazgeçilmez birlikteliğinizin, sizi koruyan, sırlarınızı saklayan ortağı, rahat ve huzur kaynağıdırlar. Siz de onların iyiliği için bir elbise, vazgeçilmez birlikteliğinizin, onları koruyan, sırlarını saklayan, ortağı, rahat ve huzur kaynağısınız.Allah, o gecelerde kendinize hâkim olamadığınızı, kendinize haksızlık ettiğinizi bildi de, yüzünüze baktı, tevbenizi, günah işlemekten vazgeçerek kendisine itaate yönelişinizi kabul edip sizden bu yasağı kaldırdı. Şimdi onların koynuna girin.Allah’ın sizin için ezelde Levh-i Mahfuz’da yazdığı, yazılı olarak farz kıldığı nesili kazanmaya çalışın.Fecrin beyaz ipliği, siyah ipliğinden, tan yerinin aydınlığı, gecenin karanlığından ayırt edilinceye kadar yeyin için. Sonra akşama kadar, yasaklara riayet ederek oruçlarınızı tamamlayın.Mescitlerde itikâfa girdiğiniz, ibadete çekildiğiniz günlerde hanımlarınıza yaklaşmayın.Bunlar, Allah’ın koyduğu kurallar ve yasaklardır. Bu kuralları çiğnemeyin. Bu sınırlara yaklaşmayın. Böylece Allah âyetlerini, dinin emir ve hükümlerini, insanların iyiliği, kurtuluşu için açıklıyor. Umulur ki, Allah’a sığınıp emirlerine yapışırlar, günahlardan arınıp, azaptan korunurlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranırlar, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olurlar.
Ahmet Varol = Size, oruç günlerinin gecelerinde hanımlarınıza yaklaşmanız helal kılındı. Onlar sizin için bir örtüdürler, siz de onlar için bir örtüsünüz. Allah sizin nefislerinize güvenemeyeceğinizi bildi de tevbelerinizi kabul etti ve sizi bağışladı. Şu halde artık (geceleri) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Ve şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Camilerde itikafta olduğunuz zamanlarda hanımlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koymuş olduğu sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. İşte, sakınırlar diye Allah ayetlerini insanlara böyle açıklamaktadır.
Ali Bulaç = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar.
Ali Fikri Yavuz = Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı. Onlar, sizin için fenalığa karşı koruyucu bir elbise ve siz de onlar için koruyucu bir elbise gibisiniz. Allah, nefislerinize emniyet edemiyeceğinizi bildiği için, üzerinize rahmeti ile ihsan edip günahınızı afvetti. Şimdi hanımlarınıza gecelerde mübaşerette bulunun ve Allah’ın sizler için mübah takdir ettiği üremeyi isteyin; ve gece ile gündüzü ayıran fecrin beyaz ipliği, gecenin siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yeyin, için. Sonra ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Siz ibadet için mescidlere kapanıp itikâf halinde iken geceleri de hanımlarınıza yaklaşmayın. Bu hükümler Allah’ın (yasak) sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah âyetlerini böylece insanlara açıklar ki, sakınıp korunsunlar.
Ali Ünal = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
Bayraktar Bayraklı = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul edip bağışladı. Artık Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyiniz. Sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyiniz, içiniz, sonra akşama kadar orucu tamamlayınız. Mescitlerde itikafa çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyiniz. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayınız. İşte böylece Allah, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.
Bekir Sadak = Oruc tuttugunuz gunlerin gecesi kadinlariniza yaklasmaniz size helal kilindi, onlar sizin ortunuz, siz de onlarin ortulerisiniz. Allah, nefsinize guvenemiyeceginizi biliyordu, bu sebeple tevbenizi kabul edip sizi affetti; artik onlara yaklasabilirsiniz. Allah'in sizin icin takdir ettigini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayirdedilinceye kadar, yiyin icin, sonra orucu geceye kadar tamamlayin. Mescidlerde itikafa cekildiginizde kadinlariniza yaklasmayin. Allah insanlara yasaklardan sakinsinlar diye ayetlerini boylece apacik bildirir.
Celal Yıldırım = (Ramazan'da) Oruç (tuttuğunuz günlerin) gecesi kadınlarınıza cinsel yaklaşmada bulunmanız size helâl kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize olan güveni kötüye kullanacağınızı biliyordu. (Bu hususta) tevbenizi kabul etti, sizi bağışladı. Artık (geceleri) onlara yaklaşın ve Allah'ın size yazıp takdir ettiğini dileyin. Fecirde beyaz iplik siyah iplikten size seçilinceye (gündüzün aydınlığı, gecenin karanlığından sıyrılıp ayrılıncaya) kadar yeyin, için. Sonra da orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikatta bulunduğunuzda kadınlarınıza (geceleri de) cinsel yaklaşmada bulunmayın. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır; sakın yaklaşmayın. İşte Allah âyetlerini böylece insanlara açıklıyor. Ola ki sakınırlar.
Cemal Külünkoğlu = Oruç (günlerinin) gecesinde kadınlarınızla ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise gibisiniz. Allah, (onlara yaklaşmamakla) nefislerinizin arzularına karşı zafiyet göstereceğinizi bildiği için tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık bundan böyle (oruç gecelerinde de) onlarla ilişkide bulunun, Allah'ın sizler için yazdığı (takdir ettiği)ni isteyin. Beyaz iplik (şafağın beyaz çizgisi) siyah iplikten (gecenin siyah çizgisinden yani fecrin aydınlığı gecenin karanlığından) seçilinceye kadar yiyin, için, sonra da akşam oluncaya (iftar vaktine) kadar orucu tam tutun. Ama mescitlerde itikâfta iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. O halde bu sınırları ihlal etmeyin! Allah, sakınıp korunmaları için mesajlarını insanlara böyle açıklıyor.
Diyanet İşleri (eski) = Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tevbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın. Allah insanlara yasaklardan sakınsınlar diye ayetlerini böylece apaçık bildirir.
Diyanet Vakfi = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.
Edip Yüksel = Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizin (sırlarınızı gizleyen) örtüleriniz, siz de onların örtülerisiniz. ALLAH, kendinizi kandırıp durduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık ALLAH'ın sizin için belirlediğini dileyerek onlarla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz. Şafağın beyaz ve siyah ipliğini birbirinden ayırdedinceye kadar yeyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlere kapanmış durumdayken onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar ALLAH'ın koyduğu sınırlardır; onları çiğnemeyin. ALLAH korunmaları için ayetlerini halka böyle açıklar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Oruç gecesi kadınlarınıza ilişmeniz size helâl buyuruldu, onlar sizin için bir libas siz de onlar için bir libas mesabesindesiniz, Allah nefsinize emniyyet edemiyeceğinizi bildiği için müraceatınızı kabul buyurdu ve sizden afvetti, şimdi onlara mübaşerette bulunun ve Allahın sizler için yazdığını isteyin ve tâ fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yeyin için, sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun, bununla beraber siz mescidlerde i'tikâf halinde iken onlara mübaşerette bulunmayın, bunlar Allah hudududur sakın onlara yaklaşmayın, böyle ayırd ediyor Allah âyetlerini insanlara ki sakınıb korunsunlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Oruç günlerinin gecesi kadınlarınızla ilişkide bulunmanız size helal edildi. Onlar sizin için bir giysi, siz de onlar için bir giysi durumundasınız. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Şimdi onlarla ilişkide bulunun, Allah'ın sizler için yazdığını isteyin ve fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin, için, sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz, mescitlerde itikaf halinde iken onlarla ilişkide bulunmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaşmayın! Allah böylece, sakınıp korunsunlar diye insanlara ayetlerini iyice açıklıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar.
Gültekin Onan = Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar sizin (sırlarınızı gizleyen) örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Tanrı, gerçekten sizin nefslerinize ihanet etmekte olduğunuzu (veya: zaaf gösterdiğinizi ya da yazık ettiğinizi) bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Tanrı'nın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir (vakti) sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar Tanrı'nın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Tanrı insanlara ayetlerini böylece açıklar. Umulur ki sakınırlar.
Harun Yıldırım = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için örtüdür, siz de onlar için örtüsünüz. Allah, nefsinize gerçekten de ihanet etmekte olduğunuzu biliyordu. Ardından tevbenizi kabul etti ve sizden affetti. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığını dileyin. Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra da geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta bulunduğunuzda onlara yaklaşmayın. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır; onlara yaklaşmayın! Allah insanlar için ayetlerini işte böyle iyice açıklıyor; umulur ki sakınırlar.
Hasan Basri Çantay = Oruç (günlerinizin) gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size halâl edildi. Onlar sizin için, siz de onlar için birer libâssınız. Allah nefislerinize karşı za'f göstermekde olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etdi, sizi bağışladı. Artık (bundan sonra geceleri) onlara yaklaşın ve Allahın hakkınızda yazdığını isteyin. (Bütün gece) fecr (-Î saadık) olan ak iplik kara iplikden size seçilinceye kadar yeyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde i'tîkâfda bulunduğunuz zaman kadınlarınıza (geceleri de) yaklaşmayın. Bu (hükümler) Allahın sınırlarıdır. Sakın onlara (o sınırlara) yaklaşmayın, işte Allah âyetlerini böylece insanlara açıklar. Tâki korunsunlar.
Hayrat Neşriyat = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için (günahlardan koruyan) bir elbise, siz de onlar için bir elbise (gibi)siniz. Allah şübhesiz sizin, (oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmakla) nefislerinize ihânet etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabûl etti ve sizi affetti. Artık şimdi (oruç gecelerinde de) onlara yak laşın ve Allah’ın sizin için takdîr ettiğini isteyin! Ve fecrin beyaz ipliği, siyah iplikten size belli oluncaya (imsak vaktine) kadar yiyin, için; sonra da geceye (iftar vaktine) kadar orucu tamamlayın! Fakat siz mes cid lerde i'ti kâf ta bulunan kimseler oldu ğunuzda, onlara(kadınlarınıza) yaklaşmayın! Bunlar Allah’ın hudûdudur, sakın onlara yak laşmayın! İşte Allah, âyet lerini insanlara böyle açıklar; tâ ki (gü nahlardan) sakınsınlar!
İbni Kesir = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için, siz de onlar için bir elbisesiniz. Sizin nefislerinize hıyanet eder olduğunuzu Allah bildi de tevbenizi kabul edip, sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın hakkınızda yazdığını isteyin. Sizin için şafağın beyaz ipliği, siyah ipliğinden seçilinceye kadar yeyin, için sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde i'tikafta bulunduğunuz zaman, kadınlarınıza yaklaşmayın. Bu Allah'ın hudududur. Sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah ayetlerini insanlara, korunsunlar diye böyle açıklar.
Kadri Çelik = Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar sizin için bir giysi, siz de onlar için bir giysisiniz. Allah, sizin kendinize hainlik edeceğinizi biliyordu, bu sebeple tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Sizin için şafağın beyaz ipliği, siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescitlerde itikâfa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın hudutlarıdır, onlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böylece apaçık bildirir. Umulur ki takvaya ererler.
Muhammed Esed = (Gündüz) tutulan oruçtan sonraki gece boyunca kadınlarınıza yaklaşmanız helaldir: onlar sizin için bir elbise gibidirler ve siz de onlar için bir elbise gibisiniz. Allah bu konuda kendinizi sıkıntıya sokacağınızı bilir; bu yüzden O size mağfiret ile yönelmiş ve bu zorluğu üzerinizden kaldırmıştır. Şimdi öyleyse onlara yaklaşabilir ve Allah'ın sizin için uygun gördüğünden yararlanabilirsiniz ve gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı fark edilinceye kadar yiyip içebilirsiniz. Sonra gece çökünceye kadar oruca devam edersiniz. Ama mescitlerde itikafta iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır: O halde bu sınırları ihlal etmeyin: (işte) böylece Allah mesajlarını insanlara açıklıyor ki, O'na karşı sorumluluklarının bilincinde olabilsinler.
Mustafa İslamoğlu = Oruç günlerinizin gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helaldir: Onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz. Sizin kendinizi zor duruma düşüreceğinizi Allah gördü; işte bu yüzden size affıyla muamele etti ve zorluğu üzerinizden kaldırdı: Şimdi artık onlara yaklaşın ve Allah'ın size meşru kıldığından yararlanın! Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin için! Sonra orucu geceye kadar tamamlayın! Mescidlerde itikafa girdiğinizde de hanımlarınıza yaklaşmayın! İşte bunlar Allah'ın cizdiği sınırlardır, sakın bunlara yaklaşmayın! Allah ayetlerini insanlığa böylece açıklıyor ki, sorumluluk bilincini kuşanabilsinler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sizin için oruç gecesi kadınlarınızla mücâmaatta bulunmak helâl kılındı. Onlar sizin için libastır. Siz de onlar için libassınızdır. Muhakkak sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi Allah Teâlâ bildi ve tevbenizi kabul etti ve sizden (günahlarınızı) af buyurdu. Şimdi onlara mübaşerette bulununuz. Ve Allah Teâlâ'nın sizler için yazdığı şeyi isteyiniz. Ve sizler için fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tebeyyün edinceye kadar yiyiniz ve içiniz. Sonra orucu ertesi geceye kadar tam tutunuz. Ve siz mescitlerde mûtekif bulundukça kadınlarınıza mübaşerette bulunmayınız. Bu Allah'ın hudududur. Sakın onlara yaklaşmayınız. İşte Allah Teâlâ âyetlerini nâsa böyle açıkça beyan buyurur. Tâ ki onlar sakınalar.
Ömer Öngüt = Oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde hanımlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah sizin nefislerinize hiyanet etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yiyin için. Sonra da orucu gece oluncaya kadar tamamlayın. Mescidlerde itikafta iken hanımlar(ınız)a yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah insanlara âyetlerini böyle açıklar ki, korunup sakınsınlar.
Şaban Piriş = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin örtünüz, sizde onların örtüsüsünüz. Allah, nefsinize ihanet etmekte olduğunuzu biliyordu. Bu sebeple, tevbenizi kabul edip sizi bağışladı; artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için takdir ettiğini dileyiniz. Fecir esnasında ufuktaki beyazlık; karanlıktan ayırt edilinceye kadar yiyin için sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikafa çekilmiş olduğunuzda kadınlara (geceleri de) yaklaşmayın. İşte, Allah, insanlara kötülüklerden korunmaları için ayetlerini böylece açıklar.
Sadık Türkmen = Oruç gecesinde eşlerinize yaklaşmak size helal kılındı. Onlar size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah kendinizi aldatmakta olabileceğinizi bildiği için tövbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için izin vereceği şeyi dileyin. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (yani tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun/tamamlayın. Bununla birlikte, siz mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. (Allah’ın sınırları/önerileri, insanların yararınadır). Allah’ın önerilerine karşı gelmekten sakınmanız için, ayetlerini insanlara böylece açıklar.
Seyyid Kutub = Sizin için oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak helal kılındı. Onlar sizin için, siz de onlar için bir libassınız. Sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi Allah bildi de, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın. Ve Allah’ın hakkınızda yazdığını isteyin. Ve fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde i’tikafta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın. Bu, Allah’ın hudududur. Sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah ayetlerini insanlara böylece açıklar. Ta ki onlar korunsunlar.
Suat Yıldırım = (Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı. Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu. Artık bundan böyle onlara yaklaşıp Allah’ın sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde olun! Şafak vaktine, günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar yiyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın! Mescidlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın! Bunlar Allah’ın yasak sınırlarıdır, sakın o hudutlara yaklaşmayın! İşte böylece Allah insanlara, zararlardan sakınıp korunmaları için âyetlerini iyice açıklar.
Süleyman Ateş = Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesisiniz. Allâh, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allâh'ın sizin için yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu arayın; şafağın beyaz ipliği siyah iplikten ayırdelinceye kadar yeyin, için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamlayın; mescidlerde ibâdete çekilmiş iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar, Allâh'ın (yasak) sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allâh, insanlara âyetlerini böyle açıklar ki korunup sakınsınlar.
Tefhim-ul Kuran = Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onların örtüsüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda da onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar.
Ümit Şimşek = Oruç gecesinde kadınlarınızla ilişki size helâl kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz onlar için bir elbisesiniz. Allah biliyor ki siz kendinize hıyanet ediyordunuz; onun için tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara serbestçe yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazmış olduğu şeyi arayın. Fecirde tanyerinin beyaz ipliği gecenin siyah ipliğinden ayırt edilir hale gelinceye kadar da yiyin, için; sonra da geceye kadar oruca devam edin. Yalnız, mescidde itikâfa girdiğiniz zaman kadınlarınızla ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah'ın çizdiği sınırlardır; ona yaklaşmayın. Sakınsınlar diye, insanlara âyetlerini Allah işte böyle açıklıyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz. Allah sizin öz benliklerinize yazık etmekte olduğunuzu bilmiş, tövbelerinizi kabul edip sizi affetmiştir. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdığı şeyi arayın. Tan yerinin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu gece oluncaya değin tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada zevcelerinizle cinsel temas kurmayın. İşte bunlar Allah'ın yasaklarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah, ayetlerini insanlara işte böyle açıklar ki korunabilsinler.
İskender Ali Mihr = Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı. Onlar sizin için, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah, sizin nefslerinize ihanet ettiğinizi bildi. Bunun üzerine tövbelerinizi kabul etti ve sizi affetti. Şimdi artık onlara (eşlerinize) yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı (takdir ettiği) şeyleri isteyin. Fecr vaktinde beyaz iplik, siyah iplikten tebeyyün edinceye (size belli oluncaya, gündüzün aydınlığı, gecenin karanlığından sıyrılıncaya) kadar yeyin ve için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikâfta iseniz onlarla (kadınlarınızla) mübaşeret etmeyin. Bu Allah’ın hudududur (yasaklarıdır). Artık ona (yasaklara) yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece onlar takva sahibi olurlar.
İlyas Yorulmaz = Oruç geceleri kadınlarınızla birleşmek helal olundu. Kadınlar sizin için örtü, sizde kadınlar için örtüsünüz. Allah nefislerinize ihanet edeceğinizi bilmiş, (kadınlara yaklaşma) yasağından vazgeçmiş ve sizin bu husustaki zaaflarınızı affetmiştir. Şimdi gönül rahatlığı içinde oruç geceleri onlara yaklaşın, Allah’ın kitapta sizin için belirlediği emirlere uyun, gece, tan yeri zamanına kadar, beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilene kadar, yiyin, için, sonraki geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitler de itikâfa girdiğinizde, gecede olsa kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın belirlediği sınırlardır. Sizin için belirlenen yasak sınırlarını aşmayın. Allah ayetlerini insanlar için açıklıyor ki, korunsunlar.
Bakara / 188 - Ve lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı ve tudlû bihâ ilel hukkâmi li te’kulû ferîkan min emvâlin nâsi bil ismi ve entum ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) vermeyin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mallarınızı aranızda boş yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını da günah ederek yemek için bile-bile hâkimlere mal vermeyin.
Abdullah Parlıyan = Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin ve bildiğiniz halde insanların mallarından bir kısmını günahı gerektirecek şekilde yemek için onu hakimlere (rüşvet olarak) aktarmayın.
Adem Uğur = Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme hakimlerine) vermeyin.
Ahmed Hulusi = Mallarınızı, aranızda, gerçeklerle bağdaşmayan şekilde yemeyin. Ve bilip durduğunuz hâlde insanların mallarından haksız yere yemek için hükmedicilere koşmayın.
Ahmet Tekin = Birbirinizin mallarını aranızda haksız, meşrû olmayan sebeplerle yemeyin. Bile bile günaha girerek insanların mallarının bir kısmını yemek için hâkimlere, idarecilere, hükümetlere, iktidardakilere mallarınızı rüşvet olarak vermeyin. Bu tür malları alarak başkalarına zulmettiğinizi bile bile bunları yapmayın.
Ahmet Varol = Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve insanların mallarının bir kısmını yemek için bile bile bunları günah olan bir şekilde hakimlere aktarmayın.
Ali Bulaç = Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.
Ali Fikri Yavuz = Aranızda birbirinizin mallarını hırsızlık, kumar ve gasp gibi haksız (bâtıl) sebeplerle yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını bile bile yalan şahitliği gibi günahla yemek için, o malları rüşvet olarak hâkimlere aktarmayın.
Ali Ünal = (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
Bayraktar Bayraklı = Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyiniz. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollarla yemeniz için o malları rüşvet olarak hakimlere vermeyiniz.
Bekir Sadak = Aranizda mallarinizi haksizlikla yemeyin; bildiginiz halde gunaha girerek insanlarin mallarindan bir kismini yemek icin onu hakimlere aktarmayin. *
Celal Yıldırım = Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin ; insanların mallarından bir kısmını bile bile günah işleyerek yemeniz için onu hâkimlere (rüşvet yolu) aktarmayın.
Cemal Külünkoğlu = Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve başkalarına ait meşru mallardan hiçbirini bilerek haksızlıkla tüketmek için hukuki hilelere başvurmayın!
Diyanet İşleri (eski) = Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere aktarmayın.
Diyanet Vakfi = Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme hakimlerine) vermeyin.
Edip Yüksel = Paralarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Halkın parasını haksız yere yemek amacıyla bile-bile memurlara/yöneticiler rüşvet vermeyin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeble yemeyin nâsın emvalinden bir kısmını bile bile günah ile yemek için o malları hâkimlere sarkıtmayın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin, insanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için o malları hakimlere sarkıtmayın (dava konusu yapmayın.)
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hakimlere rüşvet olarak vermeyin.
Gültekin Onan = Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.
Harun Yıldırım = Mallarınızı aranızda batıl sebeplerle yemeyin ve bildiğiniz halde insanların mallarından bir kısmını, günah ile yemek için hakimlere aktarmayın!
Hasan Basri Çantay = Aranızda (birbirinizin) mallarınızı haksız sebeblerle yemeyin ve kendiniz bilib dururken insanların mallarından bir kısmını günah (ı mucip suretler) le yemeniz için onları (o malları) haakimlere aktarma etmeyin.
Hayrat Neşriyat = Hem mallarınızı aranızda bâtıl (haram yollar)la yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını kendiniz (haksız olduğunuzu) bile bile (rüşvet veya yalancı şâhidlik gibi) günah ile yemeniz için onları(n hükmünü) hâkimlere (bırakıp) aktarmayın!
İbni Kesir = Mallarınızı aranızda batıl ile yemeyin. Ve insanların mallarından bir kısmını, siz bildiğiniz halde günahla yemek için onları hakimlere aktarmayın.
Kadri Çelik = Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin ve bile bile insanların mallarından bir kısmını günahla yemeniz için, onları hâkimlere sarkıtmayın.
Muhammed Esed = Birbirinizin mallarını haksız şekilde yiyip tüketmeyin ve başkalarına ait meşru mallardan hiçbirini bilerek haksızlıkla tüketmek için hukuki hilelere başvurmayın.
Mustafa İslamoğlu = Birbirinizin mallarını gayr-ı meşru bir biçimde yemeyin ve günaha girerek bile bile insanların hakkını yemek için o malları kullanarak yetkililere ulaşmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve mallarınızı aranızda bâtıl sebeple yemeyiniz. Ve nâsın mallarından bir kısmını siz bildiğiniz halde günah ile yemek için o malları hakîmlere düşürmeyiniz.
Ömer Öngüt = Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin; bildiğiniz halde insanların mallarından bir kısmını günah yollarla yemeniz için onu hâkimlere (rüşvet yollu) aktarmayın.
Şaban Piriş = Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin ve bildiğiniz halde insanların mallarından bir kısmını günahı gerektirecek şekilde yemek için onu hakimlere (rüşvet olarak) aktarmayın.
Sadık Türkmen = Aranizda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile günaha girerek yemek için, onları hakimlere vermeyin.
Seyyid Kutub = Birbirinizin mallarını haksız yollardan yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını günah olacak biçimde bile bile yemek için hakimlere peşkeş çekmeyin.
Suat Yıldırım = Bir de, birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hâkimlere koşmayın.
Süleyman Ateş = Mallarınızı, aranızda bâtıl (sebepler) ile yemeyin; bile bile insanların mallarından bir kısmını günâh bir biçimde yemeniz için onları hakimler(in önün)e atmayın (hakimlere götürmeyin veya onlara rüşvet vermeyin).
Tefhim-ul Kuran = Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve siz, bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü, yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.
Ümit Şimşek = Birbirinizin malını haksız yere yemeyin. Halkın bir kısım malını bilerek günah yollardan yemek için hâkimlere başvurmayın.
Yaşar Nuri Öztürk = Mallarınızı aranızda haksız ve uydurma yollara baş vurarak yemeyin; bilip durduğunuz halde insanların mallarından bir kısmını günaha saparak yemek için onları yargıçlara aktarmayın.
İskender Ali Mihr = Ve birbirinizin mallarınızı aranızda bâtıl ile (haksızlıkla) yemeyin.Ve insanların mallarından bir kısmını, bildiğiniz halde günahla yemeniz için, onu hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.
İlyas Yorulmaz = Birbirlerinizin mallarını, batıl yollarla yemeyin. İnsanların sahip oldukları mallardan bir kısmını, çirkin bir şekilde elde etmek için, yanlış olduğunu bildiğiniz halde, hâkimlere mallarınızı (rüşvet olarak) teklif etmeyin.
Bakara / 189 - Yes’elûneke anil ehilleh(ehilleti), kul hiye mevâkîtu lin nâsi vel hacc(haccı), ve leysel birru bi en te’tûl buyûte min zuhûrihâ ve lâkinnel birre menittekâ, ve’tûl buyûte min ebvâbihâ, vettekûllâhe leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Diyanet İşleri = Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah’a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sana yeni ayları sorarlarsa de ki: Onlar, insanlara vakitlerini bildirir, hac zamanı da onlarla bilinir. Sonra hayır, evlere arka taraflarından girmek değildir. Hayır sahibi, Allah'tan çekinendir. Evlere kapılarından girin. Allah'tan sakının ki kurtulmuş kimselerden olup muradınıza eresiniz.
Abdullah Parlıyan = Sana ayların durumundan sorarlar. De ki: Onlar hacc ve insanların diğer zamanlarını ölçmeye yarar. Gerçek iyilik, itaat ve hayra ulaşmak eski batıl ve saçma adetiniz olan ihramlı iken evlere arka tarafından açtığınız bir delikten girmeniz değildir. Ama gerçekten Allah'ı razı eden ve hayra ulaşan kişi yolunu Allah ve peygamber ile bulandır. O halde evlere kapılarından girin ve yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulun ki, gerçek mutluluğa erişebilesiniz.
Adem Uğur = Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir. İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Ahmed Hulusi = Sana hilâllerden (ay takviminden) soruyorlar. . . De ki: "Bunlar (ibadetlerin ay takvimine bağlanması ile) insanların yararlanması ve Hac için ölçülerdir. " Birr, evlere arka kapıdan girmek (hakikate dolaylı yoldan ulaşmak) değil, korunanlardan olmak için ön kapıdan (direkt kestirme yoldan) girmektir. Allâh'tan korunun ki felâh bulasınız.
Ahmet Tekin = Sana yeni doğan ay ile, hilâller ile ilgili sorular soruyorlar. Onlara:'Hilâller insanların din ve dünya işlerini, hac ibadetini ifa etme vakitlerinin tesbiti işine yarar' de.Gerçek iyilik, hakiki müslümanlık, İslâm’ın emirlerine riayet, meselelere tersinden yaklaşmak, evlere arka taraflarından gelmek değildir. Gerçek iyiler, hakiki müslümanlar, kâmil insanlar, Allah’a sığınan, emirlerine yapışan, günahlardan arınıp azaptan korunan, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olanlardır. Meseleleri doğru tarafından ele alın, evlere kapılarından girin.Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunun ki, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eresiniz.
Ahmet Varol = Sana hilaller hakkında soruyorlar. De ki: 'Onlar, insanlar açısından ve hacc mevsiminin belirlenmesi için zaman ölçüleridir.' İyilik evlere arka taraflarından gelmeniz değildir, aksine iyilik (fenalıklardan) sakınanın tutumudur. Evlere kapılarından girin ve Allah'tan korkun. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. [38]
Ali Bulaç = Sana, hilalleri (doğuş halindeki ayları) sorarlar. De ki: "O, insanlar ve hacc için belirlenmiş vakitlerdir. İyilik (birr), evlere arkalarından gelmeniz değildir, ama iyilik sakınan(ın tutumudur). Evlere kapılarından girin. Allah'tan sakının, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), sana yeni doğan aylardan soruyorlar. De ki: “- Onlar, insanların muameleleri ve hacc için vakit ölçüleridir. İyilik, (cahiliyet devrinde yapıldığı gibi) evlere arkalarından (girmeniz) gelmeniz değildir. Lâkin iyilik ve hayır, haramlardan sakınanın iyiliğidir. Evlere kapılarından gelin ve Allah’dan korkun ki, kurtulasınız.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
Bayraktar Bayraklı = Sana ayın evrelerini soruyorlar. De ki: “Onlar, haccın ve insanların öteki faaliyetlerinin vaktini gösterir. Evlere arkalarından girmeniz iyi değildir; asıl iyi Allah'a karşı sorumluluk bilincinde olmaktır. O halde evlere kapılarından giriniz ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz ki kurtuluşa eresiniz.”
Bekir Sadak = Sana hilal halindeki aylari sorarlar. De ki: «Onlar, insanlarin ve hac vakitlerinin olcusudur". Evlere arkalarindan girmeniz iyi degildir; iyi kimse kotulukten sakinan kimsedir. Evlere kapilarindan girin; Allah'tan sakinin ki muradiniza erersiniz.
Celal Yıldırım = Sana hilâllerden soruyorlar, de ki: O, insanların yararına ve bir de Hacc için vakit ölçüleridir. İyilik ve ibâdet, evlere arkalarından gelmeniz (girmeniz) değildir, fakat gerçek iyilik, kötülüklerden sakınıp korunan kimsenin (bu ölçü ve anlamda olan) iyiliğidir. Ve artık evlere kapılarından girin. Allah'tan korkup O'nunla korunun ki, kurtuluşa eresiniz.
Cemal Külünkoğlu = Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: “Onlar, haccın ve insanların (öteki faaliyetlerinin) vaktini gösterir.” Evlere arkalarından gelip girmeniz asla iyi bir davranış değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. O halde evlere kapılarından girin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki kurtulasınız.
Diyanet İşleri (eski) = Sana hilal halindeki ayları sorarlar. De ki: 'Onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür'. Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz.
Diyanet Vakfi = Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir. İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Edip Yüksel = Sana ayın evrelerini soruyorlar. De ki o, insanlar ve hac ibadeti için bir zaman ölçüsüdür. İyilik, lafı dolandırmak değildir, iyilik sakınmaktır. Dürüst olun. Kurtuluşunuz için ALLAH'ı dinleyin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sana hilâllardan soruyorlar, onlar. De: insanlara hacc için de vakit ölçüleridir bununla beraber erginlik evlere arkalarından gelmenizle değildir, ve lâkin eren, korunandır, evlere kapılardan gelin ve Allaha korunun ki felâh bulasınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar sana hilalleri soruyorlar. De ki: «Onlar, insanlar için ve hac için vakit ölçüleridir. Erginlik, evlere arkalarından gelmenizle değildir, gerçek eren, korunanlardır. Evlere kapılarından gelin ve Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için de, hac için de vakit ölçüleridir. Bununla beraber iyilik, evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyiliğe eren, kötülükten korunan kimsedir. Evlere kapılarından gelin, Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.
Gültekin Onan = Sana hilalleri (doğuş halindeki ayları) soruyorlar. De ki: "O, insanlar ve hacc için belirlenmiş vakitlerdir. İyilik (birr), evlere arkalarından gelmeniz / girmeniz değildir, ama iyilik sakınan(ın tutumudur). Evlere kapılarından girin. Tanrı'dan sakının, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Harun Yıldırım = Sana hilallerden sorarlar. De ki: “O, insanlar ve hacc için belirlenmiş vakitlerdir. Evlere arkalarından gelmeniz iyilik değildir; fakat iyilik kişinin takvasıdır. Evlere kapılarından girin ve Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”
Hasan Basri Çantay = Sana yeni doğan ayları sorarlar. De ki: «O, insanların fâidesi için, bir de hacc için vakit ölçüleridir, iyilik ve taat, evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyilik (eden; Allaha muhalefetden) sakınandır. Evlere kapılarından gelin. Allahdan korkun. Tâki muraadınıza kavuşasınız.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Sana hilâllerden de soruyorlar. De ki: 'Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.' İyilik, (bâtıl bir âdetinize binâen) evlere arkalarından girmeniz değildir; fakat iyilik, (günahlardan) sakınan kimse(nin iyiliği)dir. Artık evlere kapılarından girin ve Allah’dan sakının, tâ ki kurtuluşa eresiniz.
İbni Kesir = Sana yeni doğan aylardan soruyorlar. De ki: Onlar insanların faydası ve hacc için birer vakit ölçüleridir. Evlere arka taraflarından girmeniz «bir» değildir. Ancak «bir»; müttaki olanınkidir. Evlere kapılarından gelin. Allah'dan korkun ki, felaha eresiniz.
Kadri Çelik = Sana hilal halindeki ayları sorarlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için belirlenmiş vakitlerdir.” İyilik (cahiliye döneminde inanıldığı gibi ihramlıyken) evlere arkalarından girmeniz değildir; belki iyilik takvalı olmaktır. Evlere kapılarından girin ve Allah'tan sakının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Muhammed Esed = Sana ayın evrelerini soruyorlar. De ki: "Onlar, haccın ve insanların (öteki faaliyetlerinin) vaktini gösterir." Öte yandan erdemlilik, (zannedildiği gibi) evlere arkalardan girmeniz değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyandır. O halde evlere kapılarından girin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki gerçek mutluluğa erişebilesiniz.
Mustafa İslamoğlu = Sana ayın evreleri hakkında soru soruyorlar. Cevap ver: O insanlık için zamanın ölçü birimidir, haccın da. Bu arada, evlere arkasından girmeniz de erdemlilik değildir, gerçek erdem sahibi, sorumluluk bilinciyle hareket eden kimsedir. O halde evlere kapılarından girin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki, ebedi kurtuluşa erebilesiniz!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: «Onlar insanlar için ve hacc için birer alâmettir. İyilik, evlere arka taraflarından gelmeniz değildir. Fakat iyilik, muttakî olanın iyiliğidir. Ve evlere kapılarından geliniz. Ve Allah'tan korkunuz ki felâha eresiniz.»
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana hilâl halini alan ayları soruyorlar. De ki: “O, insanların faydasına ve bir de Hacc için birer vakit ölçüleridir. ” İyilik, evlere arka taraflarından girmek değildir. Fakat iyilik, Allah'tan korkan kimsenin yaptığıdır. Evlere kapılarından girin. Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.
Şaban Piriş = Sana yeni doğan ayları sorarlar de ki: -Onlar, insanlar için ve hac için vakit ölçüleridir. Evlere arkasından girmeniz iyi değildir. Fakat iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Sadık Türkmen = Sana hilal(şekil)leri(nden) soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından (pencerelerinden) girmeniz değildir. Ama iyi davranış takva sahibi (Allah’a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed, sana hilâl aşamasındaki aylar hakkında soru soruyorlar. De ki; «Onlar insanlar ve Hacc için zaman ölçüsüdürler.» Evlere arka taraflarından girmeniz iyiliğe uygun bir davranış değildir. İyiliğe uygun davranış, kötülükten sakınarak evlere kapılarından girenlerin tutumudur. Allah'tan korkunuz ki, kurtuluşa, umduğunuza eresiniz.
Suat Yıldırım = Sana hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar için; özellikle hac için vakit ölçüleridir. Evlere arka taraftan girmeniz fazilet değildir. Asıl fazilet, haramlardan sakınan insanın gösterdiği fazilettir. Öyleyse evlere kapılardan girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki umduğunuza kavuşasınız.
Süleyman Ateş = Sana doğan aylardan soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir." Evlere arkalarından girmek iyilik değildir. İyilik, Allah'tan korkanın iyiliğidir. Evlere kapılarından girin ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz, umduğunuzu bulasınız.
Tefhim-ul Kuran = Sana, hilalleri (doğuş halindeki ayları) sorarlar. De ki: «O, insanlar ve hacc için belirlenmiş vakitlerdir. İyilik (birr), evlere arkalarından gelmeniz değildir, ama iyilik sakınan(ın tutumudur) . Evlere kapılarından girin. Allah'tan sakının, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Ümit Şimşek = Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: O, insanlar ve hac için zaman ölçüleridir. Hayra ermek, evlere arkadan girmekle olmaz. Asıl hayır, takvâ sahibi olanın hayra erişidir. Evlere kapılarından girin ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Sana, doğan aylardan sorarlar. De ki: "Onlar, insanların çeşitli yararları ve bir de hac için vakit ölçüleridir." Hayra ulaşmak evlere arkalarından girmeniz değildir. Hayra ulaşan o kişidir ki, takvaya sarılıp korunur. Evlere kapılarından girin. Allah'tan korkun ki kurtuluşa erebilesiniz.
İskender Ali Mihr = Sana hilâllerden (ay’ın hilâle dönüşen hallerinden) soruyorlar. De ki: “O, insanlar için vakitleri ve hac zamanını bildiren bir “vakit ölçüsü”dür.” Birr (kişiyi ebrar yapan güzel davranışlar), (cahiliyet devrinde olduğu gibi) evlere arkalarından
girmek değildir. Oysa birr, kişinin takva sahibi olmasıdır. Ve evlere kapılarından girin. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
İlyas Yorulmaz = Sana hilal hakkında soruyorlar. Deki “Hilal, insanların vakitlerini (takvimlerini) ve hac mevsimini belirledikleri bir ölçüdür. ” Evlere arkalarından girmek, doğru bir davranış değildir. Ama sakınanlar için evlere kapılarından (izin isteyerek) girmek doğru bir davranıştır. Allah dan sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Bakara / 190 - Ve kâtilû fî sebîlillâhillezîne yukâtilûnekum ve lâ ta’tedû innallâhe lâ yuhıbbul mu’tedîn(mu’tedîne).
Diyanet İşleri = Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sizinle savaşıp vuruşanlarla Allah yolunda siz de savaşın, vuruşun, fakat haddi aşmayın, zulmetmeyin. Şüphe yok ki Allah, haddini aşanları ve zulmedenleri sevmez.
Abdullah Parlıyan = Size karşı savaş açanlara Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.
Adem Uğur = Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.
Ahmed Hulusi = Sizi öldürmek amacıyla savaşanlarla siz de Allâh için savaşın. Haddi aşmayın. Muhakkak Allâh haddi aşanları sevmez.
Ahmet Tekin = Size savaş açanlar, size düşmanca davrananlarla Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşın. Haksız saldırıda bulunmayın, aşırı gitmeyin. Allah haddi tecavüz edenleri sevmez.
Ahmet Varol = Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın, ancak haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.
Ali Bulaç = Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.
Ali Fikri Yavuz = Sizinle savaşanlarla, siz Allah yolunda savaşın ve (onlar harbe başlamadan önce siz başlayıp) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidip haddi tecâvüz edenleri sevmez. (Bu âyet-i kerime, Berae âyeti, yahut bundan sonra gelen âyet ile neshedilmiştir, hükmü kaldırılmıştır.)
Ali Ünal = Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
Bayraktar Bayraklı = Size savaş açanlara karşı Allah yolunda savaşınız, ama aşırı gitmeyiniz, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.
Bekir Sadak = Sizinle savasanlarla Allah yolunda savasin, asiri gitmeyin; dogrusu Allah asiri gidenleri sevmez.
Celal Yıldırım = Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Cemal Külünkoğlu = Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın. Fakat acımasızca saldırganlık yapmayın! Muhakkak ki Allah aşırı gidenleri sevmez.
Diyanet İşleri (eski) = Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.
Diyanet Vakfi = Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.
Edip Yüksel = Sizinle savaşanlarla ALLAH yolunda savaşın. Saldırgan olmayın. ALLAH saldırganları sevmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Korunun da size kıtâl edenlerle fisebilillâh çarpışın, fakat haksız taarruz etmeyin çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda çarpışın; fakat haksız taarruz etmeyin. Çünkü Allah, haksız taarruz edenleri sevmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.
Gültekin Onan = Sizinle savaşanlarla Tanrı yolunda savaşın (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Tanrı aşırı gidenleri sevmez.
Harun Yıldırım = Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın! Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.
Hasan Basri Çantay = Size harb açanlarla, Allah yolunda, sizde döğüşün (müdâfaa harbi yapın. Ancak) aşırı gitmeyin. Şübhesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.
Hayrat Neşriyat = Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, fakat haddi aşmayın! (Ma'sum olanları öldürmeyin, işkence yapmayın)! Şübhesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
İbni Kesir = Size harb açanlarla, Allah yolunda siz de harbedin. Ancak haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
Kadri Çelik = Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın ve taşkınlıkta bulunmayın; şüphesiz Allah taşkınlık edenleri sevmez.
Muhammed Esed = Size savaş açanlara karşı Allah yolunda savaşın, ama (amacınızı aşıp) saldırganlık yapmayın; doğrusu Allah saldırganları sevmez.
Mustafa İslamoğlu = Size karşı savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat saldırganlık yapmayın! Allah saldırganlık yapanları sevmez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizinle mukatelede bulunanlar ile siz de fîsebilillah mukatelede bulununuz. Fakat haddi tecavüz etmeyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ öyle mütecaviz olanları sevmez.
Ömer Öngüt = Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda siz de savaş açın! Aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Şaban Piriş = Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda siz de savaşın, (fakat) haksız yere saldırmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.
Sadık Türkmen = Sizinle savaşanlara karşı, siz de, Allah savaşmanıza izin verdiği için savaşabilirsiniz. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Seyyid Kutub = Sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşın. Fakat ölçüyü kaçırmayın, saldırgan olmayın. Çünkü Allah ölçüyü elden bırakan saldırganları sevmez.
Suat Yıldırım = Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.
Süleyman Ateş = Sizinle savaşanlarla Allâh yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allâh, saldırganları sevmez.
Tefhim-ul Kuran = Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.
Ümit Şimşek = Sizinle savaşanlara karşı siz de Allah yolunda savaşın, fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizinle çarpışmaya girenlerle Allah yolunda siz de çarpışın. Ama haksız yere saldırmayın/çarpışmada zulme sapmayın. Çünkü Allah, sınır tanımaz azgınları sevmiyor.
İskender Ali Mihr = Ve sizinle savaşanlarla (sizi öldürenlerle), Allah’ın yolunda savaşın (siz de öldürün) ve aşırı gitmeyin. Muhakkak ki Allah, aşırı gidenleri (haddi aşanları) sevmez.
İlyas Yorulmaz = Sizinle mücadele edenlerle, sizde Allah yolunda mücadele edin. Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez.
Bakara / 191 - Vaktulûhum haysu sekıftumûhum ve ahricûhum min haysu ahracûkum vel fitnetu eşeddu minel katli, ve lâ tukâtilûhum indel mescidil harâmi hattâ yukâtilûkum fîh(fîhî), fe in kâtelûkum faktulûhum kezâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları Nerede yakalarsanız öldürün. Sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de onları yurtlarından çıkarın. Fitne, adam öldürmeden beterdir. Yalnız onlar, Mescid-i Hâram yanında sizinle savaşa kalkışmazlarsa siz de onlarla Mescid-i Harâm yanında savaşmayın. Ama onlar, sizi orada öldürmeye kalkışırlarsa öldürün onları. Budur kâfirlerin cezası işte.
Abdullah Parlıyan = Size karşı savaşanları, karşılaştığınız her yerde öldürün ve sizi sürdükleri yerden, siz de onları sürüp çıkarın. Mü'minleri dinlerinden döndürmek için yapılan baskı, kavga, zulüm ve bozgunculuk yani şirk düzeni öldürmekten daha kötüdür. Onlar size karşı savaş açmadıkça, Mescidi Haram civarında onlarla savaşmayın, ama sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin cezası böyledir.
Adem Uğur = Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
Ahmed Hulusi = Onları nerede yakalarsanız orada öldürün. Sizi sürdükleri yerden siz de onları sürün!. . Fitne (insan) öldürmekten daha şiddetlidir (suçtur). . . Onlar sizle savaşmadıkları sürece, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Onlar sizi öldürmeye kalkarsa o zaman siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin yaptığının karşılığı budur.
Ahmet Tekin = Onları, size savaş açanları, size düşmanca davrananları yakaladığınız yerde öldürün. Sizi hicrete mecbur ettikleri yerden, Mekke’den siz de onları çıkarıp sürün. Temel hak ve hürriyetlere yapılan tecavüz, baskı, zulüm ve işkence, fitne, cinayetten ve savaştan daha ağır sorumluluğu gerektirir.Mescid-i Haram civarında, onlar size saldırmadıkça, düşmanca davranmadıkça siz onlarla savaşmayın. Onlar sizinle savaşırlar, düşmanca davranırlar, sizi öldürmeye kastederlerse, onları öldürün. İşte kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin cezası böyledir.
Ahmet Varol = Onları bulduğunuz yerde öldürün ve kendilerini sizi çıkardıkları yerden çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Orada sizinle savaşmadıkları sürece onlarla Mescidi Haram etrafında savaşmayın. Eğer savaşırlarsa o zaman onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir.
Ali Bulaç = Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir.
Ali Fikri Yavuz = O kâfirleri nerede bulursanız öldürün, onlar sizi Mekke’den çıkardıkları gibi, siz de onları oradan çıkarın. Onların şirk (Allah’a ortak koşma) fitneleri, katilden daha kötüdür. Onlar, Mescid-i Harâm’da sizinle döğüşmedikçe, siz de orada kendileriyle savaşmayın. Fakat, orada sizi öldürürlerse, siz de onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir.
Ali Ünal = O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
Bayraktar Bayraklı = Sizi öldürmeye teşebbüs edenleri karşılaştığınız her yerde öldürünüz ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkartınız; zaten zulüm ve baskı, öldürmekten daha kötüdür. Onlar size savaş açmadıkça Mescid-i Harâm civarında onlarla savaşmayınız, ama eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürünüz; kâfirlerin cezası budur.[34]
Bekir Sadak = Onlari buldugunuz yerde oldurun. Sizi cikardiklari yerden siz de onlari cikarin. Fitne cikarmak, adam oldurmekten daha kotudur. Mescidi Haram'in yaninda, onlar savasmadikca siz de onlarla savasmayin. Sizinle savasirlarsa onlari oldurun. Inkar edenlerin cezasi boyledir.
Celal Yıldırım = Size savaş açanları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. Fitne adam öldürmekten daha kötüdür. (Yalnız) Mescid-i Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın; ama orada sizi öldürmeye kalkışırlarsa, siz de onları öldürün. İnkarcıların cezası işte böyledir.
Cemal Külünkoğlu = O (size savaş açarak öldürmeye kalkan inkârcı)ları yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Onlar size savaş açmadıkça Mescid-i Haram civarında onlarla savaşmayın. (Ama eğer) sizi öldürmeye kalkarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin (yaptığının) cezası budur.
Diyanet İşleri (eski) = Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İnkar edenlerin cezası böyledir.
Diyanet Vakfi = Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
Edip Yüksel = Onları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın; zulüm ve işkence öldürmekten beterdir. Kutsal Mescid'in yanında sizinle savaşmadıkça onlarla savaşmayın. Size saldırırlarsa siz de onlara saldırın. İnkarcıların cezası böyledir.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın, o fitne katilden eşeddir, yalnız Mescidi haram yanında onlar size kıtal etmedikçe siz de onlara kıtal etmeyin, fakat sizi öldürmeğe kalkışırlarsa hemen onları öldürün kâfirlerin cezası böyledir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Yalnız Mescid-i Haram'ın yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın! Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kafirlerin cezası böyledir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Yalnız Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
Gültekin Onan = Onları yakaladığınız / bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten beterdir. Onlar size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram'ın yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir.
Harun Yıldırım = Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Onlar orada sizinle savaşıncaya kadar onlarla Mescidi Haram yanında savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kafirlerin cezası işte böyledir!
Hasan Basri Çantay = Onları (size harb açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onları sizi çıkardıkları yerden (Mekkeden) çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar Mescid-i haram yanında, orada sizinle döğüşünceye kadar, (yâ'ni döğüşmedikce) siz de orada kendileriyle döğüşmeyin. Fakat (Orada) sizi. öldürürlerse siz de onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.
Hayrat Neşriyat = Ama onları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den, siz de) onları çıkarın! Çünki fitne (onların sizi küfre zorlamaları), öldürmekten daha kötüdür. Hem (onlar) orada sizinle savaşmadıkça, (siz de) onlarla Mescid-i Harâm yanında savaşmayın! Fakat sizinle savaşırlarsa, o takdirde onları öldürün! Kâfirlerin cezâsı işte böyledir.
İbni Kesir = Ve onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, katilden beterdir. Onlar sizinle savaşmadıkça, siz de Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın. Ancak onlar sizinle savaşırlarsa, siz de onları öldürün. İşte kafirlerin cezası böyledir.
Kadri Çelik = Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir.
Muhammed Esed = Onları karşılaştığınız her yerde öldürün ve sizi sürdükleri yerden siz de onları sürün, zaten zulüm ve baskı, öldürmekten daha kötüdür. Onlar size savaş açmadıkça Mescid-i Haram civarında onlarla savaşmayın; ama eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün; hakikati inkar edenlerin cezası böyle verilecektir.
Mustafa İslamoğlu = Onları, (savaşta) gözünüze kestirdiğiniz her yerde öldürün. Sizi sürgün ettikleri yerden siz de onları sürgün edin. İnanca yönelik zulüm ve baskı ölümden beterdir. Mescid-i Haram civarında onlar size savaş açmadıkça siz de onlara savaş açmayın. Eğer onlar size savaş açarsa, onları öldürün! İşte kafirler böyle cezalandırılır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onları her nerede bulursanız öldürünüz. Ve sizi çıkarmış oldukları yerden siz de onları çıkarın. Fitne ise katilden daha şedîttir. Ve onlar sizinle savaşta bulunmadıkça siz de Mekke hareminde onlar ile savaşta bulunmayınız. Fakat onlar sizinle savaşta bulunurlarsa onları öldürünüz. Kâfirlerin cezası böyledir.
Ömer Öngüt = Onları yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça Mescid-i haram'da sakın siz de onlarla savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!
Şaban Piriş = Sizinle savaşanları nerede yakalarsanız öldürün. Onları, sizi çıkardıkları yerden çıkarın. Fitne; öldürmekten, daha kötüdür. Onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat, onlar sizinle orada savaşırlarsa, onlarla savaşın. İşte kafirlerin cezası budur.
Sadık Türkmen = Onları (size karşı savaş açanları sizinle savaş halinde iken) nerede yakalarsanız/bulursanız etkisiz hale getirin. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne (insan hakları ihlalleri), adamı öldürmekten daha çok eziyet verir. Yalnız Mescidi Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa, (siz de savaşıp) onları etkisiz hale getirin. Kâfirlerin cezası böyledir.
Seyyid Kutub = Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları, sürdükleri yerden siz de onları çıkarın. Kargaşa çıkarmak, adam öldürmekten daha ağır bir suçtur. Mescid- i Haram çevresinde onlarla savaşmayın ki, onlar da orada size karşı savaşmasınlar. Fakat eğer onlar size savaş açarlarsa onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.
Suat Yıldırım = Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne (dinden döndürmek için işkence yapmak), adam öldürmekten beterdir. Yalnız, onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın, Fakat onlar size savaş açarlarsa siz de onlarla savaşın. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
Süleyman Ateş = Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yer(Mekke)den siz de onları çıkarın! Fitne (baskı yapmak), adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezâsı böyledir.
Tefhim-ul Kuran = Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmeden beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezası işte böyledir.
Ümit Şimşek = Onları bulduğunuz yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden, siz de onları çıkarın. Fitne ise, adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle orada savaşmadıkça, siz de onlarla Mescid-i Haram yanında savaşmayın. Ama savaşırlarsa siz de savaşın. Kâfirlerin cezası işte budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Onları yakaladığınız yerde öldürün; onların sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne/baskı ve bozgunculuk, öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da, onlar sizinle çarpışmaya girinceye kadar siz de onlarla çarpışmaya girmeyin. Eğer sizinle çarpışmaya girerlerse siz de onları öldürün. İşte böyle verilir küfre sapanların cezası!
İskender Ali Mihr = Onları (size savaş açanları), bulduğunuz (yakaladığınız) yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne (çıkarmak), (adam) öldürmekten daha şiddetlidir (kötüdür). Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat eğer (orada) sizinle savaşırlarsa (sizi öldürmeye
kalkarlarsa), o taktirde (siz de) onlarla savaşın (onları öldürün). Kâfirlerin cezası işte böyledir.
İlyas Yorulmaz = Sizinle savaşanları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerlerden sizde onları çıkartın. Fitne insan öldürmekten daha ağır bir suçtur. Onlar sizinle, Mescidi Haram da savaşmadığı sürece, sizde orada onlarla savaşmayın. Eğer sizinle Mescidi Haram da savaşırlarsa, onları öldürün. Zira hakikati inkâr edenlerin cezası budur.
فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Bakara / 192 - Fe inintehev fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Diyanet İşleri = Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Eğer onlar savaştan vazgeçerlerse, siz de bırakın. Unutmayın ki, Allah çok affeden ve çok acıyandır.
Adem Uğur = Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir.
Ahmed Hulusi = Eğer vazgeçerlerse (yaptıklarından) Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Eğer onlar küfürden, şirk koşmaktan vazgeçerler, İslâm’a girerlerse, şunu iyi bilin ki, Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Eğer yaptıklarına son verirlerse, Allah bağışlayandır, rahmet edendir.
Ali Bulaç = Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Eğer onlar şirk ve muharebeden vazgeçerlerse, siz de bırakın; şüphesiz ki Allah, pek çok mağfiret ve merhamet edicidir.
Ali Ünal = Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Eğer vazgeçerlerse, Allah çok affedicidir; merhamet sahibidir.
Bekir Sadak = Vazgecerlerse onlari bagislayin; suphesiz Allah bagislar ve merhamet eder.
Celal Yıldırım = Eğer inkârdan (ya da savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Cemal Külünkoğlu = Ancak (savaştan) vazgeçerlerse (siz de bırakın). Unutmayın ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = Vazgeçerlerse onları bağışlayın; şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder.
Diyanet Vakfi = Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir.
Edip Yüksel = Son verirlerse, ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık şirkten vaz geçerlerse şüphesiz ki Allah gafur, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık Allah'a ortak koşmaktan vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah pek bağışlayan ve pek merhamet edendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Artık şirkten vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Gültekin Onan = Onlar (savaşa) son verirlerse (siz de son verin). Kuşkusuz Tanrı bağışlayandır, rahimdir.
Harun Yıldırım = Artık vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Bununla beraber (Muhaarebeden) vazgeçerlerse (siz de bırakın), şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkiyle esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = Sonunda (küfürden) vazgeçerlerse, artık muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
İbni Kesir = Eğer onlar vazgeçerlerse; şüphesiz ki Allah, Gafur'dur, Rahim'dir.
Kadri Çelik = Vazgeçerlerse, o halde şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.
Muhammed Esed = Ancak vazgeçerlerse (siz de bırakın), unutmayın ki Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = Eğer yaptıklarına bir son verirlerse, şüphe yok ki Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık şirke nihâyet verirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ gafûrdur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.
Şaban Piriş = Eğer savaşmaktan vazgeçerlerse; şüphesiz ki Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.
Sadık Türkmen = Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Seyyid Kutub = Eğer onlar savaşmaya ve kâfirliğe son verirlerse Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
Suat Yıldırım = Şayet onlar vazgeçerlerse (siz de savaştan vazgeçin). Zira Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.
Süleyman Ateş = Eğer onlar (saldırılarına) son verirlerse, Allâh bağışlayandır, esirgeyendir.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin) : şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Onlar vazgeçecek olursa, siz de vazgeçin. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer savaşı sona erdirirlerse Allah çok affedici,çok merhametlidir.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra eğer (inkârdan ve savaştan) vazgeçerlerse, o taktirde muhakkak ki Allah, Gafûr’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (rahmet sahibidir).
İlyas Yorulmaz = Eğer sizlerle savaşmayı sona erdirirlerse bilsinler ki Allah bağışlayan ve acıyandır.
Bakara / 193 - Ve kâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun ve yekûned dînu lillâh(lillâhi), fe inintehev fe lâ udvâne illâ alez zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah'ın dîni oluncaya dek onlarla çarpışın. Vazgeçtiler mi artık düşmanlık, yalnız zâlimleredir, başkalarına değil.
Abdullah Parlıyan = Zulüm, baskı, bozgunculuk ve kavga kalmayıncaya ve sadece Allah'a kulluğa bir engel kalmayıncaya kadar onlarla savaşın, ancak savaştan ve küfürden vazgeçerlerse, varlık sebebine aykırı davranan kimseler dışında, tüm düşmanlıklar sona erecektir.
Adem Uğur = Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
Ahmed Hulusi = Fitne (dinden çıkmanız için yapılan baskı) kalkana; Allâh dinini rahatça yaşayana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse (baskıdan - savaşmaktan), artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Ahmet Tekin = Temel hak ve özgürlüklere yapılan tecavüz, baskı, zulüm, işkence, fitne tamamen yok oluncaya; sadece Allah’ın düzeni, din, medenî kurallar, Allah adına varlığını ve hâkimiyetini sağlayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer inkârdan, küfürden, işkence ve zulümden vazgeçerlerse, inkâr ile, isyan ile baskıya, aleyhte propagandaya devam eden zalimlerden başkasına düşmanca davranmayın.
Ahmet Varol = Fitne kalmayıncaya ve din Allah'ın oluncaya kadar [39] onlarla savaşın. Eğer onlar vazgeçerlerse, zalimlerden başkalarına düşmanlık edilmez.
Ali Bulaç = (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Fitneden eser kalmayıncaya ve din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar (ibadet yalnız Allah için oluncaya kadar) o müşriklerle savaşın. Vazgeçerlerse, artık düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır.
Ali Ünal = Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
Bayraktar Bayraklı = O halde zulüm ve baskı kalmayıncaya ve Allah'ın dini egemen oluncaya kadar onlarla savaşınız. Vazgeçerlerse siz de vazgeçiniz; zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Bekir Sadak = Fitne kalmayip, yalniz Allah'in dini ortada kalana kadar onlarla savasin. Eger vazgecerlerse satasmayin. Zulmedenlerden baskasina dusmanlik yoktur.
Celal Yıldırım = Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'a ait oluncaya kadar onlarla savaşın; vazgeçerlerse artık düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır.
Cemal Külünkoğlu = Artık (İslam'a mani) bir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din de yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet (Hakka karşı direnmekten) vazgeçerlerse, (bilinçli olarak) zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Diyanet Vakfi = Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
Edip Yüksel = Zulüm ve işkence ortadan kalkıncaya ve din ALLAH için oluncaya kadar onlarla savaşın. Son verirlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = hem bir fitne kalmayıb din yalnız Allahın oluncıya kadar onlarla çarpışın vaz geçerlerse artık husumet ancak zalimlere karşıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir fitne kalmayıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Eğer vazgeçerlerse, artık düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın . Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.
Gültekin Onan = (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din yalnızca Tanrı'nın oluncaya kadar onlarla savaşın. Son verirlerse, artık zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur.
Harun Yıldırım = Fitne kalmayıncaya ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar, onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Hasan Basri Çantay = Fitne (den eser) kalmayıncaya, dîn de (şunun bunun değil) yalınız Allahın (dîni diye tanılmış) oluncaya kadar onlarla savaşın. Vaz geçerlerse artık zaalimlerden başkasına hiç bir husumet yokdur.
Hayrat Neşriyat = O hâlde bir fitne kalmayıncaya ve din sâdece Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Fakat (küfürden) vazgeçerlerse, o takdirde zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
İbni Kesir = Fitne kalmayıp, din de Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vaz geçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Kadri Çelik = Fitne kalmayıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık düşmanlık sadece zalimlere karşıdır.
Muhammed Esed = O halde, artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah'a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın; ancak vazgeçerlerse, (bilinçli olarak) zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.
Mustafa İslamoğlu = Onlarla inanca yönelik zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah'a ait oluncaya kadar savaşın! Eğer yaptıklarına bir son verirlerse, zulmedenlerin haricindekilere düşmanlık da sona erecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve bir fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya kadar onlar ile savaşa devam ediniz. Eğer onlar nihâyet verirlerse artık husumet ancak zalimlere karşı (olur).
Ömer Öngüt = Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse, zâlimlerden başkasına düşmanlık olmaz.
Şaban Piriş = Fitne kalmayıncaya, din/otorite de yalnız Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın, eğer savaşa son verirlerse zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Sadık Türkmen = Fitne/zulüm/şirk (insan hakları ihlalleri) kalkıncaya ve din (insan hak ve özgürlükleri gereğince, saldırganlara ne yapılacağını ifade eden hukuk düzeni) Allah’ın önerdiği şekilde oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (sizinle savaşa) son verirlerse, zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Seyyid Kutub = Fitne ortadan kalkıp Allah'ın dini tam anlamı ile egemen oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer yaptıklarına son verirlerse zalimlerden başkasına asla saldırılmaz.
Suat Yıldırım = Bu fitne (işkence) ortadan kalkıp din ve itaat yalnız Allah’a mahsus oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer inkârdan ve tecavüzden vazgeçerlerse, bilin ki zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Süleyman Ateş = Onlarla savaşın ki, fitne (baskı) ortadan kalksın, din yalnız Allâh'ın dini olsun. (Yalnız O'na tapılsın) Eğer (saldırılarına) son verirlerse artık zâlimlerden başkasına düşmanlık olmaz.
Tefhim-ul Kuran = (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.
Ümit Şimşek = Onlarla, fitneden eser kalmayıncaya ve din Allah için oluncaya kadar savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık etmek olmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Eğer çarpışmaktan vazgeçerlerse artık zulme sapanlardan başkasına düşmanlık edilmez.
İskender Ali Mihr = Ve fitne kalmayıncaya ve dîn, Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın (onları öldürün). Bundan sonra eğer vazgeçerlerse o zaman zâlimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur.
İlyas Yorulmaz = Fitne kalmayıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer Allah’ın diniyle savaşmaktan vazgeçerlerse, zulümlerine devam etmedikleri sürece, onlara düşmanlık yapmak yoktur.
Bakara / 194 - Eş şehrul harâmu biş şehril harâmi vel hurumâtu kısâs(kısâsun), fe meni’tedâ aleykum fa’tedû aleyhi bi misli ma’tedâ aleykum, vettekûllâhe va’lemû ennellâhe meal muttekîn(muttekîne).
Diyanet İşleri = Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir. O hâlde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Haram ay, haram aya bedel. Saygı karşılıklıdır. Şu halde kim size tecavüz ederse onun tecavüz ettiği gibi siz de ona saldırın, düşmanlara tecavüzde bulunun. Sakının Allah'tan ve bilin ki Allah, ancak kendisinden korunanlarla ve sakınanlarladır.
Abdullah Parlıyan = Saldırmazlık kanununun geçerli olduğu aylarda size saldıranlara, siz de karşılık verin. Zira saldırmazlık kanununun geçerli olduğu aylarda, savaşmak suretiyle o geleneği bozma ve sakatlamaya adil karşılık kısas yasası uygulanır. Böylece size bir kimse bu aylarda saldırıda bulunursa, siz de onun saldırdığı gibi saldırın. Ve böylece hayat proğramınızı Allah'ın kitabıyla belirleyin. Ve iyi bilin ki Allah yolunu kitap ve Allah'la bulanların yanındadır.
Adem Uğur = Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir.
Ahmed Hulusi = Haram ay, haramınız olan aya bedeldir. . . Ve buna hürmette eşitlik esastır. O hâlde haddi aşıp (bu süreçte) size saldırana, saldırganlığının misliyle siz de saldırın! Allâh'tan korunun ve iyi bilin ki Allâh korunanlarla beraberdir.
Ahmet Tekin = Saldırmazlığın gelenek haline geldiği, Allah’ın savaşı haram kıldığı aylarda, size saldıranlara karşılık verin. Saldırmazlık kanununun, örfünün ihlâli kısas kanununa tâbidir. Kim size saldırırsa, size yapılan saldırıya misilleme yaparak aynıyla cevap verin.Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Bilin ki, Allah kendisine sığınıp emirlerine yapışarak günahlardan arınıp azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerle beraberdir.
Ahmet Varol = Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler de karşılıklıdır. Size kim saldırıda bulunursa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah'a karşı gelmekten de sakının ve bilin ki Allah sakınanlarla beraberdir.
Ali Bulaç = Haram ay, haram aya karşılıktır; hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup sakınanlarla beraberdir.
Ali Fikri Yavuz = Onlar, savaşın haram olduğu geçen yılki zilkade ayında (Hüdeybiye’de) bu ayın hürmetini çiğnediler; siz de onların hareketine karşı o ayda savaşmakta beis görmeyin ve umre haccını kaza edin. Hürmetler karşılıklıdır. Bunun için, kim sizin üzerinize saldırırsa, siz de aynen ona, size yaptığı tecâvüz gibi saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah takvâ sahipleri ile beraberdir.
Ali Ünal = (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
Bayraktar Bayraklı = Haram ay, haram aya karşılıktır. Barışa hürmet de karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, siz de ona denk olacak şekilde saldırınız. Allah'tan sakınınız ve biliniz ki, Allah sakınanlarla beraberdir.
Bekir Sadak = Hurmetli ay, hurmetli aya mukabildir, hurmetler karsiliklidir; o halde, size tecavuz edene, size tecavuz ettikleri gibi tecavuz edin. Allah'tan sakinin ve Allah'in sakinanlarla beraber oldugunu bilin.
Celal Yıldırım = Hürmetli ay hürmetli ay'a karşılıktır. Hürmetler birbirine denktir. O halde kim size saldırırsa siz de ona —size saldırdığının misliyle— saldırın. Bir de (bu hususta da) Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah kötülüklerden kaçınıp kendisinden korkanlarla beraberdir.
Cemal Külünkoğlu = Haram ay, (saldırmazlık örfünün geçerli olduğu aylar: Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Recep) haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) da karşılıklıdır. Öyleyse kim size (bu ayda) saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah'ın emirlerine uygun yaşayın, O'na karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, kendisine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlarla beraberdir.
Diyanet İşleri (eski) = Hürmetli ay, hürmetli aya mukabildir, hürmetler karşılıklıdır; o halde, size tecavüz edene (saldırana), size saldırdıkları gibi saldırın. Allah'tan sakının ve Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.
Diyanet Vakfi = Hürmetli ay, hürmetli aya mukabildir, hürmetler karşılıklıdır; o halde, size tecavüz edene (saldırana), size saldırdıkları gibi saldırın. Allah'tan sakının ve Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.
Edip Yüksel = Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kutsal ay ancak iki taraflı gözetilebilir. Ateşkese uymak karşılıklıdır. Size saldırırlarsa onlara aynen saldırın. ALLAH'ı dinleyin ve bilin ki ALLAH erdemlilerin yanındadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = hürmetli Ay hürmetli Aya ve bütün hürmetler biribirine kısastır, o halde kim size tecavüz ettiyse siz de ona ettiği tecavüzün mislile tecavüz edin de ileri gitmeye Allahdan korkun ve bilin ki Allah müttekilerle beraberdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın da ileri gitmeye Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.
Gültekin Onan = Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın da ileri gitmeye Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.
Harun Yıldırım = Haram ay ile haram ay ve hürmetler karşılıklıdır. O halde kim size saldırırsa –size saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah’tan sakının ve bilin ki, şüphesiz Allah muttakilerle beraberdir.
Hasan Basri Çantay = Haram ay, haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa siz de, tıbkı onların üstünüze saldırdıkları gibi, ona saldırın. (Fakat dâima) Allahdan korkun ve bilin ki şübhesiz Allah takvaa saahibleriyle beraberdir.
Hayrat Neşriyat = Haram ay haram aya bedeldir ve hürmetler karşılıklıdır. Öyle ise (o ayda) size kim saldırırsa, artık (siz de) ona, size saldırdığının misliyle saldırın; fakat Allah’dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, takvâ sâhibleriyle berâberdir.
İbni Kesir = Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, siz de tıpkı onun saldırdığı gibi ona saldırın. Allah'tan korkun. Ve bilin ki Allah şüphesiz takva sahibleriyle beraberdir.
Kadri Çelik = Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır; o halde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah'tan sakının ve Allah'ın takva sahipleriyle beraber olduğunu bilin.
Muhammed Esed = Saldırmazlık örfünün geçerli olduğu aylarda size saldıranlara siz de karşılık verin: zira saldırmazlık örfünün ihlali, adil karşılık ((kısas) yasasına tabi)dir. Böylece, eğer bir kimse saldırıda bulunursa, sizde onun saldırdığı gibi saldırın; ancak Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve Allah'ın, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyanların yanında olduğunu bilin.
Mustafa İslamoğlu = Dokunulmazlık ayında saldırana cevap, yine dokunulmazlık ayında verilir. Zira dokunulmazlıkta denklik esastır. Her kim de size saldırırsa, onun yaptığının aynısıyla siz de karşılık verin ve fakat Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; Allah'ın, sorumluluk bilincini kuşananların yanında olduğunu aklınızdan çıkarmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Şehr-i Haram, şehr-i Haram'a mukabildir. Ve bütün hürmetler birbirine kısastır. O halde her kim size tecavüz ederse siz de ona size olan tecavüzünün misliyle tecavüz ediniz. Ve Allah'tan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Teâlâ şüphesiz muttakîler ile beraberdir.
Ömer Öngüt = Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmet edilmesi gerekli şeyler de karşılıklıdır. Size saldırana, onun size saldırdığı gibi siz de saldırın. Allah'tan korkun ve biliniz ki Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.
Şaban Piriş = Hürmetli ay, hürmetli aya karşılıktır ve hürmetler de karşılıklıdır. O halde, size tecavüz edene, onun size saldırdığı gibi siz de saldırın. Allah’tan sakının ve Allah’ın takva sahipleriyle beraber olduğunu bilin.
Sadık Türkmen = Hürmetli ay, hürmetli aya karşılıktır ve hürmetler de karşılıklıdır. O halde, size tecavüz edene, onun size saldırdığı gibi siz de saldırın. Allah’tan sakının ve Allah’ın takva sahipleriyle beraber olduğunu bilin.
Seyyid Kutub = Haram ay, haram aya karşılıktır. Yasaklar, dokunulmazlıklar karşılıklıdır. Buna göre size saldırana, size saldırdığı kadar, siz de saldırın. Allah'tan korkun ve iyi bilin ki, Allah kendisinden korkanlarla beraberdir.
Suat Yıldırım = Haram ay, haram aya karşılıktır. Yasaklar, dokunulmazlıklar karşılıklıdır. Buna göre size saldırana, size saldırdığı kadar, siz de saldırın. Allah'tan korkun ve iyi bilin ki, Allah kendisinden korkanlarla beraberdir.
Süleyman Ateş = Harâm ayı, harâm aya karşılıktır. Hürmetler, karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah'tan korkun, bilin ki Allâh (günâhlardan) korunanlarla beraberdir.
Tefhim-ul Kuran = Harâm ayı, harâm aya karşılıktır. Hürmetler, karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah'tan korkun, bilin ki Allâh (günâhlardan) korunanlarla beraberdir.
Ümit Şimşek = Haram ay, haram aya karşılıktır: hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki muhakkak Allah, korkup sakınanlarla beraberdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler ve yasaklar karşılıklıdır. O halde, azgınlık edip size saldırana, size saldırdığı şekilde ve ölçüde saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, kendisinden korkup sakınanlarla beraberdir.
İskender Ali Mihr = Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler (yasaklar) karşılıklıdır. O halde kim size saldırırsa o zaman onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah’a karşı takva sahibi olun ve Allah’ın takva sahipleriyle beraber olduğunu bilin!
İlyas Yorulmaz = Haram aylar, yasaklar karşılıklı olduğu (savaşan iki gurup yasaklara uyduğu) sürece, haram aylar ile denktir. Yasaklara uymayan tarafa, aynıyla karşılık (kısas) vardır. İşte bundan dolayı, haram aylarda size karşı saldırmazlık ihlali yapılırsa, sizde onlara yaptıklarının misliyle karşılık verin. Allah dan sakının. Bilin ki Allah kendisinden sakınanlarla beraberdir.
Bakara / 195 - Ve enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tulkû bi eydîkum ilet tehluketi, ve ahsinû, innallâhe yuhıbbul muhsinîn(muhsinîne).
Diyanet İşleri = (Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mallarınızı Allah yoluna sarfedin, kendinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın, iyilik edin. Şüphe yok ki Allah, iyilik edenleri sever.
Abdullah Parlıyan = Allah yolunda bol bol harcayın. Böylece size cennet kazandıracak imkanı hazır bulmuşken, onu kullanmayarak kendi elinizle kendinizi mahvetmeyin. Ve iyilik yapmaya devam edin. Unutmayın, Allah iyilik yapanları sever.
Adem Uğur = Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.
Ahmed Hulusi = Fiysebilillah (Allâh'a ermek için) karşılıksız bağışlayın ve (cimrilik yaparak) kendi kendinizi mahvetmeyin. . . Ve ihsan edin! Muhakkak Allâh ihsan edicileri sever.
Ahmet Tekin = Mallarınızı, servetlerinizi Allah yolunda, İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayın.Sadece kendinizi düşünerek, bu ortak çabaya maddî katkınızı esirgemek suretiyle kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarınıza, ilişkilerinize, görevlerinize, hayatınıza yansıtın, samimiyetle ibadet edin, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olun, işlerinizde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayın, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idareciler ve müslümanlar olun. Allah iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idarecileri, müslümanları sever.
Ahmet Varol = Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Ali Bulaç = Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever.
Ali Fikri Yavuz = Allah yolunda (cihad ve diğer hayırlar uğruna) mallarınızı harcayın ve elinizle, (cimrilik ve israf yaparak) kendinizi tehlikeye atmayın; mücahidlere maddî ve manevî ihsan ve yardımda bulunun. Çünkü Allah, muhakkak iyilik ve ihsanda bulunanları sever.
Ali Ünal = (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
Bayraktar Bayraklı = Allah yolunda harcama yapınız. Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız ve iyilik yapmaya devam ediniz; Allah iyilik yapanları sever.
Bekir Sadak = Allah yolunda sarfedin, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayin, islerinizi iyi yapin. suphesiz Allah iyi is yapanlari sever.
Celal Yıldırım = Allah yolunda (mallarınızı belli bir ölçüye göre) harcayın; kendi elinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın ve (özellikle) iyilikte bulunun, (işlerinizi) iyi yararlı ölçü ve anlamda yapın ; çünkü Allah şüphesiz ki iyilikte bulunanları, iyi yararlı iş yapanları sever.
Cemal Külünkoğlu = Allah yolunda (sınırsızca) harcayın, kendi ellerinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın ve iyilik yapmaya azimle devam edin. Muhakkak ki, Allah iyilik yapanları sever.
Diyanet İşleri (eski) = Allah yolunda sarf edin, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın, işlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever.
Diyanet Vakfi = Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Yaptığınızı güzel yapın; Allah güzel yapanları sever.
Edip Yüksel = ALLAH yolunda harcayın, kendi kendinizi zarara sokmayın. İyilik edin. ALLAH iyilik edenleri sever.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve Allah yolunda infak eyleyin -masraf verin- de kendi ellerinizle tehlükeye bırakmayın, ve güzel hareket edin, çünkü Allah güzellik edenleri sever
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah yolunda malınızı verin de ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve güzel hareket edin, çünkü Allah, güzel davrananları sever.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah yolunda mal harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve güzel hareket edin. Çünkü Allah güzellik ve iyilik edenleri sever.
Gültekin Onan = Tanrı yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Kuşkusuz Tanrı iyilik edenleri sever.
Harun Yıldırım = Allah yolunda infak edin de kendi ellerinizle tehlikeye atmayın; ihsan edin. Şüphesiz Allah muhsinleri sever.
Hasan Basri Çantay = Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. (Dâima da) iyilik edin. Allah muhakkak iyilik edenleri sever.
Hayrat Neşriyat = Hem Allah yolunda sarf edin, (kendinizi) ellerinizle tehlikeye atmayın ve iyilik edin! Şübhe yok ki Allah, iyilik edenleri sever.
İbni Kesir = Allah yolunda infak edin ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsan edin, şüphesiz Allah ihsan edenleri sever.
Kadri Çelik = Allah yolunda infak edin, (infakı terk ederek) kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın, iyi işler yapın. Şüphesiz Allah ihsan sahiplerini sever.
Muhammed Esed = Ve Allah yolunda (sınırsızca) harcayın, kendi elinizle kendinizi mahvetmeyin ve iyilik yapmaya azimle devam edin; unutmayın ki, Allah iyilik yapanları sever.
Mustafa İslamoğlu = Bir de Allah yolunda harcayın ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın! Hep iyilik edin: Allah iyilik edenleri sever.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Allah yolunda infak ediniz. Ve kendi nefislerinizi tehlikeye düşürmeyiniz. Ve ihsanda bulununuz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ muhsin olanları sever.
Ömer Öngüt = Allah yolunda infak edin. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik yapın, çünkü Allah iyilik yapanları sever.
Şaban Piriş = Allah yolunda harcamada bulunun. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İşlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah, iyi iş yapanları sever.
Sadık Türkmen = Allah yolunda harcayın (harcayabilmek için üretimi artırın). Kendinizi, (kültürel, siyasi, iktisadi, askeri pasiflikle) tehlikeye atmayın. İyilik edin, şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Seyyid Kutub = (Mallarınızın bir bölümünü) Allah yolunda harcayın. Sakın kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Hiç kuşkusuz Allah iyilik yapanları sever.
Suat Yıldırım = Allah yolunda malınızı harcayın da, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve hep güzel davranın. Çünkü Allah güzel hareket edenleri sever.
Süleyman Ateş = (Mallarınızı) Allâh yolunda harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, iyilik edin, doğrusu Allâh iyilik edenleri sever.
Tefhim-ul Kuran = Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever.
Ümit Şimşek = Allah yolunda malınızı harcayın da kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Ve iyilik yapın, yaptığınızı güzel yapın. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah yolunda harcama yapın/nimetleri paylaşın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Güzel düşünüp güzel işler yapın. Çünkü Allah, güzellik sergileyenleri sever.
İskender Ali Mihr = Ve (mallarınızı) Allah yolunda infâk edin (başkalarına verin)! Ve de kendi elinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın! Ve ahsen olun! Muhakkak ki Allah, muhsinleri sever.
İlyas Yorulmaz = Allah yolunda mallarınızdan harcayın. Ellerinizle kendi kendinizi (cimrilik yaparak) tehlikeye atmayın ve iyilik yapın. Allah güzel işler yapanları sever.
Bakara / 196 - Ve etimmûl hacce vel umrete lillâh(lillâhi), fe in uhsirtum fe mesteysera minel hedyi ve lâ tahlikû ruûsekum hattâ yeblugal hedyu mahilleh(mahillehu), fe men kâne minkum marîdan ev bihî ezen min ra’sihî fe fidyetun min sıyâmin ev sadakatin ev nusuk(nusukin) fe izâ emintum, fe men temettea bil umreti ilel haccı fe mesteysera minel hedyi, fe men lem yecid fe sıyâmu selâseti eyyâmin fîl haccı ve seb’atin izâ reca’tum tilke aşaratun kâmileh(kâmiletun), zâlike li men lem yekun ehluhu hâdırıl mescidil harâm(harâmi), vettekûllâhe va’lemû ennellâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Diyanet İşleri = Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kurbanı gönderin. Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Haccı ve umreyi de Allah için tamamlayın. Tamamlayamayacaksanız gücünüz yettiği kadar bir şey kurban edin ve kurbanı, yerinde boğazlayıncaya dek başınızı tıraş ettirmeyin. İçinizde hasta olan, başında bir eziyet bulunan varsa tıraş olur ve karşılığında oruç tutar, sadaka verir, yahut kurban keser. Sonra emin oldunuz, muktedir bulundunuz mu hac zamanına dek umre yapmak isteyen, gücü neye yeterse kurban eder. Buna imkân bulamayan üç gün hacda, yedi gün de dönünce oruç tutar, işte bu, tam on gündür. Bu da ayali Mescid-i Harâm'da olmayan içindir. Allah'tan sakının ve bilin ki şüphe yok, Allah'ın azâbı çok şiddetlidir.
Abdullah Parlıyan = Hac ve umreyi de Allah için tam yapın. Fakat hac ve umre yapmaktan alıkonulursanız, gücünüzün yeteceği bir kurbanı kurban yerine gönderin. Kurban, yerini buluncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Ama içinizden, hasta olan yahut başında rahatsızlık olan kimse bu yüzden daha önce traş olursa, oruç tutarak veya sadaka vererek veya kurban keserek özrünü karşılayacak bir şey yapmalıdır. Sağlıklı ve emniyette olduğunuzda, hac vaktinden önce umre yapan, gücünün yeteceği bir kurban kessin. Kurbanı bulamayan veya almaya gücü yetmeyen kimse ise, hac sırasında üç gün, döndükten sonra da yedi gün, yani tam on gün oruç tutsun. Bütün bunlar Mescidi Haram etrafında yaşamayanlar içindir. Yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulun ve iyi bilin ki, Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
Adem Uğur = Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın vereceği ceza ağırdır.
Ahmed Hulusi = Haccı da umreyi de Allâh için tamamlayın. (Bunu yapmaktan) engellenirseniz hediye kurban da yeterlidir. Kurbanınız kesilene kadar başınızı tıraş etmeyin. İçinizden kim hasta olursa ya da başında (hacca engel) bir sıkıntısı olursa, oruç yahut sadaka veya kurban diyet gerekir. (Engelleme kalktığında) emin olduğunuzda kim hacca kadar umreyi yaşamak, yararlanmak isterse, kolayına gelen bir hediye kurbanı kessin. Fakat bulamayana hac günlerinde üç, döndükten sonra da yedi olmak üzere on gün oruç gerekir. Bunlar ailesi (yerleşim alanı) Mescid-i Haram civarı olmayanlar içindir. Allâh'a karşı gelmekten korunun. Ve iyi bilin ki Allâh, hak edilen karşılığı şiddetle verir.
Ahmet Tekin = Başladığınız Hac ve Umreyi de Allah için tamamlayın. İhramdan sonra, mücbir, zorunlu bir sebeple hac ve umreden alıkonursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.Sizden kim hasta olur, yahut başında traş olmayı gerektirecek haşerat oluşur, traş olmak zorunda kalırsa, onun oruç tutması veya imanda sadakatin ve kemalin ifadesi olan sadaka veya kurban cinsinden bir fidye vermesi gerekir.Hac yolculuğu için sağlıklı ve emniyette olduğunuz vakit, kim hac günlerine kadar umre ile sevap kazanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban bulamayan kimse, üç gün hacda, yedi gün de, döndüğünde olmak üzere tam on gün oruç tutmalıdır. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir.Allah’a sığınıp emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Bilin ki Allah, çiğnenen yasaklarına denk, size âdil ceza verme gücüne sahiptir.
Ahmet Varol = Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer alıkonulursanız kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Gönderdiğiniz kurban yerine ulaşıncaya kadar saçlarınızı traş etmeyin. Hasta olan veya başından bir rahatsızlığı olan (bundan dolayı traş olan) kimsenin üzerine ya oruç, ya sadaka veya kurban olarak fidye gerekir. Güvene kavuştuğunuz zaman, her kim hacca kadar umre ile yararlanmak isterse kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. [40] Kim (kurban kesme imkanı) bulamazsa üç gün hacc esnasında yedi gün de döndükten sonra oruç tutması gerekir. Böylece tam on gün oruç tutar. Bu hüküm ailesi Mescidi Haram yakınında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
Ali Bulaç = Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir). Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir). Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlara, tamı tamına on (gün) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.
Ali Fikri Yavuz = Haccı da, umreyi de Allah için farz ve sünnetleriyle tam yapın. Fakat, herhangi bir sebeple bunlardan alıkonursanız kurbandan (deve, sığır ve davardan) sizin için hangisi kolaysa o vâcib olur; ve kurban mahalli olan Mina’ya varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. İçinizden hasta veya başından eziyeti olup bundan ötürü traş olan kimseye üç gün oruç, ya altı fakire birer fitre sadaka, yahut bir kurban kesmekle fidye vermek vâcip olur. Hastalık ve yol tehlikesi gibi engellerden emin olduğunuz vakit de, kim umresini bitirip ondan faydalanarak haccı yaparsa, kolayına gelen bir kurban kesmek vâcip olur. Fakat kesecek kurban bulunamazsa veya buna gücü yetmezse, ona hac günlerinde üç gün, vatanına döndüğü zaman yedi gün ki, tam on gün oruç tutmak vâcip olur. Bu hüküm, Mescid-i Harâm’da oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun (hac ahkâmını koruyun) ve bilin ki, Allah’ın azâbı cidden çok şiddetlidir.
Ali Ünal = Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
Bayraktar Bayraklı = Haccı ve umreyi Allah için tamamlayınız. Eğer yapmaktan alıkonursanız, gücünüzün yeteceği bir kurban kesiniz ve kurban kesilinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. Fakat içinizden hasta olan, yahut başında rahatsızlık olan kimse oruç tutarak veya sadaka vererek veya başka bir ibadet ile özrünü karşılayacak bir şey yapmalıdır. Sağlıklı ve emniyette olduğunuzda, hacdan önce umre yapan gücünün elverdiği türden bir kurban kessin, ama kurbana gücü yetmeyen, hac sırasında üç gün ve döndükten sonra yedi gün, yani tam on gün oruç tutsun. Bütün bunlar, Mescid-i Harâm civarında yaşamayanlar içindir. Allah'tan sakınınız. Bilin ki, Allah'ın vereceği ceza ağırdır.[35]
Bekir Sadak = Basladiginiz hac ve umreyi Allah icin tamamlayin. Alikonursaniz, kolayiniza gelen bir kurban gonderin. Kurban, yerine ulasincaya kadar, baslarinizi tiras etmeyin. Icinizde hasta olan veya basindan rahatsiz bulunan varsa fidye olarak ya oruc tutmasi, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. Guven icinde olursaniz, hacca kadar umreden faydalanabilen kimseye kolayina gelen bir kurban kesmek, bulamayana, hac esnasinda uc gun ve dondugunuzde yedi gun, ki o tam on gundur oruc tutmak gerekir. Bu, ailesi Mescidi Haram'da oturmayan kimseler icindir. Allah'tan sakinin ve Allah'in cezasinin siddetli olacagini bilin. *
Celal Yıldırım = Hacc ve Umre'yi Allah için tamamlayın. Bundan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden hasta olan veya başında bir eziyet ve rahatsızlığı bulunan kimseye (Kurban yerine varmadan tıraş olursa, bunun için) oruç ya da sadaka ya da kurbanlardan bir fidye (kurtuluş akçesi) vâcib olur. Güven içinde olursanız, her kim Hacc'a kadar Umre'den yararlanmak isterse, ona da kurbandan kolay geleni kesmek gerekir. Bunu bulamayan kimseye ise, üç gün Hacc'da, yedi de evinize döndüğünüzde oruç tutmak gerekir ki, bunlar tam on gündür. Bu, ailesi (evi ve çocukları) Mescid-i Harâm'da olmayanlar içindir. Allah'tan korkup kötülüklerden sakının ve bilin ki, Allah'ın cezası şiddetlidir.
Cemal Külünkoğlu = Haccı da umreyi da Allah (rızası) için yapın. Fakat (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız gücünüzün yeteceği bir kurban kesin ve kurban kesilinceye kadar da başlarınızı tıraş etmeyin. Ancak sizden her kim hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunu(up da tıraş olmak zorunda kalı)rsa ona da fidye gerekir ki, o da ya (üç gün) oruç tutmak, ya da sadaka (altı fakire fitre) vermek veya bir kurban kesmektir. Sonra emin olduğunuzda kim hac zamanına kadar umreyle faydalanmak (hacc-ı temettü yapmak) isterse kolayına gelen bir kurban keser. Fakat kesecek kurban bulunamazsa veya buna gücü yetmezse, ona hac günlerinde üç gün, vatanına döndüğü zaman da yedi gün ki, tam on gün oruç tutmak vacip olur. Bu hüküm, Mescid-i Haram (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının (hac ahkâmını koruyun) ve bilin ki, Allah'ın azabı cidden çok şiddetlidir.
Diyanet İşleri (eski) = Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması,ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. Güven içinde olursanız, hacca kadar umreden faydalanabilen kimseye kolayına gelen bir kurban kesmek, bulamayana, hac esnasında üç gün ve döndüğünüzde yedi gün, ki o tam on gündür oruç tutmak gerekir. Bu, ailesi Mescidi Haram'da oturmayan kimseler içindir. Allah'tan sakının ve Allah'ın cezasının şiddetli olacağını bilin.
Diyanet Vakfi = Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın vereceği ceza ağırdır.
Edip Yüksel = Hac ve umreyi ALLAH için tamamlayın. Engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar başınızı traş etmeyin; ancak hasta olan veya başından bir rahatsızlığı bulunanlar, oruç, sadaka veya herhangi bir ibadetle fidye vermeli. Güven ortamında, her kim Hac zamanına kadar (ihramdan çıkarak) umreden yararlanırsa, kolayına gelen bir kurban göndermeli. Bunu yerine getiremiyenler, hac anında üç gün, ve döndükten sonra da yedi gün olmak üzere toplam on gün oruç tutmalı. Bu, ailesi Kutsal Mescid civarında oturmayanlar içindir. ALLAH'ı dinleyin ve bilin ki ALLAH'ın azabı çetindir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hacc-ü omreyi de Allah için tamam yapın, eğer ihsara tutulmuşsanız o vakit hedyin kolayınıza geleni, bununla beraber bu hediy mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin, içinizden hasta olana veya başından bir eziyeti bulunana tıraş için oruç veya sadaka veya kurbandan ibaret bir fidye var; ihsardan aman bulduğunuz vakit de her kim hacca kadar omre ile sevab kazanmak isterse ona da hedyin kolay geleni, bunu bulamıyana ise oruç, üç gün hacda yedi de avdet ettiğinizde ki tam on gündür ve şu hüküm, ehli Mescidiharam mukimlerinden olmıyanlar içindir, hasılı Allahdan korkun ve bilin ki Allahın ıkabı cidden çok şiddetlidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haccı ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer kısıtlanırsanız o vakit kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başında bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç, sadaka veya kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Kısıtlılıktan kurtulduğunuzda her kim hacca kadar umre ile sevap kazanmak isterse ona da kurbanın kolay geleni gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda yedi gün de döndükten sonra, toplam on gün oruç tutmak gerekir. Bu hüküm Mescid-i Haram'da ikamet etmeyenler içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah'ın cezası gerçekten çok çetindir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Bununla beraber bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca kadar umre ile sevab kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescid- i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.
Gültekin Onan = Hac ve umreyi Tanrı için tamamlayın. Eğer [düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle] kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Sizden kim hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç, ya sadaka ya da kurban olarak fidye (vermesi gerekir). Güvenliğe (emintüm) kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir). Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı tamına on (gün) oruç vardır. Bu, ehli (ailesi) Mescid-i Haram'da olmayanlar [Mekke ve çevresinde oturmayanlar] içindir. Tanrı'dan korkun ve bilin ki Tanrı muhakkak cezası pek çetin olandır.
Harun Yıldırım = Haccı ve umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer alıkonulursanız kolay olan bir kurban vardır. Kurban yerine ulaşıncaya kadar da başlarınızı traş etmeyin. Sizden her kim hasta ise ya da kendisinde başından bir rahatsızlık varsa ya oruç, ya sadaka, ya da kurban fidyedir. Güvenlikte olduğunuz zaman, hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen için kolay olan bir kurbandır. Her kim bulamazsa hac sırasında üç gün, döndüğünüzde de yedi gün oruç tutmalıdır. İşte bu tam on eder. Bu, ailesi Mescidi Haram’da olmayanlar içindir. Allah'tan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah, cezası çok şiddetli olandır.
Hasan Basri Çantay = Haccı da, umreyi de Allah için, tam yapın. Fakat (herhangi bir sebeble bunlardan) alıkonursanız o halde kolayınıza gelen kurban (ı gönderin. Bununla beraber) kurban yerine (Minâya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden kim hasta olur, yahud başından bir eziyyeti bulunursa ona orucdan, ya sadakadan yahud da kurbandan (biriyle) fidye (vacip olur). Emîn olduğunuz vakit ise kim hacca kadar umre ile fâidelenmek (sevaba girmek) isterse kolayına gelen bir kurban (ı kesmek vacip olur). Fakat (onu) bulamazsa hacc günlerinden (ihramlı olarak) üç, döndüğünüz vakit yedi gün olmak üzere oruç tutmak (vacip olur ki) bunlar tam on (gün eder). Bu, ailesi (ikâmetgâhı) Mescid-i haramda bulunmayanlara âiddir. Allahdan korkun ve bilin ki Allah, cezası cidden çetin olandır.
Hayrat Neşriyat = Hac ve umreyi de Allah için tamamlayın! Fakat (başladığınız bu ibâdeti tamamla¬maktan, herhangi bir şekilde) men' olunursanız, artık (size) kolayınıza gelen bir kur ban(borcu) vardır. O hâlde bu kurban yerine varıncaya (ve boğazlanıncaya) kadar baş la rınızı tıraş etmeyin!Fakat içinizden kim hasta olur veya başında bir rahat sızlığı bulunur (da vaktinden önce tıraş olur)sa, bu takdirde (onun üzerine üç gün) oruç veya (altı fakiri doyuracak) sadaka veya kurban dan (biriyle) bir fidye (verme borcu) vardır. Fakat emniyete kavuştuğunuz zaman, artık kim hacca kadar umre ile faydalanırsa, o durumda (ona da) kolayına gelen bir kurban(kesme borcu) vardır.Buna rağmen kim de (kurbana güç) bulamazsa, artık (ona) hacda üç gün, döndüğünüz zaman da yedi (gün) oruç (tutma borcu) vardır. Bunlar tam on (gün)dür. Bu (hüküm), âilesi Mes cid-i Harâm sâkinlerinden olmayanlar içindir. Artık Allah’dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, azâbı çok şiddetli olandır!
İbni Kesir = Allah için haccı da; ümreyi de tamamlayın. Fakat alıkonulursanız, kurbandan kolayınıza geleni gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim, hasta olursa veya başında bir eziyet bulunursa; ona oruçtan, sadakadan veya kurbandan fidye. Emin olduğunuz vakitte; kim, hacc zamanına kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban keser. Ama bulamazsa, hacc günlerinde üç; döndüğünüz vakit yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bu; ailesi Mescid-i Haram'da oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Ve bilin ki Allah, azabı pek şiddetli olandır.
Kadri Çelik = Hac ve umreyi Allah için sona erdirin. Ama eğer alı-konursanız, kolayınıza gelen bir kurban (gönderin). Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan (ve bu yüzden de başını tıraş eden) varsa; fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. Güvenliğe kavuşursanız, umreden sonra hacca başlayan kimseye, kolayına gelen bir kurban kesmek, bulamayana da hac esnasında üç gün ve döndüğünüzde yedi gün oruç tutmak gerekir ki o (toplam olarak) tam on gündür. Bu (hüküm), ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir. Allah'tan sakının ve Allah'ın cezasının şiddetli olacağını bilin.
Muhammed Esed = Haccı ve Umreyi Allah için ifa edin; fakat yapmaktan alıkonursanız gücünüzün yeteceği bir kurban kesin ve kurban kesilinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin; ama içinizden hasta olan yahut başında rahatsızlık olan kimse, oruç tutarak veya sadaka vererek veya (başka türlü) bir ibadet ile özrünü karşılayacak bir şey yapmalıdır. Sağlıklı ve emniyette olduğunuzda hac (vaktin)den önce umre yapan, gücünün elverdiği türden bir kurban kessin; ama kurbana gücü yetmeyen, hac sırasında üç gün ve döndükten sonra yedi gün, yani tam on (gün) oruç tutsun. Bütün bunlar, Mescid-i Haram civarında yaşamayanlar içindir. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve bilin ki Allah karşılık vermede şiddetlidir.
Mustafa İslamoğlu = Haccı da umreyi de Allah rızası için eksiksiz ve tam yapın. Eğer yerine getirmekten alıkonursanız gücünüzün yeteceği bir kurban verin ve kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin! İçinizden hasta ya da başından bir rahatsızlığı olan kimse fidye olarak oruç tutmalı veya sadaka vermeli ya da kurban kesmelidir. Bir engel olmadığı zaman, hacdan önce umre yapacak kimse gücünün yettiği cinsten bir kurban kessin! Fakat kurbana gücü yetmeyen üç günü hacda yedi günü döndükten sonra olmak üzere toplum on gün oruç tutsun! Bunlar ailece Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve Allah'ın cezalandırmada çok şiddetli olduğunu aklınızdan çıkarmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Allah için haccı da umreyi de tamam yapınız. Fakat men olunursanız kurbandan kolaya geleni (Mina'ya gönderirsiniz). Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. Ancak sizden her kim hasta olur veya başında bir eziyet bulunursa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye (vacip olur). Sonra emin olduğunuzda kim hacc zamanına kadar umre ile istifade etmiş olursa kolayına gelen bir kurban kesmek icap eder. Fakat her kim bulamazsa üç gün hacc esnâsında, yedi gün de döndüğünüz vakit oruç vacip olur ki bunlar tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da bulunmayan kimseler hakkındadır. Ve Allah'tan korkunuz ve biliniz ki Allah Teâlâ'nın azabı pek şiddetlidir.
Ömer Öngüt = Hacc'ı da Umre'yi de Allah için tamamlayın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar da, başınızı traş etmeyin. İçinizden her kim hasta olursa veya başında bir rahatsızlığı varsa ona oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye gerekir. Emin olduğunuz vakitte kim Hacc zamanına kadar Umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse Hacc günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman da yedi olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bu söylenenler, âilesi Mescid-i haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah, azabı pek şiddetli olandır.
Şaban Piriş = Haccı da, umreyi de Allah için tam yapın, eğer hac yapmaktan alıkonursanız, oraya kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban yerine ulaşıncaya kadar da başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan ya da başından bir rahatsızlığı bulunan bir kimsenin fidye olarak; ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güven içinde olursanız, hacca kadar umre ile faydalanmak isteyen kimseye, kolayına gelen bir kurban kesmek; bulamayana hac esnasında üç gün, döndüğünüz vakit de yedi gün -ki bu tam on gün eder.- oruç tutmak gerekir. Bu, ailesi Mecsid-i Haram’da oturmayan kimseler içindir. Allah’tan sakının, Allah’ın cezasının şiddetli olacağını bilin.
Sadık Türkmen = Hacci ve Umreyi Allah için tamamlayın! Eğer (hac ve umre için) engellenirseniz, gücünüzün yeteceği bir kurban yollayın. Kurban yerine erişinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta veya başından rahatsız olursa, ona oruçtan yahut sadakadan veyahut kurbandan fidye vardır. (Hac ve umre için) bir engel kalmadığı zaman; hacdan önce umre yapacak kimse, gücünün yettiği cinsten bir kurban kessin! Kim de buna imkan bulamaz/güç yetiremezse; hacta üç, döndüğü zaman da yedi gün oruç tutar. Bunlar tam on gündür. Bu, ailesi Mescidi Haram’da ikâmet etmeyen içindir. Allah’tan korkun! Bilin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.
Seyyid Kutub = Allah için haccı da, umreyi de tamamen yapın. Fakat alıkonulursanız, kurbandan kolayınıza geleni gönderiniz. Kurban yerine gelinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden her kim ki hasta olursa veya başında bir eziyet bulunursa; ona oruçtan, sadakadan veya kurbandan fidye (vacip olur). Emin olduğunuz vakitte kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmiş olursa, kolayına gelen bir kurban kesmesi (icap eder). Ancak bulamazsa, hacc günlerinde üç; döndüğünüz vakit yedi gün oruç vacip olur ki; onlar, tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i Haram’da bulunmayanlar içindir. Allah’tan korkun. Ve bilin ki Allah, azabı pek şiddetli olandır.
Suat Yıldırım = Haccı da, umreyi de Allah rızası için tamamlayın. Eğer engellenecek olursanız, o durumda kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurbanlık, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin. Aranızda hasta, yahut başından rahatsız olan varsa, ona fidye olarak; oruç tutmak, sadaka vermek, yahut kurban kesmek gerekir. Hastalık veya yol emniyeti olmaması gibi sebeplerle haccınızın engellenmesinden emin olduğunuz zaman ise, her kim hacca kadar umre (Temettu) yaparak sevap kazanmak isterse, onun da kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurbanlık temin edemeyen kimse, üç gün hacda yedi gün de döndüğünüz zaman memleketinde olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bu (temettu’ ve kurban), Harem bölgesinde (Mekke’de) ikamet etmeyenler içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu iyi bilin.
Süleyman Ateş = Allâh için haccı ve ömreyi tamamlayın. Eğer (engellenmiş olursanız kolayınıza gelen kurbanı (gönderin); kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan, ya da başından bir rahatsızlığı bulunan (bundan ötürü tıraş olmak zorunda kalan) kimse, oruçtan, sadakadan veya kurbandan (biriyle) fidye (versin). Güvene kavuştuğunuzda, hac (zamanın)a kadar ömre ile faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. (Kurban) Bulamayan kimse üç gün hacda, yedi gün de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu, âilesi Mescid-i Harâm (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve Allâh'ın cezâsının çetin olduğunu bilin.
Tefhim-ul Kuran = Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin) . Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Kim sizden hasta ise ya da başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir) . Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban (ı kesmesi gerekir) . Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlara, tamı tamına on (gündür) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.
Ümit Şimşek = Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Bunlardan alıkonacak olursanız, kolayınıza gelen bir kurban kesin; kurban yerine ulaşıncaya kadar da başınızı tıraş etmeyin. Hasta olanlarınız veya başından rahatsız olanlarınız için ise, fidye olarak oruç, sadaka veya kurban gerekir. Hastalık ve düşman tehlikesinden emin olduğunuzda, kim hacca kadar umre yapacak olursa, kolayına gelen bir kurban kessin. Bunu bulamayan, hacda üç gün, dönünce de yedi gün oruç tutar ki, bu da tam on gün eder. Bu, Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun; ve bilin ki, Allah'ın cezası pek çetindir.
Yaşar Nuri Öztürk = Haccı da umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer engellenirseniz, kolayınıza gelen kurban yeterlidir. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan yahut başından rahatsızlığı bulunan oruç tutarak, sadaka vererek veya kurban keserek fidye yoluna gitsin. Güvene kavuştuğunuzda, hacca kadar umreden yararlanmak isteyen, kolayına gelen kurban kessin. Bunu bulamayan oruç tutsun. Üç günü hacda, yedi günü döndüğünüzde, tam on gündür bu. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kişi içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir.
İskender Ali Mihr = Hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Fakat eğer (elde olmayan bir nedenle) alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen kurbandan (gönderin). Kurban (kesim) yerine ulaşıncaya kadar da başlarınızı traş etmeyin. Fakat sizden hasta olan veya başından bir ezası olan (ve bundan dolayı kurban yerine varmadan önce traı olmak zorunda kalan) kimsenin bu durumda, oruçtan, sadakadan veya kurbandan (biriyle) fidye vermesi(gerekir). Artık emin olduğunuzda (güvene kavuştuğunuzda) o zaman kim, hac (zamanına) kadar umreden faydalanırsa, o taktirde kolayına gelen kurbandan (keser). Fakat kim bunu bulamazsa, o zaman üç gün hacta, (evinize) döndüğünüz zaman da yedi (gün) oruç
tutması gerekir ki bunların tamamı on (gündür). Bu, ailesi Mescid-i Haram’da hazır olmayan (oturmayan) kimseler içindir.Ve Allah’a karşı takva sahibi olun.Ve Allah’ın ikabının (cezasının) şiddetli olduğunu bilin!
İlyas Yorulmaz = Hac görevinizi veya umrenizi Allah için tamamlayın. Eğer (acil başka sebepten dolayı) haccı kısaltırsanız, kolayınıza gelen bir kurban kesin. Kurban kesme mahalline ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya saç tıraşı olmakla başından rahatsızlanacaksa, bunun karşılığında oruç tutmak, sadaka vermek veyahut başka bir ibadet yapması gerekir. Güven (barış) içinde olduğunuzda, hacca karşılık umreyi yaparsanız, sizin için kolayınıza gelen bir kurban kesmek vardır. Kurban kesmeye maddi gücü yetmeyen için, hacda üç gün oruç tutmalı, evine döndüğünde de yedi gün oruç tutarak, tam on güne tamamlamalıdır. Bu uygulama Mescidi Haram (Mekke) dışında ikamet edenler içindir. Allah dan sakının. Bilin ki (hacla ilgili bu emirleri yerine getirmezseniz) Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
Bakara / 197 - El haccu eşhurun ma’lûmât(ma’lûmâtun), fe men farada fîhinnel hacca fe lâ refese ve lâ fusûka ve lâ cidâle fîl hacc(haccı), ve mâ tef’alû min hayrın ya’lemhullâh(ya’lemhullâhu), ve tezevvedû fe inne hayraz zâdit takvâ, vettekûni yâ ulîl elbâb(elbâbi).
Diyanet İşleri = Hac (ayları), bilinen aylardır. Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma)dır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hac, malûm aylarda olur. Kim o aylarda hacca niyet ederse bilsin ki hacda ne kadınla buluşma vardır, ne kötülükte bulunma, ne de kavga ve dövüş. Hayra dair ne işlerseniz Allah bilir. Yol azığı hazırlayın. Şüphe yok ki azıkların hayırlısı da sakınıp çekinmedir. Ey aklı eren temiz kişiler, sakının benden.
Abdullah Parlıyan = Hac belli aylarda yani Şevval Zilkade ve Zilhiccede yapılacaktır. Herkim o aylarda hacca niyet ederse, hac sırasında çirkin konuşmalardan, tüm yakışıksız davranışlardan ve kavgadan kaçınmalıdır. Her ne iyilik yaparsanız, Allah onun farkındadır. Hac yolculuğu ve diğer tüm zamanlarınız için hazırlıkta bulunun, şüphesiz tüm hazırlıkların en güzeli, hayat proğramını Allah'ın kitabıyla belirlemektir. Öyleyse ey derin kavrayış sahipleri, yolunuzu gönderdiğim kitapla bulun.
Adem Uğur = Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.
Ahmed Hulusi = Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı edâya azmederse, artık hacda seviyesiz konuşmalar, hacca yakışmayan davranışlar, fiiller, kavga yapmamalıdır. Ne hayır yaparsanız Allâh bilir. Azıklanın ki en hayırlı azık takvadır (Allâh için beşeriyetinin noksanlarından korunma). Ey derin düşünen akıl sahipleri, benden korunun (yanlış yapmanız yüzünden karşılığını vermemden korunun)!
Ahmet Tekin = Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca başlayıp da, haccı kendisine farz haline getirirse, hac günlerinde kadına yaklaşamaz, ilişkiyi çağrıştıracak laf söz edilemez, günaha, isyana, haktan uzaklaşmaya götüren davranışlar sergilenemez, kimseye hakaret edilemez, kavga yapılamaz. Haccın başka aylara kaydırılması, ibadet yerleri ve makbuliyetiyle ilgili ihtilâf doğuracak konular konuşulamaz. Hac sırasında yerine getireceğiniz ilahî emirlerin, her türlü iyiliğin, ihsanın, izzetin, ikramın hepsini Allah biliyor, mükâfatsız bırakmayacak.Tedariğinizi görün, hazırlığınızı yapın. Şunu da unutmayın ki, en hayırlı tedarik, en hayırlı hazırlık, takva esaslarını-Kur’ân esaslarını benimseyerek, hayata geçirerek korunma, kulluk ve sorumluluk şuuruyla haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranmak, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olarak insanlara yük olmamaktır. Koyduğum takva esaslarına yapışarak bana sığının, günahlardan arınıp, azaptan korunun, ey akıl ve vicdan sahipleri.
Ahmet Varol = Hacc belli aylardadır. Kim bu aylarda haccı kendine farz ederse (ihrama girerse) bilsin ki, haccda kadına yaklaşmak, fenalık yapmak ve tartışmaya girmek yoktur. Her ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir. Yanınıza azık alın ve bilin ki, azıkların en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının!
Ali Bulaç = Hacc, bilinen aylardır. Böylelikle kim onlarda haccı farz eder (yerine getirir)se, (bilsin ki) haccda kadına yaklaşmak, fısk yapmak ve kavgaya girişmek yoktur. Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah, onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, benden korkup sakının.
Ali Fikri Yavuz = Hac ayları, bilinen, Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce’den on gündür. İşte, kim o aylarda haccı, ihrama girerek kendine farz yaparsa artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (hac yahud ahiret için) azık edinin. Muhakkak ki, azığın, hayırlısı takvâdır; ve ey aklı tam olanlar benden korkun.
Ali Ünal = Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
Bayraktar Bayraklı = Hac, belli aylarda yerine getirilir. Kime hac farz olup hacca giderse orada şu davranışlar ona yasak olur: cinsel ilişkide bulunmak, günah sayılan davranışları yapmak ve kavga etmek. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edininiz, biliniz ki azığın en iyisi takvâdır. Ey akıl sahipleri, benden sakınınız.
Bekir Sadak = Hac bilinen aylardadir. O aylarda hacca girisen kimse bilmelidir ki, hacda kadina yaklasmak, sovusmek, dogusmek yoktur. Ne iyilik yaparsaniz Allah onu bilir. Kendinize azik edinin, suphe yok ki azigin en iyisi Allah korkusudur. Ey akil sahibleri! Benden korkun.
Celal Yıldırım = Hacc bilinen aylardır (Şevval, Zilka'de, Zilhicce); kim o aylarda hacc'ı (ihrama girerek, sesini telbiye ile = Lebbeyk nidasıyla yükseltip) kendine farz ederse, artık ne cinsî yaklaşma ve benzeri davranışlar, ne şer'î sınırı aşma, ne sövüşme tartışma, ne de sürtüşme ve kavga vardır. Hayırdan ne işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Doğrusu azığın hayırlısı takva (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınmak)dır. Ve (ancak) Benden korkun ey akıl sahipleri!
Cemal Külünkoğlu = Hac, bilinen aylar(da)dır. Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda (ihramlı iken) cinsel ilişki, günaha sapmak, kavga etmek yoktur. Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka onu bilir. Bir de (yol için) kendinize azık edininiz. Şüphesiz ki, azığın en hayırlısı, Allah'a karşı gelmekten (günaha sebep olan hareketlerden) sakınmaktır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı gelmekten sakının!
Diyanet İşleri (eski) = Hac bilinen aylardadır. O aylarda hacca girişen kimse bilmelidir ki, hacda kadına yaklaşmak, sövüşmek, dövüşmek yoktur. Ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir. Kendinize azık edinin, şüphe yok ki azığın en iyisi Allah korkusudur. Ey akıl sahibleri! Benden korkun.
Diyanet Vakfi = Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.
Edip Yüksel = Hac, bilinen aylarda uygulanmalı. Kim o aylarda hacca karar vermişse bilsin ki, hacda cinsel ilişki, kötülük yapmak, tartışmak yoktur. Yaptığınız her iyiliği ALLAH bilir. Yol için azığınızı hazırlarken en hayırlı azığın erdemlilik olduğunu unutmayın. Anlayış sahipleri! Beni dinleyin
Elmalılı Hamdi Yazır = Hacc ma'lûm aylar, kim o aylarda hacca şuru' ederse artık hacda ne refes, ne füsuk, ne cidal yok, hayra dair ise ne işlerseniz Allah onu bilir ve çünkü azığın en hayırlısı takvadır, azık tedarük edin de bana takva ile gelin ey beyni olanlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hac vakti, bilinen aylardır. Kim bu aylarda hacca başlarsa, artık hac sırasında ne kadına yaklaşma, ne günah işleme, ne de kavga vardır. Hayra dair ne işlerseniz Allah onu bilir. Azık hazırlayın ve bana her türlü fenalıktan korunarak gelin. Çünkü en hayırlı azık takvadır, ey beyni olanlar!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
Gültekin Onan = Hac, bilinen aylardır. Böylelikle kim onlarda haccı farzederse, (bilsin ki) hacda kadına yaklaşmak, fasıklık-yapmak ve kavgaya girişmek yoktur. Siz hayır adına ne yaparsanız Tanrı onu bilir. Azık edinin, kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, benden korkup sakının.
Harun Yıldırım = Hacc bilinen aylardır. Her kim o aylarda haccı farz ederse hacda kadına yaklaşmak yok, fasıklık yok ve kavga etmek yok! Hayırdan ne yaparsanız Allah onu bilir. Bir de azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı, takvadır; ey akıl sahipleri, benden sakının!
Hasan Basri Çantay = Hacc (ayları) bilinen aylardır, işte kim onlarda (o aylarda) haccı (kendine) farz eder (ihrama girer) se artık hacda kadına yaklaşmak, günâh yapmak, kavga etmek yokdur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (Hacc seferinize yetecek mikdarda) azıklanın. Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekden, insanlara yük olmakdan) kaçınmakdır. Ey kâmil akıl saahibleri, benden korkun.
Hayrat Neşriyat = Hac (vakti), ma'lûm aylardır. O hâlde kim onlarda (o aylarda ihrâma girmekle niyet ederek) haccı (kendine) farz ederse, artık hacda ne kadına yaklaşmak, ne günah işlemek, ne de münâkaşa etmek vardır. Hayır (ve hasenât)dan ne yaparsanız, Allah onu bilir. O halde (kendinize yolculuğunuzda lâzım olacak) azık edinin; fakat şübhesiz ki azığın en hayırlısı, takvâdır. Ve ey akıl sâhibleri! (Sâdece) benden sakının!
İbni Kesir = Hacc, bilinen aylardır. Her kim o aylarda kendisine haccı farz ederse; artık haccda kadına yaklaşmak, günah işlemek, tartışma yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de azık edininiz. Şüphesiz ki, azığın en hayırlısı, takvadır. Ey akıl sahibleri; Ben'den korkun.
Kadri Çelik = Hac bilinen aylardadır. O aylarda hac farizasını eda eden kimse (bilmelidir ki) hacda, kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Kendinize azık edinin, şüphesiz azığın en iyisi ise takvadır. Ey akıl sahipleri, sadece benden korkun!
Muhammed Esed = Hac, belli aylarda ifa edilecektir. Her kim o (aylar)da haccı ifa edecekse, hac sırasında çirkin konuşmalardan, tüm yakışıksız davranışlardan ve kavgadan kaçınılmalıdır. Her ne iyilik yaparsanız Allah onun farkındadır. Ve kendiniz için hazırlıkta bulunan -ama şüphesiz, tüm hazırlıkların en güzeli, Allah'a karşı sorumluluk bilincine sahip olmaktır. Öyleyse Bana karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, siz ey derin kavrayış sahipleri!
Mustafa İslamoğlu = Hac (her yılın) malum aylarındadır. Kim söz konusu aylarda haccı eda ederse artık o hac boyunca çirkin konuşmalardan, tüm yakışıksız davranışlardan ve kavgadan kaçınılmalıdır. Zira ne tür iyilik yaparsanız Allah bunu bilir: Öyleyse (ebedi yolculuk için) azık hazırlayın! Hiç kuşkusuz yol azığının en hayırlısı sorumluluk bilincini kuşanmaktır: Bana karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ey derin kavrayış sahipleri!
Ömer Nasuhi Bilmen = Haccın vakti malûm aylardır. Her kim o aylarda haccı kendisine farz kılarsa artık haccda mücamaat, füsuk, cidal yoktur. Ve hayırdan her ne yaparsa Allah Teâlâ onu bilir. Ve azık edininiz, azığın en hayırlısı ise takvâdır. Ve Ben'den ittikada bulununuz, ey tam akıl sahipleri!
Ömer Öngüt = Hacc bilinen aylardır. Her kim o aylarda Hacc'a niyet ederse, bilmelidir ki Hacc'da kadına yaklaşmak, günah işlemek ve tartışmak yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
Şaban Piriş = Hac bilinen aylardadır. Kim bu aylarda hac etmeye kesin karar verirse bilmelidir ki, hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir. Bu sebeple kendinize azık edinin. Şüphe yok ki azığın en iyisi Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri benden korkun!
Sadık Türkmen = Hac (ayları) bilinen/belli aylardadır. Kim bunlarda/bu aylarda, hacca başlarsa/hac yapmayı kararlaştırırsa; hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve tartışmak yoktur. Hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri, Benden korkun!
Seyyid Kutub = Hacc; bilinen aylar(da)dır. Kim bu aylarda ihrama girerek Haccı kendine farz hale getirirse bilsin ki, Haccda fuhuş söz söylemek, küfürleşmek- kavga etmek ve her türlü günah işlemek yoktur. Ne iyilik işlerseniz Allah onu bilir.
Suat Yıldırım = Hac mâlum aylardadır. Kim o aylarda haccı ifaya azmederse bilsin ki hac esnasında ne cinsel yaklaşma, ne günah sayılan davranışlarda bulunma, ne de tartışma ve sürtüşme caiz değildir. Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka onu bilir. Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı kötülüklerden korunmadır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl sahipleri!
Süleyman Ateş = Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda (ihrâma girerek) haccı (kendisine) gerekli kılarsa bilsin ki, hacda kadına yaklaşmak, günâha sapmak, kavga etmek yoktur. Allah, yaptığınız her iyiliği bilir. Yanınıza azık alın (da açlıktan korunun), azığın en iyisi korunmadır. Ey akıl sâhipleri benden korunun!
Tefhim-ul Kuran = Hac, bilinen aylardır. Böylelikle kim onlarda haccı farz eder, (yerine getirir) se, (bilsin ki) hacda kadına yaklaşmak, fısk yapmak ve kavgaya girişmek yoktur. Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah, onu bilir. Azık edinin, kuşkusuz, azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, benden korkup sakının.
Ümit Şimşek = Hac, bilinen aylardadır. Bu aylarda haccı yerine getirecek olan için, hac süresince cinsel yakınlık, kötülük ve tartışma yoktur. Siz hayır olarak ne işlerseniz Allah onu bilir. Azıklanın; azığın en hayırlısı ise takvâdır. Ey akıl sahipleri, Benden sakının.
Yaşar Nuri Öztürk = Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı kendisine gerekli kılarsa hacda kadına yaklaşmak, kötülüğe sapmak, kavga ve çekişmeye girmek yoktur. İyilik olarak yaptığınızı Allah bilir. Azık edinin. Hiç kuşkusuz azığın en güzeli takvadır. Ey akıl ve gönül sahipleri, benden korkun.
İskender Ali Mihr = Hac, bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda), (ihrama girerek) haccı (kendine) farz edinirse, artık hacta kadına yaklaşmak (ve benzeri davranışlar), fâsıklık (günaha sapmak), cedelleşmek (sürtüşmek, kavga etmek) yoktur. Siz hayırdan ne yaparsanız Allah onu bilir. Ve (hayırlarla) (kendinize) azık hazırlayın. Fakat azığın en hayırlısı muhakkak ki takva sahibi olmaktır. Ve ey ulûl elbab! Bana karşı takva sahibi olun.
İlyas Yorulmaz = Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hac farizasını yerine getirirse, bilsin ki hacda kadınlara yaklaşmak, günah işlemek ve çekişmek yoktur. Güzel ve yararlı işlerden ne yaparsanız Allah onu bilir. İyiliklerinizi çoğaltın. Elbetteki iyilikleri artırmak korunmaktır (sakınmaktır). Ey Akıl sahipleri! Benden korunun (sakının).
Bakara / 198 - Leyse aleykum cunâhun en tebtegû fadlan min rabbikum fe izâ efadtum min arafâtin fezkurûllâhe indel meş’aril harâm(harâmi), vezkurûhu kemâ hedâkum, ve in kuntum min kablihî le mined dâllîn(dâllîne).
Diyanet İşleri = (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbinizden rızık fazlalığı isteyerek ticarette bulunmanızda bir beis yok. Arafat'tan seller gibi boşanıp hep berâber inince de Meş'ar-ül-Harâm'da Allah'ı anın. Hem de o, size doğru yolu nasıl gösterdi, onu anmanızı nasıl bellettiyse öyle anın. Bundan önce gerçekten de sapıklardandınız ya.
Abdullah Parlıyan = Bununla beraber, hac mevsiminde ticaret yaparak kâr ve yarar istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan kalabalıklar halinde dalga dalga Müzdelife'ye indiğinizde, Allah'ı gündeminizde tutun ve O'nu, yolunuzu gerçekten kaybetmişken, size doğru yolu gösteren bir ilah olarak tanıyın.
Adem Uğur = (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.
Ahmed Hulusi = (Hac süresi içinde) Rabbinizin fazlından istemenizde bir suç yoktur. Arafat'tan hep birlikte akıp dönerken, Meşari Haram'da (Müzdelife) Allâh'ı zikredin. O'nu, hidâyetinin sizde açığa çıktığı kadarıyla zikredin. Muhakkak ki bundan önce siz (hakikatten) sapmışlardandınız.
Ahmet Tekin = Hac mevsiminde ticaret yaparak, Rabbinizden gelecek bir lütfu, kazancı aramanızda size herhangi bir günah yoktur.Arafattan akın akın indiğinizde, Meş’ar-i Haram yanında, Müzdelife’de Allah’ı zikredin. Allah’a ibadet edin, Allah’ın dinini, şeriatını anlatın. Allah’ın, Kur’ân’da ve Rasûlünün sünnetinde size öğrettiği şekilde şer’î mükellefiyetleri yerine getirerek, dinini, kitabını ve sünneti anlatarak onu zikredin. Doğrusu siz, bundan önce, başlarına buyruk hareket ederek dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih edenler arasındaydınız.
Ahmet Varol = Rabbinizden bir lütuf istemenizde sizin için herhangi bir sakınca yoktur. [41] Arafat'tan topluca indiğinizde Meş'ar-ı Haram'da Allah'ı anın. O size doğru olanı gösterdiği gibi siz de O'nu anın. Gerçekte siz bundan önce sapıklardan idiniz.
Ali Bulaç = Rabbinizden bir fazl istemenizde sizce sakınca yoktur. Arafat'tan hep birlikte indiğinizde Allah'ı Meş'ar-ı Haram'da anın. O, sizi nasıl doğru yola yöneltip ilettiyse, siz de O'nu anın. Gerçek şu ki, siz bundan evvel sapmışlardandınız.
Ali Fikri Yavuz = Hac mevsiminde Rabbinizin fazlından ticaret istemeniz (alışveriş etmeniz) size günah değildir. Arafat’dan dönüşünüzde Meş’ari Haram nâmındaki yerde Allah’ı zikredin. O, size nasıl hidayet etti ise, siz de onu öylece anın. Doğrusu siz Bundan önce (Allah’ın hidayetinden evvel) cidden sapıklardandınız.
Ali Ünal = (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
Bayraktar Bayraklı = Rabbinizden gelecek bir lütfu aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde, Meş‘ar-i Harâm'da Allah'ı anın ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz, daha önce yanlış gidenlerden idiniz.
Bekir Sadak = Rabbiniz'den refah istemenizde bir engel yoktur. Arafat'tan indiginizde, Allah'i Mesari Haram'da anin; O'nu, size gosterdigi sekilde zikredin. Nitekim siz onceleri hic suphesiz sapiklardandiniz.
Celal Yıldırım = Rabbinizden (ticaret amacıyla) kâr ve yarar istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan akıp geldiğinizde Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anın. O sizi nasıl doğruya eriştirdiyse siz de O'nu öylece anın ; her ne kadar bundan önce sapık kimselerdendiniz (ama şimdi doğru yola eriştirildiniz).
Cemal Külünkoğlu = (Bununla beraber), Rabbinizden (hac esnasında) bir lütuf elde etmek için ticaret yaparsanız günah işlemiş olmazsınız. Arafat'tan ayrılıp (Müzdelife'ye) akın ettiğinizde, Meş'ar-i Haram'da (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin (O'nu dua ve telbiye ile anın). Ve size doğru yolu gösterdiği gibi siz de O'nu anın! Doğrusu siz O'nun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbiniz'den refah istemenizde bir engel yoktur. Arafat'tan indiğinizde, Allah'ı Meşari Haram'da anın; O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Nitekim siz önceleri hiç şüphesiz sapıklardandınız.
Diyanet Vakfi = (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz
Edip Yüksel = Rabbinizin lütfunu (hac bölgesinde ticaret yaparak) aramanızda sakınca yok. Arafat'tan ayrıldığınızda Kutsal Bölgede ALLAH'ı anın. Sizi doğru yola ilettiği için O'nu anın; bundan önce siz sapıtmıştınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = rabbınızın fazlından ticaret istemeniz size günah değildir, derken Arafattan ifaza ettiniz mi Meş'arı haram yanında Allahı zikredin hem onu size doğrusunu öğrettiği gibi zikredin, doğrusu siz bundan evvel cidden şaşırmışlardan idiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hac mevsiminde Rabbinizden rızık isteyerek ticaret yapmanız size günah değildir. Arafattan sel gibi taşarak döndüğünüzde Meş'ari'l-Haram yanında, Allah'ı zikredin. O'nu, size doğrusunu öğrettiği gibi zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten yolunu şaşırmışlardan idiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ar- i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.
Gültekin Onan = Rabbinizden (hac bölgesinde ticaret yaparak) bir fazl istemenizde sakınca yoktur. Arafat'tan hep birlikte indiğinizde Tanrı'yı Meş'ar-ı Haram'da anın. O sizi nasıl doğru yola yöneltip ilettiyse, siz de O'nu anın. Gerçek şu ki, siz bundan önce sapmışlardınız.
Harun Yıldırım = Rabbinizden herhangi bir lütfu aramanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte indiğinizde Meş’arı Haram’ın yanında Allah’ı zikredin. Size hidayet ettiği gibi O’nu zikredin! Muhakkak siz ondan önce sapıklardan idiniz.
Hasan Basri Çantay = (Hacc mevsiminde ticâretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir günâh yokdur. Arafatdan (orada «vakfe» den sonra, seller gibi) boşanıp (elbirlik) akdığınız zaman «Meş'ar-i haraam» ın yanında Allahı zikredin, O, size nasıl hidâyet etdiyse siz de Onu öylece anın. (Bilirsiniz ya) siz bundan evvel gerçek sapıklardandınız!
Hayrat Neşriyat = (Hac esnâsında ticâret yaparak) Rabbinizden bir ihsan aramanızda size bir günah yoktur. Nihâyet Arafat’tan (ayrılıp) akın ettiğiniz zaman, Meş'ar-i Harâm (tepesi) yanında(Müzdelife’de) artık Allah’ı zikredin! Ve (O) sizi hidâyete erdirdiği gibi, (siz de) O’nu zikredin! Doğrusu (siz) bundan evvel de elbette dalâlete düşenlerdendiniz.
İbni Kesir = Rabbınızın lutf-u keremini aramanızda bir günah yoktur. Arafat'tan geri döndüğünüz zaman, Meş'ar-ı Haram'ın yanında Allah'ı zikredin. O, sizi hidayete ulaştırdığı gibi, siz de O'nu zikredin. Nitekim siz bundan önce, sapıklardan idiniz.
Kadri Çelik = (Hacda) Rabbinizden bir yarar dilemenizde (ticaret yapmanızda) bir sakınca yoktur. Arafat'tan akın ettiğinizde, Allah'ı Meş'ar'il Haram'da anın; sizi hidayete ulaştırdığı gibi, siz de O'nu zikredin. Şüphesiz (unutmayınız ki) bundan önce sapık olanlardan idiniz.
Muhammed Esed = (Bununla beraber), Rabbinizden (hac esnasında) bir lütuf elde etmek için çalışırsanız günah işlemiş olmazsınız. Arafat'tan kalabalıklar halinde dalga dalga indiğinizde, kutsal mahalde Allah'ı anın ve O'nu, yolunuzu gerçekten kaybetmişken size doğru yolu gösteren bir İlah olarak anın.
Mustafa İslamoğlu = Rabbinizin lutfundan pay almak istemenizde size bir vebal yoktur. Arafat'tan çağlayıp akarken Meş'ari'l-Haram'da Allah'ı anın! Artık O'nu, size gösterdiği gibi anın! Doğrusu siz, bundan önce yolunu şaşıranlar arasındaydınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Rabbinizden bir rızık talep etmeniz sizin üzerinize bir günah değildir. Arafat'tan geri döndüğünüz zaman Allah Teâlâ'yı Meş'ar-i Haram yanında hemen zikrediniz. Ve O'nu, size hidâyet ettiği gibi zikreyleyiniz. Şüphe yok ki, siz bundan evvel dalâlette kalmış kimselerden idiniz.
Ömer Öngüt = Rabbinizin lütuf ve ihsanını aramanızda size hiçbir vebal ve günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i haram'ın yanında Allah'ı zikredin. O size nasıl hidayet ettiyse, siz de O'nu öylece zikredin. Bundan evvel siz sapıklardan idiniz.
Şaban Piriş = Rabbinizden rızık/fazl istemenizde her hangi bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılınca Meş’ari Haram’da Allah’ı zikredin. Nitekim, O, size yol göstermeden önce gerçekten, şaşkınlardan / dalalette olanlardan idiniz ya!
Sadık Türkmen = (hacda) rabbinizden bir lütuf istemenizde/ticaret yapmanızda size bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp (Müzdelife’ye) akın ettiğinizde, Allah’ı Meş’arı Haram’ın yanında zikredin/bolca anın. Şüphesiz bundan önce sapıklardan idiniz.
Seyyid Kutub = Rabbinizin lütuf ve keremini istemenizin hiçbir sakıncası yoktur. Arafat'tan aşağı inince Meşar- ı Haram'da Allah'ı anın. O sizi nasıl doğru yola iletti ise siz de O'nu anın. Zira O'nun yol göstermesinden önce, kuşkusuz, sapıklardan idiniz.
Suat Yıldırım = Hac mevsiminde ticaret yaparak, Rabbinizden size gelecek kâr ve yarar taleb etmenizde size bir vebal yoktur. Arafat’ta vakfeden ayrılıp sel gibi Müzdelife’ye doğru akın ettiğinizde, Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı zikredin. O size nasıl güzelce doğru yolu gösterdiyse, siz de öyle güzel bir şekilde O’nu zikredin! Bilirsiniz ki, O’nun yol göstermesinden önce siz yolu şaşırmış kimselerdendiniz.
Süleyman Ateş = Rabbinizin lutuf ve keremini aramanızda sizin için bir günâh yoktur. Arafat(taki duruş)tan ayrılıp (Müzdelife'ye) akın edince Meş'ar-i harâm'da Allâh'ı anın, O'nun size gösterdiği biçimde O'nu anın. O'nun yol göstermesinden önce siz, sapıklardan idiniz.
Tefhim-ul Kuran = Rabbinizden bir fazl istemenizde size sakınca yoktur. Arafat'tan hep birlikte indiğinizde Allah'ı Meş'ar-ı Haram'da anın. O, sizi nasıl doğru yola yöneltip ilettiyse, siz de O'nu anın. Gerçek şu ki, siz bundan evvel sapık olanlardandınız.
Ümit Şimşek = Rabbinizden size erişecek bir nimeti aramanızda sakınca yoktur. Arafat'tan sökün ettiğiniz zaman, Müzdelife'deki Meş'ar-ı Haramda Allah'ı anın. Onun size yol gösterişine karşılık, siz de Onu anın. Yoksa, daha önce siz şaşkınlar arasındaydınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Rabb'inizden bir lütuf ve bereket istemenizde hiç bir sakınca yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. O'nu, O'nun size gösterdiği gibi anın. Siz bundan önce gerçekten sapıklardan idiniz.
İskender Ali Mihr = Rabbinizden fazl istemeniz size günah değildir. Artık Arafat’tan akın akın geldiğiniz zaman Meş’aril Haram’ın yanında Allah’ı zikredin. Ve sizi hidayete erdirdiği şekilde siz de O’nu zikredin. Ve siz ondan (hidayetten) önce ise, elbette dalâlette kalanlardandınız.
İlyas Yorulmaz = Rabbinizden lütuf (hayırlı kazanç) istemeniz günah (yasak) değildir. Arafat dan topluca inip, Mescidi Harama geldiğinizde Allah’ı anın. Allah’ın sizi doğru yola ulaştırdığını hatırlayın ki, ondan önce sapkınlardandınız.
Diyanet İşleri = Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra insanların, hep birden Arafat'tan döndüğü yerden siz de dönün, Allah'tan yarlıganmak dileyin. Şüphe yok ki Allah suçları örter, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Ve dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklarla birlikte, siz de ilerleyin ve Allah'tan günahlarınızın bağışlanmasını dileyin. Doğrusu Allah çok affeden ve acıyandır.
Adem Uğur = Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir.
Ahmed Hulusi = Sonra herkesin topluca döndüğü yerden siz de dönün ve (yetersizliklerinizden dolayı) istiğfar edin. Şüphesiz ki Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Bundan sonra insanların vakfe edip döndüğü Arafat’tan siz de vakfe edip dönünüz. Duanın, niyazın kabul olduğu yerlerde Allah’tan koruma kalkanına alınmanızı, bağışlanmanızı isteyin. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Sonra insanların toplu halde akın ettikleri yerden siz de topluca akın edin ve Allah'dan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah bağışlayan ve rahmet edendir.
Ali Bulaç = Sonra insanların (topluca) akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Sonra insanların döndüğü yerden (Arafat’dan) siz de dönün ve Allah’ın mağfiretini isteyin. Allah çok mağfiret ve rahmet edicidir.
Ali Ünal = (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Sonra dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklarla birlikte, siz de ilerleyiniz ve Allah'tan af dileyiniz. Doğrusu Allah, affedicidir; merhamet sahibidir.
Bekir Sadak = Sonra, insanlarin toplu olarak akin ettigi yerden, siz de akin edin. Allah'tan magfiret dileyin. Allah bagislar ve merhamet eder.
Celal Yıldırım = Sonra insanların akıp geldiği yerden (İslâm birliğini, ' Tevhîd İnancı'nın derin anlam ve hikmetini düşünerek) akıp gelin ve Allah'tan günahlarınızın bağışlanmasını dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve cok merhamet edendir.
Cemal Külünkoğlu = Sonra insanların döndüğü yerden (Arafat'tan) topluca dönün ve Allah'ın mağfiretini isteyin. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = Sonra, insanların toplu olarak akın ettiği yerden, siz de akın edin. Allah'tan mağfiret dileyin. Allah bağışlar ve merhamet eder.
Diyanet Vakfi = Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir.
Edip Yüksel = Sonra, halkın topluca yayıldığı yerden siz de yayılın, ALLAH'tan bağışlanma dileyin. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = sonra nâsın ifaza eylediği yerden ifaza edin, ve Allahın mağfiretini isteyin, çünkü Allah gafur, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra insanların akın ettiği yerden siz de dönün ve Allah'ın bağışlamasını isteyin. Çünkü Allah bağışlayan ve merhamet edendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Gültekin Onan = Sonra, insanların (topluca) akın ettiği yerden siz de akın edin ve Tanrı 'dan bağışlanma dileyin. Tanrı, bağışlayandır, rahimdir.
Harun Yıldırım = Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz ki Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Sonra insanların (elbirlik) döndüğü yerden siz de dönün. Allahdan (günâhlarınızı) mağfiret (buyurmasını) isteyin. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden (Arafat’tan siz de) akın edin ve Allah’dan mağfiret dileyin! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
İbni Kesir = Sonra insanların döndüğü yerden siz de dönün. Ve Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz ki Allah Gafur'dur, Rahim'dir.
Kadri Çelik = Sonra insanların toplu olarak akın ettiği yerden, siz de (Mina'ya) akın edin. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.
Muhammed Esed = Ve dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklarla birlikte siz de ilerleyin ve Allah'tan günahlarınıza mağfiret dileyin: Doğrusu Allah, çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = Ardından insanların çağlayıp geldikleri yerden siz de çağlayıp gelin ve Allah'tan günahlarınıza mağfiret dileyin! Doğrusu Allah tarifsiz bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra nâsın geri döndüğü yerden siz de dönüveriniz. Ve Allah Teâlâ'dan mağfiret isteyiniz. Şüphe yok ki Hak Teâlâ gafûrdur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = Sonra insanların döndüğü yerden siz de dönün ve Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
Şaban Piriş = Sonra insanların toplu olarak akın ettiği yerden, siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Sadık Türkmen = Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin. Allah’tan mağfiret/bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah; çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Seyyid Kutub = Sonra insanların dağıldığı yerden siz de dağılın ve Allah'tan bağışlama dileyin. Hiç şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
Suat Yıldırım = Sonra, insanların sel gibi aktığı yerden siz de akın edin ve Allah’tan af dileyin! Çünkü Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.
Süleyman Ateş = Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edin ve Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allâh bağışlayandır, esirgeyendir.
Tefhim-ul Kuran = Sonra insanların (topluca) akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Sonra da, halkın sökün ettiği yerden siz de ayrılın. Ve Allah'tan bağışlanma isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra, insanların akın edip döndüğü yerden siz de dönün ve Allah'tan af dileyin. Çünkü Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.
İskender Ali Mihr = Sonra insanların akın akın geldikleri yerden, akın akın gelin ve Allah’a istiğfar edin (mağfiret dileyin). Muhakkak ki Allah, Gafûr’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).
İlyas Yorulmaz = İnsanların topluca akıp geldikleri yerlerden sizde gelin ve Allah dan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah bağışlayan ve acıyandır.
Bakara / 200 - Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehu fîl ahirati min halâk(halâkın).
Diyanet İşleri = Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan, “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver” diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hacca ait ibadetlerinizi bitirince babalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan da üstün bir sûrette Allah'ı anın. Çünkü insanlardan, Rabbimiz, bize dünyada ihsânda bulun diyenler vardır ki bu çeşit adama âhiretten nasip yoktur.
Abdullah Parlıyan = İbadetlerinizi bitirdiğinizde, atalarınızı gündeme getirdiğiniz gibi, hatta daha güçlü bir gündemle Allah'ı gündemde tutmaya devam edin. Çünkü öyle insanlar var ki, sadece “Rabbimiz bize bu dünyada ver” diye dua ederler. Böyleleri ahiret nimetlerinden pay alamayacaklardır.
Adem Uğur = Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.
Ahmed Hulusi = Hac ibadetinizi bitirince babalarınızı anma (âdetinizdeki) zikrinizden çok daha şiddetli şekilde Allâh'ı zikredin. İnsanların kimisi: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der. . . Sonsuz gelecek sürecinde nasibi yoktur.
Ahmet Tekin = Nihayet hac ile ilgili ibadetlerinizi bitirdiğinizde, İslâm’dan önce, atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha güçlü bir tarzda Allah’ı zikredin, Allah’a ibadet edin, Allah’ın dinini, şeriatını anlatın. İnsanlardan bazıları:'Ey Rabbimiz, vereceğini, serveti, makamı, mevkii ve zaferi bize dünyada ver' derler. Onların âhirette, ebedî yurtta hiçbir nasibi, isteyecekleri bir payları yoktur.
Ahmet Varol = Hacc görevlerinizi tam olarak yerine getirdikten sonra Allah'ı, önceden atalarınızı andığınız gibi hatta ondan daha fazla anın. İnsanların içinde: 'Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver' diyen vardır ki, onun ahirette bir payı yoktur.
Ali Bulaç = (Hacc) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Hac ibadetlerinizi bitirince, cahiliyet devrinde hacdan sonra, toplanıp atalarınızı anarak öğündüğünüz gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. Çünkü insanların kimi: “- Ey Rabbimiz, bize (nasîbimizi) dünyada ver.” der. O kimsenin âhirette bir nasibi yoktur.
Ali Ünal = Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
Bayraktar Bayraklı = Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha güçlü bir anışla Allah'ı anmaya devam ediniz. Çünkü öyle insanlar vardır ki, “Bize bu dünyada ver” diye dua ederler. Böyle kimseler, âhiretten nasip alamayacaklardır.
Bekir Sadak = Hac ibadetinizi bitirdiginizde, babalarinizi andiginiz gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anisla Allah'i anin. «Rabbimiz! Bize dunyada ver» diyen insanlar vardir, oylesine, ahirette bir pay yoktur.
Celal Yıldırım = Hacc ile ilgili ibâdetinizi yerine getirince babalarınızı andığınız gibi ya da daha güçlü ve içli bir anışla Allah'ı anın.. İnsanlardan kimi, «Rabbimiz! bize Dünya'da ver» der. Artık onun için Âhiret'te bir nasîp yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Hac ibadetlerinizi bitirince, vaktiyle (orada) atalarınızı (sevgi ve övgü ile) andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan kimi: “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) dünyada ver” der. (Artık) böyle diyen kimsenin ahiretten bir nasibi yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. 'Rabbimiz! Bize sadece dünyada ver' diyen insanlar vardır, öylesine, ahirette bir pay yoktur.
Diyanet Vakfi = Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.
Edip Yüksel = Töreninizi bitirdiğiniz zaman, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha güçlü olarak ALLAH'ı anmayı sürdürün. Halktan kimi 'Rabbimiz, bize bu dünyada ver,' der; onun ahiretten bir payı olmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = nihayet menasikinizi bitirdiniz mi vaktiyle atalarınızı andığınız gibi hattâ daha şiddetli bir anışla Allahı anın, zikredin, çünkü nâsın kimisi «rabbena, der bize Dünyada ver» buna Ahırette kısmet yoktur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, bir zamanlar atalarınızı andığınız gibi hatta daha coşkulu bir anışla Allah'ı anın. Çünkü insanların bir takımı: «Rabbimiz, bize dünyada ver!» der. Ona ahirette bir kısmet yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan kimisi: «Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!» der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.
Gültekin Onan = (Hacc) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da güçlü bir anma ile Tanrı'yı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize bu dünyada ver" der. Onların ahirette nasibi yoktur.
Harun Yıldırım = İbadetlerinizi yerine getirdiğinizde, artık atalarınızı andığınız gibi –hatta daha da kuvvetli bir anışla Allah’ı zikredin. İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz bize dünyada ver!" der, onun için ahirette hiçbir nasip yoktur.
Hasan Basri Çantay = Menâsikinizi (hacca âit ibâdetlerinizi) bitirince (câhiliyyetde) atalarınızı (böbürlenerek) andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anışla Allahı anın. Artık o insanlardan kimi «Ey Rabbimiz, bize (nasibimizi) dünyâda ver» der ki onun âhiretden nasibi yokdur.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet hac ibâdetlerinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anma ile artık Allah’ı zikredin! İnsanlardan öylesi de vardır ki: 'Rabbimiz! Bize(nasîbimizi) dünyada ver' der; o takdirde onun için âhirette hiçbir nasib yoktur!
İbni Kesir = Hacc ibadetinizi bitirince; atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı zikredin. İnsanlardan öylesi vardı ki; Ey Rabbımız, bize dünyada ver, der. Onun ahirette nasibi yoktur.
Kadri Çelik = Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. “Rabbimiz! Bize dünyada ver” diyen insanlar vardır. Öylesinin, ahirette bir payı yoktur.
Muhammed Esed = İbadetinizi bitirdiğinizde, atalarınızı hatırladığınız gibi, hatta daha güçlü bir haykırışla Allah'ı hatırla(maya devam ed)in! Çünkü öyle insanlar var ki, (sadece), "Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada ver." diye dua ederler. Böyleleri, ahiretin nimetlerinden nasip alamayacaklardır.
Mustafa İslamoğlu = (Hacca has) ibadetlerinizi tamamladıktan sonra (bir zamanlar) atarınızı andığınız gibi, hatta daha güçlü bir biçimde Allah'ı anın! İnsanlardan bazısı "Ey Rabbimiz! Bize vereceğini bu dünyada ver!" derler. Böylelerinin ahiret nimetlerinden nasibi yoktur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra hacca ait ibadetlerinizi ifâ ettiğiniz zaman, babalarınızı zikrettiğiniz gibi veya daha ziyâde olarak Allah Teâlâ'yı zikrediniz. İmdi nâstan öylesi vardır ki, «Rabbimiz bize (nasibimizi) dünyada ver,» der. Bunlar için ahirette bir nasip yoktur.
Ömer Öngüt = Nihayet Hacc ibadetlerinizi bitirdiğinizde, atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı zikrediniz. İnsanlardan öyleleri var ki: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver. ” derler. Böyle isteyenlerin ahiretten hiçbir nasibi yoktur.
Şaban Piriş = Hac ibadetinizi bitirince atalarınızı andığınız gibi, hatta daha da kuvvetli bir anışla Allah’ı zikredin. İnsanlardan: -Rabbimiz, bize bu dünyada ver, diyenler vardır. Onların ahirette hiç bir nasibi yoktur.
Sadık Türkmen = Hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman Allah’ı zikredin, tıpkı; atalarınızı zikrettiğiniz gibi hatta daha çok zikredin. İnsanlardan kimileri; “Rabbimiz, bize dünyada ver” der, onun ahirette nasibi yoktur.
Seyyid Kutub = Hacc ibadetini bitirdiğinizde atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha ısrarlı bir şekilde Allah'ı anın. Kimi insanlar 'Ey Rabbimiz, bize dünyada güzellik ver' derler. Böylesinin Ahirette hiçbir pay olmaz.
Suat Yıldırım = Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla öğündüğünüz gibi. Hatta daha fazla, daha hürmetle Allah’ı anın! Bazı kimseler: "Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!" derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur.
Süleyman Ateş = Hac ibâdetlerinizi bitirince atalarınızı andığınız gibi hattâ, daha kuvvetli bir anışla Allâh'ı anın. İnsanlardan kimi "Rabbimiz bize dünyâda ver!" der; onun âhirette bir payı yoktur.
Tefhim-ul Kuran = (Hac) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: «Rabbimiz, bize dünyada ver» der; onun ahirette nasibi yoktur.
Ümit Şimşek = İbadetlerinizi tamamladıktan sonra, vaktiyle atalarınızı nasıl anıyorsanız öylece, hattâ ondan daha da güçlü bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki, 'Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver' der. Âhirette onun bir nasibi yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Gerekli ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah'ı anın. Tıpkı atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla. İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada ver." Böylesi için âhırette bir nasip yoktur.
İskender Ali Mihr = Böylece (hacca ait) ibadetlerinizi (ve kuralları) tamamladığınız zaman, artık atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir zikirle Allah’ı zikredin. Fakat insanlardan kim: “Rabbimiz bize dünyada ver.” derse, ahirette onun bir nasibi yoktur.
İlyas Yorulmaz = Hac ibadetlerinizi yerine getirip tamamladığınızda, Allah’ı, ana babanızı andığınız gibi, hatta daha fazla anın. İnsanlardan “Rabbimiz bize dünyada ver” diyenler var. O zaman böyle söyleyenlerin ahirette alacağı hiçbir pay kalmamıştır.
Bakara / 201 - Ve minhum men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr(nâri).
Diyanet İşleri = Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öylesi de vardır ki Rabbimiz der, dünyada da iyilik, güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik, bizi ateşin azâbından koru.
Abdullah Parlıyan = Ama içlerinden öyleleri de var ki, “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateş azabından koru” diye dua ederler.
Adem Uğur = Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.
Ahmed Hulusi = Onlardan kimi de: "Rabbimiz, bize dünyada da hasene (Esmâ'nın güzelliklerini yaşamayı) ver, sonsuz gelecek sürecinde de hasene (nefsimizdeki Esmâ'nın güzellikleri) ver; (ayrı düşmenin) ateşinden bizi koru" derler.
Ahmet Tekin = Onlardan bazıları da:'Ey Rabbimiz bize dünyada devlet, iyilik ve güzellik, bol servet, sağlık, emniyet, salih-sâliha eşler ve sâlih evlatlar ver. Âhirette de güzel mükâfatlar ver. Cennetini ver, rızana ulaşma mertebesine erenlerden eyle. Bizi ateşten, Cehennem azabından da koru.' derler.
Ahmet Varol = Onlardan kimi de: 'Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyiliği ahirette de iyiliği ver ve bizi ateşin azabından koru' der.
Ali Bulaç = Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der.
Ali Fikri Yavuz = Kimi de: “Ey Rabbimiz, bize dünyada iyi hal ver ve âhirette merhamet ihsan et; ve bizi cehennem azabından koru” der.
Ali Ünal = Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
Bayraktar Bayraklı = Onlardan bir kısmı da, “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru” derler.
Bekir Sadak = "Rabbimiz! Bize dunyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver, bizi atesin azabindan koru» diyenler vardir.
Celal Yıldırım = Kimi de, «Rabbimiz! bize Dünya'da da iyilik ve güzellik ver, Âhiret'te de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru» der.
Cemal Külünkoğlu = Onların kimi de: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru” der.
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru' diyenler vardır.
Diyanet Vakfi = Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.
Edip Yüksel = Kimi de, 'Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi ateşin azabından koru,' der.
Elmalılı Hamdi Yazır = kimisi de «rabbena bize dünyada bir güzellik ver Ahırette de bir güzellik ve bizi ateş azabından koru» der
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kimisi de: «Rabbimiz, bize dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!» der.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine onlardan: «Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!» diyenler vardır.
Gültekin Onan = Kimi de: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver). Bizi ateşin azabından koru" der.
Harun Yıldırım = Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru!" der.
Hasan Basri Çantay = Kimi de «Ey Rabbimiz bize dünyada da iyi hal ver, âhiretde de iyi hal ver ve bizi o ateş (cehennem) azabından koru» der.
Hayrat Neşriyat = Onlardan bir kısmı da: 'Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azâbından muhâfaza eyle!' der.
İbni Kesir = Kimi de; Ey Rabbımız, bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru, der.
Kadri Çelik = İnsanlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada güzellik, ahirette de güzellik ver, bizi ateşin azabından koru” diyenler de vardır.
Muhammed Esed = Ama içlerinde öyleleri de var ki: "Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateşin azabından koru!" diye dua ederler.
Mustafa İslamoğlu = Fakat öyleleri de var ki, onlar "Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik güzellik ver, ahirette de iyilik güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!" diye yakarırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve nâstan öylesi vardır ki, «Ya Rabbenâ! Bize dünyada hasene ver, ahirette de hasene ver ve bizi ateş azabından muhafaza buyur,» der.
Ömer Öngüt = Onlardan bir kısmı da: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru. ” derler.
Şaban Piriş = İnsanlardan: -Rabbimiz, bize bu dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru! diyenler vardır.
Sadık Türkmen = Onlardan kimi de: “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru” der.
Seyyid Kutub = Kimi insanlar da 'Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, Ahirette de güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinin azabından koru' derler.
Suat Yıldırım = Bazıları da, "Ey bizim (Yüce) Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver, Ve bizi cehennem ateşinden koru!" derler.
Süleyman Ateş = Onlardan kimi de: "Rabbimiz, bize dünyâda da güzellik ver, âhirette de güzellik ver, bizi ateş azâbından koru!" der.
Tefhim-ul Kuran = Onlardan öylesi de vardır ki: «Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru.» der.
Ümit Şimşek = Onlardan bazıları da şöyle der: 'Rabbimiz, bize dünyada güzellik, âhirette güzellik ver; bizi ateş azabından koru.'
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan kimi de şöyle yakarır: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada da güzellik ver, âhırette de güzellik ver. Ve bizi ateş azabından koru."
İskender Ali Mihr = Ve onlardan (insanlardan) kim: “Rabbimiz bize dünyada hasene (güzellik ve iyilikler) ver ve ahirette de hasene (güzellik ve iyilikler) ver. Bizi ateşin azabından koru.” derse...
İlyas Yorulmaz = Birde insanlardan “Rabbimiz bize, dünyada ve ahirette güzellikler ver, bizi ateşin azabından koru” diyenlerde var.
Diyanet İşleri = İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte kazançlarından nasibi olanlar bunlardır. Allah'ın hesap görmesi de pek tezdir.
Abdullah Parlıyan = İşte bunlar, yapıp ettiklerinize karşılık ecir ve sevaptan payları olanlardır. Ve Allah hesabı çok çabuk görendir.
Adem Uğur = İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.
Ahmed Hulusi = İşte bunlar kazandıklarının karşılığına ulaşacak olanlardır. Allâh, Seriy'ul Hisab'dır (hesabı anında gören).
Ahmet Tekin = Onların, dünyada ve âhirette iyilik ve güzellik isteyenlerin işledikleri sâlih ameller, yaptıkları hayırlar, kazandıkları sevaplar dolayısıyla mükâfatları vardır. Allah hesabı çok çabuk görür.
Ahmet Varol = İşte bunların kazandıklarından bir payları vardır. Allah hesabı çabuk görendir.
Ali Bulaç = İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.
Ali Fikri Yavuz = Onların kazandıkları hayır ve duâdan nasîbleri vardır. Allah, bütün mahlûkatın hesabını çok çabuk görendir.
Ali Ünal = Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Bayraktar Bayraklı = İşte onlar için kazandıklarından bir nasip vardır. Allah'ın hesabı çok süratlidir.
Bekir Sadak = Iste onlara, kazanclarindan oturu karsilik vardir. Allah hesabi cabuk gorur.
Celal Yıldırım = İşte bunlara kazandıklarından nasîp var. Allah ise hesabı çabuk görendir.
Cemal Külünkoğlu = İşte onlar için, kazandıklarından (hem dünyada hem de ahirette) büyük bir nasip vardır. Ve Allah hesabı çok çabuk görendir.
Diyanet İşleri (eski) = İşte onlara, kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çabuk görür.
Diyanet Vakfi = İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.
Edip Yüksel = Hepsinin kazandıklarından bir payı vardır. ALLAH hesabı çabuk görendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = işte bunlar, bunlara kazandıklarından bir nasîb var, Allahın hisabı da çabıktır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bunlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah'ın hesabı çok çabuktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte onlar için, kazandıklarından bir nasib vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür.
Gültekin Onan = İşte bunların kazandıklarına karşılık nasipleri vardır. Tanrı hesabı pek çabuk görendir.
Harun Yıldırım = İşte onlar var ya onlar için kazandıklarından bir nasip vardır. Allah hesabı çok süratli olandır.
Hasan Basri Çantay = İşte onların (o her iki kısmın hacda) kazandıklarından nâsib (ler) i vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar ki, kendilerine kazandıklarından bir nasib vardır. Allah ise, hesâbı pek çabuk görendir.
İbni Kesir = İşte onların kazandıklarından nasibleri vardır. Ve Allah hesabı çabuk görendir.
Kadri Çelik = İşte onlara, kazançlarından (ve dualarından) bir nasip vardır. Allah hesabı çabuk görendir.
Muhammed Esed = İşte bunlar, kazandıklarına karşılık (mutluluktan) nasip alacak olanlardır. Ve Allah hesabı çok çabuk görendir
Mustafa İslamoğlu = İşte bunlar, kazandıklarına karşılık (ahiret nimetlerinden) nasip alacak olanlardır: zira Allah hesabı seri bir biçimde görendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte bu iki kısım insanlar yok mu, bunlar için kazandıkları şeyden bir nasip vardır. Ve Allah Teâlâ hesabı pek süratle görücüdür.
Ömer Öngüt = İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çabuk görendir.
Şaban Piriş = İşte onlar, kazandıklarından dolayı nasibi olanlardır. Nitekim, Allah hesabı çok çabuk görür.
Sadık Türkmen = Işte onların kazandıklarından nasibi vardır. Allah’ın hesabı çok hızlıdır.
Seyyid Kutub = İşte onların kazandıklarından payları vardır. Allah'ın hesaplaşması çok hızlıdır.
Suat Yıldırım = İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla görürler. Allah hesabı çok çabuk görür.
Süleyman Ateş = İşte onlara, kazandıklarından bir pay vardır. Allâh, hesabı çabuk görendir.
Tefhim-ul Kuran = İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.
Ümit Şimşek = İşte onların, kazandıklarından nasibi vardır. Allah'ın hesap görmesi ise pek sür'atlidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür.
İskender Ali Mihr = İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.
İlyas Yorulmaz = İşte bu şekilde Rabbine yalvaranların, kazandıklarının karşılığında (ahirette) payları olacaktır. Allah, hesabı çok çabuk görendir.
Bakara / 203 - Vezkurûllâhe fî eyyâmin ma’dûdât(ma’dûdâtin), fe men teaccele fî yevmeyni fe lâ isme aleyh(aleyhi), ve men teahhara fe lâ isme aleyhi, li menittekâ vettekûllâhe va’lemû ennekum ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Diyanet İşleri = Sayılı günlerde Allah’ı anın (telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sayılı hac günlerinde Allah'ı anın. İki gün içinde acele edip de dönmek isteyenlere suç yok. Geri kalanlara da suç yok ama sakınmak şartıyla. Allah'tan sakının ve bilin ki siz, şüphe yok onun tapısında haşr edileceksiniz.
Abdullah Parlıyan = Arafat, Müzdelife ve Mina'da bulunulması gereken günlerde, Allah'ı tekbirlerle anın. Kim iki gün içerisinde Mina'dan Mekke'ye dönerse, ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa, yolunu Allah ve kitap ile bulduğu takdirde, günaha girmemiş olur. O halde hayatınızı Allah'ın kitabıyla bulmaya çalışınız ve biliniz ki, hepiniz O'na varıp huzurunda toplanacaksınız.
Adem Uğur = Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Ahmed Hulusi = Bir de sayılı günlerde (kurban bayramı 2. /3. /4. günleri) Allâh'ı zikredin (tekbir getirin). Kim iki gün içinde aceleyle işini bitirirse ona bir suç yoktur. Kim tehir ederse ona da suç yoktur. Bu korunan kimse içindir. . . Allâh'tan korunun (yaptıklarınızın sonucunu kesinlikle yaşatacağı için) ve iyi bilin ki muhakkak sonunda O'na haşrolacaksınız.
Ahmet Tekin = Sayılı günlerde, teşrik günlerinde telbiye ve tekbir getirerek Allah’ı zikredin, Allah’a ibadet edin, Allah’ın dinini, şeriatını anlatın.İki gün içinde, acele edip Mina’dan Mekke’ye dönmek isteyene günah yoktur. İki gün içinde dönmeyip, geciken de bilerek günah işlemiş sayılmaz. Bunlar günahlardan arınıp Allah’a sığınanlar, emirlerini yerine getirenler, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler içindir. Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunun. Bilin ki, toplanıp onun huzuruna getirileceksiniz.
Ahmet Varol = Sayılı günlerde Allah'ı anın. Kim iki günde acele ederse onun için bir günah yoktur. Kim de geriye kalırsa sakındığı takdirde onun için de bir günah yoktur. [42] Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Ali Bulaç = Sayılı günlerde Allah'ı anın. İki günde (Mina'dan dönmek için) elini çabuk tutana günah yoktur, geri kalana da günah yoktur. (Bu) sakınan için(dir). Allah'tan korkup sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp toplanacaksınız.
Ali Fikri Yavuz = Bir de sayılı günlerde (teşrîk günlerinde) Allah’ı tekbîr ile zikredin. Kim, iki günde (zilhiccenin on birinci ve on ikinci gününde) Mina’dan dönmek için acele ederse, ona günah yoktur. Mina’da geri kalana da günah yoktur. Fakat, bu günahın olmayışı takvâ sahibi içindir. Allah’dan korkun ve bilin ki, muhakkak hepiniz ona dönüp toplanacaksınız.
Ali Ünal = (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
Bayraktar Bayraklı = Mina'da tayin edilmiş belli günlerde Allah'ı anınız; her kim iki gün içinde acele ederse günaha girmez, kim orada daha uzun kalırsa, o da Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde oldukça, günaha girmemiş olur. O halde Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz ve sonunda Allah'ın huzurunda toplanacağınızı biliniz.
Bekir Sadak = Allah'i sayili gunlerde anin. Gunahtan sakinan kimseye, acele edip, Mina'daki ibadeti iki gunde bitirirse gunah yoktur, geri kalsa da gunah yoktur. Allah'tan sakinin. O'nun katinda toplanacaginizi bilin.
Celal Yıldırım = Ve sayılı günlerde Allah'ı anın.. Kim iki günde (Minâ'dan ayrılmak için) acele ederse, ona hiçbir günah yoktur. Kim de geri kalırsa, ona da hiçbir günah yoktur. (Tabii bu) Allah'tan korkup günahlardan sakınan içindir. Artık Allah'tan korkun ve bilin ki herhalde siz O'na haşrolunacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. O halde Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve sonunda O'nun huzurunda toplanacağınızı bilin.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ı sayılı günlerde anın. Günahtan sakınan kimseye, acele edip, Mina'daki ibadeti iki günde bitirirse günah yoktur, geri kalsa da günah yoktur. Allah'tan sakının. O'nun katında toplanacağınızı bilin.
Diyanet Vakfi = Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Edip Yüksel = Sayılı günlerde (Mina'da) ALLAH'ı anın. Erdemli davrandıkları sürece, bunu iki günde bitirmek için acele edene bir günah yoktur, geri kalana da bir günah yoktur. ALLAH'ı dinleyin, ve O'nun huzurunda toplanacağınızı unutmayın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de sayılı günlerde Allahı zikredin -tekbir alın- bunlardan iki gün içinde avdet için acele edene günah yok, teahhur edene de günah yok amma korunan için: Allaha korunun ve bilin ki siz ona haşrolunacaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin, tekbir getirin. Bunlardan iki gün içinde dönüş için acele edene günah yoktur, geç dönene de günah yoktur; fakat korunan için. Allah'tan korkun ve bilin ki, O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin (tekbir alın). Bunlardan kim iki gün içinde (Mina'dan) dönmek için acele ederse ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Ama bu, takva sahipleri içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, siz ancak O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız.
Gültekin Onan = Sayılı günlerde (Mina'da) Tanrı'yı anın. İki günde (Mina'dan dönmek için) elini çabuk tutana/acele edene günah yoktur, geri kalana da günah yoktur. (Bu) sakınan için(dir). Tanrı'dan korkup sakının ve gerçekten bilin ki siz O'na döndürülüp toplanacaksınız.
Harun Yıldırım = Sayılı günlerde de Allah’ı zikredin! Sakınan kimse için, iki gün içinde acele etmesinde günah yoktur, geri kalmasında da günah yoktur. O halde Allah’tan sakının ve bilin ki muhakkak siz ancak O’na toplanacaksınız.
Hasan Basri Çantay = Bir de sayılı günlerde Allahı zikredin (tekbîr alın). Kim iki günde («Minâ» dan dönmek için) acele ederse üstüne günâh yokdur. Kim de geri kalırsa ona da günah yokdur. (Fakat bu,) takva saahibi için (dir). Allahdan korkun ve bilin ki muhakkak (hepiniz) ancak Ona (varıb) toplanacaksınız.
Hayrat Neşriyat = O hâlde sayılı günlerde (teşrik günlerinde) Allah’ı (tekbirlerle) zikredin! Bundan böyle kim iki günde (Mina’dan dönmek için) acele ederse, artık ona bir günah yoktur. Kim de (Üçüncü güne) geri kalırsa ona da bir günah yoktur. (Bu, günahlardan) sakınanlar içindir. Öyleyse Allah’dan sakının ve bilin ki, doğrusu siz O’nun huzûruna toplanacaksınız.
İbni Kesir = Sayılı günlerde Allah'ı zikredin. Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa, ona günah yoktur. Bu; takva sahibi olanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, şüphesiz siz, O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Kadri Çelik = Allah'ı sayılı günlerde anın. İki günde (Mina'dan dönmek için) elini çabuk tutana günah yoktur, geri kalana (ve Mina'da üç gece durana) da günah yoktur. (Bunlar) Sakınan kimse içindir. Allah'tan korkun ve mutlaka O'nun huzurunda bir araya getirileceğinizi bilin.
Muhammed Esed = Ve Allah'ı tayin edilmiş belli günler de hatırlayın; her kim iki gün içinde acele ederse günaha girmez, kim daha uzun kalırsa o da Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde oldukça günaha girmemiş olur. O halde Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve sonunda O'nun huzurunda toplanacağınızı bilin.
Mustafa İslamoğlu = Sayılı günlerde Allah'ı anın! Her kim acele edip iki günde dönerse ona günah yoktur. Kim de dönüşü erteleyip daha uzun kalırsa sorumlu davrandığı sürece ona da günah yoktur. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve sonunda O'nun huzurunda toplanacağınızı aklınızdan çıkarmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Allah Teâlâ'yı sayılı günlerde zikrediniz. İmdi her kim iki gün içinde (Mina'dan dönmek için) acele ederse onun üzerine günah yoktur, geri kalana da günah yoktur. (Bu) Muttakî olan içindir. Ve Allah'tan korkunuz ve biliniz ki, sizler şüphesiz O'na haşr olunacaksınızdır.
Ömer Öngüt = Sayılı günlerde (eyyâm-ı teşrikte) Allah'ı zikrediniz. Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona bir günah yoktur. Her kim geri kalırsa, ona da bir günah yoktur. Bu, takvâ sahibi olanlar içindir. O halde Allah'tan korkun. Biliniz ki O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Şaban Piriş = Allah’ı sayılı günlerde de anın. Günahtan sakınan kimseye, acele edip (Mina’daki ibadeti) iki günde bitirse de günah yoktur, geri kalsa da günah yoktur. Allah’tan sakının, onun katında toplanacağınızı bilin.
Sadık Türkmen = Allah’ı sayılı günlerde zikredin. Kim iki günde acele ederse onda günah kalmaz. Kim de geri kalırsa, Allah’tan korkan için onda da günah kalmaz. Bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.
Seyyid Kutub = Sayılı günlerde Allah'ın adını anın. Kim hemen iki gün içinde dönerse bir günahı yoktur. Kim geri kalırsa da, günahtan korunanlar için, günahı yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki, hepiniz O'nun huzurunda biraraya getirileceksiniz.
Suat Yıldırım = O sayılı günlerde tekbir getirerek Allah’ı zikredin! Kim acele edip iki günde dönerse ona vebal yoktur. Kim geri kalırsa, günahlardan korunduğu takdirde, ona da vebal yok. Allah’a karşı gelmekten korunun ve bilin ki hepiniz neticede diriltilip O’nun huzurunda toplanacaksınız!
Süleyman Ateş = Sayılı günlerde Allâh'ı anın (tekbir alın). Kim hemen iki gün içinde (Mina'dan Mekke'ye) dönerse ona günâh yoktur. Kim geri kalırsa korunduğu takdirde ona da günâh yoktur. Allah'tan korkun ve O'nun huzûruna toplanacağınızı bilin.
Tefhim-ul Kuran = Sayılı günlerde Allah'ı anın. İki günde (Mina'dan dönmek için) elini çabuk tutana günah yoktur, geri kalana da günah yoktur. (Bu) sakınan için(dir.) Allah'tan korkup sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp toplanacaksınız.
Ümit Şimşek = Belirli günlerde de Allah'ı ayrıca anın. Acele ederek iki günde haccını bitirene bir günah yoktur. Geride kalan için de, kötülükten sakındığı takdirde, bir günah yoktur. Allah'tan sakının; ve bilin ki hepiniz Onun huzurunda toplanacaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ı sayılı günlerde anın. Kim hemen iki gün içinde işini bitirirse ona günah yoktur. Kim de bunu geciktirir-ertelerse, sakınıp korunduğu takdirde ona da günah yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki, siz O'nun huzurunda haşredileceksiniz.
İskender Ali Mihr = Ve sayılı günlerde Allah’ı (tekbir ile) zikredin. Fakat kim, iki gün içinde (Mina’dan dönmek için) acele ederse, bundan sonra onun üzerine bir günah yoktur. Ve kim de tehir ederse (geriye kalırsa), o taktirde de onun üzerine bir günah
yoktur. (Tabii bu) takva sahibi (olan) kimseler içindir. Ve, Allah’a karşı takva sahibi olun. Ve sizin, O’na (Allah’a) haşrolunacağınızı (huzurunda toplanacağınızı) bilin!
İlyas Yorulmaz = Sayılı günlerde Allah’ı anın. Kim acele edip iki günde (haccını) tamamlarsa, onun için bir sorumluluk yoktur. Eğer (haccı) ertelerse yine sakınan için sorumluluk yoktur. Bilin ki O nun huzuruna getirileceksiniz.
Bakara / 204 - Ve minen nâsi men yu’cibuke kavluhu fîl hayâtid dunyâ ve yuşhidullâhe alâ mâ fî kalbihî, ve huve eleddul hısâm(hısâmi).
Diyanet İşleri = İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (Sözünün özüne uyduğuna) Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanlardan öylesi var ki dünya yaşayışı hakkında söylediği söz, seni şaşırtır, imrendirir, kalbindekine de Allah'ı tanık tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanı, en inatçısıdır.
Abdullah Parlıyan = İnsanlardan öylesi var ki, bu dünya hayatı hakkındaki görüş ve konuşmaları senin hoşuna gider, hatta bu gibi kimseler kalbindekilere Allah'ı şahit tutar. Halbuki o düşmanların en yamanıdır.
Adem Uğur = İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.
Ahmed Hulusi = İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allâh'ı da şahit tutar. . . Oysa o, düşmanlarının en yamanıdır.
Ahmet Tekin = İnsanlardan bazılarının dünya hayatı ile ilgili sözleri senin hoşuna gider. Kalbindeki, kafasındaki düşüncelerinde de samimi olduğuna Allah’ı şâhit tutar. Üstelik tartışmada da hayli usta, Allah’a isyanda musır, yalancı, hilekâr, azılı bir düşmandır.
Ahmet Varol = İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatıyla ilgili sözleri senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Gerçekte ise o düşmanların en yamanıdır.
Ali Bulaç = İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı bir düşmandır.
Ali Fikri Yavuz = İnsanlardan bir kısmı vardır ki, onun bu dünya hayatına ait fasih sözü hoşuna gider ve sözü, kalbinde olana uygundur, diye yemin ederek Allah’ı şahid tutar. Halbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.
Ali Ünal = İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
Bayraktar Bayraklı = Bazı insanların dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah'ı da şâhit getirir. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.
Bekir Sadak = (204-20) 5 Dunya hayatina dair konusmasi senin hosuna giden, pek azili dusman iken, kalbinde olana Allah'i sahid tutan, isbasina gecince, yeryuzunde bozgunculuk yapmaga, ekin ve nesli yok etmege cabalayan insanlar vardir. Allah bozgunculugu sevmez.
Celal Yıldırım = İnsanlardan öylesi var ki, dünya hayatı hakkındaki sözü beğenmene yol açar ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Halbuki o (din) düşmanlığı güdenlerin en azılısıdır.
Cemal Külünkoğlu = İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (sözünün özüne uyduğuna) Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır.
Diyanet İşleri (eski) = (204-205) Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Diyanet Vakfi = İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.
Edip Yüksel = Dünya hayatı hakkında, sözleri senin hoşuna giden bazı kişiler var. Azılı bir düşman olduğu halde kalbinde olana ALLAH'ı tanık tutar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Nas içinden kimi de vardır ki dünya hayatı hakkında sözleri seni imrendirir bir de kalbindekine Allahı şahid tutar, halbuki o islâm hasımlarının en yamanıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü seni imrendirir ve o, kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Oysa o, İslam düşmanlarının en azılısıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Halbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.
Gültekin Onan = İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Tanrı'yı şahit getirir. Oysa o azılı bir düşmandır.
Harun Yıldırım = İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider de kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, azılı bir düşmandır.
Hasan Basri Çantay = İnsanlardan öyle kimse vardır ki, onun (bu) dünyâ hayaatına âid sözü hoşuna gider ve o, kalbinde olana Allahı şahid getirir. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
Hayrat Neşriyat = Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözü (senin) hoşuna gider.(Sözlerinin kendi) kalbinde olana (muvâfık olduğuna) da Allah’ı şâhid tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.
İbni Kesir = İnsanlardan öylesi vardır ki; dünya hayatına dair sözü senin hoşuna gider. Ve Allah'ı kalbinde olana şahid tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
Kadri Çelik = Dünya hayatına dair konuşması seni şaşırtan ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutan insanlar vardır. Hâlbuki o düşmanların en azılısıdır.
Muhammed Esed = İnsanlardan öylesi var ki, bu dünya hayatı hakkındaki görüşleri senin hoşuna gider; (dahası) kalbindekilere Allah'ı şahit tutar, üstelik tartışmada son derece ustadır.
Mustafa İslamoğlu = İnsanlardan kimi var ki, batılda ölesiye direnen bir hasım olduğu halde, bu dünya hayatı hakkında söylediği söz senin hoşuna gider ve kendi kalbindekini de Allah'ı şahit tutar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve nâstan bazıları vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Halbuki o pek katı husumet sahibidir.
Ömer Öngüt = İnsanlardan öyleleri de vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri söz senin hoşuna gider. Hatta böyleleri, söylediklerinin kalpten geldiğine (samimi olduğuna) Allah'ı şâhit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.
Şaban Piriş = İnsanlardan dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı bir düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahit tutan,
Sadık Türkmen = Insanlardan öyleleri vardır ki, (konuştuğu zaman) dünya hayatına dair sözü, senin hoşuna gider ve (Allah’a) en yaman düşman olduğu halde; kalbindekine (sözünün özüne uyduğuna) Allah’ı şahit tutar.
Seyyid Kutub = Kimi insan var ki, dünya hayatı ile ilgili konuşması hoşunuza gider ve en amansız düşman olduğu halde kalbindeki duyguların samimi olduğuna Allah'ı şahit gösterir.
Suat Yıldırım = İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır.
Süleyman Ateş = İnsanlardan öylesi var ki, dünyâ hayâtına dair sözü, senin hoşuna gider. Kalbinde olan (samimi düşüncelerini söylediğin)e Allâh'ı şâhid tutar. Oysa o, hasımların en yamanıdır.
Tefhim-ul Kuran = insanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı bir düşmandır.
Ümit Şimşek = İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna gider. Üstelik kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Oysa düşmanlıkta o pek yamandır!
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlardan öylesi vardır ki, onun dünya hayatına ilişkin sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah'ı tanık tutar. Oysa ki o, düşmanların en yamanıdır.
İskender Ali Mihr = Ve insanlardan, dünya hayatında sözü senin hoşuna giden kimseler vardır. Ve kalbinde olana, Allah’ı şahit tutar, (oysa) O, hasımların (düşmanların) en azılısıdır.
İlyas Yorulmaz = Dünya hayatında, insanlardan sözlerinin hoşuna gittiği kimseler vardır. Kendisi çok şiddetli bir şekilde (Allah’ın dinine) muhalif olduğu halde, kalbinde olanlara Allah’ı şahit gösterir.
Bakara / 205 - Ve izâ tevellâ seâ fîl ardı li yufside fîhâ ve yuhlikel harse ven nesl(nesle), vallâhu lâ yuhıbbul fesâd(fesâda).
Diyanet İşleri = O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu sopu helâk etmek için uğraşır. Allah'sa fesadı sevmez.
Abdullah Parlıyan = Bu gibileri, işbaşına geçti mi, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekonomik ve sosyal düzeni bozmaya çalışırlar. Ama Allah bozgunculuğu sevmez.
Adem Uğur = O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Ahmed Hulusi = O dönüp gittiği zaman arzda fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini mahvetmeye koşar. Allâh fesadı sevmez.
Ahmet Tekin = İş başına, iktidara geldikleri, dünya liderliğini ele geçirdikleri, Kurân’ı ve Kur’ân hükümlerini engelleyerek, dünyayı, halkı istedikleri istikamette yönlendirdikleri zaman, yeryüzünde, ülkelerde fesadı yaymak, kadına ait değerleri, kazanç ve gelir düzenini bozmak; tabiatı, toprağı tahrip edip ürün veremez hale getirmek; ilmî araştırmaları, Kur’ân üzerinde çalışmayı, derinleşmeyi baltalamak; nesillere hayat hakkı tanımamak, tohumları, bitkileri, ürünleri bozma planları uygulamak; gençleri mahvetmek için çalışırlar, koşuştururlar. Allah bozgunculuğu sevmez.
Ahmet Varol = Yanından ayrılıp gittiğinde de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.
Ali Bulaç = O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.
Ali Fikri Yavuz = O, senin huzurundan ayrılıp gittiği zaman, yer yüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye koşar. Allah fesad çıkarmaya ve fenalık yapmaya razı olmaz.
Ali Ünal = Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
Bayraktar Bayraklı = O/münafık, bir iş başına geçtiğinde, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, kültürü ve nesli helâk etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Bekir Sadak = (204-20) 5 Dunya hayatina dair konusmasi senin hosuna giden, pek azili dusman iken, kalbinde olana Allah'i sahid tutan, isbasina gecince, yeryuzunde bozgunculuk yapmaga, ekin ve nesli yok etmege cabalayan insanlar vardir. Allah bozgunculugu sevmez.
Celal Yıldırım = İş başına geçince de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah bozguncuları hiç sevmez.
Cemal Külünkoğlu = Ancak hâkimiyeti eline alır almaz yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah bozguncuları hiç sevmez.
Diyanet İşleri (eski) = (204-205) Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Diyanet Vakfi = O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Edip Yüksel = Dönüp gidince, yeryüzünde bozgunculuk yapmak, malı ve nesli yok etmek için çabalar. ALLAH bozgunculuğu sevmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = İş başına geçti mi yer yüzünde içine kadar fesad vermek ve hars-ü nesli helâk etmek için sa'yeder Allah da fesadı sevmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İş başına geçtiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için didinir. Allah da bozgunculuğu sevmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.
Gültekin Onan = O, iş başına geçti mi (veya: sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Tanrı ise bozgunculuğu sevmez.
Harun Yıldırım = Döndüğü zaman da yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için çalışır. Allah ise fesadı sevmez.
Hasan Basri Çantay = (Senden) ayrılınca da, yeryüzünde fesad çıkarmak, hem ekin(lerinizi) ve(hayvanlarınızın) nesli(ni) helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez.
Hayrat Neşriyat = (Senden) ayrılınca da, yeryüzünde fesad çıkarmak, hem ekin(lerinizi) ve(hayvanlarınızın) nesli(ni) helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez.
İbni Kesir = Ve o, yanından ayrılınca yeryüzünde fesad çıkarmaya, harsı ve nesli yok etmeye çalışır. Allah fesadı sevmez.
Kadri Çelik = O iş başına geçince (hâkimiyeti ele geçirince), yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekin ve nesli yok etmeye çalışır. Allah fesadı sevmez.
Muhammed Esed = Ancak hakimiyeti eline alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, (insanın) ürünü(nü) ve nesli(ni) yok etmeye çalışır; Allah fesadı sevmez.
Mustafa İslamoğlu = Eline yetki geçtiği zaman da yeryüzünde fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini yok etmeye çalışır: Ama Allah fesadı sevmez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah Teâlâ ise fesadı sevmez.
Ömer Öngüt = O yanından ayrıldığında (iş başına geçip idareci olduğunda) yeryüzünde fesat (anarşi) çıkarmaya, ekini (ekonomiyi) ve nesli helâk etmeye çalışır. Allah fesadı sevmez.
Şaban Piriş = İş başına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışan kimseler vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.
Sadık Türkmen = Iş başına geçtiği zaman orada fesat/terör (karışıklık) çıkarmak; ekini (ekonomiyi) ve nesli (her türlü canlıyı) helak etmek/yok etmek için yeryüzünde koşar durur. Allah ise bozgunculuğu/fesadı/terörü hiç sevmez...
Seyyid Kutub = İş başına geçince yeryüzünde kargaşa ve bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli mahvetmeye çalışır. Oysa Allah kargaşa ve bozgunculuk çıkarmayı kesinlikle sevmez.
Suat Yıldırım = Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez.
Süleyman Ateş = Dönüp gitti mi (veya iş başına geçti mi) yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır; Allâh da bozgunculuğu sevmez.
Tefhim-ul Kuran = O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevrip gitti mi) yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, fesadı (bozgunculuğu ve kışkırtıcılığı) sevmez.
Ümit Şimşek = Senin yanından ayrıldığında ise, memlekette fesat çıkarmaya, ürünleri ve nesilleri helâk etmeye koşar. Fakat Allah bozgunculuğu sevmez.
Yaşar Nuri Öztürk = Yanından ayrıldığında/işbaşına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Oysaki Allah, fesadı sevmez.
İskender Ali Mihr = Ve dönüp (gittiği) zaman, yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli helâk etmek (yok etmek) için çalışır. Ve Allah fesadı sevmez.
İlyas Yorulmaz = (Senin yanından) Ayrıldığında, yeryüzünde bozgunculuk yapmak, ürünleri (insanların emeklerini) ve nesli (aile hayatını dejenere) yok etmek için çaba sarf eder. Allah bozgunculuğu (fesadı) sevmez.
Bakara / 206 - Ve izâ kîle lehuttekıllâhe ehazethul izzetu bil ismi fe hasbuhu cehennem(cehennemu), ve le bi’sel mihâd(mihâdu).
Diyanet İşleri = Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ona, Allah'tan sakın, kork dendi mi suçla, günahla ululanmaya girişir. Cehennem gelir onun hakkından. Orası, gerçekten de ne kötü, ne pis yataktır.
Abdullah Parlıyan = Kendisine ne zaman “Allah'a karşı gelmekten sakın” dense, gururu onu günaha sürükler. Artık böylelerine cehennem yetişir. Ne kötü bir yataktır o!…
Adem Uğur = Böylesine "Allah'tan kork!" denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder. (Ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir!
Ahmed Hulusi = Ona: "Allâh'tan (yaptıklarının sonucunu yaşatacağı için) korun" denildiğinde, benliği onu suça sürükler. İşte onun hakkından cehennem gelir. Cidden çok kötü yataktır o!
Ahmet Tekin = Onlara:'Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arının, azaptan korunun' denildiği zaman gururları kendilerini bilerek daha fazla günah işlemeye, zarar vermeye sevkeder. Onların hakkından sadece Cehennem gelir. Orası ne kötü bir yerdir, ne kötü bir mekândır.
Ahmet Varol = Ona 'Allah'dan kork' denildiği zaman gururu onu günaha sürükler. Artık ona cehennem yeter. O ne kötü bir yataktır.
Ali Bulaç = Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o.
Ali Fikri Yavuz = Ona: “Allah’tan kork” dendiği zaman, cahiliyyet duygusu izzeti onu günah işlemeye götürür. İşte buna cehennem kâfidir; ve o cehennem ne kötü bir yataktır.
Ali Ünal = Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
Bayraktar Bayraklı = Bu insana, “Allah'tan sakın” denilince, gururu kendisini günaha sevk eder. Ona cehennem yeter. O ne kötü bir yerdir!
Bekir Sadak = Ona: «Allah'tan sakin» denince, gururu kendisine gunah isletir, artik ona cehennem yetisir, ne kotu yataktir!..
Celal Yıldırım = Ona, Allah'tan kork, denilince onur ve gururu tutar da kendisini günaha iter. Artık ona Cehennem yeter; orası ne kötü yataktır.
Cemal Külünkoğlu = Kendisine ne zaman: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakın!” dense, yersiz gururu onu günaha sevk eder. Böylelerinin payına cehennem düşecektir. (Orası) ne kötü bir konaklama yeridir!
Diyanet İşleri (eski) = Ona: 'Allah'tan sakın' denince, gururu kendisine günah işletir, artık ona cehennem yetişir, ne kötü yataktır!..
Diyanet Vakfi = Böylesine «Allah'tan kork!» denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder. (Ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir!
Edip Yüksel = Kenidisine 'ALLAH'ı dinle,' dendiğinde kibir ve gurur içinde hiddetlenir. Onun hakkından cehennem gelir; ne kötü bir meskendir!
Elmalılı Hamdi Yazır = Ona «Allahdan kork» denildiği zaman da kendisini günah ile onur tutar, Cehennem de onun hakkından gelir, cidden ne fena yataktır o
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ona: «Allah'tan kork!» denildiği zaman da gururu kendisini daha çok günaha iter. Cehennem de onun hakkından gelir. O, gerçekten ne kötü yataktır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona: «Allah'tan kork!» dendiği zaman da kendisini onuru (gururu) günah işlemeye sevkeder. Cehennem de onun hakkından gelir. O ne kötü bir yataktır!
Gültekin Onan = Ona: "Tanrı'dan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter. Ne kötü bir yataktır o.
Harun Yıldırım = Ona: “Allah’tan kork!” denildiğinde de gururu kendisini günaha sürükler. Artık ona cehennem yeter. Ne kötü bir yatak!
Hasan Basri Çantay = Ona: «Allahdan kork» denildiği zaman izzet (-i nefsi, cahilane kibr) i kendisini (daha ziyâde) günâh işlemeye götürür. İşte öylesine cehennem yetişir. O, hakıykat ne kötü yatakdır!..
Hayrat Neşriyat = Hem ona: 'Allah’dan sakın!' denildiği zaman, gurûr onu günaha sevk eder; artık ona Cehennem yeter! Hâlbuki (o,) gerçekten ne fenâ yataktır!
İbni Kesir = Ona; Allah'tan kork, denilince, gururu kendisini günaha sürükler. İşte ona cehennem yeter. O; ne kötü bir yataktır.
Kadri Çelik = Ona, “Allah'tan sakın” denince, işlediği günah sebebiyle gurura kapılır. Artık ona cehennem yeter. O pek de kötü bir yataktır!
Muhammed Esed = Kendisine ne zaman "Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!" dense, yersiz gururu onu günaha sevk eder: Böylelerinin payına cehennem düşecektir; ne kötü bir konaklama yeridir orası!
Mustafa İslamoğlu = Kendisine ne zaman "Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!" dense, kibir ve gururu onu günaha sürükler. İşte böylesine cehennem yeter, ne kötü konaktır orası!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve ona, «Allah'tan kork!» denildiği zaman kendisini günah ile izzet-i nefs yakalar. Artık ona cehennem kâfidir. Ve ne fena bir yataktır.
Ömer Öngüt = Böylesine: “Allah'tan kork!” denilince, benlik ve gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter. O ne kötü yataktır!
Şaban Piriş = Ona: -Allah’tan kork, denince gururu kendisine günah işletir. Ona cehennem yeter. Gerçekten (orası, varılacak) yerin en kötüsüdür.
Sadık Türkmen = Ona: “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!
Seyyid Kutub = Ona 'Allah'tan kork' denilince günahları ile gururlanma damarı kabarır. Böylesi için Cehennem yeterlidir. Orası ne kötü bir barınaktır!
Suat Yıldırım = O adama: "Allah’tan kork da fesat çıkarma!" denildiğinde, kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o cehennem!
Süleyman Ateş = Ona: "Allah'tan kork!" dense gururu, kendisini günâha sürükler. Artık ona cehennem yetişir; ne kötü bir yataktır o!..
Tefhim-ul Kuran = Ona: «Allah'tan kork» denildiği zaman, onu büyüklük gururu günaha sürükleyerek alıp kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o.
Ümit Şimşek = Ona 'Allah'tan kork' dendiğinde de kibir ve gururu kabarır ve onu daha çok günaha sürükler. Onu ancak Cehennem paklar. Ne kötü bir yerdir orası!
Yaşar Nuri Öztürk = Ona, "Allah'tan kork" dendiğinde, gurur kendisini günaha götürür. Böylesine, cehennem yeter. Gerçekten ne kötü yataktır o.
İskender Ali Mihr = Ve ona: “Allah’a karşı takva sahibi ol.” denildiği zaman, izzet (nefsin gururu) onu günahla tutar (mani olup onu günaha sokar). Artık ona cehennem yeter ve elbette (o) kötü bir döşektir.
İlyas Yorulmaz = Onlara (yaptıklar yanlışlardan dolayı) “Allah dan sakın” denildiği zaman, hemen onun gururu, hatasıyla onu kuşatır (kibirlenir). Artık böylelerine cehennem yeter, cehennem kalacak yer olarak ne kötüdür.
Bakara / 207 - Ve minen nâsi men yeşrî nefsehubtigâe mardâtillâh(mardâtillâhi), vallâhu raûfun bil ıbâd(ıbâdi).
Diyanet İşleri = İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanların öylesi de var ki Allah rızasına nail olmak için âdeta kendisini satar, Allah rızasını alır. Allah kullarını pek esirger.
Abdullah Parlıyan = İnsanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah ise, kullarına karşı daima şefkatlidir.
Adem Uğur = İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.
Ahmed Hulusi = İnsanlardan öyle kimse de vardır ki, Allâh rızasının kendisinde açığa çıkması için nefsini (benliğini) feda eder! Allâh, kullarının hakikatinden Rauf olarak açığa çıkar.
Ahmet Tekin = Allah’ın rızasını kazanmak için canını ve malını feda eden, hiçe sayan insanlar var. Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.
Ahmet Varol = İnsanlardan öyleleri de vardır ki, canlarını Allah'ın rızasını kazanma yolunda feda ederler. Allah kullarına karşı şefkatlidir.
Ali Bulaç = İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
Ali Fikri Yavuz = İnsanlardan bir kısmı da vardır ki, Allah’ın rızasını isteyerek nefsini Allah’a ibadet yolunda sarfeder. Allah ise kullarına çok merhamet edicidir.
Ali Ünal = Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
Bayraktar Bayraklı = Ama insanlar arasında bazıları da var ki, Allah'ın rızasını kazanmak için benliğini feda eder. Allah da kullarına çok şefkatlidir.
Bekir Sadak = Insanlar arasinda, Allah'in rizasini kazanmak icin canini verenler vardir. Allah kullarina karsi sefkatlidir.
Celal Yıldırım = İnsanlardan öylesi de var ki, Allah'ın hoşnutluğunu dileyerek canını feda eder. Allah ise kullarına çok şefkatli ve çok merhametlidir..
Cemal Külünkoğlu = İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına karşı daima şefkatlidir.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlar arasında, Allah'ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.
Diyanet Vakfi = İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.
Edip Yüksel = Halktan öylesi de var ki kendini ALLAH'ın rızasını kazanmaya adar. ALLAH kullarına çok şefkatlidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yine nas içinden kimi de vardır ki, Allahın rızasına ermek için kendini feda eder, Allah ise kullarına çok refetlidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine insanlar arasında kimi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah ise kullarına çok şefkatlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine insanlardan kimi de vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok merhametlidir.
Gültekin Onan = İnsanlardan öylesi de var ki, Tanrı'nın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Tanrı, kullarına karşılık şefkatli olandır.
Harun Yıldırım = İnsanlardan öylesi de vardır ki nefsini Allah’ın rızasını aramak için satar. Allah da kullarına karşı Rauf’tur.
Hasan Basri Çantay = İnsanlardan öyle kimse de vardır ki Allâhın rızasını isteyerek nefsini satın alır. Allah kullarına çok merhametlidir.
Hayrat Neşriyat = Fakat insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızâsına nâil olmak için kendi nefsini(ve bütün malını O’nun yolunda) fedâ eder. Allah ise, kullar(ın)a karşı çok şefkatli olandır.
İbni Kesir = İnsanlardan öylesi de vardır ki; kendisini Allah'ın rızasına satar. Ve Allah, kullarına çok merhametlidir.
Kadri Çelik = İnsanlar arasında, Allah'ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.
Muhammed Esed = Ama insanlar arasında öylesi de var ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder: Allah ise, kullarına karşı daima şefkatlidir.
Mustafa İslamoğlu = İnsanlardan kimi de var ki Allah rızasını kazanmak için kendisini (vakfeder). Allah ise kullarına karşı hep şefkatlidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah Teâlâ'nın rızasına nâiliyet için nefsini satar. Allah-ü Azîmüşşan ise kullarına çok re'fetlidir.
Ömer Öngüt = İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın hoşnutluğunu dileyerek nefsini satar. Allah ise kullarına karşı çok merhametlidir.
Şaban Piriş = İnsanlar arasında, Allah’ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.
Sadık Türkmen = Insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için çalışır. Allah kullarına çok şefkatlidir.
Seyyid Kutub = Kimi insan da var ki, benliğini Allah'ın rızasını kazanmaya adar. Hiç kuşkusuz, Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.
Suat Yıldırım = İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.
Süleyman Ateş = İnsanlardan öylesi var ki, kendisini Allâh'ın rızâsın(ı kazanmay)a satar. Allâh da kullar(ın)a çok şefkatlidir.
Tefhim-ul Kuran = İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan) mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
Ümit Şimşek = İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah ise kullarına karşı pek şefkatlidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlardan öylesi de vardır ki, benliğini Allah'ın hoşnutluğunu elde etmeye satar. Allah, kullarına karşı Raûf'tur, çok şefkatlidir.
İskender Ali Mihr = Ve insanlardan, Allah’ın rızasını dileyerek (Allah’ın rızası karşılığında) kendi nefsini satan kimseler vardır. Ve Allah, kullarına Rauf’tur (çok şefkatlidir).
İlyas Yorulmaz = Birde, insanlardan Allah’ın rızasını kazanmak için, kendini feda eden vardır. Allah kullarına çok lütufkârdır.
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, hepiniz birden sulha, selâmete girin, Şeytan'ın izini izlemeyin; şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Hepiniz birlikte barış ve güvenlik sistemi olan İslâm'a girin, şeytanın ardından gitmeyin, zira o kendisi gözle görülmese bile sizin için apaçık bir düşmandır.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, hepiniz teslimiyete girin, şeytanın (kendini yalnızca beden kabul ettiren düşüncenin) adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Ahmet Tekin = Ey imân nimetine kavuşanlar, hepiniz barış, selâmet ve emniyet sağlayan dine girin, İslâm’ın esaslarının ve hükümlerinin tamamını uygulayın, kâmil bir müslüman olun da, şeytanın, şeytan tıynetli ahlâksız azgınların, şeytanî güçlerin peşlerine takılmayın, izlerinden gitmeyin. O sizin apaçık bir düşmanınızdır.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! İslam'a tam anlamıyla, her şeyinizle girin ve şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o, sizin için açık bir düşmandır. [43]
Ali Bulaç = Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, hepiniz iç ve dışınızla sebat üzere islâma girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin açık bir düşmanınızdır.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Hepiniz birden barışa giriniz! Sakın şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o size apaçık bir düşmandır.
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Hep birden barisa girin, seytana ayak uydurmayin, o sizin apacik dusmaninizdir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Hep birden (Allah'a itaat ve O'na kul olmanın derin anlam ve hikmetini anlayarak) sulh ve selâmete girin.. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin apaçık düşmanınızdır.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Allah'a kendinizi tam olarak teslim edin ve şeytanın ardından gitmeyin, zira o sizin apaçık düşmanınızdır.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.
Edip Yüksel = İnananlar, tümüyle teslim olun. Şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! kâffeten silme girin de Şeytan adımlarına uymayın çünkü o sizin aranızı açan belli bir düşmandır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, topluca barışa girin ve şeytanın adımlarına uymayın; çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Hepiniz barış ve selamete girin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin aranızı açan belli bir düşmandır.
Gültekin Onan = Ey inananlar, hepiniz topluca islama girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler, hep beraber teslimiyete girin ve şeytanın adımlarına uymayın! Muhakkak o sizin için apaçık bir düşmandır.
Hasan Basri Çantay = Ey iman edenler, hep birden sulh-u selâma girin. Şeytanın adımları ardına düşmeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! İslâm’a tamâmen girin; ve şeytanın adımlarına uymayın! Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
İbni Kesir = Ey iman edenler; hep birden barışa girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü O, siziniçin apaçık bri düşmandır.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Hep birden (Allah'a) teslimiyet içine girin, şeytanın adımlarına uymayın; o, size apaçık bir düşmandır.
Muhammed Esed = Ey imana ermiş olanlar! Allah'a kendinizi tam olarak teslim edin ve şeytanın ardından gitmeyin, zira o sizin apaçık düşmanınızdır.
Mustafa İslamoğlu = Ey iman edenler! Hep birlikte teslimiyet yoluna girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân edenler! Kâffeten müsalemete giriniz. Ve şeytanın adımlarına uymayınız. Şüphe yok ki o sizin için bir apaçık düşmandır.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm'ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Şaban Piriş = - Ey iman edenler! Hep birden kurtuluşa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size saldırgan bir düşmandır.
Seyyid Kutub = Ey müminler, bütün varlığınız ile İslâm'a (barışa) girin. Sakın Şeytanın izinden gitmeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, hepiniz birlikte islâma (veya barışa) girin, şeytânın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık düşmandır.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, hepiniz topluca 'barış ve güvenliğe (silm'e İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler, hep birlikte esenliğe girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Hepiniz toptan barış içine girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Hepiniz silm’e dahil olun (Allah’a teslim olun)! Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Muhakkak ki o,
size apaçık düşmandır.
İlyas Yorulmaz = Ey iman edenler! Allah’ın dinine bütünüyle teslim olun. Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Çünkü şeytan sizin için apaçık bir düşmandır.
Bakara / 209 - Fe in zeleltum min ba’di mâ câetkumul beyyinâtu fa’lemû ennallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer yine de yan çizerseniz, bilin ki Allah, gerçekten mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Size bunca açık deliller geldikten sonra gene de ayağınız kayarsa artık bilin ki Allah, şüphesiz pek yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdullah Parlıyan = Size bunca gerçek deliller geldikten sonra, hak yoldan saparak kötü yollara kayarsanız, şunu iyi bilin ki, Allah güçlüdür ve yaptığı herşeyi yerli yerince yapar.
Adem Uğur = Size (Kur'an ve Sünnet gibi) apaçık deliller geldikten sonra, eğer barıştan saparsanız, şunu iyi bilin ki Allah azîzdir, hakîmdir.
Ahmed Hulusi = Eğer size bunca apaçık deliller geldikten sonra yine de kayarsanız, iyi bilin ki Allâh Aziyz'dir (yaptığınızın sonucunu karşı konulmaz kudretiyle yaşatır), Hakiym'dir.
Ahmet Tekin = Size ayan beyan deliller, Kur’ân ve sünnet geldikten sonra, yine de kusur işler, barış ve selâmete, İslâm’a girmekten vazgeçerseniz, Allah’ı acze düşüremezsiniz. Biliniz ki, Allah kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Ahmet Varol = Size açık deliller geldikten sonra ayağınız kayarsa bilin ki Allah yücedir, hikmet sahibidir.
Ali Bulaç = Size, apaçık belgeler (ayetler) geldikten sonra yine ayağınız kayarsa, bilin ki Allah, gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = Helâl ve harama ait hükümlerde size bu kadar aşikâr deliller geldikten sonra, eğer şeriat yolundan kayarsanız bilin ki, Allah muhakkak galibdir ve işinde hikmet sahibidir.
Ali Ünal = Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
Bayraktar Bayraklı = Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer barıştan ayrılırsanız, biliniz ki, Allah kudret ve hikmet sahibidir.
Bekir Sadak = Size belgeler geldikten sonra kayarsaniz, biliniz ki Allah gucludur, Hakim'dir.
Celal Yıldırım = Size bunca belgeler geldikten sonra kayarsanız, biliniz ki, Allah çok üstün ve çok güçlüdür; yegâne hikmet sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Size, apaçık belgeler (ayetler) geldikten sonra yine tökezlerseniz (Hak yoldan kayarsanız), bilin ki Allah, gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = Size belgeler geldikten sonra kayarsanız, biliniz ki Allah güçlüdür, Hakim'dir.
Diyanet Vakfi = Size apaçık deliller geldikten sonra, yine de kayarsanız, şunu iyi bilin ki Allah azîzdir, hakîmdir.
Edip Yüksel = Size apaçık deliller gelmesine rağmen doğru yoldan kayarsanız, bilesiniz ki ALLAH Üstündür, Bilgedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Size bunca beyyineler geldikten sonra yine kayarsanız eyi bilin ki Allah çok onurlu bir hakîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sizlere bunca açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız iyi biliniz ki, Allah çok onurlu bir hikmet sahibidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Size bunca deliller geldikten sonra yine kayarsanız, iyi bilin ki, Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Gültekin Onan = Size apaçık ayetler geldikten sonra yine ayağınız kayarsa, bilin ki Tanrı gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Harun Yıldırım = Size apaçık deliller geldikten sonra kayarsanız artık bilin ki, muhakkak Allah Aziz’dir, Hakim’dir.
Hasan Basri Çantay = Size bunca aşikâr deliller geldikten sonra yine kayarsanız bilin ki şübhesiz Allah mutlak gaalibdir. (Sununda) tam hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = O hâlde, size apaçık deliller geldikten sonra eğer (İslâm’a tamâmen girmekten)saparsanız, artık bilin ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İbni Kesir = Size apaçık deliller geldikten sonra yine kayarsanız; bilin ki Allah, şüphesiz Aziz'dir. Hakim'dir.
Kadri Çelik = Size apaçık belgeler geldikten sonra kayarsanız, o halde Allah'ın güçlü ve hikmet sahibi olduğunu biliniz.
Muhammed Esed = Ve eğer hakikatin bütün delilleri size geldikten sonra tökezlerseniz, bilin ki, Allah kudret ve hikmet sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Eğer hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra ayaklarınız kayarsa, Allah'ın her işinde mükemmel olduğunu, her hükmünde tam isabet kaydettiğini unutmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi size bunca beyyineler geldikten sonra yine kayarsanız, artık biliniz ki, Allah Teâlâ şüphesiz azîzdir, hakîmdir.
Ömer Öngüt = Size açık açık deliller geldikten sonra ayağınız kayarsa, şunu iyi bilin ki Allah Azîz'dir, hükmünde hikmet sahibidir.
Şaban Piriş = Size belgeler geldikten sonra saparsanız, bilin ki Allah güçlüdür, hakîmdir.
Sadık Türkmen = Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer yine de yan çizerseniz, bilin ki Allah; gerçekten mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.
Seyyid Kutub = Size apaçık deliller geldikten sonra yine sürçerseniz, ayağınız kayarsa bilin ki Allah her zaman üstündür ve hikmet sahibidir.
Suat Yıldırım = Eğer size bunca gerçekler, açık deliller geldikten sonra haktan ayrılırsanız, İyi bilin ki: Allah azîz ve hakîmdir (son derece güçlü, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Süleyman Ateş = Size açık açık deliller geldikten sonra yine (hak yoldan) kayarsanız, bilin ki Allâh dâimâ üstündür, hüküm ve hikmet sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = Size, apaçık belgeler (ayetler) geldikten sonra yine ayağınız kayarsa, bilin ki Allah, gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ümit Şimşek = Size apaçık deliller geldikten sonra yoldan çıkacak olursanız, bilin ki Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve Onun her işinde sonsuz hikmetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Size apaçık deliller geldikten sonra yine yan çizerseniz, şunu bilin ki Allah, tüm yüceliklerin, tüm hikmetlerin sahibidir.
İskender Ali Mihr = Artık size beyyineler geldikten sonra eğer hâlâ (Allah’a ulaşan yoldan) saparsanız, o zaman Allah’ın azîz (üstün),
Hakîm (hüküm sahibi) olduğunu bilin!
İlyas Yorulmaz = Size açıklayıcı ayetler geldikten sonra ayağınız kayarsa (hata ederseniz), bilin ki Allah çok güçlü ve hüküm sahibidir.
Bakara / 210 - Hel yenzurûne illâ en ye’tiyehumullâhu fî zulelin minel gamâmi vel melâiketu ve kudiyel emr(emru), ve ilâllâhi turceul umûr(umûru).
Diyanet İşleri = Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah’ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onlar, Allah'ın, bulutların gölgelerinde, meleklerle gelivermesini ve işlerinin olup bitivermesini mi gözetirler? Halbuki bütün işler, döner, Allah'a varır.
Abdullah Parlıyan = Bu insanlar, Allah'ın kendisini bulutların gölgeleri arasında, meleklerle beraber onlara göstermesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Zaten bütün işler eninde ve sonunda Allah'a döndürülür.
Adem Uğur = Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler? Halbuki iş bitirilmiştir. (Allah nizamı artık değişmez.) Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.
Ahmed Hulusi = Onlar Allâh'ın, yanında meleklerle bulutlar içinden gelip, işlerini bitirmesini mi bekliyorlar! Her oluş Allâh'a döndürülür.
Ahmet Tekin = Onlar, ille de, buluttan gölgelikler içinde Allah’ın ve meleklerin güçlerini göstermesini mi bekliyorlar? Halbuki, ilâhî plan icra edilmektedir. Bütün planların icra edilerek sonuçlandırıldığı, bütün icraatların, amellerin hesabının sorulduğu tek merci Allah’tır.
Ahmet Varol = Onlar bulut gölgeleri içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini ve işin bitirilmesini mi gözlüyorlar? İşler şüphesiz Allah'a döndürülür.
Ali Bulaç = Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) meleklerle onlara gelmesini ve (azap) emrinin gerçekleşmesini mi gözlüyorlar? Oysa bütün işler Allah'a döner.
Ali Fikri Yavuz = O, İslâma girmeyip şeytana tabi olanlar, yalnız gözetliyorlar ki, Allah buluttan gölgelikler içinde meleklerle geliversin ve kendilerine iş bitiriversin (onları helâk ediversin). Halbuki işlerin hepsi Allah’a döndürülür.
Ali Ünal = (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, sadece buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ama o zaman her şeye karar verilmiş ve her şey Allah'a döndürülmüş olurdu.
Bekir Sadak = Onlar, bulut golgeleri icinde, Allah'in azabinin ve meleklerin tepelerine inip isin bitmesini mi bekliyorlar? Butun isler Allah'a donecektir. *
Celal Yıldırım = Onlar Allah'ın buluttan gölgelikler içinde meleklerle gelivermesini ve işin hemen bitiriverilmesini mi bekliyorlar ? (Halbuki) işler (eninde sonunda) ancak Allah'a döndürülür.
Cemal Külünkoğlu = Şeytanın peşinden gidenler ne bekliyorlar? Onlar (akılları sıra), buluttan gölgelikler içinde Allah'ın (azabının) ve (azap için) meleklerin gelip haklarındaki hükmün verilmesini mi bekliyorlar? Oysa bütün işler Allah'a döndürülür (nihai kararı Allah verir).
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, Allah'ın ve meleklerin buluttan gölgeler içinde kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün iş ve oluşlar sonunda Allah'a döndürülür.
Diyanet Vakfi = Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler? Halbuki iş bitirilmiştir. (Allah nizamı artık değişmez.) Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.
Edip Yüksel = ALLAH'ın ve meleklerin yoğun bulutlar arasından kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? O zaman her şey biterdi ve her şey ALLAH'a döndürülürdü.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar sade gözetiyorlar ki Allah buluttan gölgelikler içinde meleklerle geliversin de kendilerine iş bitiriliversin. Halbuki bütün işler Allaha götürülür
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar, sadece Allah'ın buluttan gölgelikler içinde meleklerle birlikte gelmesini ve kendi işlerinin bitirilmesini gözetliyorlar. Oysa bütün işler Allah'a götürülür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar sadece gözetiyorlar ki, Allah, buluttan gölgelikler içinde meleklerle birlikte geliversin de iş bitiriliversin. Halbuki bütün işler Allah'a döndürülüp götürülür.
Gültekin Onan = Onlar, bulut gölgeleri içinde Tanrı'nın (azabının) meleklerle onlara gelmesini ve (azap) buyruğunun gerçekleşmesini mi gözlüyorlar? Oysa (bütün) buyruklar Tanrı'ya döner.
Harun Yıldırım = Buluttan gölgelikler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve emrin gerçekleşmesini mi gözlüyorlar? Oysa ki bütün işler Allah’a döndürülür.
Hasan Basri Çantay = Onlar (İslama girmeyenler) ille Allanın, bulutdan gölgeler içinde meleklerle birlikde kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine mi bakıyorlar? Halbuki (bütün) işler Allah'a döndürülür.
Hayrat Neşriyat = (O müşrikler) ille de, Allah’ın (azâbının) ve meleklerin buluttan gölgeler içinde kendilerine gelip işin bitirilmesini mi (helâk edilmelerini mi) bekliyorlar? Nihâyet bütün işler, ancak Allah’a döndürülür.
İbni Kesir = Onlar; Allah'ın buluttan gölgeler içinde, meleklerle birlikte kendilerine gelivermesini ve işlerini bitirivermesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler Allah'a döndürülür.
Kadri Çelik = Onlar sadece Allah'ın ve meleklerin (indireceği azabın) gölge salan bulutlar içinde kendilerine gelmesini ve böylece işin bitmesini bekliyorlar. Elbette bütün işler Allah'a dönecektir.
Muhammed Esed = Bu insanlar, Allah'ın, Kendisini bulutların gölgeleri arasında meleklerle birlikte olanlara göstermesini mi bekliyorlar? Ama (o zaman) her şeye karar verilmiş ve her şey Allah'a döndürülmüş olurdu.
Mustafa İslamoğlu = Onlar, Allah'ın meleklerle birlikte bulutların gölgeleri arasından çıkagelmesini mi gözlüyorlar? Bu durumda iş bitirilmiş olurdu: Nihayet bütün işler Allah'a döndürülür.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar ancak beyaz buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin kendilerine gelmelerine intizarda bulunurlar. Halbuki, emir tamam olmuştur. Ve bütün işler Allah Teâlâ'ya döndürülecektir.
Ömer Öngüt = Onlar acaba buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Halbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler Allah'a döner.
Şaban Piriş = Bulut gölgeleri içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah’a döndürülüp götürülecektir.
Sadık Türkmen = Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah’ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar?! Halbuki bütün işler sonunda Allah’a döndürülür.
Seyyid Kutub = Acaba onlar bulut gölgeleri arasından Allah'ın ve meleklerin tepelerine inmesini ve böylece işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Oysa bütün işlerin çözümü Allah'a götürülecektir.
Suat Yıldırım = Şeytanın peşinden gidenler ne bekliyorlar? Onlar (akılları sıra), buluttan gölgelikler içinde Allah’ın ve meleklerin gelip, haklarındaki hükmün verilmesini, işlerinin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler ve hükümler Allah’a aittir.
Süleyman Ateş = Onlar, ille buluttan gölgeler içinde Allâh'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler tekrar Allah'a döndürülüp götürülecektir.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) meleklerle onlara gelmesini ve işin bitirilivermesini mi gözlüyorlar? Oysa bütün işler Allah'a döner.
Ümit Şimşek = Yoksa onlar, buluttan gölgeler içinde Allah ve melekleri gelsin de işleri bitirilsin mi istiyorlar? Zaten bütün işler Allah'a döner.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar, Allah'ın ve meleklerin buluttan gölgeler içinde kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün iş ve oluşlar sonunda Allah'a döndürülür.
İskender Ali Mihr = Onlar mutlaka Allah’ın ve meleklerin, kendilerine buluttan gölgeler içinde gelmesini ve emrin (işin) bitirilmesini mi gözlüyorlar (bekliyorlar)? (Oysa) bütün emirler (işler) Allah’a döndürülür.
İlyas Yorulmaz = Onlar, Allah’ın ve meleklerin, bulutların arasından gölgeler halinde gelmesini mi bekliyorlar? (Onların bekledikleri olsaydı) Hemen (inkârlarından dolayı helak olmaları için) hüküm verilirdi. Bütün işlerin dönüşü Allah’a dır.
Bakara / 211 - Sel benî isrâîle kem âteynâhum min âyetin beyyineh(beyyinetin), ve men yubeddil ni’metallâhi min ba’di mâ câethu fe innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Diyanet İşleri = İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sor İsrail oğullarına, onlara nice apaçık deliller getirdik. Kim Allah'ın nîmetini, ona nail olduktan sonra tebdil ederse yok mu. Şüphesiz ki Allah'ın azâbı ve mihneti pek çetindir.
Abdullah Parlıyan = İsrailoğullarına sor: Onlara nice apaçık mesajlar verdik, kim Allah'ın kendisine gelen vahiy nimetini, gerçekleri örtbas ederek değiştirirse, bilsin ki Allah'ın cezası çok çetindir.
Adem Uğur = İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.
Ahmed Hulusi = Sor İsrailoğullarına; Biz onlara nice apaçık işaretler verdik. Kim kendisine geldikten sonra Allâh nimetini değiştirirse, (bilin ki) Allâh yapılanın karşılığını hakkıyla ve şiddetle verir.
Ahmet Tekin = İsrâiloğulları’na sor: Kendilerine sayısız peygamberler, kendi peygamberlik görevlerini, senin peygamberliğini tasdik eden nice açık âyetler, mûcizeler vermiştik. Kim, âyetler, mûcizeler kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini, tevdî ettiği ilahî değerleri, şeriatını, verdikleri taahhüdü, âyetlerini değiştirirse bilsin ki, Allah, emirlerine, peygamberlerine muhalefet edilmesine, şeriatının çiğnenmesine denk onlara âdil ceza verme gücüne sahiptir.
Ahmet Varol = İsrailoğullarına, nice açık deliller verdiğimizi sor! Kim kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini değiştirirse şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır. [44]
Ali Bulaç = İsrailoğullarına sor, onlara nice açık ayet(ler) verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), İsrailoğullarına sor; biz onların atalarına (Mûsâ peygamberin şânı hakkında) ne kadar açık mucizeler vermiştik (göstermiştik). Fakat mucizeler kendisine geldikten sonra kim Allah’ın hidayet nimetini küfür ile değiştirirse, şüphesiz ki Allah’ın (ona) azabı çok şiddetlidir.
Ali Ünal = Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
Bayraktar Bayraklı = İsrâiloğulları'na sor: Onlara nice açık âyetler verdik. Kim kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini değiştirirse, bilsin ki Allah'ın cezası şiddetlidir.
Bekir Sadak = İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.
Celal Yıldırım = Sor İsrail oğullarına, onlara nice nice açık belge verdik. Kendisine Allah'ın nimeti geldikten sonra kim onu değiştirirse, şüphesiz ki Allah'ın azabı pek şiddetlidir.
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) İsrailoğullarına sor; biz onlara (geçmişte) nice açık mucizeler verdik. Kim Allah'ın nimetini (mesajlarını) o (nimet) kendisine ulaştıktan sonra (küfre saparak) değiştirirse bilsin ki Allah, karşılık vermede (azabı) şiddetli olandır.
Diyanet İşleri (eski) = İsrailoğullarına sor; onlara apaçık nice ayetler verdik, Allah'ın nimetini, kendisine geldikten sonra kim değiştirirse, bilsin ki, Allah'ın cezası şüphesiz şiddetlidir.
Diyanet Vakfi = İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.
Edip Yüksel = İsrailoğullarına sor, onlara nice apaçık ayetler verdik! Kendisine ALLAH'ın nimeti geldikten sonra onu değiştirenler için ALLAH ağır bir ceza verir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Beni İsraile sor: biz onlara ne kadar açık âyet vermiştik, fakat Allahın ni'metini her kim kendine geldikten sonra değişdirirse şüphe yok ki Allahın ıkabı şiddetlidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İsrailoğullarına sor, onlara apaçık nice ayetler verdik. Kim, Allah’ın nimeti kendisine ulaştıktan sonra onu değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik. Fakat Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse, şüphe yok ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir.
Gültekin Onan = İsrailoğullarına sor, onlara nice apaçık ayet verdik. Kendisine geldikten sonra kim Tanrı'nın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) kuşkusuz Tanrı cezası pek şiddetli olandır.
Harun Yıldırım = Kendilerine ne kadar apaçık ayet verdiğimizi İsrailoğullarına sor! Her kim, kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini değiştirirse, şüphesiz Allah cezası şiddetli olandır.
Hasan Basri Çantay = Sor israil oğullarına; Onlara nice açık âyet (ler) verdik. Kim Allahın ni'metini, o (nimet) kendisine geldikten sonra, (küfr ile) değişdirirse şübhesiz Allah, cezası pek çetin olandır.
Hayrat Neşriyat = İsrâiloğullarına sor, onlara (hidâyet vesîlesi olacak) nice apaçık mu'cizelerden verdik (de inkâr ettiler). O hâlde kim Allah’ın ni'metini (mu'cizelerini) kendisine geldikten sonra (onu) değiştirirse (inkâr sebebi yaparsa), artık şübhesiz ki Allah, azâbı çok şiddetli olandır.
İbni Kesir = Sor İsrailoğulları'na, onlara nice açık ayetler verdik. Kim, kendisine gelen Allah'ın nimetini değiştirirse, şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
Kadri Çelik = İsrail oğullarına, ne kadar açık ayetler verdiğimizi sor! Her kim, Allah'ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
Muhammed Esed = İsrail oğullarına sor; Onlara nice açık mesajlar verdik! Kim Allah'ın kutlu mesajlarını kendisine ulaştıktan sonra değiştirirse bilsin ki Allah karşılık vermede şiddetlidir!
Mustafa İslamoğlu = Sor İsrailoğullarına: Biz onlara nice açık mesajlar verdik de (ne oldu)? Her kim Allah'ın nimeti olan mesajlarını kendilerine ulaştıktan sonra değiştirirse, bilsin ki Allah karşılık vermede şiddetlidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Benî İsrail'e sor, Biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik. Ve her kim Allah'ın nîmetini kendisine geldikten sonra tebdîl ederse artık şüphe yok ki Allah Şedîdü'l-İkab'tır.
Ömer Öngüt = İsrâiloğullarına sor. Kendilerine ne kadar açık âyetler verdik. Kim, Allah'ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse, bilsin ki Allah'ın cezası çok çetindir.
Şaban Piriş = İsrailoğullarına sor, onlara apaçık nice ayetler verdik. Kim, Allah’ın nimeti kendisine ulaştıktan sonra onu değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
Sadık Türkmen = Israiloğullarina sor, Biz onlara nice açık ayetler/mucizeler/nimetler verdik. Kendisine (ayetler/nimetler) geldikten sonra, kim Allah’ın nimetini/ayetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah cezası pek çetin olandır.
Seyyid Kutub = İsrailoğulları'na sor; kendilerine nice açık ayetler, deliller sunduk. Kim Allah'ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse hiç kuşkusuz Allah'ın azabı pek ağırdır.
Suat Yıldırım = İsrailoğullarına sor, onlara nice açık belgeler verdik! Her kim, Allah’ın kendisine lütfetmiş olduğu nimeti değiştirirse, iyice bilsin ki Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
Süleyman Ateş = İsrâil oğullarına sor; onlara nice açık âyetler verdik. Kim, Allâh'ın kendisine gelen ni'metini değiştirirse bilsin ki, Allâh'ın cezâsı çetindir.
Tefhim-ul Kuran = İsrailoğularına sor, onlara nice açık ayet(ler) verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
Ümit Şimşek = İsrailoğullarına sor, Biz onlara nice açık deliller vermişiz. Kendisine Allah'ın nimeti eriştikten sonra kim onu değiştirecek olursa bilsin ki Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sor İsrailoğulları'na, onlara nice açık ayet verdik. Kim Allah'ın nimetini, o kendisine geldikten sonra başka kılığa sokarsa kuşku duymasın ki, Allah'ın azabı pek zorludur.
İskender Ali Mihr = Onlara nice açık âyetler (deliller, mucizeler) verdiğimizi İsrailoğulları’na sor. Ve kim, kendisine (açık âyetler) geldikten
sonra Allah’ın nimetini değiştirirse, o taktirde muhakkak ki Allah, ikâbı (cezası) şiddetli olandır.
İlyas Yorulmaz = İsrailoğullarına, onlara ne kadar açıklayıcı ayetler gönderdiğimizi sor. Allah’ın apaçık ayetleri geldikten sonra, kim Allah’ın nimetlerini değiştirirse, bilsin ki Allah’ın sorgulaması çok şiddetlidir.
Bakara / 212 - Zuyyine lillezîne keferûl hayâtud dunyâ ve yesharûne minellezîne âmenû, vellezînettekav fevkahum yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), vallâhu yerzuku men yeşâu bi gayrihisâb(hisâbin).
Diyanet İşleri = İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlara dünya yaşayışı, süslü gösterildi de inananların bir kısmıyla alay ediyorlar. Fakat Allah'tan sakınan iman sahipleri, kıyamet gününde onlardan üstündür. Allah, dilediğine sayısız nîmet verir.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirlere, dünya hayatı süslü gösterildi. Bu nedenle onlar inananlarla alay ederler. Ama yolunu Allah'ın kitabıyla bulanlar kıyamet gününde onlardan daha üstün bir konumda olacaklardır. Ve Allah dilediğine nimetler kapısını açıp, ölçüsüz rızık verendir.
Adem Uğur = Kâfir olanlar için dünya hayatı câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Ahmed Hulusi = Dünya hayatı süslenip bezendi kâfirler için (hakikatlerini inkâr edenler süslü dış dünyaya yönelirler)! Onlar, (bu yüzden) iman edenlerle alay ederler. Oysa o korunan iman edenler, kıyamet günü onların fevkindedir. Allâh dilediğine hesapsız rızık verir.
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler için, dünya hayatı süslenip güzel gösterildi. Bu sebeple onlar imân edenlerden bazılarıyla alay ediyorlar. Halbuki, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunan, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler, kıyamet günü onların üstündedir. Allah, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere, lütuf ve ihsanından kayda geçirilmeyen, dara düşürmeyen, ölçüye tartıya vurulmayan, hesabı sorulmayan, itiraza mahal olmayan hesapsız rızık ve servet verir.
Ahmet Varol = İnkar edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Bu yüzden mü'minlerle alay ediyorlar. Oysa takva sahipleri kıyamet gününde onların üstündedirler. Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır.
Ali Bulaç = İnkar edenlere dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Ali Fikri Yavuz = Dünya hayatı kâfirlere süslü göründü de iman edenlerle eğleniyorlar, (onların zenginleri, müminlerin fakirleri ile alay ediyorlar.) Halbuki takva sahibi (fakîr) müminler, kıyamet gününde onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Ali Ünal = Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenlere bu dünya hayatı güzel görünür. Bu sebeple, iman edenlerle alay ederler. Ama, kıyamet günü Allah'a karşı sakınma duygusu taşıyanlar, onlardan daha üstün olacaklardır. Allah, dilediği kimselere hesapsız rızık verir.
Bekir Sadak = Inkar edenlere, dunya hayati guzel gorunur, onlar, inananlarla alay ederler, oysa, Allah'a karsi gelmekten sakinanlar kiyamet gunu onlarin ustunde olacaklardir. Allah diledigini hesabsiz sekilde riziklandirir.
Celal Yıldırım = İnkarcılara dünya hayatı pek süslendi. İnananlarla alay ediyorlar. Oysa Allah'tan korkup günah ve kötülüklerden sakınanlar Kıyamet günü onların (birçok derecelerle) üstündedir. Allah dilediğine (nimetler kapısını açıp) hesapsız rızık verir.
Cemal Külünkoğlu = İnkârcılara dünya hayatı süslü gösterildi. Bu yüzden (onların zenginleri, fakir) mü'minlerle alay ederler. Oysa Allah'ın azabından sakınan (fakir mü'minler), kıyamet günü, inkârcılardan üstün konumdadırlar. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler, oysa, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar kıyamet günü onların üstünde olacaklardır. Allah dilediğini hesabsız şekilde rızıklandırır.
Diyanet Vakfi = Kâfir olanlar için dünya hayatı câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız lutufta bulunur.
Edip Yüksel = İnkar edenler için dünya hayatı çekicidir. Bu yüzden inananlarla alay ederler. Oysa erdemliler Diriliş Günü onların üstündedir. ALLAH dilediğine hesapsız şekilde nimetler bahşeder.
Elmalılı Hamdi Yazır = Küfredenlere o dünya hayatı bezendi de iman edenlerle eğleniyorlar, halbuki korunan o mü'minler kıyamet günü onların fevkındadır, Allah dilediğine hisabsız ni'metler verir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnkarcılara dünya hayatı bezendi de iman edenlerle eğleniyorlar. Oysa korunan o müminler, kıyamet günü onların üstündedirler. Allah, dilediğine hesapsız nimetler verir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dünya hayatı, inkar edenler için bezendi. (Onlar), iman edenlerle eğleniyorlar. Halbuki takva sahibi olan o müminler, kıyamet günü onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Gültekin Onan = Kafirler için dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, inananlardan kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Tanrı dilediğine hesapsız rızk verir.
Harun Yıldırım = Dünya hayatı küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlere süsletilmiştir de iman edenlerle eğlenmektedirler. Oysa takva sahipleri, kıyamet günü onların üstündedirler; şüphesiz Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.
Hasan Basri Çantay = Küfredenler dünyâ hayaatı pek süslendi. îman edenlerden kimiyle (Bilâl, Ammar, Suheyb gibi fakirlerle) eğleniyorlar. Halbuki takvaaya eren (o mü'min) ler kıyaamet gününde onların üstündedirler. Allah kimi dilerse ona hesâbsız rızık verir.
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenlere dünya hayâtı süslenmiştir de îmân edenlerle alay ediyorlar. Hâlbuki(günahlardan) sakınanlar, kıyâmet gününde onların üstündedirler. Allah ise, dilediği kimseyi hesabsız rızıklandırır.
İbni Kesir = Küfredenlere dünya hayatı pek süslendi. Ve onlar, iman edenlerden kimiyle eğleniyorlar. Halbuki takvaya erenler kıyamet gününde onların üstündedirler. Allah, dilediğine hesabsız rızık verir.
Kadri Çelik = Küfre sapanlara, dünya hayatı süslendirilmiştir. Onlar, (bu yüzden) iman edenlerle alay ederler. Oysa takva sahipleri kıyamet günü onlardan üstün olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız şekilde rızık verir.
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olanlara (yalnız) bu dünya hayatı güzel görünür. Bu nedenle, imana ermişlerle alay ederler; ama Kıyamet Günü Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar onlardan daha üstün (bir konumda) olacaklardır. Ve Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Mustafa İslamoğlu = Kafirlere dünya hayatı güzel görünür; bu yüzden mü'minlerle alay ederler. Sorumluluk şuuru taşıyanlarsa kıyamet günü onlardan üstün bir konumda olacaklar. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kâfir olanlar için dünya hayatı bezetilmiştir. Ve onlar imân edenler ile eğlenirler. Halbuki bu muttakîler Kıyamet gününde onların fevkindedirler. Ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız olarak merzûk kılar.
Ömer Öngüt = İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslü gösterildi. Bu yüzden onlar inananlarla alay ederler. Oysa ki Allah'tan korkup karşı gelmekten sakınanlar, kıyamet gününde onların üstünde olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Şaban Piriş = Küfredenlere dünya hayatı cazip görünmekte ve bu sebeple iman edenlerle alay etmektedirler. Oysa Allah’tan korkanlar, kıyamet günü onların çok üstündedirler; Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Sadık Türkmen = Dünya hayatı inkâr edenlere süslü göründü. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık yaratır.
Seyyid Kutub = Dünya hayatı kâfirlere cazip görünür. Bunlar müminler ile alay ederler. Oysa Allah'ın azabından sakınanlar, Kıyamet günü, kâfirlerden üstün konumdadırlar. Allah dilediğine hesapsız olarak rızık verir.
Suat Yıldırım = Kâfirlere dünya hayatı süslü gösterildi; Bu yüzden iman edenlerle eğlenirler. Halbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kıyamet günü öbürlerinin üstündedir. Allah dilediğine hesapsız nimetler verir.
Süleyman Ateş = İnkâr edenlere dünyâ hayâtı süslü gösterildi; (onlar) inananlarla alay ederler. Oysa korunanlar, kıyâmet gününde onlardan üstündürler. Allâh, dilediğine hesapsız rızık verir.
Tefhim-ul Kuran = İnkâr edenlere dünya hayatı çekici kılındı (süslendi) . Onlar, iman edenlerden kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Ümit Şimşek = İnkâr etmiş olanlara dünya hayatı sevimli gösterildi; onun için iman edenlerle eğlenip duruyorlar. Takvâ sahipleri ise, kıyamet gününde onlara üstün olacaklardır. Allah, dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.
Yaşar Nuri Öztürk = İğreti/sefil hayat küfre sapanlara süslü gösterilmiştir; onlar, iman sahipleriyle alay ederler. Takvaya sarılanlar, kıyamet günü onların tepelerinde olacaktır. Allah, dilediğini hesapsız bir biçimde rızklandırır.
İskender Ali Mihr = İnkâr edenlere, dünya hayatı müzeyyen kılındı (süslü gösterildi) ve onlar, âmenû olanların bir kısmı ile alay ediyorlar (fakir olanları küçümsüyorlar). (Oysa) takva sahibi olanlar, kıyâmet günü onların üstündedir. Ve Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.
İlyas Yorulmaz = Dünya hayatı, gerçeği inkâr edenlere cazip gösterildi. Onlar inananlarla alay ettiler. Halbuki Allah dan korunanlar, (muttakiler) kıyamet gününde onların üzerindedirler. Allah kullarından dilediklerini hesapsız olarak rızıklandırır.
Bakara / 213 - Kânen nâsu ummeten vâhıdeten fe beasallâhun nebiyyîne mubeşşirîne ve munzirîne, ve enzele meahumul kitâbe bil hakkı li yahkume beynen nâsi fî mâhtelefû fîhi, ve mâhtelefe fîhi illâllezîne ûtûhu min ba’di mâ câethumul beyyinâtu bagyen beynehum, fe hedâllâhullezîne âmenû li mâhtelefû fîhi minel hakkı bi iznihî, vallâhu yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Diyanet İşleri = İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanlar tek bir ümmetti. Allah müjdeci ve korkutucu olarak peygamberler gönderdi. İnsanların ayrılığa düştükleri şeylerde, aralarında dosdoğru hükmetmek üzere onlara kitap da indirdi. Onlara bunca açık deliller geldikten sonra da gene ancak ihtirasları yüzünden tuttular da ihtilafa düştüler. Halbuki Allah inananları, onların ihtilâfa düştükleri doğru şeye, kendi izniyle muvaffak etti, gerçeğe ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru ve düz yola çıkarır.
Abdullah Parlıyan = Bütün insanlar bir zamanlar tek bir topluluktu. Düşünce ve inanç ayrılıklarına düştükleri için, Allah müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi; insanların anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında karar versin diye O, peygamberlerle beraber, hakikat ortaya çıksın diye kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlıktan dolayı o kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah inananları kendi izniyle onların üzerinde anlaşmazlığa düştükleri gerçeğe doğru yol ve kitaba iletti. Çünkü Allah, doğru yola ulaşmak isteyeni dosdoğru yoluna ulaştırır.
Adem Uğur = İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.
Ahmed Hulusi = Bütün insanlar bir zamanlar tek bir topluluk idi. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak Allâh, Nebileri bâ's etti (nübüvvet kemâlâtını onlarda açığa çıkardı). Onlar yanı sıra, ayrılığa düştükleri konularda aralarında hükmetmek için, Hak olarak Kitabı (hakikat ve Sünnetullah bilgisini) inzâl etti. Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, apaçık deliller gelmesine rağmen, kıskançlık yüzünden onda ihtilafa düştüler. Allâh, biiznihi (nefslerindeki Esmâ bileşiminin elvermesiyle) iman edenleri, onların ayrılığa düştükleri konuda, hidâyete erdirdi. Allâh dilediğini dosdoğru yola erdirir.
Ahmet Tekin = Bütün insanlar Nûh’a kadar aynı dine sahip bir tek milletti. Görüş ayrılığına düşmeleri sebebiyle Allah onlara, rahmeti, merhameti, ihsanı, sevgisi konusunda müjdecilik, sorumluluk hesap ve cezayı hatırlatan, uyarıcılık görevi yapan özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamberler gönderdi.İnsanlar arasında, ihtilâf ettikleri konularda, hakem olmaları, hüküm vermeleri, icraat yapmalarına esas olması için onlarla beraber, gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda gerçekleştirilmesi gereken hakça düzeni içeren kitaplar da indirdi.Ancak, kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlar, ayan beyan deliller geldikten sonra, liderliği ve hakimiyeti hep kendi uhdelerinde tutma hırsları, hasetleri, haksızlıkları, şer’î kurallara karşı çıkmaları ve bozgunculukları sebebiyle, kitaplar konusunda ayrı baş çekerek ihtilâf çıkardılar, anlaşmazlık icat ettiler. Allah ilmi, iradesi ve lütfuyla, ehl-i kitabın kutsal kitaplardaki bilgileri tahrif ederek çıkardıkları ihtilâfların doğrusunu imân edenlere gösterdi. Allah, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri doğru, muhkem, güvenli yola İslâmî hayata iletir.
Ahmet Varol = İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeleyici ve korkutucu peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte, insanlar arasında ayrılığa düştükleri konularda hükmetmeleri için hak üzere Kitab indirdi. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlıklarından, kinlerinden dolayı bu (Kitap) hakkında ayrılığa düşenler kendilerine Kitab verilmiş olanlardan başkaları değildir. Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir.
Ali Bulaç = İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.
Ali Fikri Yavuz = İnsanlar iman üzere bulunan tek bir ümmet idi; sonra kimi iman etmek, kimi küfre varmak suretiyle ayrılığa düştüler de Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi; ve insanlar aralarında ayrlığa düştükleri şeyde hak üzre hükmetmek için, o peygamberlerle kitap gönderdi. Halbuki kendilerine açık deliller geldikten sonra aralarındaki zulüm ve hasedlerinden ötürü, ihtilâfa düşenler, o kitab verilenlerden başkası değildir. Onların hak hususunda ayrılığa düştükleri şeyde, Allah, kendi izni ile (peygamberlere) iman edenleri doğru yola hidayet buyurdu (iletti). Allah dilediğini doğru yola iletir.
Ali Ünal = İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
Bayraktar Bayraklı = İnsanlar bir tek ümmetti; Allah onlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Peygamberler aracılığı ile insanların anlaşmazlığa düştükleri konular hakkında aralarında hüküm vermek için hak kitap da indirdi. Halbuki, o konularda anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilafa düşen kitap ehlinden başkası değildi. Bunun üzerine Allah, kendi iradesiyle, inananları ihtilafa düştükleri hakikate eriştirdi. Çünkü Allah, dileyeni doğru yola ulaştırır.
Bekir Sadak = Insanlar bir tek ummetti. Allah peygamberleri mujdeci ve uyarici olarak gonderdi; insanlarin ayriliga dusecekleri hususlarda aralarinda hukum vermek icin onlarla birlikte hak Kitabler indirdi. Ancak Kitab verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarindaki ihtiras yuzunden onda ayriliga dustuler. Allah, inananlari, ayriliga dustukleri gercege kendi izni ile eristirdi. Allah diledigini dogru yola eristirir.
Celal Yıldırım = İnsanlar tek bir ümmet idi. (Düşünce ve inanç ayrılıklarına düştükleri için) Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ; insanların ayrılığa düştükleri konularda, aralarında hüküm vermek için beraberlerinde hak kitaplar indirdi. Ancak ne var ki kitap verilenler kendilerine açık belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Bu nedenle Allah kendi izniyle inananları (diğerlerinin) ayrılığa düştükleri hak ve hakikate eriştirdi. Allah dilediği kimseyi doğru yola ulaştırır..
Cemal Külünkoğlu = İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra (bir kısmı küfre saparak ayrılığa düşünce) Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da indirdi. Kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, dilediğini (iyi niyetinden dolayı) doğru yola iletir.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak Kitaplar indirdi. Ancak Kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
Diyanet Vakfi = İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.
Edip Yüksel = İnsanlar bir tek topluluktu. ALLAH peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi ve anlaşmazlığa düştükleri konularda halkın arasında hükmetmeleri için onlarla birlikte gerçeği içeren kitabı indirdi. Oysa kitap verilenler kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan ötürü onun hakkında anlaşmazlığa düştüler. Fakat ALLAH, izniyle inananları onların anlaşmazlığa düştüğü gerçeğe ulaştırdı. ALLAH dilediğini/dileyeni doğru yola iletir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile kitab indirdi ki nas arasında ıhtilâf ettikleri noktada hakem olsun, bunda da sırf o kitab verilenler kendilerine bunca beyyineler geldikten sonra tuttular aralarındaki ihtiras yüzünden ıhtilâfa düştüler, bunun üzerine Allah onların ıhtilâf ettikleri hakka izni ilâhîsiyle bu iman edenleri doğrudan doğru muvaffak buyurdu, öyle ya Allah dilediğini doğru yola çıkarır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah, nimetinin müjdecileri ve azabın habercileri olarak peygamberleri gönderdi ve onlarla birlikte insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda hakem olması için hak ile kitap indirdi. Bunda da yalnızca kendilerine kitap verilenler, kendilerine bunca apaçık ayetler geldikten sonra tutup aralarındaki ihtiras yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle inananları anlaşmazlığa düştükleri hakka doğrudan ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola çıkarır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
Gültekin Onan = İnsanlar tek bir ümmetti. Tanrı, müjdeciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdi ve beraberlerinde, insanların ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o (kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Tanrı, inananları, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Tanrı kimi dilerse onu doğruya yöneltir.
Harun Yıldırım = İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da müjdeleyici ve uyarıcılar olarak nebileri gönderdi, onlarla beraber kendisinde –ihtilaf ettikleri şeyler hakkında insanlar arasında hükmetmek için kitabı hak ile indirdi. Buna rağmen ancak onun verildiği kimseler aralarındaki taşkınlık sebebiyle kendilerine apaçık deliller geldikten sonra onun hakkında ihtilafa düştüler. Nihayet Allah kendi izniyle iman edenleri, kendisinde ihtilaf ettikleri hakka iletti. Şüphesiz Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.
Hasan Basri Çantay = İnsanlar bir tek ümmetdi (kimi îmân etmek, kimi küfre sapmak suretiyle ihtilâfa düşdüler). Binâen'aleyh Allah (rahmetinin) müjdeciler (i, azabının) haberciler (i) olmak üzere (onlara) peygamberler gönderdi ve beraberlerinde — insanların ihtilâfa düşdükleri şeyler hakkında aralarında hüküm vermek için — hak (ve gerçek) kitablar da indirdi. Halbuki kendilerine apaçık deliller geldikden sonra birbirine karşı olan ihtiras ve hasedden ötürü ihtilâfa düşenler; o (Kitab) verilenlerden başkası değildir. İşte Allah (böylece) îman edenleri, kendi iradesiyle; hakkında ihtilâfa düşdükleri hakka (gerçeğe) ulaşdırdı. Allah kimi dilerse onu doğru yola iletir.
Hayrat Neşriyat = İnsanlar tek bir ümmet (aynı din üzere) idi (daha sonra ihtilâfa düştüler); bunun üzerine Allah, müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak peygamberler gönderdi ve hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler husûsunda, insanların aralarında hüküm vermek için, berâberlerinde hak ile Kitâb indirdi. Ancak kendilerine onun (o kitâbın) verildiği kimseler, onlara apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki zulüm (ve hased)den dolayı onda da ihtilâfa düştüler. Sonra Allah, (o ehl-i kitâbın) üzerinde ihtilâfa düştükleri hakka, îmân edenleri izniyle hidâyet eyledi. Çünki Allah, dilediği kimseyi (hikmetine binâen kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder.
İbni Kesir = İnsanlar bir tek ümmetti. Allah müjdeleyici ve korkutucu peygamberler gönderdi ve onlarla beraber insanların ihtilafa düştükleri şeylerde aralarında hüküm vermeleri için hak kitablar indirdi. Halbuki kitab verilmiş olanlar, kendilerinde açık deliller geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ihtilafa düştüler. İşte Allah; kendi izniyle, iman edenleri, üzerinde ihtilafa düştükleri Hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola ulaştırır.
Kadri Çelik = İnsanlar tek bir ümmetti. Derken (aralarında inanç farklılıkları ortaya çıkınca), Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıp korkutucu olarak gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek için hak üzere (bir de) kitap indirdi. Oysa kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra sırf aralarındaki ihtirastan kaynaklanan azgınlık yüzünden ihtilafa düşenler, kendilerine kitap verilenlerden başkası değildi. Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile hidayet etti. Allah dilediğini doğru yola hidayet eder.
Muhammed Esed = Bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.
Mustafa İslamoğlu = Bütün insanlık (başlangıçta) tek bir topluluk idi, (sonradan yoldan çıkıp parçalandı). Allah peygamberlerini müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. Onlarla birlikte hakikati ortaya koyan vahiy(ler) gönderdi ki, o insanlar arasında ihtilafa düştükleri konularda hakem olsun. Buna rağmen, kendilerine hakikatın apaçık belgeleri geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden O'nun mesajı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu vahyin gönderildiği insanlardı. Ne ki Allah iman edenleri kendi iradesiyle, hakkında ihtilafa düştükleri hakikate doğru yöneltti. Allah, dileyen kimsenin doğru yola yönelmesini işte böyle diler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nâs bir tek ümmet idi. Allah Teâlâ müjdeleyici ve korkutucu olan peygamberler gönderdi. Ve onlar ile beraber hakka müteallik kitap indirdi ki nâs arasında ihtilâf ettikleri hususa hükmetsin. Halbuki, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarında olan ihtirastan dolayı dinde ihtilâfa düşenler o kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. İmdi Allah Teâlâ imân edenleri ihtilâfa düştükleri hakka kendi irâde-i ilâhiyyesiyle ulaştırır. Ve Allah Teâlâ dilediğini doğru yola hidâyet eder.
Ömer Öngüt = İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermek için onlarla beraber gerçekleri gösteren kitapları da indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, sırf birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle ayrılığa düştükleri şeyleri inananlara gösterdi. Şüphesiz ki Allah dilediğine doğru yolu gösterir.
Şaban Piriş = İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında hüküm vermek için, onlarla birlikte hak olan kitabı da indirdi. Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah ise iman edenleri, onların hakkında ayrılığa düştükleri doğruya kendi izniyle ulaştırdı. Allah, dilediğine doğru yolu gösterir.
Sadık Türkmen = Insanlar tek bir toplumdu. Allah müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapların içinde, insan hak ve özgürlüklerini bildirdi. Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, (peygamberine) bildirdiklerine iman edenleri, kendi izniyle, onların tartışıp durduğu gerçeklere ulaştırdı. Allah yola gelmek isteyeni doğru yola ulaştırır.
Seyyid Kutub = İnsanlar tek bir ümmetti. Allah müjdeleyici ve korkutucu peygamberler gönderdi ve onlarla beraber insanların ihtilafa düştükleri şeylerde, aralarında hüküm vermeleri için hak kitaplar indirdi. Halbuki kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ihtilafa düşenler de, o kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. İşte Allah, kendi iradesiyle iman edenleri, üzerinde ittifaka düştükleri hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola ulaştırır.
Suat Yıldırım = Bütün insanlar bir tek ümmet teşkil ediyorlardı. Aralarında ihtilâflar başlayınca, Allah onlara içlerinden müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Onların beraberinde, insanlar arasında hükmetmek için, kitap ve hikmeti gönderdi ki, ihtilâf ettikleri konularda aralarında hükmetsin. Halbuki, o meselelerde anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık âyetlerimiz geldikten sonra, sırf aralarındaki haset yüzünden ihtilâfa düşen Ehl-i kitaptan başkası değildi. Allah da, onların hakkında ihtilâf ettikleri gerçeği, Kendi izni ile bu iman edenlere bildirdi. Öyle ya, Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
Süleyman Ateş = İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allâh, peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o(Kitap hakkı)nda anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allâh, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allâh, dilediğini doğru yola iletir.
Tefhim-ul Kuran = İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcı-korkutucular olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı-olan 'azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir.' Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltip iletir.
Ümit Şimşek = İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah, müjde veren ve uyaran peygamberler gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm vermeleri için, kitabı da hak ile indirdi. Oysa kitapta anlaşmazlığa düşenler, kendilerine kitap verdiklerimizden başkası değildi. Onlar da, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilâf ettiler. Allah ise, onların anlaşmazlığa düştüğü hakikate ulaşmaları için iman edenlere izin verdi. Zira Allah, dilediğini doğru yola ulaştırır.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında hükmetsinler diye gerçeği taşıyan Kitap'ı hak olarak indirdi. O Kitap'ta anlaşmazlığa düşenler, o Kitap'ın bizzat muhataplarından başkası değildi. Bunlar, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden, çekişmeye girdiler. Sonra Allah kendi izniyle, inananları, üzerinde tartışmaya girdikleri gerçeğe tekrar ulaştırdı, Allah, dilediği kişiyi/dileyeni doğru yola iletir.
İskender Ali Mihr = İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler beas etti (gönderdi). Ve onlarla birlikte, insanların aralarında, ayrılığa düştükleri şey hakkında hüküm vermeleri için hak ile kitap indirdi. Kendilerine (apaçık) beyyineler (belgeler) geldikten sonra kendi aralarındaki çekememezlik (ve haset yüzünden) onun hakkında ayrılığa düşenler, kendilerine (kitap) verilenlerden başkası değildir. Bu sebeple âmenû olan (Allah’a ulaşmayı dileyen) o kimselerin, haktan yana ayrılığa düştükleri şeyi (hidayeti) açıklamaları için Allah, Kendi izniyle onları hidayete erdirdi. Ve Allah, dilediği kimseyi Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.
İlyas Yorulmaz = İnsanlar bir zamanlar tek bir ümmetti, sonra Allah onlara müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi. O elçilerle birlikte, insanlar arasında ayrılığa düştükleri konularda, adaletle hüküm vermeleri için, kitabı indirdi. Buna rağmen, kendilerine kitap verilenler, onlara açıklayıcı ayetler geldikten sonra, aralarında ki çekememezlikten ötürü ayrılığa düştüler. Allah, iman edenlere, kendi izni ile, kitaptan (haktan) ihtilafa düştükleri konularda yol gösterdi. Allah istekli olanları en doğru yola iletir.
Bakara / 214 - Em hasibtum en tedhulûl cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumul be’sâu ved darrâu ve zulzilû hattâ yekûler resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh(nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb(karîbun).
Diyanet İşleri = Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa sizden öncekilerin örnek olan, ibret veren halleri, başınıza gelmeden cennete giriveririz mi sandınız? Onlar yoksulluklara uğradılar, zararlara düştüler, çetin sıkıntılara çattılar. Öylesine sürçtüler, öylesine kaydılar, sarsıldılar ki peygamber ve onunla berâber bulunan iman ehli bile, Allah yardımı ne vakit dediler. Bilin ki şüphe yok, Allah'ın yardımı yakındır.
Abdullah Parlıyan = Ey mü'minler! Yoksa siz, sizden önce gelip geçen mü'minler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve kımıldatmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda peygamber ve onunla birlikte inananlar: “Allah ne zaman yardım edecek?” diye feryad etmişlerdi. Gözünüzü açın, Allah'ın yardımı daima yakındır.
Adem Uğur = (Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.
Ahmed Hulusi = Yoksa siz, sizden öncekilerin başlarına gelen mesel olmuş sıkıntılarının sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı, belâ gelip çattı, sarsıldılar ki, Rasûlleri ve yanındaki iman edenler "Allâh'ın yardımı ne zaman gelecek" dediler. Haberiniz olsun ki Allâh nusreti yakındır!
Ahmet Tekin = Yoksa siz, sizden önce geçip giden milletlerin başlarına gelen sıkıntılar, sizin başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Geçmiş ümmetlerin başına nice sıkıntılar, çaresizlikler, yokluklar geldi. Mallarına ve canlarına zararlar dokundu. Peygamber ve beraberindeki mü’minler sarsıldılar, moralleri bozuldu:'Allah’ın va’dettiği yardım ne zaman gerçekleşecek?' demeye başlamışlardı. Bilesiniz ki, Allah’ın yardımını, va’dettiği zaferi gerçekleştirmesi yakındır.
Ahmet Varol = Yoksa siz, sizden önce geçenlerin başlarına gelenin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine darlık ve sıkıntı içerisine düştüler ki, peygamber ile yanındakiler 'Allah'ın yardımı acaba ne zaman?' diyecek kadar sarsıldılar. Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.
Ali Bulaç = Sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa siz ey müminler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve maiyetinde iman edenler: “- Allah’ın yardımı ne zaman olacak?” diyesiye kadar... Bilin ki Allah’ın yardımı muhakkak yakındır.
Ali Ünal = (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler “Allah'ın yardımı ne zaman?” dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.
Bekir Sadak = Sizden once gelenlerin durumu sizin basiniza gelmeden cennete gireceginizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber muminler: «Allah'in yardimi ne zaman?» diyecek kadar darliga ve zorluga ugramislar ve sarsilmislardi; iyi bilin ki Alah'in yardimi suphesiz yakindir.
Celal Yıldırım = Yoksa siz, kendinizden önce gelenlerin benzer durumu başınıza gelmeden Cennet'e gireceğinizi mi sandınız ?! Onlara ezici üzücü sıkıntı ve zorluklar gelip dokundu da sarsıldıkça sarsıldılar, o kadar ki Peygamber ve Onunla beraber olan inanmışlar: «Allah'ın yardımı ne zaman ?!» diyecek duruma gelmişlerdi. Haberiniz olsun ki, Allah'ın yardımı elbette yakındır.
Cemal Külünkoğlu = (Ey inananlar!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenler gibi sıkıntı çekmeden (hemen) cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve katlanılmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, inananlarla birlikte Peygamber de: “Allah'ın (vadettiği) yardımı ne zaman (gelecek)?” diye yakarıyorlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı çok yakındır!
Diyanet İşleri (eski) = Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber müminler: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; iyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır.
Diyanet Vakfi = (Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.
Edip Yüksel = Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler gibisi sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar zorluk ve sıkıntıya uğradılar ve öylesine sarsıldılar ki elçi ve beraberindeki inananlar, 'ALLAH'ın yardımı ne zaman,' dediler. İyi bilin ki ALLAH'ın yardımı yakındır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa siz kendinizden evvel geçenlerin mesel olmuş halleri hiç başınıza gelmeksizin Cennete girivereceksiniz mi sandınız? Onlara öyle ezici mihnetler, kımıldatmaz zaruretler dokundu ve öyle sarsıldılar ki hattâ Peygamber ve maiyetinde iman edenler «ne zaman Allah'ın nusratı?» diyeceklerdi. Bak işte Allahın nursatı yakın.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa siz, sizden önce geçenlerin örnek olmuş durumları hiç başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onların başına öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zaruretler geldi ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve beraberindeki iman edenler: «Allah'ın yardımı ne zaman?» diyeceklerdi. Bak işte, Allah'ın yardımı yakındır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: «Allah'ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.
Gültekin Onan = Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar zorluk ve sıkıntıya uğradılar ve öylesine sarsıldılar ki elçi ve beraberindeki inananlar "Tanrı'nın yardımı ne zaman?" dediler. Dikkat edin, kuşkusuz Tanrı'nın yardımı yakındır.
Harun Yıldırım = Yoksa sizden önce geçenlerin hali size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar ve zorluk dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta rasul ile beraberindeki mü'minler: "Allah'ın yardımı ne zaman?” diyorlardı. Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır!
Hasan Basri Çantay = (Ey mü'minler) yoksa siz, sizden evvel geçenlerin haali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk (lar), ve sıkıntı (lar) gelib çatdı ve (çeşidli belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber (leri) maiyyetindeki mü'minlerle birlikde: «Allahın yardımı ne zaman?» diyordu. Gözünüzü açın: Allahın yardımı yakındır muhakkak.
Hayrat Neşriyat = (Ey mü’minler!) Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli (sizin de) başınıza gelmeksizin (kolayca) Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve öyle (belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: 'Allah’ın yardımı ne zaman!' diyecek (hâle gelmiş)lerdi! Dikkat edin, şübhe yok ki Allah’ın yardımı yakındır.
İbni Kesir = Yoksa siz; sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk, öyle sıkıntı gelmiş ve sarsıntıya uğramışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki mü'minler: Allah'ın yardımı ne zaman? diyordu. Bilesiniz ki, Allah'ın yardımı pek yakındır.
Kadri Çelik = Yoksa sizden önce gelip geçenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber müminler, “Allah'ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır.
Muhammed Esed = (Ama), sizden önce gelip geçen (mümin)ler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve katlanılmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, müminlerle birlikte Elçi de: "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" diye feryat ediyordu. Gözünüzü açın, Allah'ın yardımı (daima) yakındır!
Mustafa İslamoğlu = Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başına öyle şiddetli zorluklar, öyle boğucu darlıklar geldi ve öylesine sarsıldılar ki, mü'minlerle birlikte Elçi de "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek!" diye feryat ediyordu. Bakın, Allah'ın yardımı yakındır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa cennete gireceğinizi mi zannettiniz, sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali sizlere gelmedikçe? Onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı ve sarsıntılara uğradılar. Hatta peygamberleri ve O'nunla beraber imân edenler, «Allah'ın nusreti ne zaman?» diyecek bir halde geldiler. Haberiniz olsun Allah'ın nusreti şüphe yok ki pek yakındır.
Ömer Öngüt = Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Başlarına öyle yoksulluk ve sıkıntı geldi, öyle sarsıldılar ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: “Allah'ın yardımı ne zaman?” demişlerdi. Biliniz ki Allah'ın yardımı çok yakındır.
Şaban Piriş = Sizden önce gelenlerin durumu, sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı geldi ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve onun yanındaki mü’minler bile: -Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.
Sadık Türkmen = Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber inananlar; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar; darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.
Seyyid Kutub = Acaba sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeksizin, kolayca Cennet'e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine ağır sıkıntılara ve zorluklara uğradılar, öylesine sarsıldılar ki, peygamberleri ile çevresindeki inanmışlar; Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?» dediler. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.
Suat Yıldırım = Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile "Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?" diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.
Süleyman Ateş = Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allâh'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allâh'ın yardımı yakındır.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda peygamber, beraberindeki mü'minlerle: «Allah'ın yardımı ne zaman?» diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır.
Ümit Şimşek = Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle darlıklara ve zorluklara uğradılar ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve onunla beraber iman edenler, 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun, Allah'ın yardımı yakındır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş olanların karşılaştıklarının benzeri başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara şiddetler, belalar ve zorluklar gelip çattı; sarsıldılar. Öyle ki, resul ve onunla birlikte inananlar, "Allah'ın yardımı ne zaman?" diye yakarıyordu. Haberiniz olsun ki, Allah'ın yardımı çok yakındır.
İskender Ali Mihr = Yoksa siz, kendinizden önce yaşayanların başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmedikçe, cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara (öyle) şiddetli belâ ve sıkıntılar (felâketler) dokundu ki, resûl ve onun yanındaki âmenû olanlar: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sarsıldılar. Allah’ın yardımı gerçekten yakın değil mi?
İlyas Yorulmaz = Sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara sıkıntılar ve felaketler dokundu, öyle sarsıldılar ki, peygamber ve onunla birlikte olan iman edenler “Allah’ın yardımı ne vakit gelecek. ” diye umutsuzluğa düşmüşlerdi. Şunu bilin, Allah’ın yardımı yakındır.
Bakara / 215 - Yes’elûneke mâzâ yunfikûn(yunfikûne), kul mâ enfaktum min hayrin fe lil vâlideyni vel akrabîne vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîl(sebîli), ve mâ tef’alû min hayrin fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne gibi nafaka vereceklerini, mallarını nereye sarfedeceklerini soruyorlar sana. De ki: Hayra ait sarf edeceğiniz şey, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlaradır. Hayra dair ne yaparsanız şüphe yok ki Allah onu bilir.
Abdullah Parlıyan = Başkaları için ne harcayacaklarını sana soruyorlar. De ki: “İyilik ve hayır umarak yapacağınız harcama, öncelikle ana babanız, yakın akrabanız, yetimler, yoksullar ve yolda kalanlar içindir. Siz her ne iyilik yaparsanız, mutlaka Allah onu çok iyi bilir.”
Adem Uğur = Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.
Ahmed Hulusi = Sana soruyorlar, neyi, kime Allâh (rızası) için karşılıksız bağışlayacaklarını. Hayır olarak bağışlayacağınız şeyler, ana-baba, akraba, yetimler, yoksullar ve evinden uzak düşmüş yolcular içindir. Hayırdan ne yaparsanız, Allâh (Esmâ'sıyla fiillerinizi yaratan olarak) bilir.
Ahmet Tekin = Sana Allah yolunda İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü, nereye, ne kadar harcayacaklarını soruyorlar:'Karşılık beklemeden, gönüllü yapacağınız hayırlar, anaya-babaya, akrabalara, yetimlere, dullara, çevresi, çaresi olmayan yoksullara, yolda kalan muhtaç yolcularadır. Yapacağınız her türlü iyiliğin, ihsanın izzetin, ikramın hepsini Allah biliyor, mükâfatsız bırakmayacak.' de.
Ahmet Varol = Sana ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki: 'Hayır yolunda sarfedeceğiniz şey anne-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere ve yolda kalmışadır. Hayır adına her ne işlerseniz şüphesiz Allah onu bilir.'
Ali Bulaç = Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir."
Ali Fikri Yavuz = Ey Rasûlüm, onlar neyi nafaka olarak vereceklerini sana soruyorlar. De ki: “- Maldan vereceğiniz şey, ana-babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur. Hayır olarak daha her ne yaparsanız. Cenâb-ı Allah onu bilir ve mükâfatını verir.
Ali Ünal = Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Sana, kimlere infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İyilik umarak yapacağınız harcama, anne babanıza, yakın akrabanıza, yetime, muhtaca ve yolcuya/bitirilemeyen hayır işlerine aittir; her ne iyilik yaparsanız mutlaka Allah onu bilir.”
Bekir Sadak = Sana, ne sarfedeceklerini sorarlar, de ki: «Sarfedeceginiz mal, ana baba, yakinlar, yetimler, duskunler, yolcular icindir. Yaptiginiz her iyiligi Allah suphesiz bilir".
Celal Yıldırım = Sana neyi harcayacaklarını soruyorlar, de ki: Hayırdan sarfedeceğiniz, ana baba, en yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayırdan ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İnfak edeceğiniz mal anne-babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmış gariplere verilmelidir. Muhakkak ki Allah, yapılan o iyiliği hakkıyla bilendir.”
Diyanet İşleri (eski) = Sana, ne sarfedeceklerini sorarlar, de ki: 'Sarfedeceğiniz mal, ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler, yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah şüphesiz bilir'.
Diyanet Vakfi = Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.
Edip Yüksel = Nasıl yardım edeceklerini soruyorlar sana. De ki, 'Para ve mal yardımlarınızı ana-babaya, yakınlara, öksüzlere, yoksullara ve yolda kalmışlara yapmalısınız.' İşlediğiniz her iyiliği ALLAH bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sana soruyorlar: neye infak edecekler? de ki: Verdiğiniz nefaka ana baba, en yakınlar, öksüzler, biçareler, yolda kalmışlar içindir, hayrolarak daha her ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sana Allah yolunda mallarını neye harcayacaklarını sorarlar. De ki: «Vereceğiniz nafaka, ana, baba, en yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah onu muhakkak bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.
Gültekin Onan = Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlaradır.Hayır olarak ne yaparsanız, Tanrı onu kuşkusuz bilir.
Harun Yıldırım = Sana, neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayırdan infak edeceğiniz şey; ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalanadır. Hayır olarak ne yaparsanız şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”
Hasan Basri Çantay = Onlar, hangi şey'i nafaka olarak vereceklerini sana sorarlar. De ki: «Maldan vereceğiniz şey (evleviyyetle) ananın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yol oğlunun (müsâfirin hakkı) dır. Her ne hayır işlerseniz şübhesiz Allah onu çok iyi bilen (mükâfatını veren) dir.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Sana (Allah yolunda) neyi (kime) sarf edeceklerini soruyorlar. De ki: 'Hayır (ve hasenât)dan ne sarf ederseniz, artık (onlar); ana baba, en yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış(lar) için olmalıdır.' Hayır (ve hasenât)dan ne yaparsanız, artık muhakkak ki Allah, onu hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Sana, ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayırdan her ne infak ederseniz, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcuların hakkıdır. Ve her ne hayır işlerseniz, şüphesiz ki Allah, onu bilir.
Kadri Çelik = Sana, ne infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İnfak edeceğiniz mal; ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler, zorda kalan yolcular içindir. Yapacağınız her iyiliği Allah şüphesiz bilir.”
Muhammed Esed = Başkaları için ne harcayacaklarını sana soruyorlar. De ki: İyilik/hayır umarak yapacağınız harcama, (önce) ebeveyninize, yakın akrabanıza, yetime, muhtaca ve yolcuya aittir; her ne iyilik yaparsanız mutlaka Allah onu çok iyi bilir."
Mustafa İslamoğlu = Sana, (kime) neyi infak edeceklerini soruyorlar. Cevap ver: "Hayır olarak yapacağınız harcama öncelikle ebeveyninize, akrabanıza, yetimlere, yoksullara, yoldakileredir. Her ne iyilik yaparsanız yapın, Allah onu mutlaka bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ne infak edelim?» diye senden soruyorlar. De ki: «Maldan ne infak ederseniz anababa ile en yakınlar, yetimler, yoksullar, yolcular içindir. Ve hayırdan her ne yaparsanız şüphe yok ki, Allah Teâlâ onu hakkıyla bilir.»
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayırdan harcayacağınız şey, ana-baba, yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz ki Allah onu bilir. ”
Şaban Piriş = Sana sadaka olarak ne vereceklerini soruyorlar, de ki: -Hayırdan infak edeceğiniz şey; anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlaradır. Hayır olarak yaptığınız şeyleri, Allah şüphesiz en iyi bilendir.
Sadık Türkmen = Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o; ana baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”
Seyyid Kutub = Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını sorarlar. De ki; «Vereceğiniz mal (hayır) ana- baba, yakın akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hiç şüphesiz Allah yaptığınız her hayrı bilir.»
Suat Yıldırım = Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir. Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir.
Süleyman Ateş = Sana (Allâh yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "Verdiğiniz hayır (mal), ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmış(lar) içindir. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.
Tefhim-ul Kuran = Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: «Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yol oğluna (yolda kalmışa) dır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu kuşkusuz bilir.»
Ümit Şimşek = Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Hayır olarak harcayacağınız şey, anne ve baba, akraba, yetimler, yoksullar ve yolcular içindir. Siz hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Sana, neyi infak edip vereceklerini soruyorlar. De ki: "İnfak ettiğiniz mal ve nimet; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksul ve çaresizlerle yolda kalan için olmalıdır. Hayır olarak yaptığınızı Allah en iyi biçimde bilmektedir."
İskender Ali Mihr = Sana (Allah yolunda) ne infâk edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne infâk ederseniz (Allah yolunda verirseniz) işte o, anne-baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve (yolda kalmış) yolcular içindir. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.”
İlyas Yorulmaz = Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. Deki “Mallardan yapacağınız her türlü harcama, (öncelikli olarak) ana babaya, akrabalara, yetimlere, fakir insanlara ve yolda kalmışlara. ” yapılır. Mallardan ne harcarsanız, elbete ki Allah hepsini bilir.
Bakara / 216 - Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hoşlanmazsınız, size ağır gelir ama düşmanlarla savaşmak, size farz edilmiştir. Bâzı şeyler vardır ki hoşlanmazsınız, fakat hayırlıdır size. Bâzı şeyler de vardır, hoşlanırsınız, şerdir size. Allah bilir, siz bilmezsiniz ki.
Abdullah Parlıyan = Ey inananlar! Gerçi hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Bazan hoşunuza gitmeyen birşey, hakkınızda iyi olabilir ve yine hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, ama siz bilmezsiniz bu gerçekleri.
Adem Uğur = Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Ahmed Hulusi = Hoşunuza gitmediği hâlde, savaş üzerinize hükmoldu. Sizin için hayır olan bir şeyden hoşlanmayabilir; sizin için şerr olan bir şeyi sevebilirsiniz. Allâh bilir, ne var ki siz bilmezsiniz!
Ahmet Tekin = Hoşunuza gitmediği, sıkıntılı ve zor olduğu halde savaş, size farz kılındı, yazılı kanun haline getirildi.Bazı şeyler hakkınızda hayırlı olduğu halde hoşunuza gitmeyebilir. Bazı şeyler de hakkınızda hayırlı olmadığı, şer olduğu halde hoşunuza gidebilir. Bunları Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Ahmet Varol = Savaş, hoşunuza gitmemekle birlikte üzerinize farz kılındı. Bir şeyden hoşlanmadığınız halde o sizin iyiliğinize olabilir. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Ali Bulaç = Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, hoşunuza gitmediği halde, din düşmanları ile savaşmak üzerinize farz kılındı. Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken, sizin için o hayırlı olur ve bir şeyi de sevdiğiniz halde o, hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Ali Ünal = Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bayraktar Bayraklı = Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı; mümkündür ki bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi, hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Bekir Sadak = Savas, hosunuza gitmedigi halde size farz kilindi. Ihtimal ki hoslanmadiginiz sey sizin iyiliginizedir ve ihtimal ki sevdiginiz bir sey sizin kotulugunuzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.*
Celal Yıldırım = Savaş (insanî duygularınızın gelişmesinden ve ilâhî rahmeti yansıtan bir ümmet olmanızdan dolayı), hoşlanmadığınız halde, size farz kılındı. Umulur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir; sevip hoşlandığınız bir şey de sizin için şerr olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Cemal Külünkoğlu = Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Gerçeği (hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.
Diyanet Vakfi = Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Edip Yüksel = Sevmediğiniz halde savaş size zorunlu kılındı. Sevmediğiniz bir şey sizin için iyi ve sevdiğiniz bir şey de sizin için kötü olabilir. Siz bilmeseniz de ALLAH bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = kıtal üzerinize yazıldı, gerçi o size hoş gelmez fakat olur ki siz bir şey'i hoşlanmazsınız halbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şey'i severseniz halbuki hakkınızda o bir şerdir siz bilmezken Allah bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Savaş, hoşunuza gitmese de üzerinize yazıldı. Gerçi o size hoş gelmez, fakat olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o, hakkınızda hayırlıdır. Olur ki, siz birşeyi seversiniz; ama o, sizin hakkınızda bir fenalıktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Gültekin Onan = Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı. Olur ki hoşunuza gitmeyen birşey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Tanrı bilir de siz bilmezsiniz.
Harun Yıldırım = Size savaş yazıldı; halbuki o sizin hoşunuza gitmez. Olabilir ki siz bir şeyi hoş görmezsiniz; oysa o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki siz bir şeyi seversiniz; oysa o sizin için bir şerdir. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.
Hasan Basri Çantay = (Ey mü'mînler, tab'an) sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize, kıtal (düşmanlarla savaş) yazıldı (farz edildi). Olur ki'bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur, bir şey'i de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Hayrat Neşriyat = (Ey mü’minler!) O, hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı. Fakat olur ki, bir şeyden hoşlanmazsınız ama, o sizin için hayırlıdır. Ve olur ki bir şeyi (de) seversiniz, hâlbuki o sizin için bir şerdir. Allah ise (sizin için hayır olanı) bilir de siz bilmezsiniz.
İbni Kesir = Hoşunuza gitmediği halde, savaşı üzerinize farz kılınmıştır. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmesziniz.
Kadri Çelik = Hoşunuza gitmediği halde, savaş üzerinize farz kılınmıştır. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir ve siz bilmezsiniz.
Muhammed Esed = Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı; mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü olabilir: Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.
Mustafa İslamoğlu = Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı. Hem sizin hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı, sizin hoşlandığınız bir şey de sizin için şerli olabilir: Allah, sizin bilmediklerinizi de bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Cihad, hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazan bir şeyi kerih görürsünüz. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazan da bir şeyi seversiniz, halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.
Ömer Öngüt = Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda hayırlı olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.
Şaban Piriş = Sizin için hoş olmasa da savaş size farz kılındı. Olabilir ki sizin hoşlanmadığınız bir şey, sizin için iyidir ve ihtimal ki sizin hoşlandığınız bir şey sizin için kötüdür. Siz bilmezsiniz Allah bilir.
Sadık Türkmen = Savaş hoşunuza gitmediği halde (saldırganlara karşı), size farz kılındı/izin verildi. Bazen Allah’ın bildirdiği bir şey, sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmüyorsunuz. Bazen Allah’ın bildirdiği bir şey, sizin için kötü iken siz onu seviyorsunuz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Seyyid Kutub = Savaş, hoşunuza giden bir iş olmadığı halde size farz kılındı. Bazan hoşunuza gitmeyen birşey hakkınızda hayırlı olabilir, buna karşılık hoşunuza giden birşey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.
Suat Yıldırım = Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Süleyman Ateş = Hoşunuza gitmese de size savaş yazıldı (farz kılındı). Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.
Tefhim-ul Kuran = Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı) . Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
Ümit Şimşek = Hoşlanmasanız da, savaş size farz kılındı. Belki de sizin hoşlanmadığınız şey, hakkınızda hayırlı olur; hoşlandığınız şey ise sizin için bir şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Hoşunuza gitmemekle birlikte, savaş üzerinize yazılmıştır. Bir şey sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İskender Ali Mihr = Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İlyas Yorulmaz = Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı. Belki, hoşunuza gitmeyen şeylerde sizin için hayır olabilir. Ama bir şeyi seversiniz de, o şey belki de sizin için şerli olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Bakara / 217 - Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirati, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. Zulüm ve baskı ise adam öldürmekten daha büyüktür. Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sana, savaş haram olan ayda savaşı soruyorlar. De ki: O ayda savaş büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çıkarmak, onu inkâr etmek, halkı Mescid-i Harâm'dan menetmek ve mescit ehlini, oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitneyse adam öldürmeden de beterdir. Gücü yeterse sizi dininizden döndürmedikçe sizinle savaştan geri kalmaz onlar. Sizden birisi dininden döndü de kâfir olarak öldü mü işlediği hayırlı işler, dünyada da heder olup gitmiş demektir, âhirette de. Onlardır ateş ehli, orada da ebedîyen kalırlar.
Abdullah Parlıyan = Sana saldırmazlık kanununun geçerli olduğu aylarda, yani Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarında savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: O aylarda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak insanları Allah yolundan çevirmek, O'nu inkâr etmek, Mescidi Haram'a insanların girmelerine engel olmak ve oranın halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Çünkü mü'minleri Allah yolundan çevirmek ve engellemek için yapılan kargaşa, baskı ve kavga yani şirk düzeni; öldürmekten daha kötü ve korkunçtur. Düşmanlarınız güçleri yetse, inancınızdan döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Ama sizden biri imanından döner ve hakkı örtbas ederek kâfir olarak da ölürse, böyle birinin yapıp ettikleri bu dünyada da, öteki dünyada da boşa gidecektir. İşte böyleleri, içinde ebedî kalacakları ateşe atılmış olacaklardır.
Adem Uğur = Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.
Ahmed Hulusi = Sana, savaşmanın haram olduğu ay içinde savaşmayı soruyorlar. O ayda savaşmak büyük iştir! Ne var ki Allâh yolundan (insanları) alıkoymak, hakikatini inkâr ve Mescid-i Haram'a nankörlük edip, halkı oraya girmekten yasaklamak, ehlini oradan sürmek, Allâh indînde çok daha büyük iştir! Fitne, öldürmekten de büyük iştir! Onlar güç yetirebilseler, sizi inancınızdan döndürene kadar sizinle savaşırlar. Sizden, kim din anlayışından döner ve hakikati inkâr üzere ölürse, dünyada ve sonsuz gelecek sürecinde, tüm yaptığı iyi işler boşa gider. İşte onlar ateş (yanma) ehlidirler ve sonsuza dek orada kalırlar.
Ahmet Tekin = Sana saldırmazlığın gelenek haline geldiği, Allah’ın savaşı haram kıldığı aylarda savaşmanın hükmünü soruyorlar:'O aylarda savaşmak büyük günahtır. İnsanları Allah yolundan, İslâm’a girmekten alıkoymak, İslâmî hayatı yaşamaya engel tedbirler almak, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı ziyarete mânî olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük sorumluluğu gerektirir. Temel hak ve özgürlüklere yapılan tecavüz, baskı, zulüm, işkence, fitne, cinayetten ve savaştan, kan dökmekten daha büyük günahtır. Onlar, eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye, medeniyetinizden, şeriatınızdan ayırıncaya kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kimler dininden döner, şeriatından vazgeçer, medeniyetini terkeder, yaratılışına uygun değerlerin yaşandığı hayatî yoldan sapar, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar ile kâfir olarak ölürlerse, onların yaptıkları ameller dünyada da, âhirette, ebedî yurtta da boşa gider. Onlar cehennemliktirler. Orada devamlı kalırlar.' de.
Ahmet Varol = Sana haram aydan, onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: 'Onda savaşmak büyük bir günahtır. İnsanları Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram'a karşı nankörlük etmek, halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük bir günahtır. Bozgunculuk ise öldürmekten daha fenadır. Onlar eğer güç yetirebilirse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner ve sonra da kâfir olarak ölürse, işte onların yaptıkları işler dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir ve işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Ali Bulaç = Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: "Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Allah katında, Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Haram olan ayda savaşın hükmü nedir, diye sana soruyorlar. De ki: “- O ayda savaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Harâm’da tavaf ve namazdan alıkomak, Peygamberi ve ashabını Mekke’den çıkarmak Allah katında daha büyük bir günahtır. Allah’a ortak koşmak fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da beterdir. Ey müminler, kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmalarından geri durmazlar. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, bu gibilerin yaptığı iyi şeyler, dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir; ve onlar cehennem ehli olup orada ebedî olarak kalırlar.
Ali Ünal = Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Sana haram ayda/savaşın yasak olduğu ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük bir günahtır. İnsanları Allah'ın yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Harâm'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük bir suçtur. Fitne de, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır.” Eğer onların güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden de kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktir ve orada süreli kalırlar.
Bekir Sadak = Sana hurmet edilen ayi, o aydaki savasi sorarlar. De ki: «O ayda savasmak buyuk suctur. Allah yolundan alikoymak, O'nu inkar etmek, Mescidi Haram'a engel olmak ve halkini oradan cikarmak Allah katinda daha buyuk suctur. Fitne cikarmak ise oldurmekten daha buyuktur". Gucleri yeterse, dininizden dondurunceye kadar sizinle savasa devam ederler. Icinizden dininden donup kafir olarak olen olursa, bunlarin isleri dunya ve ahirette bosa gitmis olur. Iste cehennemlikler onlardir, onlar orada temellidirler.
Celal Yıldırım = Sana hürmetli ay (Receb) den ondaki savaştan soruyorlar, de ki: Hürmetli ay'da savaş büyük bir günahtır. (Ama) Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek ve Mescid-i Harâm'a girmelerine engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne adam öldürmekten daha büyük (bir suç ve günah)tır. Onlar (Allah ve Peygamberini inkâr edenler, İslâm'ı din olarak kabul etmeyenler) güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar durmadan savaşırlar. Sizden kim dininden döner de kâfir olduğu halde ölürse, artık böylelerinin amelleri Dünya'da da, Âhiret'te de boşa gitmiştir ve işte cehennemlikler ve orada devamlı kalıcılar bunlardır!
Cemal Külünkoğlu = Sana haram ayı (saldırmazlık örfünün geçerli olduğu ayı) ve onda savaşma hakkında soru yöneltiyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır.” Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha beterdir. İnkârcıların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptığı ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar cehennem halkıdır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Sana hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar. De ki: 'O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkar etmek, Mescidi Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür'. Güçleri yeterse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. İçinizden dininden dönüp kafir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temellidirler.
Diyanet Vakfi = Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.
Edip Yüksel = Sana, Kutsal Ayda savaşmak konusunu da soruyorlar. De ki: 'Onda savaş büyük bir günahtır. Fakat ALLAH'ın yolundan çevirmek, O'na ve Kutsal Mescid'e nankörlük etmek ve halkını oradan çıkarmak ALLAH yanında daha büyük bir günahtır. Çünkü baskı ve zulüm, öldürmekten daha büyük bir suçtur.' Güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşırlar. Sizden kim dininden döner ve inkarcı olarak ölürse, tüm yaptıkları dünyada ve ahirette boşa çıkar. Onlar ateş halkıdır ve orada sürekli kalıcıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = sana hurmetli aydan ve onda kıtalden soruyorlar; deki onda bir kıtal büyük bir günahtır, maamafih Allah yolundan bir meni' ve ona bir küfür ve Mescidiharamdan meni' ve ehlini ondan çıkarmak Allah yanında daha büyük ve fitne katilden daha büyüktür, onlar güçleri yeterse sizi dininizden döndürmek için sizinle muharebe etmekten bir zaman geri durmazlar, sizden de her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri Dünya ve Ahıret heder olmuştur ve artık onlar eshabı nardırlar, hep orada muhalled kalırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sana haram ay ve onda savaşma hakkında soru yöneltiyorlar. De ki: «Onda savaş, büyük bir günahtır. Allah yolundan engellemek, O'nu inkar etmek, Mescid-i Haram'a gidişi engellemek ve halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne ise, adam öldürmekten daha büyük bir kötülüktür. Onlar güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşı sürdürürler, sizden her kim de dininden döner ve kafir olarak ölürse, bunların yaptığı bütün iyi işler dünya ve ahirette boşa gitmiştir ve artık onlar cehennemliktirler, hep orada sonsuza kadar kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkar etmek, insanları, Mescid- i Haram'dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
Gültekin Onan = Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: "Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Ancak Tanrı katında, Tanrı'nın yolundan alıkoymak, ona küfretmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve ehlini oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri döner (irtidat) ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır.
Harun Yıldırım = Sana haram aydan, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak çok büyük bir iştir. Fakat Allah yolundan alıkoymak ve O’nu inkar etmek; Mescidi Haram’dan alıkoymak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında ondan daha büyük bir iştir. Fitne ise öldürmekten daha büyüktür.” Eğer güçleri yetse –sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmezler. Sizden her kim dininden döner ve kafir olarak ölürse işte onlar dünyada da, ahirette de amelleri boşa gidenlerdir. İşte onlar ateş halkıdır ve onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = Sana haram olan o ayı, ondaki muhaarebeyi sorarlar. De ki: «Onda (o ayda) muhaarebe etmek büyük (günâh) dır, (insanları) Allah yolundan men' etmek, onu inkâr etmek, (ziyaretçilerin) Mescid-i haraama gitmelerine mâni' olmak, Onun halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük (günah) dır. Fitne katilden de beterdir. Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmalarında devam edeceklerdir. İçinizden kim dininden döner de o, kâfir olarak ölürse onların (o gibilerin) yaptığı (iyi) işler dünyâda da, âhiretde de boşa gitmişdir. Onlar o ateşin (cehennemin) arkadaşlarıdır. Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Sana, haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: 'Onda savaşmak büyük (bir günah)tır. Fakat (insanları) Allah yolundan men' etmek ve O’nu inkâr etmek, hem (mü’minleri) Mescid-i Harâm’dan (men' etmek) ve ehlini oradan çıkarmak Allah katında (günah cihetiyle) daha büyüktür. Çünki fitne (çıkarmak ve mü’minleri inkâra zorlamak), öldürmekten daha büyük (bir günah)tır.' (Ey Habîbim!) Eğer güçleri yetse, sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmayı bırakmazlar. İçinizden kim dîninden döner de kendisi kâfir olarak ölürse, işte onlar yok mu, (onların) amelleri dünya ve âhirette boşa gitmiştir. Ve yine onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Sana haram aydan ve onda savaştan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak; büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan alıkoymak ve O'nu inkar etmek, Mescid-i Haram'a gitmelerine engel olmak, onun ehlini oradan çıkarmak Allah katında daha büyük günahtır. Fitne, katilden de beterdir. Kafirlerin güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden dönerde kafir olarak ölürse; onların yaptığı ameller dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar, cehennem ehlidirler. Orada temelli kalacaklardır.
Kadri Çelik = Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük (bir günahtır) ve (sonuç olarak da) Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek ve Mescid-i Haram'a engel olmaktır. Ama halkını oradan çıkarmak, Allah katında (haram ayda savaşmaktan) daha büyüktür. Fitne çıkarmak (irtidat etmek) ise öldürmekten daha büyüktür.” Güçleri yeterse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden dininden dönüp kâfir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte ateş ehli onlardır, onlar onda temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = Sana saldırmazlık örfünün geçerli ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: "O ayda savaşmak çirkin bir şeydir; ancak insanları Allah yolundan çevirmek, O'nu inkar etmek ve Mescid-i Haram(a girmekten onları men etmek) ve halkını oradan sürmek, (bütün bunlar) Allah katında daha da kötüdür, çünkü zulüm ve baskı öldürmekten daha korkunçtur." (Düşmanlarınız) güçleri yeterse, inancınızdan döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Ama sizden biri imanından döner ve hakikati inkar eden biri olarak ölürse, böyle birinin yapıp ettikleri bu dünyada da, öteki dünyada da boşa gidecektir; işte böyleleri içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum kimselerdir.
Mustafa İslamoğlu = Sana saldırmazlık ayında savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: "O ayda savaşmak büyük bir hatadır. Fakat Allah'ın yolundan insanları çevirmek, O'nu ve Mescid-i Haram'ın hürmetini inkar etmek, oranın sakinlerini oradan sürüp çıkarmak Allah katında daha büyük bir cürümdür. Fakat inanca yönelik baskı ve zulüm, adam öldürmekten daha beterdir." Eğer düşmanlarınızın gücü yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. Sizden her kim dininden döner ve kafir olduğu halde ölürse, onun bütün yapıp-ettiği ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateşe mahkumdurlar, onlar orada kalıcıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sana Şehr-i Haram'ı, o ayda yapılan kıtali soruyorlar. De ki: «O ayda kıtal büyük bir günahtır. Fakat nâsı Allah'ın yolundan men etmek ve onu inkar eylemek, Mescid-i Haram'dan mende bulunmak ve onun ehlini oradan çıkarmak Allah yanında daha büyük (bir cinayettir). Ve fitne ise katilden daha büyüktür.» Onlar muktedir olabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaştan geri durmazlar. Sizden ise her kim dininden dönüp de kâfir olarak ölürse artık onların bütün amelleri dünyada da, ahirette de sükut etmiş olur. Ve onlar artık cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedîyyen kalacaklardır.
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan alıkoymak, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i haram'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük, daha ağır günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar cehennemliktirler ve orada ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Sana hürmetli ayda yapılan savaşı soruyorlar, de ki: -O ayda savaşmak büyük suçtur, Allah yolundan alıkoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’a (girmeye) engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne (çıkarmak) ise, öldürmekten daha büyüktür. Güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden dönüp, kafir olarak ölürse işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gidenlerdir. İşte onlar ateş ehlidir. Orada ebedi kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günahtır/suçtur. Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescidi Haram’ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük suçtur/günahtır. Fitne (insan hakları ihlalleri), adamı öldürmekten daha ağırdır/eziyetlidir. Onlar güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.
Seyyid Kutub = Sana haram olan ayı ve o ayda muharebe etmeyi soruyorlar. De ki: “O ayda muharebe etmek, büyük bir günahtır. Fakat; insanları Allah yolundan men etmek ve onu inkar eylemek, Mescid-i Haram’a gitmelerine engel olmak, onun ehlini oradan çıkarmaksa Allah katında daha büyük günahtır. Fitne, katilden de beterdir. Kafirlerin güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden döner de kafir olarak ölürse, onların yaptığı ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar Cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Suat Yıldırım = Sana haram ayı ve bu ayda savaşmanın hükmünü sorarlar. De ki: "O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan engellemek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı ziyareti yasaklamak, o mescidin cemaatini yani Müslümanları oradan çıkarmak ise, Allah nazarında daha büyük günahtır. Dinden döndürmek için işkence, öldürmekten beterdir. Kâfirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden her kim dininden döner ve kâfirlikte devam ederek ölürse, işte onların dünyada da, âhirette de yaptıkları boşa gider. Bunlar cehennemlik olup orada ebedî kalacaklardır.
Süleyman Ateş = Sana harâm ayında savaşmaktan soruyorlar. De ki: "Onda savaş, büyük bir günâhtır. Fakat Allâh yoluna engel olmak, Allah'a ve Mescid-i Harâm'a karşı nankörlük etmek, halkını ondan (Mekke'den) sürüp çıkarmak, Allâh yanında daha büyük bir günâhtır. Fitne (baskı yapmak, adam) öldürmekten daha büyük(bir günâh)tır". Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyâda da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: «Onda savaşmak büyük (bir günahtır).» Allah katında ise, Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne ise, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün yapıp etmeleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda sürekli kalacaklardır.
Ümit Şimşek = Sana, Haram Ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. Lâkin insanları Allah yolundan alıkoymak, Onu inkâr etmek, Mescid-i Haramın ziyaretini engellemek ve oranın ahalisini oradan çıkarmak ise, Allah katında daha da büyük günahtır. Çünkü fitne, öldürmekten de kötüdür. Onlar, sizi dininizden çevirinceye kadar sizinle savaşmak için ellerinden gelen hiçbir şeyi esirgemezler. Fakat sizden her kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, işte öylelerinin dünyada ve âhirette bütün işleri boşa çıkmıştır. Onlar ateş ehlidir ve orada sürekli kalacaklardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar, De ki: "O ayda savaş büyük bir günahtır. Ama Allah yolundan alıkoymak, O'na ve Mescid-i Haram'a nankörlük etmek, ora halkını oradan sürüp çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır." Fitne/baskı ve bozgunculuk, cana kıymaktan daha büyük bir kötülüktür. Eğer güçleri yetse sizi dininizden çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. İçinizden kim irtidâd edip dininden dönerse kâfir olarak ölür. Böylelerinin amelleri dünyada da âhırette de boşa gitmiştir. Ateş ehlidir onlar. Sürekli kalacaklardır orada.
İskender Ali Mihr = Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”
İlyas Yorulmaz = Sana yasak aylarda savaş etmenin durumunu soruyorlar. Deki “O aylarda savaşmak büyük günahtır. Sonra, Allah yolundan insanları çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescidi Haram’a inananları sokmamak, inanmış Mekkeli müslümanları yurtlarından çıkarmak, daha büyük günahtır. (Bunları yapmak fitnedir) Fitne, insan öldürmekten daha büyük suçtur. Güçleri yettiği müddetçe sizi dinlerine döndürünceye kadar savaşmaya devam edecekler. Sizden kim dininden dönerse ve inkârcı olarak ölürse, o gerçeği reddedendir (Kâfirdir). Onların dünya ve ahirette yapmış olduğu amellerin hepsi boşa gitmiştir. Böyleleri ateşe girecek olan ve orada sürekli kalacak olanlardır.
Diyanet İşleri = İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlar, Allah yolunda muhacir olanlar ve savaşanlarsa, onlar Allah rahmetini umarlar. Allah da suçları örtücüdür, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Şüphe yok ki iman edenler, zulüm ve kötülük yurdundan uzaklaşanlar, Allah yolunda üstün gayret göstererek cihad edenler yok mu? İşte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan ve çok acıyandır.
Adem Uğur = İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, gafûr ve rahîmdir.
Ahmed Hulusi = Şüphesiz ki iman edenler ve Allâh yolunda hicret ve mücahede edenler var ya, işte onlar, Allâh rahmetini umarlar. Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = İmân edip, Allah yolunda baskı, zulüm ve işkencenin hâkim olduğu memleketlerinden, özgürce, Allah’a kulluk ve ibadet etmek, güç ve gönül birliği yapmak için hicret edenler ve hayatlarını ortaya koyarak, konuşarak, yazarak hesapsız servet harcayarak cihad edenler, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayan, rahmet edendir.
Ali Bulaç = Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Allah’a ve Rasûlüne gerçek iman edenler ve vatanlarından hicret edip Allah yolunda savaşanlar (var ya!) İşte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah pek çok mağfiret ve rahmet edicidir.
Ali Ünal = Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz ki, iman edenler, hicret edip Allah yolunda üstün bir gayretle mücadele verenler, işte ancak onlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah çok affedicidir; merhamet sahibidir.[36]
Bekir Sadak = Inananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'in rahmetini umarlar. Allah bagislar ve merhamet eder.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, imân edenler, Allah yolunda yurdunu terkedip bütün güçleriyle Allah yolunda savaşanlar yok mu, işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah ise çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Cemal Külünkoğlu = Şüphe yok ki, inananlar, zulüm ve kötülük diyarından (dinini yaşayamadığı için) uzaklaşanlar ve Allah yolunda üstün gayret gösterenler (var ya); işte onlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.
Diyanet Vakfi = İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, gafûr ve rahîmdir.
Edip Yüksel = İnananlar, ALLAH yolunda göç edenler ve çaba harcayanlar ALLAH'ın rahmetini umar. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = şübhesiz iman ederler ve Allah yolunda muhacir olub da mücahede edenler muhakkak bunlar Allahın rahmetini umarlar, Allah gafur, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz inananlar ve Allah yolunda hicret edip savaşanlar; kesinlikle bunlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, gerçekten bağışlayıcı ve merhamet sahibidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Gültekin Onan = Kuşkusuz inananlar, hicret edenler ve Tanrı yolunda cihad edenler; işte onlar Tanrı'nın rahmetini umabilirler. Tanrı bağışlayandır, esirgeyendir.
Harun Yıldırım = Muhakkak iman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Şüphesiz ki Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, iman edenler, bir de Allah yolunda (yurdlarından) hicret edib de savaşanlar (yok mu?) işte onlar Allahın rahmetini umarlar. Allah (mü'minleri) hakkıyle yarlığayıcı, (onları) cidden esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki îmân edenler ve Allah yolunda hicret edip cihâd edenler var ya, işte onlar Allah’ın rahmetini ümîd ederler. Çünki Allah, Gafûr (kullarını çok bağışlayan)dır, Rahîm (onlara çok merhametli olan)dır.
İbni Kesir = Muhakkak ki, iman edenler, hicret edip de Allah yolunda savaşanlar; işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah; Gafur'dur, Rahim'dir.
Kadri Çelik = İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.
Muhammed Esed = Şüphe yok ki, imana ermiş olanlar, zulüm ve kötülük diyarından uzaklaşanlar ve Allah yolunda üstün gayret gösterenler, işte (ancak) onlar Allah'ın rahmetini umabilirler: Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = Şüphe yok ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler var ya; işte ancak onlar Allah'ın rahmetini umabilirler: Allah tarifsiz bağış sahibidir, eşsiz merhamet kaynağıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki imân edenler ve hicret edip de Allah yolunda mücâhedede bulunanlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah Teâlâ da gafûrdur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = Onlar ki iman ettiler, hicret ettiler, Allah yolunda cihad ettiler. Böyleleri Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Şaban Piriş = İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Sadık Türkmen = Iman edenler, hicret edenler, Allah izin verdiği için (saldırganlara karşı) cihat edenler şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Seyyid Kutub = Onlar ki, iman ettiler, yurtlarından göç ettiler ve Allah yolunda savaştılar. İşte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Hiç şüphesiz Allah günahları bağışlar ve O merhametlidir.
Suat Yıldırım = İman edip (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler var ya, işte bunlar Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.
Süleyman Ateş = Onlar ki inandılar, göç ettiler, Allâh yolunda savaştılar; işte onlar, Allâh'ın rahmetini umarlar. Allâh, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = İman edenlere ve Allah yolunda hicret ve cihad edenlere gelince, onların, Allah'ın rahmetini ümit etmeye hakları vardır. Gerçekten de Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İnanıp hicret eden ve Allah yolunda uğraşıp didinenlere gelince, onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok affedici, çok merhametlidir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki âmenû olanlar ve hicret (göç) edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar, Allah’ın rahmetini dilerler. Ve Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Muhakkak ki iman edip hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte onlar Allah dan merhamet bekleyenlerdir. Allah bağışlayıcı ve acıyandır.
Bakara / 219 - Yes’elûneke anil hamri vel meysir(meysiri), kul fîhimâ ismun kebîrun ve menâfiu lin nâsi, ve ismuhumâ ekberu min nef’ihimâ ve yes’elûneke mâzâ yunfikûn(yunfikûne) kulil afve, kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti leallekum tetefekkerûn(tetefekkerûne).
Diyanet İşleri = Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.” Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sana şarap ve kumarın hükümlerini soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah var, hem insanlara faydalar var; fakat günahları, faydalarından daha çok. Sonra mallarından neyi vereceklerini soruyorlar. De ki: Kendilerini sıkmayanını, sıkıntıya düşürmeyenini, fazlasını. İşte Allah, delillerini size böylece bildirir, tâ ki düşünesiniz.
Abdullah Parlıyan = Sana, sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunları hakkında sorarlar. De ki: Onların her ikisinde de, hem büyük bir günah, hem de satışını yapan için para kazanmak gibi bazı yararlar vardır. Ancak yol açtıkları kötülük, sağladıkları yarardan daha büyüktür. Bir de sana Allah yolunda neyi harcayacaklarını sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan arta kalan herşeyi.” Allah düşünüp öğüt alasınız diye size ayetlerini böylece açıklıyor.
Adem Uğur = Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.
Ahmed Hulusi = Sana sarhoşluk veren şeyler ile kumardan soruyorlar. De ki: "Her ikisinde de büyük kötülük ve insanlar için bazı yararlar vardır. Fakat zararları yararlarından daha fazladır. " Allâh yolunda ne kadar harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "El Afv (zaruri harcamalarınızdan) arta kalanı bağışlayın!" Allâh böylece gereken apaçık işaretleri veriyor size. . . (Nedenini) derin düşünmeniz için.
Ahmet Tekin = Sana, mayalanmış, zihnî melekeleri bulandıran şarap ve benzeri içkiler ve kumarla ilgili sualler soruyorlar.'Her ikisinde de bilerek işlenmiş büyük günah, zarar var ve insanlar için bir takım faydalar da var. Ancak her ikisinin de bilerek işlenen günahı, zararı, faydasından daha çok ve büyüktür.' de. Bir de sana Allah yolunda İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü ne kadar harcayacaklarını soruyorlar.'Gönül rızaları ile ihtiyaç fazlasını, değerlisini' de. Allah dünya ve âhiretle ilgili işlerinizi düzene koymak için düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklıyor.
Ahmet Varol = Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: 'Onlarda büyük günah ve insanlar için bazı yararlar vardır. Ancak günahları yararlarından daha büyüktür.' Yine sana neyi sarfedeceklerini (infak edeceklerini) soruyorlar. De ki: 'İhtiyaçtan fazlasını.' İşte Allah, olur ki düşünürsünüz diye ayetlerini size böyle açıklamaktadır.
Ali Bulaç = Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “- Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için bazı (ufak tefek) faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından daha büyüktür; “Yine sana hangi şeyi nafaka verceklerini soruyorlar. De ki: “- İhtiyacınızdan geri kalanı harcayın.” Allah âyetlerini size böyle açıklıyor ki, düşünesiniz;
Ali Ünal = Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
Bayraktar Bayraklı = Sana alkol ve kumar hakkında soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından büyüktür.” Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. “İhtiyaç fazlasını” de. Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.[37]
Bekir Sadak = Sana icki ve kumari sorarlar, de ki «Ikisinde hem buyuk gunah ve hem insanlara bazi faydalar vardir. Gunahlari faydasindan daha buyuktur". Ne sarfedeceklerini sana sorarlar, de ki: «Artani". Boylece Allah, dunya ve ahiret hususunda dusunesiniz diye size ayetleri aciklar.
Celal Yıldırım = Sana hamr (alkollü içki)" den ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) faydalar vardır; ama günahları (ve zararları) yararlarından daha büyüktür. Ve Sana (Allah için, O'nun yolunda) neyi harcayacaklarını soruyorlar; de ki: Artanı... Böylece Allah (Dünya ve Âhiret hakkında) düşünesiniz diye size âyetlerini açıklıyor.
Cemal Külünkoğlu = Sana (sarhoş eden) içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından daha büyüktür.” Ve yine sana hangi şeyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyacınızdan geri kalanı (verin).” Allah size mesajlarını böylece açıklıyor ki düşünüp ders alasınız.
Diyanet İşleri (eski) = Sana içki ve kumarı sorarlar, de ki: 'İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür'. Ne sarfedeceklerini sana sorarlar, de ki: 'Artanı'. Böylece Allah, dünya ve ahiret hususunda düşünesiniz diye size ayetleri açıklar.
Diyanet Vakfi = Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.
Edip Yüksel = Sana sarhoş edicilerden ve kumardan sorarlar: 'O ikisinde büyük bir günah ve insanlar için yararlar var; ancak günahları yararlarından daha büyüktür,' de. Ayrıca, sadaka olarak neyi vereceklerini senden sorarlar: 'Artanı,' de. ALLAH ayetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz...
Elmalılı Hamdi Yazır = Sana hamr-ü meysirden soruyorlar, de ki bu ikisinde büyük bir günah bir de nasa ba'zı menfeatler var fakat günahları menfeatlerinden daha büyüktür, yine sana soruyorlar: Neyi infak edecekler? de ki sıkmayanını, böyle beyan ediyor Allah size âyetlerini ki düşünesiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: «Bu ikisinde büyük bir günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Ancak günahları yararlarından daha büyüktür.» Yine sana neyi başkalarına vereceklerini soruyorlar. De ki: «Sizi sıkmayanını.» Allah, düşünesiniz diye, ayetlerini size böylece açıklıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür. Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.
Gültekin Onan = Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Tanrı size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz (tetefekkerun).
Harun Yıldırım = Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: “İkisinde de insanlar için hem büyük bir günah hem de menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha büyüktür.” Ayrıca sana, neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını.” Allah sizin için ayetleri işte böyle iyice açıklar; umulur ki düşünürsünüz...
Hasan Basri Çantay = (219-220) Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için fâideler vardır. Günahları ise fâidelerinden daha büyükdür.» (Yine) sana hangi şey'i nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: «İhtiyacınızdan artanı (verin)». Allah size böylece âyetlerini (pek güzel) açıklar. Olur ki dünyâ hususunda da, âhiret işinde de iyice düşünürsünüz. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: «Onları yarar ve iyi bir haale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşierinizdir. Allah, (yetimlerin) salâhına çalışanlarla (onların mal ve haalinde) fesâd (ve fenalık) yapanları bilir. Eğer Allah dileseydi sizi muhakkak zahmete sokardı. Şübhesiz Allah mutlak gaalibdir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Sana, şarab ve kumardan soruyorlar. De ki: 'Onlarda büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Fakat günahları, faydalarından daha büyüktür.' Sana, (Allah yolunda) neyi (kime) sarf edeceklerini soruyorlar. De ki: '(İhtiyaçtan) fazla olanı!' Allah, size âyetleri böyle iyice açıklar; tâ ki düşünesiniz.
İbni Kesir = Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür. Ve sana ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçlarınızdan artanı. Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklıyor.
Kadri Çelik = Sana içki ve kumarı sorarlar. De ki: “İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı (maddi) faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.” Sana neyi (ne kadar) infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İtidal miktarınca” Allah umulur da düşünürsünüz diye size ayetleri böylece açıklar.
Muhammed Esed = Sana, sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunları hakkında sorarlar. De ki: "Onların her ikisinde de hem büyük bir kötülük hem de insanlar için bazı yararlar vardır; ancak yol açtıkları kötülük, sağladıkları yararlardan daha büyüktür." (Allah yolunda) neyi harcayacaklarını sana sorarlar. De ki: "O'nun için ayırabileceğiniz her şeyi." Böylece Allah mesajlarını size açıklıyor ki tefekkür edesiniz.
Mustafa İslamoğlu = Sana sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunları hakkında soruyorlar. De ki: "Onların her ikisinde de insanlar için büyük bir kötülük ve birtakım menfaatler vardır. Her ikisinin yol açtıkları kötülük sağladıkları menfaatten çok daha büyüktür." Yine onlar "Neden infak edelim?" diye soruyorlar. De ki: "Bağışlanabilen her şeyden". Böylece Allah size mesajlarını açıklıyor ki, tefekkür edebilesiniz
Ömer Nasuhi Bilmen = Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: «İkisinde de büyük günah vardır. Ve nâs için menfaatler de vardır. Bunların günahı ise menfaatlerden çok büyüktür.» Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: «İhtiyacınızdan artanı.» Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, tâ ki tefekkür edesiniz.
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım (zahiri) faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. ” Sana (Allah yolunda) ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı. ” Böylece Allah size âyetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz.
Şaban Piriş = Sana içki ve kumarı soruyorlar. De ki: -Onlarda büyük günah ve insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür. Ne sarf edeceklerini sana soruyorlar; De ki: -İhtiyaçtan fazlasını! İşte Allah, size düşünesiniz diye ayetleri (böyle) açıklıyor.
Sadık Türkmen = Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için, (sizin bilmediğiniz görünmeyen bazı) yararlar vardır. Ama kötülükleri yararlarından daha büyüktür.” YİNE sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını!” Allah size ayetleri böyle açıklıyor, umulur ki düşünürsünüz.
Seyyid Kutub = Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki; Onların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür. Sana Allah yolunda ne vereceklerini sorarlar. De ki; «ihtiyaçlarınızdan artakalanını verin!» Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki düşünesiniz.
Suat Yıldırım = Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur. Bir de senden hayır olarak ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın. Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya ve âhiret hakkında düşünesiniz.
Süleyman Ateş = Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki; "O ikisinde büyük günâh ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günâhı yararından büyüktür." Ve sana Allâh yolunda ne vereceklerini soruyorlar. De ki; "Af (yani ihtiyaçlarınızdan fazlasını veya helâl ve güzel olan şeyleri verin!)" Allâh size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.
Tefhim-ul Kuran = Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.» Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: «İhtiyaçtan artakalanı.» Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz;
Ümit Şimşek = Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük bir günah, bir de insanlar için bazı yararlar vardır; fakat günahları, yararlarından daha büyüktür. Bir de ne bağışlayacaklarını soruyorlar. 'İhtiyaçtan fazlasını' de. İşte, Allah, düşünmeniz için âyetlerini size böyle açıklıyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Sana uyuşturucuyu/şarabı ve kumarı sorarlar. De ki: "Bu ikisinde büyük bir günah vardır; insanlar için çıkarlar da vardır. Ama onların kötülüğü yararlarından çok daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: "Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin." İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.
İskender Ali Mihr = Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: “O ikisinde de hem büyük günah hem de insanlar için (bazı) faydalar vardır. (Fakat) onların günahları, faydalarından daha büyüktür.” Ve sana (Allah için) neyi infâk edeceklerini (vereceklerini) soruyorlar. De ki: “Afv ettiklerinizi (vazgeçtiklerinizi, ihtiyaç fazlasını) (infâk edin).” Allah, âyetleri size işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz tefekkür edersiniz (bunlardaki hikmetleri düşünürsünüz).
İlyas Yorulmaz = Sana içki ve kumarı soruyorlar. Deki “O ikisinde büyük günah olduğu gibi, insanlar için faydaları da vardır. Ama sebep oldukları kötülükler, faydalarından daha fazladır. ” Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. Deki “İhtiyacınızdan arta kalanı. ” Allah ayetlerini böylece açıklıyor ki, belki düşünürsünüz.
Bakara / 220 - Fîd dunyâ vel âhirah(âhirati) ve yes’elûneke anil yetâmâ kul ıslâhun lehum hayr(hayrun) ve in tuhâlitûhum fe ıhvânukum vallâhu ya’lemul mufside minel muslih(muslihi) ve lev şâallâhu le a’netekum innallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = Dünya ve ahiret hakkında düşünesiniz, diye böyle yapıyor. Bir de sana yetimleri soruyorlar. De ki: “Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlara karışıp (birlikte yaşar)sanız (sakıncası yok). (Onlar da) sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyu yapıcı olandan ayırır. Allah, dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dünyada da, âhirette de. Yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların hallerini düzene koymak, işlerine karışmamaktan hayırlıdır. Onlara karışır, onlarla uzlaşırsanız sonucu onlar da kardeşlerinizdir sizin. Allah, onların işlerini bozanı, düzgün bir hale getirenden ayırt eder, bilir. Allah dileseydi işinizi sarpa sardırırdı sizin. Şüphe yok ki Allah pek üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdullah Parlıyan = Bu dünya ve ahiret hakkında fayda ve zararınızı düşünebilesiniz diye size ayetlerini böylece açıklıyor. Yetimlere nasıl davranılacağı hakkında sana sorarlar. De ki: “Onların durumlarını düzeltmek en iyisidir.” Ve onların hayatlarını paylaşırsanız unutmayın ki, onlar sizin kardeşlerinizdir. Zira Allah bozgunculuk yapanları, düzeltmeye çalışanlardan ayırt etmesini bilir. Allah dileseydi taşıyamayacağınız yükleri omuzlarınıza yüklerdi. Ama unutmayın ki, Allah daima üstündür ve herşeyi yerli yerince yapandır.
Adem Uğur = Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.
Ahmed Hulusi = Dünya ve sonsuz gelecek süreci hakkında (düşünün)! Sana yetimlerden sorarlar. De ki: "Onların şartlarını düzeltmek en hayırlısıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız sizin kardeşlerinizdir onlar. " Allâh fesat çıkaranı da düzeltici olanı da bilir. Allâh eğer dileseydi sizi zora sokardı. Muhakkak Allâh, Aziyz ve Hakiym'dir.
Ahmet Tekin = Dünyadaki davranışlarınızı, iyi muhakeme ederek, âhirette hesaba çekileceğinizi düşünerek hayatınıza yön verin. Sana yetimlerle, dullarla ilgili sualler de soruyorlar.'Onları iyi yetiştirmek onlarla iyi ilişkiler kurmak, durumlarını düzeltmelerine, geliştirmelerine vesile olmak, yüzüstü bırakmaktan daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, mallarını kendi mallarınızla müştereken idare ederseniz unutmayın ki, onlar sizin kardeşlerinizdir, kendinize imtiyazlı muamele yapmayın. Allah bozguncu ile ıslah ediciyi, din ve dünya işlerinde, sosyal ilişkilerinde düzgün yaşayanı bilir, birbirinden ayırt eder. Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı sizi de güç durumda bırakabilirdi. Allah kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.' de.
Ahmet Varol = Hem dünya ve hem de ahiret üzerinde (düşünesiniz diye)! Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: 'Onların durumlarını düzeltmek iyidir. Eğer onları aranıza alırsanız, artık sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgunculuk edeni de, düzeltme yapanı da bilir. Allah dileseydi sizin önünüze zorluk çıkarırdı. Şüphesiz Allah yücedir, hikmet sahibidir.
Ali Bulaç = Hem dünya (konusun)da, hem ahiret (konusunda). Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgun (fesad) çıkaranı ıslah ediciden bilir (ayırdeder). Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
Ali Fikri Yavuz = Bir de dünya ve âhiret işi hususunda hakkınızda en iyi olan şeyi alasınız. (Ayrıca) sana, yetimlerin malından soruyorlar. De ki: “-Onların malını korumak ve durumlarını düzeltmek, sizin için, işlerine karışmamaktan daha hayırlıdır. Eğer onları koruyarak kendileri ile bir arada yaşarsanız, artık onlar kardeşlerinizdir. Allah, onların hallerini düzeltenlerle mal ve durumlarını perişan edenleri bilir. Eğer Allah Tealâ dileseydi, sizi muhakkak zahmete sokardı da yetimlerle bir arada yaşama kolaylığını ihsan buyurmazdı. Allah, şüphesiz ki bütün emirlerinde gâlip ve yaptıklarında hikmet sahibidir.
Ali Ünal = Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
Bayraktar Bayraklı = Dünya ve ahiret hakkında düşünün. Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: “Onların durumlarını düzeltmek en hayırlı olanıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah işleri bozanı da düzelteni de bilir. Eğer Allah dileseydi sizi sıkıntıda bırakırdı. Çünkü Allah güçlüdür; hakimdir.”
Bekir Sadak = Sana yetimleri sorarlar, de ki: «Onlarin islerini duzeltmek hayirlidir". Eger onlarla bir arada yasarsaniz, artik onlar sizin kardeslerinizdir. Allah duzeltenden bozani ayirdetmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardi. Allah suphesiz gucludur, Hakim'dir.
Celal Yıldırım = Hem sana yetimlerden soruyorlar, de ki: Onlardan yana işleri düzeltmek (onların yararına hayırlı teşebbüslerde bulunmak) daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar kardeşlerinizdir. Allah (işlerini düzenleyip yetimleri yetiştirmeyi, faydalı birer insan yapmayı) bozanı düzeltenden ayırd edip bilir. Allah dileseydi sizi (bu hususta daha ağır bir sorumluluk altına sokup) sıkıntıya uğratabilirdi. Şüphesiz ki, Allah yegâne üstün ve sonsuz hikmet sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Dünya ve ahiret hakkında (sizin için faydalı olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Bir de sana yetimlere nasıl davranılacağı konusunu sana soruyorlar. De ki: “Onların (mallarını muhafaza ederek ve haklarını koruyarak) durumlarını düzeltmek en doğru olandır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız (doğru olanı yaparsınız. Çünkü) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimler için) bozgunculuk yapanla yararlı iş yapanı bilir. Eğer Allah dileseydi sizi (de onlar gibi) zor durumda bırakırdı. Şüphesiz ki, Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Diyanet İşleri (eski) = Sana yetimleri sorarlar, de ki: 'Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır'. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırdetmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Allah şüphesiz güçlüdür, Hakim'dir.
Diyanet Vakfi = Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.
Edip Yüksel = bu dünya ve ahiret hakkında... Sana bir de öksüzler hakkında sorarlar: De ki, 'Onları erdemli kişiler olarak yetiştirmeniz en büyük iyiliktir. Mallarını mallarınıza katarsanız aile bireyiniz olurlar.' ALLAH bozanı düzeltenden ayırdetmesini bilir. ALLAH dileseydi sizi zora sokardı. ALLAH Güçlüdür, Bilgedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dünya ve Ahıret hakkında; bir de sana yetimlerinden soruyorlar, de ki: Onlar hakkında bir ıslâh karışmamaktan daha hayırlıdır, kendilerine de karışırsanız ıhvanınızdırlar, Allah muslihi müfsidden ayırır, eğer Allah dilese idi sizi mutlak sarpa sardırırdı, şüphesiz ki Allah azîzdir, hakîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O ayetler, dünya ve ahiret hakkındadır. Bir de sana öksüzlerden soruyorlar. De ki: «Onların işlerini düzene koymak, karışmamaktan daha hayırlıdır. Kendilerine karışırsanız kardeşlerinizdirler. Allah, yararlı iş yapanı bozguncudan ayırır. Eğer Allah dileseydi sizi kesinkes sarpa sarardı. Şüphesiz ki, Allah çok güçlü ve hikmet sahibidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dünya ve ahiret hakkında (düşünürsünüz.) Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar hakkında yapacağınız bir ıslah, işlerine karışmamaktan daha hayırlıdır. Eğer onlara karışırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla ıslah ediciyi bilir, birbirinden ayırd eder. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Gültekin Onan = Hem dünya (konusun)da, hem ahiret (konusunda). Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları islah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Tanrı bozgun çıkaranı islah ediciden bilir (ayırdeder). Eğer Tanrı dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Tanrı üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
Harun Yıldırım = Dünya ve ahiret hakkında… Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: “Onlar için ıslah etmek daha hayırlıdır. Eğer onlarla birarada olursanız artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah fesat yapanı ıslah edenden ayırır. Eğer Allah dileseydi elbette sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakim’dir.”
Hasan Basri Çantay = (219-220) Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için fâideler vardır. Günahları ise fâidelerinden daha büyükdür.» (Yine) sana hangi şey'i nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: «İhtiyacınızdan artanı (verin)». Allah size böylece âyetlerini (pek güzel) açıklar. Olur ki dünyâ hususunda da, âhiret işinde de iyice düşünürsünüz. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: «Onları yarar ve iyi bir haale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşierinizdir. Allah, (yetimlerin) salâhına çalışanlarla (onların mal ve haalinde) fesâd (ve fenalık) yapanları bilir. Eğer Allah dileseydi sizi muhakkak zahmete sokardı. Şübhesiz Allah mutlak gaalibdir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Dünya ve âhiret hakkında (lehinize olanı düşünün)! Hem sana yetimlerden soruyorlar. De ki: 'Onlar hakkında ıslahta bulunmak (onları yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır.' O hâlde (nafakalarınızı birleştirerek) onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar sizin) kardeşlerinizdir. Allah, (onlar hakkında) bozgunculuk edeni, ıslâh edenden ayırır. Hâlbuki Allah dileseydi elbette sizi zora koşardı. Şübhe yok ki Allah, Azîz (dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İbni Kesir = Dünya ve ahiret konusunda. Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar için islahta bulunmak hayırlıdır. Eğer kendileriyle bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah; bozguncularla islahçı olanları bilir. Eğer Allah dileseydi; sizi muhakkak zahmete sokardı. Şüphe yok ki Allah, Aziz'dir. Hakim'dir.
Kadri Çelik = Dünya ve ahiret hakkında (düşünürsünüz diye size ayetleri böylece açıklar). Ve sana yetimler hakkında sorarlar. De ki: “Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah kimin işleri bozucu ve kimin düzeltici olduğunu bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Allah şüphesiz üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.”
Muhammed Esed = Bu dünya ve ahiret hakkında, yetimler(e nasıl davranılacağı) hakkında sana sorarlar. De ki: "Onların durumlarını düzeltmek en hayırlı durumdur." Ve onların hayatlarını paylaşırsanız (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Zira Allah, bozgunculuk yapanları, düzeltmeye çalışanlardan ayırt etmesini bilir. Ve Allah dileseydi, taşıyamayacağınız yükleri omuzlarınıza yüklerdi: (Ama) unutmayın ki Allah kudret sahibidir, hikmet sahibidir!
Mustafa İslamoğlu = bu dünya ve ahiret hakkında... Bir de sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: "Onların lehine olan her tür iyileştirme (yüzüstü bırakmakdan) daha hayırlıdır. Onlarla (hayatı) paylaşırsanız, unutmayın ki onlar sizin kardeşinizdir. Kaldı ki Allah fesatçılık yapanı ıslah edenden ayırmasını bilir. Ve eğer Allah dileseydi sizi zora koşardı; ne var ki Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dünya ve ahiret hakkında. Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: «Onlar için ıslahta bulunmak hayırlıdır. Onlar ile ihtilât ederseniz onlar sizin kardeşlerinizdir» Allah Teâlâ ise müfsid ile muslih olanı bilir. Ve Allah Teâlâ dilese idi sizleri elbette meşakkate uğratırdı. Şüphe yok ki Allah Teâlâ azîzdir, hakîmdir.
Ömer Öngüt = Dünya ve ahiret hakkında (düşünesiniz diye). Resulüm! Sana yetimler hakkında da sorarlar. De ki: “Onları ıslah edip yetiştirmek daha hayırlıdır. ” Eğer onları aranıza alır, birlikte yaşarsanız, unutmayın ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozguncuyu ve ıslah ediciyi bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zahmete sokardı. Şüphe yok ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Şaban Piriş = Sana yetimleri soruyorlar. De ki: -Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden, bozanı ayırt etmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah güçlüdür, hakîmdir.
Sadık Türkmen = Dünya ve ahiret hakkında düşünesiniz, diye böyle yapıyor. BİR DE sana yetimleri soruyorlar. De ki: “Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlara karışır(birlikte yaşar)sanız (sakıncası yok). (Onlar da) sizin kardeşlerinizdir. Allah bozguncuyu yapıcı olandan ayırır. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.
Seyyid Kutub = Sana yetimler hakkında soru sorarlar. De ki; Onların durumlarını düzeltmek hayırlı bir iştir. Eğer kendileriyle birarada yaşıyorsanız, onlar artık kardeşlerinizdir. Allah kimin işleri bozucu ve kimin düzeltici olduğunu iyi bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Hiç şüphesiz Allah üstündür ve hikmet sahibidir.
Suat Yıldırım = Sana yetimler hakkında da soru sorarlar. De ki: Onların gerek kendilerini, gerek mallarını iyileştirip geliştirmek, elbette hayırlı bir iştir. Eğer onlara sahip çıkmak için kendileriyle beraber oturmak isterseniz bu da mümkündür; Zira onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah kimin iyileştirme gayesi güttüğünü, kimin de işi bozmayı düşündüğünü pek iyi bilir. Şayet Allah dileseydi sizi zora koşardı. Muhakkak ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Süleyman Ateş = Dünyâ ve âhiret hakkında(ki işleri düşünesiniz). Ve sana öksüzlerden soruyarlar. De ki: "Onları(n durumlarını) düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlara karışır(onlarla bir arada yaşar)sanız (onlar) sizin kardeşlerinizdir. Allâh, bozanı düzeltenden ayırır. Allâh dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allâh dâimâ üstündür, hüküm ve hikmet sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = Hem dünya (konusun) da, hem ahiret (konusunda) . Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: «Onları ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgun (fesad) çıkaranı ıslah ediciden bilir (ayırdeder) . Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.»
Ümit Şimşek = Dünyada da, âhirette de. Sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onların durumlarını düzeltmek, en hayırlısıdır. Onlarla bir arada yaşayacak olursanız, zaten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah ise bozguncuyu ıslah için çalışandan ayırır. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşmasını da bilirdi. Gerçekten Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve Onun her işinde sonsuz hikmetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Dünya ve âhıret hakkında... Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: "Onları, işe yarar hale getirmek kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir." Allah, bozguncuyu barışseverden ayırmasını bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi zora sürerdi. Allah, tüm onurların sahibi, tüm hikmetlerin sahibidir.
İskender Ali Mihr = Dünya ve ahiret hakkında ve yetimlerden sana soruyorlar. De ki: “Onları ıslah etmek (durumlarını düzeltmek) hayırlıdır. Eğer onlara karışırsanız (birarada yaşarsanız), artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah, fesat çıkaranı,ıslâh edenden (ayırıp) bilir. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi sıkıntıya sokardı. Muhakkak ki Allah, Azîz’dir (üstündür), Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
İlyas Yorulmaz = Dünya ve ahirette yetimlerin durumu hakkında sana soruyorlar. Deki “Onların ihtiyaçlarını karşılamak daha hayırlıdır. Eğer aranıza alırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, düzeltmeye gayret edenler (muhlisler)’in içindeki bozguncuları bilir. Allah dileseydi size zorluk çıkarırdı. Allah güçlü ve hüküm verme yetkisine sahip olandır.
Bakara / 221 - Ve lâ tenkihûl muşrikâti hattâ yu’minn(yu’minne), ve le emetun mu’minetun hayrun min muşriketin ve lev a’cebetkum, ve lâ tunkihûl muşrikîne hattâ yu’minû ve le abdun mu’minun hayrun min muşrikin ve lev a’cebekum, ulâike yed’ûne ilen nâr(nâri), vallâhu yed’û ilel cenneti vel magfireti bi iznih(iznihi), ve yubeyyinu âyâtihî lin nâsi leallehum yetezekkerûn(yetezekkerûne).
Diyanet İşleri = İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mü’min bir cariye Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de; iman eden bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara âyetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'a şirk koşan kadınları, imana gelmedikçe nikâhlamayın. İman sahibi bir cariye bile sizi imrendiren bir müşrik kadından daha hayırlıdır. Şirk koşan erkeklere de kızlarınızı vermeyin. Müşrik, sizi imrendirse bile iman ehli bir kul, ondan hayırlıdır. Onlar, sizi ateşe çağırırlar, Allah'sa, izniyle cennete ve yarlıganmaya. Anarlar, hatırda tutarlar diye de insanlara delillerini apaçık bildirmededir.
Abdullah Parlıyan = Allah'la birlikte başka şeylerin ilahlığını da tanıyan müşrik kadınlarla iman edinceye kadar evlenmeyin. Çünkü inanmış bir kadın, böyle müşrik bir kadından bu sizin hoşunuza gitse de kesinlikle daha hayırlıdır. Allah'la birlikte başka şeylerin ilahlığını tanıyan müşrik erkeklerle iman edinceye kadar, kadınlarınızı nikahlamayın. Zira inanan bir mü'min erkek, böyle müşrik bir erkekten bu sizin hoşunuza gitse bile kesinlikle daha hayırlıdır. Müşrikler sizi ateşe çağırırken, Allah ta sizi kendi izniyle cennete ve günahlardan temizleyip bağışlamaya çağırır. Ve Allah mesajını insanlığa açıklar ki, ondan ders alabilsinler.
Adem Uğur = İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.
Ahmed Hulusi = Şirk koşan kadınlarla, iman edene kadar nikâhlanmayın. İman eden bir cariye, hoşunuza gitse dahi şirk ehli bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır (güzellik bedende değil inanç paylaşımındadır). Müşrik erkeklere de, iman edinceye kadar, (iman eden kadını) nikâhlamayın. İman eden bir köle, size hoş gelse dahi müşrik bir erkekten elbette daha hayırlıdır. Onlar (şirk ehli) ateşe davet ederler. Allâh ise (hakikatinizin elvermesinden doğan) izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor. Allâh (hakikatin) işaretlerini insanlar için apaçık beyan eder ki, (bu gerçekler) hatırlansın.
Ahmet Tekin = İmân etmedikçe, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan putperest, müşrik kadınlarla evlenmeyin.Güzelliği ile sizi büyülemiş, hayranlığınızı mûcip olup son derece hoşunuza gitmiş olsa bile, putperest hür bir kadından, mü’min bir câriye daha hayırlıdır.Mü’min kadınları da, imân etmedikçe putperest, müşrik erkeklerle evlendirmeyin.Hoşunuza bile gitmiş olsa, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan müşrik, putperest hür bir erkekten mü’min bir köle daha hayırlıdır.Onlar ateşe, Cehennem’e davet ederler. Allah ise, planı, iradesi ve lütfuyla Cennet’e, koruma kalkanına almaya, bağışlamaya davet ediyor. Hatırlarında tutup, öğüt alsınlar diye âyetlerini, dinin emir ve yasaklarını insanların iyiliği, kurtuluşu için açıklıyor.
Ahmet Varol = Allah'a iman etmedikleri sürece müşrik kadınları nikahlamayın. Şüphesiz mü'min bir cariye, hoşunuza gitse bile müşrik olan bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de iman etmedikleri sürece (kızlarınızı) nikahlamayın. Şüphesiz mü'min bir köle, hoşunuza gitse bile müşrik bir adamdan daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırmaktadırlar. Allah ise, kendi izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırmakta ve belki, düşünüp öğüt alırlar diye insanlara ayetlerini açıklamaktadır.
Ali Bulaç = Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, Allah’a ortak koşan (kâfir) kadınlarla, onlar iman etmedikçe evlenmeyin. İmanı olmıyan (müşrike) bir kadın, sizi imrendirse bile, iman etmiş bir cariye elbette ondan daha hayırlıdır. (Bu yasak, Mâide Sûresi 5. âyeti ile kitap ehli olmıyan kâfirlere tahsis edilmiştir. Kitap ehli olanlarla evlenmek böylece câiz olmuştur. Celâleyn) Müşrik erkekler de iman etmedikçe, onlara mümin kadınları nikâhlamayın; bir kâfir size hoş görünse bile. Mümin köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete dâvet ediyor da âyetlerini insanlara beyan buyuruyor. Gerek ki düşünüp ibret alsınlar.
Ali Ünal = İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
Bayraktar Bayraklı = İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyiniz. İman eden bir cariye, beğendiğiniz müşrik bir kadından kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe müşrik erkekleri de kızlarınızla evlendirmeyiniz. İnanmış bir köle beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha iyidir. Müşrikler cehenneme çağırır. Allah ise, izniyle cennete ve affa çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.
Bekir Sadak = Allah'a es kosan kadinlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. Inanan bir cariye, hosunuza gitse de putperest bir kadindan daha iyidir. Inanmalarina kadar; puta tapan erkeklerle mumin kadinlari evlendirmeyin. Inanan bir kole, hosunuza gitmis olsa da, puta tapan bir erkekten daha iyidir. Iste onlar atese cagirirlar, Allah ise izniyle cennete ve magfirete cagirir ve insanlara ibret alsinlar diye ayetlerini aciklar. *
Celal Yıldırım = Allah'a ortak koşup inkâr içinde bulunan kadınlarla —imân edinceye kadar— evlenmeyin. İnanan bir câriye, Allah'a ortak koşan bir kadından —bu sizi imrendirse bile— herhalde hayırlıdır. Allah'a ortak koşup inkâr içinde bulunan erkeklerle —imân edinceye kadar— Müslüman kadınları evlendirmeyin. Herhalde inanan bir köle —sizin hoşunuza gitse bile— Allah'a ortak koşan (hür) bir adamdan hayırlıdır. İşte onlar (sizi) ateşe çağırırlar. Allah ise kendi izniyle Cennet'e ve mağfirete (günahları temizleyip bağışlanmaya) çağırır da âyetlerini, ibret ve öğüt alsınlar diye insanlara (böylece) açıklar.
Cemal Külünkoğlu = (Ey inananlar!) İnanmadıkça müşrik (ve inkarcı) kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, müşrik (ve inkarcı) bir kadından, imanlı bir cariye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe müşrik (ve inkarcı) erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, müşrik (ve inkarcı) bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise sizi kendi izniyle, cennete ve affa davet eder ve üzerinde düşünüp gerekli dersi alsınlar diye ayetlerini insanlara (böyle) açıklar.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'a eş koşan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. İnanan bir cariye, hoşunuza gitse de ortak koşan bir kadından daha iyidir. İnanmalarına kadar; ortak koşan erkeklerle mümin kadınları evlendirmeyin. İnanan bir köle, hoşunuza gitmiş olsa da, ortak koşan bir erkekten daha iyidir. İşte onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır ve insanlara ibret alsınlar diye ayetlerini açıklar.
Diyanet Vakfi = İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.
Edip Yüksel = İnanmadıkça, ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. İnanan bir hizmetçi kadın ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır; ondan hoşlansanız bile. Ortak koşan erkeklerle, inanıncaya kadar kızlarınızı evlendirmeyin. İnanan bir hizmetçi erkek ortak koşandan daha hayırlıdır, hoşlansanız bile... Onlar, ateşe çağırıyor. ALLAH ise cennete ve bağışlanmaya çağırır ve öğüt almaları için ayetlerini halka açıklar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Maamafih müşrikleri iman etmedikçe nikâh etmeyin, bir müşrike sizi imrendirse bile iman etmiş bir cariye her halde ondan daha hayırlıdır, müşrik erkeklere de nikâh ettirmeyin bir müşrik size hoş görünse bile, mü'min bir kul elbette daha hayırlıdır, onlar sizi ateşe da'vet ederler, Allah ise iznile Cennete ve mağfirete davet ediyor da âyetlerini insanlara beyan buyuruyor gerekki hatırda tutarlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'a ortak koşan kadınlarla, iman etmedikçe evlenmeyin! Allah'a ortak koşan bir kadın sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş bir cariye her halde ondan daha hayırlıdır. İnanan kadınları, Allah'a ortak koşan erkeklerle, iman etmedikçe evlendirmeyin. Allah'a ortak koşan erkek size hoş görünse bile bir köle, ondan daha hayırlıdır. Onlar, sizi ateşe davet ederler; Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor; insanlara, hatırda tutmaları için ayetlerini iyice açıklıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar.
Gültekin Onan = Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Tanrı ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.
Harun Yıldırım = Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın. Mü’min bir cariye –hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın. Mü’min bir köle –hoşunuza gitse bile müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. İşte onlar ateşe çağırırlar; Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır ve insanlar için ayetlerini iyice açıklar; umulur ki düşünürler…
Hasan Basri Çantay = (Ey mü'minler) Allaha eş tanıyan kadınlarla (müşriklerle), onlar îmana gelinceye kadar, evlenmeyin. İman eden bir câriye, müşrik bir kadından — bu, sizin hoşunuza gitse de — elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar îman edinceye kadar, (mü'min kadınları) nikahlamayın. Mü'min bir kul müşrikden — o, sizin hoşunuza gitse de — elbette hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar, Allah ise, kendi iradesiyle, cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara âyetlerini apaçık söyler. Tâki iyice düşünüb ibret alsınlar.
Hayrat Neşriyat = Hem îmân etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin! Ve elbette mü’min bir câriye,(hür) bir müşrik kadından daha hayırlıdır. (O müşrik kadın) hoşunuza gitse bile! Îmân etmedikçe müşrik erkekleri de (mü’min kadınlarla) evlendirmeyin! Elbette mü’min bir köle,(hür) bir müşrikten daha hayırlıdır. (O müşrik) hoşunuza dahi gitse! İşte onlar ateşe da'vet ederler. Allah ise, izniyle Cennete ve mağfirete (vesîle olacak amellere) da'vet ediyor; âyetlerini de insanlara iyice açıklıyor, tâ ki ibret alsınlar.
İbni Kesir = İman edinceye kadar putperest kadınları nikahlamayın. İman eden bir cariye puta tapan bir kadındano hoşunuza gitse dedaha iyidir. İman edinceye kadar onları puta tapan erkeklerle de nikah ettirmeyin. İman eden bir köle, -hoşunuza gitse deputa tapan erkekten daha iyidir. Onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise cennete ve mağfirete çağırır ve öğüt alsınlar diye insanlara ayetlerini açıkça bildirir.
Kadri Çelik = İman edinceye kadar Allah'a şirk koşan kadınlarla evlenmeyin. İman eden bir cariye, gönlünüzü çekse de müşrik bir kadından daha iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkeklerle mümin kadınları da evlendirmeyin. İman eden bir köle, gönlünüzü çekmiş olsa da müşrik bir erkekten daha iyidir. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır ve insanlara umulur da hatırda tutarlar diye ayetlerini açıklar.
Muhammed Esed = Ve Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıran kadınlarla onlar (sahih) inanca ulaşıncaya kadar evlenmeyin: Çünkü (Allah'a) bağlanmış mümin bir kadın, Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıran kadından -bu sizin hoşunuza gitse de- kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıran erkekler ile onlar (sahih) inanca ulaşıncaya kadar kadınlarınızı nikahlamayın; zira (Allah'a) bağlanmış bir mümin erkekten -bu sizi hoşnut etse bile- kesinlikle daha hayırlıdır. (Böyleleri) sizi ateşe davet ederken Allah sizi cennete ve O'nun izniyle mağfiret(e nail olma)ya davet eder; ve Allah mesajını insanlığa açıklar ki ondan ders alabilsinler.
Mustafa İslamoğlu = Müşrik kadınlarla onlar imana ulaşıncaya kadar evlenmeyiniz! Çünkü (Allah'a) bağlanmış hür olmayan mü'min bir kadın, müşrik hür bir kadından -ondan hoşlanıyor da olsanız- daha hayırlıdır. Yine müşrik erkeklerle, onlar iman edinceye kadar kadınlarınızı nikahlamayınız! Zira (Allah'ı) kulluk yapan mü'min bir erkek, müşrik bir erkekten -bu sizi hoşnut etse bile- daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe çağırıyor, oysa ki Allah sizi kendi rızasıyla cennet ve mağfirete çağırıyor; dahası, mesajlarını insanlığa açıklıyor ki ibret alsınlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Müşrikeleri imân edinceye kadar nikah etmeyiniz. Elbette mü'min olan bir cariye, bir müşrikeden hayırlıdır. Velev ki müşrike sizin hoşunuza gitsin. Ve müşrik erkeklere de, imân etmedikçe (müslüman kadınları) nikah ettirmeyiniz. Elbette bir mü'min köle, bir müşrikten hayırlıdır. Velev ki o müşrik hoşunuza gidecek olsun. Onlar (o müşrik ve müşrikeler, insanı) ateşe davet ederler. Allah Teâlâ ise kendi izniyle cennete ve mağfirete davet buyurur. Ve insanlara âyetlerini açıkça bildirir, tâ ki tezekkür etsinler.
Ömer Öngüt = İnanıncaya kadar, Allah'a eş koşan müşrik bir kadınla evlenmeyin. Müşrik kadın hoşunuza gitse dahi, imanlı câriye ondan daha hayırlıdır. İnanıncaya kadar müşrik erkekleri imanlı kadınlarla evlendirmeyin. İmanlı bir köle, hoşunuza gitse dahi bir müşrikten daha hayırlıdır. Müşrikler cehenneme çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır. Allah düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara böyle açıklıyor.
Şaban Piriş = Müşrik kadınlarla, onlar iman etmedikçe evlenmeyin. Mümin bir cariye, hoşunuza giden müşrik bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikçe, müşrik erkeklerle mümin kadınları evlendirmeyin. Mümin bir köle, hoşunuza gitse bile müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise, izniyle, cennete ve mağfirete çağırır ve insanlara düşünüp ibret alsınlar diye ayetlerini açıklar.
Sadık Türkmen = Iman etmedikleri sürece, Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de; mümin bir yabancı kadın, Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınları evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de; iman eden bir köle (savaş esiri olduktan sonra iman etmiş adam), Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.
Seyyid Kutub = İman edinceye kadar müşrike kadınları nikahlamayınız. İman eden bir cariye müşrike kadından –o sizin hoşunuza gitse de– elbette daha hayırlıdır. İman edinceye kadar müşrik erkeklerle de nikah ettirmeyin; iman eden bir köle bir müşrikten –o sizin hoşunuza gitse de– elbette daha hayırlıdır. Onlar sizi Cehennem’e çağırırlar. Allah ise, Cennet’e ve mağfirete çağırır ve tezekkür etsinler diye insanlara ayetlerini açıkça bildirir.
Suat Yıldırım = Müşrik kadınlar iman etmedikçe onlarla evlenmeyin! Mümin bir cariye, hoşunuza giden hür bir müşrik kadından daha hayırlıdır! Mümin kadınları da, onlar iman etmedikçe, müşriklere nikâhlamayınız; Mümin bir köle hoşunuza giden hür bir müşrikten daha hayırlıdır. Müşrikler sizi cehenneme dâvet ederler. Allah ise sizi Kendi izniyle, cennete ve mağfirete dâvet eder ve üzerinde düşünüp gerekli dersi alsınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.
Süleyman Ateş = Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar, evlenmeyin. (Allah'a ortak koşan hür kadın), hoşunuza gitse dahi, inanan bir cariye, ortak koşan (hür) kadından iyidir. Ortak koşan erkekler de inanıncaya kadar, onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin. (Allah'a ortak koşan hür erkek) hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle, ortak koşan (hür) adamdan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allâh ise izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor. İnsanlara âyetlerini açıklıyor ki öğüt alsınlar.
Tefhim-ul Kuran = Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.
Ümit Şimşek = Onlar iman etmedikçe, müşrik kadınlarla evlenmeyin. Hoşlansanız bile, müşrik bir kadından ise, mü'min bir cariye daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle de, onlar iman etmedikçe evlenmeyin. Hoşlansanız bile, müşrik bir erkekten ise, mü'min bir köle daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar; Allah ise izniyle sizi Cennete ve bağışlanmaya çağırıyor. Ve, düşünüp öğüt alsınlar diye, insanlara âyetlerini açıklıyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin. Özgürlüğünden yoksun inanmış bir kadın, müşrik bir kadından - müşrik kadın sizin hoşunuza gitse de - çok daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle de onlar iman edinceye kadar nikâhlanmayın. İnanmış bir köle, müşrik bir erkekten - o hoşunuza gitse de - çok daha hayırlıdır. Bu müşrikler sizleri ateşe çağırır. Allah ise sizi, izniyle cennete ve affa çağırır. Ve ayetlerini insanlara açık açık bildirir ki, düşünüp öğüt alabilsinler.
İskender Ali Mihr = Müşrik (Allah’a ortak koşan) kadınları, (onlar) mü’min oluncaya kadar nikâhlamayın. Mü’min bir cariye müşrik (hür) bir kadından elbette daha hayırlıdır, hoşunuza gitse bile. (Kadınlarınızı da) müşrik erkeklerle, (onlar) mü’min oluncaya kadar nikâhlamayın. Mü’min bir köle, müşrik (hür) birinden hoşlansanız bile elbette daha hayırlıdır. ışte onlar, (sizi) ateşe davet ederler. Allah ise kendi izni ile (sizi) cennete ve mağfirete davet ediyor ve insanlara âyetlerini açıklıyor. Umulur ki onlar böylece tezekkür ederler.
İlyas Yorulmaz = Müşrik kadınlarla inanıncaya kadar evlenmeyin, inanmış bir cariye, hoşunuza gitse de, Allah’a ortak koşan hür bir kadından daha hayırlıdır. İnanmış kadınlarınızı, hoşunuza gitse de, Allah’a ortak koşan erkeklerle, inanıncaya kadar evlendirmeyin. Zira inanmış bir köle, Allah’a ortak koşan hür bir erkekten daha hayırlıdır. İşte onlar (Allah’ın hükümlerine muhalefet edenler) sizi ateşe çağırıyorlar. Allah ise cennete ve onun izniyle bağışlanmaya çağırıyor. Allah ayetlerini insanlar için açıklıyor ki, belki daha iyi düşünürler.
Bakara / 222 - Ve yes’elûneke anil mahîd(mahîdi), kul huve ezen, fa’tezilûn nisâe fîl mahîdi, ve lâ takrabûhunne hattâ yathurn(yathurne) fe izâ tetahherne fe’tûhunne min haysu emerekumullâh(emerekumullâhu) innallâhe yuhıbbut tevvâbîne ve yuhibbul mutetahhirîn(mutetahhirîne).
Diyanet İşleri = Sana kadınların ay hâlini sorarlar. De ki: “O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Sana hayız hakkında da soruyorlar. De ki: O bir pisliktir. Hayız vaktinde kadınlardan çekilin, temizleninceye dek onlara yaklaşmayın. Temizlendiler mi Allah size nasıl emrettiyse öylece yaklaşın. Şüphe yok ki Allah, adamakıllı tövbe edenleri ve iyice temizlenenleri sever.
Abdullah Parlıyan = Sana kadınların ay halleri hakkında soruyorlar. De ki: “O bir sıkıntı, kirlilik ve rahatsızlık halidir.” Bu yüzden, ay hali sırasında kadınların kadınlıklarından yararlanmayın, uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendileriyle cinsel ilişkide bulunmayın. Temizlendiklerinde ise, Allah'ın buyurduğu şekilde onlara yaklaşın. Doğrusu Allah pişmanlıkla kendisine yönelenleri ve tertemiz olanları sever.
Adem Uğur = Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
Ahmed Hulusi = Sana kadınların aybaşı hâlinden soruyorlar. . . O sıkıntılı bir dönemdir. Kadınlarla, âdet kanaması sürecinde, (kandan) temizleninceye kadar cinsel ilişkiye girmeyin. Temizlendikten sonra Allâh'ın hükmettiği yerden yaklaşabilirsiniz. Allâh kesinlikle yanlışlarından (dolayı) çok tövbe edenleri, çok arınanları sever.
Ahmet Tekin = Sana hayızlı, aybaşılı iken, kadınlarla ilişkinin hükmünü soruyorlar.'Aybaşı her iki tarafı da rahatsız eden, sağlıklı olmayan bir kirlilik halidir, zafiyet sebebidir. Bu sebeple, aybaşı halinde iken hanımlarınızdan uzak durun, aybaşı kanı kesilip temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.Temizlenip gusül abdesti aldıkları zaman Allah’ın meşrû kıldığı helâl yoldan onlara yaklaşın. Allah günah işlemekten vazgeçip tevbe edenleri, kendisine itaate yönelenleri sever, çok temizlenenleri de sever.' de.
Ahmet Varol = Sana bir de ay halinden soruyorlar. De ki: 'O bir eziyettir. Ay hali görmekte oldukları sırada kadınlarınızdan uzak durun ve temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. [45] Temizlenmelerinden sonra artık Allah'ın size emretmiş olduğu yerden kendilerine varın. Şüphesiz Allah çokça tevbe edenleri sever ve temizlenenleri de sever.'
Ali Bulaç = Sana 'kadınların aybaşı halini' sorarlar. De ki: "O, bir rahatsızlık (eza)dır. Aybaşı halinde kadınlardan ayrılın ve temizlenmelerine kadar onlara (cinsel anlamda) yaklaşmayın. Temizlendiklerinde, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever."
Ali Fikri Yavuz = Sana kadınların ay (âdet) hallerini de soruyorlar. De ki: “- O, nefret edilen bir pisliktir. Bunun için hayız (âdet) zamanında kadınlarınızdan ayrılın (cinsî münasebette bulunmayın) ve temizlenene kadar onlara yanaşmayın. Tam olarak temizlendikleri zaman, Allahın size emrettiği (Meşrû ve mübah) yerden onlara gidin (münasebette bulunun). Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri de sever, pisliklerden pâk olanları da sever.
Ali Ünal = Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
Bayraktar Bayraklı = Sana kadınların ay halleri hakkında soruyorlar. De ki: “O bir eziyettir. Âdet halinde kadınlardan uzak durunuz ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız; temizlendiklerinde ise Allah'ın size emrettiği şekilde onlara yaklaşınız. Doğrusu, Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.”
Bekir Sadak = Sana, kadinlarin aybasi hali hakkinda da sorarlar, de ki: «O bir ezadir". Aybasi halinde iken kadinlardan el cekin, temizlenmelerine kadar onlara yaklasmayin. Temizlendikleri zaman, Allah'in size buyurdugu yoldan yaklasin. Allah suphesiz daima tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.
Celal Yıldırım = Sana kadınların ay hâlinden de soruyorlar, de ki: O bir ezâ (kadını sıkıcı, erkeği tiksindirici, fakat kadın için yararlı) bir şeydir. Bu sebeple ay hâlinde iken kadınlardan uzak durun ; temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman Allah'ın size emrettiği yerden (üreme organından) onlara yaklaşın. Şüphesiz ki Allah çokça tevbe edenleri ve iyice temizlenenleri sever.
Cemal Külünkoğlu = Sana “kadınların adet halini” sorarlar. De ki: “O, (kadını sıkıcı ve erkeği tiksindirici) bir rahatsızlıktır. Bu yüzden adet halinde kadınlardan uzak durun ve temizlenmelerine kadar onlara (cinsel ilişki için) yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin (birleşin). Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.”
Diyanet İşleri (eski) = Sana, kadınların aybaşı hali hakkında da sorarlar, de ki: 'O bir ezadır (rahatsızlıktır)'. Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin, temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın. Allah şüphesiz daima tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.
Diyanet Vakfi = Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
Edip Yüksel = Sana aybaşı halini sorarlar, De ki: 'O bir rahatsızlıktır. Aybaşı halinde olan kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyin ve ondan kurtuluncaya kadar onlara yaklaşmayın. Kurtuldukları zaman ALLAH'ın size uygun gördüğü yerden onlarla cinsel ilişkide bulunun. ALLAH yönelenleri sever, arınanları sever.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Sana hayızdan da soruyorlar, deki o bir ezadır, onun için hayız zamanı kadınlardan çekilin ve temizlenene kadar onlara yanaşmayın, iyi temizlendiler mi o vakit Allahın emrettiği yerden onlara varın, her halde Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sana kadınların aybaşı adetlerinden soruyorlar. De ki: «O, bir eziyettir. Onun için adet günlerinde kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendikleri vakit, Allah'ın emrettiği yerden onlara varın. Allah, çok tevbe edenleri de sever çok temizlenenleri de sever.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.
Gültekin Onan = Sana 'kadınların aybaşı halini' sorarlar. De ki: "O bir rahatsızlık (eza)dır. Aybaşı halinde olan kadınlardan ayrılın ve temizlenmelerine / ondan kurtuluncaya kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendiklerinde / Kurtuldukları zaman Tanrı'nın size buyurduğu yerden onlara gidin. Kuşkusuz Tanrı tevbe edenleri sever, temizlenenleri / arınanları da sever.
Harun Yıldırım = Sana hayızdan da sorarlar. De ki: "O bir ezadır; onun için hayız halinde kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın. Doğrusu Allah çokça tevbe edenleri de sever, çokça temizlenenleri de sever.”
Hasan Basri Çantay = Sana kadınların ay haalini de sorarlar. De ki: «O bir ezadır (pislikdir). Onun için hayız zamanında kadınlar (ınızla cinsî münâsebet) den ayrılın, temizlendikleri vakta kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allahın size emretdiği yerden onlara gidin. Her halde Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok temizlenenleri sever.
Hayrat Neşriyat = Sana hayızdan da soruyorlar. De ki: 'O bir ezâdır!' Bu sebeble, hayızlı iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın! Temizlendikleri zaman ise, artık Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın! Şübhesiz ki Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.
İbni Kesir = Sana adet halinden de soruyorlar. De ki: O, bir ezadır. Onun için adet halinde kadınlarınızdan ayrılın. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara varın. Şüphesiz ki Allah; hem çok tevbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever.
Kadri Çelik = Sana, kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir eziyettir. Aybaşı halinde iken kadınlardan el çekin, temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın. Allah şüphesiz daima tevbe edenleri sever ve Allah temizlenenleri de sever.”
Muhammed Esed = Sana (kadınların) ay halleri hakkında soruyorlar. De ki: "O bir zayıflık halidir. Bu yüzden, ay hali sırasında kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın; temizlendiklerinde ise Allah'ın emrettiği şekilde onlara yaklaşın." Doğrusu, Allah pişmanlıkla kendisine yönelenleri ve özlerini temiz tutanları sever.
Mustafa İslamoğlu = Sana kadınların ay hali hakkında soruyorlar. De ki: "O sıkıntı verici bir rahatsızlıktır: Ay hali sırasında kadınları (rahat) bırakın ve onlar temizleninceye kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği gibi yaklaşın!" Hiç kuşkusuz Allah özden tevbe edenleri sever, özden teminlenenleri de sever.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sana hayz halinden soruyorlar. De ki: «O bir kerih şeydir. Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz. Ve onlara temizleninceye kadar yaklaşmayınız. Fakat iyice temizlendikleri vakit onlara Allah'ın size emrettiği yerden varın. Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tevbe edenleri sever ve çok temizlenenleri de sever.»
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana kadınların âdet hali hakkında soruyorlar. De ki: “O bir eziyettir. “Âdet halinde iken kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
Şaban Piriş = Sana, kadınların adet halinden de soruyorlar. De ki: -O bir ezadır, adet halinde iken kadınlardan uzak durun, temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah’ın size buyurduğu yoldan yaklaşın. Allah, şüphesiz daima tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.
Sadık Türkmen = Sana, kadınların hayzından/aybaşı halinden sorarlar. De ki: “O bir ezâdır/rahatsızlıktır. Onun için, hayızda/aybaşı halinde kadınlardan ayrı durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın! İyice temizlendiklerinde, Allah’ın size helâl/serbest kıldığı yerden onlara yaklaşın. Gerçekten Allah çokça tövbe edenleri/günahtan dönenleri sever ve çokça temizlenenleri (kendini geliştirenleri) de sever.
Seyyid Kutub = Sana kadınların aybaşı kanaması hakkında soru sorarlar. De ki; «O bir eziyet, bir rahatsızlıktır. «Aybaşı dönemlerinde kadınlardan uzak durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendiklerinde Allah'ın size emrettiği yoldan onlarla cinsel ilişki kurun. Hiç şüphesiz Allah tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.
Suat Yıldırım = Bir de sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: Bu, bir rahatsızlıktır, Onun için, âdet sırasında kadınlardan geri durun ve onlar temizleninceye kadar, kendilerine cinsel yaklaşmada bulunmayın! Temizlendikten sonra, Allah’ın izin verdiği şekilde onlara yaklaşın! Allah tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri de sever.
Süleyman Ateş = Sana âdet görmeden soruyorlar. De ki: "O eziyettir." Âdet halinde kadınlardan çekilin, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allâh'ın emrettiği yerden onlara varın. Allâh tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever.
Tefhim-ul Kuran = Sana 'kadınların aybaşı halini' sorarlar. De ki: «O, bir rahatsızlık (eza) dır. Aybaşı halinde kadınlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Eğer temizlenirlerse, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.»
Ümit Şimşek = Sana kadınların ay halini de soruyorlar. De ki: O bir rahatsızlıktır. Onun için, ay halinde olan kadınlardan geri durun ve temizleninceye kadar onlarla ilişkiye girmeyin. Temizlendikten sonra ise, Allah'ın izin verdiği yönden onlara varın. Şüphesiz, Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.
Yaşar Nuri Öztürk = Sana adet halini de sorarlar. De ki: "O, insana rahatsızlık veren bir haldir. Hayızlı oldukları sırada kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde, Allah'ın emrettiği yerden onlara gidin." Şu bir gerçek ki Allah, çok tövbe edenleri sever, iyice temizlenenleri de sever.
İskender Ali Mihr = Sana hayz halinden (kadınların belirli günlerinden) soruyorlar. De ki: “O bir ezadır. Bu yüzden hayz zamanında (belirli günlerinde) kadınlardan (cinsel olarak) uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman ise artık Allah’ın emrettiği yerden onlarla biraraya gelin. Muhakkak ki Allah, tevvabin olanları (tövbe edenleri) sever ve temizlenenleri sever.
İlyas Yorulmaz = Sana kadınların ay halini soruyorlar. Deki “Ay hali (kadınlar için) eziyettir. Ay hallerinde onlardan ayrılın. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği şekilde kadınlarınıza yaklaşın. Allah hatadan dönenleri ve temizlenenleri sever. ”
Bakara / 223 - Nisâukum harsun lekum, fe’tû harsekum ennâ şi’tum ve kaddimû li enfusikum vettekûllâhe va’lemû ennekum mulâkûh(mulâkûhu), ve beşşiril mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin. Allah’a karşı gelmekten sakının ve her hâlde onun huzuruna varacağınızı bilin. (Ey Muhammed!) Mü’minleri müjdele.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kadınlarınız, tarlalarınızdır. Tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin ve kendiniz için de önceden hazırlıkta bulunun. Allah'tan sakının ve bilin ki ona ulaşacaksınız. Müjdele inananları.
Abdullah Parlıyan = Kadınlarınız sizin için nesil yetiştiren tarlalarınızdır. Tarlanıza nasıl isterseniz öylece varın. Önceden iyi davranışlarla kendinizi cinsel ilişkiye hazırlayın. Yolunuzu Allah ve kitabıyla bulun ve bilin ki, O'na mutlaka kavuşacaksınız. Ey peygamber! Bu gerçekleri inananlara müjdele.
Adem Uğur = Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!
Ahmed Hulusi = Kadınlarınız sizin (evlat verecek) tarlanızdır. Ona göre, nasıl isterseniz öylece ekin tarlanızı. Nefsleriniz için geleceğe hazırlık yapın. Ve Allâh'tan korunun ve iyi bilin ki, O'na kavuşacaksınız. İman edenlere müjdele!
Ahmet Tekin = Hanımlarınız sizin için birer tarladır. Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak iradesinin tecellisi içinde dilediğiniz tarzda tarlanıza girin. İlişkiden önce birbirinizin hayrına vesile olacak, maddî, manevî, cinsî hazırlıklar yapın. Allah’a sığınıp, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun, onun huzurunda hesap vereceğinizi bilmelisiniz.Mü’minlere dünyada, yardım, zafer ve devlet, âhirette cennet müjdesini ver.
Ahmet Varol = Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Artık tarlalarınıza istediğiniz gibi varın. Kendiniz için de ileride yararlanacağınız şeyler hazırlayın. Allah'a karşı gelmekten de sakının ve bilin ki siz O'na kavuşacaksınız. Mü'minleri de müjdele.
Ali Bulaç = Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak güzel davranışlar) takdim edin. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki elbette O'na kavuşucusunuz. İman edenlere müjde ver.
Ali Fikri Yavuz = Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tarlanızdır. O halde tohum ekilen tarlanıza (ön tarafa), nasıl isterseniz öyle varın. Kendileriniz için ileriye hazırlık yapın, önceden iyi ameller gönderin. Allah’dan korkun ve muhakkak onun huzuruna varacağınızı bilin. Takvâ sahibi müminlere cenneti müjdele.
Ali Ünal = Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
Bayraktar Bayraklı = Eşleriniz sizin için ürün veren topraktır. Öyleyse, toprağınızı dilediğiniz gibi işleyin. Kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'tan sakının; bilin ki siz Allah'a kavuşacaksınız. Müminleri müjdele!
Bekir Sadak = Kadinlariniz sizin tarlanizdir, tarlaniza istediginiz gibi gelin. Istikbal icin hazirlikli olun, Allah'tan sakinin. O'na, hic suphesiz kavusacaginizi bilin, bunu inananlara mujdele.
Celal Yıldırım = Kadınlarınız sizin (ürün veren, insan yetiştiren) tarlanızdır; tarlanıza nasıl (ve ne zaman) isterseniz geliniz. Bir de kendiniz için önceden (güzel ve yararlı) amelleri sunun; Allah'tan korkun; O'na elbette kavuşacağınızı bilin. Ve Sen, inananları müjdele!
Cemal Külünkoğlu = Kadınlarınız sizin için bir (döl) ekme yeridir. O halde tarlanıza (adet halleri dışında) nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayın ve mutlaka O'na kavuşacağınızı bilin. (Ey peygamber!) İnananları müjdele!
Diyanet İşleri (eski) = Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin. İstikbal için hazırlıklı olun, Allah'tan sakının. O'na, hiç şüphesiz kavuşacağınızı bilin, bunu inananlara müjdele.
Diyanet Vakfi = Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!
Edip Yüksel = Kadınlarınız, (tohum ektiğiniz) tarlalarınızdır. Tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için geleceğe hazırlanın. ALLAH'ı dinleyin ve onunla mutlaka karşılaşacağınızı bilin. İnananlara müjde ver.
Elmalılı Hamdi Yazır = kadınlarınız sizin için bir harsdir, o halde harsinize nasıl isterseniz varın ve kendileriniz için ileriye hazırlık yapın ve Allahdan korkun ve her halde onun huzuruna varacağınızı bilin, müjdele mü'minlere
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve herhalde onun huzuruna varacağınızı bilin! Sen müminleri müjdele!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!
Gültekin Onan = Kadınlarınız sizin (tohum ektiğiniz) tarlalarınızdır. Tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için [geleceğe hazırlık olarak güzel davranışlar] takdim edin. Tanrı'dan korkup sakının ve bilin ki elbette O'na kavuşucusunuz. İnançlılara müjde ver.
Harun Yıldırım = Kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi yaklaşın. Kendiniz için takdim edin. Bir de Allah'tan sakının ve bilin ki siz muhakkak O'na kavuşucusunuz. Mü’minleri müjdele!
Hasan Basri Çantay = Kadınlarınız sizin (evlâd yetişdiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi, gelin. Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin (hayırlı evlâdlar yetişdirin). Bir de Allahdan korkun ve bilin ki her halde siz ona kavuşacaksınız. îman edenlere müjdele.
Hayrat Neşriyat = Kadınlarınız sizin için bir tarladır; öyle ise tarlanıza dilediğiniz şekilde gelin ve kendiniz için (sâlih amellerle) hazırlık yapın! Hem Allah’dan sakının ve gerçekten siz O’na kavuşacak kimseler olduğunuzu bilin! (Ey Resûlüm!) O hâlde mü’minleri müjdele!
İbni Kesir = Kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Ve kendiniz için önceden iyi ameller gönderin. Bir de Allah'tan korkun. Ve bilin ki; siz, şüphesiz O'na kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele.
Kadri Çelik = Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza (haram kılınmış zamanlar müstesna) istediğiniz zaman varın. Kendiniz için (salih çocuklar edinerek) önceden (güzel ameller) takdim edin, Allah'tan sakının. O'na, hiç şüphesiz kavuşacağınızı bilin ve (bunu), iman edenlere müjdele.
Muhammed Esed = Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır; tarlanıza dilediğiniz şekilde girin, ama önce kendi ruhlarınız için bir hazırlık yapın. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve bilin ki, O'na mutlaka kavuşacaksınız. Ve sen de (ey peygamber), imana erişenleri müjdele.
Mustafa İslamoğlu = Kadınlarınız, sizin için bir tür tarladır; tarlanıza nereden, nasıl ve ne zaman isterseniz öyle varın! Fakat önce kendi canlarınız için bir hazırlık yapın! Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve unutmayın ki, mutlaka O'na kavuşacaksınız! Artık sen de mü'minleri müjdele!
Ömer Nasuhi Bilmen = Kadınlarınız sizin için bir ekin mahallidir. Binaenaleyh bu ekin yerinize nasıl isterseniz varın ve kendiniz için (güzel ameller) takdim edin. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz. Ve biliniz ki sizler şüphesiz O'nun huzuruna varacaksınızdır. Ve mü'minleri müjdele.
Ömer Öngüt = Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için ileriye hazırlık yapın, önceden iyi ameller gönderin. Allah'tan korkun, O'na mutlaka kavuşacağınızı bilin. Müminleri müjdele!
Şaban Piriş = Kadınlar sizin tarlanızdır! Tarlanıza istediğiniz gibi gelin, kendiniz için önceden hazırlık yapın. Ve Allah’tan korkun ve O’na kavuşacağınızı bilin, bunu müminlere müjdele!
Sadık Türkmen = Kadınlarınız sizin için çocuk ekilen bir tarla gibidir. O halde tarlanıza, istediğiniz şekilde (sevgiyle/merhametle) yaklaşın ve kendi(geleceği)niz için (iyilikler) takdim edin (gönderin). Allah’a karşı gelmekten sakının. Ve bilin ki, siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız (ve O da size yaptıklarınızın karşılığını verecektir). Müminleri müjdele!
Seyyid Kutub = Kadınlarınız sizin çocuk üreten tarlalarınızdır. O halde, tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için ileriye dönük hazırlık yapın, günah işlemekten sakının ve mutlaka Allah 'a kavuşacağınızı bilin. Bunu müminlere müjdele.
Suat Yıldırım = Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın. Allah’ın haram kıldığı şeylerden korunun ve O’nun huzuruna varacağınızı iyi bilin. (Ey Resulüm)! müminleri müjdele!
Süleyman Ateş = Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için ileriye hazırlık yapın ve mutlaka Allah'a kavuşacağınızı bilin. İnananları müjdele.
Tefhim-ul Kuran = Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak güzel davranışlar) takdim edin. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki elbette O'na kavuşucusunuz. İman edenlere müjde ver.
Ümit Şimşek = Kadınlarınız, tarlalarınızdır; tarlalarınıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için de hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve ona kavuşacağınızı unutmayın. Müjdele o mü'minleri!
Yaşar Nuri Öztürk = Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Öz benlikleriniz için önceden bir şeyler gönderin. Allah'tan korkun ve bilin ki, O'na mutlaka ulaşacaksınız. İman sahiplerine müjde ver.
İskender Ali Mihr = Kadınlarınız sizin için tarladır. O halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle yaklaşın. Ve kendiniz için (derecelerinizi arttıracak ameller) takdim edin. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na mülâki olacağınızı (kavuşacağınızı) bilin. Ve mü’minleri müjdele.
İlyas Yorulmaz = Kadınlar sizin tarlanızdır, o halde tarlanıza dilediğiniz yerden girin. Kendiniz için doğru ameller ortaya koyun, Allah dan korunun. Bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız, inananları müjdele.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ettiğiniz yeminlerden dolayı iyilik etmenize, sakınmanıza, insanların arasını bulmanıza Allah'ı engel etmeyin. Allah duyar ve bilir.
Abdullah Parlıyan = Allah adına yaptığınız yeminler; iyilik etmenize, yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmanıza, insanlar arasında barışın getirilmesine engel teşkil etmesin. Zira Allah herşeyi duyan ve herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Yeminlerinizden dolayı Allah'ı (O'nun adını), iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.
Ahmed Hulusi = Allâh adına yaptığınız yeminler; iyilik yapmak, korunmak, insanlar arasını düzeltmek gibi konularda size engel olmasın. Allâh Semi'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Yeminlerinizden dolayı, Allah’ı, sözünüzde durmanıza, iyilik etmenize, Allah’a sığınmanıza, emirlerine yapışmanıza, günahlardan arınmanıza, azaptan korunmanıza, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranmanıza, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olmanıza ve insanların arasını, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzeltmenize, geliştirmenize engel haline getirmeyin. Allah her şeyi işitir ve bilir.
Ahmet Varol = Yeminlerinizi bahane ederek iyilik yapmanız, kötülüklerden sakınmanız ve insanların aralarını düzeltmeniz konusunda Allah'ı engel kılmayın. Allah duyandır, bilendir. [46]
Ali Bulaç = Bir de yeminlerinizi bahane ederek; iyilik yapmanız, sakınmanız ve insanların arasını düzeltmenize Allah'ı engel kılmayın. Allah işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Bir de sözünüzde durmanız, takva sahibi olmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için Allah’ı yeminlerinize hedef yapmayın. Allah kemaliyle işitici ve bilicidir. (Bir işi yapmak veya yapmamak hususunda Allah’ın adı ile yemin edipte Allah Tealâ’yı engel tutarak, yemininizi bozmayız diye, hayır yapmaktan geri kalmayınız. Yeminin bozulmasında hayır bulunan işi yapın ve keffaretini ödeyin.)
Ali Ünal = (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Allah adına yaptığınız yeminleri, iyilik yapmanıza, takvâya ve insanlar arasında barışı gerçekleştirmenize engel kılmayın. Zira Allah, her şeyi duyandır; her şeyi bilendir.
Bekir Sadak = Insanlarin arasini duzeltmeniz, gunahtan sakinmaniz ve iyi olmaniz icin, Allah'a yaptiginiz yeminleri engel kilmayin, Allah isitir ve bilir.
Celal Yıldırım = İyilik etmeniz, Allah'tan korkup günah ve kötülükden sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için Allah'ı yeminlerinizle engel yapmayın. Allah işiten ve bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Allah adına yaptığınız yeminler, erdemliliğe, Allah'a karşı sorumluluk bilincine ve insanlar arasında barışın getirilmesine engel teşkil etmesin. Muhakkak Allah, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanların arasını düzeltmeniz, günahtan sakınmanız ve iyi olmanız için, Allah'a yaptığınız yeminleri engel kılmayın, Allah işitir ve bilir.
Diyanet Vakfi = Yeminlerinizden dolayı Allah'ı (O'nun adını), iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.
Edip Yüksel = Halk arasında iyi, erdemli ve dürüst görünmek için ALLAH'ı yeminlerinize alet etmeyin. ALLAH İşitir, Bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de sözünüzde durmanız ve mütteki olmanız ve nasın arasını düzeltmeniz için Allahı yeminlerinize hedef veya siper edip durmayın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de sözünüzde durmanız, takva sahibi olmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için Allah'ı yeminlerinize hedef edip durmayın. Allah, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sözünüzde durmanız, kötülükten sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için, Allah'ı yeminlerinize hedef veya siper edip durmayın. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Gültekin Onan = Bir de yeminlerinizi bahane ederek, iyilik yapmanız, sakınmanız ve insanların arasını düzeltmenize Tanrı'yı engel kılmayın. Tanrı işitendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Allah’ı yeminleriniz sebebiyle iyilik yapmanıza, sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Şüphesiz ki Allah Semi’dir, Alîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Allahı, yeminlerinizden dolayı, iyilik etmenize, (fenalıkdan) sakınmanıza, insanların arasını bulmıya engel yapmayın. Allah (her şey'i) hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir.
Hayrat Neşriyat = Allah’ı, yeminleriniz dolayısıyla iyilik yapmanıza, (günahlardan) sakınmanıza veinsanların arasını düzeltmenize engel (bahâne) kılmayın! Çünki Allah, Semî' (yeminlerinizi işiten)dir, Alîm (niyetlerinizi bilen)dir.
İbni Kesir = Yeminlerinizde; Allah'ı iyilik etmenize, fenalıktan sakınmanıza ve insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Allah Semi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = İnsanların arasını düzeltmeniz, günahtan sakınmanız ve iyi olmanız için, Allah'a yaptığınız yeminleri engel kılmayın. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.
Muhammed Esed = Allah adına yaptığınız yeminler, erdemliliğe, Allah'a karşı sorumluluk bilincine ve insanlar arasında barışın getirilmesine engel teşkil etmesin. Zira Allah, her şeyi duyan, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Allah adına ettiğiniz yeminler, erdemliliğe, sorumluluğun gereğini yerine getirmeye ve insanlar arası barışın sağlanmasına engel teşkil etmesin! Allah her şeyi işitir, tarifsiz bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Allah Teâlâ'yı yeminlerinize maruz kılmayınız ki günahtan berî olasınız. Ve muttakî bulunasınız. Ve nâs arasını ıslah edebilesiniz. Ve Allah Teâlâ semîdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Yeminlerinizde Allah'ı; iyilik etmenize, kendisinden korkmanıza, insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = Yeminleriniz sebebiyle iyilik yapmanıza, takva sahibi olmanıza ve insanların arasını bulmanıza Allah’ı engel kılmayın. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.
Sadık Türkmen = (akrabaya ve de hiçkimseye) iyilik etmemek, takvaya sarılmamak (Allah’ın sınırlarına saygı göstermemek), insanların arasını düzeltmemek yolundaki yeminlerinize Allah’ı engel yapmayın. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Sakın Allah adına yaptığınız yeminleri iyilik etmeye, günahlardan sakınmaya ve insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Hiç Şüphesiz Allah işiten ve bilendir.
Suat Yıldırım = Bir de Allah adına yemin ederek; iyilik etmeye, günahlardan uzak durmaya ve insanların arasını düzeltmeye O’nun adını engel yapmayın. Allah hakkıyla işitir ve bilir.
Süleyman Ateş = Allâh'ı,yemin(ettiğiniz iş)lerinize (yani) iyilik etmenize, (kötülüklerden) korunmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın. Allâh, işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Bir de yeminlerinizi bahane ederek iyilik yapmanız, sakınmanız ve insanların arasını düzeltmenize Allah'ı engel kılmayın. Allah işitendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Allah adına ettiğiniz yeminleri, iyilik yapmaya, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını bulmaya engel kılmayın. Allah herşeyi işitir, herşeyi bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = İyilik etmenize, takvaya sarılmanıza, insanlar arasında barışı kurmanıza engel yapmak üzere Allah'ı yeminlerinize siper haline getirmeyin. Allah, her şeyi duyar, her şeyi bilir.
İskender Ali Mihr = Ebrar olmanız, takva sahibi olmanız ve insanların arasını ıslâh etmeniz için (sizi alıkoyan) yeminleriniz sebebiyle, Allah’ı engel kılmayın (Allah’ı kendinize siper etmeyin). Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir), Alîm’dir (en iyi bilendir).
İlyas Yorulmaz = Allah adına yaptığınız yeminlerinizi, iyilik yapmanıza engel yapmayın (iyilik yapmayı engelleyen yeminleri bozun). Allah dan korunun, insanların aralarını düzeltin. Allah işiten ve bilendir.
Bakara / 225 - Lâ yuâhızukumullâhu bil lagvi fî eymânikum ve lâkin yuâhızukum bi mâ kesebet kulûbukum vallâhu gafûrun halîm(halîmun).
Diyanet İşleri = Allah, sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, fakat sizi kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah, boş yere yemin ettiğiniz için sizi suçlu tutmaz, kalplerinizde, niyet yüzünden kazandığınız günah dolayısıyla sizi suçlu tutar. Allah suçları örter, ceza vermede acele etmez.
Abdullah Parlıyan = Allah, kasıtsız düşünmeden yapmış olduğunuz alışkanlık halindeki yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz, ama kalplerinizin kuvvetli eğilim ve arzularından sorumlu tutacaktır. Allah çok affedici ve yumuşak davranandır.
Adem Uğur = Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Lâkin kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah gafûrdur, halîmdir.
Ahmed Hulusi = Allâh bilmeyerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat kalplerinizin (bilincinizin, haddi aşan) getirisinden sorumlu tutar. Allâh Ğafûr'dur, Haliym'dir.
Ahmet Tekin = Allah, kasıtsız, gelişigüzel yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, cezalandırmaz. Lâkin bilerek, kasıtlı yaptığınız, zihnen ve kalben sorumluluğunu yüklendiğiniz yeminler sebebiyle sizi sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcı, kudretli, âdil ve müsamahakârdır, fırsatlar ve imkânlar tanır.
Ahmet Varol = Allah dil sürçmesiyle yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Ama kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. [47] Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır.
Ali Bulaç = Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş, amaçsız sözler'den dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır.
Ali Fikri Yavuz = Allah, sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi, kalblerinizin irtikâp ettiği yeminlerle sorumlu tutar da muahaze eder. Allah, yanılarak yemin edenleri bağışlayıcıdır, halîmdir (azâba hak kazananların azâbını geciktirmekle rızıklarını vericidir.)
Ali Ünal = Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
Bayraktar Bayraklı = Allah, düşünmeden yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz; ama kalplerinizin eylemlerinden sorumlu tutar. Allah, çok affedicidir; yumuşak davranandır.
Bekir Sadak = Allah sizi rastgele yeminlerinizden dolayi degil, fakat kalblerinizin kasdettigi yeminlerden dolayi sorumlu tutar. Allah bagislayandir, Halim'dir.
Celal Yıldırım = Allah sizi, bilmeyerek rasgele yaptığınız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Ama kalblerinizin kasdettiği yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir..
Cemal Külünkoğlu = Allah, düşünmeden yapmış olduğunuz yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmayacak, ama kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutacaktır. Allah, çok bağışlayandır, halimdir (rızıkları günahlardan dolayı kesmeyen ve ceza vermekte de acele etmeyendir).
Diyanet İşleri (eski) = Allah sizi rastgele yeminlerinizden dolayı değil, fakat kalblerinizin kasdettiği yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, Halim'dir.
Diyanet Vakfi = Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Lâkin kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah gafûrdur, halîmdir.
Edip Yüksel = ALLAH yaptığınız kasıtsız yeminlerinizden sizi sorumlu tutmaz; ancak kalbinizdeki gerçek niyetinizden sorumlu tutar. ALLAH Bağışlayandır, Şefkatlidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah sizi yeminlerinizde bilmiyerek ettiğiniz -lağıv- le mü'ahaze etmez ve lâkin kalblerinizin irtikâb ettiği yeminlerle mü'ahaze eder ve Allah gafurdur, halîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah, sizleri ağız alışkanlığıyla yaptığınız yeminlerden dolayı cezalandırmaz. Ancak gönüllerinizin bilinçli yaptığı yeminlerden sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayıcı, çok halimdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağıv (herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yemin)dan sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.
Gültekin Onan = Tanrı sizi yeminlerinizdeki 'rasgele söylemelerinizden, boş, amaçsız sözler'den dolayı sorumlu tutmaz; ancak kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Tanrı, bağışlayandır, yumuşak davranandır.
Harun Yıldırım = Allah sizi yeminlerinizdeki lağiv sebebiyle sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandığından sorumlu tutar. Şüphesiz Allah Ğafur’dur, Halim’dir.
Hasan Basri Çantay = Allah, sizi yeminlerinizdeki «lâğv» dan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi kalplerinizin azmetdiği yeminler yüzünden muaahaze eder. Allah çok yarlığayıcıdır, halîmdir (kullarının günâhı sebebiyle azıklarını da kesici değildir).
Hayrat Neşriyat = Allah, yeminlerinizdeki kasıdsız hatâ(larınız) ile sizi mes’ûl tutmaz, fakat kalblerinizin kazandığı (asıl kasdettiğiniz yeminler) ile sizi mes’ûl tutar. Çünki Allah, Gafûr(çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.
İbni Kesir = Yeminlerinizdeki lağvden dolayı Allah, sizi sorumlu tutmaz. Ancak kalblerinizin kazandığı şeyden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah Gafur'dur, Halim'dir.
Kadri Çelik = Allah kasıtsız yaptığınız yeminlerinizden dolayı değil, fakat kalplerinizin kazandığı (kasıtlı yaptığı) yeminler sebebiyle sizi sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, hilim sahibidir.
Muhammed Esed = Allah, düşünmeden yapmış olduğunuz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmayacak, ama kalplerinizin (ihtirasla) arzuladıklarından sorumlu tutacaktır: Allah, çok affedicidir, çok tahammül (hilm) sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Allah, düşünmeden yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin aldığı tavırdan sorumlu tutacaktır; ama Allah tarifsiz bağışlayandır, cezalandırmadan önce fırsat tanıyandır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ sizleri yeminlerinizdeki lağıvden dolayı muaheze etmez. Fakat sizleri kalblerinizin kesbettiği şey ile muaheze buyurur. Ve Allah Teâlâ gafûrdur, halîmdir.
Ömer Öngüt = Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi kalplerinizin kastettiği yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayıcıdır, Halîm'dir.
Şaban Piriş = Allah, sizi kasıtsız (olarak yaptığınız) yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayandır, çok şefkat, merhamet edendir.
Sadık Türkmen = Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, fakat sizi kalplerinizin kazandığı/onayından geçen, (bilinçli yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayandır, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verendir).
Seyyid Kutub = Allah sizi ağız alışkanlığı sonucu yaptığınız yeminlerden sorumlu tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayıcıdır ve halimdir.
Suat Yıldırım = Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı kınamaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlere uymazsanız sizi sorumlu tutar. Allah çok affedicidir, cezayı çabuklaştırmaz (tövbe için fırsat tanır).
Süleyman Ateş = Allâh sizi, yaptığınız kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allâh bağışlayandır, halimdir.
Tefhim-ul Kuran = Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş sözler (lağv) 'den dolayı sorumlu tutmaz; fakat sizi kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır.
Ümit Şimşek = Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizde beslediğiniz niyetten sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır ve hilim sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah sizi, dil sürçmesi sonucu lağv olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz; ama O sizi kalplerinizin kazandığından hesaba çeker. Allah Gafûr'dur, çok affeder; Halîm'dir, çok yumuşak davranır.
İskender Ali Mihr = Allah sizi, yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı muaheze etmez (sorumlu tutmaz). fakat, kalplerinizin kazandığı şeylerden (negatif derecelerden, şerlerden, günahlardan) sizi muaheze eder (sorumlu tutar). Ve Allah, Gafûr’dur, Halîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Allah, rast gele ağız alışkanlığıyla yapmış olduğunuz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmayacak. Ancak, kalplerinizin bir kazanç elde etmek için yaptığı yeminlerden sorumlu tutacaktır ve Allah bağışlayan ve çok çok toleranslı olandır.
Bakara / 226 - Lillezîne yu’lûne min nisâihim terabbusu erbaati eşhur(eşhurin), fe in fâû fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Diyanet İşleri = Eşlerine yaklaşmamağa yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde) dönerlerse, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kadınlarına yaklaşmamak için yemin edenler, dört ay beklerler. Erkekler, bundan vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah suçları örter, rahîmdir.
Abdullah Parlıyan = Kadınlarına cinsel yaklaşımda bulunmayacaklarına yemin edenlerin dört ay beklemeleri gerekir. Şayet erkekler bu süre bitmeden keffaret verip kadınlarına dönerlerse unutmayın ki, Allah çok affeden ve çok acıyandır.
Adem Uğur = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir.
Ahmed Hulusi = Karılarına yaklaşmama yemini edenlere dört ay bekleme vardır. Şayet bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse, muhakkak Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = Hanımlarıyla ilişki kurmamaya yemin edenlere, dört aylık bekleme süresi konmuştur. Eğer bu müddet içinde hanımlarına dönerlerse, biliniz ki, Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenlerin dört ay bekleme süreleri vardır. Eğer (bu süre içinde) yeminlerinden dönerlerse bilsinler ki, Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Ali Bulaç = Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde eşlerine) dönerlerse, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ali Fikri Yavuz = Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer bu müddet içerisinde erkekler yeminlerinden dönerek hanımlarına yanaşır da keffaret verirlerse, şüphesiz ki Allah bu şekilde yeminlerini bağışlaycıdır, esirgeyicidir.
Ali Ünal = Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Bayraktar Bayraklı = Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay bekleyebilirler. Eğer bu müddet zarfında hanımlarına dönerlerse, şüphesiz Allah affedicidir; merhamet sahibidir.
Bekir Sadak = Kadinlarina yaklasmamaya yemin edenler, dort ay bekleyebilirler; eger yeminlerinden donerlerse, bilsinler ki Allah bagislar ve merhamet eder.
Celal Yıldırım = Kadınlarına cinsî yaklaşmada bulunmamaya yemin edenlere dört ay beklemek gerekir. Şayet erkekler (bu süre bitmeden keffaret verip karılarına) dönerlerse, şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir..
Cemal Külünkoğlu = Eşlerine yaklaşmayacaklarına dair yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu müddet içinde yeminlerine kefaret ödeyerek hanımlarına) dönerlerse, kuşku yok ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Diyanet İşleri (eski) = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler, dört ay bekleyebilirler; eğer yeminlerinden dönerlerse, bilsinler ki Allah bağışlar ve merhamet eder.
Diyanet Vakfi = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir.
Edip Yüksel = Kadınlarını boşamayı tasarlayanlar (sağlıklı bir karar için) dört ay beklemeli. Vazgeçip uzlaşırlarsa ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kadınlarından perhiz yemini (îlâ) edenler için dört ay beklemek vardır, şayed rücu' ederlerse şüphesiz Allah gafur, rahîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eşlerine yaklaşmamak için perhiz yemini eden erkeklerin dört ay beklemeleri gerekir. Şayet eşlerine dönerlerse şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kadınlarından îlâ edenler (onlara yaklaşmamaya yemin edenler) için dört ay beklemek vardır. Eğer bu yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Gültekin Onan = Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde eşlerine) dönerlerse, kuşkusuz Tanrı bağışlayandır, esirgeyendir.
Harun Yıldırım = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer dönerlerse şüphesiz ki Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.
Hasan Basri Çantay = Kadınlarına yaklaşmamıya yemîn edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer erkekler (o müddet içinde keffâret yaparak zevcelerine) dönerlerse şüphe yok ki Allah cidden yarlığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.
Hayrat Neşriyat = Kadınlarından uzak durmaya yemîn edenler için dört ay beklemek (mecbûriyeti)vardır. O hâlde (bu müddet içinde kadınlarına) dönerlerse, artık şübhesiz ki Allah, Gafûr(çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
İbni Kesir = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah Gafur'dur, Rahim'dir.
Kadri Çelik = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler, dört ay beklerler; bundan sonra dönerlerse, (bilsinler ki) şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.
Muhammed Esed = Eşlerine yaklaşmayacaklarına dair yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır; şayet (yeminlerinden) dönerlerse, unutmayın ki Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenlere dört ay bekleme süresi vardır. Şayet dönerlerse, iyi bilsinler ki Allah tarifsiz bağış, eşsiz merhamet sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Zevcelerine yaklaşmamağa yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer bu yeminlerinden rücu ederlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ gafûrdur, rahîmdir.
Ömer Öngüt = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenlerin dört ay beklemeleri gerekir. Eğer o süre içinde kadınlarına dönerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, merhamet edendir.
Şaban Piriş = Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenlerin, dört ay beklemeleri gerekir. Eğer (yeminlerinden) dönerlerse şüphesiz Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.
Sadık Türkmen = Eşlerine yaklaşmayacağına dair yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde) dönerlerse (sorun yok), şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Seyyid Kutub = Eşlerine yaklaşmamaya yemin edenler dört ay bekleyebilirler. Eğer bu yeminlerinden dönerlerse, kuşku yok ki, Allah bağışlayıcıdır ve merhametlidir.
Suat Yıldırım = Eşlerine yaklaşmamaya yemin eden kocaların, dört ay bekleme hakkı vardır. Şayet kocaları bu süre bitmeden eşlerine dönerlerse bunda mahzur yoktur. Çünkü Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.
Süleyman Ateş = Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler için ancak dört ay bekleme (hakkı) vardır. Eğer (o süre) içinde dönerlerse Allâh bağışlayan, merhamet edendir.
Tefhim-ul Kuran = Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde) dönerlerse, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Ümit Şimşek = Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört aylık bir bekleyiş vardır. Bu süre içinde dönecek olurlarsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kadınlar hakkında îlâ/yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme vardır. Eğer o süre içinde eşlerine dönerlerse Allah bağışlayan, merhamet edendir.
İskender Ali Mihr = Kadınlarına (yaklaşmamaya) yemin edenler, dört ay (ayrı kalıp) beklerler. Fakat eğer (erkekler, bu süre dolmadan kefaret verip de kadınlarına) dönerlerse, o taktirde muhakkak ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Eşlerine yaklaşmayacaklarına yemin edenler, dört ay beklerler. Eğer (eşlerine) dönerlerse, bilin ki Allah bağışlayan ve acıyandır.
Bakara / 227 - Ve in azemût talâka fe innallâhe semîun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Eğer (yemin edenler yeminlerinden dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Boşamayı kurmuşlarsa şüphe yok ki Allah duyar ve bilir.
Abdullah Parlıyan = Eğer boşanmaya kesin kararlı iseler, Allah herşeyi işitendir, herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Eğer (müddeti içinde dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.
Ahmed Hulusi = Eğer boşamaya karar verirlerse, şüphesiz Allâh Semi'dir, Aliym'dir (niyetlerini bilir).
Ahmet Tekin = Boşanmaya karar verirlerse, Allah’ın, onların sözlerini işittiğini, maksatlarını bildiğini hatırınızdan çıkarmayın.
Ahmet Varol = Eğer boşamayı amaçlarlarsa şüphesiz ki, Allah işitendir, bilendir.
Ali Bulaç = (Yok) Eğer boşamada kararlı davranırsa (boşanırlar). Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Bu türlü yemin edenler eğer kadınlarını boşamaya karar verirlerse onu yerine getirirler. Şüphesiz Allah söylediklerini işidici (niyetlerini) gerçekten bilcidir.
Ali Ünal = Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
Bayraktar Bayraklı = Eğer boşamaya karar verirlerse, şüphesiz Allah işitendir; bilendir.
Bekir Sadak = sayet bosanmaya kararli iseler, bilsinler ki Allah suphesiz isitir ve bilir.
Celal Yıldırım = Yok eğer boşamaya azmederlerse, (o takdirde boşayabilirler.) Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve bilendir..
Cemal Külünkoğlu = Eğer (yemin edenler yeminlerinden dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Şayet boşanmaya kararlı iseler, bilsinler ki Allah şüphesiz işitir ve bilir.
Diyanet Vakfi = Eğer (müddeti içinde dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.
Edip Yüksel = Boşamaya kararlıysalar, ALLAH İşiten ve Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yok eğer talâka azmetmişlerse şüphesiz Allah söylediklerini işidir, kurduklarını bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak, eğer boşanmaya karar verirlerse, şüphesiz Allah, söylediklerini işitir, kurduklarını bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yok eğer boşamaya karar vermişlerse, şüphesiz ki Allah söylediklerini işitir, kurduklarını bilir.
Gültekin Onan = (Yok) Eğer boşanmada kararlı davranırlarsa (boşanırlar). Kuşkusuz Tanrı işitendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Şayet boşanmaya karar verirlerse. Şüphesiz Allah Semi'dir, Alîm'dir.
Hasan Basri Çantay = Eğer (o suretle yemîn edenler ric'at etmeyib de kadınlarını) boşamıya karar verirlerse (ayrılırlar). Şübhesiz Allah (onların sözlerini) hakkıyle işidici, (niyyetlerini) gerçekden bilicidir.
Hayrat Neşriyat = Eğer boşamaya karar verirlerse, artık muhakkak ki Allah, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.
İbni Kesir = Şayet boşanmaya karar verirlerse, muhakkak Allah Semi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Yok eğer boşanmaya karar verirlerse, (bilsinler ki) Allah şüphesiz işitendir, bilendir.
Muhammed Esed = Ama eğer ayrılmaya kararlı iseler, unutmayın ki Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Ama eğer ayrılmaya karar verirlerse, bilsinler ki Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer talaka azmederlerse muhakkak Allah-ü Azîmü'şşân semîdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Eğer boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = Eğer boşanmaya karar verirlerse şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Sadık Türkmen = Eğer, (yemin edenler yeminlerinden dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki; Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Eğer boşanmaya karar verirlerse kuşku yok ki Allah işiten ve bilendir.
Suat Yıldırım = Yok eğer boşanmaya azmederlerse, bilsinler ki Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.
Süleyman Ateş = Eğer boşamağa kesin karar verirlerse, şüphesiz Allâh işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = (Yok) Eğer boşamada kararlı davranırsa (boşanırlar) . Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Eğer boşanmaya azmederlerse, şüphesiz ki Allah herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer boşamaya kesin karar vermişlerse, şüphesiz Allah çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
İskender Ali Mihr = Ve (bu tür yemin edenler), eğer boşamaya azmederlerse (kesin karar verirlerse), o taktirde muhakkak ki Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Eğer boşanmaya kesin kararlı iseler, Allah işiten ve her şeyi bilendir.
Bakara / 228 - Vel mutallakâtu yeterabbasne bi enfusihinne selâsete kurûin, ve lâ yahıllu lehunne en yektumne mâ halakallâhu fî erhâmihinne in kunne yu’minne billâhi vel yevmil âhır(âhıri), ve buûletuhunne ehakku bi reddihinne fî zâlike in erâdû ıslâhâ(ıslâhan), ve lehunne mislullezî aleyhinne bil ma’rûf(ma’rûfi), ve lir ricâli aleyhinne dereceh(derecetun), vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Boşanan kadınlar, üç ay âdet beklerler. Allah'a ve son güne inanmışlarsa Allah'ın, rahîmlerinde yarattığını gizlemeleri helâl değildir. Kocaları, bu müddet içinde barışmak isterlerse tekrar kadınlarını almaya tam hakları vardır. Aşırı ve eksik olmamak üzere kadınlar, kendi aleyhlerine olduğu gibi, lehlerine de hak sahipleridir. Ancak erkekler, kadınlardan üstündür. Allah yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdullah Parlıyan = Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç ay hali boyunca bekleyecekler; böylece hamile olup olmadıkları günyüzüne çıkacaktır veya psikolojik olarak kadın kendini önceki evlilik bağlarından kurtarıp yeni bir evliliğe hazırlamış olacaktır. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerindeki yarattığını yani hamile olduklarını gizlemeleri helal olmaz. Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, belirlenen bekleme süresi içerisinde eşlerini geri almaya daha hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi kadınların da, erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkekler, bu konuda onlar üzerinde öncelik sahibidirler. Ve Allah güçlüdür, herşeyi yerli yerince yapar.
Adem Uğur = Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.
Ahmed Hulusi = Boşanmış kadınlar üç aybaşı süresi hamile olup olmadıklarını anlamak için evlenmeyip bekleyeceklerdir. Hakikatleri olan Allâh'a ve gelecekte yaşanacak sürece iman ediyorlarsa, Allâh'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeye hakları yoktur. Kocaları da bu süre zarfında barışmak isterse, başkalarından daha önceliklidir. Karıların kocaları üzerindeki hakkı gibi kocaların da karıları üzerinde hakkı vardır. Ancak kocaların hakkı bir derece daha ileridir (erkekten kadına akış olduğu için). Allâh Aziyz'dir, Hakiym'dir.
Ahmet Tekin = Geri dönülebilir talak ile boşanmış kadınlar, evlenmeyerek, üç hayız ve temizlenme süresi doluncaya kadar beklerler. Eğer bu süre içinde onlar Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe gerçekten inanıyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl ve meşrû değildir. Eğer kocaları barışmak, münasebetlerini düzeltmek, geliştirmek isterlerse, bu süre içinde yalnızca onlar boşadıkları kadınları geri almakta hak sahibidirler.Kadınların kocalarının üzerindeki hakları, sorumluluklarına, kocalarının kendilerinin üzerindeki Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine, meşrû, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun, âdil, korunması gereken haklara benzer, eşit haklardır.Ancak erkekler, aile reisleri, kadınların üzerinde sorumlu, sınırlı bir otoriteye sahiptirler. Allah kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Ahmet Varol = Boşanmış kadınlar üç ay hali süresi kendilerini gözetirler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa Allah'ın, rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helal olmaz. Kocaları eğer barışmak isterlerse bu süre içinde onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Onların üzerlerindeki sorumluluğa denk bir şekilde iyilik üzere hakları da vardır. Erkeklerin ise onların üzerinde bir derece farkları vardır. Allah yücedir, hikmet sahibidir.
Ali Bulaç = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Aziz'dir. Hakim'dir.
Ali Fikri Yavuz = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç âdet müddeti beklerler ve Allah rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları kendilerine helâl olmaz; eğer Allah’a ve âhiret gününe imanları varsa. Kocaları barışmak istiyorsa, bu bekleme (iddet) müddeti içinde (ric’î talâkta) onları geri almağa (nikâhlarında tutmağa) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin (meşrû surette) kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler kadınlar üzerine (mehir ve nafaka bakımından) daha üstün bir dereceye sahiptirler. Allah izzet sahibidir, hikmet sahibidir.
Ali Ünal = Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
Bayraktar Bayraklı = Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç ay hali boyunca bekleyeceklerdir. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Bu süre zarfında barışmak isterlerse, kocalarının onları almaya öncelikle hakları vardır. Erkeklerin, adalet ölçülerine göre kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Kocalar, eşleri üzerinde önceliğe sahiptirler. Allah kudret ve hikmet sahibidir.
Bekir Sadak = Bosanan kadinlar, kendi kendilerine uc aybasi hali beklerler, eger Allah'a ve ahiret gunune inanmislarsa, rahimlerinde Allah'in yarattigini gizlemeleri kendilerine helal degildir. Kocalari bu arada barismak isterlerse, karilarini geri almakta daha cok hak sahibidirler. Kadinlarin haklari, orfe uygun bir sekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir ustun derecesi vardir. Allah gucldur. Hakim'dir.*
Celal Yıldırım = Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç ay hali (ya da ay halinden üç temizlenme) beklerler. Allah'ın onların dölyatağında yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz ; Allah'a ve Âhiret gününe inanıyorlarsa bunu gizlemezler. Kocaları barışmak, arayı düzeltmek istiyorlarsa, belirlenen bekleme süresi (iddet) içinde eşlerini geri almaya daha haklıdırlar. Kadınların erkekler üzerinde, erkeklerin de kadınlar üzerinde örfe uygun denk hakları vardır. Ne var ki erkeklerin onlar üzerinde bir üstün derecesi mevcuttur. Allah elbette çok üstündür, çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç adet müddeti beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın, rahimlerinde yarattığını saklamaları (hamileliklerini gizlemeleri) helal olmaz. Ve bu (üç aylık) süre zarfında kocaları barışmak isterlerse, onları geri almaya öncelikle kendileri hak sahibidirler. Adalet ölçülerine göre, erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Fakat erkekler (aile reisliği ve sorumlulukları bakımından) kadınlara göre bir derece daha üstünlüğe sahiptir. Allah, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür. Hakim'dir.
Diyanet Vakfi = Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak sahibidirler. Kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.
Edip Yüksel = Boşanan kadınlar (başkasıyla evlenmeden önce) kendi kendilerine üç aybaşı beklemeli. ALLAH'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa ALLAH'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri uygun olmaz. Bu durumda (gebe olmaları halinde) kocaları barışmak isterlerse onları geri almağa daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde eşit hakları vardır. (Gebelik durumunda) Erkeklerin onların üzerinde bir derecesi vardır. ALLAH Güçlüdür, Bilgedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve tatlık edilen kadınlar kendi kendilerine üç âdet beklerler ve Allahın rahimlerinde yarattığını ketmetmeleri kendilerine halâl olmaz, Allaha ve Ahıret gününe imanları varsa ketmetmezler, kocaları da barışmak istedikleri takdirde o müddet zarfında onları geri almağa ehaktırlar, onların lehlerinde de aleyhlerindeki meşru' hakka mümasil bir hak vardır, yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var, ve Allahın izzetvar hikmeti var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç adet beklerler ve Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz. Allah'a ve ahiret gününe imanları varsa gizlemezler. Kocaları da barışmak istedikleri takdirde o süre içerisinde onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız, erkekler için onların üzerinde bir derece vardır. Allah'ın izzeti var, hikmeti var.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç adet süresi beklerler ve Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri, kendilerine helâl olmaz. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa gizlemezler. Kocaları da, barışmak istedikleri takdirde o süre içersinde onları geri almaya daha layıktırlar. O kadınların, üzerlerindeki meşru hak gibi, kendilerinin de hakları vardır. Yalnız erkekler için, onların üzerinde bir derece vardır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Gültekin Onan = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Tanrı'ya ve ahiret gününe inanıyorlarsa Tanrı'nın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Tanrı azizdir, hakimdir.
Harun Yıldırım = Boşanan kadınlar, kendilerini üç kur' bekletirler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın onların rahimlerinde yarattığını gizlemeleri, kendilerine helal değildir. Eğer barışmak isterlerse bunda kocaları onları almaya daha çok hak sahibidir. (Erkeklerin) Onlar üzerinde olduğu gibi onların da (erkekler üzerinde) örfe uygun (hakları) vardır. Erkekler için onlar üzerine bir derece daha vardır. Şüphesiz ki Allah Aziz'dir, Hakim’dir.
Hasan Basri Çantay = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler (beklesinler). Eğer onlar Allaha ve âhiret gününe inanıyorlarsa Allahın, kendi rahimlerinde yaratdığını (söylemeyerek) gizlemeleri onlara halâl olmaz. Kocaları bu bekleme müddeti içinde barışmak isterlerse onları geri almıya (herkesden) çok lâyıkdırlar. Erkeklerin meşru' suretde kadınlar üzerindeki (hakları) gibi kadınların da onlar üzerinde (hakları) vardır. (Yalnız) erkekler onlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye mâlikdirler. Allah mutlak gaalibdir, gerçek hüküm ve hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Boşanmış kadınlar ise kendi kendilerine üç hayız müddeti beklerler. Artık (o kadınlar) Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorlarsa, (bir başkasıyla evlenmek için)rahimlerinde Allah’ın yarattığını (çocuk veya hayzı) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocaları (bu durumu) düzeltmek isterlerse, bu (bekleme süresi)nin içinde onları geri almaya daha çok hak sâhibidirler. (Kocalarının) onlar üzerinde örfe uygun olan (haklar)ı gibi, onların da (kocaları üzerinde hakları) vardır. Fakat erkekler için onların üzerine bir derece(bir üstünlük) vardır. Allah ise, Azîz (dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İbni Kesir = Boşanmış kadınlar; kendi kendilerine, üç adt ve temizlenme müddeti beklerler. Eğer onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Eğer barışmak isterlerse; kocaları onları geri almaya daha layıktırlar. Erkeklerin kadınların üzerinde hakları olduğu, gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Erkekler onların üzerinde bir dereceye sahiptirler. Allah Aziz'dir, Hakim'dir.
Kadri Çelik = Boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç aybaşı hali beklerler; eğer Allah'a ve ahiret gününe iman etmişlerse, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, eşlerini geri almakta daha çok hak sahibidirler. Kadınlar ödevlerine denk belli haklara sahiptir ve (elbette) erkekler için onların üzerinde bir derece (farkı da) vardır. Allah üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.
Muhammed Esed = Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç ay hali boyunca bekleyeceklerdir: Çünkü eğer Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyorlarsa, Allah'ın rahmetinden yarattıklarını gizlemeleri meşru değildir. Ve bu süre zarfında barışmak isterlerse, kocalarının onları kabul etmeye öncelikle hakları vardır; ama adalet ölçülerine göre, kadınların (kocaları üzerindeki) hakları, (kocaların) onlar üzerindeki haklarına eşittir, ancak erkekler (bu konuda) onlar üzerinde öncelik sahibidirler. Ve Allah kudret ve hikmet sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Boşanmış hanımlar, üç temizlenme süresince kendilerini gözetlerler. Zira eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal değildir. Bu süre zarfında barışmak isterlerse, bu durumda kocaları onları almak hakkında önceliğe sahiptirler. Meşru olmak kaydıyla erkeklerin kadınlar üzerinde nasıl hakları varsa, kadınların da erkek üzerinde benzer hakları vardır, ne ki erkeklerin o kadınlar üzerinde öncelik hakkı vardır. Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet edendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Boşanmış kadınlar kendi nefisleri için üç hayz müddeti beklerler. Onların rahîmlerinde Cenâb-ı Hakk'ın yaratmış olduğu şeyleri gizlemeleri, onlara helâl olmaz. Eğer onlar Allah Teâlâ'ya, ahiret gününe imân etmişler iseler ve onların kocaları eğer ıslah kasdinde bulunurlarsa o bekleme zamanında o zevcelerini geri almağa çok haklıdırlar. Kadınların lehinde de onların aleyhlerindeki meşru hakka mümasil bir hak vardır. Fakat erkekler için kadınlar üzerine bir derece ziyâde hak vardır. Ve Allah Teâlâ azîzdir, hakîmdir.
Ömer Öngüt = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın rahimlerde yarattığı çocuğu söylemeyerek gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları da bu iddet müddeti içinde barışmak isterlerse onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları bir derece daha fazladır. Allah Azîz'dir, hükmünde hikmet sahibidir.
Şaban Piriş = Boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç adet dönemi beklerler. Eğer onlar Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helal olmaz. Eğer, bu süre içinde barışmak isterlerse kocaları da onları almaya daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkekler, kadınlardan bir derece daha üstündürler. Allah, mutlak galiptir, hakîmdir.
Sadık Türkmen = Boşanmiş kadınlar kendi kendilerine üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri, onlara helal olmaz. (Bu kadınlar) eşleri ile bu süre içinde barışmak isterlerse, bu durumda onları geri almaya (eşleri) öncelik sahibidir. Kadınların yükümlülükleri kadar meşrû hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece, sorumluluk farkı vardır. Allah mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.
Seyyid Kutub = Boşanmış kadınlar üç aybaşı boyunca kendilerini gözlem altında tutarlar. Eğer Allah'a ve Ahiret gününe inanmışlar ise Allah'ın rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları kendilerine helâl değildir.
Suat Yıldırım = Boşanmış kadınlar kendilerini tutup yeni bir nikâh yapmadan önce üç âdet beklesinler! Allah’a ve âhirete iman ediyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah’ın önceki evlilikten yaratmış olduğu çocuğu veya hayızı gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları gerçekten barışmak istiyorlarsa, bu iddet müddeti içinde onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları gibi, hanımların da kocaları üzerinde meşrû çerçevede hakları vardır. Şu kadar ki erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır. Unutmayın ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Süleyman Ateş = Boşanmış kadınlar, üç kur'(üç âdet veya üç temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetlerler (hâmile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, Allâh'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri (karınlardında çocuk bulunduğunu saklamaları) kendilerine helâl olmaz. Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerinde(ki hakları), bir derece fazladır. Allâh azizdir, hakimdir.
Tefhim-ul Kuran = Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'hayız ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (herkesten) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece (farkı) var. Allah Aziz olandır. Hakim olandır.
Ümit Şimşek = Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç âdet süresi beklesinler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almaya başkalarından daha lâyıktır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkı gibi, kadınların da erkekler üzerinde meşru hakları vardır. Yalnız, erkeklerin onlar üzerindeki hakkı, bir derece daha fazladır. Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve hükümlerinde hikmet sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç âdet ve temizlenme süresi beklerler. Eğer Allah'a ve âhıret gününe inanmakta iseler, Allah'ın onların rahimlerinde yarattığını saklamaları kendilerine helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde herhangi bir şekilde barışmak isterlerse eşlerini geri almaya herkesten daha çok hak sahibidirler. Kadınların, örfe uygun biçimde, sorumluluklarına benzer hakları da vardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.
İskender Ali Mihr = Boşanmış kadınlar üç kur (üç ay hali müddeti) kendi kendilerine beklerler (hamile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah’a ve yevm’il âhire îmân ediyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlar için helâl olmaz. Şâyet onların kocaları barışmak (arayı düzeltmek) isterlerse, bu (bekleme süresi) içinde onlara tekrar geri dönmeye (başkasından) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınları üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da erkekleri üzerinde maruf (hakları) vardır. Erkeklerin, kadınların üzerindeki (hakkı) bir derece daha üstündür. Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Boşanmış kadınlar üç ay hali müddetince kendiliklerinden beklerler. Eğer hamile iseler, Allah’ın rahimlerinde yarattığını, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, kocalarından saklamaları helal değildir. Böyle durumlarda eğer aralarını düzeltmek (barışmak) isterlerse, kocalarının o kadınları geri almaya hakları vardır. Kadınların kocaları üzerinde meşru hakları denktir, kocaların da eşleri üzerinde bir derece farkı vardır. Allah güçlü ve hüküm sahibidir.
Bakara / 229 - Et talâku merratân(merratâni), fe imsâkun bi ma’rûfin ev tesrîhun bi ihsân(ihsânin), ve lâ yahıllu lekum en te’huzû mimmâ âteytumûhunne şey’en illâ en yehâfâ ellâ yukîmâ hudûdallâh(hudûdallâhi), fe in hıftum ellâ yukîmâ hudûdallâhi, fe lâ cunâha aleyhimâ fî meftedet bih(bihî), tilke hudûdullâhi fe lâ ta’tedûhâ, ve men yeteadde hudûdallâhi fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Diyanet İşleri = (Dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle bırakmaktır. (Evlilikte) tarafların Allah’ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şeyi geri almanız, sizin için helâl olmaz. Eğer onlar Allah’ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın. Allah’ın koyduğu sınırları kim aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Boşamak, iki defa olur. Ondan sonra ya güzellikle kadını tutmak gerek, ya hoşlukla bırakmak. Onlara verdiğinizden bir şey almak da helâl değildir. Fakat erkek ve kadın, Allah sınırlarını koruyamayacaklarından korkarlarsa o başka. Siz de onların Allah sınırlarını muhafaza edemeyeceklerinden korkarsanız kadının, hakkından vazgeçmesinde ikisi için de günah yok. Bunlar, Allah'ın tâyin ettiği sınırlardır, bunları aşmayın sakın. Kim Tanrı sınırlarını aşarsa o ve o çeşit adamlar, zâlimin ta kendisi olurlar.
Abdullah Parlıyan = Boşanmak iki defa olabilir. Üçüncüsünde evlilik, ya iyilikle devam eder veya güzel bir şekilde sona erdirilir. Boşanmadan sonra kadınlara önceden mehir olarak verdiğiniz birşeyi geri almanız sizin için helal olmaz. Ancak ikisi Allah'ın sınırlarını yani evlilik haklarını koruyamamaktan korkar ve siz de onların bu sınırları koruyup yerine getiremeyeceklerinden endişe ederseniz, kadının serbestliğe kavuşması için mehrinden kocasına bazı şeyler bırakmasında, her iki taraf için de bir günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın bunları aşmayınız. Kim Allah'ın koyduğu bu sınırları aşarsa, varlık sebebine aykırı davrananlardan olmuş olur.
Adem Uğur = Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.
Ahmed Hulusi = Boşanma iki defadır. Ondan sonrası ya devamdır ya da geri dönmesiz serbest bırakmadır. Karılarınıza verdiklerinizden bir şeyi (boşanma yüzünden) geri almanız helal değildir. Eğer karı ve koca Allâh hudutları içinde yaşamakta zorlanırlarsa, kadının erkekten aldıklarını iade ederek boşanma isteme hakkı vardır ve bundan dolayı suçlu olmaz. İşte bunlar Allâh'ın size koyduğu sınırlardır ki sakın aşmayın. Kim sınırları aşarsa nefsine zulmedenlerden olur.
Ahmet Tekin = Bir evlilikte geri dönülebilir boşama iki defa mümkündür. Bundan sonra ya iyilikle, hakkaniyetle, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun şekilde bir daha boşanmamak üzere bir koca eşini nikâhında tutar veya iyilik ve ihsanda bulunarak güzellikle onu salıverir.Boşanma esnasında kadınlara önceden verdiklerinizden bir şey almanız size helâl ve meşrû değildir. Ancak her ikisinin de Allah’ın koyduğu kuralları, yasakları uygulayamamaktan korkmaları hâli müstesnadır. Siz hâkimler, hakemler, idareciler, eğer onların, Allah’ın koyduğu kuralları uygulayamamalarından korkarsanız, kadının nikâh bağından kurtulmak için boşamasına karşılık kocasına, mehir olarak verdiği şeylerin bir kısmını iadesinde, verene de, alana da bir günah, bir vebal yoktur.İşte bu hükümler Allah’ın belirlediği kurallardır. Artık bu kuralları çiğnemeyin. Kimler Allah’ın koyduğu kuralları çiğnemeye kalkarsa, onlar, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.
Ahmet Varol = Boşama iki keredir. Artık bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle bırakmak gerekir. Sizin onlara verdiklerinizden bir şeyi geri almanız helal olmaz. Ancak, Allah'ın sınırlarını gözetememekten korkmaları durumu bunun dışındadır. Eğer o ikisinin Allah'ın sınırlarını gözetemeyeceklerinden korkarsanız (bilin ki), kadının kendi hakkının bir kısmından vazgeçmesinde onlar için herhangi bir günah yoktur. [48] Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, onları aşmayın. Kimler Allah'ın sınırlarını aşarlarsa işte onlar zalimlerdir.
Ali Bulaç = Boşanma iki defadır. (Sonra) Ya iyilikle tutmak veya güzellikle bırakmak (gerekir). Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir; ancak ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah'ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.
Ali Fikri Yavuz = Ric’i talâk(1) ikidir. Ondan sonra ya kadınları iyilikle tutmak, ya güzellikle salmak vardır. Kadınlarınıza verdiğiniz mihirleri geri almanız size helâl olmaz. Meğer ki, ikisi de aralarındaki (lüzumlu hak ve güzel geçim hususunda) Allah’ın emirlerine riayet edememek korkusunda olsunlar. (Ey hâkimler, bu şekilde) siz de onların, Allah’ın hükümlerini hakkıyle yerine getiremiyeceklerinden korkarsanız, kadının ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde, artık ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları çiğneyip aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını geçerse işte onlar hep zâlimlerdir.
Ali Ünal = Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
Bayraktar Bayraklı = Boşanma iki defadır/Boşanmada iki celse yapılmış olursa, ondan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle ayrılmak gerekir. Kadınlara mehir olarak verdiğiniz bir şeyi geri almanız helâl değildir. Meğer ki eşler, Allah'ın sınırlarını yerine getirememekten korkmuş olsunlar. Ancak erkek ve kadının, Allah'ın sınırlarında durmayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının ayrılmak için verdiği fidyede hakkından vazgeçmesinde ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Sakın bunları aşmayınız. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zâlimlerdir.
Bekir Sadak = Bosanma iki defadir. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak birakmadir. Ikisi Allah'in yasalarini koruyamamakdan korkmadikca kadinlara verdiklerinizden bir sey almaniz size helal degildir. Eger Allah'in yasalarini ikisi koruyamiyacaklar diye korkarsaniz, o zaman kadinin fidye vermesinde ikisine de gunah yoktur. Bunlar Allah'in yasalaridir, onlari bozmayin. Allah'in yasalarini bozanlar ancak zalimlerdir.
Celal Yıldırım = Boşama iki keredir. (Ondan sonra kadını) ya örfe uygun tutmak, ya da kendisine iyilikte bulunarak salıvermektir. Onlara (örf ve âdete uygun) verdiğinizden bir şey (geri) almanız size helâl olmaz. Ancak karı koca Allah'ın (evlilik hakkında) çizdiği sınırları yerine getirip ayakta tutamıyacaklarından korkar ve siz de onların bu sınırları koruyup ayakta tutamıyacaklarmdan endişe ederseniz, (bu durumda) kadının ayrılmak için (örfe uygun) hakkından vazgeçmesinde ikisi için de bir vebal yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlar (yasalar)dır; onları haksızlık yaparak aşmayın. Kim artık Allah'ın sınırlarını aşarsa, onlar evet onlar zâlimlerin kendileridir..
Cemal Külünkoğlu = Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Onlara verdiğiniz bir şeyi (mihri) geri almanız size helâl olmaz. Erkek ve kadın Allah'ın (evlilik hakkındaki) yükümlülükleri yerine getiremeyeceklerinden korkarlarsa o başka. (Ey karı koca arasında hüküm verecek olanlar!) Siz de bunların Allah'ın verdiği yükümlülükleri yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, o zaman kadının ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde artık ikisine de günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları ihlal etmeyin. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Diyanet İşleri (eski) = Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır. İkisi Allah'ın yasalarını koruyamamaktan korkmadıkça kadınlara verdiklerinizden (mehirden) bir şey almanız size helal değildir. Eğer Allah'ın yasalarını ikisi koruyamıyacaklar diye korkarsanız, o zaman kadının fidye vermesinde (mehrinden vazgeçerse) ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah'ın yasalarıdır, onları bozmayın. Allah'ın yasalarını bozanlar ancak zalimlerdir.
Diyanet Vakfi = Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.
Edip Yüksel = Boşama iki defadır. Boşanmış kadınları ya iyilikle barındırmak ya da iyilikle bırakmak gerekir. Onlara vermiş bulunduğunuz şeyleri geri almanız size helal olmaz; eşler ALLAH'ın sınrını gözetememekten korkarlarsa başka. ALLAH'ın sınırlarını gözetememekten korkarsanız, o zaman kadının isteyerek geri verdiği şeylerden dolayı günaha girmezler. Bunlar ALLAH'ın sınırlarıdır; onları çiğnemeyin. ALLAH'ın sınırlarını kimler çiğnerse işte zalimler onlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O talâk iki def'adır, ondan sonrası ya eyilikle tutmak ya güzellikle salmaktır, onlara verdiklerinizden bir şey almanız da sizlere halâl olmaz, meğer ki erkekle kadın Allahın çizdiği hudutta duramıyacaklarından korksunlar, eğer siz de bunların hududı ilâhiyeyi dürüst tutamıyacaklarından korkarsanız kadının ayrılmak için hakkından vaz geçmesinde artık ikisine de günah yoktur, bunlar işte Allahın tayin ettiği hududdur, sakın bunları aşmayın, her kim Allahın hududunu aşarsa işte onlar hep zalimlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O boşama iki keredir. Ondan sonrası, ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız da size helal olmaz. Erkek ve kadın Allah'ın yükümlü kıldığı görevleri yerine getiremeyeceklerinden korkarlarsa o başka. Eğer siz de bunların Allah'ın verdiği yükümlülükleri doğru dürüst yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, kadının ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde artık ikisine de günah yoktur. Bunlar, işte Allah'ın belirlediği sınırlardır. Sakın bunları aşmayın! Her kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Boşamak (talak) iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız da size helâl olmaz. Ancak Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkmaları başka. Eğer siz de bunların, Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkarsanız, kadının, ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde artık ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın çizdiği hudududur. Sakın bunları aşmayın, Her kim Allah'ın hududunu aşarsa, işte onlar zalimlerdir.
Gültekin Onan = Boşama iki defadır. (Sonra) Ya iyilikle tutmak veya güzellikle bırakmak (gerekir). Onlara (kadınlara) verdiğiniz birşeyi geri almanız size helal değildir. Ancak ikisinin Tanrı'nın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Tanrı'nın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar Tanrı'nın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Tanrı'nın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.
Harun Yıldırım = Boşanma iki defadır; artık ya güzellikle tutmalı ya da iyilikle salıvermelidir. Allah'ın sınırlarını koruyamamaktan korkmaları müstesna onlara verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir. Fakat Allah'ın sınırlarını koruyamamaktan korkmaları müstesna kadının bir şeyleri fidye vermesinde her ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onu aşmayın. Her kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar var ya, onlar zalimlerin ta kendileridir!
Hasan Basri Çantay = Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmakdır. (Ey zevçler) onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şey'i (mehrî geri) almanız size halâl olmaz. Meğer ki erkekle kadın Allahın sınırlarını (evlilik haklarını) ayakda tutamayacaklarından korkmuş (ümidlerini kesmiş) olsunlar. Eğer bu suretle siz de onların (zevç ve zevcenin), Allahın sınırlarını hakkıyle muhaafaza ve îfâ edemeyeceklerinden korkarsanız o halde (kadının serbest boşanması îçin) fidye vermesinde (hakkından vaz geçmesinde) ikisi üzerinde de vebal yokdur. Bunlar Allahın sınırlarıdır. Onları (çiğneyib) geçmeyin. Kim Allahın sınırlarını aşarsa, işte onlar zaalimlerin ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = (Ric'î, dönüşü mümkün) boşama iki def'adır; bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermek vardır. Fakat onlara (mehir olarak) verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz; ancak (her iki taraf da) Allah’ın hudûduna (karı ile koca arasındaki haklara)riâyet edemeyeceklerinden korkarlarsa, müstesnâ! Bu yüzden (siz de bu ikisinin) Allah’ın hudûduna riâyet edemeyeceklerinden korkarsanız, (kadının boşanmak için kocasına) fidye verdiği o şeyde (mehrini veya daha farklı bir bedeli kocasına vermesinde) ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın hudûdudur; sakın onları aşmayın! Kim de Allah’ın hudûdunu aşarsa, işte zâlimler ancak onlardır.
İbni Kesir = Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle salmaktır. Onlara verdiğinizden birşeyi geri almanız sizlere helal değildir. Meğer erkekle kadın Allah'ın hududunu ikame edemeyeceklerinden korkmuş olalar. Eğer siz de, onların Allah'ın hududunu ikame edemeyeceklerinden korkarsanız, o halde fidye vermelerinde bir vebal yoktur. Bunlar Allah'ın hudududur. Onları aşmyın. Kim Allah'ın hududunu aşarsa, işte onlar zalimlerin kendileridir.
Kadri Çelik = (Dönüşü olan) Boşama iki keredir. Ondan sonrası, ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır. Allah'ın hudutlarını koruyamamaktan korkmadıkça kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal değildir. Eğer ikisinin Allah'ın hudutlarını koruyamayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının fidye vermesinde (mehirini bağışlayıp boşanmasında) ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah'ın hudutlarıdır, onları çiğnemeyin. Allah'ın hudutlarını çiğneyenler, ancak zalimlerdir.
Muhammed Esed = Bir boşanma iki defa (geri alınabilir), ki bu durumda evlilik ya iyilikle devam eder veya güzel bir şekilde sona erdirilir. Ve kadınlarınıza verdiklerinizden her hangi bir şeyi geri almanız, her iki (taraf)ın da Allah'ın koyduğu sınırları koruyamamaktan korkmaları hali dışında, sizin için helal değildir: O halde, ikisinin de Allah'ın koyduğu sınırları koruyamayacaklarından korkuyorsanız, kadının serbestliğine kavuşması için (kocasına) bazı şeyler bırakmasında her iki taraf için de bir günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır; onları ihlal etmeyiniz: Zira kim Allah'ın koyduğu sınırları ihlal ederse, işte onlar zalimlerdir!
Mustafa İslamoğlu = (Dönüşü mümkün olan) boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle geçinmek ya da güzellikle (son defa boşayıp) ayrılmaktır. Bu durumda kadınlarınıza verdiğiniz şeyleri geri almanız, her iki tarafın da Allah'ın koyduğu sınırları koruyamama endişeleri dışında, sizin için helal değildir. Eğer Allah'ın her iki taraf için koyduğu sınırları koruyamamalarından endişe ederseniz, bu durumda kadının fidye verip ayrılmasında her ikisi için de bir vebal yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın ha aşmayın! Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zulmetmiş olurlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Talak iki kerredir. Artık ya iyilik ile tutmaktır veya güzellikle salıvermektir. Ve onlara verdiklerinizden bir şey almanız sizlere helâl olmaz, meğer ki zevc ve zevce hudud-u ilâhîyyeyi ikame edemiyeceklerinden korksunlar. Eğer siz de onların hudud-u İlâhîyyeyi ikâme edemiyeceklerinden korkarsanız o halde zevcenin fidye olarak vereceği şeyde onların üzerine bir vebal yoktur. Bunlar Allah'ın hudududur. Bunlara tecavüz etmeyiniz. Ve her kim hudud-u ilâhîyyeye tecavüz ederse işte zalim olan onlardır.
Ömer Öngüt = Boşanma iki defadır. Bundan sonra kadını ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermek lâzımdır. Kadınlara (mehir olarak) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Şayet erkek ve kadın Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer siz de karı ile kocanın Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından endişe ederseniz, kadının fidye vermesinde her ikisine de bir vebal yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları çiğnemeyin. Kim Allah'ın sınırlarını çiğnerse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
Şaban Piriş = Boşanma iki defadır, sonra ya iyilikle tutmak ya da güzelce salıvermek gerekir. Kadınlara verdiklerinizden bir şeyi -kadın ve erkek Allah’ın çizdiği hududu ihlal etmekten korkmadıkça- geri almanız size helal değildir. Fakat onların, Allah’ın çizdiği hududu ihlal etmelerinden korkarsanız, o zaman kadının kocasına fidye vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar, Allah’ın yasalarıdır. Onları bozmayın. Allah’ın yasalarını bozanlar ancak zalimlerdir.
Sadık Türkmen = (dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası ya iyilikle geçinmek ya da güzellikle bırakmaktır. (Evlilikte) tarafların, Allah’ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında kadınlara verdiklerinizden, (boşanma esnasında) bir şeyi geri almanız, sizin için helâl olmaz. Eğer onlar, Allah’ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur/serbestlik vardır. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları/bu sınırları aşmayın. Allah’ın koyduğu sınırları kim aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.
Seyyid Kutub = Boşamak iki defa olur. Bundan sonra kadını ya meşru biçimde tutmak ya da iyilikle bırakmak gerekir. Kadınlara evliyken verdiklerinizden birşey geri almak helâl değildir. Ama eğer erkek ve kadın, Allah'ın koyduğu sınırları gözetemeyeceklerinden korkarlarsa o başka. Eğer kadın ile kocanın, Allah'ın koyduğu sınırları gözetemeyeceklerinden korkarsanız kadının boşanmak için kocasına fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, onları aşmayın. Kimler Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Suat Yıldırım = Boşama hakkı iki defadır. Bundan sonra yapılması gereken ya meşrû tarzda güzelce birlikte yaşama yahut eşini güzellikle salıvermedir. Ey kocalar, boşama sırasında eşinize daha önce vermiş olduğunuz mehirden herhangi bir miktar geri almanız size asla helâl olmaz; Fakat Allah’ın koyduğu hudutlarda durmayacaklarından endişe etmeleri hali bunun dışındadır. Şayet siz de onlar gibi, onların Allah’ın koyduğu hudutlarda duramayacaklarından (evlilik hukukuna riayet edemeyeceklerinden) endişe ederseniz, bu durumda kadının, ayrılmak için meşrû çerçevede hakkından bir şey vermesinde, her ikisi için de bir vebal yoktur. İşte bunlar Allah’ın tayin ettiği sınırlardır ki sakın onları aşmayasınız, Her kim Allah’ın hudutlarını aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Süleyman Ateş = Boşama iki defadır. (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek (lâzım)dır. Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız, size helâl değildir. Şâyet erkek ve kadın, Allâh'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının, Allâh'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidye(hakkından vazgeçmesin)de ikisine de bir günâh yoktur. İşte bunlar Allâh'ın sınırlarıdır, sakın bunları aşmayın. Kim(ler) Allâh'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zâlimlerdir.
Tefhim-ul Kuran = Boşanma iki defadır. (Sonra ise) Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmadır. Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız sizin için helal olmaz: Ancak ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutmayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka) . Eğer ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamıyacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah'ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.
Ümit Şimşek = Boşama iki defa olur; ondan sonrası ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle bırakmaktır. Kadınlara vermiş olduğunuz şeyden hiçbirini geri almak size helâl olmaz. Ancak iki taraf da Allah'ın belirlediği sınırlara riayet etmemekten endişe ederse, bu müstesnadır. Eğer siz de, Allah'ın belirlediği sınırlara riayet edemeyeceklerinden korkarsanız, kadının, boşanmak için kendi hakkından birşeyler vermesi iki taraf için de günah olmaz. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır; sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın çizdiği sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerin tâ kendisidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Boşama iki kezdir. Bunun ardından ya iyilikle tutmak ya da güzelce serbest bırakmak gerekir. Onlara verdiğinizden bir şeyi geri almanız size helal olmaz. Erkekle kadının Allah'ın sınırlarını korumada endişe etmeleri hali başka. Erkek ve kadının Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından endişe ederseniz, o zaman kadının verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Bunları aşmayın. Allah'ın sınırlarını aşanlar, işte onlar, zalimlerin ta kendileridirler.
İskender Ali Mihr = Boşanma iki keredir. Bundan sonra (kadın) ya ma’rufla (örf ve adete uygun olarak) iyilikle tutulur veya ihsanla serbest bırakılır. Kadınlarınıza verdiklerinizden bir şey (geri) almanız sizin için helâl olmaz. Ancak ikisi de, Allah’ın (evlilik hakkındaki) hududunu gereği üzere yerine getiremeyeceklerinden (ayakta tutamayacaklarından) korkmaları hariç. O zaman siz de eğer, Allah’ın bu hududunu ikame edemeyeceklerinden (gereği üzere yerine getirimeyeceklerinden) korkarsanız, bu durumda kadının (ayrılmak için) verdiği fidye konusunda her ikisinin üzerine de günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudutlarıdır.Artık onları (Allah’ın hudutlarını) aşmayın. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa işte onlar, onlar zâlimlerdir.
İlyas Yorulmaz = Boşanma iki defa geri alınabilir. Sonra ya meşru (örflere göre) bir şekilde evlilik devam ettirilir veya güzellikle evlilik sona erdirilir. Kesinlikle boşlanıldığında kadınlara verdiklerinizi geri almanız helal değildir, ancak, Allah’ın koyduğu sınırları karşılıklı yerine getiremeyeceğinizden korkuyorsanız, alabilirsiniz. Eğer sizler, karı kocanın Allah’ın sınırlarını koruyamayacağından endişeniz varsa, kadının aldıklarını geri vermesinde ve kocanın da geri almasında günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu ölçülerdir, asla sınırları aşmayın, kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zulmetmişlerdir.
Bakara / 230 - Fe in tallakahâ fe lâ tahıllu lehu min ba’du hattâ tenkiha zevcen gayrah(gayrahu), fe in tallakahâ fe lâ cunâha aleyhimâ en yeterâceâ in zannâ en yukîmâ hudûdallâh(hudûdallâhi), ve tilke hudûdullâhi yubeyyinuhâ li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, kadın, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. (Bu koca da) onu boşadığı takdirde, onlar (kadın ile ilk kocası) Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın, anlayan bir toplum için açıkladığı ölçüleridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Erkek, kadını bir kere daha boşayacak olursa bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadıkça eski kocasına helâl olmaz. Kadını almış olan adam, onu boşarsa o vakit Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına ümitleri varsa kadının, eski kocasına dönmesinde, tekrar evlenmelerinde bir beis yoktur. İşte bunlar, Allah sınırlarıdır ki bilen kavme açıklanmadadır.
Abdullah Parlıyan = Derken erkek karısını üçüncü kez boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine helal olmaz. Eğer sonraki erkek de, o kadını boşarsa veya ölürse her ikisinin de Allah'ın koyduğu sınırları koruyabileceklerine inandıkları takdirde, birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlara Allah'ın açıkladığı sınırlardır.
Adem Uğur = Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.
Ahmed Hulusi = Erkek bunlardan sonra (üçüncü defa) tekrar karısını boşarsa, o kadın başka biri ile nikâhlanmadıkça tekrar kendisine helal olmaz. Şayet yeni kocasından boşanırsa, evlilik şartlarını Allâh sınırları içinde yürütebileceklerini düşünüyorlarsa, tekrardan nikâhlanmalarında üzerlerine bir suç yoktur. İşte bunlar Allâh'ın (koyduğu) sınırlarıdır ki, (Allâh'ı) bilen kavim için açıklıyor.
Ahmet Tekin = Eğer koca, karısını üçüncü defa boşar, boşanma kararı alırsa, artık bundan sonra, kadının, bir başka erkekle fiilî evlilik geçirmedikçe eski kocasıyla evlenmesi helâl ve meşrû değildir.Eğer bu kişi de onu boşar, boşanma kararı alırsa, Allah’ın koyduğu kuralları uygulayabileceklerine inandıkları takdirde, onların yeniden evlenmelerinde bir beis yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu kurallar ve cezalardır. Allah bunları ilimde ilerlemeye devam eden bilgi toplumları için, ilim adamları için açıklıyor.
Ahmet Varol = Eğer (bu iki boşamadan sonra koca eşini) tekrar boşarsa artık o kadın bir başka koca ile nikahlanmadıkça ona helal olmaz. Eğer bu ikinci kocası o kadını boşarsa, Allah'ın sınırlarını gözeteceklerine kanaat getirmeleri durumunda (birinci kocası ile) yeniden evlenmelerinde kendileri için bir sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın, bilen bir topluluğa açıkladığı sınırlarıdır.
Ali Bulaç = Yine onu (kadını üçüncü defa) boşarsa, (kadın) onun dışında bir başka kocayla nikahlanmadıkça ona helal olmaz. Eğer (bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk koca ile karısı) Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlarsa, tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; bilen bir topluluk için bunları (böyle) açıklar.
Ali Fikri Yavuz = Eğer koca, karısını ikinci talâktan (boşamasından) sonra bir kere daha boşarsa, bundan sonra kadın başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça (ve ondan da ayrılmadıkça) ilk kocasına helâl olmaz. Bu ikinci koca onu boşarsa, Allah’ın emirlerini sağlam tutacaklarına ümitvâr oldukları takdirde evvelkilerin birbirine dönmeleri kendilerine günah değildir. Bunlar, anlayan bir kavim için Allah’ın açıkladığı hükümlerdir. (1)- Ric’i Talâk: Karı-koca arasında akdedilen nikâhta üç mânevi bağ vardır ve bunlara erkek sahiptir. Nikâh’ın tamamen kaldırılması için erkek, sahip olduğu üç defa boşamak hakkını kullanması icap eder. Eğer üç defadan az (Bir ve iki defa) karısını boşarsa, buna ric’i talâk denir. Bu durumda iddet müddeti olan üç hayız zamanı içinde karısına müracaat edebilir ve müracaat edince mevcut nikâh devam eder. Fakat iddet çıktıktan sonra nikâh kalktığından müracaat hakkı kalmaz. Ancak her iki tarafın rızâsıyla yeni bir akit yapılabilir, evlilik de devam eder. Şayet koca, üçüncü defa karısını boşarsa, nikâh tamamen kalkmış olur.
Ali Ünal = Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
Bayraktar Bayraklı = Eğer boşanmayı üçüncü celsede gerçekleştirirse, ondan sonra kadın bir başkası ile evlenmedikçe, erkeğin onu alması kendisine helâl olmaz. İkinci kocası da onu boşarsa, Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına inandıkları takdirde, eski karı-kocanın yeniden evlenmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları, öğrenmek isteyenler için açıklıyor.[38]
Bekir Sadak = Bundan sonra kadini bosarsa, kadin baska birisiyle evlenmedikce bir daha kendisine helal olmaz. Eger ikinci koca da onu bosarsa, Allah'in yasalarini koruyacaklarini sanirlarsa eski kari kocanin birbirlerine donmelerine bir engel yoktur. Bunlar, bilen kimseler icin Allah'in acikladigi yasalardir.
Celal Yıldırım = Eğer koca, karısını (iki defa boşadıktan sonra üçüncü defa boşarsa), artık o kadın başka biriyle evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bu ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın koymuş olduğu sınırları koruyup ayakta tutabileceklerini umarlarsa eski karı kocanın birbirine dönüp yeniden evlenmelerinde ikisine de bir günah yoktur. İşte bu, bilen bir topluluk için Allah'ın açıkladığı sınırlardır.
Cemal Külünkoğlu = Eğer erkek, karısını (temizlik hallerinde bilinçli olarak) bir defa daha boşarsa (iki defa boşadıktan sonra üçüncü defa boşarsa), artık o kadın başka biriyle evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bu ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın koymuş olduğu sınırları koruyup ayakta tutabileceklerini umarlarsa eski karı kocanın birbirine dönüp yeniden evlenmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, bilip anlayan bir topluluğa, Allah'ın açıkladığı (uyulması gereken) sınırlarıdır.
Diyanet İşleri (eski) = Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa eski karı kocanın birbirlerine dönmelerine bir engel yoktur. Bunlar, bilenkimseler için Allah'ın açıkladığı yasalardır.
Diyanet Vakfi = Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.
Edip Yüksel = Kadını yine (üçüncü kez) boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikça ona bundan sonra helal olmaz. ALLAH'ın yasasını gözeteceklerine inanırlarsa tekrar birbirlerine dönmelerinde bir sakınca yoktur. Bu ALLAH'ın yasasıdır; onu bilen bir toplum için açıkladık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken kadını bir daha boşarsa bundan sonra artık ona halâl olmaz ta başka bir kocaya varıncaya kadar; bu da onu boşarsa Allahın hududunu sağlam tutacaklarına ümid var oldukları takdirde evvelkilerin birbirlerine dönmeleri kendilerine günah değildir. Bunlar işte Allahın tayin ettiği hudud, ilim ehli olanlar için bunları beyan buyuruyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derken kadını bir daha boşarsa, başka bir kocaya varıncaya kadar artık ona helal olmaz. Bu da onu boşarsa, Allah'ın emirlerini sağlam tutacaklarına ümitli oldukları takdirde öncekilerin birbirlerine dönmeleri kendilerine günah değildir. Bunlar, Allah'ın tayin ettiği sınırlardır. İlim ehli olanlar için bunları açıklıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer kadını bir daha boşarsa, bundan sonra artık başka bir kocaya varıncaya kadar ona helâl olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın hududunu sağlam tutacaklarını ümid ettikleri takdirde öncekilerin birbirlerine dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın tayin ettiği hudududur. Bunları, bilen bir kavim için açıklıyor.
Gültekin Onan = Yine onu (kadını üçüncü defa) boşarsa, (kadın) onun dışında bir başka kocayla nikahlanmadıkça ona helal olmaz. Eğer (bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk koca ile karısı) Tanrı'nın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlarsa, tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için günah yoktur. İşte bunlar Tanrı'nın sınırlarıdır; bilen bir topluluk için bunları (böyle) açıklar.
Harun Yıldırım = Eğer onu boşarsa, artık başka bir kocayla nikahlanmadıkça kendisine helal olmaz. Eğer onu boşarsa Allah’ın sınırlarını koruyacaklarına inanırlarsa birbirlerine dönmelerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın bilen bir topluluk için iyice açıkladığı sınırlarıdır.
Hasan Basri Çantay = Yine erkek, zevcesini (üçüncü defa olarak) boşarsa ondan sonra kadın kendinden başka bir ere nikahlanıp varıncaya kadar ona (o birinci zevcine) halâl olmaz. Bununla beraber, eğer bu (yeni) koca da onu boşar da onlar (birinci zevc ile aynı zevce) Allahın sınırlarını ayakda tutacaklarını (tatbik edeceklerini) zannederlerse (ıddet bitdikten sonra) tekrar birbirine dönmelerinde (evlenmelerinde) her ikisi hakkında da vebal yokdur. Bunlar bilir, anlar bir kavm için Allahın açıkladığı sınırlardır.
Hayrat Neşriyat = Böylece (kocası) onu (iki hakkını da kullandıktan sonra üçüncü def'a) boşarsa, artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bununla berâber (bu ikinci kocası da) onu boşarsa, Allah’ın hudûduna riâyet edeceklerini zannettikleri takdirde, artık birbirlerine dönmelerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudûdudur, (ehemmiyetini) bilecek bir kavim için onları açıklıyor.
İbni Kesir = Şayet erkek eşini bir daha boşarsa; artık ondan sonra kadın, başka bir kocaya nikahlanıp varıncaya kadar ona helal olmaz. Şayet bu koca da onu boşar ve onlar Allah'ın hududunu ikame edeceklerini zannederlerse; tekrar birbirlerine dönmelerinde her ikisi için de bir günah yoktur. Bunlar Allah'ın hudududur. Bunları, bilen bir kavim için açıklıyor.
Kadri Çelik = Bundan sonra (erkek üçüncü defa) kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. (Eğer ikinci kocası da) onu boşarsa, Allah'ın hudutlarını koruyacaklarına inandıkları takdirde (eski eşlerin) birbirlerine dönmelerine bir engel yoktur. Bunlar, Allah'ın bilen topluluk için açıkladığı hudutlardır.
Muhammed Esed = Ve erkekler (sonunda) kadını boşarsa, bu kadın, başka bir erkekle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz; eğer sonraki erkek de onu boşarsa -her ikisini de Allah'ın koyduğu sınırları koruyabileceklerini düşünmeleri şartıyla- birbirlerine dönmelerinde ikisi içinde bir günah yoktur: Bunlar, anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlara Allah'ın açıkladığı sınırlardır.
Mustafa İslamoğlu = Ve erkek (sonunda) kadını boşarsa, bu kadın bir başka erkekle evlenmedikçe kendisine helal olmaz. Eğer sonraki erkek de onu boşarsa, her iki taraf da Allah'ın koyduğu sınırları gözetecekleri kanaatindeyse, tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın akledenlere açıkladığı sınırlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer onu bir daha boşarsa artık bundan sonra ona helâl olmaz. Tâ ki ondan başka bir kocaya varsın. Bu da onu boşarsa hududullaha riayet edeceklerini zannettikleri takdirde onunla evvelki kocasının yeniden akd-i izdivaçta bulunmalarından dolayı kendileri için bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın hudududur. Bunları bilir bir kavm için beyan buyurur.
Ömer Öngüt = Eğer erkek, karısını üçüncü bir defa daha boşarsa, bundan sonra kadın başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz. Bu ikinci koca onu boşarsa, Allah'ın hudutları içinde duracaklarına inandıkları takdirde tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. Bunlar anlayan bir topluluk için Allah'ın açıkladığı hudutlardır.
Şaban Piriş = Bundan sonra erkek, kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah’ın yasalarını koruyacaklarını zannederlerse (eski karı kocanın) birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. Bunlar bilen bir toplum için, Allah’ın açıkladığı yasalardır.
Sadık Türkmen = Eğer erkek karısını (üçüncü kez boşama davası açarak) bir daha boşarsa; bundan sonra artık, bir başka kocayla nikâhlanmadıkça, ona helâl/serbest olmaz. (Son nikâhlandığı kocasıyla da anlaşamayıp), boşandığı takdirde onlar (kadın ile önceki kocası), Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın bilen/anlayan bir toplum için, açıkladığı ölçüleridir/sınırlarıdır.
Seyyid Kutub = Eğer erkek bundan sonra karısını kesinlikle boşarsa bu kadın başkası ile evlenmedikçe artık kocasına helâl olmaz. Eğer sonraki koca, kadını boşar da Allah'ın sınırlarını gözeteceklerine inanırlarsa eski karıkocanın tekrar birbirlerine dönmelerinin sakıncası yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, onları bilen topluluğa açık açık anlatıyor.
Suat Yıldırım = Eğer koca eşini ikinci talaktan sonra üçüncü defa boşarsa, artık başka bir kocaya varıp ondan boşanmadıkça, o kadın ilk kocasına helâl olmaz. Ama bu ikinci kocası kendi rızasıyla onu boşar ve kadın ile ilk kocası Allah’ın koyduğu evlilik hukukunu yerine getireceklerine inanırlarsa, nikâhla bir araya gelmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın belirlediği hudutlardır ki, bilmek isteyenler için O bunları beyan buyurmaktadır.
Süleyman Ateş = Erkek yine boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine helâl olmaz. O (vardığı adam) da bunu boşarsa, Allâh'ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde (eski karı kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde kendilerine bir günâh yoktur. İşte bunlar Allâh'ın sınırlarıdır. (Allâh) bunları, bilen bir toplum için açıklamaktadır.
Tefhim-ul Kuran = Yine onu (kadını üçüncü defa) boşarsa, (kadın) onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Eğer (bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk koca ile karısı) Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlarsa, tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; bilen bir topluluk için bunları (böyle) açıklar.
Ümit Şimşek = İki boşamadan sonra erkek karısını üçüncü defa boşayacak olursa, bundan sonra, başka birisiyle evlenip boşanmadıkça, artık o kadın ona helâl olmaz. İkinci kocası da onu boşadığı takdirde, eğer Allah'ın çizdiği sınırları gözetecekleri kanısında iseler, tekrar birleşmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın çizdiği sınırlardır ki, bilmek isteyenler için böyle açıklıyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Bütün bunların ardından erkek, kadını boşarsa artık bundan sonra başka bir eşle nikahlanıncaya kadar ilk erkeğe helal olmaz. İkinci erkek kadını boşadığında, boşanan kadınla ilk erkek Allah'ın sınırlarını koruyabileceklerini düşünürlerse, birbirlerine dönmelerinde sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır ki, Allah bunları bilgi sahibi bir topluluğa açıklar.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra eğer (koca), karısını (iki kere boşadıktan sonra üçüncü kere) boşarsa artık o kadın başka bir zevceye (erkeğe) nikâhlanmadıkça (ve sonra da o nikâhtan boşanmadıkça) kendisi için helâl olmaz. Eğer (ikinci eş de) onu boşarsa, Allah’ın (koyduğu) hudutları ikame edeceklerine (gereği üzere yerine getirip ayakta tutacaklarına) inanırlarsa o taktirde onların, (eski karı-kocanın tekrar) birbirine dönmelerinde, ikisinin de üzerine bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Allah bunları, bilen bir kavim için açıklıyor.
İlyas Yorulmaz = Kadınlarını boşayan erkekler için, kadın başka bir erkekle evlenip boşanmışsa ve yeniden evlilik kurallarına uyabileceklerine emin olurlarsa, tekrar eski eşlerini almalarında sakınca yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu ölçüler olup, bilen bir topluluğa açıklamasıdır.
Bakara / 231 - Ve izâ tallaktumun nisâe fe belagne ecelehunne fe emsikûhunne bi ma’rûfin ev serrihûhunne bi ma’rûf(ma’rûfin), ve lâ tumsikûhunne dırâran li ta’tedû, ve men yef’al zâlike fe kad zaleme nefseh(nefsehu), ve lâ tettehızû âyâtillâhi huzuvâ(huzuven), vezkurû ni’metallâhi aleykum ve mâ enzele aleykum minel kitâbi vel hikmeti yeızukum bih(bihî), vettekûllâhe va’lemû ennallâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kadınları boşadınız da boşandıktan sonraki müddetlerini geçirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun, yahut hoşlukla salıverin. Haklarında aşırı muâmelede bulunmak için zararlarına olarak onları zorla tutmayın. Bunu kim yaparsa ancak kendisine zarar eder. Allah'ın âyetlerini şaka sanmayın. Size verilen Allah nîmetlerini, öğüt vermek için indirdiği kitabı ve ondaki hikmeti anın. Sakının Allah'tan ve bilin ki o, her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirince, ya onları iyilikle tutun yani evlenin ya da iyilikle bırakın. Fakat onları, haksızlık ederek ve zor kullanarak tutmayın. Böyle bir davranışta bulunan, kendine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyun ve eğlence aracı yapmayın. Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti düşünün; yolunuzu Allah ve kitabıyla bulun. Allah herşeyin aslını bilir.
Adem Uğur = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.
Ahmed Hulusi = Karılarınızı boşadığınızda üç aybaşı süresi tamamlandığında ya güzellikle devam edin ya da iyilikle serbest bırakın. Eziyet amacıyla onları kendinize bağlı tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendi nefsine zulmetmiş olur. Allâh hükümlerini önemsememezlik yapmayın. Allâh'ın üzerinizdeki nimetini ve size "B" mânâsınca öğüt (ibret) vermek için Kitap ve Hikmetten inzâl ettiğini hatırlayın. Allâh'tan korunun ve iyi bilin ki, Allâh her şeyin (Esmâ mertebesi itibarıyla) hakikati olarak, bilir.
Ahmet Tekin = Kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini, bekleme müddetlerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle hakkaniyetle, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun bir şekilde sahiplenin, nikâhınızda tutun. Yahut iyilikle, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun bir şekilde bırakın. Fakat haklarına tecavüz etmek için, zarar vermek kastıyla onları nikâhınızda tutmayın. Kim bunları yaparsa, kendisine zulmetmiş, kendisine haksızlık etmiş olur.Allah’ın âyetlerini, boşanma ile ilgili hükümlerini alay konusu haline getirmeyin. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetlerini, size tevdi ettiği şeriatı, gönlünüzü almak, size öğüt vermek, sorumluluğunuzu hatırlatmak üzere indirdiği kitabı, Kur’ân’ı, hikmeti, sağlıklı ve ahlâklı yaşama kurallarını, peygamberinizin sünnetini hatırlayın. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Allah’ın bütün amellerinizi, her şeyi bilebileceğini, sizi mükâfatlandırıp cezalandıracağını siz de bilin.
Ahmet Varol = Kadınlarınızı boşadığınızda bekleme sürelerini tamamlarlarsa artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz etmek için kendilerine zarar vermek üzere yanınızda tutmayın. [49] Kim bunu yaparsa kendi nefsine haksızlık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini eğlence konusu yapmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve onlarla size öğüt vermek için üzerinize Kitab ve hikmet indirdiğini hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten de sakının ve bilin ki Allah her şeyi bilmektedir.
Ali Bulaç = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat haklarını ihlal edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitab'ı ve hikmeti anın. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki, Allah her şeyi bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Siz kadınları (Ric’î Talâkla) boşadığınız zaman, iddetlerini bitirmeye yakın, onları ya iyilikle tutun (ric’at edin) veya iyilikle boşayın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutmayın. Bunu kim yaparsa, nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın ayetlerini şaka yerine tutmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği Kur’ân’ı ve ondaki hikmeti düşünün. Allah’dan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi kemâliyle bilicidir.
Ali Ünal = Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Böylece kadınları boşadığınızda ve onlar bekleme sürelerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutunuz veya iyilikle bırakınız. Ama istekleri dışında, eziyet etmek için alıkoymayınız. Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur. Allah'ın âyetlerini alaya almayınız. Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayınız. Allah'tan sakınınız ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bildiğini biliniz.
Bekir Sadak = Kadinlari bosadiginizda, muddetleri sona ererken, onlari guzellikle tutun, ya da guzellikle birakin, haklarina tecevuz etmek icin onlara zararli olacak sekilde tutmayin; boyle yapan suphesiz kendisine yazik etmis olur. Allah'in ayetlerini de alaya almayin; Allah'in uzerinize olan nimetini, ogut vermek uzere size indirdigi Kitap ve hikmeti anin, Allah'tan sakinin, Allah'in her seyi bildigini bilin. *
Celal Yıldırım = Bir de kadınları boşadığınızda şer'î bekleme süresini bitirmek üzere iken onları ya örfe uygun iyilik ölçüleri içinde tutun, ya da örfe uygun iyilik ölçüleri içinde bırakın; haklarına tecavüz için zararlarına (sakın) tutmayın. Kim böyle yaparsa, kendine yazık etmiş olur. Allah'ın size olan nimetlerini ve size öğüt vermek için üzerinize indirdiği Kitap ve hikmeti düşünün. Allah'tan korkun, bilin ki Allah her şeyi yeterince bilir.
Cemal Külünkoğlu = Kadınları (ric'i talakla) boşadığınız zaman, iddet müddetleri (olan üç aylık) bekleme sürelerini bitirmeye yaklaşırlarken ya onları iyilikle yanınızda tutun yahut güzellikle bırakın. (Mallarından dolayı) haklarına tecavüz etmek kastıyla zarar vererek onları alıkoymayın. Çünkü böyle bir davranışta bulunan, (yalnızca) kendisine yazık etmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın! Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatırlayın! Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ererken, onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini de alaya almayın; Allah'ın üzerinize olan nimetini, öğüt vermek üzere size indirdiği Kitap ve hikmeti anın, Allah'tan sakının, Allah'ın her şeyi bildiğini bilin.
Diyanet Vakfi = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.
Edip Yüksel = Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini (üç aybaşını) bitirdiler mi onları ya iyilikle yanınızda tutun veya iyilikle bırakın. İntikam almak için onlara zarar verecek şekilde tutmayın. Bunu yapan kendisine zulmetmiş olur. ALLAH'ın ayetlerini hafife almayın. ALLAH'ın size verdiği nimetlerini ve size öğüt vermek için size indirdiği kitabı ve hikmeti düşünün. ALLAH'ı dinleyin ve bilin ki ALLAH her şeyi Bilir
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, artık kendilerini ya iyilikle tutun veya iyilikle salın, yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutmayın, bunu kim yaparsa nefsine zulmetmiş olur, Sakın Allahın âyetlerini şaka yerine tutmayın, Allahın üzerinizdeki ni'metini ve size va'zlar vererek indirdiği kitab ve hikmeti unutmayın düşünün, hem Allahdan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kadınları boşadığınızda, iddetlerini bitirdikleri zaman, artık ya onları iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yoksa haklarına tecavüz etmek için onları zararlarına olacak şekilde yanınızda tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın ayetlerini şakaya almayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğütler vermek için indirdiği kitap ve hikmeti unutmayıp düşünün. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah herşeyi bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık kendilerini ya iyilikle tutun veya güzellikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini alay konusu edinmeyin, Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayıp, düşünün. Hem Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir.
Gültekin Onan = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini (ecele) (üç aybaşını) tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat haklarını ihlal edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim böyle yaparsa, artık o kendi nefsine zulmetmiş olur. Tanrı'nın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Tanrı'nın size verdiği nimeti ve size öğüt (va'z) olarak indirdiği kitabı ve hikmeti anın. Tanrı'dan korkup sakının ve bilin ki Tanrı herşeyi bilendir.
Harun Yıldırım = Kadınları boşadığınız zaman iddetlerinin sonuna ulaştıklarında, onları ya güzellikle tutun, ya da iyilikle bırakın. Bir de haksızlıkla ve zarar vermek için onları tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak ki kendine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini eğlence edinmeyin! Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ile hikmeti düşünün. Allah’tan sakının ve bilin ki muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Hasan Basri Çantay = Hem kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, artık onları ya (kendilerine ric'atle) iyilikle tutun, ya iyilikle bırakın. (Fakat) onları, sırf zulmedebilmeniz için, zararlarına olarak, tutmayın. Kim böyle yaparsa muhakkak kendine yazık etmiş olur. Allahın âyetlerini (muhalefetle) oyuncak yerine koymayın. Allahın üzerinizdeki ni'metini ve size öğüd vermek için indirdiği kitâbı (Kur'ânı) ve (ondaki) hikmeti düşünün. Allahdan korkun ve bilin ki Allah her şey'i hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Ve kadınları (ric'î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerinin de sonuna geldiklerinde, artık onları (ya) iyilikle tutun veya kendilerini iyilikle salıverin; yoksa(sırf) zulmetmeniz için zarar vermek üzere onları tutmayın! Artık kim böyle yaparsa, o takdirde şübhesiz kendine zulmetmiş olur. Ve Allah’ın âyetlerini alaya almayın! Hem Allah’ın üzerinizdeki ni' me ti ni ve kendisiyle nasîhat etmek üzere size indirdiği Kitâb’ı ve hikmeti (kitabdaki hükümleri) hatırlayın! Artık Allah’dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Ve kadınları boşadığınız zaman; iddetlerini bitirince artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salıverin. Sırf zulmedebilmeniz için zararlarına onları tutuvermeyin. Kim, böyle yaparsa; muhakkak kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyuncak yerine koymayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Ve bilin ki Allah, şüphesiz her şeyi bilendir.
Kadri Çelik = Kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdikleri zaman, onları güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Haksızlıkta bulunmak için onları zararlı olacak şekilde tutmayın. Böyle yapan şüphesiz kendisine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini de alaya almayın. Allah'ın üzerinize olan nimetini, öğüt vermek üzere size indirdiği kitab ve hikmeti anın, Allah'tan sakının ve Allah'ın her şeyi bildiğini bilin.
Muhammed Esed = Böylece, kadınlarınızı boşadığınızda ve onlar bekleme sürelerinin sonuna yaklaşmak üzere iken onları ya güzellikle alıkoyun ya da güzel bir şekilde bırakın. Ama, arzuları hilafına, eziyet etmek için alıkoymayın: Çünkü, böyle bir davranışta bulunan, (yalnızca) kendisine haksızlık etmiş olur. Ve Allah'ın (bu) mesajlarını önemsemezlik yapmayın; Allah'ın size lütfettiği nimetleri ve size öğüt için indirdiği vahyi ve hikmeti hatırlayın; Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, ve bilin ki Allah her şeyin aslını bilir.
Mustafa İslamoğlu = Bu şekilde kadınları boşadığınızda ve onlar da bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde, ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın! Onlara zarar vermek için alıkoymayın! Bu durumda haddi aşmış olursunuz. Kim de böyle yaparsa, elbette kendisine kötülük etmiş olur. Allah'ın ayetlerini hafife almayın! Allah'ın size olan nimetlerini, size öğüt vermek için size indirdiği vahyi ve hikmeti hatırlayın ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! İyi bilin ki Allah her şeyin aslını bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kadınları boşadığınızda, onlar da adetlerinin sonuna yaklaşınca artık onları ya iyilikle tutunuz veya iyilikle salıveriniz. Onları, haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutuvermeyiniz. Bunu her kim yaparsa muhakkak nefsine zulüm etmiş olur. Ve Allah Teâlâ'nın âyetlerini eğlence yerine tutmayınız. Ve Allah Teâlâ'nın üzerinize olan nîmetlerini ve sizlere indirip kendisiyle öğüt verdiği kitabı ve hikmeti yâd ediniz. Ve Hak Teâlâ'dan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Teâlâ şüphesiz her şeyi bihakkın bilicidir.
Ömer Öngüt = Kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini bitirince, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salıverin. Haklarına tecavüz edip, zarar vermek maksadıyla onları tutmayın. Kim bunu yaparsa nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın âyetlerini eğlence edinmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve ondaki hikmeti düşünün. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilendir.
Şaban Piriş = Kadınları boşadığınızda bekleme süreleri sona ererken, ya onları güzellikle tutun; ya da güzellikle bırakın fakat haklarına tecavüz etmek için, onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın ayetlerini eğlence edinmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı, hikmeti düşünün. Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah, şüphesiz her şeyi bilendir.
Sadık Türkmen = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın ayetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitabı ve Hikmeti (Kitap’tan çıkarılan problem çözme bilimini) hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının ve unutmayın ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Kadınları boşayıp da bekleme sürelerini doldurdukları zaman ya onları meşru biçimde tutun ya da yine meşru biçimde bırakın. Sakın onlara zarar vererek Allah'ın sınırlarını çiğnemek amacı ile kadınları alıkoymayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini alaya almayın. Allah'ın size bağışladığı nimetleri ve öğüt vermek için indirdiği Kitabı ve hikmeti hatırınızdan çıkarmayın. Allah'tan korkun ve O'nun herşeyi bildiğini bilin.
Suat Yıldırım = Ey kocalar! Eşlerinizi boşar, onlar da iddetlerini bitirirlerse, artık ya onları iyilikle yanınızda tutar, yahut güzellikle salıverirsiniz! Onların hukukuna tecavüz etmek kasdıyla zarar vermek için eşlerinizi alıkoymayın! Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın âyetlerini şakaya almayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetleri ve sizi irşad etmek gayesiyle indirmiş olduğu kitap ve hikmeti hatırlayın, dile getirin, Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bildiğini pek iyi bilin!
Süleyman Ateş = Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirdiler mi, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın; haklarına tecâvüz edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allâh'ın âyetlerini eğlence yerine koymayın; Allâh'ın size olan ni'metini ve size öğüt vermek için Kitap ve Hikmet'ten size indirdiklerini düşünün, Allah'tan korkun ve bilin ki, Allâh her şeyi bilir.
Tefhim-ul Kuran = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat haklarını ihlal edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olsun diye size indirdiği Kitab'ı ve hikmeti anın. Allah'tan da korkup sakının ve bilin ki, Allah her şeyi bilendir.
Ümit Şimşek = Kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini bitirdiklerinde, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın. Zarar vermek amacıyla onları tutup da haklarına tecavüz etmeyin. Böyle yapan, ancak kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın âyetleriyle eğlenmeye kalkmayın. Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatırlayın da Allah'a karşı gelmekten sakının. Şunu da bilin ki, Allah herşeyi hakkıyla bilmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamladılar mı ya onları örfe uygun olarak tutun yahut da örfe uygun olarak serbest bırakın. Onları, zulmetmeniz için, zararlarına bir biçimde, tutmayın. Bunu yapan, öz benliğine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini eğlence aracı yapmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve kendisiyle size öğüt vermek için indirdiği Kitap'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi çok iyi bilmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini tamamladıktan sonra, artık onları marufla (örf ve adete uygun olarak iyilikle) tutun veya onları marufla (örf ve adete uygun olarak iyilikle) serbest bırakın. Haklarını çiğneyerek haddi aşıp, sakın zararlarına olarak onları tutmayın. Kim bunu yaparsa, o taktirde, kendisine zulmetmiştir. Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmeyin.Ve Allah’ın üzerinizdeki ni’metini, kitaptan size indirdiğini ve hikmeti hatırlayın ki onunla, size öğüt veriyor. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun, Allah’ın herşeyi çok iyi bildiğini bilin!
İlyas Yorulmaz = Kadınlarınızı boşadığınız zaman ve bekleme sürerli dolduğunda, ya onları iyilikle tutun veya iyilikle onları bırakın. Haddinizi aşarak boşadığınız kadınlara zarar vermek için zorla tutmayın. Kim böyle davranırsa, kendi nefsine zulmetmiştir. Ayetlerimi eğlence haline getirmeyin, üzerinizdeki Allah’ın nimetlerini ve kitaptan size indirdiği hükümleri ve kitapla size tavsiye ettiklerini hatırlayın, Allah dan korunun. Bilin ki, muhakkak Allah her şeyi bilir.
Bakara / 232 - Ve izâ tallaktumun nisâe fe belagne ecelehunne fe lâ ta’dulûhunne en yenkıhne ezvâcehunne izâ terâdav beynehum bil ma’rûf(ma’rûfi), zâlike yûazu bihî men kâne minkum yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), zâlikum ezkâ lekum ve ather(atheru), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında aklın ve dinin gereklerine uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel olmayın. Bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kadınları boşadınız da zamanlarını geçirdiler mi aralarında güzellikle uzlaşırlarsa kocalarına varmalarına engel olmayın. Bu, içinizde Allah'a ve son güne inananlara verilmiş bir öğüttür. Bu, sizin için daha hayırlıdır, daha temiz bir iştir. Siz bilmezsiniz ama Allah bilir.
Abdullah Parlıyan = Ve eşlerinizi boşadığınızda, bekleme süreleri de sona erdiğinde kocalarıyla örfe uygun güzelce anlaşmışlarsa onlara engel olmayın. Bu Allah'a ve ahiret gününe inanan, herbiriniz için bir uyarıdır. Bu sizin için en erdemli ve en temiz yoldur. Allah bilir siz bilmezsiniz.
Adem Uğur = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Ahmed Hulusi = Karılarınızı boşadığınızda, bekleme süresi sonunda, aralarında karşılıklı anlaşmaları hâlinde, evlenmelerine engel olmayın. Bu sizden kim Allâh'a ve gelecekte yaşanacak sürece iman ediyorsa ona verilmiş olan bir öğüttür. İşte bu sizin için daha tezkiyeli (beşerî şartlanmalardan arı) ve daha temizdir. Allâh bilir siz bilmezsiniz!
Ahmet Tekin = Hanımlarınızı boşadığınız zaman, iddetlerini, bekleme müddetlerini tamamladıklarında, birbirleriyle, Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine göre, iyilikle meşrûiyet sınırları içinde, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun bir şekilde anlaştıkları takdirde, onların eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın.İşte bununla, içinizden Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe iman edenlere öğüt verilmekte, sorumlulukları hatırlatılmaktadır. Bu sizin için daha çok günahlardan ve haramdan arındırıcı, daha hayırlı, kalplerdeki şüpheyi gideren kuraldır. Allah biliyor, siz bilemezsiniz.
Ahmet Varol = Kadınları boşadığınızda bekleme sürelerini tamamlarlarsa, aralarında iyilik üzere anlaşmaları durumunda (kendileriyle evlenmeye niyetlendikleri) eşleriyle nikahlanmalarını engellemeye çalışmayın. Bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edene öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha elverişli ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Ali Bulaç = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsiniz.
Ali Fikri Yavuz = Kadınları (Ric’î talâkla) boşadınız da iddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşrû bir şekilde anlaştıkları takdirde, ey veliler, artık kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel olmayın. Bu anlatılanlar, sizden Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş olanlara verilen bir öğüttür. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah sizin menfaatinizi bilir, siz bilemezsiniz.
Ali Ünal = Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bayraktar Bayraklı = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayınız! İşte bununla, içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız, kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Bekir Sadak = Kadinlari bosadiginizda, muddetleri sona ermisse, kocalari ile birbirleriyle guzellikle anlasmislarsa evlenmelerine engel olmayin. Icinizden Allah'a ve ahiret gunune inanan kimse bundan ibret alir. Bu sizin icin daha nezih ve daha paktir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Celal Yıldırım = Kadınları boşadığınızda şer'î bekleme süresi sona erince aralarında örfe uygun iyilik ölçüleri içinde anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bununla sizden Allah'a ve Âhiret gününe inananlara öğüt veriliyor. Bu sizin için daha uygun ve daha pâk ve nezîhtir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Cemal Külünkoğlu = Kadınları boşayıp da bekleme sürelerini doldurdukları zaman eğer daha önceki kocaları ile örfe uygun (meşru) bir biçimde anlaşırlarsa evlenmelerine engel olmayın! Bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah (neyin sizin için hayırlı olacağını) bilir, siz bilmezsiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ermişse, kocaları ile birbirleriyle güzellikle anlaşmışlarsa evlenmelerine engel olmayın. İçinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse bundan ibret alır. Bu sizin için daha nezih ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Diyanet Vakfi = Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Edip Yüksel = Boşanan kadınlar bekleme sürelerini bitirdikten sonra, kocalarıyla güzellikle anlaştıkları taktirde o kadınların tekrar evlenmelerine engel olmayın. İçinizden ALLAH'a ve ahiret gününe inanan kimseler bundan öğüt alır. Bu sizin için daha arı ve daha sağlıklıdır. Siz bilmeseniz de ALLAH bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşru surette rızalaştıkları takdirde kendilerini kocalarına nikâh edecekler diye tazyık da etmeyin, bu işte içinizden Allaha ve Ahıret gününe iman etmiş olanlara verilir bir öğüttür, bu sizin hakkınızda daha hayırlı ve daha nezihtir, siz bilmezken Allah bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kadınları boşadığınızda, iddetlerini bitirdikleri zaman aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde, kendilerini kocalarına nikah edecekler diye baskı yapmayın. Bu, işte içinizden Allah'a ve ahiret gününe inananlara verilen bir öğüttür. Bu sizin hakkınızda daha hayırlı ve daha temizdir. Siz bilmezken Allah bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında meşru bir şekilde rızalaştıkları takdirde, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp, engellemeyin. İşte bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Bu, sizin hakkınızda daha hayırlı ve daha nezihtir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Gültekin Onan = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini (ecele) de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Tanrı'ya ve ahiret gününe inananlara bununla (böyle) öğüt verilir. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Tanrı bilir de siz bilmezsiniz.
Harun Yıldırım = Kadınları boşadığınızda iddetlerinin sonuna ulaştıklarında aralarında örfe uygun olarak anlaştıkları takdirde artık onları kocalarıyla nikahlanmaktan alıkoymayın! İşte bu içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere kendisiyle verilen bir öğüttür. İşte bu, sizin için daha faydalı ve daha temizleyicidir. Şüphesiz Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.
Hasan Basri Çantay = Kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşru' bir suretde anlaşdıkları takdirde, artık kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel olmayın, işte içinizden Allaha ve âhiret gününe îmân etmekde olan (lar) a bununla öğüd veriliyor. Bu sizin için daha fazıyletli ve daha temizdir. (Ondaki maslahatı) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Hayrat Neşriyat = Hem kadınları (ric'î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerini de bitirdiklerinde, artık aralarında meşrû' olarak anlaştıkları takdirde, bu durumda kocalarıyla (tekrar) evlenirler diye onlara mâni' olmayın! Bu, içinizden Allah’a ve âhiret gününe îmân etmekte olan kimselere, kendisiyle nasîhat olunan(bir e mir)dir. Bu, sizin için daha hayırlı ve da ha temizdir. Çünki (sizin için neyin daha hayırlı olduğunu, ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İbni Kesir = Kadınları boşadığınız vakit, onlar iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında güzelce anlaştıkları takdirde; kocalarıyla tekrar evlenmelerine mani olmayın. İşte sizden Allah'a ve ahiret gününe inanmış olanlara, bununla öğüt veriliyor. Bu, sizin için daha iyi, daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Kadri Çelik = Kadınları boşadığınızda, böylece bekleme müddetlerini (iddetlerini) tamamladıkları zaman, kendi aralarında güzellikle anlaşmaları durumunda, evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha faydalı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Muhammed Esed = Kadınları boşadıktan sonra, bekleme sürelerinin sonuna gelmişlerse, aralarında uygun bir şekilde anlaştıkları taktirde başka erkeklerle evlenmelerine engel olmayın. Bu, Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan her biriniz için uyarıdır; bu, sizin için en erdemli ve en temiz (yol)dur. Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilmezsiniz.
Mustafa İslamoğlu = Kadınları boşadıktan sonra, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, aralarında münasip bir biçimde anlaştıkları takdirde, eş(namzet)leriyle evlenmelerine engel çıkarmayın! Bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan herkese bir uyarıdır; işte bu sizin için en yararlı ve en temiz olandır. Allah her şeyi bilir ve fakat siz bilemezsiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kadınları boşadığınızda, onlar da iddetlerini sonuna erdirince onların kendi aralarında maruf veçhile karşılıklı rızayla kocaları ile tekrar evlenmelerine mani olmayınız. Sizden Allah'a ve Ahiret gününe inanmış olanlara işte bununla öğüt verilir. Bu husus sizin için daha faydalı ve daha temizdir ve Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.
Ömer Öngüt = Kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini bitirince, kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde, kocalarıyla tekrar evlenmelerine engel olmayın. İçinizden Allah'a ve ahiret gününe inanmış olanlara işte bununla öğüt veriliyor. Böyle yapmanız sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Şaban Piriş = Kadınları boşadığınız vakit, onlar da bekleme sürelerini bitirince aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte, sizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere, bununla öğüt veriliyor. Bu, sizin için daha faydalı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Sadık Türkmen = Kadinlari boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında örfe uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, (eski) eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel çıkarmayın. Bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Seyyid Kutub = Kadınları boşayıp da bekleme sürelerini doldurdukları zaman eğer daha önceki kocaları ile meşru biçimde anlaşırlarsa evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizdeki Allah 'a ve Ahiret gününe inananlara yönelik bir öğüttür. Bu sizin hesabınıza en temiz ve en iffetli yoldur. Allah bilir, fakat siz bilemezsiniz.
Suat Yıldırım = Ey kocalar! Eşlerinizi boşayıp da onlar da iddetlerini tamamladıklarında, kendi aralarında meşrû surette anlaşmaları durumunda, kocaları ile tekrar nikâhlanmaları hususunda onlara baskı yapmayın. Sizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere bu ayetlerle öğüt verilir. Böyle yapmak, sizin için daha hayırlı, daha nezihtir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Süleyman Ateş = Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde, (eski) kocalarıyle evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Bu, sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.
Tefhim-ul Kuran = Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikâhlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsiniz.
Ümit Şimşek = Kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında meşru şekilde anlaşacak olurlarsa kocalarına dönmelerine engel olmayın. Sizden Allah'a ve âhiret gününe inanmış olanlara verilen öğüt işte budur. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temiz bir iştir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini tamamladıklarında, kendi aralarında örfe uygun olarak anlaşmışlarsa eski kocalarıyla nikahlanmaları hususunda onlara engel çıkarmayın. Bu, sizin Allah'a ve âhıret gününe inanmış olanınıza verilen öğüttür. Bu sizin için daha isabetli ve daha temizdir, Allah bilir ama siz bilmezsiniz.
İskender Ali Mihr = Ve kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini tamamladıktan sonra artık onlar kendi aralarında marufla (örf ve adete uygun olarak iyilikle) razı olurlarsa, o taktirde onların (kadınların) eşleri ile nikâhlamalarına engel olmayın. ışte böyle sizden Allah’a ve yevm’il âhire îmân etmiş olan kimseye bununla öğüt veriliyor ışte bunlar, sizin daha çok tezkiye olmanız ve daha iyi temizlenmeniz içindir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İlyas Yorulmaz = Kadınlarınızı boşadığınız ve bekleme süreleri dolduğu zaman, başka erkeklerle evlenmek için örfe uygun aralarında anlaşırlarsa, onların evlenmelerine engel olmayın. Sizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseler için verilen öğüt budur. Böylece sizin için en temiz ve en güzel yolda budur. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Bakara / 233 - Vel vâlidâtu yurdı’ne evlâdehunne havleyni kâmileyni li men erâde en yutimmer radâah(radâate), ve alel mevlûdi lehu rızkuhunne ve kisvetuhunne bil ma’rûf(ma’rûfi), lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ, lâ tudârra vâlidetun bi veledihâ ve lâ mevlûdun lehu bi veledihî ve alel vârisi mislu zâlik(zâlike), fe in erâdâ fısâlen an terâdın min humâ ve teşâvurin fe lâ cunâha aleyhimâ ve in eradtum en testerdıû evlâdekum fe lâ cunâha aleykum izâ sellemtum mâ âteytum bil ma’rûf(ma’rûfi), vettekullâhe va’lemû ennellâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Diyanet İşleri = -Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için- anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, örfe uygun olarak babaya aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük ve sorumluluk teklif edilmez. -Hiçbir anne ve hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmasın- (Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur. Eğer (anne ve baba) kendi aralarında danışıp anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (bir sütanneye) emzirtmek isterseniz, örfe uygun olarak vereceğiniz ücreti güzelce ödediğiniz takdirde size bir günah yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Analar, emzirme zamanını tamamlamak isterlerse tam iki yıl, çocuklarına süt verirler. Evlât sahibi olana da evlâdını emzirenin rızkını, elbisesini, örfe göre, vermesi borçtur. Kimseye gücünden fazla bir şey teklif edilemez. Ne ana evlâdından zarar görmeli, ne baba. Mîrasçıya da hüküm aynıdır. Anayla baba, birbirleriyle danışırlar da, razı olurlar, çocuğu memeden kesmek isterlerse beis yok. Çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğiniz şeyi güzelce, yollu yordamlı verdikten sonra artık size suç yoktur. Sakının Allah'tan ve bilin ki Allah, ne yaparsanız görür.
Abdullah Parlıyan = Ve anneler, eğer emzirme müddetini tamamlamak istiyorlarsa, tam iki yıl çocuklarını emzirirler. Bu zaman içerisinde çocuk ve annesinin her türlü geçimliklerini uygun biçimde temin etmek, çocuğun babasına düşer. Ve hiç kimse de taşıyabileceğinden daha fazlasıyla yükümlü tutulamaz. Çocuğundan dolayı ne anneye ne de babaya eziyet edilmesin. Çocuğun babası öldüğü takdirde, mirascı olanlara da aynen bu yükümlülükler geçerlidir. Eğer anne ve baba her ikisi de anne ile çocuğun birbirinden ayrılmasına veya çocuğun memeden ayrılmasına, karşılıklı rıza ve danışma ile karar verirlerse bundan dolayı kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuğunuzu süt annelere emanet etmeye karar verirseniz; çocuğun emniyetini uygun bir biçimde sağlamak ve emzirme ücretini güzelce ödemek şartıyla, size bir günah yüklenmez. Sizler yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulunuz ve biliniz ki, Allah tüm yaptıklarınızı görür.
Adem Uğur = Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.
Ahmed Hulusi = (Boşanmış annelerin) süt emzirmesini tamamlatmak isteyen (babalar) için, anneler iki tam yıl çocuklarını emzirebilirler. Bu süre zarfında onların rızkı ve giyim kuşamı örfte olduğu üzere babanın yükümlülüğündedir. Hiçbir nefse kapasitesini aşan teklif edilmez. Ne bir ana ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulmamalıdır. Vârise düşen de aynen böyledir. Eğer kendi rızaları ile anlaşarak çocuğu iki yıldan önce sütten kesmek isterlerse kendilerine bir suç yoktur. Eğer çocuklarınızı (sütanne tutup) emzirtmek isterseniz, örf üzere verilmesi gerekeni ödediğiniz takdirde, bunda da bir beis yoktur. Allâh'tan korunun ve iyi bilin ki Allâh (tüm yaptıklarınızın yaratanı olarak) Basıyr'dir.
Ahmet Tekin = Emzirme süresini tamamlatmak isteyenler için, boşanmış anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler.Onların, Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir.Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne çocuğu sebebiyle ve hiçbir baba çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır.Vârislere de buna benzer hükümler uygulanır.Eğer anne ve baba karşılıklı rıza ve karşılıklı istişare ile anlaşarak çocuğu annesinden ayırıp bir süt anneye vermek, iki yıl tamamlanmadan memeden kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal, bir günah yoktur.Çocuklarınızı sütanne tutup emzirtmek istediğiniz takdirde, sütanneye vermekte olduğunuzu Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine göre, iyilikle, İslâmî kurallarla örtüşen, örfe uygun olarak teslim etmeniz, çocuğun emniyetini sağlamanız şartıyla size bir günah ve vebal yoktur. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. İşlediğiniz amelleri Allah’ın bildiğini, gördüğünü bilin.
Ahmet Varol = Anneler de, emzirme süresini tamamlatmak isteyenler için çocuklarını iki tam yıl emzirirler. [50] (Bu süre içinde) uygun bir şekilde onların yiyecek ve giyeceklerini temin etmek de çocuk kendisine ait olan babanın üzerinedir. Hiç kimse gücünün yeteceğinden fazlası ile sorumlu tutulamaz. Anne çocuğundan dolayı zarara sokulmasın; çocuk kendisine ait olan baba da çocuğundan dolayı zarara uğratılmasın. Mirasçının üzerinde de aynı yükümlülük vardır. Eğer (anne ile baba) karşılıklı memnuniyetle ve aralarında danışarak çocuğu sütten kesmek isterlerse bundan dolayı herhangi bir günaha girmiş olmazlar. Çocuklarınızı süt anneye vermek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde ödediğiniz takdirde, bunda da sizin için bir sakınca yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görmektedir.
Ali Bulaç = Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde (ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir.
Ali Fikri Yavuz = Anneler, (boşanmadan önce veya boşandıktan sonra doğan) çocuklarını tam iki yıl emzirsinler. Bu hüküm süt emzirmeyi tamamlamak istiyenler içindir. Annelerin yiyeceği ve giyeceği, orta hal üzere gücü yettiği kadar çocuğun babası üzerinedir. Hiç kimse gücünden ziyadesiyle mükellef tutulamaz. Ne bir anne, ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Babanın ölümü ile mirascı olan da, yiyecek, giyecek ve zarar hususlarında baba gibidir. Eğer ana ve baba, aralarında danışma ve rızâ ile iki sene dolmadan çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de günah yoktur. Çocuklarınızı süt anneye vermek isterseniz, o süt annenin râzı olacağı ücretini teslim ettiğinizde yine size günah yoktur. Bununla beraber, Allah’dan korkun ve bilin ki, Allah her ne yaparsanız onu kemâliyle bilicidir, görücüdür.
Ali Ünal = (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Boşanmış anneler, emzirme müddetini tam yaptırmak isteyen boşandığı kocası için çocuklarını iki tam yıl emzirebilirler; onların yeme içme ve giyimlerini uygun bir şekilde temin etmek, çocuğun babasına düşer. Hiç kimse, taşıyabileceğinden daha fazlasıyla yükümlü tutulamaz: Ne çocuğundan dolayı anneye eziyet edilsin, ne de çocuğundan dolayı babaya. Babanın mirasçısına da aynı görev düşer. Eğer anne baba, çocuğun sütten kesilmesine karşılıklı rıza ve danışma ile karar verirlerse, onlara bir günah yoktur; eğer çocuğunuzu süt annelere emanet etmeye karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağladığınız takdirde size bir günah yüklenmez. Allah'tan sakınınız ve biliniz ki Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Bekir Sadak = Anneler cocuklarini, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba icin, tam iki sene emzirirler. Analarin yiyecek ve giyecegini uygun bir sekilde, saglamak cocuk kendisinin olan babaya borctur. Herkese ancak gucu nisbetinde teklifte bulunulur. Ana cocugundan, cocuk kendisinin olan baba da cocugundan dolayi zarara sokulmasin. Mirasciya da ayni seyi yapmak borctur. Ana baba aralarinda danisarak ve anlasarak sutten kesmek isterlerse, ikisine de sorumululuk yoktur. ocuklarinizi sutanneye emzirtmek iserseniz, vereceginizi orfe uygun bir sekilde oderseniz, size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakinin, yaptiklarinizi gordugunu bilin.
Celal Yıldırım = Analar çocuklarını, baba, süt emzirme süresinin tamamlanmasını istiyorsa, iki tam yıl emzirirler. Anaların yiyecek ve giyecekleri örfe uygun biçimde, çocuk kendisine ait olan babaya gerekir. Herkese ancak gücüne (malî yapısına) göre sorumluluk yüklenir. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de çocuk kendisine ait olan baba çocuğundan dolayı zarara uğratılsın. Vârise düşen de aynı şeydir. Ana ile baba aralarında danışarak ve karşılıklı anlaşarak çocuğu (iki yıl tamamlanmadan) memeden kesmek isterlerse, kendilerine bir günah yoktur. Çocuklarınızı süt anne tutarak emzirmek isterseniz, emzirme ücretini örfe uygun ölçü ve miktarda verdiğiniz takdirde üzerinize yine bir vebal yoktur. Allah'tan (bu hususta da) korkun; bilin ki Allah elbette yaptıklarınızı görüp bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, örfe uygun olarak babaya aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük ve sorumluluk teklif edilmez. Hiçbir anne ve hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmasın. (Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur. Eğer (anne ve baba) kendi aralarında anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur. Ve eğer (anne-baba), her ikisi, (anne ile çocuğun) ayrılmasına karşılıklı rıza ve danışma ile karar verirlerse, (bundan dolayı) onlara bir günah yoktur ve eğer çocuğunuzu sütannelere emanet etmeye karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağlamanız şartıyla size bir günah yüklenmez. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve bilin ki Allah tüm yaptıklarınızı görmektedir.
Diyanet İşleri (eski) = Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur. Ana baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de sorumluluk yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde öderseniz, size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakının, yaptıklarınızı gördüğünü bilin.
Diyanet Vakfi = Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.
Edip Yüksel = Emzirme süresini tamamlamak istiyenler için analar bebeklerini tam iki yıl emzirmeli. Ananın yiyecek ve giyecek ihtiyacını ise çocuğun babası güzel ve uygun bir şekilde karşılamalı. Kimse kapasitesinin üzerinde sorumlu tutulamaz. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de babası çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Bunu gerçekleştirmek mirasçısının da görevidir. Ana ve baba danışıp anlaştıktan sonra sütten kesmek isterse, ikisine de bir günah yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz ücretini uygun bir biçimde ödediğiniz sürece size bir sorumluluk yoktur. ALLAH'ı dinleyin, ALLAH yaptıklarınızı Görür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Valideler evlâdlarını emziğin tamamlanmasını istiyenler için iki bütün yıl emzirirler, evlâd kendisinin olana da emzirenlerin yiyecekleri, giyecekleri lâyıkiyle borc, maamafih herkes ancak vüsuna göre mükellef olur, ne yavrısiyle bir ana, ne de yavrısiyle bir baba ızrar edilmesin, varise düşen de aynı borc, eğer baba ve ana biribirlerinin müşavere ve rizalariyle memeden kesmek isterlerse kendilerine günah yok, ve şayed çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra yine size günah yok, bununla beraber Allahdan korkun ve bilin ki Allah her ne yaparsanız görür, basîrdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Anneler çocuklarını emziğin tamamlanmasını isteyenler için iki tam yıl emzirirler. Çocuk kendisinin olana da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri imkanları nisbetinde bir borçtur. Bununla birlikte herkes ancak gücü nisbetinde yükümlü olur. Ne yavrusu yüzünden bir ana ne de yavrusu yüzünden bir baba zarara uğratılmasın. Mirasçıya da aynı yükümlülük vardır. Eğer baba ve anne birbirleriyle anlaşıp rıza göstererek memeden kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğiniz ücreti güzelce ödedikten sonra yine size günah yoktur. Bununla beraber Allah'tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanız görür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri geleneklere uygun olarak bir borçtur. Bununla beraber herkes ancak gücüne göre mükellef olur. Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Varise düşen de yine aynı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Bununla beraber Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görür.
Gültekin Onan = Emzirmeyi tamamlamak isteyenler (babalar) için analar çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin üzerinde (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın. Mirasçı üzerinde (ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Tanrı'dan korkup sakının ve bilin ki Tanrı yaptıklarınızı görendir.
Harun Yıldırım = Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için, anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların yiyeceklerini ve giyeceklerini örfe uygun bir şekilde sağlamak, çocuğun kendisi için doğrulduğu üzerinedir. Hiç kimse gücünün yettiğinden başkasıyla sorumlu tutulmaz. Çocuğu sebebiyle anne ve çocuğu sebebiyle kendisi için doğulduğu zarara uğratılmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer kendi rızaları ile ve birbirlerine danışarak kesmek isterlerse ikisine de bir günah yoktur. Ayrıca çocuklarınızı emzirtmek isterseniz –vereceğinizi örfe uygun olarak teslim ettiğiniz taktirde artık üzerinize hiçbir günah yoktur. Allah'tan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Hasan Basri Çantay = Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yapdırmak isteyen (ler) içindir. Onların (annelerin) ma'ruf vech ile yiyeceği, giyeceği; çocuk kendisinin olan (babaya) âiddir. Kimse taakatınden ziyadesiyle mükellef tutulmaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de bir çocuk kendisinin olan (bir baba) çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen (vazıyfe) de bunun gibidir. Eğer (ana ve baba) aralarında rızaa ve müşavere ile (bil'ittifak çocuğu iki sene dolmadan) memeden kesmeyi arzu ederlerse ikisinin üzerine de vebal yokdur. Çocuklarınızı (başkalarına) emzirtmek isterseniz meşru' suretde verdiğiniz (emzirme ücretin) i teslim etmek (ödemek) şartıyle yine uhdenize vebal yokdur. Allahdan korkun ve bilin ki şübhesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyle görendir.
Hayrat Neşriyat = Anneler de, emzirmeyi tamamla mak isteyen (baba) için, çocukları nı tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisinin olan (babaya) da, meşrû' (örfe uy gun) bir şekilde onların (annelerin)yiyecek ve giyecekleri(ni te’mîn etme borcu) vardır. Kimse gücünün yet meyeceği bir şey le mükellef tutulmaz. Ne anne, yavrusu yüzünden ne de çocuk kendisinin olan (baba), çocuğu yüzünden zarara uğratılır. (Baba öldüğü zaman) mîras¬çının üzerine de bunun aynısı (borçtur). Artık (anne ile baba) kendi rızâ la rıyla ve müşâvere ederek (çocuğu sütten) ayırmak isterlerse, bundan dolayı ikisinin üzerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz (ücret)i güzellikle teslîm ettiğiniz takdirde artık size bir günah yoktur. O hâlde Allah’dan sakının ve bilin ki şüb hesiz Allah, ne yapıyorsanız hakkıyla görendir.
İbni Kesir = Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Onların yiyeceği, giyeceği uygun şekilde çocuk kendisinden olana aittir. Kimse gücünün üstünde bir şeyle mükellef olmaz. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer kendi aralarında anlaşıp, danışarak çocuğu memeden kesmek isterlerse; ikisine de bri vebal yoktur. Çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, vereceğinizi güzelce teslim etmek şartıyla size yine bir vebal yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah yaptığınız şeyleri görendir.
Kadri Çelik = Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için tam iki sene emzirirler. Onların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nispetinde teklifte bulunulur. Ne bir ana ve ne de bir baba evladı sebebiyle zarara sokulmasın. (Babanın) Varisine de aynı şeyi yapmak borçtur. Ana baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de günah yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi güzel bir şekilde ödedikten sonra size günah yoktur. Allah'tan sakının ve Allah'ın yaptıklarınızı gördüğünü bilin.
Muhammed Esed = Ve (boşanmış) anneler, eğer emzirme müddetini tamamlamak istiyorlarsa, çocuklarına iki tam yıl bakabilirler; onların yeme-içme ve giyimlerini uygun bir şekilde temin etmek, çocuğun babasına düşer. Hiç kimse taşıyabileceğinden daha fazlasıyla yükümlü tutulmaz: Ne anneye çocuğundan dolayı eziyet çektirilsin, ne de çocuğundan dolayı babasına. Ve (babanın) mirasçısına da aynı görev düşer. Ve eğer (anne-baba), her ikisi, (anne ile çocuğun) ayrılmasına karşılıklı rıza ve danışma ile karar verirlerse, (bundan dolayı) onlara bir günah yoktur; ve eğer çocuğunuzu süt annelere emanet etmeye karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağlamanız şartıyla size bir günah yüklenmez. Ama, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve bilin ki Allah tüm yaptıklarınızı görür.
Mustafa İslamoğlu = Ve (boşanmış) annelerden emzirme süresini tamamlatmak isteyenler çocuklarını tam iki yıl emzirirler; onların yeme-içme ve giyim-kuşaklarını temin etmek münasip bir biçimde babaya düşer. Hiç kimseye taşıyamayacağı bir sorumluluk yükletilemez. Ne bir anne çocuğu yüzünden zarara uğratılsın, ne de çocuğu yüzünden bir baba. Ve (babanın) varisine de aynı görev düşer. Eğer (çocuğun boşanmış ebeveyni, çocukla annenin) ayrılmasına karşılıklı istişare sonucu razı olurlarsa, her ikisine de bir vebal yoktur. Eğer çocuklarınızı süt annelere baktırmaya karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun şekilde sağlamanız şartıyla size bir vebal yoktur. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: iyi bilin ki Allah tüm yapıp-ettiklerinizi görmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Valideler çocuklarını tam iki sene emzirirler, emzirmeyi tamam yaptırmak isteyen için. Bu validelerin nafakaları ve elbiseleri kadri ma'ruf üzere mevludün leh üzerinedir. Hiçbir şahıs kendi takatinden ziyâdesiyle mükellef olmaz. Ne bir ana çocuğu sebebiyle, ne de bir baba evladı sebebiyle zarara sokulmasın. Varis üzerine de onun mislidir. İmdi ana ile baba kendi rızaları ile ve bir müşavere ile çocuğu memeden kesmek isterlerse ikisinin üzerine de bir günah yoktur. Ve siz evladınızı başkasına emzirtmek isterseniz, vereceğiniz emzirme ücretini ma'ruf veçhile teslim ettiğiniz takdirde yine size bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz ve biliniz ki, Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri şüphe yok hakkıyla görücüdür.
Ömer Öngüt = Anneler (boşanmadan önce veya boşandıktan sonra doğan) çocuklarını iki yıl emzirsinler. Bu hüküm, süt emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Annelerin uygun biçimde yiyecek ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına âittir. Hiç kimseye gücünden fazla bir şey teklif edilemez. Ne bir anne, ne de bir baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Babanın ölümü ile mirasçı olan da; yiyecek, giyecek ve zarar hususlarında baba gibidir. Eğer ana ve baba aralarında danışıp anlaşarak rızâ ile daha iki sene dolmadan çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, kendilerine bir vebâl yoktur. Çocuklarınızı süt anneye vermek isterseniz, onu râzı edecek bir ücret verince, yine sizin için bir vebâl yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, yaptıklarınızı görmektedir.
Şaban Piriş = Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için tam iki sene emzirirler. Annelerin yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Bir kişiye gücünün üstünde bir şey yüklenmez. çocuğu yüzünden anne de, çocuk kendisinin olan baba da zarara sokulmamalıdır. Vârise de aynısı düşer. Eğer anne ve baba aralarında danışarak ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de günah yoktur. çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz ücreti örfe uygun bir şekilde öderseniz size bir günah yoktur. Allah’tan sakının, Allah’ın yaptığınız şeyleri gördüğünü bilin.
Sadık Türkmen = Emzirmeyi tamamlamak isteyenler içinanneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği giyeceği, örfe uygun olarak babaya aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük ve sorumluluk teklif edilmez/yüklenilmez.hiçbir anne ve hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmasın. (Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur. Eğer (anne ve baba) kendi aralarında danışıp anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah/sorumluluk yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki; Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.
Seyyid Kutub = Anneler çocuklarını tamam iki yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Onların yiyeceği, giyeceği ma’ruf vech üzre çocuk kendisinden olana aiddir. Kimse, takatından fazlasıyla mükellef olmaz. Ne bir anne çocuğu sebebiyle, ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer kendi aralarında rıza ve müşavere ile memeden kesmeyi arzu ederlerse, ikisinin üstüne de bir vebal yoktur. Çocuklarınızı emzirmek isterseniz, meşru şekilde verdiğinizi teslim etmek şartıyla, yine size vebal yoktur. Allah’tan korkun. Ve bilin ki şüphesiz Allah, yaptığınız şeyleri hakkıyla görendir.
Suat Yıldırım = Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir. Annelerin, münasip şekilde yiyeceğini giyeceğini sağlamak, babanın görevidir. Hiçbir kimse takatinin dışında bir görevle yükümlü tutulmaz. Çocuk yüzünden ne annesi, ne de babası zarar görmemelidir. Bu yükümlülük, babanın varisine de düşer. Fakat anne baba aralarında görüşüp anlaşmaya vararak, iki yıldan önce, çocuklarını sütten kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, Kendilerine vereceğiniz ücreti münasip tarzda ödemek şartı ile, bunda da size vebal yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah yaptığınız her şeyi görmektedir.
Süleyman Ateş = Anneler, çocuklarını -emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak, çocuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü ölçüsünde bir şeyle yükümlü tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun aidolduğu baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçının da aynı şeyi yapması gerekir. Eğer (ana-baba), anlaşıp danışarak (çocuğu) sütten kesmek isterlerse, kendilerine günâh yoktur. Çocuklarınızı (sütannesi tutup) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz(ücret)i güzelce verdikten sonra yine üzerinize bir günâh yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allâh, yaptığınız her şeyi görmektedir.
Tefhim-ul Kuran = Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf) e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da, çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerindeki (sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, örfe uygun vereceğinizi ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızı görendir.
Ümit Şimşek = Anneler, çocuklarını iki tam yıl boyunca emzirirler. Bu hüküm, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Annelerin yiyecek ve giyeceklerini uygun şekilde karşılamak babaya düşer. Kimse gücünden fazlasıyla yükümlü tutulmaz. Çocuğu yüzünden ne anne, ne de baba zarara uğratılmasın. Babanın vârisi için de babanın yükümlülükleri vardır. Eğer anne ile baba aralarında istişare ederek karşılıklı rıza ile çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah yoktur. Çocuklarınızı süt anneye emzirtmek isterseniz, ücretini uygun şekilde ödediğiniz takdirde bunda da size bir günah olmaz. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Anneler çocuklarını - emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler için - tam iki yıl emzirirler. Annelerin yiyeceklerini ve giyeceklerini örfe uygun biçimde hazırlamak çocuğun babasına aittir. Hiç bir benlik yaratılış kapasitesi dışında bir şeyle yükümlü tutulamaz. Anne çocuğu yüzünden, çocuğun babası da kendi çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçı için de aynı ilke uygulanır. Eğer anne-baba karşılıklı anlaşma ve danışma sonucu çocuğu sütten kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, örfe uygun olarak belirlediğiniz ücreti güzelce teslim etmek şartıyla, bunu yapmanızda bir günah yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi biçimde görmektedir.
İskender Ali Mihr = Anneler, (nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, doğan) çocuklarını tam iki sene emzirirler. (Bu hüküm) süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir. (Annelerin) yiyecekleri ve giyecekleri marufla (örf ve adete uygun olarak) kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. (Hiç) kimse kendi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef (sorumlu) tutulmasın. Ne bir anne çocuğu ile, ne de kendisi için doğurulmuş olan (baba), çocuğu ile zarara uğratılmasın. Ve mirasçının üzerindeki (sorumluluk) da bunun gibidir. Fakat eğer (ana ile baba) müşavere ederek (görüşerek) rızalarıyla çocuğu sütten kesmek isterlerse, o taktirde onların ikisi üzerine bir günah yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi (taktir ettiğiniz emzirme ücretini), marufla (örf ve adete uygun olarak süt anneye) teslim ettiğiniz zaman artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gördüğünü bilin!
İlyas Yorulmaz = (Boşanmış) Anneler için çocuklarını emzirmeleri, eğer isterlerse tamı tamına iki yıldır. Bu süre içinde geçerli örfe göre, annenin yedirilmesi ve giydirilmesi çocuğun babasına aittir. Hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlası yüklenmez, bu sebeple anne çocuğundan dolayı babaya, babada anneye, çocuğundan dolayı zarar vermesin. Çocuğun babası ölmüşse, babanın varislerine de aynı sorumluluklar vardır. Boşanmış çocuğun anne babası aralarında anlaşarak çocuğu sütten keserlerse, her ikisi için de bir sorumluluk yoktur. Eğer çocuklarınızı başka sütanneye emzirttirmek isterseniz, çocuğun ve sütannenin adetlere uygun ihtiyaçlarını temin ettiğiniz zaman, başka bir sütanneye emzirttirmenizde sizin için sorumluluk yoktur. Allah dan korunun. Elbetteki Allah yaptıklarınızı görendir.
Bakara / 234 - Vellezîne yuteveffevne minkum ve yezerûne ezvâcen yeterabbasne bi enfusihinne erbeate eşhurin ve aşrâ(aşran), fe izâ belagne ecelehunne fe lâ cunâhe aleykum fî mâ fealne fî enfusihinne bil ma’rûf(ma’rûfi), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Diyanet İşleri = İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler. Sürelerini bitirince artık kendileri için meşru olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İçinizden biri ölür de arkasında kadın bırakırsa bu çeşit adamların kadınları dört ay, on gün beklerler. Bu müddeti geçirdikten sonra meşru bir sûrette kendiliklerinden dilediklerine varabilirler, bu hususta size bir suç yoktur artık. Allah, ne yaparsanız, hepsinden de haberdardır.
Abdullah Parlıyan = İçinizden ölenler geride eşler bırakırlarsa, bunların yeniden evlenebilmeleri için kendi başlarına dört ay on günlük bir bekleme süresi geçirmeleri gerekir. Bekleme süresinin sonuna vardıklarında, kendileriyle ilgili olarak, meşru şekilde ne yaparlarsa yapsınlar size bir suç yoktur artık. Allah tüm işlediklerinizden haberi olandır.
Adem Uğur = Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
Ahmed Hulusi = Sizden vefat edenlerin geriye bıraktıkları eşleri dört ay on gün beklerler (yeniden evlenmek isterlerse). Sürenin sonunda onların örfe göre yaptıkları davranışta (başkasıyla evlenmesinde) bir suç yoktur. Allâh tüm yaptıklarınızın oluşturucusu olarak Habiyr'dir.
Ahmet Tekin = İçinizden vefat edip de, geride eşler bırakan kimselerin hanımları evlenmeyerek, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. İddetlerini, bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendileriyle ilgili yaptıkları Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine, meşrû, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun işlerde size bir günah, bir vebal yoktur. Allah işlediğiniz gizli-açık bütün amellerden haberdardır
Ahmet Varol = Aranızdan arkalarında eşlerini bırakarak ölenlerin karıları, kendi kendilerine, dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerini tamamlamalarından sonra onların kendi haklarında örfe uygun olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.
Ali Bulaç = İçinizden ölenlerin (geride) bıraktığı eşler, kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler. Bu bekleme süresi dolduğunda, artık onların kendi haklarında maruf (meşru) bir şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah, işlediklerinizden haberi olandır.
Ali Fikri Yavuz = Sizden vefat edenlerin geride bıraktıkları zevceler, kendi kendilerine (süslenmeden) dört ay on gün beklerler (beklesinler). Bu müddeti doldurdukları zaman, meşru surette kendi başlarına (evlenmek için) süs takınmalarında size bir günah yoktur. Allah yaptığınız her şeyden tamamıyla haberdardır.
Ali Ünal = İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
Bayraktar Bayraklı = İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları kadınların yeniden evlenmeleri için dört ay on günlük bir bekleme süresi geçirmeleri gerekir. Bekleme süresinin sonuna vardıklarında, kendileriyle ilgili olarak meşru şekilde ne yaparlarsa yapsınlar bir günah yoktur. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Bekir Sadak = Icinizden olenlerin birakmis oldugu esler kendi kendilerine dort ay on gun beklerler; muddetleri sona erdiginde, onlarin kendi haklarinda uygun sekilde yaptiklarindan dolayi size sorumluluk yoktur. Allah islediklerinizden haberdardir.
Celal Yıldırım = Sizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler; bekleme süresini doldurunca artık kendi haklarında örfe uygun meşru biçimde yaptıkları şeylerden dolayı size günah ve sorumluluk yoktur. Allah ne yaparsanız bilir.
Cemal Külünkoğlu = Sizden ölen erkeklerin geride bıraktıkları eşleri, (süslenmeden) kendi kendilerine dört ay on gün (iddet müddeti) beklerler. Bekleme süresini doldurunca artık kendi haklarında meşru biçimde (evlenmek, süslenmek gibi) yaptıklarından dolayı size günah ve sorumluluk yoktur. Allah tüm yaptıklarınızdan haberdardır.
Diyanet İşleri (eski) = İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün beklerler; müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah işlediklerinizden haberdardır.
Diyanet Vakfi = Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
Edip Yüksel = İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler. Sürelerini doldurunca artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size sorumluluk yoktur. ALLAH yaptıklarınızdan Haberlidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İçinizden vefat edib de arkalarına kadın bırakanların zevceleri nefsilerini dört ay on gün bekletecekler, ıddetlerini bitirdilermi artık kendi haklarında meşru' olarak ıhtiyar edecekleri haraketten size mes'uliyet yok, Allah her ne yaparsanız habîrdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçinizden ölüp de geride kadın bırakanların eşleri, dört ay on gün beklemelidir. Bu süreyi bitirdikten sonra artık kendi haklarında meşru olarak tercih edecekleri hareketten size bir sorumluluk yoktur. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçinizden vefat edip de geride eşler bırakan kimselerin hanımları, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. İddet (bekleme) sürelerini bitirdikleri zaman, artık kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları hareketten size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Gültekin Onan = İçinizden ölenlerin (geride) bıraktığı eşler, kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler. Bu bekleme süresi (ecele) dolduğunda, artık onların kendi haklarında maruf (meşru) bir şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Tanrı işlediklerinizden haberi olandır.
Harun Yıldırım = İçinizden ölenlerin bıraktığı hanımlar kendilerini dört ay on (gün) bekletirler. İddetlerinin sonuna ulaştıklarında, onların kendileri hakkında örfe uygun şekilde yaptıkları hususunda size hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Hasan Basri Çantay = İçinizden ölenlerin (geride) bırakdıkları zevceler kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler. İşte bu müddeti bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında meşru' vech ile yapdıkları şeyden dolayı size günâh yokdur, Allah ne işlerseniz (hepsinden) hakkıyle haberdârdır.
Hayrat Neşriyat = Sizden vefât edip de geride zevceler bırakanlar(ın zevceleri) ise, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Böylece bekleme müddetlerinin sonuna geldikleri zaman, artık kendileri hakkında meşrû' olarak yaptıklarında size bir günah yoktur. Allah ise, ne yapıyorsanız hakkıyla haberdar olandır.
İbni Kesir = İçinizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşler; kendi kendilerine dört ay ve on gün beklerler. Müddetlerini bitirdikleri vakit onların, kendileri için uygun olanı yapmalarından dolayı size bir günah yoktur. Ve Allah, işlediklerinizden haberdardır.
Kadri Çelik = İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini (iddetlerini) tamamladıkları zaman, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından (ve istedikleriyle evlenmelerinden) dolayı size günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Muhammed Esed = İçinizden biri ölür ve ardından kadınlar bırakırsa, yeniden evlenmeleri için dört ay on günlük bir bekleme süresi geçirmeleri gerekir; bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri ile ilgili olarak meşru şekilde ne yaparlarsa yapsınlar bir günah yoktur. Ve Allah tüm yaptıklarınızdan haberdardır.
Mustafa İslamoğlu = İçinizden ölen kimselerin geriye bıraktığı eşler dört ay on gün kendilerini gözetlesinler. Bu süreyi tamamladıklarında kendileri için gerekli olan şeyleri meşru olmak kaydıyla yapmalarında size herhangi bir vebal yoktur. Ve Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizlerden vefat edip de geriye zevceler bırakanların zevceleri, nefisleri hakkında dört ay on gün intizarda bulunurlar. Sonra iddetlerinin sonuna erince artık nefisleri hakkında maruf veçhile yapacakları şeyden dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden haberdardır.
Ömer Öngüt = İçinizden vefat edenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Süreleri bitince artık kendileri için meşru olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Şaban Piriş = İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu hanımlar, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Sadık Türkmen = Içinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler. Sürelerini bitirince, artık kendileri için meşru olanı yapmalarında, size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Seyyid Kutub = Aranızdan ölenlerin geride bıraktıkları eşleri dört ay, on gün kendilerini gözetim altında tutarlar. Bu sürelerini doldurduklarında meşru olarak yaptıklarından dolayı siz sorumlu tutulmazsınız. Hiç şüphesiz ne yaparsanız Allah onu bilir.
Suat Yıldırım = Sizden vefat eden erkeklerin eşlerinin evlenebilmeleri için dört ay on gün iddet beklemeleri gerekir. Onlar bu sürelerini tamamladıktan sonra, meşrû surette kendi haklarında verecekleri karardan ötürü size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Süleyman Ateş = İçinizden ölenlerin, geriye bıraktıkları eşleri, dört ay on gün (bekleyip) kendilerini gözetlerler. Sürelerini bitirince artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size bir günâh yoktur. Allâh yaptıklarınızı haber alır.
Tefhim-ul Kuran = İçinizden ölenlerin (geride) bıraktığı eşler, kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler. Bu bekleme süresi dolduğundan, artık onların kendi haklarında maruf (meşru) bir şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah, işlediklerinizden haberi olandır.
Ümit Şimşek = Vefat edenlerinizin arkalarında bıraktıkları hanımlar, evlenmeden önce dört ay, on gün iddet beklesinler. İddetlerini tamamladıktan sonra, kendileri hakkında meşru şekilde yapacakları şeyden dolayı size bir günah yoktur. Allah ise sizin yaptıklarınızdan haberdardır.
Yaşar Nuri Öztürk = İçinizden ölüp de geriye zevceler bırakanların bu eşleri, dört ay on gün kendi başlarına beklerler. Sürelerini tamamladıklarında kendilerince uygun gördüklerini örfe uygun biçimde yapmalarında sizin için bir sakınca yoktur. Allah, yapmakta olduklarınızdan gereğince haberdardır.
İskender Ali Mihr = Ve sizden vefat ettirilenlerin, geriye bıraktığı eşleri dört ay on gün kendi kendilerine beklerler. Böylece onların bekleme süresi tamamlandığı zaman artık, kendileri hakkında marufla (örf ve adete uygun olarak) yaptıkları şeylerden sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
İlyas Yorulmaz = Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına dört ay on gün beklerler. Bekleme süreleri dolduğunda, örfe uygun meşru bir şekilde, dilediklerini yapmalarında size hiçbir sorumluluk yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Bakara / 235 - Ve lâ cunâhe aleykum fîmâ arradtum bihî min hitbetin nisâi ev eknentum fî enfusikum, alimallâhu ennekum se tezkurûnehunne ve lâkin lâ tuvâıdûhunne sirran illâ en tekûlû kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen), ve lâ ta’zimû ukdeten nikâhı hattâ yeblugal kitâbu eceleh(ecelehu), va’lemû ennallâhe ya’lemu mâ fî enfusikum fahzerûh(fahzerûhu), va’lemû ennallâhe gafûrun halîm(halîmun).
Diyanet İşleri = (Vefat iddeti beklemekte olan) kadınlara kendileri ile evlenmek istediğinizi üstü kapalı olarak anlatmanızda veya bu isteğinizi içinizde saklamanızda sizin için bir günah yoktur. Allah biliyor ki, siz onlara (bunu er geç mutlaka) söyleyeceksiniz. Meşru sözler söylemeniz dışında sakın onlarla gizliden gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin. Bekleme müddeti bitinceye kadar da nikâh yapmaya kalkışmayın. Şunu da bilin ki, Allah içinizden geçeni hakkıyla bilir. Onun için Allah’a karşı gelmekten sakının ve yine şunu da bilin ki Allah gerçekten çok bağışlayandır, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)
Abdulbaki Gölpınarlı = Alacağınız kadınlara, onları alacağınızı anlatmanızda, yahut da bunu gizlemenizde bir beis yok. Allah bilir ki siz, onları anacak, hatırlayacaksınız. Yalnız onlarla gizlice de sözleşmeyin, doğru ve yolunda bir söz söylerseniz o başka. Farz olan müddet geçmedikçe nikah bağını bağlamaya kalkışmayın. Şüphe yok ki Allah, gönlünüzdekini de bilir, bundan dolayı çekinin ondan. Bilin ki Allah suçları örter, cezada acele etmez.
Abdullah Parlıyan = Bu durumda olan kadınlardan birine evlenme niyetinizi hissettirmenizde veya açığa vurmadan böyle bir niyet taşımanızda sizin için bir günah yoktur. Allah sizin onları kalbinizden geçirip anacağınızı bilmiştir. Ama meşru sözler dışında, kendileriyle gizli buluşmaya, sözleşip farz olan bekleme süresi dolmadan evlilik bağını kurmaya kalkmayın. Unutmayın ki, Allah aklınızdan geçeni bilir. Bu nedenle O'na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve bilin ki, Allah çok bağışlayan, yumuşak davranıp azapta acele etmeyendir.
Adem Uğur = (İddet beklemekte olan) kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız. Lâkin, meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikâh kıymaya kalkışmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir.
Ahmed Hulusi = (Bekleme sürecindeki) kadınlara evlenme isteğinizi hissettirmenizde veya içinizde saklamanızda bir suç yoktur. Allâh bilir ki sizin onlara meyliniz olacaktır. Fakat örf dışında, gizlice beraberliğe yeltenmeyin. Bekleme süresi doluncaya kadar nikâh bağını kurmayın. Bilin ki Allâh bilinçlerinizdekini bilir; bundan dolayı O'ndan sakının. Bilin ki Allâh Ğafûr'dur, Haliym'dir.
Ahmet Tekin = Böyle dul kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı bir biçimde çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki, siz onları aklınızdan çıkarmayacaksınız. Fakat onlarla gizlice randevulaşmayın. Meşrû bir şekilde, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun konuşmanızda bir beis yoktur.Yazarak tesbit ettiğiniz, yazılı kanundaki farz olan iddet, bekleme süresi tamamlanıncaya kadar nikâh akdine kesin karar vermeyin. Allah’ın, gönlünüzdekini bildiğini bilin. Onun azâbından kendinizi koruyun. Allah’ın kullarını daima koruma kalkanına aldığını, çok bağışlayıcı, kudretli, âdil ve müsamahakâr olduğunu, fırsatlar ve imkânlar tanıdığını da bilin.
Ahmet Varol = Bu kadınlara kendileriyle evlenme arzusunda olduğunuzu sezdirmenizde veya kalplerinizde böyle bir arzu taşımanızda sizin için sakınca yoktur. Allah onları içinizden geçireceğinizi bildi. Güzel bir söz söylemeniz dışında onlarla gizlice sözleşmeyin. Bekleme süresi tamam oluncaya kadar nikah bağını bağlamaya da kalkmayın ve bilin ki Allah sizin içinizden geçenleri bilmektedir. Şu halde O'ndan sakının. Yine bilin ki Allah bağışlayandır, hilim sahibidir.
Ali Bulaç = (İddeti bekleyen) Kadınları nikahlamak istediğinizi (onlara) sezdirmenizde ya da böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Gerçekte Allah, sizin onları (kalbinizden geçirip) anacağınızı bilir. Sakın bilinen (meşru) sözler dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin; bekleme süresi tamamlanıncaya kadar nikah bağını bağlamaya kesin karar vermeyin. Ve bilin ki, elbette Allah kalbinizden geçeni bilmektedir. Artık ondan kaçının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranandır.
Ali Fikri Yavuz = Kocası ölen kadınları, iddetleri sona erdikten sonra nikâhlamaya niyyet ettiğiniz takdirde, daha iddet dolmadan onlara talip olduğunuzu işaret etmenizde (çaktırmanızda) veya böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda size bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları muhakkak anacaksınız. Yalnız onlarla gizlice anlaşıp nikâh ve münasebet kurmayın. Ancak meşru olan işaret ve çıtlatma sözler söyliyebilirsiniz. Takdir edilen iddet sona ermedikçe nikâh akdine azmetmeyin. Bilin ki Allah, gerçekten gönlünüzde ne varsa onu bilir. Artık ondan sakının ve bilin ki, Allah çok bağışlayıcıdır, halîmdir.
Ali Ünal = Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
Bayraktar Bayraklı = İddet bekleyen kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı bir biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız. Fakat meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlarla gizlice buluşma sözü vermeyiniz. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikâh kıymaya kalkışmayınız. Biliniz ki, Allah gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakınınız. Şunu iyi biliniz ki Allah affedicidir; merhametlidir.
Bekir Sadak = Boyle kadinlara kapali bir sekilde evlenme teklif etmenizde veya icinizden onlarla evlenmeyi gecirmenizde size sorumluluk yoktur. Allah onlari anacaginizi bilir. Sakin mesru sozler disinda onlarla gizlice sozlesmeyin, muddet sona erene kadar nikah akdine kalkismayin. Icinizde olani Allah'in bildigini bilin de O'ndan cekinin. Allah'in bagislayan ve Halim oldugunu bilin. *
Celal Yıldırım = Bu durumda olan kadınlara evlenme isteğinizi kapalı bir şekilde çıtlatmanızda, ya da içinizde gizli tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah bilir ki onları herhalde anımsıyacaksınız; ama meşru sözler dışında kendileriyle gizlice söyleşmeyin; gerekli şer'î bekleme süresi sona ermeyince nikâh akdine kalkışmayın. Bilin ki, Allah içinizde olanları (içinizden geçenleri) bilir. Artık Allah'tan korkup sakının ve yine bilin ki, Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak ve incelik yansıtan sabır sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Böyle (bekleme süresi içindeki) kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı olarak anlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki, siz onlara (bunu er geç mutlaka) söyleyeceksiniz. Meşru sözler söylemeniz dışında sakın onlarla gizliden gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin. Farz olan bekleme müddeti sona erinceye kadar onları nikâhlamaya kalkmayın! Şunu da bilin ki, Allah, içinizden geçeni hakkıyla bilir. Artık O'na karşı gelmekten sakının! Ve yine bilin ki, Allah çok bağışlayandır ve halimdir (günahlarından dolayı insanların rızkını kesmez ve cezada mühlet verir).
Diyanet İşleri (eski) = Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya içinizden onlarla evlenmeyi geçirmenizde size sorumluluk yoktur. Allah onları anacağınızı bilir. Sakın meşru sözler dışında onlarla gizlice sözleşmeyin, müddet sona erene kadar nikah akdine kalkışmayın. İçinizde olanı Allah'ın bildiğini bilin de O'ndan çekinin. Allah'ın bağışlayan ve Halim olduğunu bilin.
Diyanet Vakfi = (İddet beklemekte olan) kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız. Lâkin, meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikâh kıymaya kalkışmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir.
Edip Yüksel = Evlenme önerilerinizi o kadınlara bildirmenizden, ya da bu niyetinizi içinizde tutmanızdan dolayı size bir günah yoktur. ALLAH onlar hakkında düşüneceğinizi bilir. Onlarla uygun ve erdemli bir şekilde konuşma amacının dışında gizlice sözleşip buluşmayın. Bekleme süreleri dolmadan onlarla nikah bağını kurmaya kalkışmayın. Bilin ki ALLAH içinizde olanı bilir; öyleyse O'ndan çekinin. Yine bilin ki ALLAH Bağışlayandır, Şefkatlidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kadınlara namzedliği çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda da size bir beis yoktur, Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız, ancak kendileriyle bir gizliye va'dleşmeyin yalnız meşru' bir söz söylemeniz başka, Farzolan ıddet sonunu bulamadıkça da nikâhın akdine azmetmeyin, muhakkak Allah gönlünüzde ne varsa bilir, bunu bilin de ondan hazer edin, Hem de bilin ki Allah gafur, halîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kadınlara evlenme arzusunda olduğunuzu çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Allah, sizin onları mutlaka anacağınızı biliyor; ancak meşru ve helal söz dışında onlarla gizli buluşma için sözleşmeyin. Farz olan iddet sona ermeden nikah kıymaya kalkışmayın. Allah'ın gönlünüzde ne varsa onu bildiğini bilin ve O'ndan sakının! Yine bilin ki, Allah, çok bağışlayıcı ve çok halimdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böyle kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız. Fakat meşru bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Farz olan iddet sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin (kesin karar vermeyin). Bilin ki Allah gönlünüzdekini bilir. Öyle ise O'nun azabından sakının. Yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır.
Gültekin Onan = (İddeti bekleyen) Kadınları nikahlamak istediğinizi (onlara) sezdirmenizde ya da böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Gerçekte Tanrı, sizin onları (kalbinizden geçirip) anacağınızı bilir. Sakın bilinen (meşru) sözler dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin. Bekleme süresi (ecelih) tamamlanıncaya kadar nikah bağını bağlamaya kesin karar vermeyin. Ve bilin ki elbette Tanrı kalbinizden geçeni bilmektedir. Artık ondan kaçının. Ve bilin ki, kuşkusuz Tanrı bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranandır.
Harun Yıldırım = Kadınlara nikahlamak istediğinizi ima etmenizde veya gönüllerinizde saklamanızda size hiçbir günah yoktur. Allah, yakında kesinlikle onları anacağınızı bilmektedir. Fakat meşru bir söz söylemeniz dışında, onlarla gizlice sözleşmeyin; iddetin sonuna ulaşıncaya kadar nikah akdine kalkışmayın ve bilin ki şüphesiz Allah içinizde olanı bilir. Artık O'ndan sakının ve yine bilin ki şüphesiz Allah Ğafur’dur, Halim’dir…
Hasan Basri Çantay = (Vefat ıddetini bekleyen) kadınları nikâhla isteyeceğinizi çıtlatmanızda, yahud böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda üzerinize bir vebal yokdur, Allah bilmişdir ki siz onları mutlakaa hatırlayacaksınız. Ancak kendileriyle gizlice va'dleşmeyin. (Çıtlatma suretinde) meşru' bir söz söylemeniz ise başka. (Farz olan ıddet), sonunu buluncaya kadar da nikâh bağını bağlamıya azmetmeyin ve bilin ki Allah kalblerinizde olanı muhakkak biliyor. Artık ondan sakının ve yine bilin ki şübhesiz Allah çok yarlığayıcıdır, gerçek hilm saahibidir (cezada acele edici değildir).
Hayrat Neşriyat = (Kocaları ölen) kadınlarla evlenmek isteğini(zi onlara, üstü kapalı bir söz veya hareket gibi) kendisiyle îmâ ettiğiniz şey husûsunda veya (böyle bir arzuyu) gönüllerinizde gizlemenizde size bir günah yoktur. Allah, gerçekten sizin onları (nikâhlarına) ileride (tâlib olarak) anacağınızı bilmiştir; fakat meşrû' bir söz söylemeniz dışında, onlarla gizlice anlaşmayın! (Üzerinize farz olarak) yazılmış olan bekleme müddeti sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin! Hem bilin ki gerçekten Allah, içinizde olanı bilir, bu sebeble O’ndan sakının! Yine bilin ki şübhesiz Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.
İbni Kesir = Böyle kadınları nikahlamak isteğinizi bildirmenizden veya bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızdan dolayı size bir vebal yoktur. Allah bilmiştir k; siz, onları mutlaka hatırlayacaksınız, fakat uygun bir sözle söylememeniz müstesna, onlarla gizlice sözleşmeyin. İddeti nihayet bulmadıkça nikah bağını bağlamaya kalkmayın. Ve bilin ki; şüphesiz Allah, gönüllerinizde olanı bilir. Artık O'ndan sakının. Ve yine bilin ki; şüphesiz Allah, Gafur'dur, Rahim'dir.
Kadri Çelik = (İddeti bekleyen) Kadınlara ima yolu ile evlenme teklif etmenizin ya da bu arzuyu içinizden geçirmenizin hiçbir sakıncası yoktur. Allah onları anacağınızı bilir. Sakın uygun (kinaye ve imalı) sözler dışında onlarla gizlice sözleşmeyin ve müddet sona erene kadar nikah akdine kalkışmayın. İçinizde olanı Allah'ın bildiğini bilin de O'ndan çekinin. Allah'ın bağışlayıcı ve hilim sahibi olduğunu bilin.
Muhammed Esed = Ancak bu kadınlar(dan herhangi birin)e evlenme niyetinizi hissettirmenizde veya açığa vurmadan böyle bir niyet taşımanızda sizin için bir günah yoktur: (Çünkü) Allah, onlara evlenme teklifinde bulunma niyetinizi bilir. Ama yine de, onlara karşı duygularınızı gizlilik içinde bildirmek yerine onlarla en uygun ve makul şekilde konuşun; ve emredilen (bekleme süresi) sona ermeden önce evlilik bağını kurmaya kalkışmayın. Unutmayın ki Allah aklınızdan geçenleri bilir. Bu nedenle O'na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; ve bilin ki Allah çok affedicidir, çok tahammül (hilm) sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Ve bu gibi kadınlara evlenme arzusunu ima etmekte, ya da böyle bir arzuyu içinizde taşımanızda da bir vebal yoktur. Nasılsa Allah sizin onlara karşı hissetiğiniz duyguları açacağınızı bilir. Lakin onlarla meşru bir biçimde konuşmak yerine, duygularınızı gizlice açma yoluna gitmeyin; dahası, belirlenmiş süre tamamlanmadan evlilik bağını, kurmaya kalkmayın! Zira iyi bilin ki Allah içinde sakladıklarınızı bilir: öyleyse O'ndan sakının! Ve yine iyi bilin ki Allah tarifsiz bağışlayandır, acele cezalandırmayandır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kadınlar ile evleneceğinize dair ta'riz tarîkıyla rağbetinizi göstermenizden veya bu rağbeti gönlünüzde gizlediğinizden dolayı üzerinize bir günah yoktur. Allah Teâlâ bilmiştir ki, siz onları elbette anacaksınızdır. Ancak kendileriyle gizlice vaadleşmeyiniz. Ancak maruf veçhile bir söz söylemeniz müstesna. Ve iddet-i vefat nihâyet bulmadıkça da akd-i nikaha azmetmeyiniz ve biliniz ki, Allah Teâlâ gönüllerinizde olanı şüphe yok ki bilir. Artık ondan sakınınız ve biliniz ki Hak Teâlâ şüphesiz gafûrdur, halîmdir.
Ömer Öngüt = Kocası ölen dul kadınları, iddetleri sona erdikten sonra nikâhlamaya niyet ettiğiniz takdirde, daha iddetleri dolmadan onlara talip olduğunuzu hissettirmenizde veya böyle bir arzuyu içinizde tutmanızda size bir vebâl yoktur. Çünkü Allah, sizin onları anacağınızı bilmektedir. Kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Ancak isteğinizi meşru olan işaret ve imâlarla belirtebilirsiniz, çıtlatma sözler söyleyebilirsiniz. Farz olan iddetleri sona ermedikçe nikâh akdine azmetmeyin ve iyi bilin ki Allah kalplerinizde olanı muhakkak biliyor. O'ndan korkun ve yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, Halîm'dir.
Şaban Piriş = Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya içinizden onlarla evlenmeyi geçirmenizde size bir günah yoktur. Allah, sizin onları düşündüğünüzü bilmektedir. Fakat, meşru sözler dışında onlarla gizlice sözleşmeyin, müddet sona erene kadar nikah akdine kalkışmayın. İçinizde olanı Allah’ın bildiğini bilin de, O’ndan çekinin. Allah’ın bağışlayan ve sabırlı olduğunu bilin.
Sadık Türkmen = (vefat iddeti beklemekte olan) kadınlara, kendileri ile evlenmek istediğinizi, üstü kapalı olarak anlatmanızda veya bu isteğinizi içinizde saklamanızda, sizin için bir günah yoktur. Allah biliyor ki, siz onlara (bunu er geç mutlaka) söyleyeceksiniz. Meşru sözler söylemeniz dışında, sakın onlarla gizliden gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin. Bekleme müddeti bitinceye kadar da nikah yapmaya kalkışmayın. Şunu da bilin ki Allah içinizden geçeni hakkıyla bilir. Onun için Allah’a karşı gelmekten sakının ve yine şunu da bilin ki; Allah gerçekten çok bağışlayandır, halimdir.
Seyyid Kutub = Kadınları nikahla isteyeceğinizi tariz yoluyla bildirmenizden veya böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızdan dolayı size bir vebal yoktur. Allah bilmiştir ki, siz onları mutlaka hatırlayacaksınız. Fakat onlarla gizlice vaidleşmeyin. Meşru bir sözle söylemeniz müstesna, iddet nihayet bulmadıkça nikah bağını bağlamaya azmetmeyin. Ve bilin ki, şüphesiz Allah; gönüllerinizde olanı bilir. Artık O’ndan sakının. Ve yine bilin ki şüphesiz Allah, Gafur’dur, Halim’dir.
Suat Yıldırım = Sizden bu hanımlarla evlenmeyi düşünenlerin bu müddet esnasında, onlara bu niyetlerini çıtlatmalarında veya gönüllerinde tutmalarında bir beis yoktur. Allah sizin onları hatırınızdan geçireceğinizi pek iyi bilmektedir. Ancak meşrû sözler dışında, onlarla gizlice buluşma hususunda sözleşmeyin! Bekleme süresi sona ermeden nikâh akdine girişmeyin! Allah’ın içinizde saklı olan her şeye hakkıyla vakıf olduğunu bilerek O’nun emrine aykırı davranmaktan sakının! Hem de bilin ki Allah çok affedici, çok müsamahalıdır, cezayı çabuklaştırmaz.
Süleyman Ateş = Böyle (iddetini bekleyen) kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde bildirmenizden, yahut içinizde tutmanızdan dolayı size bir günâh yoktur. (Çünkü) Allâh, sizin onları anacağınızı bilmektedir. Sakın (kapalı evlenme teklifi sırasında), iyi söz söylemeniz dışında, onlarla bir gizli(buluşma)ya sözleşmeyin ve farz olan bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamağa kalkmayın ve bilin ki, Allâh içinizden geçeni bilir. O'ndan sakının ve yine bilin ki, Allâh bağışlayandır, halimdir (cezâ vermekte aceleci değildir).
Tefhim-ul Kuran = (İddeti bekleyen) Kadınları nikâhlamak istediğinizi (onlara) sezdirmenizde ya da böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Gerçekte Allah, sizin onları (kalbinizden geçirip) anacağınızı bilmiştir. Sakın bilinen (meşru) sözler dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin; bekleme süresi tamamlanıncaya kadar nikâh bağını bağlamaya kesin karar vermeyin. Ve bilin ki, elbette Allah kalbinizden geçeni bilmektedir. Artık ondan kaçının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranandır.
Ümit Şimşek = Vefat iddeti bekleyen kadınlara, evlenme isteğinizi çıtlatmanızda da bir günah yoktur, içinizde saklamanızda da. Bu niyetinizi onlara açacağınızı Allah biliyor. Fakat meşru bir söz dışında, onlarla gizlice buluşmak için sözleşmeyin. İddetleri dolmadan da nikâh akdine girişmeyin. Şunu da bilin ki, Allah, gönlünüzde olanı bilir; onun için, Allah'ın emrine karşı gelmekten kaçının. Ayrıca şunu da bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır ve hilim sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İddet bekleyen kadınlara evlenme isteğinizi dolaylı yoldan anlatmanızda veya böyle bir şeyi içinizde saklamanızda sizin için hiç bir günah yoktur. Allah bilmiştir ki, siz onları mutlaka anacaksınız, unutmayacaksınız. Bu sırada onlarla, örfün normal göreceği sözlerle konuşma dışında gizli bir buluşma için anlaşmayın. Ve zorunlu olan süre doluncaya kadar nikahı bağlamaya girişmeyin. Bilin ki Allah, benliklerinizin içindekini bilir. O'ndan sakının. Ve bilin ki Allah çok affedicidir, çok yumuşak davranışlıdır.
İskender Ali Mihr = (Bekleme süresi içindeki kadınlara), onlarla evlenme istediğinizi ima etmenizde veya kendi içinizde (böyle bir arzuyu) gizlemenizde sizin üzerinize günah yoktur. Allah, sizin onları daima hatırlayacağınızı bildi. Fakat onlara (örf ve adete uygun) bir söz söylemeniz hariç (üstü kapalı evlenme isteğiniz dışında), sakın onlarla gizlice sözleşmeyin. Farz olan bekleme süresi sona erinceye kadar nikâh akdine azmetmeyin. Ve Allah’ın, içinizde olanı bildiğini bilin! Artık O’ndan sakının. Allah’ın, Gafûr (ve) Halîm olduğunu bilin!
İlyas Yorulmaz = Sizin, kadınlara evlenme isteğinizi açıkça söylemenizde veya içinizden geçirmenizde bir günah yoktur. Allah kadınlar hakkında düşündüklerinizi çok iyi biliyor. Ama evlenmek istediğiniz kadınlara, meşru bir şekilde konuşmanın dışında, gizlice, kendi aranızda sözleşme yapmayın. Kitapta belirtilen bekleme süresi dolmadan, evlenme girişiminde bulunmayın. Şunu iyi bilin ki Allah içinizden ne geçirdiğinizi biliyor. Bu nedenle Allah’ın kurallarına saygılı olun, bilin ki Allah bağışlayıcı ve kullarına karşı hoşgörülüdür.
Bakara / 236 - Lâ cunâha aleykum in tallaktumun nisâe mâ lem temessûhunne ev tefridû lehunne farîdâh(farîdâten) ve mettiûhunne alel mûsiı kaderuhu ve alel muktiri kaderuh(kaderuhu) metâan bil ma’rûf(ma’rûfi), hakkan alel muhsinîn(muhsinîne).
Diyanet İşleri = Kendilerine el sürmeden ya da mehir belirlemeden kadınları boşarsanız size bir günah yoktur. (Bu durumda) -eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere- onlara, aklın ve dinin gereklerine uygun olarak müt’a verin. Bu, iyilik yapanlar üzerinde bir borçtur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kadınları, onlara dokunmadan, yahut nikâh parası kesişmeden boşadınızsa beis yok. Ama onları da faydalandırın. Gücü yeten, gücü yettiği kadar, kudreti olmayan da kendi miktarınca ve örfe uygun olarak bir şey versin. Bu, ihsân sahiplerine bir borçtur.
Abdullah Parlıyan = Nikahtan sonra henüz birleşmeden ve onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşamanızda bir günah yoktur. Ancak onları bir miktar hediye ile gönülleyin. Zengin olan da, darda olan da kendi gücü oranında örfe uygun şekilde verilecek bir hediye ile yararlandırmalı. Bu, güzel davranan herkesin üzerine bir yükümlülüktür.
Adem Uğur = Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara müt'a (hediye cinsinden bir şeyler) verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip bir müt'a vermek iyiler için bir borçtur.
Ahmed Hulusi = Eğer kendileriyle yatmadan veya mehr tespit etmeden önce boşarsanız size bir suç yoktur. Onları faydalandırın. İmkânları geniş olan, kapasitesince, imkânları dar olan da kendi ölçüsünde örfte olduğu üzere faydalandırmalıdır (boşanan eşlerini). İhsan ediciler üzerine bir görevdir bu.
Ahmet Tekin = Eğer hanımlarınızı zifafa girmeden, onlara dokunmadan veya onlara bir mehir takdir etmeden boşar, boşanma kararı alırsanız, bundan dolayı size mehir verme zorunluluğu yoktur, bunda günah da yoktur. Bu durumda onlara hediyeler verin. Eli geniş olan kendi durumuna göre, eli dar olan da kendi haline göre versin. Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine, İslâmî kurallarla örtüşen örfe göre, münasip hediyeler vermek, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslümanların üzerine düşen bir sorumluluktur.
Ahmet Varol = Kendilerine el sürmediğiniz ve mehirlerini belirlemediğiniz kadınları boşamanızdan dolayı üzerinize bir vebal yoktur. [51] Onlara uygun şekilde bir şeyler verin. Durumu iyi olan kendi gücü oranında, darda olan da kendi gücü oranında örfe göre bir şeyler vermeli. Bu, iyilik sahiplerinin üzerine bir yükümlülüktür.
Ali Bulaç = Kendilerine el sürmediğiniz, mehirlerini tesbit etmediğiniz kadınları boşamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerine dokunmadığınız yahut kendilerine bir mehir tayin etmediğiniz kadınları boşadınızsa, bunda size günah yoktur. Şu kadar var ki, onları, zengin olan kudretine göre, fakir olan da gücü yettiği kadar güzellikle faydalandırsın. Bu, ihsan edenler üzerine borç bir haktır.
Ali Ünal = (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
Bayraktar Bayraklı = Eğer kadınlarla cinsel ilişki kurmadan ve mehir kesmeden onları boşarsanız, bunda size bir günah yoktur. Ancak böyle durumlarda onları örfe uygun olarak faydalandırınız; imkanı geniş olan kendi gücüne, dar olan da kendi gücüne göre... Bu, güzel davrananlar üzerine bir yükümlülüktür.
Bekir Sadak = Kadinlara el surmeden ve mehirlerini bicmeden onlari bosarsaniz size sorumluluk yoktur. Onlari zengine kendi capina, fakire kendi capina uygun bir sekilde faydalandirin. Bu iyi davrananlarin sanina yakisir bir borctur.
Celal Yıldırım = Kendileriyle cinsel yaklaşmada bulunmadığınız ya da bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, üzerinize bir günah ve sorumluluk yoktur. Eli geniş olan kendi ölçüsüne, eli dar olan da kendi ölçüsüne göre, örfe uygun bir fayda ile onlara yarar sağlayın. Bu (daha çok) iyilik sevenler, iyilikte bulunmak isteyenler üzerine bir haktır.
Cemal Külünkoğlu = (Evlenmek için bir araya geldiğiniz fakat) kendileriyle henüz cinsel ilişkide bulunmadığınız ya da bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, üzerinize bir günah ve sorumluluk yoktur. Şu kadar var ki, onları, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi imkânı oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenlere yakışan bir haktır (borçtur).
Diyanet İşleri (eski) = Kadınlara el sürmeden ve mehirlerini biçmeden onları boşarsanız size sorumluluk yoktur. Onları zengin kendi çapına, fakir kendi çapına uygun bir şekilde faydalandırın. Bu iyi davrananların şanına yakışır bir borçtur.
Diyanet Vakfi = Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara müt'a (hediye cinsinden bir şeyler) verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip bir müt'a vermek iyiler için bir borçtur.
Edip Yüksel = Henüz dokunmadan, yahut mehirlerini biçmeden önce kadınları boşamanızda bir sakınca yok. Bu durumda ödemede bulunun. Zengin, kendi gücü oranında, yoksul da kendi gücü oranında verdikleri zarara uygun bir tazminat vermeli. Bu, güzel davrananların görevidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer kadınları kendilerine el sürmeden veyahud bir mehir kesmeden boşadınızsa olmaz değil şu kadar ki onları müstefid edin, eli geniş olan kaderince, eli dar olan da kaderince ve güzellikle bir müt'a verin, bu, muhsinler üzerine borc bir haktır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer kadınları, kendilerine el sürmeden veya mehir belirlemeden boşadınızsa, bunun size bir sakıncası yoktur. Ancak onlara yararlanacakları birşey verin, varlıklı olan durumuna göre, darlık içinde olan da gücüne göre güzellikle bir mal vermelidir. Bu, iyilik severler üzerine borç bir haktır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer kadınları, kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız (bunda) size bir vebal yoktur. Şu kadar ki onlara (mal verip) faydalandırın. Eli geniş olan hâline göre, eli dar olan da haline göre ve güzellikle faydalandırmalıdır. Bu, iyilik yapanlar üzerine bir borçtur.
Gültekin Onan = Kendilerine el sürmediğiniz, mehirlerini tesbit etmediğiniz kadınları boşamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Onları yararlandırın; zengin olan kendi gücü oranında, maruf bir şekilde yararlandırsın. (Bu) iyilik edenler üzerinde bir haktır.
Harun Yıldırım = Kendileriyle temas etmediğiniz ve kendilerine mehir tesbit etmediğiniz kadınları boşarsanız size bir günah yoktur. Zengin olan kendi gücü nisbetinde; fakir olan da kendi gücü nisbetinde, onları örfe uygun bir geçimlikle faydalandırsın. Bu, ihsan edenler üzerine bir haktır.
Hasan Basri Çantay = Kendileriyle temas etmediğiniz, yahud kendilerine bir mehir ta'yin eylemediğiniz kadınları boşamışsanız (bunda) üzerinize vebal yokdur. Onları — zengin olan (ınız) kudretince, darda bulunan (ınız) da haalince (olmak üzere) — ma'ruf bir fâide ile fâidelendiriniz. Bu, iyilik etmek şiaarında bulunanların üzerine bir borcdur.
Hayrat Neşriyat = Eğer kadınları kendilerine dokunmadan ve onlara bir mehir ta'yîn etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Fakat (gönüllerini alacak şekilde) onları faydalandırın!Genişlik içinde olan(ınız)a, kendi durumuna göre, darlık içinde olan(ınız)a da gücü yettiğince(onları faydalandırma borcu) vardır. (Bu,) iyilik edenler üzerine bir vazîfe olarak örfe uygun bir faydalandırmadır.
İbni Kesir = Temas etmediğiniz veya bir mehir kesmediğniz kadınları boşamışsanız, size vebal yoktur. Şu kadar ki, zengin olan kudretince, darda bulunan da halince ma'ruf bir fayda ile onları faydalandırmalıdır. Bu, iyilik edenlerin üzerine bir borçtur.
Kadri Çelik = Henüz kendilerine dokunmadan veya mehir belirlemeden kadınları boşamanızda size günah yoktur. Onları, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında uygun bir şekilde faydalandırın. Bu ihsan sahiplerine bir borçtur.
Muhammed Esed = Henüz dokunmadığınız veya mehir tespit etmediğiniz kadınları boşamanızda bir günah yoktur; ancak (böyle bir durumda bile) onlar için gerekli tedarikleri yapın; imkanları çok olan kendi gücüne dar olan da (yine) kendi gücüne göre adil şekilde bir tedarikte bulunsun; bu, güzel davranan herkesin üzerinde bir yükümlülüktür.
Mustafa İslamoğlu = Kendilerine henüz dokunmadığınız ya da bir mehir tesbit etmediğiniz kadınları boşamanızda size bir vebal yoktur. Ne ki (bu durumda dahi) onlara destek olun! Eli geniş olan kendi takdirince, eli dar olan da gücü yettiği miktar makul bir biçimde geçimlik tedarik etsin! Bu, Allah'ı görür gibi inanan herkesin üzerine bir yükümlülüktür.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kadınları daha kendilerine temas etmediğiniz halde veya onlara bir mihr tesmiye eylememiş olduğunuz halde boşamış olursanız üzerinize bir vebal yoktur. Şu kadar ki, onları müstefit ediniz. Zengin üzerine kadarınca, dar halli olan da kadarınca ve maruf veçhile bir mut'a vermek icabeder. Bu mut'a muhsinler üzerine terettüb eden bir haktır.
Ömer Öngüt = Kendilerine dokunmadığınız veya kendilerine bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşamışsanız, bunda size bir vebâl yoktur. Şu kadar var ki, zengin olan kudretine göre, fakir olan da gücü yettiği kadar güzellikle onları faydalandırsın. Bu, ihsan sahiplerinin üzerine bir borçtur.
Şaban Piriş = Kadınlara temas etmeden ve mehirlerini biçmeden, onları boşarsanız sizin üzerinize bir günah yoktur. Zengin olanlar güçleri ölçüsünde, fakir olanlar da yine güçleri ölçüsünde, uygun bir şekilde onları faydalandırın. Bu iyi davrananların şanına yakışır bir borçtur.
Sadık Türkmen = Kendilerine el sürmeden ya da mehir belirlemeden kadınları boşarsanız, size bir günah yoktur. (Bu durumda) zengin olanlar gücüne göre, yoksul olanlar da durumuna göre örfe uygun olarak onları faydalandırsın. Bu, iyi davrananlar üzerinde bir borçtur.
Seyyid Kutub = Kadınlara el sürmeden ya da mehirlerini belirlemeden onları boşamanızın bir sakıncası yoktur. Fakat eli geniş olan kendi gücüne göre ve eli dar olan da kendi gücüne göre olmak üzere onlara geleneklere uygun bir hediye verin. Bu, iyilikseverler için bir borçtur.
Suat Yıldırım = Henüz kendilerine dokunmadan veya mehir belirlemeden kadınları boşamanızda size günah yoktur. Zengin kudretince, eli dar olan, kendi halince olmak üzere onlara münasip tarzda müt’a versin. İyiliği şiar edinenlere, bunu yapmak bir borçtur.
Süleyman Ateş = Henüz dokunmadan, ya da mehir kesmeden kadınları boşarsanız size bir günâh yoktur. Ancak onları faydalandırın (bir miktar bir şey verin). Eli geniş olan, kendi gücü nisbetinde, eli dar olan da kendi kaderince güzel bir şekilde faydalandırmalı (herkes gücü ölçüsünde bir şey vermeli) dir. Bu, iyilik edenlerin üzerine bir borçtur.
Tefhim-ul Kuran = Kendilerine el sürmediğiniz, mehirlerini de tesbit etmediğiniz kadınları boşamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırmalı. (Bu,) İyilik edenler üzerinde bir haktır.
Ümit Şimşek = Kendilerine temas etmeden veya bir mehir belirlemeden kadınları boşamanızda da size bir günah yoktur. Bu durumda onları gönül alacak birşeyle faydalandırın. İmkânı geniş olan kendi gücüne göre, darda olan da yine kendi gücüne göre, örfe uygun birşeyler versin. İyiliği ilke edinenlere yaraşan budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerine dokunmadan veya onlar için herhangi bir mehr belirlemeden kadınları boşamanızda sizin için günah yoktur. Ancak onları nimetlendirin. İmkânları geniş olan kendi gücünce yapar bunu, imkânları sınırlı olan da kendi gücünce yapar. Örfe uygun bir nimetlendirme... Güzel düşünüp güzel davrananlar üzerine bir borç...
İskender Ali Mihr = Eğer henüz kendilerine dokunmadığınız veya kendileri için (farz olarak) bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, sizin üzerinize günah yoktur. Eli geniş (zengin) olanın kendi takdirine (kudretine), eli dar (fakir) olanın da kendi takdirine (kudretine) göre marufla (örf ve adete uygun) bir meta verererek faydalandırmaları, muhsinlerin üzerine bir haktır.
İlyas Yorulmaz = Kadınları, evlilik ilişkisine girmemiş ve mehiri tespit etmemişseniz, boşamanızda sizin için günah yoktur. Onlara, kendi başlarına feraha çıkıncaya kadar, geçinebilecekleri ücretle faydalandırın. Verilecek miktar, günün şartlarına göre, boşayanın gücünü aşmayacak şekilde olması muhsinler için haktır.
Bakara / 237 - Ve in tallaktumûhunne min kabli en temessûhunne ve kadfaradtum lehunne farîdaten fe nısfu mâ faradtum illâen ya’fûne ev ya’fuvellezî bi yedihî ukdetun nikâh(nikâhı), ve en ta’fû akrabu lit takvâ ve lâ tensevul fadla beynekum innallâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Diyanet İşleri = Eğer onlara mehir tespit eder de kendilerine el sürmeden boşarsanız, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak kadının, ya da nikâh bağı elinde bulunanın (kocanın, paylarından) vazgeçmesi başka. Bununla birlikte (ey erkekler), sizin vazgeçmeniz takvaya (Allah’a karşı gelmekten sakınmaya) daha yakındır. Aranızda iyilik yapmayı da unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara dokunmadan boşarsanız nikâh parası kesmiş olduğunuz takdîrde kabul ettiğiniz paranın yarısını vermeniz gerek. Ancak kadın, hakkını bağışlar, yahut nikâhın düğümü kimin elindeyse o, bu hakkı bahşederse bu ayrı. Sizin bağışlamanız, takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı görür.
Abdullah Parlıyan = Nikahtan sonra mehrini kararlaştırıp, dokunmadan önce onları boşamışsanız, mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınlar bundan vazgeçer, ya da nikah bağı elinde bulunan erkek, mehrin yarısını ve daha fazlasını bağışlarsa o başka… Ey erkekler! Sizin bağışlamanız, Allah'a karşı sorumluluk bilincine daha uygundur. Ve birbirinize karşı iyilikle davranmanız gerektiğini unutmayın. Doğrusu Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Adem Uğur = Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz), takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.
Ahmed Hulusi = Kendilerine bir mehr tayin ettikten sonra, onlarla yatmadan önce boşamışsanız, karar verdiğiniz mehrin yarısını kendilerine verin. Ancak kendileri veya nikâh akdi vekîlleri vazgeçerse bu haktan, o başka. Sizin (mehrin tümünü ona) bağışlamanız ise takvaya daha uygundur. Birbirinize faziletli davranmayı unutmayın. Muhakkak Allâh yaptıklarınızı Basıyr'dir (değerlendirmektedir).
Ahmet Tekin = Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz hanımları zifafa girmeden önce boşar, boşanma kararı alırsanız, kadınların veya nikâh akdi sırasında, boşanma hakkını uhdesine alan kimsenin vazgeçmesi dışında, tayin ettiğiniz mehrin yarısını vermeniz gerekir. Bağışlamanız, mehirden vazgeçmeniz, takvâ esaslarını-Kur’ân esaslarını hayata geçirmenize, günahlardan arınıp azaptan korunmanıza daha yakındır. Aranızda birbirinize lütuf ve ihsanı, izzet ve ikramı unutmayın. Allah işlediğiniz amelleri, biliyor, görüyor.
Ahmet Varol = Eğer onları mehirlerini belirledikten sonra, henüz kendilerine el sürmeden boşarsanız belirlemiş olduğunuz mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak kadınlar vazgeçer veya nikah bağı elinde olan erkek tamamını bağışlarsa başka. [52] Bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızda fazileti unutmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görür.
Ali Bulaç = Eğer onlara mehir tesbit eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri veya nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tesbit ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
Ali Fikri Yavuz = Eğer siz, onları, kendilerine dokunmadan önce boşamış da, daha evvel onlara mehir tayin etmişseniz, o vakit tayin ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Meğer ki, kendileri veya nikâh bağı elinde olan veli, mehri bağışlamış olsun. Ey erkekler, sizin bağışta bulunmanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti (ve birbirinize iyi muamele etmeyi) de unutmayın. Şüphesiz ki Allah, her ne yaparsanız onu hakkıyla görücüdür.
Ali Ünal = (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer onları, cinsel ilişkiye girmeden boşar da, mehir tayin etmiş bulunursanız, o vakit üzerinize düşen yükümlülük, tayin ettiğiniz mehrin yarısını vermektir. Ancak, kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın vazgeçmesi hali müstesna! Mehirden vazgeçmeniz takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayınız. Şüphesiz ki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.
Bekir Sadak = Eger onlara mehir bicer de el surmeden onlari bosarsaniz, kendileri veya nikah akdi elinde olan erkegin bagislamasi hali mustesna bictiginizin yarisini verin, bagislamaniz Allah'tan sakinmaya daha uygundur. Aranizdaki iyiligi unutmayin. Allah suphesiz islediklerinizi gorur.
Celal Yıldırım = Eğer cinsel yaklaşmada bulunmadan önce onları boşar ve kendilerine bir mehir de belirlememişseniz, bunun yarısı onların hakkıdır; meğerki kadınlar bu hakkı bağışlamış olsunlar veya nikâh akdi elinde bulunan erkek affetsin. Ama (ey erkekler !) sizin bağışlamanız takvaya daha yakındır. Bir de aranızdaki üstünlük ve iyiliği, fazîlet ölçüsünü unutmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı görüp bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, cinsel ilişkide bulunmadan boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadının ya da nikâh bağı elinde bulunan (kocanın paylarından) vaz geçmesi başka. Ey erkekler! Sizin bağışlamanız ise takvaya (Allah'a karşı gelmekten sakınmaya ve O'nun emirlerine uygun yaşamaya) daha yakındır. Aranızdaki erdemliği (birbirinize iyi davranmayı) unutmayın! Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları boşarsanız, kendileri veya nikah akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna biçtiğinizin yarısını verin, bağışlamanız Allah'tan sakınmaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Allah şüphesiz işlediklerinizi görür.
Diyanet Vakfi = Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz), takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.
Edip Yüksel = Mehir biçtikten sonra, ancak onlara dokunmadan önce onları boşamışsanız kendilerine söz verdiğiniz mehrin yarısını vermelisiniz. Ancak, kadın hakkından vazgeçerse veya koca mehrin tümünü vermek isterse başka... Vazgeçmeniz daha erdemli bir davranıştır. Aranızdaki dostluğu unutmayın. ALLAH yaptıklarınızı Görendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve eğer onları kendilerine el sürmeden boşar da mehir kesmiş bulunursanız o vakit borc o kesdiğiniz mıkdarın yarısıdır meğerki kadınlar afvetsinler veya nikâhın düğümü elinde bulunan erkek afvetsin, erkekler! sizin afvetmeniz takvaya daha yakındır, aranızdaki fazlı unutmayın şüphesiz ki Allah her ne yaparsanız görür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer onları el sürmeden boşar da mehir kesmiş bulunursanız borç, o belirlediğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikah akdine yetkili bulunan erkek affederse, o başka. Erkekler, sizin fazlasıyla vermeniz takvaya daha yakındır! Aranızda faziletle davranmayı unutmayın! Şüphesiz ki Allah, her ne yaparsanız görür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ey erkekler! sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın şüphesiz ki Allah, her ne yaparsanız hakkiyle görür.
Gültekin Onan = Eğer onlara mehir tesbit eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri veya nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tesbit ettiğiniz (mehir)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) unutmayın. (Veya: Birbirinize (karşı) faziletle davranmayı unutmayınız.) Kuşkusuz Tanrı yapmakta olduklarınızı görendir.
Harun Yıldırım = Eğer onlara mehir tesbit ettiğiniz halde kendilerine temas etmeden onları boşarsanız kendilerinin veya nikah akdi elinde olan kimsenin bağışlaması dışında onlara tesbit ettiğinizin yarısı onlarındır. Bağışlamanız ise takvaya daha yakındır ve aranızdaki fazlı da unutmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir…
Hasan Basri Çantay = Eğer siz onları kendilerine temas etmeden önce boşar, (fakat daha evvelden) onlara bir mehir ta'yin etmiş bulunursanız, o halde ta'yîn etdiğiniz (o mehr) in yarısı onlarındır. Meğer ki kendileri vazgeçmiş olsunlar, yahud nikâh düğümü elinde bulunan kimse bağış yapmış olsun. (Ey erkekler) sizin bağışlamanız takvaâya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şübhesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyle görücüdür.
Hayrat Neşriyat = Fakat onlara gerçekten bir mehir ta'yîn ettiğiniz hâlde kendilerine dokunmadan önce onları boşarsanız, artık ta'yîn ettiğinizin yarısı (onlarındır). Ancak (o kadınların)bağışlamaları veya nikâh akdi elinde olanın (kocanın) bağışlaması (mehrin tamâmını vermesi)müstesnâ. Bununla berâber (kocaları olarak sizin) bağışlamanız takvâya daha yakındır. Artık aranızda fazîleti unutmayın! Muhakkak ki Allah, ne yapıyorsanız hakkıyla görendir.
İbni Kesir = Bir mehir kestiğniz takdirde temas etmeden önce onları boşarsanız; kestiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Meğer, kendilerini bağışlamış veya nikah düğümü elinde bulunan kimse bağışlamış ola. Bağışlamanız, takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptığınız şeyleri görendir.
Kadri Çelik = Eğer onlara mehir biçer de el sürmeden onları boşarsanız, kendileri veya nikâh akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna, biçtiğinizin yarısını verin. Bağışlamanız (tümünü vermeniz) takvalı olmaya daha yakındır. Birbirinize karşı erdemi unutmayın. Allah şüphesiz yaptıklarınızı görür.
Muhammed Esed = Ve eğer dokunmadan önce, ama mehrini karşıladıktan sonra onları boşarsanız, o zaman, kararlaştırdığınızın yarısı(nı verin), ancak onların taleplerinden vazgeçmeleri veya nikah bağını elinde tutanın (mehrin yarısı ile ilgili) talebinden vazgeçmesi hali müstesna: Size düşenden vazgeçmeniz, Allah'a karşı sorumluluk bilincine daha uygundur. Ve birbirinize karşı lütufkar davranma(nız gereği)ni unutmayın: Doğrusu Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Mustafa İslamoğlu = Eğer kendilerine dokunmadan fakat mehirlerini tesbit ettikten sonra boşarsanız, bu durumda tesbit ettiğiniz miktarın yarısı onlarındır; ancak onların bundan vazgeçmeleri ya da nikah bağını elinde tutan kimsenin vazgeçmesi müstesna. Vazgeçmeniz takvaya daha uygundur, zira birbirine karşı fedakarca davranmanız gerektiğini aklınızdan çıkarmayın: çünkü Allah yaptığınız her şeyi görmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer onları daha kendilerine temasta bulunmadan boşar da onlar için mihr tesmiye etmiş bulunursanız o zaman bu tesmiye ettiğiniz mihrin yarısı lâzım gelir. Meğer ki o kadınlar affetsinler veya nikahın düğümü elinde bulunan affeylesin. Ve sizin affetmeniz takvâya daha yakındır ve aranızdaki fadlı unutmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri bihakkın görücüdür.
Ömer Öngüt = Bir mehir tayin ettiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşarsanız o zaman tayin ettiğiniz mehrin yarısını verin. Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikâh bağı elinde bulunan erkek vazgeçerse başka. Ey erkekler! Sizin bağışta bulunmanız takvâya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı görmektedir.
Şaban Piriş = Eğer onlara mehir biçer de temas etmeden onları boşarsanız, -kendileri veya nikah akdi ellerinde olan kimsenin bağışlaması müstesna -belirlediğiniz mehrin yarısını onlara verin. Mehrin hepsini bağışlamanız takvaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Allah, şüphesiz yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Sadık Türkmen = Eğer onlara mehir tespit eder de kendilerine el sürmeden boşarsanız tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak kadının ya da nikah bağı elinde bulunanın vazgeçmesi başka! Bununla birlikte sizin vazgeçmeniz, takvaya (Allah’a karşı gelmekten sakınmaya) daha uygundur. Aranızda iyilik yapmayı da unutmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Seyyid Kutub = Eğer kadınların mehirlerini belirler de onları el sürmeden boşarsanız, kendilerinin ya da nikâhlarını akdetmeye yetkili erkeğin bağışlaması durumu dışında belirlediğiniz mehrin yarısını ödemeniz gerekir. Bağışlamanız (mehrin tamamını bırakmanız) takvaya daha yakındır. Birbirinize karşı erdemliği unutmayın. Hiç şüphesiz ne yaparsanız Allah onu görür.
Suat Yıldırım = Bir mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak eşler yahut nikâh bağı elinde bulunan kocalar, gözü tok davranırsa başka! (Bu durumda kadın mehrinden vazgeçebilir veya erkek mehrin tamamını verebilir). Ey kocalar, sizin bağışlamanız (müsamaha gösterip mehrin tamamını bırakmanız) takvâya daha uygun düşer! Birbirinize lütuf ve mürüvvet göstermeyi unutmayın. Allah sizin bütün işlediklerinizi görür.
Süleyman Ateş = Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşamışsanız, kestiğinizin yarısını (verin). Ancak kadınlar vazgeçer, yahut nikâh bağı elinde bulunan (erkek) vazgeçerse başka. (Erkekler,) Sizin affetmeniz (müsâmaha gösterip mehrin tümünü vermeniz) takvâya daha yakındır. Aranızda birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allâh, yaptıklarınızı görür.
Tefhim-ul Kuran = Eğer onlara mehir tesbit eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri ya da nikâh bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tesbit ettiğiniz (mehr) in yarısı onlarındır. sizin (tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) da unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
Ümit Şimşek = Eğer onları kendilerine temas etmeden boşar ve onlar için bir mehir belirlemiş bulunursanız, belirlediğiniz miktarın yarısını vermek gerekir. Ancak kadın kendi hakkından vazgeçer yahut nikâhı elinde bulunduran erkek mehrin tamamını bağışlarsa, o başkadır. Sizin bağışlamanız ise takvâya daha yakındır. Aranızda fazileti ihmal etmeyin. Şüphesiz ki Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir mehr belirlemişseniz ve kadınları hiç dokunmadan boşamışsanız, kestiğiniz mehrin yarısını verin. Ancak kadınların vazgeçmesi ile, nikah bağı elinde bulunan erkeğin durumu müstesna. Erkekler olarak sizin vazgeçmeniz takvaya daha yakındır. Aranızdaki lütufkârlık farkını unutmayın. Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi şekilde görmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve onlar için bir mehir taktir ettiyseniz ve eğer onlara dokunmadan önce boşarsanız, o zaman onlar için (farz olarak) takdir edilen mehirin yarısını vermek size farz kılınmıştır. (Kadınların) bunu affetmesi (vazgeçmesi) veya nikâh ahdi elinde bulunanın (erkeğin) affetmesi (diğer yarısını da kadına bağışlaması) hariç. Sizin affetmeniz (diğer yarısını da vermeniz) takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.
İlyas Yorulmaz = Kadınlarla evlilik ilişkisine girmeden, mehirlerini kararlaştırdıktan sonra boşamışsanız, kararlaştırdığınız mehirin yarısını (verin) veya nikâh akdini elinde bulunduran (koca) mehirin tamamını bağışlayabilir. Mehirin tamamını bağışlamanız Allah dan sakınmanıza (takvaya) daha uygundur. Aranızda lütufkâr davranmayı unutmayın, Allah yaptıklarınızı görüyor.
Bakara / 238 - Hâfizû alâs salavâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kânitîn(kânitîne).
Diyanet İşleri = Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.
Abdulbaki Gölpınarlı = Koruyun namazları, hele orta namazına çok dikkat edin ve Allah'a itaat ederek namaz kılın.
Abdullah Parlıyan = Tüm namazlarınıza ve özellikle sabah ve ikindi namazına veya her bir kimse için zaman ve durumuna göre orta namaz olabilecek namaz hangisi ise ona devam edin. Ve Allah'ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.
Adem Uğur = Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.
Ahmed Hulusi = "Salât"lara (namaz - Allâh'a yöneliş), özellikle orta "salât"a (ikindi - şuurda her an bunu yaşamaya) dikkat edin. Kanitîn (tam teslim olmuşlar) olarak, Allâh için yaşayın.
Ahmet Tekin = Vakit namazlarını ve eşsiz, hayırları bol namazı (cuma namazını), dünyevî gaile ve düşüncelerden sıyrılarak rükünlerine, şartlarına, vakitlerine riayet ederek kılın. Saygı ve bağlılık içinde dünya kelâmı konuşmadan, uzun uzun kıyamda durarak sorumluluk şuuruyla ibadet edin, dinî, insanî ve vicdanî sorumluluklarınızı yerine getirerek, Allah için ortaya çıkıp, İslâm’ı tebliğ edin.
Ahmet Varol = Namazları ve (özellikle) orta namazı koruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun.
Ali Bulaç = Namazları ve orta namazını (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun.
Ali Fikri Yavuz = Farz namazlarının vakit ve erkânlarını gözeterek edasına devam edin, bilhassa orta (ikindi) namazına dikkat edin; ve Allah’a itaat ederek namaza durun.
Ali Ünal = Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
Bayraktar Bayraklı = Namazlara ve orta namaza/ikindi namazına devam ediniz, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah'ın huzurunda ayakta durunuz.
Bekir Sadak = Namazlara ve orta namaza devam edin; gonulden boyun egerek Allah icin namaza durun.
Celal Yıldırım = Namazlara, özellikle orta namaza (ya da daha üstün olan namaza) devam edin, onu gerektiği gibi koruyun ve Allah'a saygı ve korku dolu bir gönül ile el bağlayıp durun,
Cemal Külünkoğlu = Namazlara ve (bunlar arasında) orta namaza devam edin. Ve Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.
Diyanet İşleri (eski) = Namazlara ve orta namaza devam edin; gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun.
Diyanet Vakfi = Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.
Edip Yüksel = Namazlara, özellikle orta namaza dikkat edin. Kendinizi tümüyle ALLAH'a vererek namaza durun.
Elmalılı Hamdi Yazır = Namazlara dıkkat edin hele orta namaza, ve kalkın Allah için divan durun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Namazlara, özellikle orta namaza devam edin ve kalkın Allah için divan kurun!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Namazlara ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun.
Gültekin Onan = Namazları ve (özellikle) orta namazını (ikindi namazı) (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Tanrı'ya gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun.
Harun Yıldırım = Namazları koruyun, orta namazını da. Gönülden itaat ederek Allah için kaimler olun!
Hasan Basri Çantay = Namazlara ve orta namaza (vakıflarında rükünleri ve şartları ile) devam edin. Allahın (dîvanına) tam huşu' ve taatle durun.
Hayrat Neşriyat = Namazlara devâm ediniz, bilhassa orta namaza! Hem gönülden bağlı kimseler olarak Allah’ın huzûruna durun!
İbni Kesir = Namazlara ve orta namaza devam edin. Ve Allah'ın divanına huşu ile durun.
Kadri Çelik = Namazları ve orta namazı (öğle namazını) özenle gözetin; gönülden boyun eğerek Allah için (namaza) durun.
Muhammed Esed = Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah'ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.
Mustafa İslamoğlu = Namazlarınızı, özellikle en ideal namazı kılmaya gayret edin ve Allah'ın huzurunda gönülden bir bağlılıkla durun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Namazlara ve orta namaza devam ediniz. Ve Allah için O'nu zâkirler olarak kıyamda bulununuz.
Ömer Öngüt = Namazları ve orta namazı muhafaza edin, gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun.
Şaban Piriş = Namazlara ve orta namaza devam edin. Gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun.
Sadık Türkmen = Namazlara özen gösteriniz ve Orta Namaza da dikkat ediniz. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.
Seyyid Kutub = Namazlara ve orta namaza devam edin, namaza, Allah 'a gönülden bağlı ve saygılı olarak durun.
Suat Yıldırım = Namazlara, hele salat-ı vustaya dikkat edin ve kalkıp huşû ile Allah’ın divanında durun.
Süleyman Ateş = Namazları ve orta namazı koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allâh'ın huzûruna durun.
Tefhim-ul Kuran = Namazları ve orta namazını (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun.
Ümit Şimşek = Namazlara, özellikle orta namaza özen gösterin ve Allah huzurunda tam bir saygı ile kıyama durun.
Yaşar Nuri Öztürk = Namazları ve orta namazı koruyun. Tam bir saygıyla Allah'ın huzurunda kıyam edin.
İskender Ali Mihr = Salâvât’a (Allah’tan gelen nurlara, namazlara) ve salât-ı vusta’ya hafîz olun (koruyun, bu namaza kesintisiz devam edin). Ve kalkın, Allah için kânitin olun (Allah’ın huzurunda huşû içinde ve saygı ile uzun süre durun)!
İlyas Yorulmaz = Namazları ve orta namazı devam ettirerek yerine getirin (koruyun) ve Allah için gönülden isteyerek (namaza) kalkın.
Bakara / 239 - Fe in hıftum fe ricâlen ev rukbânâ(rukbânen), fe izâ emintum, fezkurûllâhe kemâ allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah’ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).
Abdullah Parlıyan = Fakat savaş ve değişik tehlikelerden korkarak, namazı rahat kılabilme imkanı bulamazsanız, namazı terketmeyin, ayakta veya binit üzerinde de olsa, mutlaka kılınız ve namazlarınızı geçirmeyiniz. Korkuyu atıp güvene kavuştuğunuz anda, yine Allah'ı size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğrettiyse o şekilde anın, namazı yine belirlenen şekilde kılmaya devam edin.
Adem Uğur = Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş olarak (kılın). Güvene kavuştuğunuz zaman, siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği şekilde O'nu anın (namaz kılın).
Ahmed Hulusi = Sizi korkutacak tehlike söz konusu ise yürürken veya bineğiniz üstünde de (salâtı ikame edebilirsiniz). . . Güvende olduğunuzda, bilmediklerinizi öğretenin öğretisince Allâh'ı zikredin (O'nun Esmâ'sının âlemlerde açığa çıkışını düşünün).
Ahmet Tekin = Âdâbına riayet ederek, namazı eda edeceğiniz sırada, hayatî bir tehlikeden endişe ederseniz, yürürken veya binekli iken namazlarınızı kılın.Emniyete kavuştuğunuz zaman, güven içindeyken, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin, namazlarınızı her zamanki gibi kılın, Allah’ın dinini, şeriatını anlatın.
Ahmet Varol = Eğer korkarsanız yürürken veya binek üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman, size bilmediklerinizi öğrettiği gibi Allah'ı zikredin.
Ali Bulaç = Eğer korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe girdiğinizde ise, yine Allah'ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi zikredin.
Ali Fikri Yavuz = Eğer (düşman veya yırtıcı hayvanlardan) korkarsanız, yaya, binekli iken (mümkün olan tarafa yönelerek) namazınızı kılın. Bu korkulardan emin bulunduğunuz zaman, böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı anın.
Ali Ünal = Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
Bayraktar Bayraklı = Ama eğer tehlikede iseniz, yaya veya binekli olarak kılınız; güvene kavuşunca Allah'ı anınız, çünkü bilmediklerinizi size öğreten O'dur.
Bekir Sadak = Eger korkarsaniz, yaya yahut binekte iken kilin, guvene eris
Celal Yıldırım = Eğer (düşman ve benzeri bir tehlikeden korkar da belirlenen şekilde huzurda duramazsanız) yaya ya da süvari olarak (namazı kılın). Korkuyu atıp güvene kavuştuğunuzda, size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı anın, namazı yine (belirlenen şekilde) kılmaya devam edin.
Cemal Külünkoğlu = Eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek üzerinde iken namazınızı ifa edin. Güvenliğe kavuşunca da, Allah'ı, daha önce bilmediğiniz ve O'nun size öğrettiği şekilde anın (namazı belirlenen şekilde kılmaya devam edin).
Diyanet İşleri (eski) = Eğer korkarsanız, yaya yahut binekte iken kılın, güvene erişince, bilmediklerinizi öğrettiği gibi Allah'ı anın.
Diyanet Vakfi = Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş olarak (kılın). Güvene kavuştuğunuz zaman, siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği şekilde O'nu anın (namaz kılın).
Edip Yüksel = Bir kaygı ve endişeniz varsa, yaya veya binmiş olarak (namazı kılın.) Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi ALLAH'ı anın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer bir korku halinde iseniz yaya veya süvari giderken kılın, emniyeti bulduğunuz vakit de böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi hemen Allahı zikredin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer bir korku halinde iseniz, yaya veya binek üstünde giderken kılın. Güvenlik ortamını bulduğunuz vakit de böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi hemen Allah'ı zikredin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın, (korkudan) emin olduğunuz zaman da böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin (namazlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile kılın).
Gültekin Onan = Eğer korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe (emintüm) girdiğinizde ise, yine Tanrı'yı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi zikredin.
Harun Yıldırım = Eğer korkarsanız, yaya olarak veya binek üzerinde, güvene kavuştuğunuz zaman size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı anın!
Hasan Basri Çantay = Fakat (muhaarebe, su baskını ve benzerleri gibi bir tehlikeden) korkar (ak hakkın dîvânına tam huşu' ve taatle durmak imkânını bulamaz) sanız o halde (namazı) yürüyerek, yahud süvari olarak (Kıbleye veya her hangi bir semte karşı) kılın (bırakmayın). (Tehlikeden) emîn (ve salim) olduğunuz vakit ise yine Allahı, size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretdi ise, o vech ile, anın.
Hayrat Neşriyat = Fakat (düşmandan) korkarsanız, o takdirde yaya olarak veya binek üzerinde(namaz kılın)! Emîn olduğunuz zaman ise, artık bilmiyor olduğunuz şeyleri size öğrettiği gibi(namazı nasıl kılmanızı ta'lîm etti ise, öylece) Allah’ı zikredin (namazınızı kılın)!
İbni Kesir = Eğer korkarsanız yaya veya binmiş olarak kılın. Emin olduğunuz vakitte de Allah'ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.
Kadri Çelik = Eğer korkarsanız, (namazı) yaya veya binek üstünde giderken kılın, güvene erişince, (namaz hükümleri hakkında) bilmediklerinizi öğrettiği şekilde Allah'ı anın.
Muhammed Esed = Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah'ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O'dur.
Mustafa İslamoğlu = Fakat tehlikedeyseniz, yaya ya da binek üzerinde eda edin! Tekrar güvenliğe kavuştuğunuzda Allah'ı, bilmezken size bildirdiği gibi anın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Fakat korkarsanız yayan veya süvari olarak (namazınızı kılın). Emin olduğunuz zaman ise Allah Teâlâ'yı, sizlere bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise öylece zikrediniz.
Ömer Öngüt = Eğer korkarsanız, yaya yahut binek üzerinde kılın. Emniyete kavuştuğunuzda, bilmediklerinizi size öğrettiği gibi Allah'ı zikredin.
Şaban Piriş = Eğer bir tehlikeden korkarsanız, yaya yahut binekli olarak namaz kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.
Sadık Türkmen = Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız; namazı yaya/yürüyüş halinde iken veya binek üzerinde iken kılabilirsiniz! Güvenliğiniz sağlandığında ise Allah’ı; daha önce bilmediğiniz ve O’nun size öğrettiği biçimde anın!
Seyyid Kutub = Eğer korku altında iseniz namazı yürürken ya da binek hayvanının sırtında kılın. Güvene kavuştuğunuzda Allah size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise siz de O'nun adını anın.
Suat Yıldırım = Eğer bir korku halinde iseniz, yaya olarak veya binek üzerinde namaz kılın. Fakat güvenliğe çıktığınızda, bilmediğiniz şeyleri size öğreten Allah’ın öğrettiği gibi ibadetinizi ifa edin!
Süleyman Ateş = Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya, yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allâh'ı anın.
Tefhim-ul Kuran = Eğer korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe girdiğinizde ise, yine Allah'ı, size bilmediklerinizi nasıl öğrettiyse öyle anın.
Ümit Şimşek = Tehlikede olduğunuz zaman, yaya veya binek üzerinde namaz kılarsınız. Tekrar güvenliğe çıktığınızda ise, size bilmediklerinizi öğreten Allah'ın öğrettiği şekilde Onu anın.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.
İskender Ali Mihr = Fakat eğer (hayatî bir tehlikeden) korkarsanız, o zaman yaya yürürken veya binekte iken (namazınızı kılın). Nihayet emin olduğunuz zaman, (Allah’ı nasıl zikredeceğinizi) siz bilmiyorken size öğrettiği şekilde, artık Allah’ı zikredin.
İlyas Yorulmaz = Eğer, toplu olarak yürürken ve yahut binekler üzerinde iken (saldırıya uğramaktan) korkuyorsanız, güvenliğe erdiğinizde, Allah’ın bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı (namaz kılarak) anın.
Bakara / 240 - Vellezîne yuteveffevne minkum ve yezerûne ezvâcâ(ezvâcen), vasıyyeten li ezvâcihim metâan ilel havli gayre ıhrâc(ıhrâcın), fe in harecne fe lâ cunâha aleykum fî mâ fealne fî enfusihinne min ma’rûf(ma’rûfin), vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = İçinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için, evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Ama onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların meşru biçimde kendileri ile ilgili olarak işlediklerinden dolayı size bir günah yoktur. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İçinizden ölüp de karısını geride bırakacaklara gelince, onlara, evlerinden çıkarmaksızın yılına kadar bir geçim vasiyet etmeleri gerek. Yok, eğer karıları evlerini bırakıp giderlerse yapacakları meşru bir şeyden dolayı size suç yok. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Abdullah Parlıyan = Aranızdan, ölüm anı yaklaşıp ta, arkasında dul eşler bırakacak erkekler, hanımlarının bir yıla kadar geçimini ve evden çıkarılmamalarını vasiyet etsinler. Eğer kendi arzularıyla çıkarlarsa onların meşru olarak kendileri için yaptıklarında size bir sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır, herşeyi yerli yerince yapandır.
Adem Uğur = Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.
Ahmed Hulusi = Vefat edenlerin geride kalan eşleri için, yaşadıkları evden çıkmaksızın bir yıla kadar geçimleri temin edilmek üzere vasiyet edilsin. Eğer evden kendileri ayrılırlarsa, kendi haklarını kullanmaları dolayısıyla, size bir sorumluluk yoktur. Allâh Aziyz'dir, Hakiym'dir.
Ahmet Tekin = Sizden vefat edip de dul eşler bırakan kimseler, hanımlarının, evlerinden çıkarılmadan, bir yıl kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda, sağlıklarında vasiyet etsinler. Eğer kadınlar, kendiliklerinden çıkıp giderlerse, kendileriyle ilgili yaptıkları meşrû, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun davranışlarından dolayı size bir günah, bir vebal yoktur. Allah kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Ahmet Varol = Sizden arkalarında hanımlarını bırakarak ölenler, hanımlarının dışarı çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerini sağlayacak bir varlık vasiyet etsinler. Eğer çıkarlarsa onların kendi haklarında meşru olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah yücedir, hikmet sahibidir. [53]
Ali Bulaç = İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar). Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = Sizden zevcelerini geride bırakarak vefat edenler, zevcelerinin bir seneye kadar evlerinden çıkarılmıyarak faydalandırılmalarını vârislerine vasiyyet etsinler. Bununla beraber onlar kendi arzularıyla çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru hareketten dolayı size günah yoktur. Allah, emrine aykırı hareket edenlerden intikam alıcı ve kullarının işlerine hükmedicidir.
Ali Ünal = İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
Bayraktar Bayraklı = İçinizden ölüp geride eşler bırakanlar, eşlerinin, evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Şâyet kendileri çıkarlarsa, onların kendileri hakkında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur. Allah daima üstündür; hikmet sahibidir.
Bekir Sadak = Icinizden olup, esler birakacak olanlar, evlerinden cikarilmaksizin, senesine kadar eslerinin gecimini saglayacak seyi vasiyet etsinler; eger cikarlarsa kendilerinin mesru olarak yaptiklarindan dolayi size sorumluluk yoktur. Allah gucludur, Hakim'dir.
Celal Yıldırım = Sizden ölüp de kadınlarını geriye bırakanlar, kadınları için evlerinden çıkarılmaksızın yılına kadar geçimlerini karşılayacak bir intifa' vasiyyet etsinler. Bununla beraber evlerinden çıkarlarsa kendi haklarında örfe uygun meşru biçimde yaptıklarından artık size hiçbir sorumluluk yoktur. Allah çok üstündür, çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Sizden geride eşlerini bırakarak vefat eden erkekler, eşleri (kendi evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini sağlamak için (hayattayken) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru bir hareketten dolayı size bir sorumluluk yoktur. Hiç şüphesiz Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = İçinizden ölüp, eşler bırakacak olanlar, evlerinden çıkarılmaksızın, senesine kadar eşlerinin geçimini sağlayacak şeyi vasiyet etsinler; eğer çıkarlarsa kendilerinin meşru olarak yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlüdür, Hakim'dir.
Diyanet Vakfi = Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.
Edip Yüksel = Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Çıkarlarsa, kendileri için uygun olanı yapmalarından siz sorumlu değilsiniz. ALLAH Güçlüdür, Bilgedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve içinizden zevcelerini geri bırakarak vefat edecek olanlar, zevceleri için senesine kadar çıkarılmaksızın bir intifaı vasıyyet etmek var, bunun üzerine kendileri çıkarlarsa kendi haklarında yapdıkları meşru' bir hareketten dolayı size bir mes'uliyet yoktur, maamafih Allah azîzdir, hakîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçinizden hanımlarını geride bırakarak ölüme yaklaşanlar, karılarının senesine kadar evden çıkarılmaksızın bakılması için bir mal vasiyet ederler. Bunun üzerine kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru bir hareketten dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah, çok güçlüdür, hikmet sahibidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçinizden hanımlarını geride bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Bununla birlikte eğer kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru bir hareketten dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Gültekin Onan = İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar). Ama onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Tanrı üstün ve güçlü olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir.
Harun Yıldırım = İçinizden ölmek üzere olup da geriye eşler bırakanlar, eşleri için (evlerinden) çıkarılmadan bir yıla kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler. Eğer çıkarlarsa, kendileri hakkında örfe uygun olarak yaptıklarından dolayı size hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah Aziz'dir, Hakim’dir.
Hasan Basri Çantay = Sizden zevceler (ini geride) bırakıb ölecek olanlar eşlerinin (kendi evlerinden) çıkarılmayarak yılına kadar fâidelenmesini (bakılmasını) vasıyyet (etsinler). Bunun üzerine onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa artık onların bizzat yapdıkları meşru' işlerden dolayı size mes'uliyyet yokdur. Allah (emr-ü nehyine muhaalefet ve ilâhî hududunu tecâvüz edenlerden intikam almakda) mutlak gaalibdir, (teşri'de ve hükümleri açıklamada da) yüce hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Ve sizden vefât edip de geride zevceler bırakacak (durumda) olanlar var ya,(onlara) zevceleri için (evden) çıkarılmadan, bir yıl müddetince faydalanmayı vasiyet etme(borcu) vardır. Fakat (kendiliklerinden) çıkarlarsa, kendileri hakkında örfe uygun olarak yaptıklarında artık size bir günah yoktur. Allah ise, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İbni Kesir = İçinizden vefat edip de eşlerini geride bırakanlar; bir seneye kadar eşlerinin evlerinden çıkarılmayarak geçimlerinin sağlanmasını vasiyyet etmiş olmalıdırlar. Şayet kendileri çıkarlarsa; artık onların ma'ruf şekilde yapacaklarından dolayı size mes'uliyet yoktur. Allah, Aziz'dir, Hakim'dir.
Kadri Çelik = Sizden ölüp eşler bırakanlar, evlerinden çıkarılmaksızın bir yıla kadar eşlerinin geçimini sağlayacak şeyi vasiyet etsinler. Eğer çıkarlarsa kendilerinin meşru olarak yaptıklarından (evlilikten) dolayı size sorumluluk yoktur. Allah üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.
Muhammed Esed = Eğer içinizden biri ölür ve arkasında kadınlar bırakırsa, dul eşlerine, (ölmüş kocasının evini) terk etmeksizin bir yıllık geçimlerini vasiyet etsinler. Ama eğer (kendi arzularıyla) ayrılırlarsa kendileri hakkındaki meşru tasarruflarından dolayı onlara bir günah yoktur. Ve Allah kudret ve hikmet sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = İçinizden biri ölür de geride eşler bırakırsa, dul eşlerine, kendi evlerinden çıkarılmaksızın bir yıllık geçimlik vasiyet etsinler! Eğer onlar kendiliklerinden çıkarlarsa, size onların kendileri hakkında aldıkları makul kararları uygulamalarından dolayı bir vebal yoktur. Ve Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet edendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sizden vefat edip de zevcelerini terkedenler, zevceleri için bir seneye kadar hanelerinden çıkmamak üzere bir meta' vasiyet etmiş bulunmalıdırlar. Şâyet zevceler çıkarlarsa onların kendi nefisleri hakkında ma'ruf veçhile yapacakları şeyden dolayı sizin üzerinize bir vebal teveccüh etmez. Ve Allah Teâlâ azîzdir, hakîmdir.
Ömer Öngüt = İçinizden vefat edip de eşlerini geride bırakanlar, eşleri için evlerinden çıkarılmayarak, bir yıl faydalanmalarını vasiyet etsinler. Şayet o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, kendi haklarında uygun olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Allah Azîz'dir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Şaban Piriş = İçinizden ölüp geriye eşler bırakan erkekler, bir seneye kadar eşleri evlerinden çıkarılmayacak bir geçimlik vasiyet etmiş olmalıdırlar. Şayet kadınlar kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında uygun olanı yapmalarından dolayı size bir mesuliyet (günah) yoktur. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sadık Türkmen = Içinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için evden çıkarılmaksızın, bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Ama onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların meşru biçimde kendileri ile ilgili olarak işlediklerinden dolayı size bir günah yoktur. Allah mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.
Seyyid Kutub = Aranızdan vefat edip de geride eşlerini bırakanlar, bir yıl boyunca evden çıkmalarına ihtiyaç bırakmayacak (oranda bir meta'ı) eşlerine vasiyyet etsinler (bıraksınlar veya varislerine havale etsinler.) Eğer kadınlar kendiliklerinden evden çıkarlarsa kendileri ile ilgili yapacakları meşru bir davranıştan dolayı size sorumluluk düşmez. Hiç şüphesiz Allah üstün iradeli ve hikmet sahibidir.
Suat Yıldırım = Sizden geride eşlerini bırakarak vefat edecek kocalar, eşlerinin bir yıl süre ile evden çıkarılmayıp bıraktıkları maldan geçimlerini sağlamasını temin edecek şekilde vasiyette bulunsunlar. Şayet bunlar kendiliklerinden çıkarlarsa bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı size vebal yoktur. Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Süleyman Ateş = İçinizden ölüp geriye eşler bırakan(erkek)ler eşlerinin, (evlerinden) çıkarılmadan bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyyet etsinler. Şâyet kendileri çıkarlarsa, onların, kendileri hakkında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günâh yoktur. Allâh dâimâ üstündür, hüküm ve hikmet sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakmakta olanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, senesine kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar) . Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir.
Ümit Şimşek = Sizden vefat edip de arkalarında eşlerini bırakanlar, onların bir yıl süreyle evlerinden çıkarılmadan geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Eğer onlar kendileri çıkacak olursa, kendileri hakkında meşru şekilde yapacakları şeyden dolayı size bir günah olmaz. Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve hükümlerinde hikmet sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İçinizden ölüp de geriye eşler bırakan erkekler, eşlerinin evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Eğer kendileri çıkarlarsa, onların kendileri için yararlı gördüklerini yapmaları yüzünden size bir günah yoktur. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.
İskender Ali Mihr = Ve içinizden vefat ettirilen ve geriye eşler bırakanların, eşleri için, (evlerinden) çıkarılmaksızın bir seneye kadar geçiminin sağlamasını vasiyet etmesi gerekir. Buna rağmen eğer (eşleri, kendi arzularıyla evlerinden) çıkarlarsa, o taktirde, kendileri için maruf olarak (örf ve adete uygun olarak) yaptıkları şeyler konusunda, artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah, Azîz’dir(üstündür), Hakîm’dir (hüküm sahibidir).
İlyas Yorulmaz = İçinizden ölmek üzere olanlar ve geride eşler bırakıyorlarsa, eşlerinin bir yıllık ihtiyaçlarının, evlerinden çıkarılmadan karşılanmasını vasiyet etsinler. Eğer kendiliklerinden evlerden çıkarlarsa, meşru kurallar çerçevesinde, yaptıklarından dolayı sizin için sorumluluk yoktur. Allah en güçlü olan ve en iyi hüküm verendir.
Bakara / 241 - Ve lil mutallakâti metâun bil ma’rûf(ma’rûfi) hakkan alel muttekîn(muttekîne).
Diyanet İşleri = Boşanmış kadınların örfe göre geçimlerinin sağlanması onların hakkıdır. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir borçtur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Boşanan kadınlar için de artık ve eksik olmamak üzere bir şey vermek gerek. Bu da sakınanlara bir borçtur.
Abdullah Parlıyan = Boşanmış kadınların uygun biçimde kocalarının imkanlarından yararlanma hakları vardır. Bu yolunu Allah ve kitap ile bulanlar için bir vazifedir.
Adem Uğur = Boşanmış kadınların, hakkaniyet ölçülerinde (kocalarından) menfaat sağlamak haklarıdır; bu, Allah korkusu taşıyanlar üzerine bir borçtur.
Ahmed Hulusi = Boşanmış kadınların örfe göre geçimlerini temin için nafaka alma hakkı vardır ki bu takva sahipleri için bir görevdir.
Ahmet Tekin = Boşanmış kadınların hakkaniyet ölçüleri içinde, Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerine göre, meşrû bir şekilde, geleneğe, İslâmî kurallarla örtüşen örfe uygun bir menfaat sağlamaları haklarıdır. Bu Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler üzerine düşen bir sorumluluktur.
Ahmet Varol = Boşanan kadınlara da örfe uygun bir geçimlik verilmelidir. Bu takva sahiplerinin üzerine bir yükümlülüktür.
Ali Bulaç = (Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır.
Ali Fikri Yavuz = Boşanan kadınların da meşru bir şekilde faydalanmaları haklarıdır ki, bunun yerine getirilmesi, Allah’dan korkanlara bir vazifedir.
Ali Ünal = Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
Bayraktar Bayraklı = Boşanmış olan kadınların örfe uygun olarak geçimlerini sağlamak, takvâ sahipleri üzerine bir yükümlülüktür.
Bekir Sadak = Bosanan kadinlari, haksizliktan sakinanlara bir borc olmak uzere, uygun bir surette faydalandirma vardir.
Celal Yıldırım = Boşanan kadınlara da örfe uygun bir yarar sağlanması, Allah'tan korkup günah ve kötülüklerden sakınanlar üzerine bir haktır.
Cemal Külünkoğlu = Boşanmış kadınların, örfe uygun (meşru) bir şekilde (kocalarından) menfaat sağlamak hakları vardır. Bu, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyan herkes için bir görevdir.
Diyanet İşleri (eski) = Boşanan kadınları, haksızlıktan sakınanlara bir borç olmak üzere, uygun bir surette faydalandırma vardır.
Diyanet Vakfi = Boşanmış kadınların, hakkaniyet ölçülerinde (kocalarından) menfaat sağlamak haklarıdır; bu, Allah korkusu taşıyanlar üzerine bir borçtur.
Edip Yüksel = Boşanmış kadınlar için de uygun bir geçim yardımı yapılmalı. Bu, erdemli kişilerin görevidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Mutallakaların (boşananların) da ma'ruf veçhile bir istifade haklarıdır ki ihkakı Allahdan korkanlara bir vazıfedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Boşanan kadınların da örfe göre bir nafaka hakları vardır ki, verilmesi Allah'tan korkanlara bir vazifedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Boşanmış kadınlar için de meşru ve geleneğe uygun şekilde bir meta'(intifa hakkı) vardır ki verilmesi, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
Gültekin Onan = (Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu sakınanlar üzerine bir hak (borç)tır.
Harun Yıldırım = Boşananlar için örfe uygun şekilde bir geçimlik vardır. Bu muttakiler üzerine bir haktır.
Hasan Basri Çantay = Boşanan kadınların da meşru' suretde fâidelenmeleri haklarıdır ki bu, Allahdan korkanlar için bir vazifedir.
Hayrat Neşriyat = Boşanmış kadınlara örfe uygun bir şekilde faydalanma (nafaka hakkı) vardır.(Bu,) takvâ sâhibleri üzerine bir borçtur.
İbni Kesir = Boşanan kadınlar için uygun şekilde geçimlerini sağlamak vardır. Bu, müttakiler için bir vazifedir.
Kadri Çelik = Boşanmış kadınlara (farz olarak biçilenlerin yanı sıra) uygun bir hediye (vermek de erkekler üzerinde bir borçtur. Bu) Takva sahipleri üzerinde bir haktır.
Muhammed Esed = Ve boşanmış kadınlar da güzel bir şekilde geçimlerini sağlama (hakkına) sahip olacaklardır. Bu, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyan herkes için bir görevdir.
Mustafa İslamoğlu = Ve (böylece) boşanmış dul kadınlar da meşru bir biçimde geçimlerini sağlamış olacaklardır: Bu, sorumlu davranan herkesin üzerine düşen bir görevdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Boşanmış kadınlar için ma'ruf veçhile bir meta' vardır ki, bu muttakîler üzerine bir haktır.
Ömer Öngüt = Boşanan kadınların da meşru bir şekilde (kocalarının imkânından) faydalanmaları haklarıdır. Bunun yerine getirilmesi, Allah'tan korkanlara bir vazifedir.
Şaban Piriş = Boşanmış kadınlara örfe uygun şekilde bir geçimlik sağlanmalıdır. Bu muttakiler üzerine bir görevdir.
Sadık Türkmen = Boşanmış kadınların, örfe göre geçimlerinin sağlanması (nafakaları) onların hakkıdır. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir borçtur.
Seyyid Kutub = Boşanmış kadınların geleneklere uygun bir şekilde geçimlerini sağlamak, takva sahiplerinin boynuna borçtur.
Suat Yıldırım = Boşanmış eşlere de örfe göre gönüllerini alacak hediye vermek gerekir. Bu, haksızlıktan sakınan takvâlılara bir borçtur.
Süleyman Ateş = Boşanmış kadınların uygun olan geçimlerini sağlamak, (Allâh'ın azâbından) korunanlar üzerine bir borçtur.
Tefhim-ul Kuran = Boşanmış (kadın) ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay) ları vardır. Bu korkup sakınanlar üzerinde bir haktır.
Ümit Şimşek = Boşanmış kadınlar için de uygun şekilde bir nafaka vardır ki, bu da haksızlıktan sakınanların üzerine bir borçtur.
Yaşar Nuri Öztürk = Boşanmış kadınlar için örfe uygun bir geçim imkânı sağlanması Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
İskender Ali Mihr = Ve boşanmış kadınların, marufla (örf ve adete uygun olarak) metalandırılması (faydalandırılması), takva sahiplerinin üzerine bir haktır (borçtur).
İlyas Yorulmaz = Boşanan kadınların uygun bir şekilde geçimlerini sağlamak, Allah’dan sakınanlar için zorunluluktur.
Diyanet İşleri = Düşünesiniz diye Allah size âyetlerini böyle açıklamaktadır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte Allah, aklınız ersin diye size âyetlerini böyle apaçık bildirir.
Abdullah Parlıyan = Allah düşünüp gerçekleri anlıyasınız diye, size mesajlarını böyle açıklıyor.
Adem Uğur = Allah size işte böylece âyetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız.
Ahmed Hulusi = İşte Allâh sizler için yaşam kurallarını böylece açıklıyor ki belki akledersiniz.
Ahmet Tekin = Bunları açıkladığı gibi, Allah size âyetlerini, ibadetleri, şer’î hükümleri de açıklıyor ki, aklınızı kullanarak düşünebilesiniz, şer’î hükümlerin hikmetini anlayıp, size emrolunanları uygulayasınız.
Ahmet Varol = Allah size belki akıl edersiniz diye ayetlerini böylece açıklamaktadır.
Ali Bulaç = İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl erdiresiniz.
Ali Fikri Yavuz = İşte akıllarınız ersin diye; Allah size âyetlerini böyle açıklıyor.
Ali Ünal = Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
Bayraktar Bayraklı = Aklınızı kullanasınız diye Allah size âyetlerini böyle açıklıyor.
Bekir Sadak = Allah ayetlerini dusunesiniz diye boylece aciklamaktadir.*
Celal Yıldırım = Allah böylece size âyetlerini açıklıyor; ola ki aklınızı kullanırsınız.
Cemal Külünkoğlu = İşte Allah, akıllarınızı kullanarak düşünesiniz diye mesajlarını size böyle açıklıyor.
Diyanet İşleri (eski) = Allah ayetlerini düşünesiniz diye böylece açıklamaktadır.
Diyanet Vakfi = Allah size işte böylece âyetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız.
Edip Yüksel = Düşünesiniz diye ALLAH ayetlerini böyle açıklar.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte akıllarınız irsin diye Allah size âyetlerini böyle beyan buyuruyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte akıllarınız ersin diye Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte akıllarınız ersin diye, Allah size âyetlerini böylece açıklıyor.
Gültekin Onan = İşte Tanrı size ayetlerini böyle açıklar ki akledesiniz.
Harun Yıldırım = Allah ayetlerini sizin için işte böyle iyice açıklıyor ki akledesiniz.
Hasan Basri Çantay = İşte Allah akıllarınız ersin diye size âyetlerini böyle açıklar.
Hayrat Neşriyat = Allah size âyetlerini böyle iyice açıklar ki akıl erdiresiniz.
İbni Kesir = İşte Allah, aklınız ersin diye ayetlerini bu şekilde beyan ediyor.
Kadri Çelik = Allah, ayetlerini düşünesiniz diye böylece açıklamaktadır.
Muhammed Esed = Aklınızı kullan(mayı öğren)meniz için Allah size mesajlarını böyle açıklıyor.
Mustafa İslamoğlu = İşte Allah aklınızı kullanabilesiniz diye, size mesajlarını böyle açıklıyor.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte Allah Teâlâ âyetlerini böyle beyan buyuruyor, tâ ki aklınızla düşünüp anlayasınız.
Ömer Öngüt = Böylece Allah size âyetlerini açıklar. Umulur ki düşünüp hakikatı anlarsınız.
Şaban Piriş = Düşünesiniz diye Allah, ayetlerini size böyle açıklar.
Sadık Türkmen = Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır.
Seyyid Kutub = Allah ayetlerini size böyle açık açık anlatıyor ki, düşünesiniz.
Suat Yıldırım = Böylece, düşünesiniz diye Allah size âyetlerini iyice açıklar.
Süleyman Ateş = Düşünesiniz diye Allâh size âyetlerini böyle açıklamaktadır.
Tefhim-ul Kuran = İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirirsiniz.
Ümit Şimşek = Düşünüp de anlarsınız diye, Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.
Bakara / 243 - E lem tera ilellezîne haracû min diyârihim ve hum ulûfun hazaral mevti, fe kâle lehumullâhu mûtû summe ahyâhum innallâhe le zû fadlin alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Diyanet İşleri = Binlerce kişi oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah, onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmez misin ki binlerce kişi, ölümden çekinerek yurtlarından nasıl çıktılar da sonra Allah onlara ölün dedi, sonra da diriltti onları. Şüphe yok ki Allah, insanlara karşı ihsân sahibidir ama insanların çoğu şükretmez.
Abdullah Parlıyan = Görmedin mi o kimseleri ki, binlerce kişi oldukları halde bir hastalık veya cihadla başlarına gelecek ölüm korkusundan dolayı memleketlerinden çıktılar da Allah onların ölmelerini istediği için onlara ölün dedi, ölmeyelim diye kaçtıkları ölüm onları yakaladı. Ve sonra da onlara umulmadık bir şekilde hayat verdi. Şüphesiz Allah insanlara karşı büyük ikram sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmiyorlar.
Adem Uğur = Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara "Ölün!" dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez.
Ahmed Hulusi = Ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce kişiyi görmedin mi? Allâh onlara "Ölün" dedi; sonra da diriltti. Şüphesiz ki Allâh insanlara fazl sahibidir; ama insanların ekseriyeti değerlendirmezler (verilen nimeti).
Ahmet Tekin = Binlerce kişi iken, ölüm korkusuyla düşmana karşı durmayıp yurtlarından çıkarak kaçanları görmüyor musun? Allah, korktuklarını daha çabuk başlarına getirmek için onlara:'Ölün' buyurarak varlıklarından eser bırakmadı. Sonra da öldürenin ve diriltenin Allah olduğunu göstermek için onları ihya ederek yaşama hakkı verdi. Allah insanlara karşı çok lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmez.
Ahmet Varol = Sayıları binleri bulduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara 'ölün' dedi ve sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmezler.
Ali Bulaç = Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara: "Ölün" dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı fazl sahibidir. Ancak, insanların çoğunluğu şükretmez.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm) binlerce kişi iken (vebadan) ölüm korkusu ile yurdlarından çıkanları görmedin mi ki; Allah onlara: “ölün” dedi de öldüler, sonra onlara hayat verdi. Şüphesiz ki Allah insanlara ihsan ve rahmet sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmez.
Ali Ünal = Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
Bayraktar Bayraklı = Sen ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce kişiyi görmedin mi? Ki bu durumda Allah onlara “ölün” demişti ve sonra da onları hayata döndürmüştü. Unutmayın ki Allah, insanoğluna karşı lütufta sınırsızdır, ancak insanların çoğu nankördür.
Bekir Sadak = Binlerce kisinin memleketlerinden olum korkusuyla ciktiklarini gormedin mi? Allah onlara «Olun» dedi. Sonra onlari diriltti. Allah insanlara bol nimet verir, fakat insanlarin cogu sukretmezler.
Celal Yıldırım = Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla ülkelerinden çıkanları görmedin mi? O sebeple Allah onlara «Ölün!» dedi. Sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı merhamet, şefkat ve yardım edicidir. Ne var ki insanların çoğu şükretmezler.
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) Ölüm korkusuyla (veba salgınından dolayı) binlercesinin yurtlarından çıkıp gittiğini görmedin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi. (Onlar da Sina Çölü'nde ölü hale geldiler ve kısa bir müddet) sonra (ibret olsun diye Allah) onları hayata yeniden döndürdü. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez.
Diyanet İşleri (eski) = Binlerce kişinin memleketlerinden ölüm korkusuyla çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara 'Ölün' dedi. Sonra onları diriltti. Allah insanlara bol nimet verir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
Diyanet Vakfi = Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara «Ölün!» dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez.
Edip Yüksel = Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarını terkedenler dikkatini çekti mi? ALLAH onlara 'Ölün,' dedi de sonra onları diriltti. ALLAH insanlara lütuf sahibidir; ancak insanların çoğu şükretmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bakmaz mısın, o kimseler ki? binlerce kişi iken ölüm korkusiyle diyarlarından çıkdılar, Allah da kendilerine «ölün» dedi, Sonra da onlara bir hayat verdi, her halde Allah insanlara karşı, bir adil sahibi ve lâkin insanların pek çokları şükretmiyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıkan kimseleri görmez misin? Allah onlara: «Ölün.» dedi. Sonra onlara bir hayat verdi. Muhakkak Allah, insanlara karşı bir fazilet sahibidir, ancak insanların pek çokları şükretmiyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Görmedin mi o kimseleri ki kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıktılar. Allah da kendilerine «ölün!» dedi, sonra da onlara bir hayat verdi. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların pek çokları şükretmezler.
Gültekin Onan = Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? Tanrı onlara: "Ölün" dedi, sonra da onları diriltti. Kuşkusuz Tanrı insanlara karşı fazl sahibidir. Ancak insanların çoğunluğu şükretmez.
Harun Yıldırım = Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: "Ölün!" dedi, sonra onları diriltti. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı büyük lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler…
Hasan Basri Çantay = (Habîbim, sayıları) binlerce olduğu halde ölüm korkusiyle yurdlarından (bırakıb) çıkanları gör (müş gibi bil) medin mi? Allah onlara «Ölüm!» dedi, sonrada kendilerini diriltdi. Her halde Allah insanlara karşı fazl (-ü ınayet) saahibidir. Fakat insanların pek çoğu şükretmezler.
Hayrat Neşriyat = Kendileri binlerce oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara: 'Ölün!' (diye) buyurdu, sonra da onları diriltti. Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı gerçekten büyük ihsan sâhibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
İbni Kesir = Binlerce oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allh onlara; (ölün) dedi. Sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki, Allah insanlara karşı lutuf sahibidir. Ama insanların pek çoğu şükretmezler.
Kadri Çelik = Binlerce kişinin evlerinden ölüm korkusuyla çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara “Ölün” dedi. Sonra onları diriltti. Allah insanlara bol nimet verir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
Muhammed Esed = Sen, ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce kişiyi görmedin mi? Ki bu durumda Allah onlara "Ölün!" diye seslenmiş ve sonra da onları hayata geri döndürmüştü. Unutmayın ki Allah, insanoğluna karşı lütfunda sınırsızdır, ancak insanların çoğu nankördür.
Mustafa İslamoğlu = Sayıları binlerce olduğu halde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri gözünde canlandırabilir misin!? Allah onlara önce "Ölün!" demiş, peşinden onları hayata döndürmüştü. Hiç şüphesiz Allah insanlara karşı sınırsız lütuf sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Görmedin mi o kimseleri ki, onlar binlerce kişi oldukları halde ölümden sakınarak yurtlarından çıktılar. Allah Teâlâ ise onlara, «Ölünüz!» diye emretti. Sonra da onları diriltti. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ nâs hakkında fazl sahibidir. Fakat nâsın pek çokları şükretmezler.
Ömer Öngüt = Binlerce oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: “Ölün!” dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı ikram sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Şaban Piriş = Binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara “ölün” dedi, sonra da onları tekrar diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.
Sadık Türkmen = Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların birçoğu şükretmiyorlar.
Seyyid Kutub = Binlerce kişilik kalabalık olarak ölüm korkusu ile yurtlarından kaçan kimseleri görmedin mi? Allah onlara önce «ölün» dedi, arkasından kendilerini yeniden diriltti. Hiç kuşkusuz Allah insanlara karşı kerem sahibidir, ama insanlar çoğunlukla şükretmezler.
Suat Yıldırım = Baksana, sayıları binlerce olmasına rağmen ölüm korkusuyla diyarlarını terkedip çıkan kimselere! Allah onlara:"Ölün!" dedi sonra onları diriltti. Doğrusu Allah insanlara lütûfkârdır, fakat insanların çoğu şükretmezler.
Süleyman Ateş = Şu, binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allâh onlara, "Ölün!" demişti de sonra kendilerini diriltmişti. Şüphesiz Allâh, insanlara karşı ikram sâhibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.
Tefhim-ul Kuran = Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara: «Ölün» dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı fazl sahibidir. Ancak, insanların çoğunluğu şükretmez.
Ümit Şimşek = Görmedin mi o kimseleri ki, binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk etmişlerdi. Allah onlara 'Ölün!' dedi, sonra da onları tekrar diriltti. Gerçek şu ki, insanlar üzerinde Allah'ın pek büyük lütuf ve nimeti vardır; lâkin çoğu insanlar şükretmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = ölüm korkusuyla binlerce kişi halinde yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "Ölün!" dedi de sonra onları diriltti. Şu bir gerçek ki Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır. Fakat insanların çokları şükretmezler.
İskender Ali Mihr = Ölüm korkusuyla kendi diyarlarından çıkan binlerce kişiyi görmedin mi? Oysa Allah onlara: “Ölün.” dedi (böylece öldüler). Sonra da onları diriltti. Muhakkak ki Allah, insanlar üzerine elbette fazlın sahibidir. Lâkin insanların çoğu şükretmezler.
İlyas Yorulmaz = Sen yurtlarından, ölüm korkusuyla çıkan binlerce kişiyi görmedin mi? Allah onlara “Ölün (savaşın)” dedi, sonra onları diriltti. Allah insanlar üzerine bol lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmiyor.
Diyanet İşleri = Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah yolunda vuruşun, savaşın ve bilin ki Allah, şüphesiz duyar, bilir.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse Allah yolunda savaşın ve bilin ki, Allah herşeyi işiten ve herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Ahmed Hulusi = Allâh yolunda savaşın ve iyi bilin ki Allâh Semi' ve Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Allah yolunda İslâm uğrunda savaşın. Allah’ın her şeyi işittiğini ve her şeyi bilebileceğini bilin.
Ahmet Varol = Allah yolunda savaşın ve bilin ki, Allah duyandır, bilendir.
Ali Bulaç = Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Allah yolunda düşmanla savaşın ve bilin ki, Allah kemâliyle işiticidir, bilicidir.
Ali Ünal = (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Öyleyse Allah yolunda savaşınız ve biliniz ki Allah her şeyi işitendir; her şeyi bilendir.
Bekir Sadak = Allah yolunda savasin; bilin ki Allah istir ve bilir.
Celal Yıldırım = Allah yolunda savaşın, bilin ki Allah elbette işitir ve bilir.
Cemal Külünkoğlu = Allah yolunda (zulmü ve haksızlığı ortadan kaldırıncaya kadar) savaşın ve bilin ki Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah işitir ve bilir.
Diyanet Vakfi = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Edip Yüksel = ALLAH yolunda savaşın. Bilesiniz ki ALLAH İşitir, Bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde Allah yolunda çarpışın ve Allahın semi' alîm olduğunu bilin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde Allah yolunda çarpışın ve Allah'ın işiten ve bilen olduğunu bilin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde Allah yolunda çarpışın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Gültekin Onan = Tanrı yolunda savaşın ve bilin ki kuşkusuz Tanrı işitendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah Semi'dir, Alîm'dir!
Hasan Basri Çantay = Allah yolunda muhaarebe edin. Bilin ki şübhesiz Allah hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir.
Hayrat Neşriyat = O hâlde Allah yolunda savaşın ve bilin ki şübhesiz Allah, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah Semi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah şüphesiz işitendir bilendir.
Muhammed Esed = Öyleyse Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = O halde Allah yolunda savaşın! Ama unutmayın ki, Allah her şeyi tarifsiz işitendir, her şeyi sınırsız bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Allah yolunda muhârebede bulunun ve biliniz ki, Allah Teâlâ semîdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Allah yolunda savaşın ve bilin ki, Allah işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işiten, bilendir.
Sadık Türkmen = Allah izin verdiği için, size savaş açanlarla savaşın ve bilin ki şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Allah yolunda savaşınız ve Allah'ın herşeyi işittiğini ve bildiğini biliniz.
Suat Yıldırım = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işitir, her şeyi hakkıyla bilir!
Süleyman Ateş = Allâh yolunda savaşın ve bilin ki Allâh, işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Siz de Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi duyar, her şeyi bilir.
İskender Ali Mihr = Allah’ın yolunda savaşın. Allah’ın Sem’î (en iyi işiten), Alîm (en iyi bilen) olduğunu bilin!
İlyas Yorulmaz = Allah yolunda savaşın. Bilin ki Allah, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.
Bakara / 245 - Menzellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehu lehû ed’âfen kesîrah(kesîraten), vallâhu yakbidu ve yebsut(yebsutu) ve ileyhi turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kimdir o ki Allah'a güzel bir sûrette borç versin de Allah onu, o kimseye fazlasıyla ve kat - kat ödemesin? Allah daraltır da, ferahlatır da. Hepiniz de sonunda ona dönüp ulaşacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın kat kat fazlasıyla geri ödeyeceği güzel bir borcu Allah'a verecek olan kimdir? Allah o verileni alır ve dilerse kat kat fazlasıyla geri verir. Allah isterse rızkı bol verir, isterse kısar, hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Adem Uğur = Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz.
Ahmed Hulusi = Kim, Allâh'a güzel bir ödünç verip de karşılığını katbekat geri almayı ister! Allâh kabz eder veya bast eder (tutar, sıkar, daraltır veya açar, genişletir, yayar). . . O'na döndürülmektesiniz!
Ahmet Tekin = Allah’ın ihsan ettiği darlıkta da bollukta da, Allah’a karz-ı hasen olarak borç verecek, mâlî mükellefiyetlerin dışında Allah rızası için, Allah yolunda cihad edenlerin masraflarını karşılayacak, Allah’ın kullarına güzel ödünç verecek yiğit var mı içinizde? Allah da ona, verdiğinin birçok katını ödesin.Sonunda Allah’ın huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.
Ahmet Varol = Allah'ın kendisine kat kat fazlasıyla ödemesi karşılığında kim Allah'a güzel bir borç verir! Allah daraltır da, genişletir de! Ve O'na döndürüleceksiniz.
Ali Bulaç = Allah'a karşılığını çok arttırma ile kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Allah, daraltır ve genişletir ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Yalnız Allah rızâsı için gönül hoşluğu ile bir ödünç verecek kimdir ki, Allah ona kat kat mükâfatını versin? Allah kimini daraltır (da hayra koşmaz). Kiminin de kalbini genişletir (de ödünç vermeye koşar) Siz hesap vermek için ona döndürüleceksiniz.
Ali Ünal = Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
Bayraktar Bayraklı = Allah'ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O'na verecek kimdir? Allah alır ve kat kat fazlasıyla geri verir; hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz.[39]
Bekir Sadak = Allah'a, kat kat karsiligini arttiracagi guzel bir odunc takdiminde kim bulunur? Allah hem darlastirir, hem bollastirir; O'na doneceksiniz.
Celal Yıldırım = Kimdir ki Allah'a (faizsiz, karşılıksız) ödünç versin de, Allah onu kat kat artırıp çoğaltsın?! Allah (şaşmayan kanunu ve sünneti gereği) hem sıkıp daraltır, hem açıp genişletir ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = Allah'a karşılıksız (güzel) bir borç verecek kim var?.. Allah böyle birinin verdiğini birçok kez katlayarak artıracaktır. Kısıtlayan da bolca veren de Allah'tır. Ve (hesap vermek üzere) yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'a, kat kat karşılığını arttıracağı güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur? Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır; O'na döneceksiniz.
Diyanet Vakfi = Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz.
Edip Yüksel = Kat kat ödenecek güzel bir ödüncü kim ALLAH'a, sunar? Kısan da açan da ALLAH'tır. O'na döndürüleceksiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hani kim var Allaha bir karzı hasen arz edecek ki Allah ona bir çok katlarını katlayıversin, Allah hem sıkar hem açar, hep de döndürülüb ona götürüleceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kimdir o kişi ki, Allah'a güzel bir borç sunsun da Allah ona birçok katlarını katlayıversin. Allah, hem sıkar, hem açar. Hepiniz döndürülüp O'na götürüleceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.
Gültekin Onan = Tanrı'ya karşılığını çok arttırma ile kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Tanrı daraltır ve genişletir ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Harun Yıldırım = Allah’a onu kendisi için kat kat artıracağı güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah daraltır da genişletir de. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Kimdir o ki Allaha güzel bir ödünc versin de (Allah da) onu katkat, bir çok artırsın? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz (hepiniz) ancak ona döndürü (lüp götürü) leceksiniz.
Hayrat Neşriyat = Kimdir şu kimse ki, Allah’a güzel bir borç versin de (Allah) onu kendisine kat kat fazlasıyla artırsın! Çünki Allah, (rızkı dilediğine) daraltır ve (dilediğine) genişletir. Hem(sonunda) O’na döndürüleceksiniz.
İbni Kesir = Kimdir o ki; Allah'a güzel bir borç versin de Allah onu kat kat fazlasıyla ödesin. Allah, hem darlaştırır, hem de bollaştırır. Ve O'na döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = Allah'a güzel bir borç verip de Allah'ın da onu kendisine birçok kat katlayıverdiği o kimse kimdir? Allah (rızkı) hem darlaştırır, hem bollaştırır; O'na döndürüleceksiniz.
Muhammed Esed = Allah'ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O'na verecek olan kimdir? Allah alır ve kat kat fazlasıyla verir; ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Mustafa İslamoğlu = Allah'ın kat kat fazlasıyla geri ödeyeceği bir güzel borcu O'na verecek olan kimdir? Allah hem daraltır hem genişletir; ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kimdir o kimse ki, Allah için güzel bir ödünç ile ödünçte bulunur, Allah Teâlâ da ona kat kat emsalini ihsan buyurur. Ve Allah Teâlâ sıkar ve açar ve O'na döndürüleceksinizdir.
Ömer Öngüt = Allah'a güzel bir borç takdiminde bulunacak kim var? Ki, Allah ona kat kat fazlasını versin. Allah bazılarının rızkını daraltır, bazılarınınkini de genişletir. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Şaban Piriş = Allah’a güzel bir ödünç verip de Allah’ın da onun karşılığını kat kat artırarak vereceği hani kim var? Allah, hem daraltır, hem genişletir, siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.
Sadık Türkmen = Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu (verdiklerini) kendisine kat kat ödesin. Allah dilediği kimseler için genişletip yayar, kısıp daraltır da! Ancak O’nun katına döndürüleceksiniz.
Seyyid Kutub = Kimdir o ki, Allah'a karşılıksız (güzel) borç verir de Allah da bu borcu ona kat kat fazlası ile öder. Kısıtlayan da bol bol veren de Allah'tır. Döndürüleceğiniz yer O'nun katıdır.
Suat Yıldırım = Kimdir o yiğit ki Allah’a güzelce ödünç verir, Allah da onun verdiğinin mükâfatını kat kat artırır. Allah rızkı kısar da, bollaştırır da. Zaten hepiniz döndürülüp O’na götürüleceksiniz.
Süleyman Ateş = Kimdir o adam ki, Allah'a güzel bir borç versin de, Allâh da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin! Allâh (rızkı) kısar da, açar da. Hep O'na döndürüleceksiniz.
Tefhim-ul Kuran = Allah'a karşılığını çok arttırma ile kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Allah, daraltır ve genişletir ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Ümit Şimşek = Kim Allah'a güzel bir borç vermek ister ki, Allah da onu kat kat arttırsın? Zaten daraltan da, genişleten de Allah'tır; siz de Ona döneceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim var Allah'a güzel bir şekilde borç verecek? Ve Allah böyle birinin verdiğini birçok kez katlayarak artıracaktır. Allah, kabz haliyle kısar, bast haliyle açıp genişletir. Ve yalnız O'na döndürülürsünüz.
İskender Ali Mihr = Kim Allah’a güzel bir borç verirse, o taktirde, o (verdiği) kendisine kat kat çoğaltılarak ödenir. Ve Allah, (ilâhi kanun gereği kişinin rızkını) daraltır ve genişletir. Ve O’na döndürüleceksiniz.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın ziyadesiyle ödeyeceğine karşılık olmak üzere, O’na güzel bir borç verebilecek olan kimdir. Allah (rızkı) kısar da, yayar da ve O’na döndürülürsünüz.
Bakara / 246 - E lem tera ilel melei min benî isrâîle min ba’di mûsâ, iz kâlû li nebiyyin lehumub’as lenâ meliken nukâtil fî sebîlillâh(sebîlillâhi), kâle hel aseytum in kutibe aleykumul kıtâlu ellâ tukâtil(tukâtilû), kâlû ve mâ lenâ ellâ nukâtile fî sebîlillâhi ve kad uhricnâ min diyârinâ ve ebnâinâ fe lemmâ kutibe aleyhimul kıtâlu tevellev illâ kalîlen minhum vallâhu alîmun biz zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O, “Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?” demişti. Onlar, “Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım” diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmez misin İsrailoğullarının ileri gelenlerini? Hani Mûsâ'dan sonra bir zaman geldi ki peygamberlerine, bize bir padişah gönder de ona uyup Allah yolunda savaşa girişelim demişlerdi. Peygamberleri, size savaş farz edilir de savaşmayıverirseniz demişti. Neden savaşmayacakmışız demişlerdi, yurtlarımızdan çıkarıldık, evladımızdan ayırdılar bizi. Fakat savaş farz edilince pek azı katlandı, öbürleri dönüverdiler. Allah bilir zâlimleri.
Abdullah Parlıyan = Musa'dan sonra israiloğullarının önde gelenlerinin, kendi peygamberlerine: “Bize hükümdar tayin et ki, Allah yolunda savaşalım!” dediklerini bilmez misin? O: “Bakın Ya savaşmanız emredilir de savaşmaktan kaçınırsanız” diye sordu. Onlar da: “Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken Allah yolunda niçin savaşmayalım?” diye cevap verdiler. Halbuki savaş onlara emredilince, pek azı dışında uzak durdular. Ama Allah varlık sebebine aykırı davrananları çok iyi biliyordu.
Adem Uğur = Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: "Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. "Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?" dedi. "Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?" dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.
Ahmed Hulusi = Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerinden bir grubu görmedin mi? Hani onlar Nebilerine: "Bizim için bir Melîk bâ's et de Allâh yolunda savaşalım" demişlerdi. O Nebi de sordu: "Ya üzerinize savaş hükmolur da savaşmazsanız?". . . Dediler: "Biz niye Allâh yolunda savaşmayalım ki? Üstelik yurdumuzdan, çocuklarımızdan olmuşken!" Ne zaman ki üzerlerine savaşmak hükmoldu, onlardan pek azı hariç savaşmaktan yüz çevirdiler. Allâh zâlimleri (onları Esmâ'sından yaratan olması dolayısıyla) Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Mûsâ’dan sonra İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerini görmüyor musun? Kendi peygamberlerine:'Bize gücü, otoritesi olan bir kral, bir ordu komutanı tayin et de onun komutasında Allah yolunda İslâm uğrunda savaşalım' demişlerdi. Peygamber de:'Ya size savaş farz olur da, savaşmazsanız?' diye sordu. Onlar:'Yurtlarımızdan çıkarılıp sürülmüş, çocuklarımızdan ayrı bırakılmış olduğumuz halde, Allah yolunda İslâm uğrunda neden savaşmayalım?' dediler. Kendilerine, savaş yazılı kanun haline getirilince, farz olunca da, içlerinden pek azı hariç, askerlik yapmaktan ve savaştan kaçtılar. Allah isyanı, inkârı alışkanlık haline getiren zâlimlerin davranışlarını biliyor.
Ahmet Varol = Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Onlar peygamberlerine: 'Bizim için bir hükümdar gönder de (onun emrinde) Allah yolunda savaşalım' demişlerdi. Peygamber: 'Ya savaş size farz kılınır da savaşmazsanız?' dedi. Onlar: 'Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olan bizler niçin Allah yolunda savaşmayalım ki?' demişlerdi. Üzerlerine savaş farz kılındığında ise çok azı dışında yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.
Ali Bulaç = Musa'dan sonra İsrailoğullarının önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine: "Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi, O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)" demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm). Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarından ileri gelen bir topluluğun müşaveresine vâkıf olmadın mı? Hani onlar, peygamberlerine şöyle demişlerdi: “- Bize bir padişah gönder de onun yardımı ile Allah yolunda düşmanlarımıza karşı savaşalım.” O da: “- Ya üzerinize bir savaş farz kılınır da muharebe etmezseniz?” demişti. Onlar “- Niçin Allah yolunda savaşmıyalım? Yurdlarımızdan çıkarıldık, çocuklarımızdan uzak bırakıldık.” dedilerdi. Ne zaman ki üzerlerine savaş farz kılındı, içlerinden pek az kimseler müstesna, diğerleri savaştan yüz çevirdiler. Allah cihaddan geri kalan zâlimleri pek alâ bilicidir.
Ali Ünal = Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ'dan sonra İsrâiloğulları'nın önde gelenlerinin, peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar tayin et ki Allah yolunda savaşalım” dediklerini bilmez misin? O, “Ya savaşmanız emredilir de savaşmaktan kaçınırsanız?” dediğinde, onlar, “Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken, Allah yolunda neden savaşmayalım?” diye cevap verdiler. Halbuki savaşmak onlara emredilince birkaçı dışında uzak durdular. Allah zâlimleri iyi bilmektedir.
Bekir Sadak = Musa'dan sonra Israilogullarinin ileri gelenlerini gormedin mi? Peygamberlerinden birine, «Bize bir hukumdar gonder de Allah yolunda savasalim» demislerdi. «Ya savas size farz kilindiginda gitmeyecek olursaniz?» demisti. «Memleketimizden ve cocuklarimizdan uzaklastirildigimiza gore niye Allah yolunda savasmiyalim?» demislerdi. Ama savas onlara farz kilininca, az bir kismi mustesna yuz cevirdiler. Allah zalimleri bilir.
Celal Yıldırım = Musa'dan sonra İsrail oğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerinden birine: «Bize bir hükümdar gönder (ta'yîn et) de Allah yolunda savaşalım,» demişlerdi. O da : «Ya bir de savaş size farz kılınır da savaşmayacak olursanız?!» demişti. Onlar: «Bize ne olmuş da Allah yolunda savaşmıyalım; gerçekten yurtlarımızdan çıkarılıp ailemizden ayrı bırakıldık» diyerek (bu hususta kararlı olduklarını bildirmişlerdi). Bunun üzerine savaş onlara farz kılınınca, pek azından başkası (savaşmaktan) yüzçevirdiler. Allah ise zâlimleri çok iyi bilir.
Cemal Külünkoğlu = Musa'dan sonra, İsrailoğullarından ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: “Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da: “Ya size savaş emredilir de savaşmazsanız?” deyince, onlar da: “Biz Allah yolunda neden savaşmayalım? Hem yurtlarımızdan çıkarıldık, hem de oğullarımızdan ayrıldık” demişlerdi. Fakat ne zaman ki onların üzerine savaş farz kılındı, içlerinden pek azı müstesna hep geri döndüler. Allah, zalimleri çok iyi bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine, 'Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım' demişlerdi. 'Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız?' demişti. 'Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre niye Allah yolunda savaşmıyalım?' demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müstesna yüz cevirdiler. Allah zalimleri bilir.
Diyanet Vakfi = Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: «Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. «Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?» dedi. «Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?» dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.
Edip Yüksel = Şu olay dikkatini çekmedi mi? İsrailoğullarının ileri gelenleri, Musa'dan sonra peygamberlerinden birine, 'Bize bir kral atasan da ALLAH uğrunda savaşsak,' demişlerdi. 'Ya savaş gerekir de savaşmazsanız?!,' demişti. Onlar, 'Yurdumuzdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırılmış durumda iken neden ALLAH yolunda savaşmayalım,' diye karşılık vermişlerdi. Fakat kendilerine savaş farzedilince pek azı hariç yüz çevirdiler. ALLAH zalimleri Bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Baksan â Beni İsrailin Musadan sonra yüze gelenlerine hani bir Peygamberlerine «bize bir melik gönder Allah yolunda muharebe edelim» dediler, nasıl dedi, üzerinize farz kılınırsa muharebe etmeyi verir misiniz? biz, dediler, neye muharebe etmiyelim? yurdlarımızdan çıkarıldık evlâdlarımızdan cüda edildik, vektaki bunun üzerine muharebe kendilerine farz kılındı fakat pek azından maadası dönüverdiler, Allah o zalimleri bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerine baksana! Hani peygamberlerinden birine: «Bize bir hükümdar gönder, Allah yolunda savaşalım.» dediler. O: «Ya üzerinize farz edilir de savaşmamazlık ederseniz?» dedi. Onlar: «Neden Allah yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan çıkarıldık, çocuklarımızdan ayrı bırakıldık.» dediler. Bunun üzerine savaş, kendilerine farz kılındığı zaman, pek azı dışındakiler dönüverdiler. Allah, o zalimleri bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Baksana, İsrail oğullarının Musa'dan sonra ileri gelenlerine! Hani onlar, bir peygamberlerine: «Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım...» dediler. O da: «Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmamazlık eder misiniz?» dedi. Onlar: «Bize ne oldu da yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda savaşmayalım?» dediler. Bunun üzerine savaş kendilerine farz kılınınca da onlardan pek azı hariç, yüz çevirdiler. Ama Allah, o zalimleri bilir.
Gültekin Onan = Musa'dan sonra İsrailoğullarının önde gelenlerini görmedin mi? Hani nebilerinden birine: "Bize bir melik gönder de Tanrı yolunda savaşalım" demişlerdi. O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. "Bize ne oluyor ki Tanrı yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık)" demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı zaman, az bir kısmı dışında yüz çevirdiler. Tanrı zalimleri bilir.
Harun Yıldırım = Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar nebilerine: “Bize bir melik tayin et de Allah yolunda savaşalım!" demişlerdi. "Ya savaş size yazılır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar: “Niçin Allah yolunda savaşmayalım? Ayrıca yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldık." demişlerdi. Savaş onlara yazıldığında ise onlardan pek azı müstesna yüz çevirdiler. Şüphesiz Allah, zalimleri çok iyi bilendir.
Hasan Basri Çantay = Mûsâdan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerine bakmadın mı? Hani onlar, peygamberlerine : «Bize bir hükümdar gönder (ta'yîn et) de Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. O (da): «Ya üzerinize bir muhaarebe yazılıb (farz edilib) de savaşı tutmayıverirseniz?» demişdi. Onlar (şöyle) söylemişlerdi: «Allah yolunda neye savaşmayalım? Hem hakıykaten yurdlarımızdan çıkarıldık, hem evlâdlarımızdan (mahrum edildik)». Fakat vaktâ ki uhdelerine savaş yazıldı, içlerinden birazı müstesna olmak üzere, (muhaarebeden) yüz çevirdiler. Allah çok iyi bilicidir o zaalimleri.
Hayrat Neşriyat = Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani bir peygamberlerine şöyle demişlerdi: 'Bize bir hüküm dar gönder ki, Allah yolunda savaşalım!' (Peygamberleri) dedi ki: 'Ya üzerinize savaş farz kılınır da, savaşmayacak olursa nız?' (On lar:) 'Gerçekten yurt larımızdan ve evlâd la rımız(ın ya nın)dan çıkarıldığımız hâlde, ne den biz Allah yolunda savaşmayalım?' dediler. Fakat üzer leri ne savaş farz kılınınca, içlerinden pek azı müs tesnâ, (savaştan) yüz çevirdiler. Hâlbuki Allah, o zâ lim leri hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Musa'dan sonra İsrailoğullarından bir cemaate bakmadın mı? Hani, onlar peygamberlerine bize bir hükümdar gönder ki, Allah yolunda savaşalım, dediler. Peygamberleri de: Üzerinize savaş farz edilir de ya savaşmazsanız? dedi. Onlar dediler ki: Biz Allah yolunda neden savaşmayalım? Hem yurtlarımızdan çıkarıldık, hem de oğullarımızdan (ayrıldık) . Fakat onların üzerine savaş farz edildiği vakit, içlerinden pek azı müstesna hep geri döndüler. Allah, zalimleri çok iyi bilendir.
Kadri Çelik = Musa'dan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. (O peygamberleri ise,) “Ya savaş size farz kılındığında savaşmazsanız?” demişti. “Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre niye Allah yolunda savaşmayalım?” demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müstesna, yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.
Muhammed Esed = Musa'dan sonra İsrail oğullarının önde gelenlerinin, peygamberlerden birine: "Bize bir kral tayin et ki Allah yolunda savaşalım!" dediklerini bilmez misin? O: "Ya savaşmanız emredilir de savaştan kaçarsanız?" diye sordu. Onlar: "Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken Allah yolunda neden savaşmayalım?" diye cevap verdiler. Halbuki savaşmak onlara emredilince, birkaçı dışında, uzak durdular; ama Allah zalimleri çok iyi biliyordu.
Mustafa İslamoğlu = Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerinin, peygamberlerinden birine "Bize bir kral tayin et ki Allah yolunda savaşalım" dediklerini görmedin mi? O da dedi ki: "Ya size savaş emredildikten sonra savaşmaktan geri durarak isyan ederseniz?" Cevap verdiler: "Biz, yurdumuzdan ve çoluk-çocuğumuzdan ayrı düşürülmüşken neden savaşmayalım?" Oysa ki savaşmak onlara emredilince, pek azı dışında hepsi yüz çevirdiler. Allah, gerçek zalimlerin kim olduğunu çok iyi bilmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Görmedin mi Mûsa'dan sonra Benî İsrail'den olan bir cemaatı ki onlar kendi peygamberlerine: «Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda muharebe edelim» dediler. Peygamberleri de dedi ki: «Üzerinizde muharebe farz kılınsa muharebe etmeyecek olmayasınız?» Dediler ki: «Biz ne için Allah yolunda muharebe etmeyelim; biz yurtlarımızdan, evlâdımızdan çıkarıldık (uzaklaştırıldık).» Fakat vaktâ ki, onların üzerlerine muharebe farz kılındı, onlar içlerinden birazı müstesna, geri dönüverdiler, Allah Teâlâ ise o zalimleri bihakkın bilicidir.
Ömer Öngüt = Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de (onun maiyyetinde) Allah yolunda savaşalım!” demişlerdi. “Üzerinize savaş farz kılınır da ya savaşmazsanız?” dedi. Onlar da: “Biz Allah yolunda neden savaşmayalım? Hem yurtlarımızdan çıkarıldık, hem de oğullarımızın arasından uzaklaştırıldık. ” dediler. Fakat onların üzerine savaş farz kılınınca (verdikleri söze rağmen) içlerinden pek azı hariç, hepsi yüz çevirdiler. Allah zâlimleri bilendir.
Şaban Piriş = Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine: -Bize, bir hükümdar gönder de, Allah yolunda savaşalım demişlerdi. Peygamberleri: -Ya, savaş size farz olunca savaşmazsanız? demişti de: -Bizler neden Allah yolunda savaşmayalım ki, biz yurtlarımızdan ve oğullarımızdan uzaklaştırıldık, demişlerdi. Fakat üzerlerine savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç yüz çevirdiler. Allah, zalimleri şüphesiz bilir.
Sadık Türkmen = Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenleri, neler yaptılar? Hani peygamberlerinden birine; “Bize bir hükümdar gönder de, Allah’ın izin verdiği şekilde savaşalım” demişlerdi. O; “Ya üzerinize savaş farz kılındığı halde, savaşmayacak olursanız?” demişti. Onlar; “Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda niye savaşmayalım” diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah zalimleri hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Musa sonrası dönemde yaşayan bir grup ileri gelen İsrailoğlunu görmedin mi? Bunlar Peygamberlerine 'Başımıza bir hükümdar getir de onun emri altında Allah yolunda savaşalım' dediler. Peygamberleri onlara; 'Ya eğer savaşmak size farz kılındığında bu emre karşı gelirseniz. diye sorunca, Yurdumuzdan ve çocuklarımızdan ayrı düşürüldüğümüze göre niçin savaşmayalım ki?' dediler. Fakat savaşmak kendilerine farz kılınınca pek azı hariç hepsi yan çizdiler. Hiç kuşkusuz Allah, zalimlerin kimler olduğunu bilir.
Suat Yıldırım = Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerine dikkat ettin mi? O vakit onlar aralarındaki Peygambere: "Ne olur, bize bir hükümdar tayin et de biz de Allah yolunda cihad edelim!" demişlerdi. O cevaben: "Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?" deyince onlar: "Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler yine biziz!" dediler. Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, hepsi dönüverdiler. Allah o zalimleri pek iyi bilir.
Süleyman Ateş = Mûsâ'dan sonra İsrâil oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerine: "Bize bir hükümdar gönder, (onun önderliğinde) Allâh yolunda savaşalım." demişlerdi. "Ya size savaş yazılınca savaşmazsanız?" dedi. Dediler: "Bizler neden Allâh yolunda savaşmayalım ki; oysa biz yurtlarımızdan ve oğullarımızın arasından çıkarılıp sürüldük?" Fakat kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allâh zâlimleri bilir.
Tefhim-ul Kuran = Musa'dan sonra İsrailoğullarının önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine: «Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım» demişlerdi, O: «Ya üzerinize savaş yazıldığı halde, savaşmayacak olursanız?» demişti. «Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)» demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı dışında (çoğunluğu) yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.
Ümit Şimşek = Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Onlar, kendilerine gönderilmiş olan peygambere, 'Bize bir hükümdar tayin et de Allah yolunda savaşalım' demişlerdi. Peygamber, 'Size savaş farz kılındığında sakın bundan kaçınmayasınız?' dedi. Onlar 'Yurdumuzdan çıkarılmış, evlâdımızdan ayrı düşmüşken, bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım?' dediler. Kendilerine savaş farz kılındığında ise, pek azı müstesna, sözlerinden dönüverdiler. Allah o zalimleri bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa'dan sonra İsrailoğulları'nın kodamanlar meclisini görmedin mi? Kendilerine gelen bir peygambere şöyle demişlerdi: "Bize bir kral gönder, Allah yolunda çarpışalım." Peygamber dedi ki: "Üstünüze savaş yazılır da savaşmazsanız ne olacak?" Dediler ki: "Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayız? Yurtlarımızdan çıkarıldık, oğullarımızdan uzak düşürüldük." Nihayet, üzerlerine savaş yazıldığında pek azı hariç yüz çevirdiler. Allah, zalimleri çok iyi bilir.
İskender Ali Mihr = Hz. Musa’dan sonra, İsrailoğulları’ndan ileri gelenleri görmedin mi? Kendi peygamberlerine: “Bizim için bir melik beas et (görevlendir) de Allah’ın yolunda savaşalım.” demişlerdi. (O Peygamber de) dedi ki: “Eğer savaş sizin üzerinize yazılırsa (farz kılınırsa) sizin savaşmamanızdan korkulur." (İleri gelenler): “Biz niçin Allah’ın yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan ve oğullarımız (arasından) çıkarılmıştık.” dediler. Fakat savaş onların üzerine yazılınca (farz kılınınca) onlardan pek azı hariç, hepsi yüz çevirdiler. Ve Allah zâlimleri en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = İsrailoğulları’nın Musa’dan sonraki önde gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerine “Bizim için bir yönetici gönder (seç) de, Allah yolunda savaşalım” dedikleri zaman, Peygamber onlara dedi ki “Size savaş emredildiğinde, savaşmayıp isyan etmez misiniz?” Dediler ki “Biz neden Allah yolunda savaşmayalım ki, onlar bizi ve oğullarımızı yurtlarımızdan çıkardılar. Sonra onlara savaşma emri yazıldığında, onlardan pek azı dışındakiler hariç, savaş dan yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilendir.
Bakara / 247 - Ve kâle lehum nebiyyuhum innallâhe kad bease lekum tâlûtemelikâ(meliken), kâlû ennâ yekûnu lehul mulku aleynâ ve nahnu ehakku bil mulki minhu ve lem yu’te seaten minel mâl(mâli), kâle innallâhestafâhu aleykum ve zâdehu bestaten fîl ilmi vel cism(cismi), vallâhu yu’tî mulkehu men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Peygamberleri onlara, “Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlar, “O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız. Ona zenginlik de verilmemiştir” dediler. Peygamberleri şöyle dedi: “Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı.” Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Peygamberleri, Allah size padişah olarak Tâlût'u gönderdi dedi. Nasıl olur da dediler, bize buyruk yürütür o? Bizim ondan ziyade padişahlığa hakkımız var, malca da bizden üstün değil. Peygamberleri, şüphe yok ki dedi, onu Allah seçmiş sizden üstün etmiş, ona bilgi ve vücut bakımından üstünlük vermiştir. Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti boldur, her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Ve onların peygamberi onlara dedi: “Allah Tâlût'u size hükümdar olarak tayin etti.” Onlar: “Biz hükümdarlığa ondan daha çok layık iken ve ona fazla bir servet verilmemişken nasıl bizim üzerimize hükümdar olabilir?” dediler. Peygamberleri dedi ki: “Allah onu sizden daha üstün kılmış ve ona derin bilgi ve mükemmel bir beden vermiştir” Allah hükümranlığı istediğine verir. Allah'ın mülkü ve kudreti çok geniştir. Ve O herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Peygamberleri onlara: Bilin ki Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi dedi. Bunun üzerine: Biz, hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur? dediler. "Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir" dedi.
Ahmed Hulusi = Nebileri onlara dedi ki: "Muhakkak ki Allâh, Talut'u sizin için Melîk olarak bâ's etti. " Dediler: "Nasıl olur da o bizim üzerimize mülk sahibi olur? Biz mülkümüze ondan daha çok hak sahibiyiz. Üstelik servet itibarıyla zengin de değildir. " Nebileri dedi ki: "Muhakkak ki Allâh onu sizin üzerinize seçti, ilimde derinlik, bedende genişlik verdi. " Allâh mülkünü (mülkünde tasarrufu) dilediğine verir. Allâh Vasi'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Peygamberleri onlara:'Allah size Tâlût’u özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere güçlü, otoriteli kral, ordu komutanı olarak görevlendirdi' dedi. Bunun üzerine onlar:'Biz krallığa, komutanlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine zenginlik ve servet de verilmemişken o bize nasıl kral, komutan olur?' dediler. Peygamber:'Allah size onu komutan seçti. Ona geniş kitlelere faydası dokunan ilim ve beden kudreti verdi. Allah mülkünü, saltanatını, devletini, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir. Allah’ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir' dedi.
Ahmet Varol = Peygamberleri onlara: 'Allah sizin için hükümdar olarak Talut'u gönderdi' dedi. Onlar: 'Biz hükümdarlığa ondan daha layık olduğumuz ve ona bir mal genişliği de verilmediği halde nasıl bizim üzerimize hükümdar olabilir?' dediler. Peygamberleri: 'Doğrusu Allah onu sizin üzerinize seçti ve onun bilgisini ve bedensel gücünü artırdı. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir' dedi.
Ali Bulaç = Onlara peygamberleri dedi ki: "Allah size Talut'u (melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti: "Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir."
Ali Fikri Yavuz = İsrailoğullarının peygamberi kendilerine şöyle dedi: “- Allah size Talût’u padişah gönderdi.” Onlar ise: “- Biz padişahlığa ondan daha münasip iken ve ona maldan da bir bolluk verilmemişken padişahlık nasıl onun olur?” dediler. Onlara şu cevabı verdi: “- Allah onu üstünüze beğenip seçmiş ve ona bilgi ile vücud kuvveti bakımından bir üstünlük vermiştir.” Allah mülkünü dilediğine verir, Allah’ın rahmet ve ihsanı geniştir; her şeyi kemâliyle bilicidir.
Ali Ünal = Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Onların peygamberi, toplumunun önde gelenlerine, “Bakın” dedi; “Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak tayin etti!” Onlar, “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona fazla bir servet de verilmemişken nasıl bizim üzerimize hüküm sahibi olabilir?” dediler. Peygamber, “Bakın” dedi; “Allah onu sizden daha üstün kılmış, ona derin bilgi ve mükemmel bir beden bahşetmiştir. Allah hükümranlığı istediğine verir; zira Allah, her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.”
Bekir Sadak = Peygamberleri onlara «Allah size suphesiz, Talut'u hukumdar olarak gonderdi» dedi. «Biz hukumdarliga ondan layik iken ve ona malca da bir bolluk verilmemisken bize hukumdar olmaga o nasil layik olabilir?» dediler, «Dogrusu Allah size onu secti, bilgice ve vucutca gucunu artirdi» dedi. Allah hukumdarligi diledigine verir. Allah her seyi kaplar ve bilir.
Celal Yıldırım = Peygamberleri onlara : «İşte Allah size Tâlût'u hükümdar gönderdi !» dedi. «AA! ona bizim üzerimize hükümdar olma (yetki ve hakkı) neden ? Hükümdarlığa biz ondan daha çok hak sahibiyiz (ve lâyıkız); hem ona mal (ve servetçe) bir bolluk da verilmiş değil» dediler. Peygamber (onların haksız tepkisine karşı) dedi ki: «Şüphesiz ki Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ona bilgide ve vücutta bir gelişme ve üstünlük vermiştir. Allah mülkü (saltanat ve hükümranlığı) dilediğine verir. Allah (mülk ve kudret cihetlyle) çok geniştir; O her şeyi bilendir.»
Cemal Külünkoğlu = Peygamberleri onlara: “Allah, size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlar da: “Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona mal (servet) yönünden geniş imkan verilmemişken, o bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?” dediler. Peygamberleri onlara: “Allah onu hükümdar olarak seçerek başınıza getirdi, Ona bilgi ve vücut gücü bakımından üstünlük bağışladı” dedi. Allah mülkünü (egemenlik yetkisini) dilediğine verir. Muhakkak ki Allah, rahmeti ve ihsanı bol olandır, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Peygamberleri onlara 'Allah size şüphesiz, Talut'u hükümdar olarak gönderdi' dedi. 'Biz hükümdarlığa ondan layık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmağa o nasıl layık olabilir?' dediler, 'Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı' dedi. Allah mülkü dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.
Diyanet Vakfi = Peygamberleri onlara: Bilin ki Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi, dedi. Bunun üzerine: Biz, hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur? dediler. «Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir» dedi.
Edip Yüksel = Peygamberleri onlara, 'ALLAH size kral olarak Talut'u atadı,' dedi. Onlar, 'Biz yönetime ondan daha layık olduğumuz halde nasıl olur da üzerimize buyruk sahibi olabilir? Üstelik zengin biri de değil,' dediler. O da, 'ALLAH onu üzerinize seçti. Onun bilgi ve beden gücünü arttırdı,' dedi. ALLAH mülkünü dilediğine verir. ALLAH Cömerttir, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Peygamberleri onlara işte, demişti: Allah size melik olmak üzere Talutu gönderdi, A! dediler, ona bizim üzerimize melik olmak nereden? melikliğe biz ondan daha lâyık iken; malce bir genişliğe de nail edilmiş değil, onu, dedi: sizin üzerinize Allah intihab etmiş ve ilimde, cisimde ona ziyade bir vüs'at vermiş, hem Allah mülkünü dilediğine verir, Allah vasi'dir alîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Peygamberleri onlara: «İşte Allah, size hükümdar olarak Talut'u gönderdi.» demişti. Onlar: «O nasıl bize hükümdar olabilir ki? Halbuki biz hükümdarlığa ondan daha layıkız. O, malca da bir bolluk verilmiş biri değil.» dediler. Peygamber: «Onu, Allah size hükümdar seçmiş, bilgi ve fizikçe artırmıştır, hem Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah geniş mülk sahibi, her şeyi bilendir.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamberleri onlara: «Allah, size hükümdar olmak üzere Talût'u gönderdi.» demişti. Onlar: «Ona bizim üzerimize hükümdar olmak nereden geldi? Oysa hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir.» dediler. Peygamberleri de «Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir.» dedi. Hem Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir.
Gültekin Onan = Onlara peygamberleri dedi ki: "Tanrı size Talut'u (melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa ona göre çok daha hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti: "Doğrusu Tanrı size onu seçti ve onun bilgisini ve bedensel gücünü arttırdı. Tanrı kime dilerse mülkünü verir; Tanrı (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir."
Harun Yıldırım = Nebileri de onlara: "Şüphesiz ki Allah size melik olarak Talut'u göndermiştir." dedi. "Bizim üzerimize mülk nasıl onun olur ki biz mülke ondan daha layığız ve ona mal genişliği de verilmemiştir." dediler. Dedi ki: "Muhakkak ki Allah onu sizin üzerinize seçti de onun ilimce ve vücutça gücünü artırdı.” Allah mülkünü dilediği kimseye verir, şüphesiz Allah Vasi'dir, Alîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Onlara peygamberleri: «Hakıykat, Allah size bir pâdişâh olarak Taalût'u göndermişdir» dedi. Dediler ki: «Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona maldan da bir bolluk verilmemişken nasıl olur da bizim başımızda padişahlık onun olabilir?» (Peygamber) dedi: «Şübhesiz Allah onu sizin üstünüze beğenib seçmişdir. Ona bilgice, vücudca (kuvvetçe) de bir üstünlük vermişdir. Allah mülkünü kime dilerse ona verir. Allah (in rahmeti, ilmi her şey'e yaygın ve lutf-ü keremi) boldur. Gerçek bilicidir.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine peygamberleri onlara şöyle dedi: 'Şübhesiz ki Allah, size hükümdar olarak doğrusu Tâlût’u göndermiştir.' Dediler ki: 'Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık olduğumuz hâlde ve mal cihetiyle (kendisine) bir genişlik verilmemişken, üzerimize onun hükümdar olması nasıl olur?' (Peygamberleri ise) şöyle dedi: 'Muhakkak ki Allah, onu üzerinize seçti ve ilim ve cisimde bir genişlik (ve kuvvet) cihetiyle onu (sizden) fazla kıldı. Çünki Allah, mülkünü dilediği kimseye verir.' Ve Allah, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm(hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Peygamberleri onlara dedi ki: İşte Allah hükümdar olarak size Talut'u gönderdi. Onlar: Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona malca bolluk da verilmemişken nasıl olur da bizim başımıza hükümdar olabilir? dediler. Peygamberleri de dedi ki: Allah onu sizin üstünüzde beğenip seçmiştir. O'na bilgice ve vücutça da bir üstünlük vermiştir. Şüphesiz ki Allah; mülkünü dilediğine verir. Ve Allah, Vasi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Peygamberleri onlara, “Allah size şüphesiz Talut'u hükümdar olarak gönderdi” dedi. “Biz hükümdarlığa ondan layık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken, bize hükümdar olmaya o nasıl layık olabilir?” dediler. “Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı Allah, mülkünü (hükümdarlığı) dilediğine verir. Doğrusu Allah her şeyi kuşatandır her şeyi bilendir” dedi.
Muhammed Esed = Ve onların peygamberi, toplumunun önde gelenlerine, "Bakın," dedi, "Allah Talut'u size kral olarak tayin etti." Onlar: "Biz hükümranlığa ondan daha çok layık iken nasıl bizim üzerimizde hüküm sahibi olabilir?" dediler. (Peygamber) "Bakın," dedi, "Allah onu sizden daha üstün kılmış ve ona derin bilgi ve mükemmel bir beden bahşetmiştir. Ve Allah, hükümranlığı istediğine verir: zira Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir."
Mustafa İslamoğlu = Peygamberleri onlara, "İşte, Allah size Talut'u hükümdar tayin etti" deyince şöyle karşı çıktılar: "Biz yönetime ondan daha layıkken ve ona büyük bir servet de verilmemişken, nasıl olur da o bizim üzerimize otorite sahibi olabilir ki?" Cevap verdi: Çünkü Allah onu seçti, ilimde kuşatıcı bir derinlik ve fiziki üstünlük sahibi kıldı. Ve Allah otoriteyi dilediğine bahşeder: zira Allah sınırsız güç sahibidir, her şeyi bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara peygamberleri dedi ki: «İşte Allah Teâlâ size hükümdar olmak üzere Tâlut'u gönderdi.» Dediler ki: «Bizim üzerimize onun hükümdar olması nasıl olabilir? Halbuki, biz mülke ondan daha haklıyız. Kendisine malca da bir genişlik verilmiş değildir.» Peygamberleri de dedi ki: «Şüphesiz Allah Teâlâ onu sizin üzerinize intihap etmiştir ve ona ilim ve cisim itibariyle de bir ziyâde vüs'at vermiştir. Ve Hak Teâlâ mülkünü dilediğine verir. Ve Allah-ü Azîmüşşan vâsidir ve alîmdir.»
Ömer Öngüt = Peygamberleri onlara: “İşte Allah Tâlut'u size hükümdar olarak gönderdi. ” dedi. Bunun üzerine: “O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyıkız. Hem ona servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmiş de değil. ” dediler. Peygamberleri: “Allah onu sizin üzerinize beğenip seçmiştir. Ona bilgice ve vücutça da bir üstünlük vermiştir. Şüphesiz ki Allah mülkünü dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, her şeyi bilendir. ” dedi.
Şaban Piriş = Peygamberleri onlara, dedi ki: -Allah, Talût’u size hükümdar gönderdi. -O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha layıkız. Ona, malca da bir bolluk verilmemiştir, dediler. Peygamber de: -Allah, onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı. Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir. O, her şeyi bilendir, dedi.
Sadık Türkmen = Peygamberleri onlara; “Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlar; “O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız. Ona zenginlik de verilmemiştir” dediler. Peygamberleri şöyle dedi: “Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü arttırdı.” Allah mülkünü (çalışmakla elde edilemeyen şeyleri, yani; Peygamberlik ve Peygamberlere verilen Mucizeleri) dilediğine (insanların içinden seçtiği Rasûllere) verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Peygamberleri onlara; Allah size hükümdar olarak Talut'u gönderdi' deyince, 'O bize nasıl hükümdar olabilir? Hükümdarlık bize ondan daha çok yakışır. Çünkü ona bol servet verilmiş, değildir' dediler. Peygamberleri onlara; Allah onu hükümdar olarak seçerek başınıza getirdi, Ona bilgi ve vücud gücü bakımından üstünlük bağışladı' dedi. Allah mülkünü (egemenlik yetkisini) dilediğine verir, Allah'ın lütfu geniştir ve O, herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Peygamberleri onlara dedi ki: "Allah size hükümdar olarak Talut’u tayin etti." Onlar ise: "Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken nasıl olur da o bize hükmedebilir ki! Üstelik servetten de nasibi fazla değil!" dediler. Peygamber şöyle cevap verdi: "Allah onu size üstün kıldı, ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi. Allah hakimiyeti dilediğine verir. Allah’ın lütfu boldur, her şey gibi kabiliyet ve liyakatlari de bilir."
Süleyman Ateş = Peygamberleri onlara dedi ki: "Allâh Talût'u size hükümdar gönderdi." Dediler ki: "O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyıkız, ona bol mal da verilmemiştir." Dedi: "Allâh onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı." Allâh mülkünü dilediğine verir. Allâh(ın lutfu) geniştir, (O, herşeyi) bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Onlara peygamberleri dedi ki: «Allah size Talut'u (melik olarak) gönderdi.» Onlar: «Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?» demişlerdi. O (şöyle) demişti: «Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve vücud gelişimini arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.»
Ümit Şimşek = Peygamberleri onlara 'Allah size Tâlût'u hükümdar tayin etti' dedi. Onlar ise, 'O bize nasıl hükümdar olabilir ki?' dediler. 'Biz hükümdarlığa ondan daha lâyıkız; çünkü onun servetten fazla bir nasibi yok.' Peygamber dedi ki: 'Allah onu size üstün kıldı, ilmini ve gücünü arttırdı. Allah egemenliği dilediğine verir. Ve Allah'ın lütfu geniş, ilmi sonsuzdur.'
Yaşar Nuri Öztürk = Peygamberleri onlara dedi ki: "Allah, Tâlût'u size kral gönderdi." Şöyle konuştular: "O bizim üzerimizde nasıl saltanat kurabilir? Yönetimde biz ondan daha çok hak sahibiyiz. Ona bir mal genişliği de verilmemiştir." Peygamber dedi ki: "Allah onu seçip size üst olarak gönderdi. Onu bilgi ve beden gücü yönünden üstün kıldı." Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah, mülkü genişletendir, her şeyi bilendir.
İskender Ali Mihr = Onların Peygamber’i onlara dedi ki: “Muhakkak ki Allah, sizin için melik olarak Talut’u beas etmişti (görevlendirmişti).” Dediler ki: “Bizim üzerimize onun melikliği nasıl olur? Melikliğe biz ondan daha çok hak sahibiyiz (daha çok lâyıkız). Ve de ona maldan bir genişlik (servetçe bolluk) verilmedi.” (Peygamber de) “Muhakkak ki Allah, onu sizin üzerinize (melik) seçti ve onun ilmini (bilgisini) ve cismini (kuvvetini) artırdı. Ve Allah, mülkünü dilediği kimseye verir. Ve Allah, Vâsi’dir (rahmeti ve ilmi herşeyi ihata eder), Alîm’dir (en iyi bilendir).
İlyas Yorulmaz = Peygamberleri onlara “Allah size komutan (melik) olarak Talut’u seçti. ” dedi. Onlarda “O, nasıl olurda bizim üzerimize mülk (bize emir verme yetkisine) sahibi olabilir. Hâlbuki ona fazla mal verilmemiş (bizden fakir) olduğu için, biz emir verme yetkisine (Melik olmaya) ondan daha layığız. ” dediler. Peygamber onlara “ Elbette ki Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona sizden daha çok, ilim ve fiziki yönden üstünlük vermiştir. Çünkü Allah mülkü dilediği kimseye verir. Allah her şeyi kuşatan ve bilendir” dedi.
Bakara / 248 - Ve kâle lehum nebiyyuhum inne âyete mulkihî en ye’tiyekumut tâbûtu fîhi sekînetun min rabbikum ve bakiyyetun mimmâ terake âlu mûsâ ve âlu hârûne tahmiluhul melâikeh(melâiketu), inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti, size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Mûsâ ailesinin, Hârûn ailesinin geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanmış kimselerseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir delil vardır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gene peygamberleri demişti ki: Onun padişahlığının apaçık alameti, Rabbinizden size itminan ve sükûn veren, içinde, Mûsâ ile Hârûn soyundan artakalanlar bulunan ve melekler tarafından taşınan tabutla gelmesidir. İnanmışsanız işte bunda, size kesin bir delil var.
Abdullah Parlıyan = Ve peygamberleri onlara dedi ki: “O'nun hükümdarlığının işareti, Tâbût'un size gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir iç huzuru ile Musa ve Harun ailesinden geriye kalan bir hatıra vardır. O'nu melekler taşımaktadır. Eğer inanıyorsanız bu olayda sizin için Tâlût'un hükümdarlığına bir belge vardır.”
Adem Uğur = Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.
Ahmed Hulusi = Nebileri onlara dedi ki: "Muhakkak ki onun hükümranlığının işareti, o tabutun (kalbin - şuurun) size gelmesidir. Ki onun içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzuru - ferahlık), Musa ve Harun neslinden bir geriye kalan (ilim) vardır. Onu melâike (nefsinizdeki Esmâ kuvveleri) getirecektir. Muhakkak ki bunda kesin açık bir işaret vardır, eğer iman ehli iseniz. "
Ahmet Tekin = Peygamberleri onlara şunu da söylemişti:'Onun krallığının, komutanlığının alâmeti size o ahit sandığının gelmesi olacaktır. Onda Rabbinizin ilâhî kudretinin bir tecellisi, bir huzur, kalplerinize bir ferahlık; Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıkları eşyalardan Tevrat parçaları, asâ ve levhalar, vesaire vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer inanmış kimseler iseniz bunda sizin için kesinlikle bir ibret, bir ikaz vardır.
Ahmet Varol = Peygamberleri onlara: 'Onun hükümdarlığının belgesi, size, içinde Rabbinizden bir ferahlık ve Musa ailesiyle Harun ailesinin geriye bıraktıklarından arta kalanların bulunduğu ve meleklerin taşıdığı Tabut'un gelmesidir. Eğer iman ediyorsanız, bunda sizin için bir delil vardır' dedi.
Ali Bulaç = Peygamberleri, onlara (şöyle) dedi: "Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut'un gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden 'bir güven duygusu ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır."
Ali Fikri Yavuz = Peygamberleri onlara şunu da söylemişti: “- Talût’un, Mûsâ’ya verilen Tabut’u (sandığı) getirmesi padişahlığına alâmettir. O Tabut’da, Rabbiniz tarafından size mânevi bir kuvvet ve Mûsâ ailesiyle Hârun ailesinin arkaya bıraktıkları Tevrat levhalarından bakıyye (arta kalanlar) vardır. Melekler onu taşıyacaktır. Şüphesiz ki bu Tabut’un size gelmesi, peygamberin sözünün doğruluğuna delildir, eğer iman getirenlerdenseniz.
Ali Ünal = Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
Bayraktar Bayraklı = Peygamberleri onlara, “Onun hükümranlığının delili, tâbûtun/sandukanın size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o tâbûtun/sandukanın içinde Rabbinizden size bir huzur; Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir ders vardır” dedi.
Bekir Sadak = Peygamberleri onlara, «Onun hukumdarliginin alameti, size sandigin gelmesidir, onda Rabbinizden gelen gonul rahatligi ve Musa ailesinin ve Harun ailesinin biraktiklarindan kalanlar var; onu melekler tasir, eger inanmissaniz bunda sizin icin delil vardir» dedi. *
Celal Yıldırım = Hem peygamberleri onlara dedi ki: «Onun hükümdarlığının alâmeti, T a b u t 'un size gelmesidir ki onda Rabbinizden bir gönül yatışkanlığı, Musa ve Harun hanedanından kalma bazı (tarihî) eşya vardır; melekler onu taşıyıp getirecektir. Şüphesiz ki bunda sizin için —eğer inanmış kimselerseniz— açık belge ve öğüt vardır.»
Cemal Külünkoğlu = Peygamberleri onlara dedi ki: “Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından (asa, hırka, sarık ve Tevrat'tan bazı levhalar gibi) bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimselerseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir delil vardır.”
Diyanet İşleri (eski) = Peygamberleri onlara, 'Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir, onda Rabbinizden gelen gönül rahatlığı ve Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktıklarından kalanlar var; onu melekler taşır, eğer inanmışsanız bunda sizin için delil vardır' dedi.
Diyanet Vakfi = Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.
Edip Yüksel = Peygamberleri onlara: 'Onun hükümdarlığının kanıtı, sandığın size gelmesidir. Onda Rabbinizden bir huzur ve Musa ile Harun'un halkının geriye bıraktığı bir kalıntı bulacaksınız. Onu melekler taşımaktadır. İnanıyorsanız bunda sizi ikna edecek bir delil var.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Peygamberleri onlara şunu da söylemişdi: Haberiniz olsun onun melikliğinin alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda rabbınızdan bir sekîne ve ali Musa ile ali Harunun metrükâtından bir bakiyye vardır, onu Melaike getirecektir, elbette bunda size kat'î bir alâmet vardır, eğer mü'minlerseniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Peygamberleri onlara: «Haberiniz olsun, onun hükümdarlığının alameti, içinde sizlere Rabbından bir rahatlık ve Musa ile Harun ailesinin bıraktıklarından bir kısmı bulunan bir sandığın gelmesi olacaktır. Onu melekler getirecektir. Eğer inanan kişilerseniz, elbette size bunda kesin bir delil vardır.» demişti.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamberleri, onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun, Onun hükümdarlığının alâmeti, size o tabutun gelmesi olacaktır ki onda Rabbinizden bir sekine (sükûnet, gönül rahatlığı), Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye (kalıntı) vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer iman etmiş kimselerden iseniz, bunda sizin için kesin bir ibret, bir alâmet vardır.
Gültekin Onan = Peygamberleri onlara (şöyle) dedi: "Onun hükümdarlığının ayeti size Tabutun gelmesi (olacaktır ki) onda rabbinizden 'bir güven duygusu ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inançlılar iseniz, bunda kuşkusuz sizin için bir ayet vardır."
Harun Yıldırım = Ayrıca nebileri onlara dedi ki: "Muhakkak ki onun mülkünün alameti size tabutun gelmesidir ki onda Rabbinizden bir sekinet ve Musa ile Harun ailesinin bıraktıklarından kalıntılar vardır. Onu melekler taşır. Eğer mümin kimselerseniz, şüphesiz ki bunda sizin için elbette bir ayet vardır.”
Hasan Basri Çantay = Peygamberleri onlara (şöyle de) söyledi: «Gerçek, onun hükümdarlığının açık alâmeti size o Tâbutun gelmesi olacakdır ki içinde Rabbinizden bir sekînet ve Mûsâ haanedâniyle Harun ailesinin metrûkâtından bir bakiyye vardır. Meleklere onu yüklen (ib getir) ecekdir. Elbette bunda size kafi bir alâmet (ve ibret) vardır, eğer îman etmiş (kimse) lerseniz.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet peygamberleri onlara şöyle dedi: 'Şübhesiz onun hükümdarlığının alâmeti,(vaktiyle sizden alınan) tabutun size gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sekîne(ruhlara emniyet veren bir huzur) ve Mûsâ ehlinin ve Hârûn ehlinin bıraktıklarından geriye kalan birtakım şeyler vardır; onu melekler taşıyacaktır.Eğer mü’min kimseler iseniz, şübhesizbunda sizin için gerçekten bir delil vardır.'
İbni Kesir = Peygamberi onlara dedi ki: Gerçekten onun hükümdarlığının alameti size Tabut'un gelmesidir ki, onda Rabbınızdan bir «Sekine» ve Musa hanedanıyla Harun hanedanının terkettiklerinden bir kalıntı vardır. Melekler onu yüklenecektir. Şayet inananlardan iseniz; elbette bunda, sizin için kesin bir ayet vardır.
Kadri Çelik = Peygamberleri onlara, “Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden gelen bir huzur, Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktıklarından kalanlar vardır ve onu melekler taşır. Eğer iman etmişseniz, bunda sizin için apaçık delil vardır” dedi.
Muhammed Esed = Ve Peygamberleri olan, "Bakın, meşru hükümranlığın bir işareti olarak size içinde Rabbiniz tarafından bahşedilmiş bir iç huzuru, bir sükunet bulunan ve Musa'nın ve Harun'un ailelerinden geriye kalmış olup da meleklerce muhafaza edilen mirası içinde barındıran bir kalp bağışlanacaktır. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, bunda sizin için bir işaret vardır" dedi.
Mustafa İslamoğlu = Ve Peygamberleri onlara dedi ki: "Bakın, onun otoritesini meşru kılan belge olarak size içinde Rabbiniz tarafından bahşedilmiş bir gönül huzuru ile Musa'nın ailesi ve Harun'un ailesinden geriye kalan, meleklerin yüklediği bir gönül bağışlanacaktır. Eğer gerçekten inanıyorsanız, bunda sizin için bir işaret vardır."
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara peygamberleri dedi ki: «Şüphesiz Tâlut'un hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır ve Mûsa ile Hârun hanedanının metrukatından bir bakiyye vardır. Onu melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için bir delil-i kat'i vardır.
Ömer Öngüt = Peygamberleri onlara: “Onun hükümdarlığının alâmeti, Tâbut'un size gelmesidir. Onun içinde Rabbinizden bir Sekine ve Musa âilesinin, Harun âilesinin geriye bıraktıklarından kalanlar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanıyorsanız, şüphesiz ki bunda sizin için kesin bir alâmet vardır. ” dedi.
Şaban Piriş = Ve yine onlara Peygamberleri, şöyle dedi: -O’nun, hükümdarlığının alameti sandığın size gelmesidir. Onun içinde Rabbiniz'den bir ferahlık ve Musa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanıyorsanız, bunda sizin için kesin bir alâmet vardır.
Sadık Türkmen = Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Onun (Talut’un) hükümdarlığının alâmeti, size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bahşedilmiş bir güven duygusu ve Musa ailesi ile Harun ailesinin, geriye bıraktığı(Tevrat levhaları)ndan vardır. Onu melekler taşıyıp getirecektir. Eğer inanmış kimselerseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir delil vardır.”
Seyyid Kutub = Peygamberleri onlara dedi ki; 'Talut'un hükümdarlığının belirtisi, size meleklerin taşıdığı bir sandığın gelmesidir. Bu sandıkta Rabbinizden size yönelik bir huzur ile birlikte Musa ve Harun ailelerinin geride bıraktıkları bazı önemli eşyalar vardır. Eğer mümin kimseler iseniz, bu sizin için kesin bir belirtidir.
Suat Yıldırım = Peygamberleri devamla şöyle dedi: "Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun’un manevî mirasından bir bakiyyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır."
Süleyman Ateş = Ve peygamberleri onlara dedi ki; "Onun hükümdarlığının alâmeti, içinde Rabbinizden bir huzûr ve Mûsâ âilesinin, Hârûn âilesinin geriye bıraktığından bir kalıntı bulunan, meleklerin taşıdığı (Allâh'ın Ahid sandığı) Tâbut'un size gelmesidir. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için (Tâlût'un hükümdarlığına) kesin bir alâmet vardır."
Tefhim-ul Kuran = Peygamberi, onlara (şöyle) dedi: «Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut'un gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden 'bir güven duygusu ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır.»
Ümit Şimşek = Peygamberleri onlara şunu da söyledi. 'Tâlût'un hükümdarlığına alâmet, size meleklerin taşıyacağı bir sandık getirmesidir ki, o sandıkta size Rabbinizden bir huzur ve sükûn ile Musa ve Harun ailelerinin mirasından kalan şeyler bulunur. Eğer iman eden kimselerseniz, bunda sizin için bir delil vardır.'
Yaşar Nuri Öztürk = Nebileri onlara şöyle söyledi: "Onun mülk ve saltanatının belirtisi o Tâbûtun size gelmesidir. Onun içinde Rabb'inizden bir huzur, Hârun hanedanının, Mûsa hanedanının bıraktığından bir kalıntı vardır, Onu melekler taşır. Eğer iman sahipleri iseniz, bunda sizin için elbette bir ibret vardır."
İskender Ali Mihr = Ve onların Peygamberi, onlara dedi ki: “Muhakkak ki onun melikliğinin âyeti (delili), içinde Rabbinizden sekînet ve Hz. Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktığı şeylerden bakiye (kalıntı) bulunan, meleklerin taşıdığı bir tabutun (tahta sandığın) size gelmesidir. Muhakkak ki bunda, sizin için elbette âyet (delil) vardır, eğer siz mü’minlerseniz.”
İlyas Yorulmaz = Onun mülkünün (yönetici veya hükümdar seçilişinin) işareti, Musa ve Harun ailesinden kalma, meleklerin taşıdığı, içinde, Rabbinizden iç huzuru sağlayan bir tabutun (Musa ile birlikte gelen ve yazılı olarak onlara ulaşan vahyin) size gelmesidir. Eğer inanıyorsanız, bunda sizin için açık işaretler vardır.
Bakara / 249 - Fe lemmâ fesale tâlûtu bil cunûdi, kâle innallâhe mubtelîkum bi neher(neherin), fe men şeribe minhu fe leyse minnî, ve men lem yat’amhu fe innehu minnî illâ menigterafe gurfeten bi yedih(yedihî), fe şeribû minhu illâ kalîlen minhum fe lemmâ câvezehu huve vellezîne âmenû meahu, kâlû lâ tâkate lenâl yevme bi câlûte ve cunûdih(cunûdihî), kâlellezîne yezunnûne ennehum mulâkûllâhi, kem min fietin kalîletin galebet fieten kesîraten bi iznillâh(iznillâhi), vallâhu meas sâbirîn(sâbirîne).
Diyanet İşleri = Tâlût, ordu ile hareket edince, “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.” dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Tâlût, orduyla harekete geçince dedi ki: Allah sizi bir ırmakla sınayacak. Kim o ırmağın suyundan içerse benden değil, onu tatmayan benden. Yalnız eliyle bir avuç su alana söz yok. Irmağa gelince hemen hepsi içti, içlerinden pek azı içmedi. Tâlût ve onunla berâber bulunan inananlar, o ırmağı geçince, bizim bugün Câlût'la ordusuna karşı duracak takatimiz yok dediler. Allah'a kavuşacaklarını umanlarsa nice azlık taife vardır ki dediler, Allah'ın izniyle çokluk taifeye üst olmuştur, Allah sabredenlerledir.
Abdullah Parlıyan = Ve Tâlût ordusuyla yola koyulduğunda dedi ki: “Allah sizi şimdi bir nehirle imtihan edecek, ondan içen benden değildir, ama onu tatmayan bendendir, ondan sadece bir avuç dolusu içen ise affedilmiş olacaktır.” İçlerinden pek azı hariç, hepsi ondan doya doya içtiler. Nihayet Tâlût ve kendisiyle beraber inananlar ırmağı geçince dediler ki: “Câlût ve kuvvetlerine karşı koyacak bugün hiç gücümüz yok.” Ama kesin olarak Allah'a kavuşacaklarını bilenler: “Sayıca az nice topluluklar var ki; Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir. Zira Allah, güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir” diye cevap verdiler.
Adem Uğur = Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.
Ahmed Hulusi = Talut, ordusuyla yola çıktığında (askerlerine) dedi ki: "Muhakkak Allâh sizi bir nehir ile sınayacaktır. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan tatmazsa o da bendendir. Eliyle bir avuç kadar alan müstesna". . . Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler. Ne zaman ki O ve beraberindekiler nehrin karşı yakasına geçtiler, "Calut ve ordusuna karşı savaşacak gücümüz kalmadı" dediler. Allâh'a kavuşacaklarını (imanları sebebiyle) özlerinden gelen (yakîn) ile bilenler ise: "Pek çok defa, az bir topluluk Allâh'ın izniyle (biiznillah), kendilerinden çok fazla topluluğu yenmiştir. Allâh dayananlar ile beraberdir" dediler.
Ahmet Tekin = Tâlût askerî erkânı ve ordusu ile hareket edince:'Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehirden su içerse benden değildir. Kim de o sudan tatmazsa işte o bendendir. Ancak herkes eliyle bir avuç su içebilir.' dedi.İçlerinden pek azı hariç, o nehre varır varmaz nehirden su içtiler. Tâlût ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde, nehri geçmeyenler:'Bizim bu gün Câlût ordusuna karşı duracak gücümüz yok' dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp bilenler ise onlara:'Nice az topluluklar, Allah’ın iradesi, yardımı ve desteğiyle, nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah sabrederek savaşa devam edenlerle beraberdir.' dediler.
Ahmet Varol = Talut askerlerle yola çıkınca: 'Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de ondan tatmazsa işte o bendendir. Yalnız eliyle bir avuç avuçlayan müstesnadır' dedi. İçlerinden az bir kısım dışında hepsi ondan içtiler. O (Talut) ve onunla beraber bulunan iman etmiş kişiler ırmağı geçince, bunlar (emri tutmayıp ırmaktan su içenler): 'Bugün bizim Calut'a ve onun askerlerine karşı koyacak gücümüz yok' dediler. Kendilerinin Allah'a kavuşacakları kanaatini taşıyanlar ise: 'Nice az topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğa üstün gelmiştir. Allah da sabredenlerle beraberdir' dediler.
Ali Bulaç = Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir. Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): "Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir."
Ali Fikri Yavuz = Vaktaki Talût (Cihad yapmak için Kudüs’ten) askerleri ile ayrıldı, (ordusuna) şöyle dedi: “- Gerçekten Allah, sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir. Kim de ondan içmezse o benden (bana bağlı olanlardan) dır. Ancak eli ile alıp içenler müstesna (bu kadar içmelerine izin vardır). Nihayet nehire varır varmaz, askerlerden pek azı müstesna, ondan kana kana içtiler. Vaktaki Talût ile beraberindeki müminler o nehri geçtiler, beri tarafta kalıp nehri geçemiyenler: “- Bugün bizim Calût’a (zâlim düşman hükümdarına) ve ordusuna karşı koyacak tâkatımız yoktur” dediler. Ahirette Allah’ın rahmetine kavuşacaklarını kesin olarak bilen (o nehrin karşı tarafındaki Talût’a) bağlılar ise, şu cevabı verdiler: “- Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.”
Ali Ünal = Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
Bayraktar Bayraklı = Tâlût, kuvvetleriyle yola koyulduğunda, “Bakın” dedi; “Allah sizi bir nehirle imtihan edecek: Ondan içen benden olmayacak, onu tatmaktan sakınan ise benden olacaktır; ondan sadece bir avuç dolusu içen ise affa mazhar olacaktır.” Ancak birkaçı dışında hepsi ondan içtiler. O ve ona inananlar nehri geçer geçmez ötekiler, “Câlût ve askerlerine karşı bugün hiç gücümüz yok” dediler. Kesin olarak Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise, “Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir; zira Allah güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir” diye cevap verdiler.
Bekir Sadak = Talut orduyla birlikte ayrildiktan sonra, «Dogrusu Allah sizi bir irmakla deneyecektir, ondan icen benden degildir, onu tatmayan eliyle sadece bir avuc avuclayan mustesna suphesiz bendendir» dedi. Onlardan pek azi haric, sudan ictiler. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar irmagi gecince, «Bugun Calut ve ordusuna karsi koyacak gucumuz yok» dediler. Kendilerinin Allah'a kavusacagini bilenler ise: «Nice az topluluk cok topluluga Allah'in izniyle ustun gelmistir, Allah sabredenlerle beraberdir» dediler.
Celal Yıldırım = T â I û t orduyla beraber (işleri düzene koyup şehirden) ayrılıp çıkınca dedi ki: «Şüphesiz Allah bir ırmakla sizi deneyecektir; ondan su içen benden değildir; sadece ondan tatmayan bendendir. Ancak eliyle bir avuç alanlar müstesnadır (onlara izin vardır). Onlardan pek azının dışında diğerleri o sudan (doyasıya) içtiler. Ne vakit ki T â I û t ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtiler, (sağlam bir imân ve irfan sahibi olmayanlar), «Bugün C â I û t 'a ve ordusuna karşı (durup savaşacak) gücümüz yoktur» dediler. Allah'a kavuşacaklarını kesinlikle bilenler ise, «Nice az topluluk, çok topluluğa —Allah'ın İzniyle— üstün gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir» diyerek (teslimiyet ve tevekkül gösterdiler).
Cemal Külünkoğlu = Tâlût (cihad etmek için Kudüs'ten) askerleri ile ayrılınca, (ordusuna) şöyle dedi: “Gerçekten Allah, sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan (bolca) içerse benden değildir. Eliyle sadece bir avuç alanlar dışında kim ondan içmezse o bendendir (bana bağlı olanlardandır). İçlerinden pek azı dışında, hepsi ırmaktan bolca içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Calût'a (zalim düşman hükümdarına) ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yoktur” dediler. Ahirette Allah'ın rahmetine kavuşacaklarını kesin olarak bilen (o nehrin karşı tarafındaki Talût'a) bağlılar ise: “Nice az bir topluluk, Allah'ın izniyle daha çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. (Unutmayın ki) Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Talut orduyla birlikte ayrıldıktan sonra, 'Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, onu tatmayan eliyle sadece bir avuç avuçlayan müstesna şüphesiz bendendir' dedi. Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince, 'Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok' dediler. Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler ise: 'Nice az topluluk çok topluluğa Allah'ın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir' dediler.
Diyanet Vakfi = Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.
Edip Yüksel = Talut ordunun kumandasını alınca şunları bildirdi: 'ALLAH sizi bir ırmakla sınayacak. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmayıp sadece eliyle bir yudum alırsa bendendir.' Pek azı dışında hepsi ondan içti. O, beraberindeki inananlarla ırmağıgeçince, 'Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok,' dediler. ALLAH ile karşılaşacaklarına inananlar ise şöyle dediler: 'Sayıca az nice bölük, ALLAH'ın izniyle kalabalık bölükleri yenmiştir. ALLAH sabredenlerle beraberdir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Vaktaki Talut ordu ile hareket etti, muhakkak, dedi: Allah sizi bir nehrile imtihan edecek, kim ondan içerse benden değil, kim onu tatmazsa işte o benden, ancak eliyle bir avuc alan müstesna, derken varır varmaz ondan içtiler, ancak içlerinden pek azı müstesna kaldılar, derken Talut ve maiyetinde iman edenler nehri geçtiler, o vakıt de «bizim bu gün Calut ile ordusuna takatımız yok» dediler, Allaha mülâki olacaklarına kani' olanlar ise şu cevabı verdiler «nice az bir cemiyet, çok bir cemiyete Allahın izniyle galebe çalmışlar, Allah sabırlılarla beraberdir»
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Talut ordusuyla hareket ettiği zaman: «Allah sizi bir ırmakla deneyecek, kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan tatmazsa işte o, bendendir, ancak eliyle bir avuç alanlara izin var.» dedi. Derken oraya varır varmaz pek azı hariç hepsi ondan içtiler. Talut ve beraberinde iman edenler ırmağı geçtiler. O zaman da: «Bizim bugün Calut ve ordusuyla savaşacak gücümüz yok.» dediler. Allah'a ulaşacaklarına inananlar: «Nice az bir topluluk, Allah'ın izniyle sayıca çok bir topluluğu yenmiştir. Allah sabırlılarla beraberdir.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: «Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır).» Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. «Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.» dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: «Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.»
Gültekin Onan = Talut orduyla birlikte ayrıldığında (şöyle) dedi: "Doğrusu Tanrı sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tatmazsa bendendir. Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber inananlarla (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): "Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Tanrı'ya kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Tanrı'nın izniyle galip gelmiştir. Tanrı sabredenlerle beraberdir."
Harun Yıldırım = Talut ordularla ayrıldığında dedi ki: "Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de eliyle bir avuç aldığı dışında onu tatmazsa şüphesiz o bendendir." İçlerinden pek azı müstesna ondan içtiler. Nihayet o ve beraberindeki iman edenler onu geçince dediler ki: "Bugün Calut ve ordularına karşı gücümüz yoktur." Allah'a kavuşacaklarına kesin olarak inananlar ise: "Nice az olan topluluk Allah’ın izniyle çok olan topluluğu yenmiştir; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir!..” dediler.
Hasan Basri Çantay = Vaktaki Taalut ordusiyle ayrılıb çıkdı, dedi ki: «Şübhesiz Allah sizi bir ırmakla imtihan edicidir, işte kim ondan (kana kana) içerse benden değil, kim onu tutmazsa artık o benden. Eliyle bir avuç alanlar başka (onlara müsâade var)». Derken (ırmağa varır varmaz), içlerinden birazı müstesna olmak üzere ondan (bol bol) içdiler. Nihayet o (Taalut) ve mahiyyetindeki mü'minler vaktaki onu (ırmağı) geçdiler, (beri yanda kalanlar) dediler ki: «Bugün bizim Câluta ve ordusuna karşı (duracak) takatimiz yokdur». (Âhiretde) muhakkak Allâha kavuşacaklarını bilenler (ve itaatle ırmağı geçenler) ise «Nice az bir cem'iyyet, daha çok bir cem'iyyete Allanın izniyle galebe etmişdir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir» dediler.
Hayrat Neşriyat = Böylece Tâlût ordu(su)yla (Kudüs’ten) ayrılınca (onlara) şöyle dedi: 'Muhakkak ki Allah, sizi bir nehirle (de) imtihân edicidir. Buna rağmen kim ondan içerse, artık benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şübhesiz o bendendir!' Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, (hepsi) ondan (kana kana) içtiler.Derken o ve berâberindeki îmân edenler onu (nehri) geçince, (sudan içenler): 'Bugün Câlût ve ordusuna karşı bizim tâkatimiz yoktur!' dediler. Gerçekten kendilerinin Allah’a kavuşacak kimseler olduklarını sezenler (yakinen inananlar) ise şöyle dediler: 'Nice az (sayıdaki)topluluk, (daha) çok (sayıdaki) cemâate Allah’ın izniyle galib gelmiştir!' Çünki Allah, sabredenlerle berâberdir.
İbni Kesir = Talut orduyla birlikte ayrılıp çıktığı vakit dedi ki: Allah, sizi bir ırmakla deneyecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de ondan tatmazsa şüphesiz ki bendendir. Eliyle bir avuç alanlar başka. Derken onlardan birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdiler. Talut ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçtikleri vakit; bizim bugün Calut ve ordusuna karşı gücümüz yoktur, dediler. Mutlaka Allah'a kavuşacaklarını bilenlerse dediler ki: Nice az topluluk, Allah'ın izniyle pek çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.
Kadri Çelik = Talut orduyla birlikte ayrıldıktan sonra, “Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, eliyle sadece bir avuç içen müstesna, kim ondan içmezse şüphesiz bendendir” dedi. Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler. Kendisi ve beraberindeki iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok” dediler. Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise, “Nice az topluluk Allah'ın izniyle çok topluluğa üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
Muhammed Esed = Ve Talut, kuvvetleriyle yola koyulduğunda "Bakın," dedi, "Allah sizi şimdi bir nehirle imtihan edecek: ondan içen benden olmayacak, onu tatmaktan sakınan ise benden olacaktır; ondan sadece bir avuç dolusu içen ise affa mazhar olacaktır." Ancak, birkaçı dışında hepsi ondan (dolu dolu) içtiler.O ve ona inananlar nehri geçer geçmez ötekiler: "Calut ve kuvvetlerine karşı (koymak için) bugün hiç gücümüz yok!" dediler.(Ama) kesin olarak Allah'a kavuşacaklarını bilenler: "Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir! Zira Allah, güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir." diye cevap verdiler.
Mustafa İslamoğlu = Ve Talut ordusuyla hareket geçtiği zaman dedi ki: "Bakın, Allah sizi bir ırmakla sınayacak; kim ondan içerse benden değildir, kim de ondan tatmazsa bendendir; ancak bir avuç içen bundan müstesnadır. Onlardan pek azı dışında, hepsi ondan (kana kana) içtiler. O ve ona inananlar ırmağı geçtikleri sırada, (ırmağın beri tarafında kalanlar) dediler ki: "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok". (Fakat) Allah'a kavuşacaklarına kesin gözüyle bakanlar da dediler ki: "Nice sayıca az (örgütlü ve disiplinli) topluluk, Allah'ın izniyle nice sayıca çok (örgütsüz ve başı bozuk) topluluklara galip gelmiştir: Zira Allah direnenlerle beraberdir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki Tâlut, ordusu ile hareket etti. Dedi ki: «Allah Teâlâ sizi bir ırmak ile imtihan edecektir. İmdi her kim ondan içerse benden değildir ve her kim ondan tatmazsa o şüphesiz bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan müstesna.» Fakat onlardan birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdiler. Vaktâ ki Tâlût ve maiyetindeki imân edenler ırmağı geçtiler. Dediler ki: «Bizim bugün Câlût ile ordusuna karşı takatimiz yok.» Allah Teâlâ'ya mülâki olacaklarına kani olanlar ise dediler ki: «Nice az bir fırka, nice çok fırkalara Allah'ın izniyle galip gelmiştir. Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.»
Ömer Öngüt = Tâlut ordusuyla beraber ayrılınca: “Şüphesiz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Ondan tatmayıp sadece eliyle bir avuç içenler bendendir. ” dedi. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere hepsi o nehirden içtiler. Tâlut ve beraberindeki müminler nehri geçince: “Bugün bizim için Câlut ve ordusuna karşı koyacak hiç gücümüz yoktur. ” dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar ise: “Nice az bir topluluk Allah'ın izniyle pek çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir. ” dediler.
Şaban Piriş = Talut, ordusuyla birlikte ayrıldığında: -Allah, sizi bir ırmakla deneyecektir. Kim sudan içerse benden değildir, sadece eliyle bir avuç almasından başka ondan tatmayan bendendir, dedi. Onlardan pek azı hariç o sudan içtiler. Nihayet Talut ve kendisiyle beraber iman edenler ırmağı geçince, ötekiler: -Bugün Câlût’a ve onun ordusuna karşı koyacak gücümüz yok, dediler. Rablerine kavuşacaklarını düşünenler ise: -Nice sayıca az topluluklar, Allah’ın izni ile sayıca çok olan toplulukları yenmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.
Sadık Türkmen = Talut, ordu ile hareket edince; “Şüphesiz Allah sizi(n gerçeğinizi) bir ırmakla açığa çıkaracaktır. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka!” dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Talut ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar): “Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah sabredenlerle beraberdir.”
Seyyid Kutub = Talut orduyla birlikte ayrılıp, çıktığı vakit dedi ki: “Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de ondan tatmazsa şüphesiz ki bendendir. Yalnız eliyle bir avuç alanlar başka.” Derken onlardan birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdiler. Talut ve beraberindeki mü’minler ırmağı geçtikleri vakit dediler ki: “Nice az bir topluluk Allah’ın izniyle pek çok fırkaları mağlup etmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.”
Suat Yıldırım = Talut ordusunu harekete geçirip sefere çıkınca askerlerine şöyle dedi: "Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecektir: İmdi onun suyundan içen benden sayılmayacak; Sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, Kim onun suyunu içmezse o da benden sayılacaktır." Derken onların pek azı hariç, varır varmaz ondan içtiler. Talut ile yanındaki müminler ırmağı geçince O vakit beri yanda kalanlar "Bugün bizim Câlut ve ordusuna karşı duracak takatimiz yoktur" dediler. Ölümden sonra diriltilip Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise şöyle dediler:"Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir."
Süleyman Ateş = Tâlût, askerleri(ni) yürütüp (ordugâhtan) çıkarınca dedi ki: "Allâh sizi bir ırmakla deneyecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Ondan (kana kana) tadmayıp sadece eliyle bir avuç alan bendendir." İçlerinden pek azı hariç, hepsi ondan içtiler. Nihâyet Tâlût ve kendisiyle beraber inananlar, ırmağı geçince: "Bugün Câlût'a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına kanâat getirenler ise: "Nice az bir topluluk var ki, Allâh'ın izniyle çok topluluğa gâlib gelmiştir. Allâh, sabredenlerle beraberdir." dediler.
Tefhim-ul Kuran = Talut, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: «Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç- onu tadmazsa o bendendir. Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber iman edenlerle onu (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar) : «Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok.» dediler. (O zaman) Elbette Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: «Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.»
Ümit Şimşek = Tâlût ordusuyla sefere çıktığında onlara 'Allah sizi bir ırmakla sınayacak,' dedi. 'Ondan içen, benden değildir. Kim ondan içmezse işte o bendendir. Ancak bir avuç içen müstesna.' Pek azı hariç, hepsi ondan içti. Tâlût ve beraberindeki mü'minler ırmağı geçince, onlar, 'Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok' dediler. Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: 'Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle nice kalabalık topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.'
Yaşar Nuri Öztürk = Tâlût, askerleriyle yola çıkınca dedi ki: "Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. O halde, ondan içen benden değildir. Ama onu tatmayan bendendir. Eliyle bir avuç alan kişi başka." Bunun ardından, pek azı müstesna olmak üzere ondan içtiler. Nihayet o ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçtiklerinde şöyle dediler: "Bugün bizim Câlût'a ve ordusuna karşı hiç bir gücümüz yoktur." Allah'a kavuşacaklarını düşünenler ise şöyle konuştular: "Sayıca az nice topluluk vardır ki, sayıca çok nice topluluğa Allah'ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."
İskender Ali Mihr = Böylece Talut, askerlerle (ordu ile) (Kudüs’ten) ayrıldığı zaman dedi ki: “Muhakkak ki Allah, sizi bir nehir ile imtihan edecek. Bundan sonra kim ondan içerse, artık (o kimse) benden değildir. Ve kim ondan (doyacak kadar) içmez ise sadece eliyle bir avuç avuçlayıp içen hariç, o taktirde muhakkak ki o bendendir.”Fakat onlardan ancak pek azı hariç, (o sudan doyasıya) içtiler. Nitekim o (Talut) ve îmân edenler birlikte (nehri) geçtikleri zaman: “Bugün bizim, Calut ve onun askerleri ile (ordusuyla) (savaşacak) takatimiz (gücümüz) yok.”dediler. O kendilerinin muhakkak Allah’a mülâki olacaklarını kesin olarak bilenler (yakîn hasıl edenler) ise şöyle dediler: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle çok bir topluluğa gâlip gelmiştir. Ve Allah, sabredenlerle beraberdir.”
İlyas Yorulmaz = Talut, ordusuyla ayrıldığında, ordusuna “Allah sizi bir nehirle deneyecek. Kim o nehirden içerse benden değildir. Kimde içmezse, ancak eli ile bir avuç dolusu tadabilir, o bendendir. Sonra onlardan pek azından başkası (kana kana) içti. Irmağı geçtikten sonra, o ve onunla beraber inananlar “Bugün Calut ve ordusuyla başa çıkacak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inananlar da “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
Bakara / 250 - Ve lemmâ berazû li câlûte ve cunûdihî kâlû rabbenâ efrig aleynâ sabren ve sebbit ekdâmenâ vensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = (Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Câlût'la ordusuna karşı çıkınca da Rabbimiz dediler, sen bize sabırlar ver, ayaklarımızı diret, bizi kâfirlere üstün et.
Abdullah Parlıyan = Tâlût'a itaat eden o çok azıcık mü'min gurup, Câlût ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde: “Ey Rabbimiz! Bize zorluklara karşı tahammül gücünü adeta boşalt, adımlarımızı sağlam kıl ve Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden bu topluma karşı bize yardım et” diye dua ettiler.
Adem Uğur = Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.
Ahmed Hulusi = Calut ve ordusunun karşısına çıktıklarında dua ettiler: "Rabbimiz dayanma kuvvesi ver, ayaklarımızı sâbitle, kaydırma ve inkârcılar topluluğuna karşı bize kazanma gücü ver. "
Ahmet Tekin = Câlût’a, askerî erkânına ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman:'Ey Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, savaş meydanında bize metanet ihsan eyle. Ordumuzun özgüvenini, cesaretini artır. Şerefimizi ve itibarımızı yücelt. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden, kâfir bir kavme karşı da bize yardım et.' diye dua ettiler.
Ahmet Varol = Bunlar Calut'un ve askerlerinin karşısına çıktıklarında da: 'Ey Rabbimiz, bize bolca sabır ver, ayaklarımızı sağlam tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!' dediler.
Ali Bulaç = Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."
Ali Fikri Yavuz = Talût’a bağlı bulunan müminler, Calût ve onun askerlerine karşı çarpışmak üzere çıktıkları zaman şöyle dua ettiler: “- Ey Rabbimiz, üzerimize bol bol sabır dök, ayaklarımıza kuvvet ve sebat ver ve bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kıl.”
Ali Ünal = Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
Bayraktar Bayraklı = Onlar Câlût ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkâr eden bu topluma karşı bize yardım et!” diye dua ettiler.
Bekir Sadak = Calut ve ordusuna karsi ciktiklarinda, «Rabbimiz! Bize sabir ver, sebatimizi artir, inkar eden millete karsi bize yardim et» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar (o teslimiyet gösteren mü'minler) Câlût'a ve onun ordusuna karşı (savaşmak üzere) çıkınca (şöyle duada bulunup) dediler ki: «Rabbimiz ! Üzerimize sabır (güç ve kudretini) boşalt (tıpkı bolca yağan yağmur gibi). Ayaklarımızı (savaş alanında, düşman karşısında) sağlam ve sabit tut ve bize, İnkâr ve haksızlık içinde bulunan millete karşı yardım et!»
Cemal Külünkoğlu = Savaş için, Câlut ve ordusuna karşı meydana çıktıkları zaman da şöyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır (ve sebat) yağdır, ayaklarımızı sabit (ve bizi metanetli) kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”
Diyanet İşleri (eski) = Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında, 'Rabbimiz! Bize sabır ver, sebatımızı artır, inkar eden millete karşı bize yardım et' dediler.
Diyanet Vakfi = Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.
Edip Yüksel = Calut ve ordusuyla karşılaştıklarında şöyle dediler: 'Rabbimiz, bize direnme gücü ver, ayaklarımızı sağlam tut, inkarcılara karşı bize yardım et.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve vaktaki Calut ve ordusuna karşı meydana çıktılar şöyle dediler «Ey bizleri yetişdiren rabbımız üzerlerimize sabır dök ve ayaklarımıza sebat ver ve bizi kâfirler kavmine karşı muzaffer buyur.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Calut ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında şöyle dediler: «Ey bizleri yetiştiren Rabbimiz, üzerimize sabır dök, ayaklarımıza sebat ve dayanıklılık ver ve bizi bu kafirler topluluğuna karşı zafere ulaştır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: «Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!»
Gültekin Onan = Onlar Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında dediler ki: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler kavmine karşı bize yardım et."
Harun Yıldırım = Calut ve ordusuyla karşılaştıklarında: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!" dediler.
Hasan Basri Çantay = Onlar (Taaluta itaat eden mü'minler), Câlut ile askerlerine karşı çıkdıkları zaman (niyaz edib) dediler ki: «Ey Rabbimiz, üzerimize (yağmur gibi) sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver (er meydanından kaydırma). Bu kâfirler güruhuna karşı bize yardım et».
Hayrat Neşriyat = (Tâlût ve ona itâat eden mü’minler) Câlût ve ordusuna karşı çıktıklarında ise şöyle dediler: 'Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebât ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!'
İbni Kesir = Calut ve askerlerine karşı çıktıkları zaman, dediler ki: Ey Rabbımız, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve bizi kafirler güruhuna karşı muzaffer kıl.
Kadri Çelik = Calut ve ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde, “Rabbimiz! Bize sabır ver, ayağımızı sabit kıl (kaydırma), kâfir topluluğa karşı bize yardım et” dediler.
Muhammed Esed = Onlar Calut ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde, "Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkar eden bu topluma karşı bize yardım et!" diye dua ettiler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar Calut ve ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde "Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır boca et ve ayaklarımızı (hak üzre) sabit tut; ve kafirler güruhuna karşı bize yardım et!" diye dua ettiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki Câlût ile askerlerine karşı meydana çıktılar, dediler ki: «Ey Rabbimiz! üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl ve bizlere o kâfirler gürûhu üzerine nusret ver.»
Ömer Öngüt = Câlut ve ordusuna karşı çıktıklarında: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat ver! O kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et!” dediler.
Şaban Piriş = Câlût ve ordusuna karşı çıktıklarında: -Rabbimiz! üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver, bu kafir topluma karşı bize yardım et, zafer ver, dediler.
Sadık Türkmen = (talut’un askerleri) Calut ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.”
Seyyid Kutub = Talut ve askerleri, Calut ve ordusu ile karşılaştıklarında; 'Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirlere karşı bize zafer nasip eyle' dediler.
Suat Yıldırım = Talut’un beraberindeki müminler ise Câlut ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: "Ya Rabbenâ, üstümüze (gürül gürül) sabır yağdır, Ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!"
Süleyman Ateş = (Tâlût'un askerleri) Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında şöyle dediler: "Rabbimiz, üzerimize sabır dök! ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et!"
Tefhim-ul Kuran = Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: «Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.»
Ümit Şimşek = Câlût ve ordusuyla karşılaşınca da 'Rabbimiz,' dediler. 'Bize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et.'
Yaşar Nuri Öztürk = Câlût ve ordusuyla karşılaştıklarında şöyle yakardılar: "Ey Rabb'imiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı yere sağlam bastır. Ve küfre sapanlara karşı bize yardım et."
İskender Ali Mihr = Ve (Talut’un askerleri), Calut ve onun askerlerinin (ordusunun) karşısına çıktıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı (düşman karşısında) sabit kıl ve kâfirler kavmine karşı bize yardım et.”
İlyas Yorulmaz = Calut ve ordusunu gördüklerinde “Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı pekiştir ve gerçeği inkâr edenlere karşı bize yardım et. ” dediler.
Bakara / 251 - Fe hezemûhum bi iznillâhi, ve katele dâvudu câlûte ve âtâhullâhul mulke vel hikmete ve allemehu mimmâ yeşâu, ve lev lâ def’ullâhin nâse, bâ’dahum bi ba’din le fesedetil ardu ve lâkinnallâhe zû fadlin alel âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'ın izniyle onları bozdular. Dâvûd da Câlût'u öldürdü. Allah, kendisine saltanat ve hikmet ihsân etti, dilediği bâzı şeyleri de belletti. Allah insanları, birbiriyle savıp gidermeseydi yeryüzü mutlaka bozulup giderdi fakat Allah'ın âlemlere ihsânı var, lütfü var.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine Câlût ve askerlerini Allah'ın izniyle bozguna uğrattılar. Dâvut da Câlût'u öldürdü. Allah da, O Dâvud'a peygamberlik ve hükümdarlık verdi. Ve dilediği bazı bilgileri öğretti. Ve eğer Allah bir kısım insanların kötülüklerini başka bir kısım insanlarla ortadan kaldırmasaydı, yeryüzünün düzeni kesinlikle bozulur, kargaşalık ortalığı kaplardı. Ama Allah bütün âlemlere karşı sınırsız lütuf sahibidir.
Adem Uğur = Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.
Ahmed Hulusi = Derken (biiznillah) nefslerinin hakikati olan Allâh Esmâ'sının elvermesiyle, onları hezimete uğrattılar. Davud, Calut'u öldürdü. Allâh (Davud'a) mülkü ve Hikmeti verdi ve dilediğini ona talim etti (programladı Esmâ'sıyla özünden gelen bir yolla). Eğer Allâh insanların (eliyle) diğer bir kısmını saf dışı etmeseydi, elbette arz bozulurdu (yaşanmaz olurdu). Fakat Allâh'ın fazlı âlemler üzerinedir.
Ahmet Tekin = Sonunda Allah’ın izni ve lütfuyla onları yendiler. Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allah kendisine devlet, hükümdarlık, peygamberlik, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisi verdi. Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan bazı şeyleri de ona öğretti.Eğer Allah insanların bir kısmıyla diğer bir kısmının devletlerini, medeniyetlerini ortadan kaldırmasa, iktidarlarından uzaklaştırmasa, zulümlerine karşı koydurmasa, azgınlarını, kötülük yapanlarını engelletmese, insanlara savunma imkânı vermeseydi, ülkelerin, yeryüzünün düzeni, dengesi bozulurdu. Fakat Allah bütün insanlığa, bütün varlıklara karşı lütuf ve kerem sahibidir.
Ahmet Varol = Allah'ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar ve Davud Calut'u öldürdü. Allah da ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve kendisine dilediğinden öğretti. Eğer Allah'ın, insanların bazılarını diğer bazılarıyla savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Ancak Allah alemler üzerinde lütuf sahibidir.
Ali Bulaç = Böylece onları, Allah'ın izniyle yenilgiye uğrattılar. Davud Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile bir kısmını def'i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Allah, alemlere karşı büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.
Ali Fikri Yavuz = Nihayet Allah’ın izni ile kâfirleri bozguna uğrattılar. Müminler safında bulunan Dâvut (aleyhisselâm) da düşman hükümdarı Calût’u öldürdü. Allah, Dâvud’a padişahlık ve peygamberlik verdi ve ona dilediği şeyleri öğretti (Zırh yapmak, kuşlarla konuşmak ve güzel sesle okumak gibi...) Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi (müminleri kâfirlere üstün kılmasaydı) yeryüzü fesad ve küfür karanlığına bürünürdü. Fakat Allah, âlemler üzerine ihsan ve rahmet sahibidir.
Ali Ünal = Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût'u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği her şeyin bilgisini öğretti. Eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi, yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı. Allah, bütün insanlara karşı sınırsız lütuf sahibidir.
Bekir Sadak = Onlari Allah'in izniyle bozguna ugrattilar; Davud Calut'u oldurdu, Allah Davud'a hukumranlik ve hikmet verdi ve ona dilediginden ogretti. Allah'in insanlari birbiriyle savmasi olmasaydi yeryuzunun duzeni bozulurdu. Fakat Allah alemlere lutufkardir.
Celal Yıldırım = Ve az sonra onları —Allah'ın izniyle— bozguna uğratıp dağıttılar. (İnanmışlar saftında yer alan) Dâvud ise Câlût'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmeti (saltanat ve peygamberliği bir arada) verdi ve dilediğinden bazı şeyler ona öğretti. Eğer Allah insanların (azgınlık ve taşkınlığını) birbirleriyle savmasaydı, yeryüzünün düzeni herhalde bozulur, kargaşalık ortalığı kaplardı. Ama Allah milletlere karşı fazl-u kerem sahibidir.
Cemal Külünkoğlu = Derken, Allah'ın izniyle onları hemen hezimete uğrattılar. Davut da Calut'u öldürdü. Allah Teâlâ O'na mülk ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini ona öğretti. Ve eğer Allah'ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlaka fesada uğramış olurdu. Fakat Allah, âlemlere karşı lütuf sahibidir.
Diyanet İşleri (eski) = Onları Allah'ın izniyle bozguna uğrattılar; Davud Calut'u öldürdü, Allah Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah alemlere lütufkardır.
Diyanet Vakfi = Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.
Edip Yüksel = Nihayet ALLAH'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davut Calut'u öldürdü. ALLAH ona hükümdarlık ve anlayış verdi, ona dilediğini öğretti. ALLAH insanların bir kısmıyla bir kısmını savmasaydı yeryüzü bozulurdu. Fakat ALLAH tüm yaratıklara karşı lütufsahibidir
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken Allahın izniyle onları temamen bozdular, Davud Calutu öldürdü ve Allah kendisine mülk ve hikmet verdi ve daha dilediğinden ona ta'lim de buyurdu, Allahın insanları birbiriyle defetmesi olmasa idi Arz, mutlak fesad bulmuş gitmişti ve lâkin Allahın zevil'ukul âlemlerine bir fazlı var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böylece Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü, Allah kendisine hükümdarlık ve peygamberlik verdi ve ona dilediği şeyleri öğretti. Allah'ın insanları birbirleriyle önlemesi olmasaydı yeryüzü mutlaka bozulup gitmişti. Fakat Allah'ın bütün akıl sahibi varlıklara karşı bir iyiliği vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derken, Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.
Gültekin Onan = Böylece onları Tanrı'nın izniyle yenilgiye uğrattılar. Davut Calut'u öldürdü.Tanrı da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti. Eğer Tanrı'nın insanların bir kısmı ile bir kısmını def'i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Tanrı alemlere karşı büyük fazl sahibidir.
Harun Yıldırım = Nihayet Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi. Ayrıca ona dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla savması olmasaydı yeryüzü fesada uğrardı. Fakat Allah alemlere karşı lütuf sahibidir.
Hasan Basri Çantay = Derken (düşmanla karşılaşır karşılaşmaz) Allahın izniyle onları (düşmanlarını) bozguna uğratdılar (Mü'minlerin arasında bulunan) Dâvud da Câlutu öldürdü. Allah da ona (Eşmuîlin ve Taalutun vefatından sonra, bir arada) saltanat ve hikmeti (peygamberliği) verdi ve daha dilemekde olduğundan da ba'zı şeyler öğretdi. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyib savmasaydı yer (yüzü) muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah, âlemlere karşı büyük fazi (-u inayet) saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet Allah’ın izniyle onları hezîmete uğrattılar ve Dâvûd Câlût’u öldürdü, Allah ona saltanat ve hikmet (peygamberlik) verdi ve dilediği şeylerden ona öğretti. Hâlbuki Allah’ın, insanların bir kısmını (diğer) bir kısmı ile def' etmesi olmasaydı, yeryüzü elbette fesâda uğrardı; fakat Allah, (bütün) âlemlere karşı ihsan sâhibidir.
İbni Kesir = Allah'ın izniyle onları hemen hezimete uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi. Dilemekte olduğunu da ona öğretti. Şayet Allah'ın insanları birbiriyle def'edip savması olmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Ancak Allah, alemler üzerinde lutuf sahibidir.
Kadri Çelik = Derken onları Allah'ın izniyle bozguna uğrattılar. Davud Calut'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümranlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.
Muhammed Esed = Bunun üzerine, onları Allah'ın izniyle bozguna uğrattılar, Davud da Calut'u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti. Ve eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı: ama Allah bütün alemlere karşı sınırsız lütuf sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Ve Davut Calut'u öldürdü, bunun ardından Allah da ona hükümranlık ve adil hüküm liyakati verdi ve dilediklerine öğretti. Eğer Allah insanların bazısını diğer bazısıyla savunmamış olsaydı, yeryüzü fesada giderdi. Ve fakat Allah bütün varlıklara karşı sınırsız lütuf sahibidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hemen onları Allah Teâlâ'nın izniyle hezimete uğrattılar ve Dâvud, Câlût'u öldürdü ve Allah Teâlâ O'na mülk ve hikmet verdi ve dilediğinden ona talîm buyurdu. Ve eğer Hak Teâlâ'nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlaka fesada uğramış olurdu. Fakat Allah Teâlâ âlemler üzerine fazl-ü kerem sahibidir.
Ömer Öngüt = Sonunda Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davut Câlut'u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi, ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmı ile diğerlerini savmasaydı, yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah bütün âlemler üzerine lütuf ve kerem sahibidir.
Şaban Piriş = Neticede Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davut da, Câlût’u öldürdü. Allah, Davud’a hükümdarlık ve hikmet verdi, Ona dilediğinden öğretti. Allah’ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah, alemlere karşı lütuf sahibidir.
Sadık Türkmen = Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümdarlık ve Hikmet (problemleri çözüme kavuşturma bilimini) verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Alah’ın, insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzünde yaşam bozulurdu. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.
Seyyid Kutub = Allah’ın izniyle onları hemen hezimete uğrattılar. Davut da Calut’u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi. Dilemekte olduğu şeylerden de ona öğretti. Şayet Allah insanları birbiriyle def edip savmasaydı yeryüzü muhakkak ki fesada uğrardı. Ancak Allah alemler üzerine fazl u kerem sahibidir.
Suat Yıldırım = Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvud Câlut’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti. Eğer Allah bazı insanların şerrini bazıları ile önlemeseydi dünyadaki nizam bozulurdu. Lâkin Allah âlemlere büyük lütuf ve inayet sahibidir.
Süleyman Ateş = Derken, Allâh'ın izniyle onları bozdular, Dâvûd Câlût'u öldürdü; Allâh ona (Dâvûd'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allâh, insanların bir kısmıyle diğerlerini savmasaydı, dünyâ bozulurdu. Fakat Allâh, bütün âlemlere karşı lutuf sâhibidir.
Tefhim-ul Kuran = Böylece onları, Allah'ın izniyle yenilgiye uğrattılar. Davud Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile bir kısmını def'i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Allah, alemlere karşı büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.
Ümit Şimşek = Böylece, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ise ona hükümdarlık ve hikmet nasip etti ve dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların kötülüğünü birbirinin eliyle savuşturmasaydı, dünyada dirlik ve düzen kalmazdı. Lâkin Allah, âlemler üzerinde pek büyük lütuf sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Nihayet Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Ve Dâvud Câlût'u öldürdü. Ve Allah, Dâvud'a mülk/saltanat ve hikmet verdi. Ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah'ın, bazı insanları diğer bazılarıyla savması olmasaydı, yeryüzü bozguna uğrardı. Ama Allah âlemlere karşı çok lütufkardır.
İskender Ali Mihr = Nihayet Allah’ın izniyle onları hezimete uğrattılar. Ve Davut, Calut’u öldürdü. Ve Allah ona (Davut’a), meliklik (hükümdarlık) ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Ve eğer Allah’ın, insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, yeryüzünde mutlaka fesat çıkardı (yeryüzünün düzeni bozulurdu). Lâkin Allah, âlemlerin üzerine fazl sahibidir.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın izniyle Calut ve ordusunu bozguna uğrattılar. Davut Calut’u öldürdü ve Allah, Davut’a saltanat, hüküm verme becerisi (hikmeti)ni verdi ve dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmını, diğer bir kısmıyla savuşturmasaydı, yeryüzünde fesat yayılırdı. Fakat Allah, âlemlere çok çok lütufkârdır.
Bakara / 252 - Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), ve inneke le minel murselîn(murselîne).
Diyanet İşleri = İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte bunlar, Allah'ın delilleridir. Onları sana hakkıyla okumadayız ve muhakkak ki sen, gönderilenlerdensin, peygamberlerdensin.
Abdullah Parlıyan = Bunlar Allah'ın mesajlarıdır. Biz, ey peygamber! Hakikatı ortaya koyan bu mesajları sana iletiyoruz. Doğrusu sen bu mesajların emanet edildiği elçilerdensin.
Adem Uğur = İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
Ahmed Hulusi = Bunlar Allâh işaretleri. . . Onları sana Hak olarak anlatıyoruz. . . Sen irsâl olan Rasûllerdensin.
Ahmet Tekin = İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana doğru ve tam olarak, okuyoruz, anlatıyoruz. Şüphesiz sen Allah tarafından özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderilmiş Rasullerden, peygamberlerdensin.
Ahmet Varol = Bunlar Allah'ın, sana hak üzere okuduğumuz ayetleridir. Ve hiç şüphe yok ki sen peygamberlerdensin.
Ali Bulaç = İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir; onları sana bir hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilen elçilerdensin.
Ali Fikri Yavuz = İşte bunlar (anlatılan kıssalar) Allah’ın âyetleridir ki, onları ey (Rasûlüm) sana hak olarak okuyoruz; ve muhakkak ki sen gönderilen peygamberlerdensin.
Ali Ünal = Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
Bayraktar Bayraklı = Bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.[40]
Bekir Sadak = Iste bunlar Allah'in ayetleridir. Biz onlari sana dogru olarak okuyoruz. suphesiz sen peygamberlerden birisin.
Celal Yıldırım = İşte bunlar Allah'ın âyetleridir ! Onları sana bütün gerçeğiyle okuyoruz. Şüphesiz ki sen gönderilen Resullerdensin.
Cemal Külünkoğlu = İşte bu (anlatılan kıssa)lar Allah'ın mesajlarıdır. (Ey Peygamber!) Biz hakikati ortaya koyan bu mesajları sana iletiyoruz. Doğrusu sen, bu mesajların emanet edildiği elçilerdensin.
Diyanet İşleri (eski) = İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Biz onları sana doğru olarak okuyoruz. Şüphesiz sen peygamberlerden birisin.
Diyanet Vakfi = İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
Edip Yüksel = Bunlar, sana gerçek olarak okuduğumuz ALLAH'ın ayetleridir ve elbette sen elçilerden birisin.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bunlar Allahın âyetleri, onları sana bihakkın tilâvet ediyoruz, muhakkak ki sen o gönderilen Resullerdensin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Onları, sana dosdoğru okuyoruz. Şüphesiz ki sen gönderilen peygamberlerdensin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Onları sana hakkıyla okuyoruz. Şüphesiz ki sen o gönderilen resullerdensin.
Gültekin Onan = İşte bunlar Tanrı'nın ayetleridir; onları sana bir hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilenlerdensin.
Harun Yıldırım = İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Onları sana hak ile okuyoruz. Muhakkak sen gönderilenlerdensin.
Hasan Basri Çantay = Bunlar Allahın âyetleridir ki onları (Habîbim) sana Hak olarak okuyoruz. Sen şübhesiz, muhakkak gönderilen peygamberlerdensin.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar Allah’ın âyetleridir; onları sana hak ile okuyoruz. Şübhesiz ki sen, elbette peygamberlerdensin!
İbni Kesir = İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Şüphesiz ki sen elçilerdensin.
Kadri Çelik = İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Biz onları sana, doğru olarak okuyoruz. Şüphesiz sen peygamberlerden birisin.
Muhammed Esed = İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Onları sana hakkıyla okuyoruz. Şüphesiz ki sen o gönderilen resullerdensin.
Mustafa İslamoğlu = İşte bunlar Allah'ın mesajlarıdır; biz bunları sana gerçek bir amaca mebni olarak ilerletiyoruz, çünkü sen kendisine mesaj gönderilenlerdensin.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte bunlar Allah Teâlâ'nın âyetleridir. Bunları sana hak olarak tilâvet ediyoruz. Sen de şüphe yok ki gönderilmiş olan peygamberlerdensin.
Ömer Öngüt = İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz. Resulüm! Şüphesiz ki sen de gönderilmiş peygamberlerdensin.
Şaban Piriş = İşte bunlar Allah’ın ayetleridir. Biz onları sana hakkiyle okuyoruz. Şüphesiz, sen de peygamberlerdensin.
Sadık Türkmen = Işte bunlar Allah’ın ayetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
Seyyid Kutub = Bunlar Allah'ın ayetleridir. Bunları sana hakka bağlı olarak okuyoruz. Hiç kuşkusuz sen de peygamberlerden birisin.
Suat Yıldırım = İşte bunlar Allah’ın âyetleri olup Biz sana onları dosdoğru bildiriyoruz. Sen elbette resûllerdensin.
Süleyman Ateş = Bunlar, Allâh'ın âyetleridir; bunları sana gerçek ile okuyoruz (bunlarla sana gerçekleri açıklıyoruz). Elbette sen gönderilen elçilerdensin.
Tefhim-ul Kuran = İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir; onları sana hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilen elçilerdensin.
Ümit Şimşek = İşte bunlar Allah'ın âyetleridir ki, sana dosdoğru bir şekilde bildiriyoruz. Çünkü sen gönderilmiş elçilerdensin.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlar Allah'ın ayetleri. Onları sana hak olarak okuyoruz. Yemin olsun ki sen, gönderilen elçilerdensin.
İskender Ali Mihr = İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir , onu sana, hak ile tilâvet ediyoruz (okuyoruz). Ve muhakkak ki sen, elbette gönderilen resûllerdensin.
İlyas Yorulmaz = İşte bunlar sana gerçek (doğru) olarak okuduğumuz Allah’ın ayetleridir ve şüphesiz, sende Allah’ın gönderdiği elçilerdensin.
Bakara / 253 - Tilker rusulu faddalnâ ba’dahum alâ ba’d(ba’din), minhum men kellemallâhu ve rafea ba’dahum derecât(derecâtin), ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhıl kudus(rûhıl kudusi), ve lev şâallâhu maktetelellezîne min ba’dihim min ba’di mâ câethumul beyyinâtu ve lâkinihtelefû fe minhum men âmene ve minhum men kefer(kefere), ve lev şâallâhu maktetelû ve lâkinnallâhe yef’alu mâ yurîd(yurîdu).
Diyanet İşleri = İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini yapar.
Abdulbaki Gölpınarlı = O peygamberlerden bâzısını bâzısına üstün ettik. Onlardan Allah'la konuşan var, bâzılarının da derecelerini yüceltmiştir. Meryemoğlu İsa'ya apaçık deliller verdik, onu, Rûh-ul-Kudüs'le kuvvetlendirdik. Allah dileseydi onlardan sonrakiler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra artık birbirlerini öldürmezlerdi. Ama gene de aykırılığa düştüler. İçlerinde inanan var, inanmayan var. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah dilediğini, dilediği gibi yapar.
Abdullah Parlıyan = Biz elçilerin bazılarına diğerlerinden farklı meziyetler lutfettik. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de daha üst derecelere yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik. O'nu Cebrail ile destekledik. Eğer Allah dileseydi bunların arkasından gelen toplumlar, kendilerine açık belgeler geldikten sonra, artık birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler, kimi inandı, kimi de Allah'tan gelen gerçekleri örtbas ederek kâfir olmuş oldu. Ne var ki, Allah dilediğini yapandır.
Adem Uğur = O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar.
Ahmed Hulusi = İşte o Rasûllerden bazısını bazısından daha üst özellikli kıldık. Onlardan kimi Allâh kelâmına muhatap oldu, kimini de derecelerle daha yükseltti. Meryemoğlu İsa'ya da açık deliller verdik, varlığında açığa çıkan Ruh-ül Kuds (kutsal kuvveler) ile teyit ettik. . . Eğer Allâh dileseydi, onlardan sonraki toplumlar kendilerine açık deliller ulaştığı hâlde birbirlerini öldürmezdi. Fakat fikir ayrılığına düştüler, kimi iman etti kimi de inkâr etti. Eğer Allâh dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi. . . Ne var ki Allâh dilediğini yapar.
Ahmet Tekin = O görevlendirdiğimiz rasullerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan bazılarıyla Allah konuştu. Bazılarının da mertebelerini, makamlarını yükseltti.Meryem’in oğlu Îsâ’ya ayan beyan âyetler, mûcizeler verdik. Onu, kâinattaki tabiî, dinî, sosyal, siyasî ve ekonomik düzeni içeren, ihyâ eden, insanları ve toplumları pislikten arındıran kitabı getiren elçi Cebrâil ile destekledik.Eğer Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı, bu peygamberlerden sonra gelen ümmetleri, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ayrı baş çekerek ihtilâfa düştüler. İçlerinden kimi Allah’a ve peygamberlerine iman etti. Kimi de Allah’ı ve peygamberlerini inkâr etti. Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah istediği kanunları koyuyor, her an iradesinin tecellisini icraya devam ediyor.
Ahmet Varol = İşte biz bu peygamberlerin bazılarını bazılarına üstün kıldık. Onların içinde Allah'ın kendileriyle konuştukları vardır. Bazılarını ise derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da açık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kuds ile destekledik. Allah dileseydi, onlardan sonra gelenler kendilerine açık belgeler geldikten sonra birbirleriyle çarpışmazlardı. Ama onlar ayrılığa düştüler; kimisi iman etti, kimisi de inkar etti. Allah dileseydi onlar birbirleriyle çarpışmazlardı. Ama Allah istediğini yapar.
Ali Bulaç = İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen (ümmet)ler, birbirlerini öldürmezdi. Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi inkâr etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapandır.
Ali Fikri Yavuz = Bu (sûrede sözü geçen) peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldık. O peygamberlerden, (arada vasıta olmadan) Allah’ın sözleştiği (Hz. Mûsâ gibi) peygamber var! ve bazılarını da derece bakımından Allah yükseklere çıkarmıştır. Meryem’in oğlu Îsa’ya o açık mûcizeleri verdik ve kendisini melek (Cebrâil aleyhisselâm) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, peygamberlerden sonra gelen ümmetler, kendilerine hidayete ulaştırıcı o apaçık mûcizeler ve deliller geldikten sonra birbirini öldürmezlerdi. Fakat ihtilâfa (ayrılığa) düştüler. Sonunda kimi iman etti, kimi de küfre saptı. Yine Allah dileseydi birbirinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediği şeyi yapar.
Ali Ünal = O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
Bayraktar Bayraklı = O peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmıyla konuşmuş, bazılarını derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da mucizeler verdik ve onu Rûhulkudüs/Cebrail ile güçlendirdik. Allah dileseydi, o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de bazıları iman etti, bazıları da inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşamazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar.
Bekir Sadak = Iste bu peygamberlerden bir kismini digerlerinden ustun kildik. Onlardan Allah'in kendilerine hitabettgi, derecelerle yukselttikleri vardir. Meryem oglu Isa'ya belgeler verdik, onu Ruhul Kudus'le destekledik. Allah dileseydi, belgeler kendilerine geldikten sonra, peygamberlerin ardindan birbirlerini oldurmezlerdi. Fakat ayriliga dustuler, kimi inandi, kimi inkar etti. Allah dileseydi birbirlerini oldurmezlerdi, lakin Allah istedigini yapar. *
Celal Yıldırım = İşte bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık ; onlardan, Allah'ın kendileriyle söyleştiği kimseler vardır ve bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık belgeler verdik ve onu Rûhulkuds (Melek Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi bunların arkasından gelen (ümmet)ler kendilerine açık belgeler geldikten sonra artık birbirlerini öldürmezlerdi. Ama (her şeye rağmen) ayrılıp sürtüştüler : Kimi imân etti, kimi küfre saptı; fakat Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki Allah dilediğini işler.
Cemal Külünkoğlu = İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını (verdiğimiz özelliklerle) diğerlerinden üstün kıldık. İçlerinden, Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık belgeler verdik ve onu Rûh-ul Kudüs (kutsal ilham/Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi bunların arkasından gelenler kendilerine açık belgeler indikten sonra artık birbirlerini öldürmezlerdi. Ama (her şeye rağmen) ayrılıp sürtüştüler. Kimi iman etti, kimi inkârcı oldu. Eğer Allah dileseydi (onları iradeleriyle baş başa bırakmasaydı), onlar birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak Allah ne isterse onu yapar (Onları kendi iradeleriyle baş başa bırakır).
Diyanet İşleri (eski) = İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah'ın kendilerine hitabettiği, derecelerle yükselttikleri vardır. Meryem oğlu İsa'ya belgeler verdik, onu Ruhul Kudüs'le destekledik. Allah dileseydi, belgeler kendilerine geldikten sonra, peygamberlerin ardından birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler, kimi inandı, kimi inkar etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi, lakin Allah istediğini yapar.
Diyanet Vakfi = O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar.
Edip Yüksel = O elçilerin bazısına diğerlerinden daha fazla lütufta bulunduk. Örneğin, kimileriyle ALLAH konuştu, kimilerini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik ve onu Kutsal Ruh ile destekledik. ALLAH dileseydi, onların ardından gelenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirleriyle kavga etmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler. Kimisi inandı, kimisi inkar etti. ALLAH dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat, ALLAH dilediğini yapar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O işaret olunan Resuller, biz onların bazısını bazısından efdal kıldık, içlerinden kimi var Allah kelâmına Kelim etti, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı, Meryemin oğlu İsaya da o beyyineleri verdik ve kendisini Ruhul'kudüs ile te'yid eyledik, eğer Allah dilese idi bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o beyyineler geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi, ve lâkin ıhtilâfa düştüler kimi iman etti kimi küfür, yine Allah dilese idi birbirlerinin kanına girmezlerdi ve lakin Allah ne isterse yapar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz, o işaret edilen peygamberlerden kimini kiminden üstün kıldık. İçlerinden kimi ile Allah konuştu, kimini de daha yüksek derecelere çıkardı. Meryem oğlu İsa'ya da o açık delilleri ve mucizeleri verdik ve kendisini Cebrail ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onlardan sonraki milletler kendilerine o açık deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler, kimi inandı, kimi inkar etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Ne varki Allah, dilediğini yapar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu'l- Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
Gültekin Onan = İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan Tanrı'nın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhul'l-Kudüs ile destekledik. Şayet Tanrı dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen (ümmet)ler birbirlerini öldürmezdi. Ancak, ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi küfretti. Tanrı dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Tanrı dilediğini yapandır.
Harun Yıldırım = İşte o rasuller ki biz bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendisiyle konuştuğu vardır. Bazısını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık deliller verdik ve onu Ruhu'lKudüs ile destekledik. Allah dileseydi onlardan sonrakiler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak ihtilafa düştüler; böylece onlardan kimi iman etti, kimi de küfre girdi. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
Hasan Basri Çantay = (Bu sûrede zikredilen) o peygamberler (yok mu?) biz onların kimine kiminden üstün meziyyetler verdik. Allah onlardan biri ile söyleşmiş, birini de birçok derecelerle yükseltmişdir. Meryem'in oğlu İsa'ya o beyyineleri (açık âyetleri, burhanları, mu'cizeleri) biz verdik ve onu Ruhul kuds (Cebrâîl) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi onların arkasındaki (ümmet) ler, kendilerine o apaçık bürhanlar geldikten sonra, birbirini öldürmez (ler) di. Fakat ihtilâfa düşdüler. Binnetîce onlardan kimi îman etdi, kimi küfre sapdı. Eğer Allah dileseydi birbirini öldürmezlerdi. Şu var ki Allah ne dilerse yapar.
Hayrat Neşriyat = İşte bu peygamberler ki, (biz) onların bazı sını bazısına üstün kıldık. İçle rinden kimi var ki, Allah (onunla bizzat) ko nuşmuş, bazıla rını da dereceler le yükseltmiştir. Mer yem oğlu Îsâ’ya ise apaçık delil ler (mu'cize ler) verdik ve onu Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) ile takviye ettik. Hâlbuki Allah dileseydi, onlar dan son raki ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi; fa kat (kullarını hayra ve şerre kābil kılarak, irâ de lerinde serbest bı rak tığı için) ihtilâfa düştüler. Bunun ü zerine onlardan bir kısmı îmân etti, bir kısmı da inkâretti. Hâlbuki Allah dileseydi (onlar aslâ) bir bir lerini öldürmez lerdi; fakat Allah, dilediğini yapar.
İbni Kesir = Şu peygamberler onlardan kimini kiminden üstün kıldık. Allah, onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik. Ve onu Ruh'ul-Kudüs ile destekledik. Eğer Allah dilesydi; onların arkasındakiler; kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilafa düştüler, sonra onlardan kimi inandı, kimi de inkar etti. Allah dileseydi; birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak Allah, istediğini yapar.
Kadri Çelik = İşte bu peygamberler; bir kısmını, diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği, derecelerle yükselttikleri vardır. Ve Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik, onu Ruh'ul Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Allah dileseydi, apaçık belgeler kendilerine geldikten sonra, peygamberlerin ardından birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler, kimi iman etti, kimi küfre saptı. Allah dileseydi (ihtilafa düştüklerinde bile) birbirlerini öldürmezlerdi, lakin Allah istediğini yapar.
Muhammed Esed = Bu elçilerin bazılarına diğerlerinden daha fazla meziyetler bahşettik: İçlerinden kimi ile Allah (bizzat) konuşmuş, kimini de daha üst derecelere yükseltmiştir. Biz, Meryem oğlu İsa'ya hakikatin tüm kanıtlarını bahşettik ve o'nu kutsal ilham ile destekledik. Ve eğer Allah dileseydi, o (elçiler)den sonra gelenler, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra birbirleriyle çatışmazlardı; ancak (vaki olduğu üzere) onlar karşıt görüşlere kapıldılar ve bazıları imana ererken diğerleri hakikati inkara yöneldi. Buna rağmen Allah dileseydi, birbirleriyle çatışmazlardı. Ama Allah dilediğini yapar.
Mustafa İslamoğlu = Söz konusu elçilerden her birine diğerinden farklı meziyetler bahşettik. Onlardan kimisiyle Allah konuşmuş, kimisini de yüce mertebelere çıkarmıştır. Meryem oğlu İsa'ya da hakikatin apaçık belgelerini verdik ve onu mukaddes ruh ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onların ardından gelenler, kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Ne ki onlar ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi de inkar etti. Eğer Allah dileseydi birbirlerinin kanına girmezlerdi, fakat Allah dilediğini yapar.
Ömer Nasuhi Bilmen = O resûller yok mu, Biz onların bazılarını bazıları üzerine tafdil ettik. Onlardan kimi vardır ki, Allah Teâlâ onunla mükâlemede bulunmuştur. Bazılarına da yüksek dereceler vermiştir. Meryem'in oğlu İsa'ya da beyyineler verdik ve onu Rûhu'lKudüs ile teyid eyledik. Eğer Allah Teâlâ dileseydi onlardan sonrakiler, kendilerine o beyyineler geldikten sonra birbirini öldürüp durmazlardı. Fakat ihtilâfa düştüler, artık onlardan kimi imân etti ve onlardan kimi de kâfir oldu ve eğer Allah Teâlâ dilemiş olsaydı mukatelede bulunmazlardı ve lâkin Hak Teâlâ neyi irâde ederse onu yapar.
Ömer Öngüt = Biz o peygamberlerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimileri ile konuşmuş, bazılarının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da açık mucizeler verdik ve onu kudsî ruhla destekledik. Allah dileseydi, onlardan sonra gelenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat onlar ihtilâfa düştüler. Kimileri inandı, kimileri de küfre saptı. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
Şaban Piriş = İşte, bu peygamberlerdir ki biz, onların bir kısmını bir kısmından üstün kıldık. Allah, onlardan bir kısmıyla konuşmuş ve bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler verdik ve O’nu Ruhu'l- Kudüs ile destekledik. Allah dilemiş olsaydı, kendilerine açık belgeler geldikten sonra o peygamberlerin ardından gelenler birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat, onlar ihtilafa düşüp bir kısmı iman etti, bir kısmı da kafir oldu. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat, Allah, dilediğini yapar.
Sadık Türkmen = Işte peygamberler! Biz, onlardan birine diğerinden farklı imkanlar verdik. İçlerinden, Allah’ın konuştukları da vardır. Bir kısmını da farklı kabiliyette yarattık. Meryem oğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’lKudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi (hür irade vermeseydi), bunların arkasından gelen(millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi (hür, özgür bırakmasaydı), birbirlerini öldürmezlerdi. Lakin Allah dilediğini yapar.
Seyyid Kutub = İşte şu peygamberler. Bunların bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan kimileri ile Allah konuştu, kimilerini de derecelerce yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik, O'nu Ruh-ul Kuds aracılığı ile destekledik. Eğer Allah öyle dileseydi, bu peygamberlerin arkasından gelen ümmetler, kendilerine açık belgeler geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat onlar anlaşmazlığa düştüler. Onlardan kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah öyle dileseydi, onlar birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah neyi dilerse onu yapar.
Suat Yıldırım = Biz, o peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Allah onlardan bazısına hitap buyurdu, bazısını birçok derecelerle yükseltti. Meryem’in oğlu Îsâ’ya da o açık belgeleri, mûcizeleri verdik ve onu Rûhulkudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onların peşlerinden gelenler kendilerine açık delillerin gelmesine rağmen, birbirleriyle savaşmazlardı. Lâkin ihtilâfa düştüler de onlardan bir kısmı iman, bir kısmı ise inkâr etti. Şayet Allah dileseydi onlar birbirleri ile savaşmazlardı, lâkin şu var ki Allah dilediği her şeyi yapar.
Süleyman Ateş = İşte o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Allâh onlardan kimine konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık deliller verdik ve onu Ruh'ül-Kudüs ile destekledik. Allâh dileseydi onların arkasından gelen milletler, kendilerine açık deliller gelmiş olduktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler, onlardan kimi inandı, kimi de inkâr etti. Allâh dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allâh dilediğini yapar.
Tefhim-ul Kuran = İşte bu peygamberler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudûs'le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen (ümmet) ler, birbirlerini öldürmezdi. Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi de küfretti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapandır.
Ümit Şimşek = İşte bu peygamberlere Biz birbirinden farklı üstünlükler verdik. Onlardan kimiyle Allah bizzat konuştu; bazılarını da derece derece yükseltti. Meryem oğlu İsa'ya ise apaçık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Eğer Allah dileseydi, onlardan sonra gelenler, kendilerine bu kadar açık deliller ulaşmışken birbirleriyle çatışmazlardı. Lâkin anlaşmazlığa düştüler ve onlardan iman eden de oldu, inkâr eden de. Allah dileseydi onlar birbirleriyle çatışmazlardı; fakat Allah murad ettiği şeyi yapar.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte resuller! Biz onların bazısını bazısına üstün kılmışızdır. Allah, onlardan bazısıyla konuşmuştur. Bazılarını da derecelerle yüceltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık ayetler verdik ve onu Ruhulkudüs'le güçlendirdik. Allah dileseydi, onların ardından gelenler, açık-seçik mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak tartışmaya girdiler de içlerinden bazısı iman etti, bazısı küfre saptı. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki, Allah dilediğini yapıyor.
İskender Ali Mihr = İşte Biz, o resûllerden bir kısmını, diğerlerinin üzerine faziletli kıldık. Allah, onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Ve Biz, Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler verdik. Ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik (doğruladık). Eğer Allah dileseydi, onlardan sonra gelenler, kendilerine beyyineler (ispat vasıtaları) geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin ayrılığa düştüler. O zaman onlardan kimi îmân etti, kimi de inkâr etti. Eğer Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah, dilediği şeyi yapar.
İlyas Yorulmaz = İşte, bu peygamberlerin bir kısmını, bir kısmından üstün yaptık. Allah onlardan bazıları ile konuştuğu gibi, bazılarını da derecelerle yükseltti. Meryem’in oğlu İsa ya açıklayıcı ayetler verdik ve onu vahiy meleği (Cebrail) ile destekledik. Allah dileseydi, elçilerden sonra gelenler, kendilerine doğru ile yanlışı ayıran açıklayıcı ayetler geldikten sonra çatışmazlardı. Fakat (kendi tercihleri ile) ayrılıklara düştüler. Onlardan iman edenler olduğu gibi, gerçekleri inkâr edenler de oldu. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah dilediğini yapar.
Bakara / 254 - Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ şefâah(şefâatun), vel kâfirûne humuz zâlimûn(zâlimûne).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, sizi rızıklandırdığımız şeylerden bir kısmını yoksullara harcayın o gün gelip çatmadan ki o gün ne alış-veriş var, ne dostluk, ne şefaat. Kâfirlere gelince onlardır zâlimler.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan, Allah için harcayın. Ve bilin ki, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, varlık sebebine aykırı davrananlardır.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, ne alışverişin, ne dostluğun, ne de şefaatin olmadığı günden önce, sizi rızıklandırdıklarımızda infak edin (imanınız dolayısıyla karşılıksız bağışlayın). . . Kâfirler (Hakikati inkâr edenler), zâlimlerin (kendi nefsine zarar verenlerin) ta kendileridir.
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, bedel ödeyerek kendinizi kurtaracak pazarlığın olmayacağı, dostluğun ve şefaatin fayda sağlamayacağı bir günün gelmesinden önce, Allah’ın size verdiği rızık ve servetin bir kısmını Allah yolunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayın. Nankörlük ederek fukara hakkını esirgeyenler, işte onlar kendilerine yazık eden zalimlerdir.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce size rızık olarak verdiklerimizden harcayın. Kâfirler ise zalimlerin ta kendileridirler.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler... Onlar zulmedenlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler, ne bir alışverişin, ne bir dostluğun ve ne de bir şefaatın bulunmadığı bir gün (Hesap günü) gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayın. Kâfirler (yok mu), işte onlar zâlimdirler.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alışveriş, dostluk ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yoluna harcayınız. Biliniz ki, hakikati inkâr edenler zâlimlerin ta kendileridir.[41]
Bekir Sadak = Ey inananlar! Alisverisin, dostlugun, sefaatin olmayacagi gunun gelmesinden once sizi riziklandirdigimizdan hayra sarfedin. Inkar edenler ancak yazik edenlerdir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! İçinde hiçbir alım-satım, içten dostluk ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce sizi rızıklandırdığımızdan (Allah için, Allah yolunda) harcayın. İnkarcılar ise hep o haksızlıkta bulunanlardır.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! İçinde hiçbir alış-verişin, dostluğun ve iltimasın bulunmadığı bir gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler zalimlerin ta kendileridir.
Diyanet İşleri (eski) = Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarfedin. İnkar edenler ancak yazık edenlerdir.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir.
Edip Yüksel = İnananlar, ne alışverişin ne dostluğun ve ne de şefaatin (aracılığın) olmadığı gün gelmeden önce size verdiklerimizden dağıtın. İnkar edenler zalimlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler size merzuk kıldığımız şeylerden infak edin: gelmeden evvel bir gün ki onda alım satım yok, dostluk da yok şefaat de yok kâfirler ise hep o zalimlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz mallardan nafaka verin. Kafirler ise hep o zalimlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.
Gültekin Onan = Ey inananlar, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kafirler... Onlar zulmedenlerdir.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kafirler, zalimlerin ta kendileridir.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, içinde ne bir alış veriş, ne bir dostluk, ne de bir şefaat (imkânı) bulunmayan bir gün gelmezden evvel size verdiğimiz rızıkdan (Hak yolunda) harcayın. Kâfirler zulmedenlerin ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! İçinde ne bir alış-veriş, ne bir dostluk, ne de (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat bulunan bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf edin! Kâfirler ise, zâlimlerin ta kendileridir.
İbni Kesir = Ey iman edenler, alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size verdiğim rızıklardan infak edin. Kafirler işte zalimlerin kendileridir.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridirler.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Pazarlığın, dostluğun ve şefaatin geçerli olmayacağı bir Gün gelmeden önce size rızık olarak bağışladığımız şeylerden (Bizim yolumuzda) harcayın. Ve bilin ki hakikati inkar edenler zalimlerin ta kendileridir.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Kendisinde pazarlığın, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmezden önce size rızık olarak bahşettiklerimizden harcayın! Zira nankörler zalimlerin ta kendileridir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân etmiş olanlar! Size rızk olarak verdiğimiz şeylerden infak ediniz. Bir günün gelmesinden evvel ki, onda ne alım satım, ne dostluk, ne de şefaat vardır. O kâfirler ise işte zalim olanlar onlardır.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Ne alış-verişin ne de dostluğun ve ne de iltimasın olmadığı günün gelmesinden önce, size verdiğimiz rızıklardan (Allah için) sarfedin. İnkâr edenler ancak zâlimlerdir.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler, İçinde alışverişin, dostluğun ve de şefaatin olmadığı bir gün gelmezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. İnkar edenler, işte onlar, zalimlerdir.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden, Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.
Seyyid Kutub = Ey müminler, ne alışverişin ne dostluğun ve ne de iltimasın sözkonusu olmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridirler.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, size nasip ettiğimiz şeylerden harcayın! Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefâatin olmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allâh için) harcayın. Kâfirler, zâlimlerin tâ kendileridir.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler, onlar zulmedenlerdir.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerden bağışta bulunun-öyle bir günden önce ki, o günde ne bir alışveriş olur, ne bir dosttan yardım beklenir, ne de kimseden bir şefaat umulur. O günü inkâr edenler ise, zalimlerin tâ kendileridir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman edenler! Alış-verişin, dostluğun, şefaatin olmadığı o gün gelmeden önce size verdiğimiz rızktan infak edip dağıtın. Küfre sapanlar zalimlerin ta kendileridir.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! İçinde, ne bir alışverişin ne bir dostluğun ve ne de bir şefaatin bulunmadığı gün (kıyâmet günü) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infâk edin (Allah için verin). Ve kâfirler, onlar zâlimlerdir.
İlyas Yorulmaz = Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı bir gün gelmezden önce, Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden ihtiyaç sahiplerine verin. Gerçeği inkâr edenler zalimlerin ta kendileridir.
Bakara / 255 - Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu), lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm(nevmun), lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard(ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih(iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard(arda), ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm(azîmu).
Diyanet İşleri = Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir Allah ki ondan başka yoktur tapacak. Diridir, her an yarattıklarını tedbîr ve tasarruf edip durur. Ne uyuklamaya kapılır, ne uykuya dalar. Onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde. Kimdir izni olmadıkça onun yanında şefaate kalkışacak? Önlerindekini de bilir, artlarındakini de. Onun bilgisinden, dilediği miktardan başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri de kaplayıp kucaklamıştır, yeryüzünü de. Göğü, yeri korumak, ona ağır da gelmez. O'dur çok yüce ve çok ulu.
Abdullah Parlıyan = Allah ki, O'ndan başka gerçek ilah yoktur; her zaman diridir. Bütün varlıkların tek yöneten ve gözeteni O'dur. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin yanında kim kime şefaat edebilir? O yarattıklarının geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Oysa O dilemedikçe, insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudret ve egemenliği gökleri ve yeri kaplamıştır. Göklerde ve yerde olanların tümünün korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.
Adem Uğur = Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.
Ahmed Hulusi = Allâh O, tanrı yoktur sadece HÛ! Hayy ve Kayyum (yegâne hayat olan ve her şeyi kendi isimlerinin anlamı ile ilminde oluşturan - devam ettiren); O'nda ne uyuklama (âlemlerden bir an için olsun ayrılık), ne de uyku (yaratılmışları kendi hâline bırakıp kendi Zâtî dünyasına çekilme) söz konusudur. Semâlarda ve arzda (âlemlerdeki tümel ilim ve fiiller boyutunda) ne varsa hepsi O'nundur. Nefsinin hakikati olan Esmâ mertebesinden açığa çıkan kuvve olmaksızın (biiznihi) O'nun indînde kim şefaat edebilir. . . Bilir onların yaşadıkları boyutu ve algılayamadıkları âlemleri. . . O'nun dilemesi (elvermiş olması) olmadıkça ilminden bir şey ihâta edilemez. Kürsüsü (hükümranlık ve tasarrufu {rubûbiyeti}) semâları ve arzı kapsamıştır. Onları muhafaza etmek O'na ağır gelmez. O Alîy (sınırsız yüce) ve Aziym'dir (sonsuz azamet sahibi).
Ahmet Tekin = O Allah’tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O’dur. Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzaktır. Varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran O’dur. Onu ne gaflet basar ne de uyku. Göklerdeki varlıkların ve imkânların hepsi ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O’nun mülkündedir, O’nun tasarrufundadır. O’nun yanında, benzer sıfatların tecellisiyle kudret ve tasarruf kullanan eş bir varlık olmak kimin haddine? Yalnızca O’nun izniyle ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, bildiklerini, bilgi ve idrakları dışında olanı, dünyalarını ve âhiretlerini bilir. Onlar ise, O’nun sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hâkimiyeti, saltanatı, kudreti, otoritesi ve düzeni bütün gökleri ve yeri içine alır. Gökleri ve yeri bir bütünlük içinde tek elden tedbir ile idare etmek, gözetmek, korumak, taahhütlerini yerine getirmek Allah’ı yormaz, Allah’a ağır da gelmez. O şanı yüce Allah pek yüce, pek büyüktür.
Ahmet Varol = Allah, kendinden başka ilah olmayan (ilah)dır. O, sürekli diridir ve yaratıklarını sürekli koruyup gözetendir. Onu ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katında kendisinin izni olmadan kim şefaat edebilir! O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun ilminden dilediği kadarından fazla bir şeyi kuşatamazlar. O'nun Kürsi'si gökleri ve yeri kaplamıştır. [54] Bunları korumak O'na güç gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.
Ali Bulaç = Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
Ali Fikri Yavuz = Allah o Allah’dır ki, kendinden başka hiç bir ilâh (Tanrı) yoktur (Ondan başka ibadete müstahak mâbud yoktur). O ezelî ve ebedî hayat ile bizâtihi (kendiliğinden) diridir, (bâkidir). Zât ve kemâl sıfatlarıyla yaratıkların (mahlûkatın) bütün işlerinde hâkim ve kâimdir, her şey onunla kâimdir. Onu ne bir dalgınlık, ne de bir uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun. Onun izni olmadıkça katında kim şefaat edebilir? O, bütün varlıkların (dünya ve âhirete ait) önlerinde ve arkalarındaki gizli ve aşikâr her şeyini bilir. Onlar (varlıklar-yaratıklar) ise, Allah’ın dilediği kadarından başka, ilâhî ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü (mülk ve saltanatı) gökleri ve yeri çevrelemiş, kaplamıştır. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, ona zorluk ve ağırlık vermez. O, çok yüce, çok büyüktür.
Ali Ünal = Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan başka ilah yoktur; her zaman diridir; bütün varlıkların kendi kendine yeterli kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. O'nun izni olmaksızın katında şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da arkalarında olanı da bilir; O dilemedikçe insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar. Onların korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.[42]
Bekir Sadak = Allah, O'ndan baska tanri olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratiklarini gozetip durandir. Goklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur. O'nun izni olmadan katinda sefaat edecek kimdir? Onlarin islediklerini ve isleyeceklerini bilir, dilediginden baska ilminden hicbir seyi kavrayamazlar. Hukumranligi gokleri ve yeri kaplamistir, onlarin gozetilmesi O'na agir gelmez. O yucedir, buyuktur.
Celal Yıldırım = Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, ancak O vardır; hep diridir O; yarattıklarını kudretiyle tedbiriyle tutup duran O; ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku...... Göktekiler ve yerdekiler O'nun. İzni olmaksızın O'nun katında şefaat edecek olan kim? Yarattıklarının önünde ne var, arkalarında ne var bilir. Onlar ise O'nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. Kürsü'sü (yüce kudret ve saltanatı) gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır. Her ikisini görüp gözetmek O'na ağır gelmez. O, çok yüce ve çok büyüktür..
Cemal Külünkoğlu = Allah, O'ndan başka ilah olmayan, kendisini gaflet ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. O'nun izni olmadıkça O'nun katında kim şefaat edebilir? Kullarının önlerindeki ve arkalarındaki (geçmiş ve gelecekleri, yaptıkları ve yapacakları) ne varsa hepsini O bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır, onları koruyup gözetmek O'na ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.
Diyanet İşleri (eski) = Allah, O'ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.
Diyanet Vakfi = Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.
Edip Yüksel = ALLAH: O'ndan başka tanrı yoktur, Yaşayandır, Sonsuzdur. Kendisini ne dalgınlık ne de uyuklama tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. İzni olmadan kim O'nun katında aracılık edebilir? Onların geçmişini ve geleceğini bilir. Dilediği miktar dışında O'nun bilgisinden hiç bir şeyi kavrayamazlar. Egemenliği gökleri ve yeri kapsamıştır. Onları düzen içinde korumak onu yormaz. O Yücedir, Büyüktür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah, başka tanrı yok ancak o, daima yaşıyan, daima duran tutan hayy-ü kayyum o, ne gaflet basar onu ne uyku, göklerdeki ve yerdeki hep onun, kimin haddine ki onun izni olmaksızın huzurunda şafaat edecek? Onların önlerinde ne var arkalarında ne var hepsini bilir, onlar ise onun dilediği kadarından başka ilm-i ilahîsinden hiç bir şey kavrıyamazlar, onun kürsîsi bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Her ikisini görüb gözetmek ona bir ağırlık da vermez. O öyle ulu, öyle büyük azametlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'dan başka hiç bir tanrı yoktur. O, daima yaşayan, daima duran, bütün varlıkları ayakta tutandır. O'nu ne gaflet basar, ne de uyur. Göklerdeki ve yerdeki herşey O'nundur. O'nun izni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine! Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun hükümdarlığı, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Her ikisini görüp gözetmek, ona bir ağırlık da vermez. O, çok ulu ve çok büyüktür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
Gültekin Onan = Tanrı... O'ndan başka tanrı yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
Harun Yıldırım = Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Hayy’dır, Kayyum’dur. O’nu ne bir uyuklama tutar ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. İzni olmaksızın O’nun katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsisi, gökleri ve yeri kuşatmıştır ve onların muhafazası O'na ağır gelmez. Şüphesiz O, Aliyy’dir, Azim’dir.
Hasan Basri Çantay = Allah (o Allahdır ki) kendinden başka hiç bir Tanrı yokdur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayaat ile) diridir (baakıydir). Zâtiyle ve kemâliyle kaaimdir. (Yaratdıklarının heran tedbîr-ü hıfzında yegâne haakimdir, her şey onunla kaaimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi onun. Onun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek kim miş. O (yaratdıklarının) önlerindekini, arkalarındakini, (yapdıklarını, yapacaklarını, bildiklerini, bilmediklerini, açıkladıklarını, gizlediklerini, dünyalarını, âhiretlerini, hülâsa her şey'ini, her şey'ini) bilir. (Mahlûkatı) onun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şey'i (kaabil değil) kavrayamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamışdır, o kadar) vâsi'dir. Bunların nigehbanlığı Ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyükdür.
Hayrat Neşriyat = Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (hayâtı ezelî ve ebedî olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kaim olan)dır. O’nu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutar. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. İzni olmadan O’nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir? (Onların) önlerindekini ve arkalarındakini (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Hâlbuki (onlar ise) O’nun ilminden, dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Kürsî’si, gökleri ve yeri kaplamıştır; her ikisinin muhâfazası O’na ağır gelmez. Ve O, Aliyy(pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır.
İbni Kesir = Allah O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Hayy ve Kayyum'dur. O'nu dalgınlık ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi de O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Önlerinde ve arkalarında ne varsa bilir. Dilediği kadarından başka O'nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. Kürsi'si gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek O'na ağırlık vermez. O, öyle ulu, öyle yücedir.
Kadri Çelik = Allah, O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, her an yaratıklarını gözetip durandır. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini de bilir. Dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. Egemenliği gökleri ve yeri kaplamıştır ve onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O yücedir, büyük azamet sahibidir.
Muhammed Esed = Allah -O'ndan başka ilah yoktur-; Her zaman diridir, bütün varlıkların kendi kendine yeterli yegane kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa O'nundur. O'nun izni olmaksızın nezdinde şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.
Mustafa İslamoğlu = Allah, kendisinden başka ilah olmayan, mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır; ne gaflet basar O'nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde olan her bir şey O'nundur: O'nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimmiş bakayım? O, kullarının önünde-açıkta olan şeyleri de, ardında-gizli olan şeyleri de bilir; oysa onlar, O dilemedikçe O'nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır; üstelik onları görüp gözetmek O'na güç gelmez: zira yüce ve azametli olan yalnızca O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ ki, O'ndan başka bir mabut yoktur. Hayy-ü Kayyûm olan O'dur. O'nu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ne varsa yerde ne varsa, hep O'nundur. O'nun izni olmaksızın O'nun yanında şefaat edecek olan kimdir? O, mahlukatının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir. Ve O'nun mahlukatı, O'nun dilediğinden başka O'nun malumatından bir şeyi ihata edemezler. O'nun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir. Göklerin ve yerin hıfzı O'na ağır gelmez. Ve en yüce ve en ulu olan da ancak O'dur.
Ömer Öngüt = Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. (Ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir. Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O'nunla kâimdir). O'nu uyuklama da uyku da tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, kullarının işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. O'nun dilediğinden başka, insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O öyle yüce, öyle azametlidir.
Şaban Piriş = Allah, O’ndan başka ilah yoktur. Diri (hayat sahibi) ve yaratıklarının üzerinde gözeticidir. O’nu bir uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan yanında kim şefaat edebilir? Önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun ilminden -dilediği kadarı hariç- hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun otoritesi, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. O, çok yücedir, çok büyüktür.
Sadık Türkmen = Allah kendisinden başka hiçbir İlah olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki herşey, yerdeki herşey O’nundur. İzni olmaksızın, O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri (gözlerinin önünde olanı) ve arkalarındakileri (arkalarında olanı da) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O; göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na zor gelmez. O yücedir, büyüktür.
Seyyid Kutub = Allah O’dur ki kendisinden başka hiç bir ilah yoktur. Hayy ve Kayyum’dur. O’nu dalgınlık ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun ilmi olmadan katında şefaat edecek kimdir? Önlerinde ve arkalarında ne varsa bilir. Dilediği kadarından başka O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. Kürsisi gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek O’na ağırlık vermez. O, öyle ulu, öyle azametlidir.
Suat Yıldırım = Allah o İlâhtır ki Kendisinden başka ilâh yoktur. Haydır, kayyûmdur kendisini ne bir uyuklama, ne uyku tutamaz. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine? Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Mahlûklar ise O’nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez, O öyle ulu, öyle büyüktür.
Süleyman Ateş = Allâh, ki O'ndan başka tanrı yoktur, dâimâ diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefâat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır (O yüce padişah, göklere, yere, bütün kâinâta hükmetmektedir). Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.
Tefhim-ul Kuran = Allah. O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde de, yerde de ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve, arkalarındakini bilir. Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. . O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
Ümit Şimşek = O Allah ki, Ondan başka tanrı yoktur. O Hayydır, Kayyûmdur. Onu ne uyku tutar, ne uyuklama. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Onundur. Onun katında, Onun izni olmadan şefaat edecek kim var?O, kullarının geleceğini de bilir, geçmişini de. Kulları ise, Onun ilminden, ancak Onun dilediği kadarını kavrayabilirler. Onun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır; her ikisini de görüp gözetmek Ona ağır gelmez. O pek yüce, pek büyüktür.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'tan başka ilâh yok. Hayy'dır O, sürekli diridir; Kayyûm'dur O, kudretin kaynağıdır. Ne gaflet yaklaşır O'na ne kendinden geçme ne de uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa yalnız O'nun dur. O'nun huzurunda, bizzat O'nun izni olmadıkça, kim şefaat edebilir! O, insanların önden gönderdiklerini de bilir, arkada bıraktıklarını da!... İnsanlar O'nun bilgisinden, bizzat kendisinin dilediği dışında, hiç bir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmıştır. Göklerin ve yerin korunması O'na hiç de zor gelmez. Aliy'dir O, yüceliği sınırsızdır; Azîm'dir O, büyüklüğü sınırsızdır.
İskender Ali Mihr = Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur (Sadece O vardır). Hayy’dır Kayyum’dur. O’nu ne bir uyuklama ve ne de bir uyku hali tutmaz. Göklerde ve yerde olan herşey O’nundur. O’nun izni olmadan, O’nun katında kim şefaat etme yetkisine sahiptir? Onların önlerinde ve arkalarında olanları (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Ve O’nun lminden, O’nun dilediğinden başka bir şey ihata edemezler (kavrayamazlar). O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Ve o ikisini muhafaza etmek (yerlerin ve göklerin dengesini korumak, gözetmek), Kendisine zor gelmez ve O Alâ’dır (çok yücedir), Azîm’dir (çok büyüktür).
İlyas Yorulmaz = Allah, kendisinden başka ilah olmayan, sonsuz hayat sahibi ve âlemlerde var olanları düzenleyip idare edendir. O’nda ne dalgınlık vardır, nede O nu uyku tutar. Göklerde ve yerde olanların tümünün sahibi de O dur. O halde O’ndan izin almadan, O’nun katında (hesaba çektiği kulları hakkında bilmediği bir şeyler varda, Allah’a hatırlatmak için) aracı olup, arka çıkacak (şefaat edecek) kimdir? O kullarının önünde olanları (yaptıklarını) da, arkalarında olanları (yapmaları gerekenleri yapmadıklarını) da bilir. O nun kendisi hakkında ki bilgiye, ancak O nun bildirdiğinden başkasına ulaşamazlar, ama O nun ilmi (kürsüsü) her şeyi kuşatır, göklerin ve yerlerin bilgisini muhafaza etmek, asla ona ağır gelmez. Zira O en yüce ve en büyük olandır.
Bakara / 256 - Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dinde zor yok. Gerçekten de doğru yolla azgınlık apaçık meydana çıkmıştır. Kim putları inkâr edip Tanrı'ya inanırsa şüphe yok, öyle sağlam bir kulpa yapışmıştır ki hiç kopmaz o ve Allah her şeyi duyar, bilir.
Abdullah Parlıyan = Artık dine girmekte baskı ve zorlama yoktur. İslâm yeryüzünde duyulup bilinmek suretiyle doğruluk, sapıklıktan ayrılıp belli olmuştur. O halde şeytânî güçlere ve düzenlere uymayı reddedenler ve Allah'a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam kulp olan İslâm'a tutunmuşlardır. Zira Allah herşeyi işitendir, herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.
Ahmed Hulusi = "DİN"de (Allâh yaratısı sistem ve düzeni {Sünnetullah} kabul konusunda) zorlama yoktur! Rüşd (Hakikat en olgun hâliyle) ortaya çıkmış, sapık fikirlerden ayrılmıştır. Kim Tagut'u (gerçekte var olmayıp vehim yollu var sanılan kuvvelere tapınmayı) terk eder, (varlığını oluşturan) Allâh'a (Esmâ'sına) iman ederse, kesinlikle o kopması mümkün olmayan, hakikatindeki sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allâh Semi' ve Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Din ve vicdan hürriyeti, baskıyla, zorbalıkla tahdit edilemez. Kimse baskıyla, tehditle İslâm dinine girmeye zorlanamaz. Hak, doğru, huzurlu ve aydınlık yol, sonu pişmanlıkla biten, haince düşünceler içeren, helake maruz sapık yollardan ayırt edilerek iyice açıklanmıştır.Her kim, putlaştırılmış, zalim, azgın diktatörlerle, idarelerle şeytanî güçlerle, tağut ile ilişiğini keser, geçmişin kirlerinden arınarak Allah’a, Allaha imanın gerektirdiği esaslara iman ederse, sağlam, kopması mümkün olmayan bir kulpa, İslâm’a yapışmış, hukukun üstün, hakkın ve adaletin belirleyici güç olduğu en güvenli bir topluma, İslâm toplumuna katılmış olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır. Kim Tağut'u inkar edip Allah'a iman ederse en sağlam kulpa yapışmış olur. [55] Onun kopması sözkonusu değildir. Allah duyandır, bilendir.
Ali Bulaç = Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Cizye vermeyi kabul eden kitap ehlini (kâfirleri), İslâm dinine girmek için zorlamak ve onlara cebretmek yoktur. İman ile küfür, kesin olarak meydana çıkmıştır. Artık kim, azgınlığa ve sapıklığa sevkedenleri tanımayıpta Allah’a iman ederse, o muhakkak ki, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemâliyle işitici ve bilicidir. (bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimenin hükmü kıtal âyeti kerimesinin nâzil olmasıyla nashedilmiş, kaldırılmıştır.)
Ali Ünal = Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Dinde zorlama yoktur. Artık doğru, yanlıştan ayrılmıştır. O halde tâğûtu/insanı Allah'tan uzaklaştıran her şeyi inkâr edip Allah'a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam kulpa tutunmuşlardır. Zira, Allah her şeyi işitendir; her şeyi bilendir.[43]
Bekir Sadak = Dinde zorlama yoktur; artik hak ile batil iyice ayrilmistir. putlari inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen saglam bir kulpa sarilmistir. Allah isitendir, bilendir.
Celal Yıldırım = Dinde hiçbir zorlama yoktur. Şüphesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır serden, imân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır. Artık kim Hakk'a yönelir de ilâhî sınırları aşan sapıklık ve bilgisizliği, azgınlık ve aşırılığı tanımıyarak Allah'a inanırsa, gerçekten o kopmak nedir bilmeyen en sağlam kulpa tutunup yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.
Cemal Külünkoğlu = Dinde (iman etmede/İslam'a girmede) zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış (hak ile batıl, iman ile küfür) birbirinden ayrılmıştır. Böylece, şeytani düzenlere (uymayı) reddedenler ve Allah'a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam bir kulpa/tutamağa yapışmıştır. Allah (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır. Tağutu (saptırıcıları) inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir.
Diyanet Vakfi = Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.
Edip Yüksel = Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk, sapıklıktan ayrılmıştır. Kim ki tağutu (despotları ve şeytani doktrinleri) inkar edip ALLAH'a inanırsa, kopmaz ve sağlam bir bağa yapışmıştır. ALLAH İşitir, Bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dinde ikrah yok, rüşd, dalâlden cidden ayrıldı, artık her kim Taguta küfredib Allaha iman eylerse o işte en sağlam tutamağa yapışmıştır, öyle ki onun için kopmak yok, Allah işidir, bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan kesin olarak ayrılmıştır. Artık her kim Tağut'a küfredip Allah'a iman ederse, işte o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, işitir, bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
Gültekin Onan = Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Kuşkusuz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp (yekfür) Tanrı'ya inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Tanrı işitendir, bilendir.
Harun Yıldırım = Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk sapıklıktan apaçık iyice ayrılmıştır. Artık kim tağutu tekfir edip Allah'a iman ederse muhakkak kopması olmayan sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Şüphesiz Allah Semi'dir, Alîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Dînde zorlama yokdur. Hakıykat, îman ile küfr apaçık meydana çıkmışdır. Artık kim şeytanı tanımayıp da Allaha îman ederse o, muhakkak ki kopması (mümkin) olmayan en sağlam kulpa yapışmışdır. Allah hakkıyle işidici, (her şey'i) kemâliyle bilicidir.
Hayrat Neşriyat = Dîn(e girme)de zorlama yoktur; îman küfürden şübhesiz iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğûtu (Allah’ın yerine tuttukları herşeyi) inkâr edip Allah’a îmân ederse, böylece şübhesiz kopmayan çok sağlam kulpa tutunmuştur! Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.
İbni Kesir = Dinde zorlama yoktur. Gerçekten hak, batıldan iyice ayrılmıştır. Tağut'u inkar edip, Allah'a inanan kimse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Ve Allah, Semi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Dinde zorlama yoktur; artık hidayetle dalalet birbirinden iyice ayrılmıştır. Tağutu inkâr edip Allah'a iman eden kimse, böylece kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.
Muhammed Esed = Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır: O halde, şeytani güçlere ve düzenlere (uymayı) reddedenler ve Allah'a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede tutunmuşlardır: Zira Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu halde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah'a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık her kim şeytana küfreder, Allah Teâlâ'ya imânda bulunursa kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur ve Allah Teâlâ semîdir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kim Tağut'u inkâr edip de Allah'a iman ederse muhakkak ki o kopması mümkün olmayan en sağlam bir kulpa sımsıkı sarılmış olur. Allah işitendir, bilendir.
Şaban Piriş = Dinde zorlama yoktur. Hak yol, batıl yoldan apaçık ayrılmıştır. Kim tağutu tanımayıp, Allah’a iman ederse, muhakkak ki o (kimse) kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Sadık Türkmen = Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde, kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Kim Tağut'u, azgınlığı reddederek Allah'a inanırsa kopması sözkonusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi işitir, herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir.
Süleyman Ateş = Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğût (şeytân)ı inkâr edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
Ümit Şimşek = Dinde zorlama yoktur; artık doğru ile eğri birbirinden ayrılmıştır. Artık kim tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, kopmaz ve kırılmaz, sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah ise herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Dinde baskı - zorlama - tiksindirme yoktur. Doğru ve güzel olan, çirkinlik ve sapıklıktan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâğuta sırt dönüp Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.
İskender Ali Mihr = Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Dinde zorlama yoktur. (Allah hakkındaki tanıtıcı bilgilerden sonra) Kim, Allah’a karşı isyan eden azgınları reddeder de, Allah’a iman ederse, sapasağlam, asla kopmayan bir kulpa tutunmuş olur. Allah işiten ve bilendir.
Diyanet İşleri = Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah, dostudur inananların. Onları karanlıklardan ışığa çıkarır. İnanmayanlarınsa dostları Şeytan'dır, onları ışıktan karanlıklara götürür. Onlardır ateş ehli, onlardır orada ebedî kalanlar.
Abdullah Parlıyan = Allah iman edenlerin dostu ve destekcisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Oysa Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin dost ve destekçileri ise onları aydınlıktan çıkarıp derin karanlıklara iterek doğru yoldan çeviren azgınlar ve şeytânî güçlerdir. İşte onlar ateşe tam layıktırlar, onlar orada ebedi kalacaklardır.
Adem Uğur = Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.
Ahmed Hulusi = Allâh iman edenlerin Veliyy'idir; onları zulmattan (karanlıklardan - hakikat bilgisizliğinden) Nur'a (ilmin aydınlığında hakikati görmeye) çıkartır. Fiilen küfür (hakikati inkâr) hâlinde olanlara gelince; onların velîsi Tagut'tur (gerçekte var olmayıp var sandıkları kuvveler, fikirler), onları nurdan zulmete dönüştürür. İşte onlar, ateş ehli (sonuçta yanmaya mahkûm) kişilerdir. Onlar o şartlarda sonsuza dek kalıcıdırlar.
Ahmet Tekin = Allah, iman edenlerin velisi, koruyucusu, emrinde oldukları otoritedir. Onları şüphe, inkâr ve cehalet karanlıklarından, hidayet, iman ve ilim aydınlığına, nura çıkarır.Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuuraltına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin velileri de putlaştırılmış, zalim, azgın diktatörler, idareler şeytanî güçlerdir, tâğuttur. Onları hidayet, iman ve ilim aydınlığından, nurdan; şüphe, inkâr ve cehalet karanlıklarına götürürler. Onlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî kalırlar.
Ahmet Varol = Allah iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise Tağut'tur; onları aydınlıktan karanlıklara sokarlar. Bunlar cehenneme atılacak olanlardır. Onlar orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.
Ali Bulaç = Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Allah, iman edenlerin yardımcısıdır. Onları dâlâlet karanlıklarından (kurtarıp) hidayet nûruna çıkarır. Kâfirlerin dostları ise şeytanlardır. Kendilerini nurdan (ayırıp) karanlıklara sokarlar, işte bunlar cehennemliktirler; orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
Ali Ünal = Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tâğûttur; onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada uzun süreli kalırlar.
Bekir Sadak = Allah inananlarin dostudur, onlari karanliklardan aydinliga cikarir. Inkar edenlerin ise dostlari azgin putlardir. Onlari aydinliktan karanliklara suruklerler. Iste onlar cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardir. *
Celal Yıldırım = Allah, İmân edenlerin dost ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dost ve yardımcıları sapık azgınlardır, bâtılı temsîl edenlerdir. Onları aydınlık (hak dinin nûrun)dan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar Cehennem yaranlarıdır ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
Cemal Külünkoğlu = Allah, inananların dostu ve koruyucusudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkârcıların dostları da (Allah'tan uzaklaştıran ve O'nun emirlerini icra etmekten alıkoyan) şeytani güçlerdir. Onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür(ler). İşte onlar cehennem halkıdırlar. Onlar orada devamlı kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin ise dostları tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardır.
Diyanet Vakfi = Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.
Edip Yüksel = ALLAH inananların egemeni ve dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise azgın kişilerdir; onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalıcıdır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah iman edenlerin velisidir onları zulümattan nura çıkarır, küfredenlerin ise velileri Taguttur onları nurdan zulümata çıkarırlar, onlar işte eshabı nar, hep orada kalacaklardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah, iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnanmayanların dostları ise Tağut'tur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennemliklerdir, hep orada kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.
Gültekin Onan = Tanrı, inananların velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; kafirlerin velisi ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateşin halkıdırlar; onda süresiz kalacaklardır.
Harun Yıldırım = İman edenlerin velisi Allah'tır; onları karanlıklardan nura çıkarır. Kafirlerin velileri ise tağuttur; onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateş halkıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = Allah îman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardan (kurtarıp) nura çıkarır. Küfredenlerin dostları ise şeytandır. O da kendilerini nurdan (ayırıb) karanlıklara çıkarır. Onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere, ebedî kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = Allah, îmân edenlerin dostudur, onları zulümâttan (küfür karanlıklarından) nûra(îmâna) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları ise tâğuttur (Allah’ın yerine tuttukları şeylerdir), onları nûrdan zulümâta çıkarırlar. İşte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Allah, inananların dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Küfredenlerin dostları ise Tağut'tur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateş yaranıdır. Onlar orada temelli kalacaklardır.
Kadri Çelik = Allah iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanların velileri ise tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar onda temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = Allah inanç sahiplerine yakındır, onları koyu karanlıktan aydınlığa çıkarır; oysa hakikati inkara şartlanmış olanlara yakınlık gösterenler onları aydınlıktan çıkarıp derin karanlığa iten şeytani güçlerdir: İçinde yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkum olanlar da işte böyleleridir.
Mustafa İslamoğlu = Allah'tır iman edenlerin velisi: onları (kalp gözünü kör eden) karanlıklardan (iç) aydınlığa çıkarır. Küfreden kimselerin velileri ise şeytani güç odaklarıdır: onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara iterler. İşte onlar ateşin sakinleridirler, onlar orada kalıcıdırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ imân edenlerin velîsidir. Onları zulmetlerden nûra çıkarır. Kâfir olanların velîleri ise tağuttur. Onları nûrdan zulmetlere çıkarırlar. İşte onlar cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî olarak kalan kimselerdir.
Ömer Öngüt = Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan kurtarıp nura çıkarır. İnkâr edip kâfir olanların dostları ise Tağut'tur. Onları nurdan alıp karanlıklara götürür. İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfredenlerin velileri ise tağuttur. Onları aydınlıktan, karanlığa çıkarırlar. İşte onlar, ateş arkadaşlarıdır. Orada sürekli olarak kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Gerçekleri bildikleri halde gizleyenlerin velileri (yöneticileri) ise, tağuttur (din adamlarıdır). (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada sonsuz kalıcıdırlar.
Seyyid Kutub = Allah müminlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise Şeytan ve yardakçılarıdır. Bunlar, onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. Onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.
Suat Yıldırım = Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağutlar olup onları aydınlıktan karanlıklara götürürler. İşte onlar cehennemlik kimselerdir ki orada ebedî kalacaklardır.
Süleyman Ateş = Allâh, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. kâfirlerin dostları da tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi) dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; küfredenlerin velileri ise tağut'tur. Onları da nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süreki olarak kalacaklardır.
Ümit Şimşek = Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostu da tâğutlardır ki, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. Onlar ateş ehlidir; orada ebedî olarak kalacaklardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah, iman sahiplerinin Velî'sidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların dostları tağuttur ki, kendilerini nurdan karanlıklara çıkarır. Bunlar cehennemin dostlarıdır. Orada sürekli kalacaklardır onlar.
İskender Ali Mihr = Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Allah iman edenlerin koruyup gözeteni (velisi) dir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Gerçeği inkâr edenlerin velileri de Allah’a karşı azgınlık yapanlar olup, kendilerine sığınanları aydınlıklardan karanlıklara çıkarırlar. İşte ateşe girecek olanlar bunlardır ve orada sürekli kalacaklardır.
Bakara / 258 - E lem tera ilellezî hâcce ibrâhîme fî rabbihî en âtâhullâhul mulk(mulke), iz kâle ibrâhîmu rabbiyellezî yuhyî ve yumîtu, kâle ene uhyî ve umît(umîtu), kâle ibrâhîmu fe innallâhe ye’tî biş şemsi minel maşrıkı fe’ti bihâ minel magribi fe buhitellezî kefer(kefere), vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendisine Allah'ın saltanat verdiği kişinin, İbrahîm'le çekişmeye başladığını görmedin mi? O zaman İbrahîm, benim Rabbim diriltir, öldürür demişti. O, ben de diriltirim, öldürürüm dedi. İbrahîm dedi ki: Şüphe yok ki Allah, güneşi doğudan çıkarmada, sen batıdan doğdur. İnanmayan, bu söze şaşırıp kalmıştı. Allah zâlim kavmi doğru yola sevketmez ki.
Abdullah Parlıyan = Başka bir dayanağı olmadan Allah kendisine hükümdarlık bağışladığı için İbrahim ile Rabbi hakkında münakaşa eden o hükümdarı görmez misin? Hani İbrahim: “Rabbim hayat veren ve öldürendir” demişti de, O: “Ben de hayat verir ve öldürürüm.” demişti. Bunun üzerine İbrahim: “Allah güneşi doğudan doğduruyor, öyleyse sen de batıdan doğdur” demişti de, bunun üzerine Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden o kâfir hükümdar, şaşırıp donakalmıştı. Allah varlık sebebine aykırı davranan böyle kimseleri asla hidayete erdirmez.
Adem Uğur = Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabbim hayat veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.
Ahmed Hulusi = Allâh, kendisine hükümdarlık verdiği için, İbrahim ile Rabbi konusunda tartışanı görmedin mi? İbrahim: "Benim Rabbim O'dur ki diriltir ve öldürür" dediğinde, o da :"Ben de diriltir ve öldürürüm" dedi. İbrahim: "Allâh Güneş'i doğudan doğduruyor, hadi sen batıdan doğdur bakalım" dediğinde ise, o kâfir (hakikati örten) apışıp kaldı! Allâh zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.
Ahmet Tekin = Allah kendisine zenginlik ve saltanat verdiği için, şımararak, Rabbi hakkında deliller getirerek İbrâhim’le tartışanı, diktatör Nemrud’u görmüyor musun? İbrahim:'Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rabbim, hayat veren ve eceller gelince ölümü gerçekleştirendir' dedi. Nemrud:'Ben de hayat veririm ve ölümü gerçekleştiririm' diye karşılık verdi. İbrâhim:'Allah güneşi doğudan doğduruyor. Haydi sen de batıdan doğdur' dedi. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhüdünü, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuuraltına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden Nemrud şaşırıp kaldı. Allah, inkârı, isyanı alışkanlık haline getirmiş, zâlim, müşrik bir kavmi, hidayete, doğru yola sevketme lütfunda bulunmayacak.
Ahmet Varol = Allah kendisine hükümdarlık verdi diye, İbrahim'le Rabbi hakkında tartışmaya gireni görmedin mi? İbrahim: 'Benim Rabbim dirilten ve öldürendir' dediğinde 'Ben de diriltir ve öldürürüm' demişti. Bunun üzerine İbrahim: 'Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir bakalım' deyince o inkar eden şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
Ali Bulaç = Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Ali Fikri Yavuz = Allah, kendisine saltanat ve mülk verdi diye (azarak) İbrahim ile Rabbi hakkında mücadele eden Nemrud’u görmedin mi? İbrahim ona; “- Benim Rabbim (kudreti ile) hem diriltir, hem öldürür.” dediği vakıt o Nemrud; “- Ben de diriltir, öldürürüm.” demişti. İbrahim (Aleyhisselâm); “- Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir” söyleyince, o küfreden Nemrud şaşırıp tutuldu. Allah zâlimler kavmini muvaffak etmez. (Nemrud öldürülmesi gereken bir kimseyi azâp edip, bir suçsuzu da öldürmek suretiyle, kendisinin gûya diriltmeye ve öldürmeye kâdir olduğunu Hazreti İbrahim’e karşı söylediği rivayet edilir.”)
Ali Ünal = Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
Bayraktar Bayraklı = Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya gireni görmedin mi? İşte o zaman İbrâhim, “Rabbim hayat veren ve öldürendir” demişti. O da, “Hayat veren ve öldüren benim” demişti. İbrâhim, “Allah güneşi doğudan getirmekte, haydi sen de onu batıdan getir” deyince kâfir apışıp kaldı. Allah zâlimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Bekir Sadak = Allah kendisine hukumranlik verdi diye Ibrahim ile Rabbi hakkinda tartisani gormedin mi? Ibrahim: «Rabbim, dirilten ve oldurendir» demisti. «Ben de diriltir ve oldururum» dedi; Ibrahim, «suphesiz Allah gunesi dogudan getiriyor, sen de batidan getirsene» dedi. Inkar eden sasirip kaldi. Allah zulm eden kimseleri dogru yola eristirmez.
Celal Yıldırım = Kendisine Allah (kendi hikmet ve sünneti gereği) mülk verdi diye (ölçüsüzlük ve aşırılık göstererek) İbrahim ile Rabbi hakkında hüccet getirme yarışına kalkışıp tartışanı görmedin mi ? İbrahim ona : «Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür» deyince, o: «Ben de diriltir ve öldürürüm» demişti. İbrahim bu defa : «Allah şüphesiz ki güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir» deyince, o küfreden sapık şaşırıp kalmış (cevap veremez olmuştu). Öyle ya, Allah haksızlık içinde olan milleti, doğru yolu bulmada başarılı kılmaz.
Cemal Külünkoğlu = Allah kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile münakaşa eden (Nemrut')u görmedin mi (ondan haberin olmadı mı)? Hani İbrahim: “Benim Rabbim hem diriltir hem de öldürür” demişti. O (Nemrut) da: “Ben (de) yaşatır ve öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim: “Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir” demişti. Bunun üzerine kâfir apışıp kalmıştı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola ulaştırmaz.
Diyanet İşleri (eski) = Allah kendisine mülk verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: 'Rabbim, dirilten ve öldürendir' demişti. 'Ben de diriltir ve öldürürüm' dedi; İbrahim, 'Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene' dedi. İnkar eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.
Diyanet Vakfi = Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabbim hayat veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.
Edip Yüksel = ALLAH kendisine hükümdarlık verdiği halde, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan dikkatini çekmedi mi? İbrahim, 'Benim Rabbim O'dur ki yaşatır ve öldürür,' deyince, 'Ben de yaşatır ve öldürürüm,' demişti. İbrahim, 'ALLAH güneşi doğudan getiriyor. Sen de batıdan getirsene,' deyince inkarcı adam şaşırıp kalmıştı. ALLAH zalim toplumu doğruya iletmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Baksana ona: O, kendine Allah meliklik verdi diye İbrahime rabbı hakkında huccet yarışına kalkana, İbrahim ona «benim rabbım o kadirı kayyumdur ki hem diriltir hem öldürür» dediği vakit «ben diriltirim ve öldürürüm» demişti, İbrahim: «Allah güneşi Meşrıktan getiriyor, haydi sen onu Mağribden getir» deyiverince o küfreden herif dona kaldı, öyle ya: Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Baksana, Allah kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya kalkana! İbrahim ona: «Benim Rabbim, hem dirilten hem öldürendir.» dediği zaman, O: «Ben, diriltir ve öldürürüm.» demişti. İbrahim: «Allah, güneşi doğudan doğduruyor, haydi, sen de batıdan getir!» deyince, o inkarcı herif donakaldı. Öyle ya, Allah zulmedenleri muvaffak etmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ona: «Benim Rabbim odur ki, hem diriltir, hem öldürür.» dediği zaman: «Ben de diriltir ve öldürürüm.» demişti. İbrahim: «Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!» deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
Gültekin Onan = Tanrı kendisine mülk verdi diye rabbi konusunda İbrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim rabbim diriltir ve öldürür" demişti. O da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Kuşkusuz Tanrı güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o kafir böylece afallayıp kalmıştı. Tanrı zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Harun Yıldırım = Allah’ın kendisine mülk vermesi ile Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? İbrahim: “Rabbim dirilten ve öldürendir." dediği zaman: “Ben de diriltir ve öldürürüm!?” demişti. İbrahim: “Muhakkak Allah güneşi doğudan getiriyor sen de onu batıdan getirsene!" dedi de o kafir şaşırıp kaldı. Doğrusu Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Hasan Basri Çantay = Allah kendisine mülk (-ü saltanat) verdiği için (şımararak) İbrâhîm ile, Rabbi hakkında, çekişeni görmedin mi? Hani İbrahim: «Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür» deyince o: «Ben de diriltir, öldürürüm» demişdi. İbrâhîm: «Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir» deyince ise o kâfir şaşırıb (ve tutulub) kalmışdı. Allah zaalimler güruhunu muvaffak etmez.
Hayrat Neşriyat = Allah kendisine saltanat verdi diye (gururlanarak) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışanı (Nemrud’u) görmedin mi? O zaman İbrâhîm (ona): 'Rabbim, hayat veren ve öldürendir!' demişti. (O ise:) 'Ben (de) hayat verir ve öldürürüm!' dedi. İbrâhîm (bununüzerine): 'İşte şübhesiz Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi (sen de) onu batıdan getir!' dedi de artık o inkâr eden şaşırıp kaldı. Çünki Allah, zâlimler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.
İbni Kesir = Allah kendisine mülk verdiği için, Rabbı hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani Rabbım öldüren ve diriltendir, deyince , o; ben de diriltir ve öldürürüm, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirir. Haydi sen de onu batıdan getir, deyince o küfreden herif, apışıp kaldı. Allah, zalimler güruhunu hidayete erdirmez.
Kadri Çelik = Allah kendisine hükümranlık verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Rabbim dirilten ve öldürendir” dediğinde, “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene” dedi. Küfre sapan kimse şaşırıp kaldı. Allah zulüm eden kimseleri hidayete eriştirmez.
Muhammed Esed = Sırf Allah kendisine hükümdarlık bağışladığı için İbrahim ile Rabbi hakkında münakaşa eden o (hükümdar)dan haberin yok mu? Hani İbrahim: "Rabbim hayat veren ve ölüm dağıtandır!" demişti. Hükümdar cevap vermişti: "Ben (de) hayat verir ve ölüm dağıtırım!" İbrahim: "Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur!" demişti. Bunun üzerine, hakikati inkara şartlanmış olan o kişi hayretler içinde kaldı: Allah (bile bile) zulüm işleyen toplumu hidayete erdirmez.
Mustafa İslamoğlu = Sırf Allah kendisine hükümranlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim'le tartışan kimseye baksana! O zaman İbrahim demişti ki: "Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir". O cevap verdi: "Ben de hayat verir ve öldürürüm." İbrahim: "Allah güneşi doğudan getirir, hadi sen de onu batıdan getir!" demişti de küfre gömülen herif donakalmıştı: Evet, Allah zulme gömülmüş bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sen görnedin mi Allah Teâlâ kendisine mülk verdiği için İbrahim ile Rabbi hakkında mücadelede bulunanı? O zaman İbrahim: «Rabbim, o Zât-ı zîKudrettir ki, diriltir ve öldürür deyince «Ben de diriltir ve öldürürüm,» demişti. İbrahim: «Şüphe yok ki, Allah Teâlâ güneşi maşrıktan getirir. İmdi sen onu mağrıb tarafından getir,» deyince de o kâfir (acizlikle) şaşkınlaşıp kalmıştı. Ve Allah Teâlâ zalimler gürûhuna hidâyet etmez.
Ömer Öngüt = Allah kendisine hükümranlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür. ” demişti. O da: “Ben de diriltir ve öldürürüm. ” dedi. İbrahim: “Şüphesiz ki Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de onu batıdan getir!” deyince inkâr eden adam şaşırıp kaldı. Allah zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez.
Şaban Piriş = Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? İbrahim: -Rabbim dirilten ve öldürendir, dediği zaman, O da: -Ben de öldürür ve diriltirim demiş. İbrahim de: -Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir! deyince, o küfreden şaşırıp kalmıştı. Allah, zalim topluma doğru yolu göstermez.
Sadık Türkmen = Allah kendisine hükümdarlık verdi diye, (şımarıp böbürlenerek), Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim; “Benim Rabbim diriltir, öldürür” demiş, o da; “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim; “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kalır. Zaten Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Seyyid Kutub = Allah kendisine iktidar verdi diye şımararak İbrahim ile Rabbi hakkında tartışmaya girişen adamı görmedin mi? İbrahim «Benim Rabbim, diriltebilen ve öldürebilendir» deyince adam «Ben de diriltebilir ve öldürebilirim» dedi. Bunun üzerine İbrahim «Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de onu batıdan getir, bakalım» deyince o kâfir adam şaşırıp kaldı, söyleyecek söz bulamadı. Allah zalimleri hidayete erdirmez.
Suat Yıldırım = Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışan kişinin haline bir baksana! İbrâhim ona: "Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır." deyince O: "Ben de yaşatır ve öldürürüm." dedi. Bunun üzerine İbrâhim: "İşte Allah güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de batıdan doğdur bakalım!"der demez kâfir donakaldı. Zaten Allah zalimleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.
Süleyman Ateş = Allâh, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında İbrâhim'le tartışanı görmedin mi? İbrâhim: "Benim Rabbim O'dur ki yaşatır, öldürür" demişti. "Ben de yaşatır, öldürürüm" dedi. İbrâhim: "Allâh, güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!" deyince inkâr eden o adam şaşırıp kaldı. Allâh, zâlim toplumu doğru yola iletmez.
Tefhim-ul Kuran = Allah, kendisine mülk verdi, diye rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: «Benim Rabbim diriltir ve öldürür» demişti; o da: «Ben de öldürür ve diriltirim» demişti. (O zaman) İbrahim: «Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir» deyince, o küfre sapan böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Ümit Şimşek = Allah'ın kendisine verdiği hükümranlıkla şımarıp da İbrahim ile Rabbi hakkında tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrahim 'Benim Rabbim dirilten ve öldürendir' dediği zaman, o 'Ben de diriltir ve öldürürüm' demişti. İbrahim ise 'Benim Rabbim güneşi doğudan getirir; haydi, sen de onu batıdan getir' dedi ve o kâfir donup kaldı. Zaten Allah öyle zalimler güruhuna yol göstermez.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah kendisine mülk ve saltanat verdiği için, Rabb'i hakkında İbrahim'le çekişeni görmedin mi? İbrahim şöyle demişti: "Benim Rabb'im odur ki, hayat verir ve öldürür." O da şöyle demişti: "Ben de hayat veririm, hem de öldürürüm." İbrahim, "Allah, güneşi doğudan getiriyor, hadi sen onu batıdan getir" deyince, küfre sapan o adam apışıp kalmıştı. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.
İskender Ali Mihr = Allah’ın kendisine meliklik (hükümdarlık) vermesi sebebiyle (azarak) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışan kimseyi görmedin mi? İbrâhîm (a.s) (ona): “Benim Rabbim ki O, diriltir ve öldürür.”demişti. (O da): “Ben de diriltir ve öldürürüm.”dedi. İbrâhîm (a.s): “Öyleyse muhakkak ki Allah, Güneş’i doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.”dedi. O zaman (Allah’ı) inkâr eden kimse şaşırıp kaldı (cevap veremedi). Allah zâlimler kavmini hidayete erdirmez.
İlyas Yorulmaz = Allah İbrahim’e mülk verdi diye, İbrahim’in Rabbi hakkında münakaşa edeni gördün mü? İbrahim “Benim Rabbim hem dirilten ve öldürendir” demişti de, o da “Bende diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, batıdan batırır, sende güneşi batıdan getir” deyince, böylece inkâr eden şaşırdı kaldı. Allah zulmeden toplumları doğru yola eriştirmez.
Bakara / 259 - Ev kellezî merra alâ karyetin ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ, kâle ennâ yuhyî hâzihillâhu ba’de mevtihâ, fe emâtehullâhu miete âmin summe beaseh(beasehu), kâle kem lebist(lebiste), kâle lebistu yevme ev ba’da yevm(yevmin), kâle bel lebiste miete âmin fenzur ilâ taâmike ve şerâbike lem yetesenneh, venzur ilâ hımârike ve li nec’aleke âyeten lin nâsi venzur ilâl izâmi keyfe nunşizuhâ summe neksûhâ lahmâ(lahmen), fe lemmâ tebeyyene lehu, kâle a’lemu ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, biliyorum ki; şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir de hani yapıları çökmüş, çatıları döşemelerinin üstüne yıkılmış şehre uğrayan, Allah bu şehri, ölümünden sonra nasıl diriltecek ki demişti. Allah, onu tam yüz yıl ölü bir halde bırakmış, sonra diriltmişti de demişti ki: Ne kadar yattın? O da bir gün, yahut günün birkaç saati kadar bir müddet demişti. Allah, tam yüz yıl yata kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak, henüz bozulmamış bile. Eşeğine de bak; bu iş seni, insanlara bir delil göstermek maksadıyla oldu; eşeğin kemiklerini nasıl birleştiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz, hele dikkat et demişti. Bu, ona apaçık belli olunca dedi ki: Bilirim, şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Yoksa ey insanoğlu! Sen halkının terkettiği, çatıları yıkılıp harap olmuş bir memleketten geçen ve: “Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecektir” diyen kimseye mi benziyorsun? Bunun üzerine Allah o kimseyi yüzyıl süre ile ölü halde bırakmış ve sonra tekrar hayata döndürerek sormuştu: “Bu halde ne kadar kaldın?” O da: “Bu halde bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım” diye cevap vermişti de Allah: “Hayır” dedi, “Bu halde bir yüzyıl kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, geçen yıllar onları bozmamış ve eşeğine bak, biz bütün bunları insanlara bir ibret olması için yaptık. Bir de şu kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yeniden etle bürüdüğümüzü düşün.” Yaratılışın bu sırları kendisine apaçık belli olunca o kimse demişti ki: “Allah'ın herşeye gücü yettiğini şimdi daha iyi biliyorum.”
Adem Uğur = Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. "Bir gün yahut daha az" dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.
Ahmed Hulusi = Şöyle birinin (haberini almadın mı)? Bir yerleşim alanına uğramıştı ki binaların üstü altına gelmiş, insanları helâk olmuş, "Allâh şurayı bu ölüm sonrasında nasıl diriltir" diye düşünmüştü. Allâh onu orada öldürmüş ve yüz sene sonra diriltmişti. "Ne kadar kaldın" dedi. . . O da: "Bir gün veya birazı kadar" cevabını verdi. Allâh buyurdu: "Hayır, yüz sene geçti üzerinden. . . İşte bak yiyecek içeceğine, hiç bozulmamış, ama eşeğine bak (nasıl çürüyüp sırf kemikleri kalmış!) Seni insanlar için bir işaret - ibret kılalım diye (yaptık bunu). . . Kemiklere bak nasıl onları kaldırıp üzerlerine et giydiriyoruz. " Bu suretle iş açıkça belli olunca şöyle dedi: "Biliyorum, kesinlikle Allâh her şeye Kaadir'dir!"
Ahmet Tekin = Yoksa sen, altı üstüne gelmiş, ıpıssız kalan bir şehre uğrayan kimsenin gördükleri karşısında:'Bu şehri, böyle bir ölümden sonra Allah nasıl diriltecek?' diyen kimse gibi mi düşünüyorsun? Suali soran kimseyi Allah yüz sene ölü halde bulundurdu. Sonra onu diriltti. Ona:'Burada ne kadar kaldın?' diye sordu. O:'Bir gün kaldım veya bir günden biraz daha eksik bir süre' dedi. Allah:'Hayır, yüz sene kaldın. Öyle iken yiyeceğine, içeceğine dikkatlice bir bak, henüz bozulmamış. Hele eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret haline getirelim, bir uyarı yapalım diye böyle yaptık. Şimdi sen bütün dikkatini toplayarak kemiklere bak, incele, onları nasıl düzenliyor, sonra kemiklerde tomurcuklanma oluşturup uzatarak, yoğunlaştırarak, kaynaştırıp kemikten iskeleti etle kasla örtüyoruz.' dedi. Ölüleri diriltme konusu, böylece kendisine açıklanınca:'Şimdi, Allah’ın her şeye gücünün, kudretinin yettiğini bilir hale geldim' dedi.
Ahmet Varol = Yahut binalarının çatıları çökmüş ve duvarları üstüne yıkılmış bir kasabadan geçen gibisinden haberin oldu mu? Bu kişi: 'Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?' demişti. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz yıl sonra diriltti. 'Burada ne kadar kaldın?' dedi. O kişi: 'Bir gün veya bir günden daha kısa bir süre kaldım' cevabını verdi. (Allah da): 'Hayır sen burada yüz yıl kaldın. Yiyecek ve içeceğine bak, hiç bozulmamış. Bir de eşeğine bak. Seni insanlar için bir ibret kılalım diye (bunu yaptık). Şimdi kemiklere bak onları nasıl biraraya getiriyor, sonra da üzerlerine et geçiriyoruz' dedi. Bütün bunlar kendisine apaçık görününce '(Artık) Allah'ın her şeye güç yetirebildiğini biliyorum' dedi.
Ali Bulaç = Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir."
Ali Fikri Yavuz = Yahud o kimseden haber almadın mı ki, binaların çatıları çökmüş, duvarları üstüne yığılmış tenha bir kasabaya uğrayarak şöyle demişti; “Bunu, bu ölümden sonra Allah nerden diriltecek?” bunun üzerine Allah o kimseyi yüz sene öldürdü (ölü bıraktı) sonra diriltti. Allah (kendisine melek vasıtasıyla); “- Ne kadar eğlendin kaldın?” diye sordu. O da;”- Bir gün yahud bir günden az kaldım” dedi. Allah ona; “- Hayır, yüz yıl ölü kaldın. Öyle iken bak yiyeceğine içeceğine henüz bozulmamış; hele merkebine bak! (nasıl çürümüş ve kemikleri kalmıştır.) Bunu yapmamız, seni insanlara ibret nişanesi kılmamız için ve kendin de bilesin diyedir. Merkebinin kemiklerine bak ki, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz; sonra onlara nasıl et giydiriyoruz” buyurdu. O merkep dirilip eski haline geldiği ve her şey kendisine açıkça belli olduğu zaman, adam şöyle dedi: “- Artık biliyorum ki, Allah hakikaten her şey’e kadirdir.”
Ali Ünal = Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
Bayraktar Bayraklı = Yoksa ey insanoğlu, halkının terk ettiği, çatıları yıkılıp harap olmuş bir kasabadan geçen ve “Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltebilir?” diyen o kişi ile aynı fikirde misin? Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl süre ile ölü bırakmış ve sonra tekrar hayata döndürerek sormuştu: “Bu halde ne kadar kaldın?” O da, “Bir gün veya bir günden biraz daha az bir süre kaldım” diye cevap vermişti. Allah, “Hayır” dedi. “Bu halde bir asır kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak; geçen yıllar onları bozmamış ve eşeğine bak; biz bütün bunları insanlara bir ders olasın diye yaptık. Bir de şu insanların ve hayvanların kemiklerine bak. Onları nasıl birleştirip et ile örttüğümüzü düşün!” Bütün bunlar ona açıklanınca, “Şimdi öğrendim ki Allah her şeye kâdirdir” dedi.
Bekir Sadak = Yahut alti ustune gelmis bir kasabaya ugrayan kimseyi gormedin mi? «Allah burayi olumunden sonra acaba nasil diriltecek?» dedi. Bunun uzerine Allah onu yuz yil olu birakti, sonra diriltti, «Ne kadar kaldin?» dedi, «Bir gun veya bir gunden az kaldim» dedi, «Hayir yuz yil kaldin, yiyecegine icecegine bak, bozulmamis; esegine bak ve hem seni insanlar icin bir ibret kilacagiz kemiklerine bak, onlari nasil birlestirip, sonra onlara et giydiriyoruz» dedi; bu ona apacik belli olunca, «Artik Allah'in her seye Kadir olduguna inanmis bulunuyorum» dedi.
Celal Yıldırım = Veya çatıları çöküp altı üstüne gelmiş bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? «Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek ?» demişti. Bunun üzerine Allah o kimseyi yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltmişti ve: «Ne kadar (ölü vaziyette) kaldın ?» diye sormuştu. O da : «Ya bir gün, ya da bir günden az bir zaman kaldım» diye cevap vermişti. Allah ona : «Hayır, yüz yıl kaldın ; öyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır; bir de merkebine dikkat et! Ve hem bunlar seni insanlara (canlı bir) ibret ve öğüt belgesi kılmamız içindir. Bir de o kemiklere bak, nasıl biraraya getirip yerli yerince düzene koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz. Ne vakit ki (hakk) ona (bu suretle) apaçık (bir defa daha) belli oldu, dedi ki: «Artık biliyorum ki, Allah'ın gerçekten gücü her şeye yeter (kalbim iyice buna inanıp yatıştı).»
Cemal Külünkoğlu = Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi ki (kendi kendine): “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra diriltmişti. (Melek vasıtasıyla kendisine): “Bu halde ne kadar kaldın?” diye sormuştu. O da: “Bu halde bir gün veya bir günden biraz daha az kaldım” diye cevap vermişti. (Allah): “Hayır, (bu halde) yüzyıl kaldın! İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak (kemikleri nasıl birbirinden ayrılmış). Seni de insanlara canlı bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!” demişti. Bütün bunları apaçık gördükten sonra, o kimse: “Allah'ın her şeye kadir olduğunu artık çok iyi biliyorum” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? 'Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?' dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti, 'Ne kadar kaldın?' dedi, 'Bir gün veya bir günden az kaldım' dedi, 'Hayır yüz yıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak ve hem seni insanlar için bir ibret kılacağız, kemiklere bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz' dedi; bu ona apaçık belli olunca, 'Artık Allah'ın her şeye Kadir olduğuna inanmış bulunuyorum' dedi.
Diyanet Vakfi = Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; «Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!» dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. «Bir gün yahut daha az» dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.
Edip Yüksel = Yahut şu kimse gibisi de (dikkatini çekmedi mi?)... Altı üstüne gelmiş yıkıntı bir kasabaya uğrar ve 'ALLAH bunu ölümünden sonra nasıl diriltebilir,' der. Bunun üzerine ALLAH onu yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltti. 'Burada ne kadar kaldın,' dedi. 'Bir gün yahut günün bir parçası kadar kaldım,' dedi. 'Hayır, sen yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak hala bozulmamış. Eşeğine de bak. Seni halk için bir delil yaptık. Kemiklere dikkat et, onları nasıl üstüste koyuyor, sonra onlara nasıl daet giydiriyoruz.' Durum kendisine aydınlanınca, 'Artık ALLAH'ın her şeye gücü yettiğini biliyorum,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yahud o kimse gibi ki bir şehre uğramıştı, altı üstüne gelmiş ıpıssız yatıyor, «Bunu bu ölümünden sonra Allah nerden diriltecek?» dedi, bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü sonra diriltti, ne kadar kaldın? diye sordu «bir gün yahud bir günden eksik kaldım» dedi, Allah buyurdu ki: Hayır, yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, hele merkebine bak, hem bunlar, seni insanlara karşı kudretimizin canlı bir âyeti kılayım diyedir, hele o kemiklere bak onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyoruz? Sonra onlara nasıl et geydiriyoruz? Bu suretle vaktaki ona hak tebeyyün etti, şimdi biliyorum, dedi: Hakikaten Allah her şey'e kadir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yahut, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir şehre uğrayıp: «Allah, bunu bu ölümünden sonra nereden diriltecek?» diyen kimse gibi. Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti ve: «Ne kadar kaldın?» diye sordu. O: «Bir gün veya bir günden eksik kaldım.» dedi. Allah: «Hayır, yüz yıl kaldın. Öyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! Bunlar, seni insanlara karşı gücümüzün bir canlı delili yapmamız içindir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?» Bu şekilde hak kendisine apaçık belli olduğunda: «Allah'ın herşeye gücü yettiğini şimdi biliyorum.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, bir şehre uğramıştı, altı üstüne gelmiş, ıpıssız yatıyordu. «Bunu bu ölümünden sonra Allah, nerden diriltecek?» dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti, «Ne kadar kaldın?» diye sordu. O da: «Bir gün, yahut bir günden eksik kaldım.» dedi. Allah buyurdu ki: «Hayır, yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, hele eşeğine bak, hem bunlar, seni insanlara karşı kudretimizin bir işareti kılalım diyedir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyoruz? Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?» Böylece gerçek ona açıkça belli olunca: «Şimdi biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir.» dedi.
Gültekin Onan = Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Tanrı burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Tanrı onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Tanrı ona) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara bir ayet kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Tanrı her şeye güç yetirendir.
Harun Yıldırım = Ya da o kimse gibisini ki duvarları, çatıları üstüne çökmüş bir kasabaya uğradı da: “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı. Sonra dirilterek: “Ne kadar kaldın?" buyurdu. O: "Bir gün veya günün bir kısmı kadar." dedi. Buyurdu ki: "Hayır! Yüz sene kaldın; buna rağmen yiyeceğine ve içeceğine bak! Hiç bozulmamış. Bir de eşeğine bak! Seni insanlara ayet kılmamız için. Kemiklere bak! Onları nasıl kaldırıyor, sonra da ona et giydiriyoruz!” Artık kendisine apaçık belli olunca: "Biliyorum ki, şüphesiz Allah her şeye kadirdir!” dedi.
Hasan Basri Çantay = Yahud o kimse gibisini (görmedin mi) ki (binalarının) çatıları çökmüş, dıvarları üstüne yıkılmış (kimsecikleri de kalmamış bir kasabaya uğramış. (Kendi kendine) : «Allah burasını ölümden sonra acaba nasıl diriltecek?» demiş. Allah da onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra diriltmiş (kendisine) : «Ne kadar eğlendin?» demiş o da: «Bir gün, yahud bir günden az» diye söylemişdi. Allah (ona) : «Hayır, yüz yıl (ölü) kaldın, işte yiyeceğine, içeceğine bak, henüz bozulmamışdır. Bir de merkebine bak. (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret nişanesi kılmamız içindir. (Merkebin) kemikler (ine) de bak, onları nasıl birleşdirib yerli yerine koyuyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz» dedi. O — (merkeb dirilib eski haaline geldiği ve her şey) kendisine apaçık belli olduğu zaman — (şöyle) söyledi: «(Artık şu müşahedemle de) biliyorum ki Allah şübhesiz her şey'e hakkıyle gücüyetendir».
Hayrat Neşriyat = Veya (görmedin mi) o kimse gibisini (Uzeyr’i) ki, o (duvarları), çatıları üzerine çökmüş (harâb olmuş) bir şehre uğradı. 'Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?' dedi. Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra kendisini diriltti. (Ona) buyurdu ki: 'Ne kadar kaldın?' (O da:) 'Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım!' dedi. (Allah ona)şöyle buyurdu: 'Hayır! Yüz yıl kaldın; şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış! Bir de eşeğine bak (kemikleri dahi çürümüş)! İşte (bunlar) seni insanlara (öldükten sonra dirilmeye)bir delil kılmamız içindir; kemiklere de bak, onları nasıl birbiri üzerine kaldırıyoruz! Sonra da onlara bir et giydiriyoruz.' (Uzeyr, onun diriltilişini müşâhede ederek Allah’ın kudreti)böylece kendisine açıkça belli olunca şöyle dedi: '(Artık) biliyorum ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.'
İbni Kesir = Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimse gibisini görmedin mi? Allah, bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek? dedi. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene ölü bıraktı, sonra diriltti. Na kadar kaldın? dedi. O da: Bir gün veya bir günden daha az kaldım, dedi. Hayır, yüz yıl kaldın. Öyle iken yiyeceğine içeçeğine bak; henüz bozulmamış, bir de merkebine bak. Hem seni insanlara bir ibret kılacağız. Kemiklere bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor ve sonra onlara nasıl et giydiriyoruz? dedi. Bu hal ona apaçık belli olunca: Artık Allah'ın herşeye Kadir olduğunu biliyorum, dedi.
Kadri Çelik = Yahut sakinlerinin boşalttığı evlerin bulunduğu kasabaya uğrayan kimseyi (görmedin mi?) “Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti, “Ne kadar kaldın?” dedi. “Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. “Hayır yüz yıl kaldın. Yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bir bak ve hem seni insanlar için bir örnek kılacağız. Kemiklere bir bak, onları nasıl birleştirip sonra onlara et giydiriyoruz” dedi. Bu ona apaçık belli olunca, “Artık Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” dedi.
Muhammed Esed = Yoksa (ey insanoğlu, sen,) halkının terk ettiği, çatıları yıkılıp harap olmuş (virane) bir kasabadan geçen (ve): "Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltebilirmiş?" diyen o kişi (ile aynı fikirde) misin? Bunun üzerine Allah, onu yüzyıl süre ile ölü bırakmış ve sonra tekrar hayata döndürerek sormuştu: "Bu halde ne kadar kaldın?" O da: "Bu halde bir gün veya bir günden biraz daha az bir süre kaldım" diye cevap vermişti. (Allah): "Hayır" dedi, "bu halde bir yüzyıl kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak -geçen yıllar onları bozmamış- ve eşeğine bak! (Biz bütün bunları) insanlara bir ibret olman için (yaptık). Birde şu (insanların ve hayvanların) kemiklerine bak -onları nasıl birleştirip et ile örttüğümüzü düşün!" (Bütün bunlar) ona açıklanınca, "(Şimdi) öğrendim ki" dedi, "Allah her şeye kadirdir!"
Mustafa İslamoğlu = Yoksa (sen ey insan); alt üst olmuş, her tarafı yıkılıp harabe haline gelmiş bir şehre uğrayıp, "Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?" diyen biri gibi misin? Allah onu yüz yıl ölü olarak bıraktı, ardından dirilterek sordu: "Ne kadar kaldın?" O da cevap verdi: "Bir gün ya da daha az kaldım." Buyurdu: "Hayır, aksine yüz yıl kaldın, istersen yiyeceğine ve içeceğine bak, daha kokuşmamış bile; ve bir de eşeğine bak. Biz, seni insanlara bir işaret kıldık. Ve bak (canlılara ait) kemiklere, onları nasıl yerli yerince dizip, ardından üzerlerini etle kapladığımızı düşün!" Bütün bunlar kendisine açıklanınca şu itirafta bulundu: "Artık bildim ki Allah her şeye kadirdir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Yahut o kimse gibisini görmedin mi ki, bir karyeye uğramıştı. O karyenin tavanları çökmüş, onların üzerine duvarları yıkılmıştı. «Allah Teâlâ bu karyeyi bu ölümünden sonra nasıl ihya edecek?» diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ o kimseyi yüz sene ölü bıraktı. Sonra da onu ihya buyurdu. Dedi ki: «Ne kadar kaldın?» Dedi ki: «Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldım.» Dedi ki: «Hayır, yüz sene kaldın. İmdi yiyeceğine ve içeceğine bak ki, hiç biri bozulmamış, merkebine de bak. Ve seni nâsa bir âyet kılmak için (bu yapacağımızı yaptık). Ve kemiklere bak, onları nasıl biribirine birleştiriyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz.» Vaktâ ki (bu hakikat) kendisine tebeyyün etti. Dedi ki: «Ben bilirim, Allah Teâlâ şüphe yok her şeye kâdirdir.»
Ömer Öngüt = Veya çatıları çöküp altı üstüne gelmiş ıssız bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? “Allah bunu bu ölümden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene ölü bıraktı, sonra da diriltti. “Ne kadar kaldın?” dedi. O da: “Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldım. ” dedi. Allah ona: “Hayır! Yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış! Hele eşeğine de bak! Seni insanlar için kudretimize bir işaret kılalım diye (yüz sene ölü olarak tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Kemiklere bak! Nasıl onları birbiri üstüne koyuyor, sonra onlara et giydiriyoruz. ” dedi. Bu işler ona açıkça belli olunca: “Biliyorum, Allah her şeye kâdirdir. ” dedi.
Şaban Piriş = Veya altı üstüne gelmiş, ıssız bir beldeye uğrayan kimse gibi: -Allah, burasını ölümden sonra nasıl diriltir? demişti de, bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. Ona: -Ne kadar kaldın? demiştik. O da: -Bir gün veya bir günün bir kısmı kaldım, demişti. -Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış, eşeğine de bak, seni insanlara bir ibret kılmak için, bir de o kemiklere bak, nasıl bir araya getiriyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz? demişti. O kendisine bunlar apaçık belli olduktan sonra: -Artık biliyorum ki Allah’ın her şeye gücü yeter, demişti.
Sadık Türkmen = Yahut altı üstüne gelmiş, (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O; “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O; “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi biliyorum ki; şüphesiz Allah’ın gücü herşeye hakkıyla yeter.”
Seyyid Kutub = Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan gibisini görmedin mi? “Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene ölü bıraktı, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” dedi. O da “Bir gün veya bir günden de az kaldım” dedi. “Hayır, yüz yıl kaldın. Öyle iken yiyeceğine, içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak. Hem seni insanlara bir ibret kılacağız. Kemiklere bak. Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz?” dedi. Bu hal ona apaçık belli olunca: “Artık Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum.” dedi.
Suat Yıldırım = Yahut şu kimsenin hali gibi ki o bir şehre uğramıştı. Şehrin altı üstüne gelmiş, ıpıssız yatıyordu. "Allah burayı bu ölümünden sonra nasıl diriltecek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl boyunca öldürüp sonra diriltti. "Ölü vaziyette ne kadar kaldın?" diye sorunca o: "Bir gün veya daha az" diye cevap verdi. Allah ona: "Hayır! yüz sene kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak! (Kemikleri nasıl birbirinden ayrılmış). Seni de insanlara canlı bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!" Böylece işin gerçeği kendisine tam mânasıyla belli olunca: "Artık pek iyi biliyorum ki Allah her şeye kadirdir." dedi.
Süleyman Ateş = Yahut şu kimse gibisini (görmedin mi) ki, duvarları, çatıları üstüne yığılmış (alt üst olmuş) ıssız bir kasabaya uğramıştı; "Allâh, bunu böyle öldükten sonra nasıl diriltecek?" demişti. Allâh da kendisini yüz sene öldürüp sonra diriltti. "Ne kadar kaldın?" dedi. "Bir gün, ya da bir günün birazı kadar kaldım" dedi. (Allâh) "Hayır, dedi, yüz yıl kaldın. Yiyecek ve içeceğine bak, bozulmamış. Eşeğine bak, seni insanlar için bir ibret kılalım diye (böyle yaptık). Kemiklere bak, nasıl onları birbiri üstüne koyuyor, sonra onlara et giydiriyoruz!" Bu işler ona açıkça belli olunca: "Allâh'ın herşeye kâdir olduğunu biliyorum." dedi.
Tefhim-ul Kuran = Ya da altı üstüne gelmiş, ıpıssız duran bir şehre uğrayan gibisi (göremedin mi?) Demişti ki: «Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?» Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Demişti ki: «Ne kadar kaldın?» O: «Bir gün veya bir günden az kaldım» demişti. (Allah ona:) «Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?» demişti. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra demişti ki: «(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir.»
Ümit Şimşek = Yahut şu kimsenin haline bak ki, altı üstüne gelmiş harap bir beldeden geçerken 'Allah bu beldeyi nasıl diriltecek?' demişti. Allah da onu öldürüp yüz sene öylece bıraktı, sonra diriltip 'Ne kadar ölü kaldın?' diye sordu. O, 'Ya bir gün, yahut daha da az' dedi. Allah ise 'Sen yüz sene ölü kaldın,' buyurdu. 'Yiyeceğine, içeceğine bir bak, hiç dokunulmamış. Bir de merkebine bak! Seni böylece insanlara bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Şimdi de kemiklere bak; onları nasıl yerli yerince diziyor, sonra üzerine et giydiriyoruz.' Bütün bunları apaçık gördükten sonra, o kimse, 'Allah'ın herşeye kadir olduğunu artık çok iyi biliyorum' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Ya şu kişi gibisini görmedin mı? Çatıları çökmüş, duvarları-damları yere inmiş bir kente uğramıştı da şöyle demişti: "Allah şurayı ölümünden sonra nasıl hayata kavuşturacak?" Bunun üzerine Allah, o kişiyi yüz yıllık bir süre için öldürmüş, sonra diriltmişti. "Ne kadar bekledin?" demişti, "Bir gün veya günün bir kısmı kadar bekledim." dedi. "Hayır, dedi, aksine sen, yüz yıl kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak! Henüz bozulmamış. Eşeğine bak! Seni insanlara bir ibret yapalım diyedir bu. Kemiklere bak, nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra et giydiriyoruz onlara." İş kendisi için açıklık kazanınca şöyle dedi o. "Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum."
İskender Ali Mihr = Veya çatıları üzerine çökmüş (altı üstüne gelmiş) bir karyeye uğrayan kimsenin, “Allah bunu (bu kasabayı) ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demesi gibi. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene öldürdü. Sonra da diriltti. (Ona) “Ne kadar (ölü bir vaziyette) kaldın?” dedi. (O da): “Bir gün veya günün bir kısmı kadar.” dedi. (Allah): “Hayır, yüz yıl kaldın. Haydi yiyecek ve içeceğine bak, bozulup kokuşmadı. Ve merkebine bak. (Bu), seni insanlara bir âyet (canlı bir ibret) kılmamız içindir. Ve kemiklere bak. Onları nasıl inşa ediyoruz (kemikleri birleştirerek iskeleti kuruyoruz) sonra ona et giydiriyoruz.“ Böylece (merkep dirilip, eski haline gelince ve herşey) ona açıkça belli olunca: “Allah’ın, herşeye kaadir olduğunu biliyorum.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Veya! Altı üstüne gelip harabeye dönmüş bir kasabaya yolu düşen birisi, oradan geçerken “Allah, bu kadar harap olmuş (ölü) bir yeri nasıl diriltecek” dedi. Allah onu yüz yıl ölü tuttu sonra onu diriltti ve “Ne kadar kaldın” dedi. O da “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” dedi. Allah “Hayır, yüzyıl kaldın, bak yiyeceğine ve içeceğine bozulmamış. Birde eşeğine bak, seni insanlar için ibret yapacağız. Bak kemiklere, onları nasıl bir araya getirip, sonra o kemiklere et giydiriyoruz. Ona (tereddütleri) açıklanınca, şimdi “Allah’ın her şeye gücünün yettiğini öğrendim” dedi.
Bakara / 260 - Ve iz kâle ibrâhîmu rabbî erinî keyfe tuhyil mevtâ kâle e ve lem tu’min kâle belâ ve lâkin li yatmainne kalbî kâle fe huz erbeaten minet tayri fe surhunne ileyke summec’al alâ kulli cebelin minhunne cuz’en summed’uhunne ye’tîneke sa’yâ(sa’yen), va’lem ennallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = An o zamanı da, hani İbrahîm, Rabbim demişti, ölüyü nasıl diriltirsin? Allah, inanmıyor musun demişti de İbrahîm, evet, inanıyorum ama kalbim tam yatışsın, iyice anlayayım demişti. Allah da demişti ki: Dört kuş al, onları kesip paramparça et, parçalarını birbirine kat, sonra o karışık parçalardan her birini bir dağın üstüne koy, sonra da onları çağır, koşarak sana gelecekler. Bil ki Allah, şüphe yok ki pek yücedir, hikmet sahibidir.
Abdullah Parlıyan = Bir zamanlar İbrahim: “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. Allah da yoksa inanmıyor musun? diye sormuştu da; İbrahim cevaben: “Hayır, ama görmeme izin ver ki, kalbim tamamen yatışsın” demişti. Allah: “Dört kuş al onları kendine alıştır, iyice tanı kesip parça parça ederek her dağın başına birer parça koy. Sonra da onları çağır koşa koşa sana gelecekler.” Bil ki Allah herşeye kadirdir. Yaptığı herşeyi yerli yerince yapar.
Adem Uğur = İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.
Ahmed Hulusi = Hani İbrahim de: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. Rabbi de: "İman etmedin mi?" demişti. (İbrahim): "Ettim de, kalbimin mutmain olması için (fiilen görmek istedim). . . " "Kuşlardan dört tür al, onları kendine alıştır, sonra onların her birini dört tepeye koy; sonra da onları kendine çağır. Sana koşarak (uçarak) gelsinler. Bil ki Allâh Aziyzdir, Hakiym'dir. "
Ahmet Tekin = Bir zamanlar İbrâhim de:'Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster' demişti. Allah:'Yoksa inanmadın mı?' buyurdu. İbrâhim:'Elbette inandım. Fakat kalbimde şüphe kalmaması, mutmain olması, aklımın yatması için görmek istiyorum' dedi. Bunun üzerine Allah:'Öyleyse dört kuş yakala. Kuşlarla aranda dostluk kurarak kendine bağlı hale getir. Sonra onları kesip parçala, her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır, koşarak sana gelirler. Allah’ın kudretli, hikmet sahibi ve hükümran olduğunu bil.' buyurdu.
Ahmet Varol = Hani İbrahim de, 'Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster' demişti. (Allah) 'İnanmadın mı?' dedi. O: 'Hayır, inandım. Ama kalbim tamamen mutmain olsun diye!' dedi. (Allah) 'Şu halde kuşlardan dört tane al. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir dağın üzerine onlardan birer parça koy. Sonra da onları kendine çağır, hızla yanına geleceklerdir. Ve bil ki, Allah yücedir, hikmet sahibidir' dedi.
Ali Bulaç = Hani İbrahim: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Allah ona:) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için" dedi. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit İbrahim şöyle demişti: “- Ey Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin? bana göster.” Allah: “-Ölüyü dirilttiğime inanmadın mı?” buyurdu. İbrahim: “- Evet, inandım, fakat kalbim tam yatışsın diye sordum.” dedi. Allahü (Tealâ) buyurdu ki, kuşlardan dört cins tut ve iyice gözden geçirdikten sonra kendi elinle parçala ve her dağ başına onlardan birer parça koy. Sonra onları çağır; koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah, dilediği her şeyde gâlibdir, hikmet sahibidir.
Ali Ünal = Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
Bayraktar Bayraklı = Hani İbrâhim, “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. O da, “Yoksa inanmıyor musun?” diye sormuştu. İbrâhim, “Evet, inanıyorum ama kalbim tamamen doyuma ulaşsın” deyince Allah, “Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret, sonra onları her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da onları çağır. Uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah, her şeyden üstündür, hikmet sahibidir” dedi.
Bekir Sadak = Ibrahim: «Rabbim! Oluleri nasil dirilttigini bana goster» dediginde, «Inanmiyor musun?» deyince de, «Hayir oyle degil, fakat kalbim iyice kansin» demisti. «Oyleyse dort cesit kus al, onlari kendine alistir, sonra onlari parcalayip her dagin uzerine bir parca koy, sonra onlari cagir; kosarak sana gelirler. O halde Allah'in guclu ve Hakim oldugunu bil» demisti.
Celal Yıldırım = Bir vakit de İbrahim: «Rabbim ! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster ?» demişti. Allah ona : «İnanmadın mı ?» buyurmuştu. O da : «Hayır, inandım (ve inanıyorum) fakat kalbim yatışsın diye (arzuluyorum)» demişti. Allah : (Öyle ise) kuşlardan dört tane tut da onları kendine alıştırıp çevir ve parçalayıp her parçasını bir dağın üzerine koy, sonra da onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah çok üstündür, çok güçlüdür ve yegâne hikmet sahibidir,» buyurmuştu.
Cemal Külünkoğlu = Hani İbrahim: “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. (Allah da:) “Ne o, yoksa inanmadın mı?” diye sormuştu. O da: “Hayır (inandım), ama (görmeme izin ver) ki kalbim tamamen yatışsın” dedi. Bunun üzerine Allah buyurdu ki: “Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak (uçarak) sana gelirler. Muhakkak ki Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' dediğinde, 'İnanmıyor musun?' deyince de, 'Hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın' demişti. 'Öyleyse dört çeşit kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler. O halde Allah'ın güçlü ve Hakim olduğunu bil' demişti.
Diyanet Vakfi = İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.
Edip Yüksel = İbrahim, 'Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster,' demişti. 'Yoksa inanmıyor musun,' dedi. 'Evet; ancak kalbimi güçlendirmesi için.,' dedi. 'Dört kuş al ve onları iyice incele (farklı özelliklerini tanı). Sonra her bir dağın üzerine onlardan bir parça yerleştir. Daha sonra onları çağır. Sana hemen gelecekler. Bilesin ki ALLAH Güçlüdür, Bilgedir ,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir vakıt da İbrahim: «yarabbi göster bana ölüleri nasıl diriltirsin?» demişti, «inanmadın mı ki? buyurdu, «inandım velâkin kalbim iyice yatışmak için» dedi, öyle ise, buyurdu: Kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra her dağ başına onlardan birer parça dağıt sonra da çağır onları sana koşa koşa gelsinler; ve bil ki Allah hakikaten azîzdir, hakîmdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir vakit İbrahim: «Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.» demişti. Allah buyurdu: «Yoksa inanmadın mı?» İbrahim: «İnandım, ancak kalbimin iyice yatışması için.» dedi. Allah buyurdu ki: «Öyle ise kuşlardan dördünü tut ve onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra her dağ başına onlardan birer parça dağıt. Sonra onları çağır, koşa koşa sana gelsinler. Bil ki, Allah gerçekten güçlüdür ve hikmet sahibidir.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir zamanlar İbrahim de: «Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Allah: «İnanmadın mı ki?» buyurdu. İbrahim: «İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.» dedi. Allah buyurdu ki: «Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.»
Gültekin Onan = Hani İbrahim: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Tanrı ona:) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için" dedi. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, kuşkusuz Tanrı, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
Harun Yıldırım = Hani İbrahim: "Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!" demişti. "Yoksa inanmadın mı?” buyurunca: “Hayır, fakat kalbimin mutmain olması için." demişti. "O halde dört kuş tut, onları kendine alıştır; sonra her dağın üzerine onlardan bir parça koy. Ardından onları çağır; koşarak sana geleceklerdir. Bil ki şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakim’dir.” buyurmuştu.
Hasan Basri Çantay = Hani İbrahim: «Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster» demiş, (Allah, «Buna) inanmadın mı yoksa» demiş, o da «İnandım. Fakat kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim» diye) söylemişdi. (Allah) dedi ki «Dört kuş tut. Onları kendine alışdır, sonra (kesib, hamur yapıp) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir». Bil ki şübhesiz Allah bir kaadir-i mutlakdır, tam bir hüküm ve hikmet saahibidir.
Hayrat Neşriyat = Ve hani İbrâhîm: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!' demişti. (Rabbi ise:) 'Yoksa inanmadın mı?' buyurdu. (İbrâhîm:) 'Hayır (inandım), fakat kalbimin mutmain olması için (istiyorum)' dedi. (Bunun üzerine Rabbi) buyurdu ki: 'Öyle ise kuş(lar)dan dört tâne yakalayıp onları kendine alıştır, sonra (onları kesip parçala,) her bir dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır, (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir!' Artık bil ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
İbni Kesir = Hani İbrahim: Rabbım, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster, deyince. İnanmıyor musun? demişti. O da: Hayır öyle değil, ama kalbim iyice mutmain olsun, demişti. Öyleyse dört çeşit kuş al; onları kendine alıştır, sonra her dağ başına onlardan birer parça koy. Sonra onları, çağır, koşarak sana gelirler. Ve bil ki şüphesiz Allah, Aziz'dir, Hakim'dir.
Kadri Çelik = Hani İbrahim, “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “İnanmıyor musun?” deyince de “Evet (inanıyorum), velakin kalbim iyice itminana ersin” demişti. “Öyleyse kuşlardan dördünü tut da onları kendi nezdinde (keserek) parçalara ayır, sonra da her dağın üzerine onlardan bir parça koy. Ardından onları çağır; koşarak sana gelirler. O halde Allah'ın güçlü ve hikmet sahibi olduğunu bil” demişti.
Muhammed Esed = Hani İbrahim, "Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!" demişti. O da, "Yoksa inancın yok mu?" diye sormuştu. (İbrahim) cevap vermişti: "Hayır, ama (görmeme izin ver) ki kalbim tamamen mutmain olsun." "Öyleyse" demişti Allah, "Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret; sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir."
Mustafa İslamoğlu = Hani İbrahim demişti ki: "Rabbim, ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!" O da, "Yoksa inanmadın mı?" diye sordu. Cevap verdi: "Hayır, fakat kalbim mutmain olsun diye." O da, "O halde dört kuş al ve onları kendine (itaate) alıştır; bunun ardından onları ayrı ayrı bir tepeye sal ve onları çağır; uçarak sana gelecekler: İyi bil ki Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet edendir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o vakti de yâdet ki, İbrahim, «Yarabbi! Ölüleri nasıl ihya edeceğini bana göster,» demiş, (Cenâb-ı Hak da) «İnanmadın mı?» diye buyurmuştu. O da, «Evet. İnandım, fakat kalbim mutmain olsun için,» demiş; Allah Teâlâ da: «Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir, sonra her dağ üzerine onlardan birer parça at, sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler ve bilki Allah Teâlâ şüphe yok azîzdir, hakîmdir,» diye buyurmuştur.
Ömer Öngüt = İbrahim de bir zaman: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti. Rabbi ona: “İnanmadın mı?” dedi. “Hayır! (İnanmaz değilim), fakat kalbim kuvvet bulsun, mutmain olsun diye (görmek istiyorum). ” dedi. Bunun üzerine Allah: “O halde kuşlardan dördünü tut, onları yanına al, sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelecekler. Bil ki Allah Azîz'dir, hükmünde hikmet sahibidir. ” dedi.
Şaban Piriş = İbrahim; -Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster, demişti. (Allah da:) -İnanmıyor musun? buyurunca: -Şüphesiz inanıyorum, fakat kalbimin tatmin olması için! (istiyorum) demişti. -Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her parçasını bir dağın üzerine koy, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sadık Türkmen = Hani ibrahim; “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp, her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah; mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.”
Seyyid Kutub = Hani İbrahim: “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” deyince “İnanmıyor musun?” demişti. O da “Hayır öyle değil, ama kalbim iyice mutmain olsun” demişti. “Öyleyse dört çeşit kuş al, onları kendine alıştır. Sonra her dağ başına onlardan birer parça koy. Sonra onları çağır. Koşarak sana gelirler. Ve bil ki şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakim’dir.
Suat Yıldırım = Bir vakit de İbrâhim: "Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?" demişti. Allah: "Ne o, yoksa buna inanmadın mı?" dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: "Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim." Allah ona: "Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Süleyman Ateş = İbrâhim de bir zaman: "Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!" demişti. (Allâh); "İnanmadın mı?" dedi, (İbrâhim): "Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum) dedi. "O halde kuşlardan dördünü tut, onları kendine çek (kendine alıştır), sonra her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır; koşarak sana gelecekler. Bil ki, Allâh dâimâ üstün, hüküm ve hikmet sâhibidir" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Hani İbrahim: «Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster» demişti. (Allah ona:) «İnanmıyor musun?» deyince «Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için.» demişti. Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.»
Ümit Şimşek = Hani, bir de İbrahim 'Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. Allah 'Yoksa inanmadın mı?' buyurdu. İbrahim 'İnandım,' dedi. 'Lâkin kalbim tatmin olsun istiyorum.' Allah buyurdu ki: 'Dört tane kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da çağır onları; bak nasıl koşarak sana gelecekler. Ve bil ki, Allah'ın kudreti herşeye üstündür, her işinde sonsuz hikmetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabb'im, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dört tane al, onları kendine ısındır, alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.
İskender Ali Mihr = Hz. İbrâhîm: “Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.” demişti. (Allah) “İnanmıyor musun?” buyurdu. (Hz. İbrâhîm de): “Evet (inanıyorum). Fakat kalbimin tatmin olması için.” dedi. “Öyleyse kuşlardan dört tane tut, sonra onları kendine alıştır (parçalayıp) her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Ve Allah’ın, Azîz (ve) Hakîm olduğunu bil!”
İlyas Yorulmaz = Bir zamanlar İbrahim “Rabbim! Bana ölüyü nasıl dirilttiğini göster” demişti. Rabbi “İnanmıyor musun?” dedi. İbrahim de “Evet inanıyorum ama kalbim mutmain olsun” dedi. Rabbi “Kuşlardan dört tanesini al ve onları kendine alıştır. Daha sonra onlardan her birini ayrı tepelere bırak, sonra onları kendine çağır ve sana koşarak geleceklerdir. Bil ki muhakkak Allah güçlü ve hüküm verme yetkisine sahiptir.
Bakara / 261 - Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mallarını Allah yolunda harcayanlar, her başağında yedi yüz tanesi olan ve tam yedi tane başak bitiren tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, arttırır. Allah'ın ihsânı boldur ve her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tanesine benzer ki, Allah dilediğine kat kat verendir. Allah'ın imkanları ve bilgisi sınırsızdır.
Adem Uğur = Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
Ahmed Hulusi = Mallarını Allâh'a imanları dolayısıyla insanlara karşılıksız bağışlayanların misali, yedi başak oluşturan ve her başağında yüz tane bulunan tek bir buğday tohumu gibidir. Allâh dilediğine daha da katlar. Allâh Vasi'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Mallarını Allah yolunda, İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayanların durumu, bir taneden yedi başak bitiren, her başakta yüz tane ürün veren, bire yediyüz verimli bir taneye benzer. Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfu, rahmeti geniştir, her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her bir başağında yüz tane olmak üzere yedi başak çıkaran bir taneye benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, bilendir.
Ali Bulaç = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, her başağa yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsânı çok geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir.
Ali Ünal = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tohumuna benzer. Allah dilediğine kat kat verir; Allah her şeyi kuşatandır; her şeyi bilendir.
Bekir Sadak = Mallarini Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her basaginda yuz tane olmak uzere yedi basak veren tanenin durumu gibidir. Allah diledigine kat kat verir. Allah'in lutfu genistir, O her seyi bilendir.
Celal Yıldırım = Mallarını Allah yolunda harcayanların misâli, yedi başak bitiren, her başağında yüz tane bulunan bir tohuma benzer. Allah dilediği kimseye (feyiz ve bereketini) kat kat artırır. Allah bol bol cömertçe verendir ; her şeyi bilir.
Cemal Külünkoğlu = Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın Lütfü geniştir, O her şeyi bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir, O her şeyi bilendir.
Diyanet Vakfi = Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
Edip Yüksel = Paralarını ALLAH yolunda harcayanların örneği, herbirinde yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumuna benzer. ALLAH dileyene katlayarak verir. ALLAH Cömerttir, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiş her başakta yüz tâne, Allah dilediğine daha da katlar, Allah vasi'dir alîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her biri yüz taneye sahip yedi başak bitiren bir tohum tanesine benzer. Allah, dilediğine kat kat fazla verir. Allah, rahmeti bol olan ve herşeyi bilendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane var. Allah, dilediğine daha da katlar. Allah'ın rahmeti geniştir. O, her şeyi bilir.
Gültekin Onan = Mallarını Tanrı yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Tanrı dilediğine kat kat arttırır. Tanrı (ihsanı) bol olandır, bilendir.
Harun Yıldırım = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu her başakta yüz tohum olmak üzere yedi başak bitiren bir tohuma benzer. Böylece Allah dilediğine kat kat artırır. Şüphesiz Allah Vasi’dir, Alîm’dir.
Hasan Basri Çantay = Mallarını Allah yolunda harcayanların haali yedi başak bitiren, her başakda yüz «tane» bulunan bir tek tohumun haali gibidir Allah kime dilerse ona katkat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli, yedi başak bitiren bir dânenin hâli gibidir ki, her bir başakta yüz dâne vardır. Allah, dilediği kimseye (ecrini) kat kat(fazlasıyla) verir. Çünki Allah, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Ve Allah, Vasi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah her şeyi kuşatandır, bilendir.
Muhammed Esed = Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tohumuna benzer: Allah dilediğine kat kat verir; ve Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak veren ve her başakta yüz dane bulunan tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir: zira Allah, (rahmetiyle) sınırsızdır, her şeyi tarifsiz bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah yolunda mallarını infak edenlerin meseli, o bir tanenin meseli gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane bulunmuş olur. Ve Allah Teâlâ dilediğine kat kat artırır. Ve Allah Teâlâ vâsidir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tanesi olan ve yedi başak bitiren bir tohuma benzer. Allah dilediğine fazlasıyla verir. Allah'ın lütfu geniştir ve O her şeyi bilendir.
Şaban Piriş = Mallarını Allah yolunda harcama yapanların durumu yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tohuma benzer. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir.
Sadık Türkmen = Mallarini; Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağı yüz taneli yedi başak veren bir tohum tanesine benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her başağında yüz tane bulunan bir tanenin haline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu geniştir, ilmi her şeyi kaplar.
Süleyman Ateş = Mallarını Allâh yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren bir dânenin durumu gibidir. Allâh dilediğine kat kat verir. Allâh(ın lutfu) geniştir, (O) bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz 'tane' bulunan bir tek 'tane'nin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.
Ümit Şimşek = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak vermiş bir taneye benzer ki, herbir başakta da yüz tane vardır. Allah, dilediğine böyle kat kat verir. Çünkü Allah'ın lütfu geniştir, ilmi ise herşeyi kuşatır.
Yaşar Nuri Öztürk = Mallarını Allah yolunda infak edip harcayanların durumu, yerden, her başağında yüz tane bulunan yedi başak çıkarmış bir taneye benzer. Ve Allah, dilediği kişi için daha da artırır. Allah Vâsi'dir, yaratışını ve yarattıklarını genişletir. Alîm'dir, her şeyi en iyi biçimde bilir.
İskender Ali Mihr = Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Allah yolunda mallarını harcayanların misali, yedi başak veren tanenin durumuna benzer ve her başağında yüz tane olan, tohum gibidir. Allah dilediği kimseye, kat kat fazla verir. Allah her şeyi kuşatan ve bilendir.
Bakara / 262 - Ellezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi summe lâ yutbiûne mâ enfekû mennen ve lâ ezen lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Diyanet İşleri = Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mallarını verip ardından da, verdiklerinin başlarına kakmayanların, onlara minnet yüklemeyen ve eziyette bulunmayanların ecri, Rableri katındadır. Onlara ne korku vardır, ne hüzün.
Abdullah Parlıyan = Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra başa kakmayan ve eziyet etmeyenler, mükafatlarını Rableri katında bulacaklardır, artık onlar için ne korku vardır, ne de üzüntü.
Adem Uğur = Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.
Ahmed Hulusi = Mallarını Allâh'a imanları dolayısıyla insanlara karşılıksız bağışlayan, sonrasında da bu yaptıklarına başa kakma ya da eziyet gibi davranışlar eklemeyenlerin, Rableri indînde (nefslerinin hakikatini meydana getiren Esmâ bileşimlerinden kaynaklanan) özel ecirleri vardır. Onlara korkacakları bir şey yoktur, hüzün duyacakları bir şey de!
Ahmet Tekin = Mallarını Allah yolunda, İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayıp da, sonradan başa kakmayan, fakirlerin gönlünü incitmeyenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.
Ahmet Varol = Mallarını Allah yolunda verip de verdiklerinin arkasından başa kakmayıp eziyette bulunmayanların alacakları karşılık Rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Ali Bulaç = Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Mallarını, cihâd ve hayır işlerinde Allah için harcayanlar ve sonra harcadıklarının arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmiyenler (var ya!) İşte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiç bir korku yoktur ve mahzun da olmayacaklardır.
Ali Ünal = Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
Bayraktar Bayraklı = Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Rabbleri katında has ödülleri vardır. Onlara hiç korku olmadığı gibi, onlar üzülmeyeceklerdir de.
Bekir Sadak = Mallarini Allah yolunda sarfedip sonra sarfettikleri seyin ardindan basa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katindadir. Onlara korku yoktur ve onlar uzulmeyeceklerdir.
Celal Yıldırım = Onlar ki mallarını Allah yolunda harcar sonra da harcadıklarının arkasından başa kakmaz, gönül incitmezler, onlar için Rabları katında ecir vardır; onlara bir korku da yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir..
Cemal Külünkoğlu = Mallarını, cihad ve hayır işlerinde Allah için harcayanlar ve sonra harcadıklarının arkasından başa kakmayı uygun görmeyenler (var ya!) İşte onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Mallarını Allah yolunda sarfedip sonra sarfettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Diyanet Vakfi = Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.
Edip Yüksel = Paralarını ALLAH yolunda harcadıktan sonra iyiliklerini başa kakıp eziyet etmeyenler için Rab'leri katında ödülleri vardır. Onlara korku ve üzüntü yok.
Elmalılı Hamdi Yazır = Fisebilillâh mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı gönül incitmeyi reva görmeyen kimseler, rabları indinde onların ecirleri vardır, onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olmıyacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Mallarını Allah yolunda harcayan sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve gönül incitmeyen kimselerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.
Gültekin Onan = Mallarını Tanrı yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Harun Yıldırım = Mallarını Allah yolunda infak edip sonra infaklarını minnet ve eziyet kılmayanlar... Onlar için Rableri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Mallarını (Allah yolunda) harcayıb da sonra o harcadıklarının arkasından bir başa kakış ve bir eziyyet takıb katmayanlar (yok mu?) Onların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiç bir korku yokdur, mahzun da olacak değillerdir onlar.
Hayrat Neşriyat = Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanlar, sonra sarf ettikleri şey(in arkasın)a başa kakma ve (gönül) incitme katmayanlar var ya, onların, Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
İbni Kesir = Mallarını Allah yolunda infak edip de, sonra infak ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin mükafaatı, Rabbları katındadır. Onlara korku yoktur. Ve mahzun da olacak değillerdir.
Kadri Çelik = Mallarını Allah yolunda infak edip sonra infak ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Muhammed Esed = Allah yolunda mallarını harcayan ve sonra iyiliklerini başa kakıp (muhtaç kişinin duygularını) inciterek (bu) harcamalarının değerini düşürmeyenler mükafatlarını Rableri katında bulacaklar; onlar için artık ne korku vardır, ne de üzüntü.
Mustafa İslamoğlu = Mallarını Allah yolunda infak edip de, sonra infak ettiklerini başa kakıp gönül incitmeye kalkışmayanlar, ödüllerini yalnızca Rableri katında bulacaklardır. Artık onlar gelecekten endişe duymayacaklar, geçmişten dolayı mahzun olmayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki, mallarını Allah yolunda infak ederler. Sonra da o infak ettiklerine bir minnet, bir eza tahmil eylemezler. İşte onlar için Rabbileri nezdinde mükâfaat vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ömer Öngüt = Mallarını Allah yolunda hayra verip de sonra başa kakmayan, alanların gönlünü kırmayan kimselerin, Rabbleri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Şaban Piriş = Mallarını Allah yolunda harcama yapıp, sonra da verdiklerinin ardından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin, Rab’leri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Sadık Türkmen = Mallarını Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin Rableri katında ödülleri vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.
Seyyid Kutub = Mallarını Allah yolunda harcadıktan sonra sadakalarını başa kakmayanlar, onur kırma aracı olarak kullanmayanlar, sadakalarının mükafatını Allah katında alacaklardır. Onlar için korku ve üzülmek de sözkonusu olmayacaktır.
Suat Yıldırım = Mallarını Allah yolunda harcayıp da infaklarının ardından minnet etmeyenler, rahatsızlık vermeyenler yok mu, işte onların Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir endişe yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir.
Süleyman Ateş = Mallarını Allâh yolunda verip de sonra verdiklerinin ardından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin, Rableri katında ödülleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rabbleri katındadır, onlar için korku yoktur, onlar mahzun olmayacaklardır.
Ümit Şimşek = Mallarını Allah yolunda harcayan, harcadığını da başa kakmayan kimselerin Rableri katında ödülleri vardır. Artık onlar için hiçbir korku olmaz; onlar hiçbir şekilde de üzülmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Mallarını Allah yolunda harcayıp sonra bu harcadıklarına bir eziyet ve başa kakma eklemeyenlerin, Rableri katında kendilerine has ödülleri vardır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar.
İskender Ali Mihr = Mallarını Allah yolunda infâk ettikten (verdikten) sonra verdikleri şeyin arkasından minnet ettirmeyenlerin (başa kakmayanların) ve onlara eza etmeyenlerin ecirleri (mükâfatları), Rab’lerinin katındadır. Ve onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
İlyas Yorulmaz = Allah yolunda mallarını harcayanlar ve sonrada harcadıkları malları başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin karşılıkları Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Bakara / 263 - Kavlun ma’rûfun ve magfiretun, hayrun min sadakatin yetbeuhâ ezâ(ezen), vallâhu ganiyyun halîm(halîmun).
Diyanet İşleri = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).
Abdulbaki Gölpınarlı = Güzel söz ve suç bağışlama, ardında minnet olan sadakadan hayırlıdır. Allah müstağnîdir, ceza vermede acele etmez.
Abdullah Parlıyan = Gönül alıcı bir söz ve başkasının eksiğini gizlemek, peşinden incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Ve yumuşak davranıp azapta acele etmez.
Adem Uğur = Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur.
Ahmed Hulusi = Bir güzel söz ve bir kusuru örtmek, ardından eziyet gelen bağıştan daha hayırlıdır. Allâh Ğaniyy'dir, Haliym'dir.
Ahmet Tekin = Bir tatlı dil, güler yüzle bir karşılık ve kusurları bağışlamak sonradan gönül inciten, imandaki sadâkatın ve kemalin ifadesi olan sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir, yarattıklarına muhtaç değildir, kudretli, âdil ve müsamahakârdır, fırsatlar ve imkânlar tanır.
Ahmet Varol = İyi bir söz ve bağışlama arkasından eziyette bulunulan bir sadakadan hayırlıdır. Allah bir şeye ihtiyacı olmayandır, hilim sahibidir.
Ali Bulaç = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır.
Ali Fikri Yavuz = İyi ve güzel bir söz ile bir kusur bağışlamak, arkasına eza takılacak sadakadan daha hayırlıdır. Allah minnet ve eziyetle sadaka verenlerin sadakalarından müstağnidir; onların cezasını vermekte acele edici değildir (hâlimdir).
Ali Ünal = Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
Bayraktar Bayraklı = Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir; yumuşak davranandır.
Bekir Sadak = Guzel bir soz ve bagislama, pesinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah mustagnidir, Halim'dir.
Celal Yıldırım = Güzel tatlı bir söz ve bağışlama (kusur görmeme), peşine eziyet takılan bir sadakadan hayırlıdır. Allah (her şeyden) ganî (doygun)dir ve halîm (lütuf ile muamele edip incitmeyen, aceleci olmayan)dır.
Cemal Külünkoğlu = Güzel bir söz ve (bir kusuru) bağışlama, peşinden onur kırıcı davranışlar getiren bir yardımdan daha hayırlıdır. Allah, zengindir (kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur), halimdir (günahlarından dolayı insanların rızkını kesmez ve cezada mühlet verir).
Diyanet İşleri (eski) = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir, Halim'dir.
Diyanet Vakfi = Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur.
Edip Yüksel = Güzel bir söz ve hoşgörü, peşinden onur kırıcı davranışlar getiren bir yardımdan daha hayırlıdır. ALLAH Zengindir, Şefkatlidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir tatlı dil, bir mağfiret arkasına eza takılacak sadakadan daha iyidir, Allah ganîdir halîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir tatlı dil, bir bağışlama, arkasından incitmenin geldiği sadakadan daha hayırlıdır. Allah, ganidir, halimdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.
Gültekin Onan = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Tanrı hiç birşeye ihtiyaç ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır.
Harun Yıldırım = Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Şüphesiz Allah Ğaniyy'dir, Halim'dir.
Hasan Basri Çantay = İyi (güzel ve tatlı) bir söz ve bir ayıb örtme; ardından eziyyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının sadakalarından) müstağnidir, halimdir (ukuubetde acele edici değildir).
Hayrat Neşriyat = Güzel bir söz ve bir bağışlama, kendisini bir incitme takib eden sadakadan daha hayırlıdır. Hâlbuki Allah, Ganî (kullarının sadakasına ihtiyâcı olmayan)dır, Halîm(cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.
İbni Kesir = Bir tatlı dil, bir af, peşinden eziyet gelecek sadakadan daha hayırlıdır. Ve Allah Gani'dir, Halim'dir.
Kadri Çelik = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, hilim sahibidir.
Muhammed Esed = Gönül alıcı bir söz ve başkasının eksiğini gizlemek, peşinden incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır; ve Allah Kendine yeterlidir, tahammül (hilm) Sahibidir.
Mustafa İslamoğlu = Gönül yapan hoş bir söz ve rahmet dileme, arkasından incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır. Ve Allah kendi kendine yetendir, cezalandırmadan önce fırsat tanıyandır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bir iyi söz, bir af, kendisini bir eziyet takip eden bir sadakadan hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ ganîdir, halîmdir.
Ömer Öngüt = Bir tatlı dil, bir de af, arkasından incitme gelecek sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, Halîm'dir.
Şaban Piriş = Güzel bir söz ve af, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, zengindir, şefkatlidir.
Sadık Türkmen = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir.
Seyyid Kutub = Tatlı söz ve hoşgörü, peşinden başa kakma ve onur kırma gelen sadakadan daha iyidir. Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O Halimdir.
Suat Yıldırım = Bir tatlı söz, bir kusur bağışlama, peşinden incitme gelen maddî yardımdan (sadakadan) çok daha iyidir. Zira Allah ganî ve halîmdir (sizin sadakalarınıza muhtaç değildir, çok müsamahalı olup cezayı çabuk vermez).
Süleyman Ateş = Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allâh, zengindir, halimdir.
Tefhim-ul Kuran = Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır.
Ümit Şimşek = Güzel bir söz, bir affediş, ardından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Sizin bağışlarınıza Allah'ın ihtiyacı yoktur; O kullarına yumuşaklık ve müsamaha ile davranır.
Yaşar Nuri Öztürk = Güzel, yapıcı bir söz, bir bağışlama, ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstündür. Allah Ganî'dir, cömertliğine sınır yoktur; Halîm'dir, hoşgörüsüne sınır yoktur.
İskender Ali Mihr = Güzel bir söz ve mağfiret (bağışlayıp iyi davranma), arkasından eza gelen (başa kakılan) bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Gani’dir, Halîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Uygun yerinde bir söz ve bağışlamak, arkasından eziyet haline gelen, sadakadan daha hayırlıdır. Allah ihtiyaçsız ve kullarına çok lütufkârdır.
Bakara / 264 - Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tubtılû sadakâtikum bil menni vel ezâ, kellezî yunfiku mâlehu riâen nâsi ve lâ yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), fe meseluhu ke meseli safvânin aleyhi turâbun fe esâbehu vâbilun fe terakehu saldâ(salden), lâ yakdirûne alâ şey’in mimmâ kesebû vallâhu lâ yehdîl kavmel kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah'a, âhiret gününe inanmayan kişi gibi sadakalarınızı, başa kakmakla minnet ve eziyetle hiç verilmemiş bir hale getirmeyin. O çeşit adam, sanki şiddetli bir yağmur altında kalıp üstündeki toprağın kayarak sıvışmasıyla kaypak bir hale gelen kayadır. O çeşit adamlar, kazançlarından hiçbir sevap elde edemezler ve Allah, inanmayan kavmi doğru yola sevk etmez.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Malını gösteriş ve övgü için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kişinin yaptığı gibi, iyiliğinizi başa kakarak ve muhtaç kimsenin duygularını inciterek, yardımlarınızı değersiz hale sokmayın. Böyle kimsenin hali; üzerinde biraz toprak bulunan kaygan bir kayanın hali gibidir. Bir yağmur ona vurursa onu çıplak bırakıverir. Bu gibilerinin yaptıkları hayırlı işlerinden hiçbir kazançları olmaz. Zira Allah kendisi tarafından gönderilen gerçekleri örtbas eden bir toplumu asla doğru yola iletmez.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, malını insanlara riya (kendine isim yapmak) için harcayan ve "B" işaret anlamıyla Allâh'a ve gelecekte yaşanacak sürece iman etmeyen bir kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma veya eziyet etme gibi davranışlarla iptal etmeyin. Bunun misali, üzerinde bir miktar toprak bulunan kaya gibidir. Şiddetli yağmur ona isâbet edince üzerindeki toprağı götürdü ve geride çıplak kaya kaldı. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allâh inkârcılar topluluğuna hidâyet etmez.
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, başa kakarak, yüze vurarak, gönül inciterek imanda sadâkatinizin ve kemâlinizin ifadesi olan sadakalarınızın, hayırlarınızın, boşa gitmesine sebep olmayın.Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve ahiret gününe inanmayıp da, insanlara gösteriş için malını harcayana benzemeyin. Böylelerinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz bir kayaya benzer. Sağanak halinde bir yağmur isabet edince onu çıplak bir kaya haline getirir. Böyle kimseler yaptıkları iyiliklerden dolayı, hiçbir mükâfat elde edemezler. Allah kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden münkir, kâfir bir kavmi, doğru yola sevketme lütfunda bulunmayacak.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyip de malını insanlara gösteriş olsun diye sarfeden kimse gibi başa kakma ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Onun örneği üzerinde bir miktar toprak bulunan ve inen şiddetli bir yağmurun kupkuru bıraktığı taşa benzer. Onlar kazandıklarından bir şey elde edemezler. [56] Allah kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç bir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler, sadakalarınızı -insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimse gibi- başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan bir kayanın hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince, üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş hâlinde bırakır. Onlar (gösteriş için âmel edenler) yaptıkları şeyden hiç bir sevap kazanamazlar. Allah kâfirler topluluğuna hidayet etmez...
Ali Ünal = Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül incitmek suretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayınız. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Allah'a ve ahiret gunune inanmayip, insanlara gosteris icin malini sarfeden kimse gibi, sadakalarinizi basa kakma ve eza etmekle bosa cikarmayin. Onun durumu, uzerinde toprak bulunan kayanin durumu gibidir, uzerine bol yagmur yagdiginda onu cascavlak birakir. Kazandiklarindan hicbir sey elde edemezler. Allah inkar eden kimseleri dogru yola eristirmez.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Allah'a ve Âhiret gününe inanmayıp malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül incitmekle boşa çıkarmayın. Çünkü onun misâli, kaygan bir kayaya benzer ki, üzerinde azıcık toprak vardır, derken ona şiddetli bir yağmur dokunur da dazlak bırakır; işleyegeldikleri hiç bir şeye karşılık (bir sevap ve mükâfat) kazanmaya güç getiremezler. Allah inkarcıları doğru yola eriştirmez.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Bu durum, üzerinde toprak bulunan yumuşak bir kayanın haline benzer, bir sağanak vurunca onu sert ve çıplak bırakıverir. Böyleleri kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, inkârcı topluma (inatları ve kötü eylemleri yüzünden) yol göstermez.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığındaonu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkar eden kimseleri doğru yola eriştirmez.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.
Edip Yüksel = İnananlar! ALLAH'a ve ahiret gününe inanmadığı halde halka gösteriş için yardımda bulunan kişi gibi yardımlarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Bu tip davranışın örneği, üzerinde toz toprak biriken bir kayaya benzer ki şiddetli bir sağanak onu çıplak bırakır. Yaptıklarından hiç bir şey kazanamazlar. ALLAH inkarcı toplumu doğruya iletmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! sadakalarınızı başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin: O herif gibi ki nasa gösteriş için malını dağıtır da ne Allaha inanır ne Ahıret gününe, artık onun meseli bir kaya meseline benzer ki üzerinde bir az toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak inmişde onu yap yalçın etmiş bırakıvermiş: Öyleler kesiblerinden hiç bir şey istifade edemezler, Allah kâfirler güruhunu doğru yola çıkarmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, sadakalarınızı, başa kakmak, kalp kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Tıpkı malını insanlara gösteriş için dağıtan; Allah'a ve ahiret gününe inanmayan herif gibi. Artık onun durumu, üstünde biraz toprak bulunan ve üzerine bir sağnağın inip kendisini bütün yalçınlığı ile ortada bıraktığı bir kaya gibidir. Böyle kimseler, yaptıklarının hiçbir yararını görmezler. Allah, inkarcılar topluluğunu doğru yola çıkarmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağnak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.
Gültekin Onan = Ey inananlar, Tanrı'ya ve ahiret gününe inanmayan, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç birşeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Tanrı kafirler kavmine hidayet vermez.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Malını insanlara gösteriş için infak eden ve Allah'a da ahiret gününe de iman etmeyen kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan ve şiddetli bir yağmurun ona isabet etmesiyle onu dümdüz bıraktığı kaypak bir kayanın durumu gibidir. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Doğrusu Allah kafirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, sadakalarınızı — malını insanlara gösteriş için harcayan, Allaha ve âhiret gününe inanmayan bir kimse gibi — başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin. Çünkü onun haali, üzerinde bir toprak bulunub da kendine şiddetli bir yağmur isaabet eden, bu suretle o, kendisini kaskatı bir taş haaline bırakmış olan kaypak bir kayanın haali gibidir. Onlar (dünyâda) işledikleri hiç bir şeyden (sevab kazanmıya) muktedir olmazlar. Allah, kâfirler güruhuna hidâyet vermez.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! İnsanlara gösteriş için malını sarf etmekte olan, Allah’a ve âhiret gününe îmân etmiyor olan kimse gibi başa kakmak ve (gönül) incitmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın! İşte onun misâli, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayanın hâli gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isâbet etmiş de, onu çıplak bir hâlde bırakmıştır. (Onlar) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah ise, kâfirler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle)hidâyete erdirmez!
İbni Kesir = Ey iman edenler; Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakma ve eziyet etmekle heder etmeyin, O gösteriş yapanın hali; üzerinde toprak bulunan kayanınki gibidir. Şiddetli bir yağmur isabet ettiğnde onu katı bir taş halinde bırakır. Onlar kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Allah kafirler güruhunu hidayete erdirmez.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp insanlara gösteriş için malını infak eden kimse gibi, sadakalarınızı, başa kakma ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Zira böylesinin örneği, üstünde biraz toprak bulunan ve üzerine bir sağanağın inip kendisini bütün yalçınlığı ile ortada bıraktığı bir kaya gibidir. Kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Allah küfre sapan kimselere hidayet etmez.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Servetini gösteriş ve övgü için harcayan, Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmayan kişinin yaptığı gibi, iyiliğinizi başa kakarak ve (muhtaç kimsenin duygularını) inciterek yardımlarınızı değersiz hale sokmayın: Onun hali, üzerinde (biraz) toprak bulunan yumuşak bir kayanın hali gibidir, bir sağanak vurunca onu sert ve çıplak bırakıverir. Bu gibilerin, yaptıkları (hayırlı) işlerinden hiçbir kazançları olmaz: zira Allah, hakikati reddeden bir toplumu hidayete erdirmez.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! İnsanlara gösteriş için malını harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimse gibi, başa kakarak ve gönül inciterek yardımlarınızın sonucunu iptal etmeyiniz. O kişinin hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayaya benzer: bir sağanak yağar, onu cascavlak bırakıverir. İşte bu gibilerin, yaptıklarından hiçbir kazançları olamaz. Zira Allah kafir bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân etmiş olanlar! Sadakalarınızı minnetle, incitmekle iptal etmeyiniz. O kimse gibi ki, malını nâsa gösteriş için infak eder de Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe inanmış bulunmaz. Artık o kimsenin meseli, üzerinde biraz toprak bulunan bir kaypak taşın hali gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isabet ederek onu dümdüz bir halde bırakmış olur. Onlar kazanmış olduklarından bir şeye kâdir olamazlar. Ve Allah Teâlâ kâfirler gürûhuna hidâyet etmez.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. O gösteriş yapanın durumu, üzerinde biraz toprak bulunan kayaya benzer. Şiddetli bir sağanak isabet eder de onu sert bir kaya halinde bırakıverir (Toprağı gider, kaya kalır). Kazandıklarından hiçbir şey elde edemez. Allah kâfirler gürûhunu hidayete erdirmez.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş için malını harcayan adam gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Bunun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayaya benzer ki, şiddetli bir sağanak iner de onu kupkuru bırakır. Onlar, kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah inkarcı topluma yol göstermez.
Sadık Türkmen = Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu; üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun, kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Seyyid Kutub = Ey müminler, tıpkı Allah'a ve Ahiret gününe inanmadıkları halde başkalarına gösteriş olsun diye mallarını harcayanların yaptıkları gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve onur kırma aracı haline getirerek boşa çıkarmayın. Böylesi, sağanak halindeki bir yağmura tutulunca, çır çıplak kalan toprakla örtülü bir kayaya benzer. Bunlar yaptıkları iyilikten hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfir topluluğu doğru yola iletmez.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! yardım ettiğiniz kimselere minnet etmek ve incitmek sûretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın! Allah’a da, âhirete de inanmadığı halde sırf insanlara gösteriş yapmak için malını harcayan kimsenin durumuna düşmeyin! Onun durumu, üzerinde azıcık toprak bulunan kaygan bir kayanın durumuna benzer ki, şiddetli bir yağmur iner inmez toprağı kayıverir, cascavlak kalır. Öyleleri işledikleri hiçbir şeyden sevap ve mükâfat elde edemezler. Zira Allah inkârcıları emellerine kavuşturmaz.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, insanlara gösteriş için malını verip Allah'a ve âhiret gününe inanmayan adam gibi, başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Öylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki, bir sağnak indi de (üstündeki toprağı silip süpürerek) onu sert bir taş halinde bıraktı. (Böyleleri), kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allâh, kâfir toplumu doğru yola iletmez.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; ona sağanak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç bir şeye güç yetiremez (elde edemez) ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Başa kakıp incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın-o kimsenin hali gibi ki, Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş olsun diye malını bağışlar. Onun durumu, üzerinde bir parça toprak bulunan bir kaya gibidir; yağmur boşandığında onu cascavlak bırakır. Öylelerinin yaptıklarından ellerinde hiçbir şey kalmaz. Çünkü Allah kâfirler güruhuna yol göstermez.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Allah'a ve âhıret gününe inanmadığı halde, insanlara riya için malını infak eden kişi gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eza etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak varken tepesine şiddetli bir yağmur inip kendisini cascavlak bırakmış yalçın bir kayanın haline benzer. Böyleleri, kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Allah, küfre sapan bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Allah’a ve yevm’il âhire inanmayarak, malını insanlara riya (gösteriş) için infâk eden (veren) kişi gibi, sadakalarınızı minnetle (başa kakarak) ve eza ile bâtıl etmeyin (boşa çıkartmayın). İşte onun durumu, üzerinde toprak bulunan sert bir kayaya benzer ki, ona kuvvetli bir yağmur isabet edince, böylece (üzerindeki toprağın gidip), onu (tekrar) sert (verimsiz) bir kaya halinde bırakması gibidir. Onlar kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, kâfirler kavmini hidayete erdirmez.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde, mallarını insanlara gösteriş yaparak harcayanlar gibi, mallarınızı ihtiyaç sahiplerine harcayıp, arkasından başa kakarak ve eziyet ederek, sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Bunun misali, sert kayaların üstüne konulmuş toprak gibidir, kuvvetli bir rüzgâr estiğinde, kaya çırılçıplak kalır. Bunun gibi, sadakayı gösteriş veya başa kakarak verenler, karşılık olarak bir şey elde edemezler. Allah inkâr edenler topluluğunu doğru yola eriştirmez.
Bakara / 265 - Ve meselullezîne yunfikûne emvâlehumubtigâe mardâtillâhi ve tesbîten min enfusihim ke meseli cennetin bi rabvetin esâbehâ vâbilun fe âtet ukulehâ dı’feyn(dı’feyni), fe in lem yusıbhâ vâbilun fe tall(tallun), vallâhu bimâ ta’melûne basîr(basîrun).
Diyanet İşleri = Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mallarını, Tanrı rızasını kazanmak ve özlerindekini yerli bir hale getirip kendilerine mâl etmek için verenlerse bir tepedeki bahçeye benzerler; bol-bol yağan yağmur, o bahçenin meyvelerini iki misline çıkarır. Hattâ bu çeşit yağmur yağmasa bile mutlaka bir çisentiye kavuşur orası ve Allah, bütün yaptıklarınızı görür.
Abdullah Parlıyan = Mü'minlerden, mallarını Allah'ın rızasını kazanmak ve gönüllerinde olan imanı kökleştirmek için harcayanların durumu da, tepe üzerinde olan bir bahçeye benzer ki, bol yağmur değince ürününü iki kat olarak verir, bol yağmur yağmasa bile, en azından bir çisinti düşer de, yine çokca ürününü verir. Allah tüm yapmakta olduklarınızı görendir.
Adem Uğur = Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir.
Ahmed Hulusi = Allâh rızasını isteyerek veya enfüslerindeki bir tespitten dolayı (Esmâ bileşimlerinin kendilerinde oluşturduğu anlayış ile) mallarını infak edenlerin misaline gelince. . . Kendisine şiddetli bir yağmur isâbet edip, yemişlerini iki kat vermiş tepedeki bir bahçeye benzer. Ona böyle bol yağmur yerine çiseleyen bir yağmur dahi yeterlidir. Allâh yaptıklarınıza Basıyr'dir.
Ahmet Tekin = Mallarını, Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla, karşılık beklemeden, gönüllü harcayanların, bunu vicdanlarına, gönüllerine yerleştirerek, kendilerine görev haline getirip cânı gönülden yapanların, birbirlerini cesurca, akıllıca, Allah yolunda harcama yapmaya teşvik edenlerin durumu, tepedeki verimli bir bahçeye benzer. Üzerine bol yağmur yağınca iki kat ürün verir. Bol yağmur yağmadığı zaman da, serpintisi, çiği, çisentisi eksik olmaz. Allah işlediğiniz amelleri biliyor, görüyor.
Ahmet Varol = Mallarını, Allah'ın rızasını kazanma arzusuyla ve gönüllerindeki inancı kökleştirmek için harcayanların örneği ise bir tepe üstünde bulunan ve üzerine sert bir yağmur yağdığında iki kat ürün veren bahçeye benzer. Yağmur yağmasa bile hafif bir çisinti düşer. Allah işlediklerinizi görmektedir.
Ali Bulaç = Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.
Ali Fikri Yavuz = Allah’ın rızâsını istemek ve kendilerindeki imânı kökleştirip kuvvetlendirmek için mallarını harcıyanların hâli de, bir tepe üzerinde bulunan bir bahçenin haline benzer. Ona bol yağmur düşmüş de meyvalarını iki kat vermiştir. Ona bol bir yağmur düşmezse yine kendisinde bir çisinti ve nem bulunmakla ürününü verir. Allah, her ne yaparsanız hepsini hakkıyla görücüdür.
Ali Ünal = Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Mallarını Allah'ın rızasını kazanmak ve kalben tatmin olmak için hayır yolunda harcayanların durumu, yüksek bir yerdeki bir bahçe gibidir: Bir yağmur yağar, bu sayede ürün iki misli artar; yağmur olmadığı zaman da oraya çise düşer de yine ürün verir. Allah yaptığınız her şeyi görür.
Bekir Sadak = Allah'in rizasini kazanmak ve kalblerini saglamlastirmak icin mallarini sarfedenlerin durumu, yuksekce bir tepede bulunan, bol yagmur aldiginda yemislerini iki kat veren, bol yagmur yagmasa bile cisentisi dusen bir bahcenin durumu gibidir. Allah islediklerinizi gorur.
Celal Yıldırım = Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek ve kendilerini (imân ve İslâm, hürriyet ve bağımsızlık vadisinde) kökleştirip sağlam bir düzeye eriştirmek için mallarını harcayanların misâli, yüksekçe bir arazideki güzel bahçeye benzer ki, ona bol bol yağmur dokunmuş da yemişlerini iki kat vermiştir. Ona bol bol yağmur dokunmasa bile bir çisenti (dokunmak yeter). Allah işleye geldiklerinizi görüp bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Allah'ın rızasını kazanmak ve içlerindeki (imanlarını) kuvvetlendirmek için mallarını infak edenlerin hali ise bir tepedeki güzel bir bahçenin hali gibidir ki kuvvetli bir yağmur düşmüş de ona yemişlerini iki kat vermiştir. Ona bol bir yağmur düşmezse yine kendisinde bir çisenti ve nem bulunmakla ürününü verir. Allah, her ne yaparsanız hepsini hakkıyla görendir.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ın rızasını kazanmak ve kalblerini sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu gibidir. Allah işlediklerinizi görür.
Diyanet Vakfi = Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir.
Edip Yüksel = ALLAH'ın rızasını kazanmak istedikleri ve buna ikna oldukları için paralarını harcayanların örneği, bol yağmur aldığında iki kat ürün veren, bol yağmur almasa bile çisintiyle yetinen yüksek verimli bir bahçe örneği gibidir. ALLAH yaptıklarınızı görmektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahın rızasını aramak ve kendilerini veya kendilerinden bir kısmını Allah yolunda paydar kılmak için mallarını infak edenlerin meseli ise bir tepedeki güzel bir bağçenin haline benzer ki kuvvetli bir sağanak düşmüş de ona yemişlerini iki kat vermiştir, bir sağanak düşmezse ona mutlak bir çisenti vardır, Allah amellerinizi gözetiyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'ın hoşnutluğunu aramak ve kendilerini veya bir kısmını Allah yolunda pay sahibi kılmak için mallarını harcayanların durumu ise bir tepenin üstünde bulunan, üzerine kuvvetli bir sağnağın yağıp meyvelerini iki kat artırdığı bir bahçenin durumuna benzer. Bir sağnak yağmazsa, ona mutlaka bir çisinti düşer. Allah, yaptıklarınızı gözetliyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'ın rızasını aramak, kendilerini veya kendilerinden bir kısmını Allah yolunda sabit kılmak için mallarını Allah yolunda harcayanların hâli ise, bir tepedeki güzel bir bahçenin hâline benzer ki, ona kuvvetli bir sağnak düşmüş de yemişlerini iki kat vermiştir. Böyle bir bahçeye yağmur düşmese bile mutlaka bir çisenti vardır. Allah, yaptıklarınızı görür.
Gültekin Onan = Yalnızca Tanrı'nın rızasını istemek ve nefslerinde olanı kökleştirip güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Tanrı yaptıklarınız görendir.
Harun Yıldırım = Mallarını, Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerinde olanı sağlamlaştırmak için infak edenlerin durumu, yüksek bir yerde bulunan ve bol yağmur düşünce meyvelerini iki kat veren bir bahçenin durumu gibidir. Ona bol yağmur olmasa da bir çisenti isabet eder. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Hasan Basri Çantay = Allahın rızasını istemek ve ruhlarında olan (îman) ı kökleşdirib takviye etmek için mallarını harcayanların hali de bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bağçenin haline benzer ki ona bir yağmur isaabet etmiş de meyvelerini iki kat vermişdir, ona bol bir yağmur düşmese de (hiç olmazsa onda) bir çisinti (bulunur) Allah, ne yaparsanız (hepsini) hakkıyle görücüdür.
Hayrat Neşriyat = Hem Allah’ın rızâsını arzulayarak ve (İslâm’ı) gönüllerinden tasdîk ederek mallarını sarf etmekte olanların (az veya çok, yaptıkları iyiliklerin) misâli, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçenin hâli gibidir ki, ona bolca yağmur isâbet etmiş de meyvesini iki misli vermiştir! Fakat ona çokça yağmur isâbet etmese de, bir çisinti var (ki o bile yeter)! Çünki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.
İbni Kesir = Allah'ın rızasını kazanmak ve kalblerindekini sağlamlaştırmak için mallarını infak edenlerin hali, bir tepedeki güzel bir bahçenin haline benzer. Kuvvetli bir sağanak düşünce; yemişlerini iki kat verir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisenti bulunur ve Allah işlediklerinizi görür.
Kadri Çelik = Allah'ın rızasını kazanmak ve kalplerini sağlamlaştırmak için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile (ürün vermesine yetecek) çisentisi düşen bir bahçenin örneği gibidir. Allah yaptıklarınızı görür.
Muhammed Esed = Servetlerini Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak harcayanların durumu (ise), verimli topraklar üzerindeki bahçe gibidir: Bir sağanak vurur, bu sayede ürün iki misli artar; sağanak olmadığı zaman da hafif yağmur (düşer oraya). Ve Allah yaptığınız her şeyi görür.
Mustafa İslamoğlu = Geçici servetlerini Allah rızasını elde etmek ve kişiliklerini güçlendirmek için harcayanların durumu da verimli bir bahçe gibidir: bir sağanak yağar, bu sayede ürünü iki kat biter. Tut ki sağanak yağmadı, çiselese dahi yeter. Neticede Allah yaptığınız her şeyi görür.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve mallarını rızayı ilâhiyi taleb ve nefislerini tesbit için infakta bulunanların meseli ise bir bahçenin meseli gibidir ki, ona çokça yağmur yağar da meyvelerini iki kat olarak yetiştirir. Ona çokça yağmur değil de çiy isabet etse (yine kifâyet eder). Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeyleri görücüdür.
Ömer Öngüt = Allah'ın rızâsını kazanmak ve içlerindekini kökleştirmek (kalplerini sağlamlaştırmak) için mallarını infak edip sarfedenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan güzel bir bahçeye benzer. Üzerine bol bol yağmur yağdığında, meyvelerini iki kat verir. Bol yağmur yağmasa bile, hafif bir yağmur, az bir çisinti de yetişir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.
Şaban Piriş = Mallarını, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve kendilerinde olan (imanı) sağlamlaştırmak için harcayanların durumu ise, yüksekçe bir tepede bulunan, oraya sağanak yağmur isabet edince meyvelerini iki misli veren bir bahçeye benzer. Sağanak yağmur olmasa da orada bir çisinti vardır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Sadık Türkmen = Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak, mallarını Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Seyyid Kutub = Buna karşılık mallarını Allah'ın rızasını elde etmek ve gönüllerindeki imanı pekiştirmek için harcayanların durumu da yüksekçe bir tepedeki bol yağmur alarak ürünlerini iki kat olarak veren ve bol yağmur görmediğinde de mutlaka çisinti gören verimli bir bahçe gibidir. Hiç kuşkusuz ne yaparsanız Allah onu bilir.
Suat Yıldırım = Allah’ın rızasını kollamak ve ruhlarındaki imanı kökleştirmek için mallarını harcayanların durumu ise, bir tepedeki güzel bir bahçenin haline benzer. Bir bahçe ki ona bol yağmur yağar, meyvelerini iki kat verir. Bol yağmur düşmese de hafif bir yağmur, bir çisinti de yetişir. Allah ne yaparsanız hepsini görür.
Süleyman Ateş = Allâh'ın rızâsını kazanmak ve ruhlarındaki(imâ)nı kökleştirmek için mallarını harcayanların durumu da tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer ki, bol yağmur değince ürününü iki kat verdi. Yağmur değmeseydi bile çisinti olurdu. Allâh yaptıklarınızı görmektedir.
Tefhim-ul Kuran = Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır) . Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
Ümit Şimşek = Allah'ın rızasını kazanmak ve gönüllerindeki imanı iyice sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların durumu ise, bir tepe üzerine kurulu bir bahçeye benzer ki, yağmur yağdığında meyvesini iki kat verir. Hattâ, yağmur yağmasa bile az bir çiseleme yine yeter. Allah ise sizin yaptıklarınızı görmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve öz benliklerindekini kökleştirmek için infakta bulunanlara gelince, onların durumu kendisine bol yağmur isabet edip de ürününü iki kat veren bir bahçenin durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisenti, bir nem bile yetişir. Allah, yapmakta olduklarınızı tam bir biçimde görmektedir.
İskender Ali Mihr = Allah’ın rızasını talep ederek (isteyerek) ve kendi nefslerinde (bunu) sabit kılarak (sebat ederek) mallarını infâk edenlerin (verenlerin) durumu, münbit bir tepe üzerinde bulunan bahçeye benzer ki, ona kuvvetli bir yağmur isabet edince, böylece ürününü iki kat verir. Hatta kuvvetli bir yağmur ona isabet etmese, çiselese bile. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.
İlyas Yorulmaz = Mallarını Allah’ın rızasını kazanmak ve nefislerinin tutkularını bastırmak için harcayanların misali, verimli bahçe gibidir. Oraya bereketli yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. Bereketli yağmur düşmese de çiseler. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
Bakara / 266 - E yeveddu ehadukum en tekûne lehu cennetun min nahîlin ve a’nâbin tecrî min tahtihel enhâru, lehû fîhâ min kullis semarâti ve esâbehul kiberu ve lehu zurriyyetun duafâu fe esâbehâ ı’sârun fîhi nârun fahterakat kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti leallekum tetefekkerûn(tetefekkerûne).
Diyanet İşleri = Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biriniz arzular mı ki onun bir hurma fidanlığı, bir üzüm bağı olsun, kıyısından ırmaklar aksın, o fidanlıkta, o bağda bütün meyveler yetişsin, kendisi de ihtiyarlığa düşsün, küçük ve âciz dölü-döşü bulunsun da tam bu çağda fidanlığına, bağına, yakıp kavurucu bir sam yeli gelip çatsın, bahçe ve bağ, yanıp mahvolsun? İşte Allah, düşünürsünüz diye size delillerini böyle açıklar.
Abdullah Parlıyan = Herhangi biriniz ister mi ki içerisinden ırmaklar akan ve çeşit çeşit meyveleri olan üzümden ve hurmalardan oluşmuş bir bahçesi bulunsun ve kendisinin de güçsüz çaresiz yavruları olsun; tam bu halde iken üzerine ihtiyarlık çöksün ve bu sırada o bahçeye alevli bir kasırga isabet etsin de bahçe baştan başa yansın. Belki düşünürsünüz diye Allah size mesajlarını böylece açıklar.
Adem Uğur = Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her çeşit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez.) İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size âyetleri açıklar.
Ahmed Hulusi = Sizden biriniz ister mi hiç, içinde nehirler akan ve çeşitli meyveler bulunan, hurmalık ve asmalarla dolu bahçesi olsun da, kendisine ihtiyarlık gelsin ve zayıf bir zürriyeti olsun? Derken içinde ateş olan bir fırtına bütün bahçeyi helâk etsin. . . İşte üzerinde tefekkür etmeniz için Allâh bu işaretleri veriyor.
Ahmet Tekin = Herhangi biriniz arzu eder mi ki, ağaçlarının altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvaları bulunan, hurma ağaçları ve üzüm çubuklarıyla dolu bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken, kendisine ihtiyarlık gelip çatsın; bahçeye de, içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! Allah dünyanın geçici, âhiretin ebedî olduğu konusunda düşünesiniz diye, ibret verici misalleri size böyle açıklıyor.
Ahmet Varol = Sizden kim kendisine yaşlılık geldiği ve güçsüz, zayıf çocuklarının bulunduğu halde, altından ırmaklar akan hurma ve üzüm ağaçları ile dolu, içerisinde her türsü meyvası bulunan bir bahçesi varken, bahçesine içinde ateş olan bir kasırganın isabet etmesini ve onun yanmasını ister? İşte belki düşünürsünüz diye Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır.
Ali Bulaç = Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine) ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz.
Ali Fikri Yavuz = Sizden biriniz arzu edermi ki, hurmalardan ve üzümlerden bir bahçesi olsun; ağaçları altından ırmaklar aksın ve kendinin her türlü meyvaları orada bulunsun; böylece ona ihtiyarlık çöksün de elleri ve güçleri yetmez yavruları olsun; derken o geçim vasıtaları olan bahçeye ateşli bir bora isabet ediversin de o, yanıversin? (İşte, insanlar görsün diye yapılan ameller veya başa kakıp eziyetle verilen sadakalar da böyledir; riya sahibi, kendisine fayda verecek amel yaptığını zanneder. Fakat bahçeye isabet eden felâket gibi, yaptığı ameller boşa çıkacaktır.) İşte Allah, size, âyetlerini böyle apaçık anlatıyor, gerek ki, düşünesiniz.
Ali Ünal = Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
Bayraktar Bayraklı = Sizden biri arzu eder mi ki, hurma ve üzüm bağları bulunan ve içinden ırmaklar akan, ayrıca içinde meyvenin her çeşidi bulunan bir bahçesi olsun da tam kendisine ihtiyarlık çöküp, küçük ve güçsüz çocuklarının bulunduğu bir anda ateşli bir kasırga kopsun ve bahçesini kasıp kavursun? İşte Allah düşünesiniz diye size böylece delilerini açıklıyor.
Bekir Sadak = Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamis ve cocuklari da gucsuzken, altlarindan irmaklar akan, hurma, uzum ve her cesit meyveleri bulunan bahcesinin, atesli bir kasirganin kopmasiyle yanmasini ister? Dusunesiniz diye Allah size ayetlerini boylece aciklar. *
Celal Yıldırım = Sizden biriniz ister mi ki, hurmalık ve üzümlükten güzel bir bahçesi olsun, içinden ırmaklar aksın ; orada kendisinin her çeşit meyvası bulunsun da yaşlılık gelip çatsın ve (iş göremez âciz) zayıf çocukları olsun, derken o bahçeye ateşli bir kasırga dokunuversin de bahçe olduğu gibi yansın ? İşte Allah iyice düşünesiniz diye size âyetlerini böylece açıklar.
Cemal Külünkoğlu = Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.
Diyanet İşleri (eski) = Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da güçsüzken, altlarından ırmaklar akan, hurma, üzüm ve her çeşit meyveleri bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasıyla yanmasını ister? Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böylece açıklar.
Diyanet Vakfi = Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her çeşit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez.) İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size âyetleri açıklar.
Edip Yüksel = Biriniz ister mi ki, altından ırmaklar akan, her çeşit meyveyi içeren hurma ve üzüm bahçelerine ve küçük çocuklara sahip olsun da, kendisine yaşlılık bahçesine de ateşli bir kasırga vursun yakıp kül etsin. Düşünmeniz için ALLAH size ayetlerini böyleaçıklar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arzu eder mi hiç biriniz ki kendisinin hurmalık ve üzümlüklerden bir bağçesi, olsun, altından çaylar akıyor, içinde her türlü mahsulâtı bulunuyor, üstüne de ıhtiyarlık çökmüş ve elleri irmez, gücleri yetmez bir takım zürriyyeti var, derken ona ateşli bir bora isabet ediversin de o bağçe yanıversin? İşte Allah âyetlerini böyle anlatıyor gerek ki düşünesiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sizden hanginiz ister ki, kendisinin hurma ve üzüm bağları bulunan altından ırmaklar akan, içinde her çeşit ürünün yetiştiği bir bahçesi olsun da kendisine yaşlılık çöküp elleri yetmez, güçleri çatmaz bir takım çocukların bulunduğu bir sırada, ateşli bir bora isabet edip bahçesini yaksın? İşte Allah, düşünesiniz diye sizlere ayetlerini böyle anlatıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hiç biriniz ister mi ki, kendisinin hurmalık ve üzümlüklerden bir bahçesi olsun, altında ırmaklar aksın, içinde her türlü ürünü bulunsun da, kendi üzerine de ihtiyarlık çökmüş ve elleri ermez, güçleri yetmez küçük, zayıf çocukları olsun. Derken ona ateşli bir bora isabet ediversin de o bahçe yanıversin. İşte Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor. Umulur ki, düşünürsünüz.
Gültekin Onan = Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine) ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Tanrı size ayetlerini böyle açıklar ki düşünesiniz (tetefekkerun).
Harun Yıldırım = Sizden biri istermi ki kendisinin, altından nehirler akan hurmalar ve üzümlerden oluşan, ayrıca kendisi için orada bütün meyvelerin bulunduğu bir bahçesi olsun da, zayıf çocukları olduğu halde kendisine ihtiyarlık çökmüşken onlara ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin? Allah size ayetlerini işte böyle iyice açıklıyor ki düşünesiniz.
Hasan Basri Çantay = Sizden her hangi biriniz arzu eder mi ki hurmalardan, üzümlerden onun bir bağçesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada kendisinin her çeşit meyveleri bulunsun, (fakat) ona ihtiyarlık çöksün, âciz ve küçük çocukları da olsun, derken (onun ve yavrularının biricik geçim vasıtaları olan) ona (o bağçeye) içinde bir ateş bulunan bir bora isaabet etsin de o, yanıversin? İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildirir. Olur ki iyi düşünürsünüz.
Hayrat Neşriyat = Sizden biriniz ister mi ki, kendisinin, altından nehirler akan hurma ağaçları ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun, içinde kendisi için her çeşit meyvelerden bulunsun, sonra onun güçsüz (ve küçük) çocukları olduğu hâlde kendisine ihtiyarlık gelsin; derken oraya (o bahçeye), içinde ateş bulunan bir kasırga isâbet etsin de yansın (elbette istemez)! Allah, size âyetleri böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.
İbni Kesir = Biriniz ister mi ki; hurmalardan ve üzümlerden bir bahçesi olsun, altından ırmaklar aksın, içinde her çeşit meyve bulunsun da; kendisi ihtiyarlamış, çocukları da güçsüz kalmışken; bahçesi ateşli bir kasırga ile yanıversin. Düşünesiniz diye Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
Kadri Çelik = Hangi biriniz kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da güçsüzken, altlarından ırmaklar akan, kendisi için orada her çeşit meyveden (bir miktar) bulunan hurmalık ve üzümlükler dolu bir bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasıyla yanmasını ister? Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böylece açıklar.
Muhammed Esed = Sizden biriniz, içinden ırmaklar akan ve çeşit çeşit meyve ile dolu bir hurma ve asma bahçesine sahip olmayı -ama sonra da sadece (bakıma muhtaç) zayıf çocuklarıyla yaşlılığa terkedilmeyi- ve sonra kızgın bir kasırganın bahçeye isabet edip onu tamamen kasıp kavurmasını ister mi? Belki düşünürsünüz diye Allah mesajlarını size böylece açıklar.
Mustafa İslamoğlu = Sizden biri, zemininden ırmaklar çağlayan, içerisinde her tür meyve yetişen asma ve hurma bahçesine sahip olsun, bu halde bakıma muhtaç çocuklarıyla yaşlılık yakasına yapışsın ve ardından samyeli vurup da onu yakıp kavursun ister mi? İşte Allah, belki düşünürsünüz diye mesajları size böyle açıklıyor.
Ömer Nasuhi Bilmen = Biriniz arzu eder mi ki, onun hurma ve üzüm ağaçlarını hâvi ve bunların altından ırmakları cari olan bir bahçesi bulunsun ve onun için o bahçede her türlü meyveleri olsun, fakat kendisine ihtiyarlık çöksün, kendisinin zayıf yavrucukları da bulunuversin de o bahçeyi, içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıversin? İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere böylece beyan buyuruyor. Tâ ki tefekkür edesiniz.
Ömer Öngüt = Sizden biriniz hiç arzu eder mi ki; hurma ve üzüm bağları ile dolu, altından ırmaklar akan ve içinde her çeşit meyveden bulunan güzel bir bahçesi olsun. Tam bu durum elde edilmiş iken bir taraftan ihtiyarlık bastırsın, diğer taraftan da bakıma muhtaç çocuklar bakım isterken, o geçim vasıtaları olan bahçeye ateşli bir bora isabet edip baştan başa yaksın, kül etsin! (Elbette bunu kimse istemez). İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor, umulur ki düşünüp ibret alırsınız.
Şaban Piriş = Sizden biri arzu eder mi ki, hurma ve üzüm bağları bulunan ve içinden ırmaklar akan, ayrıca içinde meyvenin her çeşidi bulunan bir bahçesi olsun da, tam kendisine ihtiyarlık çöküp, küçük ve güçsüz çocuklarının bulunduğu bir anda ateşli bir kasırga kopsun ve bahçesini kasıp kavursun? İşte Allah, ayetlerini, düşünesiniz diye böyle açıklıyor.
Sadık Türkmen = Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken, ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.
Seyyid Kutub = İçinizden biri ister mi ki, altından ırmaklar akan bir hurma ve üzüm bağı olsun, bağda her türlü meyve ağacı bulunsun ve hayli yaşlanmış olduğu halde bakıma muhtaç çocukları varken bu bağ ansızın esen bir samyeline tutularak yanıp kül olsun. İşte Allah, düşünürsünüz diye size ayetlerini böyle açık açık anlatıyor.
Suat Yıldırım = Sizden herhangi biriniz hiç arzu eder mi ki: Kendisinin hurmalığı ve üzüm bağı bulunsun, Bahçede dereler akıyor, içinde her türlü mahsulatı bulunuyor. Ama kendisinin üstüne de ihtiyarlık çökmüş ve elleri ermez, güçleri yetmez, bakıma muhtaç küçük çocukları var. Derken… ateşli bir kasırga kopsun da bağı kasıp kavursun? İşte Allah âyetlerini size böyle apaçık bildirir. Olur ki iyi düşünürsünüz.
Süleyman Ateş = Biriniz ister mi ki, kendisinin altından ırmaklar akan, içinde her çeşit meyvası bulunan, hurmalardan ve üzümlerden oluşmuş bir bahçesi olsun; kendisinin üstüne tam ihtiyarlığın çöktüğü, âciz çocuklarının da bulunduğu bir sırada birden ateşli bir kasırga gelsin de bahçeyi yakıp kül etsin? Allâh, düşünesiniz diye size âyetleri böyle açıklıyor.
Tefhim-ul Kuran = Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf ve küçük çocukları olsun (böyle durumda iken), ona (bahçesine) ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki düşünürsünüz.
Ümit Şimşek = Sizden biriniz ister mi ki, hurma ve üzümlerle dolu bir bahçesi olsun, o bahçeden dereler aksın, içinde her türlü ürün bulunsun da, sonra, evlâdı da güçsüz bir halde iken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bu durumda iken bir de ateşli bir kasırga kopsun ve bahçeyi kasıp kavursun? Düşünsünler diye, insanlara âyetlerini Allah işte böyle açıklıyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Herhangi biriniz ister mi ki; altından ırmaklar akan, içinde her tür meyvası olan, hurmalardan,üzümlerden oluşmuş bir bahçesi bulunsun, kendisinin güçsüz-çaresiz yavruları da olsun ve bu haldeyken üstüne ihtiyarlık çöksün, tam bu sırada o bahçeye alevli bir bora isabet etsin de bahçe, baştan başa yansın. Allah size ayetleri işte bu şekilde açıklıyor ki, inceden inceye ve derinden derine düşünebilesiniz.
İskender Ali Mihr = Sizden biriniz temenni eder mi ki, onun altından nehirler akan hurmalık ve üzümlükten bir bahçesi olsun onun, orada her türlü ürünü (meyvesi) bulunsun ve ona yaşlılık isabet etsin (ihtiyarlasın) ve onun zayıf (güçsüz) çocukları bulunsun. Sonra da ona (bahçeye), içinde ateş bulunan bir kasırga isabet etsin, böylece onu yaksın. Allah size âyetleri, işte böyle beyan ediyor (açıklıyor). Umulur ki böylece siz tefekkür edersiniz.
İlyas Yorulmaz = Sizden birisi, içinde hurmaların ve üzüm bağlarının olduğu, altlarından ırmakların aktığı ve içinde bütün meyvelerin olduğu, kendisine ait bahçesi olsun. Sonra aniden yaşlılık çöküpte, yanında bakıma muhtaç çocukları olduğu bir zamanda, o güzelim bahçeye isabet eden bir kasırganın, her şeyi kasıp kavurmasını ister mi? İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, belki düşünürsünüz.
Bakara / 267 - Yâ eyyuhâllezîne âmenû enfikû min tayyibâti mâ kesebtum ve mimmâ ahracnâ lekum minel ard(ardı), ve lâ teyemmemûl habîse minhu tunfikûne ve lestum bi âhızîhı illâ en tugmidû fîh(fîhî), va’lemû ennallâhe ganiyyun hamîd(hamîdun).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, kazandığınız temiz şeylerden, yeryüzünden sizin için çıkardığımız nesneleri verin, görmemek için gözlerinizi yummadan ele alamayacağınız bayağı ve aşağılık şeyleri değil ve bilin ki Allah, müstağnîdir ve tam hamda lâyık olan odur.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Kazandığınız güzel şeylerden ve topraktan sizin için bitirdiğimiz ürünlerden başkaları için harcayın; özellikle kötü olanı seçmeyin, gözünüzü yummadan alamayacağınız şeyi mi bağışlıyorsunuz? Bilin ki, Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır ve övülmeye layık olandır.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve arzdan sizin için çıkardıklarımızın temiz olanlarından infak edin. Göre göre, alıcısı olmayacağınız habis şeyleri başkalarına infak etmeye kalkışmayın. İyi bilin ki Allâh Ğaniyy'dir, Hamiyd'dir.
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve topraktan, yerden size verdiğimiz mahsulün, madenlerin ve gömünün temizinden, helâlinden, sağlıklısından karşılık gözetmeden gönüllü hayra harcayınız.Kendinizin, göz yummadan alıcısı olmayacağınız kötü malı hayır diye vermeye kalkışmayınız.Allah’ın zengin olduğunu, muhtaç olmadığını, övülmeye, şükredilmeye lâyık olduğunu biliniz.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanlarından ve yerden rızık olarak çıkardıklarımızdan (hayır yolunda) harcayın. Kendiniz göz yummadan alamayacağınız çirkin şeyleri vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah'ın bir şeye ihtiyacı yoktur, O övülmeye layık olandır.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin (mahsüllerin) en helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın (zekât ve sadaka verin). Kendinizin, ancak göz yumarak, alabileceği düşük ve bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın. Biliniz ki, Allah vereceğiniz sadakalardan müstağnîdir, her halde hamde lâyıktır.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için rızık olarak yerden çıkarttıklarımızdan infak ediniz. Size verildiğinde, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayınız. Biliniz ki, Allah zengindir; övgüye lâyıktır.
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Kazandiklarinizin temizlerinden ve size yerden cikardiklarimizdan sarfedin; igrenmeden alamiyacaginiz pis seyleri vermeye kalkmayin. Allah'in mustagni ve ovulmeye layik oldugunu bilin.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Kazandıklarınızın iyi-temiz olanından ve yerden size çıkardıklarımızdan (Allah için muhtaçlara) harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız bayağı-kötü şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın (her şeyden) doygun ve övülmeye lâyık olduğunu bilin..
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın! Biliniz ki Allah zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir), her zaman övgüye layık olandır.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin; iğrenmeden alamıyacağınız pis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın müstağni ve övülmeye layık olduğunu bilin.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
Edip Yüksel = İnananlar, kazandıklarınızdan ve sizin için yerden çıkardığımız nimetlerden yardım olarak verin. Size verilse, ancak gözünüz kapalı olarak kabul edebileceğiniz kötü mallarınızı yardım olarak vermeye kalkmayın. Bilin ki ALLAH Zengindir, Övgüye layıktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın ve gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın, kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız fenasını vermiye yeltenmeyin ve Allah'ın gani, hamîd olduğunu bilin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, gerek kazandıklarınızın ve gerekse sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden Allah yolunda harcayın, kendinizin göz yummadan alamayacağınız adilerini vermeye yeltenmeyin ve Allah'ın hiç bir şeye ihtiyacı olmadığını ve şükredilmesi gereken olduğunu bilin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamıyacağınız fenasını vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hamde layık olandır.
Gültekin Onan = Ey inananlar, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, kuşkusuz Tanrı hiç birşeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden infak edin. Kötüsünü kastetmeyin ki siz ondan infak edecek olsanız da onu göz yummadan almazsınız. Bilin ki, muhakkak Allah Ğaniyy’dir, Hamid’dir.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, (Hak yolunda) infaakı (harcamayı) kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek âdi, bayağı şeyleri vermiye yellenmeyin. Bilin ki şübhesiz Allah her şeyden müstağnidir, asıl hamde lâyık olan Odur.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerin iyilerinden (Allah yolunda) sarf edin! Hem hakkında (kusûruna) gözünüzü yummadan alıcıları olmayacağınız kötü olanını vermeye kalkışmayın! Ve bilin ki, şübhesiz Allah, Ganî(hiçbir şeye ihtiyâcı olmayan)dır, Hamîd (hamd edilmeye çok lâyık olan)dır.
İbni Kesir = Ey iman edenler; kazandıklarınızın iyilerden ve size yerden çıkardıklarımızdan infak edin. Kendiniz göz yummadan alıcısı olmadığınız bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve bilin ki; Allah, Gani'dir, Hamid'dir.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan infak edin; göz yummadan alamayacağınız pis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın müstağni, övülmeye layık olduğunu bilin.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Kazandığınız güzel şeylerden ve topraktan sizin için bitirdiğimiz (ürünler)den başkaları için harcayın; ama harcamak için, size verildiğinde küçümser şekilde bakışlarınızı çevirmeden kabul etmeyeceğiniz bayağı şeyleri seçmeyin. Ve bilin ki Allah kendine yeterlidir, her zaman övgüye layık olandır.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Kazancınızın temiz ve helal olanından ve sizin için topraktan bitirdiğimiz ürünlerden karşılıksız harcayın; fakat, size verildiğinde gözü kapalı olmadıkça el uzatmayacağınız, bayağı ve haram olanı vermeye kalkmayın! Zira iyi bilin ki, Allah (kendi kendine ve tüm varlığa) yetendir, hamdin her türüne layıktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkarmış olduğumuz şeylerin temizlerinden infak ediniz. Ve öyle kötüsünü vermek kastinde bulunmayınız ki, siz ondan infak edersiniz de kendiniz ise onun hakkında göz yummadıkça alıcısı olmazsınız. Ve biliniz ki, şüphe yok Allah Teâlâ ganîdir, hamîddir.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan (Allah için) sarfedin. Size verilirse göz yummadan alamayacağınız kötü ve değersiz şeyleri sakın vermeye kalkmayın. Biliniz ki Allah zengindir, öğülmeye lâyıktır.
Şaban Piriş = Ey iman edenler, Gerek kazandıklarınızın ve gerekse yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden bağışta bulunun. Gözünüzü kapatmadan alamayacağınız kötü malları vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan ve hamd edilmeye layık olandır.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan, Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız, bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah; her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.
Seyyid Kutub = Ey müminler, kazandıklarınızın temiz ve kaliteli olanları ile sizin için topraktan yetiştirdiklerimizden sadaka verin, sakın kendiniz göz yummadan almayacağınız, adi ve kalitesi bozuk şeyleri vermeye kalkışmayın. İyi bilin ki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, övülmek O'na mahsustur.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyi olanlarından Allah yolunda harcayın! Siz göz yummadan, gönlünüze yatmaksızın almayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkmayın! İyi bilin ki: Allah ganidir, hamîddir (kimseye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere layıktır).
Süleyman Ateş = Ey inananlar, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız ni'metlerin iyilerinden (Allâh için) verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı) göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka vermeye kalkmayın. Bilin ki Allâh zengindir, övülmüştür.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamıyacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve size yerden çıkardığımız şeylerin helâl ve temiz olanlarından bağışta bulunun. Kendinizin ancak göz yumarak alabileceğiniz kötü şeylerle hayır yapmaya kalkmayın. Şunu bilin ki Allah'ın kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; O her türlü övgüye lâyık olandır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkarmış olduklarımızın temiz ve güzellerinden infak edin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pis/bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah Ganî'dir, cömertliğine sınır yoktur; Hamîd'dir, bütün övgülerin sahibidir/övgüye layık olanları gereğince över.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın temizlerinden infâk edin (ihtiyacı olanlara verin). ve sakın onun kötüsünden ve kendiniz için gözü kapalı (gönül rahatlığıyla) alamayacağınız (ucuz ve düşük evsaflı) şeyleri infâk etmeye meyletmeyin (kalkışmayın). Ve Allah’ın, Gani (ve) Hamîd olduğunu bilin!
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Kazandığınız temiz şeylerden ve Allah’ın sizin için topraktan çıkardıklarından ihtiyaç sahiplerine harcayın. Size verildiğinde beğenmeyip almayacağınız, kötü ve pis şeyleri ihtiyaç sahiplerine vermeye yönelmeyin. Muhakkak ki Allah ihtiyacı olmayan ve övülmeye layık olandır.
Diyanet İşleri = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet va’dediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şeytan, sizi yoksulluğa çağırır, size kötülüğü buyurur. Allah'sa yarlıgamasına, ihsânına davet eder ve Allah'ın ihsânı boldur, her şeyi o bilir.
Abdullah Parlıyan = Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlanma ve bolluk sözü veriyor. Allah bol imkanlara sahiptir ve bilgisi de sınırsızdır.
Adem Uğur = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah herşeyi ihata eden ve herşeyi bilendir.
Ahmed Hulusi = Şeytan (vehminiz - kaybetme fikri) sizi fakirleşeceğiniz yolunda korkutur (bağış yapmaktan uzaklaştırır), çirkin şeyleri, cimriliği emreder!. . Allâh ise kendinden bir mağfiret ve fazlından vermeyi vadeder. Allâh Vasi'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Şeytan, şeytan tıynetli ahlâksız azgınlar, şeytanî güçler sizi fakru zarurete düşmekle tehdit eder. Size meşrû olmayan şehevî fiilleri, gayri meşrû ilişkileri, zinayı, haddi aşmayı, cimriliği, ahlâksızlığı emrederek sizi idare eder.Allah da size tarafından koruma kalkanı, bağışlama, lütuf ve ihsan va’deder. Allah’ın lütfu ve rahmeti geniştir. Her şeyi bilir.
Ahmet Varol = Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta ve size arsızlığı emretmektedir. Allah ise size kendi katından bağışlama ve lütuf vaadetmektedir. Allah lütfu geniş olandır, bilendir.
Ali Bulaç = Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Şeytan, sizi fakir olacaksınız diye korkutur; size cimrilik ve sadaka vermemekle emreder. Allah ise kendi lütfûndan size bir mağfiret ve fazla bir sevab vaad ediyor. Allah’ın kudreti geniştir, her şeyi kemâliyle bilendir.
Ali Ünal = Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve cimriliği emreder. Oysa Allah size bağışlamasını ve lütfunu vaad eder. Allah'ın lütfu boldur; O, her şeyi bilir.
Bekir Sadak = seytan sizi fakirlikle korkutarak cimrilgi ve hayasizligi emreder; Allah ise kendisinden magfiret ve bol nimet vadeder. Allah'in lutfu boldur, O her seyi bilir.
Celal Yıldırım = Şeytan sizi fakirlikle tehdîd edip korkutur, cimrilik ve hayâsızlığa teşvîk eder. Allah İse kendi katından bir mağfiret ve fazla (bir kâr) va'deder. Allah'ın lûtfu ihsanı boldur, O her şeyi bilir.
Cemal Külünkoğlu = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği ve hayasızlığı önerir. Allah ise kendisinden bağışlama ve bol nimet vaat eder. Allah'ın lütfü geniştir, O her şeyi bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vadeder. Allah'ın lütfü boldur, O her şeyi bilir.
Diyanet Vakfi = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah herşeyi ihata eden ve herşeyi bilendir.
Edip Yüksel = Şeytan size fakirliği söz verir ve kötülüğü emreder. ALLAH ise kendi tarafından sizin için bağışlama ve lütuf söz verir. ALLAH Cömerttir, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şeytan sizi fakırlikle korkutub çirkin çirkin şeylere teşvık ediyor, Allah ise lûtfundan bir mağfiret ve fazla bir kâr va'd buyuruyor, Allahın kudreti geniş, ilmi çok
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şeytan, sizi yoksullukla korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik ediyor. Allah ise, kendi katından bir bağışlama ve fazla bir kar va'dediyor. Allah'ın gücü geniş,ilmi çoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şeytan sizi fakirlikle korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik eder. Allah da lütfundan ve bağışlamasından birtakım vaatlerde bulunuyor. Allah'ın lütfu geniştir. O herşeyi bilendir.
Gültekin Onan = Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı buyuruyor. Tanrı ise size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Tanrı (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
Harun Yıldırım = Şeytan size fakirliği vaad eder ve size çirkin şeyleri emreder. Allah ise kendisinden bir mağfiret ve lütuf vaad ediyor. Şüphesiz Allah Vasi'dir, Alîm'dir.
Hasan Basri Çantay = Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emreder. Allah ise (nafaka hususunda) size kendisinden bir yarlığama ve bir bolluk va'd ediyor. Allah (ihsanı) geniş olan, (her şey'i) hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder. Allah ise size, kendisinden bir mağfiret ve bir ihsan va'd ediyor. Çünki Allah, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
İbni Kesir = Şeytan sizi fakirlik ile korkutarak, çirkin şeyleri emreder. Allah ise size mağfiret ve bolluk vaadeder. Allah, Vasi'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Şeytan size fakirliği vaat eder ve size kötülüğü emreder. Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vaat eder. Allah her şeyi kuşatandır, bilendir.
Muhammed Esed = Şeytan sizi fakirlik ihtimali ile korkutur ve cimriliği telkin eder. Oysa Allah, size bağışlamasını ve lütfunu vaad eder: Allah kudret ve egemenlikte sınırsızdır, her şeyi bilendir.
Mustafa İslamoğlu = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir bağış ve daha fazlasını vaad eder. Allah (rahmet ve bağışıyla) sınırsızdır, her şeyi bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şeytan, sizi fakirlik ile korkutur ve sizlere çirkin şeyler ile emreder. Allah Teâlâ ise size taraf-ı ilâhisinden bir mağfiret, bir fazl vaad buyurur. Ve Allah Teâlâ vâsidir, alîmdir.
Ömer Öngüt = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyleri (cimriliği) telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah ihsanı bol olan ve her şeyi hakkıyla bilendir.
Şaban Piriş = Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği emreder. Allah ise, size mağfiretini ve bolluk vaat ediyor. Allah, her şeyi kuşatandır, her şeyi bilendir.
Sadık Türkmen = Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkinliği ve hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vadediyor. Şüphesiz Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Şeytan fakirlikle korkutarak size cimriliği, kötülük işlemeyi emreder. Oysa Allah size kendi katından bağışlama ve bol nimet vaadeder. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Şeytan sizi (hayırda harcamakla) muhtaç olacaksınız diye korkutur, sizi cimriliğe ve çirkin şeylere teşvik eder. Allah ise kendi katından bir af ve lütuf vaad buyurur. Allah’ın ihsanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilir.
Süleyman Ateş = Şeytân sizi fakirlikle korkutur, (fakir düşeceğinizi söyleyerek sadaka vermekten geri kalmanızı ister) ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder. Allâh ise size kendi tarafından bağışlama ve lutuf va'adediyor. Şüphesiz Allâh(ın lutfu) geniştir, (O) bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
Ümit Şimşek = Şeytan sizi fakirlikle korkutur da cimriliğe çağırır. Allah ise size kendi katından bolluk ve bağışlanma vaad ediyor. Çünkü Allah'ın lütfu geniştir; O herşeyi bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Şeytan sizi fakirlikle korkutur, sizi görünür görünmez çirkinliklere sürükler. Allah ise size kendisinden bir bağışlanma ve lütuf vaat eder. Allah, Vâsi'dir, Alîm'dir.
İskender Ali Mihr = Şeytan size fakirlik vaadeder ve size fuhşuyatı emreder. Ve Allah ise, size kendinden mağfiret ve fazl vaadediyor. Allah, Vâsi’dir, Alîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Şeytan size fakirliği vaat edip, çirkin şeyleri yapmanızı emrediyor. Allah ise, kendisinden bağışlanmayı ve bol lütufu vaat ediyor. Allah her şeyi çepeçevre kuşatan ve bilendir.
Bakara / 269 - Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Diyanet İşleri = Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dilediğine hikmet ihsân eder ve kime hikmet ihsân ederse şüphe yok ki o, çok hayra nail olmuş demektir, fakat bunu, aklı başında olanlardan başkaları düşünmez bile.
Abdullah Parlıyan = Dilediğine hikmet bağışlar ve her kime hikmet bağışlanmışsa, doğrusu ona en büyük servet verilmiş demektir. Ama derin kavrayış sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.
Adem Uğur = Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.
Ahmed Hulusi = Hikmeti dilediğine verir. Kime Hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir. Bunu, derin düşünebilen akıl sahiplerinden gayrısı anlamaz.
Ahmet Tekin = Allah, ilmi, Kur’ân’ın ifadesine vukufu, meseleleri anlamayı, isabetli kararı ve çözümü, olayları değerlendirme kabiliyetini, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir. Kendilerine ilim ve hikmet, Kur’ân verilenler, dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşanlardır. Kur’ân hükümleri ve vahy ile gelen ilkelerden, yalnızca akıl ve vicdan sahipleri düşünüp ibret alırlar.
Ahmet Varol = O, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse ona çokça hayır verilmiş olur. Ama sadece akıl sahipleri düşünüp ibret alır.
Ali Bulaç = Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Ali Fikri Yavuz = Allah dilediğine faydalı bilgi (hikmet) ihsan eder. Kime ki hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bu âyet ve öğütleri ancak olgun akıl sahipleri düşünürler.
Ali Ünal = O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
Bayraktar Bayraklı = Allah, dileyene hikmeti verir; kime hikmet verilmişse, ona büyük servet verilmiştir. Ama akıl sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.[44]
Bekir Sadak = Hikmeti diledigine verir. Kime hikmet verilmisse suphesiz ona cokca hayir verilmistir. Bundan ancak akil sahipleri ibret alir.
Celal Yıldırım = Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, gerçekten ona çokça hayır verilmiştir. Bunu da ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.
Cemal Külünkoğlu = O (Allah), hikmeti (bilgeliği) dilediğine verir. Kime bilgelik verilmişse ona çok büyük iyilik yapılmıştır. Bu ayet ve öğütleri ancak olgun akıl sahipleri düşünür.
Diyanet İşleri (eski) = Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.
Diyanet Vakfi = Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.
Edip Yüksel = Bilgeliği dilediğine verir. Kime bilgelik verilmişse ona çok büyük iyilik yapılmıştır. Düşünce sahiplerinden başkası öğüt almaz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise çok bir hayır verilmiş demektir ve bunu ancak temiz akıllılar anlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dilediğine hikmet verir. Hikmet verilene ise çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu ancak temiz akıllılar anlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir. Ve bunu ancak üstün akıllılar anlar.
Gültekin Onan = Kime dilerse hikmeti ona verir; kuşkusuz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Harun Yıldırım = Hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye de pek çok hayır verilmiştir. Akıl sahiplerinden başkası düşünmez!
Hasan Basri Çantay = (Allah) hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse muhakkak ki ona çok hayır verilmişdir. Salim akıl saahiblerinden başkası iyi düşünmez.
Hayrat Neşriyat = (O,) hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse, artık şübhesiz (ona) pek çok hayır verilmiş demektir. (İstikametli) akıl sâhiblerinden başkası ise ibret almaz.
İbni Kesir = Hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilmişse şüphesiz ki, ona pek çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahibleri anlar.
Kadri Çelik = Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz.
Muhammed Esed = Dilediğine hikmet bağışlar ve her kime hikmet bağışlanmışsa doğrusu ona en büyük servet verilmiş demektir. Ama derin kavrayış sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.
Mustafa İslamoğlu = İsabetli hüküm verme yeteneğini (hak edene) vermeyi diler; ama kimse isabetli hüküm verme yeteneği bahşedilmişse, doğrusu ona tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedilmiştir; fakat, derin kavrayış sahiplerinden başkası bunu düşünüp kavrayamaz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise, muhakkak ona birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sahipleri tefekkür eder.
Ömer Öngüt = Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.
Şaban Piriş = O, hikmeti dilediği kimseye verir. Hikmet verilen kimseye pek çok hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Sadık Türkmen = Allah hikmet’i (problemleri çözüme kavuşturma bilimini), dileyene (o uğurda çalışana/gereğini yapana) verir. Kim Hikmet’e (bilimsel gerçeklere) ulaşmışsa, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.
Seyyid Kutub = O hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona çok hayırlı birşey verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlayabilirler.
Suat Yıldırım = O hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet nasib edilmişse, doğrusu ona pek çok hayır verilmiştir. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler.
Süleyman Ateş = Hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir. Bunu ancak sağduyu sâhipleri düşünüp anlar(lar).
Tefhim-ul Kuran = Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Ümit Şimşek = O, hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise, gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ise ancak akıl sahipleri anlar.
Yaşar Nuri Öztürk = O, hikmeti dilediğine verir. Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönlünü ve aklını çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz.
İskender Ali Mihr = (Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse böylece ona çok hayır verilmiştir. Ve ulûl elbabtan başkası tezekkür edemez.
İlyas Yorulmaz = Allah dilediği kimseye (hükümranlık verip) hüküm verme yetkisi verir. Allah kime hükmetme yetkisi vermişse, ona pek çok hayırlar bahşetmiştir. Ancak akıl sahipleri bunları anlayabilir.
Bakara / 270 - Ve mâ enfaktum min nafakatin ev nezertum min nezrin fe innallâhe ya’lemuh(ya’lemuhu), ve mâ liz zâlimîne min ensâr(ensârın).
Diyanet İşleri = Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne sadaka verir ve ne adak adarsanız şüphe yok ki Tanrı, bilir onu ve zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur.
Abdullah Parlıyan = Başkaları için ne harcarsanız ve neyi harcamak için adarsanız, Allah onu mutlaka bilir. Varlık sebebine aykırı hareket edenler, kendilerine yardım edecek kimse bulamazlar.
Adem Uğur = Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için hiç yardımcı yoktur.
Ahmed Hulusi = Her ne nafaka verdiyseniz veya ne vermeyi adadıysanız, muhakkak Allâh onu bilir (sonucunu yaşatır). Ama zâlimlere bir yardımcı yoktur.
Ahmet Tekin = Karşılık gözetmeden, gönüllü yaptığınız her harcamayı, adayıp yerine getirdiğiniz her adağı mutlaka Allah bilir. Karşılık gözetmeden, gönüllü harcama yapmayan, zekâtlarını vermeyen, adaklarını yerine getirmeyen zalimlerin hiç yardım edeni yoktur.
Ahmet Varol = Hayır yolunda yaptığınız her harcamayı adadığınız her adağı Allah bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur.
Ali Bulaç = Her neyi nafaka olarak infak eder ve adak olarak neyi adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Nafakadan (Allah yolunda) her ne harcadınızsa ve adaktan ne adadınızsa, Allah onu bilir. (Nafakayı gösteriş ve fenalıkla verenler ve adaklarına sâdık olmayarak nefislerine) zulmedenlerin (kendilerini azabdan kurtaracak) hiç bir yardımcıları yoktur.
Ali Ünal = (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı elbette Allah bilir. Zâlimler için yardımcı yoktur.
Bekir Sadak = Sarfettiginiz harci ve adadiginiz adagi suphesiz Allah bilir. Zulm edenlerin hic yardimcilari yoktur.
Celal Yıldırım = Nafakadan ne harcadınız veya adaktan ne adadınızsa elbette Allah onu bilir. Zâlimlerin yardımcıları yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. (Fakir ve muhtaçları görmezlikten gelen, paylaşmayı bilmeyen, verse de verdiğini başa kakan, adaklarını yerine getirmeyen) zalimlerin yardımcıları yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Sarfettiğiniz harcı ve adadığınız adağı şüphesiz Allah bilir. Zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur.
Diyanet Vakfi = Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için hiç yardımcı yoktur.
Edip Yüksel = ALLAH ettiğiniz her ekonomik yardımı, adadığınız her adağı bilir. Zalimlerin yardımcısı yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her ne nefaka verdiniz veya ne adak adadınızsa her halde Allah onu bilir fakat zalimlerin yardımcıları yoktur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her ne nafaka verdiniz veya ne adak adadınızsa, herhalde Allah onu bilir. Fakat zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her ne çeşit nafaka verdinizse veya ne türlü bir adak adadınızsa, Allah onu kesinlikle bilir. Ve zalimlere hiçbir şekilde yardım olunmayacaktır.
Gültekin Onan = Her neyi nafaka olarak infak eder ve adak olarak neyi adarsanız, muhakkak Tanrı onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Harun Yıldırım = Nafaka olarak her ne infak ederseniz veya adak olarak her ne adarsanız muhakkak ki Allah onu bilir. Doğrusu zalimlerin yardımcıları yoktur.
Hasan Basri Çantay = Nafakadan ne harcadınız, yahud adakdan ne adadınızsa muhakkak Allah onu bilir. Zaalimlerin hiç bir yardımcıları yokdur.
Hayrat Neşriyat = Ve (Allah yolunda) her ne nafaka sarf ettiyseniz veya her ne adak adadıysanız, artık hiç şübhesiz ki Allah onu bilir. Hem zâlimler için (âhirette) hiçbir yardımcı yoktur!
İbni Kesir = Nafakadan ne harcadınız ise veya adaktan ne adadınızsa; şüphesiz ki Allah onları bilir. Zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur.
Kadri Çelik = İnfak ettiğiniz her şeyi ve adadığınız adağı şüphesiz Allah bilir. Zulüm edenlerin hiç yardımcıları yoktur.
Muhammed Esed = Çünkü, başkaları için her ne harcarsanız ve neyi (harcamak için) adarsanız, Allah onu mutlaka bilir. Ve (hayırda bulunmayı engelleyerek) zulüm işleyenler, kendilerine yardım edecek kimse bulamazlar.
Mustafa İslamoğlu = Başkaları için her ne harcama yaparsanız yapın, ya da (bu niyetle) her ne adarsanız adayın Allah onu mutlaka bilir; ama (hayrı engelleyen) zalimler, yardım edecek kimse bulamayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve nafakadan her ne sarfederseniz veya adaktan her ne adar iseniz şüphe yok ki, Allah Teâlâ onu bilir. Ve zalimler için yardımcılardan bir fert yoktur.
Ömer Öngüt = Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı şüphesiz ki Allah bilir. Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.
Şaban Piriş = Nafakadan her ne infak etmiş veya adaktan ne adamışsanız, şüphesiz Allah onu bilir. O gün zalimler için hiç bir yardımcı yoktur.
Sadık Türkmen = Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Seyyid Kutub = Verdiğiniz her nafakayı, adadığınız her adağı kuşku yok ki, Allah bilir. Zalimler için bir yardımcı yoktur.
Suat Yıldırım = Hayır olarak harcadığınız her şeyi, adadığınız her adağı, Allah mutlaka bilir ve mükâfatını verir. Fakat zalimlerin âhirette yardımcıları olmaz.
Süleyman Ateş = (Allâh için) yaptığınız her harcamayı yahut adadığınız her adağı Allâh bilir. Zâlimlerin yardımcısı yoktur.
Tefhim-ul Kuran = Nafakadan her ne infak eder veya adaktan her ne adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Ümit Şimşek = Başkaları için harcadığınız herşeyi ve adadığınız her adağı Allah mutlaka bilir. Zalimlerin ise hiçbir yardımcısı yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Hayır olarak harcadığımız, adak olarak adadığınız her şeyi, Allah mutlaka bilir. Zalimlerin yardımcıları olmayacaktır.
İskender Ali Mihr = Ve nafakadan ne infâk ettinizse (verdinizse) veya adaktan ne adadınızsa, o taktirde muhakkak ki Allah, onu bilir. Ve zâlimler için bir yardımcı yoktur.
İlyas Yorulmaz = İhtiyacı olanlara ne harcarsanız harcayın veya kendinizce ne planlarsanız (adak yapın) planlayın, Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
Bakara / 271 - İn tubdûs sadakâti fe niimmâ hiy(hiye), ve in tuhfûhâ ve tu’tûhâl fukarâe fe huve hayrun lekum ve yukeffiru ankum min seyyiâtikum vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Diyanet İşleri = Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sadakalarınızı açık verirseniz ne hoş, fakat gizlice yoksullara verecek olursanız bu, size daha hayırlıdır ve bu, günahlarınızın karşılığı olur; Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır.
Abdullah Parlıyan = Yardımları açıktan yapmanız güzeldir. Ama muhtaç kimseye gizlice vermeniz, sizin için daha hayırlı olup, günahlarınızın bir kısmının bağışlanmasına sebep olur. Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.
Adem Uğur = Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.
Ahmed Hulusi = Sadakalarınızı açıktan verirseniz ne güzeldir. Ama sadakalarınızı kimse bilmeden gizlice verirseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve bu davranış sizin yanlış davranışlarınızın kefareti olur. Allâh yaptıklarınızdan (hakikatiniz olması nedeniyle) Habiyr'dir.
Ahmet Tekin = İmanda sadâkatinizin ve kemâlinizin ifadesi olan sadakalarınızı, mükellefiyetlerinizi yerine getirmede örnek bir davranış olarak açıktan verirseniz ne iyi. Eğer sadakalarınızı gizlice hazırlar, fakirlere verirseniz işte bu riyadan uzak davranış, sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin kusurlarınızın bir kısmını siler, bağışlar. Allah işlediğiniz gizli-açık bütün amellerden haberdardır.
Ahmet Varol = Eğer sadakaları açıktan verirseniz bu ne kadar güzeldir! Onları gizli bir şekilde fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Allah (onlarla) kötülüklerinizin bir kısmını siler. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Ali Bulaç = Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
Ali Fikri Yavuz = Eğer sadakaları aşikâre verirseniz, o ne güzel şeydir! (başkalarının yardım duygularını kamçılar ve Allah yolunda harcamalarına teşvikçi olur.) Eğer sadakaları gizler de onları öylece fakirlere verirseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını örter. Allah her ne yaparsanız ondan hakkıyla haberdardır.
Ali Ünal = Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
Bayraktar Bayraklı = Yardımları açıktan yapmanız güzeldir; ama fakire gizlice vermeniz sizin için daha hayırlı olur ve günahlarınızın bir kısmını örter. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.
Bekir Sadak = Sadakalari acikca verirseniz o ne guzel! Eger onlari yoksullara gizlice verirseniz sizin icin daha iyidir. Allah onlari kutuluklerinizden bir kismina karsi tutar. Allah islediklerinizden haberdardir.
Celal Yıldırım = Sadakaları açıkça verirseniz o ne güzel! Eğer onu gizler de öylece fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve (Allah bu sebeple) günahlarınızdan bir kısmını örter (de bağışlar). Allah yaptıklarınızdan elbette haberlidir, (onları yeterince bilir)..
Cemal Külünkoğlu = Yardımları açıktan yapmanız güzeldir. Ama bu hayırlarınızı saklı tutar ve muhtaçlara ulaştırırsanız, bu sizin için daha hayırlıdır ve (Allah bu sebeple) sizin günahlarınızdan bir kısmını affeder. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.
Diyanet İşleri (eski) = Sadakaları açıkça verirseniz o ne güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha iyidir. Allah onları kötülüklerinizden bir kısmına karşı tutar. Allah işlediklerinizden haberdardır.
Diyanet Vakfi = Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.
Edip Yüksel = Yardımlarınızı açıklasanız, ne güzel. Ancak onları gizleyerek muhtaçlara verseniz daha iyidir ve bu bazı günahlarınızı örter. ALLAH yaptığınızı haber alır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sadakaları açık veriseniz o, ne iyi ve eğer onları gizler de fukaraya öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına keffaret olur, hem Allah her ne yaparsanız haberdardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sadakaları açıksa verirseniz ne iyi! Eğer fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın bir kısmının bağışlanmasını sağlar. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sadakaları açıkça verirseniz o, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki, Allah, her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.
Gültekin Onan = Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını örter (yükeffiru). Tanrı yaptıklarınızdan haberi olandır.
Harun Yıldırım = Sadakaları açıktan verirseniz bu ne güzeldir. Onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece sizin günahlarınızdan bir kısmını örter. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır!
Hasan Basri Çantay = Eğer sadakaları aşikâre verirseniz o, ne güzel. Eğer onları gizler, onları (bu suretle) fakirlere verirseniz işte bu, sizin için daha hayırlıdır. (Allah o sebeble) günâhlarınızdan bir kısmını yarlığar. Allah ne yaparsanız ondan hakkıyle haberdârdır.
Hayrat Neşriyat = Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o ne iyi! Eğer onları gizler de onları fakirlere(öyle) verirseniz, artık bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece (Allah,) kötülüklerinizden bir kısmını sizden örter (sadakalarınızı, kul hakkına ilişmeyen günahlarınıza keffâret kılar). Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdâr olandır.
İbni Kesir = Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel. Eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Ve onunla günahlarınızdan bir kısmını yarlığar. Allah, her ne yaparsanız haberdardır.
Kadri Çelik = Sadakaları açıkça verirseniz o pek güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha iyidir. Allah kötülüklerinizi örter ve Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Muhammed Esed = Yardımları açıktan yapmanız güzeldir; ama muhtaca gizlice vermeniz sizin için daha hayırlı olur ve günahlarınızın bir kısmını bağışlatır. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Mustafa İslamoğlu = Eğer yardımları açıktan yaparsanız, o da hoş. Yok eğer onu ihtiyaç sahiplerine gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına keffaret olur. Zira Allah yaptıklarınızın tümünden haberdardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer sadakaları açıkça yaparsanız o ne iyidir. Ve eğer onları gizlerseniz, ve fakirlere (öylece) verirseniz o sizin için daha hayırlıdır ve sizin günahlarınızdan bir kısmını örter. Ve Allah Teâlâ yaptıklarınızdan haberdardır.
Ömer Öngüt = Sadakaları açıktan verirseniz ne güzeldir. Eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha iyidir. Böyle yaptığınızdan ötürü, Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah işlediklerinizden haberdardır.
Şaban Piriş = Eğer sadakaları açık olarak verirseniz o, ne güzeldir. Şayet onu gizleyip de fakirlere verirseniz, o da sizin için hayırlıdır. (Allah bununla) günahlarınızdan bir kısmını bağışlar... Allah, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.
Sadık Türkmen = Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz; bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Seyyid Kutub = Eğer sadakaları açıktan verirseniz bu güzeldir. Şayet onları kimse görmeden fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve bu, birkısım günahlarınızın silinmesine vesile olur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Suat Yıldırım = Allah rızası için yaptığınız maddî yardımlarınızı açıkça verirseniz ne güzel! Ama bu hayırlarınızı saklı tutar ve muhtaçlara ulaştırırsanız, Bu sizin için daha hayırlı olur Ve Allah bu sebeple bir kısım günahlarınızı affeder. Allah, yaptığınız bütün şeylerden haberdardır.
Süleyman Ateş = Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha iyidir ve sizin günâhlarınızdan bir kısmını kapatır. Allâh yaptıklarınızı duyar.
Tefhim-ul Kuran = Sadakaları açıkta verirseniz o ne iyi; fakat gizleyip de fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.
Ümit Şimşek = Bağışlarınızı açıktan yaparsanız ne güzel! Ama gizler de fakirlere öylece verecek olursanız, bu sizin için daha da hayırlı olur. Bu sayede Allah sizin bir kısım günahlarınızı bağışlar. Zira Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Sadakaları açıklarsanız bu da güzeldir. Ama onları gizler ve yoksullara bu şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır; günahlarınızdan bir kısmını örter. Allah, Habîr'dir, yapmakta olduklarınızdan gereğince haberi vardır.
İskender Ali Mihr = Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o (davranışınız) ne güzel! Ve eğer o (sadakaları) gizleyerek fakirlere verirseniz artık o sizin için daha da hayırlıdır. (Böylece Allah), günahlarınızdan (bir kısmını) örter (bağışlar). Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.
İlyas Yorulmaz = Maddi yardımlarınızı (sadaka) açıktan açığa verirseniz, o ne güzeldir. Ama yardımı gizliden, ihtiyacı olanlara yaparsanız, o daha hayırlıdır.
Bakara / 272 - Leyse aleyke hudâhum ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve mâ tunfikû min hayrin fe li enfusikum, ve mâ tunfikûne illebtigâe vechillâh(vechillâhi), ve mâ tunfikû min hayrin yuveffe ileykum ve entum lâ tuzlemûn(tuzlemûne).
Diyanet İşleri = Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları doğru yola götürmek sana ait değil. Fakat Allah dilediğine doğru yolu gösterir. Hayra ait bir şey verirseniz bunun faydası size. Zâten yoksullara vermeniz de ancak Allah rızası içindir. Hayır yapmak için verdiğiniz şey, size fazlalaştırılır ve siz zulüm görmezsiniz.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! İnsanları hidayete erdirmek senin işin değil. Zira ancak Allah isteyen kimseyi dilediği şekilde hidayete erdirir. Ve yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için harcamanız şartıyla başkalarına her ne iyilik yaparsanız, bu kendi yararınızadır. Çünkü, yapacağınız her iyilik, size olduğu gibi geri dönecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.
Adem Uğur = (Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.
Ahmed Hulusi = Onların hidâyet bulması senin işlevin değildir! Ne var ki Allâh dilediğine hidâyet eder (hidâyet kişinin varlığını meydana getiren Esmâ terkibindeki Hadiy isminin mânâsının açığa çıkmasının dilenmesiyle oluşur; dışarıdan verilmez)! Hayır olarak ne bağışlarsanız bu kendi yararınız içindir. Zaten siz vechullah için (vechullahı bildiğiniz veya gördüğünüz için) bağışlarsınız. Hayır olarak ne bağışlarsanız tamı tamına size geri ödenir ve asla hakkınız yenmez.
Ahmet Tekin = Onları doğru, hak yola iletmek sana ait değildir. Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri doğru yola iletir. Karşılık gözetmeden yaptığınız hayırlar kendi iyiliğiniz içindir.Karşılık gözetmeden, gönüllü yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Karşılık gözetmeden gönüllü yaptığınız hayırların mükâfatı size eksiksiz verilir. Size haksızlık da yapılmayacaktır.
Ahmet Varol = Onları hidayete ulaştırmak senin üzerine değildir. Ancak Allah dilediğini hidayete eriştirir. Hayır olarak ne harcarsanız kendiniz içindir. Siz zaten ancak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla harcarsınız. Hayır için ne verirseniz size karşılığı eksiksizce verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
Ali Bulaç = Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size eksiksizce ödenecektir.
Ali Fikri Yavuz = İnsanların yola gelmesi senin üzerine borç değil; (ancak sana düşen hidayete dâvettir.) Şu kadar var ki Allah, dilediğini yola getirir. Malınızdan hayır adına her ne harcarsanız hep kendi menfaatınız içindir. Zaten siz (müminler), ancak Allah rızasını gözeterek verirsiniz. Böylece hayra dair her ne verirseniz onun sevabı tam olarak size ödenir. Hakkınız yenmez ve size zulüm edilmez.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
Bayraktar Bayraklı = Ey Peygamber! İnsanları hidayete erdirmek sana ait değildir; ancak Allah dileyeni hidayete erdirir. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla başkalarına her ne iyilik yaparsanız bu kendi yararınızadır. Çünkü yapacağınız her iyilik size, olduğu gibi geri dönecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.
Bekir Sadak = Onlarin dogru yola iletilmeleri sana dusmez, fakat Allah diledigini dogru yola eristirir. Sarfettiginiz iyi sey kendinizedir, zaten ancak Allah'in rizasini kazanmak icin sarfedersiniz. Sarfettiginiz iyi bir seyin karsiligi haksizliga ugratilmaksizin size verilir.
Celal Yıldırım = Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez, (senin görev sınırına girmez). Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. Hayır (ve iyilik)den ne harcarsanız bunun yararı kendinizedir. Zaten siz ancak Allah rızasını gözeterek harcarsınız. Hayırdan ne harcarsanız karşılığı tastamam verilir ve siz haksızlığa uğramış olmazsınız.
Cemal Külünkoğlu = (Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir (senin görevin sadece tebliğdir). Lâkin Allah dilediğini (iyi niyetinden dolayı) doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Çünkü yapacağınız her iyilik size eksiksizce geri dönecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Sarfettiğiniz iyi şey kendinizedir, zaten ancak Allah'ın rızasını kazanmak için sarfedersiniz. Sarfettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı haksızlığa uğratılmaksızın size verilir.
Diyanet Vakfi = (Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.
Edip Yüksel = Onları doğruya iletmek sana düşmez. Ancak ALLAH dilediğini doğruya iletir. Muhtaçlara ettiğiniz her iyilik kendi yararınızadır. Yardımlarınız yalnız ALLAH için olmalı. Yaptığınız her iyiliğin karşılığı size eksiksiz ödenecektir. Haksızlığa uğratılmayacaksınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onların yola gelmesi senin üzerine değil velâkin Allahdır ki dilediğini yola getirir, ve hayır namına her ne infak ederseniz hep kendi lehinizedir, ancak sırf Allah yüzünü gözeterek verirsiniz, bu vechile hayra dair her ne verirseniz karşılığı size tamamen ödenir ve hiç hakkınız yenmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onların yola gelmesi senin üzerine vazife değildir. Ancak Allah, dilediğini yola getirir. Hayır adına ne verirseniz, hep kendi lehinizedir. Ancak sizler, yalnız Allah rızası için verirsiniz. Bu şekilde hayır için her ne verirseniz, karşılığı size tamamen ödenir ve hiç hakkınız yenmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediğini yola getirir. Yaptığınız her iyilik sırf kendiniz içindir. Siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. İyilik cinsinden ne infak ederseniz o size aynen ödenir. Size hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz.
Gültekin Onan = Onların hidayete ermesi senin üzerine (bir yükümlülük) değildir. Ancak Tanrı dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Tanrı'nın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -zulme uğratılmaksızın- size eksiksizce ödenecektir.
Harun Yıldırım = Onları hidayete erdirmek senin üzerinde değildir; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. Hayırdan her ne infak ederseniz kendiniz içindir. Ayrıca siz ancak Allah'ın vechini istediğiniz için infak edersiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz size tamamen ödenir ve siz zulme uğratılmazsınız.
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) onları (İnsanları) hidâyete erdirmek senin üstüne borç değil. Ancak Allah hidâyeti kime dilerse ona verir (nasıyb eder). Infak edeceğiniz hayır (mal) kendi fâidenizedir. Zâten siz, (Ey mü'minler) Allahın rızaasını aramakdan başka bir suretle infak da etmezsiniz ya. (Allah yolunda) maldan harcedeceğiniz (in mükâfatı) size fazlasıyle ödenecekdir. Siz (bu hususda da) haksızlığa uğratılmayacaksınız.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Onların hidâyete ermesi sana âid değildir (senin vazîfen ancak tebliğdir); fakat Allah, dilediğini (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirir. Hem hayır (ve hasenât)dan ne sarf ederseniz, artık kendiniz içindir. Zâten (siz) yalnız Allah’ın rızâsını arzu ederek sarf edersiniz, bu yüzden hayır (ve hasenat)dan ne sarf ederseniz, (onun ecri) size tam olarak verilir ve (âhirette) size haksızlık edilmez.
İbni Kesir = Onları hidayete erdirmek sana düşmez. ALlah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır namına ne infak ederseniz kendinizedir. Zaten yalnız Allah rızasını kazanmak için infak edersiniz. Verdiğiniz her hayır tam olarak size ödenir. Ve siz, haksızlığa uğratılmazsınız.
Kadri Çelik = (Ey Peygamber,) İnsanları hidayete erdirmek senin işin değil; zira ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için harcamanız şartıyla, başkalarına her ne iyilik yaparsanız bu kendi yararınızadır: Çünkü yapacağınız her iyilik size olduğu gibi geri dönecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.
Muhammed Esed = (Ey Peygamber,) İnsanları hidayete erdirmek senin işin değil, zira ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için harcamanız şartıyla, başkalarına her ne iyilik yaparsanız bu kendi yararınızadır: Çünkü yapacağınız her iyilik size olduğu gibi geri dönecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.
Mustafa İslamoğlu = (Ey Peygamber!) İnsanların hidayeti senin elinde değildir; lakin Allah isteyenin hidayetini bilir. Hayır için harcadığınız herhangi bir şey kendi yararınızadır; yeter ki yalnızca Allah'ı kazanmak için harcayın; ve hayır için yapacağınız bir harcama, size tastamam geri dönecek ve siz kesinlikle haksızlığa uğramayacaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onları hidâyete erdirmek senin üzerine (bir vecibe) değildir. Velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet nâsip buyurur. Ve hayırdan her neyi infak ederseniz kendi nefsiniz için etmiş olursunuz. Ve siz ancak Allah Teâlâ'nın rızası için infakta bulunursunuz. Ve hayırdan her ne infak ederseniz size karşılığı ödenir ve siz zulme uğratılmayacaksınız.
Ömer Öngüt = İnsanları hidayete erdirmek senin üzerine borç değildir. Şu kadar var ki, Allah dilediği kimseye hidayet eder. Hayır olarak harcadığınız her şey kendiniz içindir. Zaten siz yalnız Allah rızâsını kazanmak için infak edersiniz. Verdiğiniz her hayır, tam olarak size noksansız ödenir ve siz aslâ haksızlığa uğratılmış olmazsınız.
Şaban Piriş = (Ey Muhammed) Onları hidayete erdirmek senin üzerine borç değildir. Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete erdirir. İyilik olarak her ne verirseniz, o kendiniz içindir. Zaten siz, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için verirsiniz. İyilik olarak ne verirseniz haksızlığa uğratılmaksızın (bunun karşılığı) size eksiksizce ödenecektir.
Sadık Türkmen = Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah dileyeni (gereklerini yerine getireni) hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız hiç hakkınız yenmeden size tam karşılığı ödenir.
Seyyid Kutub = Onları doğru yola getirmek sana düşmez, ancak Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır amacıyla ne infak ederseniz bu kendiniz içindir. Zaten siz sırf Allah rızasını kazanmak için infak edersiniz. Yaptığınız her hayır amaçlı harcamanın karşılığı size eksiksiz olarak verilir, kesinlikle size haksızlık yapılmaz.
Suat Yıldırım = Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah dilediğini doğru yola getirir. Hayır olarak yaptığınız her harcama sadece kendiniz içindir. Zaten siz Allah rızasını aramaktan başka bir gaye ile infak etmezsiniz. İşlediğiniz her hayrın mükâfatı size tamamen verilir ve sizin hakkınız yenmez.
Süleyman Ateş = (Ey Muhammed) Onları yola iletmek sana düşmez, dilediğini doğru yola ileten Allah'tır. Verdiğiniz her hayır, kendiniz içindir. Çünkü yalnız Allâh'ın rızâsını kazanmak için veriyorsunuz. Verdiğiniz her hayır, size tastamam verilir ve hiç hakkınız yenmez.
Tefhim-ul Kuran = Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (kesin bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size eksiksizce ödenecektir.
Ümit Şimşek = Onları doğru yola iletmek senin görevin değildir; ancak Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak ne harcayacak olsanız, kendiniz içindir. Zaten siz de ancak Allah rızası için harcarsınız. Hayır olarak harcadığınız şeyin karşılığı ise size eksiksiz ödenir; hiçbir haksızlığa uğramazsınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Onların iyiyi ve güzeli bulmaları, senin üzerine bir borç değildir. Tam aksine, dilediğini/dileyeni iyiye ve güzele kılavuzlayan Allah'tır. Nimet ve imkândan başkalarına bağışladığınız, esasında sizin öz benlikleriniz lehinedir. Allah'ın yüzünü arzulama dışında bir şey için infak etmiyorsunuz. İnfak ettiğiniz her nimet size tam bir biçimde geri verilir. Ve siz, asla zulme uğratılmazsınız.
İskender Ali Mihr = Onların hidayete ermesi senin üzerine (vazife) değildir. Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete erdirir. Ve hayır olarak ne infâk ederseniz, işte o sizin kendi nefsiniz içindir. Siz (ey mü’minler), sadece Allah’ın vechini (Zat’ını, Allah’ın Zat’ına ulaşmayı) dileyerek infâk edersiniz (verirsiniz). Ve hayır olarak ne infâk ederseniz, (o) size tamamen ödenir ve siz zulmedilmezsiniz (size haksızlık yapılmaz).
İlyas Yorulmaz = Onların doğru yola girmeleri senin yükümlülüğün değil, Fakat Allah dileyeni doğru yola ulaştırır. Mallardan ihtiyaç sahiplerine ne harcarsanız, kendi nefsiniz içindir. Yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak şartıyla, mallardan ne harcarsanız size geri ödenir ve asla zulme uğramazsınız.
Bakara / 273 - Lil fukarâillezîne uhsirû fî sebîlillâhi lâ yestatîûne darben fîl ardı, yahsebuhumul câhilu agniyâe minet teaffuf(teaffufi), ta’rifuhum bi sîmâhum, lâ yes’elûnen nâse ilhâfâ(ilhâfen), ve mâ tunfikû min hayrin fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Verilen şeyler, kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş olup yeryüzünde dolaşamayan yoksullara aittir. Bilmeyen kişi, onların istiğnalarını görüp zengin sanır, halbuki sen, yüzlerinden tanırsın onları. Yüzsuyu dökerek halktan bir şey istemez onlar. Hayır için ne harcarsanız şüphe yok ki Allah, onu bilir.
Abdullah Parlıyan = Sadakalarınızı şu fakirlere verin ki, kendilerini bütün yetenek ve güçleri ile Allah yolunda kullandıklarından yeryüzünde rızık aramak için gezip dolaşamazlar. Onlar yüz suyu dökmediklerinden; durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek, insanlardan istemezler. Onlara ne iyilik yaparsanız, doğrusu Allah hepsini bilir.
Adem Uğur = (Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.
Ahmed Hulusi = (İnfaklarınız) şu fakirler içindir ki, kendilerini hepten Allâh yoluna vermişler, dünyalık yaşam gıdası için çalışmaya vakit ayırmamışlardır. İstemekten çekindikleri için de, iç yüzlerine vâkıf olmayanlar onları zengin sanır. Ancak sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip kimseden bir şey talep etmezler. (Artık) hayırdan ne bağışlarsanız muhakkak Allâh onu Aliym'dir.
Ahmet Tekin = İmanda sadâkatinizin ve kemâlinizin ifadesi olan sadakalarınızı, hayırlarınızı geçim kaydından sıyrılarak kendilerini Allah yoluna İslâm’a, ilme adamış fakirlere verin. Onlar görevleri sebebiyle, yeryüzünde ticaret ve rızıklarını kazanmak için gezip dolaşmaya vakit bulamazlar. İstemekten çekindikleri için, bunların iffetli, vakur hayatını bilmeyenler, onları zengin zanneder. Sen onları solgun yüzlerindeki asâletlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden bir şey istemezler. Karşılık gözetmeden gönüllü yapacağınız bütün hayırları, şüphesiz Allah bilir.
Ahmet Varol = Sadakalarınızı kendilerini Allah yoluna adayıp da yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirlere verin. Bilmeyen kimse iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. İnsanlardan ısrarla bir şey istemezler. Hayır adına her ne harcarsanız Allah onu bilir.
Ali Bulaç = (Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
Ali Fikri Yavuz = Sadakalarınızı o fakirlere verin ki, onlar, Allah yolunda çalışmaya koyulmuşlardır; öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımıyanlar, onları zengin zanneder. Ey Rasûlüm, sen onları sîmalarından tanırsın. Onlar, iffetlerinden ötürü insanları rahatsız edip bir şey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyle bilicidir.
Ali Ünal = (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
Bayraktar Bayraklı = Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna vakfedip yeryüzünde çarşı pazar dolaşmayanlara veriniz. Durumlarını bilmeyen, iffet ve dilenmemelerinden dolayı onları zengin sanır; sen onları yüz ifadelerinden tanırsın. İnsanlardan arsız bir şekilde istemekten kaçınırlar. Onlara ne iyilik yaparsanız, doğrusu Allah hepsini bilir.
Bekir Sadak = Sadakalarinizi, kendilerini Allah yoluna adayip yeryuzunde dolasamayanlara, hayalarindan dolayi, kendilerini tanimayanlarin zengin saydiklari yoksullara verin. Onlari yuzlerinden tanirsin, insanlardan yuzsuzluk ederek bir sey istemezler. Sarfettiginiz iyi bir seyi Allah suphesiz bilir. *
Celal Yıldırım = (Sadakalarınızı), kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşmayan (kapı kapı gezmiyen) fakirlere (verin) ki, onlar yüzsuyu dökmediklerinden, durumlarını bilmeyen, onları zengin sanır. Onları (siz Allah yolunda olanlar) çehrelerinden tanırsınız ; insanlardan yüzsüzlük ederek İstemezler. (Evet) hayırdan ne harcarsanız şüphesiz ki Allah onu bilir.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerini Allah yoluna adamış, bu yüzden yeryüzünde (dünyalık için) koşmaya fırsat bulamayan ve iffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için) tanımayanlar tarafından varlıklı sanılan fakirlere yardım edin. Sen onları yüz ifadelerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip hiç kimseden bir şey istemezler. Hayır namına her ne iyilik yaparsanız, , muhakkak ki Allah, onu hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara, hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler. Sarfettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir.
Diyanet Vakfi = (Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.
Edip Yüksel = ALLAH yolundaki çalışmasından ötürü özgürlükleri kısıtlanarak göç etme imkanından yoksun bırakılmış ihtiyaç sahiplerine verin. Onları tanımayanlar, onurlu tavırlarından ötürü onları zengin sanır. Onları yüzlerinden tanırsın. Halktan yardım dilenmezler. Ettiğiniz her iyiliği ALLAH bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Verin o fakırlere ki Allah yolunda kapanmışlardır, şuraya buraya dolaşamazlar, istemekten çekindikleri için bilmiyen onları zengin zanneder, onları simalarından tanırsın: Hakkı bizar etmezler, hem işe yarar her ne verirseniz hiç şüphesiz Allah onu bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah yoluna kapanmış olup şurada burada dolaşmayan fakirlere verin. İstemekten çekindikleri için, bilmeyen onları zengin zanneder. Onları simalarından tanırsın. Yüzsüzlük edip halkı rahatsız etmezler. İşe yarar her ne verirseniz, hiç şüphesiz, Allah onu bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Ne türden bir iyilik yaparsanız, şüphe yok ki, Allah onu bilir.
Gültekin Onan = (Sadakalar) Kendilerini Tanrı yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, kuşkusuz Tanrı onu bilir.
Harun Yıldırım = Allah yoluna bağlanmış fakirler içindir ki, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. Bilmeyenler onları iffetlerinden dolayı zengin sanır. Onları simalarından tanırsın, ısrarla insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilir.
Hasan Basri Çantay = (Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki onlar yer yüzünde dolaşmıya muktedir olmazlar. (Hallerini) bilmeyen; iffet ve istiğnalarından dolayı onları zengin (kimse) ler sanır. Sen (Habîbim) o gibileri sımalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edib de (bir şey) istemezler. Siz (Hak yolunda) ne mal harcarsanız şübhesiz Allah onu hakkıyle bilicidir.
Hayrat Neşriyat = (Sadakalar, ilim ve cihâd için) Allah yolunda adanmış, (bu yüzden) yeryüzünde(maîşet için) dolaşamayan fakirler içindir. İffetli olma(ların)dan dolayı, (hâllerini) bilmeyen kimse onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın. Isrâr ederek insanlardan (bir şey)istemezler. O hâlde hayır (ve hasenat)dan ne sarf ederseniz, artık şübhesiz Allah, onu hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna vermiş olup da yeryüzünde dolaşmayan ve tanımayanların; hayalarından dolayı onları zengin zannettikleri yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemezler. Hayırdan ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilir.
Kadri Çelik = (İnfaklarınızı) Allah yolunda mahsur kalan, yeryüzünde dolaşamayan ve kendilerini tanımayanların hayâlarından dolayı zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, (yoksa onlar bizzat) insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler. İnfak ettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir.
Muhammed Esed = (Ve) Allah yoluna kendilerini tamamen adamış oldukları için yeryüzünde (rızık aramak niyetiyle) gezip dolaşamayan muhtaçlar(a yardım edin). (Onların durumunun) farkında olmayan, onları zengin zanneder, çünkü (istemekten) çekinirler; (ancak) sen onları (bazı) özelliklerinden tanıyabilirsin: insanlardan arsız bir şekilde istemekten kaçınırlar. Ve onlara ne iyilik yaparsanız, doğrusu Allah hepsini bilir.
Mustafa İslamoğlu = Kendilerini Allah yolunda vakfettikleri için (ticaret amacıyla) yeryüzünde dolaşamayanlara yardım yapın! İstemekten çekindikleri için, durumlarını bilmeyenler onları zengin zanneder. Onları kimi özelliklerinden tanırsın: (Mesela) insanlardan arsızca istemezler: Her ne iyilik yaparsanız yapın, doğrusu Allah onu kesinlikle bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = O fakirlere ki, Allah yolunda kapanmış kalmışlardır. Yeryüzünde dolaşmaya kâdir olamazlar. Onları bilmeyen, istemekten çekindikleri için onları zengin kimseler sanarlar. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar nâstan ilkah ile bir şey istemezler ve siz hayırdan her ne infak ederseniz, şüphe yok ki Allah Teâlâ onu tamamen bilir.
Ömer Öngüt = Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşmayan (kapı kapı gezmeyen) fakirlere verin ki; onlar yüzsuyu dökmediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları simâlarından tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan ne infak ederseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir.
Şaban Piriş = (Sadakalar,) Allah yolunda mahsur kalmış, kazanç için yeryüzünde dolaşamayan, çekingenliklerinden dolayı, bilmeyenlerin onları zengin zannettikleri, senin de simalarından tanıdığın, yüzsüzlük edip insanlardan istemeyen fakirler içindir. Hayır olarak ne harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.
Sadık Türkmen = (sadakalar) kendilerini Allah yoluna (ilim ve tebliğe) adadığı için, yeryüzünde ticarete vakit ayırmayanlar içindir. İffetleri sebebiyle (isteyemeyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
Seyyid Kutub = Kendilerini Allah yoluna adamış, bu yüzden yeryüzünde (dünyalık için) koşmaya fırsat bulamayan ve hayaları yüzünden. tanımayanlar tarafından varlıklı sanılan fakirlere yardım edin. Sen onları yüz ifadelerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip hiç kimseden birşey istemezler. Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki Allah bilir.
Suat Yıldırım = Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşıp geçimlerini sağlama imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır. Ey Resulüm, sen onları simâlarından tanırsın! Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Şunu bilin ki, hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.
Süleyman Ateş = (Sadakalar) şu fakirlere mahsustur ki, Allâh yolunda kapanıp kalmışlardır. Yeryüzünde gezip dolaşamazlar. Bilmeyen, utangaçlıklarından dolayı onları zengin sanır. Onları simâlarından (yüzlerinden) tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler. Yaptığınız her hayrı Allâh bilir.
Tefhim-ul Kuran = (Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı cahil olan (kişi,) onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
Ümit Şimşek = Yapacağınız yardımlar, kendilerini Allah yoluna vermiş yoksullar içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp da geçimlerini sağlamaya imkân bulamazlar. Onların halini bilmeyenler, tokgözlülükleri yüzünden, onları zengin sanır. Sen ise onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar halktan yüzsüzlükle birşey istemezler. Sizin hayır olarak harcadığınız şeyi ise muhakkak ki Allah bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = İnfak edilenler, Allah yolunda kapanıp kalmış, yeryüzünde dolaşamaz olmuş yoksullar içindir. İffet ve onurları yüzünden, cahiller bunları, zengin kişiler sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ve yırtıklık ederek, insanlardan bir şey istemezler. Nimet ve imkândan infak ettiğiniz her şeyi, Allah çok iyi bilmektedir.
İskender Ali Mihr = (İnfâklarınız ve sadakalarınız), kendilerini Allah yoluna hasreden (adayan), yeryüzünde dolaşmaya (ticaret yapıp kazanmaya) gücü yetmeyen fakirler içindir. Onların durumlarını bilmeyen, onları iffetlerinden dolayı zengin zanneder. Onları sen, yüzlerinden tanırsın. Zorla insanlardan bir şey istemezler. Hayır olarak ne infâk ederseniz (verirseniz), o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Yalnızca kendilerini Allah yoluna hasretmiş (adamış) ve yeryüzünde geçimini temin etmeye gücü yetmeyen fakirler için (harcayın) ki, onları tanımayanlar, utançlarından istememeleri sebebiyle onları zengin zannederler. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan istemekten kaçınırlar. Mallardan ne harcarsanız, Allah onu bilendir.
Bakara / 274 - Ellezîne yunfikûne emvâlehum bil leyli ven nehâri sirran ve alâniyeten fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Diyanet İşleri = Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanlar yok mu, onların ecirleri, Rableri katındadır ve onlara ne korku vardır, ne de mahzun olurlar.
Abdullah Parlıyan = Mallarını Allah rızası için gece ve gündüz, gizli ve açıkça harcayanlar, mükafatlarını Rablerinin katında göreceklerdir. Onlara ne korku vardır, ne de üzülürler.
Adem Uğur = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.
Ahmed Hulusi = Mallarını gece ve gündüz, gizli veya açık infak edenler var ya, işte onların ecirleri Rableri indîndedir (hakikatlerinden gelip şuurlarında açığa çıkacak şekildedir). Onların ne korkacağı bir şey olur ne de hüzünleneceği.
Ahmet Tekin = Mallarını, gece-gündüz, gizli ve âşikâr karşılık beklemeden, gönüllü harcayanların mükâfatı Rableri katındadır. Onlara her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.
Ahmet Varol = Mallarını gece ve gündüz gizli veya açıktan hayra harcayanlar var ya işte bunların yaptıklarının karşılıkları Allah katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de!
Ali Bulaç = Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri (mükâfatları) vardır. Onlara hiç bir korku yoktur; ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.
Ali Ünal = Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
Bayraktar Bayraklı = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâr infak edenlerin mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara ne korku vardır, ne de üzülürler.[45]
Bekir Sadak = Gece gunduz, acik, gizli, mallarini sarfedenlerin mukafatlarini Rab'leri verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar uzulmeyeceklerdir.
Celal Yıldırım = Onlar ki. mallarını gece gündüz, gizli ve açık (hayır İşleyerek) harcarlar, işte onların ecir (karşılık verilecek mükâfat)ları Rabları katındadır. Onlar üzerine bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de..
Cemal Külünkoğlu = Mallarını gece-gündüz, gizli-açık Allah yolunda harcayanların mükâfatı Allah katında verilecektir. Onlar için bir korku söz konusu değildir ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Diyanet İşleri (eski) = Gece gündüz, açık gizli, mallarını sarfedenlerin mükafatlarını Rab'leri verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Diyanet Vakfi = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.
Edip Yüksel = Paralarını gece ve gündüz gizli ve açık yardım için verenlerin ödülü Rab'lerinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra sarfeden kimseler, işte onların rablarının yanında ecirleri sırf kendilerinindir ve onlara bir korku yoktur ve mahzun olacak değildir onlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Mallarını gece gündüz, gizli ve açık hayır için harcayan kimselerin Rablarının yanında, yalnız kendileri için, mükafatları vardır. Onlara bir korku yoktur ve hiç üzülmeyeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükafatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.
Gültekin Onan = Onlar ki mallarını gece, gündüz, gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Harun Yıldırım = Onlar ki, mallarını gece, gündüz, gizli ve açık infak ederler. Onlar için Rableri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Mallarını gece gündüz, gizli aşikâr (Hak yolunda) harcayanlar (yok mu?), İşte onların, Rableri katında mükâfatları vardır, Onlara hiç bir korku da yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.
Hayrat Neşriyat = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak (Allah yolunda) sarf edenler var ya, işte onların Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
İbni Kesir = Onlar ki; mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak ederler. İşte onların mükaafatı Rabbları katındadır. Onlar için korku da yoktur, üzülecek de değillerdir.
Kadri Çelik = Gece gündüz, açık gizli, mallarını sarfedenlerin mükafatlarını Rab'leri verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Muhammed Esed = Servetlerini (Allah rızası için) gece ve gündüz, gizlice ve açıkça harcayanlar, mükafatlarını Rablerinin katında göreceklerdir: onlara ne korku vardır, ne de üzülürler.
Mustafa İslamoğlu = Gece ve gündüz, gizli ve açık, servetlerini infak edenler var ya: işte onların karşılığı Rableri katındadır. Onlar geleceğe dair kaygı geçmişe dair hüzün duymayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar ki, mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâre olarak infak ederler, artık onlar için Rableri nezdinde mükâfaatları vardır. Ve onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ömer Öngüt = Mallarını gece gündüz, gizli ve açık infak edenlerin mükâfatı Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Şaban Piriş = Gece ve gündüz, gizli ve açık olarak mallarından verenler, işte onlar için Rab’leri katında mükafatlar vardır! Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Sadık Türkmen = Onlar ki mallarını gece, gündüz, gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Seyyid Kutub = Onlar ki, mallarını gece, gündüz, gizli ve açık infak ederler. Onlar için Rableri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.
Suat Yıldırım = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâr olarak hayra harcayanlar var ya, işte onların Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir.
Süleyman Ateş = Mallarını gece gündüz, gizli ve açık Allâh yolunda verenlerin ödülü Rableri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlar için korku yoktur, onlar mahzun olmayacaklardır.
Ümit Şimşek = Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıktan bağışlayanların ödülleri Rableri katındadır. Ne bir korku vardır onlar için, ne de mahzun olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Mallarını; gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, işte onlar için Rableri katında kendilerine özgü ödüller vardır. Korku yoktur onlar için; tasalanmayacaklardır onlar.
İskender Ali Mihr = Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr (Allah yolunda) infâk edenler (verenler), işte onların ecirleri (mükâfatları) Rab’lerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
İlyas Yorulmaz = Gece gündüz, gizli veya açık mallarını ihtiyaç sahiplerine harcayanların, karşılıkları Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir.
Bakara / 275 - Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemâl bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Faiz yiyenler, ancak Şeytan tarafından çarpılmış gibi bir hale geliverirler. Bu da onların, alış-veriş de faiz almaya benzer, onun eşidi demelerindendir. Allah, alış-verişi helâl etti, faizi haram. Rabbinden kendisine öğüt verilen, faizden vazgeçerse eskiden aldıkları ona aittir, işi de Allah'a ait. Fakat bundan sonra gene tutup faiz alanlar, ateş ehlidir, orada da ebedî kalırlar.
Abdullah Parlıyan = Faiz yiyenler ancak şeytanın dokunup sersemlettiği kimseler gibi davranırlar. Çünkü onlar: “Alışveriş de, bir tür faizdir” derler, halbuki Allah alışverişi helal sayarken, faizi haram kılmıştır. Kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen faizden vazgeçerse, artık geçmişteki günahları veya ana sermayesi veya geçmişte aldığı faizler kendisine aittir. Ve onun hakkında karar vermek, artık Allah'a kalır. Kim de faize tekrar geri dönerse; içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum olanlar işte böyleleridir.
Adem Uğur = Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.
Ahmed Hulusi = Riba yiyenler, şeytan (cin) çarpmış (asılsız fikirlere obsede olmuş) kişi nasıl ayağa kalkarsa öylece kalkarlar. Bu onların, ribayı alışverişle aynı tutmalarından ileri gelir. Oysa Allâh alışverişi helal kıldı, ribayı haram. (Alışverişte aldığının karşılığı ödenir; riba ise verilen borcun çeşitli miktarlarda fazlasıyla karşılığının alınmasıdır. Riba, karşılıksız yardımlaşma "infak" anlayışının tam zıddıdır. ) Artık her kim Rabbinden gelen öğüt ile ribadan vazgeçerse, geçmişi ona aittir, hakkındaki hüküm ise Allâh'ındır. Kim de döner riba alırsa, işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada sonsuza dek kalırlar.
Ahmet Tekin = Ribâ, fâiz geliri yiyenler, kesinlikle şeytanın çarptığı, cinnet nöbetindeki kimseler gibi, toplumda huzur ve düzen bozucu davranırlar; kıyamet günü, cinnet nöbeti geçirenler gibi kabirlerinden kalkarlar. Bu ceza onlara:'Alışverişe dayalı kazanç elde etme düzeni de kesinlikle fâizciliğe dayalı gelir elde etme düzenine benziyor' demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah ticarî alışverişleri helâl ve meşrû kılmış, fâizciliği ve fâizi de haram kılmıştır.Bundan böyle kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt, bir sorumluluk uyarısı üzerine, fâizciliğe son verirse; geçmişte olan kendisine, hakkındaki hüküm de Allah’a kalmıştır.Kim de tekrar fâizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktirler. Onlar, orada ebedî kalırlar.
Ahmet Varol = Faiz yiyenler, (kabirlerinden) ancak kendisini şeytan çarptığından deliye dönmüş bir adamın kalkışı gibi kalkarlar. Bu durum onların 'alışveriş de faiz gibidir' demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal faizi ise haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faiz yeme işine) son verirse onun geçmişte aldıkları kendinedir. Onun işi ise Allah'a aittir [57]. Kim de yine (faiz almaya) dönerse işte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.
Ali Bulaç = Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Fâiz yiyen kimseler, kendisine şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, mezarlarından öylece kalkarlar. Bu halde olmaları; “-alış-veriş, aynen faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alış verişi halâl ve fâizi (ribâyı) haram kılmıştır. Bundan böyle kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelip fâiz yemekten sakınırsa daha önce aldığı faiz ona bağışlanır; geri alınmaz ve bundan sonra onun işi (affedilişi) Allah’a aiddir. Kim de, haram olan bu ribâyı helâl diye yemeğe dönerse, işte onlar cehennemliktirler; o ateşte ebedî olarak kalacaklardır.
Ali Ünal = Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Faiz yiyenler, şeytanın çarptığı kimselerin kalkması gibi kalkarlar/davranırlar. Bu hal onların, “Alım satım da tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alım satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen faizden vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah'a kalır; faize geri dönenlere gelince, içinde süreli kalacakları cehennemin yâranı onlardır.
Bekir Sadak = Faiz yiyenler mahserde ancak seytanin carptigi kimsenin kalktigi gibi kalkarlar. Bu, onlarin, «Zaten alisveris de faiz gibidir» demelerindendir. Oysa Allah alis verisi helal, faizi haram kildi. Kime Rabb'inden bir ogut gelir de faizcilikten geri durursa, gecmisi kendisinedir, onun isi Allah'a aittir. Kim faizcilige donerse, iste onlar cehennemliktir, onlar orada temelli kalacaklardir.
Celal Yıldırım = Riba (= faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak Şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu, onların «Alım-satım da faiz gibidir», demelerindendir. Halbuki Allah alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır. Artık bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişi kendisine, işi hakkındaki hüküm ise Allah'a aittir. Kim de faize döner, önce olduğu gibi faizcilik yapmaya tekrar başlarsa, işte onlar Cehennemliktir, orada hep kalıcılardır.
Cemal Külünkoğlu = Faiz yiyenler mahşerde (kabirlerinden) ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkar. Bu, onların: “Alışveriş de zaten faiz gibidir” demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen (faizden) vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah'a kalır. Kim de tekrar (faize) geri dönerse, işte onlar ateş ehlidirler ve orada ebedi olarak kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, 'Zaten alışveriş de faiz gibidir' demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı. Kime Rabb'inden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir, onun işi Allah'a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir, onlar orada temelli kalacaklardır.
Diyanet Vakfi = Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların «Alım-satım tıpkı faiz gibidir» demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.
Edip Yüksel = Tefecilikle para yiyenler, şeytanın çarptığı kimse gibi ayağa kalkarlar. Bu, onların, 'Tefecilik alışveriş gibidir,' demelerinden ötürüdür. Halbuki ALLAH alışverişi helal, tefeciliği ise haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte kazandıklarını tutabilir; işi de ALLAH'a kalmıştır. Devam edenler ise cehennem halkıdır ve orada sürekli kalırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Riba yiyen kimseler şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa öyle kalkarlar, bu işte onların «beyi' tıpkı riba gibidir» demeleri yüzünden, halbuki Allah bey'i halâl kıldı ribayı haram, bundan böyle her kim Rabbı tarafından kendine bir öğüt gelir de ribadan vaz geçerse artık geçmişi ona ve hakkında hüküm Allaha aiddir, her kim de döner yeniden alırsa işte onlar eshabı nardırlar, hep orada kalacaklardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: «Ticaret, tıpkı faiz gibidir.» demeleri yüzündendir. Oysa, Allah, ticareti helal, faizi haram etti. Bundan böyle her kim Rabbı tarafından kendisine bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, artık geçmişte aldığı onundur ve hakkındaki kararı Allah verecektir. Her kim de döner, yeniden faiz alırsa, işte onlar cehennemin sakinleridirler, hep orada kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, «alışveriş de faiz gibidir» demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.
Gültekin Onan = Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Tanrı alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, buyruğu Tanrı'ya aittir. Kim (faize) geri dönerse artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Harun Yıldırım = Riba yiyenler delilikten şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların; "Alış veriş de ancak riba gibidir." demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, ribayı ise haram kılmıştır. Artık her kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse geçmişteki kendisinindir ve işi Allah'a aittir. Her kim de dönerse; işte onlar ateş halkıdır; orada sürekli kalıcıdırlar.
Hasan Basri Çantay = Ribâ (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar. Böyle olması da onların: «Alım satım da ancak ribâ gibidir» demelerindendir. Halbuki Allah, alış verişi halâl, ribâyı (faizi) haram kılmışdır. (Bundan böyle) kim Rabbinden kendisine bir öğüt gelib de (faizden) vaz geçerse geçmişi ona, ve işi (hakkındaki hüküm) de Allaha âiddir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar o ateşin yaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = Ribâ (fâiz) yiyenler (kabirlerinden), ancak kendisini şeytan çarpmış kimsenin, cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar! Bu, şübhesiz onların: 'Alış-veriş (de) ancak fâiz gibidir' demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kıldı! O hâlde kim kendisine Rabbinden bir nasîhat gelir de (fâizden) vazgeçerse, artık geçmişte olan(İslâm’a girmeden önce aldıkları) kendisinindir. Onun işi (hakkındaki hüküm) ise Allah’a âiddir. Kim de (helâl sayarak fâize) dönerse, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Faiz yiyenler ancak, şeytan çarpan kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: Zaten alış-veriş faiz gibidir, demelerinden dolayıdır. Halbuki Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbından bir öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, geçmiş olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm Allah'a aittir. Kim de dönerse, onlar cehennem yaranıdırlar, orada temelli kalacaklardır.
Kadri Çelik = Faiz yiyenler ancak şeytan çarpmış kimse gibi yaşarlar. Bu, onların, “Zaten alışveriş de faiz gibidir” demelerindendir. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizcilikten) geri durursa, geçmişi kendisinedir ve onun işi Allah'a aittir. Kim de (faizciliğe geri) dönerse, işte onlar ateş ehlidir ve onlar onda temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = Faiz yiyenler, şeytanın çarptığı kimseler gibi davranırlar; çünkü onlar "Alışveriş de bir tür faizdir!" derler. Halbuki Allah alışverişi helal ve faizi haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen (faizden) vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah'a kalır; ona, (faize) geri dönenlere gelince; içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum olanlar işte böyleleridir.
Mustafa İslamoğlu = Faiz yiyen kimseler, başka değil sadece şeytanın dokunarak aklını çeldiği kimse gibi hareket ederler: Çünkü onlar "Alışveriş de faiz gibidir" derler. Oysa ki Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Her kim Rabbinden kendisine nasihat gelir gelmez bu işe son verirse, evvelki kazançları ona, onun hakkında karar vermek de Allah'a kalır. Her kim de dönerse, içerisinde kalıcı oldukları ateşe mahkum olanlar işte bunlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki, ribâyı yerler, onlar kalkamazlar, ancak şeytanın çarpmış olduğu delirmiş bir şahıs gibi kalkarlar. Bu ise onların, «Alış veriş muamelesi tıpkı ribâ gibidir,» demeleri sebebiyledir. Halbuki, Allah Teâlâ ticâreti helâl, ribâyı ise haram kılmıştır. İmdi her kim ki, kendisine Rabbinden bir mev'ize gelir de ribâya nihâyet verirse, evvelce aldığı, kendisinedir ve onun hükmü Allah Teâlâ'yadır. Ve her kim tekrar ribâya dönerse işte onlar cehennem ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.
Ömer Öngüt = Fâiz yiyenler: “Fâiz ticaret gibidir. ” dedikleri için kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış gibi (ihtiyaçlar içinde) kalkacaklardır. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir ve fâizcilikten vazgeçerse, geçmiş (günahları, daha önce aldığı) kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a âittir. Kim de tekrar fâize dönerse onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
Şaban Piriş = Faiz yiyenler, “alışveriş, faiz gibidir” demeleri dolayısıyla, ancak kendisini şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Halbuki Allah, alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir ve o da (faize) son verirse, geçmişi kendisine, işi Allah’a aittir. Kim de tekrar (faizciliğe) dönerse, işte bunlar cehennem ashabıdır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Riba[*] yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların; “Alışveriş de riba gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüde uyarak) riba’dan vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır (dilerse Allah onu affeder.) Kim tekrar (riba’ya) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalacaklardır.
Seyyid Kutub = Faiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar, Bu onların «alış- veriş de faiz gibidir» demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış- verişi helâl, faizi ise haram kılmıştır. Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir- gelmez faiz yemeye son verirse geçmişte aldığı faizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah 'a kalmıştır. Fakat kimler tekrar faizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.
Suat Yıldırım = Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Bu, onların "Alış veriş de faiz gibidir." demelerindendir. Halbuki Allah alış verişi mübah, faizi ise haram kılmıştır. Her kime Rabbinden bir talimat gelir, o da faizden vazgeçerse, daha önce yaptığı muamele kendisi için geçerlidir, hakkındaki hüküm de Allah’a aittir. Her kim tekrar faizciliğe başlarsa, işte onlar cehennemliktir, hem de orada ebedî kalacaklardır.
Süleyman Ateş = Ribâ yiyenler, ancak şeytânın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: "Alışveriş de ribâ gibidir." demelerinden ötürüdür. Oysa Allâh, alış-verişi helâl, ribâyı harâm kılmıştır. Kime Rabbi'nden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak ribâdan) vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah'a kalmıştır. (Allâh onu affeder). Kim tekrar (ribâya) dönerse onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Faiz (riba) yiyenler, ancak kendisini şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: «Alım-satım da ancak faiz gibidir» demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim de (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada onlar sürekli kalacaklardır.
Ümit Şimşek = Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kabirlerinden kalkarlar. Bu, onların 'Alışveriş de faiz gibidir' demeleri yüzündendir. Oysa Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt ulaşır ve o da bundan vazgeçerse, evvelce almış olduğu kendisine aittir; işi ise Allah'a kalmıştır. Her kim tekrar faize dönecek olursa, öyleleri de ateş ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır.
Yaşar Nuri Öztürk = O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, "Alış-veriş de riba gibidir." demişlerdir. Oysa ki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabb'inden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah'a kalmıştır. Yeniden ribaya dönene gelince, böyleleri ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.
İskender Ali Mihr = Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Faiz yiyenler, (hesap gününde) şeytanın çarpmış olduğu insanların sersemliğinde, ayağa kalkanlar gibi kalkacaklardır. Çünkü onlar “faiz de alışveriş gibidir” dediler. Hâlbuki Allah alışverişi helal etmiş, faizi yasaklamıştır. Kime Rabbinden öğüt (ayetler) gelirde, (yapa geldiği faizi yemekten) vazgeçerse, yaptıkları geride bırakmış olur ve işi Allah’a kalmıştır. Kimde faiz yemeye devam ederse (dönerse), artık onlar ateşe girecek olanlardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.
Diyanet İşleri = Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah faizi eksiltir, sadakalarıysa arttırır ve Allah, fazlasıyla inkâra düşüp çok suç işleyenlerin hiçbirini sevmez.
Abdullah Parlıyan = Allah faizli kazançları bereketten mahrum eder, ama karşılıksız yardımlar olan, sadakaları kat kat artırarak bereketlendirir. Allah kendisinden gelen gerçekleri örtbas edenleri ve günahkarların hiçbirini sevmez.
Adem Uğur = Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.
Ahmed Hulusi = Allâh ribayı (gelirini) mahveder, sadakayı (gelirini) ise arttırır! Allâh, suçlarında ısrar eden nankörlerin hiçbirini sevmez.
Ahmet Tekin = Allah eksilte eksilte fâizi mahveder, fâizli paranın ve fâiz gelirinin bereketini giderir.İmanda sadâkatin ve kemâlin ifadesi olan sadakaları, keffaretleri, vergileri, vicdanları, servetleri, sosyal bünyeleri arındıran zekâtları verilen malları bereketlendirir.Allah inkârda, küfürde, bilerek günah işlemekte, nankörlükte ısrar edenleri sevmez.
Ahmet Varol = Allah faizi yok eder sadakaları ise bereketlendirir. Allah iyice küfre dalan, günahların içine gömülen hiç bir kimseyi sevmez.
Ali Bulaç = Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkar kâfirlerin hiç birini sevmez.
Ali Fikri Yavuz = Allahü Tealâ faizle geleni mahveder ve sadakaları verilen malı artırır ve Allah ısrarla haram yiyen kâfirle, ziyade günahkâr hiç bir kimseyi sevmez.
Ali Ünal = Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
Bayraktar Bayraklı = Allah faizi mahveder, sadakaları ise bereketlendirir. Allah inatçı nankörleri ve günahta ısrarlı olanları sevmez.
Bekir Sadak = Allah faizi eksiltir, sadakalari bereketlendirir. Allah pek nankor olan hicbir gunahkari sevmez.
Celal Yıldırım = Allah faizi, bereketini gidererek hep azaltır; sadakaları ise bereketlendirip arttırır. Hem Allah çok inkarcı hiçbir günahkârı sevmez.
Cemal Külünkoğlu = Allah, faizli kazançları bereketten mahrum eder, sadakası verilen malları da artırır (bereketlendirir). Allah günahta (haramda) ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.
Diyanet İşleri (eski) = Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah pek nankör olan hiçbir günahkarı sevmez.
Diyanet Vakfi = Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.
Edip Yüksel = ALLAH tefeciliği mahkum eder, karşılıksız yardımı destekler. ALLAH hiçbir günahkar nankörü sevmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah ribayı mahveder de sadakaları nemalandırır, Hem Allah vebal yüklenici musırr kafirlerin hiç birini sevmez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah, faizi mahveder ve sadakaları artırır. Allah, günahkar katı inkarcıların hiçbirini sevmez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.
Gültekin Onan = Tanrı fazi yok eder de sadakaları arttırır. Tanrı günahkar kafirlerin hiç birini sevmez.
Harun Yıldırım = Allah ribayı yok eder, sadakaları ise artırır. Allah çok nankör ve günahkar kimseyi sevmez.
Hasan Basri Çantay = Allah rıbânın bereketini tamaamen giderir, sadaka (sı verilen mal) lan ise artırır, Allah (haramı halâl tanımakda ısrar eden) çok kâfir, çok günahkâr hiç bir kimseyi sevmez.
Hayrat Neşriyat = Allah, fâizi (bereketsiz kılıp, onun karıştığı malı) mahveder; sadakaları ise bereketlendirir. Ve Allah, azılı kâfir (fâizi helâl sayan), aşırı günahkâr (haram bildiği hâlde fâizde ısrâr eden) hiçbir kimseyi sevmez!
İbni Kesir = Allah faizi mahveder, sadakaları artırır. Ve Allah hiçbir günahkar kafiri sevmez.
Kadri Çelik = Allah faizi tüketir, sadakaları ise nemalandırır. Allah pek de nankör olan hiç bir günahkârı sevmez.
Muhammed Esed = Allah faizli kazançları bereketten mahrum eder, ama karşılıksız yardımları kat kat arttırarak bereketlendirir. Allah, inatçı nankörleri ve günahta ısrarlı olanları sevmez.
Mustafa İslamoğlu = Allah faizin bereketini alır ve (emanete sadakat için) yapılan hayrı (kattığı bereketle) artırır: Allah günahda ısrar eden hiç bir inatçı nankörü sevmez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ ribâyı mahveder, sadakaları ise nemalandırır ve Allah Teâlâ, çok küfran-ı nîmette bulunup günahkâr olanları sevmez.
Ömer Öngüt = Allah fâizle kazanılanı eksiltir, bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah küfrân-ı nimette bulunan günahkâr hiç kimseyi sevmez.
Şaban Piriş = Allah, faizi eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah, hiç bir kafiri ve günahkarı sevmez.
Sadık Türkmen = Allah riba malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkar nankörü sevmez.
Seyyid Kutub = Allah faizi eritir. Buna karşılık sadakaları artırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkar kâfiri sevmez.
Suat Yıldırım = Allah faizin bereketini eksiltir, zekât ve sadakaları ise nemalandırır. Hem Allah kâfirlikte ileri giden, günahta ısrarlı hiçbir kimseyi sevmez.
Süleyman Ateş = Allâh, ribâyı mahveder, sadakaları artırır. Allâh, hiçbir günâhkâr nankörü sevmez.
Tefhim-ul Kuran = Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkâr olan kâfirlerin hiç birini sevmez.
Ümit Şimşek = Allah faizi mahveder, sadakaları bereketlendirir. Çünkü Allah nankörlükte ve günahta azıtanların hiçbirini sevmez.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah, ribadan beklenen artışı mahveder, sadakalar karşılığında artışlar getirir. Allah, nankörlüğe batmış günahkârların hiç birini sevmez.
İskender Ali Mihr = Allah, ribayı eksiltir (onun bereketini giderir) ve sadakayı artırır (onu bereketlendirir). Ve Allah günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İlyas Yorulmaz = Allah faiz (gelirlerin)’i eksiltir, ihtiyaç sahiplerine verilenleri (sadakaları) artırır. Allah, tüm günaha batmış inkârcıları sevmez.
Bakara / 277 - İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve ekâmûs salâte ve âtevûz zekâte lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlara, iyi işler yapanlara, namaz kılanlara, zekât verenlere gelince: Onların ecirleri Rableri katındadır, onlara ne korku vardır, ne hüzün.
Abdullah Parlıyan = İman edenler, doğru ve yararlı işler yapanlar, namazlarında dikkatli ve devamlı olanlar, karşılıksız yardım denilen zekatı verenler, işte onlar mükafatlarını Rablerinden alacaklardır ve onlara ne korku vardır ne de üzülürler.
Adem Uğur = İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.
Ahmed Hulusi = İman edip bunun gereği olan yararlı fiilleri uygulayan, salâtı ikame eden ve zekâtı verenlerin Rableri indînde özel karşılıkları vardır. Korku yoktur onlar için ve onları hüzünlendirecek bir şey de olmaz.
Ahmet Tekin = İman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenler, namazları âdâbına riayet ederek, aksatmadan âşikâre kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenlerin Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.
Ahmet Varol = Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı kılan, zekatı veren kimselerin karşılıkları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Ali Bulaç = İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = İman edip iyi ameller işleyen, namazı kılan ve zekâtı veren kimselerin, Rableri katında muhakkak mükâfatları (ecirleri) vardır; ve onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir.
Ali Ünal = İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
Bayraktar Bayraklı = İman edenlerin, iyi işler yapanların, namazlarını doğru kılanların, zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlar için ne korku vardır ne de üzülürler.
Bekir Sadak = Inanip yararli isler isleyenlerin, namaz kilip, zekat verenlerin Rab'leri katinda ecirleri vardir. Onlara korku yoktur ve onlar uzulmeyeceklerdir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki imân edip yararlı işlerde bulunan, namazı kılıp zekâtı verenlerin mükâfat ve sevapları Rabları katındadır. Hem onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Cemal Külünkoğlu = İman edip doğru ve yararlı işler yapanların, namazlarında dikkatli ve devamlı olup zekatı verenlerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Diyanet İşleri (eski) = İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekat verenlerin Rab'leri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Diyanet Vakfi = İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli bir hayat sürerek namazı gözetenlerin ve zekatı verenlerin ödülleri Rab'leri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = İman edib eyi işler yapan ve namaz kılıb zekât veren kimselerin Rabları ındinde ecirleri şüphesiz kendilerinindir ve onlara bir korku yoktur ve mahzun olacak değildir onlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip iyi işler yapan ve namaz kılıp, zekat verenlerin, Rabblerinin yanında, şüphesiz kendilerine ait mükafatları vardır. Onlara bir korku yoktur ve hiç üzülmeyeceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.
Gültekin Onan = İnanıp güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; kuşkusuz onların ecirleri rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
Harun Yıldırım = Doğrusu iman edip salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekatı veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Îman eden, iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunan, namazı (nı) dosdoğru kılan, bir de zekâtı (nı) veren kimseler (in, evet), onların Rableri indinde mükâfatları vardır. Onlara hiç bir korku yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki îmân edip sâlih ameller işleyenler, namazı hakkıyla edâ edenler ve zekâtı verenler var ya, onların Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
İbni Kesir = İman edip salih amel işleyenlerin, namaz kılıp zekat verenlerin Rabbları katında mükafaatları vardır. Onlar için korku yoktur ve üzülecek de değillerdir.
Kadri Çelik = İman edenler, salih amellerde bulunanlar, namazı ikame edenler ve zekât verenler var ya, onlar için mükâfatları Rableri katındadır. Onlar için ne bir korku vardır, ne de üzülürler.
Muhammed Esed = İmana ermiş olanlar, doğru ve yararlı işler yapanlar, namazlarında dikkatli ve devamlı olanlar ve karşılıksız yardımda bulunanlar; işte onlar mükafatlarını Rablerinden alacaklardır ve onlara ne korku vardır, ne de üzülürler.
Mustafa İslamoğlu = Buna mukabil, bir de iman edip güvenen, ıslah edici iyi işler yapan, namazı istikametle kılan, zekatı gönlünden gelerek veren kimseler var; işte onlar, ödüllerini Rablerinden alacaklar: ve onlar geleceğe dair kaygı, geçmişe dair hüzün duymayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki, imân ettiler ve iyi amellerde bulundular ve namazlarını doğruca kıldılar, zekâtlarını da verdiler. İşte onlar için Rableri nezdinde mükâfaatları vardır ve onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Ömer Öngüt = İman edip sâlih amel işleyenlerin, namaz kılıp zekât verenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar.
Şaban Piriş = Şüphesiz, iman edenler, doğruları yapanlar, namazı hakkıyla kılanlar ve zekatı verenler için Rab’leri katında mükafatları vardır; onlara korku yoktur; onlar, mahzun da olmayacaklardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz iman edip faydalı bir işi en iyi şekilde yapan, namazı dosdoğru/gereği gibi kılan ve zekatı (çalışıp üreterek) verenlerin ödülleri Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. [*] Riba: Kur’an’ın indiği dönemde kişinin herşeyini; malını, ailesini ve hatta eşini elinden alabilmeyi yasal gören borçlandırma tuzağıdır. Bugün de kredi ve faiz sistemiyle kişiler borçlandırılarak, bu borç kişi tarafından ödenmediği takdirde; o kişinin aile düzeni bozulabilir. Bankalar ise kâr/zarar ortaklığı ile çalışabilirler.
Seyyid Kutub = Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namazı kıldılar ve zekatı verdiler. Rabbleri katında mükafatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir
Suat Yıldırım = İman eden, makbul ve güzel işler yapanların, namazı hakkıyla ifa eden, zekât verenlerin... İşte onların, Rab’leri nezdinde mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir endişe yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir.
Süleyman Ateş = Onlar ki, inandılar, güzel işler yaptılar, namazı kıldılar, zekâtı verdiler; işte onların ödülleri, Rableri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz iman edip güzel amellerde bulunanlar, dosdoğru namazı kılanlar ve zekâtı verenler; onların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar mahzun olmayacaklardır.
Ümit Şimşek = İman eden, güzel işler yapan, namazlarını dosdoğru kılan ve zekâtlarını veren kimselerin ise Rableri katında ödülleri vardır. Ne bir korku olur onlar için, ne de mahzun olurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip hayra ve barışa yönelik değerler üreten, namazı kılan, zekatı verenler için Rableri katında kendilerine özgü ödülleri vardır. Korku yoktur onlar için. Tasalanmayacaklardır onlar...
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) ve ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) amel işleyenlerin, namazı ikame edenlerin (yerine getirenlerin) ve zekâtı verenlerin ecirleri (mükâfatları), Rab’lerinin katındadır. Ve onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
İlyas Yorulmaz = İman edip, Allah’ın emrettiği doğru şeyleri yapanlar, namazı kılanlar ve zekâtlarını verenler (var ya), onların karşılıkları Rableri katında olup, onlar asla korkmayacak ve üzülmeyeceklerdir.
Bakara / 278 - Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve zerû mâ bakiye miner ribâ in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, Allah'tan sakının ve artık almadığınız faizleri bırakın inancınız varsa.
Abdullah Parlıyan = Ey inananlar! Yolunuzu Allah ve kitabıyla bulun ve eğer mü'minseniz faizden doğan kazançların tümünden vazgeçin.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, Allâh'tan korunmak için ribadan arta kalanı terk edin, eğer iman edenlerdenseniz.
Ahmet Tekin = Ey iman nimetine kavuşanlar, Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun.Eğer gerçekten mü’min iseniz, eskiden kalan alınmamış fâiz alacaklarınızdan vazgeçin.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer mü'minler iseniz faizin geriye kalanlarını bırakın.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve eğer inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın.
Ali Fikri Yavuz = Ey müminler, Allah’dan korkun ve (cahiliyette işlediğiniz) fâiz hesabından arta kalanı bırakın (almayın), eğer gerçek müminler iseniz...
Ali Ünal = Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Allah'tan sakınınız. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk ediniz.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Allah'tan korkun, faizden arta kalanı bırakın eğer gerçekten inanmışsanız (Rabbinizin emrine uyun).
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Gerçekten inanıyorsanız, Allah'a karşı gelmekten sakının ve faizden doğan kazançların tümünden vazgeçin.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Allah'tan sakının, inanmışsanız, faizden arta kalmış hesabdan vazgeçin.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.
Edip Yüksel = Ey inananlar, gerçekten inanıyorsanız ALLAH'ı dinleyin ve her çeşit tefecilik kalıntısını terkedin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! Allahdan korkun ve riba hisabından kalan bakayayı bırakın eğer gerçekten müminlerseniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve eğer gerçek inananlar iseniz faiz hesabından kalan miktarı almaktan vazgeçin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz.
Gültekin Onan = Ey inananlar, Tanrı'dan sakının ve eğer inançlılar iseniz faizden artakalanı bırakın.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Mü'minler iseniz ribadan kalanı bırakın!
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, (gerçek) mü'minler iseniz Allahdan korkun, faizden (henüz alınmamış olub da) kalanı bırakın (almayın).
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Eğer (gerçek) mü’minler iseniz, Allah’dan sakının ve fâizden kalan (alacağınız)ı bırakın!
İbni Kesir = Ey iman edenler; Allah'tan korkun. Eğer mü'minlerden iseniz, faizden kalanı bırakın.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Allah'tan sakının; iman etmişseniz, faizden arta kalmış hesaptan vazgeçin.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve eğer (gerçekten) müminseniz faizden doğan kazançların tümünden vazgeçin;
Mustafa İslamoğlu = Ey iman edenler! Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; ve eğer Allah'a yürekten güveniyorsanız, faizden kaynaklanan kazançların tümünden vazgeçin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân edenler! Allah Teâlâ'dan korkunuz, ribâdan bâki kalanı terkediniz, eğer siz mü'min kimseler iseniz.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Allah'tan korkun! Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler, Eğer gerçekten mümin iseniz, Allah’tan korkun ve faizden geri kalanı bırakın.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, riba’dan geriye kalanı bırakın.
Seyyid Kutub = Ey müminler, Allah'tan korkun ve eğer mümin iseniz henüz elinize geçmemiş faizi almaktan vazgeçin.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terkedin!
Süleyman Ateş = Ey inananlar, Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız ribâdan (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın).
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, Allah'tan korkup sakının ve eğer inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Eğer inanmış kimselerseniz, Allah'tan korkun ve faizin geri kalanını terk edin.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri, Allah'tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olun. Eğer (gerçek) mü’minlerseniz, ribadan (faizden) arta kalan şeyi (faizin bakiyesini) bırakın (bakiyeyi almayın).
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Allah dan korunun, eğer inanıyorsanız faizden kalanları bırakın (almayın, terk edin).
Bakara / 279 - Fe in lem tef’alû fe’zenû bi harbin minallâhi ve resûlih(resûlihî), ve in tubtum fe lekum ruûsu emvâlikum, lâ tazlimûne ve lâ tuzlemûn(tuzlemûne).
Diyanet İşleri = Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bunu yapmazsanız bilin ki Allah'la ve Peygamberiyle savaşa giriştiniz. Tövbe ederseniz anamalınız sizindir, ne zulmedersiniz, ne zulüm görürsünüz.
Abdullah Parlıyan = Çünkü böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve elçisi tarafından açılmış bir savaştan haberiniz olsun! Ama eğer tevbe ederseniz, ana paranızı almaya hak kazanırsınız. Böylece ne haksızlık yapmış ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Adem Uğur = Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Ahmed Hulusi = Eğer bunu yapmazsanız, bilin ki Allâh ve Rasûlüne savaş açmış olursunuz. Eğer bu yanlış tutumunuzu idrak edip bir daha yapmamak üzere vazgeçerseniz, anaparanızı almaya hak kazanırsınız. (Böylece) ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz.
Ahmet Tekin = Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Rasulü tarafından fâizcilere verilen savaş ültimatomundan haberiniz olsun.Eğer tevbe ederseniz, günah işlemekten vazgeçip Allah’a itaate yönelirseniz, anaparalarınız sizindir. Haksızlık etmeyeceksiniz, haksızlığa da uğratılmayacaksınız.
Ahmet Varol = Eğer bunu yapmazsanız, Allah'a ve peygamberine karşı bir savaş ilan edin. [58] Eğer tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir. Böylece haksızlık etmeyeceğiniz gibi haksızlığa da uğratılmamış olursunuz.
Ali Bulaç = Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.
Ali Fikri Yavuz = Yok, eğer bu fâizi terketmezseniz bilin ki, Allah’a ve peygamberinize karşı harbe girmişsiniz. Eğer ribâ almaktan tevbe ederseniz ana paranız sizindir; ve böylece ne zâlim olursunuz, ne de zulme uğramış bulunursunuz.
Ali Ünal = Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
Bayraktar Bayraklı = Eğer böyle yapmazsanız, biliniz ki Allah'a ve Peygamberine savaş açmış olursunuz. Ama eğer tövbe ederseniz, ana paranızı geri almaya hak kazanırsınız. Böylece ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Bekir Sadak = Boyle yapmazsaniz, bunun Allah'a ve peygamberine karsi acilmis bir savas oldugunu bilin. Eger tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Boylece haksizlik etmemis ve haksizliga ugramamis olursunuz.
Celal Yıldırım = Yok eğer böyle yapmazsanız, artık Allah'a ve Peygamberine karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe edip (faizcilikten vazgeçerseniz) ana sermayeniz sizindir. Artık ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Cemal Külünkoğlu = Yok, eğer faizi terk etmezseniz bilin ki, Allah'a ve Resulüne karşı savaş açmışsınız. Eğer faiz almaktan tevbe ederseniz anaparanız sizindir ve böylece ne zalim olursunuz, ne de zulme uğramış bulunursunuz.
Diyanet İşleri (eski) = Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.
Diyanet Vakfi = Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Edip Yüksel = Böyle yapmazsanız ALLAH'tan ve elçisinden bir savaş bekleyin. Tevbe ederseniz anaparanız yine sizindir. Ne haksızlık edin ne de haksızlığa uğrayın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yok eğer yapmazsanız o halde Allah ve Resulünden mutlak bir harb olunacağını bilin ve eğer tevbe ederseniz re'sülmallarınız sizindir, ne zalim olursunuz ne mazlûm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer böyle yapmazsanız, o halde Allah ve O'nun elçisi tarafından bir savaş açılacağını bilin. Eğer tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.
Gültekin Onan = Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.
Harun Yıldırım = Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasulü'nün size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz ana paranız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.
Hasan Basri Çantay = İşte (böyle) yapmazsanız Allaha ve Peygamberine karşı harb (e girmiş olduğunuzu) bilin. Eğer (tefeciliğe, mürâbehacılığa) tevbe ederseniz mallarınızın başları (sermâyeleriniz) yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen böyle yapmazsanız, o hâlde Allah ve Resûlünden (size karşı açılmış)bir savaş olduğunu bilin! Fakat tevbe ederseniz, artık sermâyeleriniz sizindir. Ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.
İbni Kesir = Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve peygambere karşı bir harb olduğunu bilin. Şayet tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Hem haksızlık yapmamış, hem de haksızlığa uğratılmamış olursunuz.
Kadri Çelik = Böyle yapmazsanız, (bunun) Allah'a ve elçisine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece zulmetmemiş ve zulme uğramamış olursunuz.
Muhammed Esed = çünkü eğer böyle yapmazsanız, bilin ki Allah'a ve Elçisine savaş açmış olursunuz. Ama eğer tevbe ederseniz, ana-paranız(ı geri almay)a hak kazanırsınız: Böylece ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Mustafa İslamoğlu = Fakat bunu hala yapmıyorsanız, bu durumda Allah ve Rasulü'ne (güvensizlik ilan ederek) azılı bir savaş açmışsınız demektir. Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz size aittir: Böylece ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer böyle yapmazsanız Allah Teâlâ ile Resûlü tarafından bir harb malûmunuz olsun ve eğer tövbe ederseniz sermayeniz sizindir. Ne zulüm edersiniz ne de zulme uğrarsınız.
Ömer Öngüt = Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah'a ve Peygamber'ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Şaban Piriş = Eğer böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Elçisi'ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin... Şayet tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. (Böylece) zulmetmemiş ve de zulme uğramamış olursunuz.
Sadık Türkmen = Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Rasûlüyle savaşa girdiğinizi bilin! Eğer tövbe edecek olursanız, ana mallarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.
Seyyid Kutub = Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer faizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Suat Yıldırım = Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz! Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.
Süleyman Ateş = Eğer böyle yapmazsanız, Allâh ve Elçisiyle savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz, ana malınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.
Tefhim-ul Kuran = Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Rasulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne de zulme uğratılmış olursunuz.
Ümit Şimşek = Bunu yapmazsanız, Allah ve Resulü ile savaş halinde olduğunuzu bilin. Ama tevbe edecek olursanız, ana malınız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olmazsınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer bunu yapmazsanız Allah ve resulünden bir harp ilanını duymuş olun. Tövbe ederseniz, mallarınızın esasları/ana paralarınız sizindir; ne zulmeden olursunuz ne de zulme uğratılan.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra eğer (bunu) yapmazsanız, o zaman Allah ve O’nun Resûl’ü tarafından savaşa maruz kalacağınızı bilin (savaşa hazır olun). Ve şâyet tövbe ederseniz o taktirde ana malınız (sermayeniz) sizindir. Ve zulmetmezsiniz ve zulmedilmezsiniz.
İlyas Yorulmaz = Eğer faizden vazgeçmez iseniz, Allah’a ve resulüne savaş ilan etmişsiniz demektir. Yok, eğer vazgeçerseniz (tövbe ederseniz. ), anaparanız sizindir. Böylece zulmetmemiş ve zulme de uğramamış olursunuz.
Bakara / 280 - Ve in kâne zû usratin fe naziratun ilâ meysereh(meyseretin) ve en tesaddekû hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Borçlu dardaysa genişleyinceye dek mühlet verin ona. Borcunuzu sadaka olarak bağışlarsanız bu, bilseniz, sizin için daha hayırlıdır.
Abdullah Parlıyan = Ancak borçlu güç durumda ise, rahatlayıncaya kadar ona bir zaman tanımak gerekir. Eğer gerçekleri iyi anlayan kimselerdenseniz, bir karşılık beklemeden, borcu tamamiyle silmek, sizin kendi iyiliğinize olacaktır.
Adem Uğur = Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.
Ahmed Hulusi = Eğer (borçlu) ödeme sıkıntısı içindeyse, kolaylıkla ödeyebileceği zamana kadar süre tanıyın. Bununla beraber alacağınızı bağışlamanız sizin için çok daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.
Ahmet Tekin = Eğer borçlu, darlık, ekonomik sıkıntı içindeyse, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir.Darda olan borçlulardaki alacağınızı, imanda sadâkatin ve kemâlin ifadesi olan sadakaya, malî mükellefiyetlere sayarak bağışlamanız, bilirseniz eğer, böyle fazileti yüksek, mükâfatı büyük bir davranış, sizin için daha hayırlıdır.
Ahmet Varol = Eğer (borçlu) darlık içinde olursa bir genişliğe çıkıncaya kadar beklenilir. Eğer bilirseniz alacağınızı bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Ali Bulaç = Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.
Ali Fikri Yavuz = Eğer borçlu, darlık içinde ise, o halde ona genişlik vaktına kadar mühlet vermek var. Bununla beraber alacağınızı sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz...
Ali Ünal = Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
Bayraktar Bayraklı = Eğer borçlu güç durumda ise, rahatlayıncaya kadar ona bir zaman tanıyınız; bir karşılık beklemeden borcu tamamıyla silmek, eğer bilirseniz, sizin kendi iyiliğinize olacaktır.
Bekir Sadak = Borclu darda ise, eli genisleyinceye kadar ona muhlet verin. Bilmis olsaniz borcu bagislamaniz sizin icin daha hayirlidir.
Celal Yıldırım = Eğer borçlu sıkıntıda ise, onu, bir kolaylık bulununcaya kadar beklemek (uygun olur). (Alacağınızı) sadaka olarak bağışlarsanız sizin için —eğer bilirseniz— daha hayırlıdır.
Cemal Külünkoğlu = Eğer borçlu güç durumda ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin! Bununla beraber eğer bilirseniz, bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Diyanet İşleri (eski) = Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Diyanet Vakfi = Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.
Edip Yüksel = (Borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Borcu karşılıksız yardım olarak bağışlarsanız sizin için daha iyidir, bir bilseniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şayed borçlu sıkıntıda ise o halde bir kolaylığa intizar, bununla beraber tasadduk etmeniz hakkınızda daha hayırlıdır eğer bilirseniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer borçlu sıkıntıda ise, ona kolaylık tanımalısınız; borcu sadaka olarak bağışlamanız, eğer bilirseniz, hakkınızda daha hayırlıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın. Ve bu gibi borçlulara alacağınızı bağışlayıp sadaka etmeniz eğer bilirseniz sizin için, daha hayırlıdır.
Gültekin Onan = Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.
Harun Yıldırım = Eğer sıkıntıda ise kolaylığa kadar mühlet vermelidir. Sadaka olarak bırakmanız ise bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
Hasan Basri Çantay = Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa ona geniş bir zamana kadar mühlet (verin). Sadaka oiarak bağışlamanız ise sizi niçin daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
Hayrat Neşriyat = Eğer (borçlu) darda ise, bu durumda (verilecek hüküm, borçlunun ulaşacağı) bir genişliğe kadar (ona) mühlet (vermek)tir. Hâlbuki (ecrini) bilirseniz, (alacağınızı)bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
İbni Kesir = Borçlu darda ise, kolaylığa kadar beklemelidir. Eğer bilirseniz, sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Kadri Çelik = Eğer (borçlu) darda ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bilmiş olsanız borcu sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.
Muhammed Esed = Ancak (borçlu) güç durumda ise, rahatlayıncaya kadar ona bir vade verin; eğer bilirseniz, bir karşılık beklemeden (borcu tamamiyle) silmek, sizin kendi iyiliğinize olacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Şayet (borçlu) güç durumdaysa, rahatlayıncaya kadar ona vade tanıyın! Eğer bilirseniz, (borcu) bağışlamak sizin için çok daha hayırlıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer yoksul ise o halde genişlik zamanına kadar intizar etmelidir. Ve eğer bağışlar iseniz sizin için hayırlıdır, eğer bilirseniz.
Ömer Öngüt = Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Şaban Piriş = Eğer (borçlu) darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Sadaka olarak bağışlamanız, bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
Sadık Türkmen = Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.
Seyyid Kutub = Eğer borçlunuz darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet tanıyın. Eğer bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin hesabınıza daha hayırlıdır.
Suat Yıldırım = Eğer borçlu sıkıntıda ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin! Şayet bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin için daha da hayırlıdır.
Süleyman Ateş = Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar beklemek (lâzımdır). Eğer bilirseniz (verdiğiniz borcu, eli darda olan borçluya) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Tefhim-ul Kuran = Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin) . (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.
Ümit Şimşek = Eğer borçlu güçlük içinde ise, rahatlayıncaya kadar ona süre tanıyın. Onun borcunu bütünüyle bağışlamak ise, bir bilseniz, sizin için daha da hayırlıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer borçlu zorluk içinde ise eli genişleyinceye kadar beklenir. Borcunu sadaka olarak ona bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.
İskender Ali Mihr = Eğer (borçlu) zor durumda ise (ödeyemeyecekse) o taktirde durumu kolaylaşıncaya kadar beklenmelidir. Ve (alacağınızı) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır. Keşke bilseydiniz.
İlyas Yorulmaz = Eğer borçlu olan, zorluklar içerisinde ise, o borçluya kolaylık sağlayın. Eğer bilirseniz, alacağınızı sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
Diyanet İşleri = Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sakının o günden ki dönüp Allah'a ulaşacaksınız, sonra da herkese kazancının karşılığı verilecek ve onlara zulmedilmeyecek.
Abdullah Parlıyan = Allah'a döneceğiniz, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı günü aklınızdan çıkarmayın.
Adem Uğur = Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.
Ahmed Hulusi = Allâh'a döndürüleceğiniz o günden korunun. İşte o zaman her nefse kazandığı tamı tamına verilir ve onlara zulmedilmez.
Ahmet Tekin = Allah’ın huzuruna götürülüp hesaba çekileceğiniz, sonra da herkese kazandığının karşılığının, hak ettiğinin tam olarak verileceği, günahlarının cezasının âdil infaz edileceği, kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınarak azaptan korunun.
Ahmet Varol = Allah'a döndürüleceğiniz, sonra her kişiye kazandığının karşılığının verileceği ve onların bir haksızlığa uğratılmayacakları günden sakının.
Ali Bulaç = Allah'a döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.
Ali Fikri Yavuz = Öyle bir günden (kıyamet gününden) korkun ve sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese dünyada kazandığı amellerin karşılığı tamamen verilecek ve onlara asla haksızlık (zulüm) yapılmıyacaktır.
Ali Ünal = (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkesin kazancının eksiksiz geri verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı günden sakınınız.[46]
Bekir Sadak = Allah'a doneceginiz ve sonra haksizliga ugramadan herkesin kazancinin kendisine eksiksiz verilecegi gunden korkunuz.*
Celal Yıldırım = Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra da herkese kazandığının (karşılığı) eksiksiz verileceği günden (o gündeki hesaptan) korkun.
Cemal Külünkoğlu = Allah'a döneceğiniz ve sonra hiç kimseye haksızlık edilmeksizin herkese kazancının eksiksiz olarak verileceği günden sakının!
Diyanet İşleri (eski) = Allah'a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.
Diyanet Vakfi = Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.
Edip Yüksel = ALLAH'a döndürüleceğiniz günden sakının. Herkese kazandığının karşılığı haksızlık edilmeden ödenecek.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem korunun öyle bir güne hazırlanın ki döndürülüb o gün Allaha götürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tamamile ödenecek ve hiç bir zulme maruz olmıyacaklar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Döndürülüp Allah'a götürüleceğiniz, sonra da herkese kazancının tamamıyla ödeneceği ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacağı günden korkup ona hazırlanın!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese kazancı tamamıyla ödenecek ve hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır.
Gültekin Onan = Tanrı'ya döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.
Harun Yıldırım = O günden sakının ki onda Allah’a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tamamen verilecek ve onlar zulme uğratılmayacaklar.
Hasan Basri Çantay = Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o gün Allaha döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara haksızlık edilmeyecekdir.
Hayrat Neşriyat = O hâlde öyle bir günden sakının ki, onda (o günde) Allah’a döndürüleceksiniz; sonra herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tam olarak verilecek ve onlar haksızlığa uğratılmayacaklardır.
İbni Kesir = Hem öyle bir günden sakının ki; o gün, Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tamamıyle ödenecek. Onlara haksızlık edilmeyecektir.
Kadri Çelik = Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra zulme uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.
Muhammed Esed = Allah'a döneceğiniz, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı günü aklınızdan çıkarmayın.
Mustafa İslamoğlu = Öyle bir günün bilincinde olun ki, o günde Allah'a döndürüleceksiniz. Ardından herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenecek ve kesinlikle haksızlık edilmeyecek.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o günden korkunuz ki, o günde Allah Teâlâ'ya döndürüleceksinizdir. Sonra herkese kazanmış olduğu tamamen verilecektir. Ve onlara zulmedilmeyecektir.
Ömer Öngüt = Öyle bir günden korkun ki, o günde hepiniz Allah'a döndürülürsünüz. Sonra herkese kazandıkları noksansız verilir ve hiç kimse haksızlığa uğratılmaz.
Şaban Piriş = Allah’a döndürüleceğiniz ve zulme uğratılmadan herkese kazandığı şeyin ödeneceği günden korunun.
Sadık Türkmen = Öyle bir günden sakının ki; o gün hepiniz Allah’ın huzuruna döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.
Seyyid Kutub = Allah 'a döneceğiniz ve sonra hiç kimseye haksızlık edilmeksizin herkese kazancının eksiksiz olarak verileceği günden korkun.
Suat Yıldırım = Öyle bir günde rezil olmaklıktan sakının ki, O gün Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Sonra her kişiye kazandığının karşılığı tamamen ödenecek ve kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.
Süleyman Ateş = Şu günden sakının ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastamam verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir.
Tefhim-ul Kuran = Allah'a döneceğiniz günden korkun-sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.
Ümit Şimşek = Öyle bir günden sakının ki, o günde Allah'ın huzuruna dönersiniz ve, kimseye bir haksızlık edilmeksizin, herkese kazandıkları tastamam verilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Korkun o günden ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra her benliğe kazanmış olduğu tam bir biçimde verilecektir. Onlar hiç bir zulme uğratılmayacaklardır.
İskender Ali Mihr = Ve Allah’a döndürüleceğiniz ve sonra herkese kazandığının (iktisap ettiği derecelerin karşılığının) tam olarak ödeneceği günden sakının. Ve onlar zulmedilmezler (haksızlığa uğramazlar).
İlyas Yorulmaz = Allah’a döneceğiniz günden sakının. Sonra o günde her kişinin kazandığının karşılığı ona ödenir, onlara asla haksızlık yapılmaz.
Bakara / 282 - Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ tedâyentum bi deynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(fektubûhu), velyektub beynekum kâtibun bil adl(adli), ve lâ ye’be kâtibun en yektube kemâ allemehullâhu felyektub, velyumlilillezî aleyhil hakku velyettekıllâhe rabbehû ve lâ yebhas minhu şey’â(şey’en), fe in kânellezî aleyhil hakku sefîhan ev daîfen ev lâ yestatîu en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil adl(adli), vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum, fe in lem yekûnâ raculeyni fe raculun vemraetâni mimmen terdavne mineş şuhedâi en tedılle ıhdâhumâ fe tuzekkire ıhdâhumâl uhrâ ve lâ ye’beş şuhedâu izâ mâ duû, ve lâ tes’emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih(ecelihî), zâlikum aksatu indallâhi ve akvemu liş şehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû illâ en tekûne ticâreten hâdıraten tudîrûnehâ beynekum fe leyse aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ ve eşhidû izâ tebâya’tum, ve lâ yudârra kâtibun ve lâ şehîd(şehîdun), ve in tef’alû fe innehu fusûkun bikum, vettekûllâh(vettekûllâhe), ve yuallimukumullâh(yuallimukumullâhu), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin (hepsini tam yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin. Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, muayyen bir müddet için borçlandığınız vakit bunu mutlaka yazın. Aranızda bir yazıcı bulunsun ve bunu dosdoğru yazsın. Yazıcı, Allah kendisine nasıl bellettiyse öylece yazmaktan çekinmesin borçlanan da yazdırsın, onu geliştiren Allah'tan çekinsin de hiçbir noktayı eksik bırakmasın. Borçlu, akılsız biriyse, yahut aklı azsa, yazdırmaya gücü yetmezse velîsi, doğru olarak yazdırsın. Adamlarınızdan iki erkeği de bu muâmeleye tanık tutun. İki erkek olmazsa biri unuttuğu vakit öbürünün hatırlatması için razı olacağınız kimselerden bir erkekle iki kadın tanık olsun. Tanıklar da, çağrıldıkları vakit kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, muayyen müddete kadar verilen borcu yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha ziyade adâlete uyan, tanıklık için daha sağlam olan, tereddüde ve şüpheye düşmemenize daha ziyade yarayan bir şeydir. Ancak peşin alış-verişte bulunuyor, malı, aranızda elden ele devrediyorsanız onu yazmamakta bir suç yok size. Alış-verişte de tanık bulunsun, yazan da hiç zarar görmesin, tanık da. Zarar verirseniz bu, şüphe yok ki bir isyandır sizin için. Sakının Allah'tan, Allah size öğretmededir ve Allah, her şeyi tamamıyla bilir.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Ne zaman belli bir vade ile borç verir ve alırsanız, yazıyla tesbit edin. Bir yazıcı tarafsız olarak onu yazsın. Ve hiçbir yazıcı Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmayı reddetmesin, öylece olduğu gibi yazsın. Borçlanan taraf kaydettirsin. Tüm işlerini Rabbinin belirttiği şekilde yapsın, borcundan hiçbirşey eksik etmesin. Ve eğer borç altına girenin aklî veya bedenî bir rahatsızlığı varsa veya kendisi işlemi kaydettirebilecek durumda değilse, onun menfaatini kollamakla görevli olan kimse, onu dosdoğru bir şekilde kaydettirsin. Ve içinizden iki erkek de şahit tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, kabul edebileceğiniz kimselerden, bir erkek ve iki kadını şahit tutun ki, onlardan biri yanılırsa, diğeri ona hatırlatabilsin. Ve şahitler çağrıldıklarında, şahitlik yapmayı reddetmesinler. Küçük olsun büyük olsun, her antlaşma maddesini, vade tarihi ile birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah katında daha adil, kanıtlanma açısından daha güvenilir ve sonra sizi şüpheye düşmekten alıkoymakta daha uygun olanıdır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ve birbirinizle alışveriş yapacağınızda şahit tutun. Ancak bu işten dolayı ne yazıcı, ne de şahit bir zarara uğramasın. Eğer onlara zarar verici bir iş yaparsanız unutmayın ki, bu sizin için günahkarca bir davranış olacaktır. Yolunuzu, yordamınızı Allah ve kitabı vasıtasıyla bulun. Çünkü, sizi bu yolla eğiten Allah'tır, Allah herşeyin tüm bilgisine sahiptir.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın; (her şeyi olduğu gibi) yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etmesin. Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. (Genellikle) alış-veriş yaptığınızda şahit tutun. Ne yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler, belli bir süre ile borç verdiğinizde onu yazın. Aranızdan âdil biri yazsın. Yazmayı bilen de Allâh'ın kendisine öğrettiği gibi yazsın ve bundan kaçınmasın. Ayrıca hak üzerinde olan (borçlu) da yazdırsın. Rabbi olan Allâh'tan ittika edip, borcundan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer borçlu anlayışı sınırlı veya çocuk ise, onun velisi yazdırsın. Erkeklerden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa o zaman şahitler bir erkek ve iki kadın olsun. Onlardan biri unutur veya şaşırırsa diğeri hatırlatır diye. Davet edildiklerinde şahitlikten de kaçınmasınlar. Küçük veya büyük borcu vâdesine kadar yazmaktan geri kalmayın. Bu Allâh indînde en uygun ve sağlam tarz olduğu gibi ileride şüpheye düşmemeniz için de en sağlam yoldur. Meğerki aranızdaki alışveriş peşin paraya dayanan bir işlem olsun. O zaman bunu yazmamanızda bir beis yoktur. Alım satım yaptığınızda dahi şahit tutun. Bir de ne yazan ne de şahit bu işten zarar görmesin. Eğer onlara zarar verecek bir durum oluşursa bu kendinize verdiğiniz bir zarar olur. Allâh'tan korunun. Allâh size öğretiyor. Allâh Bi-küllî şey'in Aliym'dir.
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, belirli bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman ihmal etmeyin, alacak-borç ilişkisini yazın.Aranızda, yazı yazmayı bilen birisi adaletten ayrılmadan yazsın. Yazı bilen birisi, Allah’ın kendisine lütfederek yazı öğrettiği gibi, resmî-ticarî belgelerdeki usül ve geleneklere göre, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde, yazmaktan kaçınmasın, yazsın.Üzerinde sorumluluk olan kimse, borçlu da yazdırsın. Günahlardan korunup Allah’a, Rabbine sığınsın, emirlerine yapışsın. Borcunu, teslimatını asla eksik ve değerinden düşük yazdırmasın, hak zayi etmesin, hakkın zayiine sebep olmasın.Üzerinde sorumluluk olan, borçlu, akılsız, sefih veya aklı zayıfsa veya yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletten ayrılmadan yazdırsın. Erkeklerinizden, konuya vâkıf, ehil, güvenilir iki de şâhit gösterin.Eğer iki ehil, güvenilir erkek mevcut değilse, rıza göstereceğiniz ehil, güvenilir bir erkek, ehil, güvenilir iki kadın şahit gösterin. Kadınlardan birinin dikkatinin dağınıklığı, yanılma, vukufsuzluk veya yanıltılma ihtimaline karşı, diğerinin ona hatırlatması mümkün olsun.Şâhitler, çağırıldıkları vakit gelmemezlik etmesinler.Küçük veya büyük, alacak veya borcu, vadesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız ekonomik haklarınızın korunması için Allah nezdinde daha adaletli, şâhitlik için daha doğru ve sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak bedelini peşin ödeyerek, malı teslim ve tesellüm ile gerçekleştirdiğiniz menkul mallarla ilgili ticarî alışverişler müstesnadır. Bu durumda, yazılı sözleşme yapmamanızda size bir vebal yoktur.Karşılıklı ticarî ve hukukî sözleşme yaptığınız zaman şâhit gösterin, belgelendirin.Kâtipler ve konuya vâkıf uzmanlar, şâhitler zarara uğratılmasın. Eğer onları zarara uğratırsanız, bu, toplumunuzda ilâhî düzene riayetsizlik, doğru yoldan ayrılma ve hukuku çiğnemektir. Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Allah size ayrıntılarıyla, gerekeni öğretiyor. Allah bütün amellerinizi, her şeyi bilir, bunlara göre sizi mükâfatlandırıp cezalandırır.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Belirli bir vakte kadar aranızda borçlandığınızda onu yazın. Aranızda bir katip doğrulukla yazsın. Katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin ve yazsın. Üzerinde hak olan kişi de yazdırsın ve Rabbi olan Allah'dan korksun da üzerindeki haktan bir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan kişi aklı ermeyen veya zayıf biri olursa yahut kendisi yazdırmaya güç yetiremezse velisi doğrulukla yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek bulamazsanız şahitliklerini kabul edebileceğiniz bir erkekle iki kadını şahit tutun ki, kadınlardan biri unutacak olursa diğeri ona hatırlatsın. Şahitler de çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Küçük de olsa büyük de olsa onu (borcu) vadesiyle yazmaktan çekinmeyin. Bu, Allah katında adalete en uygun, şahitlik bakımından en sağlam ve şüpheye düşmemenize de en elverişli olandır. Aranızda devrededurduğunuz peşin olarak yapılan alışverişler ayrı. Bunları yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Katibe de şahide de bir zarar verilmesin. Eğer böyle bir şey yaparsanız bu sizin açınızdan doğru çizgiden kayma anlamı taşır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan hiç bir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler, muayyen bir vâde ile birbirinize borçlandığınız zaman, onu yazın (sened yapın). Aranızda bir yazıcı da doğrulukla onu yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde (başkasına ait) hak olan kimse, borcunu ikrar ederek yazdırsın ve Rabbi olan Allah’dan korksun, o hakdan (borcundan) hiç bir şeyi eksik etmesin. Eğer üzerine hak bulunan kimse (borçlu), akılsız, bunamış olursa, yahud kendisi söyleyip yazdıramıyacaksa velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde, doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir. Böylece o iki kadından biri unutursa, diğerine şâhitliği hatırlatsın. Şâhitler, şâhitlik yapmak için çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, hakkı vadesiyle beraber yazmaktan usanmayın. Bu hareket, Allah katında adâlete daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha da yakındır. Meğer ki aranızda hemen devredeceğiniz bir alışveriş (ticaret) olsun. O zaman bunu yazmamanızda size bir beis yoktur. Alış-veriş yaptığınız vakit de şâhit tutun. Yazana da, şâhitlik edene de zarar verilmesin. Eğer zarar verirseniz, o mutlaka kendinize dokunacak bir fısk (itaattan çıkış) olur. Allah’dan korkun, Allah size ilim öğretiyor. Allah her şeyi kemâliyle bilicidir.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Ne zaman belli bir vade ile borç verir veya alırsanız yazıyla tespit ediniz. Bir yazıcı/noter, âdil/tarafsız olarak onu kaydetsin. Hiçbir yazıcı, Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmayı reddetmesin. Öylece, olduğu gibi yazsın. Borçlanan kaydettirsin; Rabbine karşı sorumluluğunun bilincinde olsun ve taahhüdünden bir şey eksiltmesin. Eğer borç altına girenin aklî veya bedenî bir zaafı varsa veya kendisi kaydettirebilecek durumda değilse, onun menfaatini kollamakla görevli olan kimse, onu âdil bir şekilde kaydettirsin. İçinizden iki erkeği şahit tutunuz; iki erkek bulunmazsa, kabul edebileceğiniz kimselerden bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz ki onlardan biri hata yaparsa diğeri ona hatırlatabilsin. Şahitler çağırıldıklarında şahitlik yapmayı reddetmesinler. Küçük olsun büyük olsun, her anlaşma maddesini vade tarihi ile birlikte yazmaya üşenmeyiniz. Bu, Allah nazarında daha âdil, kanıtlanma açısından daha güvenilir ve sizi şüpheye düşmekten alıkoymakta daha uygun olandır. Ama eğer birbirinize doğrudan doğruya devredeceğiniz hazır mallar ile ilgili ise, onu yazmamanızda bir mahzur yoktur. Birbirinizle alışveriş yapacağınız zaman bir şahit bulundurunuz, ancak ne yazıcı ne de şahit bir zarara uğramasın; eğer onlara zarar verici bir iş yaparsanız unutmayınız ki, bu, sizin için günahkârca bir davranış olacaktır. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz, çünkü sizi eğiten Allah'tır ve Allah, her şeyin tüm bilgisine sahiptir.[47]
Bekir Sadak = Ey Inananlar! Birbirinize belirli bir sure icin borclandiginiz zaman onu yaziniz. Icinizden bir katip dogru olarak yazsin; katip onu Allah'in kendisine ogrettigi gibi yazmaktan cekinmesin, yazsin. Borclu olan da yazdirsin, Rabbi olan Allah'tan sakinsin, ondan bir sey eksiltmesin. Eger borclu, aptal veya aciz, ya da yazdiramiyacak durumda ise, velisi, dogru olarak yazdirsin. Erkeklerinizden iki sahid tutun; eger iki erkek bulunmazsa, sahidlerden razi olacaginiz bir erkek, biri unuttugunda digeri ona hatirlatacak iki kadin olabilir. µahidler cagirildiklarinda cekinmesinler. Borc buyuk veya kucuk olsun, onu suresiyle beraber yazmaya usenmeyin; bu, Allah katinda en dogru, sahidlik icin en saglam ve suphelenmenizden en uzak olandir. Ancak aranizdaki alisveris pesin olursa, onu yazmamanizda size bir sorumluluk yoktur. Alisveris yaptiginizda sahid tutun. Katibe de sahide de zarar verilmesin; eger zarar verirseniz, o zaman dogru yoldan cikmis olursunuz. Allah'tan sakinin, Allah size ogretiyor; Allah her seyi bilir.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınızda, onu yazın ; aranızdan doğrulukla tanınmış bir kâtip de kendisine Allah'ın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Bir de üzerinde hak bulunan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korksun, (borcundan ve vâdesinden) bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu (malını düşünmeden ya da bilmeden harcayan) bir bön veya zayıf ya da yazdıramıyacak kadar âcizse, velîsi doğruluk ölçüleri içinde yazdırsın ve erkeklerinizden iki de şâhid tutun ; eğer ikisi de erkek olarak bulunamıyorsa, o takdirde şâhidlerden razı olacağınız bir erkek, biri unutunca diğerinin ona hatırlatması için iki kadın (tutun). Şâhidler çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Borç az olsun çok olsun onu vâdesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında adalet ölçü ve anlamına daha uygundur; şâhidlik için en sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de en yakın olanıdır. Ancak aranızda hemen devredeceğiniz peşin bir ticaret (alım-satım) ise, o takdirde bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur. (Yazmalarında ise bir sakınca söz konusu değildir). Alım satımda bulunduğunuzda da şâhid tutun, yazana da, şâhidlik edene de zarar verilmesin, (gerekirse ikisinin de mesâisi değerlendirilsin). Eğer zarar verirseniz, herhalde bu sizin doğru yoldan çıkmanız olur. Allah'tan korkun ; Allah size (en doğrusunu) öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınızda, onu yazın. Aranızdan doğru olduğu bilinen bir kâtip de kendisine Allah'ın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın. Rabbinden sakınsın ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu aklı ermeyen zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Bu işleminize erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek şahit bulunmaz ise karşılıklı olarak onayladığınız bir erkek ile iki kadını şahit tutun. Ta ki (kadınlardan) biri yanılınca öbürü ona hatırlatsın. Ve şahitler çağrıldıklarında gitmemezlik etmesinler. Küçük olsun büyük olsun, her anlaşma maddesini vade tarihi ile birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah nazarında daha adil, kanıtlanma açısından daha güvenilir ve sizi şüpheye düşmekten alıkoymakta daha uygun olandır. Ama eğer (aranızdaki ticaret) birbirinize doğrudan doğruya devredeceğiniz hazır mallar ile ilgiliyse onu yazmamanızda bir mahzur yoktur. Ve birbirinizle alış veriş yapacağınız zaman bir şahit bulundurun. Ama yazıcı da şahit de bir zarara uğramasın. Eğer onlara (zarar verici bir iş) yaparsanız, unutmayın ki bu, sizin için günahkârca bir davranış olacaktır. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Allah size (böylece her şeyi) öğretiyor. Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İnananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir katip doğru olarak yazsın; katip onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu, aptal veya aciz, ya da yazdıramıyacak durumda ise, velisi, doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahid tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahidler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin; bu, Allah katında en doğru, şahidlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır. Ancak aranızdaki alışveriş peşin olursa, onu yazmamanızda size bir sorumluluk yoktur. Alışveriş yaptığınızda şahid tutun. Katibe de şahide de zarar verilmesin; eğer zarar verirseniz, o zaman doğru yoldan çıkmış olursunuz. Allah'tan sakının, Allah size öğretiyor; Allah her şeyi bilir.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın; (her şeyi olduğu gibi) yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etmesin. Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. (Genellikle) alış-veriş yaptığınızda şahit tutun. Ne yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.
Edip Yüksel = İnananlar! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Sizden bir yazıcı onu adaletle yazsın. Yazıcı, ALLAH'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borçlanan kişi de dikte ettirsin. Rabbi olan ALLAH'tan korksun, onda sahtekarlık yapmasın. Borçlanan kişi aklı ermez, veya çaresiz, ya da dikte etmekten aciz ise velisi adaletle yazdırmalı. Erkeklerinizden iki şahit te tanıklık etsin. İki erkek şahit bulamazsanız dilediğiniz şahitlerden bir erkek ve iki kadın seçiniz ki kadınlardan biri yanıldığında diğeri ona hatırlatsın. Şahitler, çağrıldıkları vakit çekinmesin. Az olsun, çok olsun, ödeme tarihi ile birlikte onu yazmaktan üşenmeyin. Bu, ALLAH katında daha adaletli, tanıklık açısından daha sağlam ve kuşkulanmamanız için daha uygundur. Yalnız, ticaret peşin olursa onu yazmamanızda bir sakınca yok. Alışveriş yaptığınızda tanıklarınız bulunsun. Yazana da tanığa da zarar verilmesin. Aksi halde kendinize kötülük edersiniz. ALLAH'ı dinleyin. ALLAH size öğretiyor. ALLAH herşeyi bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iman edenler! Muayyen bir va'de ile borclaştığınız vakıt onu yazın, hem aranızda doğrulukla tanınmış bir yazı bilen yazsın, bir yazı bilen de kendisine Allahın öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da yazsın; bir de hak kendi üzerinde olan adama söyleyib yazdırsın ve her biri Rabbı Allahı zülcelâlden korkun da haktan bir şey eksiltmesin; Şayed borclu bir sefih veya küçük veya kendisi söyleyip yazdıramıyacak ise velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın, erkeklerinizden iki hazırı şahid de yapın, şayed ikisi de erkek olamıyorsa o zaman doğruluğuna emin olduğunuz şahidlerden bir erkekle iki kadın ki biri unutunca diğeri hatırlatsın, şahidler de çağırıldıklarında kaçınmasınlar, siz yazanlar da az olmuş çok olmuş onu va'desine kadar yazmaktan usanmayın, bu, Allah yanında adalete daha muvafık olduğu gibi hem şahadet için daha sağlam, hem şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir, meğer ki aranızda hemen devredeceğiniz bir ticaret olsun, o zaman bunu yazmamanızda size bir beis yoktur, alım satım yaptığınız vakit de şahid tutun, bir de ne yazan ne şehadet eden zararlandırılmasın, eğer ederseniz o mutlak kendinize dokunacak bir fısk olur, hem Allahtan korkun Allah size ilim öğretiyor, ve Allah her şeyi bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, birbirinizden belirli bir vade ile borç aldığınızda, onu yazın; aranızda doğrulukla tanınmış bir yazı bilen kişi, onu yazsın. Yazı bilen de kendisine Allah'ın öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın. Bir de borçlu adam söyleyip yazdırsın, her biri Allah'tan korksun ve haktan birşey eksiltmesin. Eğer borçlu, aklı ermeyen biri yahut küçük veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit gösterin. Eğer ikisi de erkek olamıyorsa o zaman doğruluğuna güvendiğiniz bir erkekle iki kadın şahit olsun ki, biri unutunca diğeri hatırlatsın. Şahitler de çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Siz yazanlar da az olsun çok olsun onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah yanında adalete en uygun olduğu gibi şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak aranızda peşin devrettiğiniz bir ticaretse, o zaman bunu yazmamanızda size bir sakınca yoktur. Alışveriş yaptığınızda da şahit tutun, bir de ne yazana ne de şahitlik edene zarar verilmesin. Eğer zarar verirseniz bu mutlaka kendinize dokunacak bir günah olur. Allah'tan korkun! Allah size ilim öğretiyor ve Allah her şeyi bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Belli bir vade ile karşılıklı borç alış verişinde bulunduğunuz vakit onu yazın. Hem aranızda doğruluğuyla tanınmış yazı bilen biri yazsın. Yazı bilen biri, Allah'ın, kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Bir de hak kendi üzerinde olan adam söyleyip yazdırsın ve herbiri yazarken Rabbi olan Allah'dan korksun da haktan birşey eksiltmesin. Şayet borçlu bir bunak veya küçük bir çocuk veya söyleyip yazdıramıyacak durumda biri ise velisi doğrusunu söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden hazırda olan iki kişiyi şahit de yapın. Şayet iki tane erkek hazırda yoksa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadın ki, birisi unutunca, öbürü hatırlatsın, şahitler de çağırıldıklarında kaçınmasınlar; siz yazanlar da az olmuş, çok olmuş, onu vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun olduğu gibi; hem şahitlik için daha sağlam, hem şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Meğer ki, aranızda hemen devredeceğiniz bir ticaret olsun, o zaman bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alım satım yaptığınız vakit de yine şahit tutun. Ayrıca ne yazan, ne de şahitlik eden bir zarar görmesin. Eğer onlara zarar verirseniz, o işte mutlaka size dokunacak bir günah olur. Üstelik Allah'dan korkun. Allah size ayrıntılarıyla öğretiyor ve Allah her şeyi bilir.
Gültekin Onan = Ey inananlar, belirli bir süre (ecelin) için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip onu doğru olarak yazsın; katip Tanrı'nın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve rabbi olan Tanrı'dan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu) düşük akıllı ya da za'f sahibi ise veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit tutun; eğer iki erkek yoksa, şahitlerden rıza göstereceğiniz bir erkek veya biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahitler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle (ecelih) birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Tanrı katında en adil, sahitlik için en sağlam, kuşkulanmamanız için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alışveriş ettiğinizde de şahit tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) yaparsanız, o, kendiniz için fısktır. Tanrı'dan sakının. Tanrı size öğretiyor. Tanrı herşeyi bilendir.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süreye kadar olan bir borçla birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bir yazıcı da aranızda adaletle yazsın. Hiçbir yazıcı Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin; yazsın! Üzerinde hak olan kimse de onu yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın da ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde hak olan kimse aklı ermeyen veya zayıf ya da bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen biriyse, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit bulundurun. İki erkek bulamazsanız, razı olduğunuz şahidlerden, bir erkek ile biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın olsun. Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar. Küçük ya da büyük olsa da onu vadesine kadar yazmaya üşenmeyin. Çünkü bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam, şüphe etmemenize daha yakındır. Ancak aranızda devrettiğiniz peşin bir ticaret ise onu yazmamanızda sizin için hiçbir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazıcı ve şahide zarar verilmesin. Şayet yaparsanız şüphesiz ki o sizin için bir fısktır, Allah’tan sakının! Allah size öğretiyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, ta'yîn edilmiş bir vakta kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın. Kâtib, Allahın kendisine öğretdiği gibi yazmakdan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın (borcunu ıkraar etsin). Rabbi olan Allahdan korksun, ondan (borcundan) hiç bir şey'i eksik bırakmasın. Eğer üstünde hak bulunan (bordu) bir beyinsiz veya bir zaîf olur, yahud da bizzat yazdırmıya (ve ıkraara) gücü yetmezse velîsi dosdoğru yazdırsın (ıkraar etsin). Erkeklerinizden iki de şâhid yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde raazî (ve doğruluğuna emîn) olacağınız şâhidlerden bir erkekle iki kadın (yeter. Bu suretle) kadınlardan biri unutursa öbürünün hatırlatması (kolay olur). Şâhidler (şehâdetî edâye) çağırıldıkları vakit kaçınmasın. Az olsun, çok olsun, onu va'desiyle beraber yazmakdan üşenmeyin. Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam, şübheye düşmemenize de daha yakındır. Meğer ki aranızda (elden ele) devredeceğiniz ve peşin yaptığınız bir ticâret olsun. O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yokdur. Alışveriş erdiğiniz vakit da şâhid tutun. Yazana da, şâhidlik edene de asla zarar verilmesin. (Bunu) yaparsanız o, kendinize (dokunacak) bir fısk (ve isyan olur). Allahdan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şey'i hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Belirli bir va'deye kadar bir borç ile birbirinize borçlandığınız zaman artık onu yazın! O hâlde bir kâtib aranızda adâletle yazsın! Hem hiçbir kâtib, Allah’ın ona öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (yazabilme ni'metine bir şükür olarak) hemen yazsın! Üzerinde hak bulunan (borçlu olan) da (senedini) yazdırsın ve Rabbi olan Allah’dan sakınsın da ondan bir şey eksiltmesin (tam yazsın)!Buna rağmen üzerinde hak bulunan (borçlu), akıl noksanlığı olan veya zayıf (çocuk yaşta) bir kimse ise veya kendisi yazdırmaya güç yetiremiyorsa, o takdirde velîsi adâletle yazdırsın!Erkeklerinizden iki de şâhid tutun! Fakat iki erkek olmazsa, artık râzı olacağınız şâhidlerden bir erkek ve iki kadın (gerekir) ki, (kadınlardan) biri şaşırırsa, o takdirde bir diğeri hatırlatsın!Şâhidler de çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar!Hem (o borç) küçük olsun, büyük olsun, onu va'desine kadar yazmaktan üşenmeyin!Bu, Allah katında daha adâletli, şâhidlik için daha sağlam ve şübhe etmemeniz için daha uygundur, ancak aranızda peşin olarak kendisini devredeceğiniz bir ticâret olması müstesnâ; o zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur.Alış-veriş yaptığınız zaman da şâhid tutun; ne kâtibe, ne de şâhide zarar verilmesin! Buna rağmen (böyle) yaparsanız (kâtib ve şâhidi zarara sokarsanız), artık şübhesiz ki bu, sizin için bir günahtır!O hâlde Allah’dan sakının! Hem Allah size (neyi, nasıl yapmanız gerektiğini) öğretiyor. Çünki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Ey iman edenler; muayyen bir vaad ile borçlandığınız zaman, onu yazın. Aranızda bir katib de doğrulukla yazsın. Yazan; Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın. Rabbı olan Allah'tan korksun da ondan bir şey eksiltmesin. Şayet borçlu sefih, küçük veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise; velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahid yapın. Eğer ki erkek bulamazsa şahidlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahidler çağrıldıklarında çekinmesinler. Borç, büyük veya küçük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmesin. Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de daha yakındır. Ancak aranızda peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alış-veriş yaptığınızda şahid tutun. Yazana da şehadet edene de zarar verilmesin. Şayet zarar verecek olursasanız; o zaman, kendinize dokunacak bir kötülük olur. Allah'tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir yazıcı adalet üzere yazsın. Yazıcı onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmeyip yazsın. Borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan sakınsın ve ondan bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu beyinsiz veya aciz ya da yazdıramayacak durumda ise, velisi adalet üzere yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri sürçtüğünde diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en doğru, şahitlik için en sağlam ve şüpheden uzak tutacak en yakın yoldur. Ancak aranızdaki alışveriş peşin olursa, onu yazmamanızda size bir sorumluluk yoktur. Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şahide de zarar verilmesin. Eğer (aksini) yaparsanız, o zaman doğru yoldan çıkmış olursunuz. Allah'tan sakının. (Sakındığınız takdirde O) Allah size öğretir. Allah her şeyi bilir.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Ne zaman belli bir vade ile borç verir veya alırsanız yazıyla tesbit edin. Bir yazıcı, tarafsız olarak onu kaydetsin. Ve hiçbir yazıcı, Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmayı reddetmesin: öylece, olduğu gibi yazsın. Borçlanan kaydettirsin, Rabbine karşı sorumluluğunun bilincinde olsun ve taahhüdünden bir şey eksiltmesin. Ve eğer borç altına girenin akli veya bedeni bir zaafı varsa veya kendisi (işlemi) kaydettirebilecek durumda değilse, onun menfaatini kollamakla görevli olan kimse, onu adil bir şekilde kaydettirsin. Ve içinizden iki erkek şahit tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, kabul edebileceğiniz kimselerden bir erkek ve iki kadını şahit tutun ki onlardan biri hata yaparsa diğeri ona hatırlatabilsin. Ve şahitler çağrıldıklarında reddetmesinler. Küçük olsun büyük olsun, her anlaşma maddesini vade tarihi ile birlikte yazmaya üşenmeyin: Bu, Allah nazarında daha adil, kanıtlanma açısından daha güvenilir ve (sonra) sizi şüpheye düşmekten alıkoymakta daha uygun olandır. Ama eğer (aranızdaki muamele,) birbirinize doğrudan doğruya devredeceğiniz hazır mallar ile ilgiliyse onu yazmamanızda bir mahzur yoktur. Ve birbirinizle alış veriş yapacağınız zaman bir şahit bulundurun, ancak ne yazıcı ne de şahit bir zarara uğramasın; eğer onlara (zarar verici bir iş) yaparsanız, unutmayın ki, bu, sizin için günahkarca bir davranış olacaktır. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, çünkü sizi eğiten Allah'tır ve Allah, her şeyin bilgisine sahiptir.
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Birbirinizle vadeli borçlanmaya girdiğiniz zaman, bunu belgeleyin. Onu, aranızdan adil bir yazıcı kaydetsin! Ve hiçbir yazıcı Allah'ın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın! Borçlu olan taraf borcunu kaydettirsin, Rabbi olan Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olsun ve borcundan hiçbir şey eksiltmesin! Ve eğer borçlu akli ve bedeni bakımdan yetersizse ya da kendisi kaydettirecek durumda değilse, o zaman onun velisi borcunu adil bir şekilde kaydettirsin! Ve erkeklerinizden iki kişinin şahitliğine başvurun! Eğer iki erkek bulunmazsa, bu durumda doğruluğundan emin olduğunuz kimselerden bir erkekle iki kadını şahit tutun ki ikisinden biri şaşırır, unutur, yanılırsa diğeri ona hatırlatabilsin! Ve şahitler de çağrıldıklarında kaçınmasınlar! Küçük büyük olduğuna bakmaksızın, vadesiyle birlikte yazmaya üşenmeyin: Bu Allah katında daha adil, isbatlama açısından daha güvenilir kuşkuya kapılmamanız açısından daha uygun olandır. Fakat eğer ticari işleminiz aranızda karşılıklı peşin muameleye dayanıyorsa, onu belgelememenizde size herhangi bir vebal yoktur. Birbirinizle alışveriş yapacağınız zaman şahit bulundurun; ancak yazan da şahit de bir zarara uğramasın! Zira eğer zarar verirseniz, işte bu aleyhinize bir çıkış olacaktır. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; zira Allah sizi eğitiyor: zaten her şeyi en iyi bilen de Allah'tır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey mü'minler! Muayyen bir vakte kadar bir borç ile borçlandığınız zaman onu yazınız ve bir katip, onu aranızda adilane bir sûrette yazıversin.Ve katip, Cenâb-ı Hakk'ın ona öğretmiş olduğu gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Ve hak kendi üzerinde bulunan kimse, yazdırsın. Ve rabbi olan Allah Teâlâ'dan korkusunda ondan bir şey eksiltmesin. Ve şayet borçlu şahıs, sefih veya zayıf veya doğruca yazdırmaya gayri muktedir bulunursa onun velîsi adâlet üzere yazdırıversin. Ve sizin erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutunuz. Ve o iki şahit erkek olmazsa, şehâdetlerine razı olacağınız kimselerden bir erkek ile iki kadını (şahit tutunuz). Bu iki kadından biri unutacak olursa ona diğeri hatırlatsın. Şahitler de dâvet edildikleri zaman kaçınmasınlar. Siz de az olsun, çok olsun onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyiniz. Böyle yapmanız, ind-i İlâhide adâlete daha muvafık, şehâdet için daha kuvvetlidir. Ve şüpheye düşmemeniz için daha yakın bir sebebtir. Eğer ki aranızda hemen devredeceğiniz hazır bir ticaret muamelesi olsun. O halde bunu yazdırmadığınızdan dolayı sizlere bir vebal yoktur. Ve alım satım yaptığınız vakitte de şahit tutunuz. Katip de, şahit de zararlandırılmasın. Ve eğer yaparsanız, şüphe yok ki bu sizin için bir fısktır. Ve Allah Teâlâ'dan korkunuz. Ve Allah-ü Azîmüşşan sizlere talim buyuruyor. Ve Allah-ü Zü'lCelâl herşeye bihakkın alîmdir.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızda bir kâtip de adâletle yazsın. Yazan Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan korksun ve borcunu aslâ eksik yazdırmasın. Şayet borçlu, aklı ermez veya âciz ya da kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adâletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şâhit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şâhitliklerine rızâ göstereceğiniz bir erkek iki kadın şâhit olabilir. Kadınlardan biri unutursa diğeri ona hatırlatır. Şâhitler çağrıldıklarında gelmemezlik etmesinler. Onu büyük olsun küçük olsun süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adâletli, şâhitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha elverişlidir. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alış-veriş yaptığınızda şâhit tutun. Yazana da şâhide de zarar verilmesin. Eğer bir zarar yaparsanız, şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkar takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur. Allah her şeyi bilir.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler, Belirli bir süreye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip doğru olarak yazsın. Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun da ondan hiç bir şeyi eksiltmesin. Eğer borçlu cahil veya zayıf, ya da bizzat kendisi yazdırmaya gücü yetmezse, velisi (onu) dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek yoksa, razı olacağınız şahitlerden, bir erkek ve biri unuttuğu zaman diğerinin ona hatırlatması için iki kadın (şahit de olabilir.) Şahitler çağrıldıklarında (şahitlik etmekten) kaçınmasınlar. Küçük olsun, büyük olsun borcu süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için de en isabetli olandır. Ancak aranızda yaptığınız alışverişin peşin bir ticaret olması halinde onu yazmamanızın bir günahı yoktur. -Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da şahide de zarar verilmesin. Eğer bir zarar verirseniz bu şüphesiz, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah’tan korkun. Allah (bunları) size öğretmektedir. Allah her şeyi bilendir.
Sadık Türkmen = Ey iman EDENLER! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman (veya herhangi bir konuda birbirinize söz verdiğiniz zaman) bunu yazın (noter huzurunda bu sözünüzü imza altına alın.) Aranızda bir yazıcı (veya noter) adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın bildirdiği şekilde yazmaktan kaçınmasın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da, borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin. Eğer borçlu, aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan çekinip üşenmeyin. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da şahide de bir zarar verilmesin. Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilir.
Seyyid Kutub = Ey müminler, birbirinize belirli bir süre sonra ödenmek üzere borç verdiğiniz zaman bunu yazın. İçinizden biri bunu dürüst bir şekilde yazsın. Yazan kimse onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmayı ihmal etmesin. Bu hesabı yazıcıya borçlu taraf yazdırsın. Ama Rabbi olan Allah'tan korksun da bu hesabı yazdırırken hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu taraf aptal, zayıf ya da nasıl yazdıracağını bilmeyen biri ise yazdırma işlemini onun yerine dürüst bir şekilde velisi yapsın. Bu işleminize erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutunuz, eğer iki erkek şahit bulunmaz ise karşılıklı olarak onayladığınız bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz, ta ki biri yanılınca öbürü ona hatırlatsın. Şahitler çağrıldıklarında gitmemezlik etmesinler. Borç küçük olsun büyük olsun onu vadesini belirterek yazmaktan üşenmeyiniz. Bu Allah katında en dürüstçe şahitlik için en sağlam ve sizi şüpheden uzak tutacak en kestirme yoldur. Yalnız aranızda peşin bir alışveriş olursa bu işlemi yazıya geçirmemenizin sakıncası yoktur. Alışveriş yaparken de şahit tutun. Ne yazana ne de şahide zarar verilmesin. Eğer bunlara zarar verirseniz kendi hesabınıza fasık olmuş, günaha girmiş olursunuz. Allah'tan korkun. O size nasıl hareket edeceğinizi gösteriyor. Allah herşeyi bilir.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Belirli bir vâdeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu kaydedin! Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip onu yazsın! Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın! Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın! Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük veya yazdırmaktan âciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın! İçinizden iki erkek şahit de tutun! İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın! (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağırıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar! Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin! Böyle yapmak, Allah katında daha âdil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alış veriş yaptığınız zaman da şahit tutun! Ne kâtip, ne de şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz, doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının! Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı, adâletle yazsın. Yazıcı, Allâh'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın; borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan korksun, borcundan hiçbir şeyi eksik etmesin. Eğer borçlu olan kimse aklı ermez, yahut zayıf, ya da kendisi yazdıramayacak durumda ise velisi onu adâletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şâhid tutun. Eğer iki erkek yoksa râzı olduğunuz şâhidlerden bir erkek, iki kadın (şâhidlik etsin). Tâ ki kadınlardan biri şaşırırsa diğeri ona hatırlatsın. Şâhidler çağrıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, onu süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allâh katında daha adâletli, şâhidlik için daha sağlam, kuşkulanmamanız için daha elverişlidir. Yalnız aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günâh yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şâhid tutun. Yazana da, şâhide de asla zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir kâtip doğru olarak yazsın, kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korkup sakınsın, ondan hiç bir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetirmeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur) . Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için (bir zulüm ve günah) fısktır. Allah'tan korkup sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Belirli bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızdan bir kâtip bunu adaletle yazsın. Kâtip, onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmaksızın yazsın. Onu, borçlu olan kimse yazdırsın; o da Rabbi olan Allah'tan korksun da hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu olan akılca noksan veya küçük yahut yazdırmaya gücü yetmeyen birisi ise, onun velisi âdil bir şekilde yazdırsın. Buna erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, şahitliklerini makbul saydığınız kimselerden bir erkek ile iki kadın şahit olsun-tâ ki, iki kadından birisi unutacak olursa, diğeri ona hatırlatsın. Şahitler, çağırıldıklarında şahitlikten kaçınmasınlar. Az veya çok olsun, borcu vadesiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şahitlik itibarıyla daha sağlam ve şüpheye yol açmamak için daha uygun olur. Ancak aranızda peşin olarak cereyan eden bir alışveriş olursa, bunu yazmamaktan dolayı size bir günah yoktur. Bir de, alım satımlarınızı şahit huzurunda yapın. Ayrıca ne kâtip, ne de şahit mağdur edilmesin; eğer mağdur ederseniz, bu sizin için günah olur. Allah'tan korkun. Bütün bunları size Allah öğretiyor. Allah ise herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabb'inden korksun da borcundan hiç bir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf, çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu, kadınlardan biri şaşırırsa / unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar, çağırıldıklarında çekimser davranmasınlar. Küçük veya büyük, borcu, süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında adalete daha yakın, tanıklık için daha sağlam, kuşkuya düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak aranızda döndürüp durduğunuz tamamen peşin bir ticaret söz konusu ise onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Karşılıklı alışveriş yaptığınızda da tanık bulundurun. Yazıcıya da tanığa da zarar verilmesin. Böyle bir şey yaparsanız bu, kendinize kötülük olur. Allah'tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah, her şeyi en iyi biçimde bilendir.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Birbirinize belirli bir süreye kadar borç verdiğiniz zaman onu yazın (senet yapın). Aranızda bir kâtip onu adaletle yazsın. Ve kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, aynı şekilde yazsın. Üzerinde hak bulunan (borçlu) da yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah’a karşı takva sahibi olsun (ve emirlerinden sakınsın) ve ondan bir şey eksiltmesin. Fakat, eğer üzerinde hak olan (borçlu) olan kişi, sefih (aklı ermeyen) veya zayıf (küçük, güçsüz) ise veya kendisi onu (söyleyip) yazdıramayacak bir durumda ise o taktirde velîsi onu adaletle yazdırsın. Ve erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. Fakat eğer iki erkek bulunamıyorsa, o zaman şahitlerden razı olacağınız bir erkek ve iki kadını (şahit) tutun ki, ikisinden biri unutursa o taktirde, diğeri ona hatırlatır. Şahitler çağrıldıkları zaman (şahitlikten) kaçınmasınlar. Borç büyük olsun, küçük olsun vadesine kadar onu yazmaktan usanmayın. İşte bu, Allah’ın katında en adil ve şahitlik için en sağlam, şüphe etmemeniz için en yakın olandır. Ancak aranızda devretmeye hazır olan peşin bir ticaret (alım-satım) ise o zaman bunu yazmamanızdan dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Alım-satım yaptığınız zaman da şahit tutun. Kâtibe (yazıcıya) ve şahitlere bir zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (bir zarar verirseniz), bundan sonra o mutlaka sizin için bir fısk olur. Allah’a karşı takva sahibi olun. Allah size öğretiyor. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Ey iman edenler! Karşılıklı, birbirinize belli bir zaman içinde ödenmek üzere, borç verdiğinizde, onu yazın. Aranızdan yazmasını bilende adaletle yazsın. Borcu yazan yazmaktan çekinmesin, Allah’ın ona öğrettiği gibi yazsın. Borçlu olan kimse, üzerine aldığı borcun miktarını yazsın, yazarken Rabbi olan Allah dan sakınsın, borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Eğer borçlu olan kimse, akli melekesini yeterince kullanamıyorsa yahut bedeni bir zaafı varsa veya kaydetmeye gücü yetmiyorsa (yazmasını bilmiyorsa), onun sorumluluğunu yüklenen kimse (velisi) adaletli bir şekilde onun adına yazsın. Erkeklerinizden iki kişiyi şahit olarak gösterin, eğer şahitlik yapacak iki erkek bulamazsanız, bir erkekle, şahitliklerine razı olacağınız iki kadın gösterin ki, bir kadın yanılırsa diğer kadın ona hatırlatsın. Şahitliklere çağrılanlar, şahitlik yapmaktan kaçınmasınlar. Borç miktarı büyük olsun veya küçük olsun, borcun alınma ve ödenecek tarihini, üşenmeden mutlaka yazın. Bu şekilde eksiksiz ve tam yapmak Allah katında daha adil, şahitlik ve şüpheye düşmemeniz için daha sağlamdır. Aranızda hemen devredilecek ticari mallar varsa onları da yazmamanızda sizin için mahzur yoktur. Alış verişlerinizde şahitler bulundurun, borçlarınızı ve alışverişlerinizi yazan kâtip de, şahitlerde asla zarara uğratılmasınlar. Kâtipleri ve şahitleri rahatsız edecek davranışları kim yaparsa, bilsin ki bu sizi yoldan çıkaracak davranıştır. Allah dan sakının, Allah sizlere bunları öğretiyor, Allah her şeyi bilendir.
Bakara / 283 - Ve in kuntum alâ seferin ve lem tecidû kâtiben fe rihânun makbûdah(makbûdatun), fe in emine ba’dukum ba’dan felyueddillezî’tumine emânetehu velyettekıllâhe rabbeh(rabbehu), ve lâ tektumûş şehâdeh(şehâdete), ve men yektumhâ fe innehû âsimun kalbuh(kalbuhu), vallâhu bi mâ ta’melûne alîm(alîmun).
Diyanet İşleri = Eğer yolculukta olur da bir yazıcı bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi Allah’tan sakınsın. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Eğer bir yolculuktaysanız, kâtip de bulamadınızsa alınan rehin de kâfi. Birbirinize emniyetiniz varsa emniyet edilen borçlu, kendisini geliştiren Allah'tan sakınsın da emanetini tamamıyla ödesin ve tanıklığı gizlemeyin, kim gizlerse şüphe yok, kalbi günaha batar ve Allah yaptıklarınızı tamamıyla bilir.
Abdullah Parlıyan = Eğer seyahatte iseniz ve bir yazıcı bulamazsanız, alacağınız taahhüt ve rehinlerle yetinebilirsiniz. Eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, bu güvene uygun davransın ve Rabbine karşı sorumluluğunun bilincinde olsun. Ve şahit olduğunuz şeyi gizlemeyin, zira onu gizleyen kalben günahkardır ve Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
Adem Uğur = Yolculukta olur da, yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
Ahmed Hulusi = Eğer yolculuk hâlinde olur da kâtip bulamazsanız, alınmış olan rehinler sözler ile de yetinilebilir. Eğer birbirinize güvendiyseniz, güvenilen o güveni boşa çıkarmasın ve Rabbinden korksun. Şahit olduğunuz şeyi gizlemeyin. Kim şehâdetini gizlerse, muhakkak onun kalbi suçludur (kalbi hakikatini yansıtmamaktadır, hakikatinden perdelenmiştir). Allâh yapmakta olduklarınızı B işareti kapsamında bilmektedir.
Ahmet Tekin = Şayet seferde olur, kâtip de bulamazsanız, borca karşılık alınmış bir rehin yeterlidir.Birbirinizle güvene dayalı belgesiz, rehinsiz alışverişlerde, ticari muamelelerde, emanet ilişkilerinde kendisine güvenilen taraf, vade dolduğunda sorumluluğunu yerine getirsin, borcunu ödesin.Hakkı inkâr etmenin, borcu, emaneti vermemenin, vadeyi tehir etmenin, toplumdaki güveni sarsmanın doğuracağı sonuçları düşünerek insanları eğiten, koruyan ve kontrol eden Rabbi Allah’ın azabına uğramaktan, emirlerine yapışarak, günaha yaklaşmayarak kendini korusun.Şâhitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim bildiklerini gizlerse, kesinlikle o kasten günah işlemiş, zarara girmiş, günahkâr bir kimsedir. Allah işlediğiniz amellerinizin hepsini biliyor.
Ahmet Varol = Eğer yolculukta olur da bir katip bulamazsanız o zaman alınan rehin yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kişi üzerindeki emaneti yerine ulaştırsın ve Rabbi olan Allah'a karşı gelmekten sakınsın. Şahitliği de gizlemeyin. Kim gizlerse onun kalbi günahkardır. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.
Ali Bulaç = Eğer yolculukta iseniz ve katip bulamazsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah'tan sakınsın da emanetini ödesin. Şahidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz, onun kalbi günahkardır. Allah, yaptıklarınızı bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Eğer seferde olup yazıcı (kâtip) bulamadınızsa, o takdirde borçludan alınmış rehinler kâfidir. Birbirinize emin bulunursanız, kendisine güvenilen kimse, üzerindeki emanet borcu sahibine ödesin ve Rabbı olan yüce Allah’dan korksun. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günah içindedir. Allah ne yaparsanız hakkıyle bilendir.
Ali Ünal = Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer seyahatte iseniz ve bir yazıcı/noter bulamazsanız, alınmış taahhütler ile yetinilebilir. Ancak birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, bu güvene uygun davransın ve Rabbine karşı sorumluluğunun bilincinde olsun. Şahit olduğunuz şeyi gizlemeyiniz; zira onu gizleyen, kalben vebal altındadır. Allah yaptığınız her şeyin bilgisine sahiptir.
Bekir Sadak = Eger yolculukta olup katip bulamazsaniz alinan rehin yeter. sayet birbirinize guvenirseniz, guvenilen kimse borcunu odesin. Rabbi olan Allah'tan sakinsin. sahidligi gizlemeyin, onu kim gizlerse suphesiz kalbi gunah islemis olur. Allah islediklerinizi bilir.*
Celal Yıldırım = Eğer yolculuk halinde iseniz ve bir kâtip de bulamıyorsanız, o takdirde alınan bir rehin yeter. Ama eğer birbirinize karşı güven besliyorsanız, güvenilen kimse üzerindeki emâneti (ve borcu) ödesin ; Rabbi olan Allah'tan korksun. Bir de şahitliği gizlemeyin. Onu kim gizlerse, herhalde kalbi günahkârdır. Allah işlediklerinizi bilir..
Cemal Külünkoğlu = Eğer seyahatte iseniz ve bir yazıcı bulamazsanız, alınmış taahhütler yeterlidir. Ancak eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, bu güvene uygun davransın ve Rabbine karşı sorumluluğunun bilincinde olsun. Ve şahitlikte bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi vebal altındadır (günah içindedir). Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer yolculukta olup katip bulamazsanız alınan rehin yeter. Şayet birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse borcunu ödesin. Rabbi olan Allah'tan sakınsın. Şahidliği gizlemeyin, onu kim gizlerse şüphesiz kalbi günah işlemiş olur. Allah işlediklerinizi bilir.
Diyanet Vakfi = Yolculukta olur da, yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
Edip Yüksel = Yolculukta olup bir yazıcı bulamasanız, ödemeyi garantileyecek bir senet veya makbuz gönderin. Birbirinize bu şekilde güvenirseniz, senedin sahibi ödemeyi zamanında yapsın ve Rabbi olan ALLAH'ı saysın. Tanıklığı gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi günahkardır. ALLAH tüm yaptıklarınızı bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve eğer seferber iseniz bir yazıcı da bulamadınızsa o vakıt kabzedilmiş rehinler, yok birbirinize emin olmuşsanız kendisine inanılan adam Rabbı olan Allahtan korsun da üzerindeki emaneti te'diye etsin, bir de şehadeti ketmetmeyin, onu kim ketmederse mutlak onun kalbi vebal içindedir ve Allah her ne yaparsanız bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer yolculukta iseniz ve bir yazıcı da bulamazsanız, alınan rehinler yeterlidir. Birbirinize güveniyorsanız, kendisine inanılan kişi, Allah'tan korkup üzerindeki emaneti ödesin. Bir de şahitliği gizlemeyin, onu kim gizlerse, kesinlikle kalbi vebal içindedir. Allah, bütün yaptıklarınızı bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şayet siz sefer üzere olur bir kâtip de bulamazsanız, o vakit alınmış bir rehin belge yerine geçer. Yok eğer birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen adam Rabbi olan Allah'dan korksun da üzerindeki emaneti ödesin. Bir de şahitliğinizi inkâr edip gizlemeyin, onu kim inkâr ederse mutlaka onun kalbi vebal içindedir. Her ne yaparsanız Allah onu bilir.
Gültekin Onan = Eğer yolculukta iseniz ve katip bulamazsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız (emine), kendisine güven duyulan / güvenilen (tümine), rabbi olan Tanrı'dan sakınsın da emanetini ödesin. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık kuşkusuz onun kalbi günahkardır. Tanrı yaptıklarınızı bilir. [Bu ayette emanet GERİ ALMAK ÜZERE BIRAKILAN NESNE anlamındadır. Bkz. 4/58, 8/27 ve 33/72]
Harun Yıldırım = Yolculukta olur da yazacak kimse bulamazsanız alınmış rehinler vardır. Birbirinize güveniyorsanız, güvenilen kimse emanetini ödesin ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın. Ayrıca şahitliği gizlemeyin. Her kim onu gizlerse muhakkak ki o kalbi günahkar olandır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.
Hasan Basri Çantay = Eğer bir sefer üzerinde iseniz, bir yazıcı da bulamadınızsa o vakit (borçludan) alınmış rehinler (de yeter). Eğer birbirinize emîn olmuşsanız kendisine inanılan adam (borclu) Rabbi olan Allahdan korksun da emânetini tastamam ödesin. Şâhidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse hakıykat şudur ki onun kalbi bir günahkârdır. Allah ne yaparsanız hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Ve bir yolculukta olur da bir kâtib bulamazsanız, o takdirde (borca karşılık)alınmış rehinler (yeter)! Fakat bazınız bazınıza güvenir (de rehin almaz)sa, bu durumda kendisine güvenilen (borç verilen) kimse emânetini (borcunu) ödesin ve Rabbi olan Allah’dan sakınsın! Şâhidliği ise gizlemeyin! Buna rağmen kim onu gizlerse, artık şübhesiz ki o, kalbi günahkâr bir kimsedir. Allah ise, yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilendir.
İbni Kesir = Eğer seferde olur da yazacak kimse bulamazsanız; alınan rehinler yeter. Şayet birbirinize güvenirseniz güvenilen kimse Rabbı olan Allah'tan korksun da borcunu ödesin. Bir de şehadeti gizlemeyin. Onu gizleyenin kalbi günahkardır. Allah yaptıklarınızı bilir.
Kadri Çelik = Eğer yolculukta olup yazıcı bulamazsanız, alınan rehin yeter. Şayet birbirinize güvenirseniz (rehin gerekmez ama) güvenilen kimse borcunu ödesin, Rabbi olan Allah'tan sakınsın. Şahitliği gizlemeyin, kim onu gizlerse şüphesiz kalbi günah işlemiş olur. Allah yaptıklarınızı bilendir.
Muhammed Esed = Eğer seyahatte iseniz ve bir yazıcı bulamazsanız, alınmış taahhütler ile yetinilebilir: ancak eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, bu güvene uygun davransın ve Rabbine karşı sorumluluğunun bilincinde olsun. Ve şahit olduğunuz şeyi gizlemeyin; zira, onu gizleyen kalben vebal altındadır; ve Allah yaptığınız her şeyin tüm bilgisine sahiptir.
Mustafa İslamoğlu = Eğer seyahatteyseniz ve yazan birini de bulamamışsanız, bu durumda alınan bir rehin de yeterlidir. Birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen kimse, bu güvenin gereğini yerine getirsin ve Rabbi olan Allah'tan korksun: Artık şahit olduğunuz şeyi gizlemeyin; her kim onu gizlerse, işte onun kalbi günahkar olur: zira Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamaz iseniz makbuz, rehinler kifâyet eder. Fakat bazınız bazınıza emin olursa kendisine emniyet olunan, emaneti ödesin. Ve rabbi olan Allah Teâlâ'dan korksun. Şahadeti de gizlemeyiniz. Onu kim gizlerse şüphe yok ki, onun kalbi günahkârdır. Ve Allah Teâlâ sizin yapacağınız şeylere alîmdir.
Ömer Öngüt = Eğer yolculukta olur da yazacak kimse bulamazsanız, alınan rehinler yeter. Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti ödesin ve Rabbi olan Allah'tan korksun. Şâhitliği gizlemeyin. Onu gizleyenin kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı bilir.
Şaban Piriş = Eğer yolculukta iseniz bir kâtip de bulamazsanız, (borca karşılık) alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emanetini ödesin. Şahitliği gizlemeyin, kim onu gizlerse, o mutlaka kalben günahkardır. Allah, yapmakta olduklarınızı bilendir.
Sadık Türkmen = Eğer yolculukta olur da bir yazıcı (veya noter) bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi Allah’tan sakınsın. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.
Seyyid Kutub = Eğer yolculukta olur da işlemlerinizi yazacak birini bulamazsanız, karşılıklı olarak alınan rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenerek borç işlemi yapmış iseniz kendisine güvenilen kimse borcunu ödesin. Rabbi olan Allah'tan korksun. Sakın şahitliği saklamayın. Kim şahitliği saklı tutarsa onun kalbi günahkardır. Hiç kuşkusuz ne yaparsanız Allah onu bilir.
Suat Yıldırım = Eğer yolculuk halinde iseniz ve kâtip bulamazsanız, o takdirde borç karşılığında rehin alırsınız. Şayet birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse Rabbi olan Allah’tan korksun da üzerindeki emaneti ödesin! Bir de şahitliği, görüp bildiğinizi gizlemeyin! Bildiğini gizleyenin kalbi günahkâr olur. Allah her ne yaparsanız bilir.
Süleyman Ateş = Ve eğer seferde olur da yazacak birini bulamazsanız, alınan rehinler (yeter). Birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emânetini ödesin, Rabbi olan Allah'tan korksun. Şâhidliği gizlemeyin, onu gizleyenin kalbi günâhkârdır. Allâh, yaptıklarınızı bilir.
Tefhim-ul Kuran = Eğer yolculukta iseniz ve kâtip de bulamazsanız, bu durumda alınan rehin (yeter) . Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah'tan korkup sakınsın da emanetini ödesin. Şahidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz, onun kalbi günahkârdır. Allah, yapmakta olduklarınızı bilendir.
Ümit Şimşek = Seferde olur da kâtip bulamazsanız, borç karşılığında rehin alırsınız. Eğer birbirinize güvenir de rehin almazsanız, kendisine güvenilen kimse, Rabbi olan Allah'tan korksun da emanetini ödesin. Şahitliği saklamayın. Onu saklayanın tâ kalbi günahkâr olur. Allah ise sizin yaptıklarınızı bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer yolculuk halinde olur da yazacak birini bulamazsanız, o takdirde, alınan rehinler yeter. Birbirinize güvenmişseniz, kendisine güvenilen kişi, emaneti ödesin; Rabb'i olan Allah'tan korksun. Tanıklığı gizlemeyin. Onu gizleyen, kalbi günaha batmış/kendi kalbine kötülük etmiş biridir. Allah, yapmakta olduklarınızı çok iyi bilmektedir.
İskender Ali Mihr = Ve eğer siz yolculukta iseniz ve bir kâtip de bulamazsanız o zaman (borçludan) alınan rehinler (yeter), birbirinizden emin olduğunuz taktirde (güven duyuyorsanız), o halde güven duyulan kişi onun emanetini (borcunu) ödesin. Ve Rabbi olan Allah’a karşı takva sahibi olsun (ve sakınsın). Şahitliği de gizlemeyin. Ve kim onu (şahit olduğu şeyi) gizlerse o taktirde muhakkak ki onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı en iyi bilendir.
İlyas Yorulmaz = Eğer yolcukta iseniz ve borçlanmanızı yazacak bir kâtip bulamadıysanız, alacağa karşılık rehin almak vardır. Sizden bazınız, diğer bazı kimselere güven duyuyorsa, emaneti (rehini) alan kimse aldığı emaneti geri versin, Allah dan korunsun. Ve şahadeti (Alınan rehinin tam ve eksiksiz aldındığı gibi teslim edildiğini) gizlemeyin. Kim şahadeti gizlerse, bu onun kalbi için rahatsızlıktır (günahtır). Allah yaptıklarınızı bilendir.
Bakara / 284 - Lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve in tubdû mâ fî enfusikum ev tuhfûhu yuhâsibkum bihillâh(bihillâhu), fe yagfiru limen yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Diyanet İşleri = Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah'ındır göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah, onunla sizi hesaba çeker. Dilediğini yarlıgar, dilediğini azaplandırır ve Allah'ın her şeye gücü yeter.
Abdullah Parlıyan = Göklerde ve yerdeki herşey, Allah'a aittir. Aklınızdan geçeni açıklasanız da, gizleseniz de, hesaba çekecektir. Ve sonra O, affedilmek isteyeni affedecek ve azaplandırılmak için gayret edeni de cezalandıracaktır. Zira Allah'ın gücü herşeye yeter. Kalbe gelen vesvese insanın gücü dışındadır. (286. Ayet bu ayete açıklık getirecektir.)
Adem Uğur = Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.
Ahmed Hulusi = Semâlarda ve arzda ne varsa Allâh'ındır (Esmâ'sının açığa çıkması için). . . Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de Allâh varlığınızdaki Hasiyb ismi özelliğiye size onun sonuçlarını yaşatır. Dilediğine mağfiret eder (örter), dilediğine de azap verir. Allâh her şeye Kaadir'dir.
Ahmet Tekin = Göklerdeki varlıkların, imkânların ve yerdeki varlıkların ve imkânların hepsi Allah’ındır, Allah’ın tasarrufundadır.İçinizdeki düşünce ve niyetleri, saklı-gizli yaptıklarınızı, açığa vursanız da, gizli tutsanız da, Allah bunlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri koruma kalkanına alır, bağışlar, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri cezalandırır da. Allah’ın gücü, kudreti herşeye yeter.
Ahmet Varol = Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. İçinizde olanları açığa vursanız da gizleseniz de Allah onlardan dolayı sizi sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar dilediğine de azab eder. Allah her şeye güç yetirir.
Ali Bulaç = Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, her şeye güç yetirendir.
Ali Fikri Yavuz = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz içinizde olan şeyi açıklasanız da, saklasanız da Allahü Tealâ sizi onunla hesaba çeker; nihayet dilediğini bağışlar ve dilediğine de azâp eder. Allah her şeye kâdirdir.
Ali Ünal = Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
Bayraktar Bayraklı = Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'a aittir. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir ve sonra O, istediğini affedecek, istediğini cezalandıracaktır. Zira Allah her şeye gücü yetendir.
Bekir Sadak = Goklerde ve yerde olanlar Allah'indir. Icinizdekini aciklasaniz da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba ceker ve diledigini bagislar, diledigine azabeder. Allah her seye Kadir'dir.
Celal Yıldırım = Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker, sonra da dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah'ın kudreti her şeye yeter.
Cemal Külünkoğlu = Göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra O, istediğini (hak ettiği şekilde) affedecek, istediğini (de yaptıkları yüzünden) cezalandıracaktır. Zira Allah, her şeye gücü yetendir.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar, dilediğine azabeder. Allah her şeye Kadir'dir.
Diyanet Vakfi = Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.
Edip Yüksel = Yerde ve göklerde olanlar ALLAH'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de ALLAH sizi ondan sorumlu tutar. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır. ALLAH herşeye gücü yetendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allahındır hep göklerdeki ve yerdeki, siz nefislerinizdekini açsanız da gizlesiniz de Allah onunla sizi hisaba çeker sonra dilediğine mağfiret eyler dilediğine de azab, ve Allah her şey'e kâdirdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Göklerdeki ve yerdeki herşey Allah'ındır. Siz, içinizdekini açıklasanız da saklasanız da Allah, sizi onunla hesaba çeker; sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, herşeye gücü yetendir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir.
Gültekin Onan = Göklerde ve yerde ne varsa Tanrı'nındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Tanrı sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Tanrı herşeye güç yetirendir.
Harun Yıldırım = Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Nefislerinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; ardından dilediğini bağışlar, dilediğini azaba uğratır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Hasan Basri Çantay = Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsi) Allahındır. Eğer siz içinizdekini açıklar, yahud, gizlerseniz Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra kimi dilerse onu yarlığar, kimi dilerse onu da azâblandırır. Allah her şey'e hakkıyle kaadirdir.
Hayrat Neşriyat = Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizde olanı açıklasanız da onu gizleseniz de, Allah sizi onunla hesâba çeker. Bununla berâber (O,) dilediği kimseyi (kendi lütfundan) bağışlar, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azâb eder. Ve Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
İbni Kesir = Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar dilediğini azablandırır. Ve Allah, herşeye Kadir'dir.
Kadri Çelik = Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.
Muhammed Esed = Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'a aittir. Aklınızdan geçeni açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onun için hesaba çekecektir; ve sonra O, istediğini affedecek, istediğini cezalandıracaktır: Zira Allah her şeye kadirdir.
Mustafa İslamoğlu = Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'a aittir. Siz içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah sizi ondan dolayı hesaba çekecektir; ve ardından O müstehak olanın bağışlanmasını diler, (cezayı) dileyeni de cezalandırmayı diler. Ve Allah her şeye kadirdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da bütün Allah'ındır. Ve siz nefsinizde olanları açıklasanız da veya gizleseniz de Allah Teâlâ sizi onunla muhâsebe edecektir. Artık dilediği için mağfiret eder dilediğini de muazzeb kılar ve Allah Teâlâ her şeye pek ziyâde kâdirdir.
Ömer Öngüt = Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Sonra dilediğine mağfiret eder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kâdirdir.
Şaban Piriş = Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah, onunla sizi hesaba çeker! Sonra da dilediği kimseyi bağışlar, dilediği kimseyi de azaba uğratır. Allah’ın her şeye gücü yeter.
Sadık Türkmen = Göklerdeki herşey, yerdeki herşey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini (iyileri) bağışlar, dilediğine (kötülere) azap eder. Allah’ın gücü herşeye hakkıyla yeter.
Seyyid Kutub = Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah sizi onun yüzünden hesaba çeker. Sonra dilediğini affeder ve dilediğini azaba çarptırır. Hiç şüphesiz Allah'ın herşeye gücü yeter.
Suat Yıldırım = Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker. Sonra dilediğini affeder, dilediğini azaba uğratır. Doğrusu Allah her şeye kadirdir.
Süleyman Ateş = Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allâh'ındır. İçlerinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allâh sizi onunla hesaba çeker; dilediğini bağışlar, dilediğine azâbeder. Allâh, herşeye kâdirdir.
Tefhim-ul Kuran = Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, her şeye güç yetirendir.
Ümit Şimşek = Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini ister açığa vurun, ister gizleyin, Allah onun hesabını sizden sorar. Sonra da dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Çünkü Allah herşeye kadirdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerdekiler de yerdekiler de yalnız Allah'ındır. İçlerinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah, ondan sizi hesaba çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah Kadîr'dir, her şeye gücü yeter.
İskender Ali Mihr = Göklerde bulunanlar ve yerde bulunanlar (herşey) Allah’a aittir. Ve eğer siz nefslerinizde (içinizde) olanı açıklasanız veya onu gizleseniz de Allah, sizi onunla hesaba çeker. Artık dilediği kimseyi mağfiret eder, dilediği kimseyi azaplandırır. Ve Allah herşeye kaadirdir.
İlyas Yorulmaz = Gökte ve yerde olanların tümü Allah’a aittir. Kendiniz içinizde olanları açığa çıkarsanız da, gizleseniz de, Allah onlarla sizi hesaba çekecektir. Böylece Allah dilediğini bağışlayacak ve dilediğine de azap edecektir. Allah her şeye gücü yetendir.
Bakara / 285 - Âmener resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu’minûn(mu’minûne), kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih(rusulihî), lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(rusulihî), ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke rabbenâ ve ileykel masîr(masîru).
Diyanet İşleri = Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene inanmıştır, inananlar da. Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanmıştır. Peygamberlerinden hiçbirini öbüründen ayırmayız, duyduk demişlerdir ve itaat ettik, Rabbimiz, yarlıganma dileriz senden, varacağımız yer, kapındır senin.
Abdullah Parlıyan = Elçi Rabbinden kendisine tüm indirilenlere iman etti, mü'minler de iman ettiler. Onlardan herbiri; Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanırlar. O'nun elçilerinin hiçbiri arasında ayırım yapmazlar ve işittik itaat ettik, bizi bağışlamanı dileriz. Zira bütün yolculukların varış yeri sensin, derler.
Adem Uğur = Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.
Ahmed Hulusi = Er Rasûl (Hz. Muhammed a. s. ) Rabbinden (varlığını oluşturan Allâh Esmâ'sı bileşiminden) kendisine (şuuruna) inzâl olana (boyutsal bir geçiş yapan bilgiye) iman etmiştir. İman edenler de! Hepsi iman etti ("B" harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda) nefslerini oluşturan hakikatlerinin Allâh Esmâ'sı olduğuna, meleklerine (nefslerinin aslı olan Esmâ kuvvelerine), Kitaplarına (inzâl olan bilgilerine), Rasûllerine. . . O'nun Rasûlleri arasında (irsâl olmaları konusunda) hiçbir ayırım yapmayız. . . "Algıladık ve itaat ettik, mağfiretini isteriz Rabbimiz; dönüşümüz sanadır" dediler.
Ahmet Tekin = Allah’ın Rasulü, Rabbinden kendisine indirilene, Kur’ân’a iman etti. Mü’minler de iman ettiler. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Rasullerine iman ettiler.'Biz Allah’ın Rasulleri arasında ayırım yapmayız, tebliğini dinliyor, dininin emir ve hükümlerine, devletine itaat ediyoruz. Ey Rabbimiz, bizi koruma kalkanına almanı, bağışlamanı dileriz. Sonuçta yalnız senin huzuruna varıp hesap vereceğiz' dediler.
Ahmet Varol = Peygamber kendine Rabbinden indirilene inandı, mü'minler de (buna inandılar). Tümü Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. 'Biz O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız.' Yine: 'Duyduk ve itaat ettik. Senin bağışlamanı diliyoruz, ey Rabbimiz; dönüş de sanadır' dediler.
Ali Bulaç = Elçi, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, Kitaplarına ve elçilerine inandı. "O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sana'dır" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Peygamber (Aleyhisselâm) ve müminler, rabbisinden kendine indirilen Kur’âna iman ettiler; hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eylediler. (Allah’ın) Peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırt etmeyiz, duyduk ve itaat ettik; Ey Rabbimiz, mağfiretini isteriz, dönüşümüz ancak sanadır, diye söylediler.
Ali Ünal = (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
Bayraktar Bayraklı = Peygamber ve onunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından ona indirilene inandılar. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar. O'nun peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmıyoruz ve “İşittik ve itaat ettik. Bizi bağışla ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri sensin” derler.
Bekir Sadak = Peygamber ve inananlar, ona Rabb'inden indirilene inandi. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitablarina, peygamberlerine inandi. «Peygamberleri arasindan hicbirini ayirdetmeyiz, isittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affini dileriz, donus Sanadir» dediler.
Celal Yıldırım = Peygamber, Rabbinden indirilene imân etti; mü'minler de hepsi de Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve: «Peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırd etmeyiz» dediler ve «İşittik, itaat ettik ey Rabbimiz ! mağfiretini dileriz, varışımız ancak Sanadır» derler.
Cemal Külünkoğlu = Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti. Mü'minler de (iman ettiler). Onların her biri, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman etti. “O'nun resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Peygamber ve inananlar, ona Rabb'inden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. 'Peygamberleri arasından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş Sanadır' dediler.
Diyanet Vakfi = Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. «Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.
Edip Yüksel = Elçi, Rabbinden kendisine indirilene inandı, inananlar da... Hepsi, ALLAH'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanırlar: 'Elçilerinin hiçbirisi arasında ayırım yapmayız.' Derler ki: 'İşittik ve uyduk. Rabbimiz bizi bağışla; dönüş sanadır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Peygamber, Rabbından ne indirildi ise ona îman getirdi, mü'minler de, her biri «Allaha ve melâikesine ve kitablarına ve peygamberlerine: Peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız diye» iman getirdiler ve şöyle dediler: semi'na ve eta'na, gufranını dileriz ya rabbena! sanadır gidiş
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Peygamber, Rabbinden ne indirildiyse ona iman etti, müminler de. Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve: «Peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız.» diye Peygamberlerine inandılar ve: «İşittik ve boyun eğdik, bağışlamanızı dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş sanadır!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamber, Rabbi'nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Müminlerin de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. «Biz Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır.» dediler.
Gültekin Onan = Elçi, kendisine rabbinden indirilene inandı, inançlılar da. Tümü Tanrı'ya, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. "O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak sanadır" dediler.
Harun Yıldırım = Rasul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de… Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasullerine iman ettiler. "Rasullerinden hiçbirinin arasını ayırmayız; işittik ve itaat ettik, bağışlamanı dileriz, Rabbimiz dönüş yalnız sanadır.” dediler.
Hasan Basri Çantay = O peygamber de kentlisine Rabbinden indirilene îman etdi, müminler de. (Onlardan) her biri Allaha, onun meleklerine, Kitablarına, peygamberlerine inandı. «Onun (Allanın) peygamberlerinden hiç birini diğerlerinin arasından ayırmayız (hepsine inanırız), dinledik (kabul etdik; emrine) itaat etdik. Ey Rabbimiz, mağfiretini (isteriz). Son varış (ımız) ancak Sanadır» dediler.
Hayrat Neşriyat = Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü’minler de! Hepsi Allah’a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine: 'Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız' diye îmân ettiler ve şöyle dediler: 'İşittik ve itâat ettik! Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır!'
İbni Kesir = Peygamber de, iman edenler de O'na indirilene inandı. Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine iman etti. O'nun peygamberlerinden hiçbirinin arasını tefrik etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Affını dileriz, ey Rabbımız. Dönüş Sana'dır, dediler.
Kadri Çelik = Peygamber Rabbinden kendine indirilene iman etmiştir. Bütün müminler de Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmiştir ve de “Peygamberleri arasından hiç birini ayırt etmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz, affını dileriz, dönüş sanadır” derler.
Muhammed Esed = Elçi ve o'nunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından o'na indirilene inanırlar: Hepsi, Allah'a, meleklerine, vahiylerine ve elçilerine inanırlar; O'nun elçilerinden hiç biri arasında ayrım yapmazlar ve: "İşittik ve itaat ettik. Bize mağfiret et ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri Sensin!" derler.
Mustafa İslamoğlu = Rasul Rabbinden kendine indirilene önce kendisi iman etti, sonra da mü'minler. Hepsi Allah'a, meleklerine, mesajlarına ve elçilerine inandılar: "O'nun elçilerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız. İşittik ve itaat ettik; bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz: zira varış sanadır!" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Peygamber, kendisine Rabbisinden indirilene imân etti, mü'minler de, hepsi de Allah Teâlâ'ya ve O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân etti. «Biz Allah Teâlâ'nın peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayız» dediler. «Ve biz dinledik, itaat da ettik, mağfiretini dileriz, ey Rabbimiz.» (diye niyaz ettiler)
Ömer Öngüt = Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız. İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz! Dönüş sanadır. ” derler.
Şaban Piriş = Peygamber, Rabbi'nden kendisine indirilene iman etmiştir, mü’minler de! Hepsi de, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmiş ve: -Allah’ın peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırmayız. İşittik ve itaat ettik, Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır.” demişlerdir.
Sadık Türkmen = Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “O’nun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırdetmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlanma dileriz. Sonunda dönüş yalnız Senin katınadır.”
Seyyid Kutub = Peygamber kendisine Rabbi tarafından indirilen gerçeklere inandı, müminler de. Hepsi birlikte Allah'a, O'nun meleklerine, O'nun kitaplarına ve O'nun peygamberlerine inandılar. 'Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Günahlarımızı bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz, dönüşümüz sanadır' dediler.»
Suat Yıldırım = Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de! Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. "O’nun resullerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." dediler ve eklediler: "İşittik ve itaat ettik ya Rabbenâ, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır."
Süleyman Ateş = Elçi, Rabbinden, kendisine indirilene inandı, mü'minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, Kitaplarına ve peygamberlerine inandı. "O'nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz" (dediler). Ve dediler ki: "İşittik, itâ'at ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) sanadır!"
Tefhim-ul Kuran = Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. «O'nun peygamberleri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz) . Varış ancak Sana'dır» dediler.
Ümit Şimşek = Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; mü'minler de iman ettiler. Onlardan herbiri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Allah'ın elçilerini birbirinden ayırt etmeyiz. Onlar 'İşittik ve itaat ettik,' dediler. 'Senden bizi bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz; dönüşümüz Sanadır.'
Yaşar Nuri Öztürk = Resul, Rabb'inden kendisine indirilene inanmıştır; müminler de. Hepsi; Allah'a, onun meleklerine, kitaplarına, resullerine inanmışlardır. Allah'ın resullerinden hiç birini ötekinden ayırmayız. Şöyle demişlerdir: "Dinledik, boyun eğdik. Affet bizi, ey Rabb'imiz. Dönüş yalnız sanadır."
İskender Ali Mihr = Resûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti ve mü’minler de, hepsi Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına ve resûllerine îmân etti. “Biz, O’nun resûlleri arasından (hiç) birini, diğerinden ayırmayız.” Ve “ışittik ve itaat ettik! Ve Rabbimiz, Senin mağfiretini (dileriz). Ve masîr (varış) Sana’dır (Sana doğru yola çıkarız ve Sana ulaşırız).” dediler.
İlyas Yorulmaz = Elçi de mü’minler de Rablerin den (peygambere) indirilene iman ettiler. Hepsi Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, elçilerine iman ettiler ve “Allah’ın elçileri arasından hiç birini, diğerinden ayrı tutmayız. İşittik, itaat ettik ve dönüş kesinlikle sana olduğu için, senin bizi bağışlamanı diliyoruz” (dediler).
Bakara / 286 - Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Diyanet İşleri = Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı sevap kendisine aittir, elde ettiği suç gene kendisine ait. Rabbimiz, bizi muaheze etme unuttuysak, yahut yanıldıysak. Rabbimiz, bize ağır yük yükleme bizden öncekilere yüklediğin gibi. Rabbimiz, yükleme gücümüzün yetmeyeceği şeyi. Bağışla bizi, yarlıga bizi, acı bize, sensin yardımcımız, artık yardım et bize inanmayanlara karşı.
Abdullah Parlıyan = “Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez. Kişinin yaptığı her iyilik kendi yararına, her kötülük de kendi zararınadır.” “Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak, bizi sorgulama.” “Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme.” “Ey Rabbimiz! Güç yetiremiyeceğimiz yükleri bize taşıtma.” “Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve bize acı. Bizim sahibimiz ve efendimiz sensin. Senden gelen gerçekleri, örtbas eden topluluklara karşı bize yardım eyle!”
Adem Uğur = Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!
Ahmed Hulusi = Allâh kimseyi kapasitesi dışındakinden mükellef tutmaz. (Yaptığı iyi işler sonucu) kazandığı da kendinedir, (zararlı işler sonucu) alacağı karşılık da kendinedir. Rabbimiz, unutursak veya hataya düşersek bizi bundan dolayı cezalandırma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklemiş olduğun ağır vecibeleri bize yükleme. Rabbimiz, takatimizin yetmeyeceği şeyleri de bize yükleme. Bizi affeyle, mağfiret eyle, rahmet et. Sen mevlâmızsın. Tüm hakikati örten seni inkâr edenlere (kâfirlere) karşı bizi zafere erdir.
Ahmet Tekin = Allah herkesi, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.Herkesin, işlediği sâlih ameller, yaptığı hayırlar, kazandığı sevaplar lehine değerlendirilecektir. İşlediği günahlar, yaptığı kötülükler de aleyhine değerlendirilecektir.'Ey Rabbimiz, unutursak veya istemeden, bilmeden hata edersek bizi sorumlu tutma, cezalandırma. Ey Rabbimiz, bize, bizden öncekileri sorumlu tuttuğun ağır ve katı hükümlere benzer, riayeti güç sınırlamalar, altından kalkılmaz ağır mükellefiyetler yükleme. Ey Rabbimiz bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükleme. Bizi sorgusuz sualsiz affet, bizi koruma kalkanına al, bağışla, bize merhamet et. Sen bizim mevlâmızsın, emrinde olduğumuz otoritesin, koruyucumuzsun. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhüdünü, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfir kavimlere, nankör toplumlara karşı bize yardım et.'
Ahmet Varol = Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez. Her canın kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği fenalıklar da kendi zararınadır. 'Ey Rabbimiz! Eğer unutur veya yanılırsak bundan dolayı bizi sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilerin üzerine yüklemiş olduğun gibi bizim üzerimize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bizi güç yetiremiyeceğimiz bir şeyle yükümlü tutma! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize rahmet et! Sen bizim mevlamızsın (yar ve yardımcımızsın) kâfirler topluluğuna karşı bize yardımcı ol!'
Ali Bulaç = Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."
Ali Fikri Yavuz = Allah bir kimseye, ancak gücü yettiği kadar teklif eder. Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine ve yaptığı fenalığın zararı da yine onadır. Rabbimiz! Eğer unuttuk, yahut kasdimiz olmıyarak hata ettikse bizi (Ondan) hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin musibetler gibi, bize, ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Güç yetiremiyeceğimiz şeyi bize yükletme, bizden çıkan günahları affet, bizi bağışla, bize merhamet buyur. Sen mevlâmız, yardımcımızsın. Artık kâfirler topluluğu üzerine bize zafer ve yardım ihsan buyur.
Ali Ünal = (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”
Bayraktar Bayraklı = Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez. Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine. Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak bizi sorgulama! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen yüce mevlamızsın, hakikatı inkâr eden topluma karşı bize yardım et![48]
Bekir Sadak = Allah kisiye ancak gucunun yetecegi kadar yukler; kazandigi iyilik lehine, ettigi kotuluk de aleyhinedir. Rabbimiz! Eger unutacak veya yanilacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz Bizden oncekilere yukledigin gibi, bize de agir yuk yukleme. Rabbimiz! Bize gucumuzun yetmeyecegi seyi tasitma, bizi affet, bizi bagisla, bize aci. Sen Mevlamizsin, kafirlere karsi bize yardim et. *
Celal Yıldırım = Allah her kişiyi ancak gücünün yeteceğiyle mükellef tutar; herkesin kazandığı (iyilik ve güzellik) kendi yararınadır; yüklendiği (kötülük ve vebal) kendi zararınadır. Ey Rabbimiz ! Unutacak ya da yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin ağır bir yükü yükleme. Ey Rabbimiz! Güç getiremiyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.. Sensin Mevlâmız (yegâne sahibimiz, koruyucumuz ve yakın dostumuz).. Artık kâfir milletlere karşı bize yardım et.
Cemal Külünkoğlu = Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden daha fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı (iyilik ve güzellik) kendi yararınadır; yüklendiği (kötülük ve vebal) kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz! Unutarak ya da yanılarak hata edersek bizi (ondan) sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri bize taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet buyur! Sen bizim dostumuz ve yardımcımızsın; inkârcı topluluğuna karşı bize yardım et!”
Diyanet İşleri (eski) = Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen Mevlamızsın, kafirlere karşı bize yardım et.
Diyanet Vakfi = Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!
Edip Yüksel = ALLAH kişiye ancak kapasitesi kadar yükler. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kazandığı kötülükse kendi zararınadır. 'Rabbimiz, unutur yahut yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır sorumluluk yükleme! Rabbimiz, gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize yükletme! Bizi hoşgör, bizi bağışla ve bize acı! Sensin bizim mevlamız (efendimiz ve egemenimiz). İnkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et!
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah kimseye vüs'unden öte teklif yapmaz, herkesin kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir, ya rabbena! eğer unuttuk veya kasdımız bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme, ya rabbena! hem de bize takatımız olmayanı yükletme, ve bizden günahlarımız afiv buyur ve bizlere mağfiretini reva, rahmetini atâ kıl, sensin mevlâmız, bizi mansur buyur artık seni tanımıyanlara karşı, kahrolsun kâfirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah, kimseye gücünün ötesinde bir teklifte bulunmaz. Herkesin kazandığı yararına, yüklendiği günahı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unutarak veya yanılarak yaptıksa, bizi sorgulama! Ey Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz bize gücümüzün yetmediğini yükletme, günahlarımızı affet, bizleri bağışla ve bize acı! Sensin mevlamız! Bizi, Seni tanımayanlara karşı yardımınla zafere eriştir, kahrolsun kafirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize.
Gültekin Onan = Tanrı hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge. Sen bizim mevlamızsın. Kafirler kavmine karşı bize yardım et."
Harun Yıldırım = Allah, hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Kazandığı kendine, işlediği de aleyhinedir. “Rabbimiz, unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Rabbimiz, gücümüzün yetmeyeceği şeyi bize taşıtma! Bizden affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlamızsın, kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!..”
Hasan Basri Çantay = Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi fâidesine, yapdığı (Şer) kendi zararınadır. «Ey Rabbimiz, unutduk, yahud yanıldıysak bizi tutub sorguya çekme. Ey Rabbimiz, bizden evvelki (ümmet) lere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, taakat getiremeyeceğimizi bize taşıtma. Bizden (saadır olan günahları) sil, bağışla, bizi yarlığa, bizi esirge. Sen mevlâmızsın bizim. Artık kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et».
Hayrat Neşriyat = Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz. Kazandığı (iyilik)kendi lehine, işlediği (kötülük) de kendi aleyhinedir. (Ey mü’minler! Şöyle duâ ediniz:)'Rabbimiz! Eğer unutursak veya hatâ edersek, bizi mes’ûl tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere onu yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Kendisine(dayanabilmek için) takatimiz olmayan şeyi de bize yükleme! Hem bizi affeyle! Ve bizi bağışla! Hem bize merhamet buyur! Sen bizim Mevlâmızsın; artık kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!'
İbni Kesir = Allah, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı lehine, yüklendiği aleyhinedir. Ey Rabbımız, unuttuk veya yanıldıysak sorumlu tutma bizi. Ey Rabbımız, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbımız, bize gücümüzün yetmeyeceğini yükleme. Affet bizi, bağışla bizi. Sen Mevlamızsın. Kafirler güruhuna karşı yardım et bize.
Kadri Çelik = Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere (günahları sebebiyle ağır sorumluluklar) yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediğini yükleme, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen mevlamızsın, kâfirlere karşı bize yardım et.
Muhammed Esed = "Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez: Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine." "Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak bizi sorgulama!" "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!" "Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve rahmetini yağdır üstümüze! Sen Yüce Mevlamızsın, hakikati inkar eden topluma karşı bize yardım et!"
Mustafa İslamoğlu = Allah hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim Mevla'mızsın; Kafirler güruhuna karşı Sen bize yardım et!
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ bir kimseye takatından başkasını teklif buyurmaz. Herkesin kesbettiği kendi lehinedir. Ve iktisab eylediği de kendi aleyhinedir. «Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk ise veya hata ettik ise bizi muaheze buyurma. Ey Rabbimiz! Ve bize, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim için kendisine takat bulunmayan bir şey de yükleme. Ve bizden af buyur ve bizim için mağfiret buyur ve bizlere merhamet kıl, Sen bizim mevlâmızsın. Artık kâfirler olan kavim üzerine bizlere nusret ver.»
Ömer Öngüt = Allah hiç kimseyi gücünün yetmeyeceği bir yük ile mükellef kılmaz. Kazandığı iyilik kendi faydasına, yaptığı kötülük de kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi hesaba çekme! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”
Şaban Piriş = Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. (Herkesin) kazandığı (iyilik) lehine ve işlediği (kötülük) ise aleyhinedir! -Rabbimiz, eğer unuttuk veya hata yaptıysak, bizi hesaba çekme, Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir görev yükleme. Rabbimiz, gücümüzün yetmeyeceğini bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bizim mevlâmızsın. Kafir topluma karşı bize yardım et.
Sadık Türkmen = Allah bir kimseyi, ancak gücünün yettiği şeyden sorumlu tutar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (ŞÖYLE diyerek dua ediniz): “EY RABBİMİZ! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! EY RABBİMİZ! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey RABBİMİZ! Bizi gücümüzün yetmediği şeylerden sorumlu tutma! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! SEN bizim Mevlâmızsın. Ayetlerini çarpıtan/örten insanlara karşı bize yardım et.”
Seyyid Kutub = Allah hiç kimseye kapasitesini aşacak bir yükümlülük yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına ve işlediği kötülük de kendi zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unutacak ya da yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklemiş olduğun gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma, bizi affet, günahlarımızı bağışla, bize merhamet eyle, sen mevlamızsın bizim. Kâfirlere karşı yardım et bize.
Suat Yıldırım = Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!
Süleyman Ateş = Allâh, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. "Rabbimiz, unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlâmız(sâhibimiz, efendimiz)sin! kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!"
Tefhim-ul Kuran = Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı lehine, kazandırdıkları da aleyhinedir. «Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.»
Ümit Şimşek = Allah kimseyi gücünden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı hayır kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir. Ey Rabbimiz! Unutur yahut hatâ edersek bizi cezalandırma. Ey Rabbimiz! Bize, daha öncekilere yüklediğin gibi ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeylerle bizi yükümlü tutma. Günahlarımızı affet. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Bizim dostumuz ve yardımcımız Sensin; kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. Her benliğin yaptığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir/kişinin hem kendisi hem başkaları için kazandığı onun lehine, yalnız kendi nefsi için kazandığı onun aleyhinedir/kişinin kendi emeği ile kazandığı lehine, başkalarının sırtından kazandığı aleyhinedir. "Ey Rabb'imiz! Unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme. Ey Rabb'imiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabb'imiz! Bize, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri de yükleme. Affet bizi, bağışla bizi, acı bize. Sen bizim Mevlâ'mızsın. Küfre sapanlar topluluğuna karşı yardım et bize!"
İskender Ali Mihr = Allah kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.
İlyas Yorulmaz = Allah, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. O halde kişinin kazandığı kendi lehine, kaybettiği kendi aleyhinedir. “Rabbimiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutup yargılama, Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme, bize kaldıramayacağımız sorumluluklar taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Zira sığınacağımız (Mevla) yegâne kapı sensin, gerçeği inkâr edenlere karşı bize yardım et. ”
Bakara Suresi Sesli Meali
2-BAKARA:
"
" Bulunduğu altı sûrenin hepsinde birer âyettir. "
" da bir âyettir.
Fakat
"" bir âyet sayılmıyor. " " da bulunduğu beş sûrenin hiç
birinde âyet değildir. ""
iki sûrede de birer âyettir. "" âyet değildir. Fakat ""
birer âyet, "" de hepsinde birer âyet, "" iki âyet, "
" bir âyettir. "" birer âyet değildirler. Ve bu saydıklarımız
Kûfeli âlimlerin rivayetidir. Basralı âlimler yirmi dokuz sûrede bulunan bu
mukattaattan (Kur'ân-ı Kerim'de sûre başlarında bulunup isimleri ile okunan
harfler) hiç birini bir âyet olarak saymamışlardır. Âyet meselesi kıyasî (genel
kaideye tabi olan) değil, tevkifî (vahye tabi) bir ilim olduğundan, bu görüş
ayrılığı kırâet şekilleri gibidir. Ve bu şekilde el-Bakara sûresinin ihtilaf
edilen âyetlerinden birincisi " " dir.
Yazılışta
bir kelime gibi yazıldığı halde okunuşta birer birer söyleme şekli ile elif
lâm mîm diye üç kelime olarak okunuyor. Bu üç kelime mânâlı birer isimdirler.
Delalet ettikleri mânâları da müsemmaları (adlanmış) olan basit harflerdir.
Bu harfler, kelimelerin maddesi olan ve hurûf-i mucem (noktalı harfler), hurûf-i
mebâmî (sözün esasını teşkil eden harfler) ve hecâ harfleri diye adlandırılan
tek seslerdir ki " " gibi nakışlar bunların hat (yazı) denilen alâmetleridir.
O isimler, aslında bu seslerin olduğu halde, bu nakışlara da denilir. Her
isim, başındaki ilk sesin veya nakşın adı, her nakış da bizzat o seslerin
bir çeşit resmidir. Arapça'da gerçek mahrec (harfin çıkış yerin)e dayalı esas
olarak yirmi sekiz harf ve bunların yirmi sekiz de ismi ve basit nakşı vardır.
Bunlardan başka bir de mukadder mahrece dayalı olup bizzat okunamayan tebaî
(diğer harflere uyan) bir harf daha vardır ki buna da Lâm elif denilir. Ve
çoğunlukla elif ismi buna verildiğinden diğerine hemze denilir. Lâm elif uymakla
okunan bir med (uzatma) harfidir. Kendinden önceki harfin üç harekesine uymasından
dolayı üç durumu bulunduğundan med harfleri "vav, ya, elif" müstear
(eğreti) isimleri ile üç olarak gösterilir. Bundan dolayı esas ve tabi olmakla
harflerin adlandırılanları, gerçekten yirmi dokuz ve hükmen otuz bir olarak
itibar edilir. Yirmi dokuzuncusu ancak terkipte okunabildiğinden "lâm
elif" ile gösterilir ki otuz bir sayısını da gösterir.
Harflerin
bu tek başına olma ve basitlik durumları, elif, bâ tâ... diye bir bir sayılarak
anlatılır ve diye kesik kesik olarak yazılır. Bunun
ismi elifba'dır. Aksine kelimelerde olduğu gibi terkip durumları anlatılacağı
zaman da "" şeklinde yazılır ve kendi basit sesleri ile okunur.
Halbuki
ebced gibi yazıldığı halde elifba gibi okunur.Demek ki ikisinin de değerini
birleştirerek hece harflerinin daha mükemmel bir adı gibidir. Okunuşuna göre
mânâsı apaçıktır. Fakat yazılışına göre "ebced" gibi mânâsız ve
anlamsız bir kelime görünür. Gerçi yazılış, elifba gibi okunmayıp, ebced gibi
okunsa idi v.s.. muhtemel şekilleri ile anlamlı bir kelime meydana getirecekti.
Fakat böyle yazıldığı halde elifba gibi okunması, bundan bir anlam çıkarmayı
zorlaştırmaktadır. Bu iki değerin böyle birleşmesinden bir bakışta anlaşılır
ki, burada biri görünen, biri gizli iki anlam düşünülmüştür. Acaba asıl istenen
hangisidir? İşte büyük tefsirciler bu iki görüş açısından hareket ederek bir
kısmı sûrelerin başında bulunan ve kesik kesik okunan harflerin kasdedilen
mânâsının belli olabileceğini, bir kısmı da olamıyacağını söylemişlerdir.
Mânâsının
belli olduğu veya belli olmasının mümkün olduğu görüşünde olanlar başlıca
iki grup teşkil ediyorlar.
1.
Bu isimlerin mânâları bellidir. Bunları konuşmanın başında birer birer söylemekten
maksat, bütün elifba harflerini elifba veya ebced itibarlarıyla seçmek ve
bunlardan oluşan kelimelere ve söze dikkat çekmektir ki bu seçme ve uyarmadan
sonra işte kitap demek dilin esas maddesini göstererek bir meydan okumayı
ilan etmek ve Kur'ân'ın i'cazına işaret etmek olduğunu açıklamışlardır. Ve
bu gruptaki âlimlerin çoğu, bu üç harfin toplamı bu sûreye veya Kur'ân'a bir
isim olmasını da tercih etmişlerdir.
2.
Kasdedilen mânâsının üç kelimede değil, müsemmalarında yani terkip itibarında
ve başka bir ifade ile yazı itibarında aranmak lazım geleceğini ve bunların
işaret ettikleri bir mânâ bulunduğunu ve Arap dilinde bunun benzerleri bulunabildiğini
söyleyenler vardır. Bu da başlıca iki esasta özetlenir:
Birincisi:
Kısa kesmek ve kısaltma yoludur ki şairin "O kadına dur dedim. O dedi
ki kaaf" mısraında olduğu gibi (vekaftü = durdum) kelimesinden kaaf harfiyle
yetinmesi; yazıdaki örneği de mesela "Ahmed" yerinde bir "
" (elif) yazılması bu türdendir. Ve bu şekilde elifba harflerinin her
biri başından, sonundan ve ortasından bir veya birkaç isme sembol olabilir.
Gerçekten biraraya getirildiği zaman "er-Rahmân" isminin meydana
geldiği görülüyor. Diğerlerinde halledilememekle beraber böyle Allah'ın isimlerine
veya diğer şeylere tahlilî (çözümsel) veya terkibî (bileşimli) semboller mümkün
bulunuyor.
İkincisi:
Ebcedin hesap yolu ve şifre usulüdür.
3.
Dış ve iç iki kıymetin ikisini de düşünmek lazımdır. Ve kasdedilen mânâyı
aramak için bu yolların, bu mânâların hepsini birleştirmek; akıl yolu ve doğal
ihtimalleri ile daha ileri gitmek gerekir. Bunda ise, müteşabih (birbirine
benzeyen) mânâlar olur. Maksadı belirlemek mümkün olamaz.
Sanki
el-ma'lûmü'l-mechûl (bilinmeyen bilinen) terkibi gibi bir anlam ifade eder.
Ve bu mânâ, hakikat ve Allah'ın isimlerine kadar gider. Ve bu tefsirin özeti
"Allah daha iyi bilendir." mânâsı ile biter ki, bu da bize insan
ilminin başında daima mahiyetine erilmez bir başlangıcın varlığını öğretir.
Gerçekten
hem dirayet açısından ve hem rivayet açısından bu görüş açılarının hiç birini
feda etmeye imkan yoktur. Çünkü sûrelerin başındaki mukattaa harflerin okunuşu
ve genel durumlarındaki ilişkiler, ilk görüş açısı hakkında pek büyük bir
karine teşkil etmektedir. Elifba gibi okunan, sûrelerin başındaki mukattaa
harfleri, ilk önce elifba harflerinin yirmi dokuz sayısına eşit olarak yirmi
dokuz sûrede bulunur. İkinci olarak yirmi sekiz ismin tam yarısı bulunan on
dört harf ismi seçilmiş ve o şekilde seçilmiş ki, bu yarım, bütün harflerin
sıfat itibariyle çeşitli taksimlerindeki kısım ve çeşitlerinden her birinin
yarısını ve en önemlilerinden bazılarını ihtiva ettiğinden; zikredilmeyen
diğer yarısı, tam ve eksiksiz olarak temsil edilerek harflerin hepsini esas
lehçesi ile, tecvidi ile göstermiş bulunuyor ki, Kâdî Beydâvî tefsirinde de
açıklanmış olan bu kullanımların etraflıca anlatılmasından vazgeçiyoruz.
Üçüncü
olarak; alınan bu harfler, tek ve birleşik olarak sûrelere öyle dağıtılmış
ki, bunda dilin Sarf ve Nahiv itibarı ile esas bölünüşlerine büyük bir ilgisi
vardır.
Kelimenin
üç kısmı, birliden beşliye kadar kelimelerin esas yapıları, mücerred (yalın)
ve mezide (artırılmış) bölünmesi, artırılmış kipinin yedi harfi geçemiyeceği,
dörtlü ve beşlide asıl ve mülhak (katma)a bölünmesi ve daha bazı tâli çeşitleri
bunlardan okunabilir. Arapların şiir ve belağatı pek yüksek bir derecede bulunmasına
rağmen dilin tecvid, iştikak (türeme), sarf (sentaks), nahiv ve diğerleri
gibi ilimleri henüz meydana gelmemiş ve okuyup yazanlarda bile dil ile ilgili
kuralların nazariyatıyla ilgili bilgiler yerleşmemiş bulunduğu bir zamanda
okumayazma bilmeyen bir peygamberin tebliği ile ilmî inceliklere ait sunulan
ve daha sonra dil kurallarının tesbiti esnasında büyük bir rehber olduğu da
kaydedilmeğe değer bulunan ve çeşitli şekilleri ile i'câzın sırrını içine
alan bu kadar güzel tasarrufların delalet ve iradeden uzak sanılması nasıl
kabul edilebilir? Aynı zamanda şu da inkâr edilemez ki, bu kadar yüksek bir
delalet ve iradenin dış görünüşünden başka hedefi yoktur demek de aynı karinelerle
uzlaştırılamadığı gibi, bunlardaki delalet yönlerinden bir çoğunu ihmal etmek
demektir. Bundan dolayı esas kasdedilen mânâ, açık ve gizli elifba ve ebced
görüş açılarının toplamındadır. Lafzî delaletinden, aklî delalete ve oradan
tabiî ve zevkî delalete geçerek varlık zamanlarının hepsini gözden geçirerek
ve hiç birinde durmayıp varlığın esasının yaratma sırrına, ilk başlangıç noktasına
kadar gitmek ve bu şekilde metafiziği (fizikötesini), gayb alemini bir anda
tetkik edip ilim içinde cahillik ve acizliği itiraf ettikten sonra tam iman
ile ilâhî irşadı beklemek; işte müteşabihler denilen sûrelerin başındaki mukattaat
harfleriyle hitabın faydası, din bilgisi çok geniş olan âlimlerin imtihanı
olan bu sonsuz mânâda meydana çıkıp görünüyor.
İnsanlığın
gerçeği, idrak ve anladığını tebliğ etmektedir ki biz buna mantık ve dil diyoruz.
İdrak bizzat mânâlarla, anladığını bildirmek de kelimeler ile, kelimeler ise
sesler ile meydana gelir. Demek ki sesler, kelimeler ve mânâlar dilin esaslarıdır.
Yazmak ise dilin dili demektir. Ve bu sebeple dil ve yazı insanlıkta ilmî
ve pratik ilerlemelerin esas dayanağıdır. Ve herkes bilir ki elifba harfleri
denilen tek ve basit seslere bütün dillerin maddesi, bunların hat şekilleri
de yazının hakiki, sağlam temelidir. Bunun için bir dilin elifbası ne kadar
sağlam ve düzenli, telaffuzu ve lehçesi ne kadar açık ve ince, çekim ve birleşme
kuralları ne kadar sağlam ve ilmî, delalet yönleri ve anlatımı ne kadar geniş,
derin ve tabiî, imlâsı da ne kadar sabit ve düzgün ise, o dil o ölçüde yüksek
ve o ölçüde olgundur. Bundan dolayı ta başlangıcında okuma ve yazmaya teşvik
emri ile inmeye başlayan yüce Kur'ân'ın, Fâtiha ile duyguları uyandırdıktan
sonra dilin maddesi olan elifba harflerinden başlaması ve başlarken İslâm
dinine gelinceye kadar İslâm'dan önceki dinlerin sonuncusu olan Hıristiyanlığın
üçlü ilah sapıklığını parçalarcasına gerçek bir Allah'tan ve itibarî bir olan
ikiyi, başka bir deyişle Allah'ın varlığından ruh ve cisim ikiliğini bir bakışta
fark ettiren yazılış şekli ile Allah ve kâinat ilgisini açıktan ilham etmesi
ve bundan başka Yahudiliğin ismi söylenmez diye tanıdığı en büyük mabudun
ism-i a'zamına da işaret etmiş olması ve daha söylerken kalbin en derin kısmından
dudağın ucuna kadar bütün harflerin tüm mahreçlerine uygun üç mahreçten özel
tertib ile çıkarak insana kendini tarttırıp tanıtacak olan "elif, lâm,
mim" harflerini düşündüre düşündüre okutması ve bu arada Ruvâkiye felsefecilerinin
elifba delili olarak ifade edilen Allah'ı isbatlama deliline de işaret etmiş
bulunması ve bu delalât (kılavuzluklar) ve imalardan sonra da insanın akıl
ve fikrini; dil sırrı içinde seslerden kelimelere, kelimelerden mânâlara,
mânâlardan eşyaya, eşyadan yaratma sırrına ve varlığın başlangıcına ve Allah'ın
ilmine kadar götürmesi, bu yüce kitabın başlangıçtan sonuca kadar insanlığa
yol göstermeyi üzerine aldığını büyük bir belağatle ifade etmektedir.
Ey
düşünür! sembolüne bak ve harflerin çıkış yerlerine riayet ederek elif lâm
mim diye oku, okurken kendini bir tart, ruhundan bedenine, içinden dışına,
göğsünden dudaklarına doğru yokken var olarak çıkıp gelen o sesleri de iyice
bir dinle, bu sırada bir elifba, ebced okurcasına bütün elifba harflerini
şekilleriyle hayalinden geçir ve düşün. Aslında hiçbir mânâsı olmayan bu tek
ve basit seslerden, sayılmayacak kadar mânâyı taşıyan kelimelerin ve bu kelimelerden
sözlerin ve bu sözlerden kâinatı anlatan yüce kitapların meydana gelme şekillerinde
nasıl bir kudret ve nasıl bir yaratılış sırrı gizli olduğunu düşün. O zaman
anlarsın ki kâinatta her mânâ, her feyiz (nimet), her ilerleme, her olgunluk,
her ümit bir sosyal düzene, hem de layık olduğu konumu ile bir sosyal düzene
borçludur. Kendi kendine hiçbir mânâsı, hiçbir kuvveti, hiçbir belirtisi olmayan
basit maddelerin tek tek parçaları, layık oldukları bir sosyal düzeni buldukları
zaman onlardan kimyalar, hikmetler, şekiller, hayatlar fışkırarak şu gözümüzün
önündeki görülen kâinat meydana geliyor.
Aynı
şekilde kendi kendine hiçbir mânâsı, hiçbir kuvveti görünmeyen insan fertleri
de, yerli yerinde mükemmel bir sosyal düzeni elde ettikleri zaman, onlardan
dünyaları büyüleyen sosyal kurullar, milletler ve devletler meydana gelir.
Taş ve ağaç kovuğundan çıkamayan o kişiler yer küresinin bir ucundan diğer
ucuna gidip gelmekle kalmayıp göklerde bile fetihler yaparak ve kâinata hak
ve adalet saçarak mutluluğa gark olurlar. İşte elifbanın o basit ve mânâsız
harflerine, o sonsuz mânâları feyizlendiren düzen ve sosyal konum, sana kâinatın
yaratılış sırrını baştan mütalaa ettirecek bir hidayet anahtarıdır. Düşün
ve düşün bu basit şeyler nereden geldi ve bunlara o sosyal düzeni kim ve nasıl
verdi? Sen seslerden kelimeyi, kelimelerden mânâları, mânâlardan eşyayı okuyup
görebiliyorsan böyle yokluğun var, anlamsızın anlamlı olabilmesi, ayrı ve
dağınık şeylerin birleşip bir bütün meydana getirebilmeleri, bütün bunlar
üzerinde ezelden ebede kadar hakim ve her şeyi kuşatan bir kudret-i vahdaniyenin
delili ve tanığı olduğunda tereddüd edebilir misin? Hayır edemezsin ve etmek
için kendinde hiçbir hak göremezsin. O halde sen başka şeye bakmamalısın.
O cömertlik kaynağından kendin için de sağlam ve doğru bir sosyal düzen aramalısın.
İçin ve dışınla ona teslim olmalısın ki, istediğin hidayet ve mutluluğu bulasın.
Düşün yalnız o düzeni ve o düzenin olaylarının hareketini düşün ve bütün bunları,
herşeyi kuşatan o tek Allah'ın cömertlik kaynağına ermek için düşün. Fakat
sakın onun hakikatına (mahiyetine) ereceğim, onu ve onun ilim ve kudretini
kuşatacağım diye uğraşma. O noktaya geldiğin zaman acizlik ve bilgisizliğini
itiraf et. İtiraf
et de "" oku, "Allah daha iyi bilir." de. "Seni,
sana yakışır bir şekilde tanıyamadık." diye ona yalvar. O zaman sende
ne şüphe kalır, ne sıkıntı ne buhran (ruhî bunalım) kalır, ne kuşku.
Bu
açıklamalardan sonra anlaşılır ki bu konuda Abdullah b. Abbas Hazretlerinden
rivayet edilen haberler içinde " " Elif lâm mîm. Ben Allah'ım, bilirim."
demektir şeklindeki te'vil (yorum) veya tefsir, yalnız sembolik mânâ olarak
değil, aynı zamanda hitabın faydasının özeti olmak itibariyle de ne güzeldir.
Şu kadar ki bu mânâ başlangıcında değil, düşüncenin sonunda verilmelidir.
"Her
kitapta Allah'ın bir sırrı vardır. Kur'ân'daki sırrı da sûrelerin başıdır."
meâlinde Hazreti Ebu Bekir'den rivayet edilen ve "Her kitabın bir özeti
vardır. Bu kitabın özeti de hecâ harfleridir." diye Hazreti Ali'den rivayet
edilen ünlü açıklaması da meâl bakımından öbüründen başka değildir. Hatta
Hazreti Ali'den rivayet edilen " Allah'ın isimlerindendir." sözü
de bu cümlelerden ayrı bir mânâ değildir. Ve hepsini kapsadığı için sûrelerin
başındaki mukattaa harfleri müteşâbihattandır.
Müteşabihat
denildiği zaman mânâsız tam bir kapalılık iddia edildiğini zannetmek büyük
bir yanlış meydana getirir. Müteşâbihler mânâsız ve boş söz değil, mânâlarının
çokluğundan dolayı belirli bir maksat tayini mümkün görünmeyen ve daha doğrusu
ifade ettiği kapsamlı hakikatleri insan zihninin yüklenemeyeceğinden dolayı
kapalı görünen bir anlatıştır. Bu öyle bir beyandır ki, hakikat, mecaz, sarih,
kinaye, temsil, tahkik, zahir, hafî gibi beyanın bütün şekillerini içine alır.
Bunun için yukarda buna "el-ma'lûmü'l-mechûl = bilinmeyen bilinen"
tabirini arzetmiştik. Zaten sözde kapalılık, yerine göre en büyük belağat
şekillerinden birini meydana getirir. Her şahıs her mânâya muhatap olamıyacağı
gibi, Allah'ın bütün ilminin anlatma ve bildirmesine umumiyetle insanlığın
kudreti de dayanamaz. Peygamberlerin
ilimleri bile Allah'ın ilmine eşit olamaz. "Rabbim, ilmimi artır de."
(Tâhâ, 20/114). Bu gerçek de fasl-ı hitap (güzel konuşma) olarak ancak gibi
bir ifade ile anlatılabilir. En bilgili insanların bilmedikleri ve bilemeyecekleri
neler vardır? Bilginler
derler ki ilmin başı hayrettir. Bu itibarla da Kur'ân'ın başında irşad ve
hidayetin başlangıcında böyle hayret veren bir tebliğin yeterli bir büyüleyici
gücü vardır.
Kur'ân
âyetleri başlangıçta indikçe Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bunları
insanlara okur, tebliğ ederdi. Fakat buna karşı koymaktan aciz kalan kâfirler
"Sakın bu Kur'ân'ı dinlemeyiniz, okundukça onun hakkında gürültü ediniz.
Belki böylece ona galip gelirsiniz." (Fussilet , 41/26) derlerdi ki hala
etkili ve ciddi sözler karşısında böyle yapmak kâfirlerin huyudur. Razî ve
diğer tefsircilerin tefsirlerinde İbnü Revme ve Kutrub'dan rivayet olunduğuna
göre sûrelerin başında bulunan mukattaa harfleri indikten sonra okunduğu zaman
dikkat ve şaşkınlıklarını celbettiğinden o kâfirler de dinlemeye meyletmekten
kurtulamamışlar ve gürültüden vazgeçerek Kur'ân'dan faydalanmışlardır ki,
bu kıssanın, bunların özellikle bir nüzul sebebi olarak kaydedilmesi gerekir.
Başta
hayreti celbetmek önemli fayda sağlayacağı için Fâtiha'nın başında bulunması
gerekmez miydi? diye bir soru akla gelir. Fakat şunu bilmek gerekir ki, ilk
anlayış, hayretten önce gelir. Ve Kur'ân'ın gayesi de ilk önce ve bizzat ilim
ve hidayete yöneliktir. Fâtiha " " ile başlasaydı bu iki önemli
gaye elden kaçırılırdı. Ve hatta Fâtiha'daki açıklığı ile tevhid başlangıcı
üzerinde anlaşma ve sözleşme yapılmadan önce bu şekil, faydalı olmaktan çok
zararlı olurdu.
Bu
nakledilenlerle beraber sûre başlarındaki bu mukattaa harflerinin bulundukları
sûreye de bir isim gibi delalet etmelerine hiçbir engelin düşünülmemesi gerekir.
Nitekim " "ın muhkem mânâsı sûrenin de ismi olmasına engel olmamıştır.
İ'RAB:
"Elif lâm mîm" isimleri, önce dış görünüşleri ile harfleri birer
birer söyleme yerinde bulunduklarından i'râbları yoktur. Çünkü birer birer
sayılan kelimeler, başlangıç cümlesi gibi i'râbsızdır. Bununla beraber aralarında
mübteda haber olmaları düşünüldüğü gibi, tamamı bir isim veya isim yerinde
düşünülerek, "bu elif lâm mîmdir" meâlinde, hazfedilmiş bir mübtedanın
haberi veya oku, dinle, belle, yahut yemin ederim gibi hazfedilen bir fiilin
sarih veya gayr-i sarih mef'ûli bih olmak ve nihayet tamamı mübteda ve cümlesi
haber yapılması da düşünülebilir. Bu arada nasb i'râbı bu harflere dikkati
çekmek açısından daha beliğdir. Ve bunda yemin mânâsını göz önünde bulundurmak
daha kuvvetlidir. Şu kadar ki bunu hepsinde genelleştirme taraftarı değiliz.
Bu açıklamadan sonra özellikle şu hususa dikkat çekmek isteriz:
"Elif
lâm mîm" isimlerinin müsemmaları olan hecâ harflerinin seslerine delalet
ettiğinden, lügat açısından şüphe edilecek bir taraf yoktur. Fakat bu sesler,
mutlak sesler midir? Yoksa bir ahdi ve bir özelliği içeren belirli sesler
midir? Bunu düşünmek gerekir. Bu nazmın güzelliği, başlangıçta bir gariplikle
tecelli ederken, bu seslerde bir yemin, bir özellik hissetmemek de mümkün
olmuyor. İlk önce elif lâm, harf-i tarif mânâsını anlatmaktan hâlî kalmaz.
İkinci
olarak mim de Arap dilinin bazı lehçesinde lâm yerine belirtme edatıdır. "Yolculukta
oruç tutmak sevap mıdır?" sorusuna karşı "Yolculukta oruç tutmak
sevap değildir." hadisinin demek olduğu bellidir. Bundan dolayı bu seslerin
genel olarak hecâ harfleri sesleri değil, güzel bir gariplik içinde, özel
bir şekilde bilinen ve belli olan birtakım sesler olması hemen akla gelir.
Ve
bunları belirlemenin karinesi de vardır. " "den tâ nidasına kadar
bu sûrenin başındaki hitabın ilk önce ve bizzat Resulullah'a yönelik olması
ve bir de vahyin inme şekli ile ilgili hadisler göz önünde bulundurulunca
diyebileceğiz ki, bu sesler Kur'ân inerken Hazreti Muhammed'in kulağında bir
özellik ile çınlayan, şekillerini ve mânâlarını Hazreti Muhammed'in kalbinde
yerleştiren ve tesbit eden vahiy sesleridir. Harfler ve kelimelerin alışılmış
olan ortaya çıkma şekillerinden büsbütün başka bir olağanüstü özellik ile
tecelli eden o ilâhî sesler, yalnız Resulullah'ın duyması ve hissetmesi olduğundan,
hissedilenin durumları ve ayrıntıları da ancak onun tarafından bilinir. "
" Kur'ân nazmını Hazreti Muhammed'in kalbine indiren o olağanüstü seslerin,
yalnız Peygamber tarafından belli olan ayırıcı vasıflarını bildiren cins isimleri
demek olur. Ve bundan dolayı Kur'ân'ın veya sûrenin bir ismi olması rivayeti,
bu görüş açısından çok faydalı ve uygundur. O halde mânâyı dinleyelim:
2-"
"Allah daha iyi bilir ey Muhammed! "Elif lâm mîm" denilince
senin derhal anlıyacağın o olağanüstü sesler, zaman zaman çan sesi gibi o
"lâm" "mîm" ğunneleri ile kulaklarında çınlayan vahiy
sesleri, belirmeleri insanlar arasında ancak sende görünmeye başlayan ve fakat
diğer insanlarca da elifba ve ebced gibi cinsleri ile düşünülebilen o harfler
ve kelimeler ve onların mânâları, özetle o isim veya isimler yok mu? "
" işte o sesler ve o seslere verilen güzel düzen ile sana ve senin kalbine
Allah tarafından indirilmekte olan o " " o mucizeli nazım ve mânâ
yani o Kur'ân'dır ancak tam kitap, yegâne kitap denilmesine layık olan o hak
ve hükümlerin kesin delili, yahut "Doğrusu Biz sana, sorumluluğu ağır
bir söz vahyedeceğiz." (Müzzemmil, 73/5) âyeti ile vaad edilen o ağır
ve büyük Allah kelâmı ki, ondan sonra "el-Kitâb" denilince Allah'ın
yalnız bu kitabı anlaşılacak ve bunun yanında diğerlerine kitap denilmesi
caiz olmayacaktır. Bunun içindir ki müslümanlar arasında kitap denilince ancak
Kur'ân anlaşılır. Hatta Peygamberin hadislerine bile kitap denilmez de sünnet
denilir. Şu halde burada kitabın tanıtılması şu olur: Peygamberimiz Muhammed
Mustafa (s.a.v.) Efendimize indirilmiş olup her bir sûresi i'câz ifade eden
ve ondan bize tevatür yoluyla nakledilmiş ve o şekilde mushaflarda yazılı
bulunan beliğ (düzgün ve sanatlı) nazım ki hem tamamına, hem bir kısmına denilir.
Yani bütünü ve hepsi arasında ortaktır. Şeriata göre bu şekilde tarif edilmiş
olan kitap, asıl lügatte ve (ketb ve kitâbet) gibi bir ekleme ve toplama mânâsını
kapsamış olarak, harfleri birbirine eklemek yani yazmak mânâsına masdar iken
örfte mektup (yazılmış) mânâsına isim olmuştur. Kitabet (yazmak) ve kitap
aslında yazıya ait nazımdadır. Bununla
beraber ibare dediğimiz lafza ait nazma da denilir. Birincisinde kitap, bir
yere yazılmış olan yazının tamamı; ikincide ise yazılan yazı ile anlatılan
ibare (metin) demektir. "Falan kitap benim kütüphanemde var." dediğimiz
zaman birincisini, "Falan kitap ezberimdedir." dediğimiz zaman da
ikinciyi söylemiş oluruz. Şüphe yok ki bunların hepsinin altında mânâya delalet
önemlidir. Ve her kitaptan kasd edilen o mânânın anlaşılmasıdır. Fakat sadece
mânâya -kelâm (söz) denilebilirse de- kitap denilmesi herkesçe bilinmiyor.
Kitabın
mahiyeti, o mânâya delalet eden nazım ve nihayet nazım ve mânânın toplamıdır.
Bundan dolayı bu indirilmiş kelâma kırâet açısından Kur'ân, tasarıda veya
gerçekte yazılması açısından kitap denildiği zaman, nazm ve mânâ beraber kasdedilmek
ve daha doğrusu mânâya delalet eden sözlü veya hatla ilgili nazmı tasarlamak
zorunlu bulunduğundan, yalnız mânâya Kur'ân veya kitap denilemeyeceği kolaylıkla
anlaşılır. Çünkü
mânâ ne okunur, ne yazılır. Okunan
sözlü nazm, yazılan da hatla ilgili nazmdır. Sırf mefhum olan mânâ ile zihinde
kasdolunan lafızların şekillerini, kelam-ı nefsîyi (içte bulunan sözü) birbirinden
ayıramayanlar, kitabı sadece mânâdan ibaret imiş gibi sanabilirler. Fakat
mesele ilim ve fen ve özellikle psikoloji gözüyle etraflıca incelendiği zaman
mükemmel, güzel, sağlam denilebilen fikir ve mânâların, lafız şekilleri ile
öyle derin bir kenetlenmesi ve bağlanması görülür ki, dil dediğimiz o lafzî
şekilleri alıverecek olursanız fikirde, mânâda hiçbir sağlamlık ve mükemmellik
bulamazsınız. O yüksek mânâ ve fikirlerden bir iz göremezsiniz. Yani nazm,
yalnız başkasına değil, düşünürün kendi kendisine bile mânâyı anlatma ve birbirinden
ayırmada önemli bir vasıtadır. Zaten böyle olmasa idi dil ve yazının düşünce
ile ilgili manevi ilerlemelerde büyük bir önemi kalmazdı. Bunun için lafza
ve hatta (yazıya) ait nazm, ikisi birden kaldırılmak suretiyle yalnız mânâdan
ibaret bir kitap, bir Kur'ân tasarlamak mümkün değildir. Yine bunun içindir
ki yüce Allah, meleklere karşı dem'e verdiği ayrıcalığı, sade mânâları öğretmek
ile değil, belki isimleri öğretmek ile vermiştir. Peygamberimize indirilmiş
olan da Kur'ân'ın yalnız mânâsı değil, hem nazmı (lafzı) ve hem mânâsıdır.
Bunda
şüphe etmemeli ve asla kötü zanna düşmemelidir. Çünkü bu dir. Aslında her
türlü şüpheden uzak ve her töhmetten uzak kılınmıştır. Kitaplar içinde hak
"kendisinde şüphe olmayan" Allah'ın kitabı olduğu bunun kadar kesinlik
ve şüphesizlik ile bilinen ve doğru yolu bunun kadar gösteren hiçbir kitap
yoktur. Bunun ne vahyinin niteliği ve inmesinde bir şüphe, ne de tebliğinde
bir töhmet vardır. Ey
yüce Peygamber! Hira mağarasından beri Rûh-i emîn Cebrailin getirmekte olduğu
o vahiy seslerini sen tam müşahede ile dinleyip biliyorsun, senin doğruluğun
ve güvenilirliğin de denenmiş ve herkesçe bilinir. Sonra bu kitabın i'câzına
da söz yoktur. Zaten kesin ilmin kaynağı da önce tam müşahede (gözlem) ve
yeterli tecrübe; ikinci olarak bizzat bu görme ve tecrübeye imkan bulunmayan
yerlerde doğru haber ve tarihin şahitliği; üçüncü olarak aklın güzel bir delile
dayanarak netice çıkarması değil midir? Bundan dolayı Hakk'ın indirdiği, hakkın
şiarı, doğru haber veren, maksadı yalnız iyilik ve insanlığın mutluluğu olan
bu kitapta şüpheye izin verecek ne bir cehalet ve gaflet, ne de bir kötü niyet
ve bozuk maksadın tasavvuruna imkan yoktur.
Gözlem
ve tecrübeye eremeyenler için de sonsuza kadar delalet, i'câz ile hüsn-i istidlâl
(bir delile dayanarak güzel netice çıkarma) yolu açıktır. Allah Teâlâ bu kitap
ile bunu da üzerine almıştır. Bunun kemalinde, doğruluğunda ahlâkî oluşunda,
Allah'a ait olmasında şüpheye düşecek olanlar iki sınıftan biri olurlar. Bunlar
ya bilmemekle beraber bilmediğini de bilmemeğe boyanmış, özel gayelerinden
başka hiçbir şeye değer verme duygusu kalmamış olan kalpleri mühürlenmiş inatçı
kâfirlerdir. Veya tam cahilliğe inanmış, her hususta şek ve şüphe ruhlarını
kaplamış, hakkı anlamaya, ilim ve sağlam bilgiye, güzel ahlâka erdirecek basiret
nurları sönmüş, münafıklığı, kötü zannı şiar edinmiş şüphecilerdir. Artık
bunların şüpheleri, kuşkuları da tamamen anlamsız, hükümsüz ve haksızdır.
Bu kâfirlerin, münafıkların durumlarını da yakında görürsünüz.
Rayb
(şüphe), aslında nefse bir ızdırap, bir kuşku vermek mânâsına masdar iken,
lügat örfünde bu ızdıraba başlıca bir sebep olan şek ve şüphe mânâsında kullanılması
üstün gelmiştir. Yani rayb, şüpheye yakın ve fazla olarak kötü zan gibi bir
töhmet mânâsını da kapsar. Fakat asıl mânâsı şüphe ve kuşku, yani kuşkulu
şüphedir. Yalnız "şüphe" kelimesini de bu mânâda kullanırız. Burada
rayb bütün cinsi ile olumsuz kılındığından ilmî şüphe ve ahlâkî şüphe diye
birbirinden ayrılabilecek olan şüphe ve suçlama durumlarının ikisi de kaldırılmış
ve iki yönden kesin olarak isbatlamakla kitabın mükemmelliği açıklanmıştır.
"zâlike"nin ikinci haberi olabilirse de başlı başına bir cümle olması
daha seçkin ve mukadder (sözün gelişinden anlaşılan) bir soruyu düşünmekle
bir başlangıç cümlesi olması ise daha beliğdir. Tek bir kişinin bütün insanlık
âlemi ile ve özellikle bozuk niyetlerle dolu, çok zalim ve cahil olan bir
insanlık âlemi ile mücadelesi demek olan peygamberlik vazifesi açısından yüce
Peygamber: "Ey Rabbim! Şüphe ve şirk içinde yüzen şu insan yığını benim
karşıma çıkıp da: 'Bu kitabın Allah'ın gerçek sözü olduğu ve sana Allah tarafından
vahiy yoluyla indirildiği ne malum? Bu senin sözün, şairler, yazarlar, müellifler
gibi sen de bunu kendin tasarlıyorsun ve fazladan olarak bir de Allah'a isnad
ve iftira ediyorsun' diye iftira yapmaya kalkışacak olurlarsa ben ne yaparım?"
diyebilirdi. İşte yüce Allah böyle bir soruya meydan bırakmamak için: "Bu
konuda hiçbir şekilde şüphelenmeye yer yoktur." diye açık olarak mutlak
güvence bağışlamıştır ki bunda Resulullah'ın ruhunun, vahyi gerek kabul etmede
ve gerek tebliğ etmede sözünde duran emin bir kişi olduğunu kaydetmek ve ilan
etmek vardır. Ve bu şekilde kitabın kendisinde hiçbir şüphe olmadığını kaydetmek,
kitabı tebliğ eden Muhammed el-Emin'in kendisinde de hiçbir şüphe bulunmadığının
tescilidir.
Yakında
"Kulumuz Muhammed'e indirdiğimizden şüphe ediyorsanız." (Bakara,
2/23) âyeti ve daha ileride "Allah'a yalan uyduran veya kendisine hiçbir
şey vahyolunmadığı halde; 'Bana vahyolundu.' diyen ve 'Allah'ın indirdiği
gibi bir kitap da ben indireceğim.' diye iddia edenden daha zâlim kim olabilir?"
(En'âm, 6/93) gibi âyetler ile Kur'ân bu noktaları tafsilatıyle savunacak
ve isbat edecektir.
Bu
başlangıca Kelâm ve Felsefe ilmi açısından baktığımız zaman her şeyden önce
şüphe ve yakîn meselesine yani ilim ve marifet (bilgi) teorisinin mahiyetine
işaret edilmiş ve bu konudaki bütün felsefî tartışmaları apaçık bir vahiy
ile ortadan kaldırmış bulunduğunu görürüz ki, akaid (inançla ilgili) kitaplarımızın
en başında "Eşyanın hakikatları sabit ve bunları bilmek gerçekleşmiştir."
ilk inancının konulması ve sofestâiye denilen şüpheci ve inatçıların reddedilmesi
ve ilim sebeplerinin gerçekleşmesi ile söze başlanması da bundan doğmuştur.
Ve yeni felsefelerde her şeyden önce bu noktaya önem verildiği ehlince bilinmektedir.
Böyle olmakla beraber ilimlerin ve fenlerin ilerlemesine rağmen, kâinatta
gerek teorik ve gerek ahlâkî şüpheciliğin zaman zaman genişlemekte olduğu
da inkâr olunamaz. Bundan dolayı, insanlığın en büyük kalb ve ahlâk hastalığı,
şüphe ve şek meselesinde olduğunu ve insanlığın mutluluğu için bunun her şeyden
önce ortadan kaldırılmasının gerekli bulunduğunu yüce Kur'ân bu şekilde işaret
ettikten sonra insanları, iman, ilim ve kesin bilgi ile yaşatacak olan hak
ve doğru yolu yavaş yavaş açıklayıp anlatacak ve anlatırken gayb (gizli olan)
ve şehadet (görünen) yani akla uygun olan fizikötesi ile duyumsanan tabiat
arasında kesin olan gerçeklere ve hepsinden önce Tevhid-i Hakk'a dikkatleri
çekecek ve bütün bunlarda ahlâkî değer ve amelî gücü temel fikir olarak takip
ettirecektir. Bu bilimsel noktalar ile Bakara sûresinin başı, Fâtiha'dan sonra
bütün Kur'ân'ın bir genel önsözü demek olduğundan, sûrelerin tertibi (düzeni)
ne kadar tabiî ve ne kadar ilmî ve derin sebepleri kapsadığı ortaya çıkacağı
gibi, Hazreti Peygamber'in beşerî çevresi ile bu ilmî gerçekler incelendiği
ve mukayese edildiği zaman da Kur'ân'ın yalnız Allah'ın vahyi olduğunda zerre
kadar şüpheye yer olmadığı ister istemez kabul edilir.
Kendisinde
şüphe olmayan bu Kitap Müttakîlere hidayetin ta kendisidir. Sapıklıktan çıkıp
hakkın korumasına girmek yeteneğine sahip olanlara hakkın hükümlerini bildirecek
bir delil, doğru yolu gösterecek apaçık bir belgedir. Diğer bir ifade ile
bu kitapta pek büyük bir hidayet-i rabbaniye vardır.
Fakat
müttakî (günahlardan sakınan)ler için. Çünkü bundan faydalanarak istenen gayeye
erecek olanlar; şek ve şüpheden, şüpheli yollardan sakınarak kendilerini koruma,
akibetlerini kazanma kabiliyetine sahipbulunan müttakilerdir. Gerçi bu kitap
esas itibariyle "İnsanlar için hidayettir." Genellikle insanları
irşad ve doğru yolu göstermek için inmiştir. İyilik ve yumuşaklıkla yol göstermek
demek olan bu hidayetin, bu çağrı ve rehberliğin esas itibariyle şuna buna
tahsis edilmesi yoktur. Fakat hidayetten istenen şey ihtida yani maksada kavuşma
gayesi, şimdiki halde veya gelecekte, sakınma sıfatına sahip olanlara nasip
olacak, fıtrî kabiliyetlerini kaybetmiş olanlar bundan faydalanmayacak ve
belki zarara uğramış olacaklardır. "Biz Kur'ân'ı, iman edenler için bir
şifa ve rahmet kaynağı olarak indiriyoruz. Kur'ân, zâlimlerin ise ancak zararını
artırır." (İsrâ, 17/82). Hüda, hem lâzim (geçişsiz), hem de müteaddî
(geçişli) olur. Fâtiha'da açıklandığı üzere hidayet, yol göstermek ve istenen
şeye ulaştırmak gibi iki mânâda ortaktır veya kullanılmaktadır ki, birine
"gayeye ulaştırmayan hidayet", diğerine "ulaştıran hidayet"
denilir. Yüce Allah'a göre biri ulaştıran yolu göstermek ve irşad etmek, diğeri
hidayeti yaratmak ve insanları başarılı kılmak demektir. Kur'ân'da
ikisi de geçmiştir. Bundan dolayı sonuç olarak 'de doğru yola ulaştıran hidayet
yani tevfik (başarı), 'da yalnız doğru yolu göstermek ve irşad mânâları açıkça
görünür ise de, araştırma yapıldığında Kur'ân'a nisbet edilen hidayetin irşadla
ilgili hidayet olacağı meydana çıkar. Çünkü başarı ve insanları doğru yola
iletmeyi yaratmak, kelam sıfatı ile değil, fiil sıfatı ile ilgilidir. Ve burada
denilmesinin önemli bir nüktesi vardır. Bundan anlaşılıyor ki, bu kitap ile
gerçekleşen Allah'ın irşadının etkili olması ve başarıya yaklaştırması için
muhatap olan insanların ihtiyarî fiilleri adeta şart kılınmıştır. Kur'ân,
herkese genel bir şekilde doğru yolu göstermek için inmiş olmakla beraber,
herkes bunu kabul etmede ve istiyerek seçmede eşit olmayacak, bir takımları
buna iradesini harcamıyacaktır. Çünkü insanlığın fıtratının (yaratılışının)
aslında genel olan hitap kabiliyeti birtakım insanlarda kötü alışkanlıklarla
tamamen ortadan kalkmış bulunacağından, Kur'ân'ın irşadları tam belağatı ve
kapsamlı gerçekleri ile beraber, o gibilerin kalblerinde tabii olarak sevinç
arzusunu uyandırmayacak ve belki ters etki yapacaktır. Bunun için hitabın
esas faydası, hüsn-i ihtiyar(doğru tercih) yeteneğine sahip olan kabiliyet
sahiplerine ait olacaktır ki, bunlar da takvası veya en azından sakınma yeteneği
bulunan müttakiler (takva sahipleri)dir. Bundan dolayı Kur'ân'ın inmesinin
hikmeti, başlangıçta insan iradesinin katılması şartı ile bütün insanlara
hidayet etmektir.
Fakat
şartın gerçekleşmesine göre bu hikmet, bu gaye, müttakilerin hidayeti olarak
gerçekleşecektir. Bununla beraber müttaki (takva sahibi olma) niteliği, kazanma
ile elde edilen bir nitelik olduğundan dolayı, geleceğe göre bütün insanları
içine alması mümkün olan bir niteliktir. Bu itibarla hidayetin, geçmişi bir
yana bırakarak yine umumun hidayeti olmasına engel olan bir tahsis değildir.
"Arab için hidayettir." veya "Acem (Arap olmayan)e hidayettir."
denilmiyor. Şu halde "Bu kitap bütün insanlık nevine hidayet için inmiştir.
Fakat bu hidayetten faydalanmanın ilk şartı Allah'tan gereği gibi korkmayı
seçmek, yani korunmayı istemektir. Bundan dolayı her şeyden önce korunmaya
istekli olunuz ki, kurtuluş bulasınız." meâlinde bir takva tavsiyesini
kapsamaktadır.
İttikâ,
vikâye (korunma)yi kabul etmek, başka bir ifade ile vikâyeye girmektir. Vikâye
ise aşırı korumacılık, yani acı ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini
iyice korumak demektir. O halde lügat açısından ittikâ veya onun ismi olan
takva, kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, özetle kendini iyi sakınıp
korumak demek olur. Bunun gereği olarak korkmak, kaçınmak, sakınmak ve çekinmek
mânâlarına da kullanılır. Tevakkî (çekinme) deyiminde yorgunluğa katlanma,
ittikâda sadelik vardır. En kapsamlı ve en kuvvetli koruma ise ancak Allah'ın
korumasıdır. Çünkü insanın koruması, şimdiye ve geleceğe tamamen hakim olamadığı
gibi, şimdiki halde görünen acı zararların bile hepsine hakim olamaz. Bundan
dolayı iyi korunmak demek olan gerçek korunma, ancak Allah'ın korumasına girmekle
gerçekleşebilir. Gerçi rahmaniyete ve yaratılışın aslına göre herkesin Allah'ın
korumasından zorunlu ve tabiî ihsan edilmiş bir payı vardır. Ve o oranda herkes
korunmasız zorunlu bir korumaya sahip olur. Fakat rahimiyete ve ihtiyarî fiillere
göre insanın bu korumaya isteyerek ve idrak ederek girmesi, yani kendisinin
korunması da şart olmuştur. Demek ki Allah'ın korumasının her yönüyle tamamen
tecellisi (ortaya çıkması), insanın şimdiki zamandan daha çok, akibeti hedef
edinen Allah'tan gereğince korkma hissine bağlıdır. İşte bunun için şeriatta
mutlak sakınma veya takva, insanın kendisini Allah'ın koruması altına koyarak
ahirette zarar ve acı verecek şeylerden iyice koruması, diğer bir ifade ile
günahlardan sakınması ve iyiliklere sarılması diye tarif olunur ki, gerçek
korku ve sevgi ile ilgili olarak biri var olana, diğeri olmayana ait iki itibara
sahiptir: "Tahliye ve süsleme". Eûzü besmeleden, tevhid kelimesinden
( ) itibaren bu iki itibarı görürüz. Bundan dolayı şer'î takvanın, yalnız
olumsuz ve mücerred (soyut) perhizkârlıktan ibaret olduğunu zannetmek yanlıştır.
Bununla beraber ittikâ (sakınma) bunların yalnız birinde kullanıldığı çoktur.
Mesela Kur'ân'da korku, iman, tevbe, itaat, günah işlemeyi terketmek, ihlâs
(samimiyet) mânâlarından her birinde kullanıldığı yerler vardır.
Ve
inceleme yapıldığında Kur'ân'da ittikâ (sakınma) ve takva üç derece üzerine
zikrolunmuştur ki, birincisi; ebedî azabdan sakınmak için Allah'a şirk koşmaktan
kaçınmakla iman "Ve onları takva kelimesine bağladı." (Fetih, 48/26)
gibi. İkincisi; büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekden
sakınmak ile farzları eda etmektir ki, şer'an (İslâm'da) bilinen takva budur.
"O ülkelerin halkı inanıp Allah'ın azabından korunsalardı." (A'râf,
7/96) gibi. Üçüncüsü; kalbinin sırrını Allah'tan meşgul edecek her şeyden
kaçınmak ve bütün varlığı ile Allah Teâlâ'ya yönelmek ve çekilmedir ki, bu
da "Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır biçimde korkun." (Âl-i
İmrân, 3/102) emrindeki gerçek takvadır. Bu mertebe, o kadar geniş ve o kadar
derindir ki, bu mertebedeki insanların derecelerine göre farklı tabakalara
ayrılır. Ve peygamberlerin yüce himmetlerinin ulaştığı derecelere kadar çıkar.
Bu şekilde yüce Peygamberler hem peygamberlik ve hem velilik başkanlıklarını
birleştirmişler, onların cisimler âlemiyle ilişkileri, ruhlar âlemine yükselmelerine
engel olmamış ve halkın yararları ile uğraşmaları da hakkın işlerine dalmalarına
zerre kadar sed çekmemiştir. Bu da aslında kazançlarının meyvesi değil, Allah
Teâlâ'nın özel rahmetinin eseri olmuştur.
"İnanıp
iyi işler yapanlara bundan böyle (Allah'a karşı gelmekten) korundukları ve
inanıp iyi işler yaptıkları, sonra yasaklardan sakınıp (onların yasaklandığına)
inandıkları ve yine korunup iyilik ettikleri takdirde daha önce yediklerinden
ötürü bir günah yoktur." (Mâide, 5/93) âyet-i kerimesi takvanın bu üç
derecesini toplamıştır. "Allah adaleti, ihsanı.. emreder." (Nahl,
16/90) âyetinin de takvayı topladığı, bir hadis-i şerifte zikredilmiştir.
Bundan dolayı Kur'ân'ın hidayeti bu takva derecelerinden her birini kapsar.
" "in, hepsinden daha genel olan mutlak sakınma mânâsıy le tefsir
edilmesi gerekir. Fakat burada şu soru sorulur: Burada Kur'ân hidayetinin,
ittikâ (sakınma) ile şartlanmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki ittikâ da, Kur'ân
hidayetinden çıkarılmış olan bir netice olacağına göre meselede bir devir
(Yani tarif edilecek bir şeyin, tarif için getirilenlerde zaten var olması
durumu) gerekmiyor mu? Cevabı: Hayır, ilk önce bu karine ile kesin olarak
anlarız ki burada başlangıçta takvadan maksat, takvanın başlangıcı, yani takva
yeteneğidir. Ve müttâkîler demek, inat ve iki yüzlülükten, tam şüpheden sakınabilecek
ve hakkı kesin ve kat'î olarak bilmeye aday olabilecek kusursuz, sağlam huy
ve sağlam akıl sahipleri demektir ki, tefsirciler bunu "takva derecesine
yükselenler" diye tefsir ederler. İkinci olarak hidayet, mertebenin artmasını
da kapsadığından takva, takva yeteneği ile önde bulunan mertebelerin sahiplerinden
daha geneldir ki, buna umumî mecaz adı verilir.
Üçüncü
olarak takva, en son maksat değil, kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. Kur'ân
hidayetinden elde edilecek olan güzel sonuç, gazab ve sapıklıktan kurtulmuş
olarak Allah'ın nimetlerine ulaşıldığı için, takvadan daha geneldir. Bundan
dolayı Kur'ân hidayeti, ittikâyı kabul eden ve henüz sapıklıkta bulunanlardan
başlıyarak, takva mertebelerinin hepsinden geçmek suretiyle ebedî mutluluğa
kadar varacağından, mertebeleri tatbik etmekle takvayı şart koşmada devir
işareti asla düşünülemez.
Özetle
Kur'ân, hem başlangıç ve hem sonuç itibariyle hidayettir. Bunun için insan,
ne kadar yükselirse yükselsin,Kur'ân hidayetinden kendini asla ihtiyaçsız
sayamıyacaktır. Onun hidayeti, seçkinlerin ve halkın bütün derecelerini kapsar.
Gerçekten İslâm dini, bir taraftan dünya hayatının zaruri şartlarını öğretecek,
diğer taraftan bu geçici hayatın mutlak gaye olmadığını ve bunun da hedeflemesi
gereken ebedî gayeler bulunduğunu gösterecek ve onun da kazanma şartlarını
anlatacaktır. O yalnız ilkel insanların ruhî gıdası değildir, ilerlemiş medeniyetlerin
de sonsuza dek yükselmesi için olgunlaşmış teminatı olmak üzere inmiştir.
Gerçekten insanlık toplumunda tam mânâsıyla Allah'ın birliğine dayanan bir
hayat nizamı genel şekilde henüz kurulmuş değildir. Henüz bütün insanlık Allah'ın
korumasına girmemiş, sonuç ve ahiretine kesin olarak inanacak sakınma mertebesine
yükselememiş olduğundan âlemde sosyal buhran (kriz) devamlı bulunmuştur.
"
" Kur'ân'ın ezeli itibarını, " " görünen gerçeklerini, "
" ilmî ve ahlâkî özelliğini, " " inme hikmetini ve pratik gayesini
dile getirmiş ve sonra inen her âyet, kendinden önceki âyeti anlatmış ve açıklamış
ve bundan dolayı tam bir bağlılık sebebiyle atıf harfleri (bağlaçlar) gibi
sözlü bağlantılara bile ihtiyaç duymayan birbirine uygun olan dört cümleden
oluşan bir veciz (özlü) nazm olarak Fâtiha'daki "bize hidayet et"
duasının cevabı olmuştur. Dikkat olunursa bu nazımda öyle güzel bir inkişaf
vardır ki, önce hat (yazı) açısından üç basit harften, lafız olarak üç müfred
(tekil) isme yükseliyor. İkinci olarak, bunların her birine benzer gibi üç
veciz (özlü) cümle yayılıyor. Üçüncü olarak, bu yüce nazm, esas mânâsı olduğu
gibi sabit olmak üzere çeşitli irâb şekillerini ihtiva ederek her birinde
bir özel parıltı ile ortaya çıkıyor. Sonra bunları aynı şekilde üç âyet ve
üç kıssa takip edecek ve daha sonra da "Ey insanlar ibadet ediniz."
(Bakara, 2/21) genel hitabı ile sûrelerin maksatları yavaş yavaş inkişaf etmeye
devam edecektir. Bu açıklamanın gelişme şekli Kur'ân'daki uyuma bir misal
vermek için ne kadar dikkate değerdir.
3-
O müttakî (Allah'tan hakkıyle korkan)ler ki Hakk olan gayba inanırlar. Yahut
gıyâben (görmeden) de iman ederler. Diğer bir tabirle onlar, gözle değil,
kalp ile iman ederler, onlar bütün şüphelerden uzak oldukları gibi, iman etmek
için önlerine dikilmiş putlara, haçlara da bağlanmazlar, gözlerinin önünde
bulunan bugünkü ve şu andaki görülen ve hissedilen şeylere saplanıp kalmazlar,
his ötesini, kalbi ve kalp ile ilgili şeyleri tanırlar. İşlerin başı görülende
değil ruh, akıl, kalp gibi görülmeden görende, tutulmadan tutanda, zaman ve
mekana bağlı olmayarak maddeleri fırlatıp oynatan, fezaları doldurup boşaltandadır.
Onların sağduyuları, saf basiret ve ferasetleri, temiz akılları, açık anlayışları,
sıhhatli görüşleri, sözün kısası anlayış kabiliyetleri, kötülüklerden silkinebilecek
anlayışlı hisleri, yükseklere koşabilecek azimli vicdanları ve iyi seçimleri
vardır. Görünen ve hissedilen şeyleri yarar, kabuklarını soyarlar; içindeki
özüne, önündeki ve arkasındakinin sırrına nüfuz ederler; görenle görüleni
ayırtederler; hissedilenden düşünülene intikal edebilirler; varlık ve yokluk
içinde gaybden görünürlüğe, görünürlükten gaybe gelip, geçip giden ve hissedilen
hadiselerin satırları altındaki gayba ait mânâları sezerler.
Hakikatte
varlıklar, görülen ve görülmeyen, diğer bir tabirle "meşhût" ve
"gayr-i meşhût" olmak üzere ikiye ayrılır. Ve birçok bilgin hakikati,
görülmeyen ve hatta görülemiyen kısmında kabul ederler ve buna "mânâ
âlemi", "gerçek âlem", "akıl âlemi", "ruh âlemi"
veya "gayb âlemi" derler ve Felsefe'nin konusu olarak da bunu tanırlar.
Gerçekten şimdiki Batı felsefelerinde de şunu görüyoruz: Görülen veya dışta
müşahede edilen şeyler bize beş duyumuzla geliyor ve bunların her birinin
de bir âmili (sebebi) var: Işık, ses, koku, tat, ısı ve soğukluk. Biz, bizzat
bunları his ve müşahede ederiz ve bunlar vasıtasıyla da diğer şeyleri. Bilimler
ve özellikle müsbet ilimler (fen bilimleri) gösteriyor ki, bunların her biri
bir tecelliden, bir gösteriden, bize bir görünüşten, bir hadiseden ibarettir.
Mesela ışık dediğimiz parıltı bizim dışımızda mevcut değildir.
Çünkü
dışta ışık bilimin ortaya koyduğuna göre, bir titreşimden ibaretir. Görünmeyen,
madde atomlarının veya esirin titreşimleridir. Parıltı, ışık o titreşimin
bizim gözümüzle ilişkisi, temas etmesi sırasında vâki olan ani bir görüntüdür.
Bu meseleyi İmam Gazali "İhyâ"sında şöyle tesbit etmiştir: Güneşin
ışığı, halkın zannettiği gibi, güneşten çıkıp bize kadar gelen haricî bir
nesne değildir. Belki gözümüzün güneşle karşı karşıya gelme anında bizzat
ilâhiîkudret ile yaratılan bir hadisedir. Bu gerçek, keşf ehline görünmüştür.
Ses
de aynen böyle. Biz biliyoruz ki ses, hâriçte havanın özel bir dalgalanmasından
ibârettir. Kulağımızdaki gürültü mânâsına gelen ses, o dalgalanmanın kulağımıza
dokunduğu anda hâsıl olan (oluşan) bir tecellidir. Isı ve soğuk dediğimiz
şey de, esasında ışık gibi esire veya atoma ait bir titreşimdir. Bunun içindir
ki, ısı ışığa, ışık ısıya dönüşür. Aralarında
bir mertebe (derece) farkı vardır. Bunu elektrikten anlıyoruz. Kısacası koku
ve tat da esasında birer titreşim olup, bizim koku alma ve tadma duyularımıza
dokunmasında koku ve tad olarak ortaya çıkarlar. Demek görme ve dış görünüşte
vasıta olan bu beş âmil (etken)in hepsi gerçekte hareketle ilgilidir ve hepsi
hareketin bize özel birer görünümüdür. Biz bu hareketleri görmüyoruz. Acaba
kütlelerde gördüğümüz hareket nedir? O da görünmeyen gerçeğin bir tecellisi
değil midir? O halde bu vasıta (araç)larla gördüğümüz önümüzdeki âlem hep
birer hayalden, birer tecelliden başka birşey değildir. Bunların hedef ve
gayesi olan gerçek ise görülmez. Genel göçler, memleketlerin kuruluşu, haberleşmeler...
gibi tarihî olayların illet ve gayeleri de insanların tasavvurları, duyguları,
iradeleri... gibi görünmeyen sebeplerden başka nedir? Şu halde gerçek, görünmeyendir
ve görülmesi mümkün değildir. Görülebilen ise onun tecellîleri, hayali, gölgesi
ve yansımalarıdır...
Bu
ifade bize âlemi pek güzel açıklıyor. Bu açıklamaya göre bütün hakikat gaybdır.
Tabiat, görülen âlem bir hayaldir, hem de hareket tecellisinin bir hayalidir.
Hakikat, sonuç olarak akıl ile, basiret ile, kalp gözüyle görülebilir, dış
görünüşü ile değil. Bu noktada yürüyen ve Allah Teâlâ'nın ve meleklerinin
gözle görülmesinin mümkün olmadığını söyleyen âlimler ve İslâm feylesofları
da vardır. Fakat bizim Ehl-i Sünnet'in sahih telakki ettiği ve imanımıza göre
ilahî hakikat "mutlak gayb" değildir; O, gözle görülmeyen ve görülenin
(kaynağı) merciidir, her şeyi (kapsayan) ihata edendir. Bunun için O'na özel
ismiyle "gayb" denmez, Allah'ın güzel isimleri (esmâ-i hüsnâ) içinde
de bu isim (görülmemiş) vârid olmamıştır. O, ahirette, cihetlerden, mekandan
münezzeh olarak görülebilir. Fakat tam anlaşılamaz, anlaşılamayacağı için
tamamen görülmüş de olamaz, ona doyulmaz. Biz, ilahî vecih (yüz)de bir görünme
duygusu olduğunu söylüyoruz. Fakat gayb duygusunun daha fazla olduğuna da
inanırız. Bunun için O'na, özel isim vermemek kaydıyle "gayb" da
denilir. Allah'ın melekleri de bize gaybdır, yani görünmezler, ahireti de
öyle, fakat onların da görülmesi mümkündür. Mesela genellikle "kuvvet
görünemez" deriz. Halbuki görünen de kuvvetten ibarettir. Gelecek zaman
bugün görünmez, yarın görünür. Hâsılı bizce "gayb", görülemiyen
demek değil, görülmeyen demektir. Bugünün akla uygun olanı, yarının hissedileni
olabilir. Biz delilsiz olan gaybe değil, delili olan makûl (akla uygun) gaybe
iman ediyoruz. Her delil ise, delalet ettiği şeyin bir yanına haiz olduğu
(içerdiği) için delildir. Delilimiz, aklımız, nefsimiz, kalbimiz, âlem ve
Allah'ın kitabı. Şu halde gaybin hakikatine iman ederken, görünenin gerçeğini
inkar etmeyiz. Kalpleri olanlar görürler ki, tabiat denilen hissedilen olaylar,
kısa bir bakış halinin zahiri görünümüdür. Bunun arkasında karanlıklara karışmış
bir geçmiş silsilesi, önünde de henüz doğmamış bir gelecek silsilesi ve hepsinin
ötesinde bir kalp ve hepsinin üstünde bir "tek hakim" vardır. Ve
"dünya" adını alan şimdiki durum, görünenden gayb (görünmeyen)e
intikal etmiş bulunan o geçmiş ile gaybdan görünürlüğe doğacak olan o gelecek
zincirleri arasında yegâne göze batan bir zahiri halka, beşerin varlığı sanki
sonsuz iki deniz arasında ince bir berzah (kıstak), beşerin kalbi de onun
ağırlık merkezine tutunmuş bir gözetici, bir ucu bir denize, bir ucu da diğer
denize atılmış olan tabiat zinciri devamlı bir hareketle o kıstağın üzerinden
kır kır geçip akıyor, bir denizden çıkıyor, diğerine batıyor. Bütün ağırlığı,
kıstağın karanlığına basarken o gözetleyici her anında geçen bir olaylar halkası
görüyor. Yalnız ve yalnız onu müşahede ediyor. Görme duygusu ne denizlere
erişiyor ve ne diplerindeki zincire. O, ancak kıstaktan geçen halkaya bakıyor
ve ancak onu görüyor ve görürken zincirin bütün ağırlığını çeken kıstağın
gıcırtısını da içinden -devamlı surette- dinliyor ve inliyor. O hareketten
ve bu gıcırtıdan artık o kadar kuvvetle ve yakından biliyor ki, şimdiki halde
görünen ve hissedilen meydandaki tabiatın iki tarafında geçmiş ve gelecek,
başlangıç ve sonuç denilen birer gayb âlemi var. Dünya âlemi, hissedilen tabiat,
imkan deliliyle varsa; gayb âlemi, hissedilmeyen tabiat öncelikle ve zorunlu
olarak var. Bundan başka o görünüp hissedilenin iki yönünden başka, onun bir
batını, bir iç yüzü, diğer tabirle o gözeticinin tutunduğu ve iliştiği bir
fizikötesi veya tabiat üstü de vardır. İş o zincirde değil, onu salıp hareket
ettirenle, o kıstağı kuran, o gözeticiyi tutan, o denizleri birbirine karıştırmayan
gözetici ile gözetileni birleştirerek bilgi meydana getiren, gayb ve görülen
âlemin hepsini ihata eden (kapsayan), mutlak kefili olan yüksek kudrettedir.
Şu halde kendini korumak isteyenler, görülenleri ve hissedilenleri seyrederken,
daha önce onların arkasındaki gaybe ve gayb ile görülenlerin hepsinin merciine
(kaynağına) mutlak kefiline, âlemlerin Rabbine, merhamet eden ve esirgeyene,
ahiret gününün sahibine "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım
dileriz." (Fatiha, 1/4) diye iman ederler. Ve bu iman başlıca üç esası
içine alır: Başlangıca iman, ahiret (son)e iman, başlangıç ve son arasındaki
gizli vasıtalara iman ki, bunların dördüncüsü de açık vasıtalar olan görülen
âlemi bilmektir. Ve bu şekilde görünmeyen (gayb) ile görülen birleşince iman
ve bilgi "O, evveldir, sondur, zâhirdir ve bâtındır." (Hadid,
57/4) birliğini bulur.
Gayb
(kelimesi), "gaybet" ve "gıyâb" (göz önünde bulunmama)
anlamında masdar veya gâib (göz önünde olmayan) mânâsında isim ve sıfat olur
ki, bu da "adl" kelimesi gibi masdar diye isimlendirilmişdir veya
"meyyit" ve "meyt" kelimeleri gibi "gayyib"
kelimesinin hafifletilmişidir. Buna göre dilimizdeki "kaybettim",
"kayboldu" tabirleri gerçektirler. Bazılarının zannettiği gibi "bunu
kayıp ettim" şeklinde yazmaya lüzum yoktur. "Gayb" ve "gâib"
ise başlangıçta duyguyu anlamada veya ilk düşüncede hazır olmayan, diğer deyişle
ilk nazarda anlaşılmayan demektir ki, bunun bir kısmı delilden geçen bir anlayışla
idrak olunabilir. Mesela evinizde otururken kapınız çalınır, ses duyarsınız,
bu ses sizin için anlaşılmış, hazır ve şahittir. Bundan anlarsınız ki, kapıyı
çalan vardır. O
henüz sizin için ortada yoktur. Bakıp görünceye kadar onu şahsıyla bilemezsiniz,
fakat kapıyı bir çalan bulunduğunu da zorunlu bir şekilde, anlayışlı olarak
tasdik edersiniz. Bu, bir iman veya şuurlu bir bilme olur. Sonra henüz kapınızı
çalmayan ve eseri size yetişmeyen daha nice gaibler bulunduğunu da genel olarak
tasdik edebilirsiniz. Fakat bunların bir kısmı gerçekten yok olabilirler.
"Gayb" ile "gaib" arasında fark vardır. "Gâib"
(ortada olmayan) sana görülmez, seni de görmez olandır. "Gayb" ise
görülmez, fakat görür olandır.
Şu
halde iki türlü gayb vardır: Bir kısmı hiçbir delili bulunmayan gaiblerdir
ki bunları ancak "Allâmu'l-ğuyûb" (gaybları bilen) Allah bilir.
"Gaybın anahtarları onun katındadır, onları O'ndan başkası bilemez"
(En'am, 6/59) âyetindeki gaybden maksat bunlardır, deniliyor ki; sırası gelince
açıklanacaktır. Diğer kısmı da delili bulunan gâiblerdir ki "onlar gaybe
inanırlar." (Bakara, 2/3) âyetindeki gaybden kastedilen de bu kısımdır.
kelimesinin elif lâmı ahd içindir. Yani Allah'tan hakkıyla korkanların inandıkları,
tanıdıkları gayb, delili bulunan hak gaybdır ki, bu da Hak Teâlâ ve sıfatı,
ahiret ve halleri, melekler, peygamberlerin nübüvveti, kitapları indirme...
gibi imânâ ait temel unsurlardır. Ve bu iman, bazılarında tahminî ve keşfî
bir geçişle, bazılarında da fikrî ve delilli bir intikal ile oluşur. Sonra
"gaybe iman" ile "gıyaben iman" arasında küçük bir anlayış
farkı vardır. Zira birincisinde gaybın kendisine inanılan şey olduğu açıklanmış,
ikincide ise inanılan şey hazfedilmiştir (gizli tutulmuştur). Bunun için bazı
tefsir bilginleri arada büyük bir fark gözetmiş ve: "Sizin gerek arkanızdan
ve gerekse huzurunuzda iman ederler" diye açıklama yapmış; yani inanılan
şeyin gayb olduğuna sataşmayıp, münafıklardan sakınma olduğunu göstermişlerdir.
Fakat açıkça anlaşılan gıyabın da inanılana ait olmasıdır. Şu halde gayba
iman ile, gıyaben iman arasında mânâ bakımından fark yoktur. Ve her iki değerlendirme
ile imanın kıymet ve faydası, gayb ile ilgisi veya gayba ait oluşu bakımından
dikkati çekmektedir. Çünkü korunmak ona bağlıdır. Peygamber'i görüp iman eden
sahabîlerin de en büyük meziyetleri onu, gayba ait verdiği haberlerde tasdik
edişlerindedir. Ve burada Peygamber'i görmeden tasdik edenlerin de öğüldüğüne
işaret vardır. Nitekim İbnü Mes'ud hazretleri "Kendisinden başka ilah
olmayan (Allah)a yemin ederim ki, hiçbir kimse, gayba imandan daha faziletli
bir şeye inanmamıştır." buyurmuş ve bu ayeti okumuştur. Diğer bir açıklama
ile de burada gayb, göz karşıtı olan kalp ve kalbin sırrıdır ki, kalbin ve
kalbin sırrının kaynağının "görmek" olduğunu bilmek; hakkı ve peygamberliğin
delillerini gözden daha çok kalp ile görüp, şirkten, maddeciliğin pisliğinden
kurtaran bir imânâ ermek mânâsını ifade eder ki, bunda derin bir iman yoluna
işaret vardır. Yani kalbi bilen, Allah'ı bilir. "iman", asıl lügatta
"emn" ve "emân" kökünden türemiş "if'al" vezninde
bir kelimedir. Hemzesi, ta'diye (geçişli kılmak) ve bazan sayrûret (olmak,
hal değiştirmek) anlamlarında kullanılır. Geçişli olduğuna göre "güven
vermek", "emin kılmak" demektir ki, Allah'ın isimlerinden olan
"Mümin" (güven veren, emin kılan) bu anlamdadır. Sayrûret (olmak)
mânâsına olduğuna göre de "emin olmak" demek olur. Ve "sağlam"
ve "güvenilir" olmak, itimat etmek mânâsını ifade eder ki, dilimizde
inanmak denilir. Dil geleneğinde ise mutlaka tasdik etmek anlamındadır. Çünkü
tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalandan
emin olmuş olur. İman bu mânâlarda "ona inandı" gibi bizzat geçişli
olur. Bununla beraber veya gibi "bâ" veya "lâm" harfleri
ile de geçişli olur. "Bâ" harfi ile geçişli olduğu zaman "itiraf"
mânâsını, "lâm" harfi ile geçişli olduğunda da iz'an ve kabul anlamını
içine alır. Bunun için gaybi tasdik ve itiraf ederler, yahut "Tasdik
ettiklerini huzurda da, gıyaben de tasdik ve itiraf ederler." demek olur.
Bir
şeyi tasdik etmek, onu doğru olarak almak demektir. Sıdk (doğruluk) ise ya
kelime veya sözle ilgili olduğundan, imanın da ilgilendiğiyle ilgisi bu ölçüde
çeşitli şekillerde cereyan eder. Mesela Allah'a iman ile Allah'ın kitabına
ve ahirete iman şekillerinde bazı anlam farkları vardır. Bununla beraber tasdikin
esas menşei (kaynağı) doğru sözde; doğru sözün menşei de hükmün doğruluğunda
yani vakıaya (olaya) uygunluğundadır. Zihin ve hariç (dış), diğer deyişle
kalp ve göz, işte doğruluk ve gerçeklik, bu karşılıklı iki taraf arasındaki
doğruluk ve uygunluk ölçüsündedir. Olaya uygun olan ve uygun olabilen zihin
ve kalp doğru; bunun zıddı doğru değildir. Şu halde iman ve tasdikin başlangıcı,
bu doğruluk ve uygunluk ölçüsünü kabul ve itiraf etmektir. Aynı olay insan
ruhunda veya huzurunda bizzat mevcut ise görmeye ait tasdiktir, hissî veya
aklî bedâheti (apaçıklığı) tasdik etmek gibi. Bizzat değil de hazır olan bir
delil veya bir gösterici aracılığı ile hazır ise gıyabî (görmeden) tasdiktir.
Bu durumdaki o görünmeyen olay, benzerleri ve zıdları ile, az çok kıyas edilebiliyor
ve sınırlanabiliyorsa, delilin devamlılığı ve yansımasındaki zaman süreci
ölçüsünde özetli veya etraflı tasdik, resmi veya sınırlı bir bilgi, belirli
bir tasavvur ifade eder. Olay görünmeyen, eşsiz ve zıtsız, benzersiz ve nazîrsiz
ise, o görünmeyen tasdik, sınırlı bir bilgi değil, sınırsız bir salt inanma
olur ki, genellikle iman denince bu anlaşılır. Bu
iman, ilmin hem başı ve hem gayesidir. Ve bundaki sağlıklı biliş, ilme ait
bilişten yüksek ve kuvvetlidir. Zira her tasavvura bağlı sınırlama delil olarak
alınmayıp da, istenilen bizzat olarak alındığı zaman birer kesin bilgi engeli
olabilir ve bildiğinin ötesini inkar eden cahil kalır. Fakat böyle bir sınırsız
imânâ layık olan ancak Allah Teâlâ'dır. Allah'a iman, bu şekilde, görünenden
görünmeyene sonsuz olarak uzanır gider.
Genel
olarak lügatta "tasdik", ya sözlü veya fiilî olur. Sözlü tasdik
de, biri kalbe, diğeri dile ait olmak üzere iki türlüdür. Buna göre lügat
geleneği bakımından tasdikin üç derecesi vardır: Birincisi, kalbe ait tasdiktir.
Bir kimse herhangi bir hükmün veya bir sözün veya söyleyeninin doğruluğunu
yalnız gönlünde itiraf, teslim ve bunu kendi kendine ifade ettiği ve onun
doğruluğuna kalben emin olduğu zaman, o hükmü veya sözü veya söyleyeni tasdik
etmiş olur. İkincisi
dil ile tasdiktir. Bu da, kendisinden başka birine dahi bildirecek ve duyurabilecek
bir tarzda; "bu böyledir" diye, bir sözü dili ile söylemektir ki,
ya gerçek veya görünürde olur. Birisinde bu dil ile tasdik, kalbî tasdik ile
birleşir, söyleyen kendisince de doğru olur. Diğerinde dil başka, kalp başka
olur. Yani dili ile diğerini tasdik ederken, kalbi ile kendini bile yalanlar.
Üçüncüsü fiil ile tasdiktir ki, bir sözün gereğini fiilen yerine getirmekle
olur. Bu da kalp ile veya dil ile tasdikten birine veya her ikisine yakın
olup olmadığına göre birkaç dereceye ayrılır. Fiil ile tasdik, kalp ile tasdike
uygun düşmezse gösteriş veya zorlama ile yapılmış olur.
Acaba
din lisanında iman bunların hangisidir? Yani İslam dininde bunların hangisini
yapan mü'min sayılır? Lügattaki iman ile dindeki imanın farkı var mıdır? Bunu
Kur'ân'dan ağır ağır öğreneceğiz ve bu âyetten itibaren başlıyoruz.
Dindeki
imanın, lügattaki imandan iki yönden özelliği bahis konusudur. Birincisi,
iman edilecek olan ilgili (yani kendisine inanılacak şey) bakımından şer'î
iman özeldir. Allah'ın birliğine ve Muhammed (s.a.v.)'in Allah tarafından
getirdiği kesin olarak bilinen şeylere kısaca ve gerektiğinde genişçe inanmaktır.
Bunun en özetli olanı Allah'a ve ondan gelene inanmak, diğer deyişle (Allah'tan
başka ilâh yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür.) kelime-i tevhidine inanmaktır.
Bir derece tafsîl (açıklama) ile, Allah'a, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine,
ahirete inanmaktır. İkinci bir tafsîl (açıklama) ile Allah'a, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere, öldükten sonra
dirilmeye, sevap ve cezaya inanmaktır. Üçüncü bir tafsîl de Kitap (Kur'ân)
ve Sünnet ile Muhammed (s.a.v.)'in bildirdiği kesin bir şekilde sabit olan
haberlerin ve hükümlerin tümüne ve her birine Allah'ın ve Allah'ın peygamberinin
istediği şekilde inanmaktır ki, burada "Onlar gayba inanırlar; ve onlar
sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana inanırlar; ve onlar ahirete
kesin olarak inanırlar." ifadesi bütün bunları iki derecede açıklamıştır.
Diğer
açıklamalar da ilerde gelecektir. Ve bu derecelerden her biri, güç yetme derecesi
ile birlikte bulunur. Bütün dini bilmek demek olan tafsîl, havass (saygın
kişiler)ın özelliği olabileceğinden, halk ve çoğunluk için birinci farz, özet
olarak inanmak ve en son da tafsîlin ikinci derecesine imandır. Ve işte Bakara
Sûresi'nin başı bu iki değeri göstermiştir. Halbuki lügat anlamındaki imanın
ilgi sahası bundan daha geniştir. O, gerçeği ve yanlışı, doğruyu ve eğriyi
içine aldığı gibi, gereksiz sayılacak ayrıntıları da içine alır. Lügat bakımından
iman denebilecek birçok tasdikler vardır ki, onlar din açısından tam küfürdürler.
Mesela şirke inanmak; şeytanın sözüne, doğruluğuna inanmak; küfrün, zulmün
hayır olduğuna inanmak; zinanın, fuhşun, hırsızlığın, haksız yere adam öldürmenin,
Allah'ın kullarına saldırmanın doğruluğuna inanmak... lügat itibariyle birer
iman, fakat İslâm dininde birer küfürdürler. Lügat anlamında imanın diğer
bazı kısımları daha vardır ki, dinî açıdan küfür olmamakla beraber birer inanma
görevi teşkil etmezler. Bir kısmı mübah, bir kısmı mendub, bir kısmı da kötülük
ve günah olabilir ve bunların açıklaması fıkıh ilmine aittir.
Özetle
lügat anlamında imanın bir kısmı hak ve hayır, bir kısmı şer ve batıl, bir
kısmı da zevk, saçma ve lüzumsuz şeyler olabilir. Hak ve hayır olanlar şer'î
imanın aynı veya onun kapsamı içinde ayrıntısıdırlar. Çünkü asıl şer'î iman,
şimdiki halin arkasında veya bâtın (kapalılığın)da kaybolan hak ve hayrın
anahtar ve ölçüsünü veren ve bir tek yol takip eden prensiplerin tümüdür.
Gerçekte bütün iş, hak ve hayırdan önce, bunların prensip ve ölçülerindedir.
Ve İslâm dininin esas apaçık gerçekliği olan imânâ dair prensipleri de bu
anahtarı ve ölçüyü verir. Hidayet
(doğruluk)de onu takip edenleredir. Geleceğin kayıp anahtarı, şimdiki görmede;
şimdiki görmenin anahtarı, onun gizli gaybı ile geçmişteki gaybında ve hepsinin
anahtarı ise Allah katındadır. "Gaybın anahtarları onun katındadır, onları
O'ndan başkası bilemez." (En'âm, 6/59).
Şu
halde insan; anahtarı, doğruyu ve hayrı kendi istek ve arzusunda aramamalı,
doğrudan doğruya veya bir aracı ile Allah Teâlâ'dan almalıdır. Aracıları inkâr
etmemeli, fakat kulluğu ancak Allah'a yapmalıdır. Çünkü "O'nun izni olmadan
onun katında kim şefaat edebilir?" (Bakara, 2/255) âyeti onun izni olmadan
kimsenin şefaat edemeyeceğini bildirmektedir.
İkincisi,
imanın ilgilendiği şeyi bırakarak, kendi mahiyeti bakımından da şer'î imanın
özelliği bahis konusu olmuştur. İmanın şer'î mânâsı, yalnız bir kalbin fiili
midir? Yalnız bir dilin fiili midir? İkisi
birden midir? Yoksa bunlarla beraber uzuvların fiili midir? Bu noktada bazı
mezhep farklarına rastlıyoruz. Şöyle ki:
1.
Hâricîler ve Mu'tezile mezhebine mensub olanlara göre şer'î iman, hem kalbin
fiili, hem dilin fiili ve hem de uzuvların fiilidir. Yani Allah Resulü'nün
tebliğlerini kalp ile tasdik, dil ile ikrar, amel ile de tatbik etmektir.
Bunların üçü birden imanın esasıdır. Bunlardan, birisi bile eksik olan kimseye
mümin denmez. Hâricîler'e göre kâfir; Mu'tezile'ye göre ise mümin ile kâfir
arası fasık denilir. Bunlar şer'î imanda, lügat mânâsındaki imanın üç derecesini
toplamış oluyorlar. Selef ve hadiscilerden bazıları da imanı dil ile ikrar,
kalp ile tasdik, dinin esaslarıyle amel etmektir diye tarif etmişlerdir ki,
imam Şafiî de bu gruba dahildir. Fakat bunlar, ameli terkeden fasıkın imandan
çıkmış veya küfre girmiş olduğunu söylemezler. Şu halde bunların görüşleri
Hâricî ve Mu'tezile mezheplerinden büsbütün başkadır. Bunlar gerçekte imanın
aslını değil, imanın kemalini tarif etmiş oluyorlar.
2.
Kerrâmiye mezhebine göre şer'î iman, yalnız dil ile ikrardır. Bunlara göre
kalp ile tasdik bulunsun, bulunmasın, dil ile ikrar eden, diline sahip olan
mümindir. Kalb ile tasdik de varsa, içi, dışı mümindir. Yok münafık ise, dışı
mümin, içi kâfirdir. Bunlar, lügat anlamındaki imanın en aşağı derecesi olan
yalnız "söz ile tasdik" mânâsıyle yetinmişler ve şer'î imanın ölçüsünü
de, müslümanlar arasında cereyan edecek olan muameleler ve hükümlerin prensibinde
açık ve görünür sebebi gözetmişlerdir. Bunlara göre iman, bir kelime meselesi
demek oluyor, "İkrar esas, kalp ile tasdik şarttır." diyenler de
olmuştur.
3.
İmanın esası, kalp ile tasdiktir. Dilsizlik, zorlama gibi bir zorlayıcı engel
bulunmadıkça dil ile ikrar da şarttır. Fakat tahakkukunun (gerçekleşmesinin)
şartı mı, yoksa tamamının şartı mı, bunun hakkında da sözler söylenmiştir.
Eş'arîler bu görüş üzerindedirler.
4.
İman, kalbin fiili ile dilin fiilinin toplamıdır. Bunların
ikisi de imanın esasıdır. Bununla beraber ikisi de aynı seviyede temel esas
değildir. Kalbe ait sorumluluk, hiçbir özürle düşmeyi kabul etmez. Bu,
temel esastır. Allah korusun bu yok olduğu anda küfür ortaya çıkar. Dilin
fiili olan ikrara gelince: Bu da esastır. Fakat ölüme zorlayan bir zaruret
ve özür karşısında bunun zorunluluğu düşer. Ve o zaman yalnız kalbe ait iman
yeterlidir. Fakat zorlama mazereti bulunmayan, gücü yettiği halde ikrarı terkeden
Allah katında da kâfir olur. Şu kadar ki cemaatle namaz kılmak gibi dinin
esaslarından olan bazı ameller de ikrar yerini tutar. Gerçekte şer'î iman
daima "bâ" veya "lâm" harfleriyle kullanıldığından, "ikrar
ve boyun eğme ile tasdik" mânâlarını içine alır. Ve İslâm dininin hedefi
insanlığın yalnız iç yüzü değil, için ve dışın toplamıdır. Hiçbir engel yokken
imanını yalnız kalbinde saklayan ve onu açıklamayan kimsenin Allah katında
imanının kıymeti olamıyacağı Kitap ve Sünnet'in birçok delilleriyle sabittir.
Ameli tatbikat, imanın istenilen meyvesi olduğunda şüphe yoksa da, bizzat
amel, imanın kendisinin aynı veya parçası değildir; onun bir dalı ve istenilen
neticesidir. Din, bir meyve ağacına benzer, kalp ile tasdik onun toprak altındaki
kökü, dil ile ikrar gövdesi, diğer ameller dalları, yaprakları, çiçekleri,
meyveleri gibidir. Ağaçtan beklenen meyvesi olduğu gibi, imandan beklenen
de güzel ameldir ve Allah'a yaklaşmak da onunladır. Fakat dalları kesilmek,
yaprakları dökülmek, çiçek açmamak, meyve vermemekle ağaç kurumuş olmayacağı
gibi, iman ağacı da böyledir. Fakat gövdesinden yerle beraber kesilmiş olan
ağaçların çoğunlukla kurudukları ve zamanını bulduğu halde gövdesi sürgün
vermeyen ağacın tutmamış olması gibi, özürsüz olarak ikrarsız iman da böyledir.
Ancak kışta kalmış olduğu için henüz topraktan filiz vermeyen tohumun veya
kökün kuruduğuna hüküm verilemiyeceği gibi, mazeret zamanında kalp ile tasdik
de böyledir. İşte imanın böyle bir temel esası, bir ikinci derecede esası,
sonra da tertip edilmiş dereceleri üzere dalları, fazlalıkları ve meyveleri
vardır. Ve imanın olgunluğu bunlarladır. . "İman yetmiş küsûr şubedir.
Bunların en aşağısı yoldan eziyeti kaldırmadır." hadis-i şerifi gibi
birtakım rivayetlerde bu dallara ve şubelere bile iman ismi verilmiş gibi
görünürse de, bu imanın kemali yönündendir. Ve hatta "imanın şubesi"
denilmesi, imanın aslı olmadığını gösterir. Şu halde bu şubeler ve dallar,
küfrün zıddı olan imanın aslı değil, günah işlemenin zıddı olan imanın olgunluğudur
ve bunun için bu ayette de "yü'minûn = iman ederler" kısmı, "namaz
kılmak" ve "fakirlere vermek" imandan ayrıca zikrolunmuştur.
Yukarda anlatılan bazı selef ve hadiscilerin görüşlerini de böyle anlamak
gerekir. İmanın aslının, böyle kalbin fiili ve dilin fiili iki esastan ibaret
ve geçerli bir özür zamanında ikrarın düşebileceği bir esas olması, lügat
mânâsının tam ortası olduğu gibi, İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretlerinin ve
bütün fıkıh bilginlerinin de tefsir ve anlayışlarıdır. Ebu Hanife, arkadaşlarına
Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat mezhebinin esasını anlattığı ve açıkladığı en son
vasiyetlerinde der ki: İman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdiktir. Yalnız ikrar,
iman olmaz. Zira olsaydı münafıkların hepsinin mü'min olmaları gerekirdi.
Aynı şekilde yalnız bilmek de iman olmaz. Çünkü olsaydı, "Kitap ehli"
olanların hepsinin de mümin olmaları gerekirdi. Allah Teâlâ münafıklar hakkında
"Allah şahitlik eder ki, münafıklar kesin olarak yalancıdırlar."
(Münafıkûn, 63/1) buyurmuş; Kitap ehli hakkında da "Kendilerine kitap
verdiklerimiz onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." (Bakara, 2/146)
buyurmuştur. Sonra amel, imandan ayrıca bir iştir. Mesela "Fakirin zekatı
yoktur." denilir de, "imanı yoktur" denilmez. Aynı şekilde
"Fakirin zekata imanı yoktur." da denilmez. Yine Ebu Hanife "el-Âlimü
ve'l-müteallim" ismindeki kitabında der ki: "İman tasdik, bilgi,
ikrar ve İslâm'dır. Ve tasdik hususunda insanlar üç derecedir. Bir kısmı,
Allah'ı ve Allah'tan geleni hem kalbiyle ve hem diliyle tasdik eder. Bazısı
da diliyle tasdik eder, kalbiyle yalanlar. Diğer bir kısmı da kalbiyle tasdik
eder, diliyle yalanlar. Birincisi
Allah ve insanlar yanında mümindir. İkincisi Allah katında kâfir, insanlar
yanında mü'mindir. Çünkü insanlar, onun kalbini bilmezler ve açıkta gördükleri
ikrar ve görünüşe göre ona mümin demeleri gerekir. Kalbini bileceğiz diye
kendilerini zorlamaları da caiz değildir. Üçüncüsü imanını gizlemek zorunda
bulunduğu, kendini saklama halinde ise onu tanımayanlar nazarında kâfir sayılır,
Allah katında ise mü'mindir". Yine buyurur ki: "İman hakkında böyle
kat'î tasdik, bilgi, ikrar, İslâm dedim, bunu açıklamalıyım. Bunlar, çeşitli
isimlerdir ve hepsinin anlamı yalnız imandır. Şu şekilde ki, "Allah Teâlâ
Rabbimdir." diye ikrar eden, "Allah Teâlâ Rabbimdir." diye
tasdik eder. "Allah Teâlâ Rabbimdir." diye tam olarak bilir. "Allah
Teâlâ Rabbimdir." diye bilir, tanır ve "Allah Teâlâ Rabbimdir."
diye kalbiyle ve diliyle teslim olur ve hepsinin mânâsı birdir." Daha
sonra İmam-ı Âzam, imanda bir fazla sevgi değeri bulunduğunu da şu şekilde
anlatıyor: "Mümin Allah Teâlâ'yı, onun dışındaki her şeyden çok sever.
O derecede sever ki, ateşte yakılmakla Allah'a kalbinden iftira etmek arasında
serbest bırakılsa yanmayı, iftiraya tercih eder. Fıkhu'l-Ekber'de de buyurmuştur
ki: "İman, ikrar ve tasdiktir. Müminler
iman ve Allah'ı birlemede eşit, amellerde farklıdırlar. İslâm da o ilahî emirlere
teslim olmak ve boyun eğmektir. Lügat itibariyle iman ile İslâm arasında fark
vardır. Fakat dinde, İslâm'sız iman, imansız da İslâm olmaz. Bunlar bir şeyin
dışı ve içi gibidir. Din ise iman ve İslâm ile beraber bütün şeriatın ismidir."
İman,
esasen masdar ve buna göre bir fiil olmakla beraber örfte ve dinde isim olarak
da kullanılır ve o zaman iman bizzat bu fiil ile başlayan bir sabit durumu
ifade eder. Bütün bunlardan da anlarız ki:
1.
İslâm dini, yalnız bir iman meselesi değildir. İman ve amellerin toplamıdır.
Amellerle ilgili tatbikatı atıp da dinin bütün feyzini beklemek tehlikelidir.
2.
Böyle olmakla beraber iman, amel demek değildir. Amelin farz oluşuna iman
ile, o ameli yapmak birbirinden farklıdır. Müslüman amel ettiği için mü'min
olacak değil, iman ettiği için amel edecektir. Şu halde amelini sırf aldırış
etmeme ve küçümsemeden dolayı terketmiş değilse kâfir olmaz.
3.
İslam dininin imanında esasen kalp ve vicdan işi olan bir esas bulunduğu şüphesiz
olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'ın isteği olan iman meselesi yalnız bir vicdan
işi olmaktan ibaret değildir. O, tam bir insan gibi kalbin içinden başlayıp,
bütün dışa yayılacak ve sonra kâinata güzel ameller saçacaktır. Müslümanın
imanı, âleme zarar vermeye sarf edilmiş olan baştan çıkarıcı düşünceler veya
şeytanın dürtüleri değildir ki kalp ve vicdanda hapsedilmeye mahkum olsun.
Müslüman ancak bir zorlayıcı zaruret karşısında imanını sadece bir vicdan
işi olarak saklayıp hapsetmeye izinli olabilir. O da düşmanın kesin zorlayışına
uğradığı zamandır. O zaman da nefsini feda ederek imanını hapisten kurtarması,
imanını hapsederek kendini kurtarmasından daha faziletlidir. Ve bununla beraber
ikisi arasında serbestiye sahiptir.
İşte
bu âyette Cenab-ı Allah, kendisinden hakkıyla korkanları açıklamad
a
"onlar gayba inanırlar" ile dinin iman kısmını özetledikten sonra
amel kısmını özetleyerek buyuruyor ki: "Ve namazı kılarlar." Yani
belli olan namazı dosdoğru kılarlar ve devam ettirirler. Kur'ân'da namaz hakkında
"yüsallûne", veya "sallû" fiillerinden çok buyurulması
dikkate değer bir husustur. Elbette, "namazı ikame ederler" demekte,
"namazı kılarlar" demekten fazla bir anlam vardır ki bu, en az "doğru
dürüst" yani "namazın şartlarına uymak, Allah'a boyun eğmek ve tevazu
göstermek suretiyle güzelce kılmak ve hatta kıldırmak mânâlarını ifade eder.
Ve bunun için namazda ta'dil-i erkan (namazı erkanına uyarak kılmak) vacip
olduğu gibi, özellikle namaz için iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak,
namazın gereklerini tamamlamak için gayret sarfetmek de dinin lüzumlu gördüğü
hususlardandır. Ana-babanın çocuklarına namaz terbiyesi; din kardeşlerin birbirlerine
tavsiye ve hatırlatması; amirlerin engelleri ortadan kaldırma ve imkanları
tamamlama suretiyle beğendirmesi ve teşvik etmesi; Cum'a namazına ve cemaatle
namaz kılmaya dikkat ve devam etmesi de bu cümledendir.
(İkame),
"kıyam" veya "kıvam"dan "if'âl" ölçüsünde olarak
lügatta kaldırıp dikmek veya düzeltip doğrultmak veya kıymetlendirmek ve devam
ettirmek veya dikkat ederek yapma anlamlarına geldiğinden, namazla ilgisinde
bu mânâların birinden veya ortak noktalarından belîğ bir istiare yapılmış
ve bunun için bir kelimelik "namaz kılarlar" yerine, iki kelimelik
"namazı ikame ederler" seçilmiştir. İlk önce "dikmek"
veya "doğrultmak" mânâlarını düşünelim: Bu bize "Namaz dinin
direğidir." hadis-i şerifini hatırlatır. Bu hadiste din, yüksek bir binaya
benzetiliyor ve namaz aynı o binanın direği gösteriliyor ki, iman da o binanın
temelidir. Buna
"istiare-i mekniye" ve "istiare bi'l-kinaye" (kinaye ile
istiare) denilir. Bu âyette de namaz cemaat ile kaldırılabilecek büyük bir
direğe benzetiliyor ve onun güzelce dikilmesi veya doğrultulması suretiyle
o yüksek binayı dinin inşa, koruma ve devam ettirilmesinin gereği anlatılıyor.
Bir de bu binanın ilerde açıklanacak esasları, diğer kısımları, süsleme ve
güzelliklerinin bulunduğuna işaret buyruluyor. Bundan dolayı "namaz kılarlar"
demekle, "namazı ikame ederler" demek arasında ne büyük fark vardır.
Hakikatte
din gayet büyük ve kudsi bir binadır. Ve bu binanın kerestesi, malzemeleri,
şekli ve planı (yani şeriat) bizzat Allah'ın yaptığı ve koyduğu bütündür.
Ona uygun olarak inşası, kurulup meydana gelmesi ve içinde saadetle yaşanması
da insanlara aittir. Temsilen (benzetme yoluyla) diyebiliriz ki, bu binanın
mimarı Allah, baş kalfası Peygamber, amelesi ümmettir. Bu binanın temeli kalplerin
derinliklerinde atılacak ve ağızlardan taşacak, direği tek başına namazlarla
hazırlanacak, düzlenecek ve cemaat ile görünme meydanına dikilecek, sonra
üzerine diğer kısımları inşa edilecektir. Fakat şurası unu tulmayacaktır ki,
bu bina cansız değil canlıdır. Bu, geçmişler tarafından bir kerre yapılmış
olmakla sonradan gelenler, yalnız bunun içinde oturup kalacak değillerdir.
O, bir canlı bünye gibi her gün yapılıp işletilecek, her gün büyüme ve inkişafına
hizmet edilecektir. Bu bina ve direk benzetmesi bize İslâm'ın sosyal durumunu
ve bu konumda namazın kıymet ve yerinin önemini anlatıyor. Hakikaten cemaatle
namaz İslâm toplumunun direğidir ve bütün İslâmî teşkilatın binasıdır. Ve
cemaatle namaz kılmak ve kıldırmak, o direği dikmektir. Tek başına kılınan
namazlar da bu direğin hazırlanması ve düzlenmesidir. Dosdoğru, içi-dışı temiz
ve muntazam olarak namaz kılmak, imanın büyüyerek bütün vücuttan fışkırması
ve hayatın gidişatına muntazam ve doğru bir akış vermesidir. Bununla iç ve
dış, mümkün olduğu kadar, temizlenir; kalp ve beden mümarese (alışma) ile
kuvvetlendirilir. Herhangi bir kimsenin namazsız bulunduğu haliyle namazına
devam ettiği halini karşılaştırırsanız, namazlı bulunduğu zamandaki ahlâkını,
herhalde yükselmiş bulursunuz. "Muhakkak ki namaz kötü ve iğrenç şeylerden
vazgeçirir." (Ankebût, 29/45) âyeti, bu gerçeği anlatır. Bu karşılaştırmadaki
yanlışlıklar, ayrı ayrı şahısları mukayese etmekten doğar. Bazı hususta ahlâklı
farz edilen namazsız, namazına devam ettiği zaman hiç şüphesiz ahlâk ve maneviyatça
daha yükselir. Namazını kılan kimsenin hayatta en az dört kazancı vardır:
Birincisi temizlik; ikincisi kalp kuvveti; üçüncüsü vakitlerin intizamı; dördüncüsü
toplumsal düzelme. Bu
faydalar, devam şartıyla, en resmî bir namazda bile vardır. Namazın büyük
faydalarını hesap etmek mümkün değildir. Fakat en ufak ahlâkî faydası bilfiil
büyüklenmeyi kırmak, kardeşliğe hazırlanmak, Allah rızası için iş yapmaya
alışmaktır. Bunun için namazda giyinebileceği en güzel ve en temiz elbisesini
giymek ve kendine gurur vermesi düşünülen bu hal içinde örtülecek nice ayıpların
bulunduğunu düşünüp, yüzünü yani alnını ve burnunu yerlere koyarak, kalbinde
iman ettiği Allah huzurunda o kibir ve gururu kırarak defalarca secdeye kapanmak
en mühim bir esastır. "Her cami(ye gidişiniz) de güzel elbisenizi alın."
(A'râf, 7/31). Namazda özellikle secdenin kibre olan bu mühim tesiri dolayısıyledir
ki, kibirliler en çok namazın secdesine itiraz ederler. O süslü elbiseler
içinde alınlarını Allah rızası için yere koyma zorunluluğu onların kibir damarlarına,
sinirlerine pek fena dokunur. "Şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden
başkasına ağır gelir." (Bakara, 2/45). Düşünmezler ki o süsler, o alınlar
hep Allah'ın vergisidirler. Ve zamanı gelince o yağlı alınlar toza, toprağa
karışacaktır. Hem o topraklar, o yerler o kadar hakaret edilmeye, devamlı
olarak çiğnenmeye layık değildir. Zaman
olur ki onlar için kanlar dökülür. Beşer hayatı oradan fışkırır ve onu fışkırtan
Allah Teâlâ'dır. O süslere, o bedenlere emek vermiş birtakım Allah'ın kullarının
da hakları geçmiştir. Şu halde o topraklara, o yerlere, toprak ve yer oldukları
için değil, yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın büyüklük ve ululuğu adına hakkıyla
secdeye kapanıp, kibirden ve bencillikten sıyrılmak ve insanlar ile kardeşçe
geçinmek için onların topluluklarına karışmanın pek kudsî bir görev olduğunu
unutmamak gerekir. Namaz o kibir ve gururu kırarken, aynı zamanda insanın
ruhî hürriyetine öyle bir yükselme verir ki bu yükselme en görkemli kralların
huzurundaki saygı duruşundan çok yüksektir. Bunun için namaz mü'minin bir
mi'racıdır. Yani onu beşerî olmanın sertliğinden, tek olan Allah'a ait arşa
çıkartan bir merdivendir. Namazda bütün bir beşer hayatının şekli ve dereceleri
dürülmüştür. Allah'ın huzurunda bulunmak, hazırlanmak, düşünmek, istemek,
defalarca kalkmak, bükülmek, düşmek, rahat edip oturmak nihayet selam ve selametle
işini bitirmek, insanı, bütün hayatın kademelerinden geçirterek, varlığın
sırlarını, dünya ve ahireti düşündürerek Cenab-ı Allah'a kavuşturur ve büyük
bir iman ve sevap ile yine âleme döndürür. Yine bir hadiste açıklandığı üzere
"Namaz, İslâm ile küfrün ayırıcısıdır".
Biz
burada namazın dünyaya ve ahirete ait, maddî ve manevi, bütün faziletlerini
ve faydalarını sayacak değiliz. Çünkü o sonsuzdur, sayılması mümkün değildir.
Bunun bütün toplamı din dilinde "büyük sevap" adıyle anılır. Fakat
burada namazın, imandan sonra nasıl bir ahlâkî ve sosyal prensip olduğunu
ve onun üzerine ne kadar büyük bir sosyal bina kurulacağını kısaca ifade etmek
istedik. O büyük binanın direği işte öncelikle ferdî namazlarla hazırlanır,
düzene sokulur ve cemaatle dikilir. Ondan sonra da geri kalanı yapılır. İşte
"namazı ikame etme" tabiri bu mühim mânâyı çok açık bir şekilde
ifade ediyor ve hidayete aday müttakileri "namazı kılarlar" diye
değil, "namazı ikame ederler" diye tarif, vasf ve medh ediyor. Bunlardan
anlaşılır ki, bunun meâlinde "namaz kılarlar" tabiriyle yetinmek
doğru değildir. Burada kelimesinin "elif-lâm"ı ahd içindir ki durumu
ve sınırı bilinen "İslâm namazı" demektir. Ve bu durum yani namazın
nasıl kılınacağı, şartları ve rükünleri (namazın içindeki farzları), sünnet
ve edepleri, mekruhları ve namazı bozan şeyler ile sıfat ve durumu "Namaz
kılarken beni gördüğünüz gibi namaz kılınız." hadis-i şerifi gereğince,
Peygamber'den görülen fiilî, sözlü ve takrîrî olarak alınan sıfat ve niteliktir
ki, bu nitelik ve durum ta başlangıçtan beri müslümanlar arasında amel ile
kesin bir şekilde bilinir ve din kitaplarında yazılmıştır. Ve "yüsallûne"
buyurulmayıp da "ahid lâmı" ile "yükîmüne's-salâte" buyurulmasında
bu mânâ da açıktır. Yani "yükîmüne's-salâte", "dosdoğru namaz
kılarlar" demek değil; "namazı, dosdoğru kılarlar" demek olduğundan
gaflet edilmemelidir.
"Salât"
kelimesinin Arap dilinde iki kaynağı vardır. Birisi genel olarak dua mânâsıdır
ki, "Peygamber'e salât ve selâm" dediğimiz zaman özellikle bunu
anlarız. Diğeri (salv) maddesinden gelen "sallâ" fiilinin masdarıdır
ki, iki uyluğu hareket ettirmek demektir. Araplar bu mânâca "sallâ"
dedikleri zaman "iki uyluğunu hareket ettirdi" mânâsını anlarlar.
Aynı şekilde "at (veya kısrak) kuyruğuyla iki uyluğunu sağa sola çarptı"
denilir. Salveyn uylukların başındaki iki tümsek kemiktir. "Sallâ"nın
bu hareket ettirme mânâsı tabirine benzer. Yahudiler birbirine selam ve saygı
sırasında başını eğer ve kıçını oynatıp kasığına doğru bir yan bükerlermiş
ve bu şekildeki selama Arapça'da "iki uyluğu hareket ettirme" mânâsına
"tekfîr" denirmiş. Buna göre "keffera'l-yahûdiyyü", "Yahudi
uyluklarını oynatıp bükerek reverans yaptı." demek olur. "Kâfire"
kıçdaki kaba ve tıknaz iki etin ismidir ve "kâfire-teyn" tesniye
(ikileme)dir. Bu şekilde "iki uyluğu hareket ettirme" mânâsına "sallâ"
da rükû (namazda eğilme) ve secdelerde yapıldığı gibi, bizim "belini
eğmek" dediğimiz "iki uyluğu hareket ettirme" mânâsına kullanılırmış.
Demek ki Araplar, hem yahudilerin yaptığı reveranslı baş kıç selamlarını tanırlarmış,
hem de yerlere eğilerek "kandilli temennâ" usûllerini. İşte lügat
bakımından (biri kalp ve dil işi olan dua, diğeri de bir bedenî hareket işi
olan belli fiil) iki anlama gelen "salat" kelimesi, dinde Peygamberimizden
görülegeldiği üzere kalbe, dile ve bedene ait fiiller ve özel esaslardan oluşmuş
gayet intizamlı, kâmil (eksiksiz) bir ibadetin ismi olmuştur ki, necâset (pislikler)ten
temizlenme, hades (manevi pislikler)den temmizlenme, setr-i avret (avret yerlerinin
örtülmesi), vakit, niyyet, kıbleye dönmek adıyle altısı dışından başlayan
şart; iftitah (başlangıç) tekbiri, kıyam (ayakta durmak), kıraet (Kur'ân okumak),
rükû (eğilmek), sücûd (secdeler), teşehhüd miktarı (şehadet kelimesi getirecek
kadar bir zaman) kâde-i ahîre (son oturuş) adıyle içinde yapılan altı esas
olmak üzere en az on iki farzı; Fâtiha, zamm-ı sûre (Fâtiha'ya eklenen sûre),
tâdil-i erkân (namazın esaslarına hakkıyle uyma), kâde-i ûlâ (ilk oturuş)
ve diğerleri gibi bir takım vacipleri; bunlardan başka birçok sünnetleri,
müstehapları, edepleri, mekruhları ve müfsidâtı (namazı bozan şeyler) vardır.
Sonra beş vakit ve Cuma gibi farz, vitir ve bayram gibi vacip ve diğer müekket
sünnet ve gayr-i müekket sünnet, nafileler olmak üzere çeşitleri ve kısımları
vardır ki, açıklaması fıkıh kitaplarına aittir. Cemaatle kılmak da Cuma'da
farz, diğerlerinde vacip veya müekked sünnettir. Ve burada "salât"dan
asıl maksat, farz olanlardır. "Salât" kelimesinin "lâm"
harfi ince de okunur, kalın da. Kalın okunmak itibariyle "vav"la
yazılır, Verş kırâetinde de kalın okunur.
O
müttakî (Allah'tan hakkıyle korkan)ler sadece iman ile ve yalnız namazı dosdoğru
kılmak gibi bedene ait ibadetlerle de kalmaz, mâlî (malla ilgili) ibadetlerde
de bulunurlar. Kendilerine nasip ve kısmet ettiğimiz rızıktan, maddî ve hatta
manevî şeylerden az çok harç ve infak eder, Allah yolunda harcamada da bulunurlar.
idğâm ile 'dır, "mâ" kelimesinin Türkçemizde en güzel karşılığı
"nesne"dir. Fakat biz bu kelimeyi kaybetmek üzere bulunduğumuzdan
"şey" diyoruz. Gerçi "mâ" genelde veya çoğunlukla "şey"
mânâsına da kullanılabilirse de, asıl mânâsı "akılsız olan şey"
veya şeylerdir. Yani nesnelerdir. Akıllıya "men" denilir. Ve bunun
için eskiden "mâ" nesne, "men" kimesne (kimse) diye ayırt
edilirdi.
"Rızık",
aslında Arapça'da "haz" ve "nasip" anlamında isim olup,
nasip etmek, rızıklandırmak mânâsında masdar dahi olur ki onun fiilidir. Ve
bu karine ile "mâ" isim olan rızıktan ibaret olur. Ehl-i Sünnet'e
göre şer'î mânâsı da lügat mânâsının aynıdır ki, "Cenab-ı Allah'ın canlıya
zevk ve faydalanma nasip ettiği şey" diye tarif edilir. Şu halde mülk
olsun olmasın, yenilen, içilen ve diğer şekillerde kullanılmasından faydalanılan
mallara uygun olduğu gibi evladı, eşi, gayret ve işi, ilim ve bilgileri dahi
içine alır. Fakat hepsinde istifade edilmiş olmak şarttır. Bu faydalanma,
dünyaya ve ahirete ait faydalanmadan daha geneldir.
Buna
göre dinî ve dünyevî bilfiil faydalanılamayan mal, mülk, evlat ve aile, ilim
ve bilgi rızık değildirler. Bu şekilde birşey, çeşitli faydalanma şekillerine
göre farklı kimselerin rızkı olabilir. Fakat malından, gücünden, ilminden
faydalanmayanlar rızıklanmış değildirler.
"İnfak",
malın elden çıkarılması, harç ve sarfedilmesi demektir. Dinî bakımdan farz,
vacip, mendub kısımları vardır. Bu "infak" karinesiyle ya "rızık"
mala tahsis edilmek veya "infak" mecaz yoluyla maldan başkasına
da genelleştirmek gerekecektir. Açık olan birincisidir, fakat ikincisi de
muhtemeldir. Şu halde âyetin bu kısmı, ilk bakışta zekat ve diğer sadakalar
bağışlar, yardımlar ve vakıf gibi, fakirlere, diğer çeşitli hayırlara, aileye
yardım gibi bütün mal ile yapılan ibadetleri içine alır ki, ilerde "Sana
(Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Verdiğiniz hayır,
ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız
hayrı, muhakkak, Allah bilir." (Bakara, 2/215) gibi âyetlerle açıklanacaktır.
İkincisi ilim öğretme ve diğerleri gibi manevî şeyleri de içermektedir. Bununla
beraber bunların hepsinin başında, İslâm'ın binasından biri olan zekat vardır.
Ve bunun için birçok tefsirciler burada ilk önce ve bizzat kastedilen şeyin
zekat olduğunu açıklamışlardır. Fakat kurtuluşun kendisine tahsis edilmesi
bakımından, namazda olduğu gibi burada da farz olan infak kastedilmek gerekirse
de, infakın farz oluşu yalnız zekata tahsis edilmediğinden muhakkıkîn-i müfessirîn
(araştırmacı tefsirciler) bunu genelleştirme taraflısıdırlar. Ancak bu ortamda
zekatın birinci mevkii işgal ettiği de unutulmamalıdır. Çünkü İslâm binasının
ikincisi de zekattır. Bir hadis-i şerifte de görüldüğü üzere "Zekat İslâm'ın
köprüsüdür.". İslâm'ın bir köprüsü, bir geçididir. Dinin, iman ile temeli
atılıp, namaz ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır
ki, zekat işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü
dünya ve ahirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki
"dâru'l-İslâm" (İslâm yurdu), ahiretteki "dâru's-selam"
(esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî
ibadetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekat teşkil eder. Zira
"Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz." (Fâtiha,
1/5) diye bir tevhid üslubu içinde sadece Allah'a kulluk etmek ve kardeş topluluk
ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu
ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük
azıkla yetinme durumunda olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur. Bir aç
ile bir tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi bir sevgi ve kardeşlik
duygusuyla birbirine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin
hakiki bir ibadet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların
gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk önce zekat ve fıtır
sadakaları ile, zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatarak bir sevgi
bağının kurulması, hem de hepsinin mevlası (efendisi) Allah Teâlâ olduğunu
bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir. Bu görevin, bu
niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek,
Allah Teâlâ'nın bir halifesi (yani bir vekili) olmak rütbesini kazanacak ve
elindeki malın Allah'ın malı olduğunu ve kendisinin onu, muhtaç olan Allah'ın
kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: "Al kardeşim, bu
benim değil, senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana Allah Teâlâ'nın
gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirilmiş bir
dağıtıcıyım." diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı
fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu
kadar açıklarını kapatacaktır. İşte Kitap ve Sünnet'in araştırılmasına göre
fıkıh usûlü ve fıkha ait kitaplarımızın zekat görüşü özet olarak budur. Bu
şekilde zekat, müslümanı, beşerî düşüklüklerden ilahî vekilliğe geçiren bir
köprüdür. Namaz, hayat kademelerinden ilahî huzura çıkaran bir mi'rac olduğu
gibi, zekat da o mi'racda alınan bir ilahî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman,
bu köprüyü yapıp geçmeye, yani zekat vermek için helâl mal kazanıp zekat verecek
dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine
iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekat almaya değil, vermeye
dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman zekat ve sadaka alabilecek
ve tersi durumda aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan
İslâm toplumunun namazında ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların
o görkemli İslâm binasını tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle
çalışmaya atılacakları düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve
bu âyetlerle o müttakîlere verilen öğme değerinin önemi derhal anlaşılır ki,
ilerde açıklanacak olan orucun da bu noktayı her kalbe hissettirmek için mühim
bir terbiye özelliği bulunduğu açıktır. Görülüyor ki bu âyette İslâm binasından,
imandan sonra iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar diğerlerinden önce farz
kılınmıştır: Namaz, zekat. Çünkü bunlar, bütün ibadetlerin aslıdırlar ve burada
bilhassa anılmaları özelliklerinden dolayı değil, diğerlerinin çeşitliliğine
işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibadetler iki çeşide
ayrılmıştır.
Biri
bedene ait ibadetler, diğeri de mala ait ibadetlerdir. Hac gibi hem bedenî
ve hem de malî olan üçüncü bir kısım dahi bu iki değerin birleşmesidir. Şu
halde namaz, bütün bedenî ibadetlerin asıl temsilcisi; zekat da bütün malî
ibadetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar imanın ilk müeyyidesi (yaptırımı)
ve amel ile ilk gelişmesidirler. Buna göre bu âyet-i kerimede bütün iman prensipleri
gaybde; bütün amellerin esasları da namaz ve infak (Allah yolunda harcama)da
özetlenerek, İslam dininin ilmî, amelî, esasları ve dalları kısaca anlatılmıştır
ki, bunlar Fâtiha sûresinde "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden
yardım dileriz." (Fâtiha, 1/5) antlaşmasıyla doğru yol ve en son "hamd"
başlığında toplanmış idi.
4-Bundan
sonra gaybda özetlenen imana ait esaslar vahiy ve nübüvvet (peygamberlik)
meselesi olması bakımından bir derece daha açıklanarak buyuruluyor ki; ve
o muttakîler ki, hem sana vahiy ve inzal edilen ve edilmekte olan Kitap ve
şeriata, hem de senden önce vahiy ve inzal edilmiş bulunan (yani Tevrat, İncil,
Zebur, Suhuf gibi) kitaplara iman ederler ki, bu iman da Muhammed (s.a.v.)'nin
peygamberliğine ve bütün geçmiş peygamberlerin peygamberliklerine iman ile
mümkündür. Çünkü habere iman, haber verene imânâ bağlı bulunduğu gibi, onlara
tüm indirilenlerden birisi de peygamberlikleri davasıdır. Önceki âyet, bütün
müslüman müminler; bu âyet de önce Ehl-i kitaptan olup da müslüman olan müminler
hakkında indi deniliyor. Bununla beraber böyle olması iki âyetin birbirini
tamamlayıcı ve açıklayıcı olmasına engel değildir. Ve geçmişe iman, geçmişi
hikayeden ibaret zannedilmemelidir. Şu halde bütün inzal edilmiş kitaplara
ve geçmiş peygamberlere, esas itibariyle iman da, İslâm iman ve inancından
bir parçadır ki "Allah'a inandık deyiniz..." (Bakara, 2/136) gibi
âyetlerde bu durum açıklanacaktır. Bunun için Müslümanlık bütün semavî dinlerin
şahididir. Zira imana ait meselelerde nesih (iptal etme) yoktur, tamamlama
vardır. Nesih, amele ait hükümler itibariyle cereyan eder. Bu ve benzeri Kur'ân
âyetleri ve Peygamber'in sünnetleri bize özellikle şunu gösterir ki, Müslümanlık
dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine hürmetkâr
bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak altında, din işleri
bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar, vicdanlarının sınırı dar
ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımamayı dinin gereği
bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile tanırlar. Yakın zamanlara
kadar hristiyan devletlerin içinde kendilerinden başka bir millet yaşattığı
görülmemiş ve bu sebeple bunlar başka dinden olan kavimlere hakim olamamıştı.
Son zamanlarda bu vicdan darlığındaki politik hastalığı gören Avrupa devletleri
Katoliklik ve Protestanlık kavgalarından doğan bir vicdan hürriyeti davasıyla
Fransız inkılâbından sonra liberallik, laiklik ve insanlık kelimeleri altında
Hıristiyanlık kelimesinden sapmaya doğru yürümüş ve o zamandan beri diğer
milletler üzerinde hükümet kurmaya yol bulabilmişlerdir. Fakat bu kelimeler
olumlu ve merhametli, genel bir hak vicdanı kurulmasını değil, dinsizliğe
ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidişi hedef aldığından, ilme ve sanayiye
ait gelişmelerini gerçeğe bağlayacak yerde, insanlığı haktan uzaklaşmaya,
vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklemiş ve sonucu da İslâmiyet'in gösterdiği
gerçek ve olumlu hürriyet hakları ile insanlığa temin ettiği ve yaydığı gerçek
evrensel hayattan uzaklaşmak ve hayatın ızdıraplarını artırmaktan ibaret olmuştur.
Bu
bakış açısıyla denilebilir ki, şimdiki insanlar, Peygamberimizin gönderildiği
zamanda olduğu gibi, İslâm'ın nurunun genel bir gelişmesini ve herkesin selameti
için, gerçeğin bütün insanlık üzerinde kuvvetli bir egemenliğini görmek derdiyle
kıvranıp çabalamaktadırlar. İnsanlığın şimdiki sapıklığı, beşeriyetin doğru
üzerinde egemen olması fikrinde toplanıyor. Bu ise, insanlar arasında en kuvvetli
görünenlerin "tapılan bir yaratıcı" gibi kabul edilmesine sebep
oluyor. Bu, tutkuların kuvvetlenmesiyle hukukun (hakların) çiğnenmesini, herkesin
selamet ve emniyetinin bozulmasını doğuruyor. Halbuki insanın saadeti gerçekte
insanlığın hakka egemen olması davasında değil, hakkın insanlığa egemenliği
esasındadır. Ve İslâm'ın eşit yaşamak için "Ancak sana ibadet ederiz
ve ancak senden yardım bekleriz." (Fâtiha, 1/5) antlaşmasıyla öğrettiği
"yaratılış kanunu" da budur. Şu halde insanlık, ya hakka (doğruya)
üstün gelmek davasıyle ihtiras ve ızdırap içinde birbirini yiyip gidecek veya
Hak Teâlâ'ya iman ile onun mutlak egemenliğine uymak için İslâm dinine ve
Muhammed (s.a.v.)'in bildirilerine sarılacaktır. Hakk'ı, insanın emri altında
gören dar vicdanların kurtuluşa ereceklerini ve beşeriyetin dairesi için bir
olumlu kutup olabileceklerini zannetmek ne büyük hatadır! Büyük vicdanlar,
Hakk'ı bir bilir ve haktan gelenin hepsine, her birinin kendi derecesine göre
kıymet verir.
İşte
İslam'ın kalbi, bu büyük iman ve vicdanın sahibidir. O, herkese bu imaniyle
göğsünü açar. Bütün beşer vicdanını bu genişlik ve anlayışlılıkla hakka yaklaştırmaya
çalışır. Bunu kavrayamayan, bu yüksekliğe eremeyenleri de hakkın birlik ve
kapsamına saldırmamak ve hakka az çok uymayı kabul etmek şartıyle kendi dinî
sahalarında hür tutarak göğsünde yaşatır ve onların yaşama haklarına hürmeti
de yalnız görünüşe has bir siyasetin değil, gerçek dinin gereği bilir.
Gerçekten
"Ahirete ait kuvvetli bilgi sahibi olacak olanlar da ancak bunlardır,
bu genişçe imana sahip olanlardır." Mesela "Hazreti Musa peygamberdi
ama, İsa değildi; Tevrat, Allah'ın kitabıdır, İncil değildir; yahut Musa ve
İsa (a.s.) peygamber idiler, ama -hâşâ- Muhammed (s.a.v.) değildir; olsa bile
bizim değil, Araplar'ın peygamberidir; Tevrat ve İncil Allah'ın kitabıdırlar,
fakat Kur'ân değildir." gibi sözlerle Allah'ın peygamberlerini farklı
gören, kimine inanıp kimine inanmayarak Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini
ve ona inen Kitap ve dini tanımayanların ahiret hakkında birtakım zanları,
bazı kanaatları bulunsa bile yakînleri (kuvvetli bilgileri) yoktur. Gerçi
her felsefede, her dinde bir ahiret fikri vardır. Fakat bunların çoğu delilsiz
birtakım emellerden, ideallerden ibaret kalır. Çünkü meseleler ve ahiret yolunun
varlığının imkanı akıl ve kalp ile her zaman sabit olursa da, gerçekleşmesinde
aklî delil, varsayımlar ve kalbî temenniler yeterli değildir. O ancak Allah
tarafından gelen saygıdeğer peygamberlerin sadık haberleri ile bilinebilecek
gaybe dair haberlerdendir. Bunu sona erdiren ve tamamlayan ise peygamberlerin
sonuncusu olan Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dır. Şu halde peygamberlere iman
etmiyenlerin, ahirete doğru imanları olamayacağı gibi, geçmiş peygamberlere
iman edenler bile son peygambere ve ona indirilen Kitap ve şeriata iman etmedikçe,
ahiret hakkındaki iman ve kanaatleri yakîn (kesinlik) derecesini bulamaz;
hak vakıa (olgu)ya uygun olamaz. Mesela Yahudiler: "Cennete ancak yahudi
olanlar girecektir." (Bakara, 2/111) ve "Bize cehennem ateşi olsa
olsa sayılı birkaç gün dokunacaktır." (Bakara, 2/80) derler. Hıristiyanlar
da aynı sözü kendileri hakkında söylerler. Kendilerinden başkasına dünya ve
ahirette hayat ve saadet hakkı tanımazlar. Ve sonra cennetin nimetleri, dünya
nimetleri cinsinden midir? Devamlı mıdır, değil midir? O, bir ruhun ebedî
olması meselesi, midir, değil midir? diye ihtilaf ederler. Halbuki Allah'ı
bir bilip, bütün peygamberleri tasdik ve ahir zaman peygamberinin peygamberliğine
ve ona indirilen Kitap ve şeriate de iman ettikleri zaman şahsî ve kişisel
olan o gibi bozuk kanaatları, gerçeğe uymayan inanışları Muhammed (s.a.v.)'e
ait tebliğlere imanla gider de, ahiret hakkında gerçeğe uygun kuvvetli bilgi
elde ederler. Dünya hak, ahiret de hak, hayat hak, ölüm ve kıyamet de hak,
öldükten sonra dirilmek de var. O da hak, haşir (kıyamet günü toplanmak) hak,
sual hak, hesab (hesaba çekilmek) hak, mîzan (tartı) hak, sırat hak, sevap
hak, ıkâb (ceza) hak, cennet hak, cehennem hak. Ve hepsinin üstünde rıdvan-ı
ekber (en büyük Allah rızası) ve Allah'ın cemalini görmek de hak, Allah'ın
izniyle müminlere şefaat da hak; cennet ebedî, cehennem de ebedî. Bununla
beraber o ebedî cehenneme girdikten sonra kurtulup çıkacak ve nihayet cennete
gidecek olanlar da var. Ahiret nimetlerinde, dünya nimetlerine benziyenler
de var, dünyada görülmedik, işitilmedik, hatıra gelmedik şeyler de var. Şu
fark ile ki, ahiret nimetleri sonsuz ve elemsiz. Dünyanın ilmî kanunları,
ahiretin bütün incelikleriyle ayrıntılarını anlamaya elverişli de değil. Onu
hakikatiyle bilmek, hakkın (gerçeğin) temelini bilmeye bağlıdır. İlmin kanunları,
bize onun akla uymayan bir imkansızlık olmadığını ve nihayet mutlak bir gayb
âleminin bulunduğunu ve bugünün her halde bir yarını olduğunu ve ona hazırlanmamızın
gereğini isbat eder ve anlatır. Fakat o yarının nasıl olacağını ancak Allah
bilir ve gaybtan haberi olan şerefli peygamberler haber verebilir.
"Ahiret"
kelimesi esasen "âhir" kelimesinin müennesi (dişisi)dir ki, "son"
ve "sonraki" mânâsına sıfat iken şeriat dilinde "ahiret yurdu"
ve "ahiret hayatı" ve "ahiretin neş'eti" tamlamalarının
hafifletilmişi olarak isim olmuştur. Karşıtı olan "dünya" kelimesi
de böyledir. "Ahiret", kâh "dünya" ve kâh "ûlâ"
(ilk) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Ahiret yurdu tam bir hayat, ebedi
hayattır. Tam hayatı insanların kimisi yalnız aklî ve ruhanî kabul eder, kimisi
de duygusal ve cismanî (bedene ait). Fakat gerçeğini henüz bilmediğimiz hayatın
bizce kemali (olgunluğu), hem aklî ve hem hissî oluşundadır. Kur'ân'ın bize
bildirdiği ahiret hayatı ise "hayatın en mükemmeli" olduğundan biz
ona inanırız, felsefî derinlikleriyle uğraşmayı lüzumsuz sayarız. Ben, "ben"
dediğim zaman ruh ve bedenimin birliği noktasına basıyorum ve hayatı da bunda
biliyorum. Gayb âleminin bugünkü görünen âlemden sonsuz derecede geniş ve
mükemmel olduğunu bilyoruz ve her halde yarın için daha üstün bir hayatın
muhakkak olduğu kuşkusuzdur. Buna "acaba!" diyenler kalpleri kör
olanlardır. Maddemiz erir, genel maddeye karışır; kuvvetimiz dağılır, genel
kuvvete karışır, hepsi erir Hak Teâlâ'ya döner. Önce Allah'tan kendime geldim,
yine Allah'a gideceğim. Gidersem, Rabbımın bir âleminde daha niçin kendime
gelemiyeyim? Niçin rahmetlerine eremiyeyim? Hemen Cenab-ı Hak güzel sonuçlar
nasip etsin. Felsefenin, "olan yine olacaktır" diyen "ıttırat
= uyum, ritim" kanunu, "illiyyet = nedensellik" kanunu bile
bu kat'î bilgimi zaruri kılmaz mı? Peygamber efendimizden rivayet olunuyor
ki şöyle buyurmuşlar: "Şaşmak, bütün şaşmak ona ki Allah'ın bütün halkını
(yarattıklarını) görüp dururken Allah hakkında şüpheye düşer. Şuna şaşılır
ki ilk doğuşu tanır da, son doğuşu inkâr eder. Şuna da şaşılır ki, her gün,
her gece ölüp dirilip dururken öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr
eder. Şuna da şaşılır ki, cennete ve cennet nimetlerine inanır da yine aldatıcı
dünya için çalışır. Şuna da şaşılır ki, başlangıcının bulaşık bir nutfe (sperme),
sonunun çirkin bir leş olduğunu bilir de yine büyüklük taslar ve öğünür."
Bu hadis, ahiret hakkında ilim ve fen açısından başlıca iki gerçeği gösterir.
Birincisi ilk doğuş ve son (doğuş) deyimiyle, hem ahiretin gerçekliğine ve
hem devamlılık ve tekrar etme kanununa işarettir. İkincisi dış görünüşü ile
uyku uyanıklığı gösteren her gün, her gece ölüp dirilmek meselesidir ki hayatın
hakikatı ve ahiretin hakikatı açısından çok önemlidir. Biz her gün gıdaya,
uyuyup uyanmaya niçin muhtaç oluyoruz? Çünkü bedenimiz, bedenimizin kısımları
her gün ve hatta her saat, her an devamlı bir şekilde ölüyor ve yerine yenisi
yaratılıyor ve bu yaratılış işi olurken biz uyuyoruz. Bunun için uyku sadece
görünürde değil, gerçekten de bir ölüm oluyor. Çıkardığımız bütün salgılarımız,
bedenimizin kısımlarının cenazeleridir. Demek ki hayat, ancak benzerlerin
yenilenmesi ile yeni yaratma sayesinde devam ediyor. Devam eden nedir? Benim
birliğim nedir? Bu da bir ıttırad (ritim) kanunu, benzeyiş ve gelişme görüntüsüdür.
Bundan dolayı, dünyaya ait hayatımın zamanı, esasında benim ruhumun ve cismimin
sabit olması değil, Allah'ın yaratması ve bâkî kılmasıdır. Ve işte ahiret
hayatı da böyledir.
"Îkân",
yakîn sahibi olmaktır. "Îkân", "istikân", "teyakkun",
"yakîn" hepsi bir mânâya gelir. "Yakîn", gerçeğe uygun
ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak
olan sabit ve kesin bir inanış demektir. Diğer bir deyişle "yakîn",
şek ve şüphe bulunmayan kesin bilgi, şüphe karışmayan ilim, bozulması ihtimali
olmayan ilimdir. Bununla beraber "kalbin kararı" anlamına da "yakîn"
denildiği olur. "Şu anda şüphem yok ki bu böyledir. Şimdi ve ilerde şüphe
edilmez bu böyledir. Başka türlü olmak mümkün değil, bu böyledir." Bunun
üçüne de yakîn denilir fakat asıl "yakîn" ikinci ile üçüncüdür.
Yani
birinci tariftir. Allah'a ait ilme, "yakîn" denilmez. Bunun iki
sebebi vardır: Birincisi; Allah'ın isimleri ve sıfatları vahye dayanır. Kitap
ve Sünnet'te ise Allah'ın ilmine "yakîn" denildiği görülmemiştir.
İkincisi: "Yakîn" ve "îkân" şek ve şüphe edilebilen şeyler
hakkında kullanılır. Bunun için zorunlu bilgilere, yani apaçık olan şeylere,
gün gibi aşikar gerçeklere "yakîn" denilemiyeceğini söyleyenler
bile vardır. "Yakîn"de istenilen şey, gerçeklik ve şüphesizliktir.
Fakat bu olayın zaruri olması değil, ancak vâki olması şarttır. Şu halde görülenler,
tecrübe edilenler, tevatürle nakledilenler ve doğru istidlaller de yakîn (kesinlik)
ifade ederler. Bazı Batı filozoflarının iddia ettikleri gibi "yakîn"
yalnız zarurî ve huzurî ilim demek değildir. Yakînin dereceleri vardır. Mesela
matematik bilgileri, mantık bilimine ait sonuçlar yakînî ve zarurî olduğu
gibi, normal ve tecrübeye dayanan ilimler, tabiat ilimleri yanında Kimya ve
Fizik ilimleri zarurî olmayarak yakînîdirler. Ancak bunların tecrübe edilmiş
olaylarından yanlış istidlaller ile sonuç çıkarılan özel görüş ve varsayımların
hepsi yakînî değildir. Aynı şekilde Hayat Bilgisi, Tıb ve benzerleri henüz
yakînî değildir. Bu sebeplerden dolayı uçakları yaparız, fakat bir çimeni,
bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız. Acaba
mümkün değil midir? Mümkün olmasaydı vücuda gelmezdi. Allah Teâlâ onları öncelikle
ve bizzat ve sonra maddeleri, tohumları aracılığıyla yarattığı gibi, bizim
elimizle de yaratabilir. Nitekim peygamberlerin ellerinde yapabileceğine dair
örnekler de gösterdiğini Kur'ân haber veriyor. "Benim iznimle çamurdan
kuş şeklinde bir şey yapıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş oluyordu."
(Maide, 5/110). Bunun için ilimler ve tabiat ilimleri, bizim, Allah'ın kudreti
hakkındaki kesin inanışımızı ve imkanın kendisi hususundaki imanımızın genişliğini
yıkacak değil, kuvvetlendirip genişletecek deliller kabul edilmek gerekir.
Fenleri kendi sınırları içinde takip etmeli ve geliştirmeliyiz. Fakat onlara
inanırken, hiçbir zaman Allah'ın kudretini terkettik, dünya ve ahireti bitirdik
zannetmemeliyiz. Normal yakînlere, zarurî yakînleri feda etmemeliyiz. Biz
var isek, bizim ilmimiz varsa, Allah Teâlâ ve O'nun ilim ve kudreti daha önce
var. Bugünkü görülen âlem varsa, yarınki gayb âlemi de tabiatıyle vardır.
Bugün olmayanlar, yarın olur. Bugün inanmadıklarımıza yarın inanmak mecburiyetinde
kalırız. Hiç yanılmamak, hiç şaşmamak, sonsuz ümitsizliğe düşmemek istiyorsak
hiçbir hadisenin yıkamayacağı, hiçbir şüpheciliğin yıkamayacağı en hak ve
en temelli esaslara iman etmeliyiz ki, kesin iman dairemiz daralmasın; ilim
ve fenni boğmayalım; imkan sahasını kısıtlamayalım; mümküne, imkansız demiyelim;
hayır yerine şerre koşmayalım; imkânsız zannettiklerimizin imkanını, hatta
ortaya çıkışını gördüğümüz zaman perişan oluruz. Sudan ateş, ölüden diri çıkar
mı? Allah'ın izniyle çıkar. Hayat yapılır mı? Allah'ın izniyle yapılır. Göklere
çıkılır mı? Allah'ın izniyle çıkılır. Kabirde
soru sorulur mu? Allah'ın
izniyle sorulur. Ölen
dirilir mi? Allah'ın
izniyle dirilir. Fakat
"İki kere iki, tek olur mu?" Olmaz. Bir şeyin parçası kendisinden
büyük olur mu? Olmaz.
İlletli illetini geçer mi? Geçmez. İnsan bizzat yaratıcı ve bizzat mabud olabilir
mi? Olamaz. O, Allah'ın izniyle, kuş da yapsa, ölüleri de diriltse yine kuldur,
yine kuldur. Bütün imkanlar, Allah'ın kudretindedir. Ve istikbal (gelecek)
dediğimiz zaman sonsuzdur ve o sonsuzda bizim nice başımıza gelecekler ve
sorumluluklarımız olacaktır. Ve işte Hazreti Muhammed (s.a.v.) bize mutlak
olan bu tam imanı, bu tevhid inancını ve buna göre güzel işler işlemeyi öğretmek
için gönderilmiştir. Ona iman edenler hiçbir zaman aldanmazlar, her zaman
yakîn (tam iman)e sahip olurlar.
5-
kelimesi "işaret ismi" çoğul, "zâ"nın çoğulu, " "
hitap harfidir ki " " gibi önce Peygamber'e has hitap, ikinci olarak
genel hitap olabilir. Meâli: "Sana söylerim bunlar, o gördüklerin, o
vasıflarını işittiklerin" demektir. Yani, ya Muhammed! Böyle kalbe ait
olan ve sadece görünene bağlanmayıp aklın anlayabileceklerine dahi topluca
iman ve tasdik ettiği bedenî ve malî ibadetleri yerine getirmekle, duyma yolundan
başka imkan olmayan hususlara da genişçe, detaylarıyle iman etmek ve edebilmek
kabiliyet ve üstünlüklerini toplayan o müttakîleri işittin ya, işte bunlar
kendilerinin Rabbi tarafından, onların tek Rabbi olan Allah Teâlâ tarafından
hidayet (doğru yol) üzeredirler. Yani onun hidayetine aday ve o hidayet üzere
yürüyecek olan ve yürümekte bulunanlar, derecelerine göre onlardır. Doğru
yola uymayı bunlar dinler, derece derece doğruyu yapmaya bunlar erer. "Bizi
doğru yola ilet." (Fâtiha, 1/6) diyecek olan veya diyenler bunlardır.
Bunun sözlü ve fiilî cevabını alacak ve doğru yolda yürümede başarılı olacak
olanlar yine bunlardır.
Ve
işte herkesin fikrinde ve zikrinde "müflihûn müflihûn" diye duyup
andıkları ve fakat tayin edemedikleri bahtiyarlar, ciddi ve ebedî olarak kurtuluşu
bulanlar, bulacak olanlar, gazab ve sapıklıktan kurtulmuş olarak Allah'ın
ebedî nimetlerine erecekleri kat'î olanlar, ancak bunlar, bu hidayet üzere
bulunanlardır. Allah Peygamber tanımıyanlar değil, yalnız önceki peygamberlere
iman etmiş olanlar da değildir. İman edip beden ile ve mal ile ibadet ve güzel
işler yapmayanların halleri de tehlikeden uzak değildir. Bunların kurtuluşları
mümkün olsa bile tam ve kâmil değildir. Madem ki, imanları vardır, ilahî rahmet
ile kurtuluşları kâbil ise de olağanüstü kabilindendir, Allah'ın sünneti değildir.
Bununla beraber onlar hakkında imansızlar gibi sonsuz ümitsizlik de caiz olmaz.
Zira Allah katında imanın zerresi de kaybolmaz.
"Müflih",
"iflah"dan "felah bulan, kurtulan" demektir. "Felah"
aslında "felâhat" gibi "yarmak" mânâsıyle ilgilidir ki,
önündeki engeli yarıp, kendini kurtarmak ve istediğine ermek yani zafer bulmaktır.
Müminler de dünya ve tabiat ve şehvet engellerini yarıp, gaybda gizlenen dileklerine
eren ve ahirette sonsuz kurtuluşa erenler olacaktır. Arap dilinde böyle haber
"elif lâm" ile "belirli" olursa "tahsis" ifade
eder. Burada "hüm = onlar" zamir-i fasıl (ayırma zamiri) denilen
bir kelimedir ki, haber ile mübtedâ arasını sıfattan ayırır. Mühim bir hüküm
bağlayıcısıdır. Bundan da bir kasır (tahsis) anlaşılır. Açıkladığımız mânâ
bu tahsislerle tarifin mânâsıdır. Benzerlerinde uygulansın. Bu gibi tariflerde
iki çeşit anlam düşünülür. Birisi: Öteden beri "müflihûn" vasfıyla
şöhret bulmuş birtakım belirsiz kişiler vardır, bunları duyarsınız, fakat
tayin edemezsiniz. Eğer duydunuzsa, işte bunlar ancak o müttakilerdir. İkincisi:
Eğer duymadınızsa, bu kavramı iyi tasavvur ediniz ve gerçeğini araştırınız
ve araştırdığınız zaman biliniz ki bunlar ancak onlardır, demek olur. 'nin
tekrarı, hidayet ile felahın ayrı ayrı birer haslet olduklarına işarettir.
Aradaki atf (bağlaman)ın "vav" ile yapılması da hidayet ile felahın
anlayış ve maksat bakımından ayrılıklarına işarettir diyorlar. Bununla beraber
birinci o imanları yapan müttakilere, ikinci de sınırlamasından sonra onlara
dönmüş olması ve bundan dolayı mânâ bakımından tekrar bulunmaması daha uygundur.
Görülüyor ki, hidayetin müttakilere tahsisi yoktur ve fakat felahın hidayettekilere
tahsisi vardır ve bu nokta mühimdir. Düşün. Sonra felâhın hidayete, hidayetin
takva (Allah'dan çok korkma)ya ait olması da illiyet (nedensellik) yoluyla
değil, âdet yoluyla sürdüğüne ve gerçekten hükmünü yürüten Allah Teâlâ'nın
lütuf ve rahmeti olduğuna işaret için arada harfi gibi sebeb ifade eden bir
harf geçmemiştir.
Kur'ân
işte derece derece bu müttakilere hidayettir. Acaba burada niçin "hüden
li'n-nâs = insanlar için" denilmedi de "hüden li'l-müttakin = müttakiler
için" denildi? diyeceksin. Çünkü:
Meâl-i
Şerifi
6-
Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir.
Onlar inanmazlar.
7-
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde
bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
6-TAHLİL
VE MÜNASEBETLER: Arab dilinde, dilimizde karşılığı bulunamayan bazı harfler
vardır ki de bunlardandır. Bu harf, fiile benzeyen altı harften biri olup,
yerine göre "elbette", "her halde", şüphesiz", "lâ
cerem =besbelli, muhakkak" gibi bir tahkîk (gerçeklik) ve te'kîd (pekiştirme)
mânâsı ifade eder. Râzî'nin naklettiğine göre Arab'ın ilk filozofu sayılan
Kindî, dil imamlarından İmam Müberred'e gitmiş ve: "Ben Arap kelamında
bir gereksiz söz buluyorum. Mesela "Abdullah ayaktadır" diyor, sonra
"Muhakkak Abdullah ayaktadır" diyor. Daha sonra "Muhakkak Abdullah,
gerçekten ayaktadır" diyor. "Bunların hepsi mânâ bakımından bir,
arada fazla kelimeler var." demiş. Müberred: "Hayır" demiş,
"Lüzumsuz söz yok, kelimeler değiştikçe mânâ da değişir. Birincisi doğrudan
doğruya ayakta durmayı haber veriyor. İkinci, bir sorunun cevabı oluyor. Üçüncü
de bir inkârcının inkârına cevap oluyor." diye açıklama yaparak, dildeki
incelikler konusunda filozofun bilgisizliğini gösterivermiştir. Bu bir harf
bize bir nazım altındaki mânâların inceliklerini anlatmayı ve bundan gafil
olanların düşünceye ait yargılamalarda uygunsuz durumlara düşeceklerini ne
güzel anlatır. Belağat imamı Abdülkâhir Cürcânî der ki: "Gerçekten te'kit
(pekiştirme) içindir. Bir haber muhatabın kanaatının zıddına değilse "
"ye ihtiyaç yoktur. Fakat dinleyenin kanaatının tersine bir haber verildiği
zaman ona ihtiyaç vardır. Ve
haber ne kadar uzak görülürse, nin güzelliği o kadar artar..." İşte
bu âyette de böyledir. Burada öncelikle "hüden lîl müttekîn" sınırlamasına
karşı akla gelen bir soruya isti'nâfen (başlangıçta) bir cevap vardır. İkinci
olarak bu âyette açıklanacak olan haberin mânâsı uzak görülebileceğinden,
onu te'kit ve pekiştirme vardır. Buna göre bu âyetin "hüden lîl-müttekîn"
kısmı ile çok kuvvetli bir tezat ilgisi ve karşılaşması vardır. Ve bu şekilde
bu iki âyet öncelerin karşılığı olan bir sınıflandırma ifade eder.
"Küfür",
"kâf"ın ötrüsü ile lügatta "küfrân" gibi nimeti örtmek,
yani nankörlüktür. Bunun aslı da "kâf"ın üstünü ile "kefir"dir
ki, mutlaka örtmek demektir. Üstün ile olan bu mânâdandır ki, tohum eken ziraatçiye,
aynı şekilde geceye "kâfir"; meyve tomurcuğuna "kâfur",
kalça etlerine "kâfire" denilmiştir. Şu halde üstün ile "kefr",
mutlak örtmek genel; ötrü ile "küfr", nimeti örtmek özeldir. Dinde
küfür ise, imanın zıddıdır, imansızlık demektir. Yani bir kimsenin iman şanından
olduğu halde iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terketmeyi,
zorlama ve engel bulunmadığı zaman ikrarın terkini de içine alır. İmandaki
tasdik gibi, küfürde tekzib (yalanlama) de, kalbî, kavlî (sözlü) veya fiilî
olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, zorlama olmaksızın sözlü yalanlama
da öyledir. Hatta böyle bir sözlü yalanlama daha çirkin bir düşmanlığı açığa
vurmak olur. Aynı şekilde fiilî yalanlama da böyledir. İman edilmesi arzu
edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife
almak, bunları bozmaya çalışmak en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız
kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak açıklanan ve
ilan edilen küfre küfür denmemek nasıl mümkün olur? Meğer ki o, sözlü veya
fiilî "Kalbi imana yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil."
(Nahl, 16/37) şer'î istisnayı bildiren bu âyet gereğince zarurî bir zorlamaya
dayanmış olsun. Fiilî tekzib, iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili
yapmaktır. Ancak fiilî yalanlama ile, fiilin yokluğu arasında büyük fark vardır.
Mesela namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür
değilse bile, haça tapmak küfür olur. Bu bakış açısından amelin terkinin,
fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan küfrü gerektiren bir durum
olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Halbuki hakaret ve hafife almayı ifade
eden, aynı şekilde Mushaf'ı çirkefe atmak, güneşe secde etmek, zünnar bağlamak,
küfür neşretmek, günahı ve haramı helal, helalı da haram saymak... gibi bizzat
küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli bulunan yalancıların fiilleri
-bir zorlama zarureti yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir. Biz,
yukarda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın küfrü gerektirdiğini
söylemiyoruz. Fakat bu mesele de pek kötüye kullanılmıştır. Burada dikkat
edilecek bir nokta vardır ki o düşünülürse, Hâricîler ve Mu'tezile bir yana
bırakılmak şartıyle, gerçekten yine fikir ayrılığı bulunmadığı ortaya çıkar.
Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz'î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen)
terk. Yani biri terk, biri de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Mesela bazan
namaz kılmayan ile, namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük
fark vardır.
Namaza
imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -insanlık hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin
bulunabilmesi akla uygundur. Şu halde cüz'î terk küfür olmayabilir. Fakat
amelleri terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmiyen ömründe
hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların kıble ehli (müslüman)
olduklarına, Allah'a, Peygamber'e ve peygamberlere, Kur'ân'a ve ahirete, farz
olan vazifelere imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid
tertibiyle bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de
onlardan birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek
şeylerin hiç birine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak
da küfürdür. İman,
bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr
ile vâki olur. Tamamının inkârına bağlı olmaz. İman ile küfür sade zıt değil,
birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki
menzil arasında bir menzil (menzile beyne'l-menzileteyn) yoktur. Bir insan
ya kâfirdir, ya mümin. Fâsık (günahkâr) da işlediği suça göre bunlardan biridir.
İman ile küfür iki görüş açısından düşünülür. Birisi insanın yalnız Allah
Teâlâ'ya karşı vaziyeti. Diğeri de müminlere karşı vaziyetidir. Birincisinde
mümin, yalnız Allah Teâlâ'nın ilmini düşünerek imanını ve kendini ona göre
kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem içinden ve hem dışından sorumludur.
İkincisinde insanların ilmi ve onlara kendini ve ne şekilde tanıttığını ve
ne gibi muamele yaptığını ve onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye
tabi tutulması gerektiğini düşünerek, imanını ve kendini ona göre kontrol
ve teftiş eder. Çünkü İslâm imanının, bir Allah'ın hakları, bir de kulların
hakları yönü; bir ferdî, bir de sosyal durumu vardır. "Allah'a, Peygamber'e
kalbimde imanım var." deyip de insanlara karşı hep küfür muamelesi yapmak
İslâm imanının şiarı değildir. Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır.
Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sövmek mânâsında da âdet olmuştur ki,
bu Arapça'da yoktur. Fakat daha çok İstanbul dilinde, halk arasında yaygın
olan bu mânâ, esasında dinî mânâdan alınmıştır. Önceleri dine sövmek, imana
sövmek, ağıza bilmem ne yapmak gibi küfrü gerektiren söğmelere kullanılırken,
biraz genişletilmiştir. Bunun için "küfretmek" tabiriyle, "kâfir
olmak" tabiri arasında bir fark sezilir.
"İnzar"
korkulu bir şeyden sakındırmak için bildirmek, yani "ilerde şu fenalık
var, sakın!" diye doğru yolu göstermek.
"Hatm",
"tab" gibi basmak mânâsınadır. Ve
"ketm" ile de ilgilidir. " " ile geçişli kılındığı zaman
üzerini mühürlemek, yani bir şeyi veya içindekini sağlamlaştırmak için üzerine
mühür veya damga basmak, bir çıkını, bir odayı, bir zarfı mühürlemek gibi.
Bir de bir şeyi sona erdirmek anlamına gelir. Fakat
bunda gibi bizzat geçişli olur. Şu
halde burada birinci mânâdan bir istiâredir.
"Kalp",
yürek ve gönül mânâlarına gelir, yani "kalp" iki mânâya kullanılır.
Birisi göğsün sol tarafında, sol memenin altına doğru konulmuş bir çeşit çam
kozalağı şekline benzer bir durumda (sanavberiyyüşşekil) ve bedendeki etlerin
hiç birine benzemiyen, hem sinir ve hem kas dokularının esaslarını toplayan
belli bir et parçasıdır ki, atar ve toplar bütün damarların köküdür. İçinde
karıncıkları ve kulakcıkları vardır. İnsanın aza ve organları içinde kendi
kendine hareket eden odur. Ruha
ait iticilik ondan başlar. Bu, motoru kendinde, kendi kendine açılıp kapanan
bir tulumbadır. Kan dolaşımı buna borçludur. Ve bununla beraber bu hareketin
solunum ve akciğer hareketi ile de bir ilgisi ve paralelliği vardır. Bu kalp,
beden ilimlerinden olan Tıp ilminin ve doktorların meşgul olduğu bedeni ve
yeri belli olan kalptir. Buna biz dilimizde yürek tabir ederiz. Nitekim mideye
de kursak deriz, "kursak aşını, yastık başını ister". İkincisi,
ruhanî, ilahî bir lütuf olan ve bütün şuur, vicdan, duygu ve sezgilerimizin,
düşünme kuvvetimizin kaynağı yani manevî âlemimizin merkezi bulunan, yeri
belli olmayan kalptir ki, "insan ruhu" da denilir. İnsanın asıl
gerçeği bu kalptir. İnsanın anlayışlı, bilgin ve arif olan bölünmez kısmı;
konuşulan, azarlanan, talepte bulunulan ve sorumlu olan özü budur. Bütün benliğimiz
öncelikle bundadır. Bunun
için anlayan "ben", anlaşılan "ben"in içindedir. Ben ruhuma,
cismime, aklıma, irademe bundan geçerim. Bu sanki ruhumuzun bir gözüdür. Sezgi
bunun bakışı, akıl bunun ruhu, irade bunun kuvvetidir. Bunu, ruhumuzun kendisi
şeklinde anlayanlar da çoktur. Dilimizde buna yine "kalp" deriz.
Yukarda "gönül" denildiğini de söylemiştik. Çünkü "gönlümden
geçti", "kalbimden geçti", "zihnimden geçti", "aklımdan
geçti" dediğimiz zaman hepsinde aynı mânâyı kastederiz. Bununla beraber
kalp ile gönlü ayırdığımız noktalar da vardır. Mesela "kalbin çürük"
deriz de, aynı mânâda "gönlün çürük" demeyiz. Bazan yürek kelimesini
de bu mânâda kullandığımız olur ki, "yürekli adam", şecaatli ve
kuvvetli kalbe sahip adam demektir. Şüphesiz mekansız olan bu ruhanî kalbin
bütün beden ve cisim olan kalp ile bir ilişkisi vardır. Fakat âlimler ve filozoflar
bu ilginin şeklini, nasıllığını önceden ve bizzat bedenin hangi noktasıyla
ilgilendiğini tayin etmede hayrete düşmüşlerdir. Bu ilgi önce cisim olan kalbe
midir? Akıla mıdır? Bütün sinirlere midir? Bütün sinir ve kaslara mıdır? Yoksa
kalp ve şuur, damarlar, sinirler, kaslar ve uzuvlariyle bedenin tek suretine
midir? Sonra bu ilgi, fizikî özelliklerin cisimlere, vasıfların vasıf sahiplerine
ilgisi gibi midir? Bir aleti kullananın, alete ilgisi gibi midir? Bir
yerde oturanın, o yere ilgisi gibi midir? Her ikisini içine alarak bir kaptanın
gemiyle ilgisi, bir devlet başkanının memleketiyle ilgisi gibi midir? Özetle
madde ile kuvvetin ilgisi nedir? Ve sonra maddî kuvvetle, manevi kuvvetin
ilgisi nedir? Bunlar, felsefecileri, psikoloji ilmiyle uğraşanları yoran,
hayretler içinde boğan noktalardır. Ancak önceden olsun, sonradan olsun, önceden
ve bizzat olsun, ikinci ve vasıtalı olsun, yapıcılık yönünden olsun, kabiliyet
cihetinden olsun, her halde bunun cisim olan kalp ile de bir ilgisi olduğu
açıktır. Hissî etkenlerde hareketin önemi büyük olduğuna ve bütün tabiî etkenlerin
harekete dönmesi çağımız fenninin en büyük eğilimi bulunduğuna göre, bedenimizde,
dışa ait hareketlerin izlenimlerinden etkilenen ve onları alan aletlerimiz,
açık duygularımız, sinirlerimiz, beynimiz olmakla beraber bunların cereyanının,
bedendeki kendi hareketimizin kıymetine borçlu olduğu ve bu şahsî hareketin
bizzat hareket eden bedene ait kalbde bulunup, ondan başladığı ve bunun hastalığı
durumunda hissî üzüntülerin, gizli kederlerin ilgisinin de açıkça görüldüğü
yönden harekete başlayarak şuurun kaynağını birleştirmiş olmak için, ruhanî
kalbin ilk ilgisini de cisim olan kalbe bağlamak hem tabiî, hem de -hemen
her dilde denecek derecede- ikisinin de bir isim ile anılagelmiş bulunmasından
anlaşılan, genel bir fikir birliğine uygun olduğunda şüphe yoktur. Bu durumu
kabul etmemekte ısrar edenler olursa, onların, her iki ismin biri diğerinden
teşbih (benzetme) ve istiâre yoluyla alınmış olmasını, yani bedende cisim
olan kalbin yeri ne ise, ruhta da ruhanî kalbin yeri o gibi olduğunu düşünebilirler.
Akıl ile kalbin ilgisini de akıl kelimesine bırakalım. Kur'ân'da, Kur'ân ilimlerinde,
din ilminde, ahlâk ilminde, edebiyatta kalp denilince bu ikinci mânâ kastedilir.
"Temiz kalpli adam", "kör kalpli adam", "kalbi bozuk",
"kalpsiz" gibi ifadelerde kalpten ne anlıyorsak, burada kalpten
de onu anlıyacağız ki, gaybe imanda, Allah'ı bilmede bu kalbi sezmenin, tanımanın
büyük önemi vardır. Her şeyi bu kalp ile duyup da bundan, bunun varlığının
şeklinden habersiz olanlar, bunu düşünemiyenler, din hususunda puta tapıcılıktan,
göz önündeki cisimlere tapmaktan ileri geçemezler . Mühürlü kalpler işte onlardır.
"Ğışâve"
perde demektir.
7-TEFSİR
VE TE'VİL: Şüphesiz ki küfürleri tam ortaya çıkmış olanlar kendilerini ha
(Allah'ın azabından) korkutmuşsun, ha korkutmamışsın onlar için aynıdır. iman
etmezler. Fakat
bu inzâr (korkutma) ve adem-i inzâr (korkutmama) senin için aynı değildir,
"senin için eşit" değil, "onlar için eşit" dir. Zira sen
görevini yapmış ve Allah'ın delilini göstermiş ve açıklamış olursun, sevap
senin, günah onların olur. O eşitliğin, iman etmediklerinin sebebine gelince:
Çünkü yüce şân sahibi Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.
Gerçeği kendiliklerinden sezip, düşünüp bulmaya, olmadığı halde dinleyip işitmeye,
güzel kabul göstermeye kabiliyet (yetenek)leri kalmamıştır. Aslî kalp vardır
fakat ilk yaratılıştaki sağlamlıklarını yitirmişler, kötü alışkanlıklarıyla
onu örten ikinci bir alışkanlık kazanmışlardır. Bu kazancı da Allah Teâlâ
yerine getirmiştir. Artık onlar kendiliklerinden; kendi istek ve arzularından,
şahsî ve nefsî gayelerinden başka hiçbir şeye dönüp bakmazlar. Gerçeği anlamak
için yaratılmış olan o kalplerin bütün faaliyet ve yetenekleri nefse ait arzularla
boğulmuş, isterse gelecekteki menfaatleri adına olsun, kendilerinden şimdiki
isteklerinden başka gayba ait gerçeklere karşı inat ile kaplanmışlar, onlar
"Öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre sizi yaşatmadık mı?"
(Fâtır, 35/37) âyeti gereğince Allah Teâlâ'nın verdiği düşünme devresini tamamlamışlar
ve artık küfür, onların tam ortaya çıkmış kazançları, huyları ve ikinci yaratılışları
olmuştur. Onlar ne hakikatı, kalp gibi nefse ait delilleri, ne de Kur'ân gibi
daima açık manevî ve aklî bir mucizeyi düşünürler ve hatta ne dinlerler, ne
dinlemek isterler, bilmek işlerine gelmez, bilseler de kabul etmezler. Bunlardan
başka gözlerinin üzerinde de bir perde vardır... Görülen âlemde, âlemin şekli,
madenlerin oluşumu, bitkilerin ve hayvanların durumu, anatomi gibi gözle görülebilen
doğru delilleri, bakmak isteseler bile göremezler, çünkü o gözler perdelidir.
Onları gaflet, şehvetler, kötülükler, bencillik perdesi bürümüştür. Mesela
her gün gökyüzüne bakar, o gönülün hoşlandığı manzarayı görür de, şu yerdeki,
şu bedendeki, şu küçücük gözün, küçücük göz bebeğine uyan bir anlık ışık ile
dışardan o kadar uzak ve geniş uzaklık ve mesafe içindeki büyük dış manzaranın
nasıl ve ne ile anlaşıldığını görmez ve düşünmez. Acıktığı zaman ekmeğe koşar
da, dışındaki ekmeği nasıl idrak ettiğini ve ona nasıl ve ne sayede isabet
ve uyum sağlayabildiğini düşünmez ve görmez... Böylece onlar, gerçeği anlamak
için şart olan kalp ve akıl, sağlam duyular, haberi duyma denilen üç ilim
sebebinin üçünden de mahrum bir haldedirler.
Görülüyor
ki âyette "kulûb (kalbler) ile "ebsâr" (gözler) çoğul ve aradaki
"sem" (kulak) ise müfred (tekil) olarak getirilmiştir. Bunun hakkında
çeşitli görüşler söylenmiştir. Fakat bizim anladığımıza göre bunun sebebi,
imanda kalbe ait âyetler ve cihana ait âyetler, düşünce ve görmeye ait yolların
çeşitli ve çok olmasıyle beraber, dinde duyma yolunun, naklî delilin bir,
yani "nübüvvet merkezi" olduğuna işarettir. Şurasının hatırlatılması
gerekir ki, Arapça'da "üzün" (kulak) ile "sem' ve sâmia' ",
"ayn" ile "basar" ve "basîre" pek güzel grup
laştırılmış ve ayırt edilmişlerdir. Fakat Türkçemizde hem "üzün"e,
hem "sâmia"ya sadece kulak dediğimiz gibi, "ayn" ile "basar"ı
ayırmıyarak, ikisine de "göz" deriz. Halbuki cisim olan kulak işitende
ve sağırda, cisim olan göz bakar körde de vardır. Burada ruh ve cisim tahliline
ihtiyaç vardır. Ve bu eksikliği dilimizde Arapça ile tamamlamaya mecbur olmuşuzdur.
Kalp
nasıl mühürlenir? Malum ya üzeri mühürlenmek; zarf, kap, örtü ve kapı gibi
şeylerde olur. İnsanların kalpleri de, ilimlerin ve bilgilerin zarfları ve
kapları gibidir. Ne kadar anlayışlarımız varsa orada saklıdır. Kulak da bir
kapı gibidir, duyulan şeyler oradan girer. Bilhassa geçmişteki, gelecekteki
ve şimdiki gaybla ilgili haberler, kitaplardaki kavramlar duyma yoluyla bilinir.
Şu halde kalbin mühürlenmesi, zarfın mühürlenmesine; kulağın mühürlenmesi,
kapının mühürlenmesine benzer. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadislerinde şu
meâlde buyurmuştur ki: "Günah ilk defa yapıldığı zaman kalpte bir siyah
nokta yani kara bir leke olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar
ederse kalp yine parlar. Etmez de günah tekrarlanırsa, o leke de artar, sonra
arta arta bir dereceye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar ki
Mutaffifîn sûresinde "Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin
üzerine pas tutmuştur." (Mutaffifîn, 83/14) âyetindeki "rayn"
da budur." Bu hadis gösteriyor ki, günahlar devam ettikçe kalpleri bir
kılıf gibi kaplar. İşte o zaman bu âyetinde buyurulduğu gibi Allah tarafından
mühür ve baskı yapılır. O salgın leke o kalbe basılıp tabedilir. Başlangıçta
âharlı parlak bir yazı kağıdı üzerine dökülmüş, silinmesi mümkün olan bir
mürekkep gibiyken, bundan sonra matbû ve silinmez bir hale gelir. Diğer bir
deyişle, alışkanlıkla bir ikinci huy olur. Ne silinir, ne çıkar ve o zaman
ne iman yolu kalır, ne de küfürden kurtulmaya çare. Bu mühürleme ve baskının
kazanılması kuldan, yaratılması Allah'tandır. Şu halde burada hatm (mühürleme)in
Allah'a isnadı, aklî mecaz değil, Ehl-i sünnet'in anladığı gibi hakikattir
ve cebir (zorlama) yoktur. Bu hadis ve âyet ahlâkta alışkanlık meselesini
ne güzel açıklar. Ahlâkın ve dinin kıymeti, devam ve alışkanlıkta olduğunu
ne güzel anlatır. Bu nokta terbiye meselesinin sırrıdır. Dinî bakımdan bir
günahta ısrar etmekle etmemenin farkı da bundandır. Günahı helal saymanın,
haramı helal saymanın küfür olması da bununla ilgilidir. İman meselesinde
kâfirler için bu alışkanlığın sonucu, bu ikinci huy, bu sağlam meleke ne ise,
amel konusunda müminler için de böyledir.
İyiliklere
âdet edinmekle alışılır. Kötülükler de alışkanlık ile içinden çıkılmaz bir
ikinci huy olur. Hayatın akışı bu alışkanlığın kazanılması demektir. İlk yaratılışta
beşer iradesinin ilgisi yoktur. Fakat alışkanlıkta ilk hissesi önemlidir.
Bununla beraber bunun üzerine sonuç olarak yaratma yine Allah'ındır. Şu halde
bu meselelerde ilk yaratılış gibi zorlama yoktur. Aynı zamanda insanın yaratıcılığı
da yoktur, yalnız kazancı vardır. İnsan bir taraftan yaratılmışı alır, diğer
taraftan yaratılacağı kazanır, onun kalbi, Allah'ın yaratığı ve halkının (yaratmasının)
güzergahıdır. İnsan asıl değil, vekildir. Allah Teâlâ onlara başlangıçta kalp
vermeseydi veyahut kendiliğinden mühürlü olarak verseydi, o zaman zorlama
olurdu. Halbuki âyet öyle demiyor. Şu halde bazı Avrupalıların yaptığı gibi
bu âyetlerle cebir (zorlama) isnadına kalkışmak, âyeti anlamamaktır. Yalnız
Allah Teâlâ bu gibi kâfirlerin iman etmiyeceklerini bildiği halde yine iman
ile sorumlu tutmuştur. Halbuki Allah'ın ilminin tersine bir şey olmayacağından
dolayı, "bu iman, üstesinden gelinemiyecek bir iman değil midir?"
sorusu sorulmuştur. Fakat bunu da şöyle anlamak gerekir: Bu teklif ilk yaratılışa
göre güç yetmiyecek değildir ve onun için yapılmıştır. Gerçi ikinci huya göre
güç yetmezdir. Fakat onun için yapılmamış, sadece bilinmiştir.
Kur'ân'ın
hikmeti ve İslâmî esaslara göre ilimde zorlama fiili yoktur. Bundan, "aklî
zaruret yoktur" diye de bahsederler. Cebir (zorlama) ve icâb (gerekli
kılma), iradenin ve yaratmanın eseridir. Allah'ın, önden veya sondan bir şeyi
bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. Ne bilen yapmaya mecburdur,
ne de bilinen yapılmaya mecburdur. İsteğin fiile çıkması bile kudret (güç)e,
güçle beraber bir de yaratmaya bağlıdır. Bunun içindir ki biz, kendimizde
iradeye bağlanmayan ilimler ve hatta güç bulunduğu halde bile fiile çıkmamış
nice iradeler buluruz. Bütün bunlar bize gösterir ki bilmek, istemek, güç,
yaratma bir grup sıfatlardır. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bilmiş olması
da zorla yaptırmış olması demek değildir. Ve Allah Teâlâ mühürü, ikinci huyu
kulun istemesinden ve bahsettiği gücünden sonra yaratmıştır ve anılan teklif
nihayet geçici ve değişken bir şekilde güç yetmez olmuştur. Bu ise hem mümkün
ve hem olagelendir. Ve öyle olması yakışır. Özetle kader, zorlama değildir.
Bunlar, Allah bildiği için kâfir olmamış, kâfir olduklarından ve olacaklarından
dolayı Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Yanılmayanın takdirinin mânâsı
düşünülürse, bu pek kolay anlaşılır.
Bunlar
için kurtuluş da yok, büyük bir azab vardır. Çünkü bunlarda, yukarda anlatılan
iman ve ahirete şeksiz inanma yoktur. Allah, Allah'ın kitabı, peygamber, ahiret
denildikçe o mühürlü kalpler kıvranır, çarpınır, o mühürlü kulaklar uğuldar,
o perdeli gözler deprenir etrafa yalpa vurur.
Öldükten
sonra da cehennem azabını boylarlar. Bunun genişçe açıklamasını da ilerde
görürsünüz.
NÜZUL
(İNİŞ) SEBEBİ: İbn Abbas hazretlerinden birkaç yol ile elde edilen rivayetin
özeti meâlen şudur: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bütün insanların iman etmesini
ve Allah'ın doğru yoluna uymalarını çok arzu ederdi. Medine'ye şeref vermelerinden
sonra da etrafındaki yahudi ve yahudi reisleri bile bile çıfıtlık ediyorlar,
inkâr ve olumsuzlukta ileri gidiyorlardı. Bunun üzerine Cenabı Allah, bir
taraftan ilk anışta, ilm-i ezelî (ezelî bilgi)de herkesin iman ve saadetinin
karara bağlanmış olmadığını, bazı kalplerin takdir edilmiş olan iman kâbiliyeti
devresinden istifade edemiyerek kapanacağı da Allah katında takdir ile bilinmiş
bulunduğunu ve ilâhî ilmin şaşmayacağını haber vermiş, bildirmiş ve teselli
eylemiş; bir taraftan da onları azarlamış ve tekdir etmiştir. Ve bu şekilde
Bakara sûresinin başından yüz âyetin, yahudi haberleri ile, Evs ve Hazrec
kabilesinin münafıklarından birtakım kimseler hakkında indiği ve İbnü Abbas
(r.a.) hazretlerinin bunları isimleriyle , şahıslariyle, nesebleriyle naklettiği
rivayet olunmuştur. Rabî' b. Enes'den vâki olan rivayette de bu iki âyetin
nüzulü "toplulukların önderleri" ve özellikle Bedir harbinde öldürülenler
ile ilgili olduğu söylenmiştir. Gerçi nüzul sebebinin özelliği, hükmün genelliğine
engel değilse de, bu âyetteki "küfredenler"den genel kapsamı ile
mutlaka kâfirler kastedilmediği de görünen deliller ve diğer karineler ile
bilinmektedir. Bu cümleden olarak bundan önce âyetlerinde her türlü şirk ve
küfürden imânâ geçenler de dahil bulunuyordu. Ve bunların iniş sebepleri de
onlar olmuştu. Buna göre başlangıçta kâfirler iki kısımdır. Bir kısmı kalpleri
mühürlenmiş olanlardır, bunlar iman etmezler. Diğer kısmı ise henüz öyle değildirler.
Sonra müslüman olurlar ve hatta ümmetin seçkinlerinden ve etkıyâ (Allah'tan
son derece korkanlar)dan olurlar. Şu halde sözün gelişi ve öncesi karinesi
ile doğruya uygunluğundan tahsis edilmiş, fakat yalnız nüzul sebeplerine mahsus
zannedilmemelidir. Meâl bakımından mukayyed kuvvetindedir. Bunun için yukarda
yalnız küfredenler, "bir defa küfretmiş bulunanlar" diye değil,
"küfürleri ortaya çıkıp yerleşmiş olanlar" diye açıklama yapılmıştır.
Böyle kâfirler yine olabilir.
Buraya
kadar iki zıt olan düşünce halindeki veya gerçekteki iman ile küfre göre insanlar,
aralarında vasıta bulunmayan iki karşıt kısma ayrılmıştır. Bundan sonra da
ikinci taksimde kâfirlerin en zararlı cinsi olan ve küfür ile iman arasında
dolaşır gibi görünen münafıklar vasıflandırılacaktır ki, öncekilere "inatçı
kâfirler", bunlara da ilmen veya amelen "şüpheci kâfirler"
diyebiliriz.
Bunlar
ayrı bir kıssa ile kâfirlerin kıssasına bağlı olarak açıklanıyor. Fakat mü'minler
hakkında dört âyet; sözleri ve fiilleri bir olan belli kâfirler hakkında ancak
iki âyet indirildiği halde, sözleri fiillerine benzemiyen bu münafıklar hakkında
on üç âyet indirilmiş ve bu şekilde kâfirler sınıfının âyetleri on beşe ulaşmıştır.
Ve bütün bunlar, ilk önce Allah'ın Resulünü, ikinci olarak da mü'minleri irşad
içindir.
Meâl-i
Şerifi
8-
İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret
gününe inandık." derler.
9-
Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar
da farkına varmazlar.
10-
Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan
söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.
11-
Hem onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." denildiğinde: "Biz
ancak ıslah edicileriz." derler.
12-
İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.
13-
Onlara: "İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın." denilince,
"Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?" derler. İyi
bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.
14-
Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: "İnandık" derler. Fakat
şeytanlarıyle yalnız kaldıkları zaman: "Biz, sizinle beraberiz, biz sadece
(onlarla) alay ediyoruz." derler.
15-
(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına
mühlet verir.
16-
İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar
da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar. 17- Onların durumu,
bir ateş yakanın durumu gibidir. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah
onların (gözlerinin) nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı,
artık görmezler.
18-
(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.
19-
Yahut (onların durumu), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi
ve şimşek(ler) bulunan bir yağmur(a tutulmuşun hali) gibidir. Yıldırımlardan
ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, inkârcıları
tamamen kuşatmıştır.
20-
O şimşek nerdeyse gözlerini (n nûrunu) kapıverecek. Önlerini aydınlattımı
ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktümü de dikilip kalırlar. Allah
dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her
şeye kâdirdir.
8-NÜZUL
SEBEBİ: Bu âyetlerin Medine ve civarındaki birtakım münafıklar hakkında inmiş
olmasında fikir birliği vardır. Rivayet edildiğine göre bunlar Evs ve Hazrec
kabilelerine mensup bazı kimselerle, onlarla birlikte olanlardır ki, başkanları
Abdullah b. Übeyy b. Selûl'dür. Peygamberimizin ensarı (yardımcıları, dostları)
olan Evs ve Hazrec kabileleri o zaman Yesrib denilen Medine'nin en esaslı
unsuru idiler ki, ikisine birden "ma'şeri Hazrec" (Hazrec topluluğu)
de denilirdi. Bunlardan başka Medine yakınlarında Kurayza, Benî Nadîr, Benî
Kaynuka gibi yahudi kabileleri vardı. Medine içinde oturan yahudiler de bulunuyordu.
Büyük bir peygamberin gelmek üzere bulunduğu yahudi bilginleri arasında söyleniyor
ve Medine halkı arasına yayılıyordu. Yahudiler, Hz. Musa'nın "bana benzer
peygamber" dediği peygamberi, o peygamberi Arapça "en-Nebî, er-Resul"
ismiyle bekliyorlardı. Ve tahminlere göre bunun zamanı geldiğini seziyorlardı.
Fakat bunu kendilerinden bekliyorlardı. O sırada Abdullah b. Übeyy de kendini
Evs ve Hazrec içinde Yesrib krallığına aday gibi görüyordu. İçerde ve dışarda
bu durumlardan, Allah Teâlâ'nın hikmetiyle en önce uyanan Evs ve Hazrec oldu.
Hac mevsiminde Mekke'ye gidip "ilk akabe"de on iki, ertesi sene
"ikinci akabe"de yetmiş kişi Hz. Peygamber'e biat ettiler, onun
"ensar"ı (yardımcıları) olmaya başladılar, Allah'a ortak koşmaktan
kurtulup gaybe iman ettiler. Hatta birçokları Hz. Peygamber'i görmeden iman
ettiler. En sonra da Peygamber Efendimiz hicret ettiler. Yesrib "dâru'l-hicre
= hicret yurdu" oldu ve Medine (yani şehir) ismini aldı. Peygamberimiz'in
buraya yerleşmesinden sonra İslâm kelimesi çabucak halk arasında yayıldı.
Müslümanlık ve müslümanlar çoğaldı, puta tapıcılara ve müşriklere karşı ezici
bir çoğunluk oluştu. Bununla birlikte Evs ve Hazrec kabileleri içinde iman
etmeyen bir azınlık da vardı. Yahudiler "kitap ehli" iseler de,
tersine çoğunluğu çekememezlik sebebiyle inkârcılıkta inat etmiş ve bununla
birlikte en büyük âlimlerden Abdullah b. Selâm hazretleri gibi bazı zatlar
da âyetindeki öğülmelere mazhar olarak ezelî imanlarını açıklamışlardı. İman
etmeyen ve "Muhakkak ki inkâr edenler" âyetinin nüzul sebebi olan
yahudi âlimleri gizli gizli "gizli örgütler" rolü oynuyordu. Bunlar,
Peygamber'e ve müslümanlara düşmanlık etmek için öbürlerinden iman etmeyen
azınlık ile gizlice ittifak ederek İslam ortamında onlardan zâhiren iman etmiş
görünen bir münafıklar zümresi oluşturmuşlardı ki, bunların başkanları Abdullah
b. Übeyy b. Selûl idi. Allah'ın bildirmesi ile Peygamberimiz onları tanıyordu
ve ashabından seçkin olanlara da bildiriyordu. Bu sebeple bunların adları
ve nesebleri bile rivayet olunmuştur ki, tefsirde anılmaları lüzumsuzdur.
Bu münafıklar, müslümanların ibadetlerine ve bütün dinî hususlarına görünüşte
ve daima iştirak ederler ve el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı.
Dikkate değer ki bunlar, dıştan küfrü gerektiren bir şeyi göstermemeye çalışırlar
ve yalnız görüntüyü muhafaza ettiklerinden dolayı -Allah Teâlâ'nın hikmetiyle-
İslâm toplumundan çıkarılmazlardı. İşte açıkça bilinen kâfirlerden daha çok
bu gibilere karşı İslâmî emniyeti muhafaza etmek, peygamberlik görevinde ve
İslâm'da pek önemli bir mesele olduğundan Cenab-ı Allah bunlar sebebiyle yukardaki
on üç âyeti indirerek durumlarını bildirmiştir. "Nâs" kelimesi,
"insan"ın çoğuludur, aslı "ünâs"tır. Yahut lafzından başka
olarak çoğul ismidir. Bazan "halk" ve "ahâli" deyimlerimiz
gibi "halk topluluğu" mânâsına da kullanılır. Yani anlatılan kâfirlerden
başka insanların bir kısmı da vardır ki, Allah'a ve o son güne (yani ahirete)
iman ettik der. halbuki bunlar mümin (inanmış) değillerdir. Mümin olmadıkları
halde "âmennâ = inandık" diye yalan söylerler. Dikkat edilirse Peygamber'e
imanı çoğunlukla kâle bile almazlar da Allah'a ve ahiret gününe imanı söylerler
ve güya bu kadarla Peygamber'i tasdik ediyormuş gibi görünürler.
9-Niçin
mi böyle yaparlar? Bunlar böylelikle Allah'a ve müminlere hîle yapmaya kalkışırlar,
onlara hîle yarışına çıkarlar, Allah'ı ve müminleri de hîle yapıyorlarmış
gibi zannederler. Bu da "" Nâfi', İbnü Kesir, Ebu Amr kırâetlerinde
şeklinde okunur. Halbuki hîleyi başkasına yapmıyorlar, ancak kendilerine yapıyorlar,
sonuçta kendilerini aldatmış veya kendilerini aldatmaya kalkışmış oluyorlar,
kendilerini aldatıyorlar da anlamıyorlar. Farkında değiller, şuurları yok
da ne yaptıklarından haberleri olmuyor.
"Hud'a"
(hîle) kelimesi esasında bir gizlilik mânâsını içine alır. Ve tarifi: Başkasına
karşı görünüşte selamet ve doğruluk düşündüren bir işi açıklayıp, içinde onu
zarara sokacak bir şeyi gizlemektir. "Muhâdea", hile yarışına kalkışmaktır
ki, ikisi birden değil, önce bir taraftan başlamak şarttır.
"Nefs",
bir şeyin zatı ve kendisi demektir. Ruh ve kalp mânasına da gelir. Şeriat
örfünde şehvet ve kızgınlığın başlangıcı olan nefsanî kuvvete de denilir.
Buradaki öncekidir.
Şuur,
açık duygu ile hissetmektir. Yani şu anda his halinde olan ve henüz hafızaya
ve akla tamamen geçmemiş bulunan açık bir ilimdir ki, dalgınlığın zıddıdır.
İdrakin ilk derecesi yani bir şeyin, düşünenin fikrine ilk varış derecesi,
ilk görünümüdür. Çünkü ilim, nefsin mânâya ulaşmasıdır. Ve bu ulaşmanın birtakım
dereceleri vardır ki, şuur bunların birincisi yani nefsin mânâya ilk varış
mertebesidir. O mânânın tamamına nefsin anlayışı hasıl olunca tasavvur; bu
mânâ şuurun gitmesinden sonra tekrar geri döndürülebilecek şekilde ruhda bakî
kalmışsa hıfz (ezberleme), bunu istemeye hatırlama; tekrar bulan vicdana zikr
(anma) ismi verilir. Şuur bir bakıma ilmin en zayıfıdır, çünkü onda sebat
ve ihtiyatlı hareket yoktur. Bu sebeple Allah'ın ilmine şuur denmez. Diğer
bir yönden de en canlı bir ilimdir. Çünkü o anda ve bizzat ince bir görüş
anı ve huzurdur. Ve ilahî ilmin kemalini anlatacak en güzel bir şahittir.
"Ve bizim emrimiz yalnız birdir, bir göz kırpması gibi (sür'atli)dir."
(Kamer, 54/50). Her şuur, birlik içinde bir ikiliği, ikilik içinde bir birliği
ihtiva eder ve bir anda iki şuur olmaz. Fakat genişliği olan bir şuur olabilir
ve insan başlangıç halinde şuur ile şuurun mânâsını, düşünen ile düşünüleni
birbirinden ayıramaz. Kalp, kendinden çok düşündüğüne dalmış olur. Ve bunun
için şuur (bilinç) daha çok açık duygular ile olan dış duyguya denir ve görünen
duygulara "hisler" denir. Ve buna karşılık nefsin kendindeki bir
şuur olayına da, "kendinde bulmak" demek olan "vicdan"
adı verilmiştir ki, buna "gizli his" veya "gizli şuur"
da denilir. Ve doğrusu "açık his" demek, yalnız görülen duyularla
olan "dış his" demek değildir. Vicdan da açık bir histir. Bununla
birlikte vicdan daha çok bir "şuur şuuru" demektir. Bu "açık
his" ve "gizli his" deyimlerinde izâfet veya sıfat mânâlarını,
sırasına göre, ayırt etmelidir. Gizli his için ayrıca bir gizli duyular aleti
de zorunlu değildir. Şuur, şimdi ve anî olduğu için, akıl şuurun dışında sayılır.
Ve akıl, şuur kavramının analiz ve sentezi ile özünü alır ve bundan sonuç
çıkarmak suretiyle içinde ve dışında ilgili bulduğu gerekli şeylere intikal
eder. Şu halde akıl, ilgi şuurundan başlar. Bunun için onun ilk kanunları
butlan (bâtıllık), ayniyet (aynılık), gayriyet (başkalık), tenakuz (çelişki)
şuurlarıdır. İzafet (iki şey arasındaki ilgi) de şuurun ilk kanunudur. Çünkü
şuurun hakikati, ruha kendisinin veya kendisindeki veya dışındaki bir işin
hazır olarak görünmesidir ki, bu görünme itibarî (gerçek dışı) veya gerçek
bir ilginin ürünüdür. Fakat şuur, bu ilginin kendisi midir? Ruhun bundan bir
etkilenmesi midir? Yoksa ruhun bir fiili midir? Daha başka bir şey midir?
Bu nokta şüphelidir. Gerçek şuur, bir göz kırpma anı olan basit bir vahdet
(teklik) şuurudur. Bu da başlangıçta mutlak hakkın kendi görünme anı, ikinci
olarak nefsin kendine veya genel olarak dışarının nefse bir yansıması ile
başlar ki, bu iki şeyden hangisinin önceden olduğu henüz kestirilemeyen bir
görüştür. Diğer şuurlar hep bunun üzerinde yürür. Buna sahip olan nefse "ruh"
veya "ruh sahibi" denilir. Şuur parıltıları önce birer nokta gibi
gelir ve ruhda az çok kalır ve kalmasına ezberleme denilir. Ezberleme bir
zihin kuvvetidir ve bir geçmiş kıymetini ifade eder. Şuur, sabit değildir,
ezberleme ise sabittir. Bunun için ezberleme unutmaya da yaklaşabilir. Ve
o zaman ezberlenilenler anlaşılmaz olur. Bundan da anlarız ki, ruhda şuursuz
denilmese bile, anlaşılmayan işler ve hadiseler de vardır. Hafızadaki işin
ikinci defa anlaşılmasına hatırlama, hatıra getirme ve anma ismi verilir.
Ve şuurun devam etmesi ve devamının kıymetleri de bu sayede meydana gelir.
Bu şekildedir ki şuurlar oluşur. Tasavvura, zihnî ve ilmî görünüşlere kadar
ulaşır. İlmin, aklın derinliği, bu sentezlerin büyümesi nisbetinde karışacak
ve çoğalacak nisbet şuurlarının kat kat artarak çoğalmalarındadır. Aklın bunlar
üzerindeki seyrine, düşünme ve fikir denir. Asıl bilme, bu sentezlerdeki son
şuurlanma oranının gerçek nisbetine (yani doğruluğuna) ait hüküm iledir. Yani
şuurun başlangıcı, gerçek doğru olduğu gibi; fikrin, aklın ve ilmin hedefi
de belli olan hakdır. Demek oluyor ki, aklın bütün cereyanına devamlı olarak
sivrilen şuur olayları eşlik eder. Bu cereyanın aleti akıl; mekanı kalp; ürünü
de ilim veya hayaldir.
Akıl,
hâl-i hazırdaki şuurun gerisinden başlar. Onun, öncesi sonrası, içyüzü ile
ilgilenir. Bunlardan başka şuur, kısmen nefsin hoşlanmak, tiksinmek, genişlemek,
sıkışmak.. gibi bir olayı ile ortak olur ki, buna zevk ve his denir. Bu his,
bir nokta kadar basit ve belirsiz de olsa, o zevkin sebebine bir dış kıymeti
isnat edilirse, buna "duyum" tabir edilir. Ve şuurun ilmî kıymeti
bu itibarladır. Bir an bakarsın sende bir keyf var, bunu duyuyorsun, bu keyfe
bir bilincin var, bunu biliyorsun, fakat bu yönü bırak, bu keyf neden geliyor?
Ruhun kendi mi yapıyor? Sırf nefse ait bir eser midir? Yoksa haricî (dışa
ait) bir sebebin eseri midir? Buna dair hiç bir şey sezemiyorsan, yalnız duygu
halindesin, bu bir sarhoşluktur. Buna bir şuur denilirse, histen ibaret bir
şuur demek olur. Bizzat ilmî hiçbir değeri yoktur. Fakat bu hissin sebebine
az çok bir haricîlik verebildiğin, mesela bedenine çarpan bir sıcağın, bir
havanın, gözüne çarpan bir ışığın, kulağına ilişen bir sesin, burnuna dokunan
bir kokunun eseri olduğunu da sezebildiğin anda bir duyum karşısında bulunursun,
asıl bilinç budur. Ve bu şuurun şuhûd (görüp müşahede etme) denilen ilmî bir
değeri vardır. İşte dıştan ilgiyi kesmek suretiyle, nefsindeki hadiseyi bir
sen bir de sendeki bir olay, bir iş mesela bir keyf olarak seçtiğin, yani
sade neşelenmekten fazla bir şey yaptığın anda da bir iç duyum, bir vicdan
vardır.
Kısaca
dışa ait olsun içe ait olsun, her duygunun bir duyum yönü, bir de özel duygu
yönü vardır. İkisine de his denilir. Fakat ilmîlik ve idrak, asıl duyum değeri
olandadır. Ve şuur daha çok bunun adıdır. Yalnız zevke ait olan özel duygu
kıymetine his denilirse de, şuur ve ilim diye bilinmez. Buna Sûfiyye (tasavvuf
ehli) "hâl" tabir ederler. Hâl başka, hale şuur yine başkadır. İhtisasın
konusu yalnız "ene"dir. Şuur ve vicdan da "ene"den tamamen
çıkamaz, akıl ise şuur ötesinden başladığı için "ene"nin zatı, kendini
akledemez düşünemez. "Ene" sade bir şuur veya vicdan ile kendini
tanır ve kendini tanıdığı için kendine gelen duyguları ve kendinden çıkan
duyguları tanır. Fakat bu tanıyışın her hâl anında bir istiğrâk (dalma)ı vardır.
Bununla bizzat "ene" şuurlu bir dalgınlık gibi gizli kalır da, hemen
ardından bir ilgiye muhtaç olur. Ve bunun için çocuğa "kendini bilmez"
denir. "Ene" şuuru hiç bulunmadığı veya açık olduğu, yani hep "ben,
ben" dediğimiz anlarda, ne dışardan ve ne durumlarımızdan hiçbir şey
bilmeyiz. Bildiğimiz zaman ise benliğimiz bildiğimize dalmış olur ki buna
"fenâ" (yok olma) tabir edilir. Demek ki ilim için "ene=ben"
şuuru gizlenmeli, kalp dış gözlem ve murâkabe-i nefs (nefsi kontrol) ile meşgul
olabilmelidir. Hak, bu ikisi arasında görülür. Ahlâkta nefis kontrolü, ilimde
de dış gözlem daha mühimdir. İkilik içinde bir bağlılık gibi görünen şuur
olayını, hareket, titreşim ve maddi intiba olaylarından ayırıp seçemeyenler,
ruhu ve kalbin sırrını bilemezler de, "kalp" ve "ruh"
diyecek yerde "dimağ" (beyin) derler dururlar. Göz ile fotoğrafı,
gramofon borusu ile kulağı, ağzı bir gibi zannederler. Beyin bir kütüphane
olsun, onu okuyan kim? Bunu aramazlar. İşte "onu düşünmezler" bu
gerçeği gösteriyor.
10-"Münafıklardaki
bu hileciliğin ve bu şuursuzluğun sebebi nedir?" denilirse, onların kalplerinde,
yani ruhanî kalplerinde hiç görülmedik yok edici bir manevî ve ahlâkî hastalık
vardır. Maraz (hastalık), bedeni sağlam alışkanlığından döndürüp dengesini
bozan ve görevini istenilen şekilde yapmamasına sebep olan bir aksama durumudur.
Fakat maddî şeylerde kullanıldığı gibi, manevi hususlarda da kullanılır. Sıhhat
esas, hastalık ikinci derecedir. İlk yaratılışta kalp sağlamdır. Fakat bunlar
kalbin sıhhatini muhafaza etmeye bakmamışlar, kalplerinde büyük bir hastalığa
mübtela olmuşlardır. Burada "maraz" kelimesindeki tenvin, korkutmak
içindir. Demek korkunç bir hastalık var. Bütün ahlâksızlığın başlangıcı olan
büyük bir hastalık var. İdrak ve iradenin afeti olan bir hastalık var. Bu
hastalık, rivayete ve dirayete dayanan tefsirlerin ve bilhassa selef müfessirlerinin
açıkladıkları üzere inançsızlık hastalığı, şek, şüphe, kuşku hastalığı, özetle
şüphe ve nifak hastalığıdır. Bunlar bütün kötü niyetlerin başıdır. Buna yakalanan
kimse, hak tanımaz, Allah'dan şüphe eder, Allah'ın emrinden şüphe eder. Allah'ın
"onda şüphe yoktur" buyurduğu kitabından şüphe eder. Allah'ın peygamberinden
şüphe eder. Allah'ın halis mümin kullarından ve onların doğru olan fiil ve
hareketlerinden şüphe eder. Her şeyden şüphe eder, hatta kendinden şüphe eder.
Bilginin kıymeti kalmamıştır. Fakat benlik, şuurundan da hiç çıkmaz. Onun
gözüne hak ve hakikat kendinden ibaret görünür. Bakar ki kendisi şek ve şüphe
ile doludur. Kendine benzeterek hükmeder. Herkesi ve her şeyi şüpheli görür.
Yerler, gökler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, Allah, Peygamber, hep
onu aldatıyor zanneder. Kötü zan ile dolar. Her şeyden kuşkulanır. Fakat bütün
fiil ve hareketiyle yine kendisine karşı kendisini yalanlar. Zevkine, keyfine,
şehvetlerine o kadar tutkundur ki, onlardan hiç şüphe etmez. "Acaba bunların
aslı var mıdır, bunun sonu ne olacaktır" demez. Hepsine atılır, sarılır.
Onun için hak ve hayır hiç, zevk her şeydir ve her şey kendisidir. Onu, ilmî
şüphe içinde benlik derdi, kibir, mevki hırsı, baş olma sevdası sarmıştır.
Bunun için imansızken, kendini imanlıyım zanneder. Aldatmayı, hile yapmayı,
entrika çevirmeyi üstünlük ve başarı sayar. Müminle mümin, kâfirle kâfir görünür.
Bütün bunları ne zorunlulukla yaptığını düşünmez. Böyle yapması, bütün uğraştığı
bu şeylerin kendisinden başka bir varlıktan yansıyan bir baskı olduğunu farketmez.
Arada böyle hile ve düşmanlık yerine bir temelli sevgi kurmak için samimi
olmaya çalışmak kendisi için de daha kârlı olduğunu anlamaz. Bunlar dünya
nimetlerine gömülseler, yine iğneli beşikte gibi yaşarlar. Şüphe ve ara bozma
hastalığı böyle can sıkıcı bir şeydir. O münafıkların kalplerinde işte bu
hastalık vardır. Ve her hastalık huy ve tabiat olmadıkça tedavisi mümkündür.
Bunlar ise bu hastalığı tedavi etmek için gelmiş olan hak dine sarılmazlar
da ondan da kuşkulanırlar.
Bunun
üzerine Allah Teâlâ bunların hastalığını artırmıştır. Şöyle ki: Allah Teâlâ
insanlardan, insanlar içinde Arap'tan, Arap içinde Kureyş kabilesinden, Kureyş
kabilesi içinde Hâşim Oğulları'ndan Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib
b. Hâşim b. Abdimenaf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüey b. Fihr b.
Mâlik b. Nadr b. Kinâne b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Mead b. Adnan
isim ve nesebiyle bir peygamber göndermiş ve ona "kendisinde şüphe olmayan"
bir kitap indirmiş ve onu doğup büyüdüğü Mekke'de bırakmayıp bütün dünyaya,
kıyamete kadar nur saçmak için buraya, onların bulundukları yere getirmiş
ve insanlar yavaş yavaş ona iman ederek büyük bir topluluk kurmaya başlamışlar,
eğriliği kaldırıp doğruluğu yayıyorlar, doğru yoldan başka bir şey istemiyorlar,
kuvvetlilerin zayıfları ezmesine imkan vermiyorlar, hak denildi mi, hatır
gönül tanımıyorlar, herkesi eşit tutuyorlar; zor kullanmakla insanlardan faydalanmak
yasak, dalavere yasak, rüşvet ve adam kayırma yasak, fuhuş ve ahlâksızlık
yasak, neler neler yasak. Bunlardan başka vazifeler, görevler, mücahedeler,
intizamlı şekillerde muntazam vakitlerde çalışmalar, uğraşmalar, neler neler
var. Aç kal, sabreyle fazilet saç; tok ol, şükret, yine fazilet saç. Putlara
tapma, zevkine esir olma, Allah'tan başka tapılan bir şey tanıma ve ancak
ondan yardım iste. Bu olur mu? Bu hal ile Abdullah b. Übeyy b. Selûl gibilerin
hükümdarlığına nasıl imkan kalır? Sadece para kazanma hırsına kapılanların
ticareti nasıl döner? Allah'ın verdiği söz, yapacağı bu muydu? "Bu tedavi
değil, bir tuzaktır." diyorlar. Artık o hastalık Allah katından bunların
kalplerine basılıyor. İkinci bir huy oluyor da gittikçe artıyor. Onlar da
bu yüzden Allah'a ve müminlere hilekârlık yapmaya başlıyorlar.
Maraz
(hastalık), bedenin sağlam alışkanlığından sapması ve görevini istenilen şekilde
yapmamasına sebep olan aksaklık durumudur ki, buna "illet=dert"
de denilir. Demek ki şüphe, imansızlık, inançsızlık da insanda asıl değil
ikinci derecede bir şeydir. Ve hastalığa mahsus bir durumdur. Her çocuk doğarken
iman ve itikad fıtrat (yaratılış)ıyla doğar, şüphe nedir tanımaz. Bunun için
Hak inancı, Allah'a inanmak fıtrîdir. Bu esas yaratılış, insana ilerde şüpheye
düşmesi için değil, şüpheleri atması, doğru yolu bulması ve geliştirme yoluyla
da imanı huy edinmesi için verilmiştir. Şu halde kalplerinde bu hastalık zorlayıcı
değildir. Bunu yapan, tecrübe güzergahında nefislerin sağlam yaratılışı gözetmemesi,
kalbin sağlığını korumaması, ahlâkî hastalıkları tedavi etmemesi, özetle zevk
duygusuna çok düşmesi ve her şeyde kendini ve kendi zevkini görmek istemesidir.
Bazı insanlar tecrübede bunu tamamen bulamayınca, hatalar ve isabetsizlikler
vaki olduğunu görünce, kendisinin "hakkın kendisi" olmadığını takdir
ve kendinden önce hakka iman edecek yerde, ilk yaratılışta aldandığını söylemeye
ve her şeyden şüphe etmeye başlar. Ve bu şüphe ile mücadele ederek hakkı görmeye
ve vücut cereyanının, kendisinin değil, Hak Teâlâ'nın hükmünde bulunduğunu
teslime ve kendisinin Allah için bir kulluk görevine mahkum olduğunu itiraf
etmeye benlik sevdası ve irade zayıflığı engel olur da, şek ve şüpheyi esas
kabul eder. Ve bu şekilde ancak şüpheye inanır ve şüphe kendisi için hem huy
ve hem gaye olur. Ve hayır adına da herkese onu tavsiye eder, bu yönüyle Reybiyyûn
(şüpheciler) ve Sofestaiye (safsatacılar) bile bir inanışın esiridirler: Şüpheye
inanmak. Bu inançta sabit bir "ben" yoktur. Çelişme yığını olan
bir akıcı fikir, bir (ben) hayali, bir "" aşkı, bir ""
derdi. Yani hiç gizlenmek istemiyen bir "benlik" davası, bencillik,
hodgâmlık (kendini beğenmişlik) vardır.
Fen
ve felsefe bakımından hak iman, hem fıtrî ve hem alıştırıcıdır. Fakat şüphe
inancı yalnız alıştırıcılığa ait yoldadır. Şüphe inancının böyle alıştırıcı
ve tecrübeye dayanan karakteri, bu gibilere inanç ve sağlam bilgi hakkında
bir kuşku telkin eder. Kitaba, dine bağlanmaktan çekinirler, istidlâle (delil
ile sonuç almaya), istintâca (delil ile sonuç çıkarmaya), akıl ve mantığa
küçümseyerek bakarlar, buna karşı koymak için terbiye, tecrübe, istikrâyı
(tüme varımı) benimsememek isterler. Güya bunları, şüphenin, inançsızlığın
delili imiş gibi ileri sürerler. Bu vesile ile: "Hayat adamı olmalı,
hayat gibi her gün değişmeli, hayatta hiç bir örnek takip etmemeli."
derler. Ahlâklı bir gidişat takip eden seciyeli iman ve inanç sahiplerine
genelde: "Mahdut fikirli, dar kafalı adamlar" gözüyle bakarlar.
Bilmezler ki dar görüşlüler, yalnız şimdiki hale bağlananlar ve onun önünü
ve arkasını görmeyenlerdir. Bilmezler ki alıştırmanın, tecrübenin, kararlılığın
gayesi de şüphe değil, tıpkı istintâc gibi şüpheden kurtulmak, bir hak inanca
ermektir. Bilmezler ki, zevkin hikmeti, gelip geçici şeylerle boğulmak, hiçlere
esir olmak değil, ebedî bir hakka ulaşmak, bir irfan anı edinmektir. Sağduyusunu
toplayanlar için çoğuldan tekile, başlangıçtan sonuca, sonuçtan başlangıca
netice çıkarmak suretiyle karar kılmak, şüpheyi silmek için aklın biri diğerine
kefil olan başlangıç ve sonucun birliğini gösteren iki şahidi, birbirine bakan
iki yoludur ki ikisinin ürünü, ilki ve sonu hak inançtır. Vicdanın zevki de
bu iman ile hakka açılan bir anlama noktasıdır. Hakka iman yaratılışı ile
doğ, bu iman ile tecrübe yolundan doğru geç, hakka iman ile öl, ona dön! İşte
İslâm'ın saadeti, işte kalpleri hastalıklı o münafıkların hile yapmak istedikleri
Allah'ın nuru!
Fakat
onlar, bu hastalık ile ve bu hastalığın artmasıyle kalmayacak, onlar için
ahirette ve hatta dünyada pek elem verici, gayet acı bir azab da vardır. Bu
azab bilhassa " " Nâfi', İbnü Kesir, Ebu Amr İbnü Âmir, Ebu Ca'fer
ve Yakub kırâetlerinde tekzibden (yükezzibûn) okunur, yalan söyler olmaları
veya doğruyu yalan saymaları sebebiyledir. Bunlar, devamlı yalan söylerler,
imanları yokken "imanımız var" dedikleri gibi, eğriyi doğru, doğruyu
eğri gösterirler. Azaplarına sebep de özellikle budur. Çünkü yalan, önce dünyada
büyük bir vicdan azabına sebeptir. Yalancılar, su üstünde bir yonga gibi çalkalanır
ve her an bir iğneli beşikte yatıyor gibi yaşar. Gerçi dünyada bu da bir alışkanlık
olur ve o azab git gide bir çeşit tatlılığa döner, onu -adeta- kaşındırır.
Bununla beraber bu kaşınmanın tadı bir uyuz hastalığının kaşıntıları gibi
kanatan, boğucu elemlerle karışık bir taddır. Fakat bunun ve bu yalan alışkanlığının
ahiretteki azabı büsbütün dehşet vericidir. Çünkü yalan söyleye söyleye kalp,
devamlı yalancı intibalarla kaplanır. Ruh artık bununla gelişir. Ruhî hayat
bir evham (kuruntular) âlemi, bir batıllık sahası olur kalır. Hak nuru oraya,
ara sıra yanar döner bir yıldız böceği halinde görünen bir fener gibi gelir.
Artık o kalp ve onun gözleri, kulakları fayda ve zararı, hayır ve şerri seçemez
olur. Kâr der, zarara koşar; iyilik der, şerre koşar; bahçeyi ateş görür kaçar,
ateşi cennet sanır atılır. Derken Hakk'ın rahmeti ile arasına kalın bir sur
çekilir ve fakat bu surun ara sıra açılır bir kapısı bulunur, o açılırsa Hak
nuru rahmet ve saadet oradan arasıra imrenmek için görünür ve kapanır.
"Müminlerle
onlar (münafıklar)ın arasına bir duvar çekilir ki, onun bir kapısı vardır;
içerisi rahmet, dış tarafı ise azabtır." (Hadid, 57/13) âyeti gereğince
nihayet bir kapanır, bir daha açılmaz olur. Onlar bâtılın karanlığı içinde
sonsuzluğa kadar hasretle yanarlar, sönmek bilmez kara bir ateş ile yanarlar.
Bu âyette "Allah onların hastalığını artırmıştır." buyurulduğu gibi,
diğer bir âyette de "Kalplerinde (şüphe ve nifak) hastalığı bulunanların
ise, (indirilen sûre), inkârları yüzünden murdarlıklarına murdarlık katar
ve onlar kâfir olarak ölüp giderler." (Tevbe, 9/125) buyurulmuştur ki,
hastalık ile pisliğin ilişkileri de açıktır ve bütün bunlar ilâhî kanunlardır.
İman eden kazanır, etmeyen de yanar, yakılır.
Bu
münafıkları ortaya çıkartacak ve azaplarında şiddetlendirici sebepler olacak,
bozgunculuklarına dal budak salan bazı çirkin vasıfları daha vardır. Şöyle
ki:
11-
Bu âyet yukardaki âyetine atfedilmiştir. Bunlara: "Şu yeryüzünde fesatçılık
yapmayın, fesat çıkarmayın, ortalığı ifsat etmeyin." diye uyarı ve kötülükten
yasaklama yapıldığı zaman "hayır biz fesatçı değil, ıslah edici adamlarız,
fesat değil, yalnız ıslah ve ıslahat yapan kimseleriz" demektedirler,
böyle demişlerdir ve böyle derler. Bilhassa Ebu's-Suûd'un da açıkladığı üzere,
bunu derken yaptıkları fesatçılıkları, inkâr ile örtmek isterler. Bundan asıl
maksatları ise yaptıkları şeylerin fesatçılık değil, bizzat ıslah olduğunu
iddia etmektir. Çünkü bunlar hak ve gerçeği seçemediklerinden ve seçmek istemediklerinden,
bozmayı düzeltmek sanırlar. Yeryüzünün bozulması, Allah'ın kullarının durumlarını
bozan, gerek geçimleri ve gerek ahiretleriyle ilişkili işlerini çığırından,
hedefinden çıkaran fitneler, harplerdir. Bozgunculuk da bunları ve bunlara
sevkedici olan şeyleri ortaya çıkarmaktır. Münafıklar da böyle yapıyorlardı.
Müminlerin içine karışıyorlar, sırlarını kâfirlere açıklıyor ve onları iman
ehli aleyhine teşvik ediyorlardı. İnsanları tutuşturmak, müminleri bozmak,
zarar vermek için fırsatlar icat etmek ve fırsatlardan istifade etmek gibi
kötülükler yapıyorlardı. Müminler de bunları uyanıklıklarıyle gözden kaçırmıyorlar,
gaflet etmiyorlar ve kötülüklerden vazgeçirme hususunda dinî görevlerini yapıyorlar
ve münasib şekilde nasihat ve uyarmalarda bulunuyorlardı. Fakat münafıklar
ne öğüt dinlerler, ne de dinlemek isterler. Bunlara karşı "biz ancak
ıslah edicileriz" derlerdi. Müminler, bunların yalan yanlış ıslahcılık
davasına inansınlar mı? İşte Cenab-ı Hak bu noktayı şu tenbih ile açıklığa
kavuşturuyor:
12-
Ey iman ehli! Sakın aldanmayınız, uyanık durunuz, bunlar fesatçılar güruhunun
kendisidirler, fesatçılar güruhu dedikleri ancak bu kısım kimselerdir. Bu
muhakkak, fakat bunlar böyle olduklarını hissetmezler, buna da bilinçleri
olmaz. Bunların bugün şuurları olmadığı gibi yarın da yoktur. Dedik ya kalp
hastalığı, şüphe hastalığı onlara herşeyi ters gösterir.
13-
Bir de yalnızca laf ile mücerret (soyut): "Allah'a ve ahiret gününe iman
ettik." demekle iman olmayacağını hatırlatmak ve iyiliği emretmek için
bunlara "şu insanların, şu tam insanların iman ettiği gibi, Peygambere
ve ona indirilene ve ondan önce indirilene de açıkça ve gizlice, kalp ile
ve dil ile iman ediniz" denildiği zaman, "biz o beyinsizlerin, budalaların
iman ettiği gibi iman eder miyiz?" dediler, eşitliğe razı olmadılar.
Lügat
itibariyle "sefeh", görüş ve gidişatda hafiflik ve yufkalıktır ki,
akıl noksanlığından doğar. Yani ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik,
temkinsizliktir ki zıddı ağır başlılık, tam akıllılıktır. Dînen de akıl ve
dinin gereği zıddına harekettir ki, karşıtı erginlik ve hatasızlıktır. Dilimizde
sefahat (aşağılık) da bu mânâda bilinmektedir. Özetle "sefeh" ve
"sefâhet", görüş ve fikirde zevk ve şehvetlere tabi olmak, akıl
ile değil zevk ile hareket etmektir. Bu da ya esasen budalalıktan veya aklın
hükümsüz kalması itibariyle budala halinde olmaktan doğar. Şu halde münafıklar,
insanlık gereği bunu budala mânâsında kullanıyorlar. Acaba münafıklar bunu
söylemekle küfürlerini açıklayarak bozgunculuktan çıkmış, açıktan kafir olmuş
olmuyorlar mı? İmam Vâhidî buna cevap olarak: "Bunlar bu sözü müminler
arasında değil, aralarında açıklıyorlardı. Cenab-ı Allah bunu haber veriyor."
demiştir. Fakat bu, sözün gelişinin zahirine aykırıdır. Çünkü ile nun aynı
zamanda bulunmasını gerektiriyor. "Gönüllerinden böyle dediler."
mânâsı vermek de metnin açıklığına aykırıdır. Doğrusu bu söz tam münafıkça,
iki yüzlü, tevriyeli bir söz olduğundan, "Biz budalalar gibi iman eder
miyiz?" tabirinin doğru bir yorumu da mümkündür. Buna göre bunu öğütleyenlere
karşı söyledikleri zaman da kesin bir küfür ilanı yapmış olmuyorlar, bu da
münafıklığın ve münafıkça küfrün bir çeşit özelliği oluyor ki "İşit,
işitmez olası." (Nisa, 4/46) demeleri gibidir.
Yukarda
münafıklar diye insanlardan sayıldığı halde, burada diye insanlara karşılık
tutuluyor, onlardan ayırt ediliyor ki, bunda ne güzel incelikler vardır: Münafıklar,
insanlar ile eşitliğe razı olmuyorlar ve kendilerini üstün ve aydın, akıllı
bir ileri sınıf sanıyorlar ve bu zan ile onlara hile etmeye kalkışıyorlar.
karşılaştırma ve benzetmesi de onların beğenmedikleri insanların onlardan
daha olgun olduklarını ve kendilerinin de onlar gibi iman ederek eşitliğe
nail olmalarını ve böyle olması kendileri için gerileme değil, ilerleme olduğunu
anlatıyor ki, onlara : "Siz henüz insan değilsiniz, insan olunuz."
meâlinde bir hatırlatmayı içeriyor. Münafıklar da cevapta o insanları düşük
görüyor, "o budalalar" diyor, eşitliğe razı olmuyorlar ve böyle
yaparken hem bu ayırımda Allah'ın kendilerine iftira etmediğini halleriyle
tasdik ediyorlar, hem de iman hususunda kendilerine bir sivrilmişlik hakkı
verilmediğinden dolayı eşit iman teklifini reddediyor, fakat açıkça; "biz
iman etmeyiz" de demiyorlar. Kendilerinin özel ve başka bir imanları
olduğuna ve olması gerektiğine işaret etmek istiyorlar. İnsanlar, kanaatlarınca
küçümsenmiş, budala oluyor. Bunun için Cenab-ı Hak yukarda diye genelde insanlardan
sayıyor. Burada da insanların olgunluğunu göstererek, münafıkları kendi ikrarlariyle
insanlardan saymıyor.
Gerçekte
Arap dilinde de "en-Nâs" ifadesi bulunduğu yere göre kâh ta'zîm
(büyükleme) ve kâh tahkîr (küçümseme) mânâsını ifade eder. Demek ki, iman
hususunda münafıkların, şüphecilerin saplandıkları özel fikir, imanın insan
için bir tuzak olması ve buna göre sırasında yalnız halkı gemlemek için kullanılması
noktasında toplanır ve bunun için kâfirlerle beraber yaşamak imkanını gördükleri
zaman, imanın lafından bile sıyrılırlar. Mü'minler içinde yaşamaya mecbur
kaldıkları zaman da imandan bahsederler. Lâkin havass (seçkinler)ın imanıyle
halkın imanı arasında zaruri bir fark ve yükselme bulunacağı davasından vazgeçmezler.
Halbuki İslâm dininin teklif ettiği imanın şartları, hak ve gerçeğin en genel
ve en kapsamlı esas çizgileri olduğu için, imanın aslında ve şartlarında seçkinler
ve halk farkı bahis konusu olamaz. Bu fark, o imanın amellerinde ve kemalinin
derecelerinde bahis konusu olabilir. Genel prensiplerde eşitlik başka, bunda
ilerleme meselesi yine başkadır. Halbuki şüpheciler, imanının esasını, kalbin
saflığını, ihlası budalalık saydıklarından müminlere, aldatılmaya hazır, safdil,
budala gözüyle bakarlar. Fakat Allah Teâlâ buyuruyor ki: şunu muhakkak biliniz
ki, beyinsiz, budala, ancak o münafıkların kendileridir, fakat bilmezler.
Gerçi onlar kendilerini, ilim ve bilgi ile herkesten yüksek görmek isterlerse
de, onların ilim ile ilgileri yoktur.
İlim
bir yakîn işidir. Hele geleceğe ait olan ilim, sağlam bilgili bir mantık ve
delillerle netice çıkarmak işidir ki, başı hak iman, gayesi Hakk'a ulaşmaktır.
Onlar ise, baştan sona kadar şüphe ile doludur. Yukarda münafıkların önce
"anlamazlar" nefy-i hâl (şimdiki zaman olumsuz fiil), ikinci olarak
"anlamayacaklar" nefy-i istikbâl (gelecek zaman olumsuz fiil) kipleriyle
duygu ve şuurları; burada da "bilemezler" diye ilimleri olumsuz
kılınmıştır ki, bunda hem başlangıç ve gaye itibariyle yerme ve azarlama açısından
derece de rece bir yükselme vardır ki artması hastalık ile uyumludur. Hem
de ilim ile şuurun konu farklarına işaret vardır. Din ve iman, düşüklük ve
yükseklik meselelerinin sadece his ve şuur ile değil, ilim ile ilgili olduğunu
ifade ediyor.
14-Bu
münafıkların mümin olmadıklarını ve ahlâk bakımından ne kadar düşük olduklarını
şununla daha iyi anlarsınız: bir de bunlar müminlere rastgeldikleri zaman
genelde "âmenna=inandık" derler. Budala zannettikleri müminlere
yaltaklanırlar. Yüzden samimiyet, riyakârlık ederler, kendi şeytanlarına,
gizli anlaşmalarla, gizli meclislerde kendilerine gizli gizli fitne ve fesat
dersi veren donuk kafalı, çıfıt, şeytanlık ustalarına tenhaca varıp yalnızca
kaldıkları zaman da "Biz her halde sizinle beraberiz, bundan emin olunuz."
derler. Şeytanlıkta beraber olduklarına söz verirler ve mü'minlere karşı yaptıkları
yoldaşlıktan kuşkulanmasınlar diye gizli soruya cevap yerinde şunu da ilave
ederler: şüphe yok ki biz başka değil, hep alaycı takımıyız, hep böyle alay
eder dururuz derler ve ahlâksızlıklarıyle öğünürler. Sadakat arz ederken hainliklerini,
şecaat (cesaret) arz ederken hırsızlıklarını söylerler. İşte ilim ve inançta
hafife alma ve alay etmenin küfrün gereği olması hakkındaki genel kural bu
gibi âyetlerin muhtevasıdır.
Rivayet
olunduğuna göre Abdullah b. Übeyy yardakçılarıyle bir gün sokağa çıkmışlar,
Ashab-ı kiramdan birkaç kişinin karşıdan gelmekte olduklarını görmüşlerdi.
İbn Übeyy yanındakilerine: "Bakınız ben şu gelen budalaları başınızdan
nasıl savacağım." demiş ve yaklaştıkları zaman hemen Hz. Ebu Bekir'in
elini tutmuş, "Merhaba Temîm oğullarının efendisi, Şeyhu'l-İslam, Resulullah'ın
mağarada ikincisi olan, kendini ve malını Resulullah'a vermiş bulunan Hazreti
Sıddîk" demiş, sonra Hz. Ömer'in elini tutmuş: "Merhaba Adiy oğlullarının
efendisi, dininde kuvvetli, nefsini ve malını Resulullah'a vermiş bulunan
Hazreti Faruk" demiş, sonra Hz. Ali'nin elini tutmuş: "Merhaba Resulullah'ın
amca oğlu ve damadı, Resulullah (s.a.v.)'dan sonra bütün Hâşim oğullarının
efendisi" demiş ve işte o zaman bu âyet-i kerime inmiştir. Daha ayrıntılı
diğer bir rivayette Hz. Ali: "Ey Abdullah Allah'tan kork, münafıklık
etme, çünkü münafıklar Allah'ın en kötü kullarıdır." demekle: "İzin
ver ey Hasen'in babası benim hakkımda böyle mi söylüyorsun? Allah'a yemin
ederim bizim imanımız, sizin imanınız gibi ve bizim tasdîkımız, sizin tasdîkınız
gibidir." demiş ve ayrılmışlar. Abdullah b. Übeyy arkadaşlarına: "Nasıl
yaptım gördünüz ya! İşte siz de bunları görünce böyle yapınız." demiş,
onlar da: "Sağ ol, sen bizim içimizde hayatta oldukça hep böyle hayırlı
istifadeler ederiz." diye kendisini övmüşler, müslümanlar da varıp Hz.
Peygamber'e haber vermişlerdi ve arkası sıra bu âyet indi denilmiştir. Bu
rivayete göre "âmenna=inandık" diyen esasen İbn Übeyy b. Selûl oluyor
ve bu sözle arkadaşlarını da temsil ediyor. Yukarda diye tekil şeklinde başlanması
da buna işaret ediyor. Fakat âyette bunların hepsinin beraber varıp, tenhada
yalnız başlarına görüştükleri şeytanların, şeytanlık öğretmenlerinin bunlardan
ve İbn Selûl'den başka ve birden fazla bir çoğul olduğu açıkça söylenmiş olması
ve kısımlarının gönderiliş şekli bu şeytanların, münafıklar güruhunun arkasında
ve onlardan başka ve fakat onlarla gizli bir ilişkiyi taşıyan gizli bir kuruluşu
gösterdiği açıktır. Âyet-i kerime, olayın daha derin, daha gizli kaynaklarda
cereyan ettiğini göstererek Resulullah'ı ve müminleri aydınlatmıştır. Bunun
için birçok tefsir bilgini, bu şeytanların, münafıkların reisinden başka müşriklerin
reislerine ve (Yahudi hahamları)na da işaret olduğunu nakletmişlerdir.
ŞEYTAN:
Şeytan herhangi bir azgın, yani azgınlıkta, şer ve kötülükte fevkalade bir
yükselişle kendi sınıf ve benzerlerinin dışına çıkmış kötü, inatçı mânâsında
bir cins ismidir ki, gerek insandan, hayvandan, yılan gibi görünen yaratıklardan
ve gerekse diğer gizli mahluklardan ruhî ilişkisi bulunan kötülere söylenir.
İnsan şeytanı, hayvan şeytanı, cin şeytanı denilir. Nitekim Kur'an'da insan
şeytanları ve cin şeytanları ifadeleri çok defa gelecektir. İnsan görünür,
fakat kötülük esasları ve şeytanlıkları görünmez, eserleriyle belli olur.
Şu halde insan şeytanında bile şeytanlık bir gizli iştir. Bunun için şeytan
ismi gizli kötü bir kuvvet, kötü bir ruh düşüncesine döner. Ve insan şeytanı,
cin şeytanına bağlı demektir. Melek karşıtı olan cin şeytanı, yani gizli şeytan
bazı filozoflara göre yalnız mücerredât-ı maneviye (manevî soyutlar) olarak
açıklanmış ise de, bunun maddi değerini de inkâr etmek doğru olmayacağından,
buna kötü olan maddî kuvvetleri de katmak gereklidir. Ehl-i sünnet'in açıklaması
böyledir. Bu şekilde şeytan cins ismi, bilhassa görülmeyen ruhlar ve kötü
kuvvetlere isim olmuştur ki, yaratılışta her cins bir tek ferd ile başlamış
olduğundan, şeytan denilince bu cinsin babası olan o ilk fert, yani iblis
akla gelir ve o zaman özel isim gibi olur. Şeytana Farsça'da "diyv"
denilir ki, bu kelime Batı'ya dolaşmış, aksine "ilâh" mânâsına "diev"
olmuştur. Dil bilginlerinin açıklamasına göre şeytan kelimesi, anlayış bakımından
bir vasfî mânâyı içerir. Ve bunun türemesinde iki görüş vardır. Birisi Sibeveyh'in
dediği gibi uzaklık mânâsına maddesinden (fe'yâl) vezni (ölçüsü)ndedir ki
"baîd = uzak" demektir. Gerçekte de şeytan haktan uzaktır. Ondan
da uzaklaşmak gereklidir. Diğeri yanma veya batıllık mânâsında kökünden (fa'lân)
ölçüsünde olmasıdır ki, yanmış ve batıl demektir. Gerçekte şeytan da böyledir.
Bu şekilde kelime isim olmadığı için çekimli olmuştur. kökünün Arap dilinin
dışında da bulunduğu bahis konusu oluyor. Şu halde şeytan bir cins ismidir.
Bundan cin şeytanı cinsi anlaşılmakla beraber, insan şeytanına da hakikat
olarak söylenir ve hatta hayvana bile. Nitekim Hz. Ömer Şam'a geldiklerinde
bir ata bindirilmiş idi. Biner binmez at çalım atmaya başlayınca hemen inmiş
ve: "Beni bir şeytana bindirdiniz." demişti. Bu âyette ise insan
şeytanları olduğunda tefsircilerin fikir ayrılığı görülmüyor.
Bu
yedi âyette münafıkların durumları, ruh halleri, vasıfları ve sabit kötülükleri
tam bir belağat ve îcaz yoluyla özetlenerek haber verilmiş, baştaki âyetinin
mânâsına bakarak, onu her yönden ayrıntılarıyle anlatan ve açıklayan bu yedinci
âyet ise onların bütün ruhlarını kendi tasdikleriyle iki kelimede özetliyerek
gösterivermiştir.
15-Şüphe
yok ki bu kötülükleri işitenlerin hemen kızgınlıkları kaynar ve onların acıklı
azabı hak ettiklerini teslim etmekte hiç tereddüt etmiyerek, "kahrolsunlar!"
diye bağırmak hususunda acele eder ve Cenab-ı Allah'ın hemen bunları yok etmesini
veya "asınız, kesiniz" gibi bir emir vermesini hırs ile gözetir
ve bu hırs ile bir an geri bırakılmalarını görmemek ister. İşte Cenab-ı Hak,
İslâmî hassasiyetin böyle heyecanlı bir dereceye geldiği nazik bir dakikada
bütün bu heyecanı yatıştırma ve endişeleri ortadan kaldırmak için derhal buyuruyor
ki: Allah onlarla alay ediyor ve daha edecek, yani kendilerini maskaraya çeviriyor
ve daha çevirecek de. Böyle kalp körlüğüyle şuursuzluk, dikkatsizlik, anlayışsızlık
içinde şımarıklık etmelerine adeta medet ve yardım ediyor ve azgınlıklarına
meydan veriyor, diğer deyişle körü körüne tuğyanlarında sürükleyip götürüyor.
Bu
ilâhî alay cümlesinden olmak üzere bunlara dünyada müslüman muamelesi yapılır,
İslâm toplumu dışında tutulmazlar. Münafık olmayan gayr-i müslimler gibi âyinlerinde,
dine mahsus hükümlerinde serbest değillerdir.
Münafıklara,
gerek ibadet ve gerek muamelelerle ilgili dinî hükümlerin hepsi müslümanlar
gibi tatbik edilir. Mü'minler bunlara dikkat etmeye, bu hususta gözlerini
açıp mücahede etmeye, nizamı, hükmü ellerinde tutmaya yükümlüdürler. Bunda
başlıca üç hikmet vardır: Birincisi İslâm'ın sabır ve sükunu, terbiyesinin
yüksekliği, ruhî hoşgörüsüdür. İkincisi bu sayede bunların İslâm muhitinde
ve İslâmî hükümler altında yetişecek olan çocuklarından ciddi müminlerin yetişmesine
imkan bırakmaktır. Üçüncüsü de bu münafıkları kalben iman etmedikleri ilâhî
hükümlerin tatbikatına zorlamak suretiyle her an gönül azabı içinde bırakmak
ve maskaralıklarının cezasını dünyada da çektirmektir. İlahî alaydan biri
budur. Ahirete gelince "Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar."
(Nisa, 4/145) âyeti gereğince onlar, ateşin en aşağı tabakasında olduktan
başka, bunların orada da alay muamelesine maruz kalacakları, cennetin kapıları
kendilerine gösterilip gösterilip de kapatılıvereceği hadislerde açıklanmıştır.
Bu gibi muamelede Cenab-ı Hakk'ın "ben" ve "biz" gibi
mütekellim (birinci şahıs) kipiyle hitap etmeyip de gâib (ortada olmayan,
üçüncü şahıs) gibi "Allah'ın" buyurması, büyüklük ve ululuğunu açıklamak
içindir. Mesela bir komutanın, emri altındakilere hitap ederek "ben şöyle
istiyorum" demesiyle, "komutanınız böyle istiyor" demesi arasında
ne büyük fark vardır.
İstihzâ
(alay) bir kimseyi şaka içinde maskara etmek, şeref ve onurunu kırmak istemektir.
"Kırmak" veya "seri halinde öldürmek" mânâsına den alınmıştır.
Burada, "Allah Teâlâ'ya alay yakışır mı?" diye akla derhal bir soru
gelir. Fakat Allah'a isnat olunan çoğu fiillerde ve sıfatlarda istenilen gayeler
olduğunu Fâtiha'nın tefsirinde görmüştük. Bilinen bir şeydir ki, alaydan maksat
şaka değil, şeref ve haysiyeti kırarak maskara etmek ve budalalığı gizlice
anlatıp sezdirmeden hakaret etmek ve hafife almak, bunlardan da bir hoşnutluk
duymaktır. Halbuki münafıklar gibi alaycıların çoğu, alay ettikleri kimselere
hakikaten hakaret etmeye güçleri yetmez de, çoğu zaman, budalalık, hakaret,
alaycıların kendilerinde kalır ve onunla eğlenirler. Halbuki Cenab-ı Allah,
rızası olmaksızın hareket edenler hakkında ilâhî adaletini açıklamak için,
böyle bir hakaret ve hor görmeyi istediği zaman, onları hakkıyle hor görür
ve rezil eder. Ve bütün kâinat nazarında onu rezil eder de, o, bir deli gibi
kendisinin bu halinden haberdar bile olmaz. Ayıplarını gizliyorum zannederken,
bütün âleme sergiler de farkında olmaz. Dünyada şuurun bu sıyrılma tarzı en
büyük bedbahtlık olduğunda ise şüphe yoktur. İşte Allah'ın alayı ki, bunu
ancak Allah yapabilir ve bu bir ilâhî adalettir. Ve her adalette Allah'ın
rızası vardır. Birisi süslenmek ister ve karşısında altın yaldızlı bir kağıt
görür. Okumasını bilmez, zinet diye göğsüne yapıştırır. Sokağa çıkar ve bununla
çalım satmak ister. Görenler ise bakarlar levhada "hâzâ rezîl = bu rezildir"
yazılmış, zavallının haberi yok, olmak ihtimali de yok. İşte -Allah korusun-
bu bir ilâhî alay olur. Allah Teâlâ münafıkları taşkınlıklarında böyle maskara
eder. Bu mânâlar dolayısıyladır ki şer'î bakımdan Allah'a "alaycı"
denilmez, fakat "alay eder" denilir.
16-
Bunlar öyle kimselerdir ki doğruluk karşılığında sapıklığı satın almışlardır.
Hidayet tam ellerine değmiş, malları olmuş gibi iken onu vermişler, dalaletle
trampa etmişlerdir de ticaretleri kâr etmemiştir. ve kâr yolunu bulmak ihtimalleri
olmamış, kâr yolunu tutamamışlardır. Bunlar, hidayet ve başarı nasip olanlardan
değillerdir. Çünkü ticarî ilişkilerde başlıca iki maksat vardır. Birisi sermayenin
selameti, diğeri kârdır. Halbuki bunlar sermayelerin sermayesi olan hidayeti
vermiş, yerine onun kayıbı demek olan sapıklığı almışlardır. Bundan dolayı
ne kâr kalmış, ne kâr ihtimali ne kâr yolu. Bu âyet müttakîler hakkındaki
âyetinin karşılığı olarak, ibaresiyle münafıkların son hallerini açıklamaktadır.
Ve bununla beraber âyet, işaretiyle bunların şeytanları olan kâfirlerin sonlarını
da içerir. Cenab-ı Hak bunların hallerini, dünyada her şeyden en önde bildikleri,
başlıca gaye edindikleri ticaret ve tefecilik ruh hâletine göre bir temsîlî
istiare ile açıklamış ve dinî hidayetin şahsında mühim olan dünyaya ait ticaretten
daha önce ve onun selameti için de zorunlu bir şart olduğunu anlatmıştır.
Bu tasvirde ticaretin büyük bir övgüsü vardır. Fakat ticaretten önce onun
gerçek ve lüzumlu bir yolu bulunduğuna ve bu yolun iyi anlama ve doğru yol
olduğuna ve ticarette yalan, hile, entrika yolunun hakiki bir kâr yolu olmadığına
tenbih ve bundan dolayı doğruluk kanununa sarılabilmek için dinî hidayete
ermek en önde gelen şart olduğuna işaret buyurulmuştur.
Durumları
bilinen, diye haklarında iki defa uyarma ve dikkatli olmaya davet vaki olan
ve bu iki âyet ile de sonuçları, ziyanları anlatılan münafıkların, içten içe
İslâm'ın gayesini ve İslâmî hayatın güzel akışını çığırından çıkarmak nokta-i
nazarından zararları açık olduğundan, bir taraftan bunlar hakkında kâfirden
daha çok dikkat nazarını çekmek suretiyle müminleri aydınlatmak, diğer taraftan
bu münafıkların bizzat hasar ve akibetlerini belli bir şekle sokarak, kendilerini
korkuya düşürmek ve herkesi münafıklıktan sakındırmak için bu konuda temsil
olarak dört ayet daha indirilmiştir. Şöyle ki:
17-
"Mesel", aslında "misil" ve "nazîr" yani bir
şeyin benzeri, eşi mânâsınadır ki, "Kâmus" mütercimi "bektaş"
(eş, akran) diye göstermiştir. "Şebeh", "şibih", "şebîh"
denildiği gibi, "mesel", "misil", "mesîl" denilir.
İkinci olarak vaktiyle bir olay ve bir tecrübe münasebetiyle söylenmiş olup,
"atalar sözü" diye dilden dile dolaşan güzel sözlere, "darb-ı
meseller"e ad olmuştur. Çünkü bunların kaynağı denilen ilk hadiseler,
üzerine söylenilen son hadiseye benzer sayılarak temsil edilmiş bulunur. "Sütten
ağzı yanan, yoğurdu üfler de yer." gibi. Üçüncüsü şaşılacak ve garib
bulunacak tuhaf ve ibretli bir hale veya bir sıfata veya bir kazıyye (önerme)ye
ve hikayeye de "mesel" denilir ki, darb-ı mesel gibi, dilden dile
dolaşmaya ve her yerde söylenmeye layık olduğu cihetle ondan istiare edilmiştir.
Bu, sadece nakil ve hikaye olunur. Darb-ı mesel gibi her söylenişinde bir
teşbih ve temsil mânâsı gözetilmez. Fakat ilk söylenişi hakikat de olabilir,
bir temsilî istiare de olabilir, buna "destan" da denir. "Dillere
destan oldu." deriz. Destan şiirleri bundan alınmıştır. Bu mânâdan, delil
ve hüccet mânâsına da gelir. Çünkü bu gibi meseller, gerek bir nadir hakikat
olsun ve gerek bir tahyil (akla getirme) ve temsil, yani sırf bir masal olsun
bir yaygın şöhreti içerdikleri zaman, bazı gerçekler onlara benzetilerek söylenir.
Mesela "Bu iş, kurt ile kuzu masalına benzer." denilir. Biriyle
diğerine temsil edilerek delil getirilir. İşte edebiyatta bir hakikati, diğer
bir hakikate veya bir hayale veya meşhur bir mesele benzeterek örneğe ait
bir şekilde ifade etmeye "temsil" adı verilir ki teşbih veya istiare,
hakikat ve mecaz kısımlarına ayrılır.
Edebiyatta
anlatma ve cazibe nokta-i nazarından temsilin, beyan ile ilgili büyük önemi
vardır. Çünkü çoğunlukla akıllar, kuruntuların müdahale ve saldırılarına maruz
olduklarından, gizli düşünceleri iyice anlamaktan mahrum kalırlar. Temsil
ise, kuruntuları akla bağlar da, hakikati, cahil ve anlayışı kıt kimselere
bile anlatmaya sebep olur. Çünkü temsil, ince ve düzenli gizli düşüncelerin
perdelerini atarak, onları açık hissedilen şeyler kisvesi içinde açıklar,
tanınmadık şeyleri tanınmış, görülmedik şeyleri görülmüş gibi ortaya çıkarır
ve anlatır. İş bunun yerini bilmek ve güzel kullanabilmektir. Zamanlar olmuş
ki, geçmiş dinlerin akla uygun düşüncelerinin ruhu, karinesiz temsiller ile
anlatılmış ve yayılmış; temsili, tersîm (resmetme) ve tecsîm (cisimlendirme)
ile semboller de takip etmiş ve bu şekilde ruhlar unutulup, putlara, sembollere
tapılmıştır. İşte İslâm dini âyetinde olduğu gibi imanı, hissedilen ve görülenden
önce, doğrudan doğruya aklî ve kalbî olan gaybe ve hakikatin başlangıcı ve
sonucu bulunan tek hakka dayayarak, insana ait ruhu meselden hakikate, temsilden
tahkike yükseltmiş ve Kur'ân bu yükselmeyi temin için gerçekleri aklî ve kalbî
değerleriyle sağlam bir şekilde açıkladıktan ve tebliğ ettikten sonra, o akla
uygun düşünceleri temsiller ile de anlayışa yaklaştırmış ve telkin etmiştir.
Ve bunu yaparken tahkik ile temsil arasına açık bir karine koyarak, doğru
ile yanlışı birbirine benzemekten saklı tutmuştur. Bu sebeple Kur'ân'ın açıklama
üslubunda tahkik karşılığında temsiller ve muhkemler karşılığında müteşabihler
dahi bulacağız. İşte üslub-i beyanda tahkik ve temsil üstünlüğüne ilk olarak
bu âyetten başlıyoruz. Bundan önce münafıkların halleri tahkik yoluyla tesbit
edilmiş olduğu halde, şimdi de temsilî yönüne geçiyoruz. Bundan ve bir sayfa
sonraki âyetinden o kadar açık bir şekilde anlarız ki, Kur'ân temsil üslubunu
da içermekle gerçeklerini rümûz ve temsile boğmamış, zahirin hakkını hak,
temsilin temsil olarak karine ile anlaşılmasını tercih ve temin etmiştir.
Şu halde bu konuda sözlü ve duruma ait karine bulunmayan yerlerde çelişki
ile zata ait imkanı seçebilen akıl karinesinin delaletine başvurulur. Ve böyle
bir temsil karinesi bulunmadıkça Kur'ân'ın zâhiri, yalnız vehmî anlayışa ait
uzak görme ile te'vil edilemez. Bakınız bu âyette temsil karinesi lafzan bile
ne kadar açık ve çoktur. şu halde bu esas itibariyle bir teşbihdir. Ve "mesel"i,
"mesel"e teşbihtir. Burada "mesel", şaşılacak hal, garib
olay mânâsınadır. Yani bunların halleri ve özellikle hidayeti verip sapıklığı
satın alma durumları şu ateş yakan ve ateş yakanlar kıssasına benzer ki, birisi
bir ateş yakmak istemiş ateş parlayıp da yakanın etrafındaki şeyleri aydınlatınca
Allah o kimselerin bütün ışıklarını, daha doğrusu göz nurlarını alıvermiş
de onları karanlıkta bırakmış ne aydınlık, ne bir şey, hiçbir şey görmez olmuşlar,
görmez bir durumda kalmışlar. Ateş mi sönüvermiş? Bir hayli tefsirci öyle
açıklamışlar. Fakat ateş sönmeden, aydınlık devam ederken Allah'ın, onların
görecek göz nurlarını alıvermiş olması daha açık ve daha güzeldir. "Keşşâf
tefsiri" sahibi "Yaratılışın kastedilmesi en uygunudur." derken
bunu seçmiş gibidir ki, devamı da bunu gösteriyor.
18-Buyuruluyor
ki bunlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu halden dönüp önceki nurlu
hali bulamazlar. Daha açığı: Artık kendilerine gelemezler, tamamen sersem,
şaşkındırlar. Şu halde yolu nerede bulacaklar? Bu şekilde sönen yalnız göz
nurları değil, bütün şuur nuru, idrak nuru olduğu anlaşılıyor ki, bu mânâ
ifadesindeki mühürleme ve basımın daha kuvvetlisidir. Bu şekilde hikayedeki
ateş yakan, nurları gidenlerin dışında kalır. ve zamirlerinin lafız ve mânâ
itibariyle müfred (tekil) olması açıktır. Resulullah'ın davet ve hidayeti
(doğru yolu göstermesi) karşısında münafıkların durumlarının da, tıpkı ateş
yakıcının parlattığı ışık karşısında gözleri Allah tarafından görmez oluverenlerin
durumu gibidir. Araplarda ateş yakmak, ışıklandırmak maksadıyle de yapıldığından,
bu mânâlarda kullanılır. Aynı şekilde yangın çıkarmak gibi suikastla da olabileceğinden
fitne ve fesat çıkarmak mânâsına da gelir. Ve burada ikisine de ihtimali vardır.
Bundan başka davet, hayra da olur, şerre de. Şu halde yangın çıkarmak ve kötülüğe
davet etmek mânâlarına alındığı zaman, nurun alınması, ateşin söndürülmesi
demek olacağı açıktır. Ve bu şekilde ateş yakan karanlıkta kalanlardan olur
ki, bu ateşi yakan münafıkların başıdır. tekildir veya çoğuldur ve çoğul mânâsınadır.
Ve birçokları böyle tefsir etmişlerdir. Fakat ateş yakmak, aydınlatmak ve
hayra davet etmek mânâsına düşünüldüğü zaman, gerek ateş yakıcı ve gerek olan
akıl sahibinin nuru sönmemiş olduğu halde kavramında dahil olan hayvanlar
takımının nurları sönmüş ve o ışıktan ancak bunlar mahrum kalmış olurlar.
Bu takdirde ancak zamiri, "mâhavlehû" daki içinde bulunan hayvan
gibi insanlara döner. Birinci şekilde "mesel" için büyük bir güzellik
ve fevkaladelik yok gibidir. Gerçi yanan bir ateşin birden bire sönüvermesi
garip ise de, şiddetli bir rüzgar gibi bir sebeple az çok yine alışılmış görünür.
Fakat ışık dururken şuurun, görme kabiliyetinin esasından kayboluvermesi ilâhî
bir harikadır. Ve meselin en güzel noktasını teşkil eder. Bundan başka birincide
temsil basittir; bir bütünü, diğer bir bütüne benzetmektir. İkincide ise iki
bütünün düşünülmesinden meydana gelen bir bütünü, diğer böyle bir bütüne benzetmek
suretiyle bir derece daha tamlama vardır: Peygamberin davet ve hidayeti karşısında
münafıkların, "ateş yakıcı" karşısında etrafındakilerin bir kısmı.
Muhammedî davet ve onun irşadı ebedî, fakat münafıkların anlayış nurlarını
Allah almıştır. Ve belki bunların içinde başlangıçta kalbî iman da nasip olduğu
halde, sonra bozgunculuğa sapan, kalben dinden dönerek imanının nurunu kaybedenler
bile bulunmuştur. Kur'ân'ın nazmı işte bu temsili, böyle mânâ tabakaları ile,
çok yönlü olarak açıklamıştır ki, her birinin bir sahih yönü vardır. Muhammedî
davetin ateş yakma ile gösterilmesi ise ikinci temsilde görüleceği üzere şunu
anlatır: Bu davet, bir taraftan müjdeleme, diğer taraftan korkutmayı ihtiva
eder. Bu davet, cennetin karşısında bir de cehennem ateşi gösteriyor. "Bu
ateşten kaçın, şu cennete koşun." diyor. Münafıkların da bu müjdelere
ağızları sulanıyor; korkutmadan da başları dönüyor, ağızdan "âmennâ=inandık"
diyorlar, hidayet buraya kadar geliyor, fakat kalplerine iman girmiyor. Çünkü
anlayışlarının nuru sönmüş, fenalığa ceza veren adil bir Allah'a inanmak istemiyorlar.
Her türlü emellerine kul gibi hizmet edecek adalet etmekten aciz bir ilâh
istiyorlar.
(Kemeseli
sayyibin), yahut (Kemeseli zî sayyibin) takdirindedir ki, birincide münafıklar
kıssası, toptan yağmur kıssasına benzetilmiş ve kıssaların ayrıntılarında
benzerlik gözetilmemiş bulunduğundan, yalnız "mürekkeb teşbih";
ikincide ise kıssaların birimlerinde dahi teşbih gözetilmiş bulunacağından,
buna da "mefrûk" veya "müferrak teşbih" denir. "Sayyib"
kelimesi aslında "isabet" kelimesinin sülasîsi (üç harflisi) olan
masdarından sıfat-ı müşebbehe olup, şiddetle dökülen yağmura, bir de şiddetli
buluta isim olmuştur. "Semâ", özel mânâsıyla "gök" dediğimiz
şu kubbe, başımızın yukarı tarafında direksiz, telsiz açılmış koca şemsiyedir
ki, Peygamberimizin dilinden "yükseltilmiş tavan" ve mevc-i mekfûf
(hapsedilmiş dalga) diye rivayet edilmiştir. Esas mânâsı yüksek demektir ki,
insanın üst tarafına gelen her yüksek şeye söylenir. Ve her ufkun bir seması
olur. Ruhlar ve akıllar âlemi de bir veya daha fazla semalardır. Şu halde
(semâ) kelimesi esasen izâfî (bağıntılı) bir mânâyı içeren bir cins ismi olup,
küllî ve cüz'î belirleme kastedildiği zaman (es-Semâ') denir. Burada yağmur
denildikten sonra, gökten geldiği belli iken denilmesi, bütün bir ufku kaplayan
bilinen semayı açıklayarak, bu yağmurun bir taraftan değil, semanın her tarafından
geldiğini anlatmak ve meselde yağmurla beraber bütün o semanın manzarasını
tasvir ettirmek ve bir de "sayyib"in önce yağmur mânâsını akla getirme
nüktelerini içerir.
19-Mânâya
gelelim: Yahut o münafıkların hali bir yağmur kıssasına, diğer ifadeyle yağmura
tutulanlar kıssasına benzer ki, semanın her tarafından "bardaktan dökülür
gibi" boşanmış kuvvetli bir yağmur, onda türlü türlü karanlıklar var.
Gece karanlığı, kara yağmur bulutu dünyayı kaplamış, yağmurun yoğunluğu da
bunlara eklenmiş, insanın içini sıkıyor mu sıkıyor; göz, gönül kararıyor mu
kararıyor. Şu halde karanlıklar katmerlenmiş, iç dış zifiri karanlık, bundan
başka dehşetli bir gök gürültüsü, titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki,
beyinlerde çatlıyor, ufuklarda gürlüyor, bir de şimşek, şimşek çakışı. Çakıp
şakıdıkça, parlayıp yıldıradıkça bir ümit ışığı gibi karanlıkları yarıyor,
yürekleri ağıza getiren bir halecan (yürek çarpıntısı) veriyor. Bunlara tutulanlar
parlayarak geldiği için yıldırım, çarptığını mahvettiği için sâika (ve çoğulunda
savâık) denilen, gözlere şimşek, kulaklara gök gürültüsü halinde gelen, ucu
nereye dokunursa yok eden, insanı ve hayvanı bir anda mahveden, madenleri
eriten, demiri mıknatıslayan, mıknatısların kutuplarını alt üst eden, özetle
(es-Savâık) denilince her türlü felaket ve yok ediciliği ile bilinen o âteşîn
kamçılardan, o dehşetli kıvılcımlardan, yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına
tıkıyorlar, bunu da ölüm korkusuyla, ölümden sakınmak için yapıyorlar. Fakat
kulak tıkamak neye yarar, korkunun ecele faydası ne? Allah bütün kâfirleri
her taraflarından, içlerinden, dışlarından, dünyalarından, ahiretlerinden
kuşatmıştır. İlâhî kudretin kuşatmasından dışa çıkmak mümkün mü? Allah'ın
izni olmadıkça bundan kurtulmalarına ihtimal mi var? Yıldırımdan korkulmaz
mı? Ölümden sakınılmaz mı? Evet ama bunlardan daha önce Allah'dan korkmak
ve O'nun azabından sakınmak gerekir. Yıldırımları yapan kim? Bütün bu alâmetleri
belirten kim? Bulutların arasından, o su hazinelerinin içinden bu ateşleri
çıkartan kim? Onları tâ uzaklardan kulaklara işittiren, gözlere gösteren kim?
Sakınmak hissini veren, ona göre tedbir almak kabiliyetini ihsan eden kim?
O yıldırımların çıkış noktalarını, isabet noktalarını tayin eden ve bulutları
ona göre sevk ve idare eden kuvvetler, melekler kimin? Hepsi hepsi Allah'ın,
yıldırımlar da Allah'ın bir belası, azabının bir örneğidir. Bunlardan korkup
sakınmak istiyenlerin daha önce Allah'tan korkmaları ve onun emirlerine, kanunlarına
uyarak felaketten sakınmanın, nimetine ermenin yolunu bilmeleri gerekir. Bir
Allah korkusu, insana bütün korkuları attırır. Allah'ın izniyle her korkudan
kurtulmanın bir çaresi vardır. Fakat Allah'tan kurtulmanın imkanı yoktur.
O da iman ve kulluk etme ister; kanunlarının, emirlerinin tatbikini ister.
Ona bununla yaklaşılır; azablarından bununla korunulur, kurtuluş bulunur.
Yoksa gök gürültüsü ve şimşeği gördükten sonra yıldırımdan korkmanın, kulak
tıkamanın hiçbir faydası yoktur. Şimşek çakınca olan olur, yıldırım yerini
bulur. Gök gürültüsü işitildiği zaman da bunlar beş on saniye önce olmuş bitmiştir.
Ümit ve müjde şimşeğin yaldızlı çakışında değil, gök gürültüsünün gümbürtülü
gelişindedir. Bilmeyenler gök gürültüsünü şimşekten sonra, yıldırımı da bu
gürültü ile beraber gelir zannederler. Halbuki yıldırım şimşekle düşer. Esas
itibariyle gök gürültüsü de onunla beraber patlamıştır. Daha esasında gök
gürültüsü, o yıldırımı çıkaran sarsıntıda, sadmede, vuruştadır. Bulutlara,
havaya bu darbeyi vuran bir kuvvet, onu idare eden bir melek vardır ki, gök
gürültüsü ismi ona kadar dayanır. Bu kuvvet, bu melek buluttan buluta, buluttan
havaya darbeyi indirdiği zaman sarsıntıdan bir gürültü ile bir ateş, bir kıvılcım
çıkar, şimşek bu kıvılcımdır, yıldırım bundadır. Ses ağır gelir, sonra işitilir
ve geldiği zaman, "Size geçmiş olsun, Allah'ın izniyle yıldırımı düşürdüm,
siz kurtuldunuz." der. Şu halde olay dıştan zannedildiği gibi şimşek,
sonra gök gürültüsü ve yıldırım değil, gerçekte ve Allah katında gök gürültüsü,
şimşek ve yıldırım şeklindedir. Size de şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü
şeklinde görünür ve işitilir. Bunu bilmeniz, anlamanız gereklidir. Bunun için
Allah Teâlâ (ra'dün ve berk) buyurmuş. Gök gürültüsünü öne almakla beraber,
aralarını "mutlak cem' " için olan "vav" ile bağlamış,
(şimşek sonra gök gürültüsü) buyurmamıştır. Bunu Fen Bilimlerini okumamış
ve ümmî olan Hz. Peygamber, kendi kendine elbette bilemezdi. Allah bildiriyor,
ilim ve fen ehli de bunu tasdik edeceklerdir. Ederken ilâhî vahyin hakikatini
anlamaları gerekir. Hele elektrik olaylarıyle delil getirerek görülmeyen esir
(cevher)i bulmaya çalışanlar, Allah'ı daha önce anlamalı, Peygamberine vahyinin
hak olduğunu da hiç olmazsa bu gibi ince noktalardaki fennî te'yitlerle itiraf
etmelidirler. Gök gürültüsünün bir tesbih olduğunu, bunu işitenlerin hamd
ve şükretmesi gerektiğini de unutmamalıdırlar. Yıldırım hakikaten müthiştir.
Bir ilâhî beladır. Ve şimşek ile beraberdir. Fakat bundan korunmak, önceden,
maddî ve manevî bir yıldırım siperi bulmak gerektir. O da Allah'ı, emirlerini
ve kanunlarını tanımakla olur. Şimşek çaktıktan sonra kulak tıkamanın hiçbir
mânâsı yoktur. O zaman insan kurtulursa sırf Hakk'ın yardımı ile kurtulur
ve gök gürültüsünü işittiği zaman da kurtulmuş olduğunu bilir. O zaman Allah'ın
kudretine hamd ve şükretmesi gerekir. Bunlar ve bunları anlatan Kur'ân hep
hak âyetlerdir. Bu davetlere ve bu irşadlara kulak tıkamak ne bedbahtlıktır!
Gök
gürültüsü ve şimşeğin, yıldırımın maddî ve manevî gerçeğini açıklamak için
lügatta, dine ve felsefeye ait tarifler vardır. Lügata göre ra'd (gök gürültüsü),
buluttan çıkan korkunç sesin ismidir ki başlangıçta ani bir patlayış ve sonra
hayli devam eden bir gürültü olur. Biz buna gök gürlemesi deriz. Bu kelime
aslında titremek veya titretmek, diğer deyimle zangırdamak ve zangırdatmak
mânâlarıyle ilgilidir. Şimşek parıldamak, yıldıramak mânâsıyla ilgili olup,
buluttan ani olarak çıkıp yıldırayarak, şakıyarak sönüveren bir parıltının
ismidir ki, dilimizde şimşek denir. Bunun çakmasına da denir. Yıldırım, gayet
şiddetli, çok çabuk bir sadme, bir çarpıştır ki, bir ateş parçasıyla çarptığını
yok eder, bu münasebetle ölüm, şiddetli azab mânâlarına da kullanılır. Dilimizde
buna yıldırım denir ki, yıldırma ve yıldırama mânâlarıyla ilgisi açıktır.
Râğıb der ki, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım aslında bir şeyin üç çeşit
tesirleridir.
Dinî
izahı: Bulutları Allah Teâlâ'nın iradesine göre yağmur yağacak yerlere sevk
ve idare eden bir melek (yani anlayışlı ve hareket ettirici bir kuvvet) vardır
ki, ismine "gök gürültüsü" denir. Bu melek rüzgar meleklerinden
başka olarak bulutları özel şekilde zorlar ve sevkeder. Bunun sevki, rüzgarın
sevki gibi taş yuvarlarcasına değildir. Bu tıpkı bir çobanın şarkı söyleyerek
deve sürmesine benzer. Diğer deyişle ruhun bedeni idare etmesi, sözün, nağmenin
diğerine tesir yapması gibi içten tesir eden ruhanî ve dinamik bir tesirdir.
Bu melek bulutlarda bir uygunsuzluk gördüğü zaman çarpar, haykırır, bu haykırış
onun Allah'ın kudretini ilan eden bir tesbih ve tekbiridir. İşitilen gürültü,
zahirî gök gürültüsü budur. Haykırırken hiddet ve şiddeti çoğaldıkça ağzından
ateş saçar, diğer bir deyişle nurdan ateş kamçıları çalar. Görülen şimşek
bu kamçılardır. Yıldırım, bunun yani ateşin vuruşudur. O kamçının ucu nereye
dokunursa yok eder. Bunun hepsi o meleğin yani "ra'd"in bir vuruşundan
ibarettir. Bu darbenin havaya ve dolayısıyle insan ruhunun işitme gücüne tesir
ve tezahürü, gök gürültüsünün sesi; daha inceden ve daha çabuk gözüne tesir
ve tezahürü şimşek; dokunduğu şeye dokunma tezahürü yıldırım adını alır. Buluttaki
tesirinin mahsulü de itaattir. Ve bunların hepsi Allah'ın emrini icra etmekten
ibarettir. Bu âyette ra'd, gök gürültüsünün sesi mânâsına olmakla beraber,
aslına da işarettir. "Gök gürültüsü, övgüsüyle O'nu tesbih eder."
(Ra'd, 13/13), Bu meleğe, gök gürültüsü meleği, zorlayıcı melek, ateş tutuşturma
meleği; şimşek fiiline de melek darbesi, meleğin parlaması denilmiştir.
İşte
Ashab devrinden itibaren en eski kıymetli tefsircilerden rivayet edilen açıklamalara
göre gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım olaylarının gerçeği böyle kuvvet prensibine
döndürülmüş, fakat kör kuvvet değil, dinamik, ruhanî idareci ve idrak sahibi
bir hareket ettirici olan melek kuvvetine döndürülmüştür. Fennî izahların
hiç biri buna aykırı olmamış ve bu daireden çıkmamıştır. Ancak kör kuvvette
sıkışıp kalanların anlayışı buralara varamaz. Şu halde felsefî tarifine gelelim:
Vaktiyle en meşhuru, bulutların çarpışması, yani sürtme ve dokunma ile çakmak
taşından çıkan ses ve kıvılcım şeklinde açıklanmış idi. Fakat İbnü Sina "Şifa"sında
bunu pek beğenmemiş, bulutların ta denizlerden, göllerden su buharı halinde
çıkarken tamamen saf olmayıp, az çok duman buharı ile ve biraz da ısı ile
çıkmaları ve yükseldikçe su buharının daha önce soğuması hasebiyle öbürlerini
arada sıkıştırmaları ve nihayet bu sıkışmanın şiddetlenmesi ile onların püskürmesi
ve parlaması hususlarını ileri sürerek uzun uzadıya açıklamış ve özetle şöyle
demiş: "Çoğunlukla gök gürültüsünün ve şimşeğin sebebi, rüzgara ait harekettir
ki, ses çıkarır, parlar ve bazan şimşek ve parıltı da gök gürültüsüne sebep
olur. Çünkü... Çünkü..."
İbnü
Sina'dan çok önce olan İbn Cerir et-Taberî tefsirinde diyor ki: "Diğer
birtakım ilim ehli, gök gürültüsü, bulutların altında boğulan rüzgarın fırlamasıdır.
Ses
bundandır. İbn Abbas hazretleri Ebu'l-Huld'e bir mektup ile "Gök gürültüsü
nedir?" diye sormuştu. O da "Gök gürültüsü bir rüzgardır."
diye cevap vermişti. Fakat İbn Abbas hazretleri kendisi "Gök gürültüsü
meleklerden bir melektir." diyordu. Demek İbnü Sina'nın rüzgar teorisi
de eski bir teori olmakla beraber, bunun sebebini ta denizlerden gelen duman
buharı ve ısıya kadar götürmek nokta-i nazarı havanın ve bulutların elektriklenmesi
hakkında kararlaşmayan görüşler yanında şimdiki tabiat ilmi de mevcut bulunuyor.
Bugünkü felsefî açıklamaya gelince, bunları elektrik olaylarına tatbik etmişlerdir.
Öteden
beri Yunanca elektron denilen elektrikte görünen bir cezb (kendine çekme)
özelliği vardı. Sonradan bu özelliğin, az çok her cisimde bulunduğu anlaşıldı.
Ve buna elektriklenme denildi. Fizik bilginleri tabiat olaylarında âdet olarak
etkili olan ısı, ses, ışık, çekicilik gibi bazı etkenler sayarlar ki, elektrik
de bunların beşincisi oldu. Ve bunun çeşitli sürtünmelerden meydana gelen
kimyevî etkileri veya diğer vasıtalarla meydana gelip dinamik elektriklenme
denilen kısımları bulundu. Bugün sanayide birçok tatbikatı yapılan, altın,
gümüş yaldızlama, eritme, kalıba dökme ve kuyumculuk, telgraf, telefon, aydınlatma,
yakma ve tedavi gibi birçok hususlarda istifade edilen elektriğin elde edilmesi
ve kullanımı için çeşitli aletler, cihazlar, makineler yapıldı. Bununla beraber
elektriğin esası ve mahiyeti, ne olduğu tamamen anlaşılamayıp, ateşe ve ışığa
ait madde gibi varsayımlarda kaldı. Nihayet ısı ve ışık gibi cisimlerin atom
denilen en küçük parçalarının özel bir şekilde hareketinden veya bunların
arasını işgal eden bir esir (cevher)in hareketinden meydana geldiği göz önünde
bulundurularak daha çok bu sonuncuya önem verildi. Ve özetle bütün kuvvetlerin
esasında bir hareket enerjisine dönüşmesi fen ilimlerinin en kuvvetli görüşü
oldu. Hakikaten elektrikte de hareket, ısı, ışık değişiklikleri hep görülüyor.
Şu halde elektrik, fennin en önemli bir kuvvetidir. Bu da biri erkek, biri
dişi gibi pozitif (artı) negatif (eksi) iki cinse ayrılıyor. "Ne yücedir
o (Allah) ki, bütün çiftleri yaratmıştır." (Yâsîn, 36/36) Bunların bir
cinsten olanları birbirlerini itiyor, def ediyor; ayrı cinsten olanları da
birbirlerini çekiyor, birleşiyor. Ve cisimlerin yüzeyleri bunlarla doluyor
ve boşalabiliyor. Bunların birleşmeleri gizli ve açık olmak üzere iki türlü
oluyor. Mesela silindir biçiminde uzunca bir şey, bir elektrik yüklüsüne yakın
bulunduğu zaman, bu silindirli şey de etki ile ayrı cins iki akımı taşıyıcı
oluyor ve havanın bunun üzerindeki baskısı bunların birleşmesine engel oluyor.
Fakat bir vasıta ile bu baskının şiddeti azalır veya iki akımın gerilim kuvvetleri
ona üstün geliverirse, bundaki artı, eksi iki cins elektrik birbirleriyle
hemen birleşerek üzerinden yok oluyorlar ki, buna elektrik boşalımı denilmiştir.
Bunlar bu birleşim esnasında bazan çakmak gibi bir vuruş yapıyor ve bir kıvılcım
da çıkarıyorlar ki, böyle gürültü yaparak birleşmelerine gök gürültüsüne ait
birleşme deniliyor. Bu kıvılcımları biz tramvaylar işlerken -çoğunlukla geceleri
görürüz. İşte bu aletlerde görülen bu olay, epeyce bir zaman önce hava ile
ilgili eserlere uydurularak gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım bunlarla izah
edilmiştir. Bunun için yıldırım şöyle tarif ediliyor: "Çeşitli cinste
elektrik taşıyan iki bulutun elektriklerinin, yahut bir bulut ile yer küresi
elektriklerinin gerilişleri havanın karşı koymasına üstün geldiği anda iki
çeşit elektriğin birbirleriyle birleşmeleri sonucu vaki olan bir elektrik
boşaltım ve tahliyesidir ki, gök gürültüsü bunun sadmesi ve gürültüsü, şimşek
bunun kıvılcımıdır."
Vaktiyle
İbnü Sina "Şifa"sında diyordu ki, şimşek ile gök gürültüsü aynı
zamanda vaki olurlar. Fakat ses, zamanla ilgili olduğu için geç işitilir.
Işık ise zamanla ilgili olmayıp ani olduğundan daha önce görülür. Bugünkü
fen de diyor ki gök gürültüsü ve şimşek aynı zamanda vaki olur. Gerek ses
ve gerek ışık ikisi de zamanla ilgilidir. Fakat sesin hızı saniyede 337 veya
340 metre; ışığın hızı ise -az çok ihtilaf ile beraber- üçyüz sekizbin kilometre
olduğundan, daha az mesafelerde ani olarak görülür. Yani yıldırım şimşekle
beraber düşmüş, varacağı yere varmıştır. Gürültüsü de sonradan beş ila on
saniye kadar fark ile işitilir. Mesafeyi tahminen bilmek isterseniz, bir şimşek
çakınca saate bakınız ve dinleyiniz, birkaç saniye sonra gök gürültüsünü işitirsiniz.
Aradan kaç saniye geçmiş ise onu 340 ile çarpınız, (mesela 7X340 = 2380).
Bu 2380 metre size o fırtınalı bulutla aranızdaki uzaklığı gösterir ki, ışık
hızına göre bu bir an meselesidir. Çünkü ışık bu mesafeyi bir saniyenin yüzyirmibeşte
bir bölümü kadar bir zamanda katedecektir ki, bunu biz hissedemeyiz. Bu ifadeye
göre, "Yıldırım mutlaka gökten yere düşer." şeklinde olmayıp tersine
de olabilir. Çünkü elektirik akımı her tarafa yayılabilir. Fakat çoğunlukla
elektrik nakledici cisimlere saldırdığından ve yer ise pek çok elektrik nakledici
olduğundan genellikle yıldırım gökten yere düşmektedir. Fakat haricî bir sebeple
yer artı elektrikle ve kendisine yaklaşan bulut eksi elektrikle dolu olduğu
zaman hücum daima artıdan eksiye olduğu için yıldırımın yerden göğe doğru
çıkması da mümkün ve olmuş bir şeydir deniliyor.
Akıcı
elektrik, elektrik nakleden cisimleri çekmek veya onlara hücum etmek özelliğine
sahip olduğundan, nakledici olan ağaçlara, binalara ve özellikle madenden
yapılmış eşya üzerine düştüğü görülmüştür. Bunun için böyle fırtınalı havada
ağaç altlarında ve bu cümleden olarak nakledici olan çınar ve kavak ağaçları
altında saklanmak çok tehlikelidir. Çam ve fıstık ağaçları pek nakledici olmadığından
bunların altında korunmak nisbeten mümkündür. Paratoner (yıldırım kıran) ve
halk arasında yıldırım demiri denilen demirin dairesi en emin yerdir. Bu da
Hakk'ın bir kanunudur. Fakat bunlar da gök gürültüsü ve şimşekten önce ve
ecel gelmediyse mümkün olabilir. Yıldırım ne yapar? Çok şeyler yapar, Allah
korusun insanı ve hayvanı bir anda yok eder. Ve yanması kabil olan cisimleri
yakar. Madenleri eritir. Nakledici olmayan cisimleri kırar. Yer kütlesine
girişi esnasında geldiği yönde ne cins cisim bulunursa hepsini erittiğinden
geldiği yerde cam ebrusu ile karışmış, yaklaşık on metre uzunluğunda dirgen
gibi bir çeşit çatal külçe hasıl olur ki, buna da yıldırım demiri denilmiştir.
Eğer demir değneğe rastgelirse mıknatıslar, eğer mıknatıslı bir şey bulursa
kutuplarını değiştirir.
Gök
gürültüsünden meydana gelen çatlayıştan sonra devam eden gümbürtü hakkında
çok görüşler varsa da henüz kararlaşmış değildir. Bazıları ses dalgasının,
yeryüzü ile bulutlar arasında bir kaç defa yankı yapmış olmasına yöneltmekte,
diğer bazıları da gök gürlemesi denilen olayın çok ve kıvılcımlardan oluşmuş
olup yeryüzüne gelinceye kadar ağırlıkları çeşitli tabakalardan geçmesine
ve her tabakanın sesi ayrı olduğundan hepsinin anılan karma patlamayı teşkil
ettiğine kanaat getirmektedir. Demek ki bugünkü ilme göre, parlamak, gürlemek,
yakmak gibi en az üç görünümü bulunan gök gürlemesi, şimşek ve yıldırım olayları;
vurma, kıvılcım, cereyan alâmetleri gösteren ve esasında elektrik boşaltımına
dönen bir olaydır. Hafif rüzgarlı havada, elektrikli aletlerde meydana gelen
kıvılcım ve çarpmanın, rüzgarlı havada vaki olan bu olaylara benzemesi dolayısıyle
fen bilginlerinin çoğu gökte şimşek, gök gürlemesi ve çatlama ile tatbik etmek
fikirlerinde bulunmuşlar ve son olarak bunu bir hayli tecrübelerle te'yit
etmişler ve bu konuda bazı kanunlar tesbit eylemişlerdir. Ve bu şekilde rüzgarlı
havanın ve bulutların elektrik ile yüklü olduğunu kabul etmişlerdir. Rüzgarlı
havadan ayrı olarak her zaman az, çok akıcı elektrik bulunduğu ve bunun bazan
artı ve bazan eksi çeşidinden olduğu ileriye sürülüyor. Açıkladıklarına göre
bulutsuz güzel zamanlarda hava artı elektrik ile yüklü olup, miktarı günün
saatlerine göre değişir ve bu cümleden olarak yeryüzünden 1,30 metre yüksekten
itibaren çok yükseklere kadar artar. Fakat bu değişmenin sebebi ve hangi kaide
altında arttığı meçhul kalmıştır. Binalı ve ağaçlı olan yerlerde elektrik
alâmetleri hemen hiç yok gibi, ancak şehirlerdeki geniş meydanlarda az miktarda
artı elektrik bulunuyor. Güneşin doğmasında havanın kütlesindeki artı elektrik
gayet az iken, zevale iki saat kalıncaya kadar en yoğun sınırına ulaşır. Zevalden
sonra batmaya bir saat kalıncaya kadar ağır ağır azalır, güneşin batmasından
iki saat sonra yine artmaya başlar. Kış mevsimi elektriğin miktarı yazdan
daha fazla olur. Gökte birçok bulut bulunduğundan havanın elektriğine nisbeten
bazan artı ve bazan eksi olur. Gökte bulunan bulutların hareketi çok olduğu
takdirde havanın kütlesindeki elektriğin cinsi saatten saate değişir. Fakat
fırtınalı ve yağmurlu zamanlarda devamlı olarak artı ve eksi cinse değişir.
Ve bununla beraber elektriğin şiddeti, hemen hemen belli miktarda bulunur.
Özetle rüzgarlı havanın ve bulutların elektrik ile yüklü olduğu tecrübeyle
ispatlanmış sayılıyor ise de sebepleri şimdilik varsayımlarda kalmıştır. Bazıları
diyor ki, damıtık su, buharlaştığı sırada hiçbir elektrik alâmeti görülemediği
halde, alkali bir sıvının buharlaşması esnasında buharı artı ve eksi elektrik
ile yüklü oluyor. Şu halde yeryüzünde bulunan denizlerin ve göllerin sularında
az, çok tuz bulunduğu ve bunların devamlı olarak buhara inkılab ettiği açıkça
ortada olmakla rüzgarlı havanın bu sebeple artı elektrik ile yüklü olduğu
sanılıyor. Diğer bazıları ise yerküresini büyük bir galvanizme cihazı sayarak
kütlesinde meydana gelen kimyevî tesiri kendisini eksi elektrik ile yüklemiştir
ve bu sebeple yüzeyine temas eden rüzgarlı hava da artı elektrik ile yüklü
olur, demişlerdir. Bundan dolayı özel bir tecrübe ile açıklandığına göre su
ile bulut birbirine dokunduğu zaman daima bir elektrik akımı hasıl olur. Bunun
da suda boş bulunan yabancı maddelerin cinsine göre bazan eksi ve bazan artı
olduğu ve bulutlar da denizlerden ve göllerden uçan su buharının sıkışmasından
meydana geldiği için ona göre bazısı artı ve bazısı eksi elektrik ile yüklü
bulunur. Yeryüzü de yukarda geçtiği üzere tabii olarak eksi elektrik ile yüklü
bulunduğundan, yüzeyine dokunan rüzgarlı hava da artı elektrik ile yüklü olur,
demektedir. Özetle hava elektrikleniyor, bulutlar elektrikleniyor. Ve bu elektrikler
gerginleşip geriliyor, havanınki çoğunlukla bulutların tesiriyle gerildiği
halde bazan harici bir vasıta ile de oluyor. İki bulut arasında veya bulutla
hava arasında böyle artı-eksi iki zıt ve gerilmiş iki elektriğin karşılaşmasında
artı eksiye hücum ile eksinin onu çekmesinden sadme ve kıvılcım, gök gürlemesi
ve şimşek meydana geliyor.
Görülüyor
ki ses, ısı, ışık ayrı ayrı birer tabii amil görünürken, hepsi bir harekete
dönüşüyor. Hareket cisimlerin kütlesinde olduğu gibi en ufak parçalarında,
atomlarında da oluyor. Hareketin kaynağına yani hareket ettirene (muharrike)
de kuvvet adı veriliyor. Ve her hareket özelliğine göre bir kuvvetin eseri
sayılıyor. Demek ki "esasında elektrik bir kuvvettir" denildiği
zaman, "bir muharriktir" denilmiş oluyor. Din dilinde ise bu muharrike
daha güzel bir deyim olmak üzere "melek" deniliyor. Şu kadar ki
melek denilirken, ruhanî bir idrak eden muharrik tasavvuru da eklenmiş oluyor.
Zaten kuvvet denildiği zaman, bizzat muharrik ve kendisini anlayan ruha kadar
gitmemek mümkün değildir. İşte bu olaylardaki körlüğü bir ilim kudretiyle
düşündüğümüz zaman gerçeği bulmuş olursunuz. Elektriğe ait birleşme de bir
idrak edicinin esir (cevher) baskısıdır. Buna göre bu açıklamalara bile lüzum
kalmadan pek iyi anlaşılır ki, zorlama meleği, yanma meleği, meleğin çekmesi,
zıtlaşma kayıtlarıyle dinî dilde ilk olarak rivayet edilen esas tabiat ötesi
kuvvet görüşüyle bu, fennî açıklamanın özüne uygundur. Evet artı elektriği,
eksi elektriğe saldırtan o zorlayıcı melektir. Ve bu bir darbe (vuruş)dir.
Bundan çıkan ses (gök gürlemesi) o meleğin kendisidir. Şimşek de bir yanma,
bir kıvılcımdır. Ve bunların bütün sırrı, zıtlaşmayı kaldırmakla birliği,
hak olan emre uymayı temin oluyor. Yıldırıma "yıldırım" denilmesi
de çarpıp yakması, mahvetmesi, yani fiili dolayısıyledir. Açıkta bize göründüğü
gibi gök gürlemesi, şimşekden sonra değildir. Gerçekte ve Allah katında gök
gürlemesi ve şimşek birliktedir. Hatta gök gürültüsünün, olayın aslına göre,
bir öncelik durumu bile vardır. Elektrik, şimşeklikten önce gök gürlemesi
ve titreşimdir. Bulutlar ve hava, daha önce bununla içlerinden titreye titreye
geriliyorlar ve bu olayda birbirlerine saldırırken toplu hareketle değil,
önce içten içe bu titreyişle, bu titreşim ve sarsılma ile saldırıyorlar. Sonra
gök gürlemesinin sesi kulaklara ulaştığı zaman yıldırımı hatırlatan titretici
bir tesir ile beraber onun artık geçtiğini bildiren bir müjdesi de vardır.
Sonra âyette zulümât (karanlıklar) ve savâık (yıldırımlar) çoğul yapıldığı
halde ra'd (gök gürültüsü) ve berk (şimşek)in tekil getirilmeleri de dikkate
değerdir.
20-Bunların
bu sıradaki hallerini hiç sorma şimşek hemen gözlerini çarpıp alıverecek onlara
parlayıverdikçe ışığında yürürler, başlarına karanlığı çökerdiği vakit de
dikilir kalırlar. Allah dilemiş olsaydı kulaklarındaki işitme ve gözlerindeki
görme özelliklerini de alıverirdi. Buna şüphe mi var? Allah Teâlâ her şeye
kâdirdir: Kudreti her şeye ve daima yetişir. Allah'ın güzel isimlerinden biri
de kadîr ism-i şerifidir ki, pek kudretli, hem de daima kudretli demektir.
Kudret,
fiil ve terkin sıhhati demektir. Bu ölçü ile kuvvetten ayrılır. Çünkü kuvvet
bir yöne, kudret ise her yöne bakar. Mesela bir taşın yuvarlanışı kuvvetledir.
O yuvarlandığı yerden dönemez. Kudret ise sağa giderken, tersine de gidebilir.
Yaparken bırakabilir. Özetle kuvvet mecburiyet ve çaresizlik; kudret ise seçme
ifade eder.
"Şey",
mevcut demektir, bunda ma'dum (yok olan)a şey denemez. Bilinmesi ve haber
verilmesi doğru olabilen mânâsına da gelir. Bu mânâ ile mümkün olan "yok"a
da şey denebilir. Fakat bizzat mümteni' (olamaz) olan yok, hiçbir şey değildir.
O, ne bulunabilir, ne bilinebilir, ne haber verilebilir. Lügat bakımından
aslı "meşiyyet"ten "sıfat-ı müşebbehe"dir ki "şâi"
dileyen, "meşiy" dilenmiş mânâlarına gelir. Eşyaya, şey denilmesi,
ilâhî dilemenin ilgisi itibariyle "meşiy" (dilenmiş) olduğu içindir.
Bu mânâca Allah'a "şey" denmez. Fakat "şâi = dileyen"
mânâsına olarak "şey" denir. Buna göre "herşeye kadirdir"
ifadesinde Allah dahil değildir, fakat "herşeyi bilicidir"de dahildir.
Bu açıklamadan sonra, "Allah Teâlâ kendi gibi bir Allah daha yaratabilir
mi?" tarzında bir kuruntuya düşme akla gelemez. Zira o mümteni' (olamaz)dir,
şey değildir. Yaratılan, yaratan olamaz. Hem sonradan yapılsın, hem ezelî
olsun! İşte imtina', muhal (olamaz) buna derler. Allah Teâlâ öyle bir vâcibü'l-vücud
(varlığı lüzumlu)dur ki, O'nun lâşerîke leh (ortağı yok) olan birlik sıfatını
kaldırmak hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu, O'nun zatına mahsus kemalidir
ve bütün sıfatları da böyledir. Şu halde böyle her şeye gücü yeten Allah Teâlâyı
yarattığı gözleri, kulakları alıvermekten kim yasaklar? Bunu bilmeli, Allah'a,
Peygambere, iman sahiblerine hile yapmaktan, fesat çıkarmaktan sakınmalı.
Sakınmak için yıldırımı gözetmemeli, gök gürültüsü ve şimşekten önce Allah'tan
korkmalıdır. Bu âyetten sonra gelen "Ey insanlar ibadet ediniz."
genel hitabı ne kadar edebî oluyor!
İşte
Cenab-ı Hak münafıkların durumunu bir de böyle "sayyib = yağmur"
meseliyle tasvir buyurmuştur. Bu teşbih, teşbih-i mürekkeb (temsilî benzetme)
olduğuna göre ayrıntılarında benzerlik aranılmayarak hepsinde münafıkların
hayretini, şaşkınlığını hayal etmek yetecektir. Bununla beraber bunu teşbih-i
mefrûk olarak ayrıntılı bir şekilde düşünmek de mümkün olmuştur. Şöyle ki:
İslâm dini hayat sebebi olmakta kuvvetli bir yağmura, Peygamberimizin gönderildiği
zamanda dünyanın hali ve her zaman İslâm'a karşı olan kâfirlerin şüpheleri
karanlıklara; dinin va'di ve vaîd (korkutmas)i şimşek ve gök gürültüsüne;
kâfirlerin ve münafıkların namzet oldukları musibetler ve ceza, yıldırımlara
benzetilmiştir. Sonrası da İslâm'a münafıkların bakışını ve fırsat buldukça
ondan istifade şekillerini temsil ediyor. Bu iki temsilin nüzûl sebebi hakkında,
yahudilerin de bazı rivayetlerde bahis konusu edildiğini görüyoruz.
Buraya
kadar Cenab-ı Allah, ilk önce ve bizzat Resulüne hitap ederek, hitap ve hidayet
kabiliyeti nokta-i nazarından insanların sınıflarını ve her birinin durumlarını,
ruh hallerini, sonuçlarını açıklayan bir tasnifini; bütün ilimlerin ruhunu
ve Kur'ân'ın hikmet ilminin aslî hatlarını içine alan gayet derin ve gayet
ayrıntılı bir bilgi bahsini ihtiva eden şümûllü aydınlatma ile beraber, küfrü
huy edinen inatçı kafirlerle, şüphe ve bozgunculuğu huy edinen münafıkların
yola gelmiyeceklerini, korunamayacaklarını ve bunun için Kur'ân'ın hidayetinin
Allah'tan gereğince korkanlara tahsis edildiğini ilan ve anlattıktan ve temsillerle
genel davetin gereğine uyardıktan sonra, teklifin genel olduğunu, sorumlulardan
hiçbir sınıfın bunun dışında kalamayacağını, korkutma ve korkutmama onlar
için eşit olsa da, Peygamberin görevi açısından eşit olmadığını anlatarak,
bütün insanlara hitap tevcih ederek aşağıda olduğu gibi ilk emrini vermiştir.
Meâl-i
Şerifi
21-
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk edin ki (Allah'ın)
azabından korunasınız.
22-
O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi,
onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile,
Allah'a eşler koşmayın.
23-
Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi
onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın;
eğer doğru iseniz.
24-
Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar
ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.
25-
İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine
ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında:
"Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir" derler ve o rızık birbirinin
benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların.
Hem onlar orada ebedî kalacaklar.
21-Bu
âyetin, Fâtiha sûresindeki "âlemlerin Rabbi" vasfının isbatına,
"ancak sana ibadet ederiz" antlaşmasına, sonra da Bakara sûresinin
başındaki "müttakiler için bir doğru yoldur" fıkrasına ve nihayet
üç kıssanın tümüyle yağmur temsilinin içerdiği gayeye ne kadar uygun olduğunu
hatırlatmaya lüzum yoktur. Kur'ân'ın tertibine göre bu âyet Allah Teâlâ'nın
açık olarak ilk emrini içeriyor ki bu emir, İslâm binasının temel esası olan
kulluk ve rabblık birliğinden başlıyor. Ve ulûhiyetin rububiyyete, rububiyyetin
yaratıcılığa bağlılığını gösteriyor ve yaratıcıyı isbat ediyor. Ve hemen ardından
da nübüvveti ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in doğruluğunu isbat ve müdafaa ediyor.
Ey
insanlar! Akıl ve erginlik ile insanlığın ilk kemal basamağına basmış olanlar!
Bakınız, gerek "ancak sana ibadet ederiz" antlaşmasını vermiş olsun
gerek olmasın hepiniz mümin, kâfir, münafık, hangi sınıfa, dünyadaki kavimlerden
hangi kavme mensup olursanız olunuz, fakir-zengin, âlim-cahil, hangisinden
bulunursanız bulununuz hepiniz her zaman şu emirle sorumlusunuz: sizi ve sizden
öncekileri, babalarınızı, analarınızı, bütün atalarınızı, dedelerinizi ve
diğerlerini baştan sona yaratan Rabbınıza, âlemlerin Rabb'ine ibadet ve kulluk
ediniz, sevgi ve korkunun kemaliyle, en güzel edep ve saygı ile ona boyun
eğiniz ve O'nun emirlerine, hükümlerine uyunuz. sözünü verenler onu ifa etsin;
vermeyenler, vermeye çalışsın; ona ibadet ve itaat ediniz ki gerçekten korunabilesiniz,
gerçek muttakilerden olmanızı ümit edebilesiniz. Yoksa yıldırımlar gibi âlem
hadiselerinden, ölümden korkmakla, kulak tıkamakla asla korunamazsınız. Dikkat
ediniz. buyuruluyor. Bu ise ümit ifade eder. Bu şekilde de korunmanız bir
kuvvetli ümit olarak gösteriliyor da, "korunacağınızdan emin olunuz"
denilmiyor. Çünkü ilâhî iradeyi hiçbir şey şarta koşamaz. Siz ibadetinizle
onu korumaya mecbur edemezsiniz. Ubudiyet (kulluk) kanunu çoğunluğa ait bir
kanundur. Asıl koruyacak olan Allah'ın lütfu ve rahmetidir. İbadet ilk önce
yaratılışınızın, terbiyenizin bir teşekkürüdür. Bunun Allah'ı mecbur edecek,
minnet altında bırakacak bir gerektirici kudreti yoktur ve zaten Allah'ın
layık olduğu şükür ve kulluğu kâmil bir şekilde eda da edemezsiniz. Şu halde
"ibadet ediyoruz" diye her sonuçtan emin olmayınız, ancak ümitvar
olunuz ve ümidinizi Allah'tan başkasına bağlamayınız ve Allah'ı tanımak için
yaratılışınıza ve terbiyenize bakınız. O zaman bilirsiniz ki, bir yaratıcınız
ve Rabb'iniz var. Hem sizi ve hem sizden öncekileri yaratan O'dur.
22-
O, öyle lütufkâr bir yaratıcıdır ki şu altınızdaki yeri size bir döşek yapmış,
sizi orada yaratmış, yetiştirmiş, üzerinde her türlü rahatınızın sebeplerini
temin etmiş yatıp kalkıyor, uyuyup uyanıyor, dayanıp oturuyorsunuz, o altınızdan
alınıvermiş olsa nerede karar ederdiniz? Kâşânelere yığdığınız kaba döşekler
neye yarardı? İşte yeryüzü size böyle bir döşek başınız üstündeki süslenmiş
gök kubbeyi de bu döşeği ihtiva eden büyük, muhteşem bir bina yapmış. İnsan
olup da bu bina içinde o döşeğe kurulmayan var mıdır? Bu binanın yanında fakirlerin
imrendiği, zenginlerin gururlandığı diğer binaların, konakların, sarayların
ne önemi olabilir? Büyük, küçük, zengin, fakir sizin hepiniz aynı hanede oturan
ve bir döşekte yatan bir aile değil misiniz? Kimin binasında, kimin döşeğinde
yattığınızı düşünürseniz, hangi Mevlâ'nın kulu olduğunuzu ve olmanız gerektiğini
bilirsiniz.
İşte
bu bize gösteriyor ki, sema bütün yeryüzünü kaplıyor ve yeryüzü binadaki bir
döşek gibi onun içindedir. Başka bir âyette "Göğü (düşmekten) korunmuş
bir tavan yaptık." (Enbiya, 21/32) buyurulmuş olması, burada binanın
"sakf" (tavan) ile açıklamasını gerektirmez. O da gökyüzünün diğer
bir değeri, diğer bir vasfıdır ki, tavan gibi daima başımız üstünde görülmesi
şerefidir. İş sade bu kadar mı ya?
Burada
zamir ile demek gerekirken, açık olarak buyurulması, bundan maksadın önceki
"semâ" olmadığına işarettir. Zira herhangi bir şeyin üstünde olan
şey, altındakinin semasıdır. Hatta evin tavanına bile semâ denilir. Yani bir
de yukardan, o semâ tarafındaki bulutlardan bir su indirip de bu su sebebiyle
size türlü (türlü) meyvelerden, mahsullerden rızık çıkarmaktadır. Siz, o bina
içinde, o döşekte yuvarlanırken bu sudan içer ve bu sayede yetişen meyvelerden,
tahıllardan ve diğer yemişlerden kısmetlenirsiniz. Bakınız, Rabb'iniz nasıl
bir Rahmân'dır. Siz bu saydıklarımızı hep bilirsiniz, bunları bilmek için
başkaca okumaya veya derin felsefeler yapmaya hiç de lüzum yoktur. o halde
siz bunları ve yaratıcıdan başka Allah olamayacağını bilip dururken, Allah'a,
bir olan o hak mabuda denk aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya
ve Fir'avn'ın yaptığı gibi yerde, gökte dürbünlerle Allah aramaya kalkmayınız
da, bu emri veren ve bütün bunları yapan ihsan eden ve ortağı, benzeri bulunmayan
yaratıcınız, Rabb'ınız, Rahmân ve Rahîm bir Allah'a tevhid ile ibadet ve kulluk
ediniz.
"Endâd"
kelimesi "nidd"in çoğuludur. "Misil" ve "emsâl"
gibi ki, mânâları birdir. (ca'l) tabiri gösteriyor ki, Allah'a hangi şeyden
olursa olsun "misil" (denk) tasavvur olunursa uydurma olur; hak
olmaz, batıl olur. Bunu bile bile yaparsanız korunanlardan olamazsınız, inatçı
kâfirlerden olursunuz.
Buna
karşı birtakım insanlar: "Evet Allah belli ama, bize böyle emrettiği
ve peygamber gönderdiği ve Muhammed el-Emîn'in Peygamber ve Kur'ân'ın Allah
kelamı olduğu ne belli? Bu bize şüpheli geliyor, kuşkulanıyoruz, bunu bile
bile değil, bilmediğimizden, şüphe ettiğimizden inkâr ederiz." dediler
ve daha diyebilirler. Bunun için Cenab-ı Hak genel olan bu tevhid ve kulluk
davetinin ardından Resulünün peygamberliğini ve ona bahşettiği Kur'ân'ın ilâhî
delil olan "lâraybe fîh" (kendisinde şüphe olmayan) bir ebedî mu'cize
olduğunu açıkça göstermek için, şüphesi olanlara karşı açıktan bir musabaka,
bir yarış ilan ediyor ki buna "tehaddî (meydan okuma) mu'cizesi"
denir. Şanlı Peygamber Efendimizin mucizeleri gerçi çoktur. Fakat maddî ve
zamanla ilgili olan mucizelerin kuvveti ve faydası genel değildir. Onun kuvveti,
bulunduğu zamanın ve muhitin dışına çıkamaz. Sonradan işitenler, "bu
akla uymuyor" diye inkâr da edebilirler. Nitekim öyle de oluyor. Bir
de beşeriyetin dinden istifadesi asıl harikalara sarılmak değil, Allah'ın
sünnetine, devamlı ve akla uygun kanunlara sarılmaktadır, yani ilimdedir.
Harikalar, kulların zor zamanlarında Allah Teâlâ'nın özel yardımıdır. Hidayetten
gaye ise zorluktan kurtarmadır. Şu halde mucizenin en önemlisi ebedî, aklî
ve ilmî kıymeti içeren mucizedir. Bu mu'cize ise Kur'ân'dır. Cenab-ı Allah
Resulüne bunu o kadar kesin ve yakîn ile bildirmiştir ki, Kur'ân'-ın hiçbir
insan, hatta bütün insanlar benzerini yapamazlar. Bu, bizzat ilâhî vaad ve
taahhüd altındadır. Kur'an herhangi şekilde bir kelam farzedilirse edilsin,
en (büyük) dâhî sayılan edipler, filozoflar ve şairler onun benzerini yapmaya
kalkışırlarsa aciz kalırlar. Kur'ân'da o kadar fevkalâdelik görmek istemeyen
körler veya kinciler ne farzederlerse etsinler, Kur'ân ile boy ölçüşmeye kalkıştıkları
zaman mağlub olagelmişler, hiçbir şey yapamamışlardır. Allah Teâlâ kudretlerini
derhal bağlamış veya esasen hiç vermemiştir. İşte Allah, Peygamberine bu kuvveti
vermiş ve asırlardan beri de bunu isbat etmiştir. Dünya kuruldu kurulalı geçmişle
ilgili bu kadar büyük ve bu kadar eşsiz bir haberi, bu kadar ciddiyetle peygamberlerden
ve bilhassa son Peygamber'den başka hiçbir kimse isbat etmeye değil, ortaya
atmaya bile cesaret edememiştir. Çünkü "yalancıların mumu yatsıya kadar
yanar". Şarlatanlar, geçici bir zaman için parlar, söner. Napolyon Bonapart
Mısır'a geldiği zaman savaşlardaki üstünlüğüne güvenerek ve bunları bir mu'cize
sanarak: "Ben Muhammed'i severim, o da benim gibi büyük bir komutan idi,
fakat ben daha büyüğüm." demişti. Bu gururu, bu boy ölçüşmeye kalkması
sonuçta Akkâ kalesinden başlayarak kırılmaya yüz tuttu, nihayet söndü gitti
ve o zamandan beri Fransızlar onun açtığı yaraları tedavi edemediler. Özetle
(bu durum) Kur'ân'ın meydan okuma sırrı ve Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğinin
ebedî bir kanunu ve delilidir. Cenab-ı Allah bu delili hatırlatıyor ve Muhammedî
nübüvveti, Kur'ân'ın hak olduğunu te'yid ederek ve insanlar içinde bunda şüphe
edenleri kastederek buyuruyor ki:
23-
Ve eğer has kulumuz, mümtaz kulumuz Muhammed Mustafa'ya, doğruluğuna, eminliğine
bu ana kadar herkesin inanmış olduğu sevgili Resulümüze verdiğimiz peygamberlikten
ve bunun fermanı olmak üzere parça parça indirmekte olduğumuz Kur'ân'dan bir
şüphede bulunursanız, bir kuşkuya düşerseniz, mesela "Vahiy inanılır
şey midir? Allah kitap gönderecek olsa böyle mi gönderir? Böyle parça parça,
âyet âyet, sûre sûre kitap inmek nasıl şey? Bunlar bize maddî ilimlerden ne
öğretiyor? Altın madenlerinin nerelerde olduğunu mu gösteriyor? Kimyaları
mı buluveriyor? Bu bir şiir değil midir? Bunu insan kendiliğinden yapamaz
mı? Buna göre Muhammed ya bir şair gibi ara sıra bunları kendi söylüyor da
"Allah gönderdi" diye bizi aldatıyor veya kendi aldanıyor mu? Gerçi
Muhammed'in şimdiye kadar aklı da vardı, doğruluk ve inanılırlığı da vardı.
O, ne aldanır ve ne aldatırdı. Tecrübe böyle ama, ne çıkar? Tecrübe geçmişi
gösterir. Olabilir ya belki bugün bozuldu, aklını kaçırdı veya ahlâkını değiştirdi.
İhtimal, artık kurnazlığa kalkıştı. Hâsılı ne tarafından baksak kestiremiyoruz.
Her halde bunun kendisinden olması ihtimalini yenemiyoruz. Allah'tan geldiğinde
şüphe ediyoruz. Bile bile değil, fakat hakkımız olan böyle bir kuşku ile onu
tanımıyoruz. Çünkü müsbet olmayan bir şeye inanmak da budalalıktır, akıl kârı
değildir." gibi birtakım kuşkular taşıyorsanız, bunun da isbatı kolay.
Bunda da derin derin felsefelere, hayallere dalmaya gerek yok eğer bunu bir
insan yapabilirse, haydi bunun gibisinden bir sûre getiriniz. Yani üslubda,
belağat ve bedaetde Kur'ân sûrelerine benzer ve tam onun eşi bir sûre de siz
bulunuz. Ve ona tam benzemek için söyleyen de o kulumuz gibi ümmî (okuma-yazma
bilmeyen) ve onun gibi ahlâklı olsun. Okuyup yazarlardan, tahsil görenlerden,
şairlikle uğraşanlardan olmasın. Haydi bu son şartı da kaldıralım, size izin
verelim, genel olarak herhangi bir şahıstan olursa olsun böyle bir sûre getiriniz,
Ve hatta Allah'tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcılarınız, tanıdığınız
ne kadar mabutlarınız, iktidarını farzettiğiniz ne kadar putlarınız, şairleriniz,
edipleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, âmirleriniz, hâsılı size baş,
el, ayak olmak isteyecek ne kadar yardakçılarınız, şahitleriniz, önderleriniz
varsa hepsini de çağırınız.
"Şüheda"
kelimesi "şehid" kelimesinin çoğuludur. "Şehid" ise, hazır,
şahit, nâzır, örnek mânâlarına gelir ki, burada herhangi birisi demektir.
eğer davanızda sadık iseniz. Yani bu konuda şüpheye yer olduğu fikrinde haklıysanız
bunu yapmanız ve yapabilmeniz gerekir. Bir insanın kendiliğinden yaptığı bir
şeyi veya daha iyisini diğer insanlardan herhalde bir yapan bulunur. Alışılmış
olan budur. Görmez misiniz filozoflar bile, "tabiat düzenidir" derler.
Siz de zaten böyle demekle şairlerde, filanlarda aynıları var demek istiyorsunuz.
Varsa haydi bulun getirin, bugün değilse yarın getirin, öbür gün getirin.
24-
yok eğer bunu yapamazsanız, aynını getiremezseniz ki hiçbir zaman yapamayacaksınız.
Kıyamete kadar yapamayacaksınız. Yapmanız mümkün değil ya, mümkün olsa da
yapamayacaksınız, Allah yaptırmayacak. O halde çırası insanlar ve taşlar olan
o dehşetli ateşten sakınınız ki bu ateş, bu cehennem ateşi kâfirler için hazırlanmıştır.
Bedâhet
(apaçıklık), şühût (görme), aklî delil getirme, tecrübe, haber; bunlar ilmin,
yakînin en önemli araçları, ölçüleridir. Siz bir olay görüyorsunuz, işte kitap,
bunun nazmındaki yüksekliği de bizzat anlayanlar apaçık görüyor, diğerleri
de bunlardan duyuyor. Şimdi Allah'dan, Peygamber'den Kur'ân ile bu haberi
de işitiyorsunuz. Tecrübe de yapınız ve cereyan eden tecrübelere de bakınız.
Göreceksiniz ve hatta gördünüz ki, bunun aynı yapılmadı ve yapılmıyor ve yapılmaz.
O halde şüphe etmeye ne hakkınız kalır? Az çok ilmî bir sebebe dayanmayan
şüphe, vesveseden veya ahlâksızlıktan başka ne olur? Gerçi siz vahyi bizzat
tecrübe edemezsiniz. Çünkü o, Allah'ın bir özel ve yüksek olayıdır. Peygambere
peygamberlerden başka örnek bulamazsınız. Fakat onun eserlerini tecrübe edebilirsiniz.
Zaten ilmî ve fennî tecrübelerin çoğu da böyledir. Güneşin doğduğunu ışığından
anlarsınız. Böyle bir tecrübe size olay sebebinin genel ve umumî mi, yoksa
tek ve yüksek bir şey mi olduğunu anlatır. İşte Allah Teâlâ bu haber verişiyle,
bu uyarmasıyle size vahiy eserini tecrübe etmek için bir özel ölçü veriyor,
çünkü hepsini tecrübe etmeye kalkarsanız ömrünüz yetmez ve doğru yolu göstermenin
faydası olmaz. Onları da asırların tecrübesi gösterecek ve isbat edecektir.
Şu halde siz bu özel ölçüden istifade edebilirsiniz. Bilhassa emir ve kat'i
ihbarının kapsamına dikkat ediniz. Sizi bir zorbanın zorlayıcı kuvvetiyle
bağlamıyor, ikinizi bir yere getirmekten men etmiyor. Hür, seçme sahibi, serbest
bırakıyor. Haydi şairlerin ve diğerlerin sünûhat (içe doğmalar)ına veya gafillerin,
kendini bilmezlerin, sahtekârların, şarlatanların aldatmalarına benzer gibi
kuruntuya düştüğünüz ve bundan dolayı şüphelendiğiniz Kur'ân'ın ve hatta bir
sûrenin dengini getirmek için elinizden geleni yapınız, diyor. Ve yapamayacağınızı
da, gerçeğin kıyasınız gibi olmadığını da öyle bir kesinlikle haber veriyor
ve bunun yalan olamayacağını öyle bir yakîn ile söylüyor ve sonuçta fiilen
isbat da ediyor ki, bundan büyük yakîn olmaz, bundan büyük ilim olmaz. O halde
vahyi bir kerre diğer şairlerin falanların içe doğmalarına benzetmeye asla
hakkınız yoktur. Nihayet şunu diyebilirsiniz: Muhammed (s.a.v.) gibi bir insan
daha yok ki, bulalım da ona söyletelim. Ona Allah öyle bir akıl, öyle bir
kuvvet vermiş ki, onu kimseye vermemiş, o fevkalâde yüksek ve bütün insanlardan
seçkin bir yaratılışla yaratılmış da, bunları o sayede yapıyor ve fakat yine
kendi yapıyor, diyeceksiniz. Öyle ise diğer şüpheleri bırakıp bir kerre bunu
tasdik ediniz, ettikten sonra bir daha düşününüz. Böyle bir zat size o fevkalâde
seçkin yaratılışın kendi zatıyla ilgili olmadığını söylüyor. Bununla bir gurur
duyup size çalım satmıyor, o kudret ile sizden dünya istifadeleri istemiyor.
"Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak akrabalık sevgisini
diliyorum." (Şûrâ, 42/23) diyor, zorbalık davasına kalkışmıyor, en olgun
bir tevazu ile: "Ben Allah'ın bir kulu ve Resulüyüm." diyor ve sonra
kesin bir yakîn ile "asla yapamayacaksınız" diyor ve asırları keşfediyor.
O halde onun seçkin aklına ve benzersiz kuvvetine itimat ederek verdiği vahiy
haberini tasdik etmeniz gerekir. Eğer Allah'a inanmıyorsanız, onda şüpheniz
varsa, böyle bir aklın şehadetiyle ona inanmanız ve kulluk etmeniz gerekli
olur. Ve eğer Allah'a inanıyorsanız, bunu doğrudan doğruya Allah'ın yaptığını,
kendini ve emirlerini bildirmek için gönderdiğini öncelikle tasdik etmeniz
lazım gelir. Onu tasdik etmemek için aklî, tecrübî, ilmî, fennî, mantıkî hiçbir
şüpheye imkan bulunmadığını anlamanız gerekir. Bunu bilmez, hala şüphe davasından
vazgeçmez, hala kuşkulanırsanız, buna inadınızdan, şahsî maksatlarınızdan,
ahlâksızlığınızdan başka bir sebep kalmaz ve hiçbir mazereti bulunmayan kâfirlerden
olursunuz. Hakkı kesin olarak reddedenler kâfir olduğu gibi, haksız yere şüphe
edenler de kâfirdir. O halde şunu biliniz ki, kâfirler için hazırlanmış bir
ateş, bir cehennem vardır ki, o korktuğunuz, kulaklar tıkadığınız yıldırımların
hiç birine benzemez. O ateş, çırası insanlar ve taşlar olan bir ateştir, artık
bundan kendinizi sakınabilirseniz sakınınız.
Kur'ân'ın
bu "asla yapamayacaksınız" ile haber verişi o günden bugüne kadar
bin üçyüz kırkdört senelik bir tecrübe ile doğruluğunu gösteren bir ebedî
mucizedir. Bu meydan okumanın i'cazı karşısında yarıştan vazgeçilmiş, silâhlar
çekilmiş, kanlar akıtılmış, dünyalar karıştırılmış, her türlü zahmetler, masraflar
tercih edilmiş ve fakat bu mu'cizeye hiçbir red cevabı verilememiştir. Ancak
aldatmaca ile Kur'ân irşadının önüne geçmeye çalışılmıştır. Bunlara karşı
ilâhî adalet elbette yerini bulacaktır, o ateş sönmemiştir. Bu âyette "ve'l-hıcâre"
kelimesinin fennî bir açıklamayı içerdiğinde şüphe yoktur. Gerçi bu "hıcâre"den
kastedilen heykeller ve putlardır. Ve cehennem ateşini tutuşturmaya sebep
olan "vekûd"ün insanlar ve ibadet edilen heykeller olduğu beyan
ediliyor. Fakat aynı ifadede o, çıra, kömür gibi ateş tutuşturan taşlar bulunduğunu
da bildirmiş oluyor ki, fen adamları bunun "taş kömürleri" olduğunu
söylüyorlar. "Vekûd", ateş yakılan kibrit, ot, çöp, çıra, paçavra,
odun ve diğerleri gibi şeylerin hepsi için söylenir.
Bakınız
Kur'ân'a ait beyanatlar ne kadar canlıdır! Tamamen ilmî ve mantıkî ve felsefî
olan ve bir ilâhî felsefenin temelini teşkil eden bir konu mantıkî, ruhî ve
âfâkî (objektif, nesnel) delillerinin kökleriyle hem vecîz, hem gayet basit
ve güzel bir şekilde nasıl anlatılmıştır! Yüksek bir minberden büyük ve çeşitli
bir cemaate hutbe okuyan, va'zeden, ders okutan, bildirimler yapan, hükümler
koyan fevkalâde belağatlı bir hatibin, gereğine göre kâh sağa, kâh sola ve
kâh merkeze dönerek, sırasında hepsine ve sırasında bir kısmına, kâh muhaliflerine
ve kâh muvafık (kendine uyan)larına ve kâh hepsinin karşısında özel yaverine
hitap etmesindeki açık ültimatomları kulaklarda temsil ettirir. "Ey insanlar!"
çağrısıyle başlıyan genel hitap lahzalarında özel bir şekil aldı. Ve nihayet
acı bir inzar ile tamam oldu derken gülüyor, bir özellik daha alıyor ve hâs
kuluna nazar ederek buyuruyor ki:
25-
Bu atıf vâvı, yukardaki âyetlerin mânâsından anlaşılan lâzimî mânâya işarettir.
Şöyle ki: "Habibim (Resulüm)! Sen de insanlardansın ve genel olan iş
bu ibadet ve kulluk emriyle sen de emre tabisin. Bununla beraber senin bir
özelliğin var. Sen benim özel ve seçkin kulumsun. Peygamberlik gibi bir özel
vazifen var. İşte bu seçkinliğin fermanı olan bu Kur'ân'ı ve bu meydan okuma
mu'cizesini gördün ya, bunu al ve senin için hiçbir korku, hiçbir keder olmadığını
anla. Bütün insanları emrine davet et, mu'cizeni göster. Yola gelmiyenlere
bu korkutmamı tebliğ et! Bundan başka bir de erkek olsun, dişi olsun iman
edip de iyi işler yapanlara, bir Allah'a kulluk imanına yaraşır, akla ve nakle
uygun güzel ameller işleyenlere de şunu müjdele!
"Sâlihât"
kelimesi "sâliha"nın çoğuludur. "Salih" aslında iyi, yaraşıklı,
aklen ve naklen doğru, hayırlı mânâsına sıfat iken nakil tâ'sı ile ("hasene"
kelimesi gibi) "güzel amel= güzel iş" mânâsına isim olmuştur ki,
kalbî, bedenî, malî olmak üzere üç çeşidi vardır. Ve burada iman ile amelin
az çok bir farkı anlaşılır. Fakat müjdeleme sadece imana değil, tümüne yapılmıştır.
Amel imandan bir cüz' (bölüm) değilse de, amelsiz müjdeleme hakkı olmadığı
da anlaşılıyor. Sonra müzekker cemi'lerinde tağlib vardır ki erkekleri ve
kadınları içine alır. Bu kapsamı ilerde (Ahzab, 33/35) gibi âyetlerle anlarız.
Kısaca
iman ile iyi amelleri (amâl-i sâlihayı) birleştirenlere şunu müjdele ki onlar
için cennetler var. Yani içine girilmeden görülmez, gizli, çok değerli bağlar,
bahçeler var. Bunların tümünü kapsayan ahiret vatanına, sevab evine "cennet"
denilir. Cennet aslen lügatte masdar binâ-i merredir ki "bir örtüş",
"bir kerre setr" demektir ve bu maddenin bütün müştakkâtında (türevlerinde)
bir nevi "örtme" mânâsı vardır. Nitekim "cin", herkese
görünmez gizli bir çeşit yaratık. "Cinnet", aklın kaybolması; "cen"
kararmak, görülen eşyanın bakıştan gizlenmesi demektir. İkinci olarak "cennet"
bir örtü mânâsından zemini görünmez, gayet girift ağaçlarla örtülmüş bahçe
ve bostana söylenmiştir. Üçüncü olarak din dilinde, dünya gözüyle görülemeyen
Hak gaybda gizli "dâru's-sevab" (sevab yurdun)ın ismi olmuştur ki,
Kur'ân'da "el-Cennetü" denildiği zaman bu ortaya çıkar. Fakat "elif
lâm = "sız olarak "cennetün" denildiği zaman yerine göre kâh
bu ve kâh ikinci mânâya gelmiştir. "altından ırmaklar akan cennetler"
denildiği zaman da "el-Cennetü"nün cevabı ve mertebeleri kastedilir
ki, burada öyledir.
Bunlar
öyle büyük ve geniş cennetlerdir ki altında mesela dünyadaki Nil, Fırat, Ceyhun,
Seyhun nehirleri gibi büyük büyük ırmaklar akar. Öyle küçük çaylar, su kanalları,
arklar değil, nehirler. Halis temiz su nehri, taze süt nehri, safi bal nehri,
sarhoş etmez, aslı tasavvur olunmaz, içeceği temiz nehir akar, bu cennet bahçelerinin
ayrıntılarını sormak mı istersiniz? Bunlar tarif edilir şeyler değildir. Onlar
da: "Hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamış, hiçbir beşerin kalbine
gelmemiştir." (hadisinde dile getirilen) şeyler vardır. Çünkü insanlar
örneğini görmedikleri şeyleri anlayamazlar. Bunun için şimdilik şu kadarını
anlayınız ki: o güzel amel sahibi müminler bunlardan, bunlardaki meyvelerden
bir rızık ile rızıklandıklarının her defasında ha bu, o rızık o nimet ki,
bize bundan önce -yani dünyada da kısmet olmuştu diyecekler. Ve her alışta
onu başlangıçta dünyada rızıklandıkları nimet türünden görecekler. Çünkü iman
ve amellerinin sevabıdır. Gayıbdaki o bahçeleri, dünyadaki bu iman ve amel
ile yetiştirdiler ve bunların bir çeşit meyvesi dünyada da az çok görülür
ve hatta tadılır. Nitekim "Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkan
kimse için iki cennet vardır." (Rahmân, 55/46) buyurulmuştur ki, biri
dünya, biri ahiret cennetidir. Gerçekte insanların hepsi Allah'tan korkmuş
ve ona göre amel etmiş olsalardı, dünyanın da her tarafı bir cennet kesilirdi.
Fakat Allah'ı ve ilâhî makamı tanıyanlar ve ondan korkanlar için bundan başka
bir cennet daha vardır. Onlar fanî dünyada bu ümit ve müjdeyle hiçbir üzüntünün
altında boğulup kalmazlar. Allah korkusu hiçbir korkuya benzemez. Onun yanında
daima ebedî bir neş'enin zevki vardır, rıdvân (Allah'ın rızası) zevki. Acaba
iki âlemdeki bu zevk, bu semere (meyve) hakikaten aynı çeşitten midir? Hayır
aynı çeşitten değil. benzerdirler, birbirine karşılıklı olarak bir benzeyişleri
vardır. Ve önce onlar buna bu benzeyiş halinde sevkolunmuşlardır. Gerçekte
ise aralarında aynı şey olma bakımından büyük farklar vardır. Bu cümleden
olarak biri saf olmayan, diğeri saftır; biri gaybe ait zevk, diğeri mahz-ı
şühût (tamamen görme, görünme)dur. Dünyada bu rızık, bu semere, gölgesiyle
sırf ruhanî ve aklî olarak tadılır. Ahirette ise tam hakikati ile ayn-ı vücut
(aynı varlık) olarak hakka'l-yakîn (gerçekliğinde şüphe olmayan) bir şekilde
tadılır. Bunun için ahiret ruhuma mı, cismime mi diye düşünüp durma, o senin
Allah katında bilinen hakikatinedir. Sanadır sana! Sonuç olarak biri elden
kaçabilir, kesik, sonlu, ebedî olmayan; diğeri kaçmaz, devamlı ve ebedîdir.
Bu âyetin bu iki cümlesi bize gösteriyor ki, dünyada anlayış ne kadar yükselir,
iman ve amel de onunla ne kadar uygun olursa ahirete ait meyveler de o kadar
çok olacak ve o oranda yükselecektir. ve denilmesinde buna büyük bir delâlet
vardır. "Ey Rabbim, ilmimi artır, de." (Tâhâ, 20/114).
Bu
meyvelerden başka onlar için o cennetlerde tertemiz, pampak çiftler, eşler,
yani erkekler için hanımlar, hanımlar için kocalar vardır. Ve bunların hiç
birinde dünyadaki pisliklerden eser yok. Bunlar sadece temiz değil, her yönden
temizlenmiştirler. O zevceler (hanımlar) de ne maddî olan kir, hayız ve nifas
ve diğerleri gibi tabiî, cismanî; ne de ahlâksızlık, geçimsizlik, biçimsizlik,
münasebetsizlik olmadığı gibi kocalar da öyle pampak, tertemizdirler.
Şimdi
diyebilirsiniz ki, aynen böyle değilse de, bunlara hemen hemen benzer bahçeler,
meyveler, kocalar ve hanımlar dünyada olabilir. Vatan denilen şey de böyle
bir cennet gibi olabilir. Evet "Dâr-ı İslâm" (İslâm ülkesi) dediğimiz
müslüman vatanının da böyle olması gerekir. Ve bu âyet sınırlamasıyla buna
da işaret etmiştir. Fakat mesele ve müjde bundan ibaret değil. Dünyadaki bu
İslâm ülkesinden başka asıl bir dâru's-selâm (eminlik evi) vardır ve bunların
birbirinden sizin anlayacağınız en açık farkı şudur: o kâmil iman ve güzel
amel sahipleri bu cennetlerde ebedî ve devamlıdırlar. Bir kere girince artık
bir daha çıkmazlar. Diğer âyetlerde "hulûd", "ebeden"
(ebedî olarak) diye de te'yit edilmiştir. Halbuki dünya vatanı, dünya cenneti
ne olsa elden gidebilir. Kâmil iman ve güzel amel sahipleri İslâm ülkesi olan
vatanlarını Allah Teâlâ'nın izniyle muhafaza ve müdafaa ederler. Ve onu harap
olmaktan mallarıyle, canlarıyle korurlarsa da bunda ilâhî takdir başka türlü
de ortaya çıkabilir ve nihayet bundakilerin hepsi çıkarlar, ölürler, giderler,
bunun böyle büyük küçük kıyameti de vardır. Fakat "eminlik vatanı"
(ahiret cenneti) öyle değil, asıl cennet bahçelerine gidenler orada ebediyyen
kalırlar, ki bütün müjde bundadır. Ve bütün saadet bundadır ve "en büyük
rıdvân" (Allah'ın en büyük rızası) bundadır. "Güzel davrananlara
daha güzel karşılık ve fazlası var." (Yûnus, 10/26).
Birtakım
kimseler, bu gibi müjdelerde, bilhassa rızıktan ve kadından bahsedilmesine
itiraz etmek istiyorlar ve: "Dine ait duygular insanı bunlardan kesip,
yalnız ruhanî lezzetler ile uğraştırmalı." diyorlar. Fakat şurası gariptir
ki, böyle diyenlerin hepsi bu iki cisme ait zevk için can verenlerin yanında
ortaya çıkıyor. Halbuki bu müjdeler, görüldüğü üzere, her yönü tamamen toplayıcı
bulunuyor. Ve ahiret zevklerinde, dünyadaki zevklerden hiç birinin aynısı,
benzeri eksik olmadığını ve bunun karşısında dünyaya ait şehvetlerin adiliğini,
çirkinliğini de gösteriyor.
Kur'ân'a
ait açıklamaları kötü telakki ile karşılamak isteyenleri hem red ve hem doğru
yola getirmek için şimdi de Kur'ân'ın dilinin üslubu hakkında bir hatırlatma
yapılacaktır. Vaktiyle kâfirlerden bazıları: "Allah her şeyi doğrudan
doğruya gerçekliğiyle anlatıvermeli idi. Temsiller, teşbihler Allah kelamında
yakışır mı? Hem bu temsiller, bu meseller, zübâb (sinek), beyt-i ankebût (örümcek
yuvası) gibi sineğe, örümcek yuvasına kadar iniliyor. bunlar Allah için ayıp
değil mi?" gibi mânâsız sözler söylemişlerdi. Şu halde bunları red ve
herkese gerçeği açıklamak için beyan etmede bazan mesel îrad etmenin kıymeti
bulunduğuna, meselin de bir gerçeği kapsadığına ve bu sebeple Kur'ân lisanında
yerine göre tahkik gibi temsilin de varlığına ve bunların hafife alınmaması,
kötü yorumlara uğratılmaması ve bu yüzden sapıklığa düşülmemesi ve hepsinin
Allah yanında hak olduğuna iman edilmesi gereğine tenbih ederek buyuruluyor
ki:
Meâl-i
Şerifi
26-
Muhakkak ki Allah bir sivri sineği, hatta daha üstününü misal getirmekten
çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabb'-lerındandır.
Ama küfre saplananlar: "Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?"
derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola
getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır.
27-
Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar. Allah'ın
birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde
bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır.
26-Allah'a
mesel yapmak, mesel söylemek yakışmaz mı sanırlar? şu muhakkaktır ki Allah
Teâlâ herhangi bir şeyi mesel olarak söylemekten çekinmez. o şey isterse bir
sivri sinek ve üstündeki kanat ve saire gibi ufak tefek de olsun. Diğer deyişle
küçüklükte üstünü (yani daha aşağısı) olsun. Bununla beraber Kur'ân'ın nazmı
bizim (aşağı yukarı) dediğimiz gibi daha yukarı ve daha aşağı demek de olabilir.
"Darb-ı
mesel" (ata sözü) deyimi, "mesel-i madrûb" yani "söylenegelmiş"
meşhur mesel mânâsına da kullanılır ise de aslında "mesel darbetmek"
yani meseli yerinde kullanmak ve tatbik etmek, yerine göre "iyice yapıştırmak"
demektir ki, yeniden bir mesel koymak ve inşâ etmek değildir. Temsil ise geneldir.
Fakat Kur'ân'daki meseller, genel olarak bağımsız bir şekilde kurulmuş temsiller
olduğu halde, aynı şekilde tatbik de edilmiş olması itibariyle "darb"
tabir olunmuştur. Şu halde burada temsil yerine bu deyimin ve aynı şekilde
"istihya" (utanmak) lafzının kullanılmalarında bile aynı bir tatbikı
vardır. Şunu unutmamak gerekir ki, Cenab-ı Allah mesel ve misali (yani temsil
durumunu) yapmamış olsaydı insanlar hiçbir şey anlayamazlardı. Özellikle hissedilen
şeylerden hiçbir şey bilemezlerdi. Çünkü bütün hissî ve hatta aklî suretler
(biçimler) gerçeğe göre bir mesel, bir temsildir. Bunun içindir ki, insan
kendini kendi nefsinde mücerred (soyut) "ben" demekten başka bir
şekilde bilmez. Zira ne hissî, ne aklî, misalî biçimini kapsamış değildir.
Onu alırsa "İnsan insanın aynasıdır." sözüne göre dışından alır.
Demek ki maneviyatın ve aklî gerçeklerin mesel ile anlatımında büyük hikmetler
saklıdır. Bu sebepledir ki, geçmişte inmiş olan kutsal kitaplarda mesel daha
çoktu. Fakat Kur'ân, histen çok, akla hitap ettiği için tahkîki, açık hükümleri
daha çok tercih etmiş ve bununla beraber hisleri de mahrum bırakmamıştır.
Ve bunların mühim bir kısmında (özellikle geçmiş kitapların tahrife ve kötü
tefsire uğrayan mânâlarını tahkîk, düzeltme ve akla yakınlaştırma gibi)hikmetler
mevcuttur. Böyle ilmin esası ve mühim, terbiye ve hidayetin sırrı ile ilgili
mesel getirmekten Cenab-ı Allah çekinmez ve şu halde iman ehli olanlar her
zaman bilirler ki, Allah'ın yaptığı mesel, Rablerinden gelmiş olması itibariyle
mutlaka haktır. Bunda ilâhî bir sır muhakkak vardır. Ve ilâhî mesel, muhakkak
bir denklik ve benzerlik tarafı içerir. Bu benzeyiş açık ise onu bilirler;
gizli ise "İlim, Allah katındadır." derler ve doğruluğuna iman ederler.
Hak,
aslında sabit ve aklın inkâr edemiyeceği derecede sabitliği kesin olan demektir.
Varlığı kendisinden olup, başkasından olmayan Hak Teâlâ'dır. O'nun yardımıyle,
onun dışında olanlar da zatında mümkün olanlardır. Bu mânâ ile hak ve hakikat
zaten birdir. İtibarî olarak ayrıdır, ikisinin de çoğulu "hakâik"
gelir. "Hukuk"un tekili olan "hak" da, İslâm'da bu mânâdan
alınmıştır ki, lehde olarak sabit ve vacib olan demektir. Aleyhte olursa görev
ve vecîbe olur. Sözün kısası "hak" fikrin, sözün uyduğu olayın ismidir.
Bununla beraber bu ölçü ile uyuşan söz ve inanca da söylenir.
Küfür
ile nitelenmiş olanlara gelince Allah bununla, bu garip belirsiz mesel ile
ne demek istemiş sanki? Bundan kastı nedir? derler. Bir taraftan hafife almak,
diğer taraftan hidayeti kötü yorumlayarak sapıklığa düşmek isterler. Bunlar,
Allah'ın ne kastettiğini öğrenirlerse inanacaklar mı? İşte Allah bu sebeple
birçoğunu sapıklığa düşürür, onları sapkın yapar, istedikleri sapıklığı yaratır.
Birçoğuna da hidayet verir, onlara da hidayet yaratır. Zira hâlık (yaratan)
birdir, o da her şeyin yaratıcısı olan Allah'tır. Hidayetin yaratıcısı Allah
olduğu gibi, sapıklığın yaratıcısı da Allah'tır. Allah yaratmasaydı ve herkesi
hidayete mecbur etseydi, sapıklık denen şey insanların istemesiyle var olamazdı.
Halbuki sapıklık da bir hak etmedir. Ve Allah Teâlâ'nın sapıklığı yaratması,
onu isteyen mahluklarının -sorumluluk kendilerine ait olmak üzere- isteklerini
yerine getirmek gibi bir ilâhlık ve rablık şânıdır. Yoksa başlangıçta hidayet
yaratılışıyla yarattığı kullarından hiç birini Allah zorla sapıtmaz, mutlak
yasaklama ve tam zorlama da Allah'ın merhametli olmasına yakışmaz. Bunun için
sapıtma, sapıklığı yaratma Allah'ın şanına nasıl yaraşır? O'nun güzel isimleri
arasında "mudıl" (saptırıcı) isminin bulunmasını akıl nasıl kabul
eder? diye hatıra gelmesi düşünülen bir mukadder (takdir edilmiş) soruya cevap
olarak derhal şu başlangıç cümlesi ilave buyurulmuştur: fakat Allah bununla
fasıklardan sapıklığı hak etmiş olanlardan başkasını saptırmaz .
27-O
fasıklar ki antlaşmalarını bozarlar, hem de Allah'ın anlaşmasını bozarlar,
bunu da antlaşma ile belgeledikten sonra yaparlar. İlk yaratılışta "ancak
sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz" kavramı üzere akıl
ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında yapılmış olan ezeli antlaşmayı,
iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa ait genel kanunu, yukarda görüldüğü
üzere, her iki taraftan antlaşma ile belgelenip te'kit edildikten; bir taraftan
kitaplar indirme ve peygamber gönderme ile takviye, diğer taraftan kalb ve
dil bakımından iman ve ikrar ile kuvvetlendirdikten sonra bu ilâhî antlaşmayı
ve misakı kendi kendilerine bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman
etmemeye veya imandan çıkmaya çalışırlar. Fıkıhda: "Bir kimse kendi tarafından
tamam olan bir şeyin bozulmasına çalışırsa, çalışması reddedilir." kaidesi
bu gibi âyetlerden alınmıştır. ve Allah'ın birleşmesini emrettiği şeyi keserler,
güzel amel yapmazlar, kurtuluşu temin eden emirlerinin ve ilâhî hükümlerin
tersine hareket ederler. İsyanlar ve büyük günahlarla daima yeryüzünde de
fesat çıkarırlar. İşte Allah böyle fasıkları sapıklığa düşürür. Şimdi bunların
durumlarını da anlayınız: bunlar işte bütün zarara uğrayanlar güruhudurlar.
Kazançtan mahrum, işi, gücü zarar ve ziyan olan kimseler diye asıl bunlara
denir.
"Fısk",
asıl lügatta "huruc" (çıkmak) anlamındadır. Nitekim delikten çıkan
farelere "fasıklar" denir. Din dilinde, "büyük günah işlemek
suretiyle Allah'a uymaktan dışarı çıkma" mânâsınadır ki, küçük günahlarda
ısrar etmek de bu cümledendir. Ve şer'î bakımdan fıskın üç derecesi vardır:
Birincisi günahı çirkin saymakla beraber, ara sıra günah işlemek. İkincisi
üzerine düşerek devamlı yapmak.
Üçüncüsü
çirkinliği inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür derecesidir. Fasık
bu duruma gelmedikçe Ehl-i sünnet mezhebinde mümin adı kendisinden alınmaz.
Şu halde fasık vasfı içinde kafirler bulunabileceği gibi, imanını kaybetmemiş
olanlar da bulunabilir. Mu'tezile mezhebindekiler, bu kısmı ne mümin, ne kâfir,
ikisi ortası saymışlar; Hâricîler ise üçünü de kâfir saymışlardır. Bununla
beraber bu âyet-i kerimede, ile nitelenen fasıkların küfürlerinde, dinden
çıkışlarında söz yoktur. Çünkü bunda üç vasıf zikredilmiştir. Allah'a verdiği
sözü bozup inancını bozmak, ilâhî emrin aksini yapmak, yasaklananları yapmakla
da yeryüzünü fesada vermek. Bunun üçü birleşince de küfür gerçekleşir. Nitekim
üst tarafında da "Ama küfre saplananlar; Allah böyle bir misal ile ne
demek istedi?" derler." buyurulmuştur. Ve işte Kur'ân'a mahsus temsilleri
kötü yorum ve hafife alma ile ilâhî saptırmayı hak eden zarara uğrayanlar
bunlardır. Bu kıssada en dikkate değer olan noktalardan birisi, yukardaki
âyetlerde yalnız iman ve küfür karşılığı esas iken, burada hem iman ve hem
güzel amel toplamına karşılık olmak üzere ayrıca da fısk ve fasıkların bahis
konusu edilmesi ve Kur'ân'a ait temsillerin kötü bir yorum ile ele alınması
meselesinin bilhassa küfür, sapma ve fısk hasletleriyle ilgili gösterilmesidir.
Demek ki fısk, biri ilmî, diğeri amelî iki yönü içerir. Asıl küfür, ilmî yönündedir.
Bu da bilir bilmez kötü yorum meselesine dönüşür. Buna da en çok temsiller
ve müteşabihler vesile yapılır. Ve bu çoğunlukla amelî küfür ile de beraber
olur. Bu gibileri red ve korkutmak için Cenab-ı Hak ilâhî kelamında hakikatlar
asıl olmakla beraber, yerine göre temsillerin de varlığını ve bunun esası
olan hak nokta-i nazarına muhalif değil, belki gerekli olduğunu ve şu halde
bunları esasen hak bilmek de iman cümlesinden birisi olduğunu bir esas, bir
inanç kaidesi halinde açıklamış ve bu şekilde Kur'ân'ın üslubu hakkında önemli
bir açıklama yapmıştır. "İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili
geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbımizin
elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat
etsinler. Yahut tekrar geri (dünyaya) döndürülmemiz mümkün mü ki (orada eski)
yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini ziyana soktular
ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı." (A'râf, 7/53). Şu halde
hak olan temsillere inan; istenilen ameli işle; yorumunu geleceğe, olayların
cereyanına bırak, zamanı gelince anlarsın.
Özetle
fısk, ya küfrü veya küfrân (İslâmı inkâr)ı ihtiva eder ve sonucu zarardır.
Bunun
için Cenâb-ı Allah bunu gayb şeklinde ve güya bir nazariye (varsayım) halinde
ve bununla beraber olayı gören bir nazariye halinde çirkin gösterdikten sonra
şimdi irşad makamında bir iltifat ile genel hitabına bir özel parıltı veriyor.
Şöyle ki:
Meâl-i
Şerifi
28-
Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri
yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz.
29-
O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı . Sonra göğe yöneldi,
onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.
28-Bu
iki âyette bütün dünya ve ahiret ilimleri saklıdır. Hayat, hayatın akışı,
hayatın gayesi gösteriliyor. İnsana ait yaratılışın, Allah katındaki kıymeti
anlatılıyor. İnsanın yer ve gökyüzü, hepsinden faydalanma hakkı kaydediliyor.
Yaratılışın ve yaratıcının delilleri özetleniyor. Allah'ın yaratması, acıması,
lütuf ve keremi isbat olunuyor. Özet olarak beşerin ruhu, yeryüzünden gökyüzüne,
hissolunandan düşünülene yükseltiliyor ve bu gerçekler karşısında küfür ve
inkâra nasıl sapılabileceği bir istifhâm-ı inkârî ile soruluyor ki, bu iltifat
(sözü çevirme)daki belağatın, nezahatin, ulviyetin, ilmîliğin, gerçeğin, ahlâkın
parlaklığına ve hoşluğuna hayran olmamak mümkün değildir. Küfür ve küfrânı
kötülemek ve insanları ondan uzak tutmak için bu sorudaki etkinin şiddeti
ne kadar büyüktür!
Ey
insanlar, insan adını taşıyanlar ve özellikle ey kâfirler, ey münafıklar,
ey fâsıklar! Allah'a nasıl nankörlük eder de ilmî ve amelî küfür ve inkâra
sapabilirsiniz? Az çok irfan ve ahlâkı olanlar için bu nasıl düşünülebilir?
halbuki siz hepiniz, gerek her biriniz, gerek tümünüz başlangıçta hep ölü
idiniz, ölüler halindeydiniz, hayatınız yoktu. O zaman şahsî olarak neyiniz
vardı? Şimdilik haydi ilerisi dursun, fakat en az bir toprak ve nihayet babanızın
belinde bir nutfe, bir sümük olduğunuzu hatırlarsınız ya? Gerçekten siz böyle
cansız ölüler halindeydiniz. Ölülerin kabre taşındığı gibi öteye beriye taşınıp
duruyordunuz. Böyle iken Allah size hayat (canlılık) verdi. Nefes alıp verir,
gıdalanır, ürer, duyar, düşünür, ister, istediği yere gider, istediği işi
yapar, çevresindeki dışa ait olaylara fizikî ve ruhî kuvvetleriyle dayanır,
karşı koyar, etli, canlı, akıllı, fikirli birer insan yaptı. Bunları yapan
kim ise, işte Allah odur. İyi düşününüz, bu hayat sizin kendinizin midir?
Kendi şahsî malınız, mülkünüz müdür? Elbette değil, o kadar değil ki, bir
kılınızın rengini değiştiremezsiniz. Malum ya, ne de olsa, siz hayatı seversiniz
ve ona herşeyi feda etmek istersiniz. Hayatınıza faydası dokunacağını sandığınız
kimselerin karşısında takla atarsınız. Onlara kul köle olursunuz. Halbuki
kendinizi, bundan önceki halinizi, geleceğinizi düşünecek olursanız, bu hayatın
sizin kendi malınız olmadığını anlarsınız. O halde bu hayatı size bahşeden
Allah Teâlâ'yı nasıl inkâr eder ve O'na nasıl nankörlük edersiniz? Ediyorsunuz?
Allah size hiçbir şey yapmamış ve yapmıyacak olsa bile hayatınızın sahibi
olduğu için, sizin O'na iman ve kulluk etmeniz, hayat sevdasıyla Allah'ı unutmamanız
gerekir. Hem siz bu hayatı o kadar benimsemeyiniz. Çünkü Allah bundan sonra
sizi yine öldürür, öldürüyor ve öldürecek. Şimdi diyeceksiniz ki: "İşte
biz de buna kızıyor ve bundan yüz buluyoruz ya! İman ve kulluk etsek de, etmesek
de verilen hayatımızın sonra elimizden alındığını görüyoruz. Madem ki öleceğiz
ve madem ki Allah verdiğini alıyor, o halde hayat elimize geçmişken iyi kötü
mümkün olan ne zevki varsa görelim, diyoruz. Ölüm derdi, o evleri yıkan, zevkleri
perişan eden, çocukları yetim, kadınları dul bırakan, hayatlara kıyan, hayatları
pençesinde kıvrandıran o ölüm musibeti madem ki nasıl olsa yakayı bırakmıyor,
artık dünyaya bir daha gelecek değiliz ya! Şu geçici hayata bütün ihtirâs
(aşırı istek) ile sarılalım ve keyfimiz için ne yapabilirsek yapalım"
demekten kendimizi alamıyoruz ya! Fakat bu ne kadar yanlıştır ve ne bedbaht
bir zevktir! Böyle olsaydı bile, hayatın bu zevklerini böyle körü körüne ve
çılgıncasına değil, meşru (dine uygun) yoluyla istifadeye çalışmak ve Allah
Teâlâ'ya ihlâs ve teşekkürü en büyük bir zevk bilmek ve O'na büyük bir sevgi
ve korku beslemek gerekirdi. Ve bunun o zaman hayatta da genel ve kapsamlı
faydaları görülürdü. Halbuki iş bu kadar değil, bunun ilerisi de var. O sizi
öldürdükten sonra yine diriltir ve diriltecektir. Size önce verdiği gibi ve
hatta ondan daha yüksek yine bir hayat verir ve verecektir. Ba'sü ba'de'l-mevt
(öldükten sonra dirilmek) de haktır. Görmez misin olan yine olur. Eğer olmasaydı
sen kâinatta hiçbir kanun göremezdin. Bir yaptığını bir daha yapamazdın. İlimden,
sanattan hiçbir hissen olmazdı. Sen bu sayededir ki hangi şeyi iyi bilirsen
onu bir daha ve bir daha yapabilirsin. Tohumlarını bu sayede eker, çiftlerini
bu sayede sürer, hasılatını bu sayede kaldırırsın. Atlara, arabalara, trenlere,
otomobillere, vapurlara, uçaklara bu sayede biner; onları da bu sayede yapabilirsin.
Sen hayat kanununu tamamen bilseydin, bu konuda hiçbir şüphe taşımazdın. O
zaman sen bile bir hayat sahibi yapabilir ve onu bozduktan sonra tekrar yine
yapabilirdin. Şimdi yapamıyorsan ilim ve fennin, kudret ve sanatın buna yetişmiyorsa,
henüz hayat kanununu bilemediğinden, henüz maddelerin, ruhların ilk sırlarına
nüfuz edemediğinden, daha esasında yaratmak, halketmek kudretine bizzat sahip
olamadığındandır. Zaten sen maddenin aslını, kuvveti göremezsin. Gördüğün
onların sonuçları, görünüşleridir. İlmin, fennin, kudretin de bunlara uygundur.
Bunların içinde düşündüğün ilk maddeyi bulsan, onların sırlarına da nüfuz
etsen acaba bütün kuvvetleri, ruhları, melekleri keşfetmiş olacak mısın? Yaratma
gücüne esasından sahip olacak mısın? Hayır! Maddeyi veya kuvveti aslından
yok edecek veya meydana getirebilecek misin? Kendi kendine hayır. Fakat onları
olduğu kadar alıp, Hak Teâlâ'nın verdiği ruhunla tasarruf edebileceksen ve
bizzat Hak Teâlâ'ya daha hususî bir ilgi kurabilirsen, o zaman Allah'ın izniyle
yaşama ve yaşatma sırrına da vâkıf olabilirsin. Sen bunları henüz bilemiyor,
yapamıyorsan hayat kanununun aslına eremiyorsan, ortada var olan yaşamayı
ve yaşatmayı da inkar edemezsin ya? Gerçekte bir hayatın ve bir hayat kanununun
akışında şüphe edemezsin ya? Ve hele bu kanunun sende, senin kendinde tatbik
edilmiş bulunduğunda şüphe etmenin hiç mânâsı yoktur ya? O halde bu delil
ile şunu zorunlu olarak bilirsin ki, bu hayatı yapan ve bunun kanununu bilen
bir yüksek zat vardır. Hayat ve hayat kanunu hak ve onu yapan ve bilen Hak
Teâlâ'dır. Şu halde olan yine olacak, ölen yine dirilecektir. Ve bunu ancak
Allah yapabilecektir. Nasıl ve nerede yapacağına gelince onu kendi bilir.
Bize bildirdiği yapacağı ve her halde yapacağıdır. Dilerse yerde yapar, dilerse
göğe çıkarır, dilerse kabirde yapar, dilerse kıyamette. Her halde bu bizim
diğer bir halimiz, diğer bir hayatımız olacaktır ki, onun durumlarını açıklamaya
bugünkü akıllarımızın yeteneği yoktur. O, ahiret âlemidir. Onunla aramızda
geçilecek "berzah" vardır. Kabir âlemi, kabir hayatı Cenab-ı Hak
cümlemize yardım etsin, bu geçitleri kolaylıkla, tatlılıkla geçirtsin, kâmil
iman, güzel amel ile hüsn-i hâtime (güzel son) nasip etsin. Buradaki "sonra
sizi diriltir" kabir hayatı ile de tefsir edilmiştir. Kıyametten sonra
dirilme ile de tefsir edilmiştir. Hangisiyle olursa olsun işler bununla da
kalmayacaktır. sonra hepiniz ona döndürüleceksiniz. Bu ilk hayatta ne huy
kazandınızsa, ona göre tartıdan geçecek, mükâfat veya cezasına ereceksiniz.
"Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca
şer yapmışsa onu görür." (Zilzâl, 99/7-8) sırrı ortaya çıkacaktır. Ve
o zaman cennet ve rıdvan ehli: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun."
(Zümer, 39/75) diyecektir.
29-Sonuç
böyle. Bir de Allah Teâlâ'nın dünkü ve bugünkü lütuflarını dinleyiniz: O Allah,
o şan sahibi Yaratıcıdır ki, bakınız size neler ihsan etmiş: önce şu altınızdaki
yeri ve bu yerde bulunan şeylerin hepsini: unsurları, bileşiklerini, denizleri,
karaları, dağları, dereleri, ovaları, çölleri, ormanları, ırmakları, pınarları,
madenleri, otları, ağaçları, çiçekleri, meyveleri, hayvanları, kuşları, hasılı
denilen şeylerin hepsini sizin için, sizin hayatınız ve ölümünüzde faydalanmanız
için yarattı. Hep bunları, insanı yaratmak ve yarattıktan sonra mesut yaşatmak
için yarattı. Hepsini insanlara itaatlı, çekici ve mübah kıldı. Şu halde esas
itibariyle bunların hepsinden insanlar için bir faydalanma hakkı ve bir faydalanma
şekli vardır. Ve bu faydalanma şekli bazısında müsbet ve bazısında menfi bir
durumdadır. Hepsinin faydalı olması, her birinin, her şekilde ve herkes için
faydalı olması demek olmaz. Bir kısmında zararlı olma durumu da vardır. Bu
yönden yine Allah'ın ikinci derecede ayrı tutacağı zararlı bazı haram kılınan
şeyler ve kötülükler gibi hususlardan ve bir de birbirinize göre kazanılmış
hak olmuş mallar ve mülkler gibi şeylerin dışında faydalanma sizin için mübah
kılınmıştır. Buna Fıkıh ilminde "ibâha-i asliyye = aslî mübah etme"
denir. Ve bu serbest kılmanın delili yalnız akıl değil, bu nasstır. "Canlar,
ırz ve namusun dışında eşyada aslolan mübah olmaktır. Özel bir haram olma
delili bulunmadıkça mübah ile amel olunur." şeklindeki fıkıh kaidesi
bu nasdan alınmıştır. Yalnız akıllara kalsaydı, kimi hep mübah der, kimi hep
haram der, kimi de şaşırır kalırdı. Nitekim öyle olmuş ve olmaktadır. Burada
şuna dikkat etmek gerekir ki, bu serbestlik, insanların tümüne eşit olarak
yapılmış; insanlar insan için yaratılmamış ve birbirlerine mübah kılınmamıştır.
Bunun için insanların canları, ırzları, birbirlerine mübah değildir. Hatta
bir insan kendi canını, ırzını bile dilediği gibi kullanmaya izinli değildir.
İnsanlar, kendileri için değil, Allah'a kulluk için yaratılmışlardır.
"Ben
cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât,
51/56). Şu halde insanların kendini öldürmeye, kendini veya ırzını başkasına
satmaya hakkı yoktur. Ancak Allah'ın emrine ve hükümlerine uygun meşru nikaha
izinlidir. Tersinde günahkâr olur. İnsanların amelleri, malları, mülkleri
de birbirlerine karşı kendilerine bağlanmıştır. Bunlar da diğerlerine yasaklanmıştır.
Fakat kendileri için mübah olduğundan kendi rızalarıyle diğerlerine de terkedebilir
ve verebilirler. Akidler (anlaşmalar) ve malî işlemler bu esas üzerine yürür.
Hâsılı hayat hakkına, hürriyet hakkına ve namus hakkına hiçbir kimsenin karışma
hakkı yoktur. Bunlar insanın doğrudan doğruya Allah hakkı olan esasa dair
haklarıdır. Ve bunlara saldırma, tecavüz büyük günahlardandır. Akıl ve din
de böyledir.Canlarda, ırz ve namusda, akılda, dinde aslolan, mübah olma değil
haram olmadır.
İşte
Cenab-ı Allah insanları bu kadar yüksek yaratmış ve böyle yaratmak ve böyle
yaşatmak için önce bütün yeryüzünü ve yeryüzündeki bütün şeyleri yaratıp onların
faydalanmasına hazır kılmış, bunları onlar için yaratmış ve hatta bu kadarla
da kalmamış, sonra yukarıya da geçmiş, gök yüzüne doğrulmuş, iradesini göklere
çevirmiş ve bunun üzerine gökyüzünün parçalarını, bunlardan özellikle "yedi
sema"yı düzeltmiş, yeryüzünün yaratılması üzerine bunlarda da değişiklik
yapmış, ortaya çıkan değişim bunalımını nizama koymuş, bunlardan da yeryüzüne
ve insanlara faydalar sağlamıştır. Bu sayededir ki insanlar bu görkemli bina
içinde yaşarlar, yerler, içerler, sulanırlar, nefes alırlar, ışık, ısı alırlar,
Hakk'ın alametlerini görerek, ilimler, fenler edinirler. Bakışlarıyla, ruhlarıyla
ve hatta Allah nasip edince cisimleriyle çıkarlar, mirac yaparlar kısmı zamirinden
bedeldir ve bedel-i bâz olduğu açıktır. Çünkü buyurulmayıp parçalara ve fertlere
veya çeşitlere işaret ederek buyurulması kısımlara ayırma karinesidir.
Burada
insanların hayattan önce ölüler ve hatta insan cinsinin yok olduğu devirlerin
bir özeti, (Bakara, 2/22) âyetinin bir açıklaması ve vasfının bir isbatı ve
beşer hayatının şimdiki ve geçmişteki şartlarının bir tasviri ve insan yaratılışının
kıymet ve yüksekliği, nihayet ilâhî yardım ve rahmetin genişliği ile Allah'ın
zat ve sıfatlarını inkârcılara isbat ve teşekkür ile kulluk görevine davet
vardır ki, Şeyh Sadî merhum "Gülistan"ında bu kavramı şöyle ifade
etmiştir:
"Bulut,
rüzgar, ay, güneş, felek hepsi işlerinde çalışıyorlar. Tâ ki sen eline bir
ekmek geçirebilesin ve gafletle yemeyesin."
Demek
Allah Teâlâ insanı yalnız, yerde yaşayacak ve yerdeki şeylerden faydalanabilecek
bir halde yaratmamış, ona gökyüzünden de bir faydalanma hissesi ayırmış ve
hatta bununla ilgili olarak göklerin yedisinde değişiklik yapmıştır. Şu halde
insan yalnız yeryüzüne has bir yaratık değildir. O, yerlerde daralırsa göklerden
faydalanmaya izinlidir. Fakat bunun için önce ruhu semâvîlik hislerini duymalı
ve Allah'ı tanımalıdır. Yeryüzünün şehvetli ve hayvanî düşüklüklerinde boğulanlar
ise bu yükselişten mahrumdurlar. "Yarın yerdeki nimetler tükenecek biz
aç kalacağız." diye ağlar dururlar.
Şüphe
yok ki önce yerdekilerin yaratılışı, sonra da göklerin düzeltilmesi meselesinde
sonralık (yani nin mânâsı) zaman itibariyle değil, rütbe bakımından (yani
ifade nokta-i nazarından) bir sonralıktır. Zira bu konuda açıklamanın gayesi,
insanların aydınlatılmasıdır. Halbuki beşer idraki bakımından âlemin merkezi
insanın kendisidir. Bütün dış idraki bu merkezde toplanır. İdrakin çekiciliği
"ben"den başlar. Buna birinci derecede yakın olan da ayağının altındaki
yer ve sonra göktür. Çünkü insan yeri önce dokunuculuğu ve kendi ağırlığıyle
tanır. Dokunma ise diğer duyulardan öncedir. Ve idraki en yakındandır ve hatta
bu seviyeden pek yükselememiş olan nice insanlar vardır ki, kendisini sadece
yerle ilgilenen bir yaratık sanır. Ve semadaki menfaatlerinden gafildir. Cenab-ı
Hak da uyarmalarını, beşer idrakinin bu akışına göre açıklamıştır ki, bunun
dış görünüşünden yer, semadan önce yaratılmış gibi anlamamalıdır. Bununla
beraber burada semaların düzeltilmesinin hakiki ve zamanla ilgili bir gecikmesine
işaret yok demek de doğru değildir. Bazı tefsircilerin anladıkları üzere (sonra)
hakikat olarak alınabilir. Gerçi yer mutlaka semadan önce yaratılmış değildir
"Yerle gök bitişik idi." (Enbiya, 21/30). Fakat yerin hilkat fezasında
bir özel cisim olarak yaratıldığı zaman ile ondan önceki semaya ait tesviyenin
aynen kalmaması gerekirdi. Bugün fen bilimleri bakımından düşünebiliriz ki,
yeryüzü oluştuğu andan itibaren özel ağırlığı, çekiciliği, iticiliği bakımından
mensub olduğu gök cisimleri sisteminin durumlarında ve arada hapsedilmiş dalgada,
esire ait dumanda, genel çekim nizamının bir değişimi, bir inkılâbı olmuştur.
Şu halde yer çekimi ile ilgili olan yedi semanın tesviyesi ve nizamı, yerin
yaratılmasından önce değil, sonra olması gerekir. Ve bu şekilde yer çekiminin
ortaya çıkmasından asla müteessir olmayan semanın yönü bu tesviyede dahil
olmaz ve onlar bu yedi semanın arkası kalır.
Bugünkü
fen, astronomi ilmi henüz gök cisimlerinin ikisinden fazlası arasındaki çekim
değişimlerini hesap edebilmekten aciz kaldığı için, Kur'ân'daki bu tesviyenin
sınırlarını tayin edebilmekten uzaktır.
Bu
"yedi sema"nın tefsir ve yorumunda başlıca iki düşünce vardır: Birisi
yerden Venüs'e kadar bir; Venüs'ten Merkür'e kadar iki; Merkür'den Güneş'e
üç; Güneş'ten Merih'e yahut yine yerden Merih'e dört; Merih'ten Jüpiter'e
beş; Jüpiter'den Satürn'e altı; Satürn'den daha ilerisine kadar yedidir ki,
sonradan keşfedilmiş olan Üranüs ve Neptün gezegenleri ve daha keşfedilmesi
mümkün olanlar hep bu yedinci hudud içinde demektir. Çünkü bu takdirde bu
"yedi sema" özellikle yerin yaratılması üzerine tesviyeye dahil
olanlardır. Bugün bu tesviyenin daha ileri gittiği isbat edilemez. Bu düşünce
çoğunlukla, astronomi ilmi görüşünü takip edenlerindir ki, zamanımızın astronomi
görüşüne de aykırı değildir. Zira bunda bahis konusu yerin merkezliği değil,
yere göğe gök kelimesinin tatbikidir. Güneş sisteminde dünya merkez olmamakla
beraber bizim tahtımız, idrak ve düşüncemizin başlangıcı da bizzat kendimiz
ve yerin çekimi olduğundan, bu tertip o itibarladır ve izafîdir. Başka bir
gezegende bulunsak, o zaman bunu o yer tasavvur etmemiz gerekirdi. Mesela
Güneşte bulunduğumuzu farzedersek Merkür bir, Venüs iki, Dünya üç, Merih dört,
Müşteri beş, Satürn altı, ilerisi yedi deriz ve bu misale göre yedi tane de
yer tasavvur etmemiz gerekir. Eski Batlamyus astronomisini takip edenler Ay'ı
birinci gezegen saydıklarından, ondan başlarlardı ve yedincisi Satürn'e dayanırdı
ve Kur'ân'daki sema âyetlerini o astronomiye tatbik etmek için fen derdiyle
zahmetler çekerlerdi. Gerçekte astronomi ilminin matematikle ilgili olan hesap
meseleleri ve çok eski zamanlardan beri ay tutulması ve güneş tutulması hesaplarındaki
isabetlerin inkâr edilmemesi gerekirdi. Fakat bunlarla astronominin ilmî prensiplerini
teşkil eden nazariyat (varsayımlar) ve hatta faraziyeleri ayırmak lazım gelirdi.
Mesela Batlamyus astronomisinin bütün esası şu görüşte toplanıyordu: "Gezegenlerde
iki hareket görülüyor. Bunun biri tabiî ise, diğeri her halde zorla olması
gerekir. Bu da her birinin bir yörüngede saplanmış olmasına ve onun hareketiyle
müteharrik (hareketli) olmasına bağlıdır. Şu halde yedi gezegenin bir yörüngesi,
sabit gök cisimlerinin de bir yörüngesi ve tümünü kapsayan bir de Atlas yörüngesi
vardır. Ve günlük hareket bu Atlas yörüngesinindir." diyorlardı. Buna
karşılık Tefsir âlimleri ve hatta Kelâm bilginleri de bu görüşün kat'î olmadığını,
diğer bir sebebin düşünülebileceğini söylüyorlardı. Ve hatta ilk önce filozoflardan
Sabit b. Kurre bir "çekim nazariyesi"ni bile açıklamıştı. Gerçekten
sonradan "genel çekim nazariyesi" geliştirildi ve onun üzerine çok
eski olan "skut (düşme) nazariyesi"nin te'yidiyle yeni ve mükemmel
bir astronomi ilmi kuruldu. Fakat bu astronomi, eskisi gibi bütün âlemin tümünü
kapsama davasından vazgeçerek ciddi meşguliyet sınırını Güneş sistemi içine
tahsis etti. Şu halde bunda bu sistem dışına çıkılarak yapılan düşünceler
sırf faraziyedir. Genel çekim kanunu bugün adeta herkesçe bilinen bir gerçek
halini almış bir ilmî konu olmuştur. Ve gerçekten semalar (gökler)ın direksiz
durmalarını açıklamak bakımından da Kur'ân'a ait beyanlara çok uygundur. Ve
henüz bu konuda istikrâî (tüme varım) ve tecrübeye ait bir bozma örneği de
görülmemiştir. Ancak "cazibe" kelimesi o kadar mücerred (soyut)
ve o kadar mânevî bir kavram ifade ediyor ki, bunu bir "melek" kelimesiyle
tasavvur etmek ve bizzat ilâhî kudrete bağlamak daha ciddi ve daha hikmetli
olurdu.
"Yedi
semâ"daki diğer düşünceye gelince: Dünyanın üstünde bütün yıldızların
süslediği maddî âlemin hepsi bir semadır. Yedi semanın birincisidir. Ve bunun
ötesinde bundan başka altı sema daha vardır. Bunlar ruhanî ve akla uygun olarak
düşünüldükleri zaman fezanın cisimlere uygunluğu gibi aralarında uyma ve uygunluk
kavramı daha açıktır. "Biz dünya semasını yıldızların zinetiyle süsledik."
(Saffât, 37/6) ifadesi de bunda açıktır. Ve İslâm'da tefsir âlimlerinin en
büyüklerinin kanaatları budur. Sonra mi'rac hadiselerinde de semaların böyle
ruhanî mânâlarına işaret vardır. Cenab-ı Hak her an bunların çeşitli durumlarını
tesviye etmektedir. Ve bu tesviye maddî şeylere bağlı değildir ve hiç şüphesiz
yeri yaratması üzerine de bunlara bir özel tesviye vermiş ve arz üzerinde
yaratacağı insanların yaratılması ve sonra onların faydalanmaları için meleklerine
emirler vermiş, tesirler yaptırmış, âlemin fezasında cereyan eden yeni bir
sünnet açmıştır. Şimdi bazıları burada diyebilir ki, "acaip, olayların
cereyanı böyle ilmî midir? Bunları kör bir kuvvet, gelişi güzel, tesadüfe
bağlı olarak gerektirivermiş değil midir? Bu kadar sonsuz şeyler ilme nasıl
sığar? Ve insan yaratılmadan önce, onun yaratılacağı bilinip, hesap edilerek
yer ve gök ona göre nasıl hazırlanır?" Buna cevap olarak da buyuruluyor
ki, siz bunları uzak görmeyin O Allah her şeyi bilendir, ezelî ve ebedî olarak
bilendir. Onda bütün ilimlerin ilmi vardır. Onun ilmi olmasaydı ilim nereden
çıkardı? Sebepler ve müsebbeb (sonuç)lar birbirine nasıl bağlı olurdu? Fen
ilimleri nasıl kurulurdu? Yer ve gök hayata önceden hazırlanmış olmasaydı
hayat nasıl ortaya çıkardı? İşte Allah böyle bir Allah'tır. Ve insanları böyle
yüksek bir ilim ve kudretle, böyle geniş bir rahmetle yer ve göğün bir ürünü,
bir küçük nüshası ve belki büyük nüshası olarak yaratmıştır. Ve bütün saadetlerinin
sebeplerini de hazırlamıştır. Artık bu düşük, miskin hayattan silkininiz,
bu devirleri, bu nimetleri hatırlayınız. Ruhunuzun ne gibi yüksekliklere aday
kılındığını düşününüz. Bu yerde ve göklerde araştırmalar yapınız, menfaatiniz
için yaratılmış ve hazırlanmış olan şeyleri bulunuz ve Allah yolunda bunlardan
faydalanarak da diğer hayata, ahiret hayatına hazırlanınız. Siz bütün bu mertebelerden
geçirilip Allah'a döndürüleceksiniz. Şu halde yükseliniz ve yükselmeye azmediniz.
Şimdi bunlara karşı Allah'a nasıl küfür veya küfrân (inkâr) edersiniz? Bu
yükseklikleri, bu derinlikleri iyi düşününüz. Bundan başka asıl (kök) ve nesebinizi
bilmek ve bu nimetlerle bir bina, bir döşek içinde yüksek kardeş hayatı yaşamak
ve sizi aldatacak fikirlerden sakınmak için şunu ibret nazariyle dinleyin
ve ilme önem verin. Alîm (her şeyi bilici) olan Allah'a bakınız ne buyuruyor:
Meâl-i
Şerifi
30-
Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım"
demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini
mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz"
dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
31-
Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi
davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi.
32-
Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka
bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".
33-
(Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi.
Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben
size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde
gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.
34-
Ve o zaman meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hemen secde ettiler.
Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
35-
Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz
yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
36-
Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları
(cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbi
rinize
düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri
ve bir nasib vardır." dedik. 37- Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler
aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi
çok kabul eden, çok esirgeyendir.
38-
Onlara dedik ki: "Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidayet
rehberi geldiğinde, kim o hidayetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku
yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
39-
İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler.
Orada ebedî olarak kalacaklardır.
30-Burada
hitap yine önce Resulullah'a yöneltilmiştir. Demek kıssanın içyüzünü hakkıyla
o anlayacak ve izinli olduğu kadar da o anlatacaktır. Bununla beraber buna,
her ferde ait genel hitap neşesi de verilmiştir. Demek ki bunda açık bir genel
istifade de vardır. Ve her ferdin bunu nefsinde anlaması ve tatbik etmesi
istenir. Bunda açık olarak Allah'ın yardımı, kaza ve kader, Allah katında
Âdem'in kıymetinin başlangıcı, beşerî üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin
başlangıcı, vazife ve kardeşliğin başlangıcı, sosyolojinin başlangıcı, hukukun
başlangıcı vardır. Beşerî üremenin; ilk din, ilim ve dil devrinden itibar
edilmesi ve son beşeriyetin bu başlangıca dayanmasının gereği ve insanlığın
mahiyetinin tarifinde bunların zatî bir kıymeti bulunduğu, fakat günah ve
isyanın, hasımlık ve düşmanlığın zatî ve yaratılıştan olmayıp, geçici ve dış
telkinlerin eseri olduğu anlatılıyor. Bu şekilde hıristiyanların "aslî
günah" (peşe orijinal) inançlarının doğru olmadığını; şeytanın mahiyetinin,
insana ait mahiyetten başka bir şey olduğu ve bu ikisi arasında eski bir düşmanlık
bulunduğu; şeytanın bu düşmanlıktan ayrılmayacağı, fakat insanlığın buna karşı
kendine, kendi yaratılışına sahip olarak nefsini ve türünü muhafaza ve müdafaa
edebileceği ve o zaman beşerî saadetin en yüksek sınırını bulacağı ve bu hususta
tevbenin kıymeti anlatılıyor. Beşerî üremenin başlangıcında terbiye kanununun
cereyanı, yeryüzünde insanlık türünün ezelî ve eski olmayıp, sonradan ağır
ağır meydana geldiği, yani bugünkü beşer türünün ezelî olmadığı ve bugünkü
üreme kanununun başlangıçta mevcut olmayıp, yeryüzünün bir olgun devresinden
sonra bizzat olağanüstü bir yaratma olayı ile başladığı ve şu halde tabiatın
ezelî olduğuna dair görüşün doğru olmadığı ve gerçekte yeryüzünün ateş devrinde
Pastör nazariyesinin cereyan etmesine imkan olmayacağından, bugün kanun olan
üremenin başlangıçta olağanüstü bir olayla sonuçlanacağı ve Zooloji ilminde
teselsül (zincirleme gitme)ün batıl olması ve yeryüzünün hâdis (sonradan olma)
olması esasından dolayı, başlangıçta kabulü zorunlu görülen tekevvün bizatihi
(kendi kendine olma) görünüşünün de ifadesini düzeltmesi gerekeceği, çünkü
başlangıçta kanun üstü böyle bir olay zaruri ise de bunun kendi kendine olmayıp
yaratma ve Allah'ın var etmesi eseri olduğu ve gerçekte böyle olmazsa ya ilim
ve fenni kökünden yıkacak olan illet (neden)siz, sebepsiz kendi kendine olan
bir hadise kabul edilmesi veya şimdiki üreme kanununun ve bunun cereyan ettiği
yer küresinin sonradan olma olmayıp, sonsuz şekilde ezelî ve ebedî olmalarının
tercih edilmesi gerekeceği, halbuki ilim ve fen nazarında arzın yaratılmışlığı
ve sonradan oluşu kuvvetli deliller ile zorunlu olarak sabit bulunduğu ve
sonuç olarak yeni felsefelerin ilim ve ahlâk bakımından insan yaratılışındaki
cereyanını isbata çalıştıkları, veraset kanununu (soya çekimi)n az çok bir
esası içerdiği ve fakat bunun da soya çekim şekliyle değil, hilâfet (sonra
gelme) şekliyle düşünülmesi gerektiği, yani her intikal (babadan oğula geçme)
de Allah Teâlâ'nın bizzat bir yaratma ve tesirinin gözetilmesi gerektiği ilim
ehline hatırlatılmış bulunuyor.
Evvela
ilâhî takdir ve Allah'ın yardımı hatırlatılarak buyuruluyor ki, "Vav"
harfi yine geçmiş söze atfedilmiştir. Ey Muhammed, ey Âdem oğlu, anılan nimetleri
unutma ve o zamanı da unutma ki, insanlar yeryüzünde ortaya çıkmadan önce
Rabb'ın ezelî iradesini açıklayarak ve sonsuz kudretini göstererek meleklere:
ben muhakkak yeryüzünde bir halife yapacağım, bir halife tayin edeceğim, demişti
ki, meâli: Kendi irademden, kudret ve sıfatımdan ona bazı selahiyetler vereceğim,
o bana bağlanarak, bana vekil olarak yarattıklarım üzerinde birtakım kullanma
yetkilerine sahip olacak, benim adıma hükümlerimi icra edecek ve yürütecek.
O bu hususta asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı adına asil olarak hükümleri
icra edecek değil. Ancak benim bir vekilim, bir kalfam olacak. İradesiyle
benim iradelerimi, benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbik etmekle emredilmiş
olacak, sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı görevi icra
edecek olanlar bulunacak. "Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur."
(Fâtır, 35/39) sırrı belli olacak. Bu mânâ, Ashab-ı kiramdan ve Tâbiinden
uzun uzadıya nakledilegelen tefsirlerin özeti ve sonucudur.
Burada
"yapacağım" demek, acaba "yaratacağım" demek midir, değil
midir? Bu tefsir yok değildir. fiili bir mef'ul (tümleç)e müteaddî (geçişli)
olursa "halk = yaratmak" demek olur. Burada da "halk = "
dan daha genel ve daha mutlaktır. Ve ikisine de ihtimali vardır. "Halk
= yaratma" meselesi ilerde "Ben çamurdan bir insan yaratacağım.
Onu(n şeklini) düzeltip, ona ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secdeye
kapanın." (Sa'd, 38/71-72) âyetleriyle belirtilecektir ki, iş bu tebliği,
takdirinden sonra görünüyor. Arada zatın takdiri ile sıfatın takdirinin farkı
vardır. Dilimizde "kalfa" deyiminin doğrusu olan halife kelimesi,
(yani birinin arkasından makamına oturmak mânâsıyla ilgili olarak) mânâsınadır.
Yani aslı "halîf "dir. Ve sonundaki bitişik tâ (tâ-i merbûta) mübalağa
içindir. Şu halde isim olarak kullanılan galip sıfatlardandır ki, Fransızca
"reprezantan" kelimesi de bu mânânın temsilcisidir, çoğulu "halâif"
ve "hulefâ" gelir, masdarı da "hilâfet"dir. "Hılâfet",
"vekalet" gibi, "asalet"in karşıtı olarak, başkasına vekil
olmak, yani az veya çok onun yerini tutarak, onu temsil etmek demektir. Râğıb'ın
"Müfredât"ında açıkladığı üzere bu vekillik de ya aslın kaybolmasından
veya bir yardımdan veya aczinden, yahut da bunların hiçbiri olmadığı halde
sırf asîlin vekiline bir şeref bahşederek lütufta bulunmasından doğar. Ve
işte Cenab-ı Allah'ın yeryüzünde velilerini halife seçmesi bu kabildendir.
Demek ki her vekilin, halifenin kıymet ve şerefi, asilin şerefi ve vekilliğin
derecesine uygundur. Cenab-ı Allah da "yeryüzünde bir halife yapacağım"
deyince, kendilerini bir danışma makamında gören melekler, bir taraftan bundaki
şerefi takdir ettiler, diğer taraftan da yeryüzündeki bir yaratığa Allah tarafından
böyle yüksek bir irade yetkisi verilmesinde bir şer ihtimalinden de korktular.
"Yerde" deyince "Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım."
(Sa'd, 38/71) takdiri anlaşılıyordu. Acaba bu selahiyeti alan güzel kullanabilecek
mi? Acaba bunu asalet zannederek kendi çıkarına hükümler icrasına kalkışırsa
yeryüzüne fesat vermeyecek mi? Cenab-ı Hak henüz bu noktaları ve o yetkinin
derecesini ve gizli hikmetlerini bildirmemiş olduğu için melekler: orada (yani
yeryüzünde) onu fesada verecek, onda fesatlar çıkaracak ve kanlar dökecek
bir kimse, bir âmil mi yapacaksın? halbuki biz hep sana hamd ederek daima
tesbih ediyoruz ve sana özel takdisler (kutsamalar)imizi sunarız. Veya senin
için kendimizi daima temizler, temiz tutarız, dediler. Ve bu şekilde maksatları
hâşâ itiraz olmayıp, hikmetini bir istifsar (açıklanmasını istemek) olduğunu
bildirdiler. Bununla beraber hilafete, zımnen (üstü kapalı olarak) bir istek
de ortaya attılar.
Tesbîh,
Allah Teâlâ'yı tenzih etmek, yani en kudsî zatını inanç, söz ve amel bakımından
layık olmayan her türlü kusurdan arı ve uzak tutmaktır. Aslı, suda pek iyi
yüzerek uzaklara gitmek demek olan (sebh) masdarındandır ki "tef'îl"
vezninden gelişi teksîr (çoğaltma) ifade eder. Allah'ı takdis de böyledir.
Bu da esasında pek uzağa gitmek demek olan (kuds)den alınmış olarak temizlemek,
pek temiz tutmak mânâsınadır. Çünkü "tathir", pislikten çok uzaklaştırmaktır.
Bununla beraber demek olduğu gibi "nefislerimizi, senin rızan için, temizliyoruz"
demek de olabilir ki, ikisiyle de rivayet gelmiş ve bunun için yukarda ikisine
de işaret edilmiştir.
MELÂİKE
VE MELEK NEDİR?: Önce dil yönünü inceleyelim: Ebu Hayyân Endelûsî gerek "Bahr-i
Muhît" ismindeki büyük tefsirinde ve gerek "en-Nehru'l-mâdd mine'l-Bahr"
ismindeki özet tefsirinde der ki: "Melek" aslî mim olarak kuvvet
demek olan "melk"den "feal" veznidir. "Feâile"
ve "feâil" vezninde "melâike" ve "melâik" diye
çoğul yapılması şâz (kural dışı) yoluyladır. Ebu Ubeyde bu fikre sahip olmuştur.
Şu halde "melek" lügat bakımından "kuvvetli", "kuvvet
sahibi" demektir. Lâm'ın esresiyle "melik" ve lâm'ın üstünüyle
"meleke" kelimelerinin mânâlarıyle ilgilidir. Fakat bu şekilde "melâike",
kıyasa uygun olmayan çoğul olur. Halbuki arapçada kelimenin aslını bulmak
için çoğul, esaslardan biridir. Bunun için diğer taraftan mim zâid olup aslı
"mel'ek"dir, deniliyor ki, İbnü Cerîr et-Taberî de "Câmiu'l-Beyân"ında
şöyle izah eder: "Melâike", "mel'ek"in çoğuludur. Şu kadar
ki, Arap'ta tekilinin hemzesizi, hemzelisinden daha çok ve daha meşhurdur.
"Melâike"den bir melek" derler. Hemzesini kaldırarak harekesini
kendinden önceki sakin olacak olan lam'a naklederler ve çoğul yaptıkları zaman
hemze ile aslına döndürerek "melâike" derler ki, bunun örnekleri
çoktur. gibi. Bununla beraber tekilin hemze ile geldiği de vardır. Nitekim
şair şöyle demiştir: ki burada kelimesi demektir. Bazan tekilinde "me'lek"
de denilir ki, bu da yerine yerine denilmesi gibi kalb (bir harfin yerine
diğer bir harfi getirmek)tir. Dilimizde bu gibi harf değişiminin misalleri
çoktur. Mesela köprü, toprak, ekşi yerinde, körpü, torpak, eşki gibi. Fakat
tekilinde denildiği zaman çoğulunda da denilmesi gerekirdi. Halbuki böyle
çoğul yapıldığı ezberimde değildir. Bazan "melâik" ve "melâike"
diye çoğul yapılır. "Mesmâ", "mesâmî", "mesâmia"
gibi. İş bu "melek" kelimesinin aslı "mef'al" vezninde
risalet (elçilik) mânâsınadır ki (ona bir risalet gönderdi) diyecek yerde
fiilinden gelir. "Me'lek" de aynı şekilde (ona gönderdim) mânâsına
fiilinden mimli masdardır. Adiyy b. Zeydi'l-Imâdî: demiştir ki, diğer lügat
ile "me'leken = " diye de şiir söylenmiş oluyor. Bu mânâda daha
başka şahit (delil)ler de vardır. İşte "melâike"ye de bu "risalet"
(elçilik) mânâsıyla melâike ismi verilmiştir. Çünkü melekler Allah'ın resulleri,
elçileridir. Peygamberlerine ve gönderdiği kullarına gönderir. Yani "melek"
mekan ismi olmak üzere "risalet yeri" veya mef'ûl mânâsıyle Resul
(elçi), mürsel, risalet âmili, ilâhî vasıtalar demektir. Dilcilerden, tefsircilerden
bu türeyişi tercih edenler çoktur. Râğıb da "melâike" kelimesinde
bunu tercih etmiş ve "melek"te demiştir ki, nahivciler "melek"i
de "melâike"den türemiş ve mîm'ini zâid yaptılar. Halbuki bazı araştırıcılar
bunun "mülk"den olduğunu söylemiş ve şöyle açıklamıştır: Meleklerin
siyasetten bir şeyle görevli ve idareci olanına "lâm"ın üstünü ile
"melek", beşerde olana da "lâm'ın esresiyle "melik"
denilir. Şu halde her melek, melâikedir. Fakat her melâike, melek değildir.
Melek, "Andolsun söküp çıkaranlara." (Naziât, 79/1), "İşleri
taksim edenlere andolsun." (Zariyât, 51/4), "İşi düzenleyenlere
andolsun." (Naziât, 79/5), gibi âyetlerde işaret olunandır ki, "melekü'l-mevt"
(ölüm meleği) bu cümledendir. "Melekler de onun (semanın) etrafındadır."
(Hâkka, 69/17), "Bâbil'deki Hârût ve Mârût isimli iki meleği indirilen
şeyleri öğretiyorlardı." (Bakara, 2/102), "Üzerinize vekil edilen
ölüm meleği." (Secde, 32/11). Bir de der ki: Melâike, teke ve çoğula
söylenir. Şu halde bu açıklamaya göre de melek kelimesi kuvvet ve tedbirden,
melâike de risalet mânâsından alınmış oluyor. Ve aynı zamanda melâike, melekden
daha genel ve onun cinsi oluyor. Şu halde her ikisinde bir kerre risalet mânâsı
vardır.
Acaba
bu risalet sadece emir tebliği midir? Yoksa fiil tebliği midir? Yani yalnız
ilmî ve kelâmî bir ruhî tebliğ mi yapıyorlar, yoksa bilfiil ilâhî kudret ve
yaratmanın da tebliğcisi oluyorlar mı? Kur'ân âyetlerinin delaletlerine göre
her ikisinin de bulunduğunu anlıyoruz. Peygamberlere ve hatta yine meleklere
ilâhî emirleri tebliğ eden melekler bulunduğu gibi cihad ve diğer hususlarda
fiilen kuvvet ve yardım getiren melekler de bulunuyor. Ve bir de " er-Rûh"
özel ismiyle bir özel melek de okuyoruz. Halbuki âlemde hiçbir olay olamaz
ki, ona ilâhî kudretin bir özel ilişkisi bulunmasın. Şu halde melekler topluluğu,
ilâhî kudret ve tekvin (yaratman)in vahdetten kesrete (tekden çoğa) dağılmasını
ve onun özel çeşitlenmelerini ve belli olup ortaya çıkmalarını ifade eden
yapıcı prensipler olarak düşünülmek gerekir. Ve kâinatta hiçbir şey, hiçbir
olay, hiçbir fiil ve hareket düşünülemez ki böyle bir risalet ile vaki olmuş
olmasın. Bundan başka bir çeşit melekler daha vardır ki, bunlar olayları yaratılmadan
önce, emre ve kelâma ait durumları, diğer deyimle ruhî durumları düşünen varlıkların
ruhî cereyanlarına ait ilâhî emirlerin ve irşadların özel görünümlerini ifade
ederler. Bunlar daha önce idrak elçileridirler. Anlayışlı ve muhtar olan yapıcı
prensiplere, fiilden önce hayrın ve ilâhî hoşnutluğun durumunu gösterirler
ve meleklere olduğu gibi beşere de vekil edilmişlerdir. Şeytanın meleklerle
karşı karşıya olmaları da bu yöndendir ve çoğunlukla melekler yalnız bunlar
sanılmıştır. Biz her olayı iki başlangıç ile düşünürüz ki, birisi yapıcı başlangıç,
diğeri de kabul etmenin başlangıcıdır. Gördüklerimiz bu ikisinin müşterek
değeridir. Asıl madde bu kabul etme prensibinden ibarettir. Biz asıl maddeyi
görmeyiz, gördüğümüz hep yapıcılığın eseridir. Görülen her fiil ve hareket,
her iş ve olayda bizzat veya dolaylı bir yapıcı başlangıç tanırız. Şüphe yok
ki, hareket ettiricisiz bir hareket yoktur ve madde kendi kendine etkisizdir.
Bundaki her hareket ve sükun dolaysız veya dolaylı yapıcı bir hareket ettiricinin
kudretinin eseridir ve her olay böyle bir etkin yapıcının görünmesidir. Biz
eseri görür, eseri idrak ederiz. Halbuki aynı eserle gerçekte idrakimize görünen
o etkili yapıcının bir parıltısıdır. Madde onun altında bir akla uygunluktur.
Gördüklerini madde zannedenler, onu kuvvet sayesinde gördüklerini bilmelidirler.
Buradan filozofların kuvvet nazariyesine atlıyacak olursak, bütün kuvvet ve
kudretin Hak Teâlâ'da birleştiğini ve ilâhî kudretin ilk meydana çıkma vasıtası
ve görüntüsü, meleklerin elçiliği demek olduğunu hatırlatmak kolay olur. Fakat
bunların yanında idrak etme kuvvetleri de vardır ki, onlar da olayları olmadan
önce anlatan ilâhî lütfun tebliğcisidirler ve şu halde meleksiz bir olay düşüncesi
mümkün değildir. Meleksiz bir damla yağmur bile düşmez. Şu kadar ki, insana
özgü irade ile ilgili gelecekteki kuvvetler şer ve fesat sebebi gibi aldatmacılık
yapan ruhlar ve şeytanî kuvvetler de -yukarda açıklandığı üzere- bu meleklere
karşıdırlar.
Bu
açıklamayı yaptıktan sonra meleklerin mahiyet ve çeşitleri hakkındaki görüşleri
de kısaca anlatmak faydalı olacaktır. Meselenin konusu şudur: Meleklerin bizzat
var olan zatlar olduklarından, diğer deyişle cevher cinsinden olduklarında,
akıllı olanların ittifakı vardır. Fakat bunlar mütehayyiz (yer tutan) midirler,
mücerred (soyut) midirler? Bunda fikir ayrılığı ediliyor.
1-
Mütehayyiz (belli bir yer tutan)lerdir: Melekler, birtakım esire ait latif
cisimlerdir ki, çeşitli şekiller ile oluşmaya güçleri yeter. Bu görüş kelâmcıların
çoğunluğunun görüşüdür. Çünkü diyorlar peygamberler bunları şekilleriyle görmüştür,
şekiller ise cismanîdirler, boyutları vardır. Bir de maddesiz soyut kuvvet
(kuvvet-i mücerrede) düşüncesi, bizzat ilâhî kudreti düşünme demektir. Allah'tan
başka bizzat mücerred yoktur. Madde tasavvurdan silindiği zaman, tasavvur
olunan halis kuvvet ve kudret, ilâhî kudretin kendinden ibaret kalır. Henüz
hiçbir teşekkülü olmayan atomlar halindeki halis madde ise mümkün ve sırf
hareketsizliktir. Onda hiçbir yapıcılık ve kuvvet yoktur. Bunlara yapıcılık
demek olan kuvvet verildiği zaman belli bir şekli olan bağlantılı esire ait
bir cisim olurlar. Denilebilir ki, özel şekil bunların hakikatleri değil,
maddedeki görünümleridir. Şu halde kendileri madde ötesidir. Buna şu cevap
verilir ki, melekler ve resul deyimi de bu itibarladır. Yoksa madde ötesinde
bunlar aynen ilâhî kudrete dönerler. Bu görüş asrımızda Fizik bilginlerinin,
esirsiz kuvvet düşünmemelerine benzer.
2-
Filozofların ve özellikle İslâm filozoflarının görüşleridir ki, melekler ne
mütehayyiz (belli bir yer tutan)lerdir, ne de cisimlerdir. Bunlar beşere ait
düşünen nefisler, yani insana has ruh gibi soyut cevherlerdir. Fakat mahiyetçe
bunlardan başkadırlar. Kuvvetçe daha mükemmel ve bilgileri daha çoktur. Aralarındaki
ilgi, güneş ile ışığının ilgisi gibidir. Ve bunlar iki kısımdırlar. Bir kısmı
Hakk'ın ilmine garkolmuş ve başkasıyle meşgul olmaktan uzaktırlar. "Gece
gündüz tesbih ederler, hiç ara vermezler." (Enbiya, 21/20). Bir kısmı
da kaza ve kader kaleminin cereyanına göre gökten yeryüzüne kadar işleri idare
ederler ki, bunlar da "İşi düzenleyenlere andolsun." (Nâziat, 79/5)
âyeti ile anılanlardır. Ve bunların göğe ve yere ait olanları vardır. Öncekiler
de bunların ruhları durumundadırlar.
Hıristiyanlardan
bir grubun da, "melekler, bedenlerinden ayrılmış beşere ait faziletli
ruhlar" diye anladıkları tefsirlerimizde ve kelâm kitaplarımızda anılıyor.
Zamanımızda İslâm dışı felsefelerin maddeyi kuvvete, kuvveti ruha döndüren
görüşleri de, esasında filozofların zikri geçen soyut cevherler kavramıdır.
Soyutları,
itibarî işler sayanlar da kelâmcıların mezhebine döndürülebilirler.
Yukarıda
açıklanan seçkin görüş üzere bütün maddî kâinat bir sema olduğuna ve bunlardan
başka gökler bulunduğuna göre, meleklerin hakikati ve bunların makamlarının
ne kadar yüksekliklere ve derinliklere varacağını tasavvur etmelidir. Bunların
çokluğunu anlatmak için Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğu nakl
olunmaktadır: "Gök gıcırdamaktadır. Ve gıcırdamak hakkıdır. Onda bir
ayak yeri yoktur ki, bunda secde eden veya rükû' yapan bir melek bulunmasın."
Bu konuda temsilî olarak şöyle bir artan oran da rivayet olunmuştur. "Âdemoğlu
cinlerin onda biri; bunlar yeryüzü hayvanlarının onda biri; hepsi kuşların
onda biri; bunların toplamı deniz hayvanlarının onda biri ve bütün bunlar
yeryüzünde görevli olan meleklerin onda biri kadardır. Sonra dünya göğünün
melekleri bütün bunlardan o oranda çok fazla ve bütün bunlardan ikinci gök
melekleri de o oranda çok, yedinci göğe kadar artarak hep böyle, sonra bunların
bütün toplamı Kürsîye ait meleklere göre az bir şey, sonra hepsinin toplam
adedi altıyüz bine ulaşan Arş perdelerinden birinin meleklerine göre onda
bir kalmaz. Ve bunlardan bir perdenin, yani bir büyük perdenin uzunluk ve
yüksekliğine göre gökler, yeryüzü ve içindekiler ve araları bir özel değer
teşkil etmezler ve bunun her karışında bir secde veya rükû eden veya ayakta
duran melek vardır ki, onu tesbih ve takdir eder. Sonra bunların toplamı Arş
etrafında dönen meleklere karşı denizden bir damla kalır. Sonra İsrafil aleyhisselâmın
yardımcıları olan Levh melekleri ve Cibrîl aleyhisselâmın askerleri olan melekler
sayısızdır. Cinslerini, ömürlerinin müddetini, ibadetlerinin nasıl olduğunu
ancak Allah bilir." "Rabbin ordularını ancak kendisi bilir."
(Müddessir, 47/31). Yine Peygamber (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivayet olunmuştur
ki: "(Peygamberimiz) göğe yükseldikleri (miraca çıktıkları) zaman kale
burçları gibi bir yerde bir kısım melekler görmüştü. Bunlar birbirlerinin
yüzüne doğru karşılıklı olarak yürüyüp gidiyorlardı. "Bunlar nereye gidiyorlar."
diye Resulullah Cebrail'e sordu. Cebrail: "Bilmiyorum. Ancak yaratıldığımdan
beri ben bunları görürüm ve önce gördüğümün bir tanesini bir daha görmem."
dedi. Onlardan birine, ikisi birden: "Sen ne zaman yaratıldın?"
diye sordular. O da: "Bilmiyorum, ancak Cenab-ı Allah her dörtyüz bin
senede bir yıldız yaratır. Ben yaratıldığımdan beri de dört yüz bin yıldız
yarattı." diye cevap verdi." Meleklerin çokluğunu ve Allah'ın kudretinin
geniş tecellilerini anlamalı..
"Sanatı
karşısında akılların hayrete düştüğü Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz. Kudreti
karşısında en güçlü kimselerin aciz kaldığı Allah'ı tesbih ederiz."
Şüphe
yok ki, bu aydınlatmalar asrımızdaki Astronomi ilmi fikrinden de çok yüksektir
ve bunların hepsini esire mensup hafif cisimler ile sınırlamak da pek uygun
olmasa gerektir. Onlar sonuç olarak yeryüzüne ait melekler ve dünya semasının
meleklerini açıklayabilir. Meğer ki dünya göğünün dar mânâsıyle tefsirinde
ısrar edilsin. Bu ise kelâmcıların seçtiği fikir değildir. Bu âyette zikredilen
melekler hakkında da küçük bir ihtilaf vardır. "Bundan maksat yeryüzü
melekleridir." diyenler olmuştur ki, bu da Dahhâk'ın, İbnü Abbas (r.a.)'dan
bir rivayetine dayanmaktadır. Fakat Sahabe ve Tâbiînin çoğu, lafzın genelliğine
ve bunu tahsis eden birşey bulunmadığına dayanarak bütün melekler olduğunu
söylemişlerdir.
İşte
bütün melekler yeryüzünde hilafetle ilgili böyle bir ezelî takdirin kendilerine
tebliği üzerine ilâhî hitab karşısında "orada bozgunculuk yapacak, kan
dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni
takdis ediyoruz" diye maruzat (sunuş)ta bulundular. Cevap olarak Rabbın:
"Şüphesiz ben sizin bilemiyeceklerinizi bilirim." buyurdu. Şüphe
yok ki mutlak bir şekilde düşünüldüğü zaman bunun böyle olduğunu ve ilâhî
ilmin kendilerinden çok fazla ve yüksek olduğunu melekler bilirlerdi. Öyle
iken inkâr makamında te'kit ifade eden ile kuvvetlendirerek Cenab-ı Allah'ın
bunu tekrar hatırlatması gösterir ki ilâhî istek, bu genellik içinde bir özeli,
yani istihlâf (birini yerine geçirme) meselesini, hedef almaktadır ki, meleklere
gizli kalan ve şer ihtimali karşısında şaşma ve uzak görme ve özellik arzetme
ile söz söylemelerine sebep olan da bu idi. Şu halde mânânın sevki, "Hilafetin
hikmet ve sebepleri ve ona layık olma meselesi hakkında bilmediğiniz yönler
var. Ben sizin bilmediğiniz bir çok şeyleri bildiğim gibi, bunu da bilirim."
demek olur. Ve bununla cevabın soruya her yönden uygun olması için, bu bapta
yalnız meleğe has hasletlerin yetersizliğine ve talebin caiz olmadığına da
-dolayısıyle- işaret buyurulmuştur. Burada hikmetine de tenbih vardır.
31-Cenab-ı
Allah onlara bu cevabı verdi bir taraftan da Âdem'e bütün o isimleri öğretti.
Ya o isimleri Allah kendi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e
bunları gerektiğinde koyup kullanacak bir özel yeteneği haiz bir ruh üflemeyi
takdir etti ki, önceki zahir (açık), ikincisi muhtemeldir. Talim ile (yani
öğretmek ile) bildirmek herkesin bildiği şeydir. Bundan Hz. Âdem'in dilin
esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin
sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme) içinde
belleyeceği anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve bizzat
Âdem'in kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer türünün mahiyet
ve ilk fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait duyguların
aslı ondan miras kalmıştır.
Bu
isimler nedir? Ve istiğrak (genelleştirme)ın kapsamı ne kadardır? Yani bütün
eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî
tabiriyle deki "elif lâm" istiğrak için midir? Yoksa "Allah'ın
öğretmesini murat ettiği isimler" mânâsına ahd-i hâricî olup bunun te'kidi
midir? Bu noktada selef tefsircilerinden birkaç görüş vardır:
1-
Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmasına sebep olan bütün isimlerdir.
İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve diğerleri hepsi (İbn Abbas'dan Dahhâk);
karga, güvercin ve herşeyin ismi (Mücahid); her şeyin ismi, deve, inek, koyuna
varıncaya kadar (Said b. Cübeyr); her şeyin ismi, hatta şu, bu abdestsizlik
bile (İbnü Abbas'dan Said b. Ma'bed); her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi,
şu dağ, bu deniz, şu şöyle, diye her şeyin ismi (Katâde). Bunların özeti,
bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor. Ve "elif lâm" genelleştirmeye
hamlediliyor. Bundan kıyamete kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri
mânâsını anlayanlar da olmuştur.
2-
Meleklerin isimleri (Rabi' ve daha diğerleri)
3-
Zürriyetinin isimleri (İbnü Zeyd'den, İbn Vehb'den Yunus b. Abdi'l-Alâ ve
diğerleri). Bu iki şekilde de "elif lâm" ahd içindir ve bunun karinesi
gelecek olan deki zamir gösterilmiştir. Çünkü tağlib muhtemel olmakla beraber
zamirinin akıl sahipleri için olduğu açıktır. Ve bu karineye göre bazı tefsirciler
hem meleklerin isimlerini ve hem nesillerin ismini kapsamasını (yani ikinci
ve üçüncü görüşü) toplamışlardır. Bu isimleri, Allah'ın isimleri diye telakkî
etmeye bu zamir engeldir.
4-
Esmâ (isimler)dan murad dil değil, eşyanın duyguları, diğer deyimle o duygulardan
oluşan ilmî suret (biçim)lerdir, diye de tefsir edilmiştir. Fakat bunun ilimden
çok kelâm, hiç olmazsa kelâm-ı nefsî (zata mahsus kelâm) olan zihin olması
gerekir. Her ne olursa olsun burada kat'î (kesin) olan nokta, Hz. Âdem'e -az
veya çok- lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış
olması, kelam ve dil meselesinin hilafet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.
Lisan
hususunda bütün Âdem oğullarının zamanımıza kadar vaki olan tenevvü (çeşitlenme)
ve ilerlemelerinin hepsi, esas itibariyle, Hz. Âdem'in yaratılış bakımından
şereflendirildiği bu isimleri öğrenme özelliğine borçludur. İlim ve mantık
özelliği, bu şekilde, insan türünün aslî yaratılışında kendisinde dahil bulunmuş
ve bundan önce insanlığa ait hakikat ve tam mânâsıyle Âdem'e özgü ruh tamam
olmamış olur. Bu şekilde kelâmla ilgili kuvvet, insana mahsus ruhun mahiyetinden
bir kısım teşkil etmiştir. Cenab-ı Hak, bu gücü Âdem'in ruhuna şahsî olarak
bahşetmiş ve nefh (ruha üflemen)in tamamından sonra da, Âdem bilfiil lisan
şerefiyle şereflenmiş olarak, gereğine göre, isimleri konuşmuştur. Şu halde
Âdem'den önceki yaratıklar, her ne türden olursa olsunlar, lisandan mahrumdular
ve bundan dolayı insan değildiler. İnsanlık hilafeti Âdemoğlu ile beraber
bulunur. Günahı, insanın zâtisi (kendisi) sayıp da, ilim sıfatını, kelâm sıfatını
arazî (gelip geçici) saymak isteyenler insanı bilememişlerdir. Bundan da şu
sonuca geliriz ki, bu öğretim, ruha üflenmeden önce yalnız Âdem'in ruhunda
idiyse, ona kelâma ait kuvvetin, isim koyma kabiliyetinin verilmiş olduğunu
ifade eder. Ve bu şekilde isimlerin bizzat koyucusu, Allah'ın verdiği kudretle,
peyderpey Adem olmuş olur. Ve eğer -zahir vechile (görünüşe göre)- ruhun üfürülmesi
ile beraber veya sonra ise isimleri koyan Allah Teâlâ'dır. Ve Âdem'e ilham
veya kesin ilim ile peyderpey öğretmiştir. Öncekinde kıyamete kadar bütün
dillerin isimlerini içeren bir hakikî istiğrak (genelleme) olur. İkincide
ilk konuşulan bütün isimlere tahsis edilen ahd-i hâricî olur. Tefsir bilginlerince
öğretim böyle iki şekilde te'vil edilmiştir. Ve ilm-i usûl (Fıkıh Usûlün)de,
buna bağlı olarak vaz-ı lügat (dil meydana getirme) meselesindeki anlaşmazlık
hasıl olmuştur. Açık olan, her halde bizzat öğretme ve o öğretmenin takdiridir.
Yani lisan, Âdem'in hilafetinin eseri değil, hilafetinin sebebidir.
İşte
Allah Teâlâ Âdem'e böyle isimleri öğretti. Öğretimden bir müddet sonra da
bu isimlerin müsemmalarını (yani delalet ettikleri zatları) meleklere arzetti.
Buradaki zamirinde bir dil inceliği vardır ki, lisanımızda bulunmaz. denilmeyip,
buyurulması, arzolunan şeylerin akıl sahibi olduğunu açıkça göstermektedir.
Ve isimleri şarta bağlatan karine de budur. Bu zamirin meleklere dönmesi ve
o isimlerin meleklerin isimleri olması da, bunların meleklere arzı ile uygun
olmuyor. Şu halde en açık mânâ, ad verilmiş olanların Hz. Âdem'den sonra gelecek
olan nesilleri olmasıdır. Geçmişte anılan isimler de bunların isimleri (yani
insan isimleri) demek olur. Bununla beraber bütün isimlerin öğretilip de,
yalnız bunların arz edilmiş olması da ihtimal dahilindedir. Fakat her iki
halde böyle olmak için nesillerin yaratılmış olması gerekir. Halbuki âyette
henüz Hz. Havva'nın bile yaratıldığına işaret yoktur. Ve kıssanın siyakı (gelişi)
da buna muhalif görülmektedir. Bu müşkil (problem), bilinen bir hadis ile
açıklanıyor ki bunlar meleklere, küçük karıncalar, mikroplar misalinde arzedilmişlerdir.
"nesil veya küçük karıncanın misalleri"(1) ki zürriyyet (nesil)
kelimesi bundan türemiştir. Bu hadis bunların o zaman Âdem'de henüz tohum
halinde (yani gelecekte bütün Âdem oğullarını temsil eden ilk meniye ait tohumcuklar
şeklinde) bulunduklarını anlatır. Eğer burada bu olayların yoğun cisimler
âleminde olmayıp, Hz. Âdem'in ruhunun takdiri veya ruhunun esiri yumuşak bir
cisim kazanması halinde olduğunu tasavvur edebilirsek, o esirle ilgili cismin
parçalarında kıyamete kadar gelecek Âdem oğlunun birbirine bağlı temessülleri
(bir şekil veya surete girmeleri) veya ruhundaki nesillerin manevi suretleri
o isimlerin meleklere arz olunan mânâları olarak düşünülebilir. Ve böyle olmasına
olayın yeryüzüne inmeden önce olması karine demektir. Bu şekilde meleklere
arz, hissî arz değil, ilmî ve hakiki arz olur. Gerçekten isimlerin asıl medlûlleri,
eşyanın ilmî suretleridir. Kelimelerin mevzuu lehi (konusu) asıl bunlardır.
Demek Âdem'e önce eşyaya ve bilhassa nesilleriyle ilgili ilim verilmiş ve
bundan başka bu bilgilere ait isim ve dile ait suretler de öğretilmiştir.
Meleklerde olmayan da budur. Bunlar takdir edilmiş ve yere inişten sonra da
Hz. Âdem bunların yapılışlarını yerde görmüştür. Burada fiilî olarak ilmin
fıtrî (doğuştan) veya sonradan olma meselesi vardır ki, başka yerlerde açıklaması
gelecektir.
Rabbın
meleklere bunları arzetti ve gösterdi de Haydi siz işaretle ifade etmek istediğiniz
hilafet yeteneğinizi göstermekte sadık (yani musîb = isabetli) iseniz işte
bunların isimlerini bana güzelce haber veriniz, buyurdu. Bu zatları, sade
kendileriyle değil, isimleriyle de tanıtabileceklerini sorarak önce melekleri,
aczlerini ortaya çıkarmak ve isbat etmek için, imtihan etti. Ve bununla şunu
da anlatmış oldu ki tasarruf, tedbir, adaletli olma, bunların ilgilendikleri
şeyleri, yeteneklerinin mertebelerini ve hukukun miktar ve derecelerini bilmeye
ve bundan başka bir de bizzat huzura getirmeye muhtaç olmaksızın gıyaplarında
da isimleriyle anlatabilmeye bağlıdır. Ve bu hususta ilim sıfatından daha
fazla bir özellik ve meziyet ifade eden kelâm sıfatının, dile ait kuvvetin,
diğer deyimle hakikate uygun konuşma veya düşünmenin şahsî bir kıymet ve önemi
vardır. Bu olmadan hükümleri yerine getirmek mümkün değildir.
32-Bu
imtihana karşı melekler: "Sübhaneke, en yüksek tesbih ve tenzih sana
ya Rab!... Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her
şeyi bilen ve daima bilen âlim ve her yaptığında hakîm (hikmet sahibi) hakikaten
sensin ve ancak sensin." dediler ve böyle aczlerini ortaya koydular,
tesbih (Allah'ın yüce ve münezzeh olduğunu ifade) ettiler.
SÜBHÂN,
tesbîhin bir özel ismidir. "Sübhâneke" de çoğunlukla tevbe başlangıcı
olur. Şimdi burada şu sorular akla gelir: Melekler hiçbir isim bilmiyorlarsa,
o zaman kelâm sıfatından tamamen mahrum bulunuyorlardı, demek olur. O halde
bu sözleri nasıl söylüyorlar ve ilâhî kelâma nasıl muhatap oluyorlardı? Yok
eğer bunlar tamamen mahrum değiller de henüz gösterilen yeni şeylerin isimlerini
bilmiyorlar idiyse, o zaman naibliğe mutlak yeteneksizlikleri nasıl sabit
olur? Gerçekte esma (isimler)dan maksat birinci rivayet vechile bütün isimler
ise, meleklerin bütün isimlerden mahrum bulunacakları cihetle, bizzat kelâm
sıfatları olmadığı ve ancak ilim sıfatından bir hisseleri bulunduğu anlaşılır.
Ve eğer nesilin isimleri ise, diğer isimleri men' etmeyeceğinden kelam sıfatına
engel olmaz ve bu şekilde meleklerin liyâkatsizliğini isbat etmek istenmeyip,
başka bir hikmetin meydana çıkarılması istenir. Lakin her iki takdirde melekler
ile olan ilâhî hitaplaşma (konuşma) kelâm sıfatına dönmeyip, mânâsı büsbütün
başka olmak ve ilim sıfatı ile te'vil edilmek zahirin (açık metnin) gereğidir.
Önceki umum (genel) takdirinde bu zorunludur. Husus (özel) takdirinde ise
liyakat (yetenek) hikmeti hasebiyle açıktır. Şu halde melekler isimleri, kelâmı
Âdem'in haber vermesiyle öğreneceklerdir. Burada Kelâm ilminin güç bir meselesine
gelmiş oluyoruz. Şu kadar söyleyelim ki, asıl ilim hakikatin bizzat bir görünümü
ve bir özel inkişafıdır. Kelâm da ilmin bir tecellisi, hem de bir dal, bir
alâmet ile naib (vekil) olmak suretiyle tecellisidir. İlmin aslında hakikatin
bizzat bir vechi vardır. İsimde, kelâmda ise o vechin ancak bir vekili vardır.
Çünkü ismin asıl mânâsı bir şeyi zihne yükseltmek için alâmet ve delil olan
şey demektir ve ıstılâhî (terim) mânâsı bundan alınmıştır. Şu halde isim kendisi
de bir şey olmakla beraber, isimliği diğer bir şeye vekil ve alâmet olması
bakımındandır. Ve Allah daha iyi bilir, bu hikmetten dolayıdır ki, hilafete
liyakat, isimlerdeki ve kelâmdaki bu vekalet mânâsı ile uygun olmuştur ve
Allah bunu başlangıçta Âdem'e ihsan etmiştir. Ve işte beşerî ilimler, vekilliği
olan bu kelâma ait şekillerin araya girmesiyle ilgili olduğundan dolayıdır
ki, gölgeli tasavvurlar ile doludur. Ve keşfe ait ilim ile, isme ve fikre
ait ilmin büyük farkları bundandır. Demek ki, Cenab-ı Allah ile meleklerin
önceki konuşmaları hiçbir isim ve vekalete ait suretler karışmayan ve bizzat
hakikat vechi üzerinde vaki olan bir ilmî cereyandır. Ve meleklerin konuşmaları,
tesbihleri, takdis (kutsama)leri, bizzat olan bir ilmî aydınlatma demektir
ki bununla, asıl kelâm sıfatının vekalete ait olan cereyan tarzındaki fark,
açıktır. Şu halde meleklerin bilmedikleri ve bildiklerinde eksikleri bulunabilirse
de hataları ve cehl-i mürekkeb (bilmediğini bilmedik)leri olmaz. Ve bunun
için denilmiştir ki, melekler ancak nass (dinî delil) ile amel ederler. Beşer
ise istinbat ve kıyas kuvvetine, gücüne sahiptir. Yukardaki ifadelerinde de
açıktan yetenek iddiasında bulunmamışlar ve yeni anladıkları meseleyi eksik
olarak görebilmişler ve vekaletin hakikatini bilmemekle beraber, söylediklerinde
de hakikatın bir cihetini söylemişlerdir. Beşeriyetin hata ve bilmediğini
bilmeme kabiliyeti de kendilerindeki kelâm sıfatı ve bundaki vekalet değeri
ile ilgilidir. Şeytan bunları bu yönden aldatabilir. Gerçi kelâm, esas itibariyle
hakkı ve doğruyu bilme konusudur ve onun vekilidir. Ve bu vekilin temsil ve
delaletinde de ciddiyet vardır, fakat kelâmın kendisi olmayan bir tesir ile
yalan söylenir. Sonra kelam, ilmin aynı ve hakkın aynı diye alınır da kelam
ve vekalete ait suretler ile, karışmış olan fikre ve tasavvura ait suretler
bizzat hak ilim yerine konulur. Ve hasılı bilerek söylenilmez, bilerek anlaşılmaz
ve hepsinin ötesinde hak istenmez ve araştırılmaz; vekaletin tabiatı, bir
asalet kabul edilir. Ve o zaman insanlığın bütün şer ve fesadı başlar. Halbuki
Cenab-ı Hak, Adem'in fıtratını, kendi sıfatından hem ilim ve hem kelâm sıfatlarına
mazhar kılmış ve kendine isimleri öğrettikten sonra meleklerin karşısında
yeteneğini isbat için bir de imtihan yapmıştır.
33-Melekler
aczleri (güçsüzlükleri)ni itiraf, ilim ve hikmeti teslim edince Rabbın: "Ey
Âdem, bunlara şunların isimlerini güzelce haber ver." dedi. Ve halifenin
kim olacağına da bu hitap ile işaret etti.
"Âdem"
isminin "üdme"den veya "edîmü'l-ard"dan türemiş (ef'alü)
vezninden Arapça bir kelime olduğu rivayet olunuyorsa da A'cemî (yani Arapça
olmayan) ve (fâalü) vezninde olması tercih edilir. Zemahşerî, Beydavî, Ebu's-Suûd
ve diğerleri gibi muhakkikîn (tahkikciler)in tercihi budur. İmam Şa'bî bunun
"azer" ve "a'zer" gibi İbranî dilinden olduğunu ileri
sürmüş, Süryanice'de de "Adem"in "toprak" demek olduğunu
söylemiştir. Bazıları da bunun aslı "hâtam" vezninde Süryanice olduğuna
ileri sürmüştür ki, bu şekilde dilimizdeki "adam" telaffuzu asla
daha uygun olmuş olur. Arapça ise özel isimlik ve fiil vezninde olduğundan
dolayı; Arapça olmadığına göre de özel isimlik ve ucme (aslı Arapça olmayan)
kelimelerden olduğundan dolayı gayr-i münsarif (cer ve tenvini kabul etmeyen)dir.
Ve her iki takdirde bir cins ismi olmayıp, özel isim olduğu muhakkaktır. Âdem
beşer, insan gibi cins ismi yerinde kullanılacak olursa çoğulu "avadim"
gelir ve o zaman çoğulu gayr-i munsarif olursa da, müfred (tekil)i munsarif
(cer ve tenvini kabul eden) olmak ve "raeytü âdemen" demek gerekir
ki, "âdemiyen" " (ferden min benî âdem = ) demektir. Ve doğrusu
hariçte her cins ismi başlangıçta bir özel ismin genellemesidir. Ve vahid
(tek), çoğa -tabiatiyle- mukaddem (öncelikli)dir. Her halde Arapça'dan başka
İbranî ve Süryanî'de bu ismin çeşitli lehçelerinin bulunduğu anlaşılıyor.
Sâbiede isminin bile Arapça olmayarak, bu isim ile bir ilgisi görünüyor. Bununla
beraber Ebu'l-Beşer (beşerin babasın)in çeşitli dillerde başka başka isimlerle
yad olunduğu da nakl ediliyor. Şehristânî'nin "el-Milel ve'n-Nihal"de
açıklamasına göre Mecûsîlerden Küyumseriye grubu "Keyumers, Âdem'dir"
derler. Ve Keyumers'in Âdem olduğu Hint ve Acem tarihlerinde de görülmüştür.
Fakat diğer tarihçiler buna karşı çıkmışlardır. İbnü Esir de "Kâ-mil"inde
"mecusun Ceyumers dediği Hz. Âdem'dir." diye zikreder. En açığı,
Adem isminin beşerin ilk lisanına ait bir kelime olmak üzere ele alınması
gerekecektir.
İşte
Cenab-ı Allah meleklerden sonra Âdem'i de bu emir ile imtihan etti ve Âdem
onları isimleriyle tafsilatıyla anlattı. bunun üzerine Âdem o arzolunan şeyleri
isimleriyle onlara haber verince: Rabbın meleklere: "Ben size her halde
ben semaların ve arzın gaybını bilirim demedim mi? Ve siz ne açıklıyor ve
ne gizliyor idiyseniz onu da bilirim." buyurdu. Ve bununla önceki "ben
sizin bilmediklerinizi bilirim" yüksek sözünün mânâsını genişletti ve
açıkladı. Bundan anlaşılır ki icmâl (kısaltmak) hakikatte tafsilin aynıdır.
Şu da anlaşılır ki, meleklere olan kelamın hakikati ancak mânâdan ibarettir.
Lafza ve isme ait suretler değildir, yoksa icmali söyleyen tafsîli söylemiş
olmazdı. Yukarda hatırlattığımız üzere bu tafsîlin mâsîka lehi (sevkolunduğu
şey) de genel değil özel, yani bu meyanda bilhassa Âdem aleyhisselâmda tahakkuk
eden hilafetin sebeplerini açıklamak, hikmet ve kudreti ortaya çıkarmaktır
ki; "İşte sizin başlangıçta anlayamadığınız hikmetin sırrı ve liyakatin
sebepleri budur." demek olur. Cenab-ı Allah bütün ilâhî sanatını böyle
sebeplere ve gizli hikmetlere bağlamıştır. Fakat ona karşı hiçbir sebep ile
yetenek ve hak etme davasına kalkmakta da hak yoktur. Çünkü o bir şey murad
ederse böyle yeni sebepler yaratır ve neticesini de o suretle ihsan eder.
Müsebbibü'l-esbâb (sebepleri yaratan)a sebeb ile hak iddiasına kalkışmak mânâsız
olur. Aslî ve hakiki sebep ancak onun iradesidir, hikmet de onun gereğidir.
Görülüyor ki Cenab-ı Allah Âdem'i halife olmak üzere yaratmış ve durumu meleklerine
istişare eder gibi kısaca tebliğ etmiş ve malum cevap üzerine onu isimleri
öğretmekle terbiye etmiş ve sonra melekler ile beraber imtihandan geçirip,
meleklere güçsüzlüklerini açıklatmış ve ona bilfiil ehliyetini isbat ettirmiş
ve meleklerin devamlı tesbih ve takdis göreviyle meşgul olması, bu yeni makama
liyakatleri için yeterli sebep olmadığını da göstermiş ve nihayet onları Adem'e
boyun eğdirmek için hazırlamıştır.
Hasılı
bu kıssada ilâhî rububiyetin tecelli tarzı büyük bir açıklık ve pek ince bir
üslub ile anlatılarak insanın aslî fıtratında dürülmüş olan enfüsî (subjektif)
ilâhî nimetler hatırlatılmış ve bununla ilâhî rububiyete bilgi temin edildikten
sonra gıyabtan mütekellim (konuşan)e iltifat (dönme) yoluyla sonrası da ayrıca
bir hatırlatmaya tabi tutulmuştur. Şöyle ki:
34-
dördüncü nimet olarak o vakit de hatırla ki biz meleklere: "Âdem'e secde
ediniz." diye emrettik de İblis'den başkası derhal secde ettiler. O dayattı
ve kibirlendi yahut melekler hemen secde ettiler. Fakat İblis dayattı ve
kibirlenmek istedi. ve esasen kâfirlerden idi. Kehf sûresinde geleceği üzere
aslı Cin denilen gizli yaratıklardan idi ki, bunların kâfirleri de vardır.
Bu emir üzerine itaattan dışarı çıktı, kâfir oldu. Sonucun böyle olacağını
da Allah Teâlâ ilâhî ilminde biliyordu. Bu itibarla kaderde, kâfirler defterinde
kayıtlı bulunuyordu. Yoksa İblis'in Âdem'e secde emrine kadar küfrü geçmemişti.
"Rabb'inin emrinden (dışarı) çıktı." (Kehf, 18/50). Fakat Allah
böyle bildiği için o kâfir olmadı, o kâfir olacağı için Allah onu öyle biliyordu
ve öyle takdir etmiş idi. Hakikaten İblis kibirlenmek istedi. Nefsinde mümkün
olduğu halde, itaati seçmedi ve o zaman bilfiil kâfir oldu. Şu halde kelimesi
"idi" mânâsında değil, "oldu" mânâsına kullanılması da
mümkündür. Görülüyor ki İblis, Allah'ı inkâr ettiği için değil, emrine itaat
etmemesi dolayısıyle kâfir olmuş ve buna göre farz olan herhangi bir vazifeyi
yapmayanın küfrüne hükmedenler bulunmuştur. Fakat âlimlerimiz diyorlar ki,
İblis'in küfrünün sebebi, yalnız emre itaat etmemesi değil, onu beğenmemesi
"Ben ondan daha hayırlıyım." (Sa'd, 38/76) diye kibirlenerek kendi
kıyasıyle tenkit etme (eleştirme)ye kalkışmasıdır. Ve akaid ve fıkıh kitaplarındaki
tekfir (küfre nisbet etmen)in bir kısmı da bu esasa dayanmıştır. Bunda "Onlar
ki, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar." (Bakara,
2/27) âyetiyle yerilmesi vardır ve daha şiddetlidir.
Aslen
lügatta "secde", son derece tevazu ile alçalıp baş eğmektir ki,
"kibr"in tam zıddıdır. Dînen de alnını yere koymaktır ki, ta'zîm
(büyükleme) ve itaat etmenin en yüksek şeklidir. Ve ondan daha özeldir. Zira
önceki, ayaklar altına yatıp yuvarlanmakla dahi olabilir. Şer'î mânâsında
ibadet kastını ilave etmeye lüzum yoktur. Çünkü secdenin ibadet olması için
niyet şart ise de, secde olması için şart değildir. Bununla beraber dile ve
şeriate ait her secdede bir alçalma, ta'zim ve itaat vardır. Bunun için Allah'dan
başkasına secde etmek dinî bakımdan küfürdür. Ve secde fiilî bir ta'zim ve
itaat etme olduğu cihetle, yalnız kalbî olan itaat hakkında mecaz olur. Acaba
meleklerin secdesi hangisidir? Kur'ân'a mahsus kelimeleri şer'î mânâsına yormak
gerekir ve melekler cismanî şekilde de görülebileceklerinden "alın koyma"
(vaz-ı cephe) mânâsı mümkündür. Bununla beraber meleklerin secdesini kendi
hakikatleri ile uygun olarak düşünmek ve hilafet gereği Âdem'e ilâhî emirle
bir fiilî tasdik halinde kabul etmek daha uygundur. Bu ise Âdem'e bir saygı
gösterme olmakla beraber bizzat Allah Teâlâ'ya bir ibadettir. Bununla melekler
ilâhî hükümlerin yerine getirilmesi bakımından Âdem'e hilafet mertebesine
uygun bir şekilde hizmet ve yardıma memur edilmiş ve bir ahde (söz verme)
bağlanmış demek olur. O halde melekler, Adem'e bizzat boyun eğmiş değil, fakat
hilafete hizmetçi olacaktır. Ve herhalde asıl mabud, yüce yaratıcıdır. Hasılı
bu secde Âdem'e bir ibadet değildir.
İşte
insanlar böyle bir babanın evladıdır ve kendileri onun halefi, onun halifesidirler.
Bu nimeti bilmeli, bu kardeşliği takdir etmeli ve hiç biri âlemde asalet iddiasıyle
kendi hesabına yaşamaya çalışmamalı, büyük bir kardeş topluluğu halinde yaşamalı
ve yaşamak için kendi hükümlerini değil, Allah'ın hükümlerini, Allah'ın emirlerini,
kanunlarını tatbik etmeli ve o zaman meleklerin de kendilerine hizmet edeceğinden
ümitli olmalıdır. Bunda emre karşı gelen ve kibirlenen İblis'in tâbilerinden
olmamalı, yaratılışını değiştirmemelidir. Cenab-ı Allah burada İblis'in dayatma
ve kibirlenmesini haber verirken, bilhassa onun benzerleri olan ve ilâhî emre
boyun eğme ve itaat hususunda kibirlenerek aralarındaki kesin hukuku teslimden
çekinen yaratıkları azarlamıştır. Ve bu nassın kendisi için sevk edildiği
şey budur. Ve bunların bir kısmı Hz. Resulullah'ın hicret yeri (Medine) etrafında
bulunan yahudi ve yahudi bilginleriydi ki, Hz. Peygamberi ve sıfatını biliyorlardı
ve peygamber olarak gönderileceğini yayıyorlardı. Böyleyken hased sebebiyle
ikrar ve itaattan çekinir ve büyüklük taslarlardı. İbnü Cerîr burada der ki:
"Cenab-ı Allah yahudi kâfirlerin bu hallerine işaret etmek suretiyle
İblis'i kâfirler zümresine nisbet etti. Cins ve nesebde başka olduğu halde,
din ve millette onların kolundan saydı". Şu halde İblis ile kâfirler
arasında başka yönden benzeyiş aramak lüzumsuzdur."
İblis
ismini ilk tefsircilerden bazıları (iblâs) masdarından Arapça bir isim olarak
göstermişlerdir. İblâs ise hayırdan ümidini kesmek, pişmanlık duyma ve kederli
olma mânâlarına gelir. İblisi de Cenab-ı Allah isyanına karşılık, bütün hayırlardan
ümidini kesmiş, taşlanmış, bir şeytan kılmıştır. O halde İblis, hayırdan son
derece ümitsiz demektir ve i'rab (harekeleme) da Arapça olmayan isimlerin
hükümlerine tabi tutulmuş ve gayr-i münsarif (cer ve tenvin olmayan) olmuştur.
Fakat böyle olması daha çok gösterir ki, bu da "Âdem" kelimesi gibi
A'cemî (Arapça olmaya
n)dır.
Arapça'ya diğer bir lisandan geçmiştir. Muhakkıkîn (kıritikçiler) bunu böyle
söylemişlerdir. Bu secde kıssası burada geçen kıssaya atfedilerek ayrıca zikrolunmuştur.
Bundan da bu secdenin "Onu düzenle(yip insan şekline koydu)ğum ve ona
ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın." (Hicr, 15/29) âyetindeki
şarta bağlı emirle ilgisi bahis konusu olmuştur. Biri şarta bağlı olarak yaratılmadan
önce, diğeri de sonuçlandırma ile ilgili olarak yaratılışından sonra iki emir
var. Acaba secde de bir mi, iki mi? Öğretim ve imtihandan önce mi, sonra mı?
Buradaki "secde ediniz" sonuçlama ile ilgili emrin sonra olduğunu,
diğeri de tesviye ve ruh üflemeyi takib ettiğini ifade ediyor. Ebu's-Suûd
"ceza fâ"sının takip ifade ettiğine ilişerek secdenin öğretimden
sonra ve sonuçlama emri ile ilgili yapıldığında ısrar ediyor. Râzî de önce
ve şarta bağlı emir ile yapıldığını ifade ediyor ve secdenin birkaç defa olduğunu
kabul eder görünmüyor. Bu arada açık olan bu emrin, yaratılıştan sonra, şartın
tahakkuku üzerine, geçen şarta bağlı emrin sona erdirilmesi ve yerine getirilmesi
olduğudur. Bunun gerek takdiri ve gerekse tekvini (yaratması), isimlerin öğretiminden,
imtihandan sonradır. Bununla beraber tesviye ve ruh üflemesinin toplamından
geri kalmış da değildir. Çünkü bu öğretme ve imtihan ruh üflemesinin tamamı
cümlesindendir. Yani bundan anlaşılıyor ki, ruh üflemekten maksat, diri olması
değil, düşünen hayat sahibi olmasıdır.
Başlaması
değil, kemalidir. Şu halde yerindedir. "secde ediniz", onun sonuçlandırarak
teveccühüdür. Âdem'in gerçeği ruh (nefs-i nâtıka) tur. Ve ruh üflemenin mânâsı,
ruhun üflenmesidir. Adem'e ait hayat, asıl bundadır.
35-Burada
İblis'in özellikle azarlanma macerası bırakılmıştır. Çünkü kıssanın sevkedilişi,
bilhassa Âdem'e ve Âdem oğullarına olan fıtrî (yaratılıştan olan) nimetleri
hatırlatmaktır. Bu şekilde melekler ile Âdem arasındaki macera açıklandıktan
sonra, şimdi de takdirdeki o imtihan ve teveccühün meyvesi ve İblis ile olan
macerası açıklanmak ve Âdem'in yaratılışındaki günah ve itaatsizliğin geçici
olduğu hatırlatılmak için daki ya atfedilerek buyuruluyor ki: bir de demiştik
ki, "ey Âdem!. Sen ve eşin (zevcen) şu cennette oturunuz." "Çift"
demek olan zevc, asıl Arapça'da çiftin her tekine, hem erkeğe ve hem dişiye
de söylenir. Demek ki, bu sırada Hz. Âdem'in bir de zevcesi (eşi) yaratılmış
bulunuyordu ki, bu da ayrıca ilâhî bir harika (olağanüstü bir olay)dır. İnşaallah
bunun açıklamasını da ilerde, bu cümleden olarak Nisâ sûresinin baş âyetinde
göreceğiz.
Acaba
bu cennet yeryüzündeki cennetlerden biri mi idi? Böyle zannedenler olmuştur.
"Filistin'de yahut Fâris ile Kirmân arasında bir cennet idi. İnişi de
oradan Hindistan'a nakliydi." denilmiştir. Fakat bunlar şöyle bir istidlâl
ile söylenmiştir: Çünkü Âdem'in yaratılışı yeryüzünde olduğunda ittifak vardır
ve bu kıssada semaya yükselmesi zikredilmemiştir. Olsa idi öncelikle hatırlatılırdı.
Bir de cennet-i huld (ebedi cennet) olsaydı, çıkılmaz ve şeytan oraya giremezdi.
Fakat bu tahmin, göründüğü kadar makul ve tabii değildir. Âdem'in yeryüzüne
inişi, yeryüzünde ortaya çıkması, akıl ve nakle daha uygundur. Huld cennetine
devamlı oturmak için girmekle, misafir olarak girmek arasında da fark vardır.
Şu halde "Cennet", ahirette müminlerin varacağı sevap evidir ki,
şimdi mevcut, fakat dünyada görüşten gizlenmiştir. Ve "Cennet" denilince
Kur'ân dilinde bilinen budur. Âdem'in cennette oturması hali, ahiret âleminin
meydana gelişine benzer bir ilk oluştur. Ve bu durum bize göre bir makul âlemdir.
Yeryüzü ile onun arasında mekanla ilgili bir uzaklık tasavvuruna da lüzum
yoktur. O da aynı feza içindedir. Bunda akla yaklaştırmak için söylenebilecek
olan söz: Âdem'in ruhunun bütün kemal kuvvetlerini haiz olarak, maddeye, önceki
unsurlara ilk ilgisi, diğer deyişle beşerin aslı olan ilk Âdem'le ilgili hücreciğin
esîrî bir şekilde oluşumu ve ondan eşinin ayrılmasıdır. Muhyiddin-i Arabî'nin
bir deyişine göre, ruhun tabiata ilk verilişidir.
Cenab-ı
Allah, Âdem'e buyurmuş ki, eşinle beraber bu cennette otur. ve bundan bol
bol yiyiniz nerede isterseniz orada yiyiniz fakat şu ağaca yaklaşmayınız,
bundan yemeye kalkışmayınız ki zalimlerden olursunuz.
Zulüm,
haddini aşıp bir hakkı, yerinden başkasına koymaktır. Demek ki Cenab-ı Hak
Âdem'e cennette büyük bir hürriyet vermekle beraber, ona yine bir sınır tayin
etmiş ve ona yaklaştıkları takdirde zalimler zümresine gireceklerini de bildirmiştir.
Bu, şunu ortaya çıkarır ki, insanlıkla ilgili hilafet mutlak değildir. Ve
bunun özel bir sınırı vardır ki, tecavüzü zulümdür. O sınırı tayin eden bu
şecere (ağaç) ne idi? Doğrusu bunu Allah Teâlâ Kur'ân'da bize ismiyle bildirmemiştir
ve ancak bunun cennette belli ağaç olduğunu, Âdem'in kurtuluş ve saadetinin
bozulmasına sebep olmak özelliği bulunduğunu anlatmıştır. Demek, fazlasını
bilmemizde Allah katında bir fayda yoktur. Ve şimdilik mümkün değildir ve
tahkikçi (kritikçi) tefsircilerin seçeneği budur. Bununla beraber buğday veya
üzüm veya incir olduğu hakkında bazı rivayetler de vardır. Tevrat ehli, "bür"
yani buğday demişler; Vehb b. Yemâmî'den de: "Fakat öyle bir cennet buğdayı
ki, tanesi sığır yüreği gibi, kaymaktan lezzetli, baldan tatlı" diye
bir tabir nakledilmiştir. İbnü Abbas ve daha bazılarından "sünbüle"
(başak) diye rivayet edilmiştir. "Dünyada evladına rızık kılınan başaktır."
tabiri dahi naklediliyor. İbnü Mesut'dan asma, üzüm ağacı ve bazılarından
incir tabiri vârid olmuştur. Bu meyanda şu tabir de vardır: "Bu öyle
bir ağaçtır ki, melekler hulûd (ölümsüzlüğe ermek) için bununla kaşınırlar."
Bunların bir temsilî mânâyı ifade ettikleri de açıktır. Nitekim cennet meyvelerinin
birbirine benzemesi meselesi geçmişti. Hıristiyanlardan rivayet edilen telakkiye
göre, bunun kadınla erkek arasındaki cinsî yaklaşmadan kinaye olduğudur. Hıristiyanlıktaki
ruhbaniyet (yani evlenmemek), evlenmemeyi ibadet ve sevap itikat etmek önermesinin
bu telakkî ile ilgili bulunduğu da sanılır. Fakat Kur'ân'ın metni buna müsait
(uygun) görünmüyor. O zaman mânâsız kalır. "birbirinize yaklaşmayınız"
demek, hem yeterli ve hem açık olurdu. Bu şekilde Âdem'in ilk evlenmesi gayr-i
meşru (dine uymayan) olması gerekiyor. Şüphesiz bizce daha uygun olan bu konuda
tevakkuf (durmak)dur. Biz o ağacı tayin edemeyiz. Ancak şu kadar düşünebiliriz
ki, ondan yemek, vekilliği unutmak ve asalet davasına kalkışmak duygusunu
verir. Bu da insanın aslî yaratılışından değil, şeytanın telkininden başlar.
Bu buğday ise, delice buğdaydır. Bir üzüm ise, şarap üzümüdür. Bir incir ise,
kurtlu incirdir. Ve her halde bir hamri (sarhoş ediciliği) vardır. Ve o hamr
aklı alır ve Allah'ı unutturur. Cennete bu, yenilmek için değil, tahdit (sınırlama)
ve kulluk için konulmuştur. Bununla beraber biz: "Dünya sevgisi, her
hatanın başıdır" hadis-i şerifinde bu yasak ağacı tayin eden bir delalet
buluyoruz. Demek Âdem o zaman dünya sınırına yaklaşmamak emri almış ve Âdem
bundan, yaratılışının gereği olarak yememiştir. Fakat Hamze kırâetinde 'dır
ki, önceki = zelle'nin if'âl bâbı olan = izlâl'den, ikincisi = izâle'dendir.
36-Bu
iskân (oturma) üzerine o şeytan, o İblis ikisinin de o ağaç yüzünden ayaklarını
kaydırdı, yahut ikisini de cennetten kaydırdı. Zira o zaman şeytan kovulmuş
bulunuyorsa da Âdem'i ve Âdem'in çocuklarını azdırma imkanı kaldırılmamış
idi. Çünkü Âdem'e özgü şeref asıl bununla ortaya çıkacaktı, hilafet tasarrufu
bizzat bununla tahakkuk edecekti. Bu imkandan dolayı şeytan ne yaptı yaptı,
cennete bile girebildi de bunları bulundukları yerden veya nimet halinden
çıkardı, cennetteki kendilerine ait fıtratlarına bir değişme ârız oldu, biz
de dedik ki haydi ininiz ve o halde ininiz ki bir kısmınız, bir kısmınıza
zulüm ve tecavüz edecek düşman ve sizin için yeryüzünde bir zamana (yani ölünceye)
kadar geçici bir oturulacak yer tutmaya çalışmak ve faydalanıp yaşamak da
bir hak olsun. Çünkü yerler ve yerdekiler insanlar için yaratılmıştı. Ve cennette
oturma bunun bir başlangıcı idi. Fıtratınızdan hariç olan şeytanın kandırmasına
bakılmasaydı, bu yeryüzüne daha başka sağlam bir şekilde gelmek de mümkündü.
Bu hata üzerine yeryüzüne gelip, hiç faydalanma hakkına sahip olmamak da mümkün
idi. Halbuki ilâhî yardım bu emri verirken, bu lütfu da esirgememiştir. Ve
insanlık dünyaya böyle bir hak lütuf ile birlikte bir felaket içinde doğmuştur.
Takdir, bu felaketin imkanını kaldırmamış, fakat bunu şahısla ilgili de kılmamıştır.
Felaket sebebi geçicidir.
37-Nitekim
bu emir verildi ve verilir verilmez, Âdem de Rabbinden derhal birkaç kelime
aldı. Burada "bizden" buyurulmuyor da "Rabb'inden" buyuruluyor.
Çünkü inme emriyle beraber Âdem hitap mevkiinden (ikinci şahıslıktan), gıyaba
(üçüncü şahıslığa) inmiş bulunuyordu. Fakat halife olmak üzere takdir buyurulan
Âdem'in fıtratından, ilim ve isim güçleri yok edilmemiş idi. Vuku bulan hata,
henüz tabiat (huy) olmamış idi. Bu felaket üzerine derhal Âdem bu yaratılışıyle
Rabbine döndü ve ondan kendisine bazı kelimelerin telkin edilmekte olduğunu
anladı ve o kelimeleri karşılayıp aldı, kabul etti ve onlarla amel etti. Çünkü
"telakkî" kelimesi, "lika"dan alınmış olarak, karşılayıp
almak ve aldığına sarılmaktır. Âdem'e bunlar, "tasavvur" dediğimiz
lisana ait suret ile karışmış, vekalete özgü bir ilim altında keşfî bir ilim,
bir hakiki şuur anlatıyorlardı. Bu kelimeler nelerdi? A'râf sûresinde gelecek
olan "(Âdem ve eşi) dediler: "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik,
eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz."
(A'râf, 7/23) kelimeleri idi. Bundan başka şunlar da nakledilmiştir:
1-
"Allah'ım sana hamdinle tesbih ediyorum. Senin ismin mukaddestir. Senin
şanın yücedir. Senden başka ilâh yoktur. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla.
Senden başka günahları affeden yoktur."
2-
İbnü Abbas hazretlerinden rivayet olunduğuna göre şu münacât (dua) cereyan
etmiştir: "Ey Rabbim, sen beni kendi elinle yaratmadın mı? -Evet. Ey
Rabbim, senin rahmetin öfkeni geçmiş değil midir? -Evet geçmiştir. Ey Rabbim,
ben tevbe eder ve halimi ıslah edersem sen beni yine cennetine döndürür müsün?
- Evet döndürürüm." Ve bu meâlde bazı âyetler daha vardır.
Düşünülecek
olursa bunların hepsi, âyette aynı mânânın ifadesine dayanmaktadır ki, bu
da ilk yaratılış gereği bütün varlığıyle Allah Teâlâ'ya yönelmek ve O'nun
ârızalar ile kesintiye uğrayan rahmet ve lütfunu, öfke ve dalaletten uzak
olarak tekrar celbetmek için iman akdini yenilemek suretiyle, kalb ile, söz
ile ve fiille tevbe etmeye ve kurtuluşa dönmektir. Ve bunda dinin aslı yer
almıştır. Bizim dünyada din ve imanımız, ilk yaratılışta takdir edilmiş olan
rahmete ve iman akdine nazaran bir tevbe ve bir rücu' (dönüş) mânâsındadır.
Ve insana mahsus saadet, günahları kendisine huy edinmemek için daima tevbe
ve istiğfar üzere bulunmaktadır. İnsanı ümitsizlendirecek şey, farzedelim
vaki olan bir günah değil, günahta ısrar etmek ve tevbeyi unutarak şeytana
uymayı huy edinmektir. İnsan Allah'ına, fıtratına iftira etmemeli, şeytana
ve şeytanlığa karşı mücadele etmelidir. Nitekim Hz. Âdem, hatanın neticesi
olarak yeryüzüne çıkınca, Allah'ın lütfuyla kendini topladı ve yaratılışı
gereği aldığı kelimelerle amel etti, kusurunu itiraf ile imanını arz etti
ve: "Ya Rab, beni kendime bırakma!..." diye yine hilafetini yalvararak
istedi de Rabbi de ona tekrar rahmetiyle iltifat etti, tevbesini kabul etti.
Zira senin Rabbin olan Allah, tevbeleri kabul eden, merhamet edendir ve hem
tevbeleri kabul eden ve merhametli olan O'dur. O, o kadar merhametli bir Allah'dır
ki, kulunu bir kere terkedivermekle ilel'ebed terkedivermez. Kulu dönüp tevbe
ettikçe, İblis gibi ısrar etmedikçe yine bakar, yine bakar, sonsuz olarak
bakar, bir oldu, iki oldu, nihayet üç oldu, "yetişir artık" demez,
sayısız olarak döner bakar, çünkü Rahim (çok merhametli)'dir. Tevbe, esasen
rücu' etmek, geçmiş asla dönmek demektir. Şu halde kula nisbet edildiği zaman
geçici olan günah halini bırakıp, aslî olan düzgün haline dönmek demek olur.
Allah'a nisbet edildiği zaman da geçici olan öfke nazarından, aslî olan rahmet
nazarına dönmek mânâsını ifade eder. Bunun için tevbenin şer'î mânâsı, kulun
günahını itiraf ve ondan pişmanlık duyup, bir daha yapmamağa azmetmesi, Allah'ın
da bu tevbeyi kabul ile günahı mağfiret etmesi diye açıklanır.
38-Acaba
Allah Teâlâ Âdem'in tevbesini kabul etti de, "ininiz" emrini geri
mi aldı? Bu cevap olarak buyuruluyor ki: Hayır Âdem ve eşi ve bunların içinde
bütün Âdem oğulları ve şeytan hepiniz oradan ininiz, dedik. Bir kere o emri
yaratmakla yerine getirdik, hepsini yere indirdik, verilmiş olan ilâhî bir
emrin geri kalmayacağını böyle gösterdikten sonra da tevbenin kabulünün gereği
olarak bu emre şunu da ekledik: Şimdi benim tarafımdan size her ne zaman resûl
veya kitap gibi herhangi bir delil, bir hidayet sebebi gelir de benim o hidayetime,
o delilime her kim tabi olursa artık onlara gerçekten hiçbir korku, azap yoktur
ve onlar ilerde hiçbir şekilde mahzun (üzüntülü) olmazlar. Yani onlar için
korku ve hüzün devam etmez, sonuçları katıksız sevinç ve neş'e olur. Allah
sevgisi, Allah aşkı ve hakka uyma; onlara hiçbir korku, hiçbir hüzün tattırmaz.
Gerçi Allah'ı bilen, Allah'ı seven, Allah'tan korkar, fakat Allah korkusu
her saadetin zamanı ve bütün korkuların siperidir.
39-Buna
karşılık küfre sapıp bizim hidayetimizi getiren âyetlerimizi, alâmetlerimizi,
delillerimizi, hüccetlerimizi, gerek enfüsî (subjektif) ve gerek âfâkî (objektif)
vahdaniyyet (birlik) ve ilâhî şahitlerimizi, gerek âlemde ve Âdem'in yaratılışında
yerleştirilmiş olan fıtrî ve aklî delillerimizi ve gerek peygamberler ve kitaplarla
tebliğ olunan kelâmî ve naklî delillerimizi yalanlayanlar bunlar da yukarda
diye açıklanan ateşin, o dehşetli ateşin çırası ve kömürü olacak ve ondan
ayrılmayacak olan arkadaşlarıdır, bunlar o ateşte daima, sürekli kalıcıdırlar.
İşte yeryüzünde insanlığa ait hilafetin oluş şekli bu iniş ve bu vaad ve vaîd
ile beraber olmuştur. Ve bu sıfat Âdem'den evladına intikal edecek, bunu bilenler
birinci kısımdan, tanıyanlar ikinci zümreden olacaklardır. Biri, ilk fıtratın
gereğine halef olacak, biri de geçici olan hatayı huy edinerek görünüşte Âdem'e,
gerçekte şeytana halef ve arkadaş olacaklardır. Şu halde insanlar Kur'ân'ın
bu kıssalarını iyi düşünmeli ve daima hatırında tutmalıdır. Görülüyor ki,
kıssanın sonunda beyanın ifade şekli bütün Âdem oğullarını hedef almakta ve
Âdem ile Havva burada âdeta nesilleriyle beraber bir cinsi temsil etmektedirler.
Sanki iniş, yani yeryüzünde beşer cinsinin ortaya çıkışı bir çokluk ile vaki
olmuştur. Ve geçmişte açıklanan birlik, cinse ve akla ait birliktir denebilecek.
Fakat iyi düşünülürse anlaşılır ki, bu hitabın geleceğe derin bir şümûlü (kapsamı)
vardır. Ve bunun içinde bugünkü ve yarınki, kıyamete kadar gelen insanların
hepsi dahildir. Halbuki biz yeryüzünde ilk yayılan insanlar değiliz. Bununla
beraber o inişte ve hitabında dahil bulunuyoruz. Ne şekilde? Çünkü babamız
Âdem'in sulbünde fikir ve tasavvur olarak bulunuyorduk. Demek ki bu düşünce
halinde çokluk, bilfiil ilk inen insanın Âdem ve Havva'dan ibaret tek bir
çift olmasına aykırı değildir. Ve beşere özgü üremenin başlangıcı olan ilk
harika (olağanüstü yaratılış) -ki yer sonradan olma olduğu için zaruridir-
yeryüzünün her tarafında birden ortaya çıkmış, çeşitli, çok harikalar değil,
esaslı iki harikaya ve bir aslî tohuma dayanır. Ve burada hitabın geneli hedef
alması, Kur'ân'a muhatap olan sonradan gelen insanların bizzat aydınlanmaları
ve insanlığa mahsus hilafetin genelleştirilmesi ve insanî kardeşliğin hatırlatılması
hikmetine dayanmaktadır. Gerçekte bunu te'yit eden diğer bir âyet vardır ki
orada Dedi ki: "Birlikte, ikiniz, oradan inin." (Tâhâ, 20/123) diye
Âdem ve eşi tesniye (ikili) olarak tahsis edilmiştir. Demek ki cennetten yeryüzüne
bilfiil ilk çıkanlar bunlardır. Ve bu çıkış da birdenbire olmamıştır. Hem
de nesilleri olan bütün beşer cinsi de bunlarda zihinde mevcut olarak beraber
çıkmıştır. Ve insanlar aslında hakikaten kardeştirler. Tabiat ilimleri ve
yeryüzünde bilfiil insanın oluşumu açısından düşünecek olursak, bunun başlangıcını
bu inişte arayacağız. Burada Kur'an bize fazla açıklama yapmıyor. Asıl olayın
başlangıcı olan harika (olağanüstü) olayı en küçüğüne döndürerek bildiriyor.
Çünkü ilâhî âyet olacak olan budur. Sonrası bildiğimiz üreme kanunudur. Şüphe
yok ki, tabiat ilimleri bu kanundan çıkamaz, çıkınca tabiatın mânâsı kalmaz.
Bununla beraber, mantıkî bir zorunluluk ile yerin sonradan olduğuna ve sonradan
teşekkülüne hükmeden şimdiki Fizik ilmi, beşerin oluşumunda da bugünkü bilinen
üreme ve çoğalma kanununun ezelî olmadığı ve başlangıçta bir tohumun, bir
aslın sonradan olduğunu da zorunlu olarak kabul etmektedir. Bu konuda bundan
başka müşahedeye dayanan bir bilgi yoktur ki Kur'ân'ın bu âyetini, onun gözüyle
de bir mülahaza edelim.
Eskiden
bazı tabiatbilimciler, beşeriyetin yeryüzünde ezelî olduğunu iddia ederlermiş.
Fakat bugünkü tabiat bilimlerinde bunların yeri yoktur. Fakat bazı tahminciler
görüyoruz ki bunlar, yeryüzü kıt'alarındaki beşer ırklarının ta esasında başka
başka asıllardan gelmiş olmasını ve buna göre insanlar arasında genel bir
kardeşliğin tabiî (doğal) olamayacağını zannetmek istiyorlar. "Zencîler,
Avrupalılar, Amerikalılar nasıl kardeş olur?" demek istiyorlar. Bunlar
şunu düşünmüyorlar ki, ilim daima "asıl birlik" nokta-i nazarını
(görüşünü) takip eder. Ve mümkün olduğu kadar olağanüstü olmanın azalmasını
ister. Ve bu konuda verilecek hüküm, şimdiki halin müşahedesine dayanan bizzat
bir mantık işidir. Bütün bunlar ise üremenin, tek başlangıçtan başladığına
hükmeder. Bunlara karşılık Zooloji'de istihâle (başkalaşma) ve tekamül nazariyesi
(varsayımı)ni takip edenler vardır. Ve bu görüş felsefî bakımdan esas itibariyle
uygun, vahdet (birlik) kanununa ve terbiyeye de mutabıktır. Fakat hayvanlara
tatbikinde müşahede ve fiilî tecrübeyi aşan şahsî bir hüküm hatasını içermektedir.
Hakikatte bütün hayvanların cesetleri mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği
zaman görülüyor ki, aralarında eksikten tama (nâkıstan kâmile) doğru giden
bir dereceler zinciri (silsile-i meratip) arzetmektedirler. Aralarındaki büyük
farklara rağmen bu tekamül (evrim) ortaya çıkıyor. Bununla beraber hiçbir
türün, diğer türden ürediğine dair bir tecrübeye, bir şahide (delile) de rastlanmıyor.
İnsan, insandan doğuyor; arslan arslandan; at attan; maymun maymundan, köpek
köpekten... Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, asıl birlik esasına
dayanarak burada bir mantık yapılıyor. Hayvanların iş bu türlerinin dereceleri,
tam olanı eksik olandan istihale ederek (başkalaşarak) veya tekamül etme suretiyle
doğarak gelmiş, bu şekilde bir gün gelmiş ki hayvanın biri (ve mesela bir
görüşe göre maymunun biri) veya birkaçı insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan
türemiş. Şu halde insanlar arasında insanlık kardeşliği şüpheli ise de, maymunluk
veya hayvanlık kardeşliği şüphesiz olmuş oluyor. Biz daima göğsümüzü gere
gere ve ilmî görüşten hiç ayrılmayarak deriz ki, "asıl birlik davası"
doğrudur. Evvela bütün hayvanlar için bu "tek asıl" maddedir. Basit
unsurlardır. Daha açık olmak için topraktır ve bu maddeden hayatın ortaya
çıkışı bir yapıcı nedene bağlıdır ki, o eksiğe kemal versin ve mÂdemki tabiatın
çeşitlenmelerini görüyoruz, demek ki tabiat, ilk yapıcı değil, nihayet ikinci
derecede bir faildir. Eksikden tabiatıyle bir tam çıkamaz. Mesela bir okkalık
ağırlık, iki okkalık ağırlığı sürükleyemez; çıktığı, sürüklediği farzedilirse
bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz geldiğini kabul etmek gerekir ve o zaman
akıl, ilim ve fen yoktur. Zira illet (sebep, neden) ve tezâyüf-i illet (hükmün
illete izafesi) kanunu inkâr edilirse hiçbir şey bilinemez. Şu halde bir kurttan
bir kelebek bile çıkarsa tabiatı ile değil, ilk fâilin (yapıcının) tesiriyle,
onun seçmesiyle çıkar. Yumurtadan civcivin çıkması bile haricî bir ısının
tesirine bağlı değil midir? Aşılarda da durum böyledir. İlmin hiç ayrılmaması
gereken bu prensiplerden dolayı, aralarında yakınlık derecesi bulunan aynı
cins hayvanları, tecrübenin tersine olarak, muhakkak birbirinden başkalaşım
yaptırmak veya doğurtmak ne doğaldır, ne de zorunludur. Bir olayla ilgili
önerme olsun söyleyebilmek üzere, "kurbağalar balıktan doğmuş, dönmüş"
demek için, tecrübe ile ilgili bir örnek görmeğe ihtiyaç vardır. Tecrübenin
delaleti ve mantıkî gereklik yokken böyle bir hüküm vermek, fen ve felsefeye
uygun bir hüküm değildir. Sözün doğrusu, hayvanların derecelerinin bütün tekamül
sınırlarında başlı başına ilk yapıcıdan gelen ve örnekleri geçmediğinden dolayı
olağanüstü olan fazladan bir hadise vardır ve insanda, hepsinden başka olarak
bir küllî (tümel) ruh vardır. İnsan bir hayvandan doğsaydı, yine tabiî olmayan
bir harika olurdu. Şu halde aradaki gelişme silsilesi, tümüyle beraber tabiî
değil, gayr-i tabiî (doğal olmayan)dir ve Allah'ın eseridir.
Bunun
hangisinin hangisinden doğduğunu sade mantık bilimi bildiremez. Bunu ya müşahede
(gözlem) veya tecrübe (deney) veya vahiy bildirir. Tabiat düzenli olduğu halde,
şimdiye kadar, balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir.
Ve tecrübe mahsulü (ürünü) olan Pastör nazariye (teori)sine de tamamen aykırıdır.
Tek cins içindeki aşılar şahit olamaz. Vahiy ise bize insanların maymunluğa
inişi hakkında bazı hatırlatmalarda bulunuyorsa da, aksini haber vermiyor.
Ve bize: "Siz insansınız, insan olunuz, kardeş olunuz, hep bir babanın
evladısınız." diyor. Şu halde esasında ilmî bir hakikati içeren, tekamül
ve başkalaşım teorisinin yanlış bir uygulamasını kabul etmek için bugün hiçbir
akla uygun sebep yoktur. Bütün bunlardan yakından bildiğimiz bir şey varsa,
o da ilk insanın yeryüzünün sinesinde doğmuş olmasıdır. Ve bunda bir seçim
vardır. Fakat bu seçme, tabiî değil, Allah'a aittir. Âdem Allah'ın yaratmasıdır.
(Mü'minûn) sûresine bak. "Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık."
(Mü'minûn, 23/12). Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, yeryüzüne Âdem'in
inişinden zamanımıza kadar geçen tarih, zannedildiği gibi, beş on bin senelik
bir müddetten ibaret olmaması gerekir. Bu kadar zamanda insanlığın yeryüzüne
tam yayılması, tecrübeye göre, akla uygun değildir. Endülüs'lü İbnü Hazm "Fisâl"inde
dokuz asır önce bunun dinimizce kat'i (kesin) belli bir miktarı olmadığını
ve yüzbinlerle seneye ulaşabileceğini ve bununla beraber ne ezelî, ne anî
de olmadığını çok güzel anlatmıştır. Ve şüphesiz Amerika yerlileri bile Âdem
sülalesidir. Bütün insanlarda aslî fıtrat bir fakat huy çeşitlidir. Tînet
(yaratılış) ayrıdır. Bu bakımdan insan fertleri arasındaki derece farkı, hayvanlardaki
tür farkından çok mühimdir. Bunların en geniş sınıfları da, mümin-kâfir tasnifidir.
Cenâb-ı
Hak bütün bu akla uygun ve normal incelemeleri bize bırakarak Kur'ân'ında
bunların esası olan takdirin, Allah'ın hükümlerinin tek şekil (yeknesak) üzere
cereyanını ve bundan özellikle insanlara tahsis edilen ilâhî rahmet ve nimetleri
hatırlatmış ve kendimizi, kendi derecemizi, vekalet yetkimizi, kardeşliğimizi,
Rabbimizi tanıyarak; geleceğe, ahirete, ona göre hazırlanmamızı ve insanlar
arasındaki bütün düşmanlıkların kalkmasının, ilk fıtrata dikkat etmek şartıyla
mümkün olduğunu bu kıssada genel olarak açıklamış ve Resulüne hatırlatmış
ve sonucunu manen "ey insanlar" hitabına bağlamıştır. Bundan sonra
da bilhassa bu kıssayı kitaplarında okuyup bilen Benî İsrail'e (İsrail oğullarına),
yani asr-ı saadetteki, Resulullah zamanındaki yahudilere özel hitabını aşağıda
geleceği şekilde yöneltmiştir ki, genel hitabıyle Âdem kıssasından sonra bu
hitap çeşidi ne kadar beliğdir.
Meâl-i
Şerifi
40-
Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü
tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun!
41-
Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)a iman edin,
O'nu, inkar edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin.
Ancak benden korkun.
42-
Hakk'ı batıla karıştırıp da, bile bile hakkı gizlemeyin.
43-
Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû
edin.
44-
İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitab (Tevrat)ı
okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45-
Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan
başkasına ağır gelir.
46-
Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler.
40-
Ey İsrail oğulları! İsrail, Hz. Yakub'un lakabıdır ki, "yâ"sız ;
"yâ"sız ve "hemze"siz ; "hemze"nin "yâ"ya
kalb (çevrilmes)iyle ; meftûh (üstünlü) "hemze" ile ; ve meksûr
(esreli) "hemze" ile de okunur. İbranî dilinde bunun mânâsı safvetullah
(Allah'ın seçkini) veya Abdullah (Allah'ın kulu) demek olduğu beyan ediliyor.
Şu halde bu lakabda yahudileri iman etmeye bir harekete geçirme vardır ki,
meâli şu olur: Ey Allah'ın güzide bir kuluna evlatlıkla bağlanmış olan Tevrat
ehli! o size vermiş olduğum büyük nimeti düşünün, hatırlayın, yâd edin. Çünkü
zikir kalb ile de olur, dil ile de. Bu hitap gösterir ki onlar, her şeyden
önce nimete talipdirler. Bununla beraber şükür şöyle dursun, nimetin aslını
bile unutmuşlardır. Bunları Cenab-ı Allah onlara hatırlatacaktır ve bunlardan
başlıcası "benden size bir hidayet gelirse" (Bakara, 2/38) ifadesince
kitap ve peygamberliğe işarettir ki, sonunda Muhammed (s.a.v.)'in gönderileceğini
idrakleri ve Medine'ye nebevî hicretle gelen ilâhî hidayet vardır. Vaktiyle
olduğu gibi bilhassa şimdi üzerinize gelen büyük nimeti takdir ediniz, ve
benim ahdimi (bana verdiğiniz sözü) yerine getiriniz. Ta Âdem'in yeryüzüne
inmesinden bağlandığınız ve Tevrat ile söz verip anlaşma yaptığınız bir ahdin
gereğince, siz herhangi bir zamanda göndereceğim hidayet sebebine uyacak,
iman ve itaat edecektiniz ve Musa'nın haber verdiği peygamberlerin sonuncusuna
iman edecektiniz. Benim bu ahdimi Resulüm Muhammed'e uymakla yerine getiriniz
ki ahdinizi (size verdiğim sözü) yerine getireyim. Sizi cümlesine sokayım.
artık benden ve ancak benden korkup sakınınız.
41-Anlaşmayı
bozmak ve diğerleri gibi fesatlar, ahlâksızlıklar yapmayınız, ve özellikle,
imanın esası itibariyle yanınızdaki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğim
Kur'ân'a iman ediniz ve bütün amellerinizi buna uydurunuz. Baksanıza Tevrat'taki
Âdem kıssası bunda ne güzel hatırlatılmıştır. ve bunu ilk inkâr eden siz olmayınız.
Vahiy nimetini, nübüvvet (peygamberlik) nimetini ilk anlayıp tasdik edecek
olan siz olmanız gerekir. Siz buna iman etmezseniz, bazı dünyaya ait faydalar
düşüncesiyle etmezsiniz. Fakat benim âyetlerimi, mucizelerimi az paraya satmayınız.
Birkaç para gibi kıymetsiz dünya menfaatlerine değişmeyiniz. Bu âyetlere iman
ederseniz, elinizden kaçacağını sandığınız paraların, dünya ile ilgili düşüncelerin
kat kat üstünde nimetlere erişeceğinizi bilmeniz gerekir. artık benden ve
ancak benden layıkıyle korkunuz, yalnız benim korumama giriniz, takva ehli
olunuz. Önceki âyette "rehbet", (korkmak) burada "ittikâ"
(sakınmak) ile emredilmesi, onun avam (halk) tabakasına ve seçkin zatlara
genel (umumi) ve bunun havass (seçkinler)a özel bir hitabı hedef alması dolayısıyledir.
42-
Hakkı batıl ile karıştırıp aldatmayın; doğruyu yalanla, yanlışlarla bulayıp
da bile bile hakkı gizlemeyiniz. Bu âyetin anlamı çok kapsamlıdır. İlme ve
amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan dolanlarına ve
bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hakimlerin
haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümûlü vardır. "İnsanları
aldatmayınız, sahtekârlık yapmayınız." meâlinde bir genellemeyi ifade
eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki bilhassa ilmî değeri hedef alıyor. Nice
kimseler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi
gönüllerine göre evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar,
altın diye satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çok vardı. Bunlar,
kendi yazdıkları fikirleri, te'villeri, tercemeleri, Tevrat'ın aslı ile karıştırıyorlar,
seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazan da Muhammed (s.a.v.)'e ait vasıflar
hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki, bu
konuda "Yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı elleriyle yazıp, sonra
'Bu Allah katındandır.' derler." (Bakara, 2/79), "Kelimeleri yerlerinden
değiştiriyorlar." (Nisa, 4/46, Maide, 5/13) ve diğerleri gibi başka âyetler
de vardır. Bunlar, Tevrat'ın aslını korumuyorlar, kendi yazdıkları tercemeleri:
"İşte Allah'ın kitabı" diye Tevrat yerine koyuyorlardı. Ve ilmî
meselelerde gerçeği takip etmeyerek kendi gönüllerine göre açıklamalarda bulunuyorlar,
arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar yapıyorlar, arzularına tabi oluyorlardı.
Bu şekilde hak fikri, hak inancı kalmıyor, aldatma, karıştırma, aldatıcılık
hükümran oluyordu. İşte bütün bunlara karşı İsrailoğullarının bilginlerine
genel olarak bu yasaklama hitabı söylenmiştir ki, Kur'ân'da bu konuda başka
bir âyet olmayıp da yalnız bu âyet olsaydı, Kur'ân'ın terceme ve tefsiri meselesinde
ve diğer ilmî vaziyette İslâm'ın tutumunu, ilmî vazifenin şeklini tayin etmek
için bu âyet yeterli olurdu. Kur'ân'ın tecrid (soyutlama) meselesinin ne büyük
önemi haiz olduğu, Kur'ân'ı Kur'ân, tercemesini terceme, tefsir ve te'vili
de tefsir ve te'vil olarak bellemek ve belletmek bir hak görev olduğu unutulmamalı.
"Farsça Kur'ân", "Türkçe Kur'ân" gibi sözlerden çekinmelidir.
Çünkü milyonla terceme ve te'vil yazılır, onlar yine Kur'ân'ın hakikati olmaz,
Cenab-ı Hak buyurmuştur.
43-Bundan
başka bir de namazı dosdoğru kılınız ve zekatı veriniz. hem rükû' edenlerle,
yani müslüman cemaat ile beraber rüku' ediniz, eğiliniz, rüku'lu namaz kılınız.
Bunda, hem o namazın başka değil, İslâm'ın namazı olduğuna tenbih hem de cemaatin
varlığına işaret vardır. Çünkü rüku' ile namaz İslâm dinine mahsustur ve bunun
için namazın bölümleri buna bağlı olarak rek'at diye isimlendirilmiştir ve
burada "rüku' ediniz", "namaz kılınız" mânâsını ifade
etmiştir. Şu halde yalnız rüku' (eğilmek) ibadet olmaz. Yahudi ve hıristiyanlar
namazlarında kıyamdan doğrudan doğruya secdeye giderler, rüku' etmezler. Rüku',
sırtıyle beraber boynunu öne eğmektir. Lügat bakımından secdeye kadar varabilirse
de şer'an (dinen) normali belinden bir dik açı vaziyetinde bükülmektir. Kıyamdan
secdeye kapanmakta bir itidalsizlik vardır ki, bunu rüku' tamamlar. Ve bu
şekilde müslümanın namazı, kalbin düzelme ve temizlenmesiyle beraber bir mi'racı
olduğu gibi, bedene ait hareketlerin de ta'zimi, ağırbaşlılık ve sükuneti
ifade eden her kısmını içerir. Beşer ömrünün geçişini ne güzel tasvir eder.
Ciddî olarak namaz kılmak, zekat vermek, cemaate devam etmek; hakkı gizlemekten
ve hakkı batıl ile bulamaktan men eder.
Bütün
bu emirler, bu yasaklar, İsrailoğulları'na hitab etmekle beraber, hükmü onlara
mahsus değildir. İslâm şeriatinde bunlar vardır. "Siz de bunlara iman
ve itaat ediniz." demek olduğu açıktır. Şu halde "sebebin hususu
(özel oluşu), hükmün umumu (genel oluşu)na engel olamayacağı açıktır.
44-Bundan
sonra hakkı karıştırmamakla beraber, başkalarına hakkı tebliğ edip de kendini
unutmak da caiz olmayacağını anlatmak için bir özel hitap da vârid oluyor.
Rivayet olunduğuna göre saadet asrı (Peygamberimizin asrı)nda Medine'deki
yahudi bilginlerinden bazıları, kendilerine gizlice gelip: "Muhammed
hakkında ne dersin?" diye soranlara: "Doğrudur, haktır." derler,
Resulullah'a uymalarını emrederlermiş ve fakat kendileri, emirleri altında
bulunanlardan ellerine geçmekte olan hediye ve vergilerden mahrum kalmak endişesiyle
ona uyma arzularını açıklamazlarmış. Bazıları da : "Sadaka veriniz."
diye emreder, fakat kendileri vermezlermiş. Diğer bazıları da: "Allah'a
itaat ediniz, âsî olmayınız." derler, fakat kendileri sözleriyle amel
etmezlermiş. Nihayet bu âyet münasebetiyle: "Namaz kılınız, zekat veriniz"
diyenler olurmuş fakat kendileri hiç birini yapmazlarmış. İşte bunların biri
veya her biri dolayısıyle şu âyet de nazil olmuş (inmiş)tur. acaip, siz insanlara
birr (yani bol bol iyilik) emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki daima
kitabı (yani Tevrat'ı) da okuyorsunuz. o halde akıl etmez misiniz? Yahut daha
akıllanmayacak mısınız? Fenalık emretmektense, iyilik emretmek elbette iyidir.
Fakat aklı olan başkasının iyiliğini isterken kendini unutur mu?
Birinci
olarak, emir bilmâruf (iyiliği emretmek) ve nehiy anil'münker (kötülüğü yasaklamak)den
maksat, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle istifade ettirmektir. Halbuki
başkasını irşad edip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan
mahrum etmek, eli selamete çıkarıp, kendini ateşe atmak demektir ki, amelî
akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi,
insanlara va'z ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini,
kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında
bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan
saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir, bunda da bir çeşit karıştırmak vardır.
Aklı olan ise çelişkiye düşmez.
Üçüncüsü,
söylediği sözün, verdiği nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin
olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Halbuki
verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve
herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu
evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Hasılı,
iyilik iyiliktir, elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zatında iyidir
ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır.
Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet fâsıkın (sapık) doğru
söylemek, sözünde ciddi olarak iyiyi söylemek şartıyle va'z etmesini (öğüt
vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber bu gibiler hakkında
gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif (ince) bir inzar (korkutmay)ı içeriyor
ve aptallıklarını anlatıyor. Vâizin, âmirin kendi hakkında ciddi olmasını
ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve
bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor.
Buharî ve Müslim'de bu konuda şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: Kıyamet
gününde bir adam getirilir, ateşe atılır, ateş içinde değirmen taşı gibi dönmeye
başlar. Cehennem ehli onun etrafını çevirirler: "Ey falan! Sen bize iyilikleri
emreder, fenalıkları yasaklar değil miydin?" derler. "Evet ama,
ben size emreder, kendim yapmazdım; sizi yasaklar, kendim yapardım."
der. Şu halde insan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin
verip de, kendi zakkum salkımı yutmamalıdır. İrşad (halkı aydınlatmak) için
doğru söyleyenler böyle olursa, sapıtmak için eğri söyleyenlerin hali kıyas
edilsin!.. el-Birr, "geniş hayır" mânâsına isim; "hayırda genişleme"
mânâsına masdar olur ki, esası "geniş alan" demek olan " el-Berr"
kelimesindendir. Bundan dolayı geniş iyilik, bol bol iyilik etmek demek olan
"birr" her türlü iyiliği, her türlü hayrı kapsar ve şöyle sınıflandırılmıştır:
Birr üçtür: Allah'a ibadette birr, akraba (hakkına) riayette birr, dostlarına
muamelede birr.
Görülüyor
ki, halk ve seçkinleriyle İsrailoğullarına hitap ederek verilen emirleri,
yasakları izleyerek taaccup (şaşma) ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan
ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hakimleri hedef alan bu hitab, bütün bu
emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği
ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddiliğini gösteren bir cümlei tevsîk (kuvvetlendirme
cümlesi) olmuş ve bilhassa namaz, zekat, cemaat emirlerini takip etmesi de
bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve bilhassa
bildiğiyle amil (amel edici) olmamanın İsrailoğullarının bilginlerinin şiarı
olduğunu anlatmıştır.
45-Şimdi
bu güzel hitaplara, baştan başa hak ve doğru olan bu beliğ emirlere, yasaklara,
ahlâkî davetlere, irşadlara karşı söyleyecek söz yok, hepsi güzel. Fakat bu
kadar zaruretler içinde bunları yapmak kolay mı? Bu kadar ciddiyete, bu kadar
doğruluğa dayanılabilir mi? derseniz daraldığınız zaman da ihtiyaçlarınıza
sabır ve salât (namaz) ile yardım isteyiniz.
Bunlarla
Allah'dan yardım isteyiniz.
Sabır,
acıya katlanmak, onu geçirmek için dayanmak ve karşı koymaktır ki, her ferahın,
her başarının anahtarıdır. Baştaki darlığın, sıkıntının geçmesi için Allah'ın
yardımını celbedecek sebeplerin birincisidir. Sabırsız ruhlar her zaman darlık
içindedir. Onların, dünyaya ait olaylara hiç dayanıklılıkları yoktur. Her
şey ister, her şeyden rahatsız olurlar. Genişlik zamanında eldeki nimetin
kıymetini bilmezler, gözleri daima başkasındadır. Az bir yokluk görünce tahammül
edemez, hemen mahvolurlar. Halbuki dünyada değişmeyen, tahavvül etmeyen hiçbir
şey yoktur. Bundan dolayı bir darlığa düşmüş olanlar, Allah'a kalbini bağlayarak,
bunun da Allah'ın izniyle geçeceğine iman eder ve Allah'ın yardımını, mutluluk
ve ferah gününü temiz kalp ve olgun iman içinde beklerse sonuç kurtuluş olur.
Ve hiçbir fenalığa düşmeden kurtuluş olur. Bunun için nefisleri sabra alıştırmalı,
insan sabrı alışkanlık edinebilmelidir. Bu alışkanlık, acıyı bırakmak için
değil, def etmek içindir. Ve bunun (yani sabra alışmakla nefsi süsleyebilmenin)
en iyi çaresi oruçtur. Oruç insanı, her halde, sabra alıştırır, tiryakilikleri
tedavi eder. Bundan dolayıdır ki, buradaki sabır, doğrudan doğruya, oruç ile
de tefsir olunabilir ve olunmuştur. Fakat her iki halde de burada aslî kastedilen
şey, bizzat sabır mânâsıdır, oruç bunun bir vasıtasıdır. Bununla beraber namazın
bu konuda da büyük önemi ve faydası vardır. İnsan yıkanır, temizlenir, ayıplarını,
ayıp yerlerini kapatır. Bunları yapmak için emek ve mal da sarfeder. Yüzünü
kıbleye çevirerek istikametini (yönünü) tayin eder. Kalbini iyi niyetle doldurur.
Gönül buhranlarını, şeytan vesveselerini atarak, ruhunun birlik duruluğunu
incelemeye çalışır, bütün uzuvlarıyle ve büyük bir saygı ile tekbirini alır
ve ibadete koyulur. Dünyanın acılarını, tatlılarını şöyle bir tarafa atar,
Hak Teâlâ'ya dua eder, onunla konuşur. Kur'ân'ını okur, dinler, onun huzurunda
hayatın akışını, başlangıcını, sonucunu arz eder, Kitap okur; dikilip beklemek,
eğilmek, defalarca kapanmak, yine kalkıp doğrulmak, nihayet oturup dinlenmek
ve sonunda selam ve esenliğe ermek ve o anda gaybtan şehadet (görünürlüğ)e
geçerek, şehadet getirmek gibi ruhî, bedenî büyük bir nizam ve intizam ile
bir mirac yapar. Ve hiç şüphesiz bu ulvî manzaralar içinde nefisler, zahir
(dış) ve batın (iç)larında kaybetmek üzere bulundukları intizamı yeniden temin
ederler. Sabırdaki acılıkları da unutur veya hafifletirler ve bütün bunlar
ilâhî yardımın celbine aracı olur. Darlıktan patlayacak dereceye gelen o fena
nefisler kuvvetlerini, itimatlarını arttırırlar, sıkıntı zamanlarının kolaylıkla
geçmesi için imkan bulurlar ve fazla olarak ayrıca bir saadet zevki, bir bahtiyarlık
duyarlar, bir ruh kazanırlar ve bu sayede yalan dolan, karıştırma, hakkı gizleme,
aldatma, aldanmak, düşmanlık, tecavüz gibi zilletlerden, düşüklüklerden kendilerini
kurtarırlar ve o yüzden gelecek çirkin menfaatlere tenezzül etmeksizin sonunda
ilâhî yardımın büyük tecellilerine ererler. Çünkü bütün dünyadaki beşerî ızdırabın
esası, genel ahlâkın düşmesinde ve hak yerine batılın itibar kazanmasındadır.
Allah'ın öfkesini celbeden de budur. Yoksa Allah'ın rahmeti âleme şamildir.
Evet ama, bu sabır, bu namaz, böyle yardım dileme kolay mı? şüphesiz bu da
kolay değil, ağır ve büyük bir iştir ama ancak hâşiîn (layıkıyle korkanlar)e
değil, başını öne alıp düşünen saygılı kimselere ağır gelmez, hatta zevk verir,
meleke (alışkanlık) olur.
46-
o saygılı kimseler ki şunları, şu demleri gözetirler, her halde kendilerinin
bir gün olup Rabb'lerine kavuşacaklarını, Rabb'lerinin lika (karşılama)sına
ereceklerini, ve her halde dönüp ona varacaklarını, amellerinin mükafatını
alacaklarını sayarlar. İşte bunların her halde olacağını bir galip ve kuvvetli
zan ile olsun bilenlere, sabır ve namaz ile yardım dilemek ağır gelmez. Bunlara
ağır gelmezse, hiç şüphesiz yakîn sahibi olan iman ehline hiç ağır gelmez.
"Zann"ın bazan ilm-i yakîn (kat'i ilim) mânâ-sına geldiği vardır.
Burada bir hayli tefsir âlimleri bu mânâ ile te'vil etmişler ve bunda zan
ile iman olamayacağı esasını ve "hâşiîn"in, mü'minînden ehas (daha
hususi, özel) olması düşüncesini gözetmişlerdir. Halbuki zannı, yakîn ile
te'vil etmektense, hâşiîni lügat mânâsından almak âyetin siyakı (gelişi)na
daha uygundur. Huşû "boyun eğmek", iman ve îkân (sağlam bilgi) ile
ilgili olabileceği gibi, galip zanla da olabilir. Zira galib zan, amelin vacip
olduğunu ifade eder. Yarın gelmesi galib zan ile zannolunan bir hayır veya
şerre karşı akıllı insan kayıtsız davranamaz. Şu halde sabır ve namaz, galib
zan ile hareket edildiği takdirde bile, insana ağır gelemiyeceği açıklanınca,
bunun yakîn ve iman ile hareket edildiği takdirde hiç ağır gelmiyeceği ve
hatta katıksız zevk olacağı öncelikle anlaşılır bu da âyetin sevkinin İsrailoğulları'na
hitap olması itibariyle daha özgün ve daha faydalı olur. Burada diğer bir
mânâ daha muhtemeldir ki onu da meâlde gösterdik.
Şimdi
bir taraftan İsrailoğulları'nı nimeti yadetmekle İslâm'a davet eden bu hitabı
kuvvetlendirmek ve te'yit etmek, diğer taraftan da geçmişte nail oldukları
nimetleri hatırlatmak ve onlardan mahrum oluşlarının sebeplerini anarak İslâm
dinini kabul ettikleri takdirde o geçmişten daha şanlı bir geleceğe nail olabileceklerini
ve aksi halde dehşetli bir korkutmaya maruz bulunduklarını ve bunların karşısında,
düşük menfaatler arkasında dolaşmanın çok vahim (korkunç) olduğunu anlatmak
için şöyle bir nida (çağrı), bir hitap daha yöneltiliyor ki, bu, bir taraftan
kısaca bir özet, diğer taraftan bir tafsîl (etraflıca anlatma) başlangıcıdır:
Meâl-i
Şerifi
47-
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı
hatırlayın.
48-
Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden
şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım
da yapılmaz.
47-
Ey İsrailoğulları, benim size verdiğim nimetlerimi hatırlayın ve özellikle
şunu hatırlayın ki, ben sizi geçmişte (yani Musâ ve onun değişmeyen evlatları
zamanında) bütün âlemlere üstün kılmıştım. Hepsinin üstüne çıkarmıştım, siz
o zaman âlemin en yüksek milleti olmuştunuz. Hani onları ne yaptınız? Onları
nasıl ele geçirmiştiniz ve niçin elden çıkardınız biliyor musunuz? Haydi düşünün,
ne idiniz, ne oldunuz düşünün!..
48-
Hem ilerde öyle bir günün hesap ve azabından sakının, korunun ki, o gün kimse,
kimsenin adına bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul olunmaz, kimseden
fidye de alınmaz, bunlara hiçbir taraftan bir meded de yapılmaz. Hasılı kimse
kimsenin başına gelecek azabı hiçbir şekilde defedemez. Ne zorla def edebilir,
ne kolaylıkla. Zorla def edemez, çünkü yardım yok. Kolaylıkla da def edemez,
çünkü ya bedava olacak, ya karşılıklı. Bedava olacak olan bir şefaattir, o
kabul edilmez. Karşılığı da ya verileceği ayniyle vermektir, halbuki ödemek
yok veya başkasıyla vermektir, halbuki fidye yok. İşte böyle bir kıyamet günü
vardır. O gelmeden bundan sakınmalı, bundan korunmalıdır. Demek ki bundan
korunmak mümkündür. Fakat geldikten sonra ahirette değil, o gelmeden önce
dünyadayken korunmak mümkündür. Çünkü: "Melekleri gördükleri gün, işte
o gün suçlulara müjde yoktur." (Furkan, 25/22) melekler görünüp olaylar
başlayınca, o gün günahkârlar için bir müjdeye imkan kalmaz. Mu'tezile (mezhebinde
olanlar) bu âyete dayanarak, ahirette buyük günah işlemiş olanlara şefaat
edilmeyi reddetmişlerdir. Fakat burada şefaatin kabul olunmaması özellikle
kâfirler hakkındadır. Ve hitap küfürde ısrar edenlere mahsustur. Zira İsrailoğulları
kendilerinin babaları ve dedeleri olan peygamberlerin her halde kendilerine
şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Bu âyet, bunu reddediyor. Yoksa diğer âyetler
gelecektir ve hadisler de vardır ki, Allah'ın izniyle yine şefaat olur. Yasaklanmış
olan şefaat herkesin kendiliğinden ve Allah'ın iznine bağlanmadan yapılacağı
düşünülen şefaatlerdir. Şu halde kendiliklerinden şefaat edebilirler zanniyle
peygamberlere ve velilere tapılmamalı, ancak Allah'a ibadet etmelidir ki,
o istediğine her istediği zaman şefaat ettirir. Ve bununla beraber kıyametin
başlangıcı öyle korkunçtur ki, o sırada şefaat da bahis konusu değildir. Herkes
kazancıyla kalabilecektir ve bu âyet o zamanı anlatmaktadır.
Bu
özetleme ve korkutma (veya sakındırma)dan sonra, o nimetler ve bunlara karşı
İsrailoğulları'nın durumları gelecek şekilde açıklanıyor.
Birincisi:
Meâl-i
Şerifi
49-
(Hem hatırlayın ki bir zaman) sizi Firavun ailesinden de kurtardık, (onlar)
size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı
sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
49-(Âyetin
başındaki vav ), "nimeti hatırlayın" ifadesine mâtûf (bağlı)dur.
Şu halde (ibarenin takdiri): "hatırlayın ki, sizi kurtarmıştık"
demek olur. Burada "nimetimi hatırlayın ki, sizi kurtarmıştık" takdirini
tercih edenler varsa da gelecekteki hatırlatmalar nimete ve ona karşı vaki
olan durumları da kapsadığından, hatırlatmayı ıtlakı (genelliği) üzere bırakmak
daha belağatlı olacaktır. Bu gibi hatırlatma ve ihtar yerlerinde biz "hani"
deriz. "Hani" kelimesi gerçi esasen "nerede" mânâsına
yerini sormak içindir. Bununla beraber, "hani o günler" gibi hasret
çekme ve "hani hatırlarsın ya!" gibi mücerred (soyut) hatırlatma
için de kullanılır ki, öncekinin gereğidir. Ve bu makamda kullanma meâl olarak
uygun olabilir.
Ve
hem o zamanı hatırlayın ki, hani sizi Firavun ailesinden tamamen kurtarmıştık.
Çünkü o zaman kurtarılan yalnız dedeleriniz değil, onların dolayısıyle sizdiniz,
bütün İsrailoğulları idi. Siz İsrailoğulları onların elinde ne halde idiniz?
O Firavun ailesi size azabın kötüsünü peyliyor, canınıza kıyıyorlardı.
"Sevm
= , mal peylemek, zulüm yüklemek, derde sokmak salmak, bir sîmâ vermek (yani
dağlamak) mânâlarına gelir ki, her biriyle tefsir edilmiştir. Her halde bir
suikast mânâsını ifade eder. Hikaye ediliyor ki, bunlar sınıf sınıf esir,
amele gibi ayrılmış ağır yapı yapmakta, yıkmakta, dağlardan kayalar yontup
taşlar taşımakta, kerpiç, kiremit pişirmekte, marangozluk, demircilik ve daha
bunlar gibi ağır hizmetlerde çalıştırılır, zayıflarına da vergiler konulurmuş.
Fakat bir çok tefsir âlimine göre buradaki kötü azab kendisinden sonra atf
bulunmadığından şu cümlelerle açıklanmış olandır: oğullarınızı boğazlıyorlardı
da kızlarınızı ve kadınlarınızı güya sağ bırakıyorlardı. Elbette bu bırakış
da hayır için olmuyordu. O kızlar bu elemler (acılar) içinde büyüseler bile,
oğlanlar kalmayınca, hepsi başkalarının elinde kalacak, neticede bütün nesil
yok olacaktı. Diğer bir mânâ ile: Kadınların rahimler (döl yataklar)ini yokluyorlar,
çocuk alıyorlardı. Üçüncü bir mânâ ile: Kadınlarınıza haya edilecek (utanılacak)
şeyler yapıyorlardı. Birincisinde "istihya", "hayat" kelimesinden;
ikinci ile üçüncüde "haya"dan gelmiştir. ve bu sırada Rabbiniz tarafından
size büyük bir imtihan vardı. Azab ile imtihan, kurtuluş sebeplerini hazırlamak
için imtihan; necat (kurtuluş) ile deneme de kendi başına bir devlet ve millet
oluşturarak, yeryüzündeki diğer devletlere üstün bir şekilde güzel amel ve
ahlâk ile yaşama imtihanıdır.
"Belâ
= aslında tecrübe ve imtihan demektir. Fakat bu deneme, bazan hayır ve bazan
şer ile olur. Ve çoğunlukla başlangıç şer ve sıkıntı mânâsını içine alır.
Burada iki yön de vardır. Azab, bir bela ile imtihan; kurtuluş da bir hayır
ile imtihandır.
Malumdur
ki Fir'avn, Mısır'da Amalika hükümdarının lakabıdır. Çoğuluna "ferâine"
denilir. Nasıl ki Rum krallarının bazısına Kayser, bazısına Herakl (kral);
Habeş krallarına Necaşî; Yemen meliklerine Tübba; İran hükümdarlarına Kisrâ;
Türkler'inkine Hâkân deniliyordu. Buradaki Firavun'ın ismi hakkında da çeşitli
rivayetler vardır:
1-
Velid b. Mus'ab (İbn İshak ve diğerleri)
2-
Fantus (Mukâtil).
3-
Mus'ab b. Reyyân.
4-
Mugîs (bazı tefsir bilginleri).
5-
Kabus (Ebu Hayyân), "Tarih-i Kâmil" de Kabus b. Mus'ab b. Muaviye
diye göstermiş ve yerine kardeşi Velid'in geçtiğini de nakletmiştir. Bu isimler
hep Arapça olduklarına göre, o zaman Mısır halen Araplar'ın elindeymiş demek
olur. Ancak Fantus ismi diğerlerine benzemiyor ve böyle olması bazı genel
tarih kitaplarına uygun düşüyor.
"Âl
= " kelimesi "Ehl = "den alınmış ise de aralarında fark vardır.
"Âl", başlıca şan ve şöhret sahiplerine söylenir. Âl-i Firavun,
Firavun'un dininin ehli, kavmi ve bilhassa tâbileri ve köleleri. "Firavun'dan
kurtarmıştık" denilmeyip de "Firavun ailesinden" buyurulmasında
önemli bir nükte anlaşılıyor ki, bununla yapılan zulümlerin temsilcisi Firavun'sa
da, bunda asıl sorumluluğun ondan daha çok ona uyanlara ait olduğu ifade edilmiştir.
Çünkü Firavun yaptıklarını bunların eli ve bunların hizmeti ile yapmıştır.
Deniliyor
ki bu şekilde İsrailoğulları'ndan öldürülen çocukların toplamı dokuzyüz doksan
bine ulaşmıştı. Buna sebep de bunlardan doğacak bir çocuğun Firavun'un hükümetini
yok edeceği hakkında kâhinlerin verdiği bir haber veya Firavun'un gördüğü
bir rüya olduğu öteden beri nakledilir. Ne ibrettir ki, bu zulümler bir fayda
vermemiş ve sonunda o çocuk doğmuş, Firavun'un kendisine beslettirilmiş, Hz.
Musa olmuş ve yine Allah'ın takdiri yerini bulmuştur. Acaba buna gücü yeten
Cenab-ı Allah'ın o kadar masum (günahsız)un kesilmesine izin vermekte hikmeti
ne idi? Buna Ebu's-Suûd, tefsirinde işaret ediyor. Fakat daha önce Muhyiddîn
Arabî hazretleri "Füsûs"unda meâlen şöyle izah etmiştir: "Bu
çocuklar hep Hz. Musa'ya hayatında imdat olmak ve onun ruhaniyetini takviye
(kuvvetlendirmek) için öldürülmüşlerdir. Çünkü bunların her biri Musa diye,
Musa hesabına, hasılı Musa için öldürülüyorlardı. Çünkü Firavun ve Firavun
ailesi Musa'yı henüz bilmiyorlarsa da Hak Teâlâ biliyordu. Elbette bunların
her birinin alınan hayatı Musa'ya ait olacaktı, zira gaye o idi. Bu çocukların
hayatı ise hep fıtrat üzere bulunan temiz birer hayat idi. Nefse ait maksatlarla
kirlenmemiş. -Âdem kıssasında açıklandığı üzere meleklerin secdesi devrindeki-
fıtrat ve aslî yaratılış üzere bulunuyorlardı. Hz. Musa, Musa diye öldürülen
bütün bu çocukların hayatları toplamı olacak ve Musa'nın hayatı bunların toplamına
denk olacaktı. Her birinin ruhundaki yetenek ve kuvvet Musa'nın olacak, Musa'da
tecelli edecekti. Demek ki bütün bunlar sağ olsalar ve öyle tertemiz büyüseler,
toplamlarından nasıl ve ne kadar bir ruhî kuvvet hasıl olacaksa Musa'nın ruhunun
kuvveti ona denk olacaktı. Firavun'un başındaki orduya karşı, Musa, başlı
başına böyle bir ordu idi. Bütün o kesilen çocukların ruhları, Musa'nın ruhunun
emri altında idi. İşte Allah Teâlâ onlardaki güçleri ve kuvveti toplamış,
Hz. Musa'ya vermişti ve vermek için bunu yapmıştı. Bu da Hz. Musa'ya verilmiş
bir ilâhî özelliktir ki, ondan önce peygamberlerden hiç birine nasip olmamıştı..."
İmam
Râzî hazretleri der ki: "İnsanın başka bir el altında ve üzerinde istediği
şekilde kullanılabilecek bir halde bulunması, özellikle bu hal içinde bir
de ağır, zor, pis işlerde kullanılması azab şekillerinin en şiddetlilerinden
olduğunda şüphe yoktur. Hatta buna maruz kalanlar çoğunlukla ölümü temenni
ederler. İşte Cenab-ı Allah'ın burada açıkladığı birinci nimet bu kötü azabtan
kurtulma nimetidir."
Demek
oluyor ki, bu âyette önce hürriyet ve istiklal nimeti anılmış ve esirlik mahkumluğunun
feciliği hatırlatılmıştır.
İkincisi:
Meâl-i
Şerifi
50-
Hani bir zamanlar sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık da Firavun'un adamlarını
suda boğduk, siz de bakıp duruyordunuz.
50-
ve hani sizinle -bölük bölük- denizi yarmıştık da sizi toptan kurtarmıştık.
ve başınıza bela kesilmiş olan Firavun ile adamlarını suda boğmuştuk. siz
de bakıp duruyordunuz. Gözlerinizin önünde olan bu olay, sizin için ne büyük
nimet idi. Bu deniz Mısır'ın civarındaki denizlerden birisi ki, adına "İsaf"
denilirmiş ve bugün ona "Bahr-i Kulzüm" adı veriliyor. Bizim "Şap
Denizi" dediğimizin aslı "İsaf" denizi imiş. Bugün 'Kızıldeniz"
adıyla anılmaktadır. "Kulzüm" şimdiki Süveyş'in yerinde kurulu bir
şehir imiş. Kulzüm esasen yutmak anlamına gelmektedir. Ona "Kulzüm Denizi"
denilmesi, bu şehirden ve Firavun'un adamlarıyla birlikte orada suda yutulmuş
olmasından dolayıdır. Kâmus Şerhi'nde böyle naklediliyor. Bu âyette Firavun'un
boğulması açıkça beyan edilmemiş ve yukarıda geçtiği şekilde asıl Firavun
ehlinin cezası gösterilmiş ve Firavun da bunların içine dahil edilmiş. İleride
bu boğulmayı daha ziyade açıklayan âyetler gelecektir. "Sizinle yarmıştık"
demek, yaran bizdik, siz de buna bir sebep, bir vasıta olmuştunuz demektir.
"Sizin için" diye de tefsir edilmiştir. Şuna dikkat edilmek gerekir
ki, Kur'ân-ı Azîmüşşan, bu gibi olayların olduğu tarihleri değil, asıl taşıdıkları
fevkalâde ibret noktalarını ve yüce yaratıcının kudretiyle ilgili yanlarını
anlatmak ve hatırlatmak istiyor.
Üçüncüsü:
Meâl-i
Şerifi
51-
Hani bir zamanlar Musa'ya kırk gecelik vaad verdik de sonra siz onun arkasından
buzağıyı put edindiniz ve o halinizle zalimler idiniz.
52-
Sonra yine de sizi affettik, artık şükretmeniz gerekiyordu.
51-
Ve hani biz Musa ile kırk geceye vaadleşmiştik. Ona kırk gece Tur'da kalıp
münâcât ve vahiy için bir vakit tayin etmiştik. O da buna icabet edip Rabbinin
mîkatına (tayin ettiği yere) çıkmıştı. Ebu Amr, Ca'fer ve Yakub () kırâetlerinde
elifsiz olarak okunur. Bu takdirde, "Hani biz Musa'ya tam kırk geceyi
va'detmiştik de sonra siz onun arkasından buzağıya tapmaya başlamıştınız:
Samirî'nin yaptığı altın buzağı heykeline tapmıştınız. Halbuki, siz o halinizle
zulmediyordunuz.
52-
Sonra bütün bunların arkasından sizi affettik, o günahları sizden sildik.
"Afiv" kelimesi esasen mahvetmek, silip yoketmek anlamına gelir.
Bu anlamdan edatı ile kullanıldığında günahı mahvetmek mâ-nâsına gelir. Birinci
anlamda , ikincide deniliyor. ki bu sebeple olsun şükretmelisiniz: O zulmünüzle
beraber affın ne büyük nimet olduğunu anlayıp düşünmeniz ve bunun şükrünü
eda etmeniz gerekir. Hz.
Musa'nın
nesebi; Musa b. İmrân b. Yashir b. Kahis b. Levi b. Yakub b. İshak b. İbrahim
diye nakledilmektedir. Levi soyundan olduğu meşhur olmakla beraber İmrân ile
Levi arasında daha fazla kişi bulunması ve silsilede zikrolunan isimlerin
bu soyun meşhurları olması kuvvetle muhtemeldir. Zira Hz. Yusuf'un Mısır'a
girmesi ile Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkışı arasında dörtyüz sene geçmiş olduğu
naklediliyor. Doğrusunu Allah bilir.
KIRK
GECE: Hz. Musa'nın denizi geçtikten sonra Allah tarafından vaad olunan kitap
için bir mîkat olmak üzere tayin edilen ve Zilkâ'de ayının başından Zilhicce'nin
onuna kadar gündüzüyle birlikte devam eden bir ay on günlük müddettir ki,
Hz. Musa bu süreyi Tur'da oruçlu olarak geçirmiş ve nihayet münâcât ile bizzat
ilâhî kelama mazhar olmuş ve Tevrat levhaları kendisine inzal buyurulmuştu.
Bununla ilgili olarak diğer sûrelerde daha birçok âyetler gelecektir. Aylar
geceden başladığı için gün ile sayılmayıp gece ile sayılmış ve "kırk
gece" denilmiştir. Bunda bir incelik daha vardır; ilâhî tecelliler fecir
gibi daima geceleri takip eder. Kara günler de geceden sayılır. İsmail Hakkı
(Bursevî) Hazretleri der ki; tarikat ehli kırk günlük sülûkü bu âyetlerden
almıştır. Dilimizdeki "çile" tabirinin de aslı yine budur. Farsça
kırk mânâsına "çil, çihil" kelimesinden gelir ve "kırk"
demektir. İşte Hz. Musa İsrailoğulları'nı denizden geçirdikten sonra Tur'da
ilâhî emre uygun olarak çile çıkarırken onlar buzağıya tapmaya başlamışlardı
ki, ne kadar haksız ve nankörce bir tutumdur. Bununla beraber yine ilâhî affa
uğradılar ki, burada işte özellikle bu af nimeti onlara hatırlatılıyor. Bu
affın nasıl gerçekleştiği hemen aşağıda ayrı bir nimet olarak beyan edilecektir.
Dördüncüsü:
Meâl-i
Şerifi
53-
Ve hani bir zamanlar Musa'ya o kitabı ve furkanı verdik, gerekirdi ki, doğru
yolda gidesiniz.
53-Musa'ya
verilen kitabın Tevrat olduğunda ihtilaf yoktur. Fakat bu furkanın, Kur'ân'ın
olduğu gibi, Tevrat'ın da bir sıfatı olması veya Tevrat'taki şer'î hükümler
veya Tevrat'tan ayrıca "yed-i beyza" ve "asâ" gibi mucizeler
yahut bir zafer ve ferah olması da ihtimal dahilindedir. Zira "furkan"
aslında iki şey arasını kesin olarak ayırmak demektir. Hak ile batılı, küfür
ile imanı, helal ile haramı birbirinden kesip ayıran her şeye furkan denilir.
İşte bu mânâ iledir ki, Kur'ân'ın özel lakabı olmuştur. Tevrat dahi esasen
hak ile batılı ayıran ilâhî bir furkandır. Burada atıf dolayısıyla furkanın
Hz. Musa'ya kitap ile birlikte verilmiş olan başka kudret ve hakimiyet olması
bizce daha münasip görünüyor. Tur'dan kitap ile dönüp gelmesinde de bunun,
hususî bir tecellisi olmuştur ki, gelecek âyet kısmen bunun açıklaması demektir.
Şu halde dördüncü nimet Hz. Musa'nın Tur'dan kitap ile gelmesidir.
Beşincisi:
Meâl-i
Şerifi
54-
Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put
edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün
de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Teâlânız katında sizin için
hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm'dir.
54-Burada
bir taraftan yukarıdaki af nimeti açıklanmış olmakla beraber, bir taraftan
da bu açıklama içinde furkanın tatbikiyle buzağı fesadının gideriliş şekli,
tevbe ile tevbeye vesile olan ibretli ve incelikli nimetler hatırlatılmıştır.
Ve
hani Musa kavmine, ey kavmim demişti, siz buzağıya tapmanızla kesinlikle kendinize
yazık ettiniz, öyleyse Bârî Teâlâ'nıza, yüce hâlikınız (yaratıcınız), pâk
yaratıcınıza tevbe ediniz de hemen kendinizi katlediniz, nefislerinizi öldürünüz.
Böyle yapmanız yani tevbe ile öldürme işini yerine getirmeniz, Bârî Teâlâ'nız
katında sizin için hayırlıdır. Böyle demiş ve bunun üzerine Bârî Teâlâ tevbenizi
kabul etmiş idi. Şüphesiz o, öyle Tevvâb (tevbeleri kabul edici), öyle Rahim
(merhametli) dir.
Burada
"Musa size demişti" denilmeyip de "kavmine demişti" buyurulması,
yine bunun gibi yukarıdan beri nimetlerde hep "Biz, Biz" diye bizzat
ilahî tasarruflar şeklinde tek tek sayılıp gelirken, görüldüğü gibi Hz. Musa'nın
tebliğ ve tasarrufuna geçilmesi, Tevrat'ın nüzûlünden sonra onun Allah tarafından
başkaca bir kuvvet iktisap etmiş olduğuna ve artık İsrailoğulları üzerinde
hükümleri icraya başlamış bulunduğuna işaret etmektedir ki, bunda önce hükümet
nimeti olarak furkanın tatbikatı hatırlatılıyor. Fakat bu nimet doğrudan doğruya
değil, Hz. Musa dolayısıyla vekaleten açıklanmış ve ancak neticesi ve semeresi
olan tevbe ve hallerinin ıslahı, daha yukarıda geçen nimetler gibi fakat üçüncü
şahıs (gaib) sîgasıyla yine bizzat Bârî Teâlâ'ya bağlı olarak beyan olunmuştur.
Bu beyanın üslubundaki inceliklerin tek tek açıklanması başlıbaşına bir kitap
olur. Fakat görülüyor ki, bu beyanın esas hedefi, hükümet nimetinin başta
değil, ancak neticedeki düzelme dolayısıyla bir ilâhî nimet olduğunu hatırlatmaktır.
Tevbe ve öldürme emrinin sorumluluğu Hz. Musa'ya ait bir vekillik tasarrufu,
neticede meydana gelen düzelme de bizzat ilâhî bir ihsan olmuş oluyor. Ve
furkan o zaman meydana gelmiş oluyor. Kavim ünvanı altında "Siz nefislerinize
zulmettiniz." deniliyor.. Bu da gösteriyor ki, nefse zulmetmek, ferdî
nefisten ve kavmî nefisten daha umumî bir ifadedir. Şirkin zararı millete,
milletin zararı da fertlere racîdir. Ve buzağıya tapma meselesi, Musa'nın
kavmi içinde büyük bir bozulmaya ve karışıklığa sebep olmuş ve bu belanın
temizlenmesi birtakım nefislerin ölmesini ve can kaybını gerektirmiştir. "nefislerinizi
öldürün" ifadesi mefhum olarak üç mânâya gelebilir. Birincisi hakikat
anlamı ki, herkesin kendi kendini öldürmesidir, yani intihar etmesidir. Lakin
böyle olsa idi muhatap olarak kavim kalmaz veya ancak asîler kalırdı. Şu halde
kastedilen mânâ bu değildir. İkincisi, işin geleneksel gerçeğidir ki, esasen
kardeş olan bir kavmin fertleri, haydi bakalım şimdi birbirinizi öldürünüz,
demektir. Çoğunlukla tefsirciler bu mânâyı gözetmişlerdir. Tur'a giden Hz.
Musa'nın arkasından Sâmirî, altından bir buzağı heykeli yapmış, onu bağırtmış
ve Apis öküzüne tapan Mısırlılar ve diğer puta tapıcılar gibi, İsrailoğulları'nın
bir kısmını, "İşte Musa bunu aramaya gitti." diyerek ona taptırmış
ve çok yakın bir zamanda bizzat şahit oldukları nimetlere karşı nankörlük
yapıp bir bozgun ve karışıklık çıkarmış, kavmin diğer bir kısmı Hz. Harun
ile beraber bu gidişi önleyememiş ve Hz. Musa'nın dönmesini beklemişlerdir.
O zamana kadar da bu karışıklık gittikçe yayılmış, Hz. Musa Tur'dan dönünce
Furkan'ın hükmü ile hepsine birden "kendinize yazık ettiniz" diye
hitap etmiş, hem buzağıya tapanlara, hem de ses çıkarmayıp bekleyenlere, bu
günahlarından dolayı hemen tevbe etmelerini ve tevbe edenlerin, etmeyenleri
derhal öldürmelerini emretmiş ve bu iç savaş Allah'ın izniyle zaferle sonuçlanmış.
Bunun üzerine İsrailoğulları da hallerini ıslah edip uslanmışlar. İşte burada
bu olay hatırlatılmıştır. Hikaye olunduğuna göre bu olayda ölenlerin sayısı
yetmiş bine ulaşmıştır. Buna buyurulmayıp da buyurulması, hadisenin dahilî
ve acıklı olduğuna ve nefse zulmetmenin mânâsına işarettir. Üçüncüsü ise sırf
mecazî olmasıdır ki, nefsinizi öldürünüz, yani günahınıza nedâmetle gam ve
kederden canınızı çıkarın yahut şehvetlerden nefsinizi men etmekle riyazet
(perhiz) ediniz. Size bu kötülükleri yaptıran, sizi şirke saptıran hep nefsanî
isteklerdir. Tevbe de bunların kırılması ile faydalı olur ve ancak o zaman
kabul edilir demektir. Bu te'vil de gözetilmiştir. Bu da güzeldir, fakat bir
işarî mânâdır.
Bârî,
yaratırken ayıpsız ve noksansız yaratan demektir, ki, "hâlîk"dan
daha özeldir ve bunda ilk yaratılışı hatırlatma vardır.
Altıncısı:
Meâl-i
Şerifi
55-
Hani bir zamanlar "Ey Musa biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle
asla inanmayacağız." demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı
ve siz de bakakalmıştınız.
56-
Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik.
55-
Ve hani hatırlarsınız ya, siz "Ey Musa, biz Allah'ı aşikâre, açıktan
açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız." demiştiniz de bunun üzerine
sizi yıldırım çarpmış, bir başka deyişle dehşetli bir darbeye tutulmuş, yıkılmıştınız.
Ve kımıldanmaya dermanınız kalmamış, sadece bakıp duruyordunuz. Demek ki,
ölmemişlerdi, fakat ölüm haline gelmişlerdi. Tefsircilerden birçoğu bunu,
bakıp dururken yıldırım çarpmıştı, ölmüş idiniz, mânâsına anlamışlardır. Halbuki
"siz de bakıp duruyordunuz" cümlesi atıf veya hâl cümlesi olarak
bilhassa böyle bir zanna meydan vermemek içindir. "Ahz", bakmaya
ârız olan bir hal değil, "nazar" (bakmak) ahze mukarin (yakın) olan
bir hâl olarak gösteriliyor veya atfediliyor. Nitekim bu yıldırım çarpmasının
ayrıntılı olarak açıklandığı "Musa, kavminden yetmiş kişi seçti."
(A'râf, 7/155) âyetinde "onları titreme yakalayınca" buyurulmuştur.
Tahkik ehlinin dirayet yoluyla yaptıkları araştırmanın gerçek sonucu bu olduğu
gibi, Vehb hazretlerinden rivayet edildiğine göre de bunlar ölmemişler, belki
o korkunç hali gördükleri zaman kendilerini öyle bir titreme, bir zangırtı
almış ki, hemen hemen mafsalları kopuyor, belleri kırılıyormuş. Mahvolmak
durumuna gelmişler. O zaman Hz. Musa ağlamış, Rabbine dua edip yalvarmış,
Cenab-ı Allah da bir açıklık ihsan eylemiş, ondan sonra kendilerine gelebilmişler,
akılları da başlarına gelmiştir.
56-
Nitekim şöyle buyuruluyor: bir müddet sonra sizi ölümünüzün ardından yeniden
dirilttik, adeta b'asü ba'del mevt (öldükten sonra dirilmey)e mazhar ettik.
Önceki yıldırım çarpması bir ölüm ise, bu da hakikaten yeniden dirilmek demek
olacaktır. belki buna şükredersiniz.
Bu
olayın, zikr olunan öldürme olayından sonra mı veya ondan önce ve hemen öldürme
emrini müteakip mi meydana geldiği hakkında iki görüş zikr ediliyor. Her ne
olursa olsun, âyetten şu anlaşılıyor ki, bu yıldırım çarpması, bir kavmin
yok olması mesabesinde bir musibet ve ondan kurtuluş da o kavmin tekrar hayatı,
öldükten sonra yeniden dirilmesi anlamında büyük bir nimet imiş, bu belanın
sebebi de açıktan açığa görmeyince Allah'a iman etmemek ve Hz. Musa'ya inanmamak
iddiası olmuştur. Onları o durumdan kurtarmak ise sırf Allah'ın yardımı olarak
ayrıca zikredilmiştir. Bunu yapanlar, elbette İsrailoğulları'nın hepsi değildi.
Bu iddia üzerine mîkatta yıldırıma yakalananlar seçilen yetmiş kişi idi. Böyle
olduğu halde âyette gerek iddia, gerek musibet, gerekse kurtuluş nimeti hatta
Kur'ân'a muhatap olanlar dahi buna dahil olarak bütün bir kavme nisbet olunuyor.
Şüphe yok ki bunun hikmeti, bütün bir millet arasında müşterek sorumluluk
meselesi, hatta Âdemoğulları arasındaki hilafetin gereğidir. Kimse kimsenin
günahından sorumlu değil iken bunun böyle olması gösteriyor ki, ilahî hukuk
olan umumî vazifeler konusunda, farz-ı kifaye maddelerinde fert bahis konusu
değil, yalnızca cemaat, bizzat ümmet bahis konusudur. Bunun iyisinde, kötüsünde
herkes müşterektir. Sonrakiler öncekilerin ve herkes birbirinin vekilidir.
Bu
kadar gerçekleşmiş nimetlerden sonra "Allah'ı görmeden sana inanmayız."
diye Hz. Musa'ya isyan etmek ne büyük bir küfür ve nankörlüktür. Bu âyet marifetullah
(Allah'ı bilme) meselelerinin en mühimlerinden birini ve sonra insanların
alçalış ve yükselişleri ile ilgili ruh hallerinden en dikkat çekici olanını
bir cümlede hatırlatıvermiştir. Gerçekten de insanlar terakki edecekleri zaman
görüşleri ve kalpleri yükselir, idrakleri yalnızca gözleri önünde duran görüntülere
bağlanıp kalmaz akıllarıyla görünebilenin ötesine geçerler, gaybın hakikatına
iman ederler, görülmedik ve işitilmedik saadetlere ererler. Bunun aksine alçalacakları
ve çöküntüye uğrayacakları zaman da akılları kalmaz, kalbleri körlenir, gözleri
görülebilene saplanıp kalır, gözlerine batmayan şeye inanmazlar, inanmak için
mutlaka görmek isterler, fenalıktan sakınmazlar, gelecek felakete de bilfiil
başlarına gelmedikçe inanmazlar. Halbuki felaket gelince hükmünü icra eder.
Derecesine göre ya ezer, ya imha eder. Böyle, maddeden başka bir şey tanımayan,
gözlerine batmayan şeye inanmayanlar, inanmak istemeyenler sopasız yürüyemeyen
körlere benzerler, tapacakları mabutlarını da elleriyle tutmak, yoklamak isterler.
Bunların gözünde maneviyat, mâkulat, mücerredat yani maddî olmayan her türlü
soyut değerler, evham cinsinden sayılır. Tapmak için, cisim cinsinden şeylerden
putlar ararlar bulamazlarsa yaparlar ve ona taparlar, ondan imdat umarlar;
çünkü insanlarda ibadet ihtiyacı doğuştan, yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır.
Bundan kurtulamazlar. Fakat hakiki mabudu göremeyince, kalplerinden, akıllarından
kuvvet alamayınca, gözlerinin tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet
dilenirler, hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında bir buzağı ararlar. İsrailoğulları'nın
bir kısmı da gerek Mısır ve civarındaki görgüleri, gerek henüz yükselememeleri
veya herhangi bir sebeple tekrar çöküntüye uğramış olmaları dolayısıyla Hz.
Musa'ya "Allah'ı açıktan açığa görmeyince sana inanmayız." diye
diretmişler, akılsızlıklarından kendilerini Musa ile bir tutup, "Sen
konuştum, kitap getirdim, diyorsun ya! Haydi bize de göster!" diye isyana
cür'et etmişler ve bununla Allah'ı bir cisim gibi, karşılarında bütünüyle
görmek istemişler ki, bu imkansız ve muhal idi. Bütün gördükleri nimetler
ve o harikalar, akıl yürütmelerine kafi gelmemiş, böyle nankörce bir tutumla,
olmayacak hayallere saplanıp kalmışlar. Bundan dolayı başlarına yıldırım musibeti
bir harika olarak gelmiş ve bu musibetten de yine bir harika olarak ve Allah'ın
rahmeti sayesinde kurtulmuşlardır. Bizzat Allah'ı göremedilerse de başka mabutların
yapamıyacağı cezayı yakından görerek akılları başlarına gelmiş, görmeden inanmanın
büyük önemini o zaman biraz takdir etmişler de bütün kavim bu sayede yeniden
dirilmiş ve kurtuluşa ermiştir. Bu büyük ve derin nimet ve ders de bu çağırışta
böyle iki veciz âyetle dile gelmiş ve hatırlatılmıştır ki, bundan kitaplar
yazılır. Gerçekten de Cenab-ı Allah görülmez ve görülemez değildir; O, kendisini
görebilecek gözler yaratmaya da kadirdir. Lakin ona bu gözler dayanmaz ve
görülürse ihata olunamaz. Bizim dünyada yararımız O'na gıyabında iman etmek,
aklî ve kalbî şehadetle inanmaktır.
Bu
hatırlatmaya şu nimet de eklenmiştir:
Meâl-i
Şerifi
57-
Ve üstünüze o bulutu gölge yaptık, ve size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan
yiyin, diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Onlar, bize zulmetmediler,
lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.
57-
Bir de Tîh sahrasında üzerinize o ince bulutu gölgelik yaptık. ve üstünüze
hem kar gibi kudret helvası, hem de yelve kuşu, bıldırcın indirdik. Size kısmet
ettiğimiz bu temiz nimetlerden haydi yiyin, dedik. Bundan sonra Cenab-ı Allah,
onlardan yüz çeviriyor, kendilerini doğrudan doğruya muhatap almaktan uzak
tutup gıyaba atıyor ve zulümlerini güzel bir özetle kendilerine anlatmak üzere
buyuruyor ki, onlar bu nimetlere karşı yaptıkları nankörlükle aslında zulmü
bize yapmadılar, lakin kendilerine yapıyorlar, kendi kendilerine yazık ediyorlardı.
Çünkü dinin, iman ve amelin faydası da zararı da Allah'a değil, kullaradır.
Bu hususta yaptıkları zulüm ve nankörlük, birkaç âyet sonra ayrıca hatırlatılacaktır.
Şu da rivayet olunuyor ki, bunlar; "Temiz temiz, taze taze yiyiniz."
denildiği halde dinlememişler, biriktirmeye, toplayıp yığmaya başlamışlar
ve bunun üzerine nimet kesilmiş, zaruret ve sıkıntı içinde kalmışlar. Dikkat
edilince görülüyor ki, nimetler tek tek sayılıp gelirken, gitgide bunlara
nankörlükler ekleniyor ve hatırlatmanın hedefi bunlar ve bunlara karşı yapılan
haksızlıklar ve zulümler olmaya başlıyor.
Yedincisi:
Meâl-i
Şerifi
58-
Hani bir zamanlar "Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde
bol bol yiyin ve kapıdan secde ederek girin ve "hıtta" (bizi bağışla!)
deyin ki, size, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik yapanlara nimetlerimizi
daha da arttıracağız" dedik.
59-
Bunun üzerine o zulme devam edenler sözü değiştirdiler, onu kendilerine söylenildiğinden
başka bir şekle soktular. Biz de kötülük yaptıkları için o zalimlere murdar
bir azap indirdik.
58-
Ve hani demiştik ki, şu beldeye, Beyt-i Makdis mevkiine yahut Eriha beldesine
giriniz de onun neresinde isterseniz, yahut nasıl isterseniz dilediğiniz şekilde
bol bol yiyiniz. Ve girerken kapısından giriniz, hem de başlarınızı eğerek,
şükür secdesine kapanarak giriniz, kibir ile, çalımla, azgınlık ve serkeşlik
yaparak girmeyiniz, ve orada "hıtta" deyiniz ki, size bu şartlar
altında hatalarınızı mağfiret ediverelim, yani veballerinizi rahmetimizle
örtelim. Ve şunu da haber verelim ki, muhsinlere, iyilik ve güzellik yapanlara,
güzel hareket edenlere daha fazlasını da ihsan edeceğiz.
Asam
tefsirinde "hıtta" Arapça olmayıp aynen söylenmesi gereken bir kelimedir
denilmiş, diğer müfessirler ise bunun Arapça "hatt" masdarının binâ-i
nev'î (çeşit bildiren masdar) olduğunu söylemişlerdir.
Hatt,
bir şeyi aşağıya almak ve sırttan yük indirmek demek olduğundan, "hıtta"
da bir nevi indiriş demek olur ki, özel bir şekilde yükü yıkmak veya boyunlardaki
vebali indirmek karar veya duasını ifade eder ve umuma ait mecaz suretiyle
birleştirilmesi de mümkündür. Yani oraya yerleşmek için kararınızı veriniz
ve günahlarınıza istiğfar ediniz demek olur. Aşere kırâetlerinin hepsinde
"hıtta" kelimesi merfû okunur. Şu halde kelime tekil anlamına değil,
mahzuf (hazfedilmiş) bir mübtedanın haberi olarak "işimiz hıttadır"
takdirinde bir cümledir. Mesela, kendi lisanımızda da bir ilan veya topluluğa
kumanda halinde "uyku!", "yemek!", "hareket!"
v.b. emir ve kumandalar, veya bir istirham ve istek sırasında "lütuf!",
"inayet!", "merhamet!" ve "insaf!" gibi müfret
(tekil) kelimeler de böyle birer cümle takdirindedir. İncil'de ve eski din
kitaplarında "hıtta" kelimesinin Ramazan ayının ismi olarak zikredildiğini
Kamus mütercimi Asım Efendi zikretmiştir. Fakat bu âyette bu suretle bir tefsir
veya bir te'vil vâki olmamıştır.
59-Tenbihemri,
Âdem ile zevcesinin cennette iskân edildikleri (yerleştirildikleri) zaman
aldıkları emri (Bakara, 2/35) andırmaktadır. Nitekim diğer bir âyette (A'raf,
7/161) buyurulmuştur. Zaten cennet ehli için (Bakara, 2/25) buyurulmamış mıydı?
Derken
o zalimler güruhu, sözü değiştirdiler, kendilerine söylenenin başka türlüsünü
yaptılar. Denilmiş ki, "hıtta" emriyle alay ederek, bunun yerine
demeye başlamışlardı ki, Nebt lehçesinde Yani kırmızı buğday demekmiş. Belli
ki, bu rivayette, cennetteki yasak ağacın meyvesi kabul edilen "hınta"
anlamına çok açık bir değinme vardır. O zalimler kapıdan girer girmez, dünya
derdine düşerek Allah'ın emrini değiştirmeye ve bozmaya kalkıştılar. Bunun
üzerine biz de sözü değiştiren zâlimlerin başlarına yukarıdan korkunç ve iğrenç
bir azap indiriverdik, çünkü fısk içinde yüzüp gidiyorlardı, günah işliyor
ve çığırdan çıkıyorlardı. Bunu yapanlar ve bu azaba uğratılanların, Musa kavminden
bir güruh olduğu anlaşılıyor. Çünkü bütünü için "değiştirdiler"
buyurulmayıp, "O zulmedenler değiştirdiler" buyurulmuştur ki, içlerinden
bir kısmı demek oluyor. Nitekim A'râf sûresinde (A'râf, 7/162) "minhum"
kaydı vardır ki, onlardan bir kısmı demektir. Burada âyet siyak icabı olarak
bundan müstağni olmuştur.
Rics,
esasen "rics" gibi tiksinilen pis ve murdar şey demek olup, bundan
azap ve ukûbet mânâsına da kullanılmıştır. Tenvin tehvil (korkutmak) içindir.
Fısku fücur işlemenin akıbeti işte böyle murdar azaplarla mahvolup gitmektedir.
Sekizincisi:
Meâl-i
Şerifi
60-
Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti, biz de "asanla taşa
vur!" demiştik, bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her
kısım insan kendi su alacağı yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin ve için
de bozgunculuk ve saldırganlık yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.
60-
Ve hani Musa, kavmi için istiskâ etmişti. İstiskâ; sakiy talebinde bulunmak,
sakiy de suvarmaktır. Yani Musa, susuz ve kuraklıkta kalan kavminin suvarılması
için bir su veya yağmur istemiş, su aramaya veya yağmur duasına çıkmış idi
de Biz de ona elindeki asâ ile taşa vur demiştik. Bunun üzerine taştan on
iki pınar fışkırdı. Her kısım halk, içeceği pınarı tanıdı. Haydi Allah'ın
rızkından yiyin, için de yeryüzünde fesat çıkararak şuna buna saldırmayın
dedik.
Tefsircilerin
çoğu bu istiskânın da menn ve selva ile beraber olduğunu beyan etmişler, ancak
Ebu Müslim İsfehanî bu sözün müstakil oluşunu nazar-ı dikkate alarak, bunun
ayrıca bir mucize olduğunu söylemiştir. Âyet bunlardan birini tayin etmiyor.
Hz.
Musa'nın asâsı ne idi ve ne kadardı? Sonra bu taş belli ve bilinen bir taş
mı idi? Fahruddîn Razî, tefsirinde der ki: Asâ'nın herhangi bir ağaçtan veya
cennetin mersin ağacından olduğu ve boyu on arşın ve başı iki çatallı bulunduğu;
söz konusu taşın Tur'dan getirilmiş veya asâ ile beraber Hz. Şuayb'den alınmış,
şöyle veya böyle özellikli veya kutsal bir taş olduğu hakkında muhtelif rivayetler
var ise de bu konuda mütevatir ve kesin bir nass olmadığından, bunun detaylarına
girmekten sakınmak ve susmak, "hakikatını Allah bilir" deyip işi
Allah'a havale etmek gerekir. Çünkü amelle ilgili bir konuda ahad haber ve
zann ile amel etmek vacip olursa da, amelî olmayan ve sırf ilmî ve itikadî
özellik taşıyan bir hususta kesin nass lazımdır. Halbuki söz konusu asâ ile
taşın tafsilatını bilmek de bizim için amelî bir vazife olmadığı gibi, bu
konuda kesin bir nass da yoktur. Şu halde tafsilatına girmektense sükût etmek
herhalde en doğru olandır. ilh...
Asânın
ve taşın hakikatlerini tayin ile meşgul olmaksızın âyetten şunu anlarız ki;
Cenab-ı Hak, burada hayatın mayası büyük bir dünya nimetiyle, hidayet sermayesi
olan büyük bir rahmanî mucizeyi anmış ve hatırlatmıştır. Hz. Musa, susuzluktan
ve kuraklıktan yanıp kavrulan kavmi için Cenab-ı Hak'tan su diliyor, yağmur
duasına çıkıyor. Cenab-ı Allah da bu duayı kabul ile istenilenden daha büyük
harikulâde bir nimet ihsan ediyor. Gelip geçici bir yağmur yerine, İsrailoğulları'nın
on iki boyundan her birine mahsus ayrı ayrı on iki pınar fışkırtıyor ve bununla
yüce varlığına ve ilahî inayetine açık bir belge bahşediyor. Öylesine bahşediyor
ki, duanın arkasından fiilî bir teşebbüsün lüzumunu emrediyor, "asân
ile taşa vur!" diyor. Demek ki, o sırada Hz. Musa, farzedelim bu ilahî
emre derhal uymayıp da "asâyı taşa vurmanın suyla ne ilgisi var?"
gibi aklî ve indî bir kıyas yapmaya ve kendi kendine fikir yürütmeye kalkışsaydı,
bu nimet tecellî etmeyecekti, dualar ve yapılan araştırmalar belki de boşa
çıkacaktı. O halde harikanın en büyük sırrı, bu sebebin ilhamında ve bu büyük
nimetin o sebebe bağlanmış olmasındadır: Kuru taşları yarıp pınarlar fışkırtmaya
kadir olan Allah Teâlâ, istenen suları doğrudan doğruya ihsan etmiyor da bir
manevî sebeple bir maddî sebebe teşebbüs üzerine ihsan ediyor. Esasen manevi
sebep olan dua, maddî sebebin ilhamına da vesile oluyor. İlham olunan maddi
sebebin teşebbüse dönüşmesi, yani asânın taşa vurulması ile de sular fışkırıyor.
Böylece hidayet bürhanı tamamiyle tecellî ediyor. Bunu da "yiyin, için,
fesat çıkarmayın" irşad ve ikazı takip ediyor.
Hakikaten
Allah, bir şeyi murad edince sebeplerini kolaylaştırır ve sebepler o kadar
çeşitli ve sonsuz boyuttadır ki, beşer aklı ne kadar yükselse bunları ayrıntılarıyle
kavrayamaz. Bunun için açıklamanın esas faydası, asâ ile taşın özelliklerini
anlatmakta değil, olayın akışındaki incelikleri idrak etmektedir. Hazreti
Musa gibi bir şanlı peygamberin asâsında, bu çeşit fışkırmalara sebep olabilecek
her türlü mekanik kuvveti tasavvur ve tahmin etmek mümkündür. Ayrıca Hak Teâlâ'nın
nimetlerinin tecellisi her zaman böyle manevi sebeplerle maddî sebeplerin
birleşmesinde gizlidir. Ne kaçan fırsatlar karşısında ümitsizliğe düşmeli,
ne de fırsatları ve sebepleri ihmal etmelidir. Allah Teâlâ'ya yürekten ve
ihlas ile dua etmeyi hiçbir zaman elden bırakmamalı, aynı zamanda duanın en
büyük semeresinin ruhî inkişaflar olduğunu bilmeli ve rahmanî ilhamlardan
istifade ederek, en umulmaz sebeplere dahi başvurup, onu uygulamalıdır. İyi
düşünülürse fen alanında bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi
çarpan bir ilahî telkînin eseridir. Bunu hayırda kullanan hayra, kötülükte
kullanan kötülüğe ulaşır.
Dokuzuncusu:
Meâl-i
Şerifi
61-
Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız,
yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden;
sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın."
dediniz. O da size "O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?
Bir kasabaya konaklayın o vakit istediğiniz elbette olacaktır." dedi.
Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah'dan bir gazaba
uğradılar. Evet öyle oldu, çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız
yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar
ve aşırı gidiyorlardı.
61-
Ve hani siz, verilen nimetlerin kadrini bilmeyerek, şükrü ve itaatı bir yana
bırakarak, terbiyesizlik edip de demiştiniz ki; ey Musa! biz tek çeşit yemeğe
artık katiyyen katlanamayacağız. Yeter artık, her gün bıldırcın eti ve kudret
helvası yemekten bıktık, usandık, binaenaleyh Rabbine dua et de bize toprağın
bitirdiği şeylerden; yetiştirdiği sebzelerden, kabak, hıyar, sarmısak, mercimek
ve soğanından çıkarıversin. Gerçi tekdüzeliğin, insan istekleri üzerinde az
çok sıkıcı bir tesiri vardır. Ve buna karşı çeşitlilik isteğinde bulunmakta
esasen bir günah da yoktur. Fakat bunu yaparken, bir taraftan eldeki nimetin
yokluğu zamanında çekilen acıları unutmamak, diğer taraftan da yüce bir ruh
haliyle ve temiz bir kalble hareket edip şükrü artırmak ve daha önemlisi,
bedenin istek ve ihtiyaçlarına kapılıp edep ve terbiye dışına çıkmadan hareket
etmek icap eder. Onların da "Rabbimize dua et" diyecek yerde, edepsizce
"Rabbine dua et" diye imansızlık eseri göstermemeleri gerekirdi.
İsrailoğulları'nın bu isteğinde, şüphesiz göçebelikten kurtulup, yerleşik
hayata, şehir hayatına geçmek arzusu vardı. Fakat bu arzu, eğitim, ilim ve
ibadet gibi yüksek bir maksat ve hedefe değil, bıldırcın ve kudret helvası
yerine soğan ve sarmısak yiyebilmek için bayağı bir maksada dayanıyordu. Bunda
da vaktiyle Mısır'da yaşadıkları sefil hayata istek ve adeta hasret gibi bir
maksat yatıyordu ki, bu da hürriyetin kadrini takdir edemeyip, köleliğe talip
olmak demekti. Bundan dolayı Hz. Musa cevaben şöyle dedi: siz üstün ve hayırlı
bir nimeti daha aşağı bir şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise haydi
bir şehre veya bir kasabaya ininiz, oraya konunuz, o vakit size istediğiniz
vardır. Bu cevap, bir taraftan isteklerinin çabuklaşmasına sebep olacak şeyi
göstermekte, ve nimete gidecek yolu bildirmekte, diğer taraftan da yaptıkları
kötü tercihin akıbetinde uğrayacakları fenalığı ifade etmektedir.
Mısır:
Hem özel isim, hem de cins ismi olarak kullanılır. Özel isim olduğu zaman
gayrı munsarif olur; cerr ve tenvin kabul etmez. Fakat üç harfli olduğu ve
ortası da sakin olduğu için Nûh, Lût, gibi munsarif olması da caizdir. Cins
ismi olduğu zaman genel olarak kasaba anlamına gelir. Nitekim cuma namazının
şartlarından birisi de mısırdır, deriz. Bu âyetde her iki anlamiyle de tefsir
edilmiştir. Lakin İsrailoğulları'nın, Mısır'dan çıkışından sonra bir daha
geri dönmeleri vaki olmadığı için tefsirciler bunu cins ismi olarak, Arz-ı
Mukaddes'teki kasabalardan herhangi birine hamletmişlerdir. Gerçek anlamda
Mısır diye anlaşıldığı takdirde bu emir sırf bir kınama ve azarlama emri olur.
Yani "Mısır'a geri döner de oraya yerleşirseniz, orada bol bol soğan
ve sarmısak yersiniz, belanızı da bulursunuz!" anlamına bir azarlama
sözü olur. Bununla beraber ikinci takdirde, yani herhangi bir kasabaya yerleşme
anlamına alındığında dahi azarlamaya yönelik bir îmâ söz konusudur. Bunun
için karye veya belde (köy veya şehir) denilmeyip "mısır" denilmiştir.
Demek oluyor ki, İsrailoğulları, böyle sırf soğan ve sarmısak yemek için Mısır'daki
esareti andırır bir zillet haline taraftar olmuş oldular. Acaba akibetleri
ne oldu? Bu noktaya gelince, Cenab-ı Hak, onları yine muhatap tutma şerefinden
mahrum ederek, bir istinaf cümlesi ile buyuruyor ki üzerlerine zillet ve meskenet
damgası vuruldu. aşağılandılar, hakarete uğradılar, ağır vergilere, fakirliğe
ve ezikliğe mahkum oldular. ve nihayet Allah'tan bir gazaba uğradılar, müstehak
oldular da devletleri yıkıldı, cemiyetleri dağılıp perişan oldular. Fâtiha
sûresinde zikrolunan "kendilerine gazab edilenler"den oldular. Bu
baskı, bu gazap, yani bu kötü akibet işte şunun için idi ki: onlar, Allah'ın
bu kadar açık seçik âyet ve delillerini inkâr ediyor, kâfirlikte direnip,
haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Hz. Şa'yâ, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya
gibi nebileri şehit etmişlerdi. Yine şundan dolayı idi ki; onlar isyanı alışkanlık
haline getirmişler, durmadan hadlerini aşıyorlardı. Halbuki, küçük günahlarda
ısrar büyük günaha, büyük günahlarda ısrar da küfre götürür. Küfür ise her
türlü kötülüğü yaptırır.
Nebiy:
Nebe'den türeyen bu kelimenin aslı nebi'dir ki; Allah Teâlâ'dan vahiy ile
haber getiren demektir. Ve tam olarak peygamber karşılığıdır. Çoğulu "enbiya"
ve "nebiyyîn" olarak gelir. Nâfi' kırâetinde aslı üzere (hemze ile)
nebîîn okunur. Nebiy, resulden daha genel anlam taşır: Her resul nebîdir,
fakat her nebî resul değildir. Bununla beraber Kur'ân'-ı Kerîm'de birbirinin
yerine kullanıldığı da olmuştur. Enbiyanın öldürülmesi, haksız yere yani Allah'ın
koyduğu hükmün aksine katledilmeleri, bunun zaten Allah'ın hükmüne aykırılığı
âşikâr olduğu halde, ayrıca açıkça ifade edilmesi, bilerek yaptıkları bu kötülükleri
nass ile hükme bağlamak ve ne kadar ileri gittiklerine işaret etmek içindir.
Burada, bunların Peygamber Efendimiz'e karşı giriştikleri sûikastlara da işaret
buyurulmuş oluyor.
Bu
gazaptan sonra acaba bunlar için hiçbir kurtuluş imkanı yok mudur? Buna cevap
olarak buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
62-
Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan
her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse
elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur,
bunlar mahzun da olacak değillerdir.
62-
İslâmiyet'e zahirde iman etmiş olanlar, yani, Muhammed dinini dilleriyle ikrar
ettiklerinden dolayı insanlar arasında müslüman sayılanlar, Musa dinine mensup
olan yahudiler, İsa dinine mensup hıristiyanlar, bu üç dinin dışındaki dinlerden
olanlar yani onlardan her kim, Allah'a ve ahiret gününe, bu sûrenin başında
beyan buyurulduğu üzere, gerçekten dış görünüşleriyle ve içyüzleriyle iman
eder ve bu imana yaraşır şekilde iyi bir iş yaparsa şüphesiz bunların Rableri
katında ecir ve mükafatları vardır. bunlara korku yoktur ve bunlar mahzun
da olacak değillerdir, yani, yapılan inzarlar, uyarı ve tehditler bunlar hakkında
değildir.
İnsanlar
Âdem'in sülbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allah kendilerine "Eğer
Ben'den size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara
herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler." (Bakara,
2/38) diye herhangi bir zamanda gelen hidayetine uymaları şartıyla bunu vaad
etmemiş miydi? İşte Âdem'in tevbesinin semeresi olan o ilahî va'd, ebediyete
kadar sürüp gidecek bir genel kanundur. Ve bu âyet ilahî kanunun bir inkişafıdır.
Şu halde yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allah'ın gazabına
uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allah'a ve ahiret gününe cidden
iman ederek, Allah'ın son zamanda gönderdiği hidayete uyar ve ona göre salih
amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar. Ve Allah katında ecir ve mükafat bulurlar.
Sonuçta sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lakin bundan
yararlanmak için görünüşte, yani insanlar arasında mü'min ve müslüman sayılmak
yetmez, hatta belli bir süre salih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez.
O imanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste iman ve güzel
amel ile Allah'a kavuşmak lazımdır.
Bu
sûrenin baş tarafında "İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler
ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır." (Bakara, 2/5) müjdesinin
kimlere mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda "Sana indirilene ve senden
önce indirilene inananlar." (Bakara, 2/4) şartı da bulunmaktadır. Bunun
için ahirete iman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte
Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve ona indirilen kitaba iman etmiş olanlara mahsus
bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu halde cümlesiyle beyan buyurulan gerçek imanın
Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler diye tefsir edilmesi
lazım geldiğinde hiç şüphe yoktur. Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadan İsrailoğulları'na
hitap şeklinde bir icmal olup, bütün bu açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde
ve "Sizin yanınızda bulunan kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur'ân'a) iman
edin ve onu ilk inkâr eden olmayın!" (Bakara, 2/41) ilâhî emrini desteklemek
için gelmiş olduğunda şüpheye yer yoktur. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden
önce Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat
ve İncil hükmünce geleceğin büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, buna
işaret olmak üzere "Ahdimi yerine getirin." (Bakara, 2/40) buyurulmuştu.
Böyle iken Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında
gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalır mı? Allah'a ve hesap gününe
imanı bulunan ve bu iman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin
Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir
mi? Tarih sayfalarının şahitliğinde Hz. Muhammed'in peygamberliğinden daha
açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır? Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan
bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah'a karşı imanlarında
ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayan bir çelişki teşkil
eder. Dikkat çekici olan şey şu ki, bu âyette iman, biri insanlara nazaran
zahirî, diğeri Allah katında geçerli, hakikî iman olmak üzere iki defa zikredilmiş
ve her şeyden önce "iman edenler" sözü, yahudilere, hıristiyanlara
ve sâbiilere mukabil tutulmuştur. Demek ki, bu üçü, Kur'ân'ın sözkonusu ettiği
imanın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber zahirî iman sahipleri
bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kâmil iman ve salih amel şartına
bağlı gösterilmiştir. Demek ki, gerek zahirî mü'min olan müslümanlar, gerek
müslümanların dışında kalan yahudi, hıristiyan, sâbiî vs. Kur'ân'da yer aldığı
şekilde Allah'a ve ahiret gününe dış görünüşte ve içyüzüyle cidden iman eder
ve salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman "Onlara
korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar." ifadesinin sırrına mazhar
olacaklardır ki, bunda da İslâm dininin davetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara
açık ve cihanşümûl bir din olduğu aşikar olur. Bu âyetten nihayet şu sonuca
geliriz ki, İslâm dininin hakim olduğu müslüman toplumun teşekkülü için İman-ı
Hakikî (gerçek iman) şart değildir. Onun zahirî bir ikrar ile dahi gerçekleşmesi
sözkonusu olduğu gibi, bunun içinde dünyaya ait nokta-i nazarlarla bir siyasî
anlaşma ile öbür dinlere mensup insanlar dahi din hürriyeti ile hayat haklarına
mazhar olurlar. Fakat bütün bunlar arasında ferdî veya ictimaî (sosyal) anlamda
gerçek selamet (kurtuluş) ancak kâmil iman ve salih amel sahiplerine vaad
olunmuştur. Çünkü toplumun temel direği ve nizamın esas dayanağı bunlardır.
İşte İslâmiyet'in gerek dünya, gerek ahiret için vaad ettiği selamet ve saadetin
sırrı da bu gerçeğin içinde gizlidir. Şu halde kâmil iman ve salih amel erbabının
bilgi ve amel feyizlerinden mahrum olan, sadece dış görünüşüyle müslüman bulunan
bir İslâm toplumunun "Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar."
ilâhî va'dine mazhar olması sözkonusu değildir. Allah'a imanı olmayanlar,
hakkı yerine getiremezler, ahirete imanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler.
Herkesin yalnızca kendi nefsi için çalıştığı bir toplumun manzarası "Kimsenin
kimseye faydası dokunmayacağı günden korkun!"(Bakara, 2/48) âyeti ile
tasvir edilen kıyamet gününün bir benzeridir.
Yahudi:
Arapça'da (hâde-yahûdü-hevden) esasen tevbe etmek mânâsına olduğu gibi, Yahudi
olmak mânâsına da gelir. Deniliyor ki, Araplar arasında bunlara Yahudi denilmesi,
ya daha önce geçtiği gibi, buzağıya tapmaktan vazgeçip tevbe etmeleri dolayısıyladır,
yahut da "Yahûza" isminin Arapça söylenişi sebebi iledir. Yahûza
ise Hz. Ya'kub'un on iki evladının en büyüğünün ismidir. Buna göre; Yahudî,
İsrailoğulları'nın on iki boyundan birincisinin adı olması gerekirken, öneminden
dolayı zamanla bütününe birden isim olmuştur. Bu demektir ki, "Yahûd"
cins ismi olarak kavmin veya boyun adıdır. Tekil olarak kullanıldığında "Yahudî"
denilir ki, o kavme mensup olan kişi demektir.
Nasârâ:
"Nasrânî" kelimesinin cem'îdir (çoğuludur). Keşşâf'ın beyanına göre;
tekil (müfred)i "nasran"dır ve sonuna mensubiyet "ya"sı
geldiği zaman Ahmedî gibi mübalağa anlamı ifade eder. Hıristiyanlar kendilerine
bu ismi vermişlerdir ki, bu da üç ayrı sebebe bağlı olarak beyan ediliyor:
1-
Hz. İsa'nın nâzil olduğu (indiği), "Nasıra" köyüne nisbettir. İbnü
Abbas, Katade, İbnü Cüreyc bu görüştedirler.
2-
Aralarında tenâsur (yardımlaşma) bulunması, yani birbirlerine yardımcı olmaları
yüzünden bu adı almışlardır.
3-
Hz. İsa, havarîlerine "Allah'a giden yolda bana yardım edecek kimdir?"
(Âl-i İmrân, 3/52) buyurmuş, onlar da "Allah'ın yardımcıları biziz."
(Âl-i İmrân, 3/52) diye cevap verdikleri için bu isimle anılmışlardır.
"Nasrânî"
Grekçe'ye "hıristiyan" diye tercüme edilmiştir ki, "Hristos"a
nisbettir. Frenkler "Kırist" diye telaffuz ediyorlar. Hıristos,
halaskâr, fidye-i necat (can kurtarma akçesi) ödeyerek kurtaran "müncî"
diye açıklandığına göre "Nasrânî" bunun Arapça'sıdır. Şu halde "nasranî"
hıristiyan, "nasârâ" da hıristiyanlar demek olur.
Sâbiîn:
Yahut "sâbîe" hakkında da çeşitli görüşler vardır. Evvelâ lügat
bakımından denilir ki, "filan adam dininden çıktı, filan dine girdi."
demektir. Bu anlamdan dolayı Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'e diyorlardı.
Çünkü eski dinlerine aykırı yeni bir din ortaya koyuyordu. Ayrıca yıldızlar
doğuş yerlerinden çıkıp yükseldikleri zaman denilir. Binaenaleyh gerçek lügat
anlamı itibariyle ve karşılık karinesiyle "Sâbiîn" izafî bir anlam
taşıdığından, İslâm, Yahudi ve Hıristiyanların dışında kalan diğer dinlerin
mensuplarına şâmil olur. Bununla beraber geleneksel bir deyim olarak daha
özel ve dar anlamlarda da kullanılmıştır.
1-
Katade'nin açıkladığı şekilde bunlar, meleklere tapan bir taifedir.
2-
Yıldızlara tapan bir taife oldukları da tefsirlere geçmiştir. Fahruddîn Râzî,
akla yakın olan budur, der. Ve bunların başlıca iki görüşleri vardır: Birincisi;
derler ki, "Âlemin yaratıcısı Allah Teâlâ'dır. Lakin Allah, yıldızlara
saygıyı ve bunların ibadet için kıble yapılmasını emretmiştir." İkinci
iddiaları ise şudur: "Allah Teâlâ, burçları ve yıldızları yaratmıştır.
Fakat bu âlemdeki hayır ve şerri, sağlığı ve hastalığı meydana getiren, canlıları
yöneten ve yönlendiren yıldızlardır. Şu halde bu dünyanın, bir anlamda Rabbi
onlardır ve insanların onlara saygı ve ta'zim göstermeleri vaciptir. Çünkü
onlar da Allah Teâlâ'ya ibadet ederler ve insanlara aracı olurlar." derler.
Bu mezhep, Gildânîlere mensup olanların görüşüdür ki, Hz. İbrahim bunları
red ve iptal için peygamber olarak gönderilmiştir . Bunların Hz. Nuh'a ve
bazı rivayetlerde Hz. İdris'e nisbet iddiasında bulundukları da söylenir.
Günümüzde yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma bunlardan kalmadır.
Maide sûresinde bununla ilgili açıklama gelecektir. (Bkz: Maide, 5/69).
Onuncusu:
Meâl-i
Şerifi
63-
Hani bir zamanlar sizden mîsak (sağlam bir söz) almıştık, Tur'u üstünüze kaldırıp
demiştik ki; size verdiğimiz kitaba kuvvetle tutunun ve içindekilerden gafil
olmayın, gerek ki, korunursunuz.
64-
Sonra verdiğiniz sözün arkasından yüz çevirdiniz, eğer üzerinizde Allah'ın
lütfu ve rahmeti olmasa idi herhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz.
65-
İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan
dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik.
66-
Bu ibret dolu cezayı öncekilere ve sonrakilere bir ders, korunacaklara da
bir nasihat, bir öğüt yaptık.
63-Burada
İsrailoğulları'nın Hz. Musa devrinde millî varlıklarının ilk teşekkülüne ve
dinî geleneklerinin tarihî akışına ait bazı ihtarlar vardır.
Tûr:
Arapça'da genel olarak "dağ" mânâsına gelir. Süryanî dilinde dahi
böyle olduğu zikrolunuyor. Bazıları da bitki örtüsüyle kaplı olan dağ demek
olduğunu söylemişler. Tûr-i Sîna da Hz. Musa'nın vahye mazhar olduğu dağın
özel ismidir. Buradaki Tûr her üç mânâ ile tefsir edilmiş ise de burada açık
olan ahit ve misaktır ki, o da Tûr-i Sina'dır. İsrailoğulları'ndan söz konusu
mîsak alındığı zaman, onların, o dağın dibinde bulundukları söyleniyor. Bununla
ilgili olarak başka rivayetlere de yer veriliyor. Bununla beraber bu mîsak
ile ta başlangıçta Mısır'da İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya biatlarını anlamak
da mümkündür. Bu takdirde Tûr'un manevî yüceliği ile kıymetine işaret edilmiş
ve onlar Kızıldeniz'i geçip esaretten kurtulduktan sonra devam eden vahiylerle
onun yüceliği tekrar belirtilmiş olur. Bu suretle 'daki vav harfi, Abdullah
İbnü Abbas'dan rivayet edildiği üzere atf için olarak, her ikisini de beyan
etmiş olur. Vav-ı hâliye olması rivayetine göre ise yalnızca sonraki mîsakı
ifade eder.
Ve
hani sizin mîsakınızı almış, yani Hz. Musa'ya sağlam bir ahd ile bağlı kalacağınıza,
verdiğimiz kitabın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınacağınıza dair olan
mîsakı size teklif etmiş, ve Tûr'u, o mübarek dağı başınıza iniverecek gibi
bir vaziyette üstünüze kaldırıp size verdiğimizi kuvvetle, kemâl-i ciddiyet
ve samimiyetle tutunuz, içindeki mânâ ve kapsamı belleyip düşününüz bu sayede
belki sakınır korunursunuz, her iki dünya hayatında korunmuşlardan olursunuz,
demiştik. Ve bu sûretle sizden sağlam bir söz almıştık.
64-
Sonra siz bunun arkasından yine yüz çevirdiniz, verdiğiniz sözde durmadınız,
onu kuvvetle tutmadınız, kitabın içindeki emir ve yasaklara uymayı ihmal ettiniz.
O derecede ki, üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti sizi koruyor olmasa idi
ve size tekrar tekrar peygamberler göndermeseydi büsbütün zarar içinde kalırdınız,
kendinize ve nesillerinize çok zarar vermiş olurdunuz. "Biz ne yaptık
ki?" diyeceksiniz. Yaptıklarınızın bazıları size yukarıda hatırlatılmıştı,
burada şimdi şu kadarını söyleyelim ki: Sebt, yani Cumartesi günü mânâsına
isim olduğu gibi, bu güne saygı gösterme, onda dünya işi yapmayıp, yalnızca
ibadet etme mânâsına masdar da olur.
65-İşte
burada böyledir; siz herhalde içinizden Cumartesi gününe saygı gösterme hususundaki
dinî yasakları çiğneyenleri bilirsiniz. A'râf sûresinde "Onlara deniz
kıyısında bulunan o kasaba halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi günü
yasağına saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı, balıklar da onlara o gün
akın akın geliyorlardı..." (A'râf, 7/163) âyetinde açıklandığı üzere,
deniz kıyısında bulunan bir kasabada Cumartesi günü yasağına saygı göstermeyip,
dinin koyduğu kuralı hiçe saymışlardı da Biz de onlara "Maymun olun,
sürünün!" dedik
66-
ve bu hadiseyi hem o zaman hazır olanlara, hem de arkadan geleceklere bir
ibret-i müessire (tesirli ibret), etkili bir gözdağı yaptık, korunacaklara
da unutulmayacak bir öğüt, bir mev'iza kıldık. Onlar verdikleri sözde durmadılar.
Ahde vefa etmek, insanlık borcu ve gereği iken ona yanaşmadılar. İşte bu sebeple
insanlığın gereklerinden olan ilim ve idrak, marifet ve iz'andan mahrum edilerek
maymun kılıklı, sefil, boynu bükük ve sürünen kimseler oldular, ki, buna "mesh"
tabir olunur. Bunlar dış görünüşüyle kuyruklu maymunlara mı döndüler? Yoksa
dış görünüşüyle insan şeklinde oldukları halde iç dünyaları ve huyları itibariyle
manen maymun gibi mi oldular? Bunun tefsirinde iki görüş vardır. Tefsircilerden
pek çoğu, âyetin lafzına ve dış yüzüne nazaran tam ve gerçek mesih (suret
değişikliği) olduğunu söylemişlerdir. Fakat Mücahid ve onun izinden giden
diğer tefsirciler, bu hükmün temsilî olduğunu, şu halde meshin manevî olması
gerektiğini savunmuşlardır. Ki, zamanımızın anlayışına bu daha uygun görünmektedir.
Gerçi hakikate nazaran, suretçe değişiklik manevi değişmeden daha müşkil ve
daha mühim değildir. İnsanlık şiarlarının söndüğü bir bedenin dış yüzüyle
dahi maymun suretini alıvermesi, iyi düşünülürse, hemen hemen normal bile
görülebilir. Allah korusun çeşitli kötü hastalıklar ile kılığını değiştirmiş
nice bedenlere tesadüf edilegelmiştir. Fakat hayvan şekilleri içinden bilhassa
maymun suretinin zikredilmesi herhalde manevi meshin ehemmiyetine bir karine
gibidir. Aslında insan ile maymun arasındaki gerçek fark, yalnızca bir kıl,
bir kuyruk farkı değildir. Akıl, mantık, huy ve ahlâk farkıdır. Maymunun bütün
hüneri taklit hissinin gelişmişliğindedir. İnsanın yaptığı hareketleri gören
maymun onu derhal taklit eder. Bu taklit özelliği, birçoklarının nazarında
maymunu insana adeta yaklaştırır. Halbuki maymunun önünde günlerce ateş yakınız,
soğuk günlerde karşısında ısınmayı gösteriniz, sonra onu alıp bir kıra götürünüz,
yanına kibrit, çıra, odun, kömür koyunuz, o yine de üşüdüğü zaman bunları
bir araya getirip bir ateş yakamaz ve ısınmayı başaramaz. Bu kadarcık bile
mantık ilişkisi gösteremez. Artık bunun üzerine terettüp edecek diğer aklî
işlemlerin derecesini tasavvur ediniz. İşte manevi dünyası meshe uğramış olan
insanlar da böyledir: Onlar kör bir taklitten başka birşey yapamaz ve hayvanî
duygularından öteye geçemezler. Bir bakıma insan gibi görünürler, hakikatte
ise maymundan başka birşey değildirler. Fındığı kırar yerler de bir fındık
ağacı dikmeyi akıl edemezler, (Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar."
(A'râf, 7/179).
Onbirinci
hatırlatmada, bu sûrenin bu ismi almasına sebep olan "Bakara" kıssasına
geliyoruz. Fakat bu hatırlatma sadece İsrailoğulları'na mahsus bir hitap şeklinde
değil, genel anlamda bir hatırlatma olarak ifade buyurulmuştur. Şöyle ki:
Meâl-i
Şerifi
67-
Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı
emrediyor. Onlar da "ayol sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?"
dediler. Musa da: "Böyle cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım."
dedi.
68-
Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın."
dediler. Musa, "Rabbim buyuruyor ki, o ne pek yaşlı, ne de pek taze,
ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emrolunduğunuz işi yapınız." dedi.
69-
Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın."
dediler. Musa, "Rabbim buyuruyor ki, o, bakanlara sürur veren, sapsarı
bir sığırdır." dedi.
70-
Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü
o bize biraz karışık geldi, bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz."
dediler.
71-
Musa, "Rabbim buyuruyor ki o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin
sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır". Onlar
da: "İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun." dediler. Nihayet onu
bulup boğazladılar. Az kaldı yapmayacaklardı.
67-BAKARA,
"bakar"ın müennesi veya müfredidir. "Bakar" manda cinsine
de şâmil olmak üzere sığır cinsinin genel ismidir. Buna göre, "bakare"
erkek veya dişi sığır, yani bir inek veya bir öküz, bir düve veya bir tosun
veyahut bir manda olabilir. Bunun erkeğine bâkır, bakîr, beykur, bâkur dahi
denilir. "Bakr" yarmak anlamına geldiğinden, bu hayvan da çift sürüp
toprağı yarmak için kullanıldığından bu ismi almıştır.
Ve
hani Musa, kavmine hitaben "Allah size bir bakara kurban etmenizi emrediyor."
demişti de buna karşı kavmi, ona, Çok tuhaf, sen bizimle alay mı ediyorsun?
demişlerdi. Acaba neden böyle demişlerdi? Deniliyor ki, Allah'ın bakara kesmeyi
emretmesini akılları almadı. Buna bir sebep bulamadılar, bir ilişki kuramadılar,
bunu acayip buldular. Biz bundan şunu anlıyoruz ki, Samirî'nin icat ettiği
buzağı olayı da bunun açıkça ipuçlarını verdiği gibi, Musa kavmi, o zamana
kadar bakarayı mukaddes bir hayvan görüyor ve öyle kabul ediyorlardı. Bundan
dolayı bakaranın kurban edilmesini, edilebilmesini tasavvur bile edemiyorlar,
bunu akılları almıyordu. Böyle olması ise bu emrin onlara henüz Mısır'da iken
ve Hz. Musa'nın peygamberliğinin ilk zamanlarında verilmiş olmasına işaret
eder. Firavun kavmi olan putperest Mısırlıların Apis öküzüne taptıkları ve
boğanın, bunların en yüksek mabutlarını temsil ettiği, tarihî rivayetlerden
olduğuna göre, sığır kurban etmek, o zaman İsrailoğulları üzerinde şiddetle
hakim olan Firavun kavminin taptığı tanrıları boğazlamak demek olacağı için,
İsrailoğulları açısından Mısır'da iken, bir ihtilal anlamı taşıyan böyle müthiş
bir emir, elbette kolayca yerine getirilebilecek bir emir ve tasavvuru mümkün
bir iş değildi. Mısır'dan çıktıktan sonra bile yine bu buzağı meselesinin
dinden sapma ve dalalete alet edilmesinden anlaşılıyor ki, Musa kavmi henüz
sığır kesilmesini içine sindiremeyecek bundan memnun olmayacak, bunun Allah
tarafından bir hayır vesilesi olduğunu kolaylıkla anlayamayacak bir durumda
bulunuyordu. Şu halde bu zihniyeti ıslah etmeye yönelik ve netice itibariyle
ölünün yeniden dirilmesine bir misal vererek fitneyi def edecek olan bu sığır
kurban edilmesi emrini duydukları zaman Hz. Musa'ya karşı, "Böyle şey
mi olur, sen bizimle eğleniyor musun?" diye durumu tuhaf karşıladılar,
ona inanamadılar. Hz. Musa da bunlara "Ben, böyle insanlarla alay eden
cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım." dedi. Kendisinin yalnızca
ilahî emirleri tebliğ ettiğini ve bu tebliğin cahilane bir tebliğ olmadığını
anlatmak istedi.
68-Görüldüğü
gibi bu emirde genel olarak herhangi bir sığır kesilmesi teklif edilmişti.
Aslında derhal o emre uyup rastgele bir sığır kesiverselerdi emir yerine gelmiş
ve maksat hasıl olmuş olacaktı. Fakat onlar önceki hayretlerine karşılık tebliğin
ciddiyetini farkedince aralarında işi büyüttüler, birbirleriyle müşavere ederek,
kendi gönüllerinden nadir bulunur çok özel bir bakare tasavvur ettiler. Bunun
üzerine akılları sıra kurnazca davranıp Hz. Musa'yı imtihan etmek istediler
de dediler ki; Rabbine bizim için dua et, bize onun ne olduğunu, mahiyetini
beyan etsin. mahiyetten, yani cinsin hakikatinden sorudur. Demek ki, bunlar
herşeyden önce o bakarenin hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğunu anlamak istiyorlardı.
Buna karşılık gerçek bir bakara olduğu anlaşıldığından onun özellikleri şu
suretle beyan buyuruldu: Musa dedi ki; Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: o bir
bakaradır ki; ne pek yaşlı, farımış, ne de pek taze, bâkir ikisi ortası, tam
güçlü, kuvvetli bir dinç, şimdi emrolunduğunuz şeyi hemen yapınız.
69-Bunun
üzerine yine emri yerine getirmeye yanaşmadılar, bizim için Rabbine dua et,
o bakaranın rengi nedir, bize onu beyan ediversin dediler. Musa dedi ki; Allah
şöyle buyuruyor: o, öyle sarı bir bakaradır ki, rengi artık sarının en parlağı,
en halisi, bakanlara sürur ve neşe verecek, gözünü ve gönlünü açacak derecede
güzel ve sevimlisi.
70-Bu
açıklamaya dahi kanaat getirmediler de dediler ki; bizim için Rabbine dua
et, bize onun ne olduğunu açıklasın, zira bu bakara bize müteşabih (üstü kapalı),
karışık geldi, onun hangi bakare olduğunu kestiremedik. Biz onun kendine mahsus
özelliklerini istedikçe bize onun genel vasıfları açıklanıyor, ve inşaallah
biz her halde yola geleceğiz, yahut kesmenin yolunu bulacağız.
71-
Musa buna da dedi ki; Allah şöyle buyuruyor: o öyle bir bakaredir ki; boyunduruk
altında ezgin değil, ne toprak sürer, ne de ekin sular, belki başıboş, her
ayıptan sâlim, hiçbir lekesi, alacası yoktur.
Bu
cevabı alınca, bunda gönüllerinden geçirdikleri şekil ve sureti bulmuş oldular
ve nihayet gerçeği itiraf ederek, işte şimdi tam doğruyu söyledin, dediler.
Hikâye
olunduğuna göre; dindar ve salih bir ihtiyarın tam bu vasıfları taşıyan bir
buzağısı ve bir de çocuğu varmış. İhtiyar bu buzağıyı bir ormana götürmüş
ve Allah'a emanet ederek bırakmış. "Ey Rabb'im, bunu çocuğum büyüyünceye
kadar sana emanet ediyorum..." demiş. Sonra ihtiyar vefat etmiş. İşte
o buzağı da böylece ilâhî himayede büyümüş, bu sırada çocuk da yetişmiş ve
bu olay meydana gelmiş. Araya araya o bakareyi bulmuşlar ve derisi dolusunca
altın vererek onu satın almışlar. Nihayet onu bulup kestiler, ve halbuki kesmeye
yanaşmıyorlardı, nerdeyse kesmeyeceklerdi. Bu işi gözlerinde o kadar büyütmüşlerdi
ki, bunun için Hz. Musa'yı, durmadan sordukları sorularla rahatsız ediyorlardı.
Hatta bazıları, onların bu işi kırk sene sürüklediklerini rivayet etmişlerdir.
Nihayet ilâhî vahyin zoru ile emri yerine getirdiler. İşin başlangıcında alelade
bir bakara kesmekle işin içinden çıkabilecek durumda idiler, fakat pek ziyade
gözde büyütmeleri ve olmayacak bir iş sanmaları yüzünden bu iş kendilerine
çok pahalıya mal oldu. Düşünebilenler için bu bakara kıssasının incelikleri
ve acaiplikleri pek çok ibretlerle doludur. Bundan dolayı genel anlamda hatırlatıldıktan
sonra yine İsrailoğulları'na hitaben bu emrin en mucizeli bir sonucu şu şekilde
hatırlatılıyor:
Onikincisi:
Meâl-i
Şerifi
72-
Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle
atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa
çıkaracaktı.
73-
İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah
ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza
toplarsınız.
74-
Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da
taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler
kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi
de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan
Allah gafil değildir.
72-
aslında "tedâra'tüm" demektir ki, defetmek mânâsına " "den
tefâül babından bir fiil olup "def etmek istediniz" anlamınadır.
ve hani siz bir kişi, yani bir insan öldürmüştünüz ve bundan dolayı aranızda
büyük bir fitne çıkmıştı. öldürülen bu kimse hususunda suçu birbirinizin üstüne
atarak, başınızdan belayı def etmek istiyordunuz. Bu sûretle karşılıklı düşmanlık
ve didişmeniz çoğalıp duruyordu. Rivayet olunuyor ki, içlerinde yaşlı ve gayet
zengin bir adam varmış, bunun bir oğlu ve birçok da yeğenleri, yani kardeş
çocukları bulunuyormuş. Yeğenler bu zengin amcanın mirasına konmak için onun
tek oğlunu gizlice öldürmüşler, sonra da cenazesini kapıya koyarak bağırıp
çağırmaya, güya katilini aramaya, cinayeti şunun bunun üzerine atmaya kalkışmışlar.
Katilin bulunamaması üzerine büyük bir fitne çıkmıştı. İşte Ey İsrailoğulları,
siz Hz. Musa gibi büyük bir Peygamberin zamanında böyle bir cinayet işlemiş,
birbirinizle düşmanlığa başlamıştınız, Allah Teâlâ ise sizin böyle gizlemiş
olduğunuz cinayetleri açığa çıkaracaktı.
73-Bunun
için siz düşmanlığa devam ederken Biz dedik ki, kurban edilmiş olan bakaranın
bir parçasıyla o ölüye vurun, İşte Allah ölüleri böyle diriltir, akla hayale
sığmaz sebeplerle onları yeniden canlandırır. Bundan anlaşılıyor ki, o bakaranın
bir parçasıyla ölüye vurdukları zaman, ölü bir hayat eseri gösterip cinayeti
işleyenleri haber vermiş ve bu suretle o gizli cinayet meydana çıkarak münakaşa
ve fitne de bastırılmıştır.
Demek
ki, bakara kurban etme emrinin neticesinde ölülerin dirilmesine misal verecek
ve şahit olunacak büyük bir mucize zuhur etmiştir. Artık ölüler de dirilir
miymiş diyerek, ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmemelidir. Allah Teâlâ, böylece
akılların almayacağı yollarla da ölüleri diriltir. Akıllarınız kemale ersin,
düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini, mucize ve delillerini de açıkça
gösterir. Siz ölenlerin dirilmesini akla aykırı gibi zannedersiniz, halbuki
bu zan, akıldan değil, aklın noksanlığından ileri gelmektedir. Zirâ hayat
denilen olayı ilk başta hiçbir örnek olmadan meydana getiren yüce kudretin
ikinci hayatı yeniden ortaya koyamaması için hiçbir sebep yoktur. Mevcut hayatı
kabul eden aklın, ikinci hayatı kolaylıkla kabul etmesi lazım gelir. Akıl,
gerçi kıyas için daima bir misal arar, lakin ilk hayat da misal olmak üzere
pekâlâ yeterlidir. Bununla beraber ölümden sonra dirilmeyi idrak edemiyenlere
canlı delil olmak üzere peygamberler gönderilmiş ve onlara böyle bakara kıssası
gibi mucizeler verilmiştir. Yukarıda yıldırım kıssası da geçti ki, o da kendine
mahsus yönleriyle özel bir misaldir. İşte bütün bunlardan dolayı Bakara kıssasının
İsrailoğulları'na gösterilen bir ba'sü ba'delmevt (ölümden sonra dirilme)
misali olarak düşünülmesi gerekir.
Genellikle
tefsir kitaplarında bakara kurban edilmesi emrinin sebebinin bu öldürme hadisesi
olduğu gösterilmiş ve bunun için katil fıkrasının gecikme sebebi hakkında
münakaşalar yapılmıştır. Lakin âyette bunlar , diye ayrı ayrı hatırlatmaya
tabi tutulmuş olduğundan, öldürmenin emirden evvel vukuuna ve emrin yalnızca
ondan dolayı olduğuna delalet edecek hiçbir ipucu gösterilmemiştir. Aradaki
rivayetler de Kur'ân'ın zahirî anlamını o yönde te'vil ettirecek kuvvetten
yoksundur. Şu halde Ebu Hayyan'ın beyanı veçhile öldürme olayının, kurban
emrinden önce meydana gelmiş olduğuna hükmetmek, Kur'ân'ın zahir mânâsına
aykırı düşer . O halde kurban emri daha başka hikmetleri de içinde taşıyarak
verilmiş, o cinayet işinin çözümü de bunun en önemli faydalarından birini
teşkil etmiştir. Bu sûrenin iş bu bakara kıssasına izafe edilerek (Bakara)
diye adlandırılmış olması da bunun altında diğer kıssalardan daha ziyade bir
şümûl ve derinlik bulunduğuna işaret eder. Dikkat edilirse görülür ki, Kur'ân
bütün kıssaları "Şu da size gönderilenin doğruluğunu tasdik etmektedir."
mazmununu açıklama yolunda ve geçmiş kitaplarda yer alan ve İsrailoğulları
gözünde yegâne din üslubu kabul edilen üsluba benzer bir tarzda ve yüksek
bir belağatla tasvir ederek hatırlatmış ve bütün bunların öncesi ve sonrasında
muhkem âyetlerle gerçek maksatları bütün parıltılarıyla gözler önüne sermiştir.
Şu halde bunlarda inanmayanların yaptığı gibi "Acaba Allah bu misalle
neyi murad ediyor?" diye çirkin tevillere ve yanlış telakkilere düşmeksizin
"İman edenler bunun kesinkes Allah tarafından gelen hakikatler olduğunu
bilirler." (Bakara, 2/26) gerçeğine uymak gerektiğini ve bütün bu harikulâde
oluşların Allah'ın sonsuz ilmine ve kudretine havale edilerek kabul edilmesi
lazım geldiğini, kitabın başındaki "Bunda şüphe ve tereddüde yer yoktur!"
âyetiyle herşeyin bir başlangıcı bulunduğunu unutmamalıdır.
74-Bakınız
bu esrar dolu oluşlarla, o inatçı ve batıla tapan mizaçları ıslah edilmiş
ve öldükten sonra dirilme konusunda kalpleri yumuşatılmış olan İsrailoğulları
hakkında hangi faydalı sonuçların meydana geldiğine şöylece dikkat çekilmiştir:
Ey İsrailoğulları, bütün bu olup bitenlerden sonra kalbleriniz katılaştı.
Size peygamberler ve onlar eliyle gönderilmiş olan apaçık âyetler ve mucizeler
hiç kâr etmez oldu, artık o kalbler taş gibi veya ondan daha katıdırlar. Çünkü
bazı taşlar vardır ki; ondan kevnî veya sınaî tesirlerle gürül gürül ırmaklar
fışkırır, fışkırabilir. Sizin kalbleriniz ise hiçbir şeyden etkilenmez ki,
o sayede kendilerinden marifet fışkırabilsin. Onlardan bazıları da vardır
ki; herhalde bir etkilenme ile çatlar, ondan su çıkar, fışkırmazsa da sızar,
nihayet onlardan bazıları da vardır ki, yağmur, kasırga, zelzele gibi ilahî
kudretin eseri olan olaylardan etkilenerek, Allah korkusundan düşer, yuvarlanır,
yerinden oynar. Halbuki sizin kalbleriniz bu kadar ayan beyan olan vahiy âyetleri
ve kesin açıklamalar karşısında bile zerre kadar tesir altında kalmaz, teşvikten
ve engellemeden etkilenmez. Ve fakat Allah sizin yaptıklarınızdan asla gafil
değildir.
Şimdi
bu tasvir ve uyarmalardan sonra bir de hallerini açığa vurmak için, bunların
imana gelmelerini temenni eden mü'minlere hitap ederek buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
75-
Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan
bir grup vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı
halde bile bile onu tahrif ederlerdi.
76-
Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle başbaşa
kaldıkları zaman, "Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar
diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz?
Hiç aklınız yok mu be?" derlerdi.
77-
Peki bilmezler mi ki, onlar neyi sır olarak saklar ve neyi açıkça söylerlerse
Allah hepsini bilir.
78-
Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler,
ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır
dururlar.
79-
Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra
biraz para almak için "Bu Allah katındandır." derler. Artık vay
o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden
onlara!..
80-
Bir de dediler ki: "Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz".
De ki; "Siz Allah'dan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez.
Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"
81-
Evet kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her yandan kuşatmış ise,
işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.
82-
İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve
orada ebedî kalıcıdırlar.
75-Bu
tarzdaki belağat üslubuna "telvin-i hıtap" adı verilir.
Ey
iman ehli! Artık bu katı kalblilerin sizin iyilik dolu temennilerinizden dolayı
toptan imana geleceklerini ve ahir zaman Peygamberini ve onun getirdiği kitabı
tasdik eyliyeceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı
ki; Allah'ın kelâmını, yani Tevrat'ı işitirler, bellerlerdi de sonra yine
onu tahrif ederlerdi, mânâsını değiştirecek bir surette kelimelerin ve harflerin
yerlerini, mânâlarını değiştirirlerdi. Hem bunu anlayamadıklarından, akıl
ve idrak noksanlığından dolayı değil, akılları erdikten, ne mânâsında, ne
de Allah kelâmı olduğunda asla şüpheleri kalmadıktan sonra bile bile ve kasden
yaparlardı. Artık böylelerinden iman ve hayır umulur mu?
76-Üstelik
bunlar, bir de münafıktırlar iman edenlere rastladıkları zaman diğer münafıkların
yaptığı gibi biz iman ettik derler, birbirleriyle yani bu münafıklar, kendileri
gibi münafık olan benzerleriyle tenha bir yerde başbaşa kaldıkları zaman her
biri, bir diğerine şu suretle sitem eder derler ki: Yahu, siz onlara, yani
Muhammed ve Ashabına Rabbinizin huzurunda sizinle münakaşa ve mübahase ederek
size üstünlük sağlasınlar diye mi Allah'ın size açıkladığı sırları ve hakikatleri
haber veriyorsunuz? Yani gerek ahir zaman Peygamberinin vasıf ve özellikleri,
gerek İsrailoğulları'nın geçmiş maceraları hakkında Allah'ın Tevrat'ta siz
yahudilere haber verdiği bilgileri onlara bildiriyor ve sizi mağlup etmeleri
için ellerine delil mi veriyorsunuz? Siz söylemeseniz, onlar bu sırları bu
gerçekleri nereden bilecekler? Sizin hiç aklınız yok mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz?
Bu sırların açıklanmasının sonu nereye varacak, diye birbirlerine sitem ve
serzenişte bulunurlardı.
77-Lakin
bunlar şunu bilmiyorlar mı ki, Her halükârda Allah onların gizlediklerini
de açıkladıklarını da bilir. Ve bildiği için Peygamberine de bildirir. Şu
halde Kur'ân'ın asıl Tevrat'ı tasdik eden beyanları ve İsrailoğulları hakkında
gizli bilgilerden müslümanların haberdar olmaları ve Hz. Peygamber'in vasıf
ve özelliklerinin Tevrat'ta da yer almış olduğunu bilmeleri, bazı yahudilerin
bu sırları müslümanlara açıklamış olmalarından dolayı değildir; doğrudan doğruya
Allah'ın, kendi Peygamberine bunları vahiy yolu ile bildirmesinden, Hz. Peygamber'in
hak peygamber olmasındandır. İşte o yahudi bilginler bunları bilmezler mi?
Bilmesine bilirler, ama bildiklerini söylememek ve yeri geldikçe onları tahrif
etmek onların şiarıdır.
78-
Bir de bunların ümmîleri vardır ki, okuma yazma bilmezler, kitabı anlamazlar,
sadece birtakım ümniyyeler (kuruntular) beslerler. Bütün bildikleri hayal
meyal mefkurelerden, duydukları taklidî temennilerden ibarettir.
"Emâniy",
ümniyyenin çoğuludur. Kelimenin aslı "üf'ûle" vezninde "umnûye"
olup temenninin sülâsisi olan takdir veya tilavet mânâsına "mena"dan
alınmış bir isimdir ki, insanın kendi içinde ve hayalinde tasarlayıp varlığını
kabul ettiği ve olmasını temenni edip durduğu veyahut diline dolayıp durduğu
şeylerdir ki, Frenkler buna "ideal" derler ve genç mütercimlerimizden
birçoğu bunu mefkûre diye terceme ediyorlar. Çünkü emaniy insanın kendi gönlünden
geçirdiği, saplanıp kaldığı ve durmadan arkasından koştuğu bir düşünce, bir
hayal, bir kuruntu demektir. Bunun bazılarının gerçekleşmesi mümkün ve şu
halde geçerli olanları bulunabilirse de çoğunlukla hiçbir delile dayanmayan
kuru ve şahsi temennilerden ibarettir. Bundan dolayı emaniy, batıl idealler,
evham ve boş hayaller mânâsına da kullanılır. Frenkler ahlâkiyat konusunda
bunu esas alan felsefî görüşe "idealizm" derler. İşte yahudilerin
okuma yazma bilmeyen avam (cahil halk) takımı da ilimden, kitaptan nasibi
olmayıp sadece kuruntu arkasında koşar dururlar, ve onlar yalnızca zan içinde
yaşarlar, zan peşinde koşarlar, kuru bir zan ve taklitten başka bir şeye malik
değiller. Hak ile batılı tayin edip seçemezler. Bu yüzden bunların vebali
de kendilerini aldatan okur yazar takımınadır.
79-İşte
bundan dolayı şimdi vay o yazıcılara ki, kendi elleriyle kitaplar yazarlar
da, sonra: "bu Allah katından" derler, Allah'a iftira ederler, ki
onunla beş on para kazanmak için böyle yaparlar. Haddi zatında geçici olduğundan
dolayı az demek olan bir dünya menfaati gibi hasis bir fayda uğruna yalan
söyler, gerçeği tahrif eder, değiştirirler. Bu suretle eski kitapları büyük
tahriflere uğratmışlardır. Evet vay onlara, o ellerinin yazdığı yalanlar yüzünden
ve vay onlara o kazandıkları çirkin kazanç yüzünden.
80-Böyle
hakikati tahrif eden, gerçeği saptıran, yalan yanlış yazılarla, propagandalarla
halkı iğfal ederek haktan uzaklaştırmanın akıbeti ne kadar fecidir. İnsanları
ebedi azaba sürükleyen bu dolandırıcılığın vebali karşısında dünyanın o süflî
kazançları, ahiretteki azabı ne kadar şiddetlendirecektir. Onlar kendi gönüllerince
güya buna da bir çare bulmuşlar ve cahil halka, avama şu ümniyyeyi de telkin
ederek demişlerdir ki, sayılı birkaç günden başka bize cehennem ateşi hiç
temas etmiyecek (dokunmayacak)tir.
Tefsirciler,
bu sayılı günlerin adedi hakkında onlardan çeşitli sözler de rivayet etmişlerdir
ki, bunların en belli başlısı kırk gün. Nahcevanî Tefsiri'nde beyan olunduğuna
göre, Tevrat'ta Allah'ı bırakıp da buzağıya tapanların ateşe atılacakları
hakkında âyetin zuhur (ortaya çıkışı) ve iştiharı (meşhur oluşu) üzerine yahudi
halkının ümniyyeleri kırılmış ve İslâm dinine girmek temayülünü göstermeye
başlamışlardı. Bunu gören yahudi bilginler, telaşa düşerek ilan etmişlerdi
ki, "Buzağıya ibadet, Hz. Musa'nın yokluğunda ancak kırk gün sürmüştü.
Şu halde biz yahudiler cehennemde nihayet kırk günden fazla kalmayacağız."
şeklinde teselli ve müjde vermişlerdi . Yahudilerin bir takımından da Asmaî,
şu iddiayı hikaye etmiştir ki: Buzağıya tapmalarının müddeti yedi günden ibaret
imiş. İbnü Abbas ve Mücahid'den dahi rivayet olunduğuna göre; yahudiler "Dünyanın
ömrü yedi bin senedir, biz de her bin sene için bir gün azap göreceğiz."
demişler. Diğer bir rivayette de yahudiler, "Cehennemin bir tarafından
bir tarafı zakkum ağacına kadar kırk senelik yoldur ve onlar bir senelik yolu
bir günde alarak kırk günde tamam edeceklerdir." diye Tevrat'ta zikredilmiş
bulunduğu iddiasını ileri sürmüşlerdir.
81-Ey
Muhammed, sen onlara şöyle söyle ve de ki; Siz, bu konuda Allah'dan bir ahd,
bir söz mü aldınız? Eğer öyle ise, Allah ahdini bozmaz, verdiği sözden dönmez.
Yoksa bilemiyeceğiniz bir şeyi Allah'a iftira ederek söyleyiveriyor musunuz?
Hayır, mesele onların dediği gibi değil, her kim bir seyyie kazanır, bir fenalık
yapar ve yaptığı fenalık kendisini her tarafından kuşatırsa; içini ve dışını,
kalbini, dilini ve diğer azalarını tamamen kaplarsa, kötülüğü alışkanlık haline
getirir ve bir de helal görmeye başlarsa İşte bunlar ateş ehli, ateş ashabıdırlar,
onlar o ateşte süresiz kalıcıdırlar. Öyle onların umduğu ve iddia ettiği gibi,
yedi günde, kırk günde değil, hiçbir zaman o ateşten çıkıp kurtulamazlar,
hep orada kalırlar, orası ebedilik âlemidir. Ve bunlar o âleme günaha batmış
olarak, kötülüğe bulanmış olarak ve temiz hiçbir yanları kalmamış olarak gitmişler
ve artık fenalık onların ebedî hasleti ve genel özelliği olmuştur. İnsanı
kuşatan bir tek kötülük böyle sonuç verirse birçok kötülüğe bulaşmış olanların
halleri artık kıyas edilsin. Demek olur ki, günah her tarafını kaplamamış
olanlar, cehennem ateşinde ebedî kalacaklardan değiller. Kalbinde zerre kadar
imanı kalabilenler, günahı günah bilenler ve ona helal demeyenler hakkında
hulûd (ebedî azap) yoktur. Sayılı günler aslında bunlar için tasavvur olunabilir.
82-83-Diğer
taraftan iman edip, iyi ameller işleyen kimseler ise işte bunlar cennet ehli,
cennet ashabıdırlar ve o cennette ebedî kalacaklar.
Cennet
ve cehennem hakkında ve kimlerin cennet ehli ve kimlerin cehennem ehli oldukları
hakkında Allah'ın ahdi, va'di ve tehdidi ve Peygamberine bildirdiği işte bunlardır.
Artık
bu bilgiler ışığında Allah'ın rahmetinin, gazabına üstün olduğu görüşüne istinat
ederek, seyyiat (kötülükler) ile kaplanmış ve kalblerinde zerre kadar bile
iman kalmamış olanların dahi ateşte ebedî kalmayacaklarını sanmak ve vehm
etmek; yahudilerin "sayılı günler" kuruntusuna düşmek ve ilâhî adaleti
inkâr etmek demektir. İlâhî rahmetin üstünlüğü ve onun ahirette rahîmiyet
olarak zuhura geleceği, kötülüklerin ebedî ceza ile cezalandırılacağı sırf
günah kesilmiş olan kimselerin, "Mâliki yevmiddîn" huzurunda ebedî
mağlubiyetlerini gerektireceği unutulmamalıdır. Kur'ân'ın ortaya koyduğu bilgi
ve hikmete göre; ahiret âlemi bir ikinci oluştur ve şüphe yok ki, o ikinci
oluşun tohumu da bu birinci oluştan, yani dünya hayatından gidecektir. Şu
halde dünyadan gidişinde günaha batmış ve bulanmış olan nefsin, ikinci oluşunda
günahın karşılığından başka birşey tasavvur etmek, o ikinci oluşu da bu birinci
oluş saymış gibi bir çelişki olur. Fakat kötülük tamamen nefsi sarıp istila
etmemiş ve o nefiste zerre kadar bir hayır, bir tutar taraf kalmışsa, işte
o zaman ilahî rahmetin üstünlüğü, o kimsenin ateşte ebediyyen kalmıyarak akıbet
kurtuluşa ermesini gerektirir. diyen İsrailoğulları soyunun, bu ilâhî ahid
karşısındaki durumları nedir? Gerçi daha yukarılarda geçen açıklamalar, bunların
kötülüklerini tek tek ifade etmiştir. Bununla beraber, ey Muhammed, onlara
ve bütün insanlara şunu bir defa daha hatırlat:
Meâl-i
Şerifi
83-
Hani bir vakitler İsrailoğulları'ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık:
Allah'dan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik, yakınlığı olanlara,
öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek,
namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere
sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.
84-
Biz azûmüşşan, daha önceleri bu İsrailoğulları'ndan şöylece mîsaklarını almış
idik:
1-
Allah'dan başka ma'bud tanımıyacak ve ondan başkasına ibadet ve kulluk etmiyeceksiniz.
2-
Ebeveyne, yani babaya ve anaya ihsan eyliyecek, her yönüyle iyilik ve güzellik
gösterecek, hoşça davranacaksınız.
3-
Aynı şekilde kim olursa olsun kendilerine yakınlık sahibi olduğunuz akrabalara,
4-
Babaları ölmüş, yetim kalmış çocuklara,
5-
Maişetlerini kazanamayan, ellerinde avuçlarında bir geçim vasıtası bulunmayan
yoksullara dahi ihsan edeceksiniz.
6-
Diğer insanlara da güzel söz söyleyiniz.
7-
ve namazı ikame ediniz, iyice kılınız.
8-
Zekatı da veriniz.
Ey
İsrailoğulları! Siz Allah'a böyle mîsak vermiştiniz, sonra verdiğiniz bu sözden,
bu mîsaktan yüz çevirdiniz, vazgeçtiniz. Bir kısmı dünyadaki huzur ve güvenliğe,
bir kısmı da ahirette sevap kazanmaya ait olan bu esaslı emirleri ağır bulup,
ahdinizi bozdunuz, ancak içinizden pek azı müstesna. Kaldı ki, bu müstesna
azınlık, Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce bu mîsak (anlaşma) uyarınca
amel ederler, dinlerinin emirlerini yerine getirirlerdi. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden
sonra da ona iman ederek yine aynı mîsakı en mükemmel şekilde yerine getirdiler.
İşte bu müstesna azınlık Abdullah b. Selam ve benzeri zevattır. Bu pek az
kişiler istisna edilince siz hâlâ o yüz çevirmede devam edip durmaktasınız.
Bu hususlarda böyle olduğunuz gibi, doğrudan doğruya hayat hakkınızla ilgili
olan mîsaklarda da siz böylesiniz. Bakınız;
Meâl-i
Şerifi
84-
Yine bir zamanlar mîsakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz,
nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmıyacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz
ve ikrarınıza şahit de oldunuz.
85-
Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden
olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık
güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir
olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları
size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını
inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya
hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli
azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ve
hani sizden mîsak almıştık;
9-
Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz,
10-
kendi nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmayacaksınız, yani birbirinizi vatanınızdan
sürüp çıkarmayacak, göçe zorlamayacaksınız diye sizden mîsak almıştık. sonra
siz buna ikrar da verdiniz, iltizam da ettiniz, o halde ki, hepiniz birbirinize
şahit bulunuyordunuz, yahut bunun böyle olduğuna bugün dahi şahitlik edersiniz.
Bu
suretle tamamı ona ulaşan emir ve yasakları içine alan ve genel olarak "on
emir" adı verilen Tevrat ilkelerine benzeyen bu on adet mîsakın, Tevrat
hükümleri mi, yoksa Hatemü'l-Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu) Efendimiz'e
verdikleri ahit suretleri mi olduğu hakkında iki rivayet vardır ki, biz bu
iki rivayetin, ikisinin de sıhhatine kail olmak istiyoruz.
85-Bilindiği
gibi İsrailoğulları, esas itibariyle Tevrat ilkelerine de uygun olan bu hükümler
dairesinde Hicret'in akabinde, Peygamber Efendimiz ile antlaşma yaptıktan
sonra da yine antlaşmayı bozmuşlardı. Bunun için buyuruluyor ki, sonra sizler,
yani şimdiki sizler, işte öyle insanlarsınız ki, kendilerinizi, kendinizden
olan nüfusunuzu öldürüyorsunuz, ferdî ve ictimaî mânâda intihar ediyorsunuz,
içinizden bir kısmını yurtlarından, vatanlarından çıkarıyorsunuz. İşte bunu
tek başınıza yapamazsınız, fakat onların aleyhinde düşmanlık ve kötülük üzerine
birleşiyor, sırt sırta veriyorsunuz, yani vicdanların kabul etmeyeceği fenalık
ve saldırganlıklarda birbirinize arka oluyor, o kötülükleri topluca yapıyorsunuz.
Ve şayet onlar düşman elinde esir olarak size gelirlerse, fidyelerini ödeyip
onları kurtarmaya da kalkıyorsunuz. Aslında bu cümleyi, "Onlar size esir
düşerlerse üstelik onlardan fidye almaya da kalkıyorsunuz." diye anlamak
daha doğru gibi görülüyor. Nitekim Ebu Müslim Isfahanî öyle anlamıştır.
Lakin
İbni Kesir, Ebu Amr, İbnü Âmir, Hamza ve Halefi Âşir kırâetlerinde sülâsî
olarak "tâ"nın fethi, "fâ"nın sükûnu ile kırâeti buna
müsait değildir. Bunun için tefsircilerin çoğunluğu önceki mânâyı tercih etmişlerdir.
Gerçi böyle fidyelerini ödeyip, onları esaretten kurtarmak kötü bir şey değildir,
fakat böyle yapmaları, bunların yine kendilerinden olduğunu ikrar ve bunları
çıkarırken kendilerinden olduğunu bilerek, kasden ve sözkonusu mîsaka aykırı
düşmekle zulmen çıkarmış bulunduklarını itiraf demek olduğundan, âyetin siyakı
itibariyle aleyhlerinde bir belge teşkil etmiştir. Bu noktayı nassa bağlamak
için yukardaki fiiline ait olan şu hâl cümlesi buraya tehir olunmuştur: Halbuki
esasen onları kovup çıkarmak size yasak kılınmıştı, onları çıkarmanız zaten
caiz değildi. Allah'la olan mîsakınızın hükümlerine göre bundan yasaklanmıştınız.
Böyle iken yine de onları çıkarıyorsunuz. Onlar ya sizdendir, ya değildir.
Sizden iseler ne hakla çıkarıyorsunuz, değilseler ne diye fidyelerini ödemeye
kalkışıyorsunuz da muahitlerinize (ahitleştiklerinize) karşı onlara açıkça
yardım ediyorsunuz?
Süddî'den
gelen bir rivayete göre, Medine yakınındaki yahudilerden Beni Kureyza, Araptan
Evs kabilesinin halifi yani antlaşmalısı imişler, Beni Nadir de Hazreç kabilesinin
muahidi, yani antlaşmalısı imişler. Bunlar birbirleriyle savaş yaptıkları,
her fırka öldürme, memleketi harap etme ve ahaliyi sürüp çıkarma gibi hususlarda
kendi müttefiklerine yardım eder, fakat her iki taraf yahudilerinden bir kimse
esir olursa birleşir fidye toplayarak onu kurtarırlarmış. Araplar bu nasıl
şey? Hem onlarla savaşıyorsunuz, hem de esirlerini kurtarmak için fidye veriyorsunuz
diye kendilerine serzenişte bulununca, onlar da biz kitabımızın hükmü gereğince
bunları fidye ile kurtarmaya mecburuz. Esasen bunlarla savaşmamız da yasaktır,
ama ne çare, söz verdiğimiz müttefiklerimizin aşağılanmasından da utanıyoruz,
derlermiş.
Buna
karşı buyuruluyor ki, acaip, siz kitabın bir kısmına iman eder de diğer kısmını
inkâr mı edersiniz? Bunun
sonucunun ne olduğunu bilir misiniz? Sizden bunu yapanların cezası başka değil,
mutlaka dünya hayatında büyük perişanlık, kıyamet gününde de böyleleri azabın
en şiddetlisine uğratılacaktır. Nitekim dünyada Beni Kurayza öldürülmek ile,
Beni Nadir de yurtlarından kovulup sürgüne gönderilmekle bu felaketi gözleriyle
görmüş ve bizzat yaşamışlardı. Kıyamet günündeki o şiddetli azabı da elbette
göreceklerdir. Ey İsrailoğulları! Siz o gizli gizli çevirdiğiniz fesatlar
açığa çıkmaz, onların cezası verilmez mi zannedersiniz? Allah yaptıklarınızdan
gafil değildir.
Meâl-i
Şerifi
86-
Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap
hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez.
86-Ey
Muhammed! İşte bunlar, çirkin özellikler ile vasıflanmış olan İsrailoğulları
ve bunlara benzeyenler, öyle güruhtur ki bunlar, ahireti verip dünya denilen
aşağılık hayatı satın almışlardır. Bunların ahirete imanları olmadığından,
ileriye dönük herhangi bir hakları da kalmamıştır. Gerçi önce yok değildi,
fakat o saadeti beş on paraya sattılar. Bundan dolayı bunların ileride çekecekleri
azab asla hafifletilmez, kendilerine hiçbir taraftan yardım da olunmaz. Bu
alış-veriş ustalarının bütün kazançları, bu korkunç ziyandan, bu ebedî perişanlıktan
ibarettir. Onlar istedikleri kadar "sayılı günler" kuruntusuyla
gönül eğlendirip dursunlar, ruhları kötülük ile dopdolu olan bu bezirganların
azapları kesilmek şöyle dursun, hafiflemez bile. Zira ebediyyen satılmış bir
malın mahrumiyetini çekmek de ebedîdir.
Dünya,
veya 'den ismi tafdilinin müennesi olup "en yakın" yahut "pek
alçak" mânâsına bir sıfattır. gibi isimlere sıfat olarak kullanılmıştır.
Bundan başka ahiret kelimesi gibi ve onun karşıtı bir isim olarak da kullanılır
ki, o zaman yahut terkiplerinden birinin yerine geçer. Bununla beraber Kur'ân'da
bu mânâ hep sıfat tamlaması olarak yer almıştır. Şu halde "hayat-ı dünya"
"dünyanın hayatı" değil, dünya denilen hayat, yani aşağılık ve alçak
hayat anlamınadır. Veyahut bugün fiilen içinde bulunulmak itibariyle "en
yakın bulunan hayat" demek olur. İleride bu dünya hayatının nelerden
ibaret bulunduğunu açıklayacak âyetler gelecektir.
İşte
onların Allah'la olan antlaşmalarının hiç birinde durmamaları, verdikleri
her ahdi bozmaları ve tek tek sayılan bütün günahları işlemiş olmaları ahireti
bu dünya hayatına satmış olmalarından ve ahirete imanları kalmamış olmasındandır.
Böyle olanlar, şüphesiz ki ölümlerinden sonrası için hiçbir şey düşünemez
ve onun için hiçbir hazırlık yapamazlar. Beş-on günlük geçici bir hayat için
her fenalığı göze alır, beş-on para için Allah'ın kitaplarını bozarlar. Allah'ın
kullarına karşı her fenalığı yapar ve yaptıklarından da pişmanlık duymazlar.
"Sayılı günler" kuruntusunu uydurmaları da bu imansızlıklarındandır.
Ruhları böylesine günah ile kaplanmış bulunanlar elbette ateşte ebedî kalacaklar
ve en şiddetli azabı göreceklerdir.
Bu
uyarı hükmü bu suretle sona erdirildikten sonra şimdi de bunların Hz. Peygamber'e
karşı giriştikleri sûikaste işaretle bu bakış açısından dahi cinayet işlemeye
ne kadar istekli oldukları açıklanarak, ebedî azaba ne kadar hak kazandıkları
iyice açıklanmış olacaktır:
Meâl-i
Şerifi
87-
Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler
de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu'l-Kudüs
ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her
peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına
yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?
87-
"vav" harfi, kasem içindir, "lâm" onun cevabı, "kad"
ise tahkik harfidir ki, demektir. Yani nâm ve şan-ı uluhiyetime yemin olsun
ki, muhakkak surette biz azîmüşşan Musa'ya o kitabı, yani İsrailoğulları'nın
öteden beri hükümlerini çiğneyegeldikleri Tevrat'ı verdik, ve arkasından onun
izinde ve aynı şeriatle memur nice peygamberler daha gönderdik. Ki bunlar
Yûşa, İşmuil, Şem'ûn, Davut, Süleyman, Şa'ya, Armiya, Uzeyr, Hazkil, İlyas,
Elyesa, Yunus, Zekeriyya, Yahya ve daha başkalarıdır. Hepsine selam olsun.
Ayrıca Meryem oğlu İsa'ya beyyineler verdik.
Beyyine:
Gün gibi gayet açık, vazıh ve celî mânâsına sıfattan isim yapılmış bir kelimedir
ki, kendisi gayet açık ve aşikar olan bir davayı açık bir şekilde isbat etmeye
yarayan delil demektir. Yani kendisi açık seçik, artık bir başka şeyin açıklamasına
ihtiyacı kalmamış olan belge demektir. Peygamberlerin
mucizeleri bu çeşit belgelerdir. Şu halde Hz. İsa'nın beyyineleri, onun peygamberliğini
açıkça ortaya koyan mucizeleri demek olur ki, bunların neler olduğu ileride
genişçe anlatılacaktır.
İsa:
Süryanice "İşû"dur. Nitekim bazı hıristiyanlar "Yesû",
Frenkler "Jesu" derler. Bunun ism-i mensubu olan "Jezvit"
İsevî, diğer bir tabirle Yesûî demek ise de Katolik papazların özel olarak
kurdukları cemiyete mahsus bir isim olmuştur ki, bir anlamda tarikat demek
olan bu cemiyete ve mensuplarına "Cizvit" adı verilir.
Meryem:
Süryanî dilinde "hizmetkâr" mânâsınadır. Arapça kadınlar için meryem,
erkeklerdeki "zir" gibi bir mânâya kullanılır. "Zir" kadınlara
karışması ve ziyareti çok olan erkek demektir. Nitekim Arap şairi Ru'be'nin:
"Hizmetçisi, kendisine ulaşmayan ve kadınlar arasına karışan kimseye
dedim ki: Gençlik hevesleri sapıttığını pişman eder." beytindeki zir
ve meryem bu mânâya gelmektedir. Biz Türkler genellikle "Meryem Dudu"
deriz.
Hz.
Musa'dan sonraki peygamberler arasında Hz. İsa'nın bilhassa ismiyle zikredilmesi
İsa dininin, Tevrat'taki bazı dinî hükümleri nesheden (kaldıran) bir özelliğe
sahip olması bakımındandır. Bundan dolayı İseviyet, yani Hıristiyanlık, Musevîlik'ten
ayrı bir din olmuştur.
Hz.
İsa'ya bu beyyinatı (belgeleri) verdikten başka bir de onu Rûhu'l-Kudüs ile
destekleyip takviye ettik. Râğıb'ın tarifine göre; ruh, esasen canlının öyle
bir cüz'üdür ki, canlıda hayat bununla meydana gelir. Ruh
ile nefis bir midir, değil midir? Bunda
da uzun uzadıya ihtilaflar olmuştur. Nefis aslında "ben" dediğimiz
şeydir. Fakat ruh da bu mudur? Yoksa
bunun bir aleti midir? Bu konuda özel tasnifler yapılmıştır ki, âyetinin tefsirinde
inşaallah mümkün olan izahatı sunmaya çalışacağız. (Bkz: İsrâ, 17/85). Şimdilik
şu kadarını söyliyelim ki; öteden beri ruhun mahiyeti hakkında söz söyleyenler
bunu başlıca üç ayrı bakış açısından düşünmüşlerdir. Bu
da hareket, hayat ve idraktir. Herşeyden önce ruh bir hareketin başlangıcı
olarak tasavvur edilmiştir. Bizzat harekete geçiren her hareket ettirici kuvvet
bir ruh, her hareket eden şey de onun eseri kabul edilmiştir. Buna göre, hiçbir
hareket yoktur ki, bir ruh ile ilgili olmasın. Şu kadar var ki, bizzat hareket
ettirenler doğrudan doğruya, dolaylı olarak hareket edenler de yine dolaylı
yollardan bir ruha bağlı sayılırlar. Bu anlamda ruh, kayıtsız şartsız kuvvet
karşılığı bir mânâya gelir. İster yalın halde olsun, ister çok yönlü olsun,
ister şuurlu, ister şuursuz olsun, ister iradeli, ister iradesiz olsun hadd-i
zatında harekete geçirme özelliği bulunan her kuvvet bir ruhtur. Frenkler
dinler tarihiyle ilgili araştırmalarda bu görüşe "Animizm" adını
vermişlerdir. Lakin ruhun bu mânâsı genel değildir. Bu hareketi, iradeli hareketlere
tahsis edecek olursak, o zaman ikinci ve üçüncü mânâlara benzer veya eşdeğer
veyahut daha özel bir amelî ve ahlâkî ruh mânâsı ifade etmiş oluruz. Çünkü
iradeli hareket, hayat ve idrak ile eş anlamlı, hatta onlardan daha fazla
özelliğe sahiptir.
İkinci
olarak ruh, bir hayat kaynağı olarak tasavvur olunmuştur ki, bu birinciden
daha özel bir anlayıştır. Zira hareket, hayatın belli başlı şartlarından sadece
biridir. Her
hayatta bir hareket vardır. Fakat burada hayattan maksat genel anlamda canlıların
sahip olduğu hayattır. Çünkü bitkilere ait hayata hayat denmesi bu mânâya
uygun olduğundan değildir. Zira bitkilerin hayatında bir yerden bir yere kitle
halinde hareket yoktur. En meşhur mânâsıyle ruh denilince işte bu hayat kaynağı
anlaşılır ve ruh bizatihi mevcut ve lizatihi canlı bir kaynak olmak üzere
tarif olunur ki, Râğıp da bunu ifade etmiş demektir.
Üçüncü
olarak ruh, gerek cüz'î, gerek küllî bir idrak mebdei (noktası) olarak kabul
olunmuştur ki, bu da ikinci görüşten daha özeldir. Zira hayat idrakin şartlarından
biridir. Daha doğrusu idrak dediğimiz şey, algılama derecelerine göre hayatın
bir eseridir. Demek ki, idrak sahibi her ruh canlıdır ve her canlı kendi kendine
hareket etme güç ve kabiliyetine sahiptir. Bununla beraber her hareket edenin
veya hareket ettirenin bu anlamda canlı olması lazım gelmeyeceği gibi, her
canlının da idrak sahibi olması göz önünde bulundurulacak bir noktadır. Bu
suretle ruh veya canlı denildiği zaman şuurun ilk mertebesinden akla ve kudsî
kuvvete varıncaya kadar derece derece farklı mertebeleri yüklenebilen ve vücudun
aslî ve gölgesel ikiliğini içine alan şuur ve idrak kaynağı kastedilir ki,
bazılarına göre irade ve kendi kendine hareket etmek gibi hususlar bunun teferruatından
sayılır. Bununla beraber duygu ve şuur, ruhun en genel belirleyici özelliğidir.
İrade ve hareketin yalnızca şuura bağlı özellikler olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu takdirde akıl, ruhun en ileri ve en mükemmel görünümü olmuş olacaktır.
Halbuki iradenin şuur veya akıl beraberliği kabul edilse bile, bedende olan
öteki belirtilerden daha üstün bir değere sahip bulunduğunda şüphe yoktur.
Akla mahkum iradeler bulunduğu gibi, şehvet ve heveslere mahkum akıllar da
vardır. Şu halde ruh denildiği zaman his ve şuur, akıl ve idrak güçlerinden
başka irade gücü gibi özellikleri de içine alan daha geniş ve etraflı bir
hayat cevheri anlaşılmak lazım gelir. Gerçekte de ruh ilminden bahsedenler,
ruhun hem nazarî, hem amelî kabiliyetlerini göz önünde bulundurmaya mecbur
kalmışlardır. Asrımızın ruh ilmi (psikoloji) kitaplarında şuur, ruhun en umumî
hadisesi kabul olunmaktadır. Bununla birlikte ruhî kuvvetler: Acı duyma, tad
alma, hoşlanma ve nefret gibi duyusal kuvvetler; idrak, düşünce, tasarı ve
tasavvurlar gibi zihinsel ve aklî kuvvetler; istek ve irade gibi harekete
geçirici kuvvetler olmak üzere başlıca üç ana kuvvenin kaynağı olarak düşünülmektedir.
O halde kendine mahsus anlamıyla ruh denilirken kendiliğinden hareket edebilme,
daha doğrusu kendi kendini hareket ettirebilme, canlılık ve idrak gibi özelliklerin
üçü birden göz önünde bulundurulmalıdır. Yani ruh, hayatın da, hareketin de,
idrakin de esas sahibi olan bir varlıktır. Eğer hayat kelimesi, sadece bir
yönü ile alınmayıp bu üçünün de temsilcisi olarak alınacak olursa, o zaman
bizatihi mevcut ve lizatihi canlı şeklinde tarif aynı mânâyı ifade ederek,
en özel anlamıyla ruhun en aşağı mertebesini göstermiş olur. Aslında biz,
duyu organları gelişmiş yüksek canlılarda ve bilhassa insanda bu üçünün birleştiğini
görüyoruz. Şu halde herkesin bildiği ve anladığı meşhur şekliyle ruhun en
alt seviyedeki mânâsı canlılık olarak kabul edilir ve her kuvvete de ruh denilmez.
Hayatın anlamı ne kadar yükselirse, ruhun mânâsı da o ölçüde yükselmiş olur.
Daha doğrusu ruh ne ölçüde yükselirse hayatın mânâsı da o ölçüde yükselir
ve özellik kazanır.
Genel
anlamıyla ruhun, katı ve hareketsiz olan maddeye zıt bir varlık olduğu açıktır.
En ilkel şekliyle madde ruhsuz bulunabilir, fakat bu mânâda ruhsuz bir cisim
var mıdır? Bu husus münakaşa edilebilirse de ilkel maddeden meydana gelmiş
olan her cisim terkibi ve teşekkülü bakımından bizzat bir kuvvete ve bir ilk
harekete sahip olmak durumunda bulunduğundan her cisimde, genel anlamda bir
ruh zaten var demektir. Fakat özel anlamda ele alındığı zaman, ruhsuz cisimlerin
varlığından şüphe etmeyiz. Zira nice canlıların, ruhtan ayrıldığı zaman öldüklerini
görmekteyiz. Demek ki ruhun cisimden ayrılmasıyla ayrıcalık kazanacağı şüphe
edilecek bir şey değildir. Fakat esas itibariyle ruhun öz cevheri ile maddenin
öz cevheri birbirinden apayrı varlıklar olarak âlemde iki ayrı cins cevher
var mıdır? Yoksa maddenin cevheri ruhun cevherine veyahut ruhun cevheri maddenin
cevherine râci olmak üzere yalnızca bir tek çeşit cevher mi vardır? Yani kâinat
âleminden cisimlerin cevheri büsbütün kaldırıldığı farzolunsa, ruhlar da ortadan
kalkar mı? Yahut aksine ruhun cevheri ortadan kalksa, maddî cisimler de büsbütün
yok olur, ortadan kalkar mı? Yoksa birisi diğerinden ayrı olarak varlığını
sürdürebilir mi? Felsefe dalında her birinin taraftarı ve savunucuları bulunan
çeşitli nazariyelerden şimdilik vazgeçerek şu kadarını söyleyelim ki ruhun,
cevheri ve öz varlığı ne olursa olsun, nev'inin hakikatı, hatta bir tek nevi
içinde çeşitli mertebeleri bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir: İnsanların
diğer canlılardan farkı, ruhlarının kendi nev'ine mahsus özelliğinden dolayı
olduğu gibi, beşerin çeşitli sınıf ve fertleri arasındaki fark da en azından
ruh mertebelerinin çokluğunu göstermektedir. Genellikle Peygamberler ise derece
farklarıyla birlikte, Âdem kıssasından anlaşıldığı üzere, ilk fıtrata nazaran,
beşer nev'i içinde Allah'ın halifeliğine mazhar olmuş yüksek bir ruh derecesine
sahip kimselerdir. Bu yüzdendir ki, âdeta kendi nevilerinin üstünde sayılabilecek
bir ayrıcalıkları vardır. Bu yüksek ruh asaletine sahip bulunmalarının yanında
ilâhî te'yide de mazhar olmaları onları, hem bilgi ve idrak yönünden, hem
de tasarruf gücü demek olan iradeyi harekete geçirme yönünden ve bazan ikisiyle
birden ruh mertebelerinin en yücelerine eriştiren tecellilere mazhar kılar.
Bu tecellilerden her biri, beşerin alışılmış ruhî davranışlarından çok farklı
ve üstün özellikler taşır. İşte bu özellikler o peygamberlerin, çeşitli kademelerde
mucizelerini meydana getirirler. Bundan dolayıdır ki, peygamberlere mahsus
bilgiler, beşer aklının tekrara ve tecrübeye dayalı olarak elde ettiği alışılmış
bilgi ve idraklerin üstünde bir ilim, tasarruflarında da yine normal insanların
sahib olabildikleri tasarrufun üstünde bir kudret ve irade zuhur edegelmiştir.
Bunun için ruhların bizzat Allah'a izafetle sonuçlanan alışılmış ve alışılmamış
bütün güçlerini, çeşit ve mertebelerini bir bütün olarak dikkate almayanlar
veya alamayanlar, ruhun en yüksek mertebesini aklın en aşağı mertebesi açısından
ele alarak, harika denilen garip ve nadir olayları, daima alışılmışa şartlanmış
aklın en aşağı ölçüsüyle çözmeye çalışanlar, peygamberlerin mucizeleri karşısında
hep inkâr ve te'vil yoluna sapmışlardır. Diğer bir kısım insanlar da mucizeler
nazariyesine sarılarak, genellikle aklın ve ilmin konusuna giren kesin gerçekleri
inkâr etmeye ve görmezlikten gelmeye çalışmışlardır. Bunların birincisi ifrat,
ikincisi ise tefrittir. Yaratılışın bütün sır ve inceliklerini, ne tekdüze
tekrarlara dayanan prensiplere bağlı olarak deneysel ilmin ve fennin belli
sınırları içine hapsetmeğe hakkımız var, ne de aklın ve ilmin kural ve ilkelerini
bir kenara iterek, herşeyi yalnızca harikalarla açıklamağa hakkımız vardır.
İlmî araştırmalarla ortaya konan yeni yeni buluşlar, ilmin ve fennin sonu
olmayan bir genişliğe sahip bulunduğunu gösteriyor. Bu husus inkâr kabul etmez
bir gerçektir. Ayrıca normal aklın, ilim ve fennin hiçbir zaman inkâr edilemiyecek
değişmez ve kesin hakikatleri içerdiği de bilinmelidir. Şunu da belirtelim
ki, sebeplilik (nedensellik) ve çelişmezlik kanunları işte bu çeşit hakikatlerdendir.
Bilgi denilen şey, daha ziyade tekdüze tekrarlara bağlı olarak, deneme yanılma
sonucunda teşekkül eder. Ancak kâinatta değişim ve gelişim denilen bir ilke
daha vardır. Halbuki her değişim, ilk meydana çıkışında, normal dediğimiz
tekdüze tekrara dayanan oluşlara karşı bir hamle ve bir isyan sayılır. Bu
yüzden de bir harikuladelik ifade eder. Bunun için, ilmî sonuçlara dayanan
imanın yanında mucizeye dayanan imanın, irade olayı açısından çok önemli bir
yeri vardır. Çok zamanlar görülmüştür ki, ilim adamlarının kendi konuları
dışındaki iş ve çabalarda iradeleri oldukça zayıftır, hatta büsbütün yok denilecek
kadar azdır. Kendi tecrübemize dayalı olarak elde ettiğimiz bilgiler, bizde
irade olayının teşekkülüne ve güçlenmesine katkıda bulunmuyorlar. Buna karşılık
hiçbir ilmî ölçüden haberi olmayan bazı cahiller, ilim adamlarının göze alamayacağı
işleri yapabilecek güçlü iradeler gösteriyorlar. Bu husus nazarî olarak herkesçe
kabul edilse bile tatbikatta iradenin, hiçbir bilgiye ihtiyaç göstermeyen
imandan kaynaklandığı ve oradan kuvvet aldığı gözleniyor. Bu da normal ilmin
sonuçlarına inanmaktan değil, mucizeye inanmaktan doğuyor. İslâm dini, bu
hakikati tesbit ve ahlâkı yüceltmek için, ilmin ve aklın kurallarına önem
vermekle beraber, imanı gerektiren mucizelere de yer vermiştir. Bu sebeple
hakikî din adamlarının bilgileri, kendi iradelerini zayıflatmaz. Onlar ilmin
ve aklın alanına giren konularda normali kabul ederler, olağanüstü hallerde
mucizeye de inanırlar. Normal insanların sevindikleri konularda onların korktuğu
ve endişeye kapıldığı, halkın üzülüp ağladıkları noktalarda ise onların ümide
ve iyimserliğe kapıldıkları yönler bulunur. Hasılı insan ruhunda ümitsizlik
ve korkuyu kısmen de olsa yok etmek için mucizelerin pek büyük etkisi vardır.
Sırf aklî ve mantıkî düşünenlerin karamsarlıktan başka birşey göremedikleri
kapkaranlık zamanlarda mucizeye iman, böyle ayrılık günlerinde parlayan sevgi
güneşi gibi, azim ve iradeye musallat olmuş karamsarlığın paslarını silip
süpürmeye yeter de artar bile. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, mucize ve
harikalara iman, bir genel ilke gibi ele alınamaz. Zaten isminden de anlaşılacağı
gibi, bunun yalnızca özel ve olağanüstü hallere mahsus bir ilke olduğu kesindir.
Normal haller için aslolan aklın ve ilmin kurallarıdır. Ne dine, ne ilme önem
vermeden, her an harika peşinde koşanlar ve daima yeni görüş ve fikirlerle
yaşamak isteyenler, hiçbir zaman ilkellikten kurtulamazlar ve insanlar arasında
bağlantı sağlayan sosyal kurallar ve ahlâkî kaideler bırakmayacak kadar cahil,
sapık, başıbozuk ve baştan çıkarıcı bir hayat tarzına mahkum olurlar. Bundan
dolayıdır ki, Kur'ân mucizesiyle ortaya konmuş bulunan cihanşumûl hükümler
ve doğrular, kevnî mucize denilen öteki harikulâde (olağanüstü) olayların
üstünde bir anlam ve değer taşırlar. İşte peygamberlerin ruhları, mertebelerine
göre bu iki cihetle özel olarak ilâhî desteklere mazhar kılınmışlardır. Bu
ilâhî desteğin dış görüntülerinden birisi de onların ahlâklarıdır. Onların
ruh mertebeleri, ahlâk bakımından ismet (günahsızlık) derecesine sahiptir.
Bundan dolayıdır ki, İslâm inancı açısından peygamberlerin hepsi, çirkin ve
alçaltıcı huy ve hareketlerden uzak ve yüce şahsiyetlerdir. Gerçi onlar için
de beşeriyet gereği bazan zelle (ayak sürçmesi) ve hata mümkündür. Fakat onda
ısrar ve istikrar (devamlılık) söz konusu değildir. Bu gibi şeyler Allah'ın
yardımıyla hemen düzeltilir. Biz, eldeki Tevrat ve İncil nüshalarında geçmiş
peygamberlere isnat edilen birtakım günah ve kabahatların, tahrifler sonucu
olduğundan şüphe etmeyiz. Cenab-ı Hak, peygamberlerin ruhlarına çeşitli mertebelerde
gönderdiği bu ilahî destekleri, özellikle Hz. İsa hakkında "Biz onu Rûhu'l-Kudüs
ile de destekledik". (Bakara, 2/87) âyetiyle dile getirmiştir. Meryem
oğlu İsa, ruhî bakımdan bilhassa Rûhu'l-Kudüs ile teyid olunmuştur. Bu gösterir
ki, Rûhu'l-Kudüs, Hz. İsa'nın şahsiyetinin bir parçası değil, sadece onun
destekleyicisidir. Şu halde hıristiyanların, Rûhu'l-Kudüs'ü İsa'nın şahsiyetine
dahil edip, öz şahsiyetinin bir bölümü gibi tasavvur etmeleri bir batıl inanç
örneğidir ve geçersizdir.
Acaba
Rûhu'l-Kudüs'ten murad nedir? "Rûhu'l-Kudüs" kelime itibariyle fevkalade
temizlik, taharet ve nezahet yahut bereket ruhu, yahut mukaddes ruh demek
ise de bunun gerçek anlamı hakkında tefsirciler birkaç rivayet nakletmişlerdir.
1-
Mücahid ve Rebî'in beyanına göre; "el-Kudüs" el-Kuddûs gibi ilâhî
isimlerdendir. Şu halde Rûhu'l-kudüs, yani Allah'ın ruhu demek olabilir. Nitekim
bu te'yid dolayısıyla Hz. İsa'ya "rûhullah" dahi denilir.
2-
İbnü Abbas'dan bir rivayete göre, burada "Rûhu'l-Kudüs" Allah'ın
ism-i azamı (en büyük ismi)dır ki, Hz. İsa bununla ölüleri diriltirdi.
3-
İncil'dir, nitekim "İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik."
(Şûrâ, 42/52) âyet-i kerimesinde Kur'ân vahyine dahi "ruh" denilmiştir.
4-
Katâde, Süddî, Dahhâk ve Rebî'in beyanına ve İbnü Abbas'dan diğer bir rivayete
göre, Rûhu'l-Kudüs Cebrail'dir. Ve buna asahh-i akval, yani rivayetlerin en
sıhhatlisi demişlerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, Hassân İbni Sabit (r.a.)
bir kerre "Kureyş'i hicvet, Rûhu'l-Kudüs seninledir." buyurduğu
gibi, bir başka zamanda da "Ve Cebrail seninledir." diye buyurmuşlardır.
Demek ki, Rûhu'l-kudüs Cebrail aleyhisselâmın "Rûhu'l-Emîn" gibi
diğer bir ismidir. Nitekim Hassân (r.a.) dahi beytinde "Allah'ın elçisi
olan Cibrîl de bizdedir. O Rûhu'l-Kudüs'ün ise eşi, benzeri yoktur."
diyerek Rûhu'l-Küdüs'ün Cebrail olduğunu göstermiştir. Cebrail'e "rûhullah"
dahi denilmesi, diğer bir ilahî isim olan Rûhu'l-Kudüs'ün aynı mânâya geldiğini
doğrular.
Kur'ân
diline ait bu kelimelerin göz önünde bulundurulması ile Rûhu'l-Kudüs'ün Cebrail
demek olduğu anlaşılır. Lakin bu takdirde şu soru akla gelebilir: Cebrail
Hz. İsa'dan başka peygamberlere de indiği halde burada "onu Rûhu'l-Kudüs
ile destekledik." ilâhî ifadesinde söz konusu zamire Hz. Musa bile dahil
edilmiyerek doğrudan doğruya zamirin Hz. İsa'ya tahsis edilmesinin mânâsı
nedir? Bu ifadeden Rûhu'l-Kudüs'ün Cebrail'den başka bir özel ruh olduğu anlaşılmaz
mı?
Tefsircilerin
açıklamasına göre, cevap hayır. Bu tahsisin anlamı şudur: Ceb rail'in Hz.
İsa'ya başka türlü bir ihtisası vardır ki, diğer peygamberlerde bunun örneği
yoktur. Çünkü Hz. Meryem'e onun doğumunu müjdeleyen Cebrail'dir. Hz. İsa onun
nefhi (üflemesi) ile doğmuş, onun terbiye ve desteğiyle büyümüş, her nereye
gittiyse beraberinde gitmiştir. Nitekim Meryem Sûresi'nde "Ona ruhumuzu
gönderdik, o ruh ona beşer şeklinde temessül edip göründü." (Meryem,
19/17) buyurulmuştur. Âyette geçen "rûhanâ", rûhullah, Rûhu'l-Kudüs,
Cebrail'dir.
Bundan
başka bilindiği gibi, İsrailoğulları'nın, Hz. İsa ve annesi Meryem hakkında
iffet ve ismete, onların kudsiyetlerine aykırı sözler söylemiş olmaları ve
âyette esas muhatap olan da yahudiler olduğundan, Hz. İsa hakkındaki bu âyet,
tahsis için değil, fakat bilhassa yahudilerin isnat ve iftiralarına karşı
Hz. İsa'yı tenzih için bu teyid özellikle söz konusu edilmiştir. İşte bundan
dolayıdır ki, taharet ve temizlik anlamına gelen "Rûhu'l-Kudüs"
ismi tercih buyurulmuştur. Şunu
da burada hatırlatmak lazım gelir ki, Hz. İsa "Rûhu'l-Kudüs" ile
teyid edilmiştir, fakat Rûhu'l-Kudüs ile teyid edilen yalnızca Hz. İsa değildir.
"De ki, Rûhu'l-Kudüs, onu Rabbinden hak olarak indirmiştir." (Nahl,
16/102) buyurulduğu şekilde Peygamber Efendimiz'e Kur'ân-ı Kerîm'i indiren
de Rûhu'l-Kudüs'tür. Oysa Kur'ân'ı ona indirenin Cebrail olduğu bilinen bir
gerçektir. Demek ki, Rûhu'l-Kudüs Cebrail'dir. Güç ve kuvvet açısından Cibril
veya Cebrail, ismet ve nezahet açısından da Rûhu'l-Kudüs'tür.
İşte
ey İsrailoğulları! Görüyorsunuz ki, Allah Teâlâ'nın peygamber ve kitap göndermesi,
emsalsiz ve görülmemiş bir şey değildir, öteden beri devam edip gelen bir
ilâhî gelenek, bir sünnetullahtır. Zikrolunduğu üzere bilhassa size Hz. Musa'dan
Hz. İsa'ya kadar bunca peygamber göndermiş artık size nefsinizin heva ve heveslerine
uymayan ilahî emirlerle yeni bir peygamber geldikçe ona uymayı kibrinize yediremeyip,
kafa mı tutacaksınız? o peygamberlerin bir kısmını inkâr edecek, diğer bir
kısmını da inkârla yetinmeyip -Zekeriya, Yahya vesaire gibi- öldürecek misiniz?
Yok artık, o meydanı boş bulamıyacaksınız. Bu âyetin anlamında Peygamber Efendimiz'i
öldürmeye azmettiklerine açık bir işaret vardır. Soru, bu teşebbüslerini yüzlerine
çarpmak üzere ayıplamak ve kınamak (istifham-ı tevbîhî) içindir.
Bunlar,
haklarında nazil olan bütün o güzel nasihatlere, davetlere, acı tatlı hatırlatmalara,
müjdelere ve uyarılara, azarlama ve iltifatlara karşı bakınız ne dediler:
Meâl-i
Şerifi
88-
(Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz
kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi.
Bundan dolayı çok az imana gelirler.
89-
Yanlarındakini tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince,
daha önceleri inanmayanlara karşı onunla yardım isteyip durdukları halde,
o tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer kendileri onu inkâr ettiler. İşte
bundan dolayı Allah'ın laneti kâfirleredir.
90-
Ne kadar çirkindir o uğruna kendilerini sattıkları şey ki; Allah'ın kullarından
dilediğine kendi lütuf ve kereminden vahiy indirmesine kafa tutarak, Allah
ne indirdiyse hepsini inkâr ettiler. İşte bu yüzden de gazap üstüne gazaba
uğradılar. Can yakıcı azap asıl kâfirler içindir.
88-Ğulf,
"ağlef"in çoğuludur. Ağlef, ğulfe veya ğılafdan kabuklu yani sünnetsiz
ya da kılıflı demektir ki, burada kelime "kaşerli, kaşerlenmiş"
meâlindedir. Yosun tutmuş, duyarlığını yitirmiş anlamınadır.
Hasılı
bunlar bizim kalblerimiz kılıflı, yani kaşerlidir, kabukludur dediler. Bununla
Hz. Muhammed'in davetine ve Kur'ân'ın irşadlarına karşı kalplerinin kapalı
olduğunu ve bunları dinlemeğe, anlamağa yanaşmak niyetinde olmadıklarını alay
ve küçümseme ile söylemek ve ilâhî hidayete ihtiyaçları olmadığını iddia etmek
suretiyle akıllarınca iftihar etmek istediler. Hayır, işin aslı öyle değil,
belki küfürleri sebebiyle Allah onları lanetledi, rahmetinden uzaklaştırdı,
"Allah onların kalplerini ve işitmelerini mühürlemiştir, gözlerine de
perde çekilmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır." (Bakara, 2/7) âyetinin
hükmü tecelli eyledi. Onun
için bunlar az, pek az iman ederler. Yukarıda "Ey İsrailoğulları! Size
ihsan etmiş olduğum nimetimi hatırlayın, iyi düşünün ve benim ahdimi yerine
getirin ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim." (Bakara, 2/40)
âyet-i celîlesiyle yapılan o büyük ve latif davetler ve onu takip eden yüksek
uyarılar karşısında bunların en nihayet "Kalplerimiz kılıflıdır."
diye inat etmeleri ve büyüklük taslayıp iftihar edecek bir sebepten değil,
sırf mel'unluklarından ileri gelmektedir.
89-Nasıl
lanetlenmesinler ki, Ne zaman ki, onlara Allah tarafından yeni ve büyük bir
kitap, yanlarında bulunan ve "sizi ahir zaman nebîsi kurtaracaktır"
diye müjde veren Tevrat'ı inkâr etmeyip "O da Allah kitabıdır, verdiği
haberler gerçektir." deyip doğrulayan bir kitap, yani Kur'ân geldi. Daha
önceleri ise onlar küfür ehline, yani müşrik Araplar'a karşı bunun geleceğinden
söz açıyorlar ve bu sayede onlara üstünlük sağlayacaklarına inanıyorlardı.
"Allah'ımız Tevrat'ta özelliklerini yazılı bulduğumuz ahir zaman nebîsi
hürmetine bize yardım et!" diye dua ve istimdat ediyorlar ve müşriklere
"Bizim söylediğimizi tasdik ederek ortaya çıkacak olan bir peygamberin
gelme zamanı yaklaştı, gölgesi üstümüzde dolaşıyor. Biz onunla bir olup sizi
Âd ve İrem gibi katledeceğiz." diyorlardı.
İbnü
Abbas, Katade, Süddî demişlerdir ki, Peygamber Efendimiz'in gelmesinden önce
Beni Kurayza ve Beni Nadir yahudileri, Evs ve Hazreç kabilelerine karşı onunla
fetih isterlerdi. Bu âyet bunlar hakkında nazil olmuştur.
Ne
zaman ki, Kur'ân-ı Azîmüşşan onlara böyle bir halde geldi; o tanıdıkları kendilerine
gelince bunlar onu inkâr ettiler, tanımaz oldular. Allah'ın
laneti kâfirleredir. Bunun
için bunlar mel'ûn oldular.
90-
Bunların kendilerini uğruna sattıkları şey ne kadar fena, ne kadar çirkindir!
ki Allah'ın indirdiği mübarek kitaba ve Hz. Muhammed'in risaletine küfretmeleri,
hem de pek alçak, pek rezilane bir sebeple küfretmeleridir. Bilir misiniz
onlar buna niçin küfrettiler? Allah'ın kullarından dilediği bir kuluna, sırf
lütuf ve kereminden ihsan olarak, peyderpey nimet indirmesine, onu ahir zaman
nebisi yapmasına karşı bağyen, yani o peygamberliğin doğrudan doğruya kendilerine
indirilmesini istediklerinden, bu peygamber bizden, bizim ırkımızdan değil
diye bencillik ve kıskançlık sebebiyle inkâr ettiler. Daha önceleri
"O
peygamber gelecektir, gelmek üzeredir... Biz onunla fetihler yapacağız."
deyip dururken, o gelince her şeyi unutup insanlıktan çıktılar. "O söylediklerimiz
yalanmış." dediler, kendilerini böyle bir küfre sattılar, sattılar da
daha önce mahkum oldukları gazaptan kurtulup halas olacakları bir sırada,
döndüler, dolaştılar yeni bir gazaba müstahak oldular. Vaktiyle kendilerini
Firavun'un kötü baskılarından kurtaran ve bu suretle büyük bir imtihana çeken
Cenab-ı Allah, kendilerini âlemlere üstün kılmışken onlar bu faziletleri kendilerine
kazandıran peygamberleri, önce inkâr edip, sonra da öldüre öldüre en nihayet
imtihanın sonucunda Allah'ın gazabına uğramışlar, nimetleri gitmiş, vatanları
ve devletleri mahvolmuş, kendileri şu veya bu milletin hükmü altında yaşamak
zorunda kalmış, zillet ve meskenete düşmüş, nihayet ellerindeki kitabın hükmünce
son bir ümitleri kalmış idi. O da Hz. Musa'ya benzeyen ve onları daha önce
olduğu gibi gazaptan, bu zillet ve meskenetten kurtaracak olan ahir zaman
nebisine iman edip, uymaları idi. Bu ümitle yaşarken ve müşriklere karşı onunla
iftihar edip, o sayede üstün geleceklerine inanırlarken, tam o peygamberin
gelip, aradıklarını buldukları ve yanlarındaki kitabın (Tevrat'ın) hükmü olan
bu ümitlerini gerçekleştirmek için Kur'ân-ı Azîmüşşan, kendilerini "Siz
verdiğiniz ahdinizi yerine getirin, Ben de size olan ahdimi yerine getireyim."
(Bakara, 2/40) ve "Yanınızdaki kitabı doğrulayan bir kitap olarak indirdiğim
Kur'ân'a iman edin." (Bakara, 2/41) diye ilâhî emrine davet ettiği sırada
sırf kıskançlık yüzünden sözlerinden döndüler. "Vakti geldi." dedikleri
peygamberi, "Hayır beklediğimiz bu değilmiş, daha onun vakti gelmemiş,
bu bizden değil, Araptandır." diyerek inkâr ettiler. Tıpkı İblis'in Hz.
Âdem'e karşı yaptığı gibi, kibirlenip baş kaldırdılar. Allah'ın emirlerine
ve davetlerine "kalblerimiz kabuk bağlamış" dediler ve bu inkârı
yaparken kendi sözlerini ve ellerindeki kitabın o yegâne ümidi veren hükmünü
de geçersiz kılıp yalan saymak suretiyle kendi kendilerini rezil ve rüsvay
eylediler. Hasılı bu bezirgânlar kendilerini bu kadar fena bir küfre sattılar
ve bundan dolayı eski gazap üzerine tekrar bir gazaba daha layık ve müstahak
oldular. Gerçek şu ki, kâfirlerin hakkı da mühîn, yani ihanet edici, hakarete
uğratıcı, zelîl edici bir azaptır. Bunlar öyle kâfirlerdir ki, Allah'a, peygambere,
hatta kendilerine bile sözle veya fiil ve davranışla küfrederler de bununla
beraber üstelik yalan yere imandan dem vururlar. Şöyle
ki:
Meâl-i
Şerifi
91-
Onlara, "Allah ne indirdiyse ona iman edin." denildiği zaman, onlar
"Biz kendimize indirilene iman ederiz." derler ve ondan başkasını
inkâr ederler. Oysa yanlarındaki Tevrat'ı tasdik eden gerçek vahiy odur. Onlara
de ki; "Peki madem gerçek mümin sizsiniz de ne diye daha önce Allah'ın
peygamberlerini öldürüyordunuz?
92-
Celâlim hakkı için Musa size belgelerle gelmişti de onun arkasından tuttunuz
o buzağıya taptınız. Siz işte o zâlimlersiniz.
93-
Bir zamanlar size, "verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onu dinleyin."
diye Tûr'u tepenize kaldırıp mîsakınızı aldık. (O yahudiler): "Duyduk,
dinledik, isyan ettik." dediler, kâfirlikleri yüzünden o danayı yüreklerinde
besleyip büyüttüler. De ki, "Eğer siz mümin kimseler iseniz, bu imanınız
size ne çirkin şeyler emrediyor!
91-
Yukarıda beyan olunduğu üzere, Allah'ın her indirdiği vahye iman ediniz, denildiği
zaman, bunlar biz, bize indirilene iman ederiz, derler de ondan başkasına
küfrederler, halbuki hak odur, üstelik yanlarındaki Tevrat'ı doğrulamak üzere
hak ve gerçek olan odur. O yanlarındakindedir. Böyle iken yine de onu inkâr
ederler. Gerçek imanın hedefi haktır ve hak nerede bulunsa, her nereye inse
yine hak iken, üstelik kendi yanlarındaki kitabın hak ve gerçek oluşu, ancak
vahyin tasdikiyle açıklık kazanacak iken, bunlar kendi yanlarındakinden başka
hiçbir şeye, hak da olsa, imana yanaşmazlar. Âlemde hak sevgisi bulunmayanların
hepsi böyledir. Onlar için iman sözü bir nefsaniyet işidir. İnanacakları şeyde
mutlaka kendilerini görmek isterler. Mesela kendilerinden olmayan âlime, âlim
demezler, kendilerinden olmayan peygambere peygamber demezler. Deseler
bile "Bizim peygamberimiz değil ki, ondan bize ne?" derler. Sırf
bu yüzden ahir zaman peygamberine ve ona indirilen kitaba, "Bizim halkımızdan
değildir, bizim lisanımızdan değildir, o Arab'ın peygamberidir, Arab'ın kitabıdır"
diye düşmanlık ederler. Beşeriyeti tefrikaya düşüren, insanlığı şirke ve kavgaya
sürükleyen, hak ve hakikate karşı kaba kuvvet kullanmaya, üstünlük yarışına,
safsatalara iten, türlü türlü mel'anetler ve şeytanca planlar kullanarak saldıran
ve saldırtan işte hep bu nefsaniyet, kibir ve bencilliktir. Hz. Âdem kıssasındaki
İblis olayı, tamamen bunu temsil eder. Bunların en başında kendilerini kitap
ehli, din ehli ve iman ehli gibi göstermek isteyen yahudiler vardır. Bunlar
nihayet izafî bir iman iddia ederler. "Biz ancak bize indirilen kendi
kitabımıza iman ederiz." derler, ondan başkasını inkâr ederler. Fakat
Cenab-ı Allah gösteriyor ki, bunların bu izafî iman davaları da yalandır.
Çünkü bunlar, kendi yanlarında bulunan, kendi imanlarını esas kabul ettikleri
kesin bir gerçeği tasdik eden, doğrulayıp onaylayan bir hakikati dahi, doğrudan
doğruya "Bize nazil olmadı." diyerek red ve inkâr ederler. Mesela;
yukarıdan beri neler olduğu açıklanan Tevrat hükümleri, haberleri ve ilkeleri
vardır. Bunlardan biri de ahir zamanda Hz. Musa'ya benzer bir peygamberin
geleceği haberidir. İsrailoğulları'nın "Tarafımdan size hidayet getirecek
bir peygamber geldiği zaman, kim hemen ona uyarsa, artık uyanlara korku yoktur."
(Bakara, 2/38) ilâhî ahdi uyarınca ve o peygambere itaat etmek şartıyla kurtulacakları
haber verilmiş ve bu konuda daha önce kendilerinden ahd ve mîsak da alınmış
ve yine zamanı gelince Allah'a verdikleri bu sözü tutacaklarını ve gereğince
amel edeceklerini kabul etmiş, üstelik yine bunu kendileri büyük iftiharla
herkese yaymış ve duyurmuş iken; Kur'ân gelip de Tevrat haktır, bu haberler,
bu kıssalar, bu vaadler doğrudur diye onu tasdik ve buna uygun olarak Allah
tarafından "Ey İsrailoğulları! Vaktiyle size verdiğim nimetleri haydi
hatırlayın, anın ve bana verdiğiniz ahdi yerine getirin de ben de size verdiğim
kurtuluş sözünü yerine getireyim"; "Haydi bakalım, benim indirdiğim
vahye, yanınızdaki kitabı tasdik eden vahye iman edin!" emirlerini kendilerine
tebliğ edince; Tevrat'ı tasdik eden, onu onaylayıp destekleyen bu ilâhî emirleri
red ve inkâra kalkıştılar, "kalblerimiz kabuk bağlamış" dediler
de bütün bunlarla beraber, "biz, bize indirilene inanırız" diye
bir de izafî (bağımlı) bir iman davası güdüyorlar. Şimdi siz böyle mi diyorsunuz?
Öyleyse size inmiş olan Tevrat'a ve ona haktır diyen Kur'ân'a inanınız, derseniz
yine dönerler, onu da red ve inkâr ederler. Demek ki, bunların "biz bize
indirilene inanırız" iddiaları da yalan ve asılsızdır. Bunlar başkasına
inen hakkı inkâr etmek için daha önce kendilerine nazil olmuş ve yine kendilerince
her tarafa yayılmış bulunan gerçeği de inkâr ediyorlar, çelişkiden kurtulamıyorlar.
Artık bu safsatacılarda -isterse izafî olsun- bir iman tasavvur olunabilir
mi? Bundan başka durumun iyice ortaya çıkması için bunlara de ki, iddia ettiğiniz
gibi, gerçekten kendinize indirilene inanıyorsanız, bundan evvel Allah'ın
peygamberlerini öldürür müydünüz? İmanınızda samimi iseniz onları niçin öldürdünüz?
Peygamber öldürmek yeterince küfür ve inkâr değil midir? İnandığınız Tevrat
bunu yasak kılmamış mıydı? Özellikle Zekeriya, Yahya ve diğerleri gibi öldürdüğünüz
peygamberler hep sizin peygamberleriniz değil miydi?
92-Daha
gerilere bakalım Allah biliyor ki, Musa size apaçık belgelerle, aşikar mucizelerle
geldi, sonra da siz onun hemen arkasından tuttunuz buzağıya taptınız, ve siz
işte böyle zalimlersiniz! Ey zalimler, siz o zaman mı kendinize inmiş olana
iman etmiş oldunuz?
93-Musa'ya
verilen mucizelerden birini daha hatırlatalım: Hani size verdiğimiz kitabı
ve onun hükümlerini kuvvetle, ciddiyet ve özenle tutunuz ve dinleyiniz diye
Tur dağını tepenize kaldırarak sizden zorla mîsakınızı almıştık. Koca bir
dağın şemsiye gibi başınız üzerine dikilip sizi tehdit etmesi ne büyük mucize
idi. Fakat dinlediler mi? Buna karşı içlerinden işittik ve isyan ettik, dediler.
Kâfirlikleri sebebiyle buzağı sevdası iliklerine kadar işlemişti, kalbleri
onun sevgisi ile dopdoluydu. Demek ki, o zaman bile kendilerine indirilen
vahye iman etmiş değillerdi.
Sen
bunlara şöyle söyle ve de ki: eğer siz mümin iseniz imanınız size ne çirkin
emirler veriyor ki; işittik, isyan ettik dersiniz, peygamberleri öldürür,
kitabınızı inkâr edersiniz ve o buzağı sevgisini bir türlü kalbinizden çıkarıp
atmazsınız. Böyle bir iman olsa olsa Şeytan'a iman olur. Bütün bu halleriyle
bunlar ahiret nimetlerini de kimseye vermek istemezler. Lakin bunların Allah'a,
kitaplarına, peygamberlerine iman sözleri asılsız olduğu gibi, ahirete imanları
da asılsızdır. Ahirete imanlarının da böyle olduğunu bildirmek üzere buyuruluyor
ki:
Meâl-i
Şerifi
94-
De ki; Allah yanında ahiret yurdu (cennet) başkalarının değil de yalnızca
sizin ise, eğer iddianızda da sadık iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz,
ölmeyi cana minnet biliniz.
95-
Fakat elleriyle işledikleri yüzünden onu hiçbir zaman temenni edemiyecekler.
Allah o zâlimleri bilir.
96-
Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak,
hatta müşriklerden biledaha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür
sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak
değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.
94-Ey
Muhammed! Sen onlara de ki; eğer ahiret yurdu, ahiret saadeti, başka insanların
hiçbir hissesi olmayarak yalnızca sizin ise hiç durmayın ölümü temenni edin,
eğer bu iddianızda samimi iseniz, sözünüzün doğruluğuna inanıyorsanız hemen
ölmeyi istemeniz gerekir. "Dâr", lügatta dâiren mâdar, dörtbir yanına
çepeçevre hudut çevrilmiş, mükemmel bir surette korumaya alınmış, yerleşmeye
ve içinde yaşamaya elverişli olan yer demektir. Dilimizdeki büyük konak, saray,
mâlikane, şehir, memleket, yurt ve vatan kelimelerinin mânâlarına gelir. Yerine
göre bunların ifade ettiği mânâların hepsini içine alır. Nitekim "Dâr-ı
İslâm" müslümanların yaşadığı, barış , selamet ve huzur içinde yaşadığı
yerler için kullanılır. "Dâr-ı Harb" ise harb halinde, özellikle
müslümanlarla harb halinde olan yerler için kullanılır. Bunun gibi içinde
bulunduğumuz bütün şu âleme de "Dâr-ı Dünya" denilir. Aynı şekilde
"Dâr-ı Ahiret" de ölümden sonra ebedi olarak kalınacak dârü'l-karar
demektir. Şu halde "Dâr-ı ahiret sırf bizimdir." demek, öldükten
sonra herkes ya mahvolup yok olacak, sadece biz kalacağız, ya da herkes cehenneme
gidecek, yalnızca biz cennete gideceğiz ve orada biz mutlu olacağız demek
olur. Ölümden sonra böyle ebedi bir mutluluğun yalnız kendilerine ait olduğuna
cidden inanmış olanların zahmetler, elemler ve kederlerle dolu olan şu üç-beş
günlük dünya hayatına sımsıkı sarılmalarının hiçbir anlamı yoktur. Hele dünyada
vatandan, istiklalden mahrum, zillet ve meskenete mahkum bir halde yaşayanlar
için böyle bir temenninin kaçınılmaz olması gerekir.
95-
Halbuki onu hiçbir zaman isteyemezler, temenni edemezler, sebebi de herşeyden
önce elleriyle yaptıkları, ahiret için hazırladıkları şeyler, cürümler, cinayetler,
zulümlerdir. Yani bunlar zaten sabıkalı kimselerdir. O kirli ellerin neler
yaptığını, ahirete ne yüzle varacaklarını vicdanları duyar da dünya cennetinden
vazgeçemezler, ölümü isteyemezler. Allah o zalimleri bilmez mi sanıyorlar
ki, ahiret yurdu bizimdir, diyorlar, Oysa Allah bütün zalimleri bilir.
96-Esasen
bunların ahirete ne imanları vardır, ne ümitleri. Çünkü iyice araştırırsan,
insanlar arasında dünya hayatına en düşkün, en hırslı olarak bunları bulursun.
Bunların, diğer bir hayata ümitleri veya zerre kadar imanları olsaydı, bu
dünya hayatına böyle herkesten, hatta müşriklerden bile daha fazla hırsla
sarılabilirler miydi? Müşriklerden bile daha hırslılar, her biri arzu eder
ki, bin sene ömür sürsün. Bazı tefsirciler bu müşriklerden maksadın mecûsîler
(ateşe tapanlar) olduğunu rivayet etmişlerdir ki, o zamanın İranlıları demek
olur. Halbuki o şekilde bin sene ömür sürmesi, kendisini azaptan kurtaracak,
uzaklaştıracak değildi. Allah, onların, gizli veya açık olarak ne yaptıklarını,
ne yapacaklarını görüp duruyor. Yakub kırâetinde hitap şekli ile diye okunur,
yani Allah sizin hepinizin yaptığını, yapacağını görüyor, biliyor demek olur.
"Basîr", lügatte âmânın, yani körün zıddıdır. Bununla beraber
kelime hem "basar"dan, hem "basîret"ten sıfatı müşebbehe
olduğu için "habîr = haberdar" anlamına da gelir. Her yönüyle gören,
her şeyin içine, dışına, bütün yönleriyle vâkıf olan, işlerin sırlarına âşina
mânâsına kullanılır. İşte Allah böyle Basîr'dir. Bundan dolayı hayra hayır
ile mükafat verecek, şerre de şer ile ceza verecek, herkesin ahiret hayatı,
dünyadaki ömrünün uzunluğuna, kısalığına göre değil, ameline göre olacaktır.
Halbuki amel de iman ile yakından alâkalıdır. Ahireti tanımadıkları için müşriklerin
hayata bu kadar düşkün olanları vardır. Ancak yahudileri onlardan daha fazla,
daha beter düşkün ve hırslı bulursun. Şu halde bunların ahirete müşrikler
kadar bile yüzleri yoktur.
Bu
ruh hali, kaçınılmaz olarak iki sebebin birinden ayrı değildir. Ya bunlar
"Ahiret saadeti sırf bizimdir, olsa olsa ateş bize sayılı birkaç gün
dokunup geçecektir." derken, bunun yalan olduğunu bilerek söylüyorlar.
Böylece ahirete asla inanmıyorlar demektir. Ahirete iman davasında kendi kendilerini
yalanlıyor, tekzib ediyorlar. Ya da bunların "ahiret yurdu" sözünden
maksatları, öldükten sonraki hayat anlamına gelen gerçek ahiret değil de,
dünya hayatının sonunda tasavvur ettikleri bir istikbaldir, mutlu bir gelecektir.
Deniliyor ki, bunlar son devirlerde "ahiret" kavramını te'vil ve
tahrif ederek şu ideale sahip olmuşlardır: Dünyada en nihayet Kudüs'ün de
içinde bulunduğu "Arz-ı Mukaddes" (kutsal topraklar) kendilerinin
olacak ve orada devlet kuracaklar ve ondan sonra bütün dünyayı istila edecekler,
dünyanın yegâne devleti olacaklarmış. O zaman başkaları mahvolup yok olacak,
dünya da bütünüyle bunların olacakmış, "dâr-ı ahiret" dedikleri
bu imiş. İşte bundan dolayı "diğer insanların hissesi olmayarak dâr-ı
ahiret sırf bizimdir" demeleri buna işaretmiş. "Sayılı günler"
anlamına gelen "eyyâm-ı mâdûde" sözü de o zamana kadar geçecek olan
müddet içinde her ferdin ömründen kinaye olmuş olur.
Bugün bütün dünyadaki yahudilerin bu ideal üzerinde birleşmek istedikleri
de anlaşılıyor. Onlar buna inanmış olabilirler, lakin Allah Teâlâ, ahiret
imanının bundan ibaret olmadığını, ahiretin böyle telakki edilmesinin caiz
olmayacağını, ahiret inancının bu olmayınca böyle bir fikrin tahakkukunun
da mümkün olmayacağını ince ve hakîmane bir üslup ile beyan buyuruyor ve ahiret
inancının bütün yönlerini ve gereklerini ortaya koyuyor.
Diyelim
ki, Yahudi milleti ve toplumu açısından ahiret kavramı, bir anlamda yeniden
diriliş demek olsun. Lakin millî ruhun diri kalması, millet varlığının devam
etmesi neye bağlıdır? Tek
tek fertlerin hayatına değil mi? O halde bunu kazanmak o fertlerin çalışmasına
ve fedakarlığına dayanmaktadır. Bu ideal gerçekleşinceye kadar nice kişiler
geçmeli ve bu uğurda hayatını feda etmeli ki, ölmüş bir millet, yeniden diriliş
sırrına mazhar olsun. Halbuki konuya fert açısından bakınca durum daha başkadır.
Çünkü o öldükten sonra milletinin mutlu geleceğini gözleriyle görmüyor, onun
safasını sürmüyor. Aslında fert için dünyada iken yaptığı fedakarlığın mükafatını
güvence altına alan diğer bir hayata, yani hakiki mânâsıyla ahiret hayatına
inanmaya ihtiyaç vardır. İnsanın ahirete imanı bulunmadıkça öyle bir idealin
gerçekleşmesine imkan yoktur. Öldükten sonra kendi ruhunun baki kalacağına
inanmayan, daha doğrusu şahsın öldükten sonra dirilmeye, diğer bir doğuş ve
oluş ile ebedi bir hayata inanmayan, sayılı günlerden ibaret bulunan bu dünya
hayatının sonunda ölünce büsbütün yok olup gideceğine ve hiçlikten tekrar
kurtulmasının imkansız olduğuna inanan fertler, böyle bir fedakarlığa ve nice
nice hayatların harcanmasına bağlı bulunan öyle yüksek bir ideal uğruna nasıl
can verebilirler? Sonra ne diye fedakarlık yapsınlar ki? Eğer öldükten sonra
hakiki ahiret mükafatı yoksa, asırlarca sonra gelecek insanların sahip olacağı
bir saadet için bugünkü insanlar nasıl ve neden dolayı fedakarlık yapsınlar
ve emek harcasınlar? Bütün bunlar sırf hayır ve iyilik olduğundan dolayı,
sırf Allah rızası için yapılacaksa, öldükten sonra, tamamen yok olup gideceklerini
sanan kimse için hayrın ve Allah rızasının mânâsı nedir? Âlemde böyle fertlerden
meydana gelen bir toplumun öyle yüksek bir ideali gerçekleştirmesine asla
imkan yoktur. Bunu yapabilecek bir milletin fertleri dünyada yüksek idealler
için can vermeyi göze alabilecek bir inanca sahip olmalıdır. Bunun için de
ölümden sonra büyük bir mükafatın gerçekleşeceğine iman etmelidir. Yahudiler
ise böyle bir ahirete inanmadıkları için müşriklerden daha fazla dünyaya düşkündürler,
ölümden de korkarlar. Ahiret yurdu adını verdikleri "Arz-ı Mukaddes"
ve "Dünya Devleti" idealleri bu şartlar altında gerçekleşmesi kabil
olmayan çelişkili bir idealden ibarettir. Eğer onlar, gerçek ahirete inanmadan
buna inanıyorlarsa yalan ve yanlış şeylere inanmaktan ibaret olan şeytanî
bir iman olur. Buna da "Eğer siz mümin iseniz imanınız size ne kötü,
ne çirkin şeyler emrediyor!" âyeti okunur.
Diğer
taraftan yahudilere göre, ahiret imanı yalnızca bu demekse, yani sayılı günlerde
azap demek, söz konusu ideal gerçekleşmeden önce dünyadaki ömürlerinden kinaye
olarak şimdiki hayat demekse, bu ideal gerçekleşinceye kadar onun uğrunda
çalışıp can verenlerin hepsinin canı cehenneme gidecek, ondan başka bir yer
görmeyecekler demektir. Bu
ise bir haksızlıktır, zulümdür. Böyle bir telakkiyi veren din de zâlimane
bir din olur. Çünkü böyle bir inanç altında dünya sevgisi, cehennem muhabbetinden
ibaret bir delilik demek olur. O halde bunlar için saadetin bir mânâsı varsa,
o da yok olmak için bir an önce ölüp kurtulmaktır. Şu halde hepsi birden ölümü
temenni etmelidir ki, bir gün evvel "eyyâm-ı mâdûde" denilen sayılı
günleri bitirmiş olsunlar. Oysa bunlar kadar ölümden kaçan, bunlar kadar dünya
hayatına hırsla sarılan hiçbir kavim yoktur. Demek ki, bu imanları da yalandır.
Diyelim ki, bu hırs "Arz-ı Mukaddes" idealinin ancak dünya hayatında
görüleceğiyle ilgili olsun, o zaman dünyada uğruna can feda etmeye bağlı,
uzun mücadeleler, büyük muharebeler yapılmaksızın elde edilmesi mümkün olmayan
dünyevî bir gayeye, böyle bir hayat sevgisi ile erişmek sevdası çelişkilerle
dolu muhal bir hayalden başka ne olur? Bu gayenin gerçekleşmesini isteyenler,
bu uğurda şehid olmak için ölümü göze alabilmeli ve temenni edebilmelidirler.
Bunu yapabilmek ise hakiki mânâsiyle ahirete inanmayı gerektirir. Bu da ancak
"O müttakiler ki, sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman
ederler ve ahiret gününe de kesinlikle iman sahibidirler." (Bakara, 2/4)
hükmüne uygun olarak, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'i ve ona nazil
olan kitabı tasdik ile mümkün olur. Ve ancak o zamandır ki, "Siz benim
ahdimi yerine getirin, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim." (Bakara,
2/40) ilahî va'di gerçekleşir.
Görülüyor
ki, burada sadece yahudiler için değil, bu münasebetle bütün beşeriyet için
pek büyük bir ders vardır.
Ayrıca
bu yahudiler vahiy ve nübüvvet aleyhinde söz söylemiş olmak için vahyin vasıtası
olan Cibrîl-i Emîn hakkında "O bizim düşmanımızdır." diye düşmanlıklarını
açığa vurmuşlardır ki, buna karşı şu iki âyet nazil olmuştur:
Meâl-i
Şerifi
97-
Söyle; her kim Cebrail'e düşman ise iyi bilsin ki, Kur'ân'ı senin kalbine
Allah'ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet
ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.
98-
Her kim Allah'a, Allah'ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ile Mîkâil'e
düşman olursa, iyi bilsin ki, Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
97-Bu
âyetlerin nüzul sebebi olan bu düşmanlığın nasıl meydana geldiği hakkında
birkaç rivayet vardır:
Birincisi:
Çeşitli yollarla gelen rivayetlerin bütününden çıkan sonuca göre; Peygamber
Efendimiz, Medine'ye hicret buyurdukları zaman, Fedek yahudilerinin din büyüklerinden
biri olan Abdullah İbnü Suriya, münazara etmek için birkaç kişiyle birlikte
Peygamber Efendimiz'e gelmiş. Evvela; "Ey Muhammed! Uykun nasıldır?"
demiş, "Zira ahir zamanda gelecek o peygamberin uykusu bize haber verilmiştir."
Aleyhissalatü Vesselâm Efendimiz "Gözlerim uyur, kalbim uyumaz."
buyurunca, "Doğru." demiş. Sonra
"Nutfe babadan iken çocuk anasına neden benzer? Bunu da açıklar mısın?"
demiş. Peygamber Efendimiz "Kadının da suyu vardır, hangisi üstün gelirse
benzerlik o tarafa çeker." buyurmuş. O yine "Doğru" demiş.
Sonra "İsrail'in kendi nefsine haram kıldığı yiyecek ne idi, haber ver
bakalım. Çünkü Tevrat'a göre, bunu ümmî peygamber haber verecektir."
demiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Musa'ya Tevrat'ı
indiren Allah adına söylerim. Bilir misiniz ki, İsrail (Yakub) şiddetli bir
hastalığa tutulmuştu, hastalığı uzadı, o zaman Allah kendisine bu hastalıktan
afiyet ihsan ederse en sevdiği yiyeceği ve içeceği kendi kendisine haram olsun
diye adakta bulundu ve onu kendi nefsine haram kıldı: "Deve eti yemiyeceğim,
deve sütü içmiyeceğim diye adakta bulundu". Abdullah, buna da "evet"
dedikten sonra "Dördüncü ve son olarak bir şey kaldı, onu da söylersen
sana iman ettim gitti." demiş. "Sana hangi melek geliyor da Allah
tarafından bu senin söylediklerini sana getiriyor?" diye sorunca Resulullah
"Cebrail" buyurmuş. Bunun üzerine "O bizim düşmanımızdır, o
savaş ve şiddet getirir, bizim elçi meleğimiz Mikail'dir ki o, müjde, ucuzluk,
bolluk ve bereket getirir. Eğer sana gelen melek o olsaydı iman ederdik."
demiş. Hz. Ömer hemen sormuş "Bu düşmanlık ne zaman başladı?" demiş.
Abdullah İbn Suriya "Bunun başlangıcı çok eskilere dayanır." demiş,
"Buhtu nassar denilen bir adam tarafından Beytülmakdis'in tahrip edileceğini
Allah Teâlâ bizim peygamberimize vahyetmiş bildirmiş ve onu tarif etmişti.
Biz de aradık bulduk, onu öldürmek için adamlar gönderdik. O zaman Babil'de
henüz miskin bir çocuktu, fakat Cebrail 'Eğer Allah sizi bunu öldürmeye muvaffak
kılarsa, haber verdiği adam bu değilmiş demek olur. Binaenaleyh bunu öldürmek
fayda sağlamaz.' diyerek onu müdafaa etti, sonra da o çocuk büyüdü, kuvvetlendi,
hükümdar oldu, bize harp açtı, Beytülmakdis'i tahrip etti ve orada katliam
yaptı. Bunun için biz Cebrail'i düşman olarak tanırız." Bunun üzerine
işte bu âyetler nazil olmuştur.
İkincisi:
İnme sebebi, doğrudan doğruya Hz. Ömer ile olan bir söyleşi üzerine olmuştur,
şöyle ki: Medine'nin yukarı tarafında Hz. Ömer'in bir tarlası vardı, ona gelir
giderken yolu yahudilerin dershanelerinin önünden geçerdi, o da ara sıra durur
onları dinlerdi. Bir gün "Ey Ömer!" dediler, "Muhammed'in ashabı
içinde senin gibi sevdiğimiz yok, diğerleri gelir geçer, hiç iltifat etmezler,
canımızı sıkarlar. Sen öyle yapmazsın, bunun için sana çok ümit besliyoruz".
Bunun üzerine Hz. Ömer,
onlara sordu: "Sizce en büyük yemin nedir?" dedi. Onlar "Tûr-i
Sinâ'da Musa'ya Tevrat'ı indiren Rahmân adına edilen yemindir." dediler.
Sonra Hz. Ömer, onlara bu suretle yemin vererek: "Doğru söyleyin Muhammed'i
kitabınızda buluyor musunuz?" diye sordu. Onlar sustular, sükut ettiler,
Ömer: "Ne oluyorsunuz, çekinmeyin söyleyin, vallahi ben kendi dinimde
şüphem bulunduğu için size soru sormuyorum." dedi. Birbirlerinin yüzlerine
baktılar, içlerinden biri kalktı, onlara: "Söyleyin, yoksa ben söyliyeceğim."
dedi. Bunun üzerine dediler ki; "Evet, biz onu kitabımızda buluyoruz,
lakin ona vahiy getiren melek Cibril'dir, Cibril ise bizim düşmanımızdır,
o hep azap, savaş, zelzele gibi şiddetlerin sahibidir, eğer ona gelen melek
Mikail olsa idi, herhalde iman ederdik, çünkü o hep rahmete, merhamete, ucuzluğa,
huzur ve selamete vekil edilmiştir." Hz. Ömer yine sordu: "Tûr-i
Sina'da Musa'ya Tevrat'ı indiren Rahmân hakkı için söyleyin Allah katında
Cebrail'in yeri nedir?" Onlar
dediler ki, "Cebrail sağında, Mikail solundadır." Bu cevap üzerine
Hz. Ömer: "Öyleyse şahid olun ki, Allah'ın sağındakine düşman olanlar,
solundakine de düşman olmuş olurlar ve bu ikisine düşman olanlar Allah'a da
düşmandırlar!" dedi ve olup bitenleri haber vermek üzere Hz. Peygamber'in
huzuruna geldi. Peygamber'in huzuruna vardığı zaman gördü ki, Cibril ondan
evvel vahiy getirmiş, Resulullah kendisine bu âyetleri okuyuvermişti.
Üçüncüsü:
Yahudilerin "Allah Teâlâ, Cebrail'e, peygamberliği bize getirmesini emrettiği
halde, o başkasına götürdü, bundan dolayı ona düşmanız." dedikleri de
rivayet edilir. Gerçekten de âyetin mazmununa göre, düşmanlığın esas sebebi,
Kur'ân'ın Hz. Muhammed'in kalbine indirilmesinden başka birşey değildir. Bunun
da Allah'ın izniyle yapıldığı ve aynı zamanda getirdiği Kur'ân'ın yalnızca
şiddet ve azap değil, daha önceki semavi kitapları tasdik edip desteklediği,
ayrıca müminlere hidayet ve müjdelerle dolu olduğu beyan buyurularak, onlar
tarafından öne sürülen sebeplerin gerçek sebepler değil, yalan olarak söylendiği
ortaya konmuştur.
Fayda:
"Cibrîl" kelimesi esasen "cibr" ve "il" kelimelerinden
oluşmuş İbrânîce bir kelimedir ve Fahr-ı kâinat (âlemlerin öğüncü) Efendimiz'e
vahiy getiren meleğin ismidir. İbrânîce'de tıpkı Abdullah gibi ve rivayete
göre aynı mânâda bir izafet terkibi ise de Arapça Ba'lebek gibi mezcî (karışık)
terkiplere benzer bir tarzda kullanılmıştır. Âlemiyet (isimlik) ve ucme (Arapça
olmayan) gibi iki sebepten dolayı gayri munsariftir. Araplar bunu sekiz ayrı
telaffuz şeklinde söylemişlerdir ki, bunlardan en meşhuru dörttür ve bu dört
vecih Aşere kırâetinde vârid olmuştur:
1-Selsebîl
vezninde "cebraîl", Hamze ve Kisaî kırâetleri,
4-
"Cibrîl" cîmin kesriyle, geri kalan altı imam, bir de Hafs rivayetiyle
Âsım kırâeti ki, bizim kırâetimiz de budur ve Hicaz lügatıdır. Diğer dört
kırâet de "Cebraiyl, Cebrail, Cebral ve Cebrîn" şeklindedir. Arapça'nın
dışındaki bazı dillerde "Gabriyel, Gabraiyl, Gabril" gibi isimler
de aslında "cîm" harfinin Mısır lehçesiyle okunmasından ibarettir.
Bu
terkibin özel isim olma gerçeğini, bir an için bir yana bırakır da kelimenin
ne anlama geldiğini öğrenmek istersek, bu konuda da çeşitli görüşler öne sürüldüğünü
görürüz. İbrânîce'de "cebr" abd, yani kul ve köle anlamına, "îl"
de ilâh ve Allah anlamına geldiğinden "Cebraîl" de "Abdullah"
(Allah'ın kulu) demek olur. Bununla beraber bazı tefsirciler bunun yani, "Allah'ın
ceberûtu" mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Gerçekten de kelimenin Arapça
"cebr" maddesiyle açıkça ilişkisi vardır. Buna göre; Cibrîl, karşısında
hiçbir kuvvetin engellemesine imkan olmayan ve eserlerinde gerek ilmî, gerek
amelî bakımından, her yönüyle kat'iyyet, zaruret, kesinlik ve kaçınılmazlık
sabit olan, hâsılı her meleğin, her ruhun, her kuvvetin ve her gücün üstünde
bulunan bir melek anlamına gelmektedir. Aslında vahiy olayı da bu suretle
ilmî kesinlik ifade etmektedir; şüphe ve tereddütlere, beşerin çaba ve iradesiyle
elde edilen bilgilerde olduğu gibi zan ve ihtimallere imkan bırakmayan bir
bilgi olduğundan, vahiy vasıtası olan meleğin bu isimle anılması, aynı zamanda
onun görevini de bir anlamda tarif etmek demek olur. Buna ruh, ruhullah, emin
ruh ve Rûhu'l-Kudüs denilmesi "Yüce arşın sahibi katında itibarlı, güçlü,
kendisine itaat edilen ve her yerde güven duyulan" (Tekvîr, 81/20,21)
özellikleri ile tanıtılması dahi bu mânâyı teyid etmekte ve desteklemektedir.
Bundan vahiy bilgisinin ve peygamberlere verilen mucizelerin ne kadar büyük
bir kesinlik ifade ettiğini anlamak da kolay olacaktır. Bundan dolayı yahudilere
karşı hitap edilirken, kendi dillerinde bulunan bu ismin seçilmiş olması,
buna karşı düşmanlık gütmenin ne kadar anlamsız, ne kadar delilik ve ne kadar
kâfirlik olduğunu anlatmak için ne büyük bir belağat olmuştur. Artık âyetlerin
mânâsını izaha geçebiliriz:
Ey
Muhammed! Sen şöyle de ve benim tarafımdan şunu ilan et ki her kim Cibrîl'e
düşman ise karşıma çıksın. Aslında tefsirciler bunun şart cümlesi olduğunda
ittifak ediyorlar, fakat tefsircilerin çoğu, ceza cümlesinin hazf edilmiş
olduğunu, onun da "sebepsizdir, mânâsızdır", yahut "kahrından
ölsün, çatlasın gibi" bir takdire bağlı olduğunu, daha sonraki kelimesinin
yukardaki şart cümlesinin cezası değil, takdir ile mahzuf olan ceza cümlesinin
illeti olduğunu söylüyorlar. Keşşaf sahibi ise bundan başka cezanın mahzuf
olmayıp, bu cümlenin devamı olan cümlesi olabileceğini de söylemiş ve buna
göre meâlin "Bunun sebebi Allah'ın izniyle Kur'ân'ı sana indirmesinden
ibarettir." olacağını göstermiş ve nihayet bunun bir tehdit anlamı taşıdığını
da anlatmıştır. Lakin buna cümlesinde şartına ait bir zamir bulunmadığından
Arap dilinin kurallarına uygun düşmediği gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Ancak
Zemahşerî, burada "bunun adavetinin sebebi" diye bir müpteda ile
bu zamirin mukadder olduğunu gösterdiğinden, Ebu Hayyan'ın bu itirazına verilen
cevabı da anlatmıştır. Demek oluyor ki, önceki şekilde ceza hazf edilmiş,
cezanın illeti, aynı zamanda ceza yerine kaim; ikinci şekilde ise ceza mevcut,
fakat arada bağlantı sağlayan bir müpteda hazfedilmiştir. Her iki takdir şekline
göre de bu sözün bir tehdit anlamı taşıdığını ve ikinci âyetin bunu izah ettiğini
unutmamak gerekir. Sebebin beyanı vesiledir, âyetin siyakı ise asıl kınama
ve azarlamadır. Bunun için biz siyakı gözönünde tutarak şu takdiri daha uygun
görüyoruz: "Söyle ve de ki; her kim Cibrîl'e düşman ise Allah'a düşmandır".
Çünkü o Cibrîl, Kur'ân'ı senin kalbine Allah'ın izniyle indirmektedir. Önündeki
eski kitapları tasdik edip doğrulayıcı, müminlere hidayet ve müjde olmak üzere.
"Kalbin
üzerine" buyurulması iki bakımdan dikkate şayandır:
Birincisi:
"kalbine doğru" buyurulmayıp ile irad edilmiştir; isti'lâ ifade
ettiğinden, vahiy yoluyla indirilen ilâhî bilgilerin, kalbde kendiliğinden
doğan ilham ve sunûhatın, birtakım basit duyguların meydana gelmesinde olduğu
gibi, kalbe yalnızca bir noktadan ilişivermekle kalmayıp, bütün kalbi, üzerinden
çepeçevre kaplayıp istila etmek suretiyle diğer duygu ve idraklerin cümlesini
geçersiz kılarak, gelip yerleşen ve her türlü kesinliğin üstünde, karşı konulamaz
zorunlu bir ilmî gerçeklik ifade eden ilahî hüküm, ilâhî mecburiyet demek
olduğunu iyice anlatmaktadır. Nitekim Cibrîl, vahiy getirdiği zaman, Resulullah'ı
öyle sarıp sıkıştırıyordu ki, canına tak ediyordu. Bunun için Rasulullah "Beni
takatsız bırakıncaya kadar sıktı." buyurmuştu. Buharî'nin başında Hz.
Aişe'den rivayet olunduğu üzere Ashab-ı kiramdan Haris b. Hişam "Ey Allah'ın
Resulü, sana vahiy nasıl geliyor?" diye sormuştu. Resulullah da buyurdu
ki, "Bazı zamanlar çan sesi gibi gelir, bu bana en şiddetlisidir. Derken
ses kesilir, ben de hepsini ezberlemiş olurum, bazı zamanlar melek bir âdem
şekline bürünür, bana söyler, ben de söylediğini bellerim." Hz. Aişe
bunu naklettikten sonra demiştir ki: "Gerçekten ben de gördüm, gayet
soğuk bir gündü, peygambere vahiy geliyordu, sonra vahiy kesildi, peygamberin
alnından ter damlaları dökülüyordu. İlk vahyin peygamberimize nasıl geldiği
Fâtiha Sûresi'nin tefsirinde nakledilmişti. İşte burada "ilâ kalbike"
" veya "ileyke", hatta "aleyke" buyurulmayıp da "alâ
kalbike" buyurulması, özellikle vahyin, Resûlullah'ın kalbine pek ziyade
baskı yapan ve onu kuşatan en şiddetli kısmına işaret buyurulmuştur.
İkincisi:
Bu sözü söylemeye Resulullah memur olduğu için sözün gelişi ve dış görünüşü
gereği olarak, Peygamber Efendimiz'in diliyle ve mütekellim (birinci şahıs)
sigasiyle "alâ kalbî" denilmesi gerekirdi, yani sözü söyleyen Resulullah
olduğuna göre, onun "benim kalbim üzerine" demesi lazım gelirdi.
Böyle iken muhatap sigası ile "alâ kalbike" buyurmuştur ki, bu da
bu sözü Resulullah kendi tarafından değil, Allah tarafından aynen söylemeye
memur olduğunu nass halinde ortaya koymak içindir.
98-Özet
olarak "Ey Muhammed! Sen
değil, ben söylüyorum, sen bunu ilan et! Her kim Cibrîl'e düşman ise şunu
iyi bilsin ki, o Cibrîl, bu Kur'ân'ı kendiliğinden değil, benim iznimle sana
indirmektedir. Üstelik ondan evvel gönderilmiş olan bütün ilâhî kitapları
tasdik edip destekleyici, onlar gibi rahmet ve hatta müminlere onlardan da
fazla hidayet ve müjde olarak indirmektedir. Şu halde Cibrîl'e düşmanlık etmek,
Allah'a, Allah'ın kitaplarına, müminlere olan hidayete ve müjdelere düşman
olmaktır. Zira her kim Allah'a, meleklerine, resullerine ve bilhassa Cibrîl
ile Mikail'e düşman olursa iyi bilsin ki, Allah da kâfirlere düşmandır. Yani
onların belalarını verecektir; onları yaşatması, onlara mühlet ve fırsat vermesi
onlar için bir nimet değildir, sadece ve sadece talihsizliktir. Ancak tevbekâr
olurlar da inananlar arasına katılırlarsa, o zaman söz konusu hidayet ve müjdeden
onlar da faydalanır, nimete ererler.
Bu
emirden sonra Cenab-ı Hak, Resulünü, bir daha te'yid ederek, yahudilerin son
bir defa daha içyüzlerini ve ruh hallerini bütün derinliğiyle bildiriyor ve
nihayet onlara, bütün bu hal ve tutumlarından vazgeçip yola gelmelerini rahimane
bir belağatle tavsiye ediyor, şöyle ki:
Meâl-i
Şerifi
99-
Şanım hakkı için sana çok açık âyetler; parlak mucizeler indirdik. Öyle ki,
iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.
100-
O fasıklar hem bunları tanımıyacaklar, hem de ne zaman bir ahd üzerine antlaşma
yapsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh çıkıp onu bozacak ve
atıverecek öyle mi? Hatta az bir güruh değil, onların çoğu ahit tanımaz imansızlardır.
101-
Üstelik Allah tarafından onlara, yanlarındaki kitabı tasdik edici bir peygamber
gelince, daha önce kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, Allah'ın kitabını
sırtlarından geriye attılar, sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yaptılar.
102-
Tuttular da Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına
düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar kâfirlik
ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil'de Harut ve Marut'a, bu iki
meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi "biz ancak ve
ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!"
demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı ile kocanın arasını
ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye
zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda
sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa,
onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkiyle
bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.
103-
Şayet onlar iman edip de korunmuş olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek
mükafat çok hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi.
99-
Ey Resulüm! Şanım hakkı için, emin ol ki, Biz sana gayet açık ve seçik, ilahî
maksadı eğrisiz büğrüsüz, şeksiz şüphesiz gösteren âyetler, mucizeler indirdik.
Bu Kur'ân'ın, bilhassa tebliğden maksadın ne olduğunu gösteren ve hakka davet
eden muhkem âyetleri o kadar açık ve o kadar seçiktir ki, zerre kadar akıl,
idrak ve insafı olan buna iman etmekte tereddüt etmez, dinden ve doğruluk
yolundan çıkmış, ahdini bozmaya ve hep kötü yolda gitmeye alışmış, inancı
bozuk fasıklardan başka hiç kimse bunları inkâr etmez. Bunu inkâra kalkanlar,
sûrenin baş tarafında beyan olunan hep o hüsran ehli olan fasıklardır. İşte
bunlardan biri olan Malik b. Sayf, "Vallahi, Muhammed'e iman etmemiz
için bizim kitabımızda bizden ahd ve mîsak alınmamıştır." diye inkâr
etmişti.
100-Bunun
hakkında şu âyet nazil olmuştur: Ya onlar, o fasıklar, her ne zaman bir ahde
girişir, bir söz verirlerse, içlerinden bir fırka bu ahdi bozup atacak mı?
Sadece bir fırka değil, hatta bunların çoğunluğu imansızdırlar. Tevrat'a da
iman etmezler, hiç dinleri yoktur. Bunun için antlaşmalarını bozmayı günah
saymazlar. Vaktiyle Tevrat'a ve kendi peygamberlerine karşı kaç defalar ahitlerini
bozdukları gibi, şimdi de sana ve Kur'ân'a karşı öyle yapıyorlar. Daha düne
kadar işte geldi, geliyor, diye seninle iftihar ederlerken, bugün ondan vazgeçip
sana vahyi getiren Cibrîl'e bile düşman olduklarını ilan ediyorlar.
101-
Üstelik Allah tarafından bunlara beraberlerindeki kitabı tasdik eden ve destekleyen,
yolunu gözleyip durdukları bir peygamber, bir ahir zaman nebisi gelince, Kitap
ehli olanlardan bir fırka ellerindeki Allah'ın kitabını sanki bilmiyorlarmış
gibi büsbütün arkalarına attılar da .
102-
Süleyman'ın mülkü, yani Süleyman Peygamber'in hükümet ve devleti aleyhine
Şeytanların takip ettiği şeytanlıklara ve Şeytanların okuya geldikleri efsun
ve efsanelere uydular ve onun arkasına düştüler.
"Tilv,
tilâvet" iki mânâya gelir. Birisi takip etmek, izlemek, bir şeyin arkasına
düşmek ki, önceki "tâli" tabirleri bu mânâyadır. Diğeri, satır satır
okumak demektir ki, bunun içinde bir önceki mânâ da vardır. Burada
ikisi ile de tefsir edilmiştir. Önceki mânâ daha kapsamlı olduğundan ve ikincisine
de uygun düşeceğinden daha fazla tercihe şayandır.
Bu
şeytanlar nasıl şeytanlardı ve takip ettikleri şeyler nelerdi? Bunlar hem
cin şeytanı ve kötü ruhlar denilen gizli şeytanlara, hem de insan şeytanlarına
şamildir. Zira gizli şeytanların eserleri de insan şeytanları üzerinde meydana
gelir ve zahirdeki insan şeytanları, o kötü ruhlardan aldıkları, onlardan
öğrendikleri şeytanlıklarla işlerini çevirirler. Tefsircilerden birçoğunun
rivayetlerine göre: Süleyman (a.s.)ın mülkünde fitne zuhur edip, hükümetini
yitirdiği zaman, insan ve cin şeytanları pek azıtmış, dinsizlik çok ileri
gitmişti. Fitneyi çıkaran ve daha sonra Süleyman (a.s.)'a mağlup düşen ve
onun emrine girip, hükmüne tabi olan bu şeytanlar "Sad Sûresi"nde,
"bennâ', ğavvâs ve âherîn" (Sad, 38/37-38) namiyle üç ayrı sınıf
olarak gösterilmiştir. (Anılan âyetlerin tefsirine bkz.) Demek ki, bunlar
içinde birtakım desiseci sanatkarlar da vardı. İşte vahiy kaynağından uzak
olan bu şeytanlar, meydana gelen ve gelecek olan olaylar hakkında kulak hırsızlığı
ile birtakım bilgiler edinirler ve bu bilgilerin her birine yüzlerce yalan
ve pislik karıştırarak gizli gizli yaymaya çalışırlardı. Bu işlere alet etmek
için kahinleri seçerler ve onlara çeşitli telkinlerde bulunurlardı. Bu cinlerin
bazı haberleri doğru çıktıkça kahinler bunlara güvenir, ancak onlar bunun
yanında binlerce yalan dolan da yayarlardı. Derken bu kahinler, bu bilgileri
kaleme aldılar, bu konularda kitaplar yazdılar. Cin çağırma, sihir yoluyla
gönül çelme hakkında türlü türlü sihir ve efsun (büyü) kitapları meydana getirdiler.
Bu arada geçmiş ve gelecek olaylar hakkında habere benzer efsaneler, masallar,
yalanlar ve dolanlar yaydılar. Tarih olayları ve gerçekleri tahrif olunarak,
halkın duygu ve düşüncelerini yanlış yollara sevk edecek hurafeler yayınlanır
ve bunlar arasına bazı bilimsel gerçekler ve hikmetli sözler karıştırılarak,
konular çok kötü bir şekilde istismar edilirdi. Bu suretle cinler gaybı biliyor
diye birtakım kanaatlar genellik kazanmıştı. Bu şeytanların yalan ve dolanları
yüzünden fitne çıkmıştı. Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı ve devleti bir müddet
elinden çıkmıştı. Nihayet Allah'ın izni ve yardımıyla Süleyman Aleyhisselâm
bunlara galip geldi ve üstünlük sağladı, hepsini hükmü altına alıp, tam anlamıyla
kendisine bağlı olarak birtakım hizmetlerde kullandı ve o zaman bütün bu kitapları
toplatarak tahtının altında bir mahzene kapattı. Hz. Süleyman'ın vefatından
bir müddet sonra hakikati bilen âlimler de kalmayınca şeytanlardan insan suretinde
birisi çıkıp "Ey insanlar! Bilmiş olunuz ki, Süleyman b. Davut, bir peygamber
değil de bir sihirbaz idi, cinleri, şeytanları, rüzgarları hep sihirle büyüler
ve kullanırdı. O
neye erdi ise hep sihir bilgisi sayesinde erdi. İnanmazsanız, sakladığı kitaplarını
bulur, anlarsınız." dedi, o kitapların saklı olduğu yeri gösterdi. Orayı
açtılar, gerçekten de birçok kitap çıkardılar. O kitaplar sihir ve efsane
kitapları idi. Bunun üzerine "Süleyman sihirbaz imiş, hükümetini sihir
ile idare edermiş." diye yalan ve iftiralar yayılmaya başladı.
Diğer
bazı müfessirlerin rivayetine göre, bu kitaplar Hz. Süleyman'ın vefatından
sonra hazırlanıp oraya konmuş, birçoğunun üzerine Asaf b. Berhiya'nın ismi
yazılmış ve onun eseriymiş gibi sahte imzalar atılmış, hile ve desise ile
çoğaltılıp yayınlanmış "Süleyman'ın hükümranlığı aleyhine şeytanların
uydurup ortaya sürdükleri şeylerin ardına düştüler." âyeti bütün bu şeytanlıklara
işaret etmektedir. Zaten Mısır'dan beri İsrailoğulları arasında sihir ve hokkabazlık
bilinirdi. Fakat durum bu sefer bambaşka bir renk almıştı: Bir taraftan siyasî
ve ictimaî entrikalarla Süleyman (a.s.)'ın devleti aleyhine işletilmiş, diğer
taraftan onun dünyayı hükmü altına alışı, bu sihir ilmi sayesinde gerçekleşmiştir
diyerek, yine onun namına iftira edilerek sihir teşvik edilmeye çalışılmıştır.
O derece ki, daha sonra gelen İsrailoğulları, ona bir peygamber değil de çok
iyi sihirbaz olan bir hükümdar gözüyle bakarlarmış. Bundan dolayıdır ki, İsrailoğulları
özellikle devletlerini kaybettikten sonra, diğer milletler arasında gizli
yollarla bu çeşit yayınları teşvik ve terviç etmekten ve hüner şeklinde sihirbazlıkla
meşgul olmaktan geri kalmıyorlardı. Ne zaman ki, Tevrat'ın haber verdiği şekilde
bekledikleri son peygamber Hz. Muhammed gelip, Tevrat'ın aslındaki bilgi ve
ilkeleri söz konusu etti, o zaman dönüp kendisiyle mücadeleye tutuştular.
"Nübüvvet yoluyla buna itiraz edemeyiz, bununla başa çıkamayız, biz ne
yapsak Cebrail kendisine haber veriyor." dediler ve Cebrail'e düşman
oldular. Tevrat'ı da büsbütün arkalarına atarak sihir ve iftira yoluna saptılar,
bu şeytancıl eserlere uymak suretiyle, "Süleyman, Muhammed'in dediği
gibi bir peygamber değildi, sihirbaz bir hükümdardı, fakat yaptığı sihirleri
mucize gibi gösterirdi." diye ona iftiralar ettiler. Buna göre Hz. Süleyman'ın
-haşâ- kâfir olması lazım geliyordu. Çünkü sihrin bu derecesinin küfür olduğunda
şüphe yoktur. Halbuki Süleyman kâfir değildi, fakat önce ve sonra ona sihirbaz
diyen o şeytanlar kâfir oldular, ki insanlara sihir öğretiyor, sihir tâlim
ederek yoldan çıkarıyorlardı. Âyetin bu kısmı, sihir öğretmenin küfür olduğunu
göstermektedir.
Sihir
nedir? Esas lügat anlamıyla sihir, her ne olursa olsun, sebebi gizli olan
ince şey demektir. Nitekim fecir vaktinin başlangıcına da ufuk çizgisinin
inceliğinden dolayı "sîn"in fethi ile "sehar" denilir.
Bu anlamda, yani sebebi gizli olan ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında
sihrin küfür olmayacağı açıktır. Ancak dinî geleneklerdeki anlamıyla sihir
sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla beraber, gerçeğin aksine tahayyül
olunan yıldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi
bir şey demektir. Halk dilinde de bu anlamda kullanılır; yani sihir denildiği
zaman bu anlaşılır ve bu da çirkin bir şeydir. Çünkü bunda esrarengiz bir
şekilde hakkı batıl, batılı hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek
vardır. Nitekim "İnsanların gözlerini sihirlediler." (A'râf, 7/116),
"Sihirleri sayesinde ipleri ve sopaları onun hayalini büyüledi, çünkü
onlar gerçekten yürüyor gibiydiler." (Tâhâ, 20/66) buyurulmaktadır. Bununla
beraber özel olarak bazı övgüye değer şeyler ve gerçekler için iyi mânâda
kullanıldığı da olur. Mesela; "Muhakkak ki, bazı güzel sözler sihirdir."
hadis-i şerifinde dile geldiği gibi ki, buna "helal sihir" de denilir,
üstelik caiz sayılır. Demek ki, esrarengiz, gizli sebep ile incelik, dış görünüşü
itibariyle çekicilik ve bir de kötü maksat sihrin niteliğini belirler. Şu
halde sihir, herşeyden önce kendi özünde bir harika değildir. Yani değişik
şart ve sebeplere bağlı olarak alışılmışın tersine bizzat ilâhî iradeyle ortaya
çıkan olaylardan değildir. Onun her halde teşebbüs olunacak bir özel sebebi
vardır. Şu kadar ki, o sebep herkes için bilinmediğinden, olay bir harika
gibi tahayyül olunmaktadır. Bunun içindir ki, sebebi herkes için bilinmeyen
herhangi bir gerçek dahi, halkı aldatmak için kullanıldığı zaman bir anlamda
sihir olur. Bu sebebin nazarî olarak açıklanabilir bir halde bulunması şart
da değildir. Az çok taklit ile meydana getirilebilmesi de kafidir. Yaratılışta
sebebi bilimsel olarak açıklanamayan alışılmış veya alışılmamış olağanüstü
olaylar ve garip buluşlar ortaya koymak mutlak anlamıyla sihir olmaz. Fakat
insanları aldatmak için bunlardan istifade etmeye kalkışıldığı ve bu suretle
duygu ve düşüncelere etki edip dolandırıcılık yapılmaya çalışıldığı zaman
bunlar da sihir özelliği kazanırlar. Bunun için imansızlık, ahlâksızlık ve
aldatmak sihrin köküdür. Sihirbazlar ilimlerden, edebiyattan, felsefeden,
teknolojiden, hatta tabiattaki garip ve acîp yaratılışlardan sû-i istimaller
ve istismarlar yaparak yararlanmasını bilirler. Bu suretle gerçekleri gizlemek
için yazılmış nice felsefeler, nice romanlar, nice tarih kılıklı hezeyanlar
vardır. Vaktiyle hikmet ehli kimselerin "Sakın domuzların boynuna inci
gerdanlıklar takmayın!" şeklindeki nasihatları, ilmî gerçekleri ve yüksek
hakikatleri, bu gibilerin istismarından korumak içindi.
Buraya
kadar gördüklerimizden de anlaşılıyor ki, sihir çeşitlerini belirlemek kolay
değildir. Bununla beraber Fahreddin Râzî tefsirinde sihrin sekiz çeşidini
saymıştır. Bazı açıklamalar ile oradaki bilgilerin özeti şöyledir:
1-"Gildânî
Sihri" ki, semavî kuvvetlerle yeryüzüne ait güçlerin karışımı yoluyla
meydana getirildiği söylenen ve tılsım adı verilen şeylerdir. Gildânîler eski
bir kavim olup, yıldızlara taparlar ve bu yıldızların kâinattaki olayları
yönetip yönlendirdiğine, hayır ile şerrin, mutluluk ile bedbahtlığın bunlardan
kaynaklandığına inanırlardı. Bunların tılsım adı verilen bazı acaip şeyler
yaptıkları söylenmektedir. İbrahim Peygamber, bunların bu batıl inançlarını
düzeltmek için gönderilmişti ki, bunlar başlıca üç fırka idiler: Bir kısmı
kâinatın ve yıldızların kadîm (öncesiz) olduğuna ve kendiliğinden var olmuş
bulunduğuna kanî idiler ki, bunlar bilhassa "sâbie" adıyle tanınmış
idiler. Zamanımızın deyimiyle kâinatın ezelî olduğuna inanan bir nevi materyalistler
demektir. Anlaşıldığına göre gök ve tabiat bilimlerinde bir hayli ileri gitmişler
ve bazı sanayi gariplikleri meydana getirebilmişlerdi. Diğer bir kısmı, feleklerin
ulûhiyetine kâil olmuşlar ve her bir felek için bir heykel yapmışlar ve bunlara
tapmışlardı. Üçüncü bir kısmı da feleklerin ve yıldızların üstünde ve ötesinde
her şeyi yaratan fail-i muhtar (istediğini yapabilen) bir yüce yaratıcının
varlığını kabul ederler, fakat o yüce yaratıcının, o yıldızlara bu âlemde
etkileyici bir kuvvet bahşetmiş ve kâinatın yönetimi için onları görevlendirmiş
bulunduğuna inanırlardı. Bu inanç şekli de çoğunlukla tabîiyyûn mezhebine
(rabîiyyeciler = naturalizme) benzemektedir. Bize kalırsa, bu sihirde tabîiyyat
ile ruhiyatın eski zamanlarda keşfedilmiş bazı garip özellikleri birleştirilerek
uygulanmış olduğu anlaşılmaktadır.
2-
Evham sahiplerinin ve kuvvetli kişilerin sihirleridir. Bunlar öyle sanırlar
ki, insanın ruhu terbiye ve tasfiye ile kuvvetlenir ve tesir gücünü arttırır.
İdraki, gizli kapalı şeyleri algılayacak derecede gelişir, iradesi de kendi
dışında birtakım olayları etkileyecek derecede güçlenir. O zaman istediği
birçok şeyleri yapar, eşyada, canlılarda ve diğer insanlarda kendi bedenindeki
gibi tasarruf eder. Hatta o dereceye varır ki, bir irade ile bünye ve şekilleri
değiştirebilir: İsterse öldürür ve yeniden diriltir, varı yok, yoku var edebilir.
Gerçekten de beden terbiyesi gibi ruh terbiyesinin de birçok faydası olduğu
inkâr edilemez. Fakat ruhun bu derece güç kazanması, bir ilâhî ihsan olmadan,
yalnızca çalışmayla elde edilebilir bir şey olduğunu farzetmek evhamdan öte
bir şey değildir. Birtakım kimseler, riyazat, havas, rukye, muska, uzlet ve
benzeri bazı yollara başvurarak, ruh ilminin bazı garip olayları ile uğraşırlar
ki, manyatizma, hipnotizma, fakirizm ve diğerleri bu cümleden şeylerdir. Sihrin
en aldatıcı ve en tehlikelisi de budur.
3-
Ervah-ı ardıye (cinler)den yardım görme yoluyla yapılan sihirdir ki, azâim
ve cincilik dedikleri şey budur. Mutezile ve son devir filozoflarından bazıları
cinleri inkâr etmişlerse de bunlar kısa görüşlü ve inkârda aceleci kimselerdir.
Sanki kâinatta ruhanî ve cismanî hiçbir gizli kuvvet kalmamış da hepsi keşfedilmiş
ve sınırları belirlenmiş gibi "cinlerin aslı yoktur" diye inkârı
bastırmak, ilmî bir davranış olamaz. Bu inkârcıların bir kısmına "dünyada
daha bilmediğimiz gizli kapaklı nice tabiat kuvveti vardır" deseniz,
bunlar "evet" demekte tereddüt etmezler de aynı mânâda olmak üzere
"cin vardır" deseniz, hemen inkâr ederler. Bunun için filozofların
büyükleri cinleri inkâr etmemiş ve "ervah-ı ardıye" adıyla anmışlardır.
Fakat bunlarla belli sebepler altında insanların ilişki ve bağlantı sağlayıp
sağlayamıyacakları ilmî bir şekilde tetkik edilip ortaya konmadan buna henüz
hüküm verilemez. Lakin bundan dolayı bu yolla yapılan ve yapılacak sihirlerin
varlığını inkâr değil, kabul etmek gerekir. Hatta bu günün ispirtizmacılarını
bu cinlerden sayabiliriz. İşte sihrin en meşhurları buraya kadar saydığımız
bu üç kısımdır.
4-
Tahayyülât, yani gözü yanıltmak ve el çabukluğu denilen sihirlerdir ki, bunlara
sihirden ziyade hokkabazlık ve şa'beze adı verilir. Bunun esası duyuları aldatmadır.
Bu tıpkı vapurda ve trende giderken sahili hareket ediyor gibi görmeye benzer.
Buna Arapça "ahız bil'uyûn", bizim dilimizde de "göz bağcılık"
denilir. Bununla beraber göz bağcılığın daha gizli birtakım ruhî etkiler ile
de ilişkisi olabilir.
5-
Hiyel-i sanâyi ile yapılan, aletlerden istifade ederek acaip şeyler göstermek
sûretiyle ortaya konan sihirdir ki, Firavun'un sihirbazları böyle yapmışlardı.
Rivayet olunduğuna göre, bunların ipleri, değnekleri civa ile doldurulmuş,
altlarından ısı verilince veya güneşin etkisiyle ısınmaya başlayınca ısınan
ipler ve değnekler hemen harekete geçip kaymaya ve yürümeye başlarmış.
Zamanımızda
fen ve tekniğin gelişmesi, gerek mekanik, gerek elektronik açıdan bunlara
birçok misaller vermeye elverişlidir. Sinemalar bunun çok canlı bir misalidir.
Bunların halk üzerindeki hayalî olan etkileri bir sihir tesirinden daha az
değildir. Hele işin aslını bilmeyenler için...
6-
Ecsam (cisimler) ve edviyenin, yani birtakım kimyasal maddelerin ve ilaçların
kimyevî özelliklerinden yararlanarak yapılan sihirlerdir.
7-
Ta'lik-i kalb (kalbi çelme) suretiyle yapılan sihirdir. Sihirbaz şarlatanlık
yaparak, türlü türlü övünme ile kendini satarak, muhatabını kendine çeker,
bir ümit veya korku altında onun kalbini çeler, kendine bağımlı kılar, duygu
ve düşüncelerine etki ederek, telkin altına alır ve yapacağını yapar. "İsm-i
azam duasını bilirim" der, "cin çağırırım" der, "kimya
bilirim, simya bilirim" der, icabında hünerden, sanattan, paradan, kudretten,
nüfuzdan, kerametten, ticaretten ve menfaatten bahseder, karşısındakini dolandırır.
Telkin yoluyla kalbleri çelmenin işleri yürütmede, sırları gizlemede çok büyük
tesiri vardır. En adisinden en maharetlisine kadar çeşitli dolandırıcılıklar
hep buna bağlıdır. Sihrin öteki türlerinin etkili olması da aşağı yukarı sihirbazın
bu konudaki becerisine bağlıdır denilebilir.
8-
Nemmamlık (koğuculuk), gammazlık (fitnecilik) gibi el altından yürütülen gizli
fitne ve tezvirat; akla, hayale gelmez bozgunculuk, vasıtalı veya doğrudan
tahrikler ve aldatmalar ile yapılan sihirdir ki, halk arasında en bol ve en
yaygın kısmı da budur.
Buraya
kadar saydığımız sekiz kısım sihir, dönüp dolaşır iki esasta toplanır: Birincisi
sırf yalan, dolan ve sadece saçmalama ve iğfal olan söz veya fiil ile etki
yapan sihir, diğeri de az çok bir gerçeğin sû-i istimal edilmesiyle ortaya
konan sihirdir. Sihrin bütün niteliği, hayali hakikat zannettirecek şekilde
insan ruhu üzerinde aldatıcı bir tesir meydana getirmekten ibaret olduğu halde
bunun bir kısmı tamamiyle hayal, diğer bir kısmı da bazı gerçeklerle karışıktır.
Bundan dolayı her sihrin, gerçek tesirden büsbütün yoksun olduğunu iddia etmek
doğru olmaz. Bu âyet-i kerimede her ikisine işaret için, öncekine , ikinciye
de ve bu cümlesine atıfla buyurulmuştur. Yani bu şeytanlar sırf kendi uydurmaları
olan sihri ve bir de Babil'deki Harut ve Marut adında iki meleğe indirileni,
insanlara ve o zamanki İsrailoğulları'na ta'lim ediyor, öğretiyorlardı. İşte
böyle yapmakla kâfir olmuşlardı. Gerek mütekaddimînden, gerek müteahhirinden
(eskilerden ve yenilerden) bazı tefsirciler bu ""yı nâfiye telakki
edip, mânâyı da "Babil'de Harut ve Marut adındaki o iki meleğe sihirden
bir şey indirilmedi, Harut ve Marut hikayesi de bu şeytanların uydurduğu bir
yalandır." meâlinde göstermişlerdir. Âyetin aşağısındaki siyakı buna
müsait olsa idi biz de bunu tercih ederdik, fakat siyak buna müsait görünmüyor,
aykırı düşüyor. Şu halde biz de çoğunluğun açıklaması vechile "mâ"
harfini mevsûl olarak alıyoruz ki, bu hem âyetin zahir (açık) ifadesine uygun
düşmekte, hem de anladığımız kadarıyla derin hakikatleri içermektedir. Bu
âyet evvela Harut ve Marut kıssasının özünü ve içyüzünü açıklıyor ve bunun
hadd-i zatında bir sihir değil, ancak öğretim tarzı ve kötüye kullanılması
cihetiyle sihir ve küfür olacağını anlatıyor. Nitekim "o iki meleğe indirilen
şey" hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış, ancak sihre atfedilmiştir.
Bununla beraber bunun şeytanlar tarafından öğretim tarzının küfür olduğuna
ve bundan özel bir sihir yapıldığına işaret kılınmıştır. Demek ki, "o
iki meleğe indirilen" hadd-i zatında bir sihir değil, fakat fesat ehlinin
elinde küfre vesile olabilecek bir şey iken, bu şeytanlar bunu yalnızca sihir
için öğretmişlerdir. Halbuki Harut ile Marut bunu öğretecekleri zaman "Biz
bir fitneyiz, yani bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması
da küfürdür. Şu halde sakın sen bunu belleyip de küfre girme!" demedikçe
ve bu yolda nasihat etmedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Gelişigüzel herkese
belletmezler, sû-i istimalden, küfürden, sihirden yasaklarlardı. Bu şeytanlar
ise öyle yapmadılar, tam aksine bunlarla herkese sihir öğretiyorlar.
Bu
iki melek ve bunların öğrettikleri hakkında birçok sözler söylenmiş, çeşitli
görüşler ve bahisler ortaya konmuştur. Bütün bunları görüp değerlendirdikten
sonra bizim âyetten anladığımız şudur: Bilindiği gibi, meleklerin insanlara
öğretileri ya vahiy veya ilham demektir. Harut ile Marut'un Cibrîl gibi vahiy
meleklerinden olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Bilakis âyet bunları
her şeyden önce bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen melekler şeklinde
gösterdiği için nüzulde aşağı derecedeki meleklerden oldukları açıktır. Şu
halde öğretilerinin de peygamberlere gelen vahiy derecesinde olmayıp ilham
cinsinden olduğu aşikardır. İlham ise herkese olabilir. Demek oluyor ki, eski
bir medeniyet merkezi olan Bâbil şehri ahalisinden birtakım kimseler, iki
şekilde, böyle iki ilahî kuvvet ile ilhama mazhar olmuşlar, bu sayede hilkatteki
gizli sırlardan bazı harika ve acaip şeyler öğrenmişler ve öğrenirken bunların
şerre de müsait olduğunu, şu halde kötüye kullanılmasının küfür olacağını
da öğrenmişlerdir. O halde bu iki meleğe indirilen ve Bâbil halkından bir
çoğuna ilham yoluyla öğretilen bu şeyler hadd-i zatında sihir değil idi. Fakat
sihir olarak da kullanılabilir ve böyle kullanılınca da katıksız küfür olurdu.
Bunun için âyette bunun sihir olduğu ifade edilmiştir. Aslında
her bilgi böyledir. Hadd-i zatında ilmin hepsi hürmete şâyandır. Fakat büyüklüğü
ölçüsünde ve ilim olması bakımından hayra ve şerre müsaittir. İlim ne kadar
derin ve ne kadar ince ve yüksek olursa, şer ve fitne ihtimali de o nisbette
büyük olur. Bundan dolayıdır ki, hakikatin kendisi olan hak dini ve doğru
yolu isbat ve destek için Allah tarafından lutfedilen mucizeler ve kerametler,
diğer ilimler, hikmetler ve fenler bahane edilerek âlemde ne kadar küfürler,
ilhad ve melanetler yayılmıştır. Aslında bunların hepsi küfür ve haram olan
sihir cinsine dahil edilebilir. Bu ise ilmin, bizzat kendisindeki ilmî niteliğinden
dolayı değil, ortaya çıkardığı pratik sonuçları dolayısıyladır. İlimler iyiye
kullanılırsa zehirlerden ilaç yapılır, kötüye kullanıldığı takdirde de ilaçlardan
zehir elde edilir. Hatta bundan dolayı, birçok din âlimleri, gerek bu âyetten,
gerek genel olarak ilim hakkındaki diğer âyetlerden şu sonucu çıkarmışlardır:
Özünde haram olan hiçbir ilim yoktur. Hatta şerrinden korunmak için sihir
bile öğrenmek haram değildir. Ancak yapmak haramdır ve hatta küfürdür. Bunun
öğretimi de bu şarta bağlı bulunmak gerekir. Nitekim âyette önce sihir öğretimi
mutlak olarak küfür gibi gösterilmiş iken cümlesiyle bu mutlaklık şarta bağlanmıştır.
Hasılı sihrin niteliği asıl pratik açıdan ve amelî bakımdandır ve sihir tatbikî
bir ilimdir, bir şer ve tezvir sanatıdır. Bu sanat pratikte ve tatbikatta
bazı hakiki bilgilere dayalı olabilir ve o bilgilerin kötüye kullanılması
ile sihir yapılır. Mesela; bugün elektrik konusu önemli bir bilim dalı, çok
önemli bir tekniktir. Bunun kötüye kullanılmasından ve şerre alet edilmesinden
dolayı tatbikatta bundan birçok sihirler yapılabilir. Lakin bunun böyle olmasından
dolayı, elektrik ilminin hadd-i zatında bir sihir olması lazım gelmez. İşte
Babil'de Harut ile Marut'a ilham ile öğretilen şeyler de buna benzer şeyler
olduğu anlaşılıyor. Bunun için âyette bunlar esasında meleklere mahsus kıymetli
şeyler olarak gösterilmiş fakat öğretim ve öğrenim şekliyle ve uygulamasında
fitneye de müsait bulunmasından dolayı şeytanî olan sihre dahil edilmiştir.
Demek ki, sihir sırf şeytanî bir şeydir ve bu başlıca iki kısımdır: Birisi
şeytanların sırf kendilerinden uydurdukları pisliklerdir. Diğeri ise Bâbil'deki
gibi, esasında meleklere mahsus olan bazı yüce bilgilerle acaip tekniklerin
şeytanca kötüye kullanılmasıdır.
Artık
burada melekler sihir öğretir mi diye bir soru sormaya ve buna cevap aramaya
yer yoktur. İşte bundan sakınmak için "mâ" yı nâfiye (olumsuz) yapmaya
lüzum yoktur ve bu âyetin siyakına da ters düşmektedir. Melek sihir öğretmez,
fakat meleklerin hayır için öğrettikleri ve ilham ettikleri gerçekler, küfür
ehlinin ve şeytanların elinde şer ve fitne çıkarmak için sihir olarak da kullanılabilir.
Nitekim bunu evvela Bâbilliler yaptılar. Anlaşıldığı kadarıyla bunlar, bu
iki meleğin ilhamiyle keşfedip belledikleri semavî ve arzî, ruhanî ve cismanî
kuvvetleri ve bunların kaynaştırılmasından meydana gelen bazı teknikleri,
yıldızlara ve tabiata isnad ederek küfre girdiler. Bu sebeple Gildanî sihri
"tılsımat ve kalfatriyat" adıyle değişik bir sihir şekli olarak
meşhur oldu. Sonra birtakım şeytanlar da Süleyman aleyhisselâmın devletine
karşı, kısmen bunu, kısmen de kendi uydurdukları tezviratı izleyip uygulamışlar
ve bu şekilde siyasî, içtimaî birçok fesatlar çevirmişler, hükümet ve devlet
işleri için bu sihirleri bir ilim diye yaymış ve ona değer kazandırmışlar,
bu suretle küfürlerini icra etmişlerdi. O zamanın İsrailoğulları bunları onlardan
öğreniyorlardı ve milletler arasında bu sihirle uğraşmayı kendilerine bir
yol, bir meslek edinmişlerdi. En nihayet Hz. Muhammed'in peygamberliği üzerine
Kur'ân'ın i'cazı karşısında Allah'ın kitabını arkalarına atarak büsbütün bu
şeytanlara uydular. Bu cümlenin bağlanmasında da ihtimalli vecihler vardır.
Birçok tefsirci, bunu Harut ve Marut fırkasına bağlayarak zamirin bu iki meleğe,
zamirini de 'den müstefad nasa, yani herkese göndermişlerdir. veya üzerine
veya takdirinde cümlenin cümle üzerine atfedilmesiyle daha yukarıya atfedilmiş
olduğu da zikredilmiştir. Lakin bizim tercihimiz bunun 'ye bağlı veya doğrudan
doğruya cümlesi üzerine ma'tuf ve zamirinin ile ifadesine dönüşmüş olmasıdır
ki, buna göre ortaya çıkan mânâ şudur: "Allah'ın kitabını arkalarına
atıp, Süleyman'a karşı o şeytanların takip ettikleri şeylere uyan ehl-i kitabın
bu fırkası, bu Yahudi zümresi, o kâfir şeytanların izlediği ve öğrettiği bu
iki çeşit sihir kitaplarından karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlar."
Bu tabir, sihrin en yüksek derecedeki tesirini ifade içindir. Yani bunlar
bu yolla karı ile kocanın arasını bile ayırabilecek fesatlar çeviriyorlar,
bu tesiri meydana getiren sihirlerle cemiyet içinde ne büyük fitneler çıkarılabileceğini
artık siz kıyas ediniz. Karı ile kocanın arasını ayıranlar, bu kadar kuvvetli
bir sevgi bağını kıranlar, bir topluma neler yapmazlar; komşular ve hemşehriler
arasında ne fitneler çıkarıp, halkı birbirine mi düşürmezler? İhtilaller
mi çıkarmazlar? Âyet bize gösteriyor ki, sihrin en büyük tesiri ruhlar üzerindedir;
fikirleri bozar, kalbleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne
getirirler. Şu halde sihrin aslı yoktur diye aldanmamalıdır. Ve böyle sihirbazlardan
sakınmalıdır. Bununla beraber bunları yapanlar, Allah'ın izni olmadıkça kimseye
bir zarar veremezler. Çünkü
gerçek tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatte, ne ruhta, ne yerde, ne
gökte, ne şeytanda, ne melektedir. Hakiki müessir ancak ve ancak Allah'dır.
Fayda ve zarar denilen şey de ancak O'nun izni ile meydana gelir. O halde
her şeyden önce Allah'dan korkmalı ve Allah'a sığınmalıdır ve bunlara karşı
koymak için de Allah'ın kitabına sarılmalıdır. Allah'ın kitabını arkalarına
atan bu sihirbazlar çok iyi bilirler ki, Allah'ın kitabını verip de sihri
satın alan bir kimsenin, elbette ahirette hiçbir nasibi yoktur. Bunun sonu
açıkça hüsrandır. Celâlim hakkı için bunların, uğruna kendilerini sattıkları
şey ne kötü şeydir, amma keşke bunu biliyor olsalardı. Gerçi bunlar sihrin
sonunu ve onu yapan sihirbazın ahiretten nasibi olmadığını ve sihre aldananın
sonunun sadece hüsran olduğunu bilirler. Fakat yine de bu bilgilerine uygun
hareket etmedikleri için davranış biçimleri cahilanedir. Diğer taraftan ahiret
nasipsizliğinin ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilmezler. Aslında sihrin
asıl zararı başkalarından çok yapanlaradır. Ömürlerini nasıl çirkin şeylerle
geçirdiklerini bilmezler.
103-Allah'ın
rahmetinin genişliğine ve enginliğine bakınız ki, yine kendilerine şu rahimane
öğütü indirmiştir: şayet bunlar bütün bu günahlarla beraber iman etseler ve
Allah'dan korkup bu fenalıklardan sakınsalardı elbette Allah tarafından verilecek
bir sevap, bütün o yaptıklarından çok haklarında hayır olurdu. fakat bilir
olsalardı.
Yukarıda
görüldüğü üzere, Cenab-ı Allah önce "Ey insanlar!" çağrısıyle bütün
insanları, fıtrî bir misak olan ibadete davet etmiş idi. İkinci olarak da
"Ey İsrailoğulları!" çağrısıyle Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi
iki ümmetin kaynağı olan İsrailoğulları'nı; büyük ve esrarengiz bir tarihin
bütün ibretlerini derleyip toplayarak, nimetleri ve felaketleri hatırlatmak
suretiyle iman ve takvaya davet ve bu arada İslâm dininin, eski kitapları
destekleyip tasdik eden itikat, ahlâk ve muamelat kuralları tek tek ele alarak
açık seçik âyetlerle anlattı. Şimdi bütün bunlara iman etmiş olan müminlere
önce en esaslı bir sosyal ve dinî terbiye kuralını öğreten bir nida ile hitap
yöneltecek ve bu arada ehl-i kitab kâfirlerinin bazı tutum ve davranışlarına
da işaret edecektir.
Şöyle
ki:
Meâl-i
Şerifi
104-
Ey iman edenler! "râine" demeyin, "unzurna" deyin ve iyi
dinleyin, kâfirler için elemli bir azap vardır.
105-
Ne Kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri, size Rabbinizden bir hayır
indirilsin istemez. Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar
ve Allah çok büyük lütuf sahibidir.
104-Kur'ân'da
seksen sekiz yerde müminlere "Ey iman edenler!" diye hitap buyurulmuştur.
Oysa Tevrat'ta "Ey miskinler!" diye hitap edilirmiş, nihayet miskinlik
onların damgası olmuş, güven ve emniyet de müslümanların akibeti olacaktır.
Ey
iman şerefiyle şereflenmiş olanlar "râinâ" demeyiniz de "unzurnâ"
deyiniz, ve kulak veriniz, dinleyiniz! râinâ "bize mürâat et" demektir.
Mürâât:
Müfâale babından ra'y ve riayette mübalağa veya müşareket ifade eder. Ra'y
ve riayet, bir kimsenin, başkasının işlerini çekip çevirmesi, yönetip tedbir
etmesi, onun lehine olacak şeyleri tedarik edip, ona fayda sağlaması ve korunmasına
özen göstermesi demektir ki, hayvanat hakkında gütmek, insanlar hakkında da
siyaset adı verilen yönetmek anlamına gelir. Nitekim siyaset ilmine, "ilmü'r-riaye"
yani yönetim ilmi adı da verilir. Mürâât da, riayet de mübalağa veya karşılıklı
riayet demek olur. Bir insanın haline müraat etmek, ne yapacağını, halinin
nereye varacağını gözetmek, murâkabe etmek, saygı ile dikkate almak mânâsına
da gelir ki, bizim dilimizde riayet bu anlamda kullanılır. Başlangıçta Peygamber
Efendimiz tarafından bir şey tebliğ ve tâlim buyurulduğu zaman, ara sıra müslümanlardan
bazıları yani "Bize riayet et ey Allah'ın resulü." derlerdi ve bununla
"Bizi gözet, acele etme, müsaade buyur ki anlayalım." demek isterlerdi.
Cenab-ı Allah, böyle demeyi, bu "râinâ" tabirini kullanmayı yasaklayarak
demeyiniz, bu tabiri kullanmayınız da "unzurnâ" bize bak, bizi gözet,
deyiniz ve söze de iyi kulak veriniz, dikkatle dinleyiniz, iyi belleyip akılda
tutunuz, buyuruyor ki, bunda çok ince ve mühim bir edep öğretimi vardır. Gerek
ilim öğrenmede, gerek diğer nasihat ve tâlimatları anlama hususlarında Resulullah
ile ümmeti arasındaki sosyal durumu ve buna göre İslâm'daki velayet-i âmme
(genel velayet) ilişkisinin özünü ve hakikatini ve resmiyetteki teşrifât (protokol)ın
asıl mahiyetini de ifade etmektedir. demeyiniz. Acaba niçin?
Birincisi:
Yahudiler arasında birbirlerine sövmek için kullandıkları meşhur bir kelime
vardı, "râînâ" derlerdi, bu tabir Arapça "bizim çoban"
demek olduğu gibi, İbrânî ve Süryanî dillerinde "dinle a dinlenmeyesi,
dinle a sözü dinlenmez herif!" gibi hakaret ve alaya alma mânâsı ifade
eden bir kelimeymiş. Müslümanların Hz. Peygamber'e karşı böyle diye hitap
etmelerini, yahudiler fırsat bilerek ve kendi dillerindeki kelimesini andıracak
şekilde ağızlarını eğerek, bükerek, sövmek ve hakaret kastiyle "râînâ"
demeye başlamışlardı. Sa'd b. Muaz hazretleri, bunu işitmiş, "Ey Allah'ın
düşmanları, lanet olsun size, vallahi hanginizin, Resulullah'a karşı bunu
söylediğini bir daha işitirsem boynunu vururum." demiş, onlar da buna
karşı "Siz böyle söylemiyor musunuz?" diye kaçamak bir cevap vermişlerdi.
Bunun üzerine işte bu âyetin inmiş olduğu rivayet edilmiştir. Nisa Sûresi'nde
"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirerek, dillerini
eğerek, bükerek ve dine saldırarak, peygambere karşı da, "işittik ve
isyan ettik, dinle ey dinlenmez olası, râinâ, derler". (Nisa, 4/46) âyeti
bu hadiseyi açıkça göstermektedir.
İkincisi:
emri, ahmaklık ve kabalık mânâsına "ruûnet" masdarından sıfatına
da lafız olarak benzer bir kelimedir. Bundan dolayı da bir çirkin cinâs vardır.
Bu ise edebe aykırıdır. Her iki sebeple nehiy, kelimenin çirkin olan ikinci
bir anlamından dolayı sırf lafzî anlamda bir edebe dayanmaktadır. Riayetle
nazaret arasındaki mânâ farkından dolayı değildir.
Üçüncüsü:
"Mürâât" riayetten müfâale vezninde olduğu ve iki kişi arasında
müşareket ifade ettiği için, taraflar arasında müsâvat, yani eşitlik var zannettirir.
Bunu söyleyenler, sanki, "Sen bize riayet et, sözümüze kulak ver ki,
biz de sana riayet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim." demiş gibi
olurlar. Böylece Resulullah'dan karşılıklı bir riâyet ve gözetim talep etmiş
olurlar. Halbuki Resulullah ile ümmet arasındaki ilişki, öğretmen ile öğrenci,
usta ile çırak, yöneticiler ile halk arasındaki karşılıklı taahhütlere ve
nisbeten eşit şartlara dayalı bir ilişki değildir. O ilişkiyi karşılıklı şartlara
dayalı böyle sosyal ilişkiler cinsinden bir ilişki sanmak, peygamberlik makamının
kadrini ve kıymetini bilmemek, ayrıca toplum hayatının değişmez, zararlı ve
terakkiye engel birtakım esaslara dayandığını zannetmek demek olur. Nitekim
"Sen onların heva ve heveslerine uyma!" (Maide, 5/48) ve "Sakın
o Resulü, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın!" (Nûr,
24/63) buyurulmuştur. Şu halde imandan sonra müminlerin sosyal durumlarını
belirlemenin ve kendilerini imanın hedeflediği maksatlara ve başarılı işlere,
güzel hizmetlere sevkedecek bir öndere uymanın en mühim vazifeleri olduğu;
fakat bunu mürâât mânâsıyle değil, nezâret mânâsıyle alıp, ona göre güzel
sosyal edep ve terbiye kuralları altında takip edip gerçekleştirmek gerektiği
beyan buyurulmuştur. Demek ki, Resulullah'a ait olan vazife mürâat değil,
nazârettir. Mürâatın ise onun ümmetine düşen bir vazife olması gerekir. Bunun
için ümmet, lafzî ve manevi her türlü kötü vehme düşmekten sakınmak için "râinâ"
dememeli, "unzurnâ" demelidir: Öğretilen ilme, tebliğ olunan hükümlere,
emirlere ve yasaklara iyi kulak verip dinlemelidir. Nezâret eden de nezâret
görevinin gereklerini iyi bilmeli, ona da ümmet tarafından bu vazife ihtar
olunacağı zaman, "bizi gözet" diye ihtar edilmelidir.
Dördüncüsü:
Mürââtın aslı olan ra'y ve riayette hayvanî bir gözetme anlamı vardır. Nazâret
ise katıksız bir insanî kavramdır. Şu halde müslüman ümmeti, hayvanî kavramlardan
uzak durmalı ve sakınmalı, insanî kavramları kabul edip, uygulamalıdır. Bunu
yapmak da ümmetin kabiliyetine bağlıdır. Nitekim "Siz nasıl olursanız
öyle yönetilirsiniz." buyurulmuştur. Âyetten çıkan sonuca göre; söz konusu
nazâreti talep etmek ve söz dinlemek ümmetin görevidir. Müminler başıboş,
terkedilmiş, nazâretsiz bırakılmaya razı olmamalı, kendilerine nazaret edecek
bir başkana, bir imama tabi olmalıdır. Bu suretle bir ümmet teşkil etmeliler,
fakat "râinâ" diye müraat isteğinde bulunmamalılar, kendilerinin
sürü yerine konulmasına razı olmamalılar. Aslında âyet mutlak anlamda olduğu
için, hem Asr-ı saadet'e, hem de bütün asırlara şamil olan bir hüküm taşır.
Ümmetin bizzat Resulullah'a karşı "unzurnâ" demeye izinli, hatta
görevli ve mecbur olduğuna bakılırsa, bu hak veya vazifenin diğer yöneticilere
karşı uygulanması öncelikle istenmekte demektir. Bu mesele akâid kitaplarında
imamet bahsi adıyle ve farz-ı kifaye olmak üzere söz konusu edilmiştir. Görülüyor
ki, müminlere imandan sonra ilk emir bu oluyor. Bu hitabın önemi İbrahim kıssasında
daha genişçe açıklanacaktır.
Ey
müminler, görüyorsunuz ya, "râinâ" demeyiniz, "unzurnâ"
deyiniz ve iyi dinleyiniz, itaat ediniz, yoksa kâfirlere elemli bir azap vardır.
105-İman
yoluna girmeyip de küfür yoluna gidenler, o elem verici azaptan hissedar olurlar,
siz o kâfirlerden hayır beklemeyin! Arzu etmez o kâfirler, ne kitap ehlinden
ne de müşriklerden ki size Rabbınızdan bir hayır indirilsin. Onların hiç biri,
müminlerin Allah tarafından bir iyiliğe, bir devlete nail olmasını istemezler.
Bunun için peygamberinize indirilen ve faydası umuma ait olan vahiy ve nübüvveti
de sevmezler, buna karşı bin türlü safsata ile büyüklük taslarlar ve Allah'ın
lütfuna, ihsan ve kudretine müdahale etmek isterler. Hiç bir şey yapamazlarsa
"Bu Kur'ân iki şehirden bir ulu kişiye indirilseydi olmaz mıydı?"
(Zuhruf, 43/31) derler. Allah ise rahmetini, dilediğine tahsis eder, rahmetiyle
dilediği kulunu seçkin duruma getirir. O böyle Rahmân olan bir fâil-i muhtar
(başına buyruk)dır. ve Allah çok büyük lütuf ve kerem sahibidir. Onun lütuf
ve ihsanına sınır yoktur. Şu halde siz Allah'ı böyle biliniz ve böyle inanınız,
o kâfirlerin sözlerine de kulak asmayınız. Onlar vahiy ve nübüvvete itiraz
etmek için fer'î hükümlere de itiraz etmeye kalkarlar. "Görüyorsunuz
ya, Kur'ân'da nâsih ve mensûh da vardır. Bir zamanlar Allah'ın emri denilen
bir âyet veya bir hüküm diğer bir zaman nesholunuyor, yerine başka bir âyet
veya başka bir hüküm konuluyor. Bu Allah kelâmı, Allah'ın hükümleri olsa böyle
mi olur? Allah'ın kelâmında, Allah'ın âyetlerinde, Allah'ın hükümlerinde nesih
mi olur? Hiç Allah, kendi yaptığını bozar mı? Söylediğini geri alır mı? Verdiği
hükümden, koyduğu kanundan hiç cayar mı?" derler. Bunu ilk önce yahudiler
söylediler: Nesih mümkün olsa Allah hakkında sözünden caymak, önce bilmediğini
sonradan öğrenmiş olmak ve ona göre karar değiştirmek "bed'a" gibi
bir noksanlık lazım gelirmiş. Bütün bunlar Allah hakkında muhal (imkânsız)
olduğundan, nesih de imkânsız imiş. Tevrat'ın ise hiçbir âyeti, Musa dininin
hiç bir hükmü değişemez, neshedilemezmiş. Bunun için İncil de, Kur'ân da Allah'ın
kitabı değilmiş. Hıristiyanlık ve İslâmiyet Allah'ın dini değilmiş.
Hıristiyanlara
gelince, eskiden Hıristiyanlık neshi inkâr etmiyordu. İncil'de, Tevrat'ın
bazı hükümlerini nesheden ve mesela cumartesi günü iş yapmayı yasak sayan
hükmü değiştirip, bunu pazar gününe alan âyetler bulunduğunu kabul ediyorlardı.
Yine Hz. İsa'nın kendilerine yiyecek içecek konusundaki eski yasakları kaldırdığına
inanıyorlardı. Hıristiyanlar, nesih meselesiyle ilgili olarak İslâm'a itiraz
etmezlerdi. Fakat son zamanlarda protestanlar ve daha sonra da katolikler,
tıpkı yahudiler gibi, neshi inkâra kalkıştılar ve hatta Kur'ân'daki "Allah'ın
kelimelerinde değişme olmaz." (Yunus, 10/64) âyetine dayanarak, istidlal
bile yapmaya kalkıp, müslümanları bununla susturmaya çalıştılar. Hintli Rahmetullah
Efendi merhum bu bapta cevaben "Izhârü'l-Hak" adıyla güzel bir eser
yazmıştır. Sözün açıkçası; eğer Hıristiyanlık İslâmiyet'e itiraz etmek için
böyle bir iddiaya kalkışırsa, her şeyden önce kendi kendisini inkâr etmiş
olur. Çünkü Hıristiyanlığın, Yahudiliğe muhalif olan pek çok dinî hükümleri
bulunduğu kesindir. Zaten böyle değilse Hıristiyanlığın varlığının mânâsı
yoktur. Aynı soru yahudiler için de söz konusudur. Çünkü Tevrat'ta da daha
önceki peygamberlerin şeriatlerine ait bazı hükümleri nesheden (kaldıran)
âyetler mevcuttur. Cenab-ı Allah, sırf kıskançlıktan kaynaklanan bu gibi bütün
asılsız iddiaları iptal etmek ve müminlere bir teşri'î temeli açıklamak üzere
buyuruyor ki:
Meâl-i
Şerifi
106-
Biz bir âyetten her neyi nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını
yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir.
107-
Bilmez misin ki, hakikaten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, hepsi O'nundur.
Size
de Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
108-
Yoksa siz peygamberinizi, bundan önce Musa'ya sorulduğu gibi, sorguya çekmek
mi istiyorsunuz? Halbuki her kim imanı küfürle değiştirirse artık düz yolun
ortasında sapıtmış olur.
109-
Ehl-i kitaptan birçoğu arzu etmektedir ki, sizi imanınızdan sonra çevirip
kâfir etsinler: Hak kendilerine iyice belirdikten sonra bile sırf nefsaniyetlerinden
ve kıskançlıktan dolayı bunu yaparlar. Buna rağmen siz şimdi af ile, hoşgörüyle
davranın tâ Allah emrini verinceye kadar. Şüphe
yok ki Allah her şeye kâdirdir.
110-
Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her
ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün
yaptıklarınızı görmektedir.
111-
Bir de "yahudi ve hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek"
dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. Sen de onlara de ki; "Eğer
doğru iseniz, haydi bakalım getirin delilinizi."
112-
Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah'a tertemiz döndürür
ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara
hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.
113-
Yahudiler dediler ki, "Hıristiyanlar birşey üzerinde değiller",
Hristiyanlar da "Yahudiler bir şey üzerinde değiller" dediler. Oysa
hepsi de kitabı okuyorlar. Hiçbir bilgisi olmayanlar da öyle onların dedikleri
gibi dediler. İşte bundan dolayı Allah, ihtilafa düştükleri bu gibi şeylerde,
kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
106-Kırâet:
, İbni Âmir kırâetinde nûnun zammı ve sînin kesriyle okunur ki, insâhdandır.
İbni Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde birinci nûnun ve sinin fethaları ve ondan
sonra bir hemze-i sakine ile şeklinde okunur ki, tehir mânâsına olan nesee
ve nesiedendir.
Şer'î
usûl bakımından neshin dine uygunluğunu isbat eden bu ayetin sevki, eski kitapların
bazı hükümlerinin neshindeki cevaz hakkında ise de söyleniş bakımından kelimesi
umum ifade ettiğinden, bazı Kur'ân âyetlerini de açıkça içine almaktadır.
Şu halde Kur'ân âyetlerinde de nâsih ve mensûh vardır. Bunun aksini iddia
etmek, nassın zâhirini inkâr etmek olur.
Nesih
lügatte değiştirmek, yani bir şeyin yerine başkasını geçirmek, halef yapmak
demektir. Nitekim (Nahl, 16/101) âyetinde nesih, tebdil olarak ifade edilmiştir.
Bununla beraber bu mânâ bazen o şeyin kendisinde itibar edilir ki, buna izale,
ilga, iptal denilir: "güneş gölgeyi neshetti" demek onun yerine
geçti, onun yerini aldı demektir ki, buna, izale etti ve iptal etti de denilir.
Bir başka âyette "Allah, şeytanın attığını derhal iptal eder." (Hacc,
22/52) nesh işte bu anlamdadır. Bazen de o şeyin yerinde itibar edilir ki,
buna da nakl ve tahvil denilir. Nitekim "nesahtü'l-kitab" kitabı
istinsah eyledim demek, bir kitaptakini diğerine geçirdim, ona nakletttim
demektir. Yazıda nesih, mirasta münasahe," ruhlarda tenasuh tabirleri
de bu mânâyadır. "Siz her ne yaptıysanız biz onları istinsah etmiştik."
(Câsiye, 45/29) âyetindeki istinsah da yine bu mânâya gelmektedir. Özetle,
lügat bakımından nesih, izale ve nakil mânâlarında müştereken kullanılır ise
de her iki mânânın da esası tebdil demektir.
Şeriat
ıstılahında da nesih, herhangi bir şer'î hükmün aksine sonradan başka bir
şer'î delilin delalet etmesidir ki, ilâhî bilgiye nazaran evvelki hükmün müddetinin
sonunu beyan, bizim bilgimize nazaran da zahiren bâki görünen o hükmü değiştirip
ortadan kaldırmak demektir. Her iki bakımdan da nesih, bir değişikliği bildirmek
anlamına gelmektedir. Bunda hiç bir zaman Allah'a nazaran caymak veya bilememek
mânâsı yoktur. Bunun içindir ki, ebediyet kaydiyle mukayyed (bağlı) hükümlerde
nesih cereyan etmez. Nesih ancak emirler ve yasaklar gibi inşâî bir mânâyı
içeren vakıaya ilişkin bir ihbar ve ilâm olmayıp, sırf icad olan ve yalnız
bir iradeyi gösteren, bununla beraber ebediyyeti nassa bağlanmamış bulunan
konularda ve hükümlerde cereyan eder. Cenabı Allah, varlık âleminde bu gün
yarattığını yarın yok ederek, diğer bir şeye dönüştürmekle ilmine, kudretine,
iradesine hiçbir noksanlık ârız olmayacağı gibi, şeriate ait âlemde de başka
başka zamanlarda başka başka şer'î hükümler inşa etmekle, mesela; geçmiş zamandaki
bir emrin yerine, şimdiki zamanda yasak koyan bir emir inzal buyurmakla ilminde
ve iradesinde haşa bir noksan değil, belki her birinde bir hikmetinin tecellisini
ve kemalini göstermiş olur. Ve bunda caymak mânâsını düşünmek bile kabil değildir.
Allah katında kararlaşmış bulunan herşey ve her hüküm yerli yerinde gelmiştir.
Ve hakikatte hiçbir kelimesi değişmiş değildir. Yaratılışta her anın ayrı
bir emri olsa ilahî ilmin zerre kadar değişmesini gerektirmez. Hasılı iman
hakikatleri, itikat esasları gibi, ihbarî olan ilmî ilkelerde nesih mümkün
değildir. Bunların bir anlık zamana bağlı olanları bile ezelî gerçekler hükmündedir.
"Şu şöyledir, filan vakit, filan şey oldu veya olacak." denildi
mi bu haberler, bu hükümler artık ezelden ebede doğrudurlar.
O
vakitte o şey olmadı veya olmayacak denilemez. Lakin "su iç, şarap içme,
nikah yap, zina etme" gibi inşâî olan şer'î hükümler, açıkça ebediyet
kaydıyla kayıtlanmadıkça nesihleri mümkündür. Bunlar bir an için meşru, başka
bir an için gayr-i meşru olabilirler. Bunların ebediyetleri zorunlu değildir,
nesihleri de müddetlerinin açıklanmasına bağlıdır. Önceki kısımlarda Kur'ân,
Tevrat'ı ve diğer ilahî kitapları tasdik edici, teyit edici ve destekleyicidir,
ayrıca daha fazlasıyla tefsir edici ve açıklayıcıdır. İkinci kısımda ise Kur'ân,
onlardaki birtakım hükümleri kaldırarak, her zamana göre uygulanacak hükümleri
ve teşri (kanun koyma) usullerini içeren yeni ve mükemmel bir hoşgörülü şeriat
getirmiştir. Şurasının unutulmaması gerekir ki, tevhid inancı gereğince yaratılış
âleminde olduğu gibi, teşri âleminde de icat ve inşa, ancak Cenab-ı Allah'a
ait bir sıfattır. Kullar nihayet O'nun yaratmasıyla ve O'nun gösterdiği âyetlerin
ve delillerin ışığında kendi bilgi kapasitelerine göre bir tasarrufa izinlidirler.
Yoksa Allah'ın yaratmış olduğu kanunlar, kul iradesiyle kaldırılamaz. Neshin
şeriat ıstılahındaki bu tarifi de yine bu âyetin delaletidir ve bu konunun
tafsilatı "Usûl-i fıkıh" ilmine aittir. Gelelim âyetin mânâsına:
Yahudiler,
Allah nesih yapamaz ve şu halde böyle yeni yeni hükümler getiren bir vahiy
indiremez mi diyorlar? Yalan söylüyorlar ve yanlış biliyorlar. Zira Allah
nesih yapabilir ve yapar, yapmasında da kendisi için hiçbir noksanlık söz
konusu değildir; şânına noksan gelmez. Aksine O'nun yaptığı nesihte hayır
ve hikmet vardır. Çünkü Biz azamet ve kudretimizle herhangi bir âyeti kısmen
veya tamamen ve mesela mânâsındaki bir hükmünü veya lafzının hükmü olan tilavetini
veya her ikisini bizzat kitabımızla neshedersek veya diğer bir kırâete göre;
resulümüze sünnetiyle neshettirirsek, yahut onu unutturur, hafızalardan silersek
veya yine diğer bir kırâete göre; onun hükmünün uygulanmasını tehir edersek,
ondan daha hayırlısını, veya en azından onun mislini ve dengini getiririz.
İşte şer'î nesih bu usul çerçevesinde cereyan eder. Bunların hiç biri abes
değildir, hiç biri yokluğa, ihmale ve hatta noksana yönelik şeyler değildir.
107-
Ey Muhammed! Bilmez misin ki hakikaten Allah herşeye kâdirdir. Hiç bilmez
olur musun, elbette bilirsin. Bilirsin ve bu ilim burhansız, delilsiz de değildir.
Bilmez misin ki, bütün göklerin ve yerin devleti, görünen ve bilinen, hatta
akıl yoluyla tahmin edilen şu kâinatın hakimiyeti, saltanatı hep O'nundur,
Allah'ındır. Böyle
bir Allah neye kadir olamaz, neye güç yetiremez ki? Baksana bu büyük devlete,
bu nihayetsiz mülke ve saltanata! İşte bu âlemde her gün, her gece, her saat
ve her anda neler yapılıyor, neler yıkılıyor? Ne icatlar, ne imhalar oluyor,
ne kudretler açığa çıkarılıyor? Ne hikmetler ortaya konuyor ve uygulanıyor,
ne nesihler, ne insahlar, ne tehirler, ne taciller, (öne alma) ne unutturmalar
icra kılınıyor görmez misin? İlâhî saltanatın geçerli olduğu kâinatta cereyan
eden değişmez ve bozulmaz kanunlar ve ilâhî sünnetler, âdet ve gelenekler
okunup dururken onun yanında zaman zaman, yer yer, semt semt, tek tek, an
be an çeşitli oluşum ve dönüşümleri meydana getiren tâli derecedeki ilâhî
sünnetler ile nâsih ve mensuh denilebilecek hükümler ve olaylar icra edilmekte
olduğunu, yıkılanların yerine peyderpey yenilerinin geldiğini ve hatta terbiye,
tekamül ve ıstıfa (seleksiyon) kurallarıyla daha iyilerinin ortaya konduğunu
müşahede etmez misin? Böyle bir saltanatın sahibi olan Allah her şeye kâdir
olmaz mı? Böyle bir sonsuz kudretin sahibi olan Allah, teşrî âleminde niçin
nesih yapmasın ve niçin neshettiği bir hükmün yerine daha iyisini, daha hayırlısını,
en azından onun dengini koyamasın? Niçin daha önce gönderdiği Tevrat ve İncil'in
bazı hükümlerini nesheden yeni bir kitap, yeni bir din vahiy ve inzal edemesin?
Ve niçin bu kitapta, bu şeriatte nâsih ve mensuh hükümler bulunmasın? Bilakis
o sınırsız devletin gidişatına uygun bir kâmil kitap ve bir mükemmel din ihsan
edilmiş olması için her zamanın, her mekanın, her muhitin durum ve şartlarına
uygulanabilen, sebepler ve maslahatlar çerçevesinde teferruat sayılan meselelerde
cereyan etmek üzere nâsihli ve mensuhlu, takdimli ve tehirli, hem kalıcılık
ve hem de değişkenlik özelliklerini taşıyan ilâhî sünnetlere uygun hükümler
koymak hikmet değil midir? Yaratmayı ve yoketmeyi, neshi ve unutturmayı o
yapmazsa kim yapabilir? Yoksa siz, bu göklerde ve yerde başka bir yöneticinin,
başka bir kural koyucunun hükümran olduğunu mu sanıyorsunuz? Hayır sizin için
bu yaratılış âleminde Allah'dan başka veliniz, O'ndan başka bir koruyucunuz,
O'ndan başka bir yardımcınız yoktur. Üzerinizdeki hakiki velayet, hakiki yardım
yalnızca O'nundur. Mülk O'nun, ahkâm O'nundur. Kâinat O'nun, söz O'nundur.
108-
Ey Muhammed ümmeti! Yoksa siz bu şanı yüce peygamberinizden, daha önce Musa'dan
istenenler gibi şeyler mi talep etmek istiyorsunuz? Hayır, siz ona benzer,
öyle boş, öyle kâfirane ve inatçı taleplerde bulunmazsınız. "Allah'ı
görmeden sana inanmayız." demeye kalkmazsınız. Bakara kıssasında olduğu
gibi, peygamberinizi uzun uzadıya imtihana çekmeye girişmezsiniz. Bunu kâfirler
yapar. Nitekim Kureyş kâfirleri de bu kabil şeyler istemişlerdi. Halbuki iman
yerine küfre rağbet eden, kendi imanını küfürle değiştirmeye çalışan, düz
yolda sapmış, şaşkınlık vadilerine sürüklenmiş olur.
109-Siz
başkalarının, o kitap ehlinin sözlerine kulak asmayın. O Kitap ehlinin birçoğu
cânu gönülden isterler ki, sizleri imana girmenizden sonra, geri çevirip hepinizi
kafir yapsınlar, küfre sürükleyip, irtidat ettirsinler... Bunu yapabilseler
çok memnun olurlar. Onlar sizin dinden dönüşünüzü, imandan önceki devirlere
dönmenizi ve gericiliğinizi arzu ederler. Bunun için her hileye başvururlar.
Bu da iyilik severliklerinden, dindarlıklarından değil, sırf nefislerinden,
nefsaniyetlerinden kaynaklanan hasetten, kıskançlıktan hak ve hakikat kendilerine
iyice belli olduktan, İslâm dininin hak din olduğuna her yönüyle, hatta ellerindeki
kitap uyarınca bile vâkıf olduktan sonra, yine de kıskançlıklarından dolayı
sizi imanınızdan caydırmaya çalışırlar.
Bu
âyetin nüzul sebebi hakkında rivayet olunuyor ki, Yahudi hahamlarından Fenhas
b. Azura ve Zeyd İbni Kays ve daha birkaç kişi, Uhud savaşından sonra Huzeyfe
b. Yemân ile Ammar b. Yasir'e, "Başınıza gelenleri gördünüz ya, eğer
hak din üzerinde olsaydınız, muharebede bozguna uğramaz, mağlup olmazdınız.
Artık bizim dinimize dönünüz, bu sizin için daha iyi, daha hayırlıdır. Bizim
yolumuz sizinkinden daha doğrudur." demişler. Bunun üzerine Ammar onlara:
"Sizce andını bozmak nasıldır?" diye sormuş, onlar da: "korkunç
şey" demişler. O da: "Öyleyse dinleyin, ben hayatta olduğum müddetçe
Muhammed'e küfretmemeye andetmiş, söz vermişimdir." diye cevap vermiş.
Yahudiler "Ha bu adam sapıtmış." demişler. Huzeyfe de "Bana
gelince, Rabbim Allah, peygamberim Muhammed, dinim İslâm, imanım Kur'ân, Kâ'be
kıblem, müminler de kardeşim. Ben
de bundan memnunum." demiş. Daha sonra bunu gelip Resulullah'a anlatmışlar.
O da "İsabet etmiş ve felah bulmuşsunuz." buyurmuş. Daha sonra da
bu âyet inmiştir.
Evet
onlar bütün hakikat gün gibi açığa çıktıktan, iyice malum olduktan sonra bile
yine de hasetlerinden böyle arzu ederler. Bundan dolayı siz onları affedin,
dediklerine bakmayın, heyecana kapılıp da didişmeye ve dövüşmeye kalkmayın,
onlara aldırmayın, tâ ki, Allah'ın emri gelsin, bulacaklarını bulsunlar. Elbette
bir gün gelecek belalarını bulacaklar. Zamanı gelir, Allah savaşmanızı emreder,
o zaman siz vazifenizi yaparsınız. Zamanı gelir daha başka felaketlerini gözlerinizle
görürsünüz. Nihayet ahirette büyük bir azap içinde kıvrandıklarını müşahede
edersiniz. Çünkü
Allah, her şeye kâdirdir. Bunda şüphe yok. Siz şimdiki halde hoşgörülü ve
bağışlayıcı olun, sabır ve sükunet üzere hareket edin.
110-
ve güzel güzel namazınızı kılmaya, zekatınızı vermeye devam edin. Özellikle
dinin bu iki temeli sizi her türlü yükselmeye hazırlar. Gerek kıldığınız namaz
ve verdiğiniz zekat, gerek kendiniz için yaptığınız daha başka hayır ve iyilikler
cinsinden olan şeyler, yani iyilik adına ne takdim ederseniz, karşılığını
peşin olarak hemen istemeyip de ilerisi için hayır defterinize kaydolmak üzere
hayır cinsinden ne yaparsanız onu Allah katında bulursunuz, hesap görüldüğü
gün onun ecir ve sevabını eksiksiz olarak alırsınız. Bizim dilimizde de meşhur
bir söz vardır: "Yap iyiliği, at denize, balık bilmezse, hâlik bilir."
derler. Zira Allah Teâlâ, hayır ve şer, her ne yaparsanız muhakkak ki, onu
görür, bilir, hepsinden haberdar olur. Sen filan vakit, filan işi yaptın.
Artık onu yapmamış olamazsın, olan olmuştur. İster bir an için olsun, bir
kerre vaki olan ise artık hiçbir zaman vaki olmamış sayılamaz. Vukua geldiği
an itibariyle ona her zaman vaki olmuştur denilir. O gizli imiş, onu evvela
senin kendi kalbin bilir. Unuttum
dersin, fakat o yine ruhunun derinliklerinde gizlidir ve mevcuttur. Düşünürsen
kendin bulursun, sana hatırlatılırsa farkına varırsın. Demek ki, her şeyden
önce senin ruhun, senin nefs-i nâtıkan, senin hakkında Cenab-ı Hakk'ın bir
defteridir. Sen bu defterin hangi meleklerin eliyle yazıldığını göremezsen
de her halde yazıldığını bilirsin. Bundan başka, buna benzer ne kadar defter
vardır ki, senin yaptıkların onlara kaydedilir. Bütün bunlar aynen "Levh-i
Mahfuz" denilen ilahî defterde kayıtlıdır. Ve hepsi bizzat Allah'ın emrinde,
O'nun eli altındadır. Parmağına ufak bir diken batsa, senin ruhun ondan derhal
haberdar olur, değil mi? Allah da senin ruhuna, bedenine, kalbine ilişen her
şeye ayniyle vâkıftır. Neyin varsa hepsi oradadır. Artık sen bilirsin, seç
seç al ve beğendiğini yap. Şurası kesin ki, orada yaptığın hayrı hayır olarak,
yaptığın şerri de şer olarak bulacaksın. Hayır ile şer terazisinin de esasen
Hakk'ın elinde olduğunu unutmamalısın.
111-Sizin
irtidadınızla (gerisin geri küfre dönmenizle) memnun ve mutlu olmak isteyen,
türlü türlü şüpheler ortaya atarak sizi imandan geri çevirmeye çalışan o kitap
ehli Cennete yahudi ve hıristiyan olanlardan başka hiç kimse girmeyecek, dediler.
Yani yahudiler, yahudilerden başkası, hıristiyanlar da hıristiyandan başkası
cennete giremeyecek, dediler. Demek ki, asr-ı saadetteki yahudiler, cennet
ve cehennemden de söz ederlermiş, bu iddialar onların kendi kuruntularıdır,
kuru bir idealden ibaret boş bir hayaldir, bu onların kendi hülyalarıdır.
kelimesinde "ya" harfi şeddesiz olarak gibi de okunur. (Bu Ebu Cafer
kırâetidir). Bu okunuşa göre, kelimenin anlamı, gönüllerinden öyle geçirirler,
boşu boşuna öyle kurarlar, öyle temenni ederler, demek olur. Lakin yalnızca
"ümniye" ile, yalnızca boş mefkûre ve hayallerle iş bitmez. Delilsiz,
ispatsız, belgesiz ve delilsiz kuru laf ile, gönülleri öyle istiyor, öyle
arzu ediyor diye, sırf taklit ile dava kabul edilmez, Allah katında imanın
feyzine erilmez. Birbirleriyle çelişkili olan bu iki davadan hangisinin doğru
olduğunu anlamak için delil ister. Bundan dolayı Ey doğru sözlü peygamber,
sen onlara de ki, hanginiz bu davanızda sadıksanız, delilinizi getirin bakalım.
Haydi
getiriniz de görelim. Zira insanları doğru bir noktada toplayacak olan şey
delildir, yani kesin belgedir. Halbuki bunların bu kuru ümniyelerine burhan
getirmelerine, belge göstermelerine imkan yoktur.
112-
Hayır, mesele ne öyledir, ne de böyle. Cennet ne yahudilere mahsus, ne de
hıristiyanlara. Hakikat şu ki, her kim Allah için yüzünü lekeden sâlim tutar,
nefsini şirkten ve şirk emarelerinden temizleyerek, ihlas ve samimiyetle Allah'a
yönelir, bir tek Allah tanır ve bu halinde de özü muhsin olursa, yani Allah'ı
görüyormuş gibi kendini Allah huzurunda bilirse, yaptığı her ibadeti temiz
kalb ile ve her yönüyle güzel yaparsa işte onun Rabbi katında mükafatı vardır.
ve bunlara hiçbir korku yoktur. Ve
bunlar mahzun da olmayacaklar. İşte bunlara müslüman ve bu dine İslâm denilir.
Cennet bunlarındır. Allah katındaki din de bu İslâm'dan ibarettir. Daha yukarıda,
haklarında "Kim benim hidayetime tabi olursa onlara korku yoktur ve onlar
mahzun da olmazlar." (Bakara, 2/38). Yine bunun gibi, "Kim Allah'a
ve ahiret gününe inanır ve salih amel işlerse işte onların ecirleri Rablerinin
yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Bakara,
2/62) buyurulan kimseler işte hep böyle olanlardır. Muhammed (s.a.v.)'in tebliğ
ettiği dinin esası da budur. Bu bir hakikattir, boş bir kuruntudan ibaret
değildir. Bunu Allah bildiriyor ve O vaad ediyor. Buna bütün vahiyler ve bütün
akıllar şahitlik eder. Bu
her şeyden önce bizatihi delildir. Ayrıca hiçbir şahsın, hiçbir zümrenin kuruntusu
sayılabilecek bir kuruntu da değildir. Zira bu iman, bu ihlas, bu ihsan ile
İslâm, gönüllerin bir isteği değil, o heva ve hevesleri silip temizlemekle
yapılacak bir haslettir. Bunun içindir ki, İslâm Allah'a karşı yüz aklığı,
alın temizliğidir. Bilindiği gibi yüz aklığı ve alın temizliği deyimi, sahibinin
içinin ve dışının, niyet ve düşünceleriyle hareket ve davranışının temizliğinden
bir kinayedir. Bu âyette de yüz (vech), zikr-i cüz iradei küll tarikıyle nefs
ve zattan, yani kişiliğin bütününden mecazdır. "Nefsehû" denilmeyip,
"vechehû" denilmesinin sebebi de İslâmiyetin sadece insanın içiyle
ilgili bir şey olmadığına işaret ve tenbihtir. Zira secde uzvu olan yüzün,
öteki bütün uzuvların en şereflisi ve bütün vücudun temsilcisi olan bir uzuv
olduğu kesindir. Sadece yüzün görülmesi bir insanın bütünüyle teşhis edilmesine
yeter. Onun tasviri, bütün bir bedenin tasviri hükmündedir.
İslâm:
"Silm" ve "selamet" kökünden geldiği ve "if'âl"
babından olduğu için, o babın muhtelif binalarına göre, teslimiyet, yani râm
ve inkiyad, sâlim bulundurmak, selîm ve lekesiz tutmak, selamete girmek, selamete
çıkarmak, karşılıklı güven ve barış sağlamak, ihlas ve samimiyet gibi çeşitli
mânâlar ifade eder. Ve esasta iman ile birleşir. İslâm dini denilince bütün
bu saydığımız mânâlar anlaşılır ve hepsi de muteberdir. Kendini Allah'a teslim
etmek, iman ve ihlas ile O'na inkiyad etmek mânâsı ise bütün öteki anlamları
da içine alır.
İhsan:
Güzellemek, güzel yapmak, yani aslında ve Allah katında güzel olan bir işi
layıkı veçhiyle, gereği gibi yapıp, o işin, o amelin, özündeki güzelliği,
dış yüzündeki güzellik ile süsleyip ortaya koymak demektir. Zira birçok güzel
şeyler vardır ki, yapılırken çirkinleştirilir. Peygamber Efendimiz meşhur
iman hadisinde(meşhur adıyla Cibril hadisinde) ihsanı şöyle tefsir buyurup
açıklamıştır: "İhsan, Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir,
çünkü sen onu göremezsen, O seni görüyor." Şu
halde ihsan, İslâm'ın kemalindendir. Bunun için ilke olarak İslâm şöyle özetlenebilir:
Her şeyden önce temizlik, ikinci olarak da güzelliktir. İslâm'ın "Lâ
ilâhe illallah" kelime-i tevhidinden, eûzu besmelesinden, abdest ve namazından
tutunuz da bütün emirlerinde ve yasaklarında hep bunun tatbikatını bulursunuz.
Bu âyette de "Allah'a yüzü temiz, özü güzel olarak yönelmek" buyurulmuş
ve bu iki ilke en güzel şekilde ve özet olarak ortaya konulmuştur.
113-İşte
cennete girmenin doğru yolu, bu İslâm ve bu ihsan, bu temizlik ve bu güzelliktir.
Böyle olduğu halde bundan sapmış olan yahudi ve hıristiyanlar, cennete başkalarını
sokmak istemezler. Bu iddialarının doğruluğunu kanıtlayacak delilleri ve belgeleri
olmadığı gibi, tam aksine bunun yalan olduğuna dair belge vardır. Bunların
her biri öbürü aleyhine şahitlik de ederler. Baksanıza hem öyle iddia ederler,
hem de bir taraftan yahudiler, "Hıristiyanların dayandığı hiçbir şey
yoktur." dediler. Öbür yandan hıristiyanlar da "Yahudilerin dayandığı
hiçbir şey yoktur." dediler ve bu şekilde birbirlerinin güttüğü davayı
ve dinlerini kökünden çürüttüler, birbirlerini sapıklık ve küfürle itham ettiler.
Rivayet
olunuyor ki, Necran ahalisi hıristiyanlarından bir heyet, temsilci olarak
Peygamber Efendimiz'in huzuruna geldikleri zaman, Medine'deki yahudi bilginleri
de huzura gelmişlerdi. Orada iki taraf birbirleriyle mübaheseye (tartışmaya)
giriştiler, derken münakaşaya başladılar. Yahudilerden Rafi' b. Hureymile,
onlara karşı "Siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz!" dedi, Hz. İsa'ya
ve İncil'e küfretti. Buna karşılık Necranlılar'dan biri de yahudilere "asıl
siz bir şey üzerinde değilsiniz!" dedi, Hz. Musa'nın nübüvvetini inkâr
edip, Tevrat'a küfretti. İşte bu olay üzerine bu âyet nazil oldu. Âyet, bu
tartışma ve münakaşanın ferdî bir mesele olmayıp, genellikle yahudilerle hıristiyanlar
arasında cereyan eden yaygın bir mesele olduğunu ortaya koydu. Onlardan her
biri diğerinin dinini temelden inkâr eder ve geçersiz sayar. Yahudilerin Hz.
İsa'ya ve İncil'e asla iyi gözle bakmadıkları bilinmektedir. Fakat hıristiyanların
Hz. Musa'yı ve Tevrat'ı inkâr etmeleri genel ve yaygın bir görüş olmasa gerektir.
Âyet tartışmanın sadece birinci şıkkını beyan buyurmuş, diğerlerinin anılmaya
ve üzerinde durulmaya değer yaygın bir mesele olmadığını anlatmak istemiştir.
Böyle olmakla beraber yahudilerin hiçbir şeye dayanmadıkları, davalarının
asılsız olduğu hıristiyanlarca ittifakla söylenir. Çünkü bunlar, birbirlerinin
iddialarını ve dinlerini hiçbir şey değildir diye büsbütün inkâr etmektedirler.
Halbuki bunlar sözde kitap okuyorlar. Bilhassa
Tevrat'ı ikisi de okurlar. Kitap okuyanlara ve özellikle aynı kitabı okuyanlara
bu hal yakışmaz. Bazı anlayışlarda ihtilafa düşmek başka şey, böyle temel
görüşlerde, ana ilkede ihtilafa düşmek ise başka bir şeydir. Kitap ise böyle
bir çelişkiye engeldir. Aslında o, böyle ihtilafları kaldırmak içindir. İşte
okudukları o kitap, ikisinin de sözlerinin, hakikate aykırı olduğuna şahittir.
Özellikle Tevrat hem Hz. İsa'nın, hem Hz. Muhammed'in belli vasıfları hakkında
birtakım müjdeleri de içinde bulundurmaktadır. Böyle iken yahudilerin, hıristiyanlığa
bu kadar hücum etmeleri kitaplarındaki hükümlere de ters düşen bir ifrattır.
Hıristiyanların ise Tevrat okuyup dururken, yahudiliğe karşı bu kadar hücumda
bulunmaları, daha da ileri bir ifrat, aynı zamanda kendi dinlerinin temel
ilkeleriyle çelişkili olan bir durumdur. Fakat bütün bunlardan sonuç olarak
şu kesin gerçek ortaya çıkar ki; gerek yahudiler, gerek hıristiyanlar, her
ikisi de yalan söylüyorlar; ihsandan, ihlas ve samimiyetten çok uzak bulunuyorlar.
İşte "cennet yalnızca bize mahsus" demeleri de bu yalanlardan biridir.
Böyle yalan iddialara kapılanlara cennet ne kadar uzaktır. Bu âyet ile Cenab-ı
Allah, İslâm ehlini irşad ile dikkatli olmaya, yani aklını başına almaya davet
ediyor, ihlas ve samimiyete çağırıyor: Ey müminler, sizler sakın bunlar gibi
olmayınız, hepiniz aynı kitabı okuyup dururken, İslâm ile ihsanı bir yana
bırakarak, böyle fena bir anlaşmazlığa düşmeyiniz, böyle boş hayallere kapılıp
birbirinize girmeyiniz, meâlinde uyarıyor.
Görüyorsunuz
ya, yahudiler ile hıristiyanlar aynı kitabı okuyup dururken, birbirlerine
"Onlar hiçbir şey değil, dinlerinin aslı astarı yoktur!" dediler.
İşte aynen onlar gibi, bilgisi olmayan cahiller de öyle dediler. Arap müşrikleri,
putperestler, cahil dinsizler de tıpkı bunların söyledikleri gibi söylediler.
Bu bilgisizler de yahudilik'e, hıristiyanlık'a ve diğer semavî dinlere karşı,
"Hiç bir şeye istinat etmez, hiç birinin aslı yoktur" dediler. O
halde yahudi ve hıristiyanların, bu aynı kitabı okuyanların, o bilgisiz inkârcılardan
ne farkı kaldı? Aradaki fark şudur; o ilkel cahiller bilmedikleri ve akıl
erdiremedikleri için böyle söylüyorlar, yahudi ve hıristiyanlar ise bilerek
ve sırf nefsaniyetlerinden, heva ve heveslerine uyduklarından öyle söylüyorlar.
İşte müslümanlar böyle olmamalı, öbür dinleri kökünden inkâr etmemeli, söylediklerini
nakle dayandırmalı ve akıl süzgecinden geçirerek söylemeli ve daima delile
dayandırmalı, belgelerle isbat etmelidirler. Hep Allah huzurunda söz söylüyormuş
gibi ihsan ile söylemeli, söyleyince gerçeği dile getirmeli ve hak söylemelidirler.
"Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütlerle çağır ve onlarla en güzel
şekilde mücadele et!" (Nahl, 16/125), "Kitap ehli olanlarla en güzel
yoldan başka bir yolla mücadele etme!" (Ankebût, 29/46) âyetleri başta
Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanları açıkça uyarmaktadır. Yoksa yahudi
ve hıristiyanların ve diğer cahillerin tuttukları yol ve usullerle bu dünyada
hiçbir anlaşmazlık çözülmez. İnsanlık aynı Allah'ın yaratıkları olmanın zevkini
tadamaz, yeryüzündeki ilâhî nimetlerin ve güzelliklerin tadını alamaz. Fakat
bu anlaşmazlıklar ebediyyete kadar sürüp gidemez. Cenab-ı Allah, bunların
dünyada böyle ihtilafa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü kesin hükmünü
verecektir. O gün, bütün bu anlaşmazlıkları hükme bağlayacaktır. Bu dünyada
cerbeze ile, safsata ile, yalan ve şarlatanlıkla, sihir ve oyunla, baskı ve
zorbalıkla ve daha akla hayale gelmez yollarla alınan ve verilen ve artık
kesinlik kazanmış, hiç bozulmaz sanılan haksız hükümleri, Birleşmiş Milletler'den
de çıkmış olsa, akibet hepsini feshedecektir.
Fakat
o büyük mahkemeden çıkan kararlar, orada verilen hükümler, hiçbir zaman değişmez.
Onlar ebediyyen kesinlik kazanmıştır. O gün işte böyle bir mahkemede aleyhlerine
hüküm verilecek haksızların, zâlimlerin vay hallerine!.. Bunun üzerine ilâhî
hükme işaretle buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
114-
Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah'ın isminin anılmasından meneden ve
onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte
bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada
perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.
115-
Bununla beraber, doğu da Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz
dönün, orası Allah'a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her
şeyi bilendir.
114-
Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah'ın isminin zikredilmesinden meneden
ve o mescitlerin maddeten ve manen harap olmasına, yıkılmasına, terkedilmiş
kalmasına veya mescitlikten çıkarılmasına çalışandan daha zalim kim vardır!
Böyle
zalimlerin cennet ile ne ilişkileri vardır? Her şeyin hakkı, onun layık olduğu
yere konmasıdır. Zulüm de bir şeyi, kendi yerinden başka yere koymaktır. Demek
ki, bir şey layık olduğu yerinden, ne kadar uzaklaştırılırsa, o kadar haksızlık,
o kadar zulüm yapılmış olur ve o şey, ne kadar yüce ve ne kadar kutsal ise
zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur. Nitekim Allah'a şirk koşmak en büyük
zulümdür. Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah denilmekten menetmek ve harap
olmalarına çalışmak da hem Allahın, hem mescitlerin, hem de insanların hakkına
son derece tecavüz demektir. Bunu yapabilen zalimler, hiçbir zulümden çekinmez,
her türlü haksızlığı yapar, hepsine kapı açarlar. Şu halde mescitlere saldırmak
ve onların maddeten veya manen harap olmalarına çalışmak, zulümlerin en büyüğüdür
ve bunu yapanlar en zalim kimselerdendir. Zulmün bu derecesi ve benzerleri
tasavvur olunsa bile, daha fazlası tasavvur olunamaz. Nitekim "Yalan
yere Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?" (En'âm, 6-21, 93,
144) âyetlerinde olduğu gibi, diğer bazı âyetlerde de benzeri zulümler açıklanmıştır.
Bu inkârî istifhamların hepsi, bu zulümlerin üstünde başka bir zulüm bulunmadığını
beyan içindir. "Allah'ın mescitleri" şeklindeki isim tamlamasından
çıkan hüküm, hiçbir istisnası olmayarak bu ifadenin bütün mescitler hakkında
geçerli olduğunu gösterir ve âyetin hükmü genelde bütün mescitler için de
geçerlidir.
Tefsircilerin
çoğunluğunun beyanına göre, âyetin asıl iniş sebebi, Beyt-i Makdis'in tahribi
meselesi olup, âyet Rum ve hıristiyanlar hakkındadır. Bir kısım tefsirciler,
bunun müşrikler hakkında olduğunu da açıklamışlardır. En doğrusu her ikisi,
yani hıristiyanların müşriklerle olan ortak özellikleri hakkındadır. Buhtü-nassar
(veya Buhtünnasr) denilen hükümdar, müşrik Romalılar ve hıristiyan Bizanslılar
yıkım işinde birleşmişlerdir. Arap müşrikleri de Kâbe hakkında bunlara benzemişlerdir.
Bununla beraber, paylamanın asıl hedefi Bizans hıristiyanlarıdır. Abdullah
b. Abbas hazretlerinden rivayet olunduğu üzere: "Roma kayserlerinden
Titos, Kudüs'e hücum etmiş, halkı kılıçtan geçirmiş, çocuklarını esir almış,
Tevrat'ı yakmış ve Beyt-i Makdis'i tahrip etmiş ve mabedin içinde domuzlar
kesmişler, leşler bırakmışlar..." Bundan dolayıdır ki, tefsircilerin
çoğu, sadece hıristiyanları söz konusu etmişlerdir. Tarihlerin bildirdiğine
göre; Kudüs ilk defa Buhtü-nassar tarafından pek feci bir şekilde işgal edilmiş,
yakılıp yıkılmıştır. Hz. Davut'tan beri devam edip gelen İsrail devletine
son verilmiştir. Kudüs daha sonra Pers hükümdarlarından Erdişiri Behmen tarafından
yeniden imar edilmişti ki, İsrailliler buna "kirş" veya "kürş"
adını vermişlerdir. İsrailoğulları yine toplanmış ve İran'a bağımlı mahallî
bir hükümet kurmuşlardı. Ancak daha sonra Yunanlılar'ın, onun arkasından da
Romalılar'ın idaresi altına girmişlerdi. Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm'ı
işte o zamanlar şehit etmişlerdi. Hz. İsa'nın göğe yükselmesinden kırk sene
kadar sonra da Kudüs'ün ve Beyt-i Makdis'in, Romalılar eliyle ikinci defa
tahribi meydana geldi. Bu olay da Roma imparatorlarından Neron'un yerine geçen
Ospanyanus zamanında başlamış ve rivayet olunduğuna göre, onun oğlu Titos
tarafından bitirilmiştir. Bu yıkım, bir daha geri dönmemek şartıyla Yahudi
devletinin sonu olmuştur. Çünkü Espasyanos, yahudileri hep baskı altında tutmuş,
onları Kudüs içinde kendi hallerinde sus-pus yaşamaya mecbur etmişti. Titos
ise buraya şiddetle hücum ederek gizlenip kaçabilenlerden başka bütün halkı,
yahudi olsun, hıristiyan olsun hepsini kılıçtan geçirmiş, çocuklarını da esir
etmiş, şehri yağmalatmış, yakıp yıkmıştır. Beyt-i Makdis denilen büyük mabedi
de oradaki heykeli de tahrip etmiş, bütün kitapları yakmış ve artık orada
İsrailoğulları'ndan kimseyi, yaşatmamış. Bundan
dolayı ellerinde herhangi bir belge de kalmamış. Buna da sebep, orada yahudilerin
sık sık isyan edip, huzursuzluk çıkardıkları Roma tarihlerinde anlatılmıştır.
yukarıda geçtiği üzere "Ve Allah'ın gazabına uğradılar. Onların başına
gelen bu musibetler, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri
öldürmeleri, bir de isyan edip aşırı gitmeleri yüzündendi." (Bakara,
2/61) âyeti bunu açıklamaktadır. İsrailoğulları, böylece belalarını bulmuşlardı.
Fakat Romalılar da zulüm idaresini sürdürmüşlerdi. Daha sonra Kudüs üçüncü
defa olarak yavaş yavaş imar edilmeye ve şehir yeniden gelişmeye başlıyordu,
yahudi ve hıristiyan halk oraya yeniden yerleşmeye çalışıyordu. İbnü Esir'in
"Tarih-i Kâmil"de beyanına göre; İmparator İlya Anderyanos (veya
Murat Bey Tarihi'nin kaydına göre Aderyanos) hissettiği bir direniş üzerine
yahudi ve hıristiyan halkın birçoğunu pek barbarca bir katliama tabi tutmuş
ve Beyt-i Makdis'i son defa olmak üzere tahrip etmiştir. Bununla beraber yedi-sekiz
sene kadar sonra şehri yeniden imar etmiş, Roma ve Yunan asıllı bir kısım
ahaliyi buraya yerleştirmiştir. Zühre (Venüs) namına bir de büyük heykel bina
etmiş ki, bazıları yanlış olarak bu heykeli ta Davut Aleyhisselâm'a isnad
ederlermiş. O zamana kadar şehrin adı Oruşelim (veya Yaruşelim) iken bu imardan
sonra şehre "İlya" adı verilmiş ki, "Beytürrab" demek
imiş. Nihayet Roma'da Hıristiyanlık'ı kabul ve ilan eden, aynı zamanda İstanbul'un
kurucusu olan Kostantin'in anası Hilana (Eleni), hıristiyanlarca, Hz. İsa'nın
üzerinde asıldığı ve bir yere gömülüp saklandığı iddia edilen salibi (haçı)
bulup çıkarmak için Kudüs'e gitmiş ve söz konusu salibi bulup çıkartmış ve
çıkarttığı o gün de hıristiyanlarca "Salip Bayramı" adıyle bir bayram
kabul edilmiş ve Kudüs'e varır varmaz, Hz. İsa'nın, güya gömülü olduğu iddia
olunan kabir üzerine "Kamame", diğer adıyle "Kıyame" kilisesini
bina ettirmiş ve bir tarafta nisbeten tamir edilmiş bulunan Beytü'l-Makdis'i
ve önündeki heykeli yerlere kadar yıktırıp üzerine de şehrin çöp ve süprüntülerinin
dökülmesini emretmiş. İşte o tarihten Hz. Ömer zamanına kadar hıristiyanlar
orayı mezbele (çöplük) yapmışlar ve öyle kullanmışlar. Orada Allah'a dua ve
ibadet etmek isteyenleri de engellemişler. İşte Hz. Ömer orayı mezbele halinde
bulmuştu ve onun zamanında Mescid-i Aksa müslümanlar tarafından yeniden bina
edilmişti.
Görülüyor
ki, bütün bu tarih olaylarında Bâbil, İran ve Roma müşriklerinin "Beytü'l-Makdis"
hakkında izledikleri tutum ve yıkıma sonradan Bizans Hıristiyanları da katılmış,
aynı şekilde hatta onlardan daha katı bir tutumla zulüm ve tahribi sürdürmüşler,
bu yüzden de daha ağır sorumluluklar yüklenmişlerdir. "Beytü'l-Makdis"
gibi Allah'ın eski bir mescidi hakkında böyle bir zulüm ise din ve Hıristiyanlık
davasıyla taban tabana zıttır. İşte bütün bu tarihî zulümleri kısaca anlatan
bu âyet-i kerime, bilhassa hıristiyanların, putperestlere katıldıkları bu
zulüm geleneğine işaret etmek için inmiştir. Yahudiler de bu işlere sebebiyet
vermek ve Beytü'l-Makdis'in hakkını ödememek suretiyle bir anlamda onu tahribe
çalışanlar zümresine dahil bulunmuştur. Şu halde âyetin siyakı hem yahudi,
hem hıristiyan ve hem de müşriklere temas ederek, mescitlerin hürmet hakkını
genelleştirmiştir. Hangi dinden olursa olsun, hatta isterse dinsiz ve putperest
olsun, Allah'ın adı anılan mescitlere, mabetlere herkesin saygılı olması gerektiği
vurgulanmıştır. Bu suretle Mekke müşriklerinin Resulullah'a ve müslümanlara
Kâbe'de ibadet etmeyi yasaklamaları, baştan sona mescitler hakkında yapılmış
ve yapılacak engelleme ve yıkımlar cümlesine dahil olan bir zulüm şeklidir.
Gerçekten de başta hıristiyanlar olmak üzere, bu engellemeleri yapan ve tahribe
çalışanlardan daha zalim kim vardır? İşte o zalimler yok mu? onların bu mescitlere
korka korka girmekten başka bir giriş hakları yoktur. Onlar yıkmaya çalıştıkları
o mescitlere yanaşamamalı, el sürememeli, şayet girerlerse can korkusuyla
titreye titreye girebilmelidirler. Onların hakkı budur. Allah Teâlâ bunu er
geç tatbik edecektir. Hürmet etmedikleri o mescitler, onların elinden çıkar,
başkalarının eline geçer. O zaman da oralara girmek isteseler de giremez olurlar
veya çekine çekine girerler. Nitekim Kur'ân'ın bu mucizevî haberi zuhur etmiş,
Kudüs Bizanslılar'ın elinden çıkmış, müslümanların eline geçmiş, Beytü'l-Makdis
yeniden imar edilip mescit haline getirilmiş, o zalimler de oraya korka korka
girebilir olmuşlardır ki, bu âyette bugünkü müslümanlar için de pek büyük
ders ve ibret vardır. Bunları yapan o zalimlere dünyada büyük bir felaket,
bir perişanlık, bir mahrumiyet vardır. Bir gün gelecek o engellemeleri, o
zulümleri yaptıranlar devletlerini, güç ve kuvvetlerini yitirecek, güçsüz
kalıp perişan olacaklardır. Çok dikkate şayandır ki, Süddî tefsirinde bu sefalet
ve perişanlıktan maksat, Kostantiniyye şehrinin ellerinden çıkması, yani İstanbul'un
fethi olayı olduğu zikredilmiştir. İbni Cerir, Keşşâf ve daha başka mütekaddim
ve muteber tefsirlerde de bu kavil naklolunmuştur. Bu tefsirler İstanbul'un
fethinden asırlarca önce yazılmış olduğuna ve hele ilk müfessirlerden sayılan
Süddî'nin fetihten beş-altı asır önce yaşamış bulunduğuna göre, bu şekildeki
tefsirin kaynağı Hz. Peygamber'den rivayetle alınmış bir mucize olduğunda
şüpheye düşmemek gerekir.
Lakin
o zalimler, bununla da kalmayacaklar, onlara dünyadaki bu "hizy"
ve felaketten başka ahirette de pek büyük bir azap vardır. Dünyadaki ve ahiretteki
böylesi azaplar işte o zalimlerin hakkıdır. Allah kıyamet günü bunu uygulayacaktır.
Durumları böyle iken, bir de kalkmış cenneti tekelleri altına almak iddiasına
kapılmışlardır.
115-O
mescitlerden menedilen ve Allah'a cidden ibadet etmek isteyenler asla ye'se
kapılmamalı ve ümitsizliğe düşmemelidirler. O mescitlerde ibadet etmekten
engellendik diye Allah'dan ve Allah'a ibadetten vazgeçmemelidirler. Çünkü
sadece o mescitler değil, doğusu ve batısı ile bütün yeryüzü, bütün yönleri
ve istikametleriyle bütün yer küresi Allah'ındır. Şu halde her nereye dönerseniz
dönünüz orada Allah'a çıkan bir yön, bir cihet vardır. Allah'ın bir mekanı
yoktur. O, aslında yönden de, cihetten de münezzehtir, fakat bütün yönler,
bütün cihetler O'nundur. Namaz kılmak için, mutlaka bir mescitte bulunmak
zaruri değildir. Açık olan şu ki, yeryüzünün her tarafında, hatta zaruret
halinde her yana, her cihete namaz kılınabilir ve Allah'ın rızasına erilebilir,
Allah hem vâsî'dir, hem de alîmdir. Vâsî'dir, rahmet ve kudreti geniş ve her
şeyi kuşatmıştır, kullarına da geniş görüşlü, hoşgörülü ve müsaade edicidir.
Sınırlanamaz ve sıkıştırmayı sevmez. Burada "İş sıkışınca genişler"
fıkıh kaidesine bir işaret de vardır. Allah âlîmdir, her şeyi bilir, tamamiyle
ve hakkiyle bilir. Kendisine yapılan ibadet ve duadan haberdar olur. Nerede
yapılırsa yapılsın, ona âgâh olur. Peygamberlere bir kıble emretmesi darlıktan
veya bilgisizlikten değil, kullarını korumak ve onları birlik ve beraberlik
demek olan tevhid sırrıyla terbiye etmek içindir. Allah vâsî' ve alîm olduğu
için daha önce emrettiği bir kıbleyi değiştirerek, ona benzer ve hatta ondan
daha hayırlı bir başka kıbleye tahvil edebilir. Görülüyor ki, bu âyette ibadet
için, özellikle namaz kılmak için büyük bir genişlik öngörülmüş ve kıblenin
değişmesi işine de güzel bir mukaddime (başlangıç) yapılmış, âdeta kıblenin
değişmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Önceki ümmetler kendi mescit ve mabetlerinden
başka bir yerde namaz kılamazlarken, müslüman ümmetine yeryüzünün her yanı
mescit ve namazgâh yapılmıştır. Yahudilere de yasaklandıkları Beytü'l-Makdis'den
daha eski olan Kâ'be'ye yönelmeleri için hissiyatlarını okşayacak şekilde
güzel bir öğüt verilmiştir.
Ey
müminler! Allah Teâlâ, böyle geniş ve böyle bilgili iken, cenneti kendi tekellerine
almaya kalkan o yahudi ve hıristiyanların müşriklere ne kadar benzediklerini
gördünüz. Bunların müşriklere katıldıkları noktalar bu kadar da değildir.
Dahası
var, dinleyin:
Meâl-i
Şerifi
116-
O zalimler, "Allah kendisine çocuk edindi." dediler. Hâşâ, O sübhândır.
Doğrusu, göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.
117-
O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince,
ona yalnızca "ol!" der, o da hemen oluverir.
118-
Bilgiden nasibi olmayanlar da "Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de
bir mucize gelse ya!" dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların
dedikleri gibi demişlerdi. Onların
kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek)
isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.
116-
Ayrıca bunlar Allah'a oğul isnad ettiler, "Allah bir oğul edindi."
dediler. Yahudiler "Üzeyir Allah'ın oğlu" demişlerdi, hıristiyanlar
"Mesih
Allah'ın oğlu" dediler. Arap müşrikleri de "melekler Allah'ın kızlarıdır"
dediler. Hâşâ, Allah süphandır. O, böyle benzetme, böyle bir ihtiyaç ve böyle
bir fânilik şaibelerinden uzaktır. O, yücelerden de yücedir. Hayır, O'nun
evladı yoktur. Aksine göklerde ve yerde ne varsa, yukarılarda ve aşağıda neler
bulunuyorsa hepsi O'nundur. O'nun mülkü, O'nun mahlûkudur. Her şey ve hepsi
O'nun emrine boyun eğmiştir, O'nun iradesine ram olmuştur. O'na inkiyad etmiş,
emrine âmâde olmuştur. Halbuki mâlik ile memlûk arasında evlatlık olmaz, baba
ile evlat arasında ise böyle bir mutlak inkıyat bulunmaz. Az çok bir cinsiyet
benzerliği bulunur. O'nun gökleri ve O'nun yeryüzü, ne kadar bedî', ne kadar
eşsiz ve benzersizdir. Bunların seyrine doyulmaz, sırlarına erilmez.
117-Allah
bu güzel, bu örneksiz ve benzersiz gökler ile yerin yaratıcısıdır. Ve
O, bir işi yapmayı isteyince, sadece ona "ol!" der, o da hemen oluverir.
Başka hiçbir şeye muhtaç olmaz. İşte mülkü olan bütün bu gökleri ve yeri ve
bunlardaki her şeyi, bir düzen üzere hep böyle yalnız bir irade ile ve sadece
"ol!" demekle icat etmiştir. Evlat edinmek ise böyle bir icad ile
değil, doğum ile ve güçlükle olur. Şu halde bütün bu kâinat ile O'nun arasındaki
ilk ilişki, işte böyle bir yaratma ve yaratılan ilişkisidir. Yoksa doğurma
ve çoğalma alakası değildir. Yaratıklar O'nun zatında meydana gelen bir değişmeyle
başlayıp, O'ndan koparak meydana gelmiş, O'ndan doğarak oluşmuş bir şey değildir.
Hakiki anlamda sebep sonuç ilişkisini böyle bir şey zan ve tasavvur etmek
çelişkidir. Bu ise, ilk değişmeyi sebepsiz tasavvur etmek demektir. Şu
halde illiyet (nedensellik) kanununu bozmaktır. Hem böyle olsa idi, O, bir
gün gelir tükenirdi, yaratılış kesintiye uğrardı. Özetle bütün ilimlerin,
felsefelerin ve hikmetlerin temeli olan bu noktada şunu bilmelidir ki, illiyet
denilen nedenselliğin başlangıcı yaratma ve icattır, doğurtma ve çoğaltma
değildir. Her oluş bir yaratıcıya muhtaçtır ve Allah işte böyle bir yaratıcıdır.
O, Hâlik Teâlâdır.
Eski
din ve şeriatlerin mensupları, Allah Teâlâ'ya yaratılışta ilk sebep olması
dolayısıyla "Baba" adını verirlerdi. Hatta kendi babalarına "küçük
baba", Allah'a da "büyük baba" derlerdi, fakat "O'nun
evladı var" demezlerdi. Sonradan bazı cahiller bundan maksadın, doğurmak
ve evlat sahibi olmak demek olduğunu zannederek, "babanın evladı olur,
öyleyse oğlu var, kızı var" demeye başladılar. Bu ise Allah'ı bilmemek
ve O'na şirk koşmaktır. Çünkü evlatta, ne de olsa babaya benzerlik vardır.
Nitekim "el-veledü cüz'ü ebîhi = evlad, babanın bir parçasıdır"
sözü boşuna söylenmemiştir. Bundan dolayıdır ki, önceleri Hz. İsa'ya "Allah'ın
oğlu" diyen hıristiyanlar, daha sonra ona "Allah" da dediler.
Bu âyet de işte onların dediklerinin yanlış olduğunu ispat etti. Bundan dolayıdır
ki, İslâm'da Allah'a baba demek küfür sayılmıştır. Böyle bir mânâ için böyle
bir deyim, marifetullah (Allah'ı bilme) konusunda cehalete ve ilkelliğe yol
açacak gayet zararlı, gayet art niyetli bir deyim olduğu için derhal yasaklanmıştır.
Yahudilerle
hıristiyanların müşriklere katıldıkları noktalardan biri işte bu oğul meselesidir.
Diğeri
de şudur:
118-
Din konusunda bilgisi olmayan veya olsa bile bilgince hareket etmeyen cahiller
Hz. Muhammed'in tebliğ ve din davetine karşı Allah, bize de söylese ya! Yahut
bize de bir âyet, bir mucize gelse ya!" demeye başladılar. Sanki Hz.
Muhammed'e gelenler âyet değilmiş gibi, sırf inatlarından inkâr ettiler. "Yoksa
siz de daha önce Musa'yı sorguya çekenler gibi, peygamberinizi sorguya mı
çekmek istiyorsunuz?" (Bakara, 2/108) ilâhî hitabına kulak vermediler.
Bunu Araplar'dan Abdullah b. Ümeyye ve benzerleri, Yahudiler'den Râfi' b.
Hüzeyme ve bazı hıristiyanlar söylemişlerdi. Bunlardan öncekiler de Musa'ya
ve İsa'ya tıpkı böyle söylemişlerdi. Görüyorsunuz ya öncekilerle bunların
kalbleri birbirine benzemiş, duygu ve düşünceleri sanki birbirinin tamamen
aynı olmuştur. Biz
âyet göndermedik mi? Yakîne (şeksiz bilgiye) ermek isteyen, şüpheden kurtulup
ilm-i yakîn sahibi olmak isteyen kavme, bu kabiliyete sahip olan bir ümmete
veya her ümmete, biz o âyetleri apaçık bir şekilde gönderdik, kesin mucizeler
ortaya koyduk. Bütün bunlardan yakîne eremiyenler, işte ta sûrenin başında
açıklandığı gibi, olsa olsa kalbleri hasta olan şüpheciler veya kalbleri mühürlü
olan inatçılardır.
Bunca
apaçık âyetlerin tebliğinden sonra bile, sanki hiçbir şey inmemiş, hiçbir
hakikat söylenmemiş gibi, Allah Resulü'nün böyle bayat inkârlarla, katı inatlarla,
boş böbürlenmelerle ve kof kasılmalarla karşılanması, onun üzülmesini gerektireceğinden
Hz. Peygamber'in kalbini yeniden güçlendirmek ve teselli edip ferahlatmak,
ayrıca düşmanlarına korku ve endişe vermek için buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
119-
Şüphe yok ki, Biz seni hak ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi
olarak gönderdik. Sen, o cehennemliklerden sorumlu değilsin.
120-
Sen onların milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar
senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah'ın hidayeti,
hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden
sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah'dan
ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121-
Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler onu, tilavetinin hakkını
vererek okurlar. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse,
işte o inkârcılar hüsran içindedirler.
119-
Ey Muhammed! Hiç şüphe yok ki, biz seni hak olan Kur'ân ile müjdeci ve korkutucu
bir resul olarak gönderdik. Sen gerçek bir peygambersin ki, vazifen ilerideki
müjdeleri ve tehlikeleri herkese tebliğ etmektir. Her birinin kalbine imanı
sokup yerleştirmek değildir. Sen, cehennem ehlinden, cehenneme gideceklerden
sorumlu değilsin. Kendi yaptıklarından, çalışıp kazandıklarından onların kendileri
sorumludurlar. Onların cezaları da sönmek bilmeyen ve durmadan yanan o kızgın
ateşten çıkamamaktır ki ona "nâr-ı cahîm", bunlara da "ashab-ı
cahîm" (cehenmemin dostları) denilir. Nafî ve Ya'kub kırâetlerinde "ta"nın
fethi ve "lâm"ın cezmiyle okunur ki, nehy-i hazırdır. Bu şekilde
okunduğu zaman mânâ "ve artık ashab-ı cahîmin halini sorma" olur.
Bu da "Artık onlar hakkında Benden bir şey sorma, bir şey dileme, onlara
ne yapacağımı Ben bilirim." demektir.
120-Yahudiler
Hz. Peygamber'e "Gel bizimle bir müddet hoş geçin, bizi memnun et de
sana tabi olalım." diye bir teklifte bulunmuşlar. Bu teklifteki art düşüncelerini
anlatmak için şu âyet inmiş: Ey Muhammed! Ne yahudiler, ne de hıristiyanlar
sen onların milletlerine tabi olmadıkça asla senden memnun olmazlar, hiçbir
şekilde onların gönüllerini hoş edemezsin, meğer ki, milletlerine tabi olasın.
Halbuki senin için, ikisinin de milletine tabi olmak mümkün değildir. Çünkü
birbirlerine "hiçbir şey değil" diyen bu iki millet aslında birbirlerine
son derece zıttırlar. İki zıddın birleşmesi mümkün olmadığından bu iki milletin
ikisine birden tabi olmanın, ikisini birden razı etmenin yolu yoktur. Yahudiler
yahudi, hıristiyanlar hıristiyan kaldıkça ikisinin de senden razı olmaları
mümkün değildir. Şu halde sen peygamberlik diline mahsus olan bir belağat
ve edeple onlara sadece de ki; Allah'ın hidayeti, işte uyulacak hidayet ancak
odur. Hidayet diye ona denilir, sizin hidayet dediğinize değil. Bir başka
mânâ ile Allah rehberi yok mu? İşte esas uyulacak rehber odur. Allah'ın Resulü,
Allah'ın kitabı, Allah'ın dini dururken, başkasına tabi olmak sapıklıktır.
Özetle hak din, Allah'ın dinidir. Aranacak, uyulacak olan odur. Ben size değil,
siz bana uyacaksınız. "uyulmaya layık olan haktır". Yol hak yolu,
hidayet Allah hidayetidir. Onlara işte böyle söyle ve şunu da bil ki; vallahi
eğer sen, sana gelen bunca ilimden sonra, mesela onların heva ve heveslerine,
keyiflerine uyacak olsaydın Allah'dan senin ne bir dostun, ne de bir yardımcın
bulunur. Ortada kalır, helak olur gidersin. Çünkü Allah katında küfre ve şirke
yardım yoktur.
Millet:
Lügatte esasen söyleyip yazdırmak veya ezbere yazmak mânâsına gelen masdarıyla,
yani "imlâ" mânâsıyla ilişkili olan bir isimdir. Zemahşerî'nin "Esas"ta
beyanına göre; asıl mânâsı "tutulup gidilen yol" demektir ki, eğri
veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat mânâsında kullanılmıştır.
Şehristanî'nin "el-Milel ve'n-Nihal"deki beyanına göre din, şeriat,
millet denilen şeyler hadd-i zatında hep aynı şeylerdir. Ancak itibar edilen
ve gözetilen mânâya göre, yine de her biri bir başka yönden diğerinden farklı
bir anlam kazanır. İtikat ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından
şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte
itikad edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uygulanan ne ise
esas itibariyle üzerinde ittifak edilen şey de odur. Şu halde millet, bir
cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî
duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler
ve takib edilen gidişattır, sülûk edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, hak olmayanı,
eğri olanı, doğru olanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonuca,
hak olmayanı da hüsrana ve kötü akibete götürür. Demek ki millet, sosyal kurul
dediğimiz toplumun kendisi değildir. Ona cemaat, kavim, ümmet veya ehl-i millet
denilir. Mesela Yahudilik ve Hıristiyanlık birer millettir fakat yahudiler
ve hıristiyanlar ehl-i millet, sahib-i millettirler, diğerleri de öyle...
Bununla beraber "millet" kelimesi "ehl-i millet" mânâsına
da mecaz olarak kullanılmaktadır. Mesela; "millet şöyle yaptı, millet
böyle yaptı" denilir ki bu, kavim demektir. Müteallikı zikredip, müteallakı
murad etmek kabilindendir veya doğrudan doğruya mecaz-ı hazfîdir. Nitekim
âyette "İbrahim milleti" tamlaması, her iki mânâya da tefsir edilebilir.
Âyette "heva ve hevesleri" buyurulması, gösteriyor ki, yahudi ve
hıristiyanların takip ettikleri din ve millet, yukarıdan beri, inkar edilemez
delil ve burhanlarla isbat edildiği üzere, kendi heva ve hevesleriyle, gönüllerinin
keyfince uydurulmuş hurafeler, din adına ortaya konulmuş bozmalardır. Bunlar
hakka değil, keyiflerine tabidirler; milletleri, peygamberlere indirilen kitaplardan
ve hak yol olan tevhidden, İslâm ve ihsan esaslarından çıkmış, bambaşka bir
şey olmuştur. Cenab-ı Allah, bütün bu eski dinlerin temel ilkelerini Kur'ân'da
açıklamış, bunları tasdik ve teyid edip yeniden onaylamış ve o ilkelerden
ayrılanların, gerçek dine değil, kendi hevalarına uyduklarını göstermiştir.
Bunların din dedikleri şeylerin aslında hevadan ibaret bulunduğunu hatırlatarak
peygamberini bunlara uymaktan şiddetle sakındırmıştır. Bir âyet öncesinde
son derece okşayıcı ve güven verici bir ifade kullandığı peygamberine, onun
arkasından bu sert uyarıyı irâd buyurması ne kadar mânâlıdır. Bu ihtarın peygamberden
ziyade ümmetine yapılmış olduğuna şüphe yoktur.
121-O
heva ve heves sahipleri, o tahrif ve bid'at ehli, artık gerçek mânâsıyle Kitap
ehli değiller. Çünkü Bizim kendilerine kitap verdiğimiz ehliyetli kimseler
o verdiğimiz kitabı tilavet ederler, yani dikkatle ve tane tane okurlar, dillerine
vird ederler, ders yaparak okurlar, üstelik hakkıyle tilavet ederek okurlar,
tilavetinin hakkını vererek okurlar. Tahriften, karıştırmaktan koruyarak,
heva ve heveslerinden uzak kalarak, kelimelerinin telaffuzunu, mânâsını ve
hükümlerini cidden gözeterek, dikkatlice, saygılı ve devamlı bir şekilde,
bilmediklerini, anlamadıklarını ehlinden sora sora, iyi niyetle, temiz kalble
ve temiz ağızla okurlar. Gelişi güzel, baştan kara, bir eğlence gibi okumazlar.
Şarkı, gazel, türkü, mânî, roman, hikaye yerine koymazlar. Kemal-i hürmet
ve ta'zîmle, edeble okurlar. İşte böyle okuyanlar, o kitaba iman ederler ve
gerçekten Kitap sahibidirler. Ve fakat her kim o kitaba inanmaz, onu inkar
ile ona nankörlük ederse, onu hakkiyle okumayıp, kendi hevasına göre bozar
ve tağyir ederse işte onlar hüsrana uğramış kimselerdir. O büyük saadetten
mahrumdurlar. Bu âyet, ashabın âlimlerinden Abdullah b. Selam ve benzeri kimseler
gibi Kitap ehlinin müminleri hakkında nazil olmuştur ki, bunlar Tevrat ve
İncil'i hakkıyle tilavet edegelen gerçek iman sahibi kimseler oldukları için
Kur'ân'a ve son peygamber olan Peygamber Efendimiz'e iman etmişler ve Resulullah'ın
gelişinden memnun ve razı olmuşlardır. "Ashab-ı Sefîne" (Gemi Ashabı)
denilen zevat dahi bu cümledendir: Bunlar Cafer b. Ebi Talip ile beraber bir
gemide gelmiş olan otuz ikisi Habeşistanlı, sekizi de Şam râhiplerinden olmak
üzere kırk kişi idiler.
Burada
İsrailoğulları'nın da, sayıları az da olsa, bir kısmının müminler arasına
girmiş ve ilâhî öğmeye nâil olmuş bulunduklarını görüyoruz. Bu mazhariyetin
ve bu yeni özelliğin getirdiği şevk ve heyecan ile şimdi İsrailoğulları'na,
bir taraftan yukarıdan beri sürüp gelen hitapları tamamlamak, diğer taraftan
daha sonra gelecek olan İbrahim kıssasına geçişe hazırlık mahiyetinde bir
hüsn-i tehallus olmak üzere, şimdi görüleceği gibi, yeni bir hitap daha yöneltip,
arkasından imamet, millet, ümmet meseleleri izah buyurulacaktır:
Meâl-i
Şerifi
122-
Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki
ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!
123-
Ve öyle bir günden sakının ki, o gün kimse, kimsenin yerine bir şey ödeyemez,
kimseden fidye kabul edilmez ve ona şefaat de fayda vermez, hiçbir taraftan
yardım da görmezler.
124-
Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile
imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, "Ben seni bütün insanlara
imam yapacağım." buyurdu. İbrahim, "Zürriyetimden de yap!"
dedi. Rabbi ona "zâlimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.
125-
Biz ta o zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri
kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim'den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim
ile İsmail'e şöyle ahid verdik: "Beytimi, hem tavaf edenler için, hem
ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!"
126-
Ve o vakit İbrahim "Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından
Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır"
diye yalvardı. Allah buyurdu ki: "küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan
biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman
bir duraktır!"
127-
Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile
birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz
işiten sensin, bilen sensin.
128-
Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen müslümanlar
kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen müslüman bir ümmet meydana
getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç
şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.
129-
Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki,
onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin,
içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin. Hiç şüphesiz Azîz
sensin, hikmet sahibi Sensin.
130-
İbrahim'in milletinden, kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir? Biz
onu dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir.
131-
Rabbi ona, "İslâm ol!" emrini verince, o "Ben âlemlerin Rabbine
teslim oldum." dedi.
132-
Bu dini İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakub da öyle yaptı: "Ey
oğullarım! Muhakkak ki, bu dini size Allah seçti, başka dinlerden uzak durun,
yalnızca müslüman olarak can verin!" dedi.
133-
Yoksa siz de olaya şahit mi oldunuz; Yakub'a ölüm hali gelip çattığı zaman,
oğullarına; "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" dediği zaman,
oğulları; "Senin Allah'ına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına,
tek olan o Allah'a ibadet edeceğiz. Biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız."
dediler.
122-
Ey İsrailoğulları! Size, her şeyden önce Âdem soyu içinde kitap ve nübüvvete
aşina olmanız, ilâhî ahdin sorumluluğunu yüklenmiş büyük bir ümmet olmanız
ve bir de Musa kavminden bulunmanız dolayısıyla hitap edildi, lakin dinleyenleriniz
çok az oldu. Şimdi onları destekler mahiyette bir de İbrahim soyundan gelmeniz
dolayısıyla bazı ihtar ve uyarılara muhatap tutulacaksınız. Kitap ehli ne
demekmiş, nasıl olurmuş, gördünüz ya! Artık insafa gelerek aklınızı başınıza
alarak vaktiyle size ihsan ettiğim nimetlerimi, nübüvvet nimetimi ve bilhassa
ahir zaman nebisinin gönderileceğini bildiren va'dimi ve onun bir mukaddimesini
teşkil eden geçmişteki devleti ve o zaman sizi bütün akıl sahiplerine üstün
tuttuğumu hatırlayınız,
123-
Hatırlayınız da hiç kimsenin, bir başkası yerine hiçbir şey yapamayacağı,
kimseden fidye kabul edilmiyeceği, şefaatin de bir fayda sağlamayacağı ve
bunlara hiçbir taraftan yardım edilmeyeceği günden, o korkunç günün azabından
korununuz! Bunlar size üçüncü defa olarak hatırlatılıyor. Geçmişteki o nimetlerin
asıl sebebi neydi biliyor musunuz?
124-125-Bunu
bilmek için o nimeti içinizi çekerek düşünün ve çektiğiniz, çekeceğiniz belaları
hesaba katarak takvaya sarılın, ve o vakti iyice hatırda tutun ki, İbrahim'i
Rabbi birtakım kelimeler ile müptela kılmış, yani mükellef tutmuş, imtihana
çekmiş, neticede İbrahim o kelimeleri tamamlayıp, ikmal etmiş idi. Yani Rabbi
onu imtihan etmiş, o da imtihanı baştan sona başarıyla vermişti.
İptilâ
ve Belâ: Tecrübe ve imtihan mânâsınadır ki, esasen iki farklı anlamı içine
alır: Birisi bir şeyin gizli olan özelliğini, içyüzünü tanımayı istemek, diğeri
de o şeyin iyi ve kötü yanlarını, eksik veya üstün taraflarını ortaya çıkarmaktır.
Birinci mânâ, gizliyi ve açığı bilen Cenab-ı Allah hakkında zaten tasavvuru
bile mümkün olmayan bir mesele olduğundan, Allah'ın İbrahim'i imtihana çekmesi,
ancak ikinci anlamıyla ele alınabilir. Bir de imtihan, imtihan olunan hakkında
hayır veya şer bir mihneti, bir zahmeti gerektirir ki, bu bakımdan imtihan
kelimesi genellikle zahmetli ve meşakkatli şeyler hakkında kullanılır. Cenab-ı
Hak-k'ın, kullarına ait sorumluluk emirleri de kulun nefsanî temayülleri ile
Allah'ın rızası arasında dönüp dolaştığından bir taraftan bir külfet ve zahmeti,
öbür taraftan kulda, sevap ve azaba sebebiyet verecek hal ve davranışların
ortaya çıkmasını gerektiren ve bu bakımdan kulun iyi yönde gelişmesini sağlayan
terbiyeye ait özellikler taşıdığından onlar da tecrübe ve imtihana benzer
şeylerdir. Kulların kendi işlerinde tecrübe ve imtihana dayanan gerçekler
üzere amel etmelerini, mücerret nazariyelerle, soyut düşüncelerle yetinmemelerini
öğretmek için bunları emretmiş olabilir. Cenab-ı Allah, İbrahim'e kendi fiilini
tecrübe ve imtihan suretinde anlatmak istemiş olabilir.
"İbrahim"
isminin esasen Süryanî dilinden geldiği ve Arapça mânâsı ile "merhametli
baba" demek olduğu ve bu şekilde Arapça ile Süryanîce arasında lafız
ve mânâ yönünden bir benzerlik bulunduğu söylenegelmiştir. Rabbi, İbrahim'i
böyle imtihan etti de ne yaptı? Ne dedi bilir misiniz?
Rabbi,
ona dedi ki; Muhakkak ki, ben seni insanlara imam yapacağım, yani imamet-i
kübra ile seni öne geçirip, herkesi sana tabi kılacağım, seni muktedâbih (kendisine
uyulan önder) yapacağım.
İmam:
Öne geçmek, maksud (kastedilen) ve metbû (tabi olunan) olmak mânâsına gelen
masdardan alınmış ve me'mûm (uyulan) mânâsına isim olmuştur ki, muktedabih,
ön, öncül demektir. Şu halde imamet-i kübra, din ve dünya işlerinde insanlara
öncülük ve riyaset etmektir. Bunun en son ve en yüce mertebesi de risalettir.
Bu imamet ise amelde düstur olacak birtakım dinî hükümlere, millet ve şeriate
sahip kılmak ve bununla insanların önüne geçirmek demek olur.
İbrahim
cevaben zürriyetimden de dedi. Ey Rabbbim, beni imam yap, fakat bu ihsanın
sadece bana mahsus kalmasın, zürriyetimden de bir kısım insanları zamanı gelince
imam yap, bana vereceğin nimeti, imamet ve risaleti onlara da ver, diye kelimenin
tamamlanmasını diledi. Anlaşılıyor ki, hepsine demedi, içlerinden bazılarına,
dedi. Zira biliyordu ki, hepsine peygamberlik istemek, ilâhî hikmete aykırı
olurdu. Önce zürriyetinin az olmasını; ikincisi, zürriyetinin fitne ve ihtilafa
düşmesini istemiş olurdu. Üçüncüsü birçok yardımcı ve destekçiye ihtiyaç gösteren
imamet konusunda zürriyetinin başkalarına muhtaç olmasını temenni etmiş olurdu
ki, bunları istemek zürriyeti hakkında hayır dua olmazdı. Herhalde zürriyeti
içinde imam bulunurken, ümmet de bulunmalı idi. Bunun için demeyip, dedi.
Rabbi, bunu tamamına erdirmek için zalimler benim ahdime nail olamazlar, buyurdu.
İbrahim zürriyetinden imam olabilecek kısmın herhalde zalimler güruhu olmadığını
ve zalimlerin bu büyük devletten kesinlikle mahrum olacaklarını ve imametin,
hak ve layıkının, adaletlilere verilmek bulunduğunu anlatmış oldu. Bu âyet,
zalimin imamete ehil ve layık olmadığına ve başlangıçta adil olup, sonradan
zulüm yaparsa, hal'inin (makamından alınmasının) vacip olduğuna delildir.
Lam-ı tarif ile marife (belirli) olan isimler genellik ifade ettiklerinden
"ez-zalimîn" tabiri, kıyamete kadar gelecek bütün zalimlerin hepsine
şamildir. Fakat bunun bilhassa Kur'ân'ın nüzulü sırasında tamamen bilinen
muhatapları vardı ki, o da İsrailoğulları'dır ve bu nassın siyakına hedef
olanlar onlardır. Bundan dolayıdır ki, yukarıdaki âyetlerde çok sayıda "Siz
zalimlersiniz!" şeklinde azarlanmış ve ayıplanmışlardı. Sûrenin başından
beri İsrailoğulları'nın tarih boyunca işlemiş oldukları suçların sayılıp dökülmesindeki
esas maksat ve hikmet, onlara bu zulümlerini isbat idi ki, hasılı "İsrailoğulları
sonradan zalim oldular, zalimlerden ise imam ve Resul (Peygamber) olmaz, onlardan
imamet kesilmiş olacaktır." demektir. İşte Ey İsrailoğulları, sizin vaktiyle
o nimete, o üstünlüğe nail olmanızın sebebi ta Hz. İbrahim devrinden, onun
Rabbine verdiği imtihandan ve bu kelimelerden ve Rabbinin ona olan ahd ve
va'dinden ileri geliyordu. Siz Hz. Musa devrinde zalim değil, bilakis İbrahim
soyundan gelenler içinde belki en mazlumları idiniz. İşte bundan dolayı o
nimete nail oldunuz. Uzun süre nübüvvet ve imamete nail olmuş bir ümmet olarak,
âlemlere üstün tutuldunuz. Fakat o altın buzağıya tapma hadisesinden itibaren
zulme başladınız, git gide bütün harekatınızda bu zulüm nihayet kavminizin
genel karakteri haline geldi, artık bundan sonra imamet İsrailoğulları'ndan
çıktı ve İbrahim zürriyetinin öbür koluna geçti. İbrahim'in bu imtihanını
ve bu kelimatını iyi hatırlar ve üzerinde iyi düşünürseniz, açık seçik anlarsınız
ki, Tevrat'ta geleceği vaad edilen ahir zaman peygamberi İsrailoğulları'ndan
değil, İsrail'in amcası olan Hz. İsmail evladından gelecektir. Siz, Tevrat'ın
verdiği haber gereğince bir son peygamberin geleceğinden şüphe etmez ve onunla
büyük fetihler yapacağınıza inanırken, bugün gönderilmiş bulunan son peygamberi,
Hz. Muhammed Mustafa'yı, "bu bizden değil, İsrailoğulları'ndan değil"
diyerek, kıskançlık yüzünden inkara kalkışıyorsunuz. Halbuki o, bir bakıma
sizden değil ise de, diğer bakımdan sizden sayılır, sizin gibi zulüm damgası
yemiş olmaktan uzak bir koldandır, İbrahim zürriyetindendir. Bununla beraber
siz bu yolla gelen bir imamet şerefinden de pay almak istemezseniz zulmünüz
ve haksızlığınız kat kat artacaktır, ebediyyen nimet yüzü görmiyeceksiniz.
Bu kelimeleri iyi belleyiniz ve çok iyi düşününüz..
126-Şunu
da hatırlayınız ki, Hani biz "el-beyt, eski ev, beytullah" namiyle
bilinen Kâ'be'yi vaktiyle insanlara sevap mahalli ve güvenlik yurdu yapmıştık.
İnsanlar onu hac ve ziyaret etsinler, sevap kazansınlar, ona sığınanlar saldırılardan
emin olsunlar diye... Şimdi siz bunu hatırlayınız, ve İbrahim'in makamından
bir namazgah edininiz, orada namaz kılınız, yahut orada dua ediniz!
Makam-ı
İbrahim: İbrahim (a.s.)'ın beyti (Kâbe'yi) bina ederken veyahut insanları
hacca davet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir ki, bugün dahi
"makam-ı İbrahim" adıyla bilinmektedir. Tavaf namazı, burada kılınır.
Nâfî ve İbnü Âmir kırâetlerinde mâzî siğasiyle diye okunur: Yani, Biz Kâ'be'yi
insanlara bir merci ve güvenlik yeri yapmıştık, insanlar da onu kıble edinmişlerdi.
Beytü'l-Makdis'den daha önce orası kıble idi. Şu halde burada da kıblenin
değiştirilmesine teşvik ve işaret vardır.
O
zaman Beyt'i böyle yaptık İbrahim ile İsmail'e de şöyle ahd, yani kesin olarak
emrettik idi: ki evimi tavaf edenler, mücaveret eyleyenler veya orada ibadet
için kapanıp îtikâfa girenler, rükû ve secde edenler, namaz kılanlar için
temiz tutunuz, daima tertemiz ve pâk olarak bulundurunuz, dedik. Bu ibadetlerin
temizlik ile icra edilmesini ve bu beytin temizliğine itina edilmesinin bir
ilâhî ahit olarak bilinmesini emreyledik. Rükû ile kılınan namazın yalnızca
Muhammed ümmetine mahsus olduğuna bakılırsa, Cenab-ı Allah, söz konusu ahitte
Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'e böyle bir ümmetin de geleceğini bildirmiştir.
Şunu
da hatırlayın bir vakit, yani Hacer ile İsmail'i en başta Mekke'nin yerine
bıraktığı zaman, İbrahim dua edip şöyle demişti: Ey Rabbim, burayı, bu ekin
ekmeye elverişsiz vadiyi güvenli bir belde yap, ahalisine meyve, tahıl, her
türlü yiyeceklerden rızık ver, fakat hepsine değil, içlerinden Allah'a ve
ahiret gününe inananlara Ey Rabbim!..
Rivayet
olunuyor ki; İbrahim (a.s.)'ın İsmail ile Hacer'i buraya bırakıp Şam'a döndüğü
zaman, Hacer arkasına düşmüş "Bu kupkuru vadinin içinde bizi kime bırakıp
gidiyorsun?" diye söylenir durur, İbrahim de ona cevap vermezmiş. Nihayet
Hacer: "Bunu yoksa Allah mı sana emretti?" diye sormuş, bunun üzerine
İbrahim: "Evet" cevabını vermiş. Bu sefer Hacer: "Öyleyse Allah
bizi korur, sen git bizi düşünme!" demiş. Nihayet Hz. İbrahim yola koyulmuş,
Kedâ tepesine çıkınca vadiye doğru bakıp "Ey Rabbim, ben zürriyetimden
bir kısmını bu ekin ekmeye elverişsiz vadiye iskan ettim..." (İbrahim,
14/37) diye dua etmiş idi ki, bu konu İbrahim sûresinde yine gelecektir.
Bunu
tamamlamak üzere Rabbi ona dedi ki, sadece iman edenlere değil, hem onlara,
hem de kâfir olana rızık veririm onu az bir süre faydalandırırım, ancak onun
faydalanması bu dünya hayatına mahsus kalır, sonra o kâfiri ateş azabına uğratırım,
o, ahiret azabından kurtulmaya imkan bulamaz. Aslında Hz. İbrahim, Allah'ın
"Zâlimler Benim ahdime nail olamazlar." ilâhî ifadesine dayanarak
rızık meselesini de imamet gibi bir nimet sayarak, onu yalnızca inananlara
mahsus kılarak dua etmişti. Cenab-ı Allah, bu düşüncenin doğru olmadığını,
rızkın hem mümine, hem de kâfire ait genel bir dünya nimeti olduğunu, bunun
hem din, hem dünyada üstünlük demek olan imamete benzemediğini, onun buna
kıyas edilmesinin yanlış olduğunu ihtar buyurarak duayı tamamlamış oldu. Demek
ki, peygamberlerin bile kıyas ve ictihatlarında hata yapabildikleri oluyor,
fakat Allah, onların hatalarını derhal düzeltiyor ve tashih buyuruyor. Bundan
dolayı ilâhî işlerde kıyas sağlam bir delil değildir. Cenab-ı Allah gösteriyor
ki, kâfir de dünyada rızık sahibi olabilir. Fakat bu dünyada sağlanan fayda
sınırlı, geçici ve az bir faydadır. Ahirette ebediyyen ateş azabına atılır
ve belasını bulur. o azap ne fena bir son ve ona gidiş ne fena bir gidiştir.
Orası ne fena varılacak bir yer, bir duraktır.
127-Nihayet
şu kelimeleri de hatırlayın: Hani bir zaman İbrahim, İsmail ile beraber Beyt'in
kaidelerini, temellerini yükseltiyordu ve işte o sırada ikisi birden şöyle
dua ediyorlardı: Ey Rabbimiz, temellerini yükselttiğimiz bu binayı, bu uğurda
verdiğimiz emek ve hizmeti bizden kabul et! Şüphesiz ki, sen Semî (işiten)
ve Âlîm'sin (bilensin), duamızı işitir, niyetlerimizi bilirsin,
128-
Ey Rabbimiz bir de bizi sana kendimizi teslim etmiş, yüzü ve özü ile sırf
Sana yönelmiş iki kâmil (olgun) müslüman kıl!
"İslâm"
fî'li, böyle gibi "lâm" ile sılalandığı zaman istislâm, yani teslimiyet
ve nefsi teslim etmek, itaat ve tam uymak mânâsına gelir veya o mânâyı da
içine alır. Bizim zürriyetimizden de sana teslimiyetini sunmuş, sana itaatkâr
müslüman bir ümmet yarat, ve bize, menâ-sikimizi, yani sana ibadet edeceğimiz,
kurban keseceğimiz yerleri göster.
Menâsik,
"menseke"nin çoğuludur ki "nüsük" veya "nüsük yerleri"
demektir. "Nüsük" aslında son derece tapınmaktır. Fakat hac ve kurban
hakkında kullanılır.
Ve
bizim hepimize tevbeler nasip et, tevbelerimizi kabul eyle, bize bir kerre
değil, daima merhametle bak, şüphesiz ki, Tevvab (tevbeleri kabul eden) ve
Rahîm ancak sensin.
129-
Ey Rabbimiz, zürriyetimiz içinden öyle bir peygamber gönder ki, o peygamber,
onlara senin âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti tâlim edip öğretsin, onları
pisliklerden arındırıp tertemiz yapsın. Çünkü hiç şüphesiz, iradesi geçerli,
güç ve kuvvet, şan ve şeref sahibi, verdiği hüküm ayniyle hikmet, değişmez
ve muhkem olan ancak Sensin.
Hikmet:
Aslında ilim ve amelde sağlamlık, diğer bir deyişle sözde ve işte isabet demektir
ki, bunun daha geniş olarak açıklaması "Allah, hikmeti dilediğine verir."
(Bakara, 2/269) âyetinin tefsirinde gelecektir. Burada Allah'dan istenen peygamberin,
son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz olduğu apaçık bellidir.
Çünkü İsmail zürriyeti içinde başka bir peygamber gelmiş değildir. Nitekim
Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifinde; "Ben, babam İbrahim'in duası,
kardeşim İsa'nın müjdesi ve annemin rüyasıyım." buyurmuştur. Hz. İbrahim'in
bu duasına bir şükran olmak üzeredir ki, Muhammed ümmetine de namazlarda "Allahümme
salli" ve "Allahümme bârik" dualarını okumak ta'lim buyurulmuştur.
Bu âyetler düşünüldüğü zaman, bu salavât-ı şerifenin mânâsı ve salavat içindeki
benzetmenin sebebi iyice anlaşılır. İşte İbrahim (a.s.), memur olduğu kelimeleri
eda edip namzed (aday) bulunduğu makama yükselmek için Kâbe'nin temellerini
atarken, oğlu İsmail (a.s.) ile beraber yaptıkları duada, o kelimelerin böylece
tamama erdirilmesini dua etmiş ve kendine vaad olunan imametin zürriyetinden
bir müslim ümmete de ihsan edilmesini, kendi içlerinden görevlendirilecek
bir peygamberle onlara da verilmesini istemişler ve dualarının, ahir zaman
nebisi için de geçerli olmasını dilemişlerdir. Onların duaları Hz. Muhammed'in
peygamber olarak gönderilmesiyle tamam olmuştur. İmametten zâlimlerin mahrum
oluşu, Kâbe ve Kâbe'yle ilgili haller, Mekke, İbrahim ve İsmail zürriyeti
bu zürriyetten meydana gelecek müslüman ümmet ve içlerinden çıkacak şanlı
peygamber, âyetlerin tilaveti, kitap ve hikmetin öğretilmesi, tezkiye ve taharet
ile İslâm kelimesinin çeşitli mânâları iyice hatırlanır ve üzerinde derin
derin düşünülürse, Hz. Muhammed'in peygamberliği ile İbrahim milleti demek
olan İslâm dini hakkında Kitap ehlinin hiçbir şüphesi kalmaz.
130-Artık
Cenab-ı Allah'ın insanlara böyle bir imam ve böyle bir önder yaptığı İbrahim'in
milletinden, onun camiasından ve onun dininin özü olan İslâm'dan kim yüz çevirir,
kim kaçar? Hangi akıl sahibi buna karşı çekimser durur da, onun zürriyetine
vaad edilen bu saadetten mahrum kalmak ister? Olsa olsa kendini zillete atmak,
hor ve hakirliğe terk etmek, aşağılanmayı ve esareti gönüllü olarak kabul
etmek isteyen biri böyle yapar. Bu gibi beyinsizlerden başkası o büyük milletten
vazgeçemez.
Rivayet
olunuyor ki, Abdullah İbni Selâm, kendi yeğenlerinden Seleme ile Muhacir'i,
İslâm'a davet etmiş; "Şunu çok iyi biliyorsunuz ki, Allah Teâlâ, Tevrat'ta,
Ben, İsmail evladından Ahmed adında bir peygamber göndereceğim, ona iman edenler
hidayete ve rüşde erecekler, iman etmeyen de mel'undur, buyurdu." demiş.
Bunun üzerine iki yeğenden biri olan Seleme iman etmiş,, lakin Muhacir iman
etmemiş, İslâm'a girmekten çekinmiş. İşte o zaman bu âyet nazil olmuştur.
Peygamberlerin atası olan İbrahim bakınız ne büyük bir zattır: Ulûhiyetim
ve şanım hakkı için, Biz, elbette İbrahim'i, dünyada ıstıfa ettik, yani halk
arasında temizlik ve sâfiyet özü olarak seçtik, eğitip güzel huylarla donattık
ve onu dost (halîl) edindik, imamet-i kübraya, peygamberlik ve hikmete nail
eyleyip, yüce derecelere getirdik ve seçkin kıldık. Şüphe
yok ki o, ahirette de, elbette iyiler zümresindendir. Doğruluğuyla, dürüstlüğüyle,
hayır ve iyilikseverliğiyle ün yapmış olan, Allah'ın makbul kulları arasındadır.
Dünya ve ahirette bu kadar nimete nail olmuş böyle bir zatın milletinden,
hiç aklı başında olan bir kimse yüz çevirir mi?
131-O
ıstıfa, o seçim ne zaman oldu bilir misin? Rabbi ona, Bana teslimiyetini,
İslâm'ını arzet, ihlas ve iman ile Bana teslim ol, dediği ilk teklif anında.
O, âlemlerin Rabbine nefsimi teslim ettim, özümü şirkten sakınıp, yüzümü ancak
O'na döndüm." demiş ve Allah'ın birliğine iman etmişti. emri, ilk iman
teklifi karşısında onun yönelişinden de kinayedir ki, En'âm Sûresi'nde (En'âm,
6/75) âyetiyle başlayan ve daha sonraki âyetlerde de süren, Allah'ın birliğini
isbat uğrunda getirdiği delillere bir işarettir ki Allah Teâlâ, onun kalbine
İslam bilgisine götüren tevhid esaslarıyla ilgili delilleri göstermiş; yıldızların,
ayın ve güneşin batmasından, gerçek yaratıcının yüceliğine deliller getirmeyi
ilham ve ihsan etmiştir. O da henüz, büluğ çağından önce ve peygamberlik mertebesine
ermeden nazarî ve aklî istidlâl yollarıyla âlemin hâdis (sonradan) olduğunu
anlamış ve "hudûs-i âlem" (âlemin sonradan olması) delilinin özünü
kavramış, "Ben bir hanif olarak yüzümü öyle bir yaratıcıya çevirdim ki
O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Ve ben asla O'na şirk (ortak) koşanlardan
değilim." (En'âm, 6/79) diyerek âlemlerin Rabbine iman ve İslâm'ını sunmuş
idi. Şu halde onun kalbi hiçbir zaman şirk (Allah'a ortak koşmak) ile dolu
olmadı. Bütün hayatı boyunca hep muvahhid (Allah'ı birleyici) ve müslim idi.
Rabbi onu, aklı ermeye başladığı andan itibaren ıstıfa etti, kalbini ve aklını
yanlış duygu ve düşüncelerden ayıklayarak terbiye etti.
132-Onun
ibtilâ (imtihan) ve ıstıfası da o zaman başladı. "İslâm" kelimesi
o zamandan, yani İbrahim'in teslimiyeti zamanından itibaren "İbrahim
milleti" demek oldu. Bu kadarla da kalmadı, Ayrıca hem İbrahim'in kendisi,
hem de torunu Yakup, her ikisi de kendi oğullarına bu kelimeyi veya bu milleti
tavsiye ettiler. Nafi, İbnü Âmir ve Ebu Cafer kırâetlerinde diye okunur ki,
onu vasiyyet ettiler demektir. İbrahim'in İsmail ve İshak'dan sonra Medyen
ve Medan adında iki oğlu daha olduğu rivayet edilir. Onun sekiz veya yirmidört
oğlu olduğu yolunda rivayetler de vardır. Yakup'un oğulları ise oniki tane
idi: Rubin, Şem'un, Lavi, Yehuza, Yeşsuhuz, Zebulun, Zevana, Teftuna, Kevza,
Uşir, Bünyamin ve Yusuf Aleyhisselâmdır. Yakub'un bir adı da İsrail olduğu
için, Benî İsrail (İsrailoğulları) demek Yakub'un oğulları, yani Yusuf ve
kardeşleri demektir. İsrailoğulları işte bu oniki kardeşin çocukları ve torunları
ve onların soyundan gelen nesillerdir. İbrahim de Yakup da oğullarına bu milleti
şöylece vasiyyet ve tavsiye ettiler: Ey oğullarım! Hiç şüphesiz, Allah, sizin
için uyacağınız dini bizzat seçip ıstıfa etmiştir. Size dinlerin en safını,
en arınmışını ve seçkinini ihsan eylemiştir. Şu halde, tam ve kâmil bir müslüman
olarak ölmekten başka türlü ölmeyiniz.
133-Ey
İbrahim milletine önem vermeyen, ona rağbet etmeyen İsrailoğulları ve benzerleri!
Ölüm, Yakup'un huzuruna geldiği, yani Yakup ölmek üzere olduğu vakit, ölüme
hazırlanmaya çalıştığı vakit, oğullarına, "Benden sonra neye ibadet ve
kulluk edeceksiniz?" dediği vakit, yoksa siz orada hazır mıydınız? Şüphesiz
değildiniz. Halbuki gerçek İsrailoğulları olan Yakub'un öz oğulları orada
hazır idiler. Yani soyundan geldiğiniz atalarınız orada hazır idiler ve onlar
babalarına cevap verdiler, ona ne dediler bilir misiniz? İşte onların ne dediklerini
ilâhî vahiyden şimdi öğreniniz: "Biz, senin ilâhına ve ataların İbrahim,
İsmail ve İshak'ın ilâhına, bir olan o ilâha ibadet edecek ve ancak O'na tapacağız,
O'na bağlanacağız, O'ndan başkasını tanımayacak ve yalnızca O'na boyun eğeceğiz."
dediler. Mısırlılar'ın türlü türlü putlara taptıklarını gören Hz. Yakup, onların
içinde yaşayacak olan oğullarına, daha önce yaptığı çeşitli tavsiye ve uyarılara
titizlikle uyulmasını ve kendisinden sonra da dinin elden bırakılmamasını
hatırlatmak için, aynı vasiyyeti son nefesinde bile oğullarına bir kerre daha
hatırlatmak gereğini duymuştu. O, gerçekten Allah'a bağlı bir kul olduğunu
ve İslâm üzere ölmenin önemini kendi şahsında örnek olarak göstermişti. Oğulları
da böyle cevap vererek bu uğurda kararlı ve azimli olduklarını ortaya koymuşlardı.
Dikkat ediniz ki, onlar Yakup'un dedesi İbrahim'den ve amcası İsmail'den söze
başladılar, bunları da adı altında ifadelerine dahil edip, kendi babalarından
saydılar. Kendilerinin sadece İsrailoğulları değil, aynı zamanda İbrahimoğulları
olduklarını ve onun soyundan geldiklerini ifade ettiler. Çünkü İbrahim kıssasını
biliyorlardı, nimetin sırrını anlıyorlardı. Burada Tevrat'ın son peygamberi
müjdeleyen ve tarif eden âyetlerinden bazılarındaki "ihvanınızdan, yani
kardeşlerinizden" kelimesinin mânâsını açıklayan bir cümle vardır. Eldeki
Tevrat'ın beşinci sifrinin onbirinci faslında Hz. Musa'nın dilinden, "İlâhınız
Rab Teâlâ, size aranızdan ve ihvanınızdan bana benzer bir nebi ikame edecektir."
şeklinde haber verilmektedir.
Burada
Hz. Musa'nın ifadesi "nebiyyen mislî" şeklindedir ki, "benim
gibi bir peygamber", "benim özelliklerime benzer özellikte bir peygamber"
demektir. Yine aynı fasılda "Rabbi Teâlâ, Musa'ya dedi ki, Ben onlara
ihvanınız (kardeşleriniz) arasından sana benzer, seni andıran -nebiyyen misleke-
bir peygamber tayin edip görevlendireceğim. O peygamberin, Benim ismimle tebliğ
edeceği kelamları, her kim dinlemezse, Ben ondan intikam alırım." şeklinde
yer almış bulunmaktadır. Bundan dolayıdır ki, İsrailoğulları hala onun yolunu
gözleyip dururlar. Ey İsrailoğulları! Demek ki, peygamberlerin sonuncusu ve
tıpkı Hz. Musa'ya benzeyen, şeriat ve furkan sahibi biri, kardeşleriniz arasından
peygamber olarak gönderilecektir. İsrailoğulları'ndan böyle bir peygamber
gelmemiştir. Bu peygamber sizden değil, ihvanınızdan gelecektir. Acaba İsrailoğulları'nın
ihvanı kimlerdir? Yine İsrailoğulları'nın kendileri midir? Halbuki İsrailoğulları
bir bütün olarak ele alındığı zaman onların kardeşlerinin kendileri olmaması
gerekir, Yakub'un oğulları, babalarına cevap verirken, "babaların İbrahim
ve İsmail ve İshak" demekle bu kardeşlik ilişkisini göstermişlerdir.
Yakub'un öbür kardeşi İs soyundan Eyyûp (a.s.)'dan başka peygamber gelmemiştir,
o da Hz. Musa'dan önce idi. Bu ihvan olsa olsa İsmail zürriyetinden olanlar
idi. Çünkü İsmail, İshak'ın büyük kardeşi, Yakub'un da amcası idi. Gerçek
mânâsıyle İsrailoğulları olan Yakub'un evlatları, İsmail'e dahi "baba"
demekle İsmail evlatlarının kendi kardeşleri olduklarını ifade etmişlerdi.
İslâm
âlimleri ve kıymetli tefsirciler, bugün elde bulunan Tevrat ve İncillerde,
son peygamber Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in peygamberliğini açıkça veya dolaylı
olarak müjdeleyen, onun bazı özelliklerini bildiren âyetlerin bir kısmını,
aşağıda yer aldığı şekilde, açıklamışlardır:
Birincisi:
Tevrat'ın biraz yukarıda naklettiğimiz iki âyetinin Arapça'ları şöyledir:
"Muhakkak Rabb, sizin ilâhınızdır. Sizin için aranızdan ve kardeşlerinizden,
benim gibi, bir peygamber koyacaktır." "Muhakkak Rabb Teâlâ Musa'ya
şöyle dedi: "Şüphesiz ben, kardeşleri arasından onlar için senin gibi
bir peygamber koyacağım. Her kim benim ismimle bu adamdan ulaştırdığı kelimelerimi
dinlemezse muhakkak ondan intikam alacağım."
Bunun
Yunanca'sı da acizane gördüğüm kadarıyla şu şekildedir:
İkincisi:
Tevrat'ın birinci bölümünün dokuzuncu babında: "Sâre, Hacer'e öfkelenip
gazap ettiği vakit, Allah'ın meleği göründü ve ey Sâre'nin cariyesi Hacer,
nereden geldin ve nereye gidiyorsun dedi. Hacer, ben hanımım Sâre'den kaçıyorum,
dedi. Bunun
üzerine melek ona: Sen hanımına dön, onun emirlerine boyun eğ. Zira Rabbin
senin zürriyetini çoğalttıkça çoğaltacak. Zira sen gebe olacak ve bir oğul
doğuracaksın. Allah Teâlâ senin yalvarmalarını ve boyun eğişini duyduğundan
dolayı onun adını İsmail koyacaksın. O insanların gözbebeği olacak ve onun
eli herkese açık ve hepsinin üstünde olacak ve herkesin eli ona hürmetle uzanacak
ve o bütün kardeşlerine rağmen şükredecek." dedi.
İsmail
Aleyhisselâmın elinin, bütün insanların elinin üstünde olması bizzat değil,
ancak evladından Muhammed (a.s.v.)'ın peygamberliğiyle olduğunda şüphe yoktur.
Zira o zamana kadar İsmail ve evladı, çölde mahsur idiler. Hz. Muhammed'in
peygamberliği üzerine İslâm dini ile doğuya ve batıya yayıldılar.
Üçüncüsü:
Yine Tevrat'ın Tekvin bölümünün yirminci babında: "Rabbi Teâlâ Tûr-i
Sîna'da geldi ve bize Saîr'den tulû etti (doğdu) ve Faran dağlarında zuhur
eyledi ve sağından Kıddîslerin ünvanlarını saf yaptı da onlara izzet ihsan
etti ve onları bütün kavimlere sevdirdi ve Kıddîslerin hepsine bereketle dua
etti". Bilindiği gibi Faran veya Paran dağı Hicaz'dadır. Yine Tevrat'ta:
"İsmail büyüdü ve okçu oldu." denilmektedir. İsmail'in Mekke'de
sakin olduğu da bilinmektedir. Şu halde bu âyetin de Hicaz'da Hz. Muhammed'in
peygamberliğine ve Mekke'nin fethine işaret ettiğinde şüpheye düşmemek lazım
gelir. Yahudiler bunu "Tûr-i Sina'dan ateş zuhur edip çevreye yayıldığı
zaman Saîr'den ve Faran'dan dahi birer ateş zuhur edip çevreye yayıldı."
şeklinde yorumluyorlar ve Musa'ya vahiy geldiği sıralarda olmuş bitmiş bir
hadise gibi gösteriyorlar. Lakin Allah'ın bir yerde mücerret bir ateş yaratmasına,
"Oradan Rab geldi, tulû etti, zuhur etti." denilmeyeceği aşikârdır.
Böyle denilebilmesi için oralarda bu olayın arkasından bir vahiy veya bir
harikanın meydana gelmesi gerekir. O tarihlerde ise Tûr-i Sina'dan başka bu
gibi yerlerde böyle bir şey olmadığı herkesçe biliniyor. Her halde bu âyet,
Hz. Muhammed'in peygamberliğine ve onun saf saf olmuş ashabına özellikle Mekke'nin
fethine ve fetih sırasında Ashab-ı kiramın saflarına işaret etmektedir. Nitekim
Habkuk Kitabı'nda bu mânâ tamamen beyan olunmuştur, şöyle ki:
"Allah
Tûr-i Sina'dan, Kudsî Faran Dağı'ndan geldi, Muhammed'in kıymetinden sema
bir açılsa ve hamdinden yeryüzü bir dolsa, manzarasının şuaları nur gibi olurdu,
ülkesini şanla muhafaza eder, ölümler önünden yürür. Yırtıcı kuşlar askerine
arkadaş olur. Kalktı yeryüzünü kuşattı ve bütün ümmetleri gözetti ve onlardan
bahseyledi. Eski dağlar eğildi, ebedî tepeler indi. Medyen ehlinin örtüleri
sıyrıldı. Atlara bindik, yay ve boyun binitlerinin üstüne çıktık. Yakında
yaylarını doldurup atacaksın. Ey Muhammed, oklar senin emrinle tam bir kanış
kanacak, yeryüzü nehirlerle gürleyecek. Seni dağlar gördü titredi, sel yağmurları
senden bir yana çekildi. Sahralar senin heybetinden ürktü, korkusundan ve
perişanlığından ellerini kaldırdı. Güneş ve ay, yörüngelerinde durakladı.
Askerler oklarının parıltısında ve beyanının parlaklığında yürüdü. Yeri öfkeyle
çiğnersin, ümmetleri zecren döver, harman edersin. Çünkü sen ümmetinin kurtulması
ve atalar toprağının kurtarılması için zuhur ettin!"
Hıristiyanlara
ait nüshalarda son cümle "ümmetinin kurtuluşu ve Mesih'in kurtarılması
için zuhur ettin." şeklinde olduğu da rivayet edilmektedir. Gerçekten
de Muhammed (s.a.v), bütün yücelikleri aşmış ve Hz. İsa Mesîh (s.a.v.)'i de
yahudilerle hıristiyanların yalan ve iftiralarından kurtarmıştır.
Dördüncüsü:
Kitabı Mukaddes'in İşâya kitabında: "Kuvvet ver, çiçek aç, arkadaşın
Mekke'ye niyet ediyor. Artık vaktin yaklaştı, Allah'ın kerameti üzerine doğacaktır.
Arz karanlıklara bürünmüş, sis ümmetleri kaplamıştır. Rab, sana tam bir işrak
aydınlıkla parlayacak Üzerine kerametini ızhar eyleyecek. Ümmetler senin nuruna,
melikler senin parlak ziyana yürüyecek. Gözünü etrafındakilere kaldır ve düşün,
zira onlar senin yanında toplanacak ve seni hac ve ziyaret eyleyecek ve sana
evlatların uzak diyarlardan gelecekler. Çünkü sen şehirlerin anasısın. Şimdi
diğer şehirlerin evladı, Mekke'nin evladı demektir. Koltuklar ve sedirler
üzerinde elbiselerinle süslen. Bunu gördüğün zaman sevinç duyacaksın. Çünkü
denizin zahireleri sana meyledecek, ümmetlerin askerleri sana hac eyleyecek.
Medyen tokluları sana sevkolunacak. Seba ehli sana gelip, Allah'ın nimetlerini
konuşacaklar ve O'nu büyükleyecekler. Farâ'nın koyunları sana gelecek ve benim
mezbahıma beni razı edecek kurbanlar sunulacak ve o zaman Ben, şanlı beytim
için bir hamd ihdas edeceğim".
Bu
sayılan vasıfların hepsi, Mekke için, ancak fetihten sonra gerçekleşti. Milletlerin
askerleri ona haccetti, denizlerin zahireleri oraya aktı. Orada ihdas olunan
yeni hamd şekli de "Buyur Allah'ım! Emrine hazırım. Senin hiçbir ortağın
yoktur. Emret Allah'ım! Şüphesiz ki hamd, nimet ve mülk senindir. Senin hiçbir
ortağın yoktur." telbiyesidir. Araplar İslâm'dan önce de telbiye getirirlerdi,
fakat " Buyur Allah'ım! Senin kendine ait olup sahip bulunduğun ve senin
için olan ortaktan başka bir ortağın yoktur." derlerdi. İşâya kitabında
Bâdiye hakkında birçok tavsifler vardır.
Beşincisi:
Tevrat tefsircilerinden Seman, Tevrat'ın birinci sifri (Tekvîn)nin başlarında
şunu rivayet etmiştir: "Allah Teâlâ, İbrahim aleyhisselâma vahyedip dedi
ki; İsmail hakkındaki duanı kabul ettim ve onu mübarek kıldım, büyüttüm ve
cidden muazzam yaptım, on iki büyük çocuk doğurtacak ve onu ben bir muhteşem
ümmet için imam yapacağım."
İsmail
evlatları içinde bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdan başka bir muhteşem
ümmete imam olan kimse yoktur. Ve bu ümmetin, Muhammed ümmeti olduğu aşikardır.
Altıncısı:
Tefsiri üzerinde durduğumuz bu âyetle ilgili olmak üzere Hz. Yakup'un evladına
vasiyeti hakkında Tevrat'ın Yunanca tercemesinde şu âyet nakl edilmiştir:
Hz. Yakup, oğullarını toplayıp onlara demişti ki: "Ey oğullarım, gelecek
olan o peygamber gelmediği müddetçe bizden peygamberlik kesilmez. O geldikten
sonra bizden peygamberlik ve saltanat kesilir. Cümle âlem onun gelişini beklemektedir."
Yedincisi:
Zebur'un yine Yunanca'sından şu metin nakledilmiştir:
Yani,
Hak Teâlâ vahiy yoluyla Davud'a buyurdu ki: "Senden sonra şeriat sahibi
bir peygamber göndereceğim ki, onun peygamberlik güneşi, doğuya ve batıya
nur saçacak, onun kendisine ilk önce tabi olan ümmeti Arap kavminden olacak.
İnat ve muhalefet edenler, hor ve hakir olacak zillete düşecek, şeriatine
cihanın hükümdarları itaat edecek. Dini ve şeriati kıyamete kadar baki kalacak."
Sekizincisi:
İncillerde de Hz. Muhammed'in vasıfları hakkında müjdeler bulunmaktadır. Bu
cümleden olarak: nassı mevcuttur.
Yani
Hz. İsa buyurmuş ki; "O ki, benden sonra gelecek, benden evvel yaratılmıştır.
Ben
onun papuçlarının bağını çözme hizmetine bile layık değilim." (Matta
İncili) .
Dokuzuncusu:
Yuhanna İncili'nin Arapça'sında şöyle bir âyet bulunmaktadır:
Hz.
İsa Mesih, Havarilerine demiştir ki: "Ben gideceğim ve size Faraklit,
o ruhulhak gelecektir ki o, kendiliğinden konuşmaz. Ancak kendisine söylendiği
gibi söyler." (Yuhanna)
Gerçekten
de Kurân'da "Ben ancak bana vahyedilene uyarım." (En'âm, 6/50);
"De ki, onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir.
Ben bana vahyolunandan başkasına uymam." (Yunus, 10/15) ve "O kendi
keyfine, kendi heva ve hevesine göre konuşmaz, onun sözleri vahiyden başka
birşey değildir." (Necm, 53/3,4) âyetleri bu ifadeyi doğrulamaktadır.
"Faraklit" kelimesi iki türlü tefsir edilmiştir ki: Birisi "Şafî
müşeffa" demektir. Bu ise Resulullah'ın bir sıfatıdır.
İkincisi,
hıristiyanlardan bir kısmı demiştir ki; Fariklit hak ile batılı ayıran demektir.
Aslı "fâruk"tur, "lit" ise tahkik ve te'kit ifade eder.
Bu suretle Fariklit, furkan sahibi demek olur. Bu da peygamberlerin sonuncusu
olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in isimlerinden biridir. Hıristiyanların
bu âyetleri anlamak istememeleri dalaletten başka bir şey değildir. Şafi'
müşeffa' anlamına gelen Fariklit Yunanca'dan, ikincisi ise İbranîce'den alındığına
göredir.
Onuncusu:
Bu âyetler eldeki Tevrat ile İncil'in muhtelif nüshalarında mevcut olan ve
yahudilerle hıristiyanların, aslını değil, yalnızca mânâsını gizlemek maksadıyla
yanlış te'villerle tahrif etmek istedikleri âyetlerdir. "Kendilerine
kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler, onu, tilavetinin hakkını vere vere okurlar,
çünkü ona inanırlar." (Bakara, 2/121) âyetinin mânâsına uygun olarak
bunlar kitabı hakkıyle okuyanlardır. İşte bu âyetler, onu hakkıyle okuyanlar
arasında azıcık idraki, azıcık insafı olanlar için her türlü şüphe ve tereddüdü
ortadan kaldırmaya yeten açık seçik belgelerdir. Aslında Kur'ân'da bunların
her birini doğrulayan çok sayıda âyet bulunmaktadır. Bunlardan başka, bazı
tefsirciler, Tevrat ve İncillerden çıkarılarak aslı büsbütün ortadan kaldırılmış
bazı önemli âyetlerin varlığından da söz etmişlerdir: Abdullah b. Abbas Hazretlerinden
rivayet olunduğu üzere, Cenab-ı Allah, Tevrat'ta İsrailoğulları'na şöyle bir
ahit vermiştir: "Ben, İsmail evladından bir ümmî peygamber göndereceğim,
her kim ona tabi olur, getirdiği nuru tasdik ederse günahını bağışlar, kendisini
cennete girdiririm ve ona iki ecir veririm; biri Musa'nın ve diğer peygamberlerin
getirdiklerine uymanın ecri, biri de İsmail evladından ümmî peygamber Muhammed'in
getirdiğine uymanın ecridir." Bunun Kur'ân tarafından tasdiki: "Kur'ân'dan
önce kendilerine kitap verdiklerimiz ona da iman ederler, onlar kendilerine
Kur'ân okunduğu zaman, "Ona iman ettik, çünkü o Rabbimizden gelmiş bir
hakikattir. Esasen biz ondan önce de zaten müslüman idik." dediler. İşte
bunlara ecirleri iki kerre ödenecektir... onlar kötülüğü iyilikle savarlar
ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar." (Kasas, 28/ 52,53,54).
Tevrat'ta,
sonuncu peygamberin doğumu Mekke'de, meskeni Taybe'de, mülkü Şam'da ve ümmeti
hammadûn diye vasfedildiği de nakledilmiştir.
Yukarıda
nakledilen ve bugün dahi mevcut bulunan Tevrat ve İncil âyetleri de kesinlikle
gösteriyor ki, Cenab-ı Allah ötedenberi eski ümmetlerin her birine ileride
gelecek ve hepsinin son hedefi olacak bir şanlı peygamberi haber vermiş, vaad
ve müjde buyurmuş, gelmeden evvel hepsine onun gıyabında iman teklif eylemiş
ve her Kitap ehli bunu kabul edip, Allah'a ahd ve misak vermiştir. Bu ahit
ve bu âyetler gereğince ne Musevilik başlangıçtır, ne de Hıristiyanlık sonuçtur.
Tevrat'a göre; Musa'ya benzeyen ve kitabı hep bismillah ile başlayan o peygamberin
Hz. İsa olmadığı aşikardır. Ayrıca bizzat İncil âyetlerinin delaleti gereğince
kendisinden sonra furkan sahibi ve hakkın ruhu olan o peygamberin teşrifini
müjdelemiş olan İsa, dininin son hedef olmadığını açıkça itiraf etmiş, "Ben
gitmezsem, size o gelmez." diyerek son peygamber Efendimiz hakkında ümmetinden
en son ahdi o almıştır. İşte bu vaad ve ahdi tasdik ve bilfiil gerçekleştirmek
üzere Cenab-ı Allah "lâ raybe fih" yani içinde hiçbir şüphe bulunmayan
Kitab-ı mübîn'i ve Furkan-ı hakîm'i ile son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.)
Efendimiz'i peygamber olarak göndermiş ve bundan dolayı İsrailoğulları'na
ilk hitabında "Haydi bakalım siz benim ahdimi yerine getirin, ben de
size verdiğim sözü yerine getireyim." (Bakara, 2/40) ve "Yanınızdaki
kitabı (Tevrat'ı) tasdik eden bir kitap olarak indirdiğim Kur'ân'a iman edin!"
(Bakara, 2/41) ilâhî fermanları bu ahdin icra ve ifasını ve gereğinin yerine
getirilmesini talep etmiştir. Bu konudaki bütün şüpheleri silip gidermek için
aklî ve naklî her türlü delili gözler önüne sermiştir. En nihayet İbrahim'in
dua ve kelimatına ve Hz. Yakub'un vasiyyetine dikkat çekerek, ihvanın mânâsını
ve İslâm'ın aslını ve değerini anlatmış, meselenin özünü ve içyüzünü aydınlatmıştır.
Şimdi
bütün bu hitapların nihaî faydasını özetlemek üzere buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
134.
Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız.
Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
134-Ümmet:
İmam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki, çeşitli insan gruplarına önder
olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam
bir birlik oluşturup, düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde
çeşitli insan grupları üzerine hakim olan bir topluluktur. Diğer bir tabirle
ümmet, imamet-i kübra sahibi cemaattir. Cemaatlara göre ümmet, fertlere göre
imam gibidir. Demek ki ümmet, hakim bir milletin fertlerinden meydana gelmiş
olan bir sosyal toplumdur.
Bu
zikrolunan cemaat, yani İbrahim ile Yakub ve bunların vasiyyetlerini tutan,
Allah'ın birliğine inanan ve müslüman olan oğulları geçmiş bir ümmettirler.
Çeşitli insan gruplarının birliği için, onların önüne geçmiş, uyulmaya ve
itaat edilmeye layık bir cemaat idiler. Şu halde onlar başka siz başkasınız,
siz onlar değilsiniz ve onlar sizden hiç değildir. Siz "Biz onların evladıyız."
diye kuru bir neseple iftihar etmekle kurtulamazsınız, onların kazandıkları
onlara aittir, sizin kazandıklarınız da size aittir. Ve siz, onların yaptıkları
amellerden sorumlu olmazsınız, sorumlu tutulmazsınız. Herkesin menfaati kendi
kazancında ve herkesin sorumluluğu da kendi yaptığındadır. Cemaatler de böyledir:
Sizden öncekiler iyilik yapıp sevap kazandıkları halde, siz onlara benzemeyip
fenalık yapar, günah kazanırsanız, sırf onların soyundan gelme iddianızla
onların kazancından faydalanamazsınız. Yine bunun gibi, öncekiler fena şeyler
yapmışlar, ancak siz bu hususta onlara uymamış iseniz, onların fenalığı da
sizden sorulmaz. Sizden hesabı sorulacak olan şey sadece kendi amelleriniz,
kendi yaptıklarınızdır. O halde sizden öncekilerin iyiliğiyle iftihar etmeyin,
onlarla öğünmeyin. Siz de onlar gibi iyi kazançlar kazanmaya bakın. Ayrıca
eski atalarınız hatalar yapmış, günah işlemiş ise ondan dolayı da üzülmeyin,
siz onlara uymayıp hak yoluna gidin, iyilik yapın.
İyilerin,
geçmiş büyüklerin evlatları ve mensupları onlara uyup, onlara benzeyip İslâm
ve ihsan ile iyi ameller ve büyük işler yapmazlarsa, kuru bir nesep ve mensubiyet
iddiasıyla kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Aynı şekilde kötülerin
evlatları, geçmiş atalarına uymayarak iyi ve güzel işler yaparlarsa sırf onların
soyuna mensup olmaları yüzünden, geçmişlerinin yaptıkları kötülüklerden dolayı
hesaba çekilmezler ve kendilerini kurtarmış olurlar. "Herkes kendi yaptığıyla
rehin tutulur." (Tûr, 52/21), "Gerçekten de insan için kendi emeğinden
başkası yoktur." (Necm, 53/39) âyetleri bunu kesin olarak ortaya koymuştur.
Nitekim Peygamber Efendimiz, akrabaları olan Haşimoğulları'na, "Başkaları
bana hizmetleriyle gelirken, siz sadece neseplerinizle gelmeyin." buyurmuştur.
Gerçi nesep ve yakın akrabalık bir şereftir. Fakat sadece nesep, halas ve
felah (kurtuluş) için yeterli bir sebep değildir. Fayda getiren yakınlık asıl
amelde, din ve ahlâkta, hasılı geçerli olan gerçek sebeplere sarılmaktadır.
İşte bundan dolayıdır ki; âyet-i kerimede "Sûra üfürüldüğü zaman, artık
o gün aralarında ne soy-sop kalır, ne de birbirlerini arayıp soracak halleri!"
(Müminûn, 23/101) buyurulmaktadır.
Cenab-ı
Hakk'ın, yaratılıştan gelen ihsan ve ikramları çoktur ve bunlar bütün yaratıklarına
şamildir. Yaratılışın kanunları ve ilkeleri herkes için geçerli ve zorunludur.
Lakin insan için buna karşılık başka bir kanun daha vardır ki, o da istek
ve emek kanunudur ve insan işte bundan sorumludur. Kazançların hesabı görüldüğü
zaman, doğuştan sahip oldukları imkan ve kabiliyetleri kötüye kullananlar
daha çok zarar ederler, o vakit büyük nesepler, şerefli atalar onlar için
yüz karası olur. İşte bundan dolayıdır ki, herkes kendi kazancına bağlıdır.
Acaba bu mesele böylece mutlak mıdır? Bu âyetlere göre mutlak ve kesin görünüyor.
"Ancak herkesin fayda ve zararı yalnız kendi çalışmasına bağlı kalacaksa,
kimse kimsenin yaptığından fayda ve zarar görmeyecekse, sosyal yardımlaşmanın,
ümmet ve imametin hikmet ve faydası nedir? Bu sosyal yardımlaşma ve dayanışmalar,
işleri kolaylaştırmaya yarıyorsa bu da bir fayda değil midir? Sonra tevarüs
(kalıtım) denilen şey yalnızca dünyaya ait bir özellik olsa bile, ortaya çıkardığı
sonuçlar bakımından ahirete de faydası olmuyor mu? Eğer kesinlikle böyle ise
yukarıdan beri İsrailoğulları kıssalarında, onlar halef ve selef olarak, niçin
birbirlerinin yaptıklarıyla övülüyor ve yeriliyorlar?" şeklinde sualler
akla gelebilir. Gerçekten bu hükümler mutlak ve kesin gibi görünmüyor. "Herkes
kendi yaptığıyla rehin tutulacaktır, ancak meymenetli dostlar böyle değildir."
(Müddessir, 74/38-39) âyeti gereğince kendi çalışmasının üstünde birtakım
nimetlere erecek olan yemin ashabı (uğurlu dostlar grubu) da vardır. Yine
bunun gibi "İman eden ve zürriyetleri de iman yolunda kendilerine uyanlar,
işte Biz onların nesillerini de kendilerine kattık." (Tûr, 52/21) âyeti
gereğince uymak ve tabi olmak şartıyla zürriyetin, köke katılması, kendi kazancının
üstünde bir mutluluktur. Demek ilâhî lütuflar kazancın yalnızca başlangıcında
değil, arasında ve sonunda da kesintisiz olarak vardır. Kalıtım ve yardımlaşma
ilkeleri de böyledir. Şu halde âyetin mânâsı, herkesin birbirinden yararlanma
ve zarar görmesini yok saymak ve inkar değildir; sadece kişinin kendi şahsî
hareketlerinden, kendi iradesiyle yaptığı tercihlerden yalnızca kendisinin
sorumlu tutulacağını, hür tercihlerindeki çalışma ve kazancın önemi ve bunların
birbiriyle ilişkisini isbat içindir. Bütün bunlardan, ilâhî mevhibelerin (vergilerin),
ikram ve ihsanların yokluğu ve inkarı gerekmeyeceği gibi, ecir ve sevabın
da mutlaka çalışmayla uygun olması da gerekmez. Allah'ın ihsanları, çalışmaya
bağlı olan yerlerde bile o gayretin derecesiyle sınırlanmış değildir: Küçük
bir amele büyük bir ecir verilebilir. Böylece sosyal yardımlaşma esasları,
bir tarafın öbür taraftan faydalanmasına dayandığı halde gerçekte bunlar dahi
az çok bir müktesep (kazanılmış) hakka ve şarta bağlı bulunmaktadır. Bu da
daha önceden mevcut olan din, millet ve vatandaşlık bağları gibi bağlardır.
Bütün bu bağlar da iman şartına bağlıdır. Bundan dolayıdır ki, çalışmanın
bazı dereceleri toplumun bütününün faydalanmasına manidir. Yine bundan dolayıdır
ki, sırf nesep ve akrabalık, bütünüyle o mirasa sahip olmaya yetmez. Aslında
kalıtım, mirasçının o mirası bırakana halef olması demektir ki, bu da onun
milletine uymayı sürdürmesi şartına bağlıdır. Bu sebeple din ve diyar farklılıkları
mirasa engeldir. Mirasçı nesep sebebiyle miras bırakanın kazancından faydalanmış
görünüyorsa da, bu faydalanmanın asıl sebebi yine mirasçının kendi çalışması
olan dinine bağlılığıdır. Ayrıca o mirası çarçur etmeden iyi kullanacağı güvenini
vermiş olması şartına da bağlıdır.
İşte
âyetlerin mutlak gibi görünen hükmünün ilgili yönleri budur. Bundan çıkan
sonuç da herkesin menfaatinin kendi kazancına bağlı olmasıdır. Herkes kazancından
sorumludur. Kimse kimsenin günahından hesaba çekilmeyeceği gibi, hiçbir kimse
bir başkasının kazancından, kendisinin bir çalışması olmadan istifade edemez.
Çalışmaya bağlı sonuçların bu kadar adaletle dağıtılması dünyada olmazsa,
ahirette muhakkak olacaktır. Ve bunun içindir ki, dünyada sosyal çalışmaların
kâr ve zararının adaletle dağıtılmasını sağlamayan ve başkalarının emeğinden,
haksız yere faydalanmaya kalkışan ümmetler çabucak yıkılırlar ve böyle zalimler
ümmet ve imamete layık olamazlar. Bütün bunlarla beraber az fakat düzenli
ve güzel işlerle büyük büyük menfaatler elde etmenin bir yolu vardır. O yol,
doğru ve hak yol olan sırat-ı müstakimdir. Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü
gibi, halef, selefin yaptıklarıyla övülüyor veya yeriliyor olduğu zaman dahi
bu övme ve yermelerin yalnızca nesebe değil, iman ve İslâm yoluna uymaya,
hak yola girip girmemeye bağlandığı dikkat çekicidir. Bu da yine onların kendi
çalışma ve tercihleriyle olacak bir şeydir. Şu halde insanlar vaktiyle yaşamış
büyük bir ümmetin nesli ve mensupları olmakla kendilerini kurtaramazlar ve
onlar gibi büyük olamazlar. Onlar gibi büyük olabilmek için onlar gibi güzel
işler ve büyük eserler yapmak zorundalar. Dahası var, sonradan gelenler, daha
öncekilerden daha çok güzel işler yaparlarsa büyüklükte onları da geçerler.
İşte o zaman selefler ile haleflerin gelişme yarışından daha büyük ve daha
mes'ut bir ümmet meydana gelir ve işte Hz. İbrahim buna dua etmiş, Hâtemü'l-Enbiya
Efendimiz de bu duayı tahakkuk ettirmek için ve onun tasdiki olarak gelmiştir.
İşte bu zaman böyle bir büyük ümmeti meydana getirmek ve geniş bir doğru yol
kurma ve teşkil etme zamanıdır. Bu iş sadece nesep ve soy davası güden, büyük
bir soydan gelmekle övündükleri halde atalarının gittiği yoldan gitmeyenlerin
kârı değildir. Hem eskilerin güzel yollarını yıkmayıp yaşatmalı, hem de o
yolu daha da genişleterek ve daha güzel işler yaparak, cihanşümûl (dünya çapında)
bir ana yol, bir sırat-ı müstakim (doğru yol) haline getirmeye çalışmalıdır
ki, bunda sadece nesebin tesiri olmaz. Bütün nesepler, bütün hasepler dahil,
bütün insanlığın istifadesi sağlanmış olur.
Bu
böyle iken:
Meâl-i
Şerifi
135-
Bir de: "yahudi veya hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız." dediler.
Sen onlara de ki: "Hayır! Hanif olarak hakka tapan İbrahim'in dinine
(uyarız) ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı."
136-
Deyiniz ki, "Biz, Allah'a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa'ya ve İsa'ya
ne indirildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman
ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız."
137-
Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş,
hidayeti bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse onlar sadece ve sadece
didişmenin içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. Ve O, işitendir, bilendir.
138-
Allah'ın boyasına bak, (vaftiz nolacak?) Kim, Allah'dan daha güzel boya vurabilir
ki? İşte biz O'na ibadet edenleriz.
139-
De ki: "Allah hakkında bizimle didişmeye mi gireceksiniz? Oysa O, bizim
de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz
de size. Şu kadar var ki, biz O'na ihlas ile sarılıyoruz.
140-
"Yoksa siz, İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakup da ve torunları da
hep yahudi ve hıristiyan idiler mi demek istiyorsunuz?" De ki: "Siz
mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah'ın şahitlik ettiği bir
hakikatı bile bile inkar edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan
gafil değildir.
141-
Onlar bir ümmet idiler, gelip geçtiler. Onlara kendi kazandıkları, size de
kendi kazandıklarınız. Ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
135-
Yahudiler ve hıristiyanlar, herkese: "Siz de yahudi ve hristiyan olunuz
ki, hidayet bulasınız." dediler. Yahudiler Yahudiliğe, Hıristiyanlar
da Hıristiyanlığa davet edip durdular. Bunlar, ikisi bir araya gelmez iken,
her biri kendi yoluna davet edip ihtilaf ve niza çıkardılar, hem de bunun
hidayet olduğunu iddia ettiler. İşte bundan dolayı ya Muhammed! Sen söyle
de: Yahudi ve hıristiyan olmak değil, bilakis hanif, yani küfür ve şirkten
arınmış, hakka ve tevhide yönelik olarak İbrahim milleti olalım, hep onun
milletine uyalım, onun milletinden ve ehlinden olalım. İbrahim hanif idi,
müşriklerden değildi. Kendisinden sonra gelen ve yukarıda görüldüğü üzere,
birçok yönden müşriklere benzeyen yahudi ve hıristiyanlardan hiç değildi.
Lakin onlar geçmiş bir ümmet idi. "Biz onlardan nasıl olalım?" derseniz,
onun da kolayı vardır: Evvela geçmiş olması onların arkasından gitmeye, onlara
uymaya engel değildir. İkincisi, zaten siz o geçmiş ümmetin aynen kendisi
değilsiniz, onu yenileyen, yeniden ihya eden, daha da genişleten ve İbrahim'in
duasında onun isteğinin gayesi olan yeni ve büyük bir ümmet, müslim bir ümmet
olunuz ki, bu ümmet İbrahim'in ümmetini de içine alan daha büyük bir toplum
olmuş olsun.
136-Böyle
olmak için şöyle deyiniz: Biz, Allah'a, bize inzal olunana; İbrahim, İsmail,
İshak, Yakup ve torunlarına inzal olunana aynı şekilde Musa'ya ve İsa'ya verilmiş
olana ve bunlardan başka daha ne kadar peygamber gelmiş ise Rabları tarafından
kendilerine verilmiş olana da iman ettik. Bunların hiçbirisinin arasında fark
gözetmeyiz. Yahudi ve hıristiyanların yaptığı gibi, bir kısmını tanıyıp, bir
kısmını tanımazlık etmeyiz. Böyle söylemek "hepsinin derecesini eşit
ve aynı biliriz" demek değildir. "Hiç birini inkar etmeyiz, hepsinin
peygamberliğini kabul ederiz, peygamberliklerine iman etme konusunda farklı
bir tutum içine girmeyiz." demektir. Şu halde önce Allah'ı, sonra kendi
peygamberimizi, daha sonra da onun, peygamberdir diye bize bildirdiği peygamberleri
tanırız. Ve biz sadece Allah'a teslim olmuş ve bağımlıyız. İşte İslâm milleti,
böylesine geniş ve bütün dinleri içine almış olan en mükemmel bir din ve muhteşem
bir ümmettir.
137-
"İnandık deyiniz!" buyurulması, iman konusunda kalb ile tasdikin
yanında dil ile ikrarın da gerekliliğini dile getirmektedir. Rivayet olunuyor
ki, bu âyet nazil olduğu zaman, Resululah yahudilerle hıristiyanlara, "Allah
böyle emretti." diye söylemiş ve bu âyeti okumuştu. Hz. İsa'nın isminin
anılmasına gelince, yahudiler, inkar eyleyip, ona küfrettiler. Hıristiyanlar
da "İsa diğer peygamberler gibi değildir, o Allah'ın oğludur." dediler.
Bunun üzerine şu âyet nazil oldu: Ey müminler, siz onlara söyleyiniz ve şöyle
haber veriniz: Eğer yahudiler ve hıristiyanlar sizin iman ettiğiniz gibi iman
ederlerse gerçekten ihtida etmiş, doğru yola girmiş, hak yolu tutmuş olurlar,
aranızda birlik ve bütünlük sağlanmış olur. Eğer yüz çevirirlerse onlar hakikaten
şikak, yani ihtilaf, münakaşa, parçalanma ve didişme içindedirler, bölünüp
parçalanmadan kurtulamazlar, sürekli didişir dururlar, böyle olunca da ey
Muhammed! Bundan sonra onların şerrine karşı Allah sana kâfidir. Biraz geciktirse
bile hiç şüphesiz onların hakkından gelecektir. Ve O Allah Semî'dir, duanızı
ve her söylediğinizi işitir; Alîm'dir, gizli niyetlerinize varıncaya kadar
her şeyinizi bilir ve ona göre hükmünü icra eder. Hakka ihlas ile sarılmanın
hükmü felah (kurtuluş) ve zaferdir. Hakka karşı muhalefet ile direnmenin hükmü
de er veya geç helâke uğramaktır.
138-Hıristiyanlar
çocuklarını "ma'mudiye" dedikleri sarımtırak bir suya daldırırlar
ve buna "ta'mid" yani "vaftiz" derler. Bunun da bir temizleme
olduğunu söylerler ve ne zaman birisi çocuğunu vaftiz ederse, çocuk için,
"İşte şimdi hakkıyla Hıristiyan oldu." derler. Buna karşı Cenab-ı
Allah, müslümanlara buyuruyor ki, siz böyle yukarıda anlatıldığı gibi tevhid
ile, hiç fark gözetmeksizin iman ettiğinizi söyledikten sonra şunu da ekleyiniz
ve deyiniz ki; biz, Allah boyası olan ve yaratılıştan gelen iman ile iman
ettik, sudan imana, sun'î (yapay) boyaya tenezzül etmeyiz. Allah boyasına
bakınız, Allah boyasına, zira Allah'ın boyasından daha güzel kimin boyası
vardır? Maddiyatta, tabiatta ve bütün kâinatta, dikkat ediniz O'nun boyasından
daha güzeli var mıdır? Ağaçlara ve otlara, bütün çiçeklere, bilhassa insanların
simalarına ve göz renklerine şöyle bir göz atınız, onlardaki doğuştan boya
ile insanların sonradan sürdüğü sun'î boyalar arasında kıymet ve güzellik
bakımından ne kadar büyük fark olduğunu görürsünüz. Özellikle insan bedenlerine
sürülen ve yaratılışı bozan boyalar ne kadar arızî, ne kadar çirkin ve mülevves
şeylerdir. İşte maneviyatta, din ve ahlâkta da durum böyledir. Din fıtrî bir
din, iman ilâhî bir iman, temizlik doğuştan bir temizlik, güzellik doğuştan
bir güzelliktir. Sonradan elde edilen bütün temizlik ve güzellik, aslında
doğuştan gelen güzellik ve temizliğin korunmasına yöneliktir, sonradan ona
ârız olmuş birtakım pisliklerin giderilmesine dönüktür. İnsanları bir paçavra
boyar gibi, renkli bir suya sokup çıkarmakla elde edileceği sanılan iman,
sudan bir imandır, çok temelsiz bir dindir. Bunun ne kıymeti var ki? İman
ile dini bir boyaya benzetmek gerekirse, biz Allah boyası olan bir fıtrî iman
ile ve Allah tarafından boyanmış olmayı üstün tutarız. Maddî ve manevi bütün
temizlik çabalarımız ve güzelliklerimiz hep ilk oluştan, doğuştan gelen temelin
muhafazasına yöneliktir. İslâm dini ve tevhid imanı, insanların Allah tarafından
boyanmasıdır. İman en güzel Allah boyasıdır. Ve işte böylece biz ancak O'na
ibadet ederiz, yalnızca O'na kulluk eyleriz. O'nun kulları, O'nun köleleriyiz.
Diğer bütün peygamberlere inanmamız, O'nun gerçek peygamberleri olmalarından
ve O'nun emirlerini bildirmelerinden dolayıdır. Yoksa biz onları ilâhlaştırıp
tanrı yerine koymayız. Hele hele hıristiyanların Hz. İsa'ya yaptığı gibi,
şirke sapmayız hatta kendi peygamberimize de tapmayız. Onun hakkında da "Şahitlik
ederiz ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Resulüdür." diyerek kelime-i şehadet
getiririz. nazm-ı celîli de yukarıdaki 'ya bağlı olarak âyetin sonuna kadar
emrinin mekûlü kavlinde dahildir. Aradaki âyeti ise cümle-i mu'tarıza, yani
ara cümledir. Şu halde ise "Allah bizi boyadı." meâlinde nın mef'ul-i
mutlakı mevkiinde bulunmaktadır. Bununla beraber "iğrâ" (teşvik
etme) babından olması da caiz görülmüştür.
139-
ey Muhammed! Sen, o yahudi ve hıristiyanlara şöyle söyle ve de ki: Siz, bize
karşı Allah hakkında "Allah'ın hak dini yahudilik veya hıristiyanlık'tır,
şu halde cennete ancak bunlar girebilecektir, geliniz siz de Yahudi veya Hıristiyan
olunuz ki, hidayet bulasınız." diyerek münazara ve mücadele mi ediyorsunuz?
Halbuki O Allah, hem bizim, hem sizin Rabbimizdir. Biz O'na iman ederken O'nun
sizin de Rabbiniz olduğunu inkar etmeyiz. O halde bize karşı verdiğiniz bu
mücadele ne kadar boş bir mücadeledir. Bununla beraber bizim amellerimiz bizimdir,
sizin amelleriniz de sizindir. Biz müslümanlar yukarıdaki imanımız gereğince
başka din sahiplerinin kendi inançlarına göre yaptıkları dinî amellere karışmayız.
Din ve vicdan hürriyetine riayet ederiz. Bu bakımdan İslâm toplumu, her toplumdan
daha geniş görüşlüdür. Onun içinde semavî dinlerden her biri kendi halinde
yaşayabilir ve yaşayabilmiştir. Allah Teâlâ hepimizin Rabbidir, ve O'nun katında
her birimiz kendi yaptığımız amellerden sorumlu olacağız. Şu kadar var ki,
biz O'na ihlas ile bağlıyız. Amellerimizde ancak O'na ihlas ile hareket ederiz.
İhlas ve samimiyetimizi sunacak başka bir mabud veya birtakım aracılar tanımayız.
O'nun rızasına uygun olmayan hususta, hatır gönül dinlemeyiz. İşte O'nun huzuruna
amellerimizle giderken aramızdaki bu farkla gideceğiz ve ona göre hesap vereceğiz
ki, bu noktada ne kadar dikkat çekicidir.
140-141-Buna
karşı siz ne yüzle mücadele edebilirsiniz? Ey yahudiler ve ey hıristiyanlar!
Siz, İbrahim milletine tabi olmamak ve bizimle mücadele etmek için İbrahim,
İsmail, İshak, Yakup ve torunlar yani hep bunlar, yahudi ve hıristiyan idiler
mi diyorsunuz?
Nafi,
İbnü Kesir, Ebu Amr, Halef rivayetiyle Hamza ve Ebu Cafer, ayrıca Ravh rivayetiyle
Ya'kup "yâ" ile okurlar. Önceki okunuşa göre bu âyet emrinin mekûlüne
dahil, bu ikinci okunuş şekline göre ona nazir ve doğrudan doğruya peygamberi
muhatap tutmaktadır. Ona göre mânâ "Ey Muhammed, o yahudiler ve hristiyanlar
böyle mi diyorlar? Bu peygamberlerin kendilerinden olduklarını mı iddia ediyorlar?"
Sen onlara de ki; Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah
mı? Elbette Allah daha iyi bilir. Öyle değil mi? Halbuki Allah öyle biliyor
ve öyle şahitlik ediyor ki, o peygamberler ne yahudi idiler, ne de hıristiyan
idiler. Daha önce yaşamış birer geçmiş ümmettirler. İbrahim hanif ve müslimdir
ve müşriklerden de değildir. Siz ise kesin olan bu gerçeği bile bile inkar
ediyor ve dile getirmiyorsunuz.
Ve
acaba kendince bilinen ve Allah tarafından sabit olmuş olan bir şahitliği
yapmayıp inkar edenden daha zalim kim vardır? Zira doğru olan bir şahitliği
yapmayıp, sus pus olmak ve ketûm (gizleyici) davranmak da en büyük haksızlıktır,
en büyük zulümlerden biridir. Ve Allah Teâlâ duasına karşılık İbrahim'e "Zalimler
benim ahdime nail olamazlar." buyurmuştur. Siz nasıl olur da hakkıyle
uyulacak ve ardından gidilecek bir millet olabilirsiniz? Size uyanlar nasıl
olur da hidayete erebilirler? Siz yoksa yaptığınız zulüm ve haksızlıklardan,
bile bile şahitliği ketmetmenizden Allah'ı gafil mi sanıyorsunuz? Allah, sizin
yaptıklarınızdan ve yapacaklarınızdan gafil değildir. Bu vesileyle bir kerre
daha işitiniz ve biliniz ki, hakikat şudur: Onlar bir ümmetti, geldi geçti.
Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız size aittir. Siz onların
yaptıklarından sorumlu tutulmazsınız." Bunu iyi belleyin, bundan sonra
halinizi ve geleceğinizi iyi düşünün ve bu çalışma ilkesine iyi riayet edin.
Hz. Muhammed'in peygamberliği ve imameti altında teşekkül eden ve bütün peygamberler
tarafından önem verilmiş bulunan bu muazzam ümmete, bu tevhide bağlı olanların
birliğine siz de dahil olmaya çalışın.
Tefsircilerin
açıklamasına göre, bu âyette başlıca birkaç tenbih (uyarma) vardır:
Birincisi:
Geçmiş ataların faziletlerini dile dolamakla kalınmamalıdır. Herkes ameliyle
hesaba çekilecektir. Kendi yaptığından sorumlu tutulacaktır.
İkinci
olarak: geçmişlere farz kılınan hükümler, aynen onların soyuna da farz kılınmak
nasıl garip karşılanacak bir olay değilse; değişik maslahatlara bağlı olarak
Muhammed (s.a.v.)'in, insanları eski bir milletten yeni bir millete geçirmesi
ve bunun için yeni bir şeriat getirmesi de mümkündür. Bu da inkar edilmeye
çalışılmamalıdır. Yukarıdaki nesih âyetleri de bu imkanı dile getirmektedir.
İşte "zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişmesi" gerektiğine
dair fıkıh kaidesi de bu gibi âyetlerin çerçevesi içindedir. Hükümlerin böyle
çeşitli sebep ve faydalarını bilmeye yarayan ilme "Fıkıh" denilir.
İslâm dininin böyle bir taraftan değişmez ilkelere, diğer taraftan değişik
şartlara göre uygun düşen esnek kurallara dayanması, onun kıyamete kadar ayakta
duracağını gösteren belli başlı özelliklerinden biridir. Bu sayede insanlığın
hem ilerlemesi muhafaza olunur, hem de yıkıcı, buhranlı inkılâp ve değişmelerden
korunmuş olur.
Üçüncü
olarak: Peygamberlerin açtığı yola girmek isteyenlerin, öncekileri doğru ve
yanlışlarıyla olduğu gibi ve körü körüne taklit etmeye uğraşmayıp, hak ve
batılı bizzat seçip ayırdederek amel etmeleri lazım gelir. Çünkü "Siz
onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz." buyurulmuştur. Bu gibi önemli
ilkeleri içine alan bu âyet, benzetmek gibi olmasın, sanki bir terci-i bend
gibi ayrı ayrı siyak ile takrir edilmiş, bu takrir, sadece tekrardan ibaret
kalmamıştır. Birinde soya bağlılık, diğerinde dine bağlılık açısından ele
alınmıştır. Ayrıca öncekinde esbat yani torunlar, işaretine açıkça dahil olmadığı
halde, sonrakinde dahil olmuştur. Ve bu suretle birinci cüz sona ererken,
İslâm ruhunun birliği ve bütünlüğü sağlanmıştır ki, bundan sonraki cüzde İslâm'ın
maddî ve cismanî birliğinin sağlanması demek olan Kıble meselesine geçilecek
ve Muhammed ümmetinin teşekkülüne ve onun özünde mevcut belli başlı özelliklerine
işaret buyurulacaktır. Buraya kadar olan âyetleriyle Bakara Sûresi, Fâtiha
Sûresi'nin " "e kadar olan birinci kısmına benzemektedir. Bundan
sonra yeni bir "sırat-ı müstakîm" (doğru yol) hidayetine başlanacaktır.
Bunun için buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
142-
İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, "Bunları bulundukları kıbleden
çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, batı da Allah' ındır.
O, kimi dilerse onu hidayete erdirir."
143-
Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar
üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize
şahit olsun. Daha önce içinde durduğun Kâ'be'yi kıble yapmamız da şunun içindir:
Peygamber'in izince gidecekleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım.
Bu iş elbette Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti.
Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok
şefkatlidir, çok merhametlidir.
144-
Doğrusu, biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek, aranıp
durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz.
Haydi bakalım, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede
olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş
olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rabblerinden gelen o emir haktır. Ve Allah,
onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir.
145-
Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen,
yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın.
Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için,
sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine
uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun.
142-Kıble:
Esasen insanın herhangi bir tarafa dönmesi ve yönelmesi halidir ki, Türkçe
"yön" demektir. Dindeki geleneksel anlamıyla namazda dönülen mekana
isim ve terim olmuştur.
Cenab-ı
Hak kıblenin değiştirilmesine ve yeni bir sırat-ı müstakîm (doğru yol) gösterilmesine
ve bu şekilde yeni bir ümmetin oluşumuna işaret buyururken, aynı zamanda bazı
kendini bilmezler tarafından bu konuda söylenecek cahilce sözlerin geçersizliğini
de açıklamak için şöyle buyuruyor:
İnsanlar
içinden birtakım beyinsizler, hafif akıllı anlayışsızlar diyecekler ki; bunları,
yani Muhammed ve ümmetini, bulundukları kıblelerinden yani Beyt-i Makdis'den
çeviren nedir? Bu söz, neshi inkar eden ve kıblenin tahviline itiraz etmek
isteyen yahudiler veya münafıklar tarafından ileri sürülmüş, âyet de onlar
hakkında inmiştir. Bu sûrenin baş tarafında, "Şunu muhakkak biliniz ki,
asıl beyinsizler asıl budalalar onlardır." (Bakara, 2/13) âyetinin hükmüne
göre, bu âyetin münafıklar hakkında inmiş olması daha münasiptir. Yani bunlar
böyle söylemiş ve söyleyeceklerdir. ey Muhammed! Sen o beyinsizlere şöyle
söyle; doğu da, batı da Allah'ındır, yani gün doğusundan gün batısına kadar
bütün yönleriyle yeryüzü Allah'ındır. Allah'ın hiçbir mekana ihtiyacı yok,
kendisine özgü mekanı da yoktur. Bütün yönlerin sahibi olan Allah, dilediği
kimseyi yeni bir sırat-ı müstakime hidayet eder, başarılı kılar. Burada doğrudan
doğruya Fatiha Sûresi'ndeki duasına açık bir bağlantı, ince bir cevap var.
Birincisi:
Burada "sırat-ı müstakim"in nekire oluşu, yani "el" harf-i
tarifiyle belirlenmeyişi, bu yolun büyüklüğüne ve yeniliğine bir işarettir
ki, istenilenden daha güzel, öteden beri gidilenin ve bilinenin dışında, bambaşka
ve daha fazla nimet ve saadete elverişli, daha kolay selamete götüren, yani
gazap ve sapıklıktan uzak bulunan bir doğru yol demek olur.
İkincisi:
Bu sırat-ı müstakime hidayet, bu yola girebilmek, sırf ilâhî iradeye bağlanmıştır.
Yaratılışta ilâhî iradeye bağlı olmayan hiçbir şey bulunmadığı halde, bunun
burada böyle özellikle vurgulanması, böyle bir sırat-ı müstakimi ihsan etmesi
ve ona kulların girebilmeleri hususunda, daha önceden kulların herhangi bir
istek ve gayretleri bulunmadığına ve bunun Allah tarafından bir ihsan ve ikram
olduğuna tenbih içindir. Yolu açan Allah olduğu gibi, o yola girecek olanları
seçen de Allah'dır. Ayrıca burada çalışma kanununun bir yönüne ve ilâhî iradenin
çalışmanın başlangıcından da önce olduğuna işaret vardır. Çalışma meselelerinde
de ilâhî irade ve dileme, kulların istek ve iradelerine göre tecelli eder.
Burada olduğu gibi, tamamiyle vehbî (Allah vergisi) olan hususlarda ise kulun
çalışması, ilâhî irade ve dilemeyi takip eder. Hasılı Cenab-ı Hak, her şeye
maliktir ve dilediği kulunu, sırf kendi irade ve dileğiyle peygamber yapar,
ona büsbütün yeni bir din ve şeriat ihsan eder. Bu hususta onu engelleyecek
hiçbir kuvvet yoktur, peygamberlik de bir çalışma işi değildir ve bu iş "Kazandığı
iyilikler kendi lehine, kazandığı kötülükler de kendi aleyhinedir." (Bakara,
2/286) ilkesinin çerçevesi dışında kalan bir iştir. Söz konusu ilke bu ihsandan
sonra geçerlik kazanır. Kudretiyle yeni bir peygamber ve yeni bir din gönderebilen
Allah'ın, kıblenin değişmesini emretmesine itiraz edebilmek için hiçbir sebep
yoktur.
143-Cenab-ı
Hak, Resulü Muhammed'e bu hidayeti bahşetmiştir. Ve ey Muhammed ümmeti! Sizi
işte böyle bir doğru yola hidayet etmek suretiyle Biz sizi vasat (orta), merkez
ve her tarafı denk, mu'tedil, uyumlu, ılımlı ve hayırlı bir ümmet yaptık.
ki siz diğer insanlar üzerine sözlü olarak veya fiilen veya halen adil bir
şahit ve örnek alınacak kimseler olasınız.
Şühedâ:
Şehîd'in çoğuludur, şehîd şehadet masdarından "fâil" anlamına "feîl"
veya "mef'ûl" olarak şahit ve meşhud mânâsınadır. Kendi geleneğimizde
"şehid", "meşhûd bilcenne" yani cennetlik olduğuna şahitlik
edilen kişi demektir. Ancak burada kelime "şâhid" mânâsınadır. Şahit
bir gerçeği ispat konusunda şahitliğine, yani bilgisine ve görüşüne dayanarak
verdiği habere başvurulan verilecek hükme delil niteliğinde olan kimsedir
ki, bundan istifade edilerek, ıstılahta herhangi bir genel yargıyı ispat için
başvurulan delil veya tanığa da şahit denilir. Şer'an, kendisinin başkası
aleyhinde bir hakkı bulunduğunu haber verme ve talep etmeye dava, başkasının
kendi üzerinde hakkı olduğunu haber verme ve beyan etmeye ikrar denildiği
gibi, bir başkasının bir başkası üzerindeki hakkını açıklama ve haber vermeye
de şehadet (şahitlik) denilir. Şu halde şahit, davacı ile davalı arasında
ortada, tarafsız, adil ve yalnızca gerçeği söyleyen, sözü dinlenir ve sözüne
itibar edilir bir kimse demektir. Bundan dolayı da gerek hareket ve davranışları
bakımından, gerek diğer halleri bakımından örnek alınan kimselere de "şahit"
denilir: "Bu böyledir, çünkü filan böyle söyledi, filan iş böyle yapılmalıdır,
çünkü filan böyle yapıyor." tarzında herhangi bir konuda kesin hüküm
için senet kabul edilen kişiler de hep şahit hükmündedirler ki, bunlar en
büyük insanlar demektir. İşte Cenab-ı Allah, Muhammed ümmetini insanlar arasında
böyle hakşinas, doğru sözlü, adil, dürüst ve iyi ahlâk sahibi, ilim ve irfan
ile seçkin, şahitlik yapmaya layık, merkezî bir cazibeyi ve imameti haiz,
önder bir cemaat yapmak ve tam mânâsıyle adil ve hakim bir ümmet teşkil etmek
için, Hz. Muhammed Mustafa'nın gölgesinde ve çevresinde insanları yeni bir
sırat-ı müstakime hidayet buyurmuştur. Diğer kavimler arasında İslâm ümmetinin,
bu vazifelerini unutmaması icab edecektir. Müslümanlar şuna buna uyuntu olmayıp,
başka milletlere nümûne-i imtisal (örnek) ve merci olması gerekecektir. Bunu
temin eden sırat-ı müstakim vehbî (Allah vergisi) olduğu halde, onun üzerinde
bu noktadan yürümek kulun veya kulların çalışmasına bağlı olan bir iştir.
Ve bunu elde eden, bu saydığımız özellikleri kazanmış olan ümmetin icmaı (toplanması)
da hak bir delil, gerçek bir şahit olur. Gerçekte bu şartlar altında yürüyen
müslümanlar ve özellikle Ashab-ı kiram, yeryüzündeki bütün kavimlerin teveccüh
ve güvenini kazanan bir merkez olarak hak konusunda önderliği haiz bir büyük
ümmet olmuşlardı. Ey müslümanlar! Siz, işte böylece insanlar üzerine şahit
olasınız, bu Resul de sizin üzerinize şahit ve sizin için uyulacak, ardına
düşülecek bir önder olsun. "Gerçekten de Allah Resulü'nde sizin için
güzel bir örnek vardır." (Ahzab, 33/21) âyetinin delalet ve işaret ettiği
gibi, siz onu, söz ve davranışlarınızda, oturup kalkışınızda kendinize şahit
tutar, imam ve önder kabul eder; bir örnek, bir nümûne-i imtisal edinirseniz
ve onun getirdiği sırat-ı müstakim üzerinde giderseniz bütün insanlar sizin
arkanızdan gelir ve sizi cemaatınızla birlikte kendisine imam tanır, hakkın
açığa çıkması için size ve sözünüze başvururlardı. Bunun için icmâ-ı ümmetin
delil olması, her şeyden önce ümmetin kitaba ve sünnete uygun yaşamasına bağlıdır.
Böyle yapmayanlar gerçek bir ümmet olamazlar. Aksine başka ümmetlerin, başka
milletlerin arkasına düşmeye mecbur kalır, onlara tabi olur, uydu olmaya mahkum
olurlar. Hürriyetleri de ellerinden gider, esir milletler durumuna düşerler.
Bir hadis-i şerifte rivayet olunmuştur ki:
"Ahirette,
diğer ümmetlerin hepsi, kendi peygamberlerinin tebliğlerini inkar edecekler.
Cenab-ı Hak, muhakeme icabı, o peygamberlerden tebliğ ettiklerine dair belge
isteyecek, nihayet Muhammed ümmeti huzura getirilecek ve onlar şahitlik edecekler.
Diğer ümmetler, siz bunları nereden biliyorsunuz? diyecekler. Muhammed ümmeti
de: Bunu bize Allah, kitabı ile ve gönderdiği hak Peygamber'in diliyle bildirdi."
diye cevap verecekler. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz getirilecek,
kendisinden ümmeti sorulacak, tezkiye edilmeleri istenecek, o da ümmetinin
adaletine ve doğru söylediğine şehadet edecek ve onları açıkça tezkiye edecektir".
Peygamber
Efendimiz Mekke'de iken Kâbe'ye dönerek namaz kılardı. Medine'ye hicretten
sonra Kudüs'e doğru namaz kılmaya başlamıştı ki, bunda oradaki Yahudileri
İslâm'a ısındırma çabası ve maksadı bulunduğu söylenebilir. Bunun hakkında
buyuruluyor ki: âyetteki "kıble" "Ce'alnâ" fiilinin mukaddem
olan ikinci mef'ûlüdür, "elleti" ise birinci mef'ûlüdür, kıblenin
sıfatı sanılmamalıdır. Yani, senin vaktiyle üzerinde bulunduğun Kâbe'yi yine
sana kıble yapmışız, başka bir şey değil, ancak peygambere ittiba edip, ona
uyanları, geldiği izden geri dönüp gidecek ve irtidat edecek olanlardan seçip
ayırmak, çirkin ile güzeli, yani iyi ile kötüyü birbirinden ayırdetmek ve
bu suretle her birinin halini açığa çıkarmak, Benim bildiğim şeyi sizlerin
de bilmesini sağlamak içindir. Böyle olmasa idi, onları yalnızca Ben bilirdim,
siz bilemezdiniz, ayırdedemezdiniz.
Peygamber
Efendimiz, Medine'ye gelip Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılmaya başlayınca,
bu iş Araplar'ın gücüne gitti. Daha sonra tekrar Kâbe'ye dönülerek namaz kılınması
emir buyurulduğu zaman Araplar sevindi, yahudilerin gücüne gitti: Yahudiler,
"Bu ne iş böyle, kâh buraya, kâh oraya? Bunda kesinlik ve kararlılık
olsa böyle olur mu?" diye İslâm'dan çıkıp dinden çıkanlar oldu. Münafıklar,
ipe sapa gelmez sözlerle müslümanlar arasına şüphe ve fitne sokmaya çalıştılar.
Müslümanlardan bazıları, "Vefat eden arkadaşlarımızın kıldıkları namazlar
ne olacak?" diye telaş ve endişeye kapıldılar. İşte bütün bunlara karşı
ve daha doğrusu, kıblenin değişmesinden önce bu gibi hallerin olabileceğine
işaret etmek üzere bu âyetler inmiştir. İşte bu meselede birçok bakımdan deneme
vardır. gerçi bu hal, bu deneme büyük ve ağır bir şeydir, ancak Allah'ın hidayet
ihsan ettiği, imanda sebat için irade nasip eylediği kimselere ağır gelmez,
onlara Allah'ın hiçbir emri ağır gelmez. Şunu da iyi biliniz ki, Allah, sizin
imanda sebatınızı ve imanınızın eser ve alâmeti olarak kıldığınız namazlarınızı
ve iyiliklerinizi hiç yok etmez, kaybolmasına izin vermez. Şu halde kıble
değişmiş olunca bundan evvel kıldığınız namazlar ve vefat eden kardeşlerinizin
namazları Allah katında zayi olmaz, kaybolup gitmez. Çünkü Allah kesinlikle
insanlara karşı pek şefkatli ve pek merhametlidir. Ne onların ecirlerini zayi
eder, ne de iyiliklerine olmayan ve işlerine yaramayan bir emir gönderir.
Sizin
şefkat ve merhamet, kayırma ve kollama namına bildiğiniz şeylerin bütünüyle
kaynağı O'ndadır. O'nun nesihle ilgili emirleri, sizin zararınıza olacak şekilde
öncesine geçerli olmaz. Her emir kendi süresi içinde geçerlidir. Bu kural,
zamanımızda, "Kanun makabline şamil olmaz, meğer ki hafifletici özelliği
olsun." şeklinde ifade olunan bir hukuk ilkesidir.
Nafî,
İbnü Kesîr, İbnü Âmir, Hafs kırâetlerinde hemzenin meddi ile "raûf"
şeklinde okunur. Diğerlerinde medsiz olarak okunur, lakin mânâ aynıdır.
144-İşte
Allah böyle bir Allah'dır. Ve size bu şekilde bir sırat-ı müstakim verecek
ve sabit bir kıble gösterecektir. Hz. Peygamber, yukarıdan beri devam edip
gelen bu işaretler üzerine artık kıblenin değişmesiyle ilgili vahiy emrinin
gelmesini bekleyip duruyordu. Adeta semadan Cibril'in yolunu gözlüyor ve atası
İbrahim aleyhisselâmın kıblesi olan Kâ'be'ye yönelmek için Allah'a dua ediyordu.
Nihayet şu âyetler nazil oldu: Ey Muhammed! Biz senin yüzünün sık sık semada
dönüp durduğunu görüyoruz, artık seni, pek memnun olacağın bir kıbleye kesinlikle
çevireceğiz. Şu halde sen hemen yüzünü doğruca Mescid-i Haram'ın şatrına çevir.
Yani, Kâ'be tarafına çevir. Bu suretle eski kıble kaldırılmış ve istikbal-i
kıble (kıbleye dönme) farz olmuş oldu. Yüzün dosdoğru olarak kıbleye çevrilmesi,
bedenin ön tarafından tamamiyle yönelmesi demek olduğu aşikardır. Şu halde
yüzün ve bedenin Kâ'be'den başka bir tarafa dönmesi namazı bozar. Fakat uzakta
bulunanlar için bizzat Kâ'be'ye isabet de şart değildir. İşte bundan dolayıdır
ki, bizzat "Kâ'be" denilmeyip, "Mescid-i Haram'ın şatrına"
buyurulmuştur. Mescid-i Haram ise Kâ'be'nin kendisi değil, çevresindeki Harem-i
şeriftir. Ve burada savaş, kavga ve her türlü saldırı yasak bulunduğu ve tam
bir güvenlik hedef tutulduğu için ona "haram" veya "harem"
denilmiştir.
Şatr:
Bir şeyin yarısı veya en önemli parçası, veyahut bir yanı mânâlarına gelir.
Kâ'be, Mescid-i Haram'ın tam ortasında bulunduğu için, yarısı Kâ'be'nin yarısında
son bulur. Ve bundan dolayı Mu'tezile bilginlerinden Cübbâî ve Kâdî Abdülcebbâr,
namazda Kâ'be'nin yarısına isabet şart olduğuna, bir kenarına dönmenin yeterli
olmadığına kâil olmuşlardır. Fakat gerek sahabeden, gerek tabiînden ve gerekse
daha sonraki devir müfessirlerinden hepsi (cumhur), uzaktan Mescid-i Haram'ın
bulunduğu tarafa yönelmenin yeterli olduğunu ve ancak Mekke'de ve Mescid-i
Haram'ın içinde Kâ'be'nin herhangi bir tarafına isabetle yönelmenin gerekli
olduğunu açıklamışlardır ki, buna göre çıkacak sonuç şudur: Mümkün olduğu
kadar Kâ'be tarafına demek olur. Yani şatr, doğrudan doğruya Kâ'be'yi, "Mescid-i
Haram" da Kâ'be semtini ifade eder. Bu meselenin ayrıntılı olarak açıklaması,
fıkıh kitaplarının "istikbal-i kıble" bahsine aittir.
Berâ
b. Âzib hazretlerinden rivayet olunuyor ki, Resul-i Ekrem Efendimiz Medine'ye
gelmiş ve onaltı ay "Beyt-i Makdis" tarafına namaz kılmış idi. Daha
sonra namazda Kâ'be'ye dönmesi emredildi. Bu Kıble'nin çevrilmesi olayı, Bedir
Gazası'ndan iki ay önce Recep ayı içinde öğleyin güneşin zevalinden sonra
meydana geldi. Resulullah, Beni Seleme mescidinde ashabı ile birlikte öğle
namazını kılarken âyet geldi. Kılmakta olduğu öğle namazının ilk iki rek'atini
Mescid-i Aksa, son iki rek'atini Mescid-i Haram tarafına kıldığı, hatta Peygamberimizin
yer değiştirip Kıblenin değiştiğini bildirmesiyle erkeklerle kadınların da
yer değiştirip birbirlerinin yerini aldıkları ve bundan dolayı o mescide "Mescidü'l-Kıbleteyn"
adı verildiği dahi zikredilmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba mescidinde
dahi halka namazda iken biri gelmiş "Resulullah Kâ'be'ye çevrildi!.."
diye bağırmış olduğu da rivayetler arasındadır.
Kıblenin
çevrilmesi hakkında yukarıda "Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz
Allah'ın yüzü (zatı) oradadır." (Bakara, 2/115) âyetiyle başlayıp, devam
eden işaretler bu âyet ile son ve kesin şeklini almıştır. Artık namazda Kâ'be'ye
yönelmek farz olarak kesinlik kazanmıştır. Bunun için bazı din âlimleri nâsih
(neshedici) olan âyetin bu âyeti olduğuna kâni olmuş iseler de doğrusu çoğunluğun
dediği gibi neshedici iş bu "Yüzünü Mescid-i Haram'ın şatrına dön!"
emridir. Cenab-ı Hak, bizzat Resulünü böyle bir emirle taltif buyurduktan
sonra, diğer yerlerde yaşayan diğer müslümanlara da ayrıca buyuruyor ki; ve
her nerede bulunursanız, yani nerede namaz kılarsanız, yüzlerinizi onun tarafına
çeviriniz, yani Kâ'be'nin bulunduğu tarafa yöneliniz. Demek ki, namaz kılmak
için bir mescit gibi belli ve özel bir yerde bulunmak şart değildir, muhakkak
bir mescitte namaz kılmak farz değildir. Fakat belli bir kıble olarak Mescid-i
Haram'a doğru, Kâ'be tarafına doğru dönmek herkese farzdır. Ancak düşman korkusu
gibi zaruri bir mazeret karşısında buna imkan bulunmadığı hallerde ve zamanlarda,
buna yakın herhangi bir yöne dönmek yine yeterli olur. İşte "Nereye dönerseniz
dönün, Allah'ın yüzü oradadır." âyetinin gerçek mânâsı da budur. Yani
âyet kıbleye yönelmenin çeşitli sebeplerden dolayı mümkün olmadığı veya kıblenin
hangi yönde olduğu kestirilemediği istisnaî ve ârizî haller için geçerlidir.
Bu da İslâm ümmetine Allah'ın ayrıca bir lütfu ve kolaylığıdır.
Şimdi
kıblenin böyle Kâ'be'ye döndürülmesine diğer Kitap ehli ne diyecektir? Daha
önce kendilerine kitap verilmiş olanlar, yani yahudiler ve hıristiyanlar kesinlikle
bilirler ki, bu çevirme emri Rableri tarafından gelmiş olan hak bir emirdir.
Onlar içinde her ne kadar "hangi şey, hangi sebep onları kıblelerinden
çevirdi?" şeklinde ileri geri konuşmak isteyen beyinsizler takımı bulunsa
da kitaba hakkiyle inanan ve ona aşina olanlar bu gibi hükümlerde Allah tarafından
birtakım nesih ve tebdillerin yapılabileceğine cevaz verirler ve hatta bunun
bir ilâhî sünnet ve gelenek olduğunu, ayrıca Kâ'be'nin vaktiyle İbrahim aleyhisselâmın
da kıblesi olduğunu bilirler. Ve Allah, onların amellerinden, ne yaptıklarından,
ne yapmak istediklerinden gafil değildir, yani cezalarını verecektir. Şu halde
bu cümle, Kitap ehli hakkında açık bir korkutma, bir ihtar ve uyarıdır. İbni
Âmir, Hamza, Kisâî, Ebu Cafer ve Ravh kırâetlerinde "tâ" ile okunur.
Bu okunuşa göre, Allah hiç birinizin amellerinden gafil değildir, demek olup
müminler hakkında müjde, kâfirler hakkında ise korkutma ve tehdit mânâsı taşır.
145-
Ey Muhammed! Vallahi sen o inatçı Kitap ehline her âyeti, her türlü mucize
ve delili de getirsen, gerçeği isbat için bütün belgeleri gözler önüne sersen
onlar senin kıblene tabi olmazlar. Sen onlara aklî ve naklî âyet ve delillerin
en açığını gösterdin, akıl ve hikmetten, eski zamanlardan bahsettin ve bilhassa
İbrahim kıssası ile Kâ'be'nin şerefi hakkında bilgiler verdin. Bütün bunları
anlamak istemeyenler, hiçbir delili dikkat nazarına almazlar ve şu halde senin
tabi olduğun kıbleye uymazlar, zaten sen de onların kıblesine tabi olmazsın.
Bundan başka onlar birbirlerinin kıblesine de tabi olmazlar. Çünkü yahudiler
'ya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönerler. Onların birbirleriyle uyum sağlamaları
ihtimali de yoktur. Vallahi, sen, bu yahudilerle hıristiyanların batıl üzere
gittiklerini bildiren ve sana gelen bunca ilimden sonra, farz-ı muhal, kalkar
da onların arzu ve heveslerine, hakkın emrine aykırı olan keyfî gidişlerine
ve arzularına uyacak olursan o takdirde iyi bil ki, sen de muhakkak o zalimler
güruhundan olursun. İşte o zaman sen de Allah'ın ahdine nail olamaz, insanlara
imam olup ümmet teşkil edemezsin. Şu halde senin onlara uymaya kalkman, Allah'ın
verdiği hükümle sana yasak ve muhaldir.
Ey
iman ehli! Siz, onların ne kadar zalim olduklarını bilir misiniz?
Meâl-i
Şerifi
146-
O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu -o peygamberi- oğullarını
tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.
146-
Bizim kendilerine kitap verdiğimiz, kitabı okumak nasib ettiğimiz o Kitap
ehlinin âlimleri O Peygamber'i bilmez değillerdir, O'nu tanırlar. O'nun O
peygamber olduğunu tıpkı oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, bilirler. ve
bunların bir kısmı hiç şüphesiz bile bile gerçeği gizlerler.
Burada
peygambere hitap zamiri ile, "seni tanırlar "buyurulmayıp da gâibe
iltifat (dönmek) ile, "O peygamberi tanırlar" buyurulmasında birkaç
ince nükte vardır.
Birincisi:
Bu âyet, Cenab-ı Allah tarafından gâibe hitap suretiyle, tarafsız bir şahitliği
ifade eder.
İkincisi:
Tevrat'ta, Hz. Musa'ya benzer bir peygamber, diye vasıfları anlatılmış bulunduğu
için öteden beri kitap ehli tarafından Hatemü'l-Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu),
ahd ifade eden "lâm" ile "en-Nebiy" Yani "O peygamber"
diye anılırdı, böyle tanınırdı. "O" dedikleri zaman bunu anlarlardı.
Ancak onun Hz. Muhammed olduğunu gösterecek bir belgeye, kesin bir delile
ihtiyaç vardı. Hz. Muhammed'in getirdiği açıklayıcı âyetler ve apaçık mucizelerle
bu da hakkıyle temin edilmişti. Bunların karşısında özellikle o zamanki Kitap
ehlinin âlimlerinin hiçbir şekilde şüphe ve tereddüdü kalmamıştı. Bunu, çocuklarını
bildikleri gibi kesin bir şekilde biliyorlardı. Nitekim Hz. Ömer, Abdullah
b. Selam hazretlerine bunu sorduğu zaman:
"Ben
onu oğlumu bildiğimden daha iyi bilirim. Çünkü onda hiçbir şüphe ve tereddüde
yer yoktur. Fakat çocuklarıma gelince, ne bileyim, belki anneleri hıyanet
etmiş olabilir." demişti.
Bunun
üzerine Hz. Ömer de yukarıda adı geçen zatın başını öpmüştü.
İşte
"O'nu tanırlar" buyurulmasında bu tanıma nüktesine ve "O peygamber"
ünvanına büyük bir işaret vardır.
Bu
âyet, özellikle şunu da isbat ediyor ki, sadece bilmek, sırf kalbe ait olan
ilim ve marifet, iman için yeterli değildir. Şer'î iman için itaat ve boyun
eğmek, bundan başka gerçeği gizlemeyip açıktan ikrar ve itiraf etmek de lazımdır.
İmanın
kökü, kalbe ait bir nitelik olmakla beraber onun geçerli bir iman olması,
o kökün, zorunlu bir engel bulunmadıkça açıktan ortaya çıkıp yayılmasına bağlıdır.
Kitap ehlinin âlimleri O peygamberi, kalben pek iyi tanıdıkları halde mümin
olamamışlar, aksine bile bile gerçeği gizlediklerinden halktan daha fazla
yerilen ve ayıplanan inatçı kâfirlerden olmuşlardır.
Ey
peygamberliği bu kadar sabit ve delillere dayandırılmış olan yüce Peygamber:
Meâl-i
Şerifi
147-
O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!
148-
Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydin, hep hayırlara
koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz
ki Allah her şeye kâdirdir.
147-Ey
Muhammed! O hak emir, Rabbindendir. diğer bir ifadeyle hak, Allah'tan gelendir.
Öyle ise sakın sen, şüphecilerden olma ve onların nefsânî arzularını gözeterek,
aldığın emri hemen yerine getirmekten geri durma. Şüphe yoktur ki, bu hitabın
peygambere yöneltilmesi, bütün ümmetini karşı koymaktan şiddetle sakındırmak
ve özellikle kıble işini bir daha takviye etmek içindir. Gerçekten, bir din,
bir millet, bir ümmet için kıble meselesinin pek büyük bir önemi vardır. Çünkü
vücutta ruh ile bedenin derin bir kaynaşması vardır. Maddi bir görünüm arz
edemeyen ruhaniyetin hiçbir hükmü yoktur.
Ruhun
en büyük özelliği, birlik olduğu ve aynı zamanda her kalb ve vicdanın ruhânî
duygusu sırf kendine ait bulunduğu için, maddî bir görünüm içerisinde birleşmeyen
ruhlar arasında bir birlik bağı ortaya çıkamaz. Buna göre sadece ruhî birlik
üzerine kurulan bir sosyal ruh, tasviri faydasız ve belki de imkansızdır.
Birbirine benzer ruhlu fertler arasında ruhî birliğin varlığı, aralarında
bir maddî birliğin görünmesiyle bilinir. Böylece ruh vücuttan, vücut ruhtan
katmerli bir yakınlaşma ile kuvvet kazanır ve sosyal ruh bu sayede teşekkül
eder, ümmet bununla meydana gelir. Bunun için kıble, bir ümmetin ruhanî birliğine
kefil olacak ilk maddi görünümü temin eder ve kıblesiz bir ümmet olamaz.
148-Gerçekte
Ümmetlerden veya kavimlerden her birinin bir yönü vardır ki o ona yönelir.
İbrahim milletine tabi olmak ve böylece en büyük ve orta yolu tutan muazzam
ve seçkin bir ümmet olmak isteyenlerin yönü de, en eski olmakla bilinen, en
geniş birlik yönü olmaya layık olan ve İbrahim'in kıblesi bulunan Kâ'be'dir.
Bu büyük ümmet buna yönelmelidir, bu herkesin yönelişine uygun gelir.
Yeryüzündeki
kavimlerden her birinin de buna yönelecek bir tarafı, bir yönü vardır. Mesela:
Kuzey halkı, Kâ'be'nin kuzey tarafına, güney halkı güney tarafına, doğu halkı
doğu tarafına, batı halkı batısına ve aradakiler aradan bir yöne yönelirler.
Hepsinin yönleri farklı olmakla beraber yine tamamı, bir Kâ'be etrafında toplanmış
olur.
Kâ'be
alttan, üstten göğe kadar bir merkez ve çepeçevre ona yönelen yeryüzünün sakinleri,
onun etrafında sıra sıra birer yuvarlak saf teşkil ederek, tek düzen, tek
ümit ve tek hedefli büyük bir cemaat teşkil edebilirler.
Öyle
ise sizden her biriniz kendi yönüne yönelerek hayırlar yapmakta yarışınız.
Çünkü kıbleden maksat da böyle düzenli bir beraberlikle hayır yarışına girişmektir.
Siz
bunu biliniz de, diğer din mensuplarından daha fazla hayır yapınız, onları
geçiniz, çeşitli yönlerde, başka başka beldelerde bulunduğunuzdan dolayı aranızda
sosyal birlik yoktur, sanmayınız. Çünkü: Her nerede olursanız olunuz, Allah
hepinizi bir araya getirir.
Bir
kıbleye yönelmeniz sayesinde, yön farklılığına rağmen hepiniz bir cemaat olur,
hepiniz Mescid-i Haram içinde namaz kılıyor gibi düzenli bir sosyal cemaat
hali elde edersiniz ve mükâfatınızı da o şekilde alırsınız. Böyle şey olur
mu? demeyin. Çünkü: Allah her şeye kâdir olduğu gibi sizi böyle toplamaya
ve mükâfatınızı vermeye de kâdirdir. Durum ikâmet halinde böyledir, sefer
haline gelince:
Meâl-i
Şerifi
149-
Hem her nereden yola çıkarsan (namazda) hemen Mescid-i Haram'a doğru yüzünü
çevir. Bu emir şüphesiz hak, Rabbinden olduğu gerçektir. Allah yaptıklarınızdan
habersiz de değildir.
150-
Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir, ve her nerede
olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil
olmasın. Ancak içlerinden haksızlık edenler başka. Siz de onlardan korkmayın,
benden korkun. Hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem gerek ki doğru
yolu bulasınız.
151-
Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor,
sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri
öğretiyor.
152-
O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.
149-
Ve herhangi bir beldeden yola çıkarsan, namazda yine yüzünü Mescid-i Haram
yönüne çevir. Yine ikamet halindeki gibi Kâ'be tarafına yönel. Ve bu emir
her halde Rabbinden gelen haktır ve hikmete uygundur. Allah sizin yaptıklarınızdan
asla habersiz değildir.
Gerek
ikamet halinde ve gerekse yolculukta olsun, bu emre ister uygun bulunsun ister
bulunmasın yaptıklarınızdan hiçbiri mükâfatsız veya cezasız kalmaz.
Ebu
Amr kırâetinde "Onların yaptıklarından" şeklinde okunur ki İslâm'a
muhalif olanlar hakkında bir uyarıdır.
150-Kıble
meselesi, çok önemli ve kıblenin değişmesi büyük bir iş ve özellikle bunun
içine aldığı nesih konusu, şeytanların fitne ve fesat için aldatmaya bahane
ve fırsat edinebilecekleri çok ince bir meseledir. Bundan dolayı Kıble hakkındaki
bu emirler, aşağıda geleceği üzere bir daha tekrar edilerek pekiştirilecek
ve bununla beraber içine aldığı bazı hikmetler de açıklanmak suretiyle bu
pekiştirme ayrıca müstakil bir mânâyı da ifade edecektir. Şöyle ki:
Ey
Muhammed! Her nerede olursa olsun, uzağa veya yakına, gerek harb ve gerekse
diğer bir maksad için yolculuğa çıksan da: Namazda yüzünüzü Mescid-i Haram
tarafına çevir. Ve ey müminler! siz yeryüzünün bölgelerinden herhangi bir
yerde gerek ikamet halinde ve gerekse yolcu olarak bulunursanız, hepiniz namazda
yüzünüzü Kâbe tarafına çeviriniz. ki insanların aleyhinizde hakkıyle tutunabileceği
hiçbir delil kalmasın. Yani kıblenin değişmesi emrinin sizin anlayabileceğiniz
başlıca iki hikmeti vardır:
Birincisi;
bu emir, Kitap ehli ve müşrikler gibi size karşı olan bayağı insanlar tarafından
aleyhinizde kullanmaya uygun hiçbir delil bırakmamak içindir. Çünkü geçmiş
kitaplara göre vaad edilen son peygamberin vasıfları arasında kıbleyi Kâ'be'ye
çevireceği hakkında deliller veya işaretler vardır. Bu cümleden olarak İbrahim
kıssasında nakledildiği üzere Eski Atik'ten Kitabü'l-Eş'iya'da Mekke'nin geleceğini
anlatan âyetler buna açıkça işaret etmektedir.
Bu
sebeple Kitap ehli "Son Peygamber'in kıblesi Mekke'de olacaktı. Muhammed
ve Ashabı ise hala Beyt-i Makdis'e (Mescid-i Aksa'ya) duruyorlar." diye
şüphe edebililirler ve bunu naklî bir delil olarak ortaya atabilirler. Sonra
İbrahim'in kıblesine muhalefet, "İbrahim milleti" davasıyla uygun
düşmemektedir. Bunu da müşrikler aklî bir delil olarak gerçekten ortaya getirebilirler.
İşte
kıblenin değişmesi emrinde önce size karşı böyle aklî ve naklî bakımdan haklı
olabilecek delilleri büsbütün kaldırmak ve hasımlarınıza aleyhinizde hiçbir
delil bırakmamak hikmeti vardır. Bundan sonra onların hiç biri böyle bir itiraz
ileri süremez, ağızları kapanır. Ancak o insanlar içinden zulmü adet edinmiş
olan haksızlar başka. Onlar hüccet, delil aramadan ağızlarına geleni söylerler.
Haklı bir itirafa imkanları olmadığı halde bu gibi zalimlerin ağzı durmaz.
Fakat böyle belgesiz, delilsiz ve sırf haksız sözlerin de hiç kıymeti yoktur.
Bundan
dolayı siz onların hiç birinden korkmayınız da, benden korkunuz ve benim emrime
karşı gelmekten sakınınız. İşte kıbleyi değiştirme emri, insanlara aleyhinizde
öyle bir itiraz delili bırakmamak içindir.
İkincisi;
Size nimetimi tamamlamam içindir ki, bu sayede hidayete ermeyi ve doğru yolda
sapasağlam gidip, arzu edilen hedefe ulaşmayı kuvvetle ümit edebilesiniz.
Asıl
nimet, doğru yola ulaşmaktı. Kıble işi de bu doğru yoldandır. Nimeti tamamlamak
ise, bir nimetin eksik tarafı bırakılmayıp, mümkün olan olgunluğuna erdirmek,
demek olduğundan bu nimetin tamamlanması da o yoldan doğruca gidip, kurtuluş
gayesine ermektir.
151-
Hz. Ali "Nimetin tamamlanması, İslâm üzerine ölmektir." buyurmuş
ve "Nimetin tamamlanması, cennete girmektir." diye de bir haberde
varid olmuştur. Bu nimeti tamamlama lütfu şuna benzer:
Nitekim
sizin içinizden, yani İbrahim ve İsmail'in soyu içinde sizden, yani siz insanlar
cinsinden seçkin ve büyük bir peygamber gönderdik. İnsan cinsinin yine beşer
olarak bir peygambere kavuşması ne büyük bir nimettir!
Şüphe
yok ki Allah'ın kullarına göndereceği elçi, sadık yaratıklarından biri olacaktır.
Zira Allah ile kulları arasında vasıta olacak, mahluk olmayan birtakım tâlî
mabutlar düşünmek imkansızdır, batıldır. Bundan dolayı Allah'ın insanlara
gönderdiği peygamber, insandan başka diğer yaratıklardan biri olsaydı, insanlık
adına büyük bir şeref olmaz ve genel toplum için o kadar istifadeye uygun
bulunmazdı.
İnsana
yine içlerinden "Ben de ancak sizin gibi bir insanım." (Kehf, 18/110)
diyen bir peygamber göndermesi, insan cinsinin, Allah Teâlâ'ya doğrudan doğruya
yaklaşmasına, Âdem kıssasında açıklanan halifeliğine en büyük delil olan sonsuz
bir şereftir. O peygamberin içinde yetiştiği kavim için de bu şeref, elbette
daha kuvvetli ve daha katmerlidir.
Hem
öyle bir peygamber ki Size, bizim ebedi bir mucize olan âyetlerimizi okuyor.
Bunlar, o gelip geçici mucizeler gibi gelip geçici nimetler cinsinden değildir.
Bunlarla her zaman buna karşı çıkanlar cevap veremez hale getirilir ve susturulur.
Şüpheler ortadan kaldırılır, olaylar tahlil olunur. Birçok ilimler elde edilir,
bunlar güzel güzel okunur, ibadetler yapılır, güzel ahlâkın en büyük ve en
kapsamlı ilkelerine erilir. ve sizi her türlü şirk ve günahtan, insanlığın
yüceliğini lekeleyecek maddi ve manevi çirkinliklerden, pisliklerden temizleyecek
hakkın temiz, pak adaletli bir şahidi haline getirecek ve çoğaltıp düzenleyecek
bir hayata sevkediyor. Hem size bütün filozoflara ders verecek kitap ve hikmet
öğretiyor, okuma-yazma bilmezken size kitap ve yazı belletiyor. Her türlü
hikmeti içine alan hukuk ilmi ve şartlarını, kanun koymadaki hikmeti, yüksek
ahlâkı, toplumun sırlarını, insanlığın menfaatini, dünya ve ahiret ilmini,
kâinat nizamında geçerli ve hükümran olan kanunları ve ilâhî sünnetin sonucunu,
bunların tatbik ve uygulama şeklini sözlü ve fiilî sünneti ile öğretiyor.
ve size hiç bilmediğiniz, akıl ve düşünce ile bilme imkanını bulamayacağınız
şeyleri, gayba ait sırları ve ahiretle ilgili durumları vahy ile bilip öğretiyor.
Öğretiyor da sizi dünyanın üstadı, cihanın hakimi olacak ve bütün insanların
örnek alacakları, orta yolu tutan bir ümmet teşkil edecek bir hale getiriyor.
İşte
biz, ilâhlık şanımızla size İbrahim'in duasında olduğu üzere böyle bir peygamber
gönderdiğimiz gibi, kıblenizi değiştirip tesbit etmek suretiyle de size olan
nimetimi tamamlamak için bu hak emri verdim.
"Muhammed
(s.a.v.) insanlığa ne getirdi?" diye sorulacak olursa, bu âyeti okumak
yeterlidir. Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilişinde gerek dünya ve
gerekse ahiretle ilgili böyle büyük bir nimeti tamamlama vardır.
152-Şunu
da bilmek gerekir ki, Kâ'be'nin kıble yapılması da dünya ve ahirette buna
benzer bir nimeti tamamlamak için bir sebeptir. O orta yolu tutan büyük ümmet
bu sayede teşekkül edecek ve büyük kurtuluş bununla başlayacaktır. Bunun için
size şimdi iki vazife vardır:
Birincisi:
Beni zikrediniz, layıkıyle anınız ki, ben de sizi bana layık bir anışla anayım,
imdad ve yardımımı devam ettireyim.
İkincisi:
Bana şükrediniz, nimetlerime karşı kalble veya dille, yahut bedenle, ya da
hepsiyle birden bana saygı gösterin, benim emirlerime itaat edip, nimetlerimi
yerine harcamak sûretiyle onlardan yararlanın. İnkar ve isyanla bana küfür
ve nimetlerime karşı nankörlük etmeyiniz, hasılı unutkan ve nankör olmayınız.
Zikir
de şükür gibi ya dille, ya kalble veya bedenle olur.
Dil
ile zikir, Allah Teâlâ'yı en güzel isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih ve
tenzih etmek, Kitab'ını okumak ve dua etmektir.
Kalb
ile zikir, gönülden anmaktır ki, başlıca üç çeşittir:
1-
Allah'ın varlığını gösteren delilleri düşünmek, şüpheleri atarak Allah'ın
isim ve sıfatlarını tefekkür etmek (düşünmek)tir.
2-
Allah'ın koyduğu hükümleri, kulluk vazifelerimizi, yani Allah'ın bildirdiği
sorumlulukları, onlarla ilgili hükümleri, emir ve yasakları, Allah'ın vaadini,
tehdidini ve bunların delillerini düşünmektir.
3-
Maddi ve manevi varlıkları, bunlardaki yaratılış sırlarını seyredip düşünmekle
zerrenin kutsal âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bu aynaya, gereği gibi
bakanların gözüne, o güzellik ve büyüklük âleminin nurları yansır. Bir anlık
hisle bundan alınacak olan müşahede zevkinin bir göz kırpacak kadar süren
parıltısı bile dünyalara değer. Bu zikir makamının hiç sonu yoktur. Bu noktada
insan kendinden ve dünyadan geçer, bütün hisleri hakka bağlanır. Hatta zikirden
ve zikr edenden bir isim ve eser kalmaz da, hissedilen yalnız zikredilenden
ibaret olur. Gerçi bu makamın sözünü edenler çoktur, fakat buna erenlerin
sözle alakası yoktur.
Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz: "Benim Allah ile bir vaktim vardır ki o vakitte bana
ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber hiçbiri yanaşamaz."
buyurmuştur.
Bedenle
zikir: Bedenin organlarından her birinin görevli bulundukları vazife ile meşgul
ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden boş ve uzak bulunmasıdır.
Şükür
de bu mertebelerden her biriyle yerine getirilir. Ancak bunların şükür olması
için, şükreden kimsenin, kendisine ulaşmış olan nimeti hissetmesi ve bunları
o nimete karşılık bir saygı vazifesi olarak yapması şarttır. Zikir ise, nimetin
ulaşmasına bağlı olmaksızın genel olarak bir muhabbetin, bir olgun aşkın eseridir.
Şu
halde şükrün, zikre atıf yoluyla bağlanması, esasen "atfü'l-hâs ale'l-âm"
özel bir şeyi daha genel olana atfedip bağlama demektir. Fakat her ikisi de
nimet kaydından sonra söylenmiş bulunduğundan burada tefsire ait bir atıf
cinsinden olur. Böyle olmaması için şükrün, örfî şükür mânâsına yorumlanması
daha uygundur ki, o da ulaşan nimetlerin hepsini, yaratılış gayesine uygun
olarak harcamaktır.
Buna
göre her ilerleme adımında zikir başlangıç, şükür bir sonuçtur. Sonsuz yolculukta
bunlar peşi peşine birbirlerine girift olarak giderler.
Allah
Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, o da ona layık bir
şekilde kendisini zikreden kimseyi, zikredip anacaktır. Bu noktayı anlatmak
için, bu âyet çeşitli tabirlerle açıklanmıştır. Bu cümleden olarak:
1-
Beni, bana itaatla zikrediniz, ben de sizi rahmetimle zikredeyim.
2-
Beni dua ile zikrediniz, ben de sizi duanızı kabul ve ihsanla zikredeyim.
Yani "Bana dua ediniz ki, duanızı kabul edeyim." (Ğâfir, 40/60).
3-
Beni övgü ve itaatla zikrediniz, ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.
4-
Beni dünyada zikrediniz, ben de sizi ahirette zikredeyim.
5-
Beni gizli yerlerde zikrediniz, ben de sizi sahralarda zikredeyim.
6-
Beni refahınız, rahatınız zamanında zikrediniz, ben de sizi bela ve musibete
uğradığınız zaman zikredeyim.
7-
Beni ibadetle zikrediniz, ben de sizi yardımla zikredeyim.
8-
Beni, benim yolumda cihadla zikrediniz, ben de sizi hidayetimle zikredeyim.
9-
Beni doğruluk ve samimiyetle zikrediniz, ben de sizi kurtuluş ve size tahsis
ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.
10-
Beni önceden ilâhlığımı kabul ile zikrediniz, ben de sizi sonunda rahmet ve
kulluğa kabul ile zikredeyim.
Kısaca
kulluğun başı zikir, sonu ise şükürdür. "Onların dualarının sonu âlemlerin
Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (Yunus, 10/10) demektir.
İşte
Cenab-ı Hak bütün kullarını özet olarak başlangıcı ve sonucu içine alan bu
iki vazife ile görevlendirmiştir. Bu görevler, güzel bir şekilde yerine getirildikçe
o nimet de uluşacağı yere ulaşarak tamamlanacaktır. Fakat zikir, marifet ve
bilgi ile; şükür de nimet ile uyum içinde olacaktır. Halbuki Allah'ın mahiyetini
hakkiyle bilmek, O'nu kendisi gibi bilmek demek olacağından bu, fani âlemde
kullar için mümkün değildir. "Seni gerçek mahiyetinle bilip tanıyamadık."
Bunun
gibi Allah'ın nimetleri sonsuzdur. Mesela bir nefeste içli dışlı iki nimet
vardır. Demek ki, sadece her nefeste iki şükür vaciptir. Bu durumda şükrü
hakkıyle eda etmek de mümkün değildir. "Sana layık olduğun şekilde kulluk
yapamadık."
Demek
ki bu ilâhî hitap karşısında ilk duyulan şey acizlik ve yaratıcının kudretine
teslim olma arzusudur. Gerçekten iman ve İslâm'ın başı bu anlayıştır. En güzel
zikir de "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." kelime-i tevhididir.
Bu
tevhidin ve teslimiyetin gereği de, bu acizlik içinde kendini, Allah'ın emirlerinin
tek yürütme vasıtası bilerek, yöneltilen vazifeyi en güzel bir şekilde ve
azami derecede yerine getirmek için yalnız Allah'tan yardım dileyip en iyi
şekilde gayret sarf etmektir. İşte bu, şükrün kendisidir. Yani yüklenen sorumluluk
imkan ve kabiliyet şartına bağlanmıştır. Fakat o kabiliyet, Allah'ın bir yardımı
olduğu için onun da işin aslında bir sınırı ve sonu yoktur.
Bundan
dolayı kul, Allah'ını zikirle O'ndan yardım diler ve kendine verilen kabiliyeti
sarf eder. O kabiliyet, ona yapacağı işle beraber Allah'ın dilediği kadar
gelir. İşte İslâm, o acizlikten, bu sonsuz kudret ve kabiliyete intikaldir.
Şu
halde her mümin: "Beni zikrediniz!" emri karşısında acizliğini hissederek
önce "Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz." (Fâtiha,
1/4) şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak ve buna şükretmek için Allah'tan
yardım dileyecektir. Bunun için bütün iman ehline hitaben buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
153-
Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle
beraberdir.
154-
Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler.
Fakat siz sezemezsiniz.
155-
Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve
ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!
156-
Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda
O'na döneceğiz." derler.
157-
İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete
erenler de onlardır.
153-
Ey iman şerefi ile yükselmiş olan tüm iman ehli! Siz herhalde, Size vaad edilmiş
olan olgunluk gayesine ermek için her şeyden önce sabır ve namazla yardım
isteyiniz.
Önce
sabır ve kararlılığa alışınız, nimetlerin kendilerine göre zahmetleri de vardır.
Allah'ın bütün nimetlerine, hele sonsuz nimetlerin tamamına anahtar olan iman
ve İslâm nimetine şükretmek ve özellikle bunu "ihsan" mertebesinde
eda edebilmek elbette kolay değildir. Siz bu girip yüreyeceğiniz yolda ebedi
bir gayeye yürüyeceksiniz. Yürürken imtihanlar geçirecek, biri içte, diğeri
dışta iki büyük düşmanla çarpışacaksınız.
Bir
taraftan nefislerinizin heves ve arzusu, diğer taraftan kâfirlerin, hak düşmanlarının
hücum ve eziyetleri ile uğraşacaksınız. Bunlara karşılık vermek ve kendinizi
savunmak için cihada ve savaşa mecbur olacaksınız. Bazı zahmetler ve meşakkatler
göreceksiniz.
Ruhen
ve bedenen nefsinizi terbiye etmezseniz, sabır ve tahammüle, kararlı ve metin
olmaya alışamazsınız, Allah'ın yardımının ilk sebeplerinden birini kaybetmiş
olursunuz, tehlikeye uğrarsınız. En ufak bir sıkıntı, bir acı karşısında korkmaya,
sızlanmaya başlarsınız. Ümitsizliğe ve gevşekliğe düşersiniz. Şunu biliniz
ki sabır, her başarının başıdır.
İmandan
sonra takip edilecek yolun başı sabır, ahlâkın başı sabır, ilmin başı sabır,
amelin başı sabır, kısaca varlık âlemini tanımanın başı sabırdır.
Sabırsızlık;
ivmek ve bir anda her şeyi istemektir. Halbuki yaratıklar, zamana bağlı olup,
terbiye kanununa tâbidirler. Zaman ise peşpeşe gitmek, yavaş yavaş olmak demektir.
Bunun için yaratıkların tam başarıya ulaşmaları derece derece bir silsile
takip eder. Bu da sabra bağlıdır. Her şeyi bir anda istemek, hiçbir şey istememektir.
Hatta yaşamak, sabretmektir. Âlimler sabrı iki kısma ayırırlar:
1-
Kötü şeylerin acısına sabır ve tahammül ile güzel sonuçlarını beklemek,
2-
Çabucak gelecek olan lezzetten ve şehvetten uzak durmada sabırla, onların
kötü sonuçlarından sakınmaktır.
Bunların
biri olumlu, diğeri olumsuz şekilde bir sabırdır. Birincisi, acı ilaçlarla
tedavi gibi vazifeye atılmak; ikincisi, zehirli tatlılardan sakınmak gibi
zararlı şeylerden kaçınmaktır.
Bununla
beraber bazı durumlar vardır ki, orada sabır kötüdür, meşrû değildir. Öyle
durumlarda hızla savunmak için hayatı feda etmek daha çok tercih edilir ve
belki de vâcib olur.
Bu
âyetteki kelimesinin "elif lâmı"ahd-i hâricî olmak üzere burada
sabrın çeşitlerinden oruc veya cihadın kastedildiği nakledilmektedir. Fakat
muhakkik (araştırmacı) âlimlerin tercihine göre "lâm" cins içindir.
Oruç ve cihad ile beraber diğer sabır çeşitlerini de içine alır. Kısaca ahlâkta,
imandan sonra sabır, ilâhî yardımın ilk celbedilme yoludur.
Namaz
da böyledir. Ruhun düzelmesinin, bedenin intizama girmesinin, sabır ve vakarın,
ruhî ve bedenî her vazifenin, dünya ve ahiretle ilgili her olgunluğun düzenleyicisi
olan, gerek kişisel ve gerekse sosyal her özelliği içine alan ve ümmet teşkilatının
en birinci ve en esaslı belirtisi bulunan namaz, imanın en büyük güçlendiricisi,
bütün ibadetlerin ve amellerin başıdır. Müminlerin miracı, âlemlerin Rabbine
beden ve candan durumlarını arz etmek suretiyle niyazları, kısaca zikir ve
şükrü içine alan bir ibadet olduğu için, ilâhî yardımın en önde gelen ve en
yakın celbedilme yoludur.
Kıblenin
taşıdığı önem de ilk önce bunun içindir. Bu sebeple namaz, sabır gibi sade
bir vasıta değil, aynı zamanda Allah'a bir kavuşma olmak üzere en büyük bir
zevk gayesidir. Bu sayede Allah'tan başka tüm mâsiva (varlık âlemi)dan çıkılır,
acılar, kederler silinir. Kul ile mabud buluşma meclisinde beraber olur.
Bunun
içindir ki Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Namaz göz aydınlığım kılındı."
buyurmuş, en büyük zevk ve sevincin namazda hasıl olduğunu göstermiştir.
Yukarıda
kıblenin önemi hakkında gelmiş olan âyet-i kerimeler, onun konusu olan namazın
Allah katında taşıdığı kutsal kıymeti anlatmış bulunduğundan burada yalnız
sabrın kıymetini bildirmek için buyuruluyor ki: Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle
beraberdir. O'nun en güzel isimlerinden biri de "Sabûr" ism-i şerifidir.
Her kimde sabır varsa onda Allah'ın kudretinden bir tecelli kokusu vardır.
Hele bu sabırlı kimseler bir araya gelip bir cemaat olurlarsa her halde Allah'ın
yardımına ererler. Allah onların daima dostu ve velisidir. Dualarına, isteklerine
cevap vermek için Allah'ın yardımı daima onların yanlarında dolaşır. Bu beraberliği
göstermeyen, gizleyen şey ise o sabırlı kimselerin dağınık bulunmalarıdır.
Yakınlık
ve beraberlik ifade eden "ma'a" kelimesi çoğunlukla kendisine tabi
olunanın başına gelir. Buna göre; "Allah sabredenlerin beraberindedir."
buyurulmasında Allah'ın, kullarına şeref bahşetmesindeki yüceliği gösteren
büyük bir incelik vardır.
Ebussuud,
bu inceliğin açıklamasında demiştir ki: "Çünkü, sabırlı olmaya gerçekten
girişenler, sabırlı kimselerin cemaatidir. Bu bakımdan bunlar, kendilerine
uyulan kimseler olarak gösterilmiş oluyorlar..." Yani bu beraberlik,
çalışıp elde edilecek şeylerde Allah'ın iradesinin, kulların iradesinin arkasından
geldiğini ifade etmektedir. Böyle olunca Allah'ın "Rahîm" (çok merhamet
edici) sıfatının hükmü olan bu ilâhî şerefi bahşetmenin, kullar hakkında ne
büyük bir lütuf olduğunu inceden inceye düşünmek gerekir. Sabır meselesinin
bütün anahtarı bu noktadadır. Şunda da şüphe edilmemelidir ki, Allah'ın kullarına
bu şerefi bahş etmesi, Onun iradesine bağlı bir lütuftur.
İşte
ey müminler! Bunu bilerek zikir ve şükür yolunda sabırla yardım dileyiniz.
Bu konuda Allah'ın düşmanlarıyla, malla canla cihada ihtiyaç duyarsanız onu
da yapınız. Bu uğurda kaybınız bulunursa onların acılarına, ayrılıklarına
da katlanınız.
154-
Sakın böyle Allah yolunda öldürülmüş olanlara "ölüler" demeyiniz.
Onları gerçekten ölmüş zannetmeyiniz. Bununla son derece acı duyup, telaş
ve ümitsizliğe düşmeyiniz. Hayır, onlar ölü değil, diridirler. Hem gerçek
hayatla diridirler. Fakat siz duymazsınız, onların hayatını hissetmezsiniz.
O hayat, bu dünyadaki zâhirî duyularla hissedilecek bir hayat değildir. O,
ruhanî bir hayat, daha doğrusu gerçek bir hayattır ki, akılla bile tam olarak
idrak edilemez. Ancak kesin bilgiye dayanan bir hisle idrak edilir ve hisle
bilinir.
Şehitler
hakkında böyle daha birçok âyetler gelecektir. Hasan-ı Basrî (rh.a) hazretlerinden
rivayet edilmiştir ki: "Şehitler Allah katında diridirler. Rızıkları
ruhlarına sunulur da kendilerine rahatlık ve ferahlık gelir. Nitekim Firavun
ailesine de sabah akşam ateş gösterilir de kendilerine bu acı ve elem gelir".
Bu
nakil, şehitler hakkında Âl-i İmrân sûresindeki "Allah yolunda öldürülenleri
sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rableri yanında diridirler. Allah'ın lütfundan
rızıklanırlar. Onlar, Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerle sevinirler.
Arkalarından kendilerine yetişememiş olanlara, kendileri için hiçbir korku
olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler." (Âl-i İmran, 3/169-170)
âyetiyle gelecektir. Ğâfir sûresinde de Firavun ailesinin durumu, "Onlar
sabah akşam ateşe sürülürler. Kıyamet koptuğu gün de: Firavun ailesini o azabın
en şiddetlisine sokun, denecektir." (Ğâfir, 40/46) âyetiyle anlatılmıştır.
Bu
âyette ruhların başlı başına ayakta duran ve hissedilen beden cevherinden
başka birer özü bulunduğuna ve bunun ölümden sonra duyarlı bir halde kaldığına,
yani ruhun bâki oluşu meselesine bir işaret vardır. Sahabenin ve tâbiînin
(Allah hepsinden razı olsun) çoğunluğunun görüşleri budur. Buna işaret eden
daha birçok âyet ve hadis vardır. O halde burada bunun şehitlere tahsisi,
makamlarının
Allah
yanında yüksekliğini bildirmek içindir. Bununla beraber İslâm'da ahiret meselesi,
bundan ibaret değildir. Bunu daha fazla açıklayıp tamamlayacak olan, öldükten
sonra dirilme, yeniden yaratılış ve benzeri şeyler vardır ki, sırası geldikçe
açıklanacaktır. Burada henüz ölümü takip eden kabir ve "Berzah âlemi"
meselesine işaret buyurulmuştur.
Bu
âyetin, on dörde ulaşan Bedir şehitleri hakkında indiğine dair bir görüş vardır.
Fakat kıblenin değiştirilmesinden sonra ve Bedir savaşından önce bir hazırlama
olması daha çok düşünülür.
155-Kısaca,
ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyiniz. Çünkü Biz, peygambere
tabi olup, olmayanı seçmek ve o nimeti tamamlamak üzere sizi korkudan, açlıktan,
mallar, canlar ve ürünlerin eksikliğinden az bir şeye uğratacağız ve böyle
bazı sıkıntılarla imtihan edeceğiz.
Ahirette:
"Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Âl-i
İmrân, 3/170) sırrına ermeniz için dünyada biraz bu sıkıntıları tadacaksınız.
Düşmanların hücumu korkusu, kıtlık ve darlıktan dolayı açlık, savaş ve savaş
masrafları dolayısıyle mal ve can eksikliği, kazanç ve evlat eksikliği cinsinden
herhalde biraz birşey ile imtihan edileceksiniz.
Bu
mutlak ifade içinde bu âyet, İslâm dininde farz kılınacak olan bazı hükümlere
ve sorumluluklara bile işaret etmektedir. Korku Allah korkusuna, açlık Ramazan
orucuna, mal eksikliği zekata, can eksikliği cihada, şehitliğe ve hastalığa;
ürün eksikliği, evlat eksikliği kazanç zayiine işarettir.
156-Bu
acı ve sıkıntıların her birinden böyle biraz çekmekle mükellef bulunmak, bunların
tam ve genel bir şekilde herkesi içine almasına engel olacak ve ahirette büyük
büyük nimetlere ulaştıracaktır. "Ey Muhammed! Sen sabredenleri ise müjdele.
o sabredenleri ki kendilerine bir musibet dokunduğu vakit, yani "mümine
eziyet verecek her şey, onun için bir musibettir." hadis-i şerifi gereğince
eziyet verecek herhangi bir zarara uğradıkları zaman: "İnnâ lillâhi ve
innâ ileyhi râciûn" derler. "Biz, her halde Allah'ınız ve mutlaka
O'na dönüp varacağız." diye Allah'a teslim olduklarını arz edip teselli
bulmuş olarak sabrederler. Bunu yalnız dil ile değil, yaratma ve yaratılma
gayesini düşünerek bütün kalb ile söylerler.
"
Biz Allah'ınız" demekte malı, canı, her şeyi Allah'a teslim ve Allah'ın
mülkü olan her şeyde, hatta canlarımızda ve bedenlerimizde bile dilediği gibi
yönetim hakkı olduğunu ve acı tatlı O'nun hiçbir tasarrufuna itirazın caiz
olmayacağını itiraf ile Allah'ın dilediğini yapmasına, kaza ve kadere razı
olduğunu açıklama vardır. Bu makam, pek büyük bir makamdır. Bu makamı kazanan
nefse: "Nefs-i râdıye: Allah'ın emrine râzı olmuş nefis" denir.
demekte ise: "Biz dönüp dolaşıp sonunda mutlaka Allah'a döneceğiz. Başlangıçta
yok iken Allah'tan geldiğimiz gibi sonuçta da yine O'na varacağız." diye
görünürde olsun eğreti varlığımızın ölümle sona erip helak olmasına ve bununla
beraber gayenin mutlak bir yokluk olmayıp, tamamen buluşma olduğuna iman ve
bu imanla Allah yanında kendisinden razı olunma ümidini açığa vurma vardır.
Bu makama: "Nefs-i mardiyye kendisinden razı olunan nefis" makamı
denir.
Bu
ise, isteklerin sonu ve mertebelerin en üstünü olan en büyük rızadır. Lezzetlerin
en büyüğü de rıza lezzetidir. İnsanın nefsi önce "nefs-i emmare: Kötülüğü
emreden nefis" iken, dini bilgi ve Hz. Muhammed'in ahlâkı olan büyük
ahlâk ile ilerleyip gelişerek ikincide "nefs-i levvâme: Kötülüğünden
dolayı kendini kınayan nefis", üçüncüde "nefs-i mutmeinne: Kötülükten
temizlenerek Allah'a yaklaşıp huzura eren nefis", dördüncüde "nefs-i
râdiye: Kendisine sonsuz nimetler bahşeden Rabbinden razı olan nefis",
beşincide "nefs-i mardiyye: Allah'ın kendisinden razı ve hoşnut olduğu
makbul nefis" olur ki, Fecr sûresindeki: "Ey huzur içinde olan nefis!
Sen Rabbinden razı, o da senden razı olarak Rabbine dön." (Fecr, 89/27-28)
şeklindeki ilâhî hitap, bunun beyanıdır. Bu dönüşün, bir yere ve bir yöne
intikal suretiyle olmadığı ortadadır. Çünkü Allah Teâlâ yön ve mekandan münezzehtir.
Bundan dolayı burada üç mânâya ihtimal vardır:
1-
Bu, nefsimiz hakkında bir son bulma ikrarından kinâyedir.
2-
Bâki (sonsuz) olma ikrarıdır.
3-
Bir yönden yok olmayı, bir yönden ebedî kalmayı ikrardır.
Bizce
doğrusu, bu üçüncüsüdür. Çünkü bu, hepimizin zatının sona ermesi ile Allah'ın
baki olmasını ikrar etmektir.
Biz
vaktiyle dış âlemde nasıl yoktuk da Allah'ın bilgisinde var idiysek, yine
onun gibi yok olacağız ve olduğumuz gibi yalnız Allah'ın bilgisinde ve sırf
O'nun hükmünde mevcut kalacağız. Bu, bizim bizdeki varlığımız olmayacak, bizim
Allah yanındaki varlığımız olacaktır.
Ancak
dünyaya gelirken yaratılıştaki mizacımızla gelmiş, henüz bir işe karışmamış,
yapacağımızı yapmamıştık. Giderken ise iyi veya kötü kazanacağımızı kazanmış,
iyilik veya kötülük namına neyimiz varsa hepsini omuzumuza almış, sorumluluğu
yüklenmiş olarak gideceğiz. Kısaca zatımız, Allah'ın ilmiyle, varlığımız Allah'ın
varlığı ile, bâki kalmamız da Allah'ın bâki oluşu ile var olur. Allah'ın varlığı
ise ezelî ve ebedîdir. Bundan dolayı, Allah'a dönüş, bu şekilde O'nun lütfuna
veya kahrına ermiş olarak bakâbillâh demektir.
Râzî
diyor ki: "Bu dönüş ahirete işarettir. Biz dünyada iken az çok kendimiz
veya başkaları da menfaat ve zararımıza görünürde sahip bulunuyorduk. Gittiğimiz
zaman bunlara hiç kimsenin hükmü geçmeyecek, sahih olan görüşe göre üzerimizde
yalnız Allah'ın hükmü geçerli olacaktır."
Bu
itibarla Allah'a dönüşümüz, öldükten sonra bütün durumlarımızda yalnız Allah'ın
hakim olması ve Allah'ın, hükümlerde kendisine başvurulacak merci olması demektir.
İşte bunun üzerine yeniden yaratma ile öldükten sonra dirilme, haşir (kıyamet
günü insanların bir araya toplanması) ve neşr (kıyamet günü insanların yeniden
dirilmesi), ahirete ait diğer hükümler gerekecektir. Halbuki buradaki dönüş
ölümden sonra ve tekrar dirilmeden önceki durumları da içine alır. Buna bazıları,
"rûhun baki oluşu" adını vermiş, dönüşü, ahireti onunla açıklamak
istemiştir. Fakat ruhun baki oluşu, deyiminin de şahsa ait bir bakilik şüphesi
vardır. Dönüşte ise şahsın fani olduğunu itiraf gizlidir. Bunun için Allah'a
dönüş meselesinde ruhun ebediliğinden başka bir mânâ vardır. Bunda, bir zaman
olup, ruhun da faniliğe gideceğine dair bir itiraf yok değildir. Bedenimizin
yok oluşundan sonra uzun zaman ruhumuzla kalabileceğimiz kabul edilmiş olmakla
beraber büyük kıyamet gibi bir gün gelip, ruhlarımızın da yok olacağı "Allah'ın
zatından başka her şey yok olacaktır." (Kasas, 28/88) âyeti gereğince,
zatımızın yok oluşu her yönüyle gerçekleşecektir. Ancak Allah katında bilinen
gerçek varlığımız hiç bir şekilde kaybolmayıp, işin aslında her türlü hükme
tabi olabileceğimiz ve sonunda ebedî bir varlığa kavuşma ile Allah'ın cemalini
görebileceğimiz de anlaşılıyor.
Eğer
Allah yanında bilinen gerçek varlığımız, ruhumuz veya bedenimiz yahut da her
ikisi demek ise, bunlardan biriyle; yok eğer bunların ötesinde birşey ise
o şekilde bir ebediliğe kavuşacağız. Bu ebedilik de gerçekten bizim kendi
kendimize bir ebediliğimiz demek olmayıp, ancak Allah'ın ebedi oluşu ile mümkün
olan bir ebedilik olacaktır.
Bunun
için bizim tabiî denebilecek olan zatımızın gereği yokluk iken, hakkımızda
takdir edilen nasibimiz, bakâbillah yoluyla Allah'ın kahrına veya lütfuna
kavuşmaktır. En yüksek hedef ve en büyük rıza işte bu ebedî lütuftur. Fennin,
sebeplerin bâkî oluşu konusundaki büyük kanununda, bu mânâ sabit demektir.
Maddeler ve küçük kuvvetler, hepsi sebebe bağlıdırlar. Bundan dolayı hepsi
silinir, yalnız her şeyin sebebi olan Allah zatı ve sıfatları ile sonsuz kudreti
ile bâki kalır. Allah'ın bâkiliğinde, o silinen maddelerin ve fani güçlerin
mahiyetleri ve şahsi belirtileri Allah'ın bilgisi olmak üzere tamamen muhafaza
edilerek, ilmî varlıkla sabit ve bâki kalırlar. Yine her türlü hükme konu
olabilecek bir gerçek varlığa sahip bulunurlar. İşte ahiret hayatının zamanı,
bu Allah'ın bâki oluşu ve Allah'ın bilgisinde bâki olmaktır.
Bu
şekilde bakâbillâha, bakâ-i Rûhanî (Ruhun bâki ve ebedî olması) tabirini kullanan
filozoflar, Allah'ın gerçek mahiyetini ruh, insan ruhunun da Allah'ın gerçek
varlığındanmış gibi düşündüklerinden dolayı, ahiretin aslını ruhun bâki kalması
olarak tasavvur etmişler ve gerçeği karmakarışık hale getirmişlerdir. Gerçi
ruh, Allah'ın emri olan bir sırdır. Ruhun bâki oluşu, dinen kötü sayılacak
bir şey de değildir. Fakat bizim, ebedî olarak, ruhumuzun bâki oluşu ile bâki
olmamıza hükmetmek, bize bir şahsî bâkilik isnad etmektir. Bu da zatımızın
fani oluşunu unutmaktır. Bu ise ilk sebebi, Allah Teâlâ'yı unutmaktır.
Şunu
bilmelidir ki Allah'ın gerçek mahiyeti, ruhun ve cismin ötesinde bir teklik
mertebesindedir. Ruhu, Rabbin emri olmakla beraber Rab emrine hakimdir. "Allah
emri üzerine galip ve hakimdir." (Yûsuf, 12/21). Bunun unutulmaması gerekir.
Bundan dolayı bizim varlığımızın ve bâki oluşumuzun dayanağı ve binası, Allah'ın
varlığı ve bâki oluşudur. Biz kendi bâki oluşumuzla değil, Allah'ın bâki oluşu
ile bâki olabileceğiz. Gerçek diri olup, her şeyi yöneten O'dur. "Biz
Allah'ınız ve gerçekten biz O'na döneceğiz" ifadesi, işte bu Allah'ın
bâkiliği ile bâki olmayı anlatmaktadır.
Bu,
ne yalnız ruhla olur, ne de yalnız bedenle olur. Bu, her ikisinin de başlangıcı
ve garantisi olan gerçek bir bâkiliktir. Ahiret bu bâkiliğe dayanmaktadır.
Allah mevcut ve bâki oldukça, bizim için yeni yeni nice ruhlara ve bedenlere
kavuşmak daima mümkün ve sonsuza dek imkan dahilindedir. Biz ölürüz, ruhumuz
kalabilir. Kabirde ve berzah âleminde mükafat ve ceza görebilir. Kalmaması
ve bir müddet sonra onun da sonunun gelmesi, kendi nefsinde mümkündür. Fakat
Allah'ın bilgisinden, Allah'ın hükmünden ve bakâbillah'tan çıkmamız mümkün
değildir. Asıl mükafat ve cezanın dayanağı budur.
Ahiret
sadece ruhun bâki kalışı olmayıp, berzah âlemindeki hayattan sonra başka bir
yaratılış ile diriltilecektir. Bunun da gayesi o yaratılışa göre Allah'a bir
dönüş olacaktır.
Bundan
dolayı "Biz Allah'ınız ve gerçekten biz O'na döneceğiz." ifadesi
bir taraftan ahiretin garantisi olan bir dönüşü, bir taraftan da ahirette
bile amellerin en üstünü ve olgunluğun son sınırı olan bir dönüşü, mutlak
ifadesiyle içine almaktadır. Böyle bakâbillah ile ümid ve korku, sadece "ruhun
bâki oluşu" teorisi üzerine kurulan ümit ve korkudan daha yüksek, daha
gerçek ve daha ilmîdir. Her şüpheden uzak bir tevhid, Allah'a bir teslimiyettir.
Yûsuf sûresinde geleceği üzere bu teselli Muhammed (s.a.v.) ümmetinden başkasına
verilmemiştir.
157-Böyle
bir tevhid ile bütün ümidini bakâbillaha dayandırarak "râdiye" ve
"merdıyye" makamlarına ermiş olan sabırlı kimseler, her müjdeye
layıktırlar. Bunları şu âyetle müjdele: İşte Rablerinin salevât ve rahmeti
bunlara mahsustur ve işte hidayete ermiş, doğru yolu tutmuş olanlar ancak
bunlardır.
Allah'ın
salevâtı, bütün günahların bağışlanmasıdır. Allah Teâlâ, bunların günahlarını
tamamen örter. Onları rahmetiyle öyle mükafatlara, öyle nimetlere ulaştırır
ki, bunlar dünyada ne görülmüş, ne duyulmuş, ne de insanın akıl ve hayaline
gelmiş şeyler değildir. Bunlara: "Gir iyi kullarımın arasına! Gir cennetime."
(Fecr, 89/29-30) denecektir.
O
sabırlar, ancak yerine getirilmesi mümkün olmayan Allah'a şükürde meydana
gelecek kusurları, günahları örtecek ve onların yerini sevaplara bırakacak
ilâhî yardımlardandır. Müminler, bunu bilerek, sabır ve namazla yardım istemelidirler.
"Râdiye" ve "merdıyye" makamlarını kazanmalıdırlar. Namazlarında
Mescid-i Haram tarafına yönelerek Allah'ı zikredip, O'na şükretmelidirler
ki, vaad edilen dünya ve ahirete ait nimetler tamamlansın, ebedî hoşnutluk
lezzeti ihsan edilsin.
Bu
kıblenin kutsallığı, yalnız bundan ibaret de değildir. Bunda namazdan başka
bir zikir ve ibadet yolu, sizin için başka bir toplanma ve Allah'a yaklaşma
şekli daha vardır. Nitekim Allah şöyle buyurur:
Meâl-i
Şerifi
158-
Gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac
veya umre niyetiyle Kâ'be'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir
günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah
iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.
158-
Mescid-i Haram etrafında bulunan Safâ ve Merve tepeleri Allah'ın alâmetlerindendir.
İbadet ve O'na yaklaşmak için konulmuş belirtilerden, özel işaretlerden ve
hac ibadetinin yapıldığı yerlerdendir.
Esasen
safâ, kaypak taş; merve, küçük ve yumuşak taş demek olup, lâm-ı tarif ile
Safâ ve Merve Mekke'de bilinen iki tepenin özel isimleridir. Harf-i tarifleri
el-Beyt, en-Necm gibi lazımdır.
"İlm"
maddesinden "alem", "alâmet" ve "alâim" gibi
"şuur" maddesinden şeâir, "Şaîre"nin veya "şiâre"nin
yahut da "meş'ar"ın çoğuludur ki bu özel isim, bildiren alâmet,
belirti mânâsına gelir. Nitekim savaşta iki tarafın tanışması için kullanılan
alâmet ve işarete de "şiar parola" denir. Şeâir; bazan ibadetin
kendisine, bazan da yerine denir. Ezan, cemaat ile namaz, bu cümleden alarak
cuma ve bayram namazları ve Hac dinin şeâirinden yani alâmetlerindendirler.
Aynı şekilde camiler, minareler, hacdaki ibadet ve özel yerleri de alâmet
ve işaretlerdendir ki, Safa ile Merve de bunlardandır. Bundan dolayı: Kâ'be'ye
Hac veya umre yapan kimsenin tavafı bu ikisiyle yani Safâ ve Merve ile yapmaya
çalışmasında hiç bir suç, hiç bir günah yoktur.
Hac,
sözlükte özel bir maksat ve niyet anlamına gelir. Bir şeye çokça gidip gelmek
mânâsını da ifade eder.
İ'timar
yani umre de ziyaret demektir. Dini bakımdan da hac ve umre, Beyt-i Şerif'i
bilinen şekilde, niyetle ziyaret etmektir. Hacc'ın özel bir vakti vardır.
Umre'nin yoktur. Bunların geniş açıklamaları fıkıh kitaplarına aittir. Burada
"Tavaf etmek" iki kaydı içine alır:
1-
Asıl tavaf, yani Kâ'be'nin etrafında dolaşmak,
2-
Tatavvuf, yani bu tavafta zorlanmadır.
Çünkü
'nin idğam edilmiş şeklidir. "ikisi" kaydı ve bu kayda bağlı olan
"Ona bir günah yoktur." hükmü tavafın aslına değil, tavafta zorlanmaya
bağlıdır.
Tavafın
aslının farz ve rükün olduğunda ihtilaf yoktur. Fakat bu tavafa Safâ ile Merve'nin
ilavesi ve Safâ ile Merve arasında sa'y denen tavaf bölümü hakkında: "Ona
bir günah yoktur." buyurulmuştur. Bu ise görünüş itibarıyla bir muhayyerlik
gibi görünmekle beraber, gerçekte vâcibe, menduba ve mübaha ihtimali vardır.
Buna karşılık Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hacc-ı şeriflerinde Safâ'ya yaklaştıkları
zaman: "Safâ ve Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Allah'ın başladığı
ile başlayınız." diye emretmiş ve kendisi Safâ'dan başlayıp, Beyt'i görünceye
kadar üzerine çıkmıştır. Bir hadis-i şerifinde de bu hususta: "Allah
size sa'yi farz kılmıştır, sa'y yapınız." buyurarak sa'yin vacib olduğunu
göstermiştir. Gerçi burada asıl mânâsıyla koşmak demek olan sa'y, vacib olmayıp
"Allah'ın zikrine koşunuz." (Cum'a, 62/9) emrinde olduğu gibi sadece
yürümenin yeterli olacağı kabul edilmiş ise de en azından koşar gibi biraz
hızlıca "Remel" denen yürüyüş şekli mendubdur. Kısaca tavafta Safâ
ve Merve ile tavafta zorlanmanın vacib olduğu da anlaşılmaktadır.
Bundan
dolayı İmam Malik ve Şâfiî hazretlerinden bu zahmetli tavafın da, tavafın
aslı gibi rükün ve farz olduğu rivayet edilmiştir.
Bununla
beraber âyetin yalnız zahirine yapışarak muhayyerliğe ve bu zahmetli tavafın
vacib olmayıp, nafile olduğu görüşüne sahip olan fıkıh âlimleri de vardır.
Fakat Hanefi mezhebinde tercih edilen şudur: Âyetin zahiri, farz mânâsındaki
kesin vücûba engeldir. Aynı zamanda anılan hadisler ve teâmül ise vacib olduğunu
göstermektedir. Öyle ise bu zorlu tavaf ne kesin bir farzdır, ne de nafiledir.
Belki farza benzerliği bulunan zannî bir vacibdir.
Farz
denemez, çünkü "Ona bir günah yoktur." ifadesi mendubluğu ve mübahlığı
da içine almaktadır. Nafile ve tatavvu da denemez. Çünkü tatavvuun, sonra
ayrıca söylenmiş olması buna engeldir. Bu ikisi arasında da hadisler vacib
olduğunu söylemektedir. Bu bakımdan delillerin müşterek değeri olarak bu zahmetli
tavaf zanni bir vacibdir.
O
halde âyette görünüş itibariyle muhayyerliği ifade eden "Ona bir günah
yoktur." sözü niçin gelmiştir? Bunun açıklaması âyetin iniş sebebindedir.
Çünkü rivayet edildiğine göre cahiliye devrinde Safâ üzerinde "İsâf"
adında bir put, Merve üzerinde de "Nâile" adında diğer bir put vardı.
Cahiliye müşrikleri bunların arasında tavaf ederler ve bunlara ellerini sürerlerdi.
İslâm gelip putları kırdıktan sonra müslümanlar, Safâ ile Merve arasında tavaftan
çekindiler. bunu hoş görmediler. Bunun üzerine bu âyet indi ki, korkmayın,
bunda günah yoktur. Bilakis bunlar Allah'ın alâmetlerindendir, diye bu tavafa
teşvik edildi. Bu teşvikin bir çeşit vücub ifade ettiği de hadislerle açıklandı.
Tavafa Safâ'dan başlamak, farz değilse de vacib oldu. Fakat İmam Şâfiî, farz
ile vacibi birbirinden ayırmadığı için Şâfiîlerce farz ve vacib bir sayıldı.
Hz.
Ömer bir defa Safâ ile Merve arasında koşmamış, sadece yürümüş ve buyurmuştur
ki: "Yürüyorsam Resulullah'ı yürür gördüm, koşarsam Resulullah'ı koşar
da gördüm."
Resulullah
Efendimiz yukardaki şekilde Safâ ile Merve arasında tavaf ederken müşriklere
karşı kuvvetini göstermek için sa'y etmiş, yani koşmuştu. Bunun hatırası olmak
üzere koşar gibi yürümek sünnet olmuş ve bu zahmetli tavafa sa'y denmiştir.
Demek
ki bunda din düşmanlarına karşı kuvvet göstermek için beden eğitimine de bir
teşvik vardır. Bunun meşruluğunun aslı ve bu tepelerin, Allah'ın alâmetlerinden
olması ise şu meşhur hikayeden dolayı olduğu da açıklanmıştır:
Hz.
İbrahim bırakıp gittikten sonra bu vadide Hacer ile İsmail susuzluktan son
derece daralmışlardı. Hacer, ciğerparesi olan oğlunu Harem mevkiine koymuş,
su aramak için tepeden tepeye koşmuştu. Bu sırada Cenab-ı Allah yardımını
göstererek Zemzem kuyusunun yerinden su fışkırtmış ve son dereceye gelen zaruret
hallerinde imdatlarına yetişmişti. Böylece şunu da göstermişti ki, Allah Teâlâ,
dünya yurdunda sevdiklerini bazı sıkıntılara düşürse de kendisine dua edip
sığınmaktan ayrılmayan, bu hususta elinden gelen son gayreti sarfederek sabır
ve kararlılık gösterenlere, mutlaka en kısa zamanda ferahlığa ve genişliğe
kavuşturmakla yardım eder.
İşte
buna işaret olmak üzeredir ki Safâ ile Merve'yi kıyamete kadar dinin alâmetlerinden
olarak göstermiştir.Bütün müminlerde yukarıda açıklandığı üzere böyle biraz
korku ,açlık ve diğer sıkıntı ve müsibetlerle imtihan edildikleri zaman ümitsizliğe
düşmemeli,kurtuluşu güç görmemeli ve sabrın müjdesine ermek için çalışmalıdır.
Müşriklerin,bir
zamanlar bu tepelere put yerleştirmek gibi saldırıları bile bu hatırayı yok
edemez.Tavafa bunların ilavesi günah değil sevabtır.Bundan başka:Herhangi
bir kimse vazifesi olmasa bile gönüllü olarak ve sırf kendi gönlünden koparak
bu cinsten veya diğerlerinden bir hayır yaparsa ,mükafatını görür,çünkü Allah
şükredenleri ve şükürlerinin derecelerini bilir.Ona göre şükürlerini karşılıksız
bırakmaz.O nimet ihsan edici ve bağışlayıcı olan Allah,şükreden kullarına
karşı sırf kendi lütfundan nimeti artırmakla karşılık vererek şükür muamelesi
yapar.Bu muamelenin dünya ve ahirette kıymetinin ne kadar büyük olduğunu tasavvur
bile edemezsiniz.
Nitekim
bir kudsi hadiste şöyle rivayet edilmiştir:"Mümin kulum,hayır ve nafilelerle
bana yaklaşa yaklaşa o dereceye gelirki sonunda ben onun işittiği kulağı,gördüğü
gözü idrak ettiği kalbi olurum.Her işittiğini hak kulağı ile işitir,her gördüğünü
hak gözüyle görür,her idrak ettiğini hak bilgisiyle bilir.Hiçbir işinde şaşmaz,yanılmaz
,aldanmaz,aldatılmaz,doğruca muradına erer.Allah ile arasında bu derece yakınlık
ve beraberlik meydana getirir."
Vazifelerin
yerine getirilmesinden başka sırf gönülden coşularak devam edilen nafile hayırlar,bu
kadar büyük olgunluk ve mutluluk sebebidirler.Bunları herkes bilmeli,bilenler
bilmeyenlere anlatıp belletmelidirler.Çünkü Allah şöyle buyurmuştur:
Meâl-i
Şerifi
159-
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar
için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah
lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.
160-
Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları
ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.
161-
Ama âyetlerimizi inkar etmiş ve kâfir olarak can vermiş olanlara gelince,
işte Allah'ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onların üzerine
olsun.
162-
Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de
kendilerine göz açtırılır.
159-Ensar'dan
bir topluluk, yahudilere Peygamberimiz'in Tevrat'taki vasıflarını ve hükümle
ilgili bazı âyetleri sormuşlardı. Yahudiler gizlediler, söylemediler. Onun
üzerine bu âyet inmiştir.
İbnü
Abbas, Mücahid, Hasan, Katade, Rebi', Süddî ve Asam'dan bunun gerek yahudi
ve gerekse hıristiyan Kitap ehli âlimleri hakkında indiği de rivayet edilmiştir.
Fakat sebebin özel oluşu, hükmün genel olmasına mani olmayacağından, âyetin
hükmü; din işleriyle ilgili olarak bildiği herhangi bir gerçeği gizleyip,
söylemeyenlerin hepsini içine almaktadır.
Bunun
için Ebu Hüreyre (r.a.) hazretleri, çok hadis rivayet ettiği söylendiği zaman:
"Kur'ân'da iki âyet -ki biri bu, diğeri iki sayfa sonra gelecek olan
bunun benzeri bulunan bir âyet- olmasaydı, hiçbir hadis rivayet etmezdim."
demiş ve bu âyetleri okumuştur. Bunun için din işleriyle ilgili hiçbir bilgi
gizlenmemelidir.
Zira
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Bizim indirdiğimiz apaçık delilleri, Allah'ın emrine,
hükümlerine, irşadına ve bunlara iman edip uymanın vacip oluşuna işaret eden
ve hidayetin kendisi olan âyetleri ve delilleri, O kitapta veya bu kitapta,
gerek Tevrat, İncil ve gerekse Kur'ân cinsi bir kitapta insanlara açıklamamızdan
sonra, o insanlar içinden, bunları gizleyenler, yani ikrar ve itiraf etmeyen,
ihtiyaç anında söylemeyen veya yaymayan, yahut yayılmasına engel olan, yahut
onu tamamen veya kısmen değiştirip karıştırmak gibi yollarla gizleyenler,
kim olursa olsun, işte bunlar var ya, bu gizlemelerinden dolayı mutlaka Allah
bunları lanetler. ve bütün lanet edebilecek, lanet duası yapabilecek olanlar
da bunları lanetler. Kısaca bunlar, her zaman ve her taraftan hakkıyle lanetlenecek
olan mel'unlardır.
Şüphesiz
ki, "Hakka karşı susan dilsiz şeytandır." şeytan ise daima lanetlenmiş
ve kovulmuştur.
160-
Ancak tevbe edenler, tevbe edip de durumlarını düzeltenler, durumlarını düzeltip
de gizledikleri gerçeği açıklayıp yayanlar var ya, işte ben Allahü Azimüşşan
da bunların tevbelerini kabul ederim ve bunları gözetleyerek kendilerini lanetin
dışında bırakırım. Tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet eden ancak benim.
Benden fazla tevbe kabul eden hiçbir merhametli düşünülemez.
Burada
Âdem (a.s.) kıssasına, tevbe kelimelerine tekrar dikkati çekme bulunduğu ortadadır.
Tevbe ettiler ve durumlarını düzettiler ifadesinden sonra, gerçekleri açıkladılar
buyurulması, gizleme günahının tevbesinin her halde zıddı olan beyan ve açıklama
sevabını işlemeye bağlı bulunduğunu anlatır.
Demek
ki, her günahın kendine mahsus bir tevbesi ve her çeşit inkarın bir iman tarzı
vardır. Bir kayda bağlı olmamak üzere her tevbe, her günahın tevbesi olamaz.
Kısaca apaçık bir gerçeği gizlemek küfürdür. İman da gerçeği açıklamaktır.
Küfürden sonra da gerçeği açıklamak suretiyle tevbe ve iman makbuldür.
161-Tevbe
edenler böyledir. Diğerlerine gelince, Allah'ın indirdiği apaçık delillere,
hidayete, bu cümleden olarak bütün peygamberler ve kitaplarla beraber Hz.
Muhammed'in peygamberliğine ve Kur'ân'a iman etmeyip inkarda ısrar eden ve
kâfir olarak ölenler var ya, işte bunlar da, böyle mel'unlardır.
162-Allah'ın,
meleklerin ve insanların hepsinin laneti bunların üstündedir. Onlar bu lanetin
içinde ebedî olarak kalırlar. Bunlardan azab hiçbir zaman hafifletilmez. Bunlara
hiçbir mühlet ve müsaade verilmez.
Her
inkar, bir gerçeği gizlemek demek, olduğuna göre bu âyet, önceki âyetteki
tevbe ile istisna edilenlerden başka, gerçeği gizleyenler hakkındaki lanet
hükmünü teyid ve lanetleyecek olanları tefsir etmiş olmakla beraber, diğer
yönüyle ondan daha geneldir. Çünkü dilden gerçeği söylemiş veya kalemle yazmış
olmakla beraber, kalben iman etmeyip, kâfir kalan ve bu küfürlerinden tevbe
etmeyerek ölenlerin yukardaki lanetin kapsamına girmeleri düşünülecek bir
nokta olduğu halde bu âyet, hiçbir kayda bağlı olmamak üzere kâfirleri açıkça
içine almaktadır.
Ey
insanlar! Siz artık inkar ve anlaşmazlıktan vazgeçip, hepiniz tevhid dairesine
giriniz. Çünkü:
Meâl-i
Şerifi
163-
Her halde hepinizin ilâhı, bir tek ilâhtır. Ondan başka bir ilâh yoktur. O
Rahmân ve Rahîm'dir.
163-
Ey insanlar! hepinizin ibadet ve kulluğuna layık ve buna hakkı olan gerçek
ilâhınız, bir tek ilâhtır. "Vâhid" sıfatı ile nitelendirilmiş bir
ilâhtır ki, ilâhlıkta tektir. Hem sizden başkalarının da diğer bir ilâhı var
sanmayınız. O'ndan başka hak olan hiçbir ilâh yoktur. O'ndan başka ilâh tutulanların
hiç biri ilâhlığa layık değildir. Hepsi boş, hepsi batıldır. O'ndan daha üstün
veya O'na denk bir ilâh düşünülmesi imkansız olduğu gibi, O'ndan daha aşağı
seviyede olmak şartıyle de O'nun ilâhlığına ortak olabilecek mabudlar, tanrılar
yoktur. İlâhlığa ortak olmak mümkün değildir. Gerçek ilâh ancak o tek olan
Allah'tır. O'nun bütün yaratıklara başlangıç olan birçok isimleri ve sıfatları
varsa da, yine zatından hakkıyle bahsetmek mümkün değildir. Hakk'ın gerçek
mahiyeti, her türlü bileşimden uzaktır. O tek olan Ferd'i vasıflandırmak imkansızdır.
Çünkü vasıf, vasıflanan ile sıfat arasında az çok bir başkalık gerektirir.
Başkalık olunca da ferdîlik kalmaz. Bir de herhangi bir şeyden haber vermek,
kendisinden haber verilen bir şey ile, haber verme şekli ister. Bu ise ferdî-liğe
aykırıdır. Bunun için türetilen isimlerin hepsi de Hakk'ın gerçek mahiyetinin,
birliğinin aslına ermekten uzaktır. O'nun zatına en son "O" denebilir.
Bütün
büyüklük ve şeref kaynağı, bütün çokluk yönlerinden uzak olan ve ancak "
O"diye ifade edilebilen tek zattır. O'nun zatı, sıfat ile kemale ermiş
olmayıp, bilakis zatının kemali, sıfatlarının da kemalini gerektirmiştir.
İşte
" O" ifadesi, O rahmet ve şeref kaynağına, O birliğin yüce başlangıcına
ulaştırır. Bunun için "hüve" kelimesi bir zamir olduğu halde O'nun
zatına işaret eden en büyük ismi gibi olmuştur.
Tevhid
denizine dalmış olan ve kalbini yalnız Allah'a bağlayan velilere göre bu ismin
önemi pek büyüktür. Buna ism-i âzam (Allah'ın en büyük ismi) diyenler de vardır.
Bununla beraber ism-i âzam Allah ism-i şerifidir, diyenler daha çoktur. Çünkü,
"Allah" ismi, zat ve bütün sıfatların toplamına delalet etmesi itibariyle
daha geniş kapsamlıdır. "Hüve" ise tevhid makamında âzamdır. "O,
ey O! Ey O'ndan başka O olmayan zat-ı kibriyâ" tabiri rivayet edilegelen
tevhid zikirlerindendir.
İşte
hepinizin gerçek ilâhı bütün çoklukların başlangıcı olmakla beraber, zatında
bileşim ve çokluk bulunmayan, ilâhlıkta, varlığının vacib oluşunda hiçbir
ortağı ve benzeri olmayan O ilâh birdir. Hiçbir yaratığın, bunun ilâhlık dairesinden
çıkması mümkün değildir.
Bütün
bu yücelik ve büyüklüğü ile beraber O, Hem Rahmân, hem Rahîm'dir. Bütün rahmetler
O'nun, en ince merhametler O'nundur. Ortak koşanlar, böyle tek bir ilâha ortak
koşmuş inkar edenler, böyle çok esirgeyen, çok merhamet eden bir ilâhı inkar
etmiş oluyorlar. Bu sebeple kendilerini, bu ezelî ve ebedî rahmetten mahrum
ederek lanete uğratıyorlar. Bunun için o şirk ve inkardan vazgeçmeli de Allah'a
ve Allah'ın indirdiklerine iman etmeli, tevhid dairesinde bu rahmetlere ebedî
olarak ermelidir.
Deniyor
ki, Kâ'be ve etrafında müşriklerin üçyüz altmış tane putları vardı. Bu âyeti
işittikleri zaman hayret ettiler de "Ey Muhammed! Eğer doğru söylüyorsan
bir âyet -kesin bir delil- getir de bununla doğruluğunu bilelim." dediler.
İbnü Cerir'in Atâ'dan rivayetle anlatmasına göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in
Medine'ye gelişlerinde "Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır." âyeti
inmişti. Mekke'de Kureyş kâfirleri "Bu kadar insanlara bir ilâh nasıl
yetişir?" dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:
Meâl-i
Şerifi
164-
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca
gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın yukarıdan
bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde
deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında
emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın
birliğine deliller vardır.
164-Saîd
b. Mesruk hazretlerinden rivayet edildiğine göre Kureyş, yahudilere "Musa'nın
getirdiği mucizeleri bize söyleyin, nelerdi?" diye sormuşlar, onlar da
asâsının yılan oluşunu ve elinin bembeyaz parlamasını anlatmışlardı. Aynı
şekilde hıristiyanlara da sormuşlar, onlar da doğuştan kör olanı, alaca hastalığına
tutulanı iyileştirme ve ölüleri diriltme mucizelerini anlatmışlardı.
Bunun
üzerine Kureyş, Hz. Peygamber'e: "Sen de Allah'a dua et, bize şu Safâ
tepesini altın yapıversin de kesin bilgi ile imanımız ve düşmanlarımıza karşı
kuvvetimiz artsın." demişlerdi. Bunun üzerine Resulullah bunu Rabbinden
niyaz etmişti. Allah Teâlâ da vahiyle: "Bunu yaparım, fakat bundan sonra
yine yalanlamaya devam ederlerse, onlara dünyada hiç kimseye yapmadığım bir
azab veririm." buyurmuştu. O zaman Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in: "Ey
Rabbim! Kavmimi ve beni kendi hâlimize bırak, ben onları günden güne davet
edeyim." diye dua etmesi üzerine Cenab-ı Allah bu âyeti indirmiştir.
Bununla göklerin ve yerin yaratılması ve buna bağlı yaratılış olayları, Safâ'nın
altın'a dönüştürülmesi gibi istenen mucizelerden daha büyük, daha faydalı
ve daha muciz olduğunu beyan etmiştir. Bunlar, mucize meselesinde Kur'ân'ın,
insan fikrini ne güzel terbiye ettiğini anlatmaya yeterlidir.
Siz,
O'nun birliğinden, kudretinden, rahmetinden ve bu kadar insanlara yeteceğinden
şüphe edip, zat ve sıfatlarına delil ve mucize mi istiyorsunuz? Şu üstünüzdeki
her tarafı kuşatmış uçsuz bucaksız uzaklık içinde, sayısız yüksek gök cisimleri
ve aralarındaki uzun mesafe ve bu mesafeyi işgal eden hava boşluğu ve ışık
gibi, görülen veya görülmeyen nice cisimler vardır. Bunlara ve bunların inceliklerine,
fezayı dolduran esir maddesinin niteliğine, her cismin yürüyüş ve hareketleriyle
çizdikleri tabaka tabaka yörüngelere, hareketlerindeki ağırlık merkezine,
toplu nizamlarıyle yer yer teşkil ettikleri sistemlere, burclara bir bakınız.
Şu göklere ve o cisimlerden biri olup, denizleriyle, karalarıyle, dağlarıyla,
dereleriyle, ovalarıyla, çölleriyle, pınarlarıyla, ırmaklarıyla, madenleriyle,
bitkileriyle, ormanlarıyla, mesire yerleriyle bütün o göklere direksiz, kuşaksız
bağlılığı ve ilgisiyle ayağımızın altında yuvarlanan şu yer küreye bir bakınız.
İşte mekan denen uçsuz bucaksız feza içinde hey'et-i âlem adını alan bu gökleri
ve yeri yaratmada ve icad etmede, yaratılış nizamında, ve gece ile gündüzün
değişmesinde, uzayıp kısalmasında, birbiri ardı sıra gelmesinde, bu geliş
ve takip ile ortaya çıkan yer konumunda, zaman sırrında ve bir tek yerde zıtların
bir araya gelmesinde, insanlara faydalı yüklerle denizde akıp giden ve gök
cisimlerinin uzak masmavi semada akışlarını andıran gemilerin akışında, akıp
gittiği denizlerin yaratılış sırrında, bunlarda meydana gelen hareket ve durma
kanunlarında, bu kanunların insanlara temin ettiği menfaatin ortaya çıkma
tarzında, Allah'ın yukarıdan indirdiği suda, indirip de kuru toprağa ölümünden
sonra su ile tekrar hayat vermesinde ve bu bitki hayatının yaratılışında,
ve bu yeryüzünde akıl sahibi olanlara varıncaya kadar her türlü hayvanları
sınıf sınıf, cins cins, çeşit çeşit ayırıp tasnif ederek yaymasında ve bu
hayvan hayatının meydana gelmesinde, türlü türlü rüzgarları bir taraftan bir
tarafa, bir şekilden bir şekile evirip çevirmesinde, gökle yer arasında emre
boyun eğmiş olan bulutlarda hiç şüphesiz birçok âyetler, maddî ve manevi,
dine ve dünyaya ait nimetler, sizin istediğinizden daha büyük mucizeler vardır.
Vardır ama; aklını kullanacak bir toplum için. Yani akıllı olan ve aklından
istifade eden kimseler için. Bundan dolayı akıl da bu mucizelerden biri ve
belki de en büyüğüdür.
AKIL:
Kalb ve ruhun madeninde, beynin ışığında bulunan manevi bir nurdur ki insan
bununla, duyu organlarıyle hissedilemeyen şeyleri anlar. Akıl yürütmek; sebeplerle
sebeplerin meydana getirdiği şeyler ve eser ile eseri meydana getiren şeyler
arasındaki ilgiyi, yani "illiyet kanunu" dediğimiz sebebi neticeye
bağlayan kanunu ve ona bağlı olan gerekli ilgileri idrak ederek eserden müessire
veya müessirden esere yahut da bir müessirin iki eserinin birinden diğerine
intikal etmektir.
Mantık
denen bu intikal sayesinde duyu organlarıyla hissedilen bir eserden, hissedilemeyen
müessiri anlaşılır. Mesela, hissedilen bir hışıltıdan görülüp hissedilmeyen
bir hayvanın anlaşılması gibi. Yahut da hissedilen bir müessirden hissedilmeyen
eseri anlaşılır. Mesela görülen bir bal arısından, görülüp hissedilmeyen bal
idrak edilir. Yahut hissedilen bir eserden, ilgili olduğu diğer bir eser anlaşılır.
Mesela görülmeyen bir arının vızıltısından, henüz görülüp hissedilmeyen balı
keşfedilip, bilinir.
İşte
böyle hissedilenden, hissedilemeyene intikale sebep olan veya hissedilemeyen
bir mânayı bizzat ve açıklıkla keşfeden idrak vasıtasına akıl denir.
Bu
intikalin de başlıca üç çeşidi vardır:
1-
Cüz'îden cüz'îye, fertten ferde intikaldir ki, buna "temsil" veya
"Fıkhî kıyas" denir.
2-
Cüz'îden küllîye, bir fertten bir türe veya bir türden bir cinse intikal etmektir
ki buna "istikrâ" (tümevarım) adı verilir. Küllî (tümel) önermelerin
ve fen kaidelerinin çoğu ve belki de hepsi bu yolla keşfedilmiştir. Bunda
görmenin ve deneyin önemi büyüktür.
3-
Küllîden (tümelden) cüz'îye (tekile), bir cinsten bir türe veya bir türden
bir ferde intikal etmektir ki, buna da özel mânasiyle "istintâc"
veya "mantık kıyası" ya da sadece "kıyas" denir ki, bütün
ilimlerin fiilî uygulaması bununla yapılır. İstikrâların amelî sonuçları bununla
elde edilir. İlim yollarının en kuvvetlisi budur. Çünkü bunda bir taraftan
bir esas ortaya koyma, diğer taraftan da onu pekiştirme vardır.
Bütün
ilimlerin, fenlerin ve insanın elde edebileceği her şeyin, dönüp dolaşacağı
yer olan "illiyet" (nedensellik) kanununu güzelce anlayıp tatbik
etme sayesinde akıl, bu âyetlerden, bu yollarla Allah'ın varlığını, birliğini
ve geniş rahmetini zarurî olarak anlar, keşfeder.
Bu
yollardan birinde veya hepsinde yürüyen aklın da başlıca iki çeşit yürüyüşü
vardır:
1-
Ağır, derece derece ve zamana bağlı olan inceden inceye düşünme seyridir ki,
buna "fikir" denir.
2-
Bir anda, bir hamlede arzuya ulaşıverecek derecede hızlı olan ani seyridir
ki, buna da "hads; tahmin, zan" denir. Bu hads de iki kısımdır:
a)
Her birinde konusuna göre uzun süre meydana gelen tahsil, tecrübe ve alıştırmadan
elde edilen alışkanlık sıfatıdır ki, çalışmakla kazanılır. Teorik ve pratik
tahsil ve ilmî eğitim, bu gayeye ermek içindir. Buna "akl-ı mesmu': işitilmiş
akıl" da denir.
b)
Doğrudan doğruya yaratılışta yerleşmiş ve sırf Allah vergisi olan bir melekedir
ki, buna da kudsî kuvvet ya da makbul veya tabiî akıl denir. Bunda esas itibariyle
gayretin, çalışıp kazanmanın hiç hükmü yoktur.
Herkesin
bu çeşit hads; tahmin ve akıldan az çok bir nasibi vardır. Bu olmayınca öbür
akl-ı mesmu'un hiç hükmü olmaz. Bunun, sınırlanması mümkün olmayan birçok
mertebeleri vardır ki, basit bir zekadan peygamberlerin akıllarının mertebelerine
kadar gider.
En
yüksek mertebesine "akl-ı evvel" (ilk akıl) denir. Başlangıçtan
sonucu, sonuçtan başlangıcı; önceden sonrayı, sonradan önceyi tam bir bilgi
ile gören bu ilk akıl, Allah'ın kelâmı ve Hz. Muhammed'in nurudur. Nitekim
hadis-i şerifte: "Allah'ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur, Allah'ın
yarattığı şeylerin ilki kâlemdir, Allah'ın yarattığı şeylerin ilki akıldır."
buyurulmuştur.
Akılların
derecelerindeki değişiklik, eksiklerinden ileri gelir. Yoksa esas itibariyle
akıllar için yol birdir. O da doğru yoldur. Bizim, sebeplerin başlaması, çelişkilerin
başlaması gibi hakkı anlamaya vesile olan asıl sebepler hakkındaki apaçık
kavrayışlarımız, ilk aklın anlayış mahiyetini gösteren birer hissemizdir.
Biz
bu sayede her çeşit bilgiyi böyle açık bir şekilde idrak eden ilk aklın, hiçbir
kayda bağlı olmayan kutsal kuvvetin mükemmelliğini isbata bir delil buluyoruz.
Bizim şahsımıza göre değişen ve pek az olan tahmin gücümüzle ilk akla böyle
bir bağlantımız ve bu sayede hakka ulaşmamız vardır. Bütün mertebeleriyle
Allah vergisi olan akıl, çalışma ile kazanılmış olmadığı için, bunda çalışma
ve insan iradesi sebep değil ise de, bunda Allah'ın lütfu ile sahip olduğumuz
hissemiz ölçüsünde, düşünen akıl ve bu konudaki uzun tecrübeden elde edilen,
alışkanlığa bağlı tahmin kabiliyeti çalışıp kazanmaya bağlı olduğundan, Kur'ân'ında
Cenab-ı Hak bütün insanları bu yola iletip sevketmek için: "Düşünüp,
aklını kullanan bir kavim için elbette âyetler, deliller vardır." buyurmuş
ve akıl olmayınca doğrudan doğruya hislerde tesirini icra edecek olan mucizelerin
büyük bir faydası olmayacağını anlatmıştır.
Kur'ân'ın
bu gibi âyetlerinde insanları, anlayıp, delil bulmak için mucizelerden çok,
tamamen akılla anlaşılabilecek hususlara sevketmek vardır. Bunun için Kur'ân,
mucizelerin en büyüğüdür. Fakat bundan, bazılarının zannettiği gibi peygamberlerin
mucizelerinin mümkün olmadığına ve son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in
maddî mucizeler göstermediğine ve gösteremeyeceğine işaret gibi bir anlam
çıkarmaya kalkışmak da doğru değildir. Çünkü bu âyette özetlenen ve her biri
için aslında en büyük icad harikası olan sırları ve mucizeleri ortaya koyan
üstün kudret düşünüldüğü zaman, Safâ tepesinin altın'a dönüştürülmesinin,
bu kudrete göre hiçbir önem taşımayacağı ve olması imkansız bir şey teşkil
edemeyeceği kolaylıkla anlaşılır.
Bunun
için Cenab-ı Hak, âyetin iniş sebebi itibariyle, bu âyette şunu da anlatmış
oluyor ki, göklerin ve yerin yaratılıp var edilmesi ve bunlar üzerinde, anlatılan
eşsiz idarenin icrası gibi en büyük mucizeler; devam eden bu mucizelerin anlaşılmasından
elde edilecek faydaların yanında Safâ'nın altın'a dönüştürülmesi gibi geçici
ve tek bir harika olay isteği pek küçük bir şeydir.
Bu
büyük ve devamlı mucizeleri anlayıp, üzerinde iyice düşünenler ve bu düşünme
ile yüce yaratıcının kanunlarını kavrayıp ona uyanlar, Safâ tepesini altın
yapmak gibi bir isteği, sonradan kendileri bile yapabilirler. Çünkü bu sayede
yalnız Safâ'nın değil, bütün Mekke dağlarının altın ile döşenmesi bile mümkün
olur. Allah Teâlâ, bunun da yolunu yapmıştır. Yalnız maden kanunlarını iyice
anlamak, bu istek için yeterli olur. Bunun için Allah'tan ve peygamberden
daha büyük, daha hayatî, kutsal, genel ve ebedî şeyler talep etmek gerekir.
"Düşünüp,
aklını kullanan bir toplum için elbette âyetler, deliller vardır." ifadesinde
"âyât" kelimesi, açık alâmetler ve kesin deliller, karşısında ciddi
olarak hiçbir söz söyleme ihtimali bulunmayan apaçık mucize demektir. Kur'ân'ın
âyetlerine "âyet" denmesi de bu mâna ile ilgilidir.
Demek
ki Allah Teâlâ'nın iki çeşit âyeti vardır:
1-
İcad ve yaratılış kitabındaki fiilî âyetler,
2-
İndirdiği kitaptaki sözlü âyetler.
Bunların
ikisi de Allah'ın zatına, sıfatlarına, hüküm ve iradelerine delalet ettiklerinden
dolayı "âyet" ismini almışlardır.
Bu
iki kitap ve bu iki çeşit âyet, karşılıklı olarak biri diğerinin işareti,
öbürü de onun işaret edip gösterdiği şeydir. Biri, diğerinin açıklaması ve
tefsiridir. Tam anlamıyla marifet; Allah tarafından indirilen kitabın sözlü
âyetlerinden, yaratılış kitabının fiilî âyetlerini ve ondan Hak Teâlâ'nın
zat ve sıfatlarını okuyup, anlamak, anladıktan sonra onun kanunlarına, emirlerine
ve hükümlerine uyarak, doğru yoldan, "Râdıye" ve "Merdıyye"
makamlarını elde etmekle "bakâbillaha" ulaşmaktır.
İşte
Kur'ân'ın bu sözlü ayeti, bize birçok fiilî âyetleri özetleyip göstererek
bu kâinat devletinin sınırsız ve sonsuz değişikliğini, sürekli ve herkesi
aciz bırakan bir nizamla icad edip düzene koyanın, her şeyi düzenleyip yönetenin
yüce yaratıcı olduğunu anlatır. Akıl ile ma'kulün; dış dünya ile zihnin uyum
noktasında, her şeyin yöneticisi olan Allah, varlığını ve birliğini ortaya
koyar. Allah, zatında ve sıfatlarında birdir. O'nun kudreti ve rahmeti herşeyi
kaplamıştır. Bunun için O, bütün insanlara tam ve mükemmel olarak yeterli
olup, ortağı ve benzeri bulunmaktan münezzehtir. İşte bu âyet, bu hususlara
delalet eden birçok açık delili, gayet veciz ve bununla beraber gayet basit
ve açık bir şekilde biraraya toplamıştır. Bunda açık ve kapalı olarak nice
ilimlerin ve fenlerin konu ve gayeleri vardır.
Bunu
en değersiz ve en basit bir akıl duyar ve en yüksek akıllar, bunda ebedî bir
tetkik ve müşahede gayesi bulur. Netice olarak hiçbir akıl bu karardan dışarı
çıkamaz.
İşte
Kur'ân, en yüksek ilim ve fen meselelerinin bu şekilde özünü alarak bütün
seçkin insanların ve halkın açıklıkla anlayacağı derecede basitleştirip öğretiyor.
Tereddüt ve hayalin, şiir edebiyatında hiçbir gerçeğe uymayan ve haksız yere
"ibdâ" (icad) adı verilen hayal gücünün gelip geçici ve yalancı
bir bakışını okşayarak insanı bir an için ve bir daha tekrarlanmamak şartıyla
çarpıp geçen boş mânâlarında bir teselli zevki aramaya alışmış olan ruhlar,
Kur'ân'ın bütün yaratılışa ayna olan benzersiz nazmında mucizeli bir yükseklik
duymazlarsa bunun sebebini, yaratılışlarındaki zevklerinin ve akıllarının
birtakım hevesler içinde iflas etmiş olmasında aramalıdırlar.
Bu
gibiler, hakkı hep acı diye kabul etmişler ve aklı, hakka ulaşmak için bir
vasıta tanıyacak yerde onu, hakkı red ve ibtal ile mağlub edebilecek acımasız
bir silah gibi kullanmak isteyen zâlim müşriklerdir. Onlar hakkında şöyle
buyrulmuştur:
Meâl-i
Şerifi
165-
İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları,
Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir.
O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu
ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.
166-
O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan
kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur.
167-
Onlara uyanlar da şöyle demektedirler: "Ah, bizim için dünyaya bir dönüş
olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!"
İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler
(pişmanlık ve üzüntüler) halinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir.
165-Allah'ın
birliği ve kudreti bu kadar fiilî ve sözlü âyetleriyle açık ve parlakken buna
karşı: insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, benzerler tutarlar
ki, onları, Allah'ı sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına,
arzularına itaat ederler de Allah'a isyan içinde bulunurlar.
Şüphe
yok ki böyle yapmak, gerek Allah'ı inkar ederek olsun ve gerekse olmasın,
ilâhlık mânâsında onları Allah'a ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki
açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa
ilâh, mabud adını vermekten çekinmezler. Onlara "Rabbimiz, tanrımız"
derler. Hatta ilâhlarının doğması ve doğurması görüşünü benimseyerek onlara
aynı cinsten, mabut derecesinde oğullar, kızlar tasavvur edip yakıştırırlar.
Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı
sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini,
hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar.
Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a
isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Bu
âyet bize gösteriyor ki, ilâhlık mânasında son derece sevgi, bir esastır.
Ve mabud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler,
ne olursa olsun, mabud edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattır. Bunun
için mabuda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı
onun mabududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle mabud mertebesi verilerek
Allah'a denk tutulan şeyler o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından,
bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar
çıkar. Bununla beraber: "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine
ait olan "onlar" zamiri bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça
ifade etmektedir.
Bunun
içindir ki, değerli tefsirciler, denk, benzer mânâsına gelen "endâd"ı
"Allah'a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri"
diye açıklamışlardır. Bu zamirin, tağlib yoluyla diğer putları da kapsamına
alması takdirinde bile bu mânâ açıktır.
Gerçekten
servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide
sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi
seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, şirk
konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder.
Yunan,
Roma, Avrupa medeniyet ve edebiyatında böyle muhabbet mabudlarının haddi ve
hesabı yoktur. Bu duygu, zamanına göre türlü türlü şekillerde ortaya çıkar.
Hıristiyanlık da bu ruhla doludur. Hele Avrupa ruhunda, Avrupa edebiyatında
bu tür şirk, o kadar ileri gitmiştir ki her eline bir kalem alan ve her hangi
bir şiir söylemek isteyen kimse sevgilisine ilâh mertebesi vermeyi, en ufacık
bir işi övmek için hemen yaratma kudretini yakıştırmayı bir hüner, bir şeref
sayar. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt
olan mabudların mücadelesi yüzündendir. Bu anlaşmazlık ve ihtilaflar, her
birinin arasındaki binlerce dalkavuk tarafından körüklenir ve insanlık günden
güne ahlâkî düşüklüğe sürüklenir. İlimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi,
buna çare bulamaz. Bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin
yerine kullanır.
Bunlar,
gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir
veya birkaç mahluk yer tutmuştur. Onları Allah gibi severler, onlara mabud
muamelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah'a isyan ederler. "Onları,
Allah'ı sever gibi severler." ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir.
Buna velileri ve peygamberleri mabud derecesine çıkaranlar da dahildir.
Bunun
için Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını
severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi
derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever
gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah'ın yolunda
giden sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah
için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "Ey Muhammed!
de ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin."
(Âl-i İmrân, 3/31).
Buna
göre Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir.
Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi
gibi olmamalıdır. Yani hıristiyanların Hz. İsa hakkında yaptıkları gibi onları
mabud derecesine çıkaracak bir ibadet şekli olmamalıdır. Bunun en güzel misalini,
müslümanlığın iman anahtarı olan kelime-i şehadetinde ve ibadetin başı olan
namazında buluruz. Bir müslüman "Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka
hiçbir ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir."
derken Allah'tan başka bütün mabudların hepsini reddedip atar da bu temiz
kalb ile Peygamberi Hz. Muhammed'in O'na kulluk ve peygamberlikle bağlılığını
tasdik eder ve Allah için bu gerçeğe şahitliğini arz eder. Bu şehadette Allah'tan
sonra Peygamber'e bir sevgi ilanı vardır. İman bu sevgi ile tamam olur. Fakat
Allah sevgisi, yüce Mevlânın birliği ile bunun yanında Hz. Muhammed sevgisi,
Allah'a kulluğu ve peygamberliği cihetiyledir. İşte Allah için sevmenin en
büyük örneği!..
Bunun
gibi namazda Allah'tan başkasını çok cüz'î bir şekilde bile olsa niyete karıştırmak
küfürdür. Namazı bozar. Namazda peygamberden ve Allah'ın salih kullarından
hiçbir şey istenmez. Nihayet tahiyyatta onlar adına da esenlik, salevât, rahmet
ve bereket niyaz edilir. Bu duada Peygambere ve salih kullara elbette bir
sevgi gösterme vardır. Fakat namaz kılan kimse Allah'ın huzurunda onlardan
bir şey isteme durumunda değil, onlara da derecelerinin yükselmesi için Allah'ın
rahmetini isteme, hayatında onlara ikram etme durumunda olacaktır. Müslüman
bütün ömründe bu hareket çizgisini hayatının esası sayacaktır.
Buna
karşılık velileri, peygamberleri veya ruhlarını ya da melekleri müşriklerin
araya giren mabudları gibi bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken
Allah'ı ve Allah'ın emirlerini unutmak, onlar adına kurbanlar kesmek, âyinler
yapmak, onların isimlerini "Bismillah" gibi işlerin başı kabul etmek,
"Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin tam anlamıyla
şüphe yok ki, bir şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak, onlardan uzaklaşmaktır.
Çünkü onlar ancak Allah'ı sevmişlerdir. Üzülmekle beraber müslümanlık adına
da böyle batıl bir sevgi akidesine tutulan ve bununla dindarlık yapıyoruz,
zanneden birtakım gafil kimseler de ortaya çıkmıştır. Bunlar genellikle din
ilminin iyi tahsil edilmediği ve dinî bilgilerin esası bilinmeden ağızdan
ağıza bir efsane gibi dolaştırıldığı cahillik devirlerinde ve cahillik bölgelerinde
ortaya çıkagelmiştir. Çünkü kulluk duygusu insanlarda yaratılıştan geldiği
için gerçek ve gelişmiş din ilmi sönünce insanlar, ilk cahiliye devrindeki
efsanelerle gönlüne doğan acayip hevesler içinde ibadete çalışır. Hurafelerle
boğulur, gider. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanır.
Bununla
beraber bu sapıklığın felsefe yoluyla ilim ve marifet adı altında gelişip
yayılan kısmı da yok değildir. Bu elbette daha mühimdir. Burada Allah'ı inkar
eden ta'tıl (batıl ve metruk, ateizm) felsefelerinden söz etmeye lüzum görmüyoruz.
En derin cehalete eşit ve hatta daha beter olan ta'til (ateizm) felsefelerinin
kötülüğünü, çeşitli yönleriyle hatırlatmaya ihtiyaç duyulmadığı gibi bunların
ilmi ve felsefî bakımdan kıymetleri de yoktur. Fakat ilâhlık felsefesi ve
vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir metrût (ateist) felsefe vardır ki,
din ve ahlâk adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar bundan doğagelmiştir.
Her nerede bir şirk varsa bununla az çok bir alakası vardır.
Önce
şunu kaydedelim ki, "Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Ondan başka hiçbir
ilâh yoktur." (Bakara, 2/163) âyetinde de açıkça belirtildiği üzere İslam
dininde emredilen genel iman konusu: "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur."
tevhidi, yani Allah'ı bir bilmektir. Yoksa "Allah"tan başka hiçbir
mevcud yoktur." diye ifade edilen mevcudu, varlığı bir bilmek değildir.
Bu olsa olsa marifet yolunda merhaleler katetmiş olan seçkin şahıslar için
bahis konusu olabilir.
Bizim
nazarımızda vücud birliği genel olarak olumsuz değil, belki keşif yoluyla
olumludur. Fakat "Allah'tan başka mevcud yoktur." demekle "Her
mevcud Allah'tır." demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi sırf
tevhid olabilir, fakat ikincisi sırf şirktir. "Allah'tan başka mevcud
yoktur." dendiği zaman, Allah'tan başkasına isnad edilen varlığın gerçek
olmayıp hayalde ve vehme bağlı, şuura akseden bir gölge işi olduğu ve gerçek
varlığın ancak Allah'a mahsus bulunduğu ikrar edilmiş; âlemin zatı ile ve
zatı için gerçek varlığı yok sayılmış olur ki bu vahdet-i vücuddur. Çünkü
keşif yoluyla sabit olduğu üzere biz âlem adına ne biliyorsak hepsi, hissettiklerimizden,
hayâlimizden, zihnimizdeki şekillerden ve ruhî izlenimlerimizden ibarettir.
Bunları
hakikat tasavvur etmemiz ve izafi olarak hak diyebilmemiz, zatında mükemmel
ve tek olan Hak kavramının ezelî ve ebedî gerçekleşmesini tasdik sayesinde
mümkün olabilir. Bunu Fâtiha'da açıklamıştık.
Bu
bakımdan vahdet-i vücud, varlık tevhidi; âlemdeki benzer şeylerin gölge ve
hayal olduğunu görmek ve onları silip arkasındaki açık gerçeğin varlığına
iman etmekle mümkün olur.
Nitekim
"Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." dediğimiz zaman da birtakım
putların, birçok kimseler tarafından mabud edinildiğini inkar etmiş olmuyoruz
da bunların hak olmadıklarını ilan ve ancak bir Allah'ı ispat ve kabul etmiş
oluyoruz. Fakat "Her mevcud Allah'tır." dendiği zaman varlıkta gerçek
bir çokluk, kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş oluyor ki,
bunda tevhid yoktur. Tersine Allah'ı çoğaltma ve ona ortak koşma vardır. Bu
bir vahdet-i vücud değil, varlığın birleştirilmesi veya hulûl teorisidir.
Yahut da Allah'ı inkar etmek suretiyle yalnız âlemi ispattır, "Bir"e
"her" demektir.
Ortağı
ve benzeri olmayan Allah'a sonsuz ortaklar isnad etmek, hayalî varlıkları,
gerçek varlık saymaktır. Buna daha çok "panteizm" yani "birleşmiş
ilâhcılık" denir ki, bu teoride Allah ve varlık gerçekten her şeyle birleşmiştir
veya her şeyin içine girmiştir. Haşâ Ali ilâh, Veli ilâh, Firavun ilâh, Nemrud
ilâh ilâh... her şey ilâhtır. Bunda âlemin isbatı, onu yapanın yokluğu vardır.
İşte
birtakım cahiller veya inkarcılar, Allah'ın hikmeti adıyla imkansız olan bu
birleşmeyi veya hulûl ya da ta'tıl (ateizm, ilâhsızlık) teorisini vahdet-i
vücud ve sırf tevhid diye ele alarak "O'ndan başka ilâh yoktur."
demek "O'ndan başka mevcud yoktur." demek olduğunda ısrar ederler.
Bunu da: "Her mevcud O'dur." mânâsıyla açıklarlar. Hatta külli mecmuî
ile külli ifradîyi birbirinden ayırmayarak "Hepsi O'dur." derler.
Her şeyden ötede Allah'ı görecek yerde, her şeyde ve hatta her şeyi Allah
görmek isterler. "İlk ve son olan, açık ve gizli olan O'dur." (Hadid,
57/3) âyetinin açıkladığı birleşme mertebesini ayrılma mertebesinde ayrı ayrı
söylerler ve böylece kendilerini Allah görmek ve göstermek için kâmil insanları,
bizzat Allah gösterirler. Artık erenler, veliler, bir ilâhlar topluluğu manzarasında
hayal edilir, oysa bu görüşün esasına göre şeytanların velilerden, kâfirlerin
müminlerden farkı kalmaması gerekir. Çünkü her varlık O sayılır. İşte: "İnsanlardan
kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eşler tutuyorlar da onları, Allah'ı sever
gibi seviyorlar." âyet-i kerimesi özellikle bunları da red ve iptal içindir.
Zaten
İsa'ya "Allah" veya "Allah'ın oğlu" denmesi de Mısır'dan,
Hind'den, Yunan'dan, Roma'dan gelen bu birleşme teorisinin bir koludur. Bu
aşırılıktan ve meseleyi karıştırmaktan kaçınmak için son zamanlarda İslâm
dünyasında Hanbelîler içinden Vahhabî mezhebi ortaya çıkmıştır. Bu mezheb
Allah'tan başka her kim olursa olsun ona hürmet göstermenin ve muhabbet beslemenin
şirk olduğunu ilan etmiştir. Buna dayanarak kabirlere hürmet etmeyi bile şirk
kabul etmiştir.
Bu
hürmet ve muhabbet "Onları, Allah'ı sever gibi severler" mânasına
uygun olacak derecede olursa, bizim de buna şirk gözüyle baktığımızda şüphe
yoktur. Ancak bundan genel olarak hürmet ve muhabbetin inkârı mânâsını çıkarmak
ve müminlerin kalbinden peygamberlerin ve salih kulların sevgisini söküp almaya
çalışmak da bir aşırılık ve Allah sevgisiyle uyum sağlaması mümkün olmayan
tehlikeli bir iştir. Bunun böyle olduğunda da şüphe etmeyiz.
Sünnete
uygun bir şekilde kabir ziyaret etmek, ölülere Allah rızası için hürmet etmek,
ölülerin gerçek olan eserlerinden, fikirlerinden istifade etmek, ruhlarını
hayır ile anarak memnun etmek, onlar için Allah'a dua etmek ve bu dua ile
feyiz kazanmak, onları Allah'ı sever gibi sevmek değil, Allah için Allah'ın
kullarını ve yaratıklarını sevmek olduğu açıktır.
Özellikle
kabir ziyareti, ölümü hatırlamaktır. "Lezzetlerin, tatların yıkıcısı
olan ölümü çokça anın." hadis-i şerifi gereğince ölümü hatırlamak meşru
olup, emredildiği gibi kabir sahibinin faniliğini de görerek tasdik etmek
demektir.
Kabir
ziyaretini, Allah ziyaretine benzetmekte Allah için haşâ kabir düşünülmesini
caiz görmek gibi bir küfür şüphesi vardır.
Bir
de "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin kapsamı, ölü
ile diriyi ayırmamış ve belki de ölülerden çok dirilere işaret etmiştir. Bundan
dolayı ölülere ve kabirlere hürmet ve muhabbeti kayıtsız, şartsız kesmek isteyenlerin,
daha önce bütün dirilerle ilgilerini kesmeleri, meşru veya gayr-i meşru hiçbir
yöneticiye hürmet etmemeleri gerekecektir. O halde İslâm büyüklerinin kabirlerini
yıkan ve ziyaretlerini engelleyen Vahhabîlerin, hayatta olan yöneticilerine
de asla muhabbet ve hürmet göstermemeleri, ziyaret ve saygıda bulunmamaları
gerekir.
Kısaca,
başkanlarını ve büyüklerini, Allah'ı sever gibi sevenler ve onların, Allah'ın
emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah'a isyan edenler, bunları Allah'a
eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası, bu tarz muhabbet
beslemektedir. Allah'ın birliğine karşı böyle yapan birtakım insanlar vardır.
Bunlar, başkanlarını, kendilerine uydukları kimseleri Allah için değil, Allah
gibi severler. : Halbuki mümin olanların Allah'a sevgisi, Allah için sevmesi,
her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları eş ve benzerlere ve hatta varsa
Allah'a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü müminler, ancak
Allah'a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman
Allah'ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar.
Bundan
dolayı müminin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta
ve gerekse genişlikte Allah'a olan sevgisi devamlıdır.
Kâfir
ve müşrik ise bazan Rabbinden yüz çevirir, müşrikler tutarlar bir puta taparlar.
Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu bırakır, buna taparlar.
Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman mabudlarını yerler.
Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve mabudlarını değiştirir giderler.
Bunun
için onların müminler gibi devamlı bir sevgileri olamaz. Müminler, tek Allah'a
inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah'da toplanır. Allah'ın yaratıklarına
olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak
Allah için, Allah rızası için severler.
Kâfirler
ve müşrikler ise bir mabudun veya bir putun karşılığında diğer mabudları ve
putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle,
Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe
yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
Bunun
için mümin bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar,
kendilerine uyulan insanlar ne kadar mutludurlar! Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa
kavuşmak da hakkiyle tek Allah'a inanan bir mümin olmaya, her şeyden, hatta
kendinden önce Allah'ı sevip, Allah'ın kullarına da Allah için muamele etmeye
ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal
edenler, zulümden kurtulamazlar.
Böylece
Allah'a eşler edinmek suretiyle zulmetmiş, haksızlık yapmış olanlar, yani
Allah'a karşı başkalarını eş ve ortak tutmak; onları, Allah'ı sever gibi sevmek
ve Allah'a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek
emirlerine itaat etmek özellikle Allah Teâlâ'nın hakkı olan ilâhlık sıfatına
ve mabudluğuna başkalarını da ortak etmek en büyük zulümdür. "Şüphe yok
ki şirk, büyük bir zulümdür." (Lukmân, 31/13) ve bunu yapanlar son derece
zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kainat saltanatının mutlak
hâkimi olan Allah Teâlâ'nın hakkına tecavüz etmek cüretinde bulunanlar, hangi
zulümden sakınırlar? Allah'ın kullarına, aciz yaratıklarına neler yapmak istemezler?
Bundan dolayıdır ki, dilimizde "Kork, Allah'tan korkmayandan." diye
bir ata sözü vardır. Elbette böyle yapan zalimler, birgün gelecek, Allah'ın
azabını göreceklerdir. Bu zâlimler, işte o azabı gerçekten görecekleri vakit,
Ne kadar kuvvet ve kudret varsa hepsi, Allah'ın olduğunu, ve Allah'ın azabının
ne kadar şiddetli bulunduğunu bir görecek olsalar!...
Burada
bu "onlar bir görecek olsalar" şart cümlesinin cevabı tehvîl (korkutmak,
uyarmak) için hazfedilmiştir, belirtilmemiştir. Nitekim dilimizde de bu gibi
tehdit makamında: "başına geleceği bilsen..." deriz ve cevabı gizli
tutarız ki, bu gizlilikten maksat, bu cevapta anlatılması mümkün olmayan bütün
tehlikeleri toplamaktır. Yani o gün bunların uğrayacakları acı, pişmanlık
ve hasret, o kadar dehşetlidir ki, şimdiden anlatılması mümkün değildir. Neler
olacak, neler çekecekler!..
166-Özellikle,
O Allah'ı sever gibi sevilip, arkalarına düşülen ve kendilerine uyulan kimselerin,
arkalarına düşüp kendilerine tâbi olanlardan uzaklaştıkları, ve azabı görerek
"Aman aman bunlar bizden değil." diye reddedip kaçındıkları zaman,
aralarındaki bütün bağlantı sebepleri kesilir.
167-Uymak,
uyulmak ve bunlara sevk eden iş ve gaye gibi her türlü ilgi tamamen kopar,
o arkadan giden ve öndekilere uyan kimselerin: "Ah ne olurdu bizim için
geçen dünyaya bir dönüş mümkün olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi
biz de onlardan uzaklaşsaydık." diye feryat edecekleri gün, o son pişmanlık
günü neler olacak!.. İşte Allah onlara bütün amellerini böyle her taraflarını
kuşatmış büyük hasretler, son derece acı ve faydasız pişmanlıklar halinde
gösterecektir. ve onlar bu ateşten çıkacak değillerdir.
Bundan
dolayı insanlar, bütün bu kuvvet ve kudretin tek sahibi ve hükümranı bulunan
bir Allah'tan başka mabud tanımamalı, O'nun emrinden başkasına itaat etmemeli,
başkasına uymamalı ve bütün sevgisini Allah'a olan sevgisinde toplamalıdır.
Cenâb-ı
Allah, akıllara kudret ve rahmet delillerini gösterip, hislere son derece
korku ve sevgi telkin ederek müjde ve uyarı, teşvik ve sakındırma içinde birliğini
aklî ve hissî bakımdan ispat ettikten ve bütün insanları her türlü şirkten
sakındırmakla tevhid inancına davet ettikten sonra, ilâhlık ve Rabblığının
eserlerini, ilerde açıklayacağı kanun koyma noktasından da göstermek için
buyuruyor ki:
Meâl-i
Şerifi
168-
Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla
yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.
169-
O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler
söylemenizi ister.
170-
Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun." dendiği vakit de: "Yok,
atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız." dediler. Ya ataları
bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?
171-
O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek
haykıranın haline benzer; onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl
da etmezler.
168-
Ey insanlar! Sizin hepiniz böyle bir Allah'ın yaratığı ve kitabına layık gördüğü
kullarısınız, kendilerine uyulan ve uyan, hepiniz yemeye, içmeye muhtaç acizlersiniz.
Bunun için Allah'a kulluk edeceğiz diye kendinizi Allah'ın nimetlerinden mahrum
ederek yormayınız. O Rahmân ve Rahîm olan Rabbiniz size şöyle izin veriyor:
şu yeryüzünde bulunan şeylerden yiyiniz. Fakat nasıl rastgelirse ve her elinize
geçeni değil, helali hoş ve tertemiz olarak yiyiniz. Yediğiniz şeyler pis,
kirli, şunun bunun hakkı geçmiş, yaratılış itibariyle ve dinî bakımdan yasaklanmış
veya şüpheli şeyler olmasın. Helalinden kazanınız, haram, pis, şüpheli şeylerden
sakınınız. Onlara tenezzül etmeyiniz. ve şeytanın adımlarına uymayınız. Yani
onun arkasından izinden gitmeyiniz.
Çünkü
o sizin her halde açık bir düşmanınızdır. Kendisi her ne kadar gözlerinize
görünmez, gizliden gizliye kanınıza, iliklerinize işleyerek kalb ve fikirlerinize
sokulursa da onun size düşman olduğunda ve telkinlerinden hiç birisinin hakka
ve hayra yönelik olmayacağında şek ve şüpheye yer yoktur.
169-Ağlam
bir yaratılış, olgun bir akıl ve temiz bir kalb sahipleri için onun düşmanlığını
ve telkinlerinin kötülüğünü anlamak hiç de zor değildir. Çünkü o size ancak
kötü ve gayet çirkin şeyleri , ve Allah tarafından delili olmadan, kendi
kendinize bilemeyeceğiniz şeyleri Allah'a karşı iftira olarak söylemenizi
emreder. O, Allah'ın emirleri hakkında hayal ve kuruntularla, arzularla söz
söylemeye teşvik eder.
Şeytanın
batılı gerçek, kötülüğü iyilik gibi süsleyerek insanın hayal ve kuruntusuna
sunmakla heyecanlandırması ve teşvik etmesi, emre benzetilmiştir. Nitekim
nefsin şiddetli arzuları hakkında: "Nefsim bana böyle emrediyor."
denir ki, "nefs-i emmâre" kötülüğü emreden nefis deyimi bundandır.
Bu teşbihte şeytanın vesvesesini kabul ile ona uyan insanların, şeytanın memurları
ve uyduları yerinde olduklarına işaret buyurulmuştur.
Bilinemeyecek
şeyler başlıca ikidir:
1-
Allah'ın zâtı ve gerçek mahiyeti: Allah'ın gerçek mahiyetini insan aklı, tam
olarak anlayacak şekilde bilemez. Bunun için Sıddîk-ı A'zam (Ebu Bekir) hazretleri:
"Allah'ın zatının sırrından bahsetmek, şirk koşmaktır." buyurmuştur.
Şeytan ise insanı bundan söz etmeye teşvik eder, kuruntu ve hayal ile nice
sözler söyletir.
2-
Allah'a isnadı caiz olup olmayacak şeylerdir ki, Allah'ın emirlerinin çoğu,
haram ve helal gibi fer'î ve şer'î hükümler bu türdendir. Çünkü şer'î ve fer'î
hükümlerin ilgili bulunduğu sonuçların güzelliğini, menettiği şeylerin gerektireceği
fenalıkları anlamak için akıl ve şahsî tecrübe yeterli değildir. Amele ait
teferruatla ilgili olan Allah'ın kanunlarında öyleleri vardır ki, sonuçlarını
tamamiyle anlayıp, özetlemek için asırlar bile yetmez. Bunların Allah tarafından
tayin edilip indirilmiş delilleri vardır.
Zaten
fenalık görmek istemeyen insanların, fenalığı denemeye kalkışmaları da akıl
işi değildir. Fakat şeytan insanları, bunlar hakkında da gönlüne göre hüküm
vermeye teşvik eder. "Adam sen de filan şeyi yemek neden haram olsun?
Filan işi yapmak neden yasak olsun?" dedirtir. Böylece insana Allah'ın
emrini, Allah'ın kanununu araştırtmadan, kendi kendine yalandan kanunlar uydurtur.
Hakk'ın kanununa uymayan işler yaptırır ve nihayet başını belaya sokar.
İlmi,
yoluyla delilinden aramayan; Allah'ın emrini gösteren delili bulmadan kendi
kendine bilemeyeceği şeyler hakkında şeytanın telkin ettiği hayal ve kuruntusuna,
gönüllerinin bozuk eğilimlerine göre söz söyleyen nice insanlar vardır ki,
hep bunlar Allah'a karşı eş tutanlar cümlesindendir.
170-Nitekim
o insanlara Allah'ın indirdiği açık delillere, parlak belgelere ve bunların
hükümlerine tabi olup itaat ediniz, dendiği zaman, Hayır, biz ona değil, atalarımızı
üzerinde bulduğumuz eski âdetlere uyarız, derler. Yani atalardan kalma eski
adetlerin, Hakk'ın emrine, Allah'ın hükmüne uygun olup olmadığını aramazlar
da sırf taassubla onlara, ne olursa olsun uyup taklid edeceklerini söylerler.
Hayret!
Ataları hiç bir şeye akılları ermez ve doğru yola gitmez olsalar bile mi?
Onların bulunduğu hale uyacaklar, cehalet ve sapıklıkta da mı onları taklid
edecekler?
Gerçekten
tarihin esasına, nakle ve ancak ilmî nakillerin tesbit edeceği birçok asırların
deneylerine, daha doğrusu Allah'ın tayin edip indirdiği delillere bağlı olan
hükümlerde geçmişi büsbütün atmak ve ondan habersiz olarak hep yeni şeyler
aramak da doğru değildir. Bununla beraber körükörüne geçmişe taparcasına sevgi
beslemek, ne olursa olsun atalar yolunu tutmak ve özellikle ilimden, dinden
nasibi olmayan, hata ve sapıklıkları açık ve Allah tarafından açıklanmış bulunan
ataları taassubla taklid etmek de onları, Allah'a eş ve ortak gibi tutmak,
cehalet ve sapıklıkta boğulup kalmaktır.
Bu
konuda aranacak olan şey, hak ve batıl, menfaat ve zarar, iyilik ve kötülük,
güzellik ve çirkinliktir. Menfaatin, hakkıyle menfaat; iyiliğin hakkıyla iyilik,
güzelliğin hakkıyla güzellik olması için de Allah'ın hükmünü, hakkın delilini
bulmak lazım gelir.
Bundan
dolayı bir şeye tabi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması
değil, Allah'ın emrine ve Hakk'ın deliline uygun olmasıdır. Allah'ın emrine
uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine hakkın emrini tanımayan, ne
yaptığını bilmeyenlere -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde
böyle olduğu gibi yenilerde de böyledir. Bunun için fıkıhta "Zarar kadîm
olmaz." diye bir genel kaide vardır. "Kadîm, kıdemi üzere terk olunur."
genel kaidesi de bununla kayıtlıdır.
Bu
bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan eski olduğu için değil, açık bir
zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin
sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olup sonradan ortaya
konan yeni de geçerlidir.
Kısaca
hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne de bilgisizlik ve istekdir. Allah'ın
emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun
Allah'ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların halini, yalnız ata olduklarından
dolayı taklid etmek, onları Allah'a eşler tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve
kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk
denir.
Bu
âyet gösteriyor ki, kısaca veya genişçe bir hak (doğru) delile dayanmayan
katıksız taklid, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa
uyup taklid etmek aklen batıl olduğu gibi, şüpheli olan hususta da delilsiz
taklid, din açısından caiz değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda delilsiz
söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi Allah'a iftira olarak
söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir.
Nitekim,
"Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve diğer açık delillere, parlak belgelere
ve bunların hükümlerine uyunuz." dendiği zaman Arap müşrikleri, taassubla
böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi ki, bu âyet bu sebeple inmiştir. Bir rivayette
de böyle diyen ve âyetin inmesine sebep olanlar, yahudilerden bir gruptur.
"Allah'ın indirdiğine uyun." dendiği zaman bunlar: "Hayır,
biz babalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona tabi oluruz. Çünkü onlar bizden
hayırlı, bizden daha bilgiliydiler." demişler, yapılan bu teklifteki
âyet ve delilleri hiç düşünmeyerek taassuba sapmışlardır.
171-
Bu bakımdan böyle tutuculuk ve taklitçilik, müşriklerin ve kâfirlerin belirtisidir.
Bu kâfirlerin hali neye benzer bilir misiniz? bütün kâfirlerin hali, o hayvanın
haline benzer ki, bağırıp çağırmadan başka birşey işitmeyerek haykırır, duyup
dinlediği kuru ses, çıkardığı yine kuru sestir, mânâdan haberi yoktur. onlar,
birtakım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Bunun için hiç bir şey anlamazlar.
Sadece hay! huy! kuru gürültülere, çan seslerine, kaval sesine kulak verirler,haykırırlar.
Bunlara söz söyleyecek, doğru yola davet edecek olanların hali de o hayvan
çobanının haline benzer, o yolda çobanlık etmesi gerekir. Çoban onlara insan
gibi, yiyiniz, içiniz, yayılınız derse anlamazlar, mânâsız seslerle ıslık,
düdük çalar, bağırıp çağırarak azarlar, sürer, haylarsa bir şey duyarlar.
İşte kâfirlerin durumu da böyledir. Bunlar, Allah'tan, peygamberden bir şey
anlamazlar, mânâlı sözleri duymazlar, çan ve düdük sesleri arkasında dolaşırlar.
Bunları işittikleri zaman haykırırlar, höykürürler. Yiyip içmek, yayılmak
için yola gelirlerse, azarlama ile, haykırarak bağırıp çağırma ile gelirler.
Allah daha iyisini bilir ya, yukarıda "Râinâ demeyiniz" (Bakara,
2/104) buyurulmasında bu nükteye de işaret vardır.
Meâl-i
Şerifi
172-
Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından
yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız.
173-
O, size yalnız şunları haram kıldı: Ölü hayvan, kan, domuz eti, bir de Allah'tan
başkası adına kesilen hayvanlar. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa,
başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla ona
da bir günah yükletilmez. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
172-
Ey müminler! siz o hayvanlar gibi olmayınız. size kısmet ettiğimiz rızıkların
maddi ve manevi temiz olanlarından yiyiniz. Çünkü yaratılış âleminde rızkın
haramı da var, helali de; pisi de var, temizi de. Fakat siz, bunların temizlerinden
ve kimsenin hakkı geçmeyerek meşrû şekilde kazanılan helallerinden insanca
yiyiniz. Hem hayvanlar gibi pis boğaz olmayınız, hem de bir takımlarının yaptığı
gibi helal, hoş ve temiz şeylerden kendinizi mahrum etmeyiniz. Temiz temiz,
helal helal yiyiniz.
Onları
yaratan, veren Allah'a şükrediniz. O helal ve temiz rızıklarla beslenen vücudunuzu,
görünen ve görünmeyen organlarınızı, ne için yaratılmışlarsa onda, yani yaratılış
gayelerinde kullanınız.
Çünkü
yukarda da açıklandığı üzere şükrün gerçek bir şekilde yerine getirilmesi,
nimeti ihsan edene bu suretle karşılık vererek saygı göstermektir.
Vücudun
organlarından her birinin bir yaratılış hikmeti vardır. Bunun bir kısmı genel
olarak herkes için bellidir. Diğer kısmını da "Organların faydaları bilimi"
(Fizyoloji) denen ilimle yavaş yavaş, ard arda tetkik etmek mümkündür.
Mesela
neslin devamı için verilmiş olan bir organı, nesli kaybetmek için kullanmanın,
yine aynı şekilde gerçekleri keşfedip, Allah'ı tanımak için bahşedilmiş olan
aklı, bozgunculuğu körüklemek ve hukuku iptal için sarf etmenin, nimete karşı
büyük bir nankörlük olduğu ne kadar açıktır.
İnsanlığın
kıymetini bilmeyerek pis ve haram şeyler yiyenler, böyle nimete karşı nankörlüğe
düşecekleri gibi, nimete nankörlük edenler de maddî ve manevi pislikten kurtulamazlar.
Birinden korunsalar, diğerine mutlaka bulaşırlar.
Tefsir
bilginleri diyorlar ki, birinci "yiyiniz" emri mutlak oluşuna göre
ibaha, (mübah kılmak) ikinci "şükrediniz" emri vücûb içindir. Çünkü
usûl ilminde açıklandığı üzere, yeme, içme gibi sırf kulların iyiliğine meşru
bir şekilde yararlanma imkanı bahşeden emirler, vazife değil, birer hak teşkil
ederler. Bunlar vazife gibi vacib kabul edilecek olursa, yapılmadığında ceza
lazım gelir. Bu ise lehte olduğu açık olan bir emrin aleyhe dönmesini gerektirir.
Buna, "konuyu tersine çevirme" denir ki, bir çelişki olur. Bundan
dolayı helalinden yemek bir hak, fakat haramdan kaçınıp Allah'a şükretmek
bir vazifedir.
Ancak
"yiyiniz" emrinin mutlak oluşuyla mubah için olması, içindeki bazı
kısımların vacib olmasına engel değildir. Çünkü mübah vücûbdan daha geniştir.
Bunun için de yemenin çeşitli mertebeleri bulunabilir. Gerçekten fıkıhta uzun
uzun açıklandığı üzere yemenin farz olan ve vazife bulunan kısmı da vardır.
Bir insanın ölmeyecek kadar yemesi farzdır. Mümkün iken yemez de açlığından
ölürse intihar etmiş, kendi canının katili olma günahıyla günahkar olmuş olur.
Sonra ölümden koruyacak miktardan fazla olarak ibadete kuvvet kazanmak için
yemek mendubdur. Tam doyacak kadar yemek mübah, ondan fazlası haramdır.
İşte
"yiyiniz" emri mübah mertebesine kadar yeme şekillerini içine almaktadır.
İbahaya yormakla birlikte farzı da kapsamına almaktadır.
Ey
müminler! Böyle temiz temiz yiyiniz de Allah'a şükrediniz. Eğer siz gerçekten
yalnız Allah'a ibadet ve kulluk ediyorsanız böyle yaparsınız. Gerçekten tek
Allah'a inanmış mümin olanlar, böyle yaparlar.
173-Şimdi
siz haram kılınan şeyleri de kısaca belleyiniz: Allah Teâlâ sizlere ancak
şunları haram ve yasak kılmıştır: ölü hayvan yani kesilmesi gerektiği halde
kesilmeden kendi kendine veya boğazlama yerine geçmeyecek diğer bir sebeple
ölen herhangi bir ölü hayvan. Hatta balık kesilmeye ihtiyacı olmadığı halde
ölüp de su üstüne çıkmış olan ölü balık (semek-i tâfî) bile haramdır. Kan
yani dem-i mesfûh denen akar kan, domuz eti yani gerek ölü olsun ve gerekse
boğazlanmış olsun kayıtsız şartsız domuz eti ki, bunun baştan başa murdar
ve her şeyinin pis olduğunu göreceksiniz. Bir de Allah'tan başkası adına kesilen
hayvanlar. Âyette geçen "ihlâl" aslında sesi yükseltmek demektir.
Müşrikler mabudlarına kurban kestikleri zaman, Lât adına, Uzza adına diyerek
onların isimlerini yüksek sesle söylerlerdi. Böyle sesi yükseltme ile kesmeye
de "ihlâl" denirdi. Sonraları ihlâl, isterse sessizce olsun, mutlak
olarak kesme anlamında kullanılmıştır ki, âyet de bu mânâyadır.
Buna
göre gerek gizli, gerek açık olarak Allah'tan başkası adına kesilen kurbanların,
hayvanların yenmesi haramdır. Mesela, filan türbede Allah için kurban kesmek
caiz ve yenmesi helal olursa da, filan türbe için ve onun adına kesilen kurbanın
eti yenmez. Bunlar haramdırlar. Bunların yenmesindeki zararlar saymakla bitmez.
Bunun için son derece hayatî bir zaruret bulunmadıkça bunlardan yemek, kesinlikle
yasak ve günahtır.
Bununla
beraber Her kim mecbur kalır ve yemediği takdirde öleceği muhakkak bulunursa,
bu zaruret içinde bulunan kimse, başkasının hakkına tecavüz etmediği, yani
kendi gibi zaruret içinde bulunan diğer birinin, ölümünü önleyecek kadar elinde
bulunana saldırarak, kendini kurtarmak için onun ölümüne sebep olmadığı, ve
taşkınlık yapmadığı, yani ölmemek için gerekli olan zaruret ölçüsünden fazlasına
geçmediği takdirde, ona günah yoktur. Böyle zaruret içinde kalmış bir kimse
için bunlardan hangisini bulursa zaruret miktarı, yani ölmeyecek kadar yemeye
ruhsat vardır. O da bu ruhsatı terk ederse günahkar olur.
Fıkıh
ilminde "Zaruretler, haram olan şeyleri mübah kılar." ve "Zaruretler,
kendi miktarınca takdir olunur." genel kaidesi de bu ve benzeri âyetlerin
mânâsıdır.
İşte
şimdilik haram olan şeyler kısaca bunlardan ibarettir, ilerde daha fazla açıklama
gelecektir. Müminler, böyle pis ve haram olan şeyleri bıraksınlar da helalinden
temiz temiz kazanıp yesinler. Allah'ın emrine uymayarak kendi kendilerine
mahrum etmesinler, Allah'ın emirlerini saklamasınlar. Çünkü kesin olarak biliniz
ki:
Meâl-i
Şerifi
174-
Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar
gerçekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah
onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı
veren bir azab vardır.
175-
İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan
kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!
176-
Şüphesiz ki Allah kitabı hak bir sebeple indirmiştir. Kitap hakkında ihtilafa
düşenler ise, şüphesiz haktan uzak, bir anlaşmazlık içindedirler.
174-
Allah'ın indirdiği kitabı, yahudi bilginlerinin yaptığı gibi gizleyenler,
ve bu gizleme sebebiyle az bir değer, yani ne kadar çok da görünse, işin aslında
az olan bir dünya menfaati, para, mal veya makam satın alanlar, kısaca dünya
muradına ermek için Allah'ın kitabını veya o kitabın hükümlerini gizleyen
ve gerçekleri değiştirenler yok mu? işte onlar, karınları dolusu ateşten başka
bir şey yemezler. Bu yüzden aldıkları bedeller, yedikleri şeyler, içlerinde
gerçek bir ateş olacak, onları yakacak ve devamlı yakacaktır. Çünkü şer'î
gerçeklerin aksine yapılan her işte manevi bir ateş kıvılcımı vardır. Onu
gizlemek suretiyle elde edilen dünya menfaati, elbette ateşten başka bir şey
olmayacaktır. ve kıyamet gününde Allah, onlara söz söylemeyecek, yani rahmetle
iltifat etmeyecektir.
Çünkü
"Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür." (Şûrâ, 42/40).
Bunlar ise Allah'-ın kelâmını gizlediklerinden, ahirette rahmet sözünden mahrum
kalacaklardır. onları tezkiye etmeyecek ve günahlarından temizlemeyecektir.
Mümine yapacağı gibi affından hissedar kılmayacak, oldukları gibi bütün kirlilikleriyle
mahşer yerine getirecektir. ve bunların hakkı acı veren devamlı bir azabdır.
175-Çünkü:
Bunlar hidayeti sapıklığa, mağfireti azaba satmış, hidayet yerine sapıklığı,
mağfiret yerine azabı almış kimselerdir. Artık sapıklık ve azab, onların ebedî
olarak kazandıkları malları olmuştur. Bunlar, ateşe karşı ne sabırlı şeyler?
Hayır ve sevaplara, iyiliklere, doğruluğa, hak ve hakikati açıklamaya, dünya
zevklerinden birini feda etmeye asla sabredemeyen bu adamlar, ateşe götürecek
ameller yapmakta ne sabırlar gösteriyorlar! Ve ebedî olarak ateşte yanmak
için neler neler yapıyorlar!
176-İnsanın
yaratılışı gereğince tahammül edilmesi mümkün olmayan ateşe karşı böyle sabır
isnadiyle bir hayret ortaya koymak, Allah tarafından bir alaydır.
Bu
sabır, sonu selamet olan bir sabır değil, ebedî bir felaket olan çaresizliktir.
bu ateş azabı, sebepsiz ve haksız da değildir. Çünkü Allah kitabını şüphesiz
hak ile, hakla ilgili, hakkı söyler olarak indirdi. Bunun için kitabını yalanlayanın
veya gizleyenin hakkı ateş olur.
Bir
de Kitap hakkında ihtilafa düşenler, Allah'ın indirdiği kitapların hepsine
inanmayıp da, kimi Tevrat'a, kimi İncil'e inananlar ve sonra kitabın bir kısmına
inanıp bir kısmına inanmayanlar, elbette haktan, doğrudan çok uzak bir ayrılık
ve anlaşmazlık içindedirler. Haktan bu kadar uzak bir ayrılık içinde koşan
batıl ehlinin hakkı da ebedî bir azabdır.
İşte
bu sebeple onlar, o ateş azabını hak etmişlerdir.
Bu
âyet bize şunu anlatıyor ki, aralarında kendisiyle amel edilen ve anlaşmazlığa
düştükleri zaman hakem kabul edilecek hak bir kitaba iman etmemiş olanlar,
tartışmadan ve anlaşmazlıktan kurtulamayacakları gibi, kitapları ayrı ayrı
olan insanlar arasında birleştirici bir bağ bulunamayacağından ihtilaf ve
anlaşmazlıkları ebedî olur. Bağlı göründükleri kitabın tamamına gerçekten
sadakatle inanmayarak, onu kendi gönüllerine, heveslerine göre anlamak isterler.
Kitaplarının bir kısmına inanırlarsa, diğer kısmına inanmazlar ve böylece
birinin inanır göründüğünü diğeri inkar eder. bunlar da heveslerinin değişikliği
ölçüsünde ihtilaf ederler. Bunun neticesi de kitapsızlığa ve en büyük münakaşa
ve mücadeleye götürür. Haktan uzaklaştırır. Bu da toplumları perişan eder
ve ebedî azaba sürükler.
Her
ne yapılırsa yapılsın, insanlar için haktan başka birleşme yolu ve hakka uymaktan
başka mutluluk sebebi yoktur.
Kitabın
aslında ihtilaf etmeyerek, onu isteğine göre dünya menfaati nedeniyle inkar,
te'vil ve değiştirmek suretiyle gizlemeye kalkışmayarak hüsn-i niyetle ve
tam dürüstlükle anlamaya çalıştıkları halde insan olmaları bakımından kavrayışları
farklı olanların ise asıl beraberliklerine zarar gelmez. Bunların anlaşmazlıkları
haktan uzak bir anlaşmazlık olmaz.
Herhalde
nâsih ve mensûhiyle Allah'ın kitaplarına inanmamak ve hak kitabın bir kısmını
tanımamaya çalışmak felaketin başıdır. Allah'ın bütün kitaplarına iman etmek
ve kitab hakkında ihtilafa düşmekten kaçınmak, imanın ve İslâm'ın şartlarındandır.
Mümkün olan bütün gayretini sarfederek gerçek ilmî ictihatlar yoluyla meydana
gelen ihtilaflar ise, ihtilaf icad etmeyi gaye edinmemek şartıyla muaftır.
Hatta bir hadiste işaret buyurulduğu üzere kolaylaştırıp genişletme bakımından
rahmet sebebi de olur. O şartla ki, bunlarla amel edecek olanlar, ihtilafı
değil, ittifak yönünü araştırma vazifesini unutmasınlar.
Bunun
için bir ferdin, sıkıntılı bir zamanda hakkında ihtilaf edilen bir görüşle
amel etmesinde bir sakınca yoksa da, sosyal konularda ittifak edilen yön araştırılmadan
böyle ferdî bir görüşle fetva verilmesi tevhid prensiplerine aykırı ve bu
âyetin uyarısına dahil olur.
Özellikle
kalem ve söz sahibi olanlar, yazı ve te'lifle meşgul olanlar, emir, yasak,
eğitim ve öğretim üzerinde bulunanlar, bu âyetleri dikkat nazarlarından asla
uzak tutmamalı, hakkı gizlemenin, ihtilafın, anlaşmazlığın ne kötü bir sonucu
olduğunu düşünmelidirler.
Ka'b
b. Eşref, Ka'b b. Esed, Mâlik b. Sayf, Huyey b. Ahtab ve Ebu Yâsir b. Ahtab
gibi ve Tevrat'taki Hz. Muhammed'in sıfatları hakkındaki âyetleri ve diğer
bazı hükümleri gizleyen ve bu sebeple hemcinslerinden hediyeler alan Yahudi
reisleri hakkında inen bu gizleme âyetleri ve yukardaki benzeri, müslümanlar
için de pek ibretli bir ahlâk dersini kapsamaktadır.
Kısaca
insanın mutluluğu ve hakka yakınlık; şirkte, küfür ve nankörlükte, cahilce
taklit ve taassubda, hayvanlıkta, hayvan gibi helal ve haram tanımamakta,
pis pis şeyler yemekte, şeytana uyup çirkin şeyler yapmakta, bilir bilmez
ağzına geleni söylemekte, hakkı gizlemekte, kitab hakkında ihtilafa düşmekte,
hakka karşı ayrılık ve anlaşmazlık çıkarmakta değil, tam mânâsıyla hayır ve
ihsanda, bol iyiliktedir. O halde asıl hayır ve iyilik nedir?
Meâl-i
Şerifi
177-
Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir.
Fakat eren o kimselerdir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve
bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara,
yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler.
Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine
getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında
sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar
da bunlardır.
177-KIRÂET:
Hamza ve Âsım'dan Hafs, rânın fethasıyla; diğerleri rânın zammesiyle okurlar
ki, birincisinde , 'nin haberi; ikincisinde ismidir. Nafi ve İbnü Âmir "nûn"un
tahfif ve kesresi, rânın zammesiyle, ; diğerleri nûnun teşdid ve fethası ve
rânın da fethasiyle okurlar. "Gerçek iyiliğe ulaşamayacaksınız."
(Âl-i İmrân, 3/92) âyetine bak!
NÜZUL
(İNİŞ) SEBEBİ: Âyetin inmesine Kitap ehlinin, kıblenin değiştirilmesi meselesinde
dedikoduyu ileri götürmeleri, yahudi ve hıristiyanlardan her birinin, kendi
kıblelerine yönelmenin daha hayırlı olduğunu iddiada ısrar etmeleri sebep
olmuştur.
Bunun
için onlara ve bu vesile ile bütün insanlara hitaben buyuruluyor ki: Ey İnsanlar!
Yüzlerinizi doğuya ve batıya doğru çevirmeniz, işin aslında istenen erginlik
ve hayır değildir. -Diğer kırâete göre- Asıl istenen erginlik ve hayır, yüzlerinizi
doğuya ve batıya doğru çevirmeniz değildir.
Bir
kere doğu ve batının kıble edinilmesinin hükmü kaldırılmıştır. İkincisi, doğuya
ve batıya dönmek zaten ısrar edilmesi gereken bir erginlik ve hayır zannedilmemelidir.
Kıble meselesinin ve hatta Kâ'be'ye bile yönelmenin önemi, kendisi için istenen
bir erginlik ve hayır olduğundan değildir. Fakat işin aslında erginlik ve
hayır sahibi, gerçekten iyiliğe eren, Allah'a ve sorumluluk günü olan ahiret
gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman etmiş, ve helalinden mal kazanıp,
seve seve herhangi bir yakınlığa sahip bulunan akrabalarına, muhtaç olan yetimlere,
fakirlikten kımıldanamayacak halde bulunan yoksullara, yol oğluna, yani uzun
yoldan gelmiş misafire, ihtiyac ve zaruretin zorlamasıyla dilenme zilletine
düşmüş dilencilere -ki bir hadis-i şerifte: "Dilenene, at üzerinde bile
gelse veriniz." diye rivayet edilmiştir-. Rikâb, rakabe' nin çoğuludur.
Rakabe sözlükte boyun kökü demek olup, mecazen insanda ve şer'an hürriyetini
kaybetmiş olan insanda kullanılır ki, burada bu mânâyadır. Yani, esirler uğrunda;
köleliğe düşmüş insanların kurtulup âzâd olması hususunda, Mükâtebeye kesilmiş
olanların kurtuluş için ödeyecekleri bedele yardım etmek veya satın alıp âzâd
etmek veya esasen esirlikten kurtarmak üzere hediye veya sadaka olarak mal
vermiş, farz namazlarını doğru dürüst kılmış, dininin direğini dikmiş, zekatını
da ayrıca vermiş, İslâm köprüsünden geçmiş olan kimse, bir hususta andlaşma
yaptıkları, kesin söz verdikleri zaman sözlerini yerine getiren vefakârlar,
ve özellikle fakirlik, sıkıntı, hastalık ve kötürümlük gibi zaruret durumlarında
ve bir de düşmana karşı savaş zamanında, savaş alanlarında sabreden sabırlı
kimselerdir.
Aslında
erginlik ve hayır, gerçek iyilik, bütün bu sayılan kimselerin erginliği, bunların
iyilikleridir.
Arap
dilinde övgü şeklinde meydana gelen saymalarda i'râbın merfu ve mansub olarak
değişmesi, övgüye dikkat çekmek için bir adettir. kelimesi bu türden olmak
üzere "yâ" ile mansub olmuştur ki, mukadder medih (övgü) fiilinin
mef'ûlüdür. İşte bu güzel sıfatlarla vasıflanmış olan kimseler, öyle kimselerdir
ki, dinde, hakka uymada, iyiliği ve hayrı aramada, doğruluk ve vefakârlık
yapmışlar, doğruluklarını ispat etmişlerdir. İşte, müttakiler bunlardır, bu
iyilik ve doğruluk sahipleridir. Allah'a şükür de böyle doğruluk ve sadakatle
yapılır.
Görülüyor
ki, bu âyet-i kerime açıkça veya delalet yoluyla, insanlığın bütün üstün vasıflarını
içinde toplamıştır. Buna işaretle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de: "Her
kim, bu âyet ile amel ederse, imanını kemale erdirmiş olur." buyurmuştur.
Bunun
üzerine, amelî hükümleri genişçe açıklamak suretiyle, hayat hakkı ve canı
koruma ile ilgili olmak üzere buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
178-
Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle,
kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa,
o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından
bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa,
artık ona acı veren bir azab vardır.
179-
Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir
ki, korunursunuz.
178-
İNİŞ SEBEBİ: Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce adam öldürmeye karşı hıristiyanlar,
yalnız affın vacib olduğunu söylüyorlardı. Yahudilerin hükümlerinde de af
yok, yalnız öldürme vardı. Bununla birlikte Buharî ve Nesaî'nin rivayetlerine
göre İsrailoğulları diyeti, öldürmeden önde tutuyorlardı.
Araplar
ve onlarla beraber yahudilerin bir kısmı bazan öldürmenin vacib olduğuna,
bazan da diyetin vacib olduğuna hükmediyorlardı. Fakat bu iki hükümden her
birinde haksızlık yapıyorlardı. Şöyle ki: Öldürmede: Biri, diğerinden daha
şerefli olan iki kabile arasında bir öldürme olayı meydana gelince, daha şerefli
olanlar; herhalde bizden bir köle karşılığında onlardan bir hür, bir kadın
karşılığında bir erkek ve bir erkek karşılığında iki erkek öldüreceğiz derlerdi.
Kendi yaralarını hasımlarının yarasının iki katı sayarlar ve bazan daha da
ileri giderlerdi.
Rivayet
ediliyor ki; bir kere birisi, ileri gelenlerden bir insan öldürmüştü. Katilin
yakınları, öldürülenin babasının yanında toplandılar ve "ne istersin?"
dediler.
O
da: "Üçten biri!" dedi. "Nedir onlar?" diye sordular.
Cevaben: "Ya oğlumu diriltirsiniz veya evimi semanın yıldızlarıyla doldurursunuz
yahut da bütün kavminizi bana teslim edersiniz, hepsini öldürürüm. Sonra da
oğluma bir karşılık aldığım görüşünde bulunmam." demişti.
Diyete
gelince; onda da zulmedenler, çoğunlukla ileri gelenlerin diyetini, diğerlerinin
birkaç katı yaparlardı. İşte böyle Arap kabilelerinden Ensar'ın iki kabilesi
arasında cahiliye devrinden kalma kan davaları vardı. Bir taraf, şeref ve
kuvvetine güvenerek diğerine karşı ileri gidip bizden bir köle karşılığında
sizden bir hür, bir kadın karşılığında bir erkek öldüreceğiz diye yemin etmişlerdi.
Müslüman olduktan sonra Resulullah (s.a.v.)'a gelip muhakeme olmak istediler.
Bu sebeple, bu âyet indi.
Kısasın
vacib oluşunu, bu vacibliğin ancak öldürülenin ehlinden birinin affı ile düşebileceğini,
bu affın daha iyi ve daha uygun olacağını, bununla beraber af sırasında mal
üzerine anlaşmanın da caizliğini tesbit etti. Yahudilerin, affın meşru olmadığına
ve diyetin kısastan önde bulunduğuna dair olan hükümlerini ve kısas yoluyla
öldürmenin asla meşru olmadığını söyleyen hıristiyan hükümlerini ve insanlık
eşitliğine riayet etmeyip, şeref davasıyla haksızlığa ve tecavüze giden Arab
âdet ve hükümlerini ortadan kaldırdı. Yaşama hakkındaki eşitliği kurup ilan
etti. Gelelim mânâsına:
KISAS:
Sözlükte ayniyle karşılık vermek, herhangi bir hakkı dengiyle takas etmek
demektir. "katlâ" kelimesi "katîl"in çoğuludur. "Katîl"
de maktûl, öldürülmüş kimse demektir. "öldürülenler hakkında" ifadesindeki
"fî" harfi, sebebiyet içindir. Ey iman edenler! zulmedilerek öldürülenler
hakkında, yani bunların öldürülmesinden dolayı karşılık olarak katillerine
kısas uygulanması üzerinize yazıldı, yazılmış bir kanun oldu, farz kılındı.
Bundan
dolayı kasden bir insan öldürmenin asıl gereği kısastır. "el-katlâ"
kelimesi çoğul ve başında lâm-ı tarif bulunduğundan, kasden ve haksız yere
öldürülenlerin hür, köle, erkek, dişi, müslüman ve müslümanların himayesinde
bulunan diğer din mensuplarının hepsini kapsamaktadır. Her birinin katili
kim olursa olsun, karşılığında kısas yapılır. Açıklanacağı üzere, kısası düşürme
sebebi olan af veya anlaşma olmadıkça bu kısasın uygulanması, bütün iman edenlere
farzdır.
Özellikle
hür hüre, köle köleye, dişi dişiye, yani bir hür bir hürü, bir köle bir köleyi,
bir dişi bir dişiyi öldürdüğü zaman, öldürülen hür karşılığında o katil hür,
öldürülen köle karşılığında o katil köle, öldürülen dişi karşılığında o katil
dişi, kısaca her öldürülen kimsenin karşılığında kendi katili aynı şekilde
öldürülür. Bu öldürme yeterli bir kısas olur. Cahiliye devri âdeti gibi şeref
ve kıymet davasıyla katilden başkasının öldürülmesine kalkışılmaz.
Bu
kayıtlar, âyetin nüzul sebebi olan olayda olduğu gibi, katilden başkasının
öldürülmesinden kaçınılması içindir. Bundan başka bir mefhûm-i muhalifi kastedilmiş
olmadığında ittifak vardır.
Biz
Hanefilerce zaten mefhûm-i muhalif delil yerinde geçerli değildir. Ancak siyak
gibi açık bir karine bulunursa o başka. O zaman da mefhûm-i muhalif, kelime-i
tevhidde olduğu gibi, mânâ sayısına dahil olur. Burada da bu türden olmak
üzere nüzul sebebi karinesi ile katilden başkasının öldürülmemesi hakkında
mefhûm-i muhalifi geçerli olabilirse de başkası hakkında söz söylenmemiş olur.
Geçmiş usule göre amel edilir. Bundan dolayı âyetin başındaki genel ifadeyi
özelleştirmez. Hürün köleye, erkeğin dişiye karşılık ve bunun aksi olarak
kısas edilebilmelerini yasaklamaz. Bunun için dişinin erkek, erkeğin dişi
karşılığında kısas yoluyla öldürüleceği imamlar arasında üzerinde ittifak
edilmiş bir husustur. Bunu teyid ve açıklamak üzere Mâide sûresindeki kısas
âyetinde "Cana can " (Mâide, 5/45) buyurulmuş ve bununla kısasta
aranan benzerlik ve eşitliğin nefis ve can benzerliği olduğu gösterilmiştir.
Yaşama hakkı herkes için eşittir. Kısas bu eşitliğe dayanmaktadır.
Öldürülen
kim olursa olsun, onun katili veya katilleri, o öldürülenden daha fazla bir
yaşama hakkına sahip değildir. İşte bu şekilde âyetin başı genel, "hüre
hür, köleye köle, dişiye dişi" ifadesi de "cana can" benzemesiyle
can eşitliğini beyan ile tecavüzden kaçınmak içindir. Bununla beraber İmam
Malik ve İmam Şafiî hazretleri, erkek ve dişi arasında fark olduğu görüşünde
bulunmadıkları ve öldürülen bir hür karşılığında katil köleyi kısas yoluyla
öldürmeyi yeterli gördükleri halde, öldürülen bir köle karşılığında bir hürün
ve öldürülen bir gayri müslim karşılığında müslümanın öldürülmesini caiz görmemişlerdir.
Fakat bunu, bu âyetin mefhûm-i muhalifinden de çıkarmamışlardır.
Çünkü
"dişiye dişi"nin mefhûm-ı muhalifine mutlak olarak, "köleye
köle"nin mefhûm-i muhalifine bir yönden itibar etmediklerinde söz yoktur.
Buna
karşılık "Hüre hür"ün mefhûm-i muhalifinin geçerli olması da çelişki
olur. Ancak her iki İmam da bu hususta Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadislere
dayanmışlardır.
Buyurmuştur
ki:
1-
"Bir adam kölesini öldürmüştü. Resûlullah ona celde vurarak bir yıl sürgüne
gönderdi. Kaved yani kısas yapmadı."
2-
"Müslümanların himayesinde olan bir gayri müslim karşılığında müslümanın,
bir köle karşılığında hür kimsenin öldürülmemesi sünnettendir."
Bir
de, "Hz. Ebu Bekir ve Ömer, köle karşılığında hürü öldürmezlerdi, ashabdan
buna itiraz eden de olmamıştır." diye delil ileri sürmüşler ve bunu organ
kısasına kıyas etmişlerdir. Fakat biz Hanefilerce köle karşılığında, onun
sahibi olmayan hür katil, aynı şekilde müslümanların himayesinde bulunan kâfir
karşılığında müslüman katil de kısas yoluyla öldürülür. Çünkü "cana can"
buyurulmuştur.
Birinci
hadis, kölenin sahibi hakkında özeldir. Diğerleri de bu nassı neshedecek derecede
kuvvetli değildir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in bir zimmî karşılığında
bir müslümanı kısas etmiş ve "Taahhüdünü yerine getirmeye en layık olan
benim." buyurmuş olduğunu da Evzâî, senediyle Ebu Hüreyre'den rivayet
etmiştir. Bu hususta başka haberler de vardır.
Kısas,
yaşama hakkında, masumlukta, eşitliğe dayanır. Bu masumluk da din ve yurtta
sabit olur. Onlar ise bu konularda eşittirler. Burada şu da anlaşılır ki,
vasıf gibi sayıda farklılık da masumlukta eşitliği bozmaz. Bunun için bir
şahsı, birçok kimseler birlikte öldürürlerse, hepsi de ittifakla kısas yoluyla
öldürülürler.
TENBİH:
1-
Önce İsrâ sûresindeki: "Her kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine
bir yetki vermişizdir. Ama o da kısas yoluyla öldürmede aşırı gitmesin."
(İsrâ, 17/33) âyeti gereğince buradaki "öldürülenler"den maksat,
kısası gerektiren bir cinayet işlememiş olduğu halde haksız yere öldürülenlerdir.
Bunun için şer'î bakımdan tayin edilmiş olan sebeplerden birisiyle öldürülmeyi
hak etmiş olan kimsenin veya harbînin öldürülmesine kısas gerekmez.
2-
Kısası gerektirecek bir cinayet işlememiş olanlar hakkında da ilerde gelecek
olan âyetler gereğince, hata ile öldürme, kısastan müstesna olarak, ayrıca
hükümlere tabidir.
3-
"Had cezalarını şüphe ile yok ediniz." hadisi şerifinin mânâsı,
meşhurdur ve üzerinde icmâ vardır. Kısas da hadlere dahil olduğundan, şüphe
ile ortadan kalkar. Bunda da icma vardır.
Bu
bakımdan çocukları karşılığında ana ve baba, yukarıdaki birinci hadis-i şerifin
delalet ettiği üzere, kölesi karşılığında sahibi kısas yoluyla öldürülmez,
ta'zîr cezası verilir.
İşte
bu şekilde kısas uygulamak, ümmete ve imama farzdır. İmamın kendisi de haksız
yere birini öldürürse, o da bu hükümden müstesna değildir. O da aynı şekilde
kısas edilir. İslâm yurdunda gerek müslümanların ve gerekse andlaşma ile duran
gayr-i müslimlerin yaşama hakları, böyle eşit olarak saygın ve canları, eşit
olarak suçsuz ve korunmuştur.
Şimdi
buna kasten tecavüz eden katile kısas yapılması, adam öldürmenin asıl gereği
olarak yazıldığı anlaşıldıktan sonra; herhangi bir katil için öldürülenin
kardeşi tarafından küçük bir şey bağışlanmış bulunursa, kısas hemen düşer
de, iş artık o katil hakkında öldürülenin velisi tarafından, akıl ve din açısından
örf haline gelmiş olan iyiliğe tabi olmak, katil tarafından da örfte belirlenen
miktarı, öldürülenin velisi olan kardeşine güzellikle ödemek hususlarından
ibaret kalır.
Eğer
af, hürde diyet, kölede kıymet gibi az veya çok mal üzerine bir şart ileri
sürülmeksizin mutlak olarak meydana gelmiş ise varisin, bu iyiliğe kayıtsız
şartsız uyması ve affa karşılık diyet ve benzeri bir şey istemeye kalkmaması
gerekir.
Eğer
tamamen veya kısmen diyet ve kıymet, yahut diğer bir mal verilmek şartıyla
anlaşma tarzında bir af ise, katilin de bunu kabul edip, güzellikle ödemesi
gerekir.
Nefsin,
canın parçalanması mümkün olmadığından, isterse bir kılının veya binde birinin
affı gibi en küçük bir af bile tamamını affetmektir. Yine aynı şekilde varislerden
birinin affı, hepsinin affıdır.
Burada
"kardeşinden" ifadesindeki kardeşten maksat, "Her kim haksız
yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki vermişizdir. Ama o da kısas
yoluyla öldürülmede aşırı gitmesin." (İsrâ, 17/33) âyeti gereğince öldürülenin
varisi olan velisidir. Katilin hasmı olan, bu öldürülenin velisi burada katilin
kardeşi olmakla vasıflandırılmıştır ki, bu kardeşlikten maksat, din veya vatan
kardeşliğidir.
Bundan
dolayı bu vasıflandırmada, İslâm yurdu içinde bulunan hür veya köle, erkek
veya kadın, müslüman veya müslümanların himayesinde bulunan gayr-i müslim
insanların hepsinin kanlarının, canlarının, yaşama haklarının kardeş gibi
masum ve saygın bilinmesi lazım geleceğine ve bunların birbirini öldürmesinin,
kardeşini öldürmek gibi kötü bir şey olduğuna işaret edilmektedir. Bununla
beraber aynı zamanda öldürülenin velisini insanî, ahlakî ve ictimaî derin
bir mânâ ile affa teşvik ve rağbet ettirmek için ifade buyurulmuştur.
"Öldürülenin
velisi tarafından, bilinen iyiliğe tabi olmak da," bu kardeşlik mânâsını
takdir ederek affedecek olan, öldürülenin velisine, müsamaha ve affına karşılık
isteklerinde sertlik göstermeyip, nihayet alışılagelen âdet çerçevesi içinde
güzellikle diyet taleb etmesini tavsiye eder.
"Katil
tarafından o bilinen diyetin öldürülenin velisi olan kardeşine güzellikle
verilmesi" de affedilen katili, bu affın ve kardeşlik takdirinin kıymetini
bilerek, karşılığında borcunu zorluk çıkarmaksızın güzelce, ihsan karakteri
içinde ödemeye mecbur etmektir.
Af
ve diyet hakkındaki bu hüküm, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bunun
için, Bundan sonra her kim bu hüküm ve emirlere uymayarak haddini aşar, katil
olmayanı öldürür veya affettikten ya da diyeti aldıktan sonra katili öldürürse,
onun için acı veren bir azab vardır. Dünyada kısas edilir, ahirette cehennem
ateşine atılır. Yani "size kısas farz kılındı" nassından da anlaşıldığı
üzere adam öldürmede asıl hak ve gerekli olan aslî hüküm kısastır. Katilin
bilmesi gerekir ki, öldürdüğü insan hür veya köle, erkek veya kadın kim olursa
olsun, o da kendi gibi bir can ve saygın bir hayat hakkına sahip, ilâhi bir
yapı idi.
Hem
Allah'ın hakkı, hem de kulun hakkı olan bu saygın ve masum yaşama hakkına
saldırmak ve bu yapıyı öldürüp yıkmak; kanun, adalet ve dengenin gereği olan
"bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür."
(Şûrâ,
42/40) hükmünce kendini de yaşama hakkından mahrum etmektir. Yaşama hakkına
saldırı, hakkın yaşamasına saldırıdır. Bu ise saldırıdan korunmuş bulunduğu
için, bunun ilk eserinin, saldırganın kendinde ortaya çıkması lazım gelir.
Bu bakımdan adam öldürmenin hakkıyla verilecek asıl hükmü, kısas yoluyla katilin
kendisini öldürmektir. Öldüren, öldürülmeyi hak etmiştir.
Kararlı
bir şekilde düşünüldüğü zaman adam öldürmenin bundan başka hükmü ve gereği
olmaması gerekir. Nitekim önceleri Tevrat'ta da yalnız kısas meşru kılınmıştı.
Fakat hayatın aslı sırf Allah'ın ihsanı olduğu ve kısasta kul hakkından başka
bir de Allah'ın hakkı bulunduğu cihetle Cenab-ı Allah, Muhammed ümmetine kısası
yazarken, bir hafifletme ve rahmet olmak üzere af ve diyeti de meşru kılmıştır.
Bu affı da, hak sahibi olan öldürülenin varisi ve velisinin eline vermiştir.
Kısasa
göre bu meşruluğun katil hakkında ne kadar bir hafifletme ve rahmet olduğu,
şüpheden uzaktır. Çünkü ondan kısası affetmek, yaşama hakkını iade ederek,
yeniden diriltmek demektir. Bu aynı zamanda öldürülenin velisi hakkında da
bir hafifletme ve rahmettir. Çünkü her ne olursa olsun, bir insan öldürmek,
her gönlün ve özellikle iman ehlinin arzu edeceği, seve seve yapacağı bir
şey değildir. Kısasın kendisi, düşünüldüğü zaman kendi nefsinde ağır bir hükümdür.
Bununla beraber mutlak olarak af mecburiyeti de genellikle bu taraf hakkında
kısastan daha ağır bir teklif olur. Kısasın, aslî bir hak olduğu bilinmedikçe
affın mânâsı olmaz.
Bu
bakımdan ne Tevrat'ta olduğu gibi yalnız kısasta, ne de İncil'de olduğu gibi
yalnız afta ısrar edilmeyerek, duruma ve menfaatin gereğine göre, ikisinden
birinin tatbikine imkan bırakılması için öldürülenin velisine bir seçim hakkı
verilmiştir. Bundan başka, af karşılığı diyet ve benzeri gibi örfe göre malî
bir karşılık almaya da meşru bir yol gösterilmiş bulunmaktadır. Bunun, her
iki taraf hakkında da bir hafifletme ve aynı zamanda dünya ve ahiretle ilgili
birçok faydaları içine alan ilâhî bir rahmet olduğunda da şüphe yoktur.
Affın,
daha faziletli ve daha uygun olması, kısasın aslî hüküm olmasına engel değildir.
Bu konuda öldürülenin velisine verilen seçme hakkı bile, aslî hükmün, kısas
ile diyet arasında tereddütlü bulunan muhayyer bir vacib olmasını gerektirmez.
Çünkü
önce "Kısas, size farz kılındı." buyurulmuş, sonra da af, "Her
kim için bir af yapılırsa..." diye "fâ-i takîbiye" ile ifade
edilmiş ve diyet üstü kapalı bir şekilde gösterilmiştir. Üçüncü olarak da
bunun, bir hafifletme ve rahmet olduğu da ilave edilmiştir. O halde aftan
önce kısasa karşılık diyetin sabit bir hükmü yoktur. Mutlak olarak affeden
varisin, Şâfiî'nin dediği gibi diyet istemeye hakkı kalmaz. Ancak affetmeyen
diğer varisler var ise, onlar diyet alabilirler. Yine aynı şekilde diyet veya
diğer bir bedel karşılığı affeden varis de bunu alabilir.
Kısaca
kısas, aslî bir hak ve ilk borçtur. Af ise bunun üzerine gerekebilecek bir
fazilettir. Bu fazilet, ya tam olarak kayıtsız ve bedelsiz veyahut eksik olarak
diyet ya da başka bir bedel karşılığında yapılır.
Bu
şekilde kısas, aslî bir vacib olarak meşru olmasaydı, af bir fazilet değil,
insanları öldürme cinayetini mübah bırakacak olan bir ihmal olurdu.
Daha
doğrusu kısas, meşru olmasaydı, söylediğimiz gibi affın hiçbir mânâsı kalmazdı.
Buna göre Tevrat'taki kısas borcunun icrası yürürlükte bulunmasaydı İncil'deki
affın hiçbir mânası kalmazdı. Bu affın, insan öldürmeyi mübah kabul ettirecek
bir cinayet şüphesi halini almaması için, İncil'in hükmünün, Tevrat'ın hükmü
ile beraber düşünülmesi şartıyla meşru kabul edilmesi lazım gelir. Bu da affın,
hıristiyanların zannettiği gibi bir vacib olamayacağını ispat eder.
İşte
Kur'ân, bu gerçeği tesbit ederek kısası, öldürülen kimse için bir hak, kamu
için aslî bir görev, affı da öldürülen kimsenin velisi için bir fazilet, "iyilik
ve ödeme" kelimeleri altında diyet almayı da bir ruhsat olmak üzere meşru
kılmıştır.
Şu
halde anlaşılıyor ki, af ve diyetin bir hafifletme, bir rahmet olabilmesi,
kısasın aslî bir vacib olarak meşru bir şekilde devamına bağlıdır. Buna göre
"Madem ki af bir rahmet ve fazilettir, o halde kısasın büsbütün neshi
ve kaldırılması ile yalnız affın vacib kılınması, daha fazla bir rahmet olurdu."
gibi bir soru mümkün değildir. Böyle bir düşünce ile İncil'in hükmünün, Kur'ân'ın
hükmünden daha ahlâki olduğu zannedilmemelidir. Çünkü affın ahlâkî oluşu,
kısasın aslî bir hak olarak meşruluğunun devamına bağlıdır.
179-Bunun
için kısasın güzelliklerini açıklama hususunda buyuruluyor ki: Size kısas
yazıldı ve sizin için kısasta büyük bir hayat vardır, ey akıl sahipleri!.
Bu bakımdan kısası, Allah'ın adaletine ve merhametine yaraşmayan kötü bir
şey zannetmeyiniz de "Kısasta büyük bir hayat vardır." beliğ vecizesini
aslî kanun tanıyınız.
Bunu
böyle tanıdıktan sonra af ile muamele ederseniz çok büyük bir fazilet olur.
Aksi halde Araplar'ın yaptığı gibi kısas hududunu aşarak öldürmekle karşılık
vermek ve diğer işkence ve azaba başvurmak, nasıl bir zulüm ve cinayet ise,
adam öldürmeye karşı, Allah'ın hükmü yalnız aftır, demek de insanlıktan hayat
hakkını çekip alacak büyük bir cinayet olur.
Kısas,
hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Kısasın meşru oluşunda akıl sahibi
olan insanlar için büyük bir hayat vardır. Affın kıymeti de buna bağlıdır.
Gerçi kısasın kendisi, bir hayatı yok etmektir ama, aynı zamanda haksız yere
bir hayatı yok etmeye karşı, hayatın zıddı olan kısasın meşru oluşu da hayatın
ve yaşama hakkının en büyük müeyyidesidir. Şöyle ki:
1-
Önce bu, hem katil olmak isteyecek kimse, hem de öldürülmesi istenen kimse
hakkında kuvvetle hayatı korumaya sevketmektedir. Çünkü katil olmak isteyen
kimse, öldürürse ve öldürdüğünde kendisinin de öldürülmeyi hak edeceğini bilirse
akıl gereği olarak, öldürmekten vazgeçer. Böylece hem kendisi hayatta kalır,
hem de karşısındaki.
2-
Bunda, ikisinden başka genel toplumun yaşama hakkını da güvenceye alma vardır.
Çünkü bu şekilde öldürmenin önüne geçilmesi, bu ikisinden başka, bunlarla
uzaktan yakından ilgili olması düşünülen insanların da hayatlarının devamına
ve güvenliğine bir garantidir. Zira bir öldürme olayı, öldürenle öldürülenin
yakınları arasında düşmanlık ve fitneye, bu da büyük çarpışmalara (kan davalarına)
sebep olabilir.
Akıl
sahipleri için, bu öldürmeye engel olacak olan haklı kısasın meşruluğu, bütün
bu fitnelerin ve heyecanların önüne geçeceği için, toplumun yaşamasına sebep
ve yaşama hakkına garanti olur. Bu faydalar ise, haklı bir kısas şeklinde
olmayan saldırgan öldürmelerde ve affın mecburiyeti takdirinde mevcud değildir.
İşte
kısasın meşruluğu, bu kadar önemli bir yaşama sebebi olduğu gibi, bu "Kısasta
büyük bir hayat vardır." vecizesi de belağatın en yüksek derecesine ulaşmış,
özlü bir îcâz ve îcâz kanunudur. Bunun, büyük bir mânâ topluluğunu, son derece
özlü bir şekilde ifade edivermiş olduğunda Arab edebiyatçıları ve Beyan ilmi
âlimleri ittifak etmişlerdir. Çünkü bundan önce Araplar'ın bu konuda bazı
vecizeleri vardı. Bunlardan bazıları şunlardır:
a)
"Bir kısım insanları öldürmek, toplumu diriltmektir." Yine:
b)
"Öldürmeyi çok yapınız ki, öldürme azalsın." derlerdi. Bu gibi vecizeler
arasında en güzel saydıkları da şu idi:
c)
"Öldürme, öldürmeyi yok eder. Yani öldürmeyi en çok ortadan kaldıran
şey, yine öldürmedir."
Halbuki
"Kısasta büyük bir hayat vardır." prensibinin bundan da birçok yönlerden
daha fasih (fesâhatli) ve daha beliğ (belağatlı) olduğu açık ve üzerinde ittifak
edilmiş bir husustur. Şöyle ki:
1-
Önce, hepsinden daha kısa ve özlüdür.
2-
Tekrardan uzaktır.
3-
Bunda Bedî' ilminde "tıbak" denen tezat sanatı, "kısas"
ve "hayat" kelimeleriyle en güzel ve makul bir tarzda tatbik edilmiş
olduğu halde, diğerleri görünürde makul olmayan, imkansız bir çelişki suretindedir.
Öldürmenin
yokluğu, öldürmeye; öldürmenin çokluğunun, öldürmenin azlığına sebep gösterilmesi,
görünüş itibariyle, bir şeyi kendi yokluğuna sebep göstermek demektir. Bunda
ise bazı zevklere göre bir şiir havası olsa bile hiçbir hikmet yoktur.
4-
Kısas, öldürmeden bir yönüyle daha genel, diğer yönüyle daha özeldir. Geneldir;
çünkü yaralamaları da içine almaktadır. Özeldir; çünkü her öldürmede kısas
yapılmaz ve öldürmelerin her çeşidi, öldürmeye engel olmaz. Bilakis saldırı
şeklindeki öldürmeler, fitneyi şiddetlendirerek karışıklığa sebep olur.
O
halde "öldürme" kelimesi, ahd lâmı ile öldürmenin bir çeşidine yani
kısasa tahsis edilmedikçe vecize sahih olmaz. Böyle olunca da kısasın yaralar
kısmı haric kalır. Bu bakımdan "Kısasta büyük bir hayat vardır."
ifadesi, bu açıdan üç yönden daha beliğdir. Çünkü her yönüyle sahihtir, açıktır,
daha kapsamlıdır.
5-
Yokluk, menfi bir gayedir. Hayat ise istenen müsbet bir gayedir. Öldürme işinin
yokluğu, hayatın varlığını içine aldığından, tabii ki arzu edilir. Bundan
dolayı âyet, asıl maksat olan müsbet gayeye delalet ettiği ve dikkati ona
çevirdiği için pek yüksektir.
6-
"hayat" kelimesi nekire (belirsiz isim) olarak ifade edilmiş bulunduğu
için "tenvin-i tazim" ile hayatın bir nevi büyüğüne, yani kamu hayatına,
ahiret hayatına ve hayat hakkının büyüklüğüne işareti kapsamaktadır. Diğerleri
ise pek ilmî olan bu hukukî ve dinî sırdan mahrumdur.
İşte
bunlar gibi daha birçok yönden bu Kur'ân vecizesinin, diğerlerine üstünlüğü,
bu kadar geniş mânâsıyla i'câz haddindeki özlü ifadesiyle, Arap edebiyatçılarını
büyüleyen sebeplerden biri olmuştur. Kısasın meşru oluşunun güzellikleri de
Allah tarafından bu prensiple beyan buyurulmuştur.
İşte
böyle içine almış olduğu hayatî güzellikler ve maksatlar itibariyle çok önemli
olan kısas, size farz kılınmıştır ki, korunabilesiniz, öldürmeden, kısası
ihmal veya kötüye kullanmadan sakınıp, hayatınızı ve yaşama hakkınızı muhafaza
edebilesiniz. Bu hayatta kötülükten sakınmakla ahiret hayatında kurtuluşa
kavuşasınız.
Şimdi
öldürme hükümleri münasebetiyle mutlaka herkesin başına gelmesi takdir edilmiş
bulunan ölüm zamanındaki dinî vazifelerden olmak üzere şunu da biliniz ki:
Meâl-i
Şerifi
180-
Birinize ölüm geldiği vakit, bir hayır (bir mal) bırakacaksa, babası, anası
ve en yakın akrabası için meşru bir surette vasiyet etmek, Allah'tan korkan
kimseler üzerine yerine getirilmesi vacib bir hak olarak size farz kılındı.
181-
Şimdi her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, her halde vebali, sırf
o değiştirenlerin boynunadır. Şüphe yok ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
182-
Her kim de vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden
endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur. Şüphesiz
ki, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
180-Ey
müminler! Herhangi birinize ölüm geldiği, yani yaklaşıp, işaretlerini gösterdiği
zamanda, ölüm hastalığı anında, eğer bir hayır bırakırsa; ölümünden sonra
mal bırakacak, hatta çok bir mal bırakacak olursa, anası, babası ve yakın
akrabası için meşru bir şekilde, yani aşırılıktan, ihmalden ve ürküp kırılmayı
gerektirecek haksızlıktan uzak, adaletli bir şekilde vasiyet yapmak, üzerinize
yazıldı. Bunun uygulanması ve yerine getirilmesi, müttakiler üzerine bir hak
olarak vacib oldu.
VASİYYET:
Sözlükte, masdar yani vasiyet etmek ve tavsiye mânâsına bir isimdir. Sonra
"vasiyet edilen şey" mânâsına isim olmuştur. Arapçada "îsâ"
ve tavsiye" sözlük itibariyle bir kimsenin hayatı veya ölümü ile ortadan
kaybolması halinde, diğerlerinden, bir şey yapmasını istemektir ki, Türkçe'de
buna ısmarlamak denir.
Dinî
bakımdan, îsâ, "filan için" gibi (Lâm) ile veya "filan'a"
gibi (ilâ) ile kullanılmasına göre iki mânâya gelir. "Lâm" ile kullanıldığında,
öldükten sonra malına başkasını mâlik kılmak, "ilâ" ile kullanıldığında
da "öldükten sonra malında ve çocuklarının menfaatleri hususunda tasarruf
yetkisini başkasına havale etmek" mânâsınadır.
Bu
âyette ise "lâm" ile kullanılmış olduğundan birinci mânâyadır. Sonra
bu âyetteki "hayır" kelimesinin, mal mânâsına olduğunda ittifak
edilmiştir. Çünkü sözlükte hayır; "faydalanılan herhangi bir şey"
demektir. Mal da böyledir. Kur'ân'da: "Musa; ey Rabbim! Ben gerçekten
senin bana indirdiğin hayra muhtacım dedi." (Kasas, 28/24) âyet-i kerimesinde
olduğu gibi hayrın özellikle malda kullanımı da vardır. Burada da böyle olduğunda
rivayetler birleşmiştir.
Ancak
burada "hayır" denen mal, azı da çoğu da içine alan mutlak mal mıdır,
yoksa çok mal mıdır? bunda ihtilaf edilmiştir. Zührî'den rivayet edildiği
üzere mutlak maldır, diyenler çoktur. Fakat Hz. Ali'den rivayet ediliyor ki,
o bir gün azatlı bir kölesinin ölüm hastalığında yanına gitmişti. Altı yüz
veya yedi yüz dirhem malı varmış. "Vasiyet etmeyeyim mi?" diye sormuş.
Hz. Ali: "Hayır, Allah Teâlâ: "Eğer bir hayır bırakırsa" buyurmuştur.
Senin ise çok malın yoktur." demiştir. Yine böyle Hz. Ali'den rivayet
edilmiştir ki: "Dört bin dirhem ve daha azı nafakadır." demiştir.
İbnü Abbas hazretleri de : "Sekiz yüz dirhemde vasiyet yoktur."
demiştir. Hz. Aişe (r.anha) de, vasiyet etmek isteyen, fakat çocuğu var, malı
da az diye ailesi tarafından engellenen bir kadın hakkında "Kaç çocuğu
ve ne kadar malı var?" diye sormuş. "Dört çocuğu ve üç bin dirhem
malı var." demişler. Bunun üzerine: "Bu malda fazlalık yok."
demiştir ki bunlar hayrın, çok mal mânâsına olduğuna delalet etmektedirler.
Gerçekten
böyle olmasaydı "eğer bir hayır bırakırsa" şartı pek faydalı olmazdı.
Çünkü bir ekmek veya avret yerlerini örtecek bir bez parçası olsun, az bir
mal bırakmadan çırılçıplak ölen insan, yok denecek kadar azdır.
Böyle
hayır, maruf gibi takdire, görüşe ve ictihada dayalı olan bazı şartlardan
dolayı bu vasiyetin vacib değil, mendub olduğu görüşünde olanlar bulunmuş
ise de doğru değildir. Çünkü kelimelerinden her biri vacibe delalet eder.
Bu bakımdan mal sahiplerinin, ana, baba ve yakınlarına meşru bir şekilde ve
uygun bir tarzda mal vasiyeti yapması, dinî bir farz olarak meşru kılınmıştı.
Bu
vacibliğin sebep ve hikmeti ise doğum ve yakınlık, daha doğrusu akrabalık
hakkı ve akrabalık topluluğunun kuvvet ve derecesine göre bozulmaktan korunması
olduğu da "lâm"ın mânâsından anlaşılmaktadır. Ancak bu hakkın meşru
şekilde tayini, miktarı, vefat edecek kimsenin görüşüne ve vasiyetine bırakılmıştı.
Sonra
Nisâ Sûresinde gelecek olan miras âyetleriyle Cenab-ı Allah, bu hakkın miktarlarını
bizzat tayin etmiş ve kullarını son nefeste buna ait görüş ve vasiyet mecburiyetinden
ve sorumluluğundan, akrabalar arasında bu yüzden çıkması düşünülen kırgınlık
tehlikesinden kurtarmıştır.
Böylece
burada vacibliği te'kitli bir şekilde gösterilen akrabalık ve ana baba hakkı,
daha fazla takviye edilmiş, fakat varis olacak akraba hakkında vasiyet neshedilmiş
(kaldırılmış)tir. Bunun için Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, veda haccı senesindeki
hutbesinde: "Muhakkak biliniz ki, Allah Teâlâ, her hak sahibine hakkını
verdi. Bundan sonra varise vasiyet yoktur." buyurmuştur. Bu hadis-i şerif
ümmette meşhur ve müstefîz olduğundan dolayı mütevatir hükmündedir. Ümmet
bunu ittifakla kabul edip alarak kendisiyle amel etmiştir.
Yine
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Diğer varisler icazet (izin) vermedikçe
hiçbir varis için vasiyet caiz olmaz."(2) buyurmuştur. "Ahkâmu'l-Kur'an"da
açıklandığı üzere bu hadisi de sahabeden bir cemaat rivayet etmiştir. Bu bakımdan
varise vasiyet, miras âyetlerinin işareti veya bu hadislerin ibaresiyle kaldırılmıştır.
Acaba
varis olmayan diğer akrabalar hakkında vasiyet görevi şimdi yürürlükte değil
midir? Yani bu âyetteki vasiyetin vacib oluşu tamamen mi neshedilmiştir, yoksa
kısmen mi? Ancak bu noktada selef âlimlerinin ihtilafı vardır. Müfessirlerin
çoğuna ve muteber fakihlere göre yürürlükte değildir. Nesih geneldir. Seleften
bazı müfessirlere ve fakihlere göre ise vasiyetin vacib oluşu, varis olan
akraba hakkında neshedilmiş, varis olmayan akraba hakkında yürürlüktedir.
Nesih, tamamen değil, kısmidir. Hasan-ı Basrî, Mesrûk, Tavûs, Dahhâk, Müslim
b. Yesâr, Alâ b. Ziyad bu görüştedirler. İbnü Abbas'tan da biri çoğunlukla,
biri azlıkla beraber olduğuna dair iki rivayet vardır.
Hatta
meşhur tefsir bilgini Dahhâk demiştir ki: "Akrabasına vasiyet etmeden
vefat eden kimse, amelini günahla tamamlamış olur."
Tâvûs
da: "Bir kimse akrabasını bırakıp da yabancılara vasiyet ederse, yabancılardan
alınır, akrabasına iade edilir." demiştir.
Bunların
iki delili vardır:
1-
Bu âyet, genel olarak akrabaya vasiyetin vacib olduğuna delalet etmektedir.
Varis olan akraba hakkında miras âyetleri veya "Varis için vasiyet yoktur."
hadisi veya icmâ ile bu vacibin yerine getirilmesi terk edilmiş ise de, varis
olmayan akraba hakkında bu hükmün neshedildiğine dair bir delil yoktur. Bu
bakımdan "akrabalar" şeklindeki umumî lafız altında varis olmayan
akrabaya vasiyet görevi kaldırılmamış olup, bakîdir.
2-
Bir hadis-i Nebevîde: "Malı bulunan bir müslümanın vasiyeti yazılmış
olarak yanında bulunmadıkça, bir iki gece yatması caiz değildir." buyurulmuştur.
Yabancılara vasiyetin vacib olmadığı hususunda icma bulunduğundan bu vacib
vasiyetin, akrabaya mahsus olması lazım gelir. Bu vasiyetin vacib oluşunda
sünnet Kur'ân'ı desteklemektedir, demişler.
Çoğunluğun
ileri sürdükleri delillere gelince, bu da çeşitlidir:
1-
Burada: "Ana baba ve yakın akrabalar" buyurulduğu gibi, miras âyetlerinin
başında da: "Ana ve baba ile yakın akrabanın bıraktıklarından erkeklere
bir pay vardır. Yine kadınlara da ana ve baba ile yakın akrabanın bıraktıklarından
bir pay vardır. Bu, azından da çoğundan da farz kılınmış birer hissedir."
(Nisâ, 4/7) buyurulmuştur. "Ana ve baba ile yakın akrabalar" ünvanı,
her ikisinde de eşittir. Bunların, az veya çok, bırakılan maldan birer farz
nasibleri bulunduğu, önce özlü bir şekilde gösterilmiş, sonra genişçe açıklanarak,
tayin edilmiştir. Bundan dolayı, vasiyetin vacib olduğuna dair bulunan âyetin
konusu olan ana ve baba ile akrabalar, aynı anlam ve kapsamı ile zikredilmiştir.
Farz ve farîza fazlalık ve eksiklik kabul etmeyeceğinden hak, vasiyetten mirasa
çevrilmiştir ki bu, tam bir neshi ifade etmektedir. Sonra da mirasla ilgili
açıklamalar, bunu açıklamaktadır.
2-
Vasiyet gerektiren akrabalık hakkını, miras âyetleri tayin etmiştir. Bununla,
mirasta dahil olmayan uzak akrabanın, hak sahibi olmadığı da ortaya çıkmıştır.
O halde bu vasiyetin vacibliği ile ilgili âyet varislerden başkasını içine
almıyor ki, varise vasiyet etmenin neshinden sonra bâki kalsın. Diğer bir
deyimle: "akrabalar" kelimesi, ismi tafdil olup, izafî bir mânâ
ifade ederek, en yakın akrabayı gösterir. Miras da bunlar hakkındadır. Bu
bakımdan uzak akrabanın esasen vasiyetin vacib oluşuna dahil bulunduğu kabul
edilmiş değildir ki, kısmî neshe bir yol kalsın.
3-
"Akrabîn" kelimesi, akraba demek olduğuna göre miras âyetlerinde
"Bu hükümler, yaptığı vasiyyetten veya borcundan sonradır." (Nisâ,
4/11) buyurulmuştur. Bu "vasiyet" kelimesi "nekire" belirsiz
olduğundan dolayı bundan maksat, burada vacib olan "vasiyyettir"
denemez. Bu bakımdan şer'an vasiyet bulunmayabilir. Bir vasiyet bulunmadığı
takdirde bırakılan bütün mal, varislerin meşru hakkı olacaktır. İşaret ise,
işaret yoluyla, diğerlerinin bir hakkı bulunmadığını, dolayısıyle bunlar hakkında
da vasiyetin vacib olmadığını kaçınılmaz bir şekilde ifade eder.
Bunu
Fahreddin Razî, kıyas olmak üzere nakletmiş ise de, bu bir kıyas değil, nassın
işaretidir. Nassın işareti ise neshi ifade eder. Bu görüş, hepsinden daha
uygundur deniyor. O halde varis olmayan akrabaya vasiyet, yabancılara vasiyet
hükümlerine tabi olarak caiz ve malın üçte biri için geçerli olur. Fakat vacib
olmaz.
4-
Zikredilen hadis-i şerif de bu âyet gibi miras hükümlerinden önce varid olmuştur,
vacibliği neshedilmiştir. bununla beraber, bu ihtilaftan şu sonuca ulaşırız
ki, varis olmayan akrabaya vasiyet, en azından mendubdur.
Tefsirciler
arasında yalnız Ebu Müslim Isfahanî icmaa muhalefet ederek, bu âyetteki vasiyetin
vacibliği hükmünün neshedilmediği görüşüne sahip olmuş ve demiştir ki: Bu
âyet, miras âyetlerine kesinlikle muhalif değildir:
a)
Bu âyetin mânâsı, başka değil, ana ve baba ile akrabalar hakkında "Allah
size çocuklarınız hakkında miras taksimini şöyle emrediyor." (Nisa, 4/11)
âyetindeki ilâhî vasiyet olan mirastır. Yazılan budur. Yahut da ana ve baba
ile akrabaya ilâhî bir vasiyet olan miras hisselerinin tam ve eksiksiz olarak
verilmesi, yani terikeden mal kaçırılmaması hususunu vasiyet etmesi, ölmek
üzere olan kimseye farz kılınmış demek olur.
b)
Miras ile vasiyetin birleştirilmesinde bir çelişki yoktur. Miras, Allah'ın
ihsanı, vasiyet de ölmek üzere bulunan kimsenin ihsanı olur. Varis de iki
âyet hükmünce bunların ikisini de alabilir.
c)
Çelişki bulunduğu farz edildiği takdirde miras âyetini bunun neshedicisi değil,
tahsis edicisi yapmak mümkündür. Çünkü bu âyet, akrabaya vasiyeti vacib kılıyor.
Sonra miras âyeti, varis olan akrabayı çıkarır, varis olmayan akraba da bu
âyetin hükmü altında kalır.
Çünkü
ana ve babanın mirasçısı olanlar bulunduğu gibi din değişikliği, kölelik,
öldürme gibi verasete engel olan sebepler dolayısıyla varis olamayanlar da
bulunabilir. Akrabanın da farz hisse sahibi oldukları halde bu engelleyici
sebeplerden dolayı varis olmayanları bulunabileceği gibi, bazı durumlarda
sabit ve bazı durumlarda kendisinden önce ve daha ileri olan birisi bulunduğu
zaman sakıt olanları yine aynı şekilde zevi'l-erham gibi farz hisseden mutlak
olarak sakıt olanları da vardır. Bunun için, bunlardan varis olanlara vasiyet
caiz olmasa da varis olmayanlara, yakınlara bir ilgi gösterilmesi için vasiyet
vacib olur.
Aslında
Allah Teâlâ: "Adına birbirinizden dilek dilediğiniz Allah'tan ve akrabalık
bağlarını kesmekten sakınınız." (Nisa, 4/1) ve "Şüphesiz ki Allah
size adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor." (Nahl, 16/90) âyet-i
kerimeleriyle bunu te'kit de etmiştir.
İşte
Ebu Müslim mezhebinin görüşü budur. Bu üç şekilde neshi inkâr etmiştir. Görülüyor
ki bu zat en sonunda kısmen neshedildiği görüşünde olan ekalliyet mezhebini
(azınlığın görüşünü) savunmuş, fakat buna nesih demeyip, "tahsis"
deyimini kullanmıştır. Halbuki tahsis, tarih itibariyle birbirine yakın, yahut
da tarihleri bilinmediğinden birbirine yakın olduğu kabul edilen iki delil
arasında düşünülür. Miras âyetlerinin inişinin ise bu âyetten daha sonra olduğu
ittifakla bilinmektedir. Bu durumda ise tahsis değil, kararlaştırılmış olan
bir hükmün kısmen neshi gerçekleşmiş olur ki, bu ekalliyet mezhebidir.
İkinci
görüşünde "Mirasın sabit oluşu ile vasiyetin sabit oluşu arasında çelişki
yoktur, birleştirilmeleri mümkündür." demesi de mutlak olarak doğru değildir.
Miras hakkında "Farz kılınmış hisse" (Nisa, 4/7) ve "farz"
(Nisa, 4/11) buyurulmuş olması, eksiklik ve fazlalığı kesinlikle engellediğinden
yalnız mirasın vacib oluşu, vasiyetin vacib oluşuna aykırıdır. Bunun için
"Varis için vasiyet yoktur." buyurulmuştur. Diğer varislerin izin
vermesi şartına bağlı olan, ikisini birleştirmenin caiz oluşu ise, mutlak
anlamdaki aykırılığa engel değildir. Bunun için kendisi de bunu farzetmeye
lüzum görmüştür.
Birinci
görüşüne gelince bu da, bu âyetin, miras âyetlerinden başka hükmü ve mânâsı
yoktur, demektir. Böyle demek ise, bu âyeti nesihten kurtararak amel ettirmek
değil, ihmal etmektir. Çünkü münakaşa konusu olan hüküm ve mânânın tamamen
neshedildiğini itirafa eşittir. Bu sebeplerden dolayıdır ki, Ebu Müslim, nihayet
akalliyet mezhebine dönmeye mecbur olmuş, ancak buna "nesih" demeyip,
-haksız yere- "tahsis" demiştir.
Ebu
Müslim'i buna sevkeden asıl sebep "Biz, herhangi bir âyetten neyi neshedersek..."
(Bakara, 2/106) âyetinde sabit olan neshi siyak (sözün gelişi) karinesiyle
geçmiş kitaplara ve şeriatlara tahsis ederek, Kur'ân'da hükmü mensuh (kaldırılmış)
âyet bulunmadığını bir genel kaide halinde iddia etmiş olmasıdır ki, zamanımızda
Mısır yazarlarından bazısının buna uymak istediğini gördüğümüzden yukarda
bunun, nassın zahirini inkâr demek olduğunu kaydetmiştik. Böyle bir fikir,
usûl ilminde açıklanan nass ile zâhiri ayırd edememekten kaynaklanan bir taassub
olur.
"Biz
herhangi bir âyetten neyi neshedersek..." nazmı, ifadesinde zahir, kendisi
için sevk edildiği konuda nasstır. Nassın gelişi, zahirini tahsis edip kayıtlamaz.
Bunu söylemek, Kur'ân'da neshi inkâr etmek için, "Biz herhangi bir âyetten
neyi neshedersek..." âyetinin ifadesinde sebepsiz bir neshin olduğunu
söylemektir ki, bu da taassub sebebiyle düşünülmüş bir çelişkiden başka bir
şey değildir.
Tefsir
bilginlerinden ve Hanefî fakihlerinin büyüklerinden Cessas Ebu Bekr Râzî hazretleri,
"Ahkâmü'l-Kur'ân" tefsirinde bu zat hakkında der ki: "Fıkıh
ehli olmayan müteahhirinden bazısı şöyle bir zanda bulunmuştur ki; Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.) şeriatinde nesih yoktur. Burada nesih adıyle zikr
edilenlerin hepsinden maksat, cumartesi gününü kutsal saymak, doğuya ve batıya
doğru namaz kılmak gibi geçmiş peygamberlerin şeriatlarının neshidir. Çünkü
Peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusudur. Şeriatı da kıyamete kadar bâkîdir,
demiştir. Bu zanda bulunan bu adam belağattan ve lügat ilminin çoğundan nasib
almış olmakla beraber, bunun fıkıh ve fıkıh usulü ilminden bir nasibi yoktu.
Bununla beraber itikadı sağlamdı. Durumu açık olmamakla birlikte, kötü zanla
da itham edilmemişti. Fakat ortaya böyle bir söz atmasında isabetli olmamış,
ilâhî yardımdan uzak kalmıştır.
Böyle
bir söz, bundan önce kimse tarafından söylenmemiş, bilakis ümmetin selefi
ve halefi, Allah'ın din ve şeriatında birçok hükümlerin neshine akıl erdirmiş,
bize nakletmiş ve bu konuda şüpheye düşmemiş, neshin te'vilini (yorumunu)
caiz de görmemişlerdir.
Kur'ân'da,
âm, hâs, muhkem ve müteşabih bulunduğunu nasıl şüpheden uzak olarak kesinlikle
bilmiş, anlamış, bellemişlerse neshi de tıpkı böyle anlamış bellemişlerdir.
Bundan dolayı Kur'ân'da neshin varlığını reddeden, tıpkı Kur'ân'ın âm ve hâssını,
muhkem ve müteşabihini reddeden gibi olmuştur. Çünkü hepsinin gelişi ve nakli
aynı tarzdadır.
Bu
adam ise mensûh ve nâsih âyetlerde ve bunların hükümlerinde ümmetin, üzerinde
ittifak ettiği görüşlerinden hariç birtakım şeyler irtikab etmiş ve bununla
beraber ileri sürdüğü mânâlarda zorlamaya düşmüş, tatsız tuzsuz bir şeyler
yapmıştır. Onu, buna sevkeden neydi bilmiyorum? Ancak çoğunlukla zannım şudur
ki, bu adam bunu -ilmin şartlarından olan tarihî cereyanına bu konudaki âlimlerin
nakillerine dair bilgisinin azlığından ve selefin söylediği, ümmetin naklettiği
asıl malumatı bilmeksizin hemen görüşünü kullanıvermesinden dolayı yapmıştır.
Böylece "Kur'an hakkında sadece kendi görüşüyle söz söyleyen, isabet
de etse hata etmiş olur." hadis-i Nebevisinin mânâsı altına girmiştir.
Allah mağfiret eylesin. Neshin şekilleri hakkındaki tafsilat içinde fıkıh
usûlündeki kitabımıza müracaat oluna..."
Genel
olarak fıkıh usûlü kitaplarında ve tefsirlerde görüldüğü üzere önceden ve
sonradan İslâm âlimleri içinde bu şekilde neshi inkâr eden, Ebu Müslim Isfahanî'den
başka bir kimse yoktur. Bunun görüşüne göre de mirası hesaba katmadan yalnız
bu âyetle amel etmeye imkan yoktur.
Kısaca,
İslâm'ın başlangıcında bu âyet gereğince ya miras hiç yoktu da, evlad da dahil
olmak üzere ana ve baba ile akrabaya meşru bir şekilde vasiyet farz kılınmıştı,
yahut miras yalnız evlada mahsustu. Evlattan başka ana ve baba ile akrabaya
meşru bir şekilde vasiyet farz kılınmıştı ki, bu durumda ana ve baba gibi
evlad da akraba kavramına dahil değildir, örf de böyledir.
Yukarıda
Hz. Ali ve Hz. Aişe'den rivayet edilen sözler de bunu kuvvetlendirmektedir.
Herhalde evlad ile varis olmayan uzak akrabanın, "akraba" genel
kavramına dahil oluşları, kesin değil, şüphelidir veya zanna dayanmaktadır.
Miras âyetleri gereğince verasetin, evlattan başkasına da şamil kılınmasıyle,
bu âyette kesin olan vasiyetin vacibliği neshedilmiş ve bununla beraber akrabalık
hakkı daha fazla kuvvetlendirilmiştir. Bu âyette tamamen neshedildiği açıklanan
hüküm de yalnız bir yönden malî vasiyetin vacib oluşuna ait bulunan ve âyetin
ibaresiyle sabit olan hükümdür. Diğer işaretleri ve delaletleri ile usûl kaideleri
içerisinde amel edilebilir. "hayır" kelimesi, sonradan "mal"
ile tefsir edilmiş olmakla beraber işaret veya delaletiyle daha geniştir.
Dinde kul hakkı ve Allah hakkı ile ilgili borçlar ve emanetler ile diğer hakların
kazasına dair bazı vasiyetlerin vacib olduğu durumlar ve şahıslar da vardır.
Bu bakımdan, bu âyet, mutlak olarak vasiyetler hakkında bazı fıkhî hükümlerin
çıkarılmasına da kaynak olmuştur.
Bilinmektedir
ki vasiyet bir iş, yapılan bir vasiyeti yerine getirip yürütmek, diğer bir
iştir. Aslı gerek vacib ve gerekse mendub veya mübah olsun, belli bir şekilde
yapılmış olan meşru bir vasiyetin yerine getirilmesi, vasiyet edenden başka
diğer ilgililer için bir borç teşkil eder. "gereğince korkanlar üzerine
icrası vacib bir hak olarak" ifadesiyle buna işaret de edilmiştir.
181-
Bu itibarla gerek vacib olsun, gerek olmasın bilinen bir şekilde meşru bir
vasiyet yapıldıktan sonra onu değil iptale, değiştirmeye bile kimsenin yetkisi
yoktur. Bundan dolayı vasiyet edilenlerden veya şahitlerden, yahut da hakimlerden
ve diğer kimselerden her kim onu, o meşru vasiyeti bizzat işittikten veya
işitmiş gibi bildikten sonra değiştirir ve başkalaştırırsa, o değiştirmenin
günahı ve vebali ancak, onu değiştirenlerin boynunadır. Bunlar, Allah'ın hükmüne
karşı gelmiş olurlar. şüphesiz ki Allah her şeyi işitir ve bilir. O vasiyeti
de işitmiştir. Onu değiştirenleri ve bunların gizli veya açık sözlerini, fiillerini
bilir. Ona göre her birinin layık olduğu cezasını verir.
Vasiyeti
değiştirenler hakkında böyle belağatlı bir ilâhî uyarı vardır. Şu halde şahit
bulunmasa bile vasiyet edilen zatın bizzat vasiyet edenden işittiği meşru
vasiyeti, hükümsüz olarak yerine getirmesi caizdir. Seçilip vasiyet edilen
kişinin özel veliliği, hakimin genel veliliğinden daha kuvvetlidir. Vasiyet
edilen kişinin, ölenden işittiği diğer hususlarda da hüküm böyledir. Mesela
ölen bir kimse vasisi yanında, muayyen bir şahsa borcu olduğunu ikrar etmiş
olsa, o vasinin, imkan bulunca bu borcu varisin, hakimin ve diğerlerinin bilgisi
ve icazeti olmaksızın ödemeye yetkisi vardır. Dinî bakımdan ise bu, ona bir
vazife olur. Çünkü imkan varken vasiyeti terk etmesi, işittikten sonra değiştirmek
demektir. Bununla beraber delil yoksa böyle yapmak, vasi için sonradan kazaen
(hüküm bakımından) kefalet zararını gerektirebilir. Varisler, bundan haberdar
olur, ölenin böyle bir vasiyet ve ikrarını inkâr ederlerse, vasînin yalnızca
bilgisi isbata kafi gelmez de talepleri üzerine ikrariyle bağlanıp ödemeye
mahkum edilir.
182-Bu
gibi incelikler dolayısıyle vasî olmak, dinî açıdan önemli ve zor bir iştir.
İşte birinci âyetteki vasiyetin vacib oluşu neshedilmiş olmakla beraber, bu
âyette nesih yoktur. Yerine getirilmesinin vacib oluşu bâkîdir. Fakat bu da
meşrû olan vasiyetler hakkındadır. Bu bakımdan meşru olmayan ve iyiliği değil,
zulmü içine almış bulunan vasiyetlerin yerine getirilmesi vacib değildir.
O halde: Âsım'dan Şu'be, Hamza, Kisâî, Yakub ve Halefi Âşir kırâetlerinde
"vav"ın fethası ve "sad"ın şeddesi ile "müvassın"
okunmuştur. Her kim, yani herhangi bir veli veya vasî, vasiyet eden birinin
hata ile veya bile bile haktan saptığını, adalet ve iyilikten ayrıldığını
bilir, mesela vasiyetin vacib oluşunun neshedilmesinden önce yakın akrabasını
bırakıp uzaklarına veya akrabasını bırakıp yabancılara vermek ve nesihten
sonra, varis olan akrabasından bazısına mirasından fazla bir vasiyet yapmak
veya varisten mal kaçırmak gibi hakka uymayan bir vasiyet yapıldığına veya
yapılacağına vakıf olur, kısaca bir kötülükten korkar da, ilgililerin aralarını
düzeltir, zulmü, adalete çevirmekle aradaki kötülüğü kaldırırsa, böyle bir
değiştirmede, onun üzerine günah ve vebal yoktur. İbnü Abbas hazretlerinden
"Vasiyette zarar vermek, büyük günahlardandır." Mevkuf hadisi ve
arkasından da "Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, onları aşmayın." (Bakara,
2/229) âyetinin kırâeti rivayet edilmiştir.
Aynı
şekilde Ebu Hüreyre'den bir nebevî hadiste: diye rivayet edilmiştir ki anlamı:
"Bir adam yetmiş sene cennet ehli ameli yapar, sonra vasiyet ettiği zaman
vasiyetinde haksızlık eder de kötü ameli ile ölür ve bu sebeple ateşe girer.
Bir adam da yetmiş sene cehennem ehli ameli yapar, sonra vasiyetinde adalet
icra eder de iyi ameliyle ölür ve böylece cennete girer." demektir.
Yine
aynı şekilde "Bu hisseler, zarar verici olmamak üzere yapılan bir vasiyetten
veya borçtan sonra verilir." (Nisa, 4/12) âyetinde de zarar verircesine
yapılan vasiyet muteber tutulmamıştır. Bu bakımdan bunu değiştirmede de günah
yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Böyle
güzel bir maksatla vasiyeti değiştirerek, ilgililerin arasını düzelten kimsenin,
bu değiştirmeden kaynaklanacak günahını Allah bağışlar. Belki de sevab verir.
Önceki değiştirme ise böyle değildir.
Görülüyor
ki, Cenab-ı Allah, o kimse bu vasiyeti hakka çevirmekle ilgililerin arasını
düzeltsin diye emretmiyor veya "sevabdır" demiyor da, "böyle
yaparsa günah yoktur" buyuruyor. Çünkü değiştirme işi esasen sevab cinsinden
olmadığı, bir de düzeltme maksadı, görüş ve kuvvetli bir zan üzere yapılabileceği
için, ancak bir ruhsat olarak meşru kılınmıştır. Demek ki başarılı olmadığı
takdirde böyle bir müdahale bile tehlikelidir.
İşte
vasiyeti yerine getirmek bu kadar önemli ve iyi bir maksatla da olsa değiştirilmesi,
tehlikeden uzak değildir. Bu iki âyette hiç nesih yoktur.
Şunu
da hatırlatalım ki vakıflar, ölümden sonraya kaldıkları için bir vasiyet mânâsı
taşımaktadırlar. Hatta İmam-ı Azam, vakfı ancak vasiyetin bir bölümü saymıştır.
Bunun için "her kim onu değiştirirse..." âyetinin uyarısı, lazımı
(gereği) olan vakıfları da içerir. Bu sebeple vakfiyelerde bu âyetin işlenmesi
adet haline gelmiştir. Vakıfların değiştirilmesi ve vakıfların şartları meseleleri
de "her kim bir kötülükten korkarsa..." âyetine bağlıdır. Caiz olanların
sevab olarak değil, nihayet bir ruhsat olarak yapılabileceği unutulmamalıdır.
Şimdi
bu gibi şer'î hükümlere, Allah'ın emir ve yasaklarına güzelce riayet edebilmek,
iyi bir nefis terbiyesine bağlıdır. Bu ise, insanda sabır ve nefs-i emmareyi
zabt ile Allah'ın emirlerine boyun eğme melekesini meydana getirecek etkili
bir ibadete, bedenî ve ruhî bir riyazata ihtiyaç gösterir.
İşte
Cenab-ı Allah da "yiyiniz ve şükrediniz" emirleriyle başlayan şer'î
hükümlerini hayattan ölüme kadar özlü bir şekilde beyan ederken, tam bu noktada
müminlere yeni bir ruhî hayatı üfleyecek olan orucu farz kılarak buyuruyor
ki:
Meâl-i
Şerifi
183-
Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz
kılındı. Umulur ki korunursunuz.
184-
(Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta
bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp
kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de
hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer
bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
183-Oruç,
dinin en büyük rükün (esas)lerinden ve güçlü şeriatın en kuvvetli kanunlarındandır.
Nefs-i emmare, bu cihadla terbiye edilir. Kötülüğe olan hırslar, bununla sakinleştirilir.
Oruç, bir kalb işi, bütün gün yiyecek, içecek ve cinsî münasebet gibi isteklerden
nefsi alıkoymaktan oluşan kutsal bir cihaddır. Hayatın lezzetini, iradenin
kıymetini tattıracak en güzel bir özelliktir. Fakat insan nefsine, ilâhî emirlerin
en meşakkatlisi görünür.
Bunun
için, Allah'ın hikmeti, derece derece, önce şer'î emirlerin en hafifi olan
namazın, ikinci olarak ortası olan zekatın, üçüncü olarak da en zoru olan
orucun emredilmesini gerektirmiş ve böylece mükelleflere bir alıştırma yapılmıştır.
Bunun için "Mütevazi erkeklerle mütevazi kadınlar, sadaka veren erkeklerle
sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar..."
(Ahzab, 33/35) âyetinde övgü makamında bile bu tertip gözetildiği gibi, İslâm'ın
binası hadisinde de "Kelime-i şehadet, Namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan
orucu tutmak, Kâ'be'yi haccetmek" diye bu tertib gösterilmiştir.
Peygamberimizin
Medine'ye hicretinin ilk zamanlarında Hz. Peygamber tarafından ayda üç gün,
bir de aşûre gününde oruç tutmak, bir nafile olmak üzere emredilmişti ki,
buna ilk oruç denir. Hicretten birbuçuk yıl sonra kıblenin değişmesinden sonra
Şaban ayının onunda Ramazan orucu farz kılınmıştır.
Bazıları
bu âyetlerin ve buradaki sayılı günlerin, ilk oruc hakkında olduğu ve bunun
Ramazan âyetiyle tamamen neshedildiği görüşüne sahip olmuşlarsa da, doğrusu
bu âyetler hep Ramazan orucu hakkında inmiştir. Şöyle ki: Ey iman ile sorumlu
bulunup da iman etmiş olanlar! Ey akıllı ve büluğ çağına ermiş iman ehli!,
Sizden önceki peygamberlere ve ümmetlerine yazıldığı gibi sizin üzerinize
de oruç yazıldı, yani farz kılındı. Bundan dolayı oruc meşakkatinin sadece
size yüklendiğini zannedip de gocunmayınız. Oruç, öteden beri tatbik edilegelen
ilâhî bir kanundur. Buna insanlığın, terbiye ve düzen bakımından büyük bir
ihtiyacı ve tatbikinde hesapsız menfaati vardır.
Dilimizde
oruc demek olan "sıyâm, savm", sözlükte nefsi meylettiği şeylerden,
isterse bir söz olsun alıkoymak yani kendini tutmaktır. "Ben Rahmân'a
bir oruç adadım." (Meryem, 19/26) âyetinde bu mânâyadır. Mutlak olarak
tutmak mânâsına da gelir. "Tutulan atlar ve tutulmayan atlar" gibi.
Bu
konudaki âyetlerden ve Peygamberimizin öğrettiklerinden anlaşıldığına göre
şeriattaki mânâsı ise, nefsin en büyük istekleri olan yeme, içme ve cinsel
ilişki gibi bilinen zaruri ihtiyaçlardan, niyet ederek bütün gün kendini tutmaktır.
Tam anlamıyla tarif edilmek üzere: Ehliyetli bir insanın sabahın başlangıcından
güneşin batışına kadar karın hükmünü taşıyan, içine herhangi bir şeyi sokmaktan
ve cinsî ilişkiden, ibadet niyetiyle nefsini alıkoyması yani kendini tutmasıdır.
Buna
göre ağzına veya burnuna bir şey giderse bozmaz. Fakat dimağına ve bedenin
içine bir şey girerse bozar. Demek ki bedene şırınga ve aşağıdan lavman yapılması
da orucu bozar. Söz orucu bozmaz. Fakat nefisle cihad için susmak, zikir ve
fikirle meşgul olmak mendub ve daha uygundur.
Niyetsiz
ve yalnız geceleyin kendini tutmaya oruc denmez. Bu şekilde şer'î oruç, sözlükteki
orucdan daha özeldir. Burada geçmiş ümmetlere benzetmekten maksadın, vacib
oluşunun aslında, oruçun sıfatında veya sayısında veya vaktinde olması muhtemeldir.
Bir
rivayete göre Ramazan orucu ve aynı miktar oruç yahudilere ve hıristiyanlara
da farz kılınmıştı. Yahudiler, bunu terk etmişler ve yılda bir gün oruç tutmaya
başlamışlar ve bu günün, Firavun'un suda boğulduğu gün olduğu iddiasında bulunmuşlardır.
Oysa bunda da yanılmışlardır. Çünkü Firavun'un boğul-ması, aşûre gününde olmuştu.
Hıristiyanlara
gelince, onlar da Ramazan'da oruç tutarlarmış. Nihayet pek şiddetli bir sıcağa
tesadüf etmişler. Bunun üzerine yaz ile kış arasında mutedil, sabit bir mevsim
tayin edilmesinde âlimlerinin görüşü toplanarak orucu bahara tahsis etmişlerdir.
Bu değişikliğe keffâret olmak üzere de on gün daha ilave etmişler. Böylece
oruçları kırk güne çıkmıştır. Sonra hükümdarları hastalanmış veya aralarında
salgın ölüm olayı meydana gelmiş, bunun için de on gün daha ilave etmişler
ve orucu elli güne çıkarmışlardır. Daha sonraları, şeklinde de değişiklik
yaptılar ki, buna perhiz denir.
İşte
burada bu değişikliği dikkate almadan esas itibariyle, orucun sıfatında, veya
sayısında yahut da vaktinde olmak üzere üç noktadan biriyle benzetme yapılmış
ve bu kanunun eskiliği gösterilmiştir. Fakat bu benzetme, mücmel olduğundan
açıklamaya muhtaçtır. İlerde geleceği şekilde sırasıyla açıklanacaktır.
İşte
ey müminler! Size de oruç farz kılındı ki, korunabilesiniz. Oruç sayesinde
nefsinize ve şehvetlerinize hakim olma alışkanlığını elde ederek günahlardan,
tehlikelerden sakınıp takva mertebesine erebilesiniz.
Çünkü
oruç, şehveti kırar, nefsin heveslerini mağlub eder. Azgınlıktan, kötülükten
meneder. Dünyanın âdi lezzetlerini, makam ve yükselme davalarını küçük gösterir,
hayatın lezzetini tattırır, kalbin Allah'a bağlılığını artırır, ona bir meleklik
zevki ve saflığı bahşeder. Çünkü, "Kişi, karnı ve tenasül organı olmak
üzere iki deliği için koşar." darb-ı meseli hükmünce insanları her derde
sokan şehvetlerin esası, karın ve tenasül organı şehvetidir. İnsanın insanlığı
da bunlara hakim olmasındadır.
Oruç
ise ilk önce bu ikisini kırar, düzene koyar. Onların mecbur ettiği şeyleri,
zarurilikten kurtarıp, isteğe bağlı bir hale çevirir. Öyle ki, oruç tutmayan
insanlar, şehvetli arzularının önünde bir oyuncak gibi yuvarlanıp kıvrandıkları,
akıl ve iradelerine sahip olmayarak gelişi güzel günahlara sürüklendikleri
halde, oruç tutanlar, tersine bunlara hakim olur. Kendini zaptetmesini ve
nefsinin arzularını da ihtiyacına göre kullanmasını bilir. Bunun için Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz, nefisleri azgın olanlar hakkında "Oruç tutsun, çünkü
orucun güzel bir tesiri vardır." buyurmuştur.
Oruç
tutmayan, sabretmesini bilmez, nefsini normal şekilde kullanma yollarını gözetmez.
Hele refah içinde yaşayanlar, hiç oruç tutmazlarsa, bütün hürriyetlerini şehevi
arzularına kaptırırlar. Şunun bunun ırzına ve malına tecavüzden kendilerini
alamazlar, haram helal seçmezler. Hatta vicdanları da istemeye istemeye, rezaletlere
atılırlar. Nihayet nefislerine de zulmederler, kendilerini akıl ve vicdanın,
din ve imanın aksine telef ederler.
"Kimi
vicdana dokundu kimi cism ü cana
Zevk
namına ne yaptımsa peşiman oldum" diyerek inlerler giderler.
Böyle
şehvet esiri olanlar, o kadar sabırsız ve o kadar aç gözlü olurlar ki, bir
gün aç kalmakla hemen ölüvereceğiz zannederler. Bu zanla da orucu zararlıymış
gibi kabul ederler. Halbuki oruç, gerek fert ve gerekse toplum açısından büyük
bir ruh terbiyesini içerdiği gibi, aynı zamanda midenin ve bedenin dinlenmesiyle
sıhhî ve tıbbî vücuda ait birtakım faydaları bulunan bir beden eğitimini de
içine almaktadır.
Oruc,
"Çaresiz sizleri biraz korku ve biraz açlıkla imtihan edeceğiz."
(Bakara, 2/155) âyetinde işaret buyurulan "biraz açlık"tan bir hissedir
ki, bu sayede uzun uzadıya ahiret açlıklarının önüne geçilecek ve büyük sabır
müjdelerine erişilecektir.
İnsanlık
tarihinde öyle zamanlar olur ki, günlerce açlığa dayanmayı alışkanlık haline
getirebilecek bir beden terbiyesinin, hayatın ayrılmaz parçalarından birisi
olduğu takdir edilir.
Bu
cümleden olarak, büyük savaş devirlerinde böyle bir melekenin gerekli olduğu
daima hissedilegelmiştir. Bu bakımdan "Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır."
hadis-i şerifi ifade buyurulmuştur.
Orucun
bu şekilde bedene kuvvet, dayanıklılık nefsin arzularına ölçü bahşeden birtakım
ruhî ve bedenî faydaları; hayatın ve insanlığın tadını tattıran ve fakirlerin
hallerini hissettiren, sosyal ve ahlâkî yönden güzel menfaatleri bulunmakla
beraber bunların hepsi birer fayda olup, vacib (farz) oluşunun sebebi ve hikmeti
değildirler. Orucun vacib (farz) oluşunun asıl hikmeti, Allah'ın emrine boyun
eğmekle kulluk zevkini tatmak; ruhu, riyâ eserlerinden temizleyerek kuvvet
ve ihlası artırmak ve kendini bizzat Allah'ın korumasına teslim etmek için
nefisle cihad etmektir.
Nitekim
Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste "Oruç, benim içindir. Onun mükafatını
ancak ben veririm." buyurmuştur. Böylece "gerek ki sakınasınız"
ifadesi, orucun hikmet ve menfaatlerini, faydalarını ve yararlarını, sebep
ve maksatlarını bütün genişliğiyle ifade eden ilâhî bir beyandır ki hepsini
maddî, manevi, din ve dünyaya ait maksatları içine alan "sakınma"
özelliğinde toplamıştır.
184-İşte
güç gibi görünecek olan oruç, bu kadar güzel bir ibadettir. Hem bu, her zaman
olmadığı gibi, çok bir müddet de değildir.
Size
farz kılınan oruç, sayılı günlerdedir. Yani senenin günlerine oranla az ve
sınırlı günlerdedir. Hem de sizin sağlığınızı bozmayacak ve gücünüzü tüketmeyecek
bir şekilde, mazeretlerinizi de gözeterek meşru kılınmıştır. Şimdi bu günlerde
sizden herhangi biriniz, oruçtan zarar görecek derecede hasta olur, yahut
bir yolculuk üzerinde bulunursa, bunların farzı, diğer günlerden, yani iyi
olduğu ve yolculuktan geldiği günlerden, aynı miktardadır. Bu şekilde hastaya
veya yolcuya eda farz değil, yemeye ruhsat vardır. Bunlar yerlerse, iyileştikten
veya ikamet ettikten sonra kaza ederler. Edanın vacib oluşu, sağlık ve ikamet
üzerine gerekli olur.
SEFER:
Esasen keşif, açmak mânâsı taşımaktadır. Bunun için "isfâr", yüzünü
açmak ve parçalamak mânâsınadır. Uzak bir yere gitmek de yolcunun her türlü
hal ve ahlâkını meydana çıkardığı için, ona da sefer denmiştir. Bu ise bir
gün, iki gün gibi az bir zamanda ortaya çıkamaz. Gerçekten âdet olarak da
yakın mesafeye sefer denmez. Ancak üç günlük yolun, şer'î bakımdan sahih sefer
olduğunda ittifak edilmiştir. Her gün için normal bir yürüyüşle altı saatlik
mesafe ölçü alınmıştır. Öyle ise bundan daha az yolculukta sefer ismi kesinlikle
sabit değildir. Kara ve deniz binitleri gibi vasıta ile gidenler için de âdet
olarak umumî ve orta halli olan vasıtaların tabiî ve normal seyri ölçüdür.
Çok
süratli ve çok yavaş olan özel vasıtalara itibar yoktur. Çünkü hüküm ve hikmet
fertte değil, cinste muteber sayılır. Bunun için karada yaya veya deve yürüyüşü,
denizde de mûtedil rüzgarla giden gemi yürüyüşü ölçü olmuştur.
Bu
sebeple sonradan tren ve vapur süratleri de çok süratli vasıtalardan sayılmıştır.
Gerçekten eski atlar ve bugünkü uçaklar gibi bunların fevkalade vasıtalardan
olduğu zamanlar olmuştur. Fakat zamanımızda birçok yerlerde bunlar çoğalıp
yerleşerek toplum için normal vasıtalar haline gelmiş ve diğerlerini bastırmış
olduğunda da şüphe yoktur.
O
halde yelken gemisi yerine vapurla, kara vasıtaları yerine trenle yolculuk,
çoğunlukla ve alışılmış olan yerler için bunların ölçü alınmalarının, nassın
sefer hakkındaki mânâsına daha uygun olduğu açıktır. Bu bakımdan trenle veya
vapurla yolculuk yapanların on sekiz saatini, vapur veya trenin orta ve normal
yürüyüşü ile hesap etmek gerekecektir. Bunların, nassın mânâsı değişmeksizin,
zamanların değişmesi ile değişen hükümlerden olduğu inkâr edilemez. Çünkü
nassın hükmü "sefer" kelimesindeki alışılmış mânâ üzerine kurulmuştur.
Şüphe
yok ki asıl sorumlu, yolcunun kendisidir. Onun, kendi mazeretinin derecesini,
kendisinin takdir etmesi lazım gelir. Ölçü göstermek ise, dinin ona tanıdığı
bir kolaylıktır.
Tren
ve vapurun alışılmış vasıtalar haline geldiğini inkâr etmek ise, bunları ve
zamanını bilmemektir. Mesela Eskişehir ile İstanbul arasında gelip giden tren
yolcularıyla, diğer yolcular mukayese edilirse, trenin ne kadar çoğunlukta
ve alışılmış bir vasıta olduğu ortaya çıkar. Fakat uçak ve otomobil böyle
değildir. otomobil, bugün geçmiş zamanın koşan atları mesabesindedir. Uçak
da henüz umumi nakil vasıtalarından değildir.
Böyle
olmakla birlikte bunun, denizdeki eski gemiler gibi hava yolunda tek muteber
bir vasıta sayılması da kıyas ve ihtiyata uygundur. Bunlarla beraber tren
ve vapurun mûtad (alışılmış) olduğu yerlerde de yaya ve yelken ile giden yolcunun
durumu geçmişteki gibi kabul edilmekten düşürülmez. Çünkü bunlar, bir kere
şeriatın itibar ettiği, gerçek olan tabiî ve normal ölçülerdir. Diğerlerinin,
normal vasıtalar hükmiyle, sözlük mânâsında çok kullanılmakla bunlara katılması,
bunların asıl olmalarını iptal edemeyecektir.
Hasta
ve yolcu gibi geçici özürlüler böyledir. Devamlı özürlü olan ikincisine gelince:
gerek eda ve gerekse kaza olarak oruca zor dayanabilen, orucu güçsünen yani
oruç, takatlerini tüketecek olanlar, mesela pek ihtiyarlamış veya iyileşme
ümidi olmayan müzmin bir hastalığa yakalanmış bulunanlar üzerinde, yedikleri
her oruç yerine bir fidye, yani bir yoksul yiyeceği farzdır.
Nâfi'
ve Ebu Cafer kırâetlerinde ve İbnü Âmir'den İbn Zekvan rivayetinde kelimesine
izafetle kelimesi tenvinsiz ve meksur şeklinde okunur. Böyle olunca, lâm mânâsında
"izafet-i beyâniye" ile, "bir yoksul yiyeceği fidye" demek
olur. Yine Nâfi, İbnü Âmir ve Ebu Cafer kırâ-etlerinde çoğul siğasiyle okunur
ki, "yoksullar yiyeceği fidye" demektir. Birincisinde her orucun
fidyesi, ikincisinde ise toplam orucun fidyesi anlaşılır.
Bir
yoksul yiyeceği şer'î bakımdan sa' denilen ölçekle buğdaydan yarım ölçek;
arpa, hurma, kuru üzüm ve benzerlerinden bir ölçektir. Bir sa', şer'î dirhemle
bin seksen dirhemdir. Şer'î dirhem, onu yedi miskal gelen ve "yedi tartı"
denen dirhemdir ki, bizim şimdiki dirhemlerimizden iki kırat kadar küçüktür.
Buna göre yarım sa' buğday, on altı kıratlık örfî dirhemle bir okka, yetmiş
iki buçuk dirhem demektir. Demek ki, İslâm şeriati nazarında en fakir bir
kimsenin iki öğün itibariyle bir günlük yemeği budur.
Bu
ölçü, fıtır sadakası ve diğer bütün keffaretlerde esastır. Ancak bu hesap,
fıtır sadakası gibi fakirin eline aynen veya kıymet olarak teslim edilmesi
takdirindedir. Çağırıp fiilen mübah olmak üzere yedirilmek istendiği zaman,
bir fakirin iki öğünde doyabildiği kadar yemesi muteberdir ki, adamına göre
daha az veya daha çok olabilir. Bu fidyede ise ibaha caizdir. Fidye, bir şeyin
yerini tutmak üzere verilen bedel demektir. Bu kelime ve mânâsındaki bedellik
durumu olmasaydı bu yoksul yiyeceğinin fıtır sadakası olması hemen akla gelirdi.
Fakat fidye kelimesi, bunun fidyeden başka ve oruç yerine verilecek bir bedel
olduğuna ve orucun asıl olduğuna delalet etmektedir.
"alâ"
harfi de vücûb ifade eder. Demek burada oruç asıl, fidye onun tezahürü takdirinde
vacib bir bedeldir. Yani hasta ve yolcunun, diğer günlerde orucu kaza etmesi
gibi kaza mânâsında bir bedeldir. Bununla beraber fidyenin asıl vacibde bir
ruhsat olması ve bundan dolayı oruç daha evla olmak üzere bir muhayyer vaciblik
ifade etmesi de mümkündür. Birçok tefsirciler, bu muhayyer vücub şeklini kabul
etmişler ve ileride gelecek olan: "Sizden her kim bu aya şahit olursa
onda oruç tutsun." (Bakara, 2/185) âyetinin mutlak oluşu ve neticesiyle
bu muhayyer vücubun her halde neshedildiğini söylemişlerdir.
Her
iki durumda da âyetin, hasta ve yolcu ifadesinde özür sahipleri için bir ruhsat
olmak üzere sevkedilmiş olduğunda şüphe yoktur. Hasta ve yolcuda yalnız eda
mazereti söz konusu iken bunda mutlak oluşuyla orucun hem eda, hem de kaza
mazereti nazar-ı itibara alınmıştır. Çünkü fidye, mutlak oruc bedeli olunca,
eda ve kazayı içine alan bir mazeret zamanında verilebilmesi lazım gelecek
ve bununla beraber onda bir nevi eda mânâsı da bulunacaktır.
Bundan
dolayı muhayyer vücub muhtemel olmakla birlikte, birinci şık tercih edilmektedir.
Yani bu fidye durumu, bir mazeret dolayısıyle eda ve kazaya tam imkan bulunmadığı
takdirde kaza ve kısmen de eda mânâsında olmak üzere meşru kılınmıştır ki,
"oruca dayanıp kalanlar" bu mazeretin daima sahibidir ve bunda nesih
yoktur. Şimdi bunu izah edelim:
YUTÎKÛNE:
İf'al babından ve "itâka" mânâsından muzari bir fiildir. "İtaka",
takat ve tavk kökündendir. Tavk, ""nın fethasıyle takat, ""nın
zammesiyle de boyna takılan gerdanlık veya ağır bir demir mânâsınadır. Takat,
kuvvet ve güç yetirme mânâsına bilenmekteyse de esasen aralarında bir fark
vardır. Vüsu', dediğimiz kuvvet, takatın üzerindedir. Çünkü vüsu', bir şeye
kolaylıkla güç yetirmek, takat ise zorluk ve meşakkatle güç yetirmektir. Bundan
dolayı "itâka", gücü yetmek, dayanmak mânâsına gelirse de esasında
güç yetişmek, güç tükenmek, zor dayanmak, hatta dayanamamak mânâsınadır. Bunlara
Arapça olarak sırasıyle tatvik, tatavvuk, tatayyuk ve ichad denir.
Bu
bakımdan "itâka", burada ya "istitaa: gücü yetmek" veya
"tatvik: güç tükenmek" mânâsına olacaktır. İstitaa mânâsına olursa
gücü yetenler, oruç tutmadıkları takdirde fidye versinler demek olur ki, muhayyer
bir vücub ifade eder ve oruç tercih edilir. "İtâka"ya bu mânâ verilirse
"Sizden her kim o aya şahit olursa onda oruç tutsun." emrinin mutlak
olarak sonucu ile birlikte neshedilmiş olduğunda şüphe yoktur. Bunun için
bu tefsiri yapanlar, bunun neshedilmiş olduğunda da ittifak etmişlerdir. Halbuki
bu mânâ, zahir bile olsa, iradesine engel olacak karine vardır. Çünkü kelimesindeki
"hû" zamiri, her halde "oruç" kelimesine aittir. Kendisinden
sonra gelen fidyeye gönderilmesi caiz değildir. Gerçi bunda rütbe itibariyle
zikredilmeden önce zamir getirme işi yoktur. Fidye, muahhar (geri bırakılan)
mübteda olduğu için rütbe itibariyle mukaddem (önce getirilmiş)dir. Fakat
"fidye" kelimesi müennes olduğundan buna müzekker zamiri gönderilemez.
Ondan sonraki "yiyecek" kelimesine göndermek ise nazmın güzelliğini
bozacak bir kusurdur. Kendisine uyulan şeyden uyana geçerek fidyenin bedellik
mânâsını unutturmaktır ve zikredilmeden önce bir kelimeye zamir göndermek
mânâsındadır. Zamirin, fidye ve taâma gönderilmesi caiz olmadığından mânâ:
"Fidyeye gücü yetenlere fidye vacibdir." demek olamaz. Zamirsiz:
"Gücü yetenlere fidye vacibdir." gibi anlaşıl-ması ise hiç caiz
olamaz.
"o
fidyeye gücü yetenler" buyurulmadığı gibi, sadece "gücü yetenlere..."
de buyurulmamıştır. Eğer maksat bu olsaydı, bunlardan birinin söylenmesi gerekirdi
ve zamirin hazfi daha veciz olurdu.
Şimdi
zamir "sıyâm"a râci olduğu halde "itâka"yı "vüsu':
kuvvet" ve "istitaat: gücü yetmek" mânâsına yoracak olursak,
mânâ şöyle olacaktır: "Oruca gücü yetenlere fidye vacibdir." Böyle
demekse akla uymayan bir çelişki teşkil eder. Çünkü oruca gücü yetenlere fidye
vacib olunca "oruç size farz kılındı" ifadesi gereğince, oruç tutması
lazım gelenler, oruca gücü yetmeyen acizlerden ibaret kalacaktır.
Buna
karşı, "Fidyenin vücubu, orucun vücubunu kaldırmıştır." da denemez.
Çünkü nazmın gelişinin, mazerette varid olması, yine fidye gelişinin, mazerette
varid olması, yine fidye kelimesi, sonra neshedenle neshedilen bir arada toplanamazken
"ve o kimselere..." ifadesinde toplanmaya delalet eden "vav"
buna engeldirler.
Hasta
ve yolcuya kaza vacib olduğu halde sağlıklı ve mukim olanın muhayyer olması
da diğer bir çelişki demektir. Belağatlı bir sözde böyle makul olmayan çelişkiler,
öyle kesin ve engelleyici bir karinedir ki, bununla "itâka"nın güç
yetmek mânâsına olmadığı kesinlikle ortaya çıkar. Bundan başka, kastedilen
mânâyı gösterecek bir de tayin edici karine vardır. Çünkü bunun gelişi, mazeret
ve ruhsat gelişidir. Zira kendisinden önce hasta ile yolcu hakkındaki ruhsat
zikr edilmiştir. Demek ki, bundan maksat, onlardan başka, fakat onlara benzer,
bununla birlikte diğer günlerde kaza ümidi bile bulunmayan bir sınıf olacaktır.
İşte o engelleyici karine ve bu tayin edici karine ile burada "itâka"nın
tatvik ve ichad gibi, son derece gücsünmek, güç tükenmek, zor dayanmak, hatta
dayanamamak mânâsına olduğu tayin edilir ki, bu mânâ mecaz olsaydı yine zaruri
olacaktı.
Gerçekten
dirayet yönünden böyle olduğu gibi rivayet yönünden de bunun "orucu çok
güçsünür, yani dayanamazlar" diye tefsir edilmiş bulunduğunu görüyoruz.
Sonra
şâz kırâet olarak: diye beş kırâet daha varid olduğunu ve bunların her biri,
kırâet itibariyle şâz olmakla beraber hepsinin, tefsir bakımından mühim bir
kuvvet ifade ettiğini de anlıyoruz ki, bunun sonucu ve tefsir olmak üzere
rivayet edilen "orucu çok güçsünür, yani dayanamazlar" demektir.
Bu mânânın da neshedilmemiş olduğunda ittifak vardır. Kelimenin böyle bir
olumsuzluk mânâsı taşıması, elde edilen mânâ itibariyledir. "Bizzat mahfuzdur"
demek, zaruri değildir. Nitekim dilimizde de: "Filan buna zor dayanır."
demek "dayanamaz" demektir. Daha açıkçası, dilimizdeki "dayanmak"
kelimesi de aynı şekilde hem olumlu, hem olumsuz mânâya gelir. Mesela "Filan
buna dayanır." demek, tahammül eder demek olduğu gibi "dayandı,
dayanacak, dayandı kaldı, dayanıp kalacak" tahammül edemedi, tahammül
edemeyecek demektir. İşte bu âyette "itâka" kelimesi de buna benzer.
Anlatılan
karineler muvcutken "dayanıp kalanlara...", "gücü yetenlere..."
demek olamaz. Örfen bunların eş anlamlı gibi kullanıldıkları inkar edilemezse
de esasta farkları vardır. Özellikle karine bulunduğu zaman bu farkı aramak
zorunludur. Kur'ân'da güç yetmek mânâsında hemen hemen genellikle "istitâa"
kelimesi kullanıldığı halde burada "güç yetirirler" buyurulmayıp
da "ona dayanıp kalırlar" buyurulması da ayrıca bir karine demektir.
Bu
kavramı anladıktan sonra şimdi de bunların konusunu, yani hasta ve yolcudan
sonra bu çeşit özür sahiplerinin kimler olduğunu tetkik edelim:
1-
"Asam" tefsirinde bunun da hasta ve yolcu hakkında olduğu gösterilmiştir.
Çünkü denilmiş, hasta ve yolcu, başlıca iki kısımdır. Bir kısmı hastalık ve
yolculuk halinde oruç tutabilir, bir kısmı tutamaz. Önce tutamayacak olanlar
hakkında: "diğer günlerde tutamadığı günler sayısınca..." diye kaza
farz kılınmış; sonra tutabilecek olanlara da muhayyer bir vacib olarak tutmak
veya fidye vermek arasında bir ruhsat verilmiştir. Buna göre "size farz
kılındı" ifadesi, sağlıklı ve mukim olanlara tam bir vücûb ifade eder.
de iki türlü hastalık ve yolculuk mazeretlerine aittir. Bunda "itâka"
hali, mazerette edaya "istitâ" ile tefsir edilmiş, fakat zikredilen
karineden dolayı bu mazeret hasta ve yolcuya tahsis edilmiştir. Bu görüş muteber
değildir.
2-
İmam Mâlik hazretleri, bunun "Ramazan geldiği halde üzerinde geçen Ramazan'dan
oruç borcu kalmış ve bu müddet içinde kazaya gücü yettiği halde kaza etmemiş
bulunan kimseler" hakkında olduğunu söylemiş ve "Çok yaşlı olana
fidye vacib değil, fakat verirse güzel görürüm." demiştir.
Demek
oluyor ki, İmam Malik, bunun mazeret olduğunu düşünmekle kelimesindeki zamiri
yalnız kaza orucuna göndererek tevil etmiş ve bu sayede "itâka"yı
"kazaya güç yetirme" mânâsına yorabilmiştir. Bunun zamanında ikinci
Ramazan'ın gelişi ile sene içinde kazaya imkan kalmamış olduğunu da düşünmüş
olması yönünden "itâka"nın güç yetirememe mânâsını da göz önünde
bulundurmuş demektir.
Böyle
olunca da bu tahsisin hangi yönden yapıldığı açık olmaz. Bir de bunun mânâsı
"Diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar." ifadesindeki
mutlak olan "diğer günler"i, o senenin günleri diye sınırlayarak
senesi içinde kazanın vacib olduğuna hükmetmiştir ki, bizce doğru değildir.
Çünkü mutlak'ın hükmü, mutlak oluşu üzerine akıp gitmesidir. Kayıtlamak, ancak
neshedici bir delil ile olabilir. Bu ise yoktur. Öyle ise kazanın vacib oluşu
belirli bir vakitte sınırlı değildir.
3-
Birçok tefsirciler burada oruca "itâka"nın, güç yetme mânâsıyla
tefsirini ve muhayyer bir vücubla sağlıklı ve mukim olana yorulmasını, mümkün
görmüşler, fakat bunun: "Sizden her kim o aya şahit olursa onda oruç
tutsun." âyetiyle tamamen neshedilmiş olduğunu söylemişlerdir.
Bunlar,
neshedildiği hususunda ittifak etmekle beraber nüzul sebebinde ihtilaf etmişlerdir.
Bazıları "Oruç size farz kılındı." ifadesinin Ramazan hakkında olmayıp,
sayılı günlerin hicretin başındaki aşûre günü ile "eyyâm-ı bîz"
olduğu ve Ramazan ayı ile tamamen neshedilmiş bulunduğu görüşüne sahip olmuşlardır.
Çokları ise o günlerin, Peygamberin emri ile tutulduğuna ve "size farz
kılındı" ifadesinin Ramazan orucu hakkında olduğuna, ancak Ramazan orucunun
önce muhayyer olarak vacib kılınıp, sonra "Sizden her kim o aya şahit
olursa, onda oruç tutsun." âyetinin inişi ile muhayyerliğin ve fidyenin
neshedilerek orucun genel olarak farz kılındığına ve buna göre "Ona takat
getirenlere bir fidye gerekir." ifadesinin, neshedilen muhayyerlik halini
anlattığına hükmetmişlerdir.
Bu
iki görüşte en açık görünen nokta, "itâka"nın muhayyer vacib üzerine
güç yetirme mânâsıyla tefsirine bir imkan görülebilmiş olmasıdır. Fakat bu
mânâ, diğer taraftan birçok yönden zahire aykırıdır. Şöyle ki:
a)
Bu mânâda çok yaşlı kimsenin girme şekli açık olmaz. Halbuki çok yaşlı kimse
hakkında fidyenin vacib oluşu, üzerinde icma edilmiş gibidir. "Her kim
şahit olursa" ifadesindeki nesh bunu içine almadığında ittifak vardır.
b)
"Size oruç farz kılındı. Nitekim sizden öncekilere de farz kılınmıştı."
âyeti "mücmel" olmakla beraber orucun mutlak olarak kesin bir vacib
oluşunda "zahir"dir.
Yine
aynı şekilde "Sizden her kim hasta olur veya yolculukta bulunursa diğer
günlerde tutamadığı günler sayısınca tutar." âyeti hasta ve yolcu olanlar
hakkında yalnız orucu göstermiş ve ancak eda ve kazaya bir ruhsat vermiştir.
Fidyeye cevaz bırakmamıştır.
Buna
karşı sağlıklı ve mukim olan güçlü kimselere fidye ile muhayyerlik, iki yönden
çelişki ve imkansızlık ifade eder. Zamir fidyeye gönderilebilseydi, bu mânâ
mümkün olurdu. Halbuki zamirin buna gönderilmesi caiz görülememiş ve ittifakla
"oruç" kelimesine gönderilmiştir.
c)
Bunun hasta ve yolcu gibi mazeret makamında olduğu açık iken sağlıklı olma
haline yorulması zahire aykırıdır.
Daha
sonra nesih rivayetinin kaynağı şudur: İbnü Ebî Leylâ Muaz b. Cebel (r.a.)'den
rivayet etmiştir ki: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Medine'ye teşrif ettiği
zaman aşûre günü ve bir de her aydan üç gün oruç tutmuştu. Sonra Allah Teâlâ
Ramazan orucunu farz kıldı, "Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı."
âyetini indirdi. Râvi âyeti: "ona dayanıp kalanlara bir yoksul yiyeceği
fidye gerekir." ifadesine kadar okudu. Bunun üzerine dileyen oruç tutuyor,
dileyen bir yoksul doyuruyordu. Daha sonra sağlıklı ve mukim olanların hepsine
oruç farz kılındı. Yoksul doyurmak ancak oruca gücü yetmeyen çok yaşlı kimseler
hakkında sabit kaldı da Allah Teâlâ "sizden her kim hasta olur veya yolculukta
bulunursa..." âyetini indirdi.
Yine
İbnü Ebî Leylâ rivayet etmiştir ki; "Resulullah (s.a.v.) Medine'ye teşrif
buyurduğu zaman her aydan üç gün nafile olarak ve farz olmayarak oruç tutmalarını
emretmişti. Sonra Ramazan orucu nazil oldu. Halbuki o zaman toplum henüz oruca
alışmamıştı. Oruç kendilerine pek zor ve pek güç geliyordu. Bu yüzden tutamayan,
bir yoksul doyuruyordu. Bundan sonra "Sizden her kim o aya şahit olursa
onda oruç tutsun." âyeti nazil oldu. Bundan dolayı ruhsat ancak hasta
ve yolcu olanla sınırlı kaldı, hepimiz oruç tutmakla görevlendirildik."
Bunlarda
bir nesih işareti vardır. Fakat bunun çok yaşlı kimseden başkasında olduğu
birincisinde açıktır. Aynı zamanda bunlardan da: "oruç kendisine güç
gelen, yani dayanamayanlar" demektir. Ancak bu güç gelmek, dayanamamak
kavramı, hastalık, ihtiyarlık gibi bir özür ile eda ve kazaya gerçekten dayanamayanlara
daima şâmil olduğu gibi, sağlıklı ve mukim oldukları halde sırf alışkın olmadıklarından
dolayı halen dayanamayanlar veya pek çok zorlukla dayanabilenleri de geçici
olarak kapsadığı gösterilmiştir.
Buna
göre Cenab-ı Allah, sağlıklı ve mukim olanların, alışkın olmadıklarından dolayı
dayanamamalarının, gerçek olmayıp, bir vehimden ibaret bulunduğunu, kısa ve
belirli bir müddet içinde herkese tecrübe ile ispat buyurduktan sonra: "Sizden
her kim o aya şahit olursa onda oruç tutsun." âyetiyle farz oluşunu mutlak
olarak genelleştirmiş, ancak hasta ve yolcu için yemeye, sonradan kaza etmeye
ruhsat vermiştir. Çok yaşlı olup, normalde günden güne zayıflamakta olan erkek
veya kadınlar ve bunlar hükmünde olan dertliler de "ona dayanıp kalanlara
bir fidye gerekir" ifadesinin gerçek muhatapları olarak bâki kalmışlardır.
Dolayısiyle, bunun mensuh olduğundan söz edildiği zaman, bu neshin çok yaşlı
ve benzerinden başkası hakkında olduğunun unutulmaması ve bunun çok yaşlı
kimselere ne kadar uygun olduğunun da düşünülmesi gerekir.
4-
"Oruca dayanıp kalanlara" ifadesi, son derece ihtiyarlığa ulaşmış
olan çok yaşlı erkek ve çok yaşlı kadın hakkında nazil olmuştur. Bunlara fidyenin
kaldırıldığı hakkında ashabdan hiçbir rivayet yoktur. Tersine bu âyetin neshedilmediği
açıkça rivayet edilmiştir.
Buharî'nin
de rivayet ettiği şekilde İbnü Abbas hazretleri: "Bu âyet, nesh edilmemiştir.
Bu, oruca güç yetiremeyen yaşlı erkek ve çok yaşlı kadın hakkındadır.
Bunlar,
her gün için bir yoksul doyururlar." diye açıkça beyan etmiştir. Bu,
Hz. Ali'den, İbnü Ömer'den ve diğer sahabeden de rivayet edilmiştir.
"Ahkâmü'l-Kur'ân"da,
Fahreddin Razî'nin tefsirinde ve İbnü Hümam'ın Fethu'l-Kadir'inde zikredildiği
üzere çok yaşlı olan kimse hakkında bu mânâ, ashabdan aksi rivayet edilmeyen
bir icma olmuştur. Ashab-ı kiramdan Peygamberimizin hizmetçisi olan Hz. Enes
de yüz yaşını aşan ömrünün son zamanlarında bununla amel eder, orucu tutamaz,
yoksul doyururdu.
Kısaca
bu âyetin iniş sebebi, çok yaşlanmış kimselerdir. Bu bakımdan "itâka"nın
mânâsı güç yetmek değil, edâ ve kaza, her ikisi itibariyle oruca zor dayanmak
veya dayanamamaktır. Bu mânâ çok yaşlı erkek ve çok yaşlı kadın gibi zayıf
ve müzmin hastaya da şâmildir.
Bu
ikisinde zorluk ve dayanamama zannı, senede dayanmış olduğundan vehim değildir.
Alışkın olmadığından dolayı dayanamama zannı ise vehimdir. Eda ve kaza itibariyle
devamlı olan özür mânâsında dahil değildir. Bu mânâ üzerinde ittifak edilmiştir.
İşte doğru görüş budur. Hanefî mezhebi de bunun üzerinedir. Bizim tercihimize
göre burada ve özellikle bu noktada asla nesih yoktur.
Şafiî
hazretleri, daha da genişleterek, gebe ve emzikli olan kadınları da kendi
hesaplarıyla değil, çocuklarının telef olmasından korkarak oruçlarını yedikleri
zaman buraya dahil etmiş, fidyeye tabi tutmuştur.
Hanefilere
göre ise bunlar, yaşlılara kıyas edilemez, hasta hükmüne tabidirler. Gerek
kendileri ve gerekse çocukları korkusuyla oruçlarını yerlerse hasta gibi yalnız
kaza lazım gelir. Keffaret ve fidye vacib olmaz. Çünkü fidye, misli gayri
makul (dengi akılla belirlenemeyen)dur. Çok yaşlı kimse, bu nass ile kıyasa
aykırı olarak sabit olduğundan, kendisine başka bir şey kıyas edilemez ve
aynı zamanda çocuk hesabına fidyenin mânâsı yoktur. Çünkü ihtiyarlar esasen
"Ey iman edenler!.." gibi genel ifade içinde oruç hitabına dahildir.
Fakat çocuk, dahil değildir.
Özetle,
burada "itâka", "istitâat güç yetmek" ve "vüsu' kolayca
yapabilmek" mânâsına değil, oruca zor dayanmak, yani hem eda ve hem de
kaza durumuna göre devamlı bir mazeret sebebiyle dayanamamak mânâsınadır.
Bunu, fidyeye gücü yetmek mânâsına yorumlamaya da imkan yoktur. Gerçi oruca
zor dayanana fidyenin vacib olması için, fidyeye gücü yetmesi şart ise de
bu şart, "ona dayanıp kalırlar" ifadesinin mânâsı değil, "bir
yoksulun yiyeceği fidye" ifadesinin malî sorumluluğunun gereği olarak
sabittir. Âyetin mânâsı: "Oruca, eda ve kaza bakımından zor dayananlara,
eğer fidye vermeye güçleri yeterse, bir yoksul yiyeceği fidye gerekir."
meâlindedir.
Sırf
alışkın olmadıklarından dolayı oruca dayanamayacaklarını zannedenler, oruç
farzından fidye ile kurtulamazlar. Bunlar, bir azimle kendilerini oruca alıştırıverdikleri
halde göreceklerdir ki, çocuklar için bile mümkün olan oruca pek alâ tahammülleri
vardır. Gelecekten ümitsiz olmaya hakları yoktur. Bugün tutamadıklarını diğer
gün kazaya güçleri yetmektedir.
İslâm'ın
başlarında bunu Allah tarafından isbat için geçen geçici bir tecrübe devresini
tekrar tekrar tecrübeye kalkışmaya hak yoktur. "Her kim tecrübe edilmiş
bir şeyi tekrar tecrübeye kalkışırsa, ona pişmanlık gelir." "Ramazan
ayı ki..." âyetinin inişinden sonra böyle bir düşünceye sahip olan müslüman
yoktur ve olamaz. Ancak özür sahipleri başka.
Cenab-ı
Allah, bunları, bir kısmı hasta ve yolcu gibi geçici özür, bir kısmı da gücü
tüketen devamlı özür sahibi olmak üzere iki sınıfa ayırmış; birine kaza, birine
de fidye ruhsatını göstermiştir. Bu bakımdan oruç mazereti, önemli hastalık,
uzak yolculuk, devamlı bir zayıflıktır. Bu mazeretler içinde de orucun zarar
vereceği zannedilen hastalıktan başkası, kıyasa aykırı bir izindir.
Önemli
olmayan ve oruçla zarar değil, tersine menfaat görecek olan hastalıklar kelimesinin
tenvininden hariçtirler.
Oruca
gerçekten zararlı olan hastalıklar ise esaslı bir mazeret ölçüsüdür. Bu bakımdan
gebelik, emzirme gibi hastalık hükmünde bulunan özürler, hastalığa benzemektedir.
Fakat yolculuk ve fidye üzerine kıyas cereyan edemez. Bunlar benzersiz mazeretlerdir.
İşte
zor gibi görünen oruç, insanların böyle gizli ve açık ciddi ve meşru mazeretleri
gözetilerek farz kılınan; insanlara hayatın ve insanlığın lezzetini tattırarak
onlara birçok faydalar temin edecek ve ebedi tehlikelerden, fenalıklardan
koruyacak olan eski bir ilâhî farz, dinî bir esastır.
Şimdi
Her kim kendi gönlüyle nafile olarak herhangi bir hayır yaparsa ve bu cümleden
olarak fidye vermek lazım geldiği halde fidyeyi yoksul yiyeceğinden daha fazla
verirse yahut hem fidye verir, hem oruç tutarsa, bu kendisi için daha hayırlıdır.
ve zor da olsa oruç tutmanız sizin için fidye vermekten veya kazaya bırakmaktan
hayırlıdır. Eğer orucun faziletini bilirseniz böyle yaparsınız. Tutmamak caiz
olan zamanlarda bile tutarsınız.
Şimdi
bu sayılı günler hangi günlerdir?
Meâl-i
Şerifi
185-
O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet
rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden
her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta
ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık
diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden
dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.
185-ŞEHR:
Esasen şöhret kökünden masdar olup bir şeyi açığa çıkarmak mânâsınadır. denir
ki, kılıcı kınından çıkarıp gösterdi, demektir. Nitekim dilimizde de "silah
teşhir etmek" denir. Bu mânâdan alınarak:
1-
Gökte görülen aya,
2-
Bu ayın görünüp, ışık verir bir hale gelmesi ve nihayet kaybolup, tekrar doğması
suretiyle bir devrinden ibaret olan zaman süresine şehr denmiştir ki, yirmi
dokuzla otuz gün arasında dönüp dolaşır. Gök bilimcileri bunu, "ayın
güneş ile iki kavuşumu arasında geçen süre" diye tarif ederler. Fakat
bu tarif, ilimde ileri gelenlere mahsus olup, halk için şehr kelimesine uygun
olan meşhur mânâ, hilalin iki görünüşü arasındaki süredir. Lügatın yapısı
da budur.
3-
Hilal nazar-ı itibara alınmayarak sırf gün hesabıyla otuz günlük süreye de
adet olarak şehr denir. Güneş yılının bölümlerinden her birine ay, şehr, mâh
denmesi de bu mânâdan alınmıştır.
Ramazan
kelimesinde iki görüş vardır:
1-
Mücahid'den rivayet edildiği üzere Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Ramazan
ayı demek "Allah'ın ayı" demektir. Bir hadis-i Nebevî olmak üzere
şöyle rivayet edilmiştir: "Ramazan geldi, Ramazan gitti, demeyiniz. Ramazan
ayı geldi, Ramazan ayı gitti, deyiniz. Çünkü Ramazan Allah'ın isimlerinden
bir isimdir." Bununla beraber Beyhakî, bu hadise zayıf demiştir.
2-
Receb, Şaban gibi belirli bir ayın ismidir.
Birincisine
göre "şehr" dahil olmak üzere: "Ramazan ayı" terkibinin
tamamı bir özel isimdir. İkincisine göre isim yalnız Ramazan olup, "Şehrü
Ramazan" genel olanın, özel olana izafeti cinsinden bir izafet-i beyâniyedir.
Gerçekten
Kamerî aylardan üçü: Şehr-i Ramazan (Ramazan ayı), Şehr-i Rebiu'l-evvel (Rebîu'l-evvel
ayı), Şehr-i Rebîü'l-âhir (Rebîü'l-âhir ayı) şehr kelimesiyle beraber özel
isimdir. Şu kadar ki, kolaylık için "şehr" kelimesinin söylenmediği
zamanlar da vardır.
Ramazan'dan
şehr kelimesinin hazfedilmesinin tenzîhen mekruh olduğu İmam Muhammed'den
rivayet edilmiş ise de, kötü bir vehme sebep ve karışıklık olmayacak yerlerde
kolaylık için sadece Ramazan demek mekruh değildir. Nitekim Hadis-i Nebevî'de
de: "Her kim inanarak ve mükafatını Allah'tan bekleyerek Ramazan'da oruç
tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır." buyurulmuştur. Geri kalan
dokuz ayın isimleri: Muharrem, Safer, Cumadelûlâ, Cumadelâhire, Receb, Şaban,
Şevval, Zilkade, Zilhıcce, Şehr'siz olarak özel isimdir. Yalnız Receb ayının,
Ramazan gibi olduğu da söylenmiştir.
Ramazan
isminin türetilmesine gelince, bunda da dört yol zikredilmiştir.
1-
İmam Halil'den nakledildiği üzere yaz sonunda güz mevsiminin başında yağıp
yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur mânâsına 'den alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü
yıkadığı gibi Ramazan ayı da iman edenleri günahlardan yıkayıp kalblerini
temizlediği için bu adla anılmıştır.
2-
Çoğunluğun görüşüne göre Ramazan 'dan alınmıştır. Ramaz; güneşin hararetinin
şiddetinden taşların son derece kızmasıdır ki, böyle pek kızgın yere de Ramdâ
denir. Bu bakımdan Ramazan, "Ramdâ"dan yanmak mânâsına fiilinin
masdarıdır. Yani kızgın yerde yalın ayak yürümekle yanmak demektir. Bu mânâda
"Kızgın yerde ayağı yandı." denir.
Baş
tarafına "şehr" kelimesi eklenerek "şehrü Ramazan" bu
mübarek aya özel isim yapılmıştır. Çünkü bu ayda açlık, susuzluk hararetinden
ıztırab çekilir. Yahut orucun harareti ile günahlar yakılır.
Bir
de deniyor ki, Araplar ayların isimlerini, eski dillerinden değiştirdikleri
zaman, her ayı rastladığı mevsime göre isimlendirmişlerdi. Eski dilde, "Nâtik"
ismiyle anılan bu ay da o sene şiddetli bir sıcağa rastladığından buna "şehrü
Ramazan" adını verdiler.
3-
Ezherî'den nakledilen görüştür ki, Ramazan, fiilinden alınmıştır ki, kılıcın
namlusunu veya ok demirini inceltip keskinletmek için iki kaygan taş arasına
koyup döğmektir. Bu aya bu ismin verilmesi de Araplar'ın bu ayda silahlarını
bileyip hazırladıklarından dolayıdır.
4-
Ramazan isminin esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimlerin)'dan olduğu sahih ise
Ramazan ayı bizzat bununla isimlendirilmiş ve bunda özellikle Allah'ın rahmeti
ile günahların yanması dikkat nazarına alınmıştır. Bu mânâ ile oruç ayı, "Allah'ın
ayı" olmuştur.
Kısaca
Ramazan'ın sözlük mânâsında temizlik, yanmak, keskinlik mânâları bulunduğu
gibi, dinî bakımdan günahların yanması, Allah'a izafe mânâları etken olmuştur.
Bir
hadis-i Nebevî'de: "Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ateşten kurtulmaktır."
diye anlatılan Ramazan ayının en mübarek gecesi, Kur'ân'ın inişine de başlangıç
olmuştur. Bu âyette de özellikle bu sıfatla vasıflandırılmıştır.
el-KUR'ÂN,
Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya özel bir şekilde indirilip, bize
tevatürle nakledilen Allah kelamının adıdır ki, mushafların iki kapağı arasında
yazılıdır.
Bu
isimde iki kırâet vardır. İbnü Kesir kırâetinde vakıf ve vasılda, Hamze kırâetinde
yalnız vasılda hemzesiz olarak, diğer kırâetlerde hemze ile okunur. Hemzelisi,
"kırâet"den, hemzesizi "karn" maddesindendir. Hemze ile
yani tilavetle okunan; hemzesizi de parçaları ve mânâsı birbirine yakın, birbirini
tasdik eden ve birbirine uygun olan demektir. İmam Şafiî hazretleri bunun
hemzesiz olarak Tevrat, İncil gibi herhangi bir maddeden türemeyip Allah'ın
kitabının ismi olduğunu söylemiştir.
Katâde
ve Atâ yukardaki "sayılı günler"in Ramazan olmayıp, ilk oruç yani
her aydan üç gün veya bunlarla beraber "Aşure" gününden ibaret bulunduğu
görüşüne sahip olmuş ve bunun başlangıçta nafile, sonra farz kılınmış olmasında
ihtilaf etmekle beraber daha sonra bu âyetle Ramazan orucu farz kılınarak
kendisinden öncesinin tamamen neshedilmiş olduğunda ittifak etmişlerdir. Hz.
Muaz'ın görüşünün de bu olduğu söylenmiştir. Bunlara göre Ramazan orucunun
farz oluşunun delili: "Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı."
âyeti değil, " O Ramazan ayı ki...", "Her kim o aya şahit olursa
onda oruç tutsun..." ilâhî emri olmuş olur.
Fakat
âlimlerin çoğunluğuna göre ilk oruç, sünnet ile sabit olmuş ve Ramazan orucunun
farziyeti de yukardaki şekilde "oruç size farz kılındı" âyetiyle
başlamıştır. "sayılı günler"den maksat da Ramazan'dır. "O ramazan
ayı ki..." âyeti de bunu beyandır. O halde mânâ:
Size
orucu farz kılınan sayılı günler, O mübarek Ramazan ayıdır ki, âyetleri, furkan
ve hidayetten ibaret deliller, tamamı bütün insanlara hidayet olmak üzere
Kur'ân bu ayda indirildi.
İNZAL,
bir defada, TENZİL de parça parça indirmek demektir. Kur'ân yirmi üç senede
parça parça indirilmiş olduğu halde burada Ramazan ayında inzalinin beyan
buyurulması dikkate değer. Bunda üç mânâ vardır:
1-
Tefsircilerin çoğundan vârid olan rivayetlere göre Kur'ân Ramazan ayının kadir
gecesi denen mübarek bir gecesinde dünya semasına, Beyt-i Mamur'a bir defada
indirilmiş, sonra yirmi üç senede tedricen, parça parça yeryüzüne indirilmiştir.
Demek ki Kur'ân'ın gerçekleri, yeryüzüne inişinden önce kâinat âleminde ve
yeryüzüne en yakın olan gökte bir Ramazan gecesi toptan tecelli etmiş ve yeryüzüne
inişi onu takib etmiştir.
2-
Kur'ân bu ayda inmeye başladı, demektir. "Zikr-i Kül, İrâde-i Cüz"
cinsinden mecaz olmakla birlikte Muhammed b. İshak'tan rivayet edilmiş, zahir
gibidir.
Bu
durumda Hira mağarasında "Rabbinin adıyla oku!" (Alak, 96/1) âyetinin
inişi Ramazan-ı şerifin kadir gecesine tesadüf etmiştir.
Hira
mağarası, Ramazan'ın sıcaklığı, gecenin sıkıntısı, pek büyük bir ilâhî gelişmenin
başlangıcı olmuş ve bundan itibaren Hz. Muhammed'in büyük kadir ve kıymeti,
apaçık âyetler ve açık seçik hak mucizelerle bütün varlık âlemine açıklanıp
ilan buyurulmuştur.
Bunda:
"Mübtelâ-yı
gama sor kim geceler kaç saat?" diyecek gamlı kimselere: "Ey iman
edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle
beraberdir." (Bakara, 2/153) mânâsı üzere ne büyük bir müjde vardır!
Bu şekilde gönül ehline Allah'ın huzurunda kanlı göz yaşları döktüren nice
ıztırab gecelerinin, pek büyük müjdelere, saadetlere başlangıç olduğu bir
gerçektir. Ne ilâhî hikmettir ki saadet nurları, gündüzlerin ışıklı alnından
çok, gecelerin hüzünlü yüzünden doğar. Çok gülenler ağlamaya namzed olurken,
ağlayanlar hele hak yolunda ağlayanlar da gülmeye hak kazanırlar.
3-
Hakkında bu şekilde Kur'ân indirilmiş bulunan Ramazan ayı demektir. Gerçekten
Kur'ân-ı Kerim'de bu mübarek aydan başka Allah'ın övgüsüne mazhar olarak ismi
açıkça söylenmiş bir ay yoktur. İşte Ramazan ayı, böyle mübarek bir aydır.
Bunun için orucun farz oluşu da bu aya tahsis edilmiştir. Adı geçen sayılı
ve sınırlı günler, işte bunun günleridir. Bu bakımdan siz müminlerden her
kim bu mübarek ayda şahit ve hazır veya bu mübarek aya şahit olursa bunda
oruç tutsun. Şühûd, esasen "gıyâb" karşılığı huzur demektir ki şehadet
ve müşahede de bu huzur cümlesindendir. Şehrin, zaman süresi olarak bunun
mefûlü fihi veya mef'ûlü bihi olması muhtemeldir. Birincisine göre, bu ayda
bilfiil hazır olan yani vatanında mukim olup yolcu olmayan, demektir. İkincisi
de şehri, açık ilim ile müşahede eden demektir. Zaman ise müşahede edilemeyeceğinden
buna şühûd, aklî bakımdan hazır demek olan kesin bilgi veya hilalin görünmesi
mânâlarından birini ifade eder. Bunun da iki mânâya ihtimali vardır:
a)
Her kim hilâli görürse tutsun, demektir. Bunda göremeyenler hakkında bir şey
söylenmemiştir.
b)
Herhangi biriniz hilali görürse her biriniz tutsun, demektir. Bunda da şühûd
ve şehadet ilmin sebepleri olarak sabit ve muteber bir şahit ile de Ramazan'ın
tutulabilmesi caiz olur.
Buna
göre ifadesinin şu mânâlara ihtimali vardır:
1-
Sizden her kim Ramazan'da mukim ise onu tutsun.
2-
Sizden her kim Ramazan'ı kesin olarak bilirse onu tutsun.
3-
Sizden her kim Ramazan'ın hilâlini görürse onu tutsun.
Birinci
ve ikinci mânâya göre "şehr" hakikatiyle bütüne sarf edilecek olursa,
vücub tamamında yöneleceğinden Ramazan'da oruç tutmak mümkün olmaz. Halbuki
farz olan budur. Bundan dolayı aya şahit olmak, ayın bir kısmına şahit olmak
mânâsınadır. Bu iki mânâya göre ilmin sebeplerinden söz edilmemiştir. İkinci
ve üçüncüde gelecek yolcu bölümü tahsis edici, birincisinde ise adîl (denk)dir.
Fahreddin
Râzî der ki: "Vâhidî ve Keşşâf sahibi gibi birçok muhakkikler (kritikçiler)
birinci mânâyı almışlardır. Fakat bana göre ikincisi daha evlâdır. Çünkü haziften
uzaktır.." Kısaca burada "hilâli görmek mânâsı" zaruri değil-dir.
O halde ilmin sebepleri söylenmemiştir. Bunu araştırmak lazım gelecektir.
Bu
meselede ilmin sebepleri için ictihada cevaz (izin) var mıdır? Şühûd, (şahid
olmak), hazar (mukîm, seferde olmamak) ile veya aklın huzuru demek olan kesin
bilgi ile tefsir edildiği takdirde, araştırmadan sonra bu konuda başkaca bir
nass (dinî delil) yoksa ilim sebepleri hakkında ictihada cevaz olması lazım
gelir. Bunun için bazıları başka nass yok zannıyla gök bilimi hesaplarıyla
da amel olunabileceğini söylemişlerdir. Fakat selef âlimlerinin çoğunluğuna
göre başka nass mevcut olduğundan bu mesele ictihat konusu değildir. Çünkü
bu âyet, bu tefsire göre herhangi bir şey söylememiş ise de bu konuda kitab
ve sünnetten müteaddit nasslar vardır.
Önce
Kitab'dan "Ey Muhammed! Sana hilâlleri soruyorlar. De ki o insanlar için
vakitlerdir." (Bakara, 2/189) âyeti gelecektir. Bu bize kesinlikle gösterir
ki, şer'an vakti tayin eden delil, hilaldir. Hilal ise göreceğimiz üzere görünenin
adıdır. Bundan başka hilâlin nasıl bilineceğini hadis-i şerifler göstermiştir.
1-
"Ay yirmi dokuzdur. Görmedikçe tutmayın ve görmedikçe yemeyin. Eğer üzeriniz
bulutlanırsa miktarını hesab ediniz." Acaba bu miktarı hesap ne demektir?
Bunu da şu hadisler göstermiştir:
2-
"Hilâli görünceye kadar oruç tutmayın. Üzeriniz bulutlanırsa otuz günü
ölçü yapınız."
3-
"Hilâl görüldüğü için tutunuz ve görüldüğü için bozunuz. Eğer sizinle
hilalin manzarası arasına bir bulut veya pus girerse otuzu sayınız."
4-
"Ramazan'ı göründüğü için tutunuz. Eğer aranıza bir bulut veya sis girerse,
Şaban ayının sayısını otuza tamamlayınız. Ramazan'ı, Şaban'dan bir gün oruç
tutmakla karşılamayınız."
5-
"Yani ay kâh otuz ve kâh yirmi dokuz olur. Görürseniz tutunuz, görürseniz
bozunuz. Eğer bulutlu olursa otuzu sayınız."
İşte
bunlar ve benzeri sahih hadisler, "Ey Muhammed! Sana hilalleri soruyorlar.
De ki: Onlar vakitlerdir..." (Bakara, 2/189) âyetine uygun olarak "Sizden
her kim o aya şahit olursa onda oruç tutsun." âyetindeki aya şahit olmanın
geçerli şer'î sebeplerini beyan etmişlerdir. Bundan dolayı bu meselede içtihada
yer yoktur. Bu husus gösteriyor ki, şer'an bir hilalden itibaren ayın en yüksek
ölçüsü otuz gündür. Otuzun tamam olduğu bilinince başkaca hiçbir delile ihtiyaç
yoktur. Fakat ay bazan yirmi dokuz da olur. O zaman delile ihtiyaç vardır.
Bu delil, hilalin görülmesidir. Yani delil getirerek bilmek değil, görerek
bilmektir. Görerek bilmek mümkün olan yerlerde ehlinden buna dayanan şahitliğin
de genel olarak geçerli bir delil olduğunda şüphe yoktur. Nassların araştırılmasına
göre, görmeyi duymakla amel etmek, görmeye dayanan bilgi ile ameldir.
Bundan
başka Ey İman edenler!.., her kim..., sizden.. ifadeleriyle oruç hitabı, genel
bir hitaptır. Bu gibi şer'î hükümlerde ve ilâhî hukukta fert üzerine hüküm,
toplum üzerine hükümdür. "Bir kişi üzerine hükmüm, cemaat üzerine hükmümdür."
Bunun için herhangi bir mümin üzerine hilalin görülmesiyle orucun vacib olduğu
sabit olunca, delalet yoluyla diğerlerine de vacib olur. Bu vücûb ve sabit
olma durumu ise ancak o müminin görüp şahit olmasıyla olur. Bu şehadet, ferdî
şekilde ise vücûb yalnız işitenlere sirayet eder. Yok eğer toplum halinde
ise ve bir mahkeme huzurunda sabit ise o zaman da umûma sirayet eder. O halde
sözü şahit olmaktan şahitliğe nakledelim:
Oruç,
"sırf Allah'ın hakkı", iftar ve bayram, kulların hakkıdır. Şer'î
kaideye göre kul hakkı ile ilgili hususlarda amel, en az iki adil şahide bağlıdır.
Fakat kul hakkı bulunmayan ve yalnız Allah'ın hakkı olup, sırf dinî mahiyette
bulunan hususlarda âdil ve şahidin tek olarak verdiği haberle de amel etmek
caizdir. Buna göre bayram için bir kişinin şahitliği asla kafi gelmez ise
de Ramazan için bunun cevaz ifade edebilmesi mümkündür. Ancak bunun açık bir
durumla tekzib edilmemesi (yalanlanmaması) de şarttır. Açık bir halin tekzib
edebileceği habere sahih haber gözüyle bakılmaz. Bu yüzden Hanefî imamları
ittifakla demişlerdir ki, gökte bir illet bulunduğu, yani hava açık olmadığı
zaman Şevval ve Zilhicce için en az iki âdil şahidin, Ramazan için yalnız
adil bir kişinin şahitliği kabul edilebilirse de, gökte illet bulunmadığı
zamanlar, ihbarlar için, ilim ifade edebilecek kalabalık bir topluluğun şehadeti
lazımdır. Bunun dışındakiler kabul edilmez. Çünkü ayın yirmi dokuzuncu günü
hilali araştırmak bütün müminlere farzdır. Bu bakımdan bunu birçok insanlar
layıkiyle arayıp gözettiği ve gökte bir engel de bulunmadığı halde birkaç
kimsenin görüp de diğerlerinin gözleri sağlam ve engelden uzak bulunmakla
beraber görememiş olmaları âdet olarak mümkün olmaz. Bu yüzden, bu halin zahiri,
"gördük" diyen birkaç kişinin şahitliğini yalanlar. Bunların hatasına
veya bir hayal görüp, hilal sandığına yahut da aklî imkanlarına dayanarak
yalan söylemiş olduklarına ihtimal verilir. "Ahkâmü'l-Kur'ân"da
der ki: "Bu, sahih bir asıldır. Akıllar sahih olduğuna hükmeder, şeriatin
emrinin kuruluşu da bunun üzerinedir. Bunda hata, büyük zarara sebep olur.
Bu yüzden halka şüpheler vererek dinlerini karmakarışık edebilirler. Bunun
için Hanefi imamları, şer'î hükümlerden bütün insanların bilmeye ihtiyacı
olan hususların sabit olmasının yolu, feyiz alma ve ilmin gereği olan haberler
olabileceğini ve bu gibileri ahad haberle isbatın caiz olmadığını söylemişlerdir."
Fakat
gökte illet bulunduğu zaman böyle görünür halin yalanlanması olamayacağından
Allah'ın hakkı olan Ramazanda bir, kulların hakkı olan bayramlarda iki âdil
kimsenin şahitliğini yalanlamaya da kimsenin hakkı yoktur.
Bundan
şu da anlaşılır ki, görünür durumun yalanlanması, müminlerin farzı yerine
getirmek için grup grup hilali aramaya çıktıkları zamandır. Yoksa bu vazife
ihmal edilir de araştırma tek tük birkaç kişiye kalırsa, gökte illet bulunmadığı
halde vazifeyi yerine getirmeyenlerin, getirenleri yalanlamaya hakları kalmaz.
Halin görünüşü, o birkaç kişiyi yalanlayıcı olmaz. Müteahhir (sonraki) âlimler,
bu dereceye düştükleri için büyük bir kalabalık şartından vazgeçerek diğer
mezheblerde olduğu gibi mutlak olarak iki âdil şahit ile yetinmeye lüzum hissetmişlerdir.
Kısaca
oruç, herkese farz-ı ayn olduğu için şer'an ayın sabit olma sebebi de herkes
için mümkün olan hilâli görmeye, olmadığı halde otuz gün ölçüsüne bağlanmıştır.
Bu yüzden ayın yirmi dokuzunda hilâli aramak herkese en azından farz-ı kifaye
olarak farzdır.
Gök
bilimi hesaplarına gelince:
1-
Bu hesap üzerine ay genel olarak ne yirmi dokuz, ne de otuzdur. İki kavuşum
veya iki hilâl arasındaki gök bilimi ayı, yirmi dokuzla otuz arasında daima
kesirlidir. Ortalaması ise yirmi dokuz buçuk gün eder. Halbuki oruç, sabit
olması için gün ölçüsüne bağlıdır. Şu halde gök bilimi hesabı, esas ölçüden
hariçtir.
2-
Gökbilimi hesabı ile hilâli bilmek, görmeye dayanan bir ilim değil, delil
göstermeye dayanan bir ilimdir. Bu bakımdan delil gösterme yerlerinde geçerli
olsa da, görme mevkiinde olamaz.
3-
Bu delile dayanan ilim, fen ehli olan ileri gelenlere mahsustur. Bu esas alındığı
takdirde halk taklide zorlanmış, oruç farzlarını eda için ibadetinde mutlaka
ileri gelenlerin aracı olmasına mecbur kılınmış ve görerek bilme zevkinden
mahrum edilmiş olur.
Böyle
olmaması içih hilâl hesabını anlayacak kadar gök bilimi tahsilinin de müslümanların
hepsine farz-ı ayın kılınması lazım gelir ki, bu da umumi olan İslâm dininin
kolaylık esasına aykırı bir teklif olur.
4-
Ay ve güneşin bir araya gelmesi, gizli ve izafi işlerdendir. Bunun açık delili,
ayın görülmesidir. Şer'an gizli işlerde bir şeyin delili, o şeyin yerine konulacağından,
görmeye itibarın zaruri olması lazım gelir. Halbuki hesap esas alındığı takdirde
ölçünün, hilalin görülmesine değil, kavuşumun meydana gelip, bitmesine bağlı
olması lazım gelir. Bu bakımdan hesap açısından hilalin görülmesine itibar
etmenin ne fen açısından, ne de din açısından bir mânâsı olmaz. Bu gibi hikmetlere
dayanarak, gökbilimi hesabına itibar hakkında bir nass varid olmamıştır.
Bu
da fennin mutlak kıymetsizliğinden değil, belki oruç konusu nokta-i nazarından
genel olamayacağı içindir. Gök bilimi tahsili, herkese farz kılınacak ilk
derecedeki tahsillerden olamayacağı için buna karşılık senenin bazı mukaddes
günlerinde müslümanlara hilâli aramayı öğretecek rasathaneler yaparak herkesin
bu zevkleri tatması için teşviklerde bulunmak, elbette daha güzeldir.
Görülüyor
ki muteber olan haber, görmeye dayanan bilgiyi nakil demek olan ve zahiren
tekzib edilemeyecek bulunan adil kimsenin şahitliğidir. Yoksa hiç kimse şüphe
etmez ki, para için din ve vicdanını satıp, yalan yere şahitlik edebilecek
birkaç fasıkın ihbarına itimat etmektense hesapla amel etmek daha evladır.
Peygamberimiz,
Şaban'ın son günü orucu ile Ramazan karşılamayı da yasakladığı için, Şaban
olduğu bilinen bir günde yalan bir haber ile oruç tutmak veya Ramazan olan
bir günde yalan bir haber ile bayram yapmak da günah olacağından bu konuda
ihtiyat lazımdır. Bundan dolayı büyük bir çoğunluğun şahitliği bulunmadığı
zaman dinlenecek şahitler hakkında gök bilimi hesabını, halin zahiri gibi
muteber tutmak, zamanımızın durumuna uygun olacaktır. Müslümanlar, her halde
hilâli arama farîzasını unutmamalıdırlar.
Özetle
orucun vücubunun sebebi, hilâli görmektir. Daha doğrusu ayın bir bölümünü
görmektir. Yirmi dokuzda hilali görmekle, bu olmadığı takdirde otuza tamamlamakla
hazar halinde Ramazan ayına girmiş olan her mükellef mümine bu ayda oruç tutmak
farzdır.
Her
kim mühimce hasta, yahut bir yolculuk üzerinde ise, bunların orucu da Ramazan'dan
başka günlerden tutamadıkları günler sayısıncadır.
Yani
bunlara Ramazan'da ruhsat vardır, tutmayabilirler. Tutmazlarsa diğer günler
adedi adedine kaza etmeye borçludurlar. Kaza ettikleri takdirde günahkâr olmazlar.
Fakat mukim ve sağlıklı olanlara bu ruhsat yoktur. Onlar kazaya bırakırlarsa,
farzı terk etmekle günahkâr olurlar. Bilerek bozdukları takdirde kazadan başka
keffaret de lazım gelir. İşte yazılmış orucun sayılı günleri, Ramazan ayı
ile beyan ve farziyeti kesinlikle te'kid edildikten sonra mazeretlerin itibardan
düştüğü zannedilmemesi için hastalık ve yolculuk mazeret ve ruhsatları da
tekrar zikredilmiştir.
Bu
tekrar dolayısıyla, yukardaki âyetlerin Ramazan orucu hakkında olmadığı ve
olsa bile, ilk duruma ait olan muhayyer vücub hakkında olup bu kesin ifade
ile neshedilmiş bulundukları ve bu yüzden, "Ona dayanıp kalanlara bir
fidye gerekir." fıkrasının tekrar edilmediği cihetle tamamen neshedilmiş
olduğu, "itâka"yı güç yetmek ile tefsir eden birçok müfessirler
tarafından ortaya atılmıştır.
Fakat
burada "itâka"nın mânâsı, zor dayanmak olup, bunun neshedilmediği
ve en azından çok yaşlı ve iyileşme ümidi kalmayan hasta haklarında neshedilmediği
sabittir. Şâfiî'ye göre gebe ve emzikli kadına da şamil ve hatta çok yaşlı
olana fidyeyi vacib görmeyen İmam Mâlik'e göre bu nass, kaza borcu olup da
gücü yeterken senesi içinde kaza etmeyenler hakkında sabit olduğu yukarda
izah edilmişti. Burada tekrar edilmemesi, neshedildiğinden değil edaya mahsus
geçici mazeret olan hastalık ve yolculuğun zikri ile eda ve kazayı içine alan,
devamlı mazeret olan güç zayıflığının daha evla bir yolla sabit olduğunun
anlaşılmasından dolayıdır.
Bu
noktayı şu da kuvvetlendirir: Allah böyle orucu farz kılmakla sizi zora, sıkıntıya
sokmak istemez, tersine size kolaylık vermek ister.
Hastalık
ve yolculukta ise bazen zorluk olabilir.
Bunun
kolaylığı da yemeye ruhsattır. Buna göre zararı gerektiren ve zorluk olacak
mazeretler hakkında ruhsatlar vermiştir. Bu hikmetten dolayıdır ki, oruca
niyet edip de oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen veya karı koca ilişkisinde
bulunan kimsenin orucunun bozulmayacağı nebevî hadiste beyan buyurulmuş ve
buna "Allah'ın ziyafeti" denmiştir.
Yine
bu kolaylık esasından dolayı bunama, delilik gibi teklife engel bir hali bulunmayan
ve az çok genel hitapla mükellefler arasında dahil bulunan; aklı başında,
fakat edâ olsun kaza olsun oruca zor dayanabilecek, oruç bütün gücünü tüketip
zarar verecek olan ve normalde günden güne yıpranıp kötüye giden çok yaşlı
erkekler ve kadınlar, aynı şekilde genç olduğu halde iyileşmesi ümitsiz bir
müzmin hastalıktan dolayı ihtiyarlar gibi güçsüz bulunan zayıflar hakkında
da malî kudretleri bulunmak şartıyla yukardaki fidye ruhsatı haydi haydi sabittir.
Çünkü bunlar için kaza da bir zorluk alacağından kolaylık fidye şeklindedir.
Kısaca
Cenab-ı Allah, zor gibi görünen orucu farz kılmakla esasen mümin kullarını
hayat mücadelesine, zorluktan kurtarıp, kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
dilemiştir. Oruçla kolay kolay nefisle cihad etmeye alışılacak, lüzumunda
sabır yolları öğrenilecek, hayatın zorlukları yenilecek, ahiret saadetine
erişilecektir.
Fakat
böyle zorlukları, kolaylığa çevirecek olan oruç; hastalık, yolculuk ve ihtiyarlık
gibi bazı durumlarda kolay olmaz da zor olabilir. İşte o zaman da kaza veya
fidye kolaylığı ve ruhsatı meşru kılınmıştır. Hatta zahirîler, bu âyetlerin
zahirine bakarak yolculukta dört rekatlı namazları iki rekat kılmak gibi,
orucu yemenin vacib olduğunu bile söylemişler, yolcu olana başka günlerde
oruç tutmak farzdır, demişlerdir. "Yolculukta oruç tutmak iyilikten değildir."
hadisini de delil getirmişlerdir. Ebu Hüreyre (r.a.) de buna dayanarak "Yolculukta
oruç tutana yine kaza lazım gelir." demiştir. Fakat bundan başka bütün
sahabe, tâbiîn ve fıkıh âlimleri yolculukta orucun namaz gibi olmayıp, caiz
olduğunda ve tutarsa kaza lazım gelmeyeceğinde ittifak halindedirler. Bu konuda
Ebu Hüreyre şâzdır. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in yolculukta oruç
tuttuğu, müstefîz haberle sabittir.
Ebu
Saîd el-Hudrî, Enes b. Malik, Cabir b. Abdullah, Ebu'd-Derdâ, Seleme b. Muhabbık
ve İbnü Abbas (r.anhüm) yolculukta Peygamberimiz'in oruç tuttuğunu rivayet
etmişlerdir. Bundan başka Hamze b. Amr el-Eslemî (r.a.) Resulullah'a: "Ben
yolculukta oruç tutarım." dediği zaman Peygamber efendimiz'in: "Dilersen
oruç tut, dilersen ye." buyurduğu da sabittir. Adı geçen Hamze, Urve
b. Zübeyr ve Ebu Meravih ikamet halinde ve yolculukta dehir (sene) orucu tutarlardı.
Bu
âyetlerde ise hasta ve yolcuya orucu yemenin vacib olduğuna dair bir işaret
yoktur. Bu bakımdan "Yolculukta oruç tutmak iyilikten değildir."
hadisi de bazı özel durumlara mahsustur. Nitekim Mekke'nin fethi yılında Peygamber'le
ashab, Ramazan'da oruç tutmuşlardı. Sonra Resûlullah (s.a.v.): "Düşmanınıza
yaklaştınız, yemek sizin için daha kuvvetlidir. O halde iftar ediniz."
buyurdu. Ebu Saîd el-Hudrî: "Vallahi ben bu emirden önce görüyordum ki
Resûlullah ile beraber tutuyordum." demiştir.
Bu
sefer, Ramazan'ın onu geçtikten sonra vâki olmuş ve yeme emri "Usfan"
ile "Emeç" arasında "Kadîd" denen yerde verilmiştir. Demek
ki, "iyilikten değildir..." hadisi bu gibi özel sebeplere mahsustur.
Bundan dolayı yolculukta oruç yasak değil, belki "Oruç tutmanız sizin
için daha hayırlıdır." mutlak ifadesiyle daha faziletlidir bile.
Hz.
Enes de: "Biz "her kim hasta veya yolculukta olursa..." âyeti
nazil olduğu vakit yolculuklarımızda aç acına gider ve konakladığımız zaman
da karnımız doymazdı. Fakat bugün tok olarak gidiyoruz ve tok olarak konaklıyoruz."
demiş ve uşağına yolculukta orucu emretmişti.
Cenab-ı
Allah'ın bu ruhsatı, kolaylaştırmak içindir. Yolculuktaki namaz gibi azimet
mânâsında değildir. Hasta için yemenin vacib olmadığı üzerinde ittifak edilmişken
zahirîlerin yolculukta yemeyi vacib saymaları doğru olamaz. Zaman olur ki,
hasta ve yolcu için, vaktinde herkesle beraber eda olarak tutmak, daha sonra
yalnız başına kaza olarak tutmaktan daha zor olabilir. Bu da kolaylık dileğine
aykırı olur.
Kısaca
Allah, kolaylık ister. Bir de: Ayın günlerinin sayısına göre eda veya kaza
olarak orucun sayısını tamam etmenizi, -Âsım'dan Ebu Bekir Şube rivayeti ve
Yakub kırâetinde "kâf"ın fethası ve "mim"in teşdidi ile
okunduğuna göre: sayıyı tamamlamanızı, ve size hidayet etmesine veya hidayet
ettiğine hamd ederek Allah'a tekbir ve tazî-minizi, ve sizin gibi müminlerden
beklenen şükrünüzü ister.
Bu
bağlamaya göre tamamlamanızı, tamamlamanızı ister demektir ki, "lâm"lar
tâ'lil olmayıp, "sizi temizlemek ister" (Maide, 5/6) "Söndürmek
istiyorlar" (Saff, 61/8) âyetlerindeki "lâm"lar gibidir. Fakat
"lâm"ları talile yorarak âyetin sonunda "Allah bütün bunları
böyle meşru kıldı." ifadesinin takdir edilmesi,ince ve hoş bir leff ü
neşri içine almakla daha beliğ olduğunu Keşşâf sahibi beyan eder.
Bu
durumda mânâ :"Allah kolaylık ister,zorluk istemez.Sayıyı tamamlamanız
için,Allah'ın size hidayetine hamdederek kendini tekbir ve tazim etmeniz için
ve birde şükredesiniz diyedir ki,Cenab-ı Allah bütün bunları,böyle meşru kıldı."
ifadesinin takdir edilmesi, ince ve hoş bir leff ü neşri içine almakla daha
beliğ olduğunu Keşşâf sahibi beyan eder. (2)
Bu
durumda mânâ: "Allah kolaylık ister, zorluk istemez. Sayıyı tamamlamanız
için, Allah'ın size hidayetine hamdederek kendini tekbir ve tazim etmeniz
için ve bir de şükredesiniz diyedir ki, Cenab-ı Allah bütün bunları, böyle
meşru kıldı." Yani şahide ayın orucunu, hasta ve yolcuya yemenin mübah
oluşunu ve yedikleri takdirde aynı sayıyı gözeterek kazayı meşru kıldı. Sayıyı
tamamlamak, sayıyı gözetmenin; tekbir, öğrettiği kaza şekli ve fıtır sorumluluğundan
çıkışın; şükür de ruhsat ve kolaylığın illeti olur. Her iki mânâya göre Ramazan
orucunun günlerin sayısı ile tamamen tutulması ve bayram ayı görülmedikçe
otuzun tamamlanması, Allah'ın isteğidir.
Kazada
sayıyı gözetmenin istenmiş olması, edada sayıyı tamamlamanın istenmiş olmasından
dolayıdır ve kazanın vücub sebebinin, edanın vücub sebebinden ibaret bulunmasından
kaynaklanmaktadır. Sayı, her günün kendi orucuna sebep ve ölçü olduğunu gösterir.
O halde ayın görülmesi, icmâlî sebeb olmakla beraber tafsilî sebeb, günlerdir.
Bunun için oruç, ilk önce sayılı günler olmak üzere farz kılınmış, ay, bunun
beyanı olmuştur. "sayıyı tamamlamanız için..." sözü, 'ay'ı günlerin
sayısına bağlamıştır. Bundan dolayı Ramazan'da birkaç oruç yiyen kimsenin,
bütün ayı kaza etmesi gerekmez.
Yukarıda
"sayılı günler", sonuçta "sayıyı tamamlamanız için" denilmeyip
de sadece "ayı tamamlamanız için..." denilseydi böyle olması lazım
gelirdi. Hatta gecesiyle, gündüzüyle bütün ayın bir oruç olması gerekirdi.
Demek ki, Ramazan'ın içinde mükellefiyetin değişmesi, muteberdir. Ortasında
büluğa erenler sorumlu olduğu gibi, sorumluluk şartlarını kaybedenlerden de
düşer. Yine aynı şekilde Ramazan'ın başında ikamet halinde olan bir kimse,
Ramazan içinde yolculuğa çıkarsa yine ruhsata kavuşur. Ancak oruçlu olarak
çıktığı günü, bu ruhsata dahil olmaz. Çünkü "veya bir yolculuk üzerinde
olursa..." buyurulmuştur. Sayı da gün üzerine kurulmuştur.
Vücûb
sebebi, yalnız başından ayın görülmesi olsaydı, bunlar caiz olmazdı. Bununla
beraber başından tamamına bir niyetle de oruç sahih olabilir. Çünkü ayın görülmesi,
icmâlî bir sebeptir.
ALLAH'I
TEKBİR (Allah'ı Ululama): Esasen Allah'ı tazîm ve saygı demektir ki, üç mânâ
ile olur:
a)
Akd-i kalb (kalbin bağlanması),
b)
Söz,
c)
Amel.
a)
Akd-i Kalb (kalbin bağlanması) Allah'ın birliğine, adaletine itikatla marifetin
sağlamlığı ve şüphelerin yok oluşudur.
b)
Söz, Allah'ın yüce sıfatlarını ve güzel isimlerini ikrardır.
c)
Amel de namaz, oruç ve diğer farzlar ve şer'an caiz görülmüş şeyler gibi kulluk
amelleriyle ibadet etmektir.
Bu
söz ve amelin makbul olması da, kalbin itikadına yani imana bağlıdır. Çünkü:
"Her kim mümin olarak ahireti ister ve onun için çalışmasını da yaparsa,
işte onların çalışmaları makbul olur." (İsrâ, 17/19) âyetinde çalışmanın
makbul oluşu, mümin olmak durumuyla kayıtlanmıştır.
İtikat
ve iman oruca mahsus olmayıp, her ibadette geçerli olduğu ve diğer ibadetler,
çeşitli sebeplere bağlı olup Ramazan orucuna dayalı bulunmadığı cihetle bu
âyete uygun olan mânâ, bu tekbirin, Ramazan'ın sayısını tamamlamaya bağlı
olarak bayrama işaret olması ve buna layık olan da tekbir lafzının açıkça
söylenmesidir. Tekbir lafzı, "Allahü Ekber" demektir. Bunun en mükemmel
bir şekli de tehlil ve hamdi de içine alan: 'dir ki "tekbir" adıyla
bilinmektedir.
Bu
âyette tekbirin ile sılalanma (ulanma)sı da hamd mânâsının kapsamına dayalı
olduğundan buna pek uygundur.
Bu
tekbirin ise, insanın Şevval hilalini gördüğü zaman kendi içinden yapacağı
tekbir olması caiz olduğu gibi, selef âlimlerinden birçoğunun anladığı şekilde
bayram namazına çıkarken yapılan tekbir veyahut bayram namazının tekbirleri
olması da caizdir. Yani her biri muhtemeldir. Bunlardan birine özel bir delalet
yoktur. Bu bakımdan bunların biri, âyet ile vacibdir, denilemez. Açık veya
gizli olması vacibdir, hiç denilemez.
İbnü
Abbas hazretlerinden rivayet ediliyor ki: "Müslümanlar, Şevval hilâline
baktıklarında bayramlarını bitirinceye kadar tekbir almaları, üzerlerine haktır.
Çünkü "sayıyı tamamlamanız için ve size hidayet etmesi üzerine Allah'ı
tekbir etmeniz için..." buyurulmuştur."
Hz.
Ali, Ebu Katâde, İbnü Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Urve, Kasım, Harice b. Zeyd,
Nâfi b. Cübeyr b. Mut'ım ve diğer ashab-ı kiramdan rivayet edilmiştir ki,
bayram günü musallaya (bayram namazgahına) çıktıkları vakit tekbir alırlardı.
Ebu
Bekr Râzî "Ahkâmü'l-Kur'ân"da bunları nakl ederken derki: "İbnü
Abbas'ın azadlısı Şu'be şöyle demiştir: "Ben İbnü Abbas'ı musallaya (cemaatle
namaz kılınan yere) yedip götürürdüm. İnsanların tekbir aldığını işitir; "İnsanlara
ne oluyor? İmam tekbir mi aldı?" derdi. Ben: "Hayır!" derdim.
O da: "İnsanlar deli midirler?" derdi.
Bundan
anlaşılıyor ki, İbnü Abbas musalla yolunda tekbiri hoş görmemiştir. Bu, delalet
eder ki, O'na göre âyetteki tekbirden maksat, imamın hutbede aldığı o tekbirdir
ki, insanlar da beraber alabilirler. Hilal tekbiri rivayetinde de açıkça söylemenin
vacib olduğuna dair bir delalet yoktur.
Bu
delillerin özü olmak üzere Hanefî mezhebinde tercih edilen şudur ki, bu tekbirlerin
hiç biri vacib değildir. Bayram hilalini görünce gizlice genel mânâsıyla tekbir
müstehabtır. Peygamber (s.a.v.)'den ve sadr-ı evvelden (ilk asır müslümanlarından)
rivayet edildiği için bayramlarda musallaya giderken ise tekbir sünnettir.
Ancak Ramazan bayramında gizlice ve kurban bayramında açıktan almak müstehabdır.
Âyetteki
tekbir, mutlak olduğu için bütün bunları kapsamına alırsa da hepsinin vacib
olduğunu ifade etmez. Nihayet bayramın gelişi ile mutlak bir tekbirin vacib
olduğunu ifade ederse, o da bayram namazı ve ondaki tekbirler olabilir. Şu
halde mânânın özü: "Ramazan'ı tamamlayıp, tekbir alarak bayram namazını
kılınız." demek olur. "Gerek ki şükredersiniz" ifadesi de bayram
sevincini ve bayramın bir şükran tarzı ile yapılması hususuna özel bir işareti
içerir. Bu şekilde oruç farizasının ta yukarıdaki "yiyiniz.. ve şükrediniz"
(Bakara, 2/172) emirlerine uygunluğu ne kadar anlamlı olmuştur. Bu cümlelerle,
bu âyette Cebriye mezhebini iptal edecek deliller vardır.
Rivayet
edildiğine göre Arabinin birisi, Resûlullah (s.a.v.)'e: "Rabbimiz yakın
mıdır, gizlece münacat mı edelim? Yoksa uzak mıdır, bağıralım mı?"(2)
diye sormuştu. Bu sebeple Cenab-ı Allah, tekbir ve şükrana layık olan ilâhî
zatını tarif edip vasıflandırarak, duanın oruçla kuvvetli ilgisini anlatmak
ve hükümlerinin icrasına riayet edilmesini emretmek için, hitabı değiştirmekle
Resulüne buyurmuştur ki:
Meâl-i
Şerifi
186-
Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana
dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime
koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.
186-*}
Kullarım, sana benden sorduklarında cevabı şudur: Ben, gerçekten yakınım,
yani bana dua ettiği vakit, dua edenin duasını kabul ederim, onu her halde
bir cevab ile karşılarım. Demek ki, Allah'ın yakınlığının mânâsı, bu şekilde
çabucak kabul etmektir. Yer yakınlığı, cihet yakınlığı demek değildir.
Allah'ın
zatının bu şekilde vasıflandırılmasında ve tarifinde:
1-
Kâinatın yaratıcısı olan Hak Teâlâ'yı bilmez, işitmez, kör, sağır bir kuvvet
farz ederek namaz, oruç, dua gibi ibadetleri, müracaatları faydasız, lüzumsuz
gibi zanneden cahil tabiatçıları, yine kaderin başlangıcı olan Allah'ın ilmini,
kazanın başlangıcı olan Allah'ın iradesini de bir kadere tabi tutarak Allah'ın
seçip dilemesini inkâr eden icabiye mezhebini şiddetli bir şekilde red vardır.
Yaratıcı kudreti inkar etmek, sırf cahillik olduğu gibi, hakkın ilminin yaratıcılığını
inkar etmek de aynı şekilde sadece bilgisizliktir.
2-
Allah'ı zor bilir, zor işitir gibi zannedip de dua ve ibadetinde bağırıp çağıranlara,
gürültü, patırtı edenlere red vardır. Nitekim bu âyetin iniş sebepleri arasında
rivayet edilmiştir ki: Bir savaşta ashab-ı kiram, seslerini yükselterek tekbir,
tehlil, dua ediyorlardı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz "Siz sağıra veya
gaibe dua etmiyorsunuz. Her halde işiten ve yakın olan birine dua ediyorsunuz."
buyurmuştu. Yukarda zikredilen nüzul sebebinden de anlaşıldığı üzere bu âyet,
Allah'ı uzak zannedip de dualarında bağıranları ve icabiyeyi reddetmesi, bunun
gereği olarak haydi haydi sabittir. Bunun için duanın şartlarından biri de
alçak gönüllülük ve boyun eğmektir. Zira insanlar, Allah'tan uzak olsalar
da "Allah yakın"dır. Bize şah damarımızdan daha yakındır. "Biz
o insana, şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16) âyeti bunu açıklamaktadır.
Hatta bize, bizden çok yakındır.
İmam
Fahreddin Râzî der ki: "Bu "Ben yakınım" ilâhî sözünde aklî
bir sır vardır. Şöyle ki: Mümkün olan şeylerin mahiyetlerinin, varlıklarıyla
vasıflandırılması, ancak Allah'ın var etmesiyledir. Bundan dolayı Allah'ın
icadı, mümkün olan şeylerin mahiyetleriyle varlıkları arasına girmiş gibidir.
Bu yüzden Allah Teâlâ, her mümkünün mahiyetine o mahiyetin varlığından daha
yakındır. Hatta bu konuda daha yüksek bir kelam vardır: "Yaratıcı, o
yüce zattır ki, mümkün olan şeylerin mahiyetlerinin mevcud olması O'nun içindir.
Bu böyle olduğu gibi cevherin cevher, karaltının karaltı, aklın akıl, nefsin
nefis olması da O'nun içindir. Mahiyetlerin var olması O'nun tesir ve yaratmasıyla
olduğu gibi, her mahiyetin, o mahiyet olması da O'nun tesir ve yaratmasıyladır.
İşte bu bakımdan Allah Teâlâ her mahiyete kendinden daha yakındır.."
Râzî'nin
birinci ifadesi, mahiyetlerin yaratılmamış olmasına, ikinci ifadesi de yaratılmış
olmasına göredir. Bunda varlıkla mahiyetin farkı yoktur. Felsefeciler ve tasavvufçular,
birincisini; kelamcılar, ikincisini kabul etmektedirler. Birincisinde ilmin
iradeye; ikincisinde iradenin ilme itibarla bir önceliği var demektir. Çünkü
Allah'ın sıfatları zatı ile (ma'î) beraber olmakla birlikte nisbî açıdan bir
ilgi bulunabilir.
Şunda
hiç şüphe yoktur ki, Allah Teâlâ, bütün zarurilerin zarurisidir. Mümkün olan
şeylerin varlıkla vasıflandırılmasının zaruri olmadığı herkesçe kabul edilmektedir.
Fakat isterse mümkün olsun herhangi bir şeyin, kendi ile yorumlanması o şeyin,
o şey olmakla vasıflandırılması, zarurî şeylerin en kuvvetlisi görünür. Bunun
bizzat bir zaruret olduğunda da şüphe yoktur. Bunun içindir ki mahiyetler,
o mahiyetler olmak mânâsına yaratılmamış zannedilmiştir. Fakat bunun zat için
ve zattan dolayı bir zaruret olduğu iddia edilemez. Böyle bir iddia, bi zatihî
(zatı ile) ve li zatihî (zatı için) zaruret başlangıcının, zatı için varlığı
vacib olanın müteaddid (birden fazla) olduğunu söylemektir. Halbuki bi zatihî
(zatı ile) ve li zatihî (zatı için) sebeplerin sebebi birdir, o da Allah Teâlâ'dır.
Allah'ın varlığını ispat eden illiyet (sebeplilik, nedensellik) kanunu gereğince
ilk sebep olan hakkın zatı üzerinde bir kader farz etmeyi gerektirecek yaratılmamış,
ezelî mahiyetlerden bahsetmek, aynı şekilde Allah'ın zatı üzerinde ifade icab
edecek bir başlangıç olmak, icabiyenin ilimde dayandıkları illiyet kanununa
dönüp bozmak demektir. Hakikatte her şeyin, o şey; bir mümkün mahiyetin, o
mahiyet olması hakkındaki zaruri hüküm, hakkın zatının, zatı ile ve zatı için
vacib olduğu düşüncesine bağlı bir zarurettir.
Önce
zatı için hakkın vacib oluşu düşünülmemiş olsaydı, "insan insandır",
hükmü zaruri olarak kabul edilemezdi. Bu şekilde her işin aslının tasdiki,
vacibin tasdikine bağlıdır. Bundan dolayı bütün vaciblerin, zaruretlerin kaynağı
Cenab-ı Hak'tır. Mümkün olan şeylerin varlıkları, vacib olan varlıktan istifade
etmiş olduğu gibi, bütün işler ve mümkünlerin mahiyetleri de hakkın varlığından
alınmıştır. Allah'sız varlık olamayacağı gibi, Allah'sız mantık da olamaz.
Bu
bakımdan Allah'ın, bu âyet gereğince yakın olduğunda şüphe olmadığı gibi "biz
daha yakınız." (Kâf, 50/16) âyeti gereğince, bize bizden daha yakın olduğunda
da aklen ve naklen tereddüt edilmemesi lazım gelir. Biz kendimizin ve başkalarının
arzu ve temennilerini duyup, bilebiliyor ve onlara işittiğimiz zaman cevap
da verebiliyorsak, bize bizden daha yakın olan Allah Teâlâ'nın dualarımızı,
yalvarmalarımızı daha önce işiteceğine iman etmek kaçınılmaz olur.
Bakara
Sûresi
(Devamı)
DUA:
Esasen davet gibi çağırmak mânâsına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan
yukarıya meydana gelen talep ve niyaz mânâsına âdet olmuş ve isim olarak da
kullanılmıştır ki dua dinledim, dua okudum denir. Duanın hakikati, kulun,
şanı yüce olan Rabbinden mütevazi bir şekilde medet, ihtimam ve yardım dilemesidir.
İlimden
dem vuran bazı cahiller, duayı faydasız bir şey zannetmişlerdir. Bunların
başında yaratıcı kudreti, bir kör kuvvet zanneden kör kuvvetçiler vardır.
Fakat bunlardan başka "icab" veya "cebir" nazariyelerine
saplananlardan da bu konuda birtakım şüpheler ileri sürmeye kalkışanlar olmuştur.
Şöyle ki:
1-
Dua ile istenen, Allah yanında ya olacağı bilinmektedir veya bilinmemektedir;
olacağı bilinmekteyse, olması vacibdir, duaya hacet yoktur. Olacağı bilinmemekteyse
olması imkansızdır, yine duaya hacet yoktur.
2-
Bu âlemdeki bütün olayların, ezelî olan bir müessir (etken)e dayandığında
şüphe yoktur. O halde bu ezelî etkenin, ezelde varlığını gerekli kıldığı şeyin
olması vacibdir. Gerekli kılmadığının da olması imkansızdır. Bunlar ezelde
sabit ve takdir edilmiş olunca duanın da elbette tesiri olamaz. Bu nokta değişik
deyişlerle de ifade edilir.
Derler
ki kaderler, geçmiş; kazalar yakındır. Dualar bunu ne artırır, ne de eksiltir.
O halde duanın faydası ne?
Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz bile: "Allah kaderleri, halkı yaratmadan şu kadar
ve şu kadar sene önce takdir etti." Yine: "Olacak şeylerde kalem
kurudu." buyurmamış mıydı? "Dört şeyden ferağat hasıl olmuş, onlar
bitirilmiştir; ömür, rızık, yaratma ve huy." hadisi de rivayet edilmiş
değil midir? O halde duadan ne fayda?
3-
Allah, gaybları bilmektedir. Gözlerin hain bakışını, kalblerin gizli tuttuğu
niyetleri bilir. O halde duaya ne hacet? Cebrail (a.s.) bile bu meâldeki kelâm
ile ihlas ve kulluğun en yüksek derecesine ermiş, Hz. İbrahim ateşe atılırken:
"Bana o kimse yeter ki isteğim, O'nun, hâlimi bilmesidir." demekle
dostluk makamını kazanmıştır diyorlar. Aklî deliller ve sahih hadislerle sabit
olduğuna göre, doğru kimselerin makamlarının en yükseği, Allah'ın kazasına
razı olmak değil mi? Dua ise nefsin isteğini, Allah'ın isteğine tercih ve
insanlık hissesini talep ve aramak demek olduğuna göre buna ters olmaz mı?
Fâtiha
sûresinde açıklandığı üzere bir kudsî hadiste: "Her kimi, benden istemekten
benim zikrim meşgul ederse, ben ona, isteyenlere verdiğim şeyin en üstününü
veririm." buyurulmamış mıdır? Bundan dolayı duayı terk etmenin daha evla
olduğu bu yönleriyle sabit olmaz mı demeye kadar varanlar olmuştur. Bunlara
karşı aklı başında olanların ve âlimlerin büyük çoğunluğu, duanın, kulluk
makamlarının en önemlisi olduğunda şüphe etmemişlerdir. Bu hususta aklî ve
naklî pek çok deliller vardır:
1-
Görülüyor ki yukardaki şüphelerin başı, kader meselesinden "cebir"
ve "icab"a dayanmaktadır. Halbuki bununla duayı inkara kalkışmak
çelişki olur. Çünkü bu durumda insanın dua etmesi ve duaya iman etmesi, ezelde
olacağı bilinen bir şey ise, o dua her halde yapılacaktır. Buna şüphe atarak
iptale çalışmak, cebir ve kaderden bahsetmek mânâsızdır. Eğer olmayacağı biliniyorsa
inkara kalkışmaya hacet yoktur. Dua zaten yapılmayacaktır. Ezelde duaya bağlı
olarak takdir edilen taleblerin de her halde dua şartıyla olacağının bilinmiş
olması lazım gelir.
Meselâ
yemek yemek şartıyla doyması takdir edilmiş olanın, istemek ve azmetmek şartıyla
muvaffak olacağı takdir edilmiş olanın doyması, muvaffak olması, yemeye, istemeye
ve azme bağlı olduğu gibi, dua da öyledir.
Bundan
dolayı birinci ve ikinci şüphelerde mutlak olmak üzere yapılan tekrar etme
eksiktir. Taleb ile, dua ile kayıtlı olarak, olacağı bilinen takdirler vardır.
2-
Cenab-ı Allah her şeyden öncedir. Bu mânâ iyi düşünülünce anlaşılır ki kadere
mahkum olan Allah değil, yaratıklardır. Kaderler önce ise, Cenab-ı Allah da
kaza ve kaderden öncedir. Dua, bu önceliği ikrar ve itiraf olduğu için kulluk
makamlarının en önemlisidir. Bize gelince, Allah Teâlâ'nın ilmi, kaza ve kaderin
niteliği, akıllarımızın dışındadır. Kaderin sırrı, meydana gelmesinden önce
bilinemez. Bu şekilde Allah'ın hikmeti, kulun ümit ile korku arasında koşup
korunmasını gerekli kılmıştır. Ümit ve arzu, başarının sebebi; korku ve çekinme,
başarının düzenleyicisidir. Yaşamak, bu iki özelliğin dengesidir. Varlıkla
yokluk arasında dönüp dolaşan mümkinin mahiyeti de budur. Bunun için Allah'ın
ilmi, hepsini kuşatmıştır. Allah'ın kaza ve kaderi herkes için geçerli olmakla
beraber sorumluluk da doğrudur. Biz, hem kanunsuz yaşamadığımızı biliriz;
hem de iradenin ve azmin bir kanun olduğunu biliriz. Ümit ve korku, talep
ve azim kanunlarının birisi de duadır. Bütün olaylar sebeplere bağlı ise,
dua da o sebeplerden biridir.
3-
Ashab-ı Kiram, Resulullah'a cebir ve kader meselesini sormuşlar: "Ey
Allah'ın Resûlü nasıl görürsün? bizim amellerimiz, bitirilmiş bir şey midir,
yoksa yeni başlayan bir iş midir?" demişler. "Bitirilmiş bir şeydir."
buyurulunca: "O halde amel nerede kalır?" sorusunu sormuşlardı.
Bunun üzerine: "Çalışınız, herkes kendisi için yaratılmış olan şeye kolaylıkla
ulaşır." buyurulmuştu. Hem kaderin geçtiğini, hem de kolaylığa kavuşmuş
olmak için çalışıp amel etmenin lüzumunu göstererek, işin ne cebir ve ne sırf
icab, ne de mutlak hürriyet olmadığını; belki ikisi arasında orta bir yol
ve icab ile seçimin toplamı "iki iş arasında bir iş" olduğunu göstermiş,
boyun eğdirmemiş, kolaylığa erdirmiştir. Şaşıranlar, bu orta noktanın ya aşırısına
veya ihmaline düşenlerdir.
4-
Duadan maksat bildirmek değil, kulluk göstermek; tevazu ve alçak gönüllülük
arz ederek müracaatta bulunmaktır. Maksat bu olunca, kaza ve kaderine rıza
ile beraber Allah'a dua etmek, insanlık hissesini tercih değil; Allah'ın kudretine
her şeyden fazla saygı duymaktır. Bu da en büyük makamdır. Cebrail'in ve Hz.
İbrahim'in zikredilen sözleri de yerine göre duanın en beliğ olanıdır. İstenenin
açıkça ifade edilmesi, duanın zaruretlerinden değildir. Zaman olur ki edep
ve yerini bilen huzur ehli için hâl, sözden daha edepli olur. "Ey Rabbim
huzurundayım, hâlim sana malum." demek, söyleyenin makamına, kalbinin
doğruluk ve ihlas derecesine göre, en belağatlı dualardan daha belağatlı olur.
Daha doğrusu dua açık olduğu gibi kinaye ve ima ile de olur. Bu bakımdandır
ki ikram sahibi ve çok cömert olan Allah'a karşı hamd ve övgü arz etmek, duayı
da içine alır. Bu sebeple: "Duanın en üstünü, Allah'a hamd olsun, demektir."
buyurulmuştur.
5-
Dua hakkında naklî deliller o kadar çoktur ki, bunları ancak kâfirler inkar
edebilirler. Bu cümleden olarak bu âyetten başka: "Bana dua ediniz ki
size icabet edeyim." (Ğâfir, 40/60), "Rabbinize yalvara yalvara
ve için için dua ediniz." (A'râf, 7/55), "Yoksa sıkıntıya düşen
kimseye, kendisine dua ettiği zaman icabet eden mi?" (Neml, 27/62), "De
ki: Duanız olmasa Rabbim size ne kıymet verir?" (Furkan, 25/77), "Hiç
olmazsa böyle şiddetimiz geldiği zaman bari yalvarsaydılar. Fakat onların
kalbleri katılaşmıştır." (En'âm, 6/43) gibi nice âyetler vardır. Bunların
sonuncusu gösteriyor ki Allah, dua edip istemeyenlere gazab eder. Daha önce
Fâtiha sûresinin, dua ve mesele ta'limi sûresi isimlerini de taşımakta olduğu
ve bununla dua âdâbının öğretildiği geçmişti.
Duanın
önemini anlamak için, yalnız konusu üzerinde bulunduğumuz âyeti düşünmek yeterli
olacaktır. Çünkü Cenab-ı Allah, kitabının on dört yerinde soru ve cevabı zikretmiştir
ki bunların bazısı: "Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki..."
(İsrâ, 17/85), "Ey Muhammed! Sana dağların kıyametteki halini sorarlar.
De ki..." (Tâhâ, 20/105), "Ey Muhammed! Sana kıyametten sorarlar,
ne zaman kopacak? diye. De ki..." (A'râf, 7/187) gibi itikatla; bazısı
da: "Ey Muhammed! Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki..."
(Bakara,
2/215), "Ey Muhammed! Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki..."
(Bakara, 2/215) gibi ibadetle ilgilidir.
Bunların
cevapları da üç şekilde gelmiştir: Çoğunda yerinde buyurulmuştur ki, bu da
cevabın çabukluğuna ve hemen tebliğine tenbih vardır.
Üçüncüsü
de dua hakkındaki bu âyettir ki burada: "Kullarım sana benden sordukları
zaman..." âyetinde veya diye açıkça söylenmeyerek cevabında doğrudan
doğruya "Ben yakınım." buyurulmuş, vasıta kaldırılmış, yakınlık
da duaya icabetle açıklanmıştır ki bunda büyük bir incelik vardır. Cenab-ı
Allah, duada kulu ile kendisi arasına bir vasıtanın girmesini istemiyor ve
sanki diyor ki: "Kulum, vasıtaya dua vaktinden başkasında muhtac olabilirse
de, dua vaktinde benimle onun arasında vasıta yoktur."
"Ben
yakınım" buyurulup "kullarım bana yakındır" buyurulmaması da
gayet anlamlıdır. Çünkü kul, varlığı mümkün olduğundan, kul olması yönüyle
yokluğun merkezinde ve faniliğin en aşağı noktasındadır. Bunun Hak Teâlâ'ya
bizzat yaklaşması mümkün değildir. Bu bakımdan yakınlık kul tarafından değil,
Allah tarafındandır. Şimdi bu iki nükte düşünülürse, şu gerçeğe erilir ki
dua eden kimsenin gönlü, Allah'tan başkasıyla meşgul olduğu müddetçe gerçekten
dua etmiş olmaz. Allah'tan başka şeylerin hepsinden uzak olduğu vakit de Hakk'ın
birliğinin marifetine dalar. Bu makamda kaldıkça kendi hakkını düşünme ve
insanlık nasibini talepten kaçınır, bütün vasıtalar kaldırılır ve o zaman
Allah'ın yakınlığı hasıl olur. Çünkü kul, kendi arzusuna yönelik olduğu sürece
Allah'a yaklaşamaz, o arzu engelleyici bir vasıta olur. Bu, kaldırıldığı zaman
ise: "Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını görür."
(Ğâfir, 40/44) âyetindeki havale, tam bir samimiyetle ortaya çıkmış bulunur.
Göz, Hakk'ın gözü olarak görür; kulak, Hakk'ın kulağı olarak işitir; kalb
Hakk'ın aynası olarak bilir, duyar, ister. O zaman milyonlarca sebeplerin,
asırlarca zamanların yapamadığı şeyler, Allah'ın dilemesi hükmüyle, "ol"
demekle oluverir.
İşte
dua, böyle bir yakınlık vasıtasıdır ve dolayısıyla ibadetlerin en üstünüdür.
Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Dua, ibadetin iliğidir."
buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte ise: "Dua ibadetten ibarettir."
diyerek: "Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim." (Ğâfir, 40/60)
âyetini okumuştur.
Dikkat
edilirse görülür ki duayı önemsemeyenler, ibadeti önemsemeyenlerdir. Bunlar
ise Allah'ın yakın olduğunu ve duaya cevap verdiğini bilmeyen ve hatta Allah'a
ortak kabul edenlerdir. Bunlar, Hakk'a yalvarmaktan kaçınırlar da yaratıkların
takdirine kavuşmayı cana minnet bilirler.
İşte
Cenab-ı Allah bu konudaki bütün şüpheleri defetmek ve kullarını irşad için
duanın önemine ve oruç halinin, buna en uygun bir hal olduğuna işaret ederek
oruç emrinden sonra Peygamberine buyuruyor ki:
Kullarım
sana benden sorarlarsa ben yakınım, bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına
cevap veririm. Öyle ise onlar da benim emirlerime candan icabet edip, tutunsunlar.
ve bana inansınlar, orucun faziletleri hakkındaki açıklamalarımı tasdik etsinler
ki rüşdlerine ersinler, doğruca arzularına kavuşabilsinler.
Bilinmektedir
ki dua ile emirler, aynı sîga (kip) ile yapılan birer taleptirler. Bir düşkünün:
"Aman yetiş!" diye bağırışı, bir dua; buna karşı yardım edecek birinin:
"Haydi kalk!" demesi bir icabet ve bir emirdir. Küçüklerin yardım
istemesine yardımla cevap vermek, büyüklüğün alâmeti olduğu gibi; büyüğün
emrine itaat de edep gereği olmasından başka küçüklerin menfaatleri icabından,
akıl ve hikmet gereğinden olan bir görevdir. Aklın gereği üzere harekete ise
rüşd (erginlik) denir.
Büyüklerin
büyüğü, âmirlerin âmiri, hâkimlerin hâkimi olan Allah Teâlâ ise, ululamaya
ve şükretmeye en layık olan mutlak büyüktür. Bilinmekte olan deyiş ile her
yerde hâzır ve nâzır, yaratıklarının her türlü ihtiyacını çabucak yerine getirmeye
kâdir ve onlara, kendilerinden daha yakındır. "Bana dua ettiği vakit
dua edenin duasına icabet ederim." diye ayrıca bir icabet vadinde de
bulunmuştur.
İşte
o büyük Allah'tır ki kullarına ve sırf kullarının menfaati hesabına birtakım
hükümler koymuş ve bu konuda oruçla ilgili emirler vermiştir. Allah, o yücelik
ve büyüklüğü ile kendini kullarından uzak tutmaz ve taleplerine icabet ederse,
acizlik ve yokluk içinde koşan kulların, O'nun emirlerine icabet ve candan
sarılıp itaat etmelerinin lüzumu, edep ve ahlâk açısından öncelikle sabit
olacak bir farz teşkil eder. Hatta sadece ahlâk değil, akıl ve menfaatin gereği
olan bir rüşd ve doğruluk olur.
Bu
bakımdan ancak Allah'a ve hükümlerine iman ile icabet ve itaat edenlerdir
ki akıl ve rüşdlerini ispat etmiş olurlar ve arzularına doğruca erebilirler.
Bu şekilde âyet, oruç hükümlerinin icrasına riayeti ilan için belağatlı sebepleri
ve hikmetleri kapsayan kuvvetli bir buyruk olmuştur. Bu kuvvetli buyruk, mutlak
oluşu ile bütün emir ve hükümleri kapsamakta ise de özellikle oruç emrini
takip etmesi dikkate değer. Oruç, nefsin arzularına aykırı bir yükümlülük
olarak göründüğü için diğerlerinden daha zor ve zahmetli kabul edileceğinden,
bu özel pekiştirme ile, ihmal edilmesinden sakındırılmıştır. O halde dua hakkındaki
geniş açıklamayı, gelecek olan diğer âyetlere bırakarak oruca devam edelim.
Rivayet
ediliyor ki başlangıçta müslümanlar oruç tutacakları zaman ancak akşamdan
yatsı namazını kılıncaya veya uyuyuncaya kadar yiyip içebilirler ve karı koca
ilişkisinde bulunabilirlerdi. Yani imsak, yatsı namazından veya uykudan itibaren
başlardı. Bir gün Hz. Ömer yatsıdan sonra hanımıyla ilişkide bulundu ve hemen
pişmanlık duyup Peygamber'in huzuruna geldi, özür beyan etti. Derken orada
hazır bulunanlardan bir takım kimseler de yatsıdan sonra aynı şeyi yaptıklarını
aynı şekilde itiraf ettiler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
Meâl-i
Şerifi
187-
Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için
bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi
bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın
ve Allah'ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden
size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam
tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın.
Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini
insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar.
187-Ey
müminler Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı. Gecenin
hangi saatinde olursa olsun herkes eşiyle karı koca ilişkisinde bulunabilir.
Önceden olduğu gibi yatsıdan veya uykudan sonra geceleyin cinsî temas oruca
engel olmaz. Buna aykırı olarak "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi."
(Bakara, 2/183) ifadesinden çıkarılan geçmiş şeriatlerin hükmü, yine ilk oruçta
Peygamberin sünnetinden alınmış olan eski hüküm bundan sonra kaldırılmıştır.
Böylece Ramazan orucu, önceki oruçları kaldırmıştır ki bundan kitabın, sünnetin
hükmünü kaldırmasının caiz olduğu da anlaşılır.
REFES:
Çirkin söz, yani kinaye olarak söylenmesi gereken şeyi açık söylemektir ki
kinaye olarak cinsî birleşmeye de denir. Burada bu mânâda olduğu üzerinde
ittifak edilmiştir. Yani sözlü refes değil, fiilî refestir.
Cenab-ı
Allah, Muhammed ümmetine kolaylık dilediğinden orucun vaktini kısaltmış, geceleri
neshetmiş, cinsi birleşmeyi helal kılmıştır. Çünkü onlar sizin elbiseniz,
örtünüz, siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz.
Bu
açık bir istiaredir. Açıklanacak olursa mânâ şu olur. İki noktadan böyle birbirinizin
elbisesi durumundasınız:
a)
Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsınız,
b)
Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi,
her biriniz, diğerinin hâlini gizleyip örter, namusunu muhafaza edip, günahlardan
korur. Aranızda böyle bir beraberlik ve ilişki vardır. Allah bilmektedir ki,
bundan önce muhakkak siz, kendinize hiyanet ediyordunuz. O beraberlik dolayısiyle
sabredemiyor, nefislerinizi, se vabın eksiltilmesine ve azaba maruz kılarak
kendinize haksızlık ediyordunuz. Bundan dolayı Allah, sizin yüzünüze baktı,
tevbenizi kabul, ve sizden oruç gecesi cinsî münasebet günahını af edip sildi.
şimdi onlara yaklaşın, ve Allah'ın sizin için ezelde yazdığı, takdir ettiği,
Levh-i Mahfuz'a nakşettiği nesli isteyin. Diğer bir mânâ ile Allah'ın meşru
kıldığı üreme yolunu arayın. Üçüncü bir mânâ ile Kadir gecesini arayın.
MÜBÂŞERET:
Beşere, beşereye gelmek, yani çıplak deri, deriye dokunmaktır. Bu münasebetle
cinsî ilişkide mübâşeret denir ki burada maksadın bu olduğu üzerinde ittifak
edilmiştir. Bu "Mübaşeret ediniz, yaklaşınız!" emrinin, "yiyiniz"
gibi ibâha (mübahlık bildirmek) üzerinde de ittifak edilmiştir. Yani, "Mübaşerette
bulununuz." demek, "Cinsî münasebette bulunabilirsiniz, yasak değildir."
demektir. Bunun arkasında "Allah 'ın sizin için yazdığı nesli isteyin."
ifadesi, şunu gösteriyor ki birleşmeden maksat çocuk olmalı, yalnızca şehevî
arzuyu tatmin peşine düşülmemelidir. Çünkü şehvetin yaratılmasının ve nikahın
meşru kılınmasının hikmeti, üreme ve cinsin devamıdır. Sadece şehveti tatmin
değildir. Bu "isteyin" emrinin, azli yasaklamak olduğu da söylenmiş
ise de, "ibtiğa" fiilinin mef'ulü olan açık olmadığından kesin değildir.
Ancak hadislerden de anlaşıldığı üzere mekruh olduğuna işaretten de uzak kalamaz.
Kısaca
oruç gecesi, o şekilde cinsî münasebette bulunun, ve yiyin, için ta siyah
iplikten beyaz iplik size seçilinceye kadar bunlar helal ve mübahtır. Fakat
yanlış anlamayınız, hangi beyaz iplik bilir misiniz? Fecirden olan, fecr-i
sadıktan bir parça bulunan beyaz iplik. Yani sabahleyin şafak sökünceye, tan
yeri iplik gibi ağarıncaya kadar, bütün gece bunlara izin vardır. İmsak vakti,
sabahın bu beyaz ipliğin ortaya çıkacağı andır. Burada kelimesinin sonrası,
öncesine; ıstılahî tabiri ile gaye mugayyâda dahil olmadığı için, beyaz iplik
seçildiği zaman imsakın da başlamış bulunması farzdır. Şüpheli olursa yememek
müstehabdır. Yenirse kaza lazım gelmez. Çünkü seçilip ortaya çıkmak kesin
bilgi demektir.
Bu
"fecirden ibaret" kaydının, sonradan nazil olduğu rivayet edilmiştir.
Şöyle ki: Bundan önce bazı kimseler biri beyaz, biri siyah iki iplik alır;
bunlar birbirinden seçilinceye kadar imsak yapmazlarmış. Bu hadise üzerine
"fecirden ibaret" açıklaması nazil olarak, kastedilen mânâ açıklanmış;
beyaz iplik hakikat olmayıp, bilinen bir mecaz olan fecrin başlangıcı olduğu
ve şer'î günün buradan başladığı anlaşılmıştır.
Bunun
için usûl ilminde bu beyanın, ihtiyaç vaktinden sonra olup olmadığı münakaşa
edilir ki doğrusu değiştirme beyanının, ihtiyaç vaktinden geri bırakılması
caiz değildir. Bu rivayete göre ihtimalin kalkması, değişme beyanı değil;
tebdil beyanı, yani nesih sayılması gerekir. İmsakın hakikati, fecr-i sadık
(doğru fecir)tır. Fecr-i kâzibe ancak "kâzib, yalancı" kaydıyla
fecir denir. Bunun için günün başlangıcının ve imsakın vacib oluşunun, fecr-i
sadıkın başından başladığına dair icma (ittifak) vardır. Böyle olmakla birlikte
buna şöyle bir soru yönetilmiştir: Beyaz ipliğe benzeyen sabah beyazlığı,
fecr-i kâzibin beyazlığı olmalıdır. Çünkü bu, dik ve uzun olduğundan ipliğe
benzer. Fecr-i sadıkın be yazı ise ufukta daire şeklinde olur. Bu yüzden imsakın,
fecr-i kâzibden başlaması lazım gelmez mi? Cevab: Lazım gelmez. Çünkü yemenin
haramlığını gösterecek olan beyazlık miktarı, fecr-i sadıkın başlangıcı ve
ilk anıdır. Fecr-i sadık, ilkin yayılmadan önce küçük ve ince olur. Ufukta
daire şeklinde olması, ipliğe benzetilmesine engel değildir. Hatta fecr-i
kâzib ile fecr-i sadık arasında şöyle bir fark vardır: Fecr-i kâzib incecik
doğar, fecr-i sadık önce incecik görülür ve uzayarak yükselir. Beyaz iplik
burada bilinmektedir. Bundan dolayı öyle bir soruya asla yer yoktur.
Ebu
Hüreyre hazretleriyle Hasen b. Salih b. Cinnî, cünüb olup da gusletmeden sabahlayanın
orucunun sahih olmayacağı görüşüne sahip olmuşlardır. Fakat bu âyette fecrin
açılmasına kadar cinsî münasebet caiz kılınmış olunca, guslün sabaha ertelenmesi
de zaruri olarak caiz kılınmış olacağından âlimlerin çoğunluğuna göre vaktinde
imsak eden kimsenin cünüb de olsa orucu sahih olur.
İşte
bu izin içinde fecrin, beyaz iplik gibi doğu ufkunda görülmeye başladığı anı
aşmamak şartıyla gecenin sonuna kadar yiyip içiniz, cinsî münasebette bulununuz,
sonra o andan itibaren tutup, ertesi geceye kadar orucu tamamlayınız, orucu
tam olarak tutmuş bulununuz. Yani yalnız yiyip içmekten ve cinsî münasebetten
değil, bunlara ilave olmak üzere, bedeninizin iç kısmına herhangi bir şeyin
girmesinden oruç niyetiyle kendinizi menediniz. İşte meşru olan oruç, böyle
niyetle fecrin başlangıcından günün sonuna kadar, tam olarak kendini oruca
mani olacak şeylerden alıkoymaktan ibarettir. Orucun şer'î mânâsı, bu tafsilat
ve buna bağlı açıklamalar çerçevesinde sözlük mânâsına ilave edilen kayıtlar
ve şer'î sınırlarla sözlükteki imsaktan, özel bir türdür. Bu kayıtlar da imsak
vaktinin ölçüleridir. "orucu tamamlayınız" sözü, oruç niyetini gerektirdiği
gibi "sonra" sözü de bu niyetin, gündüzün de olabileceğini gösterir.
İbadetler, isteğe bağlı birer fiil olmaları bakımından istemek demek olan
niyetle beraber olmaları, mahiyetlerinin gereğinden bulunduğu gibi, "Ameller
ancak niyetlere göredir." hadis-i şerifi gereğince, şeriatin genel kaidelerinden
olduğu da bilinmektedir.
Bu
bakımdan orucun farzları üçtür: a) vakit, b) niyet, c) imsak. Bu âyet gereğince
orucun vakti, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan şer'î gündür.
Güneşin doğuşundan batışına kadar olan örfî veya astronomik gün değildir.
Niyetin de, günün çoğuna eklenmiş olması gerekir. Fakat kendini oruca mani
şeylerden çekme işinin, günün başından sonuna kadar bütün günde tamamen bulunması
farzdır.
Beyaz
ipliğin görülmesinden itibaren tutulmazsa oruç sahih olmaz. Gecenin başından
sonuna kadar hiçbir bölümü, orucun vakti değildir. Bunda orucu bozan şeylerin
hepsi mübahtır. Bazı kimseler, fecirden güneşin doğuşuna kadar sabah vaktinin,
şer'î güne dahil olmasına dayanarak, güneşin batışından kızıllığa kadar, yani
akşam vaktinin de kıyasen gündüzden sayılması lazım geleceği ve hatta yıldızlar
doğuncaya kadar orucun devam etmesi gerekeceği görüşüne sahip olmuşlarsa da
bu kıyas fasiddir. Çünkü günün başında "fecirden" buyurulmuş, sonra
tamamlamaya: "geceye kadar" ile son verilmiştir. Güneşin batmasından
sonra, doğu tarafından karanlık ortaya çıkar çıkmaz da akşam olmuş, örfî gece
girmiştir. Burada gayenin mugayyaya dahil olmasının ihtimali yoktur. Bunu
sabaha kıyas etmek nassı değiştirmek demektir. Zaten nüzul sebebinden anlaşıldığı
üzere akşamdan yatsıya kadar olan zaman, gecelerin oruca dahil olduğu geçmiş
zamanda bile dahil değildi.
Bununla
beraber Caferiye mezhebinde bulunan Acemler, yıldızı görmeden iftar etmezler.
"sonra orucu geceye kadar tamamlayınız" emrine dikkat edilir ve
orucun sözlük mânâsının da kendini çekip tutmak demek olduğu düşünülürse;
şer'î orucun, sözlükteki tutmak mânâsından hiçbir eksiği olmaması, sırt ve
karın bütün organların oruç üzere bulunmasının gereği anlaşılır. Mesela, dilin
orucu, yalandan, dedikodudan, gereksiz sözlerden onu tutmak; gözün orucu,
şüpheli yerlere bakmaktan onu alıkoymak; kulağın orucu, çalgı ve oyun aletleri
gibi şeyleri dinlemekten uzak durmak olduğu gibi; nefsin orucu, şehvet ve
arzulara karşı kendini tutmak; kalbin orucu, dünya sevgisinden uzak durmak;
ruhun orucu, nimetlerden ve ahiret lezzetlerinden kendini tutmak; sırrın orucu,
Allah'tan başkasını görmekten kendini uzak tutmaktır. Tamamlama emri, bütün
bunlara delalet ederse de hepsinin vücub yoluyla olduğu iddia edilemez. Öncesinde
özellikle yeme, içme ve cinsî münasebetten söz edilmiş olması karinesiyle
farz olan imsak, bunlardan ve bunlara ait olan şeylerden bedenin içi hükmünü
taşıyan iç kısmını tutup alıkoymaktır ki bu da gusülde yıkanmayan yerlerdir.
Bunun dışındakiler mendub ve fazilet cinsindendir, orucun adabındandır. Bu
şekilde İslâmî oruçta geceler, vakitten hariç tutulmuş ve başka zaman helâl
ve mübah olan şeyler, oruç gecelerinde de helâl kılınmış olduğundan, ey müslümanlar!
gündüzleri oruç tutmakla beraber, geceleri bunları yapabilirsiniz. Fakat siz
mescitlerde itikaf halindeyken ne gece, ne de gündüz kadınlarınızla asla cinsî
temasta bulunmayınız.
Sözlükte
itikaf, bir yerde kendini hapsederek durup beklemektir. Dinî açıdan bir mescitte
itikaf niyetiyle durmaktır. Buradaki mescit kaydı, işte bu dinî mânâyı tayin
eder. Başka bir kayıt bulunmadığı için bu bekleyiş, bir saat bile olsa, şer'î
itikaf bulunabilecek gibi görünür. İmam Muhammed'in zahir rivayeti de böyledir.
Bu durumda itikafta orucun şart olmaması lazım gelir. Buna nafile itikaf denir
ki oruçlu oruçsuz sahih olur. Fakat âyetin gelişine bakılırsa itikafın, orucu
gerektirdiği anlaşılır. Zira, "Onlarla cinsi münasebette bulunmayınız."
yasağı, oruç gecelerindeki cinsî münasebetin mübah olduğu hükmünü tahsis yerinde
olmakla, itikafta orucun şart olduğuna ve bundan dolayı itikaf müddetinin
bir günden daha az olamayacağına delalet eder ki bu da asıl şer'î itikaftır.
"Oruç olmadıkça itikaf yoktur." hadisi de bunu teyid eder.
İmam-ı
Azam'dan bunun ancak büyük bir camide olabileceği ve en azından beş vakit
namaz kılınan bir mescitten başkasında sahih olamayacağı rivayet edilmiştir.
"Câmi bir mescitten başkasında itikaf olmaz." hadis-i şerifi gereğince
mescit, mükemmeline yorumlanmış demektir. Ancak kadınlar için evlerindeki
mescitten başkasında itikaf caiz olmaz. Peygamber (s.a.v.) bunu yasaklamıştır.
İtikaf, şarta bağlı veya kesin adakla vacib olur. Ramazanın son on günü içinde,
yani yirmisinden sonraki günlerde müekked sünnet, diğerleri müstehabdır. Çünkü
Buharî ve Müslim'de de rivayet edildiği üzere Peygamber (s.a.v.) Efendimiz,
Medine'yi teşriflerinden vefatına kadar Ramazanın son on gününde itikafa devam
etmiştir. Ancak bir defasında temiz eşlerinden Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz.
Zeyneb'in de sonradan gelip Mescid-i Şerif'te birer çadır kurarak itikafa
girmeleri üzerine bunları menetmiş ve kendisi de o sene Ramazanda itikafı
terk edip ta Şevval'in ilk on gününde itikafa girmiştir. Bu ise hiç terketmemeye
denktir. Bunun için Zührî demiştir ki: "Acaba insanlar itikafı nasıl
terk ediyorlar? Halbuki Resulullah, bazı şeyleri yapar, terkederdi. İtikafı
ise vefatına kadar terketmedi." Bu kadar devamın, vacib olduğuna delil
olması lazım gelirdi. Fakat ashabdan itikaf yapmayanlar da bulunuyordu ve
Resulullah, bunlara bir şey demiyordu. Onların bu hâlini reddetmemekle beraber
devam etmek ise vücub delili değil, sünnet delili olur. Bununla beraber bir
Ramazanda bırakmış olması da vacib olmadığına delalet edebilir. Fakat Şevvalde
yine yapmış olması da itikafsız hiçbir sene geçirmediğini ispat eder. Bundan
dolayı yapmayanları hoş görmesi yönü olmasaydı, hiç olmazsa senede bir itikaf
vacib olurdu.
İtikaf,
eski şeriatlerdendir. Katâde'den rivayet edilmiştir ki önceleri bir adam itikafa
girerdi ve arada çıkar, eşiyle yatar, yine dönerdi. Bu nass ile, bu durum
yasaklanmıştır. Bu yüzden İslâm şeriatinde kadınlarla cinsî münasebette bulunmak
itikafı bozar. Önceki gibi burada geçen "mübaşeret" kelimesinden
maksat da cinsî münasebettir. Fakat İmam Şafiî hazretlerinden bir rivayette
bu ikincisi, cinsi münasebetten daha geneldir ve iki cildin birleşmesi mânâsınadır
ki buna göre şehvetle kadına dokunmak da itikafı bozar. İşte anılan hükümler,
Allah'ın koyduğu kanunlardır, yahut yasak sınırlardır. Bu yüzden onları aşmak
öyle dursun, onlara yaklaşmayın bile. Nitekim bir hadis-i şerifte de: "Her
hükümdarın bir korusu vardır. Allah'ın korusu da yasakladığı, haram kıldığı
şeylerdir. Koru etrafında otlayanlar da içine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır."
buyurulmuştur. Böylece haram ve yasaklara yaklaşmaktan sakındırılmıştır ki
fıkıh ilminde bundan sedd-i zerîa (zararı önleme) kaideleri çıkarılmıştır.
Görüyorsunuz ya Allah insanlara, koyduğu hükümleri gösterecek âyetlerini böyle
edebî bir beyan ile açıklıyor. Ki korunabilsinler, emir ve yasaklarına aykırı
davranmaktan sakınıp, Allah'ın korumasına kavuşmuş olsunlar.
Şimdi
ey müminler! Bu sayılı günlerin oruçlarını ikmal edip tamamladıktan ve Allah'ın
yasak sınırlarına yaklaşmama terbiyesini aldıktan sonra siz yine, "yiyiniz"
iznine dönerek, bayram yaparak yiyip içeceksiniz. Yiyin, fakat:
Meâl-i
Şerifi
188-
Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından
bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hakimlere rüşvet olarak
vermeyin.
188-Bu
âyet, çok büyük bir hukukî ve sosyal esası içine almaktadır. Bu öyle bir sosyal
hayat tesisinin başlangıcıdır ki buna riayet eden insanlar, mahkûmluk bağından
kendilerini kurtararak mutlulukla yaşarlar, zalimlerin zulüm pençesine düşmezler.
Ancak bunu hakkiyle tatbik edebilmek, oruç gibi nefsî terbiye ettirecek ibadetlerin
kıymetini bilmek ve onu güzel bir şekilde eda edip "nefs-i mutmainne"
makamını elde etmekle mümkün olur. Buna işaret için bu âyet, oruç âyetlerini
takib etmiştir. Şöyle ki:
Ey
müminler! Yiyin, fakat birbirinizin mallarını aranızda batıl bir şekilde (meşru
bir sebep olmaksızın) yemeyin.
Bir
malın haram olması, ya kendisindeki bir mânâdan veya kazanma şeklinden dolayıdır.
Birinci
kısım: Malların aslı, ya madenlerden, ya bitkilerden veya hayvanlardandır.
Madenler yerin parçalarıdırlar. Bu yüzden zehir gibi, yiyenlere zararlı olma
yönünden başka bir şekilde haram olmazlar. Bitkilerin de hayatı, sağlığı veya
aklı yok edenlerden başkası haram olmaz. Hayatı yok edici olanlar, zehirler;
sağlığı ortadan kaldırıcı olanlar, tedavi dışında kullanılan ilaçlar; aklı
yok edici olanlar da sarhoşluk verenlerdir. Hayvanlara gelince, bunlar yenen
ve yenmeyen kısımlarına ayrılır. Yenmesi helâl olan da şer'î usûl ile kesilmedikçe
helâl olmaz. Kesilenin de bütün parçaları helâl değildir. Hayvanın işkembesinde
bulunan yem kalıntısı ve kan haramdır ki tafsilatı fıkıh kitaplarındadır.
İkinci
kısım: Elde edilmesi yönündeki bozukluktan dolayı haram olanlardır. Şimdi
bir malı almak ya irade dışı bir sebeple olur, miras gibi. Yahut da alanın
isteğiyle olur. Bu da ya sahibinden alınmış olmaz, kazanıp elde etme gibi.
Yahut da sahibinden alınmış olur. Bu da ya zorla alınır, veya karşılıklı rıza
ile. Zorla alınan, ya mülkiyetin masumluğu düştüğünden dolayı alınır, ganimetler
gibi. Yahut da alanın, o şeyi hak etmiş olmasından dolayı alınır, zekat vermekten
kaçınanların zekatı ve vacib olan nafaka gibi. Karşılıklı rıza ile alınan
da ya bir karşılıkla alınır, alış-veriş, mehir ve ücret gibi. Yahut da karşılıksız
olarak alınır, hibe ve vasiyet gibi. Böylece kazanma ve elde etme için altı
kısım, ortaya çıkar ki, tafsilatı, fıkıh kitaplarındadır.
Düşününüz,
Ramazan günleri, lezzetlerinden ve kendi öz malını bile yemekten Allah'ın
emrine uyarak nefsini yasaklayan insanlar, sonra başkalarının malını haksız
olarak nasıl yerler? Elin malına nasıl göz dikerler? Elbette bunlara yaraşan
daima helâl yemektir. Sakın haksız mal yemeyin. Yiyip de insanların mallarından
bir kısmını günahla, günahkârlıkla yiyesiniz diye, mallarınızla hakimlere,
hükümetlere düşmeyin. Halkın mallarından yemek için hakimlere, hükümetlere
bağlanmayın, rüşvet vermeyin, yani bunları bile bile yapmayın.
Muamelelerinizde
birbirinizin malına ve hukukuna iyi riayet ederseniz, yaptığınız anlaşma ve
sözleşmelerde haksızlıktan, tartışmaya sebep olacak ve işi mahkemelere düşürecek
bozuk şartlardan sakınırsanız; hakimlere, hükümetlere boyun eğmekten kurtulursunuz.
Her nasılsa mahkemeye düştüğünüz zaman, gerek hakimi ve gerek birbirinizi
yalan dolan, şarlatanlık ve rüşvet gibi batıl sebeplerle ikna ve bağlamaya
uğraşmazsanız; hakimlerinizi bozmamış, zulme meydan vermemiş, haksız yere
birbirinizin malını yememiş, yedirmemiş olursunuz. Hatta mahkemede lehinize
hüküm verilmiş olsa bile sırf bundan dolayı kendinizi haklı sanmamalısınız,
hakkın aslını gözetmelisiniz. Nihayet hüküm ve hükümeti, yeme yeri sayarak
halkın malını yemek için hükümeti vasıta edip bağlanmaktan sakınırsanız; hükümetiniz
yükselir, hâkimiyetiniz artar. Vazifeler hakkiyle görülür. Allah'ın kullarının
işi hakkiyle düzeltilir, haksızlığa sed çekilir, bunun sonucunda siz mutlu
bir hayat yaşarsınız.
BATIL:
Sözlükte zâil, yani varlıkta durmayan, yok olan demektir. Bundan dolayı "batıl
sebeplerle": yok yere, haksız, gerçek sebep olmaksızın, itibara değer
meşru bir sebep olmaksızın demek olur.
Haksız
yere mal yemeye kalkışmak bütün kötülüklerin başıdır. Bundan sakınmanın, dinî
terbiyenin istenen en büyük neticesi olduğu, bu âyetin, oruç âyetlerini takib
etmesinden anlaşılır.
Rivayet
edilmiştir ki Abdân el-Hadremî, İmrü'l-Kays el-Kindî'den bir parça yer dava
etmişti ve delili yoktu. Bundan dolayı Resulullah İmriü'l-Kays'a yemin ettirmeye
karar verdi. O da yemin etmek istedi. Hemen Peygamber (s.a.v.): "Gerçek
şu ki, Allah'a olan ahidlerini ve yaptıkları yeminlerini az bir para karşılığı
satanlar..." (Âl-i İmrân, 3/77) âyetini okudu. Okuyunca İmrü'l-Kays yeminden
çekindi ve adı geçen araziyi Abdan'a teslim etti. Bunun üzerine, işte bu,
"yemeyiniz" âyeti nazil oldu.
Bir
de iki hasım, Peygamberimizin huzuruna muhakeme olmaya gelmişlerdi. "Resulullah
buyurdu ki: "Ben de sizin gibi bir insanım, siz ise bana muhakeme için
geliyorsunuz. Olabilir ki bir kısmınız delilini diğerinden eksik ifade eder.
Ben de dinlediğime göre hüküm veririm. Bundan dolayı her kimin lehine, kardeşinin
hakkından bir şeye hüküm verirsem, ona bir ateş parçasını hüküm vermiş olurum.'
Bunun üzerine taraflardan ikisi de ağladılar ve her biri: 'Benim hakkım arkadaşımın
olsun.' dedi. Resulullah da: 'Haydi bakınız, araştırınız, sonra kur'a atınız.
ondan sonra da birbirinizle helâlleşiniz' buyurdu. "
Yukarıda
kıble meselesi münasebetiyle hacc ile ilgili söz geçmiş ve tavaftan bahsedilmişti.
Fakat henüz müminler için engeller ortadan kalkmamış bulunduğundan haccın
hükümlerinin açıklanmasına sıra gelmemişti. Şimdi orucun farzından sonra İslâm
binasının beşincisi olan haccın hükümlerine geçme sırası gelmiş ise de, bu
hususta daha bazı hazırlıklara ihtiyaç bulunması ve bunların vakit ve zaman
ile de ilgili olması sebebiyle şer'î bakımdan bir zaman ölçüsü tayini, hikmet
ve menfaat gereği olduğundan; oruç ve yeme için ayın görülmesi meselesi münasebetiyle
bir yönden eksiği tamamlama, diğer yönden hazırlık olmak ve aynı zamanda başlı
başına bir terbiye kânunu olacak pek mühim öğütleri de içinde taşımak üzere
buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
189-
Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için de, hac için de vakit
ölçüleridir. Bununla beraber iyilik, evlere arkalarından gelmeniz değildir.
Fakat iyiliğe eren, kötülükten korunan kimsedir. Evlere kapılarından gelin,
Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.
189-EHİLLE:
Hilâlin çoğuludur. Hilâl: "Ayın insanlara ilk göründüğü sıradaki hâlidir."
Bu tariften anlaşılır ki hilâl kelimesi, görme mânâsını taşımaktadır. Hatta
görülmesi üzerine haykırıldığından dolayı, bu isimle adlandırıldığı beyan
olunuyor. Zira bu maddenin mânâsının esası, sesi yükseltmektir ki dilimizdeki
"ay!.. sesi de buna uygundur. Bundan dolayı henüz görünmesi mümkün olmayana
gerçek olarak hilâl denmez. Ayın başından iki gece hilâl adını alır. Çünkü
ilk görünüşü bunlardan birinde olur. Sonra ay adını alır. Ebu'l-Heysem demiştir
ki: "Kamere, ayın başından iki gece, yine ayın sonundan da iki gece hilâl
denir. Arasında da "kamer (ay)" adı verilir."
"Mevâkît"
kelimesi, vakit maddesinden "mikat"ın çoğuludur. Va'd, miad gibi
vakit, bir iş için farz kılınan zamandır. Zaman geçmişe, hâle, geleceğe ayrılan
müddettir. Mutlak müddet de bütün hareketin uzamasıdır. Mikat, belirli bir
yer mânâsına da gelir ki Mekke'ye dışardan gelenlerin ihramsız geçmesi caiz
olmayan yerler demek olan ihram mîkatları bu mânâdadır. Buna göre mîkat müşterek
bir lafızdır. Bununla beraber ihram mîkatları, mekanlardan olmakla beraber;
bunlara ulaşma, ihramın vacib olduğu zamanı göstermesi itibariyle bir vakit
alâmeti sayılabilirler. Mîkat, vakit nişanesi diye tarif edilirse manevi müşterek
olması da mümkündür.
Ey
Muhammed! Ramazan ayı dolayısıyla sana hilâllerden sorarlar, yahut soruyorlar.
İbnü Abbas, Katâde, Rebi' ve diğerlerinin nakline göre müslümanlardan bazıları:
"Hilâlin eksilmesinin, tamamlanmasının, güneşe aykırı oluşunun faydası
ne?" diye sormuşlar ve rivayet edilmiştir ki bunu Ensardan Muaz b. Cebel
ile Sa'lebe b. Ğunm: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu ne hâldir?
Hilâl,
iplik gibi incecik beliriyor, sonra artıyor, tamamlanıyor, sonra da eksile
eksile önceki hâline dönüyor." diye sormuşlardı.
Bundan
başka yine rivayet olunuyor ki:
1-
Cahiliye devrinde bir erkek bir şeye niyet eder de zor gelirse, evine kapısından
girmez, arkasından girermiş ve tam bir sene böyle kalırmış.
2-
Ensardan bir kısmı umre yaptıkları vakit gökle aralarına bir engel sokmazlar,
bundan sakınıp zahmete girerlermiş. Bu yüzden ihrama girdiklerinde eğer acil
bir ihtiyaçları varsa eve, bağa, çadıra kapılarından girmezlermiş. Bina sahibi
olan mahalle halkı evin arkasından bir delik deler, oradan girer çıkar veya
arkadan bir merdiven atar, damdan aşarlar; çadır halkı olan göçebeler ise
çadırlarının arkalarından dolanırlarmış ve bu cahiliye adetini "iyilik"
sayarlarmış.
3-
Cahiliye halkı ihrama girdikleri zaman evlerinin veya çadırlarının arkalarını
delerler, oradan girer çıkarlarmış. Ancak dinî gayretlerinden dolayı "humûs
= kahramanlar" denilen kabileler, yani Kureyş, Kinâne, Huzâa, Sekif,
Haysem, Amir ibn Sa'saa oğulları, Nasr ibn Muaviye oğulları ihramlı oldukları
zaman dinî işlerde kuvvetlilik davasıyla evlerine girmezler, çadırda gölgelenmezler,
tere yağı ve keş yemezlermiş.
Bir
gün Resulullah ihrama girmiş. Bir de ihramlı birisi varmış. Resulullah ihramla
harab bir bağın kapısından girmiş. O adam da görüp arkasına düşmüş. Ona "Çekil!"
denmiş. O da "Niçin?" diye sormuş. "Sen ihramlı olduğun halde
kapıdan girdin." buyurmuşlar. O adam durmuş da "Ey Allah'ın Resulü!
Ben senin sünnet ve irşadına razıyım. Sen girdin, ben de girdim." demiş.
İşte zikredilen soru ile beraber, bu hadiselerden biri bu âyetin inmesine
sebep olmuş; bu adetler, bu şiddetler, bu aksilikler de kaldırılmıştır. Bu
soruya cevap olarak de ki : O hilaller, insanlar için ve hac için mîkatlardır,
vakit işaretleridir. İnsanlar, vakte ihtiyacı olan işlerinin ve özellikle
haccın vakitlerini bunlarla tayin ederler ki bu mânâ: "Allah aya menziller
tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz." (Yunus,
10/5), "Biz, geceyi ve gündüzü iki alâmet yaptık. Sonra gece alâmetini
giderip gündüz alâmetini gösterici kıldık ki Rabbinizden lütuf talep edesiniz,
yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz." (İsrâ, 17/12) âyetlerinde
de ayrıca açıklanmıştır.
Açıklaması:
Aylarla
zaman takdirinde, yani ayın bir zaman ölçüsü kabul edilmesinde insanlara birtakım
faydalar vardır ki bunların bir kısmı dine, bir kısmı da dünyaya aittir.
Dinî
olanlar:
1-
"O Ramazan ayı ki, Kur'ân onda indirildi." (Bakara, 2/185).
2-
Hac: "Hac, belirli aylardadır." (Bakara, 2/197).
3-
a) Ölüm iddeti: "Kocaları ölen kadınlar, kendi kendilerine dört ay on
gün beklerler." (Bakara, 2/234).
b)
Âdetten kesilmiş olan kadınların iddeti: "Onların iddeti üç aydır."
(Talâk, 65/4).
4-
Vakitlere bağlı adaklar ve hilâl ile bilinebilecek mendub bir oruç.
Dünyaya
ait olanlar da ödünç alıp verme, kiralar, vaadler, hamilelik ve emzirme müddeti
ve bunlara benzer şeyler olmak üzere pek çoktur. Günler ve günlerin bölümleri
olan saatler için, namaz vakitlerinde olduğu gibi, günün de bir mîkat olduğunda
şüphe yoksa da pek çok işler için ay hesabı daha lüzumludur. Ayın değişiklikleri,
yaratılış itibariyle bu hususta güneşin durumundan vakit hesabına daha çok
elverişli ve halk için kolaydır. Ay yaratılış itibariyle başlı başına bir
ölçü olmalıdır. Güneşin hacminde bir değişme görülmediğinden dolayı yeryüzüne
göre doğuş yerlerindeki değişiklikleri ve burçlar üzerindeki hareketleri gizli
işlerden olmakla ay denmesine münasip olmayacağı gibi, güneş yılında ay, açık
bir ölçü değil; nihayet dört mevsime veya seneye göre itibarî ve gizli bir
ölçü bölümüdür. Halbuki ay, dörtlükleriyle, haftaların da gerçekten ölçüsüdür.
Dünyanın her tarafında hafta hesabının birliği de bu ölçünün yaratılışa uygunluğundan
dolayıdır. Nihayet ay, geceleri itibariyle gün hesaplarına da açık bir alâkaya
sahiptir. Buna göre günlerin isimleri genellikle buna tatbik edilerek yedi
olmuştur.
İşte
insanların faydası açısından ayın değişmesinin açık hikmeti, vakit hesabı
için böyle bir ölçü olmasıdır. Bunun için güneş yılı hesabında uydurma suretiyle
de olsa bir ay hesabına mecburiyet vardır ki buna tabi olmak, insanlara gerçekten
çok, kuruntu ve varsayımlara sapma alışkanlığı verir.
Bunlardan
başka ayın cisminde her gün görülmekte olan bu değişiklik, gök cisimlerinin
de değişikliğe uğramakla karşı karşıya bulunduğuna ve yok olmasının mümkün
olacağına açık bir misal teşkil eder. Bu itibarla Allah'ın kudret ve birliğinin
büyük alâmetlerinden olan göklerin yaratılışı içinde ayın, düşünürlerden başka
en basit insanlara bile âlemlerin Rabbi olan Allah'ın iradesini anlatan seçkin
bir mucize ve O'na kulluk etmek için vakit tayinine delâlet edecek ilâhî bir
işaret olduğunda da şüphe yoktur. "Gökte burçlar yaratan, orada bir kandil
ve aydınlatıcı bir ay yapan Allah'ın şanı ne yücedir." (Furkan, 25/61).
Bütün bu mânâlar "O hilâller, insanlar için vakit ölçüleridir."
cevabında toplanmış ve oruçtan sonra sözkonusu olan hacca dikkat çekmek için
özellikle "Hac" kaydı da zikredilmiş, anılan soruya böylece bir
hikmet cevabı verilmesi emredilmiştir.
Bu
soru ile, adi sebepleri, gök bilimi gereğince astronomik sebeplerin açıklanmasını
isteyenler de bulunabileceğinden, soranlara bu cevabı söyle, şunu da ilave
et: Bununla beraber, iyilik ve hayır denilen özellik, evlere arkalarından,
sırtlarından gelmek değildir.
Bu
ifadenin bir gerçek mânâsı, bir de kinaye mânâsı vardır. Gerçek oluşu itibariyle,
cahiliye halkının ihramda yaptıkları bu aksilik bir ibadet olmadığı gibi;
kinaye mânâsı itibariyle de Resulullah'a gök bilimi sorusu sormak, hikmeti
ve Allah'ın hükümlerini açıklayıp tebliğ etmek için gönderilmiş olan Peygamberi
-hâşâ- bir gök bilimci ve Kur'ân'ı bir astronomi kitabı yerine koymak ve normal
bilgilerin maksatlarıyle peygamberlik ilminin istediği şeyleri birbirinden
ayıramamak, işe tersinden başlamak demektir. İşlere böyle tersinden başlamakla
hayra erilemez, iyilik ve hayır, böyle aksilikle değildir. İyilik sahibi,
ancak Allah'tan korkup, korunandır. Yani Yukarıda: "Yüzünüzü... çevirmeniz
iyilik değildir." âyetinde: "Fakat hayır ve iyilik, Allah'a, ahiret
gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman edenlerin davranışlarıdır."
ifadesinden "İşte takva sahipleri onlardır." (Bakara, 2/177) ifadesine
kadar vasıfları anlatılan kimselerdir. Bu cümleden olarak peygamberin arkasına
düşerek bağın kapısından girip gölgelenen kimsedir. Bunu bilin. Ve evlere
kapılarından gelin. İşlere doğru yoluyla, uygun şekilde girişin, eksiklik
etmeyin, bir soru sorarken de halinizi bilin, gereksiz şeylerle uğraşmayın.
Bu cevap ve bu emir, çok anlamlı bir darb-ı mesel şeklinde kulağınıza küpe
olsun da peygambere hilâlin değişmesinin astronomik sebebini sormaktan şimdi
vazgeçin. Önce kavminizin cahiliye adeti olan şu aksiliğin ortadan kaldırılmasıyla
kurtuluşunuzu düşünün ve onun sebeplerini sorun. Kurtuluşa ermeniz için de
Allah'tan korkun ve yukardaki takva özelliklerini kazanarak Allah'ın koruması
altına girin ve şu emri dinleyin:
Meâl-i
Şerifi
190-
Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın.
Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.
191-
Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın.
O fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Yalnız Mescid-i Haram yanında onlar
sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa,
hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir. 192- Artık şirkten vazgeçerlerse,
şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
193-
Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın
. Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.
194-
Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde
kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın da ileri
gitmeye Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.
195-
Allah yolunda mal harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve
güzel hareket edin. Çünkü Allah güzellik ve iyilik edenleri sever.
190-Baştaki
olduğu ve Resulullah'ın, o zaman savaşanla savaşır, elini çekenden de el çeker
bulunduğu ve Berâe (Tevbe) Sûresindeki: "Müşriklerle topyekün savaşın."
(Tevbe, 9/36) diye genel olarak savaş emredilinceye kadar böyle yaptığı, Rebî'
b. Enes (r.a.)'den rivayet edilmiştir.
Müslümanlar,
önce müdafaa şeklinde de olsa savaştan menedilmişler ve her ne olursa olsun
sabır ve anlaşmaya memur kılınmışlar, daha sonra savaş âyetleriyle bu yasaklama
kaldırılmıştır. Fakat savaş âyetleri iki çeşittir: Bir kısmı sadece izin ve
cevaz ifade eder; bir kısmı da savaş ve cihadı emrederek vücub ifade eder.
Bu âyet ise sadece savaş âyeti değil, savaşmayı emreden âyettir.
Hz.
Ebu Bekr es-Sıddîk, Zührî ve Saîd b. Cübeyr gibi birçok kimselerden savaş
hakkında nâzil olan ilk âyetin Hac Sûresindeki: "Kendilerine savaş açılan
müminlere savaş için izin verildi. Çünkü onlara zulmediliyordu."
(Hac,
22/39) âyeti olduğu da rivayet edilmiştir. Bu bakımdan Rebî' rivayetinin mânâsına
göre, bu "savaşınız" âyetinin, ilk savaş emri âyeti olması gerekir.
Tefsir alimlerinin çoğunun görüşü de budur.
Bu
emir: "Allah'ın emri gelinceye kadar siz onları af ediniz, onlara aldırmayınız."
(Bakara, 2/109) âyetinde vaad edilmiş olan emirdir. Bu savaş emirleriyledir
ki son peygamberin, kılıç ve cihadla emredileceği hakkında geçmiş kitaplarda
özel vasıfları da ortaya çıkmış, bu şekilde de ilâhî mucize gerçekleşmiştir.
Bu
âyetin, kendisinden sonra gelen kısımla veya Berâe (Tevbe) Sûresindeki: "Müşriklerle
topyekün savaşınız." (Tevbe, 9/36) âyetiyle neshedilip edilmediğinde
ihtilaf edilmiştir.
Birincisinin,
düşman hücumuna karşı savunma harbine mahsus bir emir olduğuna taraftar olanlar
neshedildiğine; doğrudan harb ilanına da ihtimali olduğunu anlayanlar da muhkem
olduğuna kânidirler. Gerçi Berâe (Tevbe) Sûresindeki âyetlerde, doğrudan Allah
yolunda harb ilanının ve taarruz savaşının da meşru ve icabına göre vacib
olduğunda ihtilaf yoksa da; mesele birinci emrin, bugün mensuh mu, yoksa kendisiyle
amel edilir mi olduğunu tayin etmektir.
Peygamberimizin,
Medine'ye ilk hicret senesinden itibaren seriyyeler tertib edip etrafa gücünü
büyük gösterdiği; fakat bunların sırf emniyet ve huzurun teminini sağladığı,
etraftaki düşmanların hâl ve durumlarını keşfetmek için gönderilmiş karakollardan
başka bir şey olmadığı ve düşman tarafından savaşa girilmedikçe bunlara harb
ve öldürme emri verilmediği bir gerçektir. Hatta Bedir, Uhud, Ahzab, diğer
ismiyle Hendek savaşlarının hep müdafaa zaruretiyle yapılmış harbler olduğu
ve bu hâlin birçok zaman devam ettiği de muhakkaktır. Ama savaş hakkında ilk
varid olan izin ve ilâhî emirler, yalnız müdafaa harbine mahsus olup peygamberi,
doğrudan harp ilanı ve taarruzdan dinen ve şartsız olarak men mi ediyordu?
Yoksa bu hususu, siyasetin gereğine tabi tutarak sonraki emirler gibi, icabına
göre taarruza da müsait olduğu halde, tatbikini bugünkü gibi görüş ve siyasete
mi bırakıyordu? Kısaca bu konudaki sonradan gelen naslar, esas itibariyle
neshedici midir? Yoksa beyan edici ve açıklayıcı mıdır? İşte mesele budur.
Rebî' rivayetinin zahirine göre neshedildiği, Hz. Ebu Bekr rivayetinin zahirine
göre de muhkem olduğu anlaşılıyor. Halbuki ihtimal sabit ve kullanılması mümkün
iken neshedildiğine hükmetmek caiz olamayacağından birçok müfessir muhkem
olduğu görüşüne sahiptir ki biz de buna taraftarız.
Râğıb
der ki: "Önce özellikle yumuşaklık, öğüt ve güzel mücadele ile emredilmiş,
sonra savaşa izin verilmiş, sonra haktan kaçana karşı harp ve çarpışma ile
emrolunmuştur ki bunlar derece derece siyasetin icabına göre varid olmuş emirlerdir."
Bu
noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını
görüyoruz:
1-
Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu
bahane ederek İslâm'ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din
olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan
müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin
ilmî kuvvetine karşı koyma imkanı göremediklerinden dolayı; İslâm'ın hiç bir
dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak
onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların
neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki
yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine
aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze
sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle
hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar;
aynı zamanda bununla son Peygamber'in cihad ile görevlendirileceği hakkında
geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.
İslâm'ın
sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm'ın hükümlerine karşı iftiradır.
Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: "Allah Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği
bazı kötülükleri kılıç ile defeder."
İlmî
ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları
tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen
ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün
olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad
dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre
şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre
müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dini bir vazife ve güzel
görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda,
hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir.
Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler
icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine
aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine
aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra
engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın
koşarak geleceği tek ilâhî dindir.
2-
Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: "İslâm dininde harb yalnız
müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş
ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye
verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır." diyorlar. Bunlar İslâm'ı
savunur gibi görünerek Kur'ân'daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine
mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını
iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve
derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir.
Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı
olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir.
Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından
mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip
olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.
Bunu
bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan,
silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle
yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.
Birinciler:
"Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor." diyorlar. Berikiler
de: "Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor."
diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında
birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde
ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm'ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle
desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı
İslâm yazarlarını da işitiyoruz. Bunlar da, onlara uyarak ilk nazil olan ve
neshedildiği rivayet olunan savaş âyetlerinin, hem müdafaaya mahsus olduğunu,
hem de neshedilmemiş bulunduğunu iddia ettikleri gibi; sonra nazil olan ve
müdafaaya mahsus olmadığı açık ve üzerinde ittifak sağlanmış bulunan âyetleri
de aksine sırf müdafaaya mahsus göstermek istiyorlar. Sonradan gelenin, öncekinin
açıklaması veya hükmünü kaldırıcısı olması lazım gelirken önceki, sonrakinin
beyanı veya neshedicisi imiş gibi idare-i kelâm ediyorlar. Bunlar, İslâm'ın
asıl ruhu olan hak ve hakikat fikrini bırakıp yanlış bir ümid için aksini
desteklemek demektir.
Doğrusu
İslâm dininde ilk emirlerden itibaren müdafaa hakkı meşru olduğu gibi, ihtiyaç
hâlinde, Allah yolunda olmak üzere taarruz hakkı da meşrudur. Hatta gerektiğinde
bir vazifedir. Ancak bu mânâ iledir ki bu ilk emir neshedilmiş değildir, denebilir.
Allah yolunda olma kaydı, her harbin esasıdır. Bu, düşünülmedikçe harp ve
çarpışmaya asla cevaz yoktur.
Bundan
dolayıdır ki Avrupalıların düşündükleri mânâ ile, "Saldırgan harbin,
İslâm dininde yeri yoktur." demek caiz olabilir. Din fikrine ters düşecek
harp de ne müdafaa, ne taarruzdur. Allah yolunda ve hak bir iş uğrunda olmayan,
tağut fikri ve sırf saldırma maksadiyle olandır. Halbuki İslâm'da harp halinde
bile, harbi güzel gösterebilecek gayeye aykırı olarak saldırma haramdır. Bunun
için taarruz harbinde de riayet edilmesi gereken harp hukuku vardır. Bunu,
insanlık tarihinde ilk önce İslâm dini ortaya koymuştur. "Haksız yere
taarruz etmeyiniz. Çünkü Allah, haksız taarruz edenleri sevmez." (Bakara,
2/190). Bu bakımdan, "İslâm dini sırf silah kuvvetiyle yayılmış bir saldırı
dinidir." demek, sırf iftira olduğu gibi, "İslâm'ın yayılmasında
silahın hiç hizmeti yoktur." demek de Kitap ve Sünnete aykırı bir yalan
olur.
İslâm,
sırf silah kuvvetiyle yayılmış olsaydı, o silahı tutan ellerin, az bir zaman
içinde nasıl toplanıverdiğini, Kisraların, Kayserlerin silahlarına nasıl galip
geldiklerini izah etmek mümkün olmazdı. Bu, kesinlikle gösterir ki dinin kendisi
ve peygamberlik mucizeleri, silahtan önce başlı başına üstünlüğünü yürüten
yegane faktördür. Bununla beraber, İslâm'ın feyzi, silahsız olarak yalnız
maneviyatla sınırlı olsaydı, Resulullah'ın silah kullanmasına ve Kur'ân'ın
savaş emirleri vermesine hiç de lüzum kalmazdı. Bu da kesin olarak gösterir
ki din işinde silahın da önemli bir yeri vardır. Bütün gerçek, "Allah
Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder."
hadis-i şerifinde toplanmıştır. Dinin ruhu, bunların sınırlarını önce ayırd
edip, sonra tatbik etmektir. "Görüş, şecaat sahiple rinin cesaretinden
önce gelir. O ilktir, öbürü ise ikinci sıradadır."
Rivayet
edildiğine göre Hudeybiye senesi müşrikler, Resulullah'ı Kâbe ziyaretinden
menetmişler, gelecek sene gelmesi ve Mekke-i Mükerreme'nin üç gün süreyle
boşaltılması şartıyla bir antlaşma da yapmışlardı. Ertesi sene (Hicrî, 7)
Resulullah, bu antlaşma gereğince kaza umresi için döndüğünde müslümanlar,
müşriklerin verdikleri sözde durmayacaklarından endişe etmişler, Harem-i Şerif'te
ve haram ayda muharebe etmeyi de hoş görmemişlerdi ki bu âyet, bunun üzerine
nâzil olmuştur.
Bunların,
haccın hükümlerini açıklama hususunda sevk olunmuş bulunması, bunu teyid etmekte
ve tilavet tarzı, kendisinden sonraki kısmın da beraber nâzil olduğunu bildirmektedir.
Bu âyetlerin, bu gelişi düşünülünce anlaşılır ki bu savaş ve öldürme emirleri,
İslâm kıblesinin selameti, antlaşma hükümlerinin muhafazası ve hac farizasının
edasının sağlanması açısından engelleri kaldırma gereğine dayanmaktadır. Bunlar
da Hz. Ebu Bekir rivayetinin mânâsının kuvvetini bildirmektedirler. Gelelim
mânâya:
Evlere
kapılarından girin ve Allah'tan korkun.
191-Allah
yolunda savaş da edin, o kimselerle ki, sizinle fiilen savaşıyor veya savaşacaktır.
Allah
yolunda savaş, hak din uğrunda sırf i'lâ-yı kelimetullah (Allah kelâmını üstün
getirmek) için cihad demektir ve bu husus, savaşın meşru olması için "Allah
yolunda" olmak üzere iyi bir niyetin lüzumunu ifade etmektedir. "Müfâ'ale
babı" fiilin önce fâil, sonra mef'ûlden meydana geldiği hususunda açık
olduğu için, "sizinle savaşanlar" sözü harp ve öldürmeye taarruzun,
düşman tarafından olmasını bildireceğine göre, bu emrin, yalnız müdafaayı
meşru kıldığı ve bundan dolayı, "Onları nerede yakalarsanız öldürün."
(Bakara, 2/191), "Onları nerede bulursanız öldürün." (Nisa, 4/89),
"Kafirlerin size yakın olanlarıyla savaşın." (Tevbe, 9/123), "Müşriklerle
topyekün savaşın." (Tevbe, 9/36) emirleriyle neshedilmiş bulunduğu, yukarıdaki
şekilde nakledilmişse de "savaşın" fiili de aynı babdan olduğu için
bu noktada bir çelişki şüphesi bulunacağından birini veya her ikisini sırf
iki kişi arasında müşareket mânâsına yorumlamak gerekir. Bu mânâ ile bilfiil
çarpışmak, taarruz ve müdafaadan daha genel olur. Nitekim Ebu Hayyân tefsirinde
"sizinle savaşanlar" ifadesinin zâhiri, "Doğrudan veya müdafaa
şeklinde haklı olarak savaşı yerine getirmek demektir." diye taarruz
veya müdafaadan daha genel olduğu gösterilmiştir. Bir de muzari fiilin geleceğe
de ihtimali vardır. Bu durumda savaşa ehliyet ve kudreti olup da harp edecek
halde bulunanlar demektir. Bu mânâ, Hz. Ebu Bekir'den ve Ömer b. Abdülaziz'den
rivayet edilmiştir. Bunda birincisi, öncelikle sabit olur. Genel mânâda müştereklik
veya genel mânâda mecaz lazım gelmez. Birincisinde kuşatanlar veya harp ilan
edenler hariç kalır. İkincisinde bunlar da girer. Harp ilan etmeyen veya kadın,
çocuk, çok yaşlı, manastırdaki rahibler gibi çoğu zaman harb etme kudretine
sahib olmayanlar hariç kalır. Bunlarla savaş caiz olmaz. Son emirlerde de
durum böyledir. O halde bu iki mânâya da ihtimali olan bu âyet mensuh değildir.
Bu
şekilde savaşın, fakat gerek savaşta ve gerekse diğer hususlarda Allah'ın
emirlerini ve tayin ettiği sınırları aşmayın. Taarruzda haksızlık yapmayın.
Yani bu arada harbe kalkışmayanları, kadınları, çocukları, rahipleri, harb
zamanında zayıflığından ve acizliğinden dolayı genel durumuna göre savaşacak
bir halde olmamakta bunlar gibi olanları da öldürmeye kalkışacak kadar ileri
gitmeyin. Yine aynı şekilde öldürme işinde "müsle" yapmayın. Yani
öldürdüğünüz kimselerin burnunu, kulağını ve diğer organlarını kesmeye kalkmayın.
Nitekim
çocukları, kadınları, manastırlarda bulunanları öldürmekten ve yine "müsle"den
Resulullah'ın menettiği, geniş eserlerle sabittir. Resulullah'ın halifesi
Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk'ın da kumandan Yezid b. Ebi Süfyan'a harb hukukunu
içine almış olarak yazdığı vasiyetlerde bunları ve yine çok yaşlı olan kimseyi
öldürmekten, imar edilmiş bir şeyi tahribden, yemekten başka bir maksat için
sığır ve koyun kesmekten, meyveli ağacı yakmak ve diğer bir suretle bozmaktan
menetmişti. Bu arada bazı müfessirler, harb ilanı haberi ulaşmadan, birden
bire basmanın da sınırı aşma cümlesinden olduğunu söylemişlerdir. Bazıları
da yukarıda zikredilen "mukâtele" (çarpışma) mânâsından dolayı bu
sınırı aşmayı bizzat taarruza yormuşlar ve bu sebeple neshedildiğine de hükmetmişlerdir
ki bu Rebi'in görüşüdür. Buna göre, "neshedilmiştir", denmenin mânâsının,
doğrudan taarruz mutlak olarak sınırı aşma değil; durumun gereğine göre meşrudur
demek olduğu unutulmamalıdır. Kısaca, açıklandığı üzere sınırı aşmayınız,
Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez, onları sevaba değil, azaba layık görür.
Allah
yolunda savaşın ve onları nerede yakalarsanız öldürün. Hıll (harem dışı) ve
harem demeyin, onlar taarruz etsin diye beklemeyin, böyle yapın ve sizi çıkardıkları
yerden, yani Mekke'den onları çıkarın, vatanınızı onların elinden kurtarın.
Burada
bu çıkarma emri, temkinle ilgili bir emirdir. Bu vaad Mekke'nin fet-hi ile
yerine getirilmiştir. Gerçi öldürme, aslında fena bir şeydir. Fakat fitne
de öldürmeden daha şiddetlidir, daha ağırdır. Çünkü öldürmenin zahmet olması
çabuk geçer, fitneninki devam eder. Öldürme, insanı yalnız dünyadan çıkarır.
Fitne ise hem dinden, hem dünyadan eder. Bunun için fitneye tutulmaktan ise
o fitneyi çıkaranları öldürmek veya ölmek, yahut da çıkardıkları fitneyi kendi
başlarına yıkmak elbette daha iyidir. "Ehven-i Şerreyn" (iki şerrin
en zararsızı) tercih edilir." kaidesi de bu gibi naslardan çıkarılmıştır.
FİTNE:
Aslı, sözlükte, karışığını almak için altını ateşe koymaktır. Bundan sıkıntı
ve belaya sokmak mânâsında kullanılmıştır ki burada bu mânâyadır. Yani vatandan
çıkarmak gibi, insanları azaba uğratacak bela ve sıkıntı öldürmekten daha
ağırdır. Ölümden daha ağır ne vardır, demeyiniz. Çünkü ölümü temenni ettiren
durum, ölümden daha ağırdır. Bu sözün gelişinde insanı vatanından çıkarmanın
da ona, ölümü temenni ettirecek fitne ve sıkıntı cümlesinden olduğuna işaret
vardır. Şirk küfrü yaymak, dinden dönmek, Allah'ın yasaklarını çiğnemek, genel
sükuneti bozmak, vatandan çıkarmak hep birer fitnedirler. Müminin -Allah korusun-
dönüp kâfir olması, öldürülmesinden ağırdır. Doğru yola girmiş olan müminlerden
bazı kimseler, Mekke müşrikleri tarafından küfre döndürülmek için azaba uğratılıyor,
onlar da, "Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Hayır onlar
diridirler." (Bakara, 2/154) ilâhî emri gereğince ölmeyi göze alıp Allah'ın
izni ile dayanıyorlardı. Bu şekilde haram ayda ashabdan bazılarını müşrikler
öldürmüşler, bu da müslümanların gücüne gitmişti. İşte bütün bunlar "Fitne
öldürmeden daha ağırdır." prensibinde özetlenerek harb ilânının sebebi
kısaca ifade buyurulmuş ve müslümanlar fitneyi ortadan kaldırmak için Allah
yolunda ya gazi veya şehid olmaya teşvik edilmiştir. Nüzul sebebi özel ise
de söz, fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını
ifade ettiğinden hüküm geneldir.
Bununla
beraber, Mescid-i Haram yanında, Mekke içinde önce onlar sizinle savaşa başlamadıkça,
siz de onlarla savaş etmeyiniz. Fakat, Onlar sizinle savaşır da sizleri öldürürlerse,
siz de onları öldürünüz. Kafirlerin cezası böyledir.
Hamze,
Kisaî, Halef-i Âşir kırâetlerinde: okunur ki, "Mescid-i Haram yanında
onlar sizden birini öldürmedikçe siz de onları öldürmeyiniz, eğer onlar sizi
öldürürse siz de onları öldürünüz." demektir.
Bundan
anlaşılır ki Kâbe haremi ve Mekke-i Mükerreme içinde taarruz suretiyle öldürmek
caiz değildir. İlk vazife yalnız çıkarmaktır. Fakat orada öldüren, öldürülür.
Hatta Mekke içinde bir öldürme yapan kimse Kâbe haremine sığınırsa orada yine
öldürmek caiz değildir. Çıkarılır da kısas yapılır. "Hani biz Kâbe'yi,
insanlar için sevab yeri ve her türlü düşman taarruzundan emin bir sığınak
yapmıştık." (Bakara, 2/125), "Ona giren her türlü tecavüzden emin
olur." (Âl-i İmran, 3/97). Fakat Harem-i Şerif içinde öldürme yapan orada
öldürülür. Bu emir, kendinden önceki kısmı tahsis etmektedir.
"Ahkâm-ı
Kur'ân"da denilir ki: "Bir hitapta nâsih ve mensûh bulunamayacağı,
tilavet birliği ve iniş nizamı da bu iki âyetin bir hitapta nazil olduğunu
bildirdiği ve aksine sahih bir nakil mevcut olmadığı cihetle, 'Onları nerede
bulursanız öldürün.' ifadesi kendinden önceki kısmın hükmünü kaldırıcı olmayıp
açıklayıcı olduğu gibi bu nehiy (yasaklama) de 'Onları öldürün.' emrinin tamamını
neshedici değil, tahsis edici olur. Sonra bu nehiy de hiçbir emirle neshedilmiş
değildir, muhkemdir. Gerçi, 'Müşrikleri nerede bulursanız öldürün.' (Tevbe,
9/5) emrinin sonra nâzil olduğunda ihtilaf yoksa da bunun, 'Mescid-i Haram
yanında onlarla savaşmayın,' yasağına bağlı olarak amel ettirilmesi mümkün
olduğuna göre neshe delâleti yoktur. İbnü Abbas, Ebu Şüreyh, Huzâî ve Ebu
Hüreyre hazretlerinden rivayet olunduğu üzere Mekke'nin fethi günü Peygamber
(s.a.v.) irâd buyurduğu hutbede:"Ey insanlar! Allah Teâlâ gökleri ve
yeri yarattığı gün, Mekke'yi hürmetli kıldı ve o benden önce kimseye helâl
kılınmadı. Benden sonra da kimseye helâl kılınmayacaktır. Bana da ancak bir
günün bir saatinde helâl kılındı ve yine kıyamet gününe kadar hürmetli oldu."
buyurmuştur ki bu bir saat de müşrikler tarafından orada öldürme olayının
meydana getirildiği saat demektir. Bu hadis-i şerif, bu âyetteki mukayyed
(şartlı) yasaklamanın muhkem olduğuna delâlet eder. Buna karşı Rebi' ve Katâde'nin,
Peygamber'den bir rivayet olduğu bilinmediği halde buna mensûh demeleri, kendi
ictihadları olmak üzere kabul edilebilir..." Bu şekilde bu hüküm bakîdir,
nesih sabit değildir.
192-
Eğer onlar küfürden vaz geçerlerse, Allah da çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir. "Sizi çıkardıkları yerden, onları çıkarın." kaydının delâletiyle,
bu âyetin, Kitab ehli hakkında olmayıp, Arap müşriklerine mahsus olduğu anlaşılır.
Kitab ehlinin vergi ile boyun eğmesi de makbul olabildiği halde, Arab müşrikleri
ya İslâm'a girmeye veya kılıca mahkumdurlar. Bu nokta şu âyetle delillendiriliyor:
193-
Onlarla o şekilde savaşın ki, hatta fitne, yani şirk ve ayrılık olmasın da,
din hep Allah için olsun, yalnız Allah'a boyun eğilip, itaat edilsin. Halbuki,
"Allah katında gerçek din İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 3/19). Bu bakımdan,
bunlarda gerçek tevhid dini olan İslâm'dan başka bir din bulunmasın. Fitnenin
başı olan şirk kalksın. Bunun için Peygamber (s.a.v.): "Ben bu insanlarla
"Lâ ilâhe illallah" diyecekleri ana kadar savaşmakla emredildim.
Onu dedikleri zaman benden canlarını kurtarırlar." buyurmuştur.
Diğerleri
cizye ile de kanlarını korumaya sahip olabilecekleri halde, bunlara bu izin
verilmemiştir. Bundan başka özellikle Mekke'de müslümanlardan başkasının ikametine
de izin verilmemiştir. Bundan dolayı, küfürden vaz geçip, İslâm'ı kabul ederlerse,
artık zalimlerden başkasına savaş düşmanlığı yoktur.
194-
İyi ama bu savaş, âdete göre muharebenin yasak olduğu haram aya tesadüf ederse
ne olacak? Haram ay, haram aya; hürmetler, hürmetlere kısastır. Burada hürmet,
muhafaza ve saygı gösterilmesi vacib olan, el uzatılması caiz olmayan şey
demektir ki malları da içerir. Bu atıfta tahsisten sonra genelleştirme vardır.
Bu bakımdan: Her kim size saldırır, hürmet ve masumluğunuzdan bir şey bozarsa,
onun size saldırdığı kadar, yani aynısı olmak şartıyla siz de ona, karşılık
olarak saldırınız. Çünkü, "Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür."
(Şûrâ, 42/40) Bir tecavüze karşı ayniyle karşılık vermek tecavüz değil, tecavüzün
cezasıdır. "Kötülüğe ilk başlayan daha zalimdir." Buna tecavüz ve
sınırı aşma denilmesi, fiilin kendisindeki benzerlik dolayısıyla bir müşâkeledir.
Aslında
çirkin olan bir şey, böyle bazı şartlar altında itibarî bir güzellik kazanır.
Bundan dolayı ilk başlayanın fiili, gerçekten ve hükmen çirkin ve sırf zarar
olduğu halde, onun tepkisi demek olan karşısındakine bir hak vermiş olur.
Böyle olabilmesi ise benzeri olma şartına bağlıdır. Benzerine riayet mümkün
olmayan hususlarda kısas yapılmaz. Kıymetli şeyler birbirine takas edilmez.
Hukukun derecelerine uymak gerekir. Mesela: gasbedilen bir şey mevcud ise
aynen alınır. Misliyat (aynı şeyler)tan ise, aynı cinsten misli ile; değil
ise malî misli olan kıymeti ile ödettirilir.
Kısaca
meşru olan, kayıtsız şartsız karşılık vermek değil, ayniyle karşılık vermektir.
Misle riayet edilmeyince, doğrudan bir zarar meydana getirilmiş ve zarara
zarar ile karşılık verilmiş olur. Halbuki İslâm'da, "Doğrudan zarar vermek
caiz değil, zarara zararla karşılık vermek de caiz değildir." Fakat zararı
ortadan kaldırmak lazımdır. Zarar ise zarurî olarak misli ile takas edilerek
ortadan kaldırılabilir. Yoksa diğer bir zarar ortaya atılmış olur. Takas demek
olan kısas kelimesi, bu aynı olma mânâsını taşıdığı halde yanlışlık yapılmaması
ve hükümde asıl maksat olduğu gösterilmemesi için sonuç olarak ayrıca da delil
getirilmiştir.
İşte
aynı ile olması şart koşulan, "Hürmetler, hürmetlere kısastır."
genel kaidesi gereğince, haram ay da aynı haram aya takas edilir. Düşmanlar,
geçen Hudeybiye senesi Zilkâde ayında müslümanlara taş ve ok atarak savaşa
kalkışmakla bu haram ayın hürmetini çiğnediler. Bu sene de bunu bahane ederek
antlaşma hükmünün yürütülmesine engel olacakları zannında bulunuyorlar. Siz
de buna aynıyla karşılık vererek aynı Zilkâde ayında savaştan sakınmazsınız.
Hasen'den rivayet edildiğine göre, Arab müşrikleri Hz. Peygamber'e: "Haram
ayda savaşı yasaklasan!" demişler. "Pek iyi!" buyurmuş. Müşrikler,
bunu fırsat bilip, haram ay içinde sözleşmeyi değiştirmeyi kurmuşlar. Bunun
üzerine bu âyet inmiştir.
Fakat
İbn Abbas, Rebi' b. Enes, Katâde ve Dahhâk'ten rivayet edildiğine göre Kureyş,
Hudeybiye senesi Resulullah'ı ihramlı olarak haram ay olan Zilkâde ayında,
haram belde olan Mekke'den geri çevirmişlerdi. Cenâb-ı Allah da ertesi yıl
yine Zilkâde'de Resulünü Mekke'ye soktu da umresini kaza ettirdi. Bunu, geçen
Hudeybiye senesi meydana gelen men ve engellemeye takas etti. Nüzul sebebi
de bu oldu ki birincisine göre âyet, Mekke'ye girmeden önce inmiş olup görünürde
emir ve inşa ve zımnen (kapalı şekilde) geleceğe ait vaad ve haberdir. İkinciye
göre de girdikten sonra inmiş ve müşriklere: "İşte bu geçen senekine
kısastır." diye açıkça ihbarı (haber vermeyi) ve bununla beraber haram
ayda doğrudan başlama şeklinde olmaması şartıyla savaşı mübah kılma emrini
içine almış bulunmaktadır. Âyetin gelişi birincisine daha uygundur. Her halde
bu âyetler, "kaza umresi yılı" diye söylenen hicretin yedinci yılında
Kâbe ziyareti esnasında inmiştir. Ancak daha sonra "haram ay âdeti"
mutlak olarak neshedilmiş olduğundan, bu âyetin, haram ayda doğrudan ve ilk
olarak harp ilanına izin vermeyen hükmü, berâe" âyetleriyle kaldırılmıştır.
Bunda ittifak vardır. Bundan başka ayniyle karşılık verme hakkındaki genel
hükümleri ise ittifakla bakîdir.
Bunları
yapınız, kendinizi koruyunuz, ve biliniz ki, her halde Allah, korunanlarla
beraberdir. Ayniyle karşılık vermek caiz ise de kayıtsız olarak korunmanın
gereklerinden değildir. Tatbikinde aynını geçmemek için iyi dikkat ediniz,
Allah'tan korkunuz ve en iyi şekil hangisi ise onu yapınız ve her halde korununuz,
müttakî olunuz, korunma âyetlerini unutmayınız. Bundan anlaşılıyor ki: "Doğrusu
Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 2/153) âyeti mutlak değildir.
Sabır, sakınma şartına bağlıdır ve yerine göre dereceleri vardır. Meydana
gelmiş musibetlerle henüz olmamış musibetlere karşı sabrın farkı vardır. Defedilip
kaldırılmasında mümkün olduğu kadar sürat gösterilecek hususlar vardır. Korunurken
de korunma âyetlerinde: "Sıkıntılı ve geniş zamanlarında ve savaş anında
sabrederler." (Bakara, 2/177) ifadesinin kapsamı unutulmamalıdır. Evlere
kapılarından girilmelidir. Şu da hatırda tutulmalıdır ki, harp ve çarpışma
denilen şey, parasız ve malsız olmaz, masraf da ister.
195-Bunun
için: Allah yolunda infak da yapın. Mal hazırlayıp harp ihtiyaçlarına sarfedilmek
üzere vergi, yardım verin. Fakat yalnız mal kazanmak sevdasına düşüp de, Kendi
kendinizi tehlikeye de bırakmayın. Sadece para kazanma ve istirahat etme sevdasının,
insanları, esirlik istilası ve mahkûmluk gibi büyük tehlikelere düşüreceğini,
bu tehlikenin önüne geçmenin ancak Allah yolunda harbetmek ve harbe alışmakla
mümkün olacağını unutmayın.
Bu
âyetin gelişi ve nüzul sebebi, Allah yolunda harb ve çarpışmadan ve o uğurda
mal harcamadan kaçınmanın bir tehlike olduğunu hatırlatmak içindir. Tirmizi
ve Ebu Davud'da da tahric olunduğu üzere rivayet ediliyor ki: "Emeviler
devrinde Abdurrahman b. Velid kumandasında bir İslâm ordusu, Kostantiniye
yani İstanbul şehrine gaza etmişti. Ebu Eyyub el-Ensarî hazretleri de bu askerler
arasındaydı. Rumlar şehrin surlarına arkalarını dayamışlardı. O sırada müslümanlardan
bir zat, kaledeki düşman üzerine açıktan hücum etmiş, bunu gören İslâm cemaati:
'Bırak, bırak! Lâilahe illallah, kendi kendini tehlikeye atıyor.' demişlerdi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Eyyûb el-Ensarî: 'Ey müslümanlar! Bu âyet biz Ensar
topluluğu hakkında nazil oldu. O vakit ki Allah Peygamberine yardım etti ve
dini olan İslâm'ı galibiyete mazhar kıldı. O zaman biz artık mallarımızın
başında durup onların ıslahı ile meşgul olalım mı? demiştik. Allah Teâlâ:
'Allah yolunda sarfediniz. Kendi kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayınız.'
(Bakara, 2/195) âyetini indirdi. Bundan dolayı kendini tehlikeye atmak, mallarımızın
başında durup, onları ıslah ile uğraşmamız ve cihadı terketmemizdir.' demiştir.
Bunun üzerine hiç durmayıp Allah yolunda cihada girişmiş ve nihayet şehid
olup, İstanbul'da defnolunmuştur."
Ebu
Eyyub el-Ensarî böylece kendini tehlikeye atmanın, Allah yolunda cihadı terketmek
demek olduğunu ve âyetin bu hususta nazil olduğunu haber vermiştir. İbnü Abbas'tan,
Huzeyfe'den, Hasen, Katâde, Mücâhid, Dahhak'tan da böyle rivayet edilmiştir.
Bera' b. Âzib ve Ubeyde es-Selmanî hazretlerinden, "Elleriyle kendini
tehlikeye atmak, günah işlemekle mağfiretten ümidi kesmek" demek olduğu
da rivayet edilmiştir. Bunun, infak karinesiyle: "Harcamada israf edip,
yiyecek, içecek bulamayacak dereceye vararak telef olmak" mânâsına olduğu
da söylenmiş, "Düşmana tesir etmeyecek bir şekilde harbe atılmak"
demek olduğu da belirtilmiştir ki Ebu Eyyub'un itiraz ettiği ve nüzul sebebini
söylediği cemaatin görüşü de bu idi.
"Sebebin
özel oluşu, hükmün genel oluşuna engel olmayacağından" ve bu mânâların
toplanmasında da çelişki ve terslik bulunmadığından âyetin tamamına şamil
olması da caizdir. Bunun için İmam Muhammed, "Siyer-i Kebir"inde
der ki: "Tek başına bir adam, bin kişiye hücum edecek olsa, eğer kurtulma
veya düşmanı kırma ve tesir etme ümidi varsa, sakınca yoktur. Kurtulma veya
düşmanı kırma ümidi yoksa mekruhtur. Çünkü müslümanlara bir faydası olmaksızın
kendini ölüme atmış olur. Bunu yapacak olan kimse ya kurtulmak veya müslümanlara
bir faydası bulunmak ümidi olursa yapmalıdır. Kurtulma ve düşmanı kırma ümidi
olmadığı halde diğer müslümanlara cesaret versin ve böylece düşmanı tepelesinler
diye misal gösterilecek bir örnek olmak üzere yaparsa sakınca yoktur..."
Bu
yasaklama sahihtir. Bundan dolayı dine veya müminlere hiçbir menfaati olmaksızın
kendini öldürmek uygun değildir. Fakat kendini öldürmede dine ait bir menfaat
varsa; o zaman da bunu yapmak, pek şerefli bir makam olur ki Ce-nab-ı Allah,
Resulullah'ın ashabını bununla övmüştür: "Allah, müminlerden canlarını
ve mallarını kendilerine cennet vermek üzere satın aldı. Onlar Allah yolunda
savaşırlar da öldürürler ve öldürülürler." (Tevbe, 9/111). Yine: "Allah
yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler. Rableri
yanında rızıklanırlar." (Âl-i İmrân, 3/169) buyurmuştur. Ebu Eyyûb el-Ensarî
hazretleri de bu makamı göstermiştir. Bundan dolayı sırf huzura düşkünlükte
tehlike bulunduğu gibi, harp bakımından da tehlike bulunabilir. O da düşmana
tesir icra etmeyecek, boş yere bir müslümanı yok edecek olan husustur.
Müslümanlara
faydası olmadığı gibi aksine zararı bilinirse, o zaman harbe atılmak ve kendini
öldürmek hiç caiz olmaz. Fakat insanlık gafleti, harbi, mutlak bir tehlike
zannedebileceği için; bu âyet mal kazanacağız, rahat edeceğiz diye dalıp,
cihadı terketmenin tehlike olduğunu hatırlatma hususunda nâzil olmuş ve o
şerefli makamı göstermiştir. Demek ki barış tehlikesi, ibare ile; savaş tehlikesi
de işaret ile hatırlatılmıştır.
Ey
müminler! Bunlara dikkat edin, ve her hususta iyilikle muamele edin, yaptığınızı
güzel yapın, sizden asıl istenen, iyiliktir. Çünkü, Allah hep iyilik edenleri
sever. Bunun için harcamayı da en güzel şekilde yapın ve herhangi bir kötülüğü,
en güzel biçimde ortadan kaldırın. Aynı ile karşılık vermeyi, daha güzeli
mümkün olmadığı zaman yapın. Kötülüğün cezası kötülük ise de, "Sen kötülüğü
en güzel iyilikle bertaraf et." (Müminûn, 23/96) emri gereğince kötülüğü
de en güzel şekilde savın. Harbi de en güzel sebep, en güzel vasıta kabul
edip en güzel şekilde yapın ve ancak Allah yolunda yapın. Yapın da:
Meâl-i
Şerifi
196-
Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman
kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Bununla beraber bu kurban, kesileceği
yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya
başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan
ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca
kadar umre ile sevab kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir.
Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç
tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar
içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.
196-Bu
âyet de kendisinden önceki kısım gibi kaza umresi yılı denilen, hicretin yedinci
yılında nazil olmuştur.
HACC:
"Hâ"nın fethası ve kesresiyle önceden de zikredildiği üzere sözlükte
kastetmek demektir. Fakat mutlak kasıt değil, büyük ve önemli bir şeyi kastetmektir.
Dînen: Tahsis edilen bir zamanda, tahsis edilen bir yeri özel bir şekilde
ziyarettir ki hac niyetiyle, tahsis edilen yer ve zamanda ihrama girip, Arafat'ta
vakfe, sonra Kâbe'yi ziyaret tavafından ibaret olan mahsus (özel) fiillerdir.
İhram, vakfe, tavaf, bu üç fiil, gerek farz ve gerek nafile haccın farzlarıdır.
İhram şart, vakfe ve tavaf da rükündür. Tahsis edilen yer ve zaman da şartın
şartı olan şartlar cümlesindendir. Buna göre haccın şartları, rükünleri ve
bunlardan başka vacibleri, sünnetleri, müstehabları, yasakları vardır. Şöyle
ki:
A)
Rükünleri: Vakfe ve tavaftır.
B)
Şartları: Sahih olmasının şartı ve vücûbunun şartı olmak üzere iki çeşittir:
1-
Sahih olmasının şartı: Müslüman olmak, niyet ile ihram, tahsis edilen yer
ve zamandır. Hac aylarından önce hiç biri sahih olmaz.
2-
Vacib olmasının şartı: Bu da ikidir:
a-
Vacib olmasının kendi şartıdır ki İslâm, hürriyet, akıl, büluğ, hacca gitme
gücü, vakit, İslâm yurdunda bulunmak veya düşman yurdunda ise haccın farz
oluşunu bilmiş olmaktır.
b-
Edasının vacib oluşunun şartıdır ki vücut sağlığı, hissî engeller bulunmaması,
yol güvenliği, kadın hakkında iddet bekleme durumu olmaması, kocası veya bir
mahreminin, yanında beraber bulunmasıdır.
C)
Vâcibleri:
1-
İhramı mîkattan veya bir sakıncası yoksa daha önceden giymek,
2-
Arafat'ta vakfeyi, güneşin batışına kadar uzatmak,
3-
Müzdelife'de de vakfe yapmak,
4-
Safâ ile Merve arasında yedi şavt sa'y etmek,
5-
Sa'yi, ona hazırlık olan bir tavaftan sonra yapmak.
6-
Tahsis edilmiş olan yerde taş atmak,
7-
Halk veya taksîr, yani başını kazıtmak veya saçlarını kısaltmak,
8-
Mekke'ye dışardan gelenler için "tavaf-ı sader" denilen veda tavafı
yapmak,
9-
Tavafa Hacer'ül-Esved'den başlamak,
10-
Tavafı sağdan yapmak,
11-
Özrü yoksa tavafta yürümek,
12-
Tavafta, cünüblükten ve abdestsizlikten temizlenmiş olarak bulunmak,
13-
Avret yerlerini örtmek,
14-
Tavafın yedi şavtından son üçünü yapmak (ilk dördü farzdır).
15-
Sa'ye Safâ'dan başlamak,
16-
Kıran ve temettu' haccı yapanlar için kurban kesmek,
17-
Her yedi tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak.
18-
Şeytan taşlama ile tıraş olma arasındaki tertibe riayet etmek.
19-
Kurban kesme günlerinde kurban kesmek.
20-
Tıraşı yerinde ve zamanında olmak.
21-
Ziyaret tavafını, kurban bayramının ilk üç gününde yapmak. Bu vâciblerden
biri terk edilirse kurban kesmek gerekir.
D)
Sünnetleri:
1-
Kudûm tavafı yapmak, yani Mekke'ye girince Kâbe'yi tavaf etmek.
2-
Kudûm tavafında veya farz tavafta "remel" yapmak, yani tavafın üç
şavtında -devrinde- harp meydanında savaşa çıkmış pehlivan gibi omuzlarını
titreterek yürümek.
3-
Safâ ile Merve arasındaki iki yeşil direk arasında koşmak.
4-
Tahsis edilen günlerde geceleyin Mina'da yatmak.
5-
Mina'dan Arafat'a güneş doğduktan sonra, Müzdelife'den Mina'ya da güneş doğmadan
önce hareket etmek.
Bunlardan
başka daha birtakım hususlar ki müstehabları ve edepleri ile beraber tafsilatı
fıkıh kitaplarındadır.
E)
Haccın Yasakları: Bu da iki çeşittir:
1-
Şahsın kendinde yapmaktan men edildiği şeylerdir ki cinsi münasebet, saç ve
kıl kesmek, tırnak kesmek, koku sürünmek, başını ve yüzünü örtmek, dikişli
bir şey giymektir.
2-
Başkasına yapmaktan men edildiği şeylerdir ki birisini tıraş etmek; gerek
Harem ve gerekse Hıll bölgesinde av yapmaktır.
İhramdan
çıkıncaya kadar bunların hiç biri yapılamaz, yapılırsa ceza lazım gelir. Gerçi
Haremin ağacını kesmek dahi yasak ise de bu yasaklık, hacca ve ihrama mahsus
değildir. Şâfiî mezhebinde Safâ ile Merve arasında sa'y ve bir görüşe göre
tıraş veya saçları kısaltmak da haccın farzlarından ve hatta rükünlerindendir.
Haccın
şer'î sebebi Beytullah'tır. Çünkü hac, ona muzaf olur da "Beytin haccı"
denir. Beyt ise bir olup tekrar edilmediğinden hac, müslümana ömründe bir
kere fevren, yani ilk imkan senesinde farz olur. Sonraya bırakma yoluyla farz
olup acele edilmesinin daha faziletli olduğu da rivayet edilmiştir. Bu âyetlerin
nâzil olduğu kaza umresi yılında Peygamber efendimiz, Zilkâdede umre suretiyle
Kâbe'yi ziyaret etmiş ve bir yıl önce müşriklerin engellemeleriyle tamamlayamadığı
umreyi bu şekilde kaza ettikten sonra antlaşmaya göre üç günden fazla Mekke'de
kalamayacaklarından hacdan önce geri dönmüştü.
Ertesi
yıl, hicretin sekizinci yılında Hudeybiye antlaşmasının müşrikler tarafından
bozulmasından dolayı, Ramazan-ı Şerifte hareket edilmiş ve Ramazanın son on
gününde Mekke fethedilmiş; Şevval içinde Huneyn savaşı, Taif kuşatması yapılmış,
Resulullah, yine bir umre yaparak hac vaktinden önce Medine'ye dönmüştür.
O sene Mekke'de vali bırakılan Attab b. Üseyd, Arab geleneğine göre insanlara
hac yaptırmıştı. Daha ertesi hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk
(r.a.) Hz. Peygamber tarafından hac emiri tayin buyurulmuş, ilk olarak bu
yıl İslâmî hac yerine getirilmişti. Bundan sonra Beyt-i Şerif'in (Kâbe'nin)
çıplak olarak tavaf edilmemesi ve müşriklere hac yaptırılmaması ilan olunmuş
ve nihayet hicretin onuncu yılında bizzat Resulullah, ilk ve son olarak haccı
eda etmiş ve hac ibadetini tamamen öğretmişti... Bu seneye "Haccetü'l-vedâ"
denilmiş ve ertesi yıl Peygamberimiz vefat etmiştir. Bundan dolayı Resulullah'ın
yaptığı bu son haccın, farzı eda için olduğunda şüphe yok ise de öncekilerin
farz olduğu sabit değildir. Bu, "Hac ve umreyi Allah için tamam yapın."
(Bakara, 2/196) emri, haccın aslının farz olduğunu kesin olarak ifade etmeyip,
başlanmış olan herhangi bir hac ve umrenin tamamlanmasının vacib olduğunu
ifade ettiğine göre hac, daha sonra: "Yoluna gücü yeten her kimsenin,
o beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır." (Âl-i İmrân,
3/97) delili ile farz kılınmış ve Peygamber tarafından da ilk imkân senesinde
ertelenmeden yerine getirilmiştir.
Bununla
beraber haccın daha önce bu âyetlerle kaza umresi senesinde farz kılınmış
olması düşünülmekte ve bu takdirde Peygamber tarafından gecikmeli olarak eda
edilmiş olması da muhtemel bulunduğundan haccın farz oluşunun fevrî (tehirsiz)
olup olmaması imamlar arasında ihtilaflıdır. İmam-ı Azam'dan iki rivayet vardır.
Birini İmam Ebu Yusuf, diğerini İmam Muhammed tercih etmiştir. Daha sahih
olanı, Ebu Yusuf rivayeti olan fevrîdir. İmam Mâlik'ten tercih edilen rivayet
ise İmam Muhammed gibi sonraya bırakmadır.
Haccın
hikmetine gelince, bunun, dini ve dünyevi birçok faydayı kapsadığı her türlü
şüpheden uzaktır. Bu cümleden olarak kıble işinde açıklanan, "Nerede
bulunursanız bulunun, Allah hepinizi bir araya getirecektir." (Bakara,
2/148) ifadesinin yüce kapsamındaki sosyal birliği fiilen tecelli ettirecek
olan en büyük ve en geniş bir kulluk nişanesidir ki bunun şümûlünün genişliğini,
yer küresi üzerindeki hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Zira Kâbe-i muazzama
kadar kutsallığı eski olan hiçbir tevhid mabedi yoktur. Kâbe'nin, İbrahim
milletiyle ilgisi, bütün semavî dinlerce kabul edilmiş; hatta Hz. Adem'e kadar
ulaştığı da rivayet edilegelmiştir.
Mekke'nin
hürmeti, (saygınlığı) ta yeryüzünün yaratılmasıyla mevcuttur. Kâbe'yi haccetmek,
insanlığı bütün esas kökeninden birleştirmeye yönelik ve buna yardımcı olduğu
halde; ondan sonra ortaya konan mabedler ve yerler nispeten özel oluşlarından
dolayı böyle herkesi birleştirmeye uygun değildir. Hatta bizzat Peygamber'in
kabrinin toprağı Kâbe'den efdal olduğu halde, Kâbe için mevcud olan haccın
sebepleri ve özellikleri bunda bile tasavvur olunamaz. Şu halde Allah nezdinde
hacca en layık olan birlik kıblesinin, herhalde "eski ev" yani Kâbe
olduğunda hiç şüphe yoktur. Bundan başka Kâbe arayanlar, tevhide değil; şirk
ve ayrılığa çalışmış olurlar.
Sonra
hac, bir taraftan namaz gibi bedenî, diğer taraftan zekat gibi malî yönleri
içeren toplayıcı bir ibadettir. Aynı zamanda cihad mânâsını da taşımaktadır.
Nitekim bir hadis-i şerifte vârid olduğuna göre: "Hac, bir cihaddır,
umre tatavvu (nafile)dur." Yine bu münasebetledir ki burada hac meseleleri,
cihad emirleriyle beraber nâzil olmuştur.
UMRE:
Sözlükte ziyaret mânâsınadır. Dinî bakımdan ihram, tavaf, sa'y, sonra da tıraş
olmak veya saçları kısaltmaktan ibaret olan özel bir ziyarettir. Umre, küçük
bir hac demektir ki ihram şartı, tavaf ve sa'y rükünleri, tıraş olmak veya
saçları kısaltmak vacibidir. Demek ki bunun hacdan mahiyet itibariyle farkı;
vakfe rüknünün bulunmaması, sa'yin rükün olmasıdır. Hüküm itibariyle farkı
da hac farzdır; umre ise farz değil, nafile bir ibadettir. Bununla beraber
göreceğimiz üzere bunun da farz olduğunu söyleyenler vardır. Şimdi bir senenin
hac aylarında, hac ile umrenin birlikte yapılması veya yapılmamasına göre
haccın üç çeşidi vardır: bunlar da ifrad haccı, temettu' haccı ve kıran haccıdır.
a)
İfrad haccı: Mekke'ye dışardan gelenlerin, mikattan yalnız hac niyetiyle ihrama
girip, kudûm tavafını yaptıktan sonra hacla ilgili fiiller bitinceye kadar
Mekke'de ihramlı olarak kalmalarıdır. Bunda umre bulunmayıp bir tek hac yapılmış
olduğundan buna müfrid haccı veya ifrad haccı denir. Mekke'ye dışardan gelenlerin,
ihramsız geçmeleri caiz olmayan mikat yerleri beştir: Zülhuleyfe, Zati ırk,
Cuhfe, Karn, Yelemlem'dir.
b)
Temettu' haccı: Mikattan umre niyetiyle ihrama girip, umre için tavafı ve
sa'yi yaparak tıraş olup ihramdan çıkmak; sonra Mekke'de bir Mekke'li gibi
kalıp, nihayet terviye gününde hac için haremden ihrama girerek haccı tamamlamak
ve kurban kesmektir. Uzun süre ihramda kalmamak için umreden bu şekilde istifade
edildiğinden dolayı buna temettu' haccı adı verilmiştir.
c)
Kıran haccı: Mikattan hem umre ve hem de hac, ikisine birden niyet ile ihrama
girip, Mekke'ye varınca önce umre için tavaf ve sa'y, sonra hac için kudûm
tavafı ve sa'y etmek, daha sonra ihramdan çıkmaksızın sonuna kadar hac fiillerini
yapmak ve kurban kesmektir. Cahiliye devrinde umre ile haccın, hac aylarında
birlikte yapılması caiz değildi. Bu âyet, bunların meşru olduğunu açıklamak
için nazil olmuş ve şükranesi olmak üzere kurbanı da vacib kılmıştır. Şöyle
ki:
Yukardaki
emirleri yerine getirin. Allah için hac ve umreyi de tamamlayın. Yani isterse
nafile olsun, hac ve umreden birine veya ikisine başladınız mı tamamlayın,
eksik bırakmayın. Yahut da tamam olarak icra edin. Ne başından, ne de sonundan
hiçbir eksik bulunmasın.
Geçen
Hudeybiye senesi umreye başlanmış, fakat müşriklerin harbe kalkışmaları üzerine
tamamlanamamıştı. Onun için bu sene hem onun tamamlanmasiyle kazası emredilmiş,
hem de bu münasebetle inkişafa hazır bulunan haccın meşru kısımlarına da işaret
buyurulmuştur. "Amellerinizi iptal etmeyin!" (Muhammed, 47/33) yasağında
da açıklanacağı üzere genel olarak nafileler bile başlamakla farz olur ve
eksik bırakılırsa kazası lazım gelir. Bundan anlaşılır ki bu tamamlama emrinde
henüz haccın veya umrenin doğrudan vacib olduğuna dair kesin bir delil yoktur.
Hac, bundan sonra "Beyt (Kâbe)i haccetmek, insanlar üzerinde Allah'ın
bir hakkıdır." (Âl-i İmrân, 3/97) nassı ile farz kılınmış ise de, umrenin
doğrudan vacib olduğuna dair bir nas yoktur. Fakat birçok âlimler ve tefsirciler
umrenin de vücûbunu, yani farz olduğunu söylemişlerdir.
Hz.
Âişe, İbnü Abbas, İbnü Ömer, Hasen-ı Basrî, İbnü Sîrîn, umre vacibdir demişlerdir.
İmam Şâfiî de bunu tercih etmiş ve tamamlamanın vacib oluşunun, aslın vacib
oluşunu gerektireceği görüşüne sahip olmuştur. Bunun tersine Abdullah b. Mes'ud,
İbrahim Nahaî ve Şa'bi'den umrenin "nafile" olduğu rivayet edilmiştir.
Mücâhid de: "Allah için hac ve umreyi tamamlayın." ilâhî sözünde
"Biz hac ve umre ile emrolunmadık." demiştir. Aynı zamanda tamamlamanın
mânâsında da seleften çeşitli rivayetler vaki olmuştur.
Hz.
Ali'den, Said b. Cübeyr'den ve Tavus'tan rivayet edilmiştir ki: "Tamamlanmaları,
ehlinin evinden bunlar için ihram etmektir." demişlerdir. Mücahid: "Tamamlanmaları,
bunlara girdikten sonra sonlarına ermektir" demiştir. Said b. Cübeyr
ile Atâ: "Tamamlanmaları, bunları sonlarına kadar Allah için yerine getirmektir.
Çünkü ikisi de vacibdir." demişlerdir. İbn Ömer ile Tavus'tan: "Tamamlanmaları,
ifradlarıdır." diye rivayet edilmiş, Katâde de: "Umreyi tamamlamak,
umreyi hac aylarının dışında yapmaktır." demiştir.
Görülüyor
ki, bunların aslı ilk plânda iki mânâya yöneliyor: Birinde "Başladığınızı
tamamlayın." demek, diğerinde de gerek başından ve gerekse sonundan tam
yapın demek oluyor. Bir de tam yapmanın şeklinde ihtilaf edilmiş bulunuyor.
Birinci mânâda doğrudan vücub ihtimali yoktur. Fakat ikinci de vacib olması
da olmaması da muhtemeldir. Halbuki farziyet yani kesin vücub, ihtimal ile
sabit olamayacağından, bu âyetten hac ve umrenin farz olduğunu anlamak mümkün
olamaz. Bunun için Hanefi mezhebinde umre ayrıca farz olan bir ibadet değildir.
Hac da dahil, hayır ve nafile kabilinden bir ibadettir. Her nafile gibi başlamakla
vacib olup tamamlanması lazım gelir. Gerçekte umreye "hacc-ı asgar"
(küçük hac) denir. Böyle olduğu halde büyük hacda dahil olmayan müstakil bir
hac farz olsaydı iki hac farz olması gerekirdi. Halbuki Akra b. Habis: "Hac
her sene midir, yoksa bir kere midir, ey Allah'ın Resulü?" sorusuna cevaben
Resulullah'ın: "Bir keredir, fazlası nafiledir." buyurduğu sabittir.
Yine Câbir hadisinde: "Umre kıyamet gününe kadar hacda dahildir."
ve "hac, cihad, umre nafiledir." diye rivayet edilmiştir. Bundan
dolayı umrenin doğrudan vücubuna kesin delil bulunmamakla beraber, vacib olmadığına
dair sahih haber de vardır.
Fakat
gerek hac ve gerekse umreye nafile olarak da başlanmış olsa, bütün nafilelerde
olduğu gibi başlamak ve gerekli kılmakla vacib olacaklarından tamamlanmalarının
farz olduğunda da şüphe yoktur. Bu bakımdan: İhramdan sonra ihsar meydana
gelir, zorlayıcı bir engele tutulup, hacdan veya umreden kalırsanız , kurban
cinsinden kolayınıza gelen bir şey lazımdır.
HEDY
( ): Deve, sığır, davar cinsinden Beytullah'a hediye edilen kurbanlıkların
ismidir ki en azı bir koyun veya keçidir. "Büyük baş hayvan"ın yedide
biri de yeterli olur, ... ve gibi tekiline de "hedye" denir.
İhsar,
sözlükte mutlak men (yasaklama) mânâsınadır. Dini bakımdan, ihramdan sonra
şer'î bir özürle haccın vakfe ve tavaf iki rüknünü de yerine getirmekten veya
umreden menedilmiş olmaktır. Âyette ihsar, mutlaktır. Bundan dolayı gerek
düşmanın engellemesi, gerekse kırıklık gibi bir hastalık ve topallık gibi
bir sakatlık veya harcanacak malın kayboluşu yahut da kadın hakkında mahreminin
bulunmaması engellerinin alıkoyması da ihsardır.
Fakat
İmam Şâfiî, nüzul sebebi dolayısıyla yalnız düşmanın engellemesine tahsis
etmiştir. Başlanmış olan hac ve umrenin tamamlanmaları vacib olunca, ihramdan
sonra ihsara uğrayanların, bunları tamamlamadıkça en azından bir sene ihramdan
çıkamamaları gerekeceği, bunun ise pek zor bir iş olacağı için kolaylaştırma
bakımından ihsar halinde meşru olarak ihramdan çıkabilmek üzere kurban göndermek
vacib kılınmıştır. Fakat, kurbanlık, varacağı yere ulaşıncaya kadar başlarınızı
tıraş etmeyiniz. Yani ihramdan çıkmayınız. Bundan dolayı ihsara uğrayan ihramlı
bir kimse, ihramdan çıkmak isterse Harem-i Şerife kolayına gelen bir kurban
gönderir. Gönderdiği kimse ile bir gün kararlaştırır. O gün gelip de kurbanının
kesildiği zannı hasıl olduğu zaman başını tıraş edip ihramdan çıkabilir. Çünkü
kurbanın varacağı yer, "Kâbe'ye ulaşacak bir kurbanlık." (Maide,
5/95) ifadesinin delaletince Harem'in içidir. Abdullah b. Mes'ud, İbn Abbas,
Atâ, Tavus, Mücâhid, Hasen, İbn Sîrîn bu görüştedirler. Hanefilerin ve Süfyân-ı
Sevrî'nin görüşleri de budur. Fakat İmam Mâlik ve Şâfiî, ihsara tutulan kimse
için kurbanın varacağı yerin, ihsar yeri olduğunu ve yerine ulaşmasının da
o mevkide kesilmesinden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir. Kur'ân'ın zahirine
aykırı olan bu mânâya gitmelerinin sebebi de Hz. Peygamber'in Hudeybiye ihsarında
kurbanını bulunduğu yerde kesmiş olmasıdır. Hudeybiye mevkii ise Harem'in
dışında Hıll kısmındadır. Fakat Hudeybiye'nin bir tarafı Hıll, bir tarafı
Harem'dir. Resulullah'ın konak yeri Hıll'de, namazgâhı da Harem tarafındaydı.
Yani ihsar yeri, Hudeybiye'nin Mekke altına doğru olan tarafıydı ki burası
Harem bölümündendir. Resulullah'ın kurbanını Harem'de boğazlamış olduğu da
Zühri'den açıkça nakledilmiştir. Bu bakımdan âyetin nassını, zahirinin aksine
yorumlamaya gerek yoktur. Demek ki her iki takdirde kurban kolay gelmezse,
kolay gelinceye veya tavaf edinceye kadar ihsara tutulan kimse, ihramında
kalmaya mecbur olacaktır. Kurbanlık gönderen de yerine ulaşmadan önce tıraş
olamayacaktır. Ancak, ihramda bulunan sizlerden gerek ihsara tutulmuş ve gerekse
tutulmamış herhangi biriniz tıraşa muhtac olacak derecede hastalanır, yahut
başında kehle (bit) ve yara gibi bir eziyeti bulunur da vaktinden önce başını
tıraş ederse, ona da oruç veya sadaka yahut da kurban, bu üç çeşidin birinden
bir fidye vacib olur.
Bunun
nüzul sebebi, Ka'b b. Ucre hadisesi olmuştur. Meşhurdur ki Hudeybiye senesi
Resulullah Ka'b b. Ucre'ye uğramış, başının bitlendiğini görmüş, "Galiba
bitlerin sana eziyet veriyor?" diye sormuş. "Evet, ey Allah'ın Resulü"
deyince: "Tıraş ol da üç gün oruç tut veya altı yoksula bir fark hurma
tasadduk et yahut da bir koyun kurban kes." diye emretmişti. Bir fark,
üç sa'dır. Bu hadisin bir rivayetinde altı sa' tabiri vardır ki bu daha uygundur.
Nüzul sebebi ihsar ve kehle (bit) eziyeti olmakla beraber, âyetin mânâsı ihsara
tutulan, tutulmayan, her türlü hastalık ve eziyet hususunda geneldir. Hastalık
ve eziyet, baş tıraşına muhtaç kılabileceği gibi, elbiseye ve koku kullanmaya
da ihtiyaç duyurabilir. Bu şekilde hüküm, ihram hâlindeki hac yasaklarının
hepsini içine alarak fidye şartıyla ruhsatı kapsar ki geniş açıklaması fıkıh
kitaplarındadır. Sonra ihsardan emin olduğunuz, yahut güven ve genişlik içinde
bulunduğunuz zaman, her kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmek, yani
umreyi hacla birleştirerek kıran haccı yapmak veya umre ihramından çıkmakla
hac ihramına kadar serbest kalmak ve ihram yasaklarından yararlanmak suretiyle
temettu' haccı yapmak isterse, bu temettu' sebebiyle kurban çeşitlerinden
kolayına gelen bir şey vacibdir. Yani kıran haccı veya temettu' haccı yapanların,
kurbanlık gönderip, sonunda bir kurban kesmeleri vacibdir.
Bu
kurban, İmam Şâfiî'ye göre zorlama kanıdır, sahibi yiyemez. Çünkü ona ve İmam
Mâlik'e göre ifrad haccı, temettu' ve kırandan daha efdaldir. Onun için bu
kurban, umre ile haccın birlikte yapılmasından doğan eksikliği telafi içindir.
Fakat biz Hanefilere göre bu kurban şükür kanıdır. Çünkü aslında kıran, temettu'dan;
temettu' da ifraddan daha efdaldir.
Böyle
cahiliye adetini nesheden kıran veya temettu' suretiyle iki ibadetin birden
edasına muvaffak olmak, ayrıca şükrü gerektiren bir nimettir ve kurban bunun
içindir. O halde bundan sahibi de yiyebilir. Bu ihtilafın sebebi de "veda
haccı"nda Resulullah'ın haccının, hangisi olduğu hakkındaki rivayetlerin
farklı oluşudur.
Bu
konuda en büyük, en güzel ve en kapsamlı esas, Sahih-i Müslim'de, İbnü Ebî
Şeybe, Ebu Davud, Neseî, Abd b. Hamid, Bezzar ve Dârimî Müsnedleri gibi diğer
hadis kitaplarında rivayet olunduğu üzere Cafer-i Sadık hazretlerinin babası
vasıtasıyla Cabir b. Abdullah (r.a.) hazretlerinden gelen sahih rivayettir.
Geniş bilgi için yerine ve bu cümleden olarak Hanefi fıkhından Hidaye şerhi
Fethü'l-Kadir'e müracaat edilebilir.
Bundan
dolayı her kim kurbanlığı bulamazsa, üç gün hacda, yedi de döndüğünde oruç
tutması gerekir. Hacdaki hac ayları içinde tutulur ki müstehab olan Zilhiccenin
yedinci, sekizinci ve dokuzuncu günleridir. Dönüşteki de hac fiillerini bitirince
ve Şâfîi'ye göre ailesine kavuştuğunda tutulmalıdır. İşte kurban yerine geçecek
olan bu oruçlar, toplam itibariyle tam ondur. Sakın ikisine de ihtimali vardır
veya muhayyer bırakılmıştır, şeklinde üç veya yedi gün yeter zannedilmesin.
Anlatılan temettu' veya Şâfiî'ye göre kurban hükmü ve oruç, ailesi Mescid-i
Haram civarında oturanlardan olmayan kimseler içindir. Bunlar, oturdukları
yer mikat dışında olan ve Mekke'ye uzaktan gelmiş bulunanlardır. Çünkü mikat
halkı ve onlardan beridekiler, Mekke'ye ihramsız girebildikleri için Mekke
halkı hükmündedirler. Mekke'den çıkanlar da mikatı geçmedikçe, Mekke'ye yine
ihramsız dönebilirler. Bundan dolayı Mescid-i Haram civarında oturanların
gerçekten ve hükmen dışında bulunanlar, mikatın gerisinde bulunan âfâkiler
demek olur.
Fakat
İmam Şâfiî bunları, Mekke'de namazları seferi kılacak kadar bir yolculuk mesafesinden
gelenler; Tavus, Mekke haremi dışından olan Hıll halkı; İmam Mâlik de Bizzat
Mekke halkının dışındakiler diye anlamışlardır.
Kısaca
kıran ve temettu' haccı, mikat dışında oturan halktan bulunan ve Mekke'ye
ihramsız girmeleri caiz olmayan âfâkiler hakkındadır. Âfâki olmayan Harem
ve Hıll halkı ancak ifrad haccı yapmalıdırlar.
İşte
hac ve umreyi böyle Allah için tamamlayınız, ve Allah'a isyandan sakınınız,
özellikle hac işinde son derece takva sahibi olunuz, ve biliniz ki, Allah'ın
azabı pek şiddetlidir.
Gelelim
haccın vaktine:
Meâl-i
Şerifi
197-
Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse;
artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan
ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların
en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden
korkun!
198-
Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz
zaman Meş'ar-i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği
şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.
199-
Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlanmanızı
isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
200-
Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri babalarınızı andığınız
gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan kimisi: "Ey
Rabbimiz! Bize dünyada ver!" der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.
201-
Yine onlardan: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de
bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!" diyenler vardır.
202-
İşte onlar için, kazandıklarından bir nasib vardır. Allah, hesabı çok çabuk
görür.
197-
Hac bilinen aylardır. Yani haccın vakti öteden beri insanlar arasında belli
olan aylardır. İslâm şeriatı, bu belli ayları değiştirmemiş, fakat cahiliye
devri Arapları "Nesî" dedikleri usûl ile bazan hac mevsimlerini
değiştirdiklerinden dolayı, bilinen vaktin aslını tesbit edip iyice yerleştirmiştir.
Bu bilinen aylar, Şevval ve Zilkâde ayları ile Zilhicce ayının onuna kadar
olan süredir. İbnü Abbas, İbnü Ömer, Nehaî, Şa'bî, Mücâhid ve Hasenü'l-Basrî
hazretleri, onuncu gününün de dahil olduğunu açıklamışlardır ki Hanefî mezhebinin
görüşü de budur. Haccın son bir rüknü olan ziyaret tavafı bu gün yapılır.
Bununla beraber İmam Şâfiî, Zilhiccenin ancak dokuzunu saymış; Arafat'ta vakfeye
yetişemeyenin, kurban kesme günü olan onuncu günü, imsak vaktinin girişi ile,
haccının geçmiş olacağını düşünerek bu günü hac vaktinden saymamıştır.
İmam
Malik hazretleri de cem'in (çoğulun) en az miktarı üçtür diye Zilhiccenin
hepsinin, hac aylarına dahil olduğunu söylemiştir ki Urve b Zübeyr'in görüşüdür.
Fakat gerek bu ve gerekse Şâfiî'nin görüşü, örf ve adete aykırıdır. Şu hâlde
haccın vakti, bilinen bu iki ay on gündür. Üçüncü aydan bir kısmının hac vaktinde
dahil olması, cem'i kıllet ile "eşhür aylar" denmesine yeterli görülmüştür.
Hac fiilleri, bir taraftan namaz vakitleri gibi zarfa, bir taraftan da oruç
vakti olan gün gibi ölçüye benzeyen bu vakit içinde yapılır. Cahiliye devri
Araplarının yaptığı gibi bu vakti değiştirmek caiz olamaz. Acaba haccın önceki
şartlarından birine, yani ihrama da bu vakitten önce başlanamaz mı? Şâfiî:
"Hayır, böyle bir ihram, ancak umre olur." demiştir. Fakat bütün
Hanefiler, İmam Mâlik, Sevrî ve Leys b. Sa'd, hac vaktinden önce gerek umre
ve gerekse hac için ihramın caiz olduğu ve ancak gerek ifrad, gerek temettu'
ve gerekse kıran şekillerinde geri kalan fiillerin, bu aylar içinde yapılmasının
lazım geldiği görüşündedirler. Yani hac vaktinden önce hac ihramı, haram değil;
sünnete aykırı olduğundan mekruhtur. "Ey Muhammed! Sana yeni doğan aylardan
soruyorlar. De ki: Onlar, insanların vakitle ilgili işleri ve hac için zaman
ölçüleridir." (Bakara, 2/189) âyetinde bu izne işaret vardır ki geniş
açıklaması, "Ahkâm'ül-Kur'ân"da ve fıkıh kitaplarındadır.
Şimdi
hac vakti, bu bilinen ve kararlaştırılmış olan aylar olunca, Her kim bu aylarda
haccı farz kılar; yani ihram, telbiye veya kurbanlık göndermekle kendine gerekli
kılarsa, artık hac günlerinde ne cinsel ilişki veya cinsel ilişki ile ilgili
sözler, ne yasak şeyleri işlemekle şer'î sınırlardan çıkmak, ne de hizmetçileri
veya arkadaşları ile mücadele ve tartışma, hiç biri yoktur. Sadece aslında
yasak ve çirkin olan şeylerden başka normal durumlarda mübah olan şeylerin
bir kısmı da hacda yasaktır. Hac böyle tam bir temizlik, tam bir bağlılık
ve eşitlik üzere bir uyum ve düzen içinde yapılmalıdır. Burada haccın ahlâkî
gereklerine kapsamlı bir tenbih vardır ki geniş açıklaması, fıkıh ve hac ibadeti
ile ilgili kitaplarda aranmalıdır. Böylece hacda namaz, oruç ve zekatta bile
bulunmayan ferdî (bireysel) ve sosyal bir nefis terbiyesi, bir ahlâkî alıştırma
hikmetleri bulunduğu unutulmamalıdır.
Bu
temizliklerle beraber, gücünüzün yetebildiği herhangi bir hayır yaparsanız,
Allah onu bilir. Yani ecrini ihsan eder. Fakat hiçbir kötülüğünüzü görmek
istemez. O halde, bütün hazırlığınızı görün. Azığınızı, yol ihtiyaçlarınızı
iyice hazırlamış bulunun da takva sahibi olun. Çünkü en hayırlı azık takvadan
ibarettir.
Âyette
geçen "zâd" kelimesi, yiyecek, içecek, giyecek, binecek ve diğer
ihtiyaçlara harcanacak mal demektir ki dilimizde "levazım" denir.
Bunun azık diye tercemesi bilinmektedir. Gerçi azık daha çok yiyecek ve içeceğe
denmektedir. Fakat
"zâd" da bu şekilde kullanılmaktadır. Çünkü bunlar en zorunlu olanlarıdır.
Deniliyor ki Yemenliler hacca azıksız olarak gelirler ve "Biz Allah'a
tevekkül ediyoruz, O'na güveniyoruz." derler, neticede halka yük olurlardı.
Bu bölüm onlar hakkında inmiş, dilencilikten ve halka yük olmaktan korunup
sakınmaları için azık edinme emri verilmiştir. Bu şekilde bu âyet-i celile
gösteriyor ki takva, istenilen şeylerin en özelidir. Her fenalıktan korunup
takva mertebesine ermek için de azığını ve gerekli şeylerini hazırlamak lazımdır.
Bunu hazırlamayan ve hazırlamak için çalışmayanlar, ihtiyacın sevki ile kötülüğe
düşebilirler. Aynı zamanda insanların diğer azıkları ne kadar bol olsa, takva
hisleri bulunmadıkça yine mutlu olamazlar, kötülükten korunamazlar, helak
edici şehvetlere bir ihtiyaç gibi atılırlar. Şu halde azık hazırlamak, takvaya
sebep olacağı gibi, takva hissi de azık hazırlamak için en büyük bir etkendir.
Buna göre hayırlı azık takva ve takva en hayırlı azık demektir. Bu âyet-i
celile, bu şekilde şunu da anlatıyor ki insan için iki yolculuk kararlaştırılmıştır.
Birisi dünyada yolculuk, birisi de dünyadan yolculuktur. Dünyada yolculuk
için yiyecek, içecek, binecek ve gerektiğinde harcayacak azık ve yiyecek lazım
olduğu gibi, dünyadan yolculuk için de azık lazımdır. Bu da Allah'ı bilmek
ve Allah'ı sevmekle Allah'ın koruması altına girmek ve Allah'tan başkasından
yüz çevirmekle, Allah'tan başkasına ihtiyaç arzetmemekledir ki bu takva azığı,
öbüründen daha hayırlıdır.
Bunu
bilip her iki yolculuk için hazırlığınızı iyi görün, ve benim emirlerime aykırı
davranmaktan sakınıp, benden korkun. Ey
temiz ve tam akıllılar!
198-Böyle
takva hissi ile ihtiyaçlarınızı iyi hazırlamak, ilâhî emir ve tam akıl gereği
olduğu için, Rabbinizin herhangi bir lütuf ve ihsanını istemenizde size hiçbir
vebal ve günah yoktur. Yani isterse hac aylarında olsun, kazanç ve ticaretle
rızıklarınızı, ihtiyaçlarınızı kazanmaktan yasaklanmış değilsiniz. Geçen emirlere
uymak şartıyla hac ticarete, kazanca engel değildir.
Deniliyor
ki Araplar cahiliye devrinde hac mevsimlerinde Ukaz, Mecenne, Zülmecaz gibi
pazar ve panayırları açarlar ve onlardan geçimlerini sağlarlardı. İslâm dini
gelince hacda bunlardan sakınmaya başlamışlar, bu âyet de bunun hakkında inmiştir.
Sonra,
Arafat'tan akıp gittiğinizde, yani arefe günü Arafat dağında cemaatle birlikte
vakfeden boşanıp aktığınızda, Meş'ar-i Haram yanında yani Müzdelife'de Allah'ı
zikredin ki bu gece, akşam ve yatsı namazlarının burada birlikte kılınması,
bu zikir emrinin yerine getirilmesidir. Çünkü
namaz en büyük zikirdir. Bundan başka, ve Allah size böyle güzel hidayetler
bahşettiği gibi, siz de orada vakfe yapıp, telbiye, tehlil ve dualarla, bilebildiğiniz
güzel güzel zikirlerle O'nu anın. Bilirsiniz ya siz bundan önce sapıklıklar
içindeydiniz. İman ve ibadetten haberiniz yok, ne yaptığını bilmez şaşkınlar
topluluğundandınız.
ARAFAT:
Arefe günü hacıların vakfeye durdukları dağın adıdır ki Mekke'ye on iki mil
mesafededir ve oradaki dağların en yükseğidir. Zilhiccenin sekizinci gününe
"terviye günü" dendiği gibi, dokuzuncu gününe de "arefe günü"
denir ve bu gün Arafat'ta vakfeye çıkılır. Esas itibariyle "arefe"
kelimesinin çoğulu veya çoğulu gibi olan "Arafat" isminin, bu dağa
ne sebeple özel isim olduğu ve bunun doğrudan konulmuş bir isim mi, türetilmiş
veya nakledilmiş mi olduğu hakkında çeşitli görüşler vardır. Türetilmiş olduğu
görüşünde bulunanlar da tanımak mânâsına "marifet"ten veya "itiraf"tan,
yahut da güzel koku mânâsına "arf"tan türetilmiş olduğunda ihtilaf
etmişlerdir. Bu ihtilaflar sebebiyle isimlendirilme şekli kesin olarak tesbit
edilmiş değilse de her biri Arafat dağının bir özelliğini göstermiş olması
itibariyle isimden çok o ismin sahibinin anlatılmasına yararlı olmuştur.
Hz.
Âdem ile Havva'nın burada karşılaşıp birbirlerini tanımış olmaları; Hz. İbrahim'in,
burayı görünce geçmiş vasıflarla tanıması, yine onun, Cebrail'in hitabı ile
hac ibadetini burada tanımış olması; Hz. İsmail'in, annesinden bir müddet
ayrılıp sonra burada karşılaşarak tanışmış olmaları; hacıların burada birbirleriyle
güzel bir şekilde tanışmaları; burada vakfeye duranların, Hak Teâlâ'nın, Rabliğini
ve yüceliğini, herkesin O'na muhtaç oluşunu ve O'nun hiçbir şeye muhtaç olmayışını
ve insanlığın miskinlik ve ihtiyacını itiraf etmeleri; nihayet hacıların,
günah pisliklerinden temizlenerek Allah katında cennetlere layık olan güzel
manevi bir koku kazanmaları gerçekten Arafat dağının özelliklerindendir. Arefe
ve Arafat, ikisi de bu dağın adıdır. "Arefe günü" buna bağlıdır,
bunun günüdür. "Kâfirleri ümitsizliğe düşürme günü", "dini
tamamlama günü", "nimeti tamamlama günü", "Rıdvan -rıza-
günü" isimleri de Arefe gününün özel isimlerindendir.
MEŞ'AR-İ HARAM: En sahih rivayete göre Müzdelife'de "Kuzah dağı"
adı da verilen ve üzerinde "Mîkâde" denen, "hürmet edilen alamet"
demek olan silindir şeklinde bir taş bulunan tepedir. Önceleri odunlarla ocaklar,
Harun Reşid zamanında büyük mumlar, daha sonra büyük kandiller yakılırdı.
Nihayet üzerine bina yapılmıştır. Asıl Meş'ar-i Haram bu, Meş'ar-i Haram'ın
yanı da Müzdelife'dir. Arafat'ın "Urene" vadisinin içinden başka
her tarafı vakfe yeri olduğu gibi Müzdelife'nin de "Muhassir" vadisinden
başka her tarafı vakfe yeridir. "Meş'ar-i Haram'ın yanında" buyurulması,
Muhassir vadisinin istisnasıyla Müzdelife'ye ve meş'arin yakınında zikrin
daha faziletli olduğuna işarettir. Gerek Arafat ve gerekse Müzdelife vakfeleri
hakkında birçok hadis-i şerifler vardır. Bu cümleden olarak, Resulullah: "Hac,
Arefe demektir; Arefe'ye yetişen, hacca yetişmiş olur." Yine aynı şekilde
Müzdelife'de: "Bizimle beraber bu namazı kılan ve bizimle beraber şu
vakfe yerine duran ve ondan önce gece veya gündüz Arefe'de vakfe yapmış olan
kimsenin haccı tamam olur ve tavaf yapıp ihramdan çıkması zamanı gelir."
buyurmuştur.
199-Herkes
Arafat'ta vakfe yaparken Kureyş ve onların dindaşları olanlar, yani yukarılarda
açıklandığı üzere dinî kahramanlık iddiasıyla "humûs" adıyla anılanlar,
Arafat'a çıkmazlar da cemaatleriyle Müzdelife'de dururlar ve: "Biz Allah'ın
dostlarıyız, Haremin hizmetçileriyiz." diye diğer insanlardan öne geçmek
ve üstün olmak isterler, onlarla vakfe yerinde eşitliğe razı olmazlardı. Bu
sebeple şu âyet inmiş ve Arafat'ta bulunmanın vacib olduğuna işaret için buyurulmuştur
ki: Bundan sonra insanların öteden beri akıp geldiği yerden, yani Arafat'tan
akıp geliniz, yalnız Müzdelife ile yetinip eşitliği bozmayınız. ve şimdiye
kadar yaptığınız muhalefetten dolayı da Allah'tan bağışlanma dileyiniz. Şüphe
yok ki Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Siz bağışlanma dilerseniz,
rahmetiyle O, günahlarınızı bağışlar da muhaliflere mahsus olan azabından
korur. Şüphe yok ki, genel olarak akıp gelmenin Arafat'tan yapılmasının lüzumlu
oluşu, hacda herkesin Arafat'ta bulunmasına bağlıdır ve Arafat'a yetişmeyen,
hacca yetişmemiş olur.
200-
Sonra hacla ilgili ibadetlerinizi bitirdiğinizde, önceden atalarınızı anıp,
zikrettiğiniz gibi şimdi de öyle ve hatta daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı
zikrediniz. Bu zikir emri de haccın arkasından Mina günlerine işarettir. İslâm'dan
önce Araplar, âdetleri üzerine hac ibadetlerini bitirdikten sonra Mina'da
mescid ile dağ arasındaki yerde dururlar, atalarının övgülerini ve özel günlerini
anıp hatırlarlardı. Bunun yerine şimdi Mina'da Allah'ın zikri ile meşgul olmak
emredilerek o adetin kaldırılmasına ve bundan başka hacdan alınan kutsal uyanışın
devamının gerektiğine işaret buyuruluyor ki şeytan taşlamak ve tekbirler almak,
bunun son ve seçkin bir hatırasıdır ve bu şekilde kelime-i tevhiddeki şirki
kaldırma mânâsı, bütün amelî gerekleriyle yapılarak gösterilmiş olmaktadır.
Bu
âyetle gösteriliyor ki haccın elde edilen sonuçları, yalnız atalar hatırası
gibi dar bir sahada durarak onları hatırlama hayaliyle gururlanmak değildir.
Aile ve yakınlarından, vatanından ayrılıp mallar harcayarak, sıkıntılara katlanarak
hac yolculuğuna dayanan, gurbetin, ihram ve vakfenin ruha ve bedene ait tesirleri
altında bütün bir sosyal denize dalıp, eski ve mukaddes bir tarihin yüce prensipleri
arasında insan hayatının uğradığı değişiklikleri, âlemin ince safhalarını
seyreden, fanilerin acizliklerini, bakî olanın, ebedîlik sırrını sezen akıllı
ve olgun insanların, bu ibadetten alacakları ruhî uyanış, her türlü şirk eserlerini
atıp tam birliğe doğru yürümek, nefsin şahsî, ailevî ve kavmî gururunu, tabiatın
şehevî arzularını, ruh levhasının batıl ve yok olucu nakışlarını silip Allah'a
dua ve yalvarış ve istiğfarla ve başka şeylerden ilgiyi kesmekle daimî zikir
içinde duyguları arz etmek ve kalblerde tek olan Allah'ın nurunun tecellisini
(ortaya çıkışını) görmek gibi güzel bir sonuç ile sonuçlanmalıdır.
Böyle
ama, insanların hepsi, bu gayeye ermek için zikir ve dua eder mi dersiniz?
Hayır, Şu insanların bir kısmı vardır ki, Ey Rabbimiz! Bize vereceğini dünyada
ver, der, ve bunun ahirette hiçbir nasibi veya isteyeceği bir payı olmaz.
Göreceği bütün yardım ve lütuf dünyaya mahsustur.
İmam
Fahreddin Razî tefsirinde der ki: "Mutlulukların mertebeleri üçtür: Ruha
ait, bedene ait ve dışarıya ait. Ruha
ait mutluluk ikidir. Birisi ilimle görüş kuvvetinin tamamlanması, biri de
üstün ahlâk ile amel kuvvetinin tamamlanmasıdır. Bedene
ait mutluluk da ikidir. Sağlık, güzellik. Dış mutluluk da ikidir. Mal, makam.
'Bize dünyada ver.' talebi de bu kısımlardan her birini içine alır."
Çünkü ilim, dünyada süslenmek ve emsalinden öne geçmek için istenirse dünyadan
olur. Yine aynı şekilde üstün ahlâk da dünyada başa geçmek ve dünya menfaatlerini
zapt ve idare etmek için istenirse bu da dünyadan olur. Öldükten sonra dirilmeye
ve kâinatın sonuna imanı olmayanlar da gerek ruha ve gerekse bedene ait herhangi
bir fazileti isterlerse ancak dünya için isterler.
201-
Yine insanlardan diğer bir kısım vardır ki, "Ey Rabbimiz! Bize hem dünyada
hasene (iyilik), hem ahirette hasene (iyilik) ver ve bizi ateş azabından koru!"
der, böyle dua eder.
HASENE:
İnsanın nefsinde, bedeninde, durumlarında kavuşmakla sevineceği her nimettir
ki isim mânâsıyla güzel ve güzellik demektir. Esasen hasen yani güzel, sevince
sebep olan ve arzu edilen herhangi bir şey demektir ki hüsün, güzellik onun
nefsinde etkili olan özel bir hâldir. Buna göre hüsün (güzellik), aslında
ortada bulunan bir iş olmakla beraber, kıymeti sübjektif tesirleri itibariyledir.
Yani hüsün, istihsan (güzel saymak)dan önce gelir. Fakat ortaya çıkışı onunladır.
Bunun için güzel üç çeşittir: Ya akıl ve basiret yönünden güzel bulunmuş,
veya heves yönünden güzel bulunmuş, yahut da hüsün yönünden güzel bulunmuş
olur. Halk güzelliği hissiyle ve genellikle gözüyle arar. Kur'ân'da bulunan
hüsünler (güzellikler) ise genellikle basiret yönünden güzel bulunmuş olanlardır.
Hasen,
hasene ve hüsnâ arasında fark şöyledir: Hasen, hem zatlara hem mânâlara söylenir.
Hasene de sıfat olduğu zaman böyle ise de isim olunca manevi şeylerde bilinmektedir.
Hüsnâ ise ancak manevi şeylerde söylenir. Kavuşulması, başlangıçta sevince
sebep olan hasenelerin bir çoğu, sonu ve neticesi itibariyle felakete de sebep
olabilir. Bu bakımdan asıl hasene, akıl ve basiret açısından güzel olan, sonucu
iyi hasenelerdir (iyiliklerdir). Bunun için yalnız başlangıcı dikkate alarak
dünya hasenesi (iyiliği) istemek, akıl işi değildir. Bunu isteyenler, o güzellik
sevincinin her hâlde rahatsızlığını, belasını görürler. Önceki kısımdan olan
insanlar, istediklerinin başlangıçta olsun bir hasene olup olmadığını da hesaba
katmayarak sadece "ver ve dünyada ver" diyorlardı. Buna karşılık
olan basiret sahipleri ise başı ve sonu gözeterek "Ey Rabbimiz! Hem dünyada
hasene, hem ahirette hasene ver!" derler. Hatta bu kadarla da yetinmeyip,
ateş azabından mutlak bir korunma da talep ve dua ederler.
Ehl-i
Hakk'ın hâli lezzet, kâli lezzettir bütün.
Böyle
bir hüsnün peşinden koş da mağmûm (kederli) olma hiç.
O
halde böyle dünya ve ahiret haseneleri nelerdir? Tefsirciler diyorlar ki:
Dünyada sağlık, geçinecek rızık, hayırda başarılı olmak, ahirette de sevabdır.
Hz. Ali'den bir rivayette: "Dünya hasenesi, saliha bir kadın, ahiret
hasenesi huridir, ateş azabı da kötü karıdır." diye vârid olmuştur ki
misal ile açıklamadır.
202-Kısaca
insanların bir kısmı yalnız dünyayı, bir kısmı da hem dünya ve hem ahiret
güzelliğini ister, işte bu iki kısım insanlar yok mu? bunların ikisinin de
istek ve dua şekillerine göre kazançlarından bir nasibi vardır. Öncekiler
yalnız dünyada bir nasib alır, ahiretten mahrum kalır. Berikiler de hem dünyadan
hem ahiretten nasib alırlar. Allah da hesabı çabuk görendir, bütün bunların
hesabını bir anda görebilir. Tefsircilerin çoğu "onlar" ism-i işaretinin
ikinci kısma ait ve nasîbin onlara mahsus olduğunu göstermişlerse de Ebu Hayyan'ın
açıkladığı üzere her iki kısmı içine alması, "Her kim ahiret kazancını
isterse, onun kazancını artırırız. Her kim de dünya kazancını isterse ona
da ondan veririz. Ama onun için ahirette hiçbir nasib yoktur." (Şûrâ,
42/20) âyetine pek uygundur.
Şimdi
bunları dikkat nazarına alıp, niyetinizi iyice düzeltin:
203-
Ve özellikle sayılı günlerde Allah'ı tekbirle zikredin. Ki, bu günlere teşrik
günleri denir. Hacla ilgili âyetlerde bir "sayılı günler", bir de
"bilinen günler" vardır. "bilinen günler" Zilhiccenin
ilk on günü veya "eyyâm-ı nahir" (yani Zilhiccenin on, onbir ve
on ikinci günleri), "sayılı günler" de ittifakla "Eyyâm-ı teşrîk"
(yani Zilhiccenin onbir, on iki ve on üçüncü günleri) ile tefsir edilmiştir.
Teşrîk, yüksek sesle tekbir almaktır. Hz. İbrahim'e nisbet edilen ve yüksek
sesle alınan ve bilinmekte olan hususî tekbire teşrîk tekbiri denir. Arefe
günü sabahından kurban bayramının dördüncü günü akşamına kadar tekbir ve zikir
günleridir ve "sayılı günler" bunun beşine de muhtemeldir. Böyle
olmakla birlikte birincisi arefe, üçü eyyam-ı nahir, beşincisi yalnız teşrîk
günüdür. Fakat "teşrîk günleri" deyimi, özellikle Zilhiccenin on
birinci, on ikinci, on üçüncü, yani Kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü
günlerine denir ki bu günler Mina'da tekbir alıp taş atma günleridir. Aynı
zamanda bu günler, kurban etlerini serme günleridir ki teşrîkin bir mânâsı
da budur. Şu halde tekbir günleri, beşe kadar ulaşıyorsa da, arefe ve bayram
günü zikir ve tekbiri "eyyâm-ı malûmata" yani bilinen günlere dahil
olduğundan hac ibadetlerinin yapılmasından sonrası ile ilgili olan "eyyâm-ı
ma'dudât" yani sayılı günlerin zikredilmesi, özellikle "teşrîk günleri"
denen bu üç gün demek olur. "Kim dönmek için acele ederse" ifadesinin
gelişi de bunu teyit etmektedir. Hacdan sonra şeytan taşlamak, Kur'ân'da açıkça
anlatılmamış, fakat bunun ayrıca Allah'ı tekbir etmeye (Allah'ı büyüklemeye)
bir sebep olduğuna işaret buyurulmuştur. Rivayet edildiğine göre bu günler,
Hz. Ömer (r.a.) çadırında tekbir alır ve etrafındakiler de alır, hatta yolda
ve tavafta bulunan bütün halk tekbir alırlardı. Kısaca yukarıdaki, "Atalarınızı
andığınız gibi, şimdi de Allah'ı anın." (Bakara, 2/200) âyeti, mutlak
zikri; ona atfedilen, "Sayılı günlerde Allah'ı zikredin." ifadesi
ise teşrik tekbiri ile özel zikri emretmektedir ki özetle mânâ şudur:
Arefe
ve nahir (Kurban bayramı günün)de bilinen zikirlerden başka, hac ibadetinin
bitişiyle hacıların dönmesi için sayılı olan üç teşrîk günleri içinde de,
namazların arkasında ve taş atmak gibi diğer sebeplerle açıktan tekbirler
alarak Allah'ı zikrediniz ve bunu yapmadan dağılmayınız. Şu halde bu arada
her kim iki gün içinde işini bitirip yani vatanına hareket için acele ederse
onun üzerine günah yoktur. Fakat bir gün içinde değil. Bu sebeple, bu iki
günün birincisine yani "karar günü" denir ki bu günde Mina'da bulunulur.
İkincisine de "birinci hareket günü" denir ki hacıların bazıları
bu gün Mina'dan hareket eder. Bu iki gün, bayramın ikinci ve üçüncü günleri
olup hem eyyâm-ı nahirden, hem eyyâm-ı teşrîktendirler. Ve Her kim geri kalıp
da şeytan taşlamasını "ikinci hareket günü" denilen ve son teşrik
günü olan üçüncü güne bırakırsa ona da günah yoktur. Acele etmek ve geri kalmak
muhayyerdir. Fakat bu muhayyerlik ve günah olmayışı, mutlak değil, takva sahibi
olan hacı içindir ve onun kalbine heyecan düşürmemek, ilâhî bir taleptir.
Çünkü takva sahipleri, en küçük bir kusurdan sakınır ve aslında Allah katında
hacı, böyle takva sahibi olanlardır. Bu sebeple, hepiniz de Allah'tan korkunuz.
ve biliniz ki, siz ancak O'nun huzuruna toplanacaksınız.
204-Böyle
iken, insanlardan bazısı vardır ki, onun dünya hayatı hakkındaki sözleri,
senin hayretini celbeder ve çok beğenecek olursun. O, kalbindekine Allah'ı
şahit de tutar, kalbime, vicdanıma Allah şahittir ki bu böyle, şu şöyle gibi
yeminler ederek, tatlı tatlı diller dökerek seni kandırmak için parlak parlak
sözler söyler. Halbuki, gerçekte onun düşmanlığı yamandır ve aslında murdar
olan kimselerin düşmanlığı pek yaman, pek gaddar olur.
205-
Senden ayrılınca veya bir iş başına gelince, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak
ve ekinleri, nesilleri mahvetmek için koşar, dolaşır. Allah da bozgunculuğu
sevmez, fesada razı olmaz.
206-Buna
göre, o bozguncuya: "Allah'tan kork", denilince de , onu izzet-i
nefsi tutar, daha fazla günaha sokar. Ona da cehennem yetişir. Bu cehennem
de ne kötü yataktır.
CEHENNEM:
Azab yurdu olan ateşin özel ismidir ve müennes (dişi) dir. Arapça "Cehman"
kelimesinden alınmış olup bu da "cehm"den türetilmiştir. Cehm, sert
ve çirkin olmak; cehman dibi görünmez derin kuyu demektir. Şu halde vezninde
cehennem, alem (özel isim) ve müennes olduğundan dolayı gayr-ı munsarıf olmuştur.
Bunun "Kehennam"dan Arapçalaştırılmış, yabancı bir kelime olduğu
ve gayr-ı munsarıf oluşunun, ucme ve alem olmasından kaynaklandığı da söylenmiştir.
Bu
âyetler, Sekîf Oğullarından Ahnes b. Şerîk hakkında inmiştir. Bu münafık,
Zühre Oğullarının kendisiyle andlaşma yaptığı bir kimseymiş. Hz. Peygambere
gelmiş, müslüman olduğunu açıklamış. Diller dökerek muhabbetten söz etmiş,
yeminler etmiş, sonra Peygamberin huzurundan çıkınca müslümanların bir çiftliğine
uğramış, ekinleri yakmış, hayvanları telef etmişti. Nüzul sebebi bu olmakla
beraber, âyetin mânâsının, bu gibi vasıflarla vasıflanmış olan münafıkların
hepsini kapsadığını, tefsircilerin birçok araştırıcıları açıklamışlardır.
Bu münasebetle âyet, bir iş başına geçirilecek insanların, dillerine bakılmayıp
durumlarının incelenmesi gerektiğini bildirmek için, insanlardan üçüncü bir
kısmın özelliklerini göstermiştir.
207-Bununla
beraber insanların, bütün bunlardan başka seçkin bir kısmı vardır. Şöyle ki:
İnsanlardan bazısı da vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için canını bile
verir, yahut Allah rızası için dünyasını ve hatta canını bile verir de kendini
ebedî olarak satın alır. O bilir ki mülk kendisinin değil Allah'ındır. En
üstün gaye mal değil, Allah'ın rızasıdır. Allah rızası için canını veren,
kendini ebedî acılardan kurtarmış ve en büyük ticarete ermiş olur. Bunlar,
Allah'ın hâs (seçkin) kullarıdır. Din ve ibadet uğrunda sıkıntılara katlanırlar,
Allah yolunda harp ve cihad alanlarında canlarını ortaya atarlar veya öldürüleceğini
de bilse iyiliği emredip, kötülükten menederler. Bunların, bütün gözettikleri
nokta, Allah rızasıdır. Yaptıklarını Allah için yaparlar, istediklerini Allah
için isterler. Bunlar, kendilerini ne dünyaya, ne ahirete değil; ancak Allah'a
satarlar ve Allah'ın rızasını almakla da kendilerini, Allah'tan başka bütün
şeylerden ve nefs-i emmârelerinden (kötülüğü emreden nefislerinden) satın
almış, âzâd etmiş olurlar. Bunlar,
"Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik, ahirette de bir iyilik ver ve
bizi ateş azabından koru!" (Bakara,
2/201) diyenlerden daha mutludurlar. Nefs-i râdiye (Allah'tan razı olan nefis)
makamından da geçip, nefs-i merdıyyeye (Allah'ın, kendisinden razı olduğu
nefse) ererler. Allah da kullarına çok şefkatlidir. Büyük şefkatinden dolayıdır
ki onlara takvayı teklif ve tavsiye etmektedir. Kulların kendi rızaları, onları
Allah'ın rızası kadar esirgemez. Kendi rızasını Allah'ın rızasında, kendi
iradesini Allah'ın iradesinde fâni kılmış (yok etmiş) olanlar, selamet ve
saadetin en yüksek derecesine ererler. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki
bazı insanlar, şeytanî bir gururla kendi gönüllerinin eğilimlerini, sırf Allah'ın
rızası zannederek taassub ve cahiliye gayreti ile Allah'ın şeriatının aksine
hareket eder ve kendilerini faydasız yere tehlikeye atarlar. Allah'ın emrettiği
yerde ölmeyi istemez yasakladığı yerde gönlünün zorlamasına uyarak intihar
etmeye kalkışır. Bu iki durumu ayırd etmek için Resulullah'ın ashabının hâlleri
ile hâricîlerin hallerini karşılaştırmak yeterlidir. Meselenin ruhu, sırf
Allah rızası için olmaktır ki bu da Allah'ın şeriatına bakarak, hareketleri
Allah'ın emirlerine uydurmakla olur. "Kendinizi, ellerinizle tehlikeye
atmayınız." (Bakara/ 2/195) âyetine bak.
Bu
âyetin nüzul sebebi hakkında üç rivayet vardır:
Birincisi:
İbnü Abbas'tan Süheyb b. Sinanı Rûmî hazretleri hakkında indiği rivayet edilmiştir.
Mekke müşrikleri bu zatı tutmuşlar, dininden döndürmek için işkencelerle azab
etmişlerdi. Suheyb, Mekkelilere karşı: "Ben ihtiyar bir adamım, malım
ve servetim de var. Benim sizden veya düşmanlarınızdan olmamın size hiç zararı
olmaz. Ben bir söz söyledim, ondan caymayı iyi görmem. Malımı ve servetimi
size veririm, dinimi sizden satın alırım." demişti. Onlar da buna razı
olmuşlar, salıvermişlerdi. Oradan kalkıp, Medine'ye gelirken bu âyet inmişti.
Medine'ye girerken Hz. Ebu Bekir rast gelmiş: "Alışverişin kârlı olsun
ey Suheyb!" demişti. O da: "Senin alışverişin de zarar etmesin."
demiş, "O ne?" diye sorduğunda: "Allah Teâlâ, senin hakkında
bir âyet indirdi." deyip, bu âyeti okumuştu.
İkincisi:
Hz. Ömer ve Ali'den iyiliği emredip, kötülükten meneden bir zat hakkında inmiştir,
diye rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü:
Hicret gecesi Resulullah'ın yatağında yatan Hz. Ali hakkında indiği rivayet
edilmiştir.
208-
Geçen açıklamaları dinledikten sonra şu hitaba dikkat ediniz:
Ey
iman edenler! Hepiniz böyle tam bir teslimiyet ve bütün varlığınızla barış
ve selamete giriniz, kâmil bir müslüman olunuz. Şeytanın adımlarına, insanları
yoldan çıkaran kâfirlerin ve sapıkların söz ve hareketlerine uymayın, isyan,
bölücülük ve şeytanlık yollarına sapmayın. Çünkü o şeytan size gizli de gelse
her halde açık bir düşmandır. İkinci bir mânâ ile: O, sizin Allah ile ve birbirinizle
aranızı açacak ve sizi perişan edecek bir düşmandır. Üçüncü bir mânâ ile:
O, sizi şaşırtmak için beliğ (belagatlı) ve parlak söz söylemesini bilen büyük
bir düşmandır.
ES-SİLM
: Nâfî, İbn Kesîr, Kisâî, Ebu Ca'fer kırâetlerinde "sîn"in fethasiyle,
şeklinde, diğerlerinde kesresiyle şeklinde okunur ki, mânâ birdir. İkisi
de barış ve selamet demektir. Bu da aslında İslâm'ın, boyun eğme mânâsıyla
ilgilidir. İslâm, Allah'a boyun eğmek ve ihlas demek olduğu gibi, bir de buna
dayanmakla selamete girmek mânâsını ifade ediyor. Şu halde bu âyet ile iman
ve İslâm'ın manası, dünya ve ahirette, barış ve selamete girmek demek olduğu
anlatılarak bütün iman edenler, İslâm'ın kemaline davet olunuyor. Nitekim
bir hadis-i şerifte olgun müslüman: "Müslüman odur ki müslümanlar, onun
dilinden ve elinden selamet bulur." diye tarif edilmiştir. Bu ise müslümanın
elinden ve dilinden diğerlerini gücendirecek hiçbir zarar ve eziyet çıkmayıp,
aksine selamet ve menfaat sebepleri çıkması gerektiğini bildirmektedir ki,
"Kim iyilik yaparak kendisini ihlas ile Allah'a teslim ederse..."
(Bakara, 2/112) âyetinin yüce mânâsının, tam olarak tatbikiyle bütün hukukî
ve ahlakî kânunlara riayeti emretmektedir.
Savaş
ve hac âyetlerinden sonra ruh halleri bakımından insanları dört sınıfta özetledikten
sonra müminlere bu âyetle hitap edilmesi, haccın, sosyal uyanıştaki önemine
ve tevhid inancı ile cihad ve haccın istenen sonucunun, genellikle barış ve
selamet temini olduğuna ve bu konuda üstün ahlâkı, hukukî ve sosyal incelikleri
içeren geniş bir amelî şeriatın bütün kapsamıyla tatbikinin gerekliliğine
dikkat çekmektir.
Bundan
dolayı ey müminler! Allah'ın emirlerine boyun eğmekle öyle mükemmel bir sosyal
görünüm ve öyle muntazam bir İslâm yurdu meydana getiriniz ki aranızda isyandan,
kavga ve anlaşmazlıktan, birbirinize eziyetten, eğrilikten, Allah'ın haklarına
ve kulların haklarına tecavüzden, kısaca Allah rızasına aykırı hareketlerden
eser bulunmasın da, herkes, güven ve karşılıklı sevgi, rahatlık ve tam bir
huzur içinde vazifeleriyle meşgul olsun, geleceğine ve ahiretine tam bir sevinçle
yürüsün ve bunu bozacak fesatlara meydan verilmesin. Dünya hayatı hakkında
parlak sözler söyleyip de kalbleri en merhametsizce düşmanlıklarla dolu olan,
şeytanca hareket edenlerin arkasından gidilmesin.
209-
Size beyyineler, aklınızı erdirecek açık deliller geldikten sonra da kusur
eder, barışa ve selamete girmekten ayrılırsanız, biliniz ki, Allah, gerçekten
aziz ve hakimdir, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Benzeri bulunmaz,
yenilmeyen gâlib, güç ve kuvvet sahibidir ki hükmüne karşı gelinmez, dilediğini
yapar, emrini derhal yerine getirir. Bununla beraber hikmet sahibidir, her
hikmeti bilir, yaptığını hikmetle sağlam olarak yapar. İnsanların barış ve
selametle, İslâm nizamı ile yaşaması da hikmetindendir. Azîz olan Allah, bu
nizama karşı gelen ve şeytanlık yollarına sapıp, tevhid hükmünü ve barış hükümlerini
bozmaya çalışan günahkârların haklarından gelir, belalarını verir, eğer tehir
ederse (geriye bırakırsa) o da hikmetindendir.
210-Böyleleri,
başka bir şeye bakmazlar, ancak beyaz buluttan gölgelikler, örtüler, tüller
içinde Allah'ın ve meleklerin onlara gelivermesine, ve işin bitirilivermesine
bakarlar.
Ebu
Cafer kırâetinde olduğu üzere üzerine atfedilerek esre ile şeklinde okunduğuna
göre: "Bunlar, artık başka bir şeye değil, ancak beyaz buluttan gölgelikler
ve melekler içinde Allah'ın onlara gelivermesine ve işi bitirip, akıl ermez,
ümit edilmez bir şekilde kendini ve Allah'lığını onlara gösterivermesine bakarlar."
Allah, "Kendisinin benzeri gibi bir şey yok." (Şûrâ, 42/11) olduğundan
cisim şeklinde gelip gitmekten münezzeh (uzak)tir. Şu halde bu âyet, birçok
vecih ve mânâlara muhtemel ve müteşabihtir (mânâsı açık değildir). Bunun,
muhkemlere (mânâsı açık ve kesin olan âyetlere) müracaatla tevilinde başlıca
iki mânâ vardır: Allah'ın gelmesi, Allah'ın emir ve iradesinin, tam bir kudret
ve şiddetle ortaya çıkmasından kinayedir. Sadece buna bakmak da bu günahkârların
cezalandırılmaları hususunda her türlü sebep ve vasıtalar bitmiş, tükenmiş
ve ancak her şeyi bitirecek olan Allah'ın emir ve iradesinin ortaya çıkışı
kalmış olması demektir ki bakmak, durup beklemek demek olur. Buluttan yağmur
umulursa da, beyaz buluttan yağmur yağmayacağı için bunlar, o sırada Allah'tan
rahmet ümit etseler bile âdete aykırı bir ümit olacağından, böyle rahmet ümit
ederken yağmur yerine ateş çıkması gibi birden bire belalarını buluvermeleri
düşünülmüş olur. İkinci olarak, Allah'ın gelmesi, muhal (imkansız) olduğundan
bunların, Hakk'ın emrine imanlarını imkansız bir şeye bağlamış oldukları ve
doğru haberler ve delillerin yol göstermesiyle meydana gelen uyarıya ortaya
çıkmasından önce inanmayacakları ve dolayısıyla hiç ihtimal vermedikleri bir
anda belalarını bulacakları ifade edilmiş olur. Her iki takdirde bu mânâların
müteşabih olarak ifade edilmiş olması, bunların, âlemin nizam ve intizamını
bozma yoluna sapmalarından dolayı, işleri son derece çığırından çıkaracaklarını
ve artık akıl ve insan kudreti içerisinde işleri düzene koyma ihtimali kalmayacağını
ve kendilerinin de akıl ermez bir şekilde belalarını bulacaklarını anlatmış
olur. Hakikat ile kinayenin birleştirilmesi mümkün olacağına göre özetle mânâ
şu olabilir: Böyle günahkârlar, "Bize Allah'ı açık bir şekilde göster."
(Nisa, 4/153) diyen Musa kavmi gibi Allah'ı görmedikçe akıl ve nakil yolundan
doğru haberler ve açık deliller ile iman etmek istemez ve meydana gelişinden
önce hiçbir uyarıya kulak asmaz, Allah'a ve Allah'ın korkutup uyarmalarına
inanmak için, Allah'ın kendisini bütün kudretiyle açıktan gösterivermesini
ve gelecek musibetlerin fiilen başlarına gelivermesini gözetirler. Bunun için
ilim ve imana önem vermezler de şeytanlık peşinde koşarlar. Barış
ve selameti bozarlar; dinden, imandan faydalanıp da felâketten kurtulmak istemezler.
Böyle olduklarından dolayı işler, insan akıl ve kudreti içersinde düzenlenebilmekten
öyle çıkar ve durumları o kadar bozulur ki belalarını bulmaları için yalnız
Allah'ın emir ve iradesinin ortaya çıkması kalır. Çünkü onsuz da hiçbir şey
olmaz. O zaman da her iş biter, kıyametler kopar insanlara geçmişte kazandıklarından
başka birşey kalmaz.
Önce
ve sonra bütün işler, zorunlu olarak Allah'a döndürülür veya ancak Allah'a
döner. Çünkü İbnü Âmir, Hamza, Kisâî ve Halef'ül-Âşir kırâetlerinde daima
"tâ"nın fethası ve "cîm"in kesresiyle okunur.
İşlerin
Allah'a döndürülmesi ve dönmesi zorunlu olunca da O'nun emirlerine, isteklerine
karşı gelmeyip hep birlikte barış ve selamete girmek gerekir.
211-Aksine
hareket edenlerin durumuna misal ararsan, İsrail oğullarına sor. Biz onlara
ne kadar açık âyetler verdik. Onlar, bu âyetleri dinledikleri zaman ne oldular,
dinlemeyip durumlarını değiştirdikleri zaman ne oldular? Allah'ın nimetini
(bunlar gibi) her kim değiştirir, bozar da zarar ve bozgunculuk peşinde koşarsa,
Allah'ın onlara cezası da her halde pek şiddetlidir.
212-Bu
gibi bozgunculukları da dünya debdebesine tutkunluklarından dolayı kâfirler
yapar; çünkü dünya hayatı, kâfirler için çok süslenmiş, gözlerine güzel gösterilmiş
ve kalbleri, bu alçak hayatın sevgisiyle dolmuştur. Bu sebeple bunlar, dünyadan
başka birşey istemezler. Ve Resulullah'a iman edip, dünyaya iltifat etmeyen
müminlerden bir kısmını ve özellikle sabreden fakirleri küçümserler. Takva
sahibi olan o müminler ise kıyamet gününde onların üzerindedir.
Dünyadan
başka bir şey istemeyen o kâfirler, cehennemin en aşağı tabakasında inleyecekler;
bu takva sahipleri de cennet-i âlâda salına salına, nazlı nazlı dolaşan kimseler
olacaklardır. Bu, Allah'ın bir kısmetidir. Ve Allah, gerek dünyada ve gerekse
ahirette dilediğine hesapsız rızık verir.
Ebu
Cehil ve arkadaşları, Allah'ın bahşettiği servetlerle zevk ve safaya dalarlar
da ahireti inkar ederler ve Ammar, Suheyb, Ebu Ubeyde, Salim, Âmir b. Fihr,
Habbâb, Bilal hazretleri gibi müminlerin fakirleriyle, "O, bizim peygamberimiz
olsaydı O'na bizim ileri gelenlerimiz tâbi olurdu." diye eğlenmek isterlerdi.
Abdullah b. Übey ve arkadaşları da zevk ve safaya dalarlar ve müminlerin zayıflarıyla
alay etmek isterler, "Şunlara bakın! Muhammed, bunlarla gâlip geleceğini
zannediyor." derlerdi. Kurayza Oğulları, Nadir Oğulları, Kaynuka Oğulları
Yahudilerinin âlimleri de muhacirlerin fakirleriyle eğlenmek isterlerdi. İşte
bu âyetin nüzul sebebi, bu olaylardan birisi olmuştur ve bu konuda bu şekilde
üç rivayet vardır.
İşte
ahireti ve dünyanın sonunu düşünmeyip, sadece dünya hayatına meylederek sevgi
beslemek; öteden beri insan cinsinin asıl yaratılıştaki birliğini bozan, barış
ve sükuneti ihlal eden, gelip geçici bir sebep ve bir hatanın başıdır. Aslında:
Meâl-i
Şerifi
213-
İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri
ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde
hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri
şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine
bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden
anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların
hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru
yola iletir.
214-
Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar)
başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar,
öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde
iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten
Allah'ın yardımı yakındır.
213-Hatırlatma:
"İnsanlar tek bir milletti. Ve Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının
habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi" âyeti, "İnsanlar
tek bir milletti sonra görüş ayrılığına düştüler de Allah rahmetinin müjdecileri
ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi." demektir.
Çünkü âyetin daha öncesi ve daha sonrası bunu gösterdiği gibi, "İnsanlar
ancak bir tek milletti. Sonra görüş ayrılığına düştüler." (Yunus, 10/19)
âyetinde bu kayıt açıkça yer almaktadır. Bundan başka Abdullah b. Mes'ud kırâetinde,
bu âyette de "görüş ayrılığına düştüler" şeklinde yer almaktadır
ki bu kırâet mütevatir değilse de meşhur olduğundan gereğince amel etmek vaciptir.
İlk başta bütün insanlar bir tek ümmetti. Hz. Adem hikâyesinden de anlaşılacağı
üzere, insanların hepsi bir kökten türemişlerdi. Yaratılmış oldukları ilk
yaratılış gereğince, hak olan ilâhî kânuna göre hareket ediyorlardı. Bir tek
toplum ve bir tek millettiler. İnsanlar yeryüzünde var oldukları daha ilk
andan itibaren dinsiz ve toplumsuz yaşamış değillerdir. Hayvanların yaşantısı
bile gözden geçirilirse görülecektir ki dünyaya ilk gelişinde anasının koynunda
dahi olsa toplumsal bir ortamda yetişmeyen hiçbir hayvan yoktur. Her doğan
bir tabiat üzere doğar. İnsanlar da yaratılışları gereği yaratılışın başında
bir tek toplum idiler. Sonradan görüş ayrılıklarına düştüler de, Allah hakka
itaatin ve ona uymanın sevabını müjdeleyen, hakka aykırı davranmanın ve karşı
gelmenin cezasını anlatarak korkutan peygamberler gönderdi. Ve bunlarla birlikte
hakka dair kitap da indirdi ki, insanlar arasında görüş ayrılıklarına düştükleri
konularda hakim olsun, çekişmeyi ve haksızlığı ortadan kaldırıp hakkı yerine
getirsin. Ebu Cafer kırâetinde "Ya"nın zammesi ve "kâf"ın
fethasiyle meçhul kipi üzere okunur ki, "İnsanlar arasındaki görüş ayrılıklarında
Hak kitap ile hüküm olunsun, yürütme yapılsın." demek olur. Her iki halde
de hüküm ve yürütmenin sebeb ve amacı sadece hakkı orta yere koyup tanıtmak
değil; hakka uygun olarak görüş ayrılıklarının giderilmesi ve barış ortamının
kurulması olduğu anlaşılır. Sonra insanlar bu indirilmiş kitap hakkında da
görüş ayrılıklarına düştüler. Kitapta görüş ayrılıklarını çıkaran da başkaları
değil, ancak o kitaba nail kılınmış olan Kitap ehlidir. Hem bunlar bu görüş
ayrılığını, kendilerine açık âyetler, anlamı açık ve kesin hüküm bildiren
deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık ve kıskançlıktan, ileri gitmek
ve peygamberlerle bile yarış etmek iddiasından dolayı çıkardılar. Eğer bu
görüş ayrılığı açık ve kesin hükümlü âyet ve delil bulunmayan, âyetlerde değinilmeyen
noktalarda açıklanmamış delilleri ve hakkı araştırmak için olsaydı, insanların
görüş ayrılıklarını olabildiğince azaltacak şeriatın izin verdiği bir ictihat
olabilirdi. Ancak bunlar böyle yapmadılar. Deliller geldikten sonra hakkında
nas bulunan konularda görüş ayrılığına düştüler. Oysa nassın bulunduğu konularda
ictihada izin yoktur. Bu gibi âyetlerden dolayıdır ki bu kaide, fıkıh ilminin,
her konuya uygulanabilecek genel kurallarından birini oluşturmuştur. Hakkında
açık ve kesin hüküm bildiren âyet bulunan noktalarda ictihat etmek, insanlar
tarafından hak kânuna aykırı olarak, kendi kendine kânun koymaktır. Bu ise
hakka uygun olarak görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak değil, karşı ve zıt
görüş ileri sürmektir. Böylece Kitap ehli, insanların dünya sevgisi ile çekişmelerine
ve görüş ayrılıklarına tam anlamı ile hakim olmak için bahşedilmiş bulunan
hak olan kitabın âyetlerine ve delillerine karşı azgınlıkla ve haddi aşmakla
yeniden görüş ayrılıkları çıkarmak suretiyle insanların akıllarını karma karışık
ettiler. Hukuk ayaklar altında çiğnendi, ahlâk ve toplum düzeni bozuldu, nimetler
sona erdi, bunun sonucu olarak da hatır ve hayale gelmez belalara düştüler.
Sonra, Allah bunların görüş ayrılığına düştükleri hakka, Hz. Muhammed'i göndererek
ve Kur'ân'ı indirerek kendi izni ile iman edenlere doğru yolu gösterdi. Ve
işte Allah böyle dilediğine doğru yolu gösterir ve doğrultur.
İnsanlığın
yeryüzüne geldiği ilk andan Hz. Muhammed'in gönderilişine kadar geçen insanlık
tarihinin bir özeti olan bu âyet-i kerime insanlığın yaratılışını, peygamberlik
olayını, hukukun kaynaklarını, kanun koymanın nedenlerini, hükümetin yürütülmesinin
sırlarının aslını kapsayan büyük bir sosyoloji ilminin temellerini içermektedir.
Bu nedenle tefsir bilginlerinin bu noktadaki ilmî görüşlerini özetlemek yararlı
olacaktır:
Yukarda
"Vasat Ümmet" (Orta yolu benimseyen ümmet) de görmüştük ki ümmet,
insan gruplarının uyup izledikleri topluluk diye tanımlanmıştı. Ancak bu mânâ,
daha çok "ümmet-i vasat" (orta yolu benimseyen ümmet) ismini vermeye
yaraşan özel bir anlamdır. Oysa bu "vasat" (orta yolu benimseme)
kaydından soyut olarak ümmet, "Bir şey üzerine toplanıp birbirine uyan
topluluk" demektir ki "uymak" anlamına gelen "itimam"dan
alınmadır. Bu âyet ise, geçmişte insanların bir tek ümmet olduklarını açıklıyor.
Dolayısıyla bu nokta araştırmaya değer bir noktadır. Ve bu noktada tefsir
bilginleri görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
1-
Gerçeği arayıp ortaya çıkaran bilginlerin çoğunluğu, ilk insanların, Allah'ın
birliğine iman ettikleri ve insanların bir tek din üzere bir araya gelmiş
bir tek millet oldukları görüşündedirler. Âyetin devamında, "Peygamberlerin,
görüş ayrılıkları üzerine gönderilmiş olduklarının açıklanması da bunu gösterir."
diyorlar. Ve zaten, insanların yaratılışında "Tevhid" temel kural,
şirk, küfür ve görüş ayrılığına düşmek kural dışıdır. Kayıtsız ve şartsız
olarak, "Vahdet" ve "görüş ayrılığı olmaması"ndan söz
edildiği zaman, Hakk'ın tevhidi ortaya çıkar. İlk insanların birliklerini,
şirk, küfür ve görüş ayrılıkları üzerine birleşme şeklinde yorumlamak için
ortada haklı bir delil yoktur. Kesin olarak yaratıcının birliği duygusu ve
düşüncesi, insanın içindeki duygularda, birçok ilâhın var olduğu duygu ve
düşüncesinden önce gelir. Müşriklik, tevhidden sonra, ilâh üzerinde görüş
ayrılıklarından ortaya çıkan çekişmenin ifadesidir. Buna göre dinler tarihinde,
daha önce geçmiş insan topluluklarında eski gibi görünen şirk ve küfür, temel
ve yaratılıştan var olan birliğin bozulmasından kaynaklanan gelip geçici ikinci
bir durumdur. Her doğan çocuk Hakk'a karşı samimi olarak doğar; nankörlüğü,
yalancılığı sonradan öğrenir. İnsanlık ailesinin fertleri çoğaldıkça, insanların
amel ve arzularının birbiri ile çelişmesi çoğalmaya başlamış, bundan da görüş
ayrılıkları ve şirk ortaya çıkmıştır. Yüce Allah'ın ilâhî irşadı ile, insanların
akılları ilerledikçe tevhid yoluna dönülür olmuştur. Dolayısıyla barış ve
İslâm'ın temeli olan Hakk'ın tevhidi (Allah'ın birliği) inancı, insanlığın
ilk yaratılışında var olan ve Hz. Adem'den itibaren Adem oğullarının hislerine
aşılanmış bulunan ezelî ve mutlak bir temeldir.
Bu
görüşü ileri sürenler, bu "tek ümmet"in kimler olabileceğinde çeşitli
rivayetler nakletmişlerdir: Mücahit'ten, "Bu tek ümmet, yalnız Âdem'dir."
dediği nakledilmiştir. Buna göre Ümmet, "Muhakkak ki İbrahim başlıbaşına
bir ümmet idi. Tek bir hanif olarak Allah'a itaata koyulmuştu." (Nahl,
16/120) âyetinde olduğu gibi, bir topluluğun yerine bedel bir tek kişi veya
"önder" anlamı ile mecaz olarak bir tek kişiye de "ümmet"
denildiği açıklanıyor. "Adem" sözcüğü bir özel isim olmayıp da,
cins ifade eden bir özel isim olsaydı o zaman mecâz olmazdı. Ancak bu mânâ,
yani Adem'in cins ifade eden bir özel isim olması öteden beri bilinen anlama
aykırıdır.
Âyette
yer alan "Bir tek ümmet", Adem, Havva ve ruh olarak onun sırtından
çıkarıldıkları sırada "Adem oğulları"ndan ibarettir ki bunlar fıtrat
(bozulmamış yaratılış) üzere idiler. (Übeyy ve İbn Zeyd'den.)
Hz.
Adem'in devrinden Hz. Nuh'un devrine kadar geçen on asrın insanları hak üzere
idiler, görüş ayrılıklarına düşmeleri üzerine Hz. Nuh gönderilmiştir. (İbnü
Abbas ve Katâde'den).
Görülüyor
ki bu rivayetlerde, birlik yönünün, Hak kânun olduğunda görüş birliği bulunmakla
birlikte, bunun bal arıları gibi bazı hayvanlarda olduğu üzere sadece bir
yaratılış olarak içgüdü hâlinde bir tercih sözkonusu olmaksızın zorunlu olan
bir araya geliş mi? Yoksa aklî ve fikrî gelişmelerle ilgili, öğretmeye ve
tercihe dayalı bir birleşme midir? Yani insanlığın bir araya gelmesi, başlangıçta
tabii ve zorunlu mu? Yoksa sun'î ve iradeye bağlı mıdır? Bugün bu görüş ayrılığı,
Avrupa'nın Hukuk ve Sosyoloji bilginleri arasında hâlâ geçerlidir. Bizim tercih
ettiğimiz görüşe göre, insanlığın yeryüzüne geldiği ilk zamanlarda insanların
bir araya gelmeyi düşünmesi ve bunu hissetmeleri yüce Allah'ın bunu gerekli
kılması ile zorunlu, fiilî tatbikatı ve gelişmesi ise insanların seçimi ve
tercihi ile olmuştur. Çünkü peygamberlik, çalışıp çabalamakla elde edilemeyen
zorunlu bir ilimdir ve Hz. Adem peygamberdir.
2-
İkrime ve Katâde gibi bazı tefsircilerin görüşlerine göre, söz konusu bir
tek ümmet, küfür ve batıl din üzere idiler. Ve bir deyimle hayvanlar gibiydiler.
Peygamberler geldiler, bu insanlara iman ve hak aşıladılar. İman edenler etti,
etmeyenler etmedi. Bu şekilde mümin ve kâfir olmak üzere çeşitli milletler
meydana geldi. Bunlar âyette, "görüş ayrılığına düştüler" şeklinde
bir ifadenin var sayılmasına gerek görmemişlerdir. Bu görüşe göre, bu bir
tek ümmet, "Küfür, bir tek millettir." kavramı uyarınca, "İmansızlıkta
ortak, hak tanımaz, insan suretinde bir sürü hayvanlardır." demek oluyor,
fakat bu şekilde şu üç soru ile karşılaşırız:
Birincisi:
Âyetin daha sonraki ifadesine göre, peygamberlerin, görüş ayrılıklarını ortadan
kaldırmak ve yeryüzünde hakkı yerleştirmek için gönderilmiş oldukları anlaşıldığı
hâlde, eğer, "görüş ayrılığına düştüler" hükmünü orda var saymazsak,
peygamberlerin görüş ayrılıkları çıkarmak için gönderilmiş oldukları gerekecek
ve gönderilmelerinin geri bırakılması anlamsız olacaktır. Bu itirazı tefsirciler
önemli saymışlardır. Buna cevap olarak denilebilir ki: "İnsanlığın yeryüzüne
geldiği ilk zamanlar tıpkı çocukluk dönemi gibi idi. Ve bunlarda küfrün anlamı,
henüz ilâhî yükümlülük mevcut olmadığından dolayı 'iman etmemek' demekti.
Peygamberler terbiye kânunu gereğince, derece derece aklın gelişip ilerlemesi
sürecinin başında gönderilmişlerdir. Ve ayrılıklar çıkarmak için değil, ilerleme
ve gelişme sağlamak için gönderildiler. Bunun üzerine ayrılık, iman etmeyenlerden
çıktı, peygamberlerden değil." Bu cevap, zamanımızın Avrupasının görüş
ve anlayışına uygun düşmektedir. Fakat o ilk durumlarını koruyanlara "ayrılık
çıkardı" demek doğru olmayacağına göre, herhalde bu anlayış ve yaklaşıma
göre, peygamberlere bir "ayrılık çıkarma" isnadı gerekir. Bu hüküm
ise, âyetin ilerde gelecek ifadesine ve mazmumun ruhuna aykırıdır. Bundan
dolayı tefsircilerin bu itiraza önem vermeleri yerindedir.
İkincisi:
Hz. Adem, insanlığın babası ise, peygamber olmaması; peygamber ise insanlığın
babası olmaması gerekecektir. Çünkü hem peygamber hem insanlığın babası olduğuna
göre, evlatları küfür ile ona aykırı davranmış olacaklar; bu şekilde teklif
(yükümlü kılmak) varsa da ilk insanlar "ümmeti vâhide" (tek ümmet)
olmamış, görüş ayrılıklarına düşmüş olacaklardır. Oysa Hz. Adem'in insanlığın
babası ve ilk peygamber olması üzerinde görüş birliği olan bir noktadır. Bu
soru, birinci görüşe karşı sorulamaz. Çünkü Hz. Adem'in çocukları başlangıçta
ona uymuşlar ve hak üzere "ümmeti vâhide" (tek bir millet) oluşturmuşlar,
sonra görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Bunun üzerine sayısız peygamberler
gönderilmiştir. Ancak bu takdirde, "Peygamberler" kelimesinde sonradan
gelme durumu, Hz. Adem'den başkasına sarfedilmeyi zorunlu kılmaktadır. Arapçada
başında "elif-lam" olan çoğul bir kelime en azından, üçten başlayacağı
için, birden çok peygamberin gönderilmesi sonradan ortaya çıkan görüş ayrılıkları
üzerine gerçekleşmiş olacaktır. Ve Hz. Adem'in gönderilmesi bu hükme dahil
olmaz. Bu ise Hz. Adem'in insanlığın babası olmasına engel olmaz. Ancak bu
mânâ, ikinci görüşe yeterli değildir.
Üçüncüsü:
Bu görüşte, "ümmet" kelimesinin sosyal mânâsı da olumlu olarak gerçekleşmez
ve bu durumda üçüncü bir görüşü benimsemek gerekir. Şöyle ki:
3-
Burada "tek bir ümmet" demek, bir tek cins veya bir tek sınıf demektir.
Yani bu ilk insanların üzerinde emirler ve yasaklar yoktu. Onlar hiçbir şer'i
kânuna tâbi değildiler, herşeyin serbest olduğu bir dönemi yaşıyorlardı. "Allah
gönderdi" ifadesi gösteriyor ki şeriatler daha sonra peygamberler ile
gelmiş ve bilinen anlamı ile din ve insanların sosyal bir görünüm alması o
zaman başlamış, iman ve küfür ayrımı o zaman ortaya çıkmıştır. O halde öncekiler,
hayvanlar veya çocuklar gibi mükellef olmaktan bağımsız ve ilâhî hükümlerle
yükümlü olmaktan uzak olmak itibariyle bir "cins" idiler veya bir
cevherden ve bir babadan gelmiş olmaları açısından bir "sınıf" idiler.
Çeşitli sınıflar, ırklar, milletler ayrılmış değildi, vatandaş ve yabancı
yoktu. Dolayısı ile bunlara "bir tek ümmet" denilmesi, gerçek anlamı
ile, din ve şeriatte bir araya gelmiş insan topluluğu demek değil; tek bir
cins, veya tek bir sınıf demektir. Bu görüş Ebu Hayyan'da İmam Mâturidî hazretlerinin
görüşü olarak ileri sürülmüştür. Buna göre demek olur ki: İnsanlar ilk zamanlar,
Avrupalıların "doğal durum" dedikleri gibi, kayıtsız ve şartsız
bir bağımsızlık içinde bulunuyorlardı. Hiçbir yükümlülüğe ve hiçbir yasaklık
durumuna boyun eğmiyorlardı ve üzerlerinde hiçbir âmir ve hâkim tanımıyorlardı.
Henüz insanlar az, yeryüzü geniş, araziden elde edilen ürünler geçimlerine
yeterli idi. Serbest serbest yaşıyorlar, yalnız insanların dışındaki hayvanlara
karşı mücadele ediyorlardı. İnsanlar arasında mücadele ve mücadele ihtiyacı
yoktu. Yaratılışları, durumları bir, fıtrî eğilimleri bir, hareket tarzları
birdi. İlk babadan gördükleri gibi gidiyorlardı, hep böyle hareket edebilselerdi
kânuna, hükûmete muhtaç olmayacaklardı. Ancak nesilleri çoğaldıkça, bulundukları
yerler darlaştıkça yığılma ve karşılıklı engellemeler meydana geldi. Cahillik
ve hayat sevgisi yüzünden görüş ayrılıklarına düştüler. Sınıf sınıf, grup
grup oldular. İşte o zaman bu ayrılıkları ortadan kaldırmak için içlerinde
yüce Allah'ın katından, geleceği gören, acı-tatlı haberler veren, iyiden,
kötüden, helal ve haramdan, görev ve yasaklama kurallarından söz eden peygamberler
gönderildi. Peygamberlerin dediklerine uygun davrananlar iman ile birleşti,
aykırı davrananlar da bunlara karşı koymak için bir araya geldiler. Böylece
"mümin" ve "kâfir" olmak üzere çeşitli milletler ortaya
çıktı. Sonunda peygamberlerin sonuncusu evrensel tevhid için gönderildi. Bu
açıklama, "ayrılığa düştüler" ifadesini var saymaya ve âyetin devamına
da uygun olabilir. Ancak bu takdirde, kelimenin söylendiğinde hemen akla geliveren
ilk anlamına aykırı iki nokta ortaya çıkar:
Birincisi:
Ümmet kelimesi, açık olan sosyal anlamında kullanılmamış olur.
İkincisi:
Çocukluk devri gibi de olsa insanın her türlü kânundan uzak bir hürriyet ve
kayıtsız şartsız herşeyin mübah sayıldığı bir devir yaşamış olduğu kabul edilemez.
Bir yandan bütün hayvanlar, çoğalma prensiplerinde yaratılışa ait bir ana
kucağı ve terbiye dönemi yaşamış, her canlı organ bile bir görev ve yasaklık
kânununa tabi bulunmuş olduğu; diğer taraftan, "Hani Rabbin: Adem oğullarının
bellerinden zürriyetlerini alıp da onları kendilerine 'Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?' diye şahit tuttuğu zaman, 'Evet, Rabbimizsin' dediler."
(Â'râf, 7/172) ezelî hitabı ile de bu nokta temelinden takviye edilmiş bulunduğu
halde; insanın yaratılışını, dünyaya geldiği ilk zamanlarda basit bir biçimde
bile olsa medeni ve sosyal prensiplerden ayrı olarak kabul etmek, hem istishap
(geçmişte var olan bir hükmü aleyhinde onu çürüten bir delil olmadıkça şu
anda da var kabul etmek, şu anda olan bir durumu hakkında bir delil olmadıkça
geçmişte de var kabul etmek) deliline, hem de naklin delâletine aykırı olur.
Dolayısıyla Hz. Adem'den itibaren bir mükellefiyet, yükümlülük sırrı kabul
etmek zorunludur. "Şu ağaca yaklaşmayınız." (Bakara, 2/35, Â'râf,
7/19) yasağı, yükümlü kılmanın ezelî olduğunu ifade ettiği gibi, Hz. Adem'in
peygamberlik meselesi de bunu gerektirir. Nitekim insan yaratılış itibariyle
medenidir ve "insan" sözcüğü "müâneset"ten türemiştir.
Deniliyor ki bu da sorumlu tutulma ve sosyal bir varlık olma sırrının insan
yaratılışında yerleştirilmiş bulunduğunu ifade eder. Bu ise bir hak kânundur
ve imanın ve şeriatların prensibi ile ilgisi olan bir hak kânundur. Ve bunun
mutlak olarak şuursuz bir olay olduğunu iddia etmek doğru değildir. Bu bir
zorunlu duygudur. Bununla birlikte şuursuz da olsa yine hak kânundur. Bunu
inkâra değil imana başlangıç olarak almak gerekir.
4- Mûtezile mezhebinden Kadı Abdülcebbar ve ona tabi olanlar demiştir
ki: Peygamberlerin gönderilmesinden önce insanlar aklî şeriatlere sarılma
bakımından bir tek ümmet idiler. Aklî şeriat yaratıcı olan Hak Teâlâ'nın varlığını
ve sıfatını kabul ve nimetine şükürle hizmetinde bulunma; zulüm, tecavüz,
yalan, cehalet, saçmalık ve benzerleri gibi aklın kötü gördüğü davranışlardan
kaçınma esasına dayanmaktadır. Çünkü bunlar aklen kavranırlar. Madem ki ayette,
"Allah, peygamberler gönderdi" ifadesi, peygamberlerin gönderilişinin,
zamanda daha sonralık ifade eden "fâ" ile sonradan olduğunu göstermiştir.
Demek ki bunlardan önce yaşamış tek ümmetin birliği, peygamberlerden yararlanılmış
olmayan bir şeriattır; böyle bir şeriat ise, aklın ürünü bir şeriat olabilir.
Fakat Hz. Adem ilk insan ve peygamber değil miydi? O hâlde peygamberlerin
gönderilmesinden önce, sırf akıl ile yükümlü olan insanlar varsayımı nasıl
doğru olur? Kâdî Abdülcebbar bu soruyu kendine sormuş ve cevap olarak demiştir
ki: Herhalde Hz. Adem başlangıçta çocukları ile, akıl ürünü olan şeriatta
bir araya gelmişlerdir, sonradan Cenâb-ı Allah, kendisini çocuklarına Peygamber
olarak göndermiştir. Ve herhalde onun peygamberliğinin ilk şeriatı ortadan
kalkmış da insanlar akıl ürünü şeriatlara uymuşlar ve daha sonra diğer Peygamberler
gönderilmiştir. Ebu Müslim Isfahânî de Kâdî'nin bu görüşünü tercih etmiştir.
Bunlara göre akıl, Peygamberlerden önce "İlahî bir elçi" olmuş oluyor.
Peygamberlik de akılları, kendi kendilerine kavrayamayacakları yararlı şeylere
ve mükemmelliklere ulaştırmış oluyor. Fakat bu görüşte de isbatı mümkün olmayan
iki nokta vardır. Birincisi: Aklın, hükümlerin dayanağı olan hüsün (güzel)
ve kubuh (çirkin) ta bizzat hakim olup olmayacağı ve aklen vacip olan şeyin,
amel açısından da vacip olmasını gerektirip gerektirmeyeceği meselesidir ki
bu, "Usûl ilmi" ile "Akâid ilmi"nin önemli konularındandır.
İkincisi: Başlangıçta insanların, adalet ve zulmü rakib bilecek ve üzerine
muamele kuracak derecede aklen hüküm çıkarmaya güç yetirip yetiremeyecekleri
ve bu kadar derin bir şuur ile hareket edip edemeyecekleri meselesidir. Bu
iki nokta bu gün bile kesin değildir.
5-
Bazı tefsir bilginleri de demişlerdir ki, âyet ilk başta bir tek ümmeti açıkça
beyan ediyor. Fakat bunun iman üzere mi, yoksa küfür üzere mi olduğunu açıklamıyor.
Bu nokta delile muhtaçtır. Dolayısıyla bu konuda hüküm vermeyip, "İlim
Allah katındadır." diye durmak gerekir.
6-
"Burada dan maksat, ilk yaratılıştan bu yana bütün insanlar değildir.
Bu 'tek ümmet' Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın kavmidir. Peygamberlerden maksat
da bunlardan sonraki Peygamberlerdir" diyen tefsirciler de vardır. Ve
bu son görüş âyetin kendisinden önceki kısma bağlantısı açısından uygun gibiyse
de, âmm lafzını tahsis (fertlerinin tümünü kapsayan genel anlamlı "insanlar"
kelimesini, fertlerinin bir bölümünü ifade eder biçimde özel anlamlı kılmak)
zahire aykırı olduğu gibi; âyetin mânâsında genel görünen yüksek sosyal bir
varlık olma sırrına da yeterli değildir. Biz de şunu hatırlatmak isteriz ki:
Aklın en önemli değeri, illiyet (sebeplilik) kanunu gereğince, sebebden neticeye
ve neticeden sebebe intikaldedir. Bu ise, içgüdü, yaratılış veya içgüdüsel
akıl ve "bedihî = açık akıl" denilen, zorunlu prensiplere ve tecrübelere
bağlıdır. Peygamberlik ise, teorilerin gayelerini bile zorunlu ilimler halinde
kavrayan ve aşılayan ilâhî bir kuvvettir. Ve incelendiğinde, insanlığın sapıklıklarının,
aklî ilerlemeler ile şehvete ait ilerlemelerin içiçe girmesinden ve akılların
şehvet için kullanılmasından kaynaklanır. İlk yaratılış bu sapıklıktan uzak
olduğu gibi, peygamberlik de gerek ilmî ve gerek amelî olarak bundan uzaktır.
Mesela bal arılarının sanatı, şaşmak bilmeyen içgüdüsel bir sanattır. Ve bütün
peygamberlikler de böyle şaşmak bilmeyen ilâhî bir vahiydir ki, "Rabbin
bal arısına vahyetti." (Nahl, 16/68) âyeti ile buna işaret buyurulmuştur.
Dolayısıyla bir yaratılış meselesi olan peygamberlik, bir taraftan akılların
ve iradelerin başlangıcı, diğer taraftan sonudur. Bunun için bir "ilk
peygamberlik", bir "ikinci peygamberlik" vardır. Kitap, ikinci
peygamberliktedir, bu ikisi arasında hak tanımayan, azgınlık ve zorbalık üzere
hareket eden bir küfür hâli vardır ki hak, kendi kudret ve iradesinden ibaret
zanneder, genel barış ortamını bozar. İnsan ilk yaratılıştan itibaren insandır.
Din, dil ve biraraya gelmenin başlangıcı o zamandandır. Hz. Adem'in peygamberliği
ilk peygamberliktir, yeryüzüne ilk gelenlerin akılları bununla ilerlemiş;
dünya sevgisi, çeşit çeşit şehvetler ve insanlığın görüş ayrılıklarına düşmeleri
üzerine ikinci peygamberlik olayı meydana gelmiş ve kitaplar inmiştir. Dolayisıyla
ilk görüşte olduğu üzere, ilk insanların ilk yaratılış ve ilk peygamberliğe
dayalı, fıtrî iman ile hak kânun üzere bir tek ümmet olduklarını kabul etmek
gerekir. Ve âyetin devamı, bize Hakk'ın birliğinin bu şekilde ezelî olduğunu
ve toplumsal sırrın başlangıcını, ilahî irşadların yapılış şekillerini, hukukun
ve kânun koymanın ilk şartlarını ve peygamberlerden sonra, onlarla yarış ederek
açık naslara karşı görüş ayrılıkları çıkaran ve hukukun kurallarını zulüm
ve zorbalıkla çiğnemeye kalkışanların ortaya çıktığını açıklamaktadır. O halde
"nâs" (insanlar) kelimesini, genel anlamından ve "ümmet"
kelimesini açık anlamından çıkarmaya bir neden yoktur. Mâturidî hazretlerinin
görüşü olarak ileri sürülen bu görüş de bunun bir çeşit açıklaması olarak
kabul edilebilir. Bu âyetten şu da anlaşılıyor ki her peygamber,zamanında
gönderildiği insanlar arasında üzerinde görüş ayrılığı olan Allah'ın emrini
açıklayarak ayrılıkları ortadan kaldırmış ve tevhidi öğretmiştir. Bu konuda
açık naslar ve kesin deliller getirmiştir. Bu nedenle müminlerin ve âlimlerin
görevi, hakkında nas olan bir konuda görüş ayrılığı çıkarmak değil; nasların
hüküm getirmediği hukuki olaylarda açıklanmayan delillerden hak ve gerçekleri
araştırmakla görüş ayrılıklarını ortadan kaldıracak hükümleri çıkarabilmek
ve böylece "icmâ-ı ümmet"in yollarını ilmen ortaya koymaktır. Kısacası,
kişisel görüş ayrılıkları olmasaydı, insanlar hakime, hükme ve ceza hükümlerine
muhtaç olmayacaklardı. Ve çeşitli milletler ortaya çıkmayacaktı. Savaşa, vuruşmaya,
hükme, hükûmete gerek kalmayacak, fıtratın (yani yaratılışın) kânunları yeterli
olacaktı. Mademki görüş ayrılığına düştüler ve ferdî anlaşmazlıklardan millî
anlaşmazlığa da geçtiler. O hâlde Hak düşmanları ile boğuşmaya mecbur olacaklardır.
Bununla boğuşabilmek için de kendi aralarında Hakk'a iman ve ona uymakla yardımlaşma
ve Hakk'ın koruması sayesinde dünyada ve ahirette korunmak ve genel bir barış
ortamını kurmakla yükümlüdürler.
Ve
Hz. Muhammed'in peygamberliği ile Kur'ân-ı Kerim, insanlığı bu şekilde başlangıcından
sonuna kadar paralel bir biçimde Hakk'ın tevhidi (birliği)ne ve genel barışa
erdirmek için gelmiştir.
214-
Şimdi bu hidayet gelmekle ey Muhammed ümmeti! Siz, sizden önce geçen ümmetlerin
durumu sizin başınıza hiç gelmeden, meşakkatler, sıkıntılar, çekmeden, bütün
ilâhî hükümleri amelî ibadetler ile tatbik etmeden, sırf iman ile "dâr-ı
selâm" (barış yurdu) olan cennete girivereceğinizi mi zannettiniz? o
geçmiş ümmetlerin başına nice sıkıntılar ve çaresizlikler geldi de, sarsıldılar,
o kadar sarsıldılar ki , hatta başlarında bulunan peygamber ve onunla beraber
iman edenler "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek dereceye vardılar.
Ancak iyi biliniz ki, Allah'ın yardımı mutlaka yakındır. Siz bu iman ve hidayetten
ayrılmadıkça, yakında o yardımı görecek, muradınıza ereceksiniz. Resulullah,
Mekke'de müşriklerin karşı gelmesinden sonra, muhacirler ile yurtlarını ve
mallarını bırakarak Medine'ye hicret ettiği zaman, öncelikle Yahudilerin düşmanlıklarıyla
karşılaşmıştı. Bu sebeple bu âyet indi. Uhud veya Hendek savaşları nedeniyle
indiği de rivayet edilmiştir. Bu âyet gösteriyor ki "Ittırat" (düzgün
bir biçimde olayların birbirini izlemesi) kanunu gereğince, Muhammed ümmeti,
bütün eski milletlerin geçirmiş olduğu birtakım durumlarla yüzyüze gelecek,
ayrılıklar görecek, karşı koymalara uğrayacak, sıkıntılar ve zorluklar geçirecek;
sarsılmayıp dayananlar, sonunda başarılı olacaklardır. İlk yaratılışta olduğu
gibi, Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden itibaren de insanlığın
yaratılışı hakkın gerçekleştiği noktada yeni bir gelişme sağlamaya başlayacak,
"Gerçekten zaman, Allah'ın yeri ve gökleri yarattığı günkü şekline dönmüştür."
hadis-i şerifinin anlamına göre Hz. Muhammed'in asrı bütün ölçülere bir başlangıç
olacaktır. Bundan sonra da dünyada hakka karşı yine azgınlık ve düşmanlık
ortaya çıkacak, geçmiş milletler gibi gruplar meydana gelecek ve bütün bunlar
içinde Peygamberin ve ashabının yoluna giden ve kitapla, sünnetle ve cemaat
ile korunmasını bilip, Allah'ın birliğine imanı amellerin en özeli kabul eden
hak taraftarları fırka-i naciye (kurtuluşa eren grup), "İnsanların içinden
kimi vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder." (Bakara,
2/207) âyetinin delalet ettiği mânâya uygun hareket ederek sabır, sebat ve
çabalarla, ilâhî yardıma erecek, hakkın üstün geldiğini görecek ve genel barışı
kuracaklardır. Ve başarılı olmak için tarihten ibret alıp ona göre korunmalıdır.
Ayrılıklardan
korunmak ve bu yardıma ermek için:
Meâl-i
Şerifi
215-
Ey Muhammed! Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak
verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar
içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.
216-
Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden
hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir
şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah
bilir, siz bilmezsiniz.
217-
Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda
savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O'nu
inkar etmek, insanları, Mescid-i Haram'dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak,
Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir
vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan
hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak
can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir.
İşte
onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
218-
Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad edenlere gelince,
işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir.
215-Ey
Muhammed! Neye harcayacaklarını, yani ne gibi yerlere harcama yapacaklarını
sana soruyorlar. Uhud savaşında şehit olan çok yaşlı ve malı çok birisi olan
Amr b. Camuh, Resulullah'a, "Mallarımızı nelere harcayacağız ve nerelere
vereceğiz?" diye sormuştu. Bunun üzerine bu âyet indi. Cevap olarak de
ki, az veya çok hayır cinsinden, yani çeşit çeşit mallardan vacip veya nafile
olarak Allah rızası için harcadığınız veya harcayacağınız mal önce ana-babanız,
ikinci olarak en yakın akrabanız, üçüncü olarak ihtiyaç içindeki yetimler,
yoksul fakirler, yolda kalmış yolcular içindir. Babalarınıza
dedelerinize bakmak ilk görevinizdir. Diğer yakınlarınız onları izler ve bu
şekilde, "Yakınlık derecesi daha yakından uzağa doğru" kuralına
göre, harcama yapmak vacib olur. Bunlardan başkasına da zekât ile vacip olarak
ve diğer sadakalarla nafile olarak mal harcanır. Bunlardan başka, herhangi
bir hayır daha yaparsanız , elbette onu Allah pek iyi bilir ve karşılığını
verir.
216-Bu
hayır cinsinden olmak üzere, genel barışı kuracak ve hakkı birleştirecek olan
savaş üzerinize farz kılındı. Yani Allah yolunda savaşmak üzerinize yazıldı,
gerektiğinde bazen farz-ı ayn ve bazen de farz-ı kifaye olur. Oysa o sizin
hoşunuza gitmez, bazı şeyler sizin için sırf hayır ve yarar olduğu halde,
siz ondan hoşlanmayabilirsiniz, savaş da böyledir, diğer bazı şeyler de sizin
için kötü ve zararlı olduğu halde, siz ondan hoşlanıp sevebilirsiniz. Hoşlanıp
hoşlanmamak sadece bir duygudur. Sadece bununla iyilik ve kötülük, yarar ve
hayır belirlenemez; bunlar gerçeği ve işlerin sonuçlarını bilmeye dayanır.
Bunu
da Allah bilir. Siz bilmezsiniz. İnsanlar ne kadar bildiklerini iddia etseler,
yine bilmedikleri bildiklerinden çoktur. Uzun bir gelecekle ilgili olan bütün
iyiliklerini ve kötülüklerini bilmezler. İnsan aklı, güzel ve çirkine tam
olarak hakim olamaz. Bunlara
hakim olan Allah'tır. Bu nedenle size yararınız için emirler verir, kötülükten
korunmanız için yasaklar koyar. İnsanlar işin başında duygulara bağlıdırlar.
O anda duyguları ile karşı karşıya gelen hoş ya da kötü şeylerin etkisine
kapılırlar. Oysa bunların iyilik veya kötülük olması ilerde bunların sonucu
olacak yararlara veya zararlara bağlıdır. Bu ise duygu anında bilinemez. Bazen
uzun bir deneyime muhtaç olur. Ve çoğunlukla deneyimi de mümkün olmaz ve deneye
kalkışma durumunda iş işten geçmiş olur. Allah, bunları kitabıyla ve tarihî
örnekleriyle bildirir. Yukarıda kısaca özetlendiği gibi, insanlık tarihî azgınlık
tecavüz ve ayrılık ile dopdolu olduğundan dolayı; genel barış ortamı sağlanıncaya
kadar bu durum üzere savaş ve çarpışma, kaçınılması mümkün olmayan bir zorunluluktur.
Allah, hakka bağlı olanların iyiliklerinin onların korunmalarında olduğunu
bildiği için savaşı size farz kılmıştır. Gerektiğinde siz onu yapacak, Hakk'ın
tevhidi ile tam bir barış ortamına gireceksiniz. Şehit olmalar, zaferler,
ganimetler size "hayır" olacaktır.
217-Bu
âyette savaş için zaman belirlenmediğinden dolayı, ey Muhammed! sana haram
ayları, o haram aylarda savaş etmeyi soruyorlar. Resulullah Bedir savaşından
iki ay önce ve "İlk Bedir Savaşı"ndan döndükten sonra, amcasının
oğlu Esed kabilesinden Abdullah b. Cahş'ı, Sa'd b. Ebi Vakkas, Ukâşe b. Muhsın,
Ukbe b. Gazvan, Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebîa, Süheyl b. Beyzâ, Âmir b. Rebiâ,
Vakıd b. Abdullah, Halid b. Bekr (Allah kendilerinden razı olsun) den oluşan
bu sekiz kişi ile beraber müfreze olarak göndermiş ve kumandan olan Abdullah'a
bir mektup vermiş ve iki gün gitmedikçe bu mektuba bakmamasını, sonra bakıp
içindeki emri yerine getirmesini ve arkadaşlarından hiç birine zorlamada bulunmamasını
emretmişti. Abdullah iki gün yol gidince, mektubu açıp baktığında, "Bu
mektubuma baktığın zaman, hemen Mekke ile Taif arasındaki 'Batnı nahle' isimli
yere varıncaya kadar yürü. Orada Kureyş'i gözetle ve haberlerini bize bildir."
diye yazılı olduğunu görünce, "Sem'an ve Taaten" (başüstüne) dedi.
Sonra arkadaşlarına, "Resulullah bana, Nahle'ye varıp, Kureyş'i gözetlememi,
haberlerini almamı emretti ve sizden herhangi birinize zorlamada bulunmayı,
yani sizi zorlamayı bana yasak etti. Dolayısıyla hanginiz şehit olmak ister
ve şehitliği arzularsa gelsin, istemeyen dönsün; bana gelince, ben Resulullah'ın
emrini yapacağım." dedi ve hareket etti. Arkadaşları da beraber hareket
ettiler, hiçbiri geri kalmadı, Hicaz'a doğru gittiler. Necran denilen bir
madene vardıklarında, Sa'd b. Ebî Vakkas ile Utbe b. Gazvan'ın bir gün birbiri
arkasına bindikleri binitleri kayboldu. Aramak için bu ikisi kaldılar, Abdullah
ile diğerleri gittiler, Nahle'ye indiler. Derken oraya Kureyş'in kuru üzüm
ve başka yiyecekler ve ticaret malları yüklü kervanı geldi. Kureyş'ten Amr
b. Hadramî, Osman b. Abdullah b. Muğire ve kardeşi Nevfel b. Abdullah b. Muğire
ve Hişam b. Muğire'nin kölesi Hakem b. Keysan vardı. Bunlar onların yakınlarına
indiler, Ukâşe b. Muhsin bunlara yanaşıp baktı, başını da kazıtmış idi. Bunu
gördükleri zaman emin oldular, "Bunlar bize birşey yapamaz." dediler.
O gün Cumadelâhirenin sonu ve ertesi günü Receb idi, bu da Haram aydı. Bundan
dolayı müslümanlar Receb girmeden çarpışmayı gerekli gördüler. Teym kabilesinden
Vakıd b. Abdullah, Amr b. Hadramî'yi bir okla öldürdü. Osman b. Abdullah ile
Hakem b. Keysan esir oldular. Nevfel b. Abdullah kaçtı, onu yakalayamadılar.Abdullah
b. Cahş ve arkadaşları kervanı ve bu iki esiri alıp Medine'ye Resulullah'a
getirdiler. Bu ganimet İslâm'da ilk ganimet ve bu öldürme müşriklerden ilk
öldürme idi. Abdullah arkadaşlarına: "Bu ganimetin beşte biri Resulullah'ındır."
demişti ve oysa o zaman daha "beşte bir" farz kılınmamıştı. Geldikleri
zaman Resulullah: "Ben size haram ayda savaşı emretmemiştim." diye
buyurdu. Abdullah: "Ey Allah'ın Resulü! İbnü Hadramî'yi öldürdük, akşam
Recep hilâlini gördük; bilmiyoruz Recebde mi yoksa Cumadelâhirde mi bunu yaptık."
dedi. Bundan dolayı Resulullah o ganimetten hiçbir şey almadı. Bunu görünce,
bu kişiler mahvolduklarını zannettiler ve "Tevbelerimiz hakkında birşey
inmedikçe kımıldamayız." dediler. Müslümanlardan bunlara: Bu hususta
emrolunmadığınız bir şeyi yaptınız, size savaş emredilmediği halde haram aylarda
savaş mı ettiniz?" diyenler oldu. Kureyş de "Muhammed ve arkadaşları
halkın geçinmeleri için gerekli şeyleri tedarik etmek üzere çalıştıkları ve
korkuda bulunanların güvencede bulunduğu haram ayları helâl saydılar, Recep
ayında kan döktüler." diye yaygara yaptılar. Mekke'de bulunan müslümanlar
da "Bunlar bunu Cumâdelâhirede yaptılar." diye suçlamayı reddediyorlardı.
Yahudiler de bununla, Resulullah aleyhine kendi hesaplarına "tefe'ül"
ediyorlar (hayra yoruyorlar); Amr b. Hadramî'yi Vâkıd b. Abdullah öldürmüş,
Amr: "Harb mamurlaştı, (imar edildi)", Hadramî: "Savaş hazırlandı",
Vâkıd b. Abdullah: "Savaş ateşlendi" diyorlardı. Kısacası söz çoğaldı
ve tefsircilerin çoğunluğuna göre, bu âyet, bunun üzerine indi.
Ey
Muhammed! Cevaben de ki bu ayda savaş, büyük bir günahtır, fakat Allah yolundan,
hak olan dinden alıkoyma ve Allah'ı inkar ve Mescid-i Haram'dan yasaklama
Mescid-i Haram halkını, Muhammed ve arkadaşlarını ondan çıkarmak da Allah
katında o savaştan ve diğer büyük günahlardan daha büyük bir günahtır. Fitne
de savaşmaktan daha büyüktür. Öyle halkı dışarı çıkarmak, şirk ve küfür, insanları
daha baştan veya daha sonra İslâm'dan menetmek, dinsizliği yaymakla herkesi
belaya sokmak, İbn-i Hadramî'nin öldürülmesinden, daha fecîdir, daha acıdır.
Oysa fitne taraftarı olan düşmanlar güçleri yeterse sizi dininizden çevirinceye
kadar sizinle savaşıp duracaklardır. Ve siz müslümanlardan herhangi biriniz
dininden döner de kafir olarak mürtetlikten tevbe etmeyerek giderse, artık
bu nitelikle nitelenmiş olanların bütün amelleri, İslâm halinde yaptıkları
iyiliklerin, güzel amellerin hepsi dünyada ve ahirette boşa gider, telafisi
mümkün olmayacak bir biçimde tutulur, yaşama hakkı kalmaz. Uğraşıp didinmeleri
boşa gider. ve bunlar cehennemliktirler. O ateşte ebediyen, kalırlar. Acaba
o günah olan savaşı yapan müfrezeyi oluşturan kişiler nevolacak dersiniz?
219-Ey
Muhammed! Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı, şarabı ve kumarı soruyorlar.
Bunu
soranlar Hz. Ömer ve Muaz ile birlikte sahabeden birtakım kişilerdi. "Ya
Resulallah şarap hakkında bize bir fetva ver, çünkü aklı gideriyor."
dediler ve bu âyet indi.
HAMR:
Âyet metninde yer alan "hamr" kelimesi, örtmek anlamına masdar olduğu
halde, çiğ üzüm şırasından keskinleşmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim
olmuştur. Çünkü şarab aklı bürüyüp örter ve bir deyim ile, kafayı dumanlar
ki buna "humar" denilir. "Hamr" kelimesinin bu üzüm şarabına
isim olarak verilmesi özel bir isimlendirmedir. Bu nedenle "hamr"
kelimesi bir de genel olarak akla humar veren, yani "kafayı dumanlandıran
şey" anlamına kullanılır ki bu mânâya göre sarhoşluk veren şeylerin hepsi
"hamr"dır. İbnü Ömer hazretlerinden rivayet edilmiştir ki şarabı
haram kılan âyet indiği gün, şarap beş şeyden: üzümden, hurmadan buğdaydan,
arpadan, darıdan idi. Ve hamr, aklı bürüyüp örten demektir. Ebu Davud'da Numan
b. Beşir'den rivayet olunduğu üzere, Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Üzümden
bir şarap, hurmadan bir şarap, baldan bir şarap, buğdaydan bir şarap, arpadan
bir şarap vardır." demektir. Buna dayanarak İmam Mâlik ve Şâfiî ve bunlardan
önce veya sonra gelmiş bir çok âlimler ve fıkıhçılar, Kur'ân'daki hamr (şarab)ın
genel anlamı ile mutlak olarak sarhoşluk verici demek olduğuna ve dolayısıyla
her çeşit sarhoşluk verici nesnelerin Kur'ân âyeti ile aynen haram bulunduğuna
ve her birinin yalnız sarhoşluk verme derecesi değil, damlalarının bile içilmesinin
ve kullanılmasının, alınıp satılmasının asla caiz olamıyacağına hükmetmişlerdir.
Çünkü bundan sonra Maide Sûresinde: "İçki, kumar, putlar ve fal okları
hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının."
(Maide, 5/90) buyurularak aynen "rics", yani pis olduğu beyanı ile
kaçınma emri buna dayandırılmıştır. Fakat İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri
ile beraber sahabe ve tabiinden birçok alimler ve fıkıhçılar "hamr"
kelimesinin açık ve kesin olan anlamı, özellikle üzüm şarabı olduğundan; inkarı,
insanı küfre sokacak biçimde Kur'ân âyeti ile "li aynihi" (bizzat)
haram olan şarabın bu olduğuna ve diğer sarhoşluk verici nesnelerin aynen
ve bizzat değil, sarhoşluk verici olmalarından dolayı Kur'an'ın bu âyetine
kıyası uygun düşerek, "Her sarhoşluk verici şey haramdır." gibi
hadis-i şeriflerle haram olduklarına ve dolayısıyla hamrın aynen necis olması
yüzünden bir damlasının bile içilip kullanılması kesinlikle haram ve müslüman
için alınıp satılması caiz olmadığına; ancak üzüm şarabı bulunmayan ve ondan
yapılmış olmayan diğer sarhoşluk verici nesnelerin haramlığı, ancak sarhoşluk
verme niteliği ile sabit olduğundan, içilmekten başka bir şekilde kullanılmaları
için, alınıp satılmasının da caiz olabileceğini söylemişlerdir. Demek olur
ki Kur'ân âyeti, üzüm şarabının aynen, haramlığında kesin hüküm ifade eder.
Bu âyetin diğer sarhoşluk verici nesneleri kapsamına alması sözcük olarak
değil haramlığın hikmeti olan "sarhoşluk verme" sebebi dolayısıyla
ve hadisi şeriflerin açıklamaları iledir. Kur'ân'daki sözcüklerin genel anlam
ifade etmesi muhtemel ise de, özel anlamda olduğu gibi kesinlik ifade etmez.
Buna göre, İslâm dininde genel olarak sarhoşluk veren şeylerin, sarhoşluk
verici olarak kullanılmaları haram; fakat üzüm şarabı aynen ve mutlak olarak
haramdır. Ve bunu inkar eden kâfirdir. Üzüm şarabının ve bundan yapılmış olan
sarhoşluk verici şeylerin, bizzat kendisi necistir. Öbürlerinin
ise necis olması şüphelidir. Mesela üzerine şarab, şampanya, rakı, konyak
dökülmüş olanlar, her halde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Fakat üzüm şarabından
yapılmış olmayan ispirto, bira ve diğer sar -hoşluk verici şeyler içilemezse
de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza engel olur diye iddia edilemez.
Ebu Hanife hazretleri bu şekilde şaraptan başka sarhoşluk veren şeylerin bizzat
kendisinin ve damlasının necis ve haram olmadığına ve dolayısıyla sarhoş etme
derecesine varmaksızın, fasıklara ve kâfirlere benzeme kastı da bulunmaksızın,
kuvvet için az bir miktarda içilmesinin caiz olabileceğini söylemiş ise de,
"Fethu'l-Kadîr" de "Kitabu'l-Eşribe"de açıklandığı üzere,
üç mezheb ile Hanefi mezhebinde dahi tercih edilen, "Çoğu sarhoşluk veren
şeyin azı da haramdır." hadis-i şerifi gereğince, çoğu sarhoş edenin
azının da haram olmasıdır. Şer'an içme açısından bütün sarhoş edici şeyler,
âyetin genel anlamı ile hamr (içki)dır. Günümüzün fen bilimcilerinin, Kimya
ilmine göre düşünceleri de "ihtimar" (kendiliğinden köpürüp kabarma,
ekşiyip mayalanma) denilen kimyasal bir olay olma itibarıyla, her çeşit sarhoşluk
vericinin hamr özelliğinde ortak olmasıdır ki buna Arapça "el-kuhl"
kelimesinin frenkleştirilmişi olan "alkol", "el-küûl"
veya sadece "küûl" derler. Bu, hamrın genel anlamına uygun ise de,
aynı zamanda özel anlamının esas olduğuna da işaret etmektedir. Doktorluk
ve tedavi açısından konuya bakınca, bu açıdan konu, "Kim mecbur kalırsa,
diğerinin hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartı ile..."
(Bakara, 2/173) ruhsatına uyarak, zaruret ve zaruret hükmünde bulunan ihtiyaç
meselelerinden birisi olur.
İslâm
dininde şarabın ve sarhoşluk verici nesnelerin yasak edilmesi tedricen (aşama
ile) olmuştur. İslâm'ın geldiği ilk zamanlar, henüz şarap mübahtı. Bu konuda
derece derece dört âyet inmiştir. Önce Mekke'de, "Hurma bahçelerinin
ve üzüm bağlarının meyvelerinden de, hem bir sarhoşluk verici şey çıkarırsınız,
hem de bir güzel rızık." (Nahl, 16/67) âyeti inmişti. O
zaman müslümanlar da içerler, Hz. Peygamber
ses çıkarmazdı. İkinci olarak yukarıda geçtiği üzere Hz. Ömer, Muaz ve diğer
bazı sahabelerin, "Ey Allah'ın Resulü, şarap hakkında bize bir fetva
ver, çünkü o aklı gideriyor." diye hükmünü sormaları üzerine bu âyet
indi ve ilk haram kılma bununla başladı. Bu âyette yasaklık açık olmakla birlikte
caiz olma ihtimali de yok değildi. Bunun
üzerine hemen terk edenler bulunduğu gibi, henüz terk etmeyenler de vardı.
Sonra bir namaz olayı üzerine, "Ey iman edenler! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın."
(Nisa, 4/43) âyeti indi. Bunun üzerine içenler pek azaldı ise de yine vardı.
Bir gün İtban b. Mâlik, Sa'd b. Ebi Vakkas ile beraber birkaç kişiyi davet
etmiş, içki içmişler, sarhoş oldukları zaman, övünmeye ve şiir söylemeye başlamışlar.
Bu sırada Sa'd, Ensardan birinin hicvini (şiir yolu ile yerme) konu alan bir
şiir okumuş, o da bir çene kemiği ile ona vurup başını yarmıştı. Bundan dolayı
Sa'd, Hz. Peygambere giderek şikâyet etmiş, bunun üzerine Resulullah'ın: "Allahım!
Şarap hakkında bize yeterli beyanda bulun!" diye, dua etmesi üzerine
Mâide Sûresindeki: "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları
hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının ki kurtuluşa
eresiniz. İçki ile kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi
ve sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vaz geçiyorsunuz
değil mi?" (Maide, 5/90,91) âyetleri inmiş ve bununla şarabın haramlığı
son derece şiddetli bir şekilde yasaklanmıştır. Hz. Ömer bunu dinleyince,
"İnteheynâ ya Rabbî" yani tamamen vazgeçtik ya Rabbî demiştir. Hz.
Ali'nin: "Bir kuyuya bir damla şarap düşse, sonra oraya bir minare yapılsa,
o minarede ezan okumazdım ve bir damla şarap bir denize düşse sonra o deniz
kuruyup da yerinde otlar bitse orada hayvan gütmezdim." dediği, Abdullah
b. Ömer hazretlerinin de: "Bir parmağımı şaraba sokmuş olsam, o parmak
bende kalmazdı, yani keser atardım." dediği nakledilmiştir ki ilâhî emir
üzerine Resulullah'ın ashabının, ne büyük iman ve takvaları bulunduğunu anlamalıdır.
Allah cümlesinden razı olsun.
MEYSİR:
Meysire gelince yüsür veya yesardan mimli masdar olarak kumar oynamak anlamınadır.
Kumarda ya kolaylıkla zahmetsiz mal çarpmak veya çarptırmak vardır. Kumar
demek de zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal
vermek veya almak demektir. Cahiliye devrinde Araplar gerek kendilerine ve
gerekse Acemlerden ve diğerlerinden belledikleri "nerd" yani tavla,
"satranç" ve diğerleri gibi oyunlarla kumar oynarlardı. Kısacası
frenklerin piyango dedikleri tarzda bölüşme yolu ile bir kumarları vardı ki
bunu "hayır" bile sayarlar ve övünerek yaparlardı. Şöyle ki: Zar
yerinde "ezlâm ve aklâ" denilen on adet okları vardı. Bunlara: Fezz,
tev'em, rakib, hils, nafis, müsbil, muallâ, menih, sefih, vağd derlerdi. Menih,
sefih, vağddan başka diğerlerinin bir hissesi bir payı olurdu. Meselâ, piyango
çekilmek üzere, bir deve kesilir, yirmi sekiz hisseye ayrılır; fezze bir,
tev'eme iki, rakibe üç, hilse dört, nefise beş, müsbile altı, muallaya yedi,
hisse ayrılır. Menih, sefih vağd okları boş ve mahrumdur. Bu on kalemin hepsi
"rebâbe" denilen bir torbaya atılıp adaletli kişinin önüne konulur,
o da torbayı çalkalayıp elini sokar, katılan herkes adına bir ok çeker, hissesi
bulunan ok çıkanlar belirlenmiş olan hisseyi alırlar, boş ok çıkanlar da mahrum
kalırlar ve fakat devenin bedelini öderler. Hisse çıkanlar da da paylarına
çıkan hisseyi fakirlere verirlerdi. Böylece meysir öncelikle diğer kumarlara
göre ehven-i şer (şerrin en hafifi) görünen ve hayır zannedilen böyle dağıtım
ve bölüşme; yani piyango tarzına denilmiş ve bundan, bütün kumarlara da "meysir"
denilmiştir. Hatta bir hadis-i şerifte, çocukların aşık ve ceviz oynamalarının
bile meysirden olduğu beyan edilmiştir. İki kişiden biri diğerine şu kadar
yumurtayı yiyebilsen şu senin olsun demişti. Bunlar Hz. Ali'ye hüküm vermesi
için başvurdular. Hz. Ali bu kumardır diye izin vermedi. Zaten hayır namına
piyango haram olunca diğer kumarların haydi haydi haram olacağı anlaşılır.
Şarap ile kumarın bir soruda bir araya getirilmesi de sarhoşluk veren şeylerle
kumarın beraber bulunduklarına işarettir.
Cevaben
de ki: bunlarda büyük bir zarar ve günah vardır. Genel olarak ikisi de malları
telef ve insanları perişan eder. Çoğu zaman bunlar birbirini sürükler. Önce
şarap aklı giderir ; akıl ise hem dinin, hem dünyanın dayanağıdır. Artık sarhoşlukla
öyle cinayetler yapılır ve kumarbazlıkla öyle fenalıklara düşülür ki bunlar
saymakla bitmez, ancak "büyük günah" adı ile anlaşılır. Bununla
birlikte, bunlarda insanlara bazı yararlar da vardır. Bu cümleden olarak biraz
neşe ve lezzet duyulur, birçok ticareti yapılır. Korkaklara cesaret ve mizaca
kuvvet gelir. Kumarda , bazıları bedavadan mal ele geçirir. Günahları da faydalarından,
zararları yararlarından çok büyüktür.
Şu halde yararları gerçek ve sağlam bir yarar değildir. Verdikleri
neşe humar (aklı örtmek)a dönüşür. O gelip geçici cesaret, felaket nedeni
olur. O gelip geçici mizaç kuvveti, sağlığı bozar; kazanılan malın hayrı olmaz,
bir kâr yüz zarar getirir. Buna tutulanlar yakalarını zor kurtarır. Kısacası
neşe ve lezzetleri kişisel ve gelip geçici olduğu halde; zararları, ortaya
çıkardıkları kötü sonuçlar, hem kişisel ve sosyaldir, hem bedensel ve hem
de ahlâkidir. Bulaşıcı hastalıklar gibi herkese geçicidir. Cezasını başında
çekmeyenler sonunda çekerler. Hayali olan bir parça kâr için, kesin ve genel
bir zarara düşmek de akıl işi değildir. Zararı gidermek, yarar sağlamaktan
önce gelir. Şu halde bunların aklen haram olması gerekir. Bu âyet de böyle
delâlet-i iltizamiye (dolaylı bir delaletle) şer'an bunların haramlığını ifade
etmiş olur. Kur'ân'da şarap hakkında başka bir âyet olmasaydı, sadece bununla
şarabın haramlığı sabit olurdu. Ancak bu haram kılma, bizzat ifadenin kendi
kelimesinden açıkça anlaşılan bir haram kılma olmazdı; aklına güvenerek zararlarını
sınırlayıp ve yararlarından istifade edeceğini zannedenler bulunabilirdi.
Bunun için, ashabı kiram arasında bu akla dayanan haramlıktan, şer'i haramlık
anlamayan kişiler olmuş, daha sonra, "Murdardır, ... ondan kaçının"
(Maide, 5/90) emri ile açık ve mutlak bir şekilde şer'i haramlık meydana gelmiştir.
Kısacası,
şarap içmeyiniz veya sarhoşluk veren şeyleri kullanmayınız, kumar oynamayınız,
piyango ile hayır yapılır zannetmeyiniz; bunların, kötülüğü hayrından, günahı
yararından çok büyüktür. Buna karşı, hayır olmak üzere sana ne harcayacaklarını
yine soruyorlar, iki anlama gelir. Birisi nereye harcama yapılacağını sormak,
diğeri de ne verilerek harcama yapılacağını sormaktır ki birincisinde, yani
nafaka verilecek, mal harcanacak kimseler ve yerler, ikincisinde de verilecek
mal, yani bizzat nafakanın kendisi sorulmuş olur. Yukarda birincisinin cevabı
verilmişti. Şimdi kumarın yasak edilmesinden sonra, ikincisine cevap olarak,
de ki fazlasını harcayınız. Yani malınızın gerekli ihtiyaçlarınızdan fazlasını
infak ediniz. Piyango, kumar gibi gayri meşru araçlarla değil, meşru nedenlere
sarılarak mal kazanınız. Ve bu maldan kendinizin aile ve çocuklarınızın gerekli
ihtiyaçlarına yeterli olanından fazlasını yukarda açıklanan yerlere ve hayır
yerlerine harcayınız. Diğer ayetlerde de görüleceği üzere küçük çocuklar,
eş, muhtaç olan ana-baba ve bunlarla aynı hükümde olan usul (dedeler, nineler),
kişinin ailesinden ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerdendir ve bunların nafakası,
kişinin kendi nafakasından sayılır. Dolayısıyla hayır yapacağız diye kendinizi
ve bakmakla yükümlü olduğunuz ailenizi (ehl ü ıyal) nafakasız bırakmak caiz
olmaz. Hayır yerlerine harcama bunların fazlasından yapılır. İşte böyle Allah
sizin için şer'i hükümlerine delalet eden, onları gösteren âyetler, nasslar,
deliller açıklayacaktır ki, siz bunları düşünesiniz, düşünüp te bunların amaçlarını
öğrenesiniz ve gereğince amel edesiniz.
220-Şu
kayda dikkat etmelidir ki, O âyetleri hem dünya ve hem ahiret hakkında olmak
üzere açıklayacaktır. Böylece din ve İslâm şeriatı ne yalnız dünyaya ve ne
de yalnız ahirete mahsus olmayacak, hem dünyayı ve hem ahireti kapsayacaktır.
Ve bunda, "Ey Rabbimiz! bize dünyada bir güzellik ver, ahirette de bir
güzellik ver. Bizi ateş azabından koru." (Bakara, 2/201) diye dua edenlerin
duasına cevap bulunacaktır. Böyle olunca bu şeriattan yalnız dünya isteyen
kâfirler de büsbütün mahrum kalmayacak, ahiretten payları olmamakla beraber
dünyaları için yararlanacaklardır. Ve böylece Hz. Muhammed'in Peygamberliğinin
"Rahmeten li'l- âlemin" (âlemlere rahmet) olduğu ve İslâm dininin
herkesi kapsayan bir Tevhid dini olduğu ortaya çıkacaktır. Ve bununla birlikte
ahiret sevabı isteyenlerin sevapları artacak, bunlar iyiliği emir ve kötülüğü
yasaklamayı yüklenerek "Vasat Ümmet" (orta yolu benimseyen ümmet)
olacaklardır. Açıklanacak deliller ve onların hükümleri böyle dünya ve ahireti
kapsamakla, sana yetimleri soruyorlar. Rivayet olunduğuna göre, Nisa Sûresindeki,
"Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler, karınlarına sadece ateş yiyip
doldururlar ve yarın çılğın ateşe girerler." (Nisa, 4/10) âyeti inince
insanlar yetimlerle bir arada olmaktan ve onların mallarına bakmayı üstlenmekten
sakınır oldular. Bu iş onlara zor göründü ve Resulullah'a bu durumu arz ettiler,
bunun üzerine bu âyet indi. Cevaben de ki yetimlerin durumlarını düzeltmek
onları ihmal edip bırakıvermekten daha hayırlıdır. Şu halde düzeltme amacıyla
durumlarına karışıp mallarına el sürmek, onların yararlarını, geleceklerini
gözeterek işlerine bakıp kendilerini eğitmek ve terbiye etmek ve mallarını
artırmak her halde bunlardan kaçınmaktan daha iyidir. Ve eğer siz onlardan
kaçınmaz da onlara karışırsanız, onları yanlarınıza alır, onlarla birlikte
yaşar, onlarla birlik olur, onları evlendirmek suretiyle içinize alır, işlerine
bakarsanız, onlar sizin (dinde) kardeşlerinizdir, din kardeşliği ise kan kardeşliğinden
aşağı değil daha güçlüdür. İnsan olan kardeşini atamıyacağı gibi, müslüman
olan da din kardeşini atamaz, kardeşlik hukukunu gözetir.
"Müminler
ancak kardeştirler, onun için iki kardeşinizin arasını düzeltin." (Hucurat,
49/10) âyetinden anlaşılan mânâ uyarınca kardeşliğin gereği ise, kardeşin
durumunu düzeltmek ve onun yararına çalışmaktır. Aksi halde onlar size kardeş
değil, bir yabancı veya bir düşman olarak yetişebilirler. Bu ise sosyal hayatımızda
büyük gedikler açar. Bunun için evlenme yoluyla birilerine karışacak olursanız
bu, din kardeşlerinizle olsun. Allah da işleri bozucu olanı ve düzeltici olanı
bilir ve bunları birbirinden ayırır ve ona göre mükafatlarını ve cezalarını
verir. Bunu bilmeli ve düzeltme adı altında işi bozmaya kalkışmamalıdır. Allah
dileseydi, sizi zorluklara koşar, ağır yükümlülüklerle zahmetlere sokardı,
aciz bırakır, yetimlere hiç karıştırmazdı. Kendi derdinize düşer, onlara ne
düzeltme ve ne de bozma, hiç bir şey yapmaya gücünüz yetmezdi. Bunun için
Allah'ın verdiği güç ve kuvvete şükür olmak üzere, yetimlere ve güçsüzlere
bozma ile değil, düzeltme ile davranınız. "Canım filan kimse yetimin
hakkını yedi de ne oldu..." demeyiniz. Herhalde Allah Aziz ve Hakimdir
(çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir) O'nun emri mutlaka yerini bulur.
Mühlet verir, hemen yerine getirmezse de, bu hikmetindendir ve hikmeti siz
bilmezsiniz. Bu konuda nice hadis-i şerifler de vardır. Bu cümleden olarak:
"Yetimin ağlamasından Arş titrer."(1) Yine bunun gibi, "Ben
ve yetimin bakımını üstlenen kimse, Cennette şu iki parmak gibiyiz."(2)
buyrulmuştur.
Din
kardeşlerinizden olan yetimlerle birbirinize karışma olayını tamamlayan şeylerden
biri de nikâ h ve nikâ h akrabalığı yoluyla karışmadır. Bu münasebetle mutlak
olarak nikâh hakkındaki şer'i hükmü dinleyiniz:
Meâl-i
Şerifi:
221-
Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza
gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik
erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza
gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe
davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor
ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar.
221-Nikâh,
sözlükte bir şeyi birşeye eklemek, katmak anlamından alınma olarak sözlük
örfünde, sifah'ın yani zinanın zıddı olan ve cinsel birleşmeyi meşru kılan
sözleşme anlamlarında kullanılır. Şer'an ise, "kadının kadınlığından
yararlanma üzerine kurulan bir sözleşme" diye tanımlanır ki burada da
söylenmek istenen budur.
Müşrik,
Kur'ân dilinde iki anlama gelir ki biri zahirî, diğeri hakikîdir. Zahirî müşrik,
açıktan açığa Allah'a ortak koşan, birden fazla ilâh olduğu kanaatinde olanlardır.
Bu anlama göre, Kitap ehline müşrik denmez. Hakikî müşrik de gerçekten tevhidi
ve İslâm dinini inkar edenler, yani mümin olmayan gayr-i müslimlerdir. Bu
anlama göre, kitap ehli olan Yahudiler ve Hıristiyanlar da müşriktirler. Çünkü
bunlar, dıştan tevhide inandıklarını ileri sürmelerine rağmen, gerçekte Allah'ın
çocuğu olduğu kanaatindedirler. Hıristiyanlar, teslise (Allah'ın baba, oğul
ve Rûhu'l-Kudüs olmak üzere üç olduğuna) inanırlar. Ve "Mesih, Allah'ın
oğludur." derler. Yahudiler de "Üzeyr Allah'ın oğludur." demişlerdir.
Böyle demekle birlikte onlar tevhide inandıklarını da iddia ederler. Demek
ki her ikisi de dıştan dışa müşrik değillerse de, gerçekte müşriktirler. Bunun
için mutlak olarak müşrik denildiği ve özellikle iman karşılığında söylendiği
zaman, mutlak anlamı üzere kullanılmış demektir ve genel olarak kâfirleri
kapsar. "Ne kitap ehlinin kafirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size
her hangi bir iyilik inmesini istemezler." (Bakara, 2/105) gibi, mutlak
küfürle karşılıklı olarak söylendiği zaman da müşrik kâfirden daha özel olarak,
Kitap ehlinden başkalarına ait olur. Bu âyette de, "Müşrikat" (müşrik
kadınlar) ve "Müşrikin" (müşrik erkekler) mümin karşılığı olarak
mutlak ve elif-lam'lı olarak içine aldığı fertleri daha çok kapsayan, genellik
ifade eden bir sözcükle söylenmiş bulunduğundan zahirî ve gerçek, bütün müşrikleri
yani bütün kâ firleri içine alır. Şöyle ki:
Ey
iman ehli, gerek dıştan dışa ve gerekse gerçek müşrik olan yani mümin olmayan
kadınlardan hiç birini nikâhınıza almayınız. Onlarla evlenmeyiniz. Nihayet
iman etsinler, o zaman evlenebilirsiniz.Ve şunu mutlaka biliniz ki mümin olan
bir cariye, müşrik olan bir kadından daha hayırlıdır, isterse o müşrik kadın
sizi büyülemiş ve hayran bırakmış güzelliği, hâl ve tavırları, terbiye ve
nezaketi son derece hoşunuza gitmiş olsun. İmanlı bir kadın evli bir cariye
bile olsa, mümin olması bakımından, nikâh ve evlenmeye kendisi ile aile kurulmasına
gerekli olan iffet, dürüstlük, sadakat ve bağlılık açısından, hür ve pek güzel
görünen imansız bir kâfir kadından çok yüksektir. Bunun için imansız kadınlarla
evlenip de aile kurmaya kalkışmayınız. Burada müşrik kadından mümin kadın
karşılığı söz edilmesi, müşrik kadınlardan maksadın iman etmeyen tüm kâfir
kadınlar olduğunu ayrıca gösteren bir nassdır (delildir). Gerek zahirî, ve
gerekse hakikî müşrik olsun ve gerek Kitap ehli olsun, gerekse olmasın mümin
olmayan kâfir erkeklerin hiç birine de nikâh etmeyiniz. Onları sizden hiç
bir kız ve kadınla evlendirmeyiniz. Nihayet o imansızlar, iman etsinler o
zaman verebilirsiniz. Ve hiç kuşkusuz mümin olan köle herhangi bir müşrikten,
imansız kâfirden hayırlıdır. İsterse o kâfir sizi büyülemiş, kendisine hayran
etmiş olsun, hürriyeti, güzelliği veya serveti veya makam, mevki ve dünya
talihi veya öteki halleri ve davranışı ile pek fazla gözünüze girmiş bulunsun.
Böyle
bile olsa mümin olmayan kimseye hiçbir mümin ve müslüman kadını nikâ hlamayınız.
O imansızlar erkek olsun, kadın olsun çıraları insan ve taş olan o belalı
ateşe davet ederler, durumları ve sözleriyle ona çağırırlar. Allah ise, izni
ve emri ile cennete ve bağışlanmaya çağırıyor. Âyetlerini ve hükümlerinin
delillerini gafil insanlara açıklıyor ki, onları kafalarında canlandırıp akıllarını
başlarına alsınlar. Ve mümin olmayanların mutlaka müşrik olduklarını ve bunlarla
nikâhlanma ve onları nikâ hlamanın zina ve şirk ile sonuçlanacağını anlasınlar,
bu nokta derinden derine düşünmeye muhtaç değildir, bunu hatırlayıp zihinde
canlandırmak yeterlidir. O halde ey iman edenler! Allah'ın emrini, çağrısını
bırakıp da o erkek veya kadın kâfirlerle evlenmek veya onları evlendirmek
suretiyle kendinizi ateşe atmayınız.
İslâm'ın
geldiği ilk zamanlarda, müslümanlar gerek kitap ehli ve gerekse kitapsız genel
olarak müslüman olmayanlarla kız alır verirlerdi. Bu arada Abdullah b. Revaha
(r.a.) müslüman bir cariyesini hürriyetine kavuşturmuş ve onunla evlenmişti.
Şereflerine düşkünlüklerinden kâfir kadınlarla evlenmeyi arzu eden insanlar,
bir cariye ile evlendi diye onu yermişlerdi. Bir de aralarında Haşim Oğulları
ile dostluk anlaşması olan Ebu Mersed Ganavî, Kennaz b. el-Husayn veya Mersed
b. Ebi Mersed, Kureyş'ten Anak adında müşrik olan, ancak güzellikten payını
almış bir kadınla evlenmek için, Resulalluh'tan izin istemiş, "İnneha
tu'cibunî Ya Resulallah (o benim hoşuma gidiyor, Ya Resulallah!)." demişti.
Yine bunun gibi, Huzeyfe b. el-Yeman, Velidei Sevda Hasna adındaki cariyesini
azad edip onunla evlenmişti. Bu olaylardan birisi veya hepsi nedeniyle bu
âyet indi, kâfirlerle evlenme ilişkisi içine girmek, yani gerek almak ve gerek
vermek, ikisi de kesin bir biçimde yasak ve haram kılındı. Bunun haramlığının
şiddetine bir uyarı için, genel olarak inanmayanlara "Müşrik" denmiş,
"Onlar gerek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar
ve ahirete de kesin olarak iman ederler." (Bakara, 2/4) âyetinin anlamı
gereğince Hz. Muhammed'in tebliği uyarınca tek Allah'a inanan bir mümin olmayanların
hepsinde, zahirî olmasa bile, hakikî bir müşriklik bulunduğu ve bunlarla nikâh
yapmanın ateşe atılmak demek olduğu da özellikle hatırlatılmıştır ki haramlığın
ne kadar şiddetli olduğuna bir uyarıdır. Ancak Maide Suresinde, " sizden
önce kitap verilen ümmetlerin hür ve iffetli kadınları da iffetlerinizi koruyarak,
zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, kendilerine mehirlerini verip nikâhladığınız
takdirde size helâldir" (Maide, 5/5) âyeti uyarınca bu âyetin birinci
fıkrasından Kitap ehlinin kadınları istisna olunarak, Kitap ehlinden kız almaya
mekruh olarak ruhsat verilmiş; fakat ikinci fıkra muhkem olarak kalmış ve
kız vermeye hiçbir şekilde izin verilmemiştir. "Erkekler, kadınları yönetmeye
yetkilidirler." (Nisa, 4/34) ilâhi kânunu gereğince kadınlar kocalarının
yönetimi altında bulunurlar. Dolayısı ile, bir mümin kadını, bir kâfir ile
evlendirmek onu, o kâfirin yönetimi altına bırakmak ve onun davasına mahkûm
etmek olacağından, o mümin kadını kesinlikle ateşe atmaktır. Ancak bu ilâhî
kânunu bilen ve kendini ona göre idare edebilecek olan erkekler hakkında bu
yönetim altına giriş ve çağrıya mahkûm oluş zorunlu ve kesin değildir. Bu
şartlar altında, müslüman erkekler için ihtiyaç hâlinde bir ruhsata imkân
vardır. Bunun için bu âyetle yol gösterme ve hatırlatmadan sonra, "Kitap
verilen ümmetlerin hür ve iffetli kadınları" (Maide, 5/5) âyetiyle gereğinde
yalnız Kitap ehlinden kız almaya ruhsat verilmiş ve zururetler kendi miktarlarınca
takdir olunacağından, bunun dışındakiler yine haramlıkta bırakılmıştır. Şunu
da hatırlayalım ki, "O yerde ne varsa hepsini sizin için yaratandır.
Sonra semaya doğrulmuş iradesini göklere yöneltmiştir." (Bakara, 2/29)
âyeti gereğince mallarda ve eşyada asıl kural, onların mübah olduğu ve haramlığına
dair delil bulunmadıkça mübahlık ile amel olunacağı; fakat "sizin için"
buyrulduğundan dolayı bu mübahlıkta insanların canlarının ve ırzlarının dahil
olmadığı ve aksine mallardaki asıl kural olan mübahlık insanların canlarını,
ırzlarını, haklarını ve yararlarını korumak için bulunduğudur. Kısacası can
ve ırzda haramlık asıl kural olunca bir mübahlık ve izin delili bulunmadıkça
can gibi ırzda da tasarrufta bulunmak haram olacağından nikâh kıyma izni,
mutlaka bir delile dayalı olacaktır. Mübahlığına delil bulunmayan yerlerde
nikâh kıymak haramdır. Yani o nikâh, nikâh değil zinadır. Bu nokta üzerinde
iyi düşünülünce anlaşılır ki bu âyetteki kadın ve erkek müşrikler, kadın ve
erkek müminlerin karşılığı olmasaydı da, zahirî müşrik anlamında olabilseydi,
o zaman da müslüman kadınlarının diğer kâfirlere nikâh edilmeleri aslî haramlıkla
haram olacaktı. nkü "hür ve iffetli kadınlar" ifadesiyle müslüman
erkeklerin Kitap ehlinin kadınlarıyla evlenmelerine izin verilmiş olduğu halde;
müslüman kadınların Kitap ehlinin erkekleriyle evlenmelerinin caiz olacağına
dair ne âyet, ne hadis hiçbir mübahlık delili gelmemiştir. Özet olarak, yakında
geleceği üzere müslümanların kadınları, İslâm tohumları için şerefli bir tarladır.
Ve müslümanlar genellikle tarlalarından ve ekin ektikleri yerlerden hiçbirini
yabancılara çiğnetmemek, cinsel birleşmelerine izin vermemekle yükümlüdürler.
Mal
tarlası olan vatan toprağını yabancılara çiğnetmek büyük bir felaket olduğu
gibi, can ve din tarlası olan İslâm kadınlarını başkalarına çiğnetmek de felaketlerin
felaketidir. Bunlar nikâh değil, onların çağrısına uyup canları ateşe atmaktır.
" Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise -izni ile- cennete ve mağfirete
davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup,
öğüt alırlar." (Bakara 2/221).
Şimdi nikâh dolayısıyla:
Meâl-i
Şerifi:
222-Ey
Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir
Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye
kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği
yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever,
çok temizlenenleri de sever.
223-Kadınlarınız,
sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz
için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'nun
huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!
222-MAHÎZ:
Mimli masdar, mekan ismi veya zaman ismi olabildiğine göre; hayız, (aybaşı
kanı) hayız yeri, veya hayız zamanı demek olur. Hayız, aslında dilde seyelan
(akmak) anlamında alınmış olarak kadınların âdeti olan kan akıntısının ismidir,
rahimden zaman zaman gelen kirli bir tabii salgı olup kişilere ve durumlara
göre süresi farklılık gösterir. Bununla birlikte en azı üç, en çoğu on gündür.
İmam Şâfiî, en azı bir, en çoğu on beş gün olduğu ve İmam Malik, en az ve
en çok müddetin belirlenmesinin mümkün olmadığı kanaatine varmışlardır. İki
hayız arasındaki temizlik süresine "tuhur" denilir. Hayzın şer'î
hükümleri, namaz ve oruca engel olması, mescide girmekten, Kur'an okumaktan
ve mushafa dokunmaktan kaçınılması, kadının bununla bülüğa ermesi ve bu halde
cinsel birleşmenin haram olmasıdır ki burada açıklanan da budur. Şöyle ki:
Sana
hayız hakkında soru soruyorlar. Burada ve daha önceki âyette atıf (ulama)
vavı ile buyrulması dolayısıyla bu soruların şarap ve kumarla birlikte sorulmuş
olması ihtimal dahilindedir. Veya bu atıf, bu soruların müslümanlar tarafından
sorulmuş olduğuna işarettir. Cahiliye Arapları hayızlı kadınlarla birlikte
durmazlar, beraber yemek yemezlerdi. Yahudilerin ve Mecusilerin âdetleri de
böyleydi. Hıristiyanlar ise hayza önem vermezler, cinsel birleşmede bile bulunurlardı.
Nihayet ashabdan bir kaç kişi ile birlikte Ebüddehdah - Allah hepsinden razı
olsun Peygambere sordular, ifrat (aşırı gitme) ve tefrit (ihmalkâr davranma)
arasında orta bir yol olmak üzere şu cevap indi:
De
ki, o bir kirlilik, bir pisliktir. Yani yaklaşana tiksinme ile eziyet verecek
murdar bir şeydir. Kokusu fena, rengi bozuk, karışımı kirli, pis, değersiz
bir salgıdır. Dolayısıyla kadınlardan hayız zamanına veya hayız yerine özel
olmak üzere çekilin, temizleninceye, temizlik haline girinceye kadar o kadınlara
yaklaşmayın, yani cinsel birleşmede bulunmayın veya dizlik altına (göbekle
diz kapağı arasına) yanaşmayın. Temizlik sonunda temizlendikleri, yani boy
abdesti alıp iyice temizlendikleri zaman, onlara Allah'ın emrettiği yerden
gidin, şüphe yok ki Allah insanlık gereği meydana gelebilecek kusurlardan
dolayı çok çok tövbe edenleri sever. Ve tertemiz olmağa çalışanları, terbiye
ve ahlâka aykırı davranışlardan ve pislikten sıyrılıp pampak olanları sever.
O halde siz de Allah'ın sevdiği gibi olun ve Allah'ın sevdiklerini sevin.
223-Rivayet
olunduğuna göre Yahudiler, bir kimse karısının önüne arkasından yaklaşarak
cinsel birleşmede bulunursa, doğacak çocuğu şaşı olur derler ve bunun Tevrat'ta
olduğunu söylerlermiş, Resulullah'a bu aktarılmış, "Yahudiler yalan söylüyorlar."
buyurmuş ve şu âyet inmiş: Ey erkekler kadınlarınız sizin tarlanızdır.
HARS:
aslında ziraat gibi ekin ekmek demek olup ekin yeri, ekilecek tarla anlamına
isim de olur ki burada bu mânâdadır. Bu ifade ile kadının kadınlık organı
bir yere, erkeğin spermi tohuma, doğacak çocuk da bitecek ürüne benzetilerek
bir istiâre yapılmış ve bununla Allah'ın emrettiği ekin yeri açıklanmıştır
ki anlam şu olur: Kadınlar sizin ekinliğinizdir, siz onlara insan ve müslüman
tohumları ekip ürün olarak nesil, döl yetiştireceksiniz. Öyle ise tarlanıza
(tarla anlamı unutulmamak ve ekin yerinden olmak şartıyla) dilediğiniz taraftan,
hangi pozisyonda isterseniz gidiniz. Ve bununla birlikte kendiniz için ilerisini
gözetip ona göre ihtiyatlı bulununuz, sadece şehvetinizi söndürmekle meşgul
olmayıp geleceğiniz için salih ameller ile hazırlık görünüz. Ve Allah'a isyandan
sakınınız da eğri yola gitmeyiniz. Ve biliniz ki, siz mutlaka Allah'a kavuşacak,
O'nun huzuruna çıkacaksınız. Dolayısıyla yüzünüzü güldürecek şeyler kazanın
da rezil olacağınız şeylerden kaçının.
Ey
Muhammed! Bu hükümleri ve irşadları tebliğ et, ve bunları gönül hoşluğu ile
kabul edip uygulayacak olan müminleri de müjdele.
Meâl-i
Şerifi:
224-Sözünüzde
durmanız, kötülükten sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için, Allah'ı
yeminlerinize hedef veya siper edip durmayın. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
225-Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağıv (herhangi
bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yemin)dan sorumlu tutmaz.
Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah
çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.
226-Kadınlarından
îlâ edenler (onlara yaklaşmamaya yemin edenler) için dört ay beklemek vardır.
Eğer bu yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok
merhamet edicidir.
227-Yok
eğer boşamaya karar vermişlerse, şüphesiz ki Allah söylediklerini işitir,
kurduklarını bilir.
228-Boşanan
kadınlar, kendi kendilerine üç adet süresi beklerler ve Allah'ın rahimlerinde
yarattığını gizlemeleri, kendilerine helâl olmaz. Eğer Allah'a ve ahiret gününe
inanıyorlarsa gizlemezler. Kocaları da, barışmak istedikleri takdirde o süre
içersinde onları geri almaya daha layıktırlar. O kadınların, üzerlerindeki
meşru hak gibi, kendilerinin de hakları vardır. Yalnız erkekler için, onların
üzerinde bir derece vardır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
229-
Boşamak (talak) iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya güzellikle
salmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız da size helâl olmaz. Ancak
Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkmaları başka. Eğer siz de
bunların, Allah'ın çizdiği hudutta duramayacaklarından korkarsanız, kadının,
ayrılmak için hakkından vazgeçmesinde artık ikisine de günah yoktur. İşte
bunlar, Allah'ın çizdiği hudududur. Sakın bunları aşmayın, Her kim Allah'ın
hududunu aşarsa, işte onlar zalimlerdir.
230-Eğer
kadını bir daha boşarsa, bundan sonra artık başka bir kocaya varıncaya kadar
ona helâl olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah'ın hududunu sağlam
tutacaklarını ümid ettikleri takdirde öncekilerin birbirlerine dönmelerinde
her ikisine de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın tayin ettiği hudududur.
Bunları, bilen bir kavim için açıklıyor.
224-
URDA: Gergi ve engel veya açıktan hedef gibi bir şeyle karşı karşıya olup
duran demektir.
YEMİN:
Aslında güç ve sağlamlık demektir. Bu nedenle sağ ele "yemin" denildiği
gibi, "Bir sözü, Allah'ın adını özel bir biçimde anarak güçlendirmeye"
de şeriate göre yemin denilir ki söylediği sözü Allah huzurunda Allah'ı şahit
tutarak O'nun büyüklüğü adına söylediğini göstermek suretiyle bir yüklenme
ifade eder. Bunun için yalan yere yemin etmek, sonu pek tehlikeli ve korkulu
bir günahtır.
ÎLÂ
da aslında yemin etmek anlamınadır. Şeriate göre, karısı ile cinsel birleşmede
bulunmamak üzere yemin etmektir.
TALÂK:
Boşamak anlamına bir isimdir. Selâm, teslim gibi...
TATLÎK:
Dil açısından boş bırakmak, salıvermek gibi bir şeyin bağını çözüp salıvermektir
veya saldırıvermektir. Şeriate göre, nikâh bağını ortadan kaldırmaktır, dilimizde
buna boşamak denilir.
MA'RUF:
Marifet kelimesinden, aslında tanınmış anlamına sıfat olup bu kelimeden (akıl
veya şeriat ile iyi tanınan her fiile isim ) olmuş kapsamlı bir kelimedir
ki bunun karşıtı münkerdir. Adaletli ve ölçülü olmak, hakkı gözetmek, iyilik
etmek, cömertlik, tatlı dil, iyi davranış ve benzerleri gibi iyi görülen mânâlara
ve güzel âdetlere hep "ma'ruf" denilir.
Ey
müminler! Bir de Allah'ı yeminlerinize, maruz (engel) kılıp durmayınız, ki
sözünüzde durasınız, kötülükten sakınasınız, halkın arasını düzeltesiniz...
Yani Allah'a çok yemin etmezseniz itaatkâr, müttaki, düzeltici olabilirsiniz
veya iyilik takva ve dargınlıkları barıştırmak için de olsa Allah'a çok yemin
etmeyiniz. Veya yeminleriniz bahanesiyle iyilik etmenize, fenalıktan korunmanıza,
dargınlıkları barıştırmanıza Allah'ı ortada bir engel, bir sed gibi tutmayın.
Yani bu gibi güzel işleri yapmayacağınıza yemin edip de Allah'ı bunlara engel
tutmaya kalkışmayın. Önce böyle yeminler etmeyin; ikinci olarak, böyle hayrı
terke dair olan yeminlerinizde durmak, Allah rızasına uygundur sanmayın. Nitekim
bir hadis-i şerifte de yer almıştır ki: "Bir kimse bir şeye yemin eder
de sonra ondan başkasını daha hayırlı görürse, o hayırlı şeyi yapsın ve yeminine
keffaret versin." Rivayet olunduğuna göre Abdullah b. Revaha bir kırgınlık
yüzünden eniştesi Bişr b. Numan'ın yanına gitmeyeceğine ve onunla konuşmayacağına
ve kız kardeşi ile aralarını düzeltmeye çalışmayacağına yemin etmiş ve bunun
üzerine, "Allah'a yemin ettim, artık yeminimi bozmam câiz olmaz."
demişti. Bu âyet, bunun veya Hz. Ebu Bekr'in bir yemini hakkında inmiştir.
Hz. Aişe demiştir ki bu âyet, Allah'a yemini tekrar etmenin aleyhinde inmiştir.
Buna göre doğru yemin etmek yasaklanmış olunca, artık eğrisinin nasıl olacağı
bir düşünülsün. Allah semi'dir, yapılan yeminleri işitir, Alîmdir, niyetlerinizi
bilir.
225-O
halde her yemine karşılık sorumlu tutar mı? Yeminleriniz içindeki lağv kısmı
ile Allah sizi sorumlu tutmaz.
LAĞV:
Önem verme seviyesinden düşük olan söz demektir. Lağv yemini de içinde bir
kararlaştırma ve kasıt bulunmayan yemindir. Bu da bir şeye kanaatine göre
yemin etmek ve sonra onun aksine olduğunun anlaşılmasıdır ki bunda yalan kastı
yoktur. Fakat İmamı Şafii, lağv yeminini, konuşurken "hayır vallahi,
evet vallahi" gibi sırf pekiştirme için söylenip yemin anlamı akla gelmeyen
yemin sözcüklerine katmış ve bunda keffaret lazım gelmeyeceği kanaatine varmıştır.
Ancak bu âyetteki sorumlu tutmadan maksat, ahirette sorumlu tutma olup dünya
sorumluluğu olan keffaret demek olmadığı açıktır, o nokta En'âm Sûresinde
gelecektir. Demek oluyor ki Allah yalan kastı bulunmayarak ve doğru zannedilerek
yapılıp da gerçeğe aykırı olarak ortaya çıkan boşuna yeminlerden sorumlu tutmaz.
Ancak, kalplerinizin kazancı ile, yalan kastıyla bile bile yalan olarak yapılan
yeminlerden sorumlu tutar. Buna "yemin-i gamûs" denilir ki keffareti
yoktur, bunun günahından keffaret ile dahi kurtulunmaz. Oysa Allah'ın bağışlaması
çok, hilmi (yumuşak muamelesi) çoktur. Ve lağv yeminlerden, aslında günah
olmadıkları için değil, bağışlamasının ve hilminin çokluğundan dolayı sorumlu
tutmaz. Fakat Allah böyle bağışlayıcı ve halim olduğu halde kalblerin kazancı
ile kasten yalan yere yapılan yeminlerden sorumlu tutar. Yemin çeşitlerinden
bir de "yemin-i mün'akide" vardır ki bununla gelecekte bir şey yapmağa
veya yapmamağa karar verilir ve bu şekilde taliki (ilerdeki zamana yönelik)
bir söz verme işlemi yapılır." Filan şeyi yaparsam şöyle olsun, şunu
vallahi yapacağım veya vallahi yapmayacağım." tarzında yapılan yeminler,
yemin-i mün'akidedirler.
226-Bu
çeşitten olmak üzere, kadınlarından kaçınarak îlâ yapanlar, yani eşi ile,
cinsel birleşme yapmamak üzere yemin edenler için, dört ay bir süre vardır.
Dolayısıyla, bu süre içinde, fey yapanlar, yani yemini bozup davranışları
ile yeminlerinin aksini yaparak dönerlerse, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır,
çok merhamet edicidir. İlerde açıklanacak keffaret ile onları bağışlar.
227-
Ve eğer fey yapmazlar (dönmezler) da îlâ ile boşamaya karar verirlerse, mutlaka
Allah (semi) işiten ve (alim) bilendir. Karar verilen boşama işidir ve onların
niyetlerinin ne olduğunu bilir.
Îlâ
ile, fey yapmayıp (dönmeyip), boşamaya karar vermek konusunda selef bilginleri
görüş ayrılığına düşmüşlerdir. İbnü Abbas demiştir ki, îlâ yapanın eşine dönmemesi
ve dört ayın geçirilmesi boşamaya karar vermek demektir.
İbnü
Mes'ud ve Zeyd b. Sabit ve Osman b. Affan hazretlerinin görüşleri de budur.
Bunlar bu dört ayın sonunda bâin bir talak (kesin bir boşama) meydana gelir
demişlerdir. Hazreti Ali, İbnü Ömer ve Ebüdderda'dan iki rivayet vardır ki
biri öncekiler gibidir. Biri de o süre geçtikten sonra ya eşine dönmesi veya
boşaması seçeneklerinden birisini tercih etmek üzere koca tevkıf edilir ki
Hz. Âişe'nin görüşü de budur. Üçüncü görüş Said b. Müseyyeb, Sâlim b. Abdullah,
Ebu Bekr b. Abdurrahman, Zühri, Ata ve Tavus'un görüşüdür ki dört ay geçince
bir ric'î talâk (boşama) meydana gelir. Hanefiler birinci, Şafiî ve Mâlikîler
de ikinci görüşü benimsemişlerdir. Boşama sözcüğü sarih (açık) olup biraz
sonra görüleceği üzere ric'î boşama ifade ederse de, "azimet-i talak"
(boşama kararı)nın kinâye sözler gibi beynunet (kesin boşama) ifade edeceği
açıktır. Sonra azim (karar), kalbin bir fiili olduğu için ayrıca dil ile telaffuz
edilmesi gerekli değildir. Îlâ yemini buna yeterlidir. Bir de bu âyette îlâ
için eşine dönmek veya onu boşamak arasında başka bir şık yoktur. Dolayısıyla
bu yemini bozmamak, onu boşamaya karar vermek demektir. Bu karar ile îlâ boşamaya
niyet edilen kinâye sözlerinden olmuş olur ki bunlarla da bir bâin talâk meydana
gelir. Îlâda artık koca başkaca bir de boşama yapsın diye beklenerek, bir
üçüncü şık ortaya çıkarılamaz.
Genel
olarak boşanmış olan kadınlar, kendilerini üç kurû' tutup beklerler. Herhangi
bir nedenle kan görmeyenler, hamile olanlar, bir erkekle zifafa girmemiş olanlar,
küçükler ve cariyeler başka âyetlerle burdaki genel hükmün dışında özel hükümlere
tâbidirler. Kurû' ve akra', kelimesinin çoğuludur ki zıt anlamlı sözcüklerden
olarak, hayız ve tuhur (temizlik) anlamlarıına gelen ortak bir sözcüktür.
Bu bakımdan mücmeldir. Bu sözcüğün anlamının belirlenmesi, anlamı bakıp araştırma
ile açıklamaya bağlıdır. İmam Malik ve Şâfiî, bunu tuhur (temizlik) ile tefsir
etmişler de Ebu Davud ve Tirmizî'de tahriç olunduğu üzere, Hz. Âişe'den rivayet
olunan, "Cariyenin boşanması iki kez ve iddeti iki hayzdır." hadisi
ve buna uygun olarak İbnü Ömer'den İmam Şâfiî hazretlerinin de rivayet ettiği
diğer hadisi şeriften anlaşılan iddette, "kar'"ın hayız demek olduğu
açıklanmış ve sayısında fark varsa da bu açıdan cariye ile hür olan kadının
iddetinde fark bulunmadığı üzerinde görüş birliği olan ve âyetin ilerdeki
ifadelerinden anlaşıldığı üzere beklemekten amacın rahmin temizliğinin ortaya
çıkması olup bu temizliğin hayız ile anlaşılacağının açıkça belli olmuş bulunmasına
ve fıkıh kitaplarında açıklanan daha bazı destekleyici delillerin ışığı altında
Hanefi imamları bunu hayız ile tefsir etmişlerdir ki Raşit halifeler, Abdullah'lar
(abadile) Übeyy b. Kab, Muaz b. Cebel, Ebüdderda, Ubâde b. es-Sâmit, Zeyd
b. Sâbit, Ebu Musa el-Eş'arî ve Ma'bedilcühenî (Allah hepsinden razı olsun)
hazretlerinin görüşleri de budur. Buna göre hür ve bâliğe olan boşanmış kadınlar
tam üç âdet görünceye kadar kendilerini tutup bekleyeceklerdir.
Ve
onlara Allah Tealâ'nın rahimlerinde yaratmış olduğu hayız veya cenin her ne
ise onu gizlemeleri câiz olmaz ve saklamakla yararlanmaya kalkışmaları helâl
değildir. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa bunları saklamazlar,
olduğu gibi söylerler, bu konuda söz kendilerinindir.
BÜULE;
"ba'l"in çoğuludur. Ba'l bir zamanlar tapılan bir putun ismi olduğu
gibi yükseklik anlamı ile seyyid ve mâlik yani efendi, koca ve karı anlamlarına
da gelir. Erkeklerin ba'li denilince, onların hanımları; hanımların ba'li
denilince onların kocaları demek olur ki burada böyledir. O halde âyetin meâli:
Ve o boşanmış kadınların efendileri, yani onları boşayan ve fakat ric'î boşama
(talâk) ile boşayıp henüz efendiliğini koruyan kocaları, onları bu süre zarfında
ric'at ile (dönerek) yine nikâhlarına almaya herkesten daha çok hak sahibidirler.
Hatta iddet süresinde erkek söz veya fiil ile ric'at (dönüş) yapmak ister
de, kadın razı olmazsa söz erkeğindir. Eğer o efendiler aile arasında bir
düzeltme (yani anlaşmazlığı ortadan kaldırmak) isterler, ona zarar verme ve
ayrılmaları fikrinde bulunmazlarsa bunu yapabilirler. Bu da hukuk açısından,
yaptıkları boşamayı, bâin olarak yapmayıp ric'î olarak vermeleri ile anlaşılır.
Buna rağmen içten içe amaçları geçinmek olmayıp kadının iddetini uzatarak
ona zarar vermek gibi bir kötü niyyet ile ilgili olursa, sırf kalbî olan bu
nokta da, "Ancak kalplerinin kazancı ile, yalan kasdı ile, bile bile
yalan olarak yapılan yeminlerden sorumlu tutar." (Bakara, 2/225) âyeti
gereğince ilâhi sorumluluğu hak ederler. Ve kadınlar için erkekler üzerinde,
erkekler için kadınlar üzerinde bulunan haklara benzer, ma'rufa uygun olarak,
yani tanınması ve korunması vacip (gerekli) hukuk mevcuttur ki bunlar birçok
âyetlerde açıklanmıştır. Bu âyetlerden olmak üzere, "Onlarla güzel geçinin..."
(Nisa,
4/19), "Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salmaktır..." (Bakara,
2/229), "Çocuk kendisine ait olana da, emzirenlerin yiyecekleri, giyecekleri
uygun şekilde üzerlerine yükümlülüktür..." (Bakara, 2/233), "Erkekler,
kadınlar üzerinde yöneticidirler. Çünkü bir kez Allah birini diğerinden üstün
yaratmış, bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar..." (Nisa, 4/34),
"Ve aldığnız kadınlara mehirlerini gönül hoşnutluğu ile verin..."
(Nisa, 4/4), "Ve eğer bir kadını bırakıp da yerine diğer bir kadın almak
istiyorsanız, öncekine yüklerle mehir vermiş bulunsanız da içinden bir şey
almayın..." (Nisa, 4/20), "Kadınlarınız arasında her yönden âdil
davranmaya ne kadar düşkünlük gösterseniz de yine güç yetiremezsiniz. Bari
(birine) büsbütün meyledip de ötekini askıda kalmış gibi bırakmayın..."
(Nisa, 4/129)... Şimdi bu hükmün geneli içinde şu da anlaşılıyor ki nikâh
esnasında mehir belirlenmemiş ise mehr-i misil de gerekir. Bununla birlikte,
erkekler için kadınlar üzerinde fazla bir derece vardır. Evlenme amacında
erkekler kadınlara ortak olmakla birlikte üzerlerinde bulunurlar, onları ve
ellerindekini gözetir, muhafaza ederler, onları yönetir ve harcamada bulunurlar.
Ailenin yükünü erkekler çekerler. Erkeklerin bu gibi yönlerden yerine getirecekleri
fazla yükümlülüğe karşılık üstünlük ve dereceleri de fazladır; fakat bunu
kötüye kullanmamalıdırlar. Allah azizdir (çok güçlüdür), hakimdir (hüküm ve
hikmet sahibidir). Hükümlerine karşı gelenlerden intikamını alır ve onun hükümleri
hikmetlerle ve yararlı şeylerle doludur.
229-
Şer'î bakımdan nikâh bağının ortadan kaldırılması demek olan talak (boşamak),
iki kezdir. Boşamanın ardından hüküm de ya dönüp iyilikle yaşamak ve iyi muamele
ile tutmaktır-Demek ki, boşamak için açık bir irade beyanı olan boşama sözcüğü
iki kez ric'î boşama ifade eder veya dönmeyip iyilikle, güzellikle salıvermektir.
Ve önceden nikâh için onlara vermiş olduğunuz mehirlerden boşama karşılığında
bir şey almanız size helâl olmaz. Bu helâl olmazsa diğer mallarından hiç olmaz.
Erkekler buna tenezzül etmemeli, kadınlara baskı yapıp boşama bahanesiyle
verdiklerini geri almaya veya onlardan yararlanmaya kalkışmamalıdır, böyle
bir şey kesinlikle haramdır. Ancak o karı koca Allah'ın belirlemiş olduğu
sınırlarda duramayacaklarında endişe ederler, sevişemeyip karı-koca hukukunu
gözetemeyecekleri, meşru olmayan bir duruma düşecekleri zannında bulunurlarsa
hüküm böyle değildir. O zaman ey hakimler! Bu ikisinin Allah'ın belirlediği
şer'î sınırlarda duramayacaklarından korkar, bunu bazı belirtilerden anlarsanız,
o zaman kadının nikâh bağından kurtulmak için boşamaya karşılık, gerek mehir
ve gerek diğer başka şeylerden verdiği bedelde ne veren karı ve ne de alan
koca, ikisine de günah yoktur. Bu şekilde mal karşılığı nikâhtan sıyrılmak
caizdir. Ve bu, bir bâin talak (boşama) olur. Ve boşamanın da böyle, kadına
dönülmesi caiz olmayan bâin diye bir çeşidi vardır.
Rivayet
olunur ki Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün kızı Cemile, kocası Sabit b. Kays'i
sevmezmiş. Resulullah'a gelmiş de, "Ya Resulallah! Ne ben, ne Sabit,
başlarımızı hiç bir şey bir araya getiremeyecek. Vallahi dininde, ahlâkında
bir ayıbını görmüyorum. Ancak İslâm'dan sonra küfre düşmeyi çirkin görüyorum;
ona da buğzumdan, nefretimden (kinimden) tahammül edip dayanamıyorum. Bir
gün perdenin bir tarafını kaldırıp baktım, karşıdan bir kaç kişi içinde gördüm;
ne göreyim içlerinde en siyahı, en kısası en çirkin yüzlüsü o." demiş,
sonra bu âyetin inmesi ile Sabit'ten mehir olarak aldığı bahçeyi ona verip
hul' olmuş (mal karşılığında boşanmış)tu.
İşte
bu hükümler, Allah'ın belirlediği sınırlardır. Artık bunları aşmayınız. Ve
her kim Allah'ın koyduğu sınırları aşmaya kalkışırsa, işte onlar zalimlerden
ibarettirler. Bu aşma ile kendilerini ilâhî gazap ve cezaya hedef kılacaklarından
bu zulmü de en önce kendilerine yapmış olurlar. Âyette zamir ile yetinilmeyip
de yüce Allah'ın isminin tekrar ortaya çıkarılıp zikredilmesi, ilâhî azameti
hatırlatmak içindir.
230-
Sözü edilen iki boşamadan sonra koca, o boşanması yapılmış kadını ona döndükten
sonra veya iddet içinde iken bir daha boşarsa, artık üç boşamadan sonra o
kadın, o erkeğe hiç bir şekilde helâl olmaz. Bu açık hükme karşılık ona helâl
demek küfür olur. Bu haramlık, o kadın kendini diğer bir kocaya tam anlamı
ile nikâh edinceye kadar, Rifâa'nın hanımı hakkındaki, "Sen onun, o da
senin balcığını tadıncaya kadar..." hadisi şerifi ile açıklandığı üzere,
balcağızını tadıncaya kadar devam eder. Öyle aralarında üç boşama meydana
gelmiş olan erkekle kadının samimi bir aile kurmaları normal olarak ihtimal
dahilinde değildir. Aralarında bir parça cazibe bulunsaydı, herhalde bir veya
iki boşama ile yetinilir ve o zaman durumun düzelmesine kadar beklenebilirdi.
Karı-kocalık ilişkisi ve ruhsal durumların, çok ince ve derin bir şey olması
bakımından hakkıyla değerlendirilemeyip bazı arızalar yüzünden öfkelenme ve
köpürme ile kesilmesine yönelindiği halde, çok geçmeden ruhun derinliklerinden
pişmanlık kaynayabileceği gözönüne alındığından dolayı, Cenab-ı Allah üçe
kadar boşamaya müsade etmiş ve bunların da kadının temiz bulunduğu "tuhur"
zamanlarında yapılması sünnet kılınmıştır. Dolayısıyla birinci ve ikinci boşama
birer deneme dersidir. Bu denemeler yapıldıktan sonra üçüncü kez boşamaya
gerek gören ve Hakk'ın bahşettiği bu tecrübe dersinden yararlanmayı hiç de
takdir etmeyen bir erkekle o kadın arasında ciddi bir aile hayatı olacağına
ihtimal verilemez. Fakat o kadının elden çıkıp başkasının yatağına girmesi
gibi acı bir ayrılıktan sonra bile, ruhlarının derinliklerinde önce hissedemedikleri
bir evlenme ilgisi bulunduğunu takdir ederlerse, o zaman bunun ciddiyetine
inanılabilir. Bu durumda, bu nikâhtan sonra bu ikinci koca şayet o kadını
boşarsa, bu kadın ile önceki kocanın birbirlerine tekrar dönüp her ikisinin
hoşnutluğu ile nikâh olunmalarında bir sakınca yoktur. Allah'ın şer'î sınırlarında
duracaklarını zannederler, öyle bir ayrılıktan sonra, böyle birbirlerine bir
ilgi duyarlarsa bunu yapabilirler. Ve işte yukardan beri sıralanan bütün bu
hükümler, Allah'ın, değiştirme ve aykırı davranmaktan korunmuş bulunan, belirlenmiş
kesin hükümleridir ki, Allah bunları, anlayıp bilecek olan ilim adamları zümresi
için açıklar. Sorumluluk yüklemek, mükellef kılmak herkese, anlamak ve açıklamak
ilim ehlinedir. Kitap ve sünnet ile bunlara bazı açıklamalar daha katılacak
ve bütün bunların ince yönlerini Peygamberlerin varisleri olan din âlimleri
ve müctehid imamlar anlayacak, dallarını ve zaman zaman parça sonuçlarını
onlar çıkarıp açıklayacaklardır. O halde ilimde derinliği olmayanlar bunları
kendi kendilerine çözmeye kalkışmayıp âlimlere başvurmalıdırlar.
Siz
şimdi şu açıklamalara dikkat ediniz:
Meâl-i
Şerifi:
231-Kadınları
boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık kendilerini ya iyilikle
tutun veya güzellikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak
onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın
âyetlerini alay konusu edinmeyin, Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle
öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayıp, düşünün. Hem Allah'tan
korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir.
232-Kadınları
boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında meşru bir şekilde
rızalaştıkları takdirde, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp,
engellemeyin. İşte bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere verilen
bir öğüttür. Bu, sizin hakkınızda daha hayırlı ve daha nezihtir. Allah bilir,
siz bilemezsiniz.
231-
Kadınları boşadınız, onlar da bekleme sürelerini doldurdular mı, yani yukarda
açıklandığı gibi bekleyecekleri müddetlerinin sonuna yaklaştılar mı boşamak
için irade beyanını açıkça ifade eden bir sözcükle, "tallâktüha"
(onu boşadım) demek bir ric'î talak ifade edeceğine göre, geçen hükme uygun
olarak, ya o süre bitmeden derhal karılarınıza dönüp, onları marufa uygun
olarak güzelce tutunuz, veya marufa uygun olarak salıveriniz. Haklarına tecavüz
ve düşmanlık etmek için, mesela hul' yapmaya (mal karşılığı boşamaya) mecbur
edip ellerinden bir bedel kapmak için onları zararla karşılayıp, kendilerine
zarar vermek kastıyla tutmaya kalkışmayınız. İyice geçinmek amacınız ve ümidiniz
yoksa ilk boşamada güzelce salıveriniz de bir iddetle kurtulsunlar. İddetlerinin
(bekleme sürelerinin) sonlarına doğru onlara dönüp, tekrar boşamak suretiyle
iki veya üç kez iddet beklemeye mecbur etmeyiniz. Bunu, bu zarar verme tutmasını
her kim yaparsa, mutlaka kendine zulmetmiş olur. Bir de Allah'ın âyetlerini
eğlence gibi tutmayınız. Özellikle nikâh ve boşama hakkında çok ciddî olunuz.
Çünkü ilâhî âyetleri hafife almak küfürdür.
Deniliyor
ki bazıları nikâh, boşama ve köle azadı yapar, sonra: "Canım ben şaka
yapıyorum." dermiş, bu nedenle bu âyet-i kerime inmiş ve bunun için Peygamber
efendimiz, "Üç şeyin ciddîsi ciddî, şakası da ciddîdir: Nikâh, boşama
ve köle azad etmek." buyurmuştur.
Buna
göre ey müslümanlar! Bu konuda şakadan, işi hafife almaktan son derece kaçınınız
da Allah'ın üzerinizde olan nimetlerini hatırlayınız. Özellikle size nasihat
ve irşad olarak üzerinize indirdiği kitap ve hikmeti hatırda tutunuz. Bu konuda
Allah'tan korkunuz. Biliniz ki kuşkusuz ve şüphesiz Allah her şeyi bilendir.
Yaptığınız, yapacağınız, terk ettiğiniz ve edeceğiniz şeylerden hiç biri ona
gizli kalmaz. Bu bakımdan siz O'nun nimetlerini unutur, bu kitabın ve hikmetin
değerini bilmez, hukukuna saygılı olmaz, hükümlerini gözetmezseniz; düşünemeyeceğiniz
çeşit çeşit cezanın başınıza geleceğini bilmelisiniz. Bu âyet Sabit b. Yesar
hakkında inmiştir, buna Sinan-ı Ensarî de denilir. Bu adam, karısını boşamış,
iddetinin çıkmasına iki üç gün kala, karısına dönmüş; yine boşamış, yine dönmüş,
yine boşamış; böylece kadının zararına yedi ay geçmiş. O zaman henüz boşama
sayısı sınırlanmamıştı.
ECEL:
Hem süreye, hem de sürenin bitimine denilir.
BÜLUĞ
da bir şeye erişmek demek olup kapsamı genişletilerek son derece yaklaşmak
anlamına da gelir. Dolayısıyla ecelin büluğu, iddetin sonuna erip bitirmek
veya sonuna yaklaşmak anlamlarına gelebilir. Oysa yukarda, "Kocaları
da barışmak istedikleri takdirde o süre zarfında onları geri almaya daha layıktırlar."
(Bakara, 2/228) buyurulmakla ric'at (dönme) hakkının iddet içinde olma şartının
bulunduğu anlaşılmıştı. Burada ise, "Onları tutunuz" ifadesi, dönüş
hakkını ifade ettiğinden bu karine ile bu âyette ecelin büluğu, iddetin sonuna
yaklaşmak demek olduğu ortaya çıkar.
232-Şimdi
de iddetin bitmesinden sonraki hüküm açıklanmak üzere buyuruluyor ki: Bir
de ey veliler veya ey müminler! Kadınları boşadığınız ve dolayısıyla onlar
da ecellerine erdiği yani iddetlerini bitirdiği zaman, eski kocalarıyla kendilerini
evlendirmelerine, aralarında örfe uygun olarak karşılıklı rıza, hoşnutluk
bulunduğu takdirde engel olmayın. Kısacası iddet bittikten sonra ilk kocanın
kendiliğinden dönme hakkı (ric'at) kalmaz, ancak kadının hoşnutluğu ile yeniden
evlenilebilir. Buna da ma'rufa uygun olmak şartıyla hiç kimsenin ve hatta
velilerin bile engel olmaya hakları yoktur. Mesela: şahitsiz veya mehr-i misilden
daha az bir mehir ile razı olmak gibi marufa uygun olmayan biçimde olursa,
o zaman kadının velisi engel olmaya yetkilidir. Buna göre iki boşamada hoşnutlukla
iki kez nikah yenilemek caizdir. Fakat üçüncüsü yukarda açıklandığı şekilde
başka bir kocaya varmadan helâl olmaz. Rivayet olunduğuna göre Ma'kıl b. Yesar,
kız kardeşi Cüml'ü, Ebülvelid Asım b. Adiyy b. Aclan ile evlendirmiş, o da
sonra bunu boşayıp bırakmış, iddeti çıktıktan sonra pişman olmuş, yeniden
istemeğe gelmiş, kadın da razı olmuş; bunun üzerine, Ma'kıl de kız kardeşine
"O seni boşadı sen yine ona varmak istiyorsun, eğer tekrar ona varırsan
yüzüm yüzüne haram olsun." demişti. Yine bunun gibi Cabir b. Abdullah
da amcasının kızını yasaklamıştı. Bu âyet bunlardan biri veya her ikisi hakkında
inmiştir. Resulullah Ma'kıl'i çağırmış, bu âyeti okumuş; Ma'kıl da "Rabbımın
emriyle burnum sürtüldü, Allah'ım, razı oldum ve emrine boyun eğdim."
demiş ve kızkardeşini kocasına nikâh etmiş. Hz. Cabir de "Bu âyet benim
hakkımda indi." dermiş. Ancak âyetin iniş sebebi bunlar olduğuna göre,
boşayanlara başka, engel olmaktan yasaklananlara başka olması lazım geleceğinden,
bu da "boşadınız" hitabı ile, "engel olmayın" hitabının,
ayrı ayrı kişilere yöneltilmesi ile ifadelerin birbirinden ayrılmasını gerektireceğinden
âyetin ifade akışına (nazmına) uymayacağı düşüncesiyle âyete şu anlam verilmiştir:
Ey kocalar! kadınlarınızı, boşadığınız ve bunu üzerine onlar da iddetlerini
bitirdikleri zaman, onlara baskı yapıp da başka kocaya varmalarını engellemeyiniz.
İki tarafın razı olması ile meşru şekilde bir nikah ile gerek siz ve gerekse
başkası, dilediklerine varsınlar. İbnü Abbas, Zühri, Dahhak demişlerdir ki
bu âyet kadınlarını boşadıktan sonra onların başka bir kocaya varmalarına
engel olan kocalar hakkında inmiştir. Çünkü cahiliyet taassubu ile bazıları
boşadıkları kadınlara zulmederek baskı yaparlar, evlenmelerine meydan vermek
istemezlerdi. Rivayetin güçlü olmasından dolayı çoğu tefsirciler birinci görüşe
taraftar olmakla birlikte, dirayet açısından bu görüşü daha uygun görenler
de vardır. Aslında bu iki anlam birbiri ile çelişik değildir, biri diğerini
gerektirir. Fakat her birinde bir açıdan daha fazla yarar vardır. Âyetin geliş
gayesi bakımından ikinci tefsire göre, bu âyetteki kocaların boşadıkları kadınların
evlenmelerine engel olmalarının yasak edilmesi, öbür âyetteki kadına zarar
vermek amacıyla onu tutma yasağının kapsamında dahil, bir bakıma onun tamamlayıcısı
olacak, birinci tefsire göre ise buna karşılık başlı başına bir hüküm ifade
etmiş bulunacaktır. İlâhî hitabın parçalanması sakıncası ise üç şekilde ortadan
kaldırılmıştır: Birincisi, hitapta telvin (ifadeyi tek düzelikten çıkarıp
çeşit çeşit ifade biçimi kullanmak) de bir çeşit iltifat olarak belağat çeşitlerindendir.
İkincisi, "tatlîk" (boşama), sebebine isnad etmek suretiyle boşatmak
anlamına da gelebilir. Ve böylece muhataplar değişmemiş, ikisi de "velilerden
ibaret" olmuş olur. Ancak bunun Ma'kıl ve Câbir olaylarına uygun düşüp
düşmeyeceği üzerinde durulması gereken bir noktadır. Üçüncüsü, diğer hitapların
yalnız kocalara veya velilere ait olmayıp bütün ümmete yönelik olmasıdır ki
böylece boşama, "hukukullah"ı, bir başka deyimle kamu hakkını ilgilendirdiğinden,
toplumdan bir kaç kişinin yaptığı, toplumun tümüne nisbet edilmiş olur. Ve
böyle isnat, gerek Arapların sözlerinde ve gerekse Kur'ân'da yaygın ve pek
çoktur. Şahsî hukuk açısından boşayan kocalar, eşlerin yeniden evlenmelerine
engel olanlar diğerleri olduğu halde, kamu hukuku açısından ikisi de bir topluma
aittir. Ve bundan dolayı çoğu tefsircilerin görüşü, rivayet açısından kuvvetli
olduğu gibi, dirayet yönünden de çok incedir. Ve gerçekten boşamada Allah
hakkı bulunduğu da kabul edilmiştir.
Ey
bütün muhataplar! Şu açıklanan ve önemli olan, kadınlara baskı yapmanın yasaklığı
hükmü, siz insanlardan Allah'a ve âhiret gününe iman eden her kişiye öğüt
ve nasihata yaraşan bir hükümdür. Ey müminler! Bu yok mu sizin için en feyizli
ve en temiz, pek çok temizliği ve nezih olmayı gerektiren bir hükümdür.
Şer'an
ve insanlık açısından güzel olan, ma'rûfa uygun olarak kadının rızası ile
nikahlanmasına engel olmamak bu konuda zorluklar çıkarmamak, baskı yapmamak,
önce bunu yapabilecekler için ilâhî emre sarılmak olacağından bir hayır, bir
sevaptır; sonra, karı ve koca için namus ve iffet açısından pek çok temizliği
ve nezih olmayı gerektiren bir husustur. Çünkü nikahlanmalarına engel olunduğu
takdirde -Allah göstermesin kuşku altında kalmalarından korkulur. Çünkü kadınlarla
erkekler arasındaki ilişkiler gizli bir şeydir. Bütün bunların içyüzlerini
ve insanlığın durumunun düzelmesiyle ilgili hükümlerin ve şer'i kanunların
nasıl bir şey olduklarını Allah bilir: Siz ise bunları bilmezsiniz, dışarda
dolaşırsınız.
Boşanmış
kadınlar hakkında nikâhın sonuçları olan ve dolayısıyla nikâhlı kadınlarda
da var olan ırda' (süt emzirme) ve nafaka gibi bazı hükümler daha vardır ki
bunlar da aşağıda olduğu gibi açıklanır:
Meâl-i
Şerifi
233-Anneler,
çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler.
Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri
geleneklere uygun olarak bir borçtur. Bununla beraber herkes ancak gücüne
göre mükellef olur. Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba
da zarara sokulmasın. Varise düşen de yine aynı borçtur. Eğer ana ve baba
birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak
isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek
isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra bunda da size bir günah
yoktur. Bununla beraber Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı
görür.
233-
Nikâh altında olsun, boşanmış olsun bütün anneler çocuklarını tam iki sene
emzirirler, emzirmeleri gerekir, ilâhî hükme göre annelerin durumu budur.
Bu hüküm, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Şu halde tam iki sene emzirme
süresi, en çoğu olup, âyette açıklanacağı üzere bu sürenin azaltılması caizdir.
"Mevludünleh" yani çocuk kendisi için doğmuş ve onun doğmasına sebeb
ve nesebine sahip bulunmuş olan baba üzerine de, o annelerin ücretleri başta
olmak üzere yiyecekleri ve giyecekleri onlara vaciptir. Fakat kayıtsız ve
şartsız değil, mar'uf kadar, yani babanın imkanına göre, iki tarafın durumuna
uygun olarak bir hakimin uygun görebileceği ölçüde vaciptir. Çünkü hiçbir
kimse, gücünün yettiğinden başkasıyla yükümlü olmaz, "teklîfi mâlâ yutak",
insanı gücünün yetmediği şeylerle yükümlü kılmak mümkün olsa da yapılmaz.
İbn Kesir, Nafi'den Verş ve Yakup kırâetlerinde "râ"nın şeddesi
ve ötresi ile şeklinde; Ebu Ca'fer kırâetinde şeddesiz olarak "râ"nın
sükunu ile şeklinde, Aşere'nin kalanlarında "râ"nın şeddesi ve fethi
ile şeklinde okunur ki şeddelilerde dan ve müfaale babandan malum veya meçhul
nehy-i hazır, sakin okunan kırâette, den meçhul nehiydir. Ne çocuğu yüzünden
anneye, ne de çocuğu yüzünden babaya zarar verilmeye kalkışılmaz. Zarar vermeye
kalkışılmasın, hiçbirine zarar verilmesin. "Zarara, zararla karşılık
vermek yoktur".
Baba
yaşıyorsa rızık ve elbise böyle, ölmesi durumunda, varis üzerine de onun gibidir.
Bu varis ya babanın varisi veya çocuğun varisidir. Önce ölen babasına varis
olan çocuğa, yeterli mal kalmış ise, o rızık ve nafaka ona; kalmadığı takdirde
de o çocuğa o sırada varis olabilecek durumda bulunan "zi-rahim-i mahrem"
yakınına (kendisine nikahı haram olacak derecede yakın olan akrabasına) veya
asabesine (baba tarafından yakınlarına) vacip olur.
Şimdi
ana ile baba iki seneden önce memeden kesmek isterlerse ikisinin biri düşünüp,
görüş alış verişinde bulunup hoşnut olmaları şartıyla, ikisine de bunda bir
günah yoktur. Ana ile baba birlikte görüş alış verişinde bulunurlarken her
halde yavrularının yararını gözetirler. Böyle ikisinin görüş ve düşünceleri
birleşip de hoşnut oldular mı, artık hata ihtimali pek az olur. Olsa bile,
iyi niyetle işin ehlinden ve yerinde meydana gelen içtihattaki hata bağışlanmıştır.
Fakat taraflar birbirleriyle görüş alış verişinde bulunmazlar veya birinin
rızası olmadan yapılmış olursa, günah olur. İşte yukarda "emzirmeyi tamam
yapmak isteyen kimse", bu görüş alış-verişinde emzirmeyi kesmeye razı
olmayandır.
Ey
babalar! Bir de siz çocuğunuzu süt ana tutup emzirtmek isterseniz vermek istediğiniz
ücreti veya İbnü Kesir kırâetinde medsiz (uzatmadan) okunduğuna göre İhsanı
(ikramı) örfe uygun ve şer'an güzel görülen bir tarzda güzelce teslim ettiğiniz
takdirde, size bir günah yoktur. Demek ki baba, çocuğuna süt ana tutup gerçek
anneyi emzirmekten alıkoyabilecektir. Fakat süt anayı memnun etmelidir ki
çocuğa iyi baksın. Dikkat ediniz, ve Allah'tan korkunuz ve biliniz ki her
ne yaparsanız Allah onu mutlaka bilir. Dolayısıyla size ona göre ceza veya
mükafat verir.
Nikâh
hükümleri boşamaya; boşama iddete ve nikâhın sonucu olan doğuma, emzirmeye
ve nafakaya; nafaka da "varise düşen de aynen onun gibidir" fıkrasında
ölüme ve en sonunda âhiret hükümlerine ulaşmakla, şimdi de ölüm iddeti (kocası
ölen kadının bekleyeceği süre) ve bu nedenle yeniden bazı âdâb (edepler) ve
nikâh hükümlerinin açıklanması için buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi:
234-
İçinizden vefat edip de geride eşler bırakan kimselerin hanımları, kendi başlarına
dört ay on gün beklerler. İddet (bekleme) sürelerini bitirdikleri zaman, artık
kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları hareketten size bir günah
yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
235-Böyle
kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya gönlünüzde
tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız.
Fakat meşru bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle gizlice sözleşmeyin.
Farz olan iddet sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin (kesin karar
vermeyin). Bilin ki Allah gönlünüzdekini bilir. Öyle ise O'nun azabından sakının.
Yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır.
236-Eğer
kadınları, kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız
(bunda) size bir vebal yoktur. Şu kadar ki onlara (mal verip) faydalandırın.
Eli geniş olan hâline göre, eli dar olan da haline göre ve güzellikle faydalandırmalıdır.
Bu, iyilik yapanlar üzerine bir borçtur.
237-Eğer
onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız,
o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini
elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ey erkekler! sizin bağışlamanız
ise takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın şüphesiz ki Allah,
her ne yaparsanız hakkiyle görür.
238-Namazlara
ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun.
239-Eğer
bir korku hâlindeyseniz, yaya veya binekli olarak giderken kılın, (korkudan)
emin olduğunuz zaman da böyle bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde
Allah'ı zikredin (namazlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile kılın).
234-
Bilindiği gibi bu doğuşun bir de ölümü vardır. İçinizden vefat edip de geriye
eşler bırakan kimselerin hanımları da, kendi başlarına dört ay on gün beklerler,
diğerlerine nikâh edilmezler, süslenmezler, görücüye çıkmazlar. Sonra bekleme
sürelerinin sonuna erdikleri zaman, artık kendi haklarında örfe göre, yani
şeriatın reddetmeyeceği bir şekilde yaptıkları hareketlerde, mesela süslenmek,
evlenmeye namzed olacaklara görünmek gibi iddet (bekleme süresi) içinde yasaklı
bulundukları kadınlık arzularını meşru şekilde açığa vurmalarında size bir
günah yoktur. Gerek toplum ve gerekse idareciler iddetten sonra bunları, bu
gibi meşru hareketlerden menetmeye kalkışmamalıdırlar.
İddetten
sonra bunlar, tercih hakkına sahiptirler. Ancak gayri meşru hareketler başka,
o zaman iş değişir ve siz gizli, açık, iyi, kötü her ne yaparsanız, Allah
ondan haberdardır. Amellerinizin iyisine iyi, kötüsüne kötü karşılık görürsünüz.
İddetin
hikmeti, "Allah'ın, rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine
helâl olmaz." (Bakara, 2/228) âyeti celilesinden açıkça anlaşıldığına
göre, rahmin temizliğinin ortaya çıkmasıdır ve bunda asıl olan da âdettir.
Üç âdet, çoğunlukla üç ayda meydana gelebileceği gibi, her kadın da âdet görür
bir durumda olmaz. Boşanmada kadının âdet görüp görmemesi de düşünmeye değer
bir sebep olur. Bunun için boşanmada, âdet görenlerin iddetinin "kurû'"
(temizlik veya âdet hali) ile, âdetten kesilmiş olanların da ona bedel aylar
ile olması, sırf hikmet olur. Fakat ölüm, herkes için eşit bir sebeptir. Bundan
kaynaklanan ayrılıkta kadının âdet görüp görmemesinin hiç hükmü yoktur. Bundan
dolayı vefat iddetinin herkes için eşit ve peşipeşine olması da sırf hikmettir.
Âdetten kesilme gibi bunun üç ay ile takdiri, bu eşitliğe yeterli değildir.
Bütün âdet görenler açısından da eşitliği temin için daha fazlasına lüzum
olabilir. Aynı zamanda ölüm iddetinin, boşanmadan daha fazla bir yas mânâsı
taşıması da yaraşır. Kadın için nikâh nimetinin yok oluşu, her halde sevinçle
karşılanacak bir olay sayılmamalıdır. Bununla beraber boşanmada teselli sebebi
olacak bir nimet yönü de düşünülmektedir. Ölüm ise, hiçbir kimse için ferahlık
ve sevinç sebebi değildir. Bunun tek tesellisi, "Biz Allah'ın kullarıyız
ve gerçekten yine ona döneceğiz." (Bakara, 2/156) imanıdır. Ölüm sebebiyle
nikâh nimetinin yok oluşu, hassasiyeti ince ve iffet endişesi daha fazla olan
kadın için boşanmadan daha çok bir yas sebebi olması gerekir. Bu hikmetlere
dayanarak denilebilir ki ölüm iddetinin aylarla takdiri, âdet görenlerle görmeyenler
hakkında eşitlik teminini ifade ettiği gibi; bunun dört ay on gün olması da
çoğunlukla üç ayın, üç âdete denk, geri kalan bir ay on gün de en azından
rahmin temizliğinin ortaya çıkması için bir ihtiyat ve durumu ortaya çıkarma
olmakla beraber, ölüme ait yas mânâsını ifade etmiş olma hikmetiyle de ilgili
görünmektedir. Bu müddetin, ceninin tam teşekkülü ve ruh üflenmesiyle ilgili
bulunduğu da Eb'ü'l-Âliye'den ve Hasan el-Basrî'den rivayet edilmiştir. Bununla
beraber bu iddet müddeti, Fıkıh bakımından "muallel" (bir sebebe
bağlanmış) değil müteabbed"dir (kulluk ve Allah'ın emri gereği yapılacaktır).
235-
Vefat iddeti bekleyen kadınlara, isteme yani nikâh namzedliği cinsinden kinayeli
sözler söylemenizde veya ne kinaye yoluyla ne de doğrudan doğruya açıklamayıp,
gönlünüzde gizlediğiniz arzu ve nikâh fikrinde de size bir günah yoktur. Gönlünüzden
geçirebilirsiniz, "ne hoşsun, ne güzelsin, beğendim, iyi kadınsın";
hatta "evlenmek istiyorum" gibi kinaye yoluyla ifade edebilirsiniz.
"Seninle evlenmek istiyorum, nikâhına talibim." gibi açıkça söylemeyerek
kinaye ile anlatmak caizdir. Allah müsaade etmiştir. Çünkü: Allah biliyor
ki iddet bitince siz onları anacaksınız, açıktan açığa nikâhlarına talip olacaksınız.
Bundan dolayı iddet içinde de düşünmenize veya sabretmeyip kinaye yoluyla
arzularınızı açığa vurmanıza izin vermiştir. Fakat bu izni görüp de onlarla
bir sırra, yani cinsel birleşmeye vaadleşmeyiniz. Ancak güzel ve meşru bir
söz söylemeniz, yani kinaye ile istemeniz veya diğer meşru konular hakkında
konuşmanız başka. Farz olan iddet, sona erinceye kadar nikâh düğümünü pekiştirmeyiniz.
Yani nikâh akdini iddet çıkmadan yapma azminde bulunmayınız. İddet içinde
nikâh haramdır, yapmayınız. Ve biliniz ki her halde Allah, gönlünüzdekini
bilir. Bundan dolayı öyle harama azmedip, karar vermekten sakınınız. Fakat
iddetten sonra nikaha, iddet içinde niyet "veya gönlünüzde gizlemenizde
bir sakınca yoktur, Allah biliyor ki (siz onları anacaksınız). " ifadesi
gereğince helâldir. Şunu da biliniz ki, her halde Allah'ın bağışlaması ve
hilmi (yumuşak muamelesi) çoktur. Eğer öyle olmasaydı yukardaki şekilde kinaye
ile anlatmaya izin vermezdi. İddet beklemekte olan bir kadına kinâye ile namzedlik
ve hatta susup gönül bağlamak bile bir çeşit kusur, bir sabırsızlık olduğu
halde, iddetten sonrasına ait olan samimiyet ve menfaatinizi gözeterek onlara
müsaade etmiştir. Bunlardan anlaşılır ki kocalı veya ric'î talâk (dönüş yapılabilecek
bir boşama) ile boşanmış bulunan kadınlara gerek açıktan ve gerekse üstü kapalı
olarak hiçbir şekilde söz atmak caiz değildir. Ölüm iddeti beklemekte olan
kadınlara üstü kapalı olarak evlenme teklifi caiz olmakla beraber; bütün iddet
bekleyen kadınların ve kocalı kadınların, evlenme teklifi yapacak bir durumda
bulunmaktan kaçınmaları vacibdir. Aksi takdirde dulların hukukuna tecavüzle
zulmetmiş ve kendilerini de tehlike ile karşı karşıya bırakmış olurlar.
Boşama
ve iddet meseleleri, böyle evlenme arz ve talebi ile ilgili, ince bir takım
sosyal vazife ve adaba dayalı olunca, hukuk bakımından da bazı açıklamalara
ihtiyaç duyulur. Nikâhlı kadınlar ilk plânda iki kısımdır: Mehir takdir edilmiş
olan, olmayan. Bunlardan herbiri de iki kısımdır: Nikahtan sonra gerdeğe girilmiş
olan, olmayan. Buna göre boşanmış kadınlar da bu şekilde dört kısımdır: Birincisi
kendisiyle zifafa girilmiş ve mehir takdir edilmiş olan ki bunların hükmü
yukarıda anlatılmış; boşama üzerine haksızlıkla hiç bir şey alınmayıp, mehirlerinin
tam olarak ödenmesi ve üç "kur' " (âdet veya temizlik süresi) kadar
iddet beklemeleri gerektiği açıklanmıştı. İkincisi kendisiyle zifafa girilmiş
olup mehri takdir edilmemiş bulunandır. Bunlara da aynı şekilde, "Erkeklerin
kadınlar üzerindeki meşru hakları gibi, kadınların da hakları vardır."
(Bakara, 2/228) âyeti kerimesi gereğince mehr-i misil (emsaline ödenen mehir
miktarı) gerektiği bildirilmiştir ki bununla ilgili daha bazı açıklamalar
gelecektir. Üçüncüsü, kendisiyle zifafa girilmemiş ve mehir de kesilmemiş
olan; dördüncüsü de kendisiyle zifafa girilmemiş, fakat mehir kesilmiş bulunandır
ki bu ikisi de aşağıda gelecek iki âyet ile, bir de Ahzâb Sûresinde: "Sizin
için (dokunmadan boşadığınız) kadınlar hakkında sayacağınız bir iddet yoktur."
(Ahzab, 33/49) âyetiyle açıklanacaktır. Şöyle ki:
236-Mehirsiz
nikâh veya zifafa girmeden önce boşamak caiz olabilir mi? Çok bağışlayıcı
ve yumuşak muamele edici olan Allah Teâlâ nezdinde bunların hükmü nedir denirse,
(Hamza, Kisâî ve Halefü'l-Âşir kırâetlerinde eklindedir. Nikâhlınız olan kadınlara
ne temas, ne de onlar için nikâhta farz olan bir mehir takdir edip söylemediğiniz;
yani ne zifaf, ne de mehir takdiri, hiç birini yapmadığınız müddetçe onları
boşamanız caizdir. Sırf bundan dolayı size bir günah yoktur. Mehri söylemeden
nikâh sahih olabileceği gibi, zifaftan önce boşamak da caiz ve geçerli olur.
Fakat buna da dînî bir vecibe gerekli olur: Bundan dolayı onlara meşru şekilde
bir mal verip yararlandırınız; öyle ki bu mal, durumu geniş olana kudretince,
dar olana da kudretince olsun. Bunu bahşetmek, iyilere gerçekten vacibdir.
İsterse mehir söylenmemiş bulunsun, her nikâhın kadına mali bir menfaatle
sonuçlanması gerekir. Mehir söylenmeden nikâhın sahih olması, mutlak olarak
hiç bir şey lazım gelmez demek değildir. O zaman, "Erkeklerin kadınlar
üzerindeki meşru hakları gibi kadınların da hakları vardır." (Bakara,
2/228) âyeti mânâsız kalmış olurdu. Buna göre mehir kararlaştırılmadığı halde
zifafa girilmiş olsaydı mehr-i misil gerekecekti. Zifaftan önce boşanmış olunca
bu mahrumiyete karşılık bir bağış olsun verilmesi gerekir. Bu da fıkıhta açıklandığı
üzere en az baştan başa bir kat elbisedir ki bunun da en az ölçüsü bir baş
örtüsü, bir entari, bir çarşaf veya bunların bedelidir.
Ensardan
bir zat, bir hanifiyye ile (İslâmdan önce Allah'ın birliğine inanan ve Hz.
İbrahim'in dininden olan bir kadını) mehir takdir etmeksizin evlenmiş, sonra
da henüz gerdeğe girmeden boşamıştı. Bu âyet, bunun hakkında inmiş ve Resulullah
(s.a.v.) buna, "Külahını satarak bile olsa o kadına bir mal (bağış) ver!"
buyurmuştur.
KADERUHU
: Nafi, İbnü Kesir, Ebu Amr, İbn Amir'den Hişam, Asımdan Ebu Bekir Şu'be,
Yakub kırâetlerinde "dal"in sükunu ile şeklinde, geri kalanlarda
fethasiyle okunur.
CÜNÂH
: Aslında bir şeyi basıp meylettiren ağırlık demek olup zorluk, sıkıntı ve
genel olarak günah ve vebal mânâsına da gelir ki "günah" kelimesinin
aslı budur.
KADINA
MESS: Temas, dilimizde dokunmak dediğimiz gibi cinsel ilişkiden kinayedir.
Bu bir sır olduğundan açık delili bulunan halvet-i sahiha ile, yani engelden
uzak olarak tenhaca beraber bulunmakla bilinir ve buna duhul (gerdeğe girme)
denir. Bu şekilde gerdeğe girmeden önceki boşamada mehir kararlaştırılmamış
bulunduğu takdirde talak-i bâin (yeni bir nikâh olmadan kadının tekrar alınamayacağı
boşama) meydana gelir ve kadına bir mal verilmesi gerekir.
237-
Ve eğer onlara dokunmadan önce boşar, ve bir mehir takdir edip kararlaştırmış
bulunursanız , borcunuz, takdir ettiğiniz kararlaştırılmış olan mehrin yarısıdır.
Ancak o kadınlar bunu bağışlayıp düşürürlerse veya nikâh düğümü elinde olan,
akdedilmiş nikâha ve onu çözmek hakkına sahip bulunan kimse, yani boşayan
koca fazlasını verirse o başka. Burada bu ifade ile muhataptan gıyaba iltifat
olunması (ikinci şahıstan üçüncü şahsa dönülmesi) bu özellikle fazla teşvik
içindir. Rivayet edilmiştir ki ashabdan Cübeyr b. Mut'ım hazretleri böyle
tamamını vermiş: "Ben bağışlamaya daha layıkım." demiştir. (Allah
ondan razı olsun). Bununla beraber ilk bakışta bu kimseden maksat veli gibi
görünür, veya kadın küçük olduğundan dolayı evlendirme yetkisine sahip olan
velisi o yarıyı affetmiş bulunsun demek olur. Fakat önceki mânâyı desteklemek
üzere buyuruluyor ki: Ve affetmeniz (bağışlamanız) takvaya daha yakındır.
Belli ki küçük bir kızın hakkını düşürmekte bir takva ilgisi bulunamayacağından
bunun mânâsı şudur: Kadının affetmesinden, sizin fazla vermeniz takvaya daha
yakındır. Aranızda iyiliği de unutmayın, birbirinize karşı iyilik ve faziletle
muamele etmeyi elden bırakmayın. "Erkekler için kadınlar üzerinde fazla
bir derece vardır." (Bakara, 2/228) âyetinin mânâsını hatırdan çıkarmayın.
Çünkü her ne yaparsanız Allah onu görür. Yaptığınız iyilik ve ikramı zayi
etmez. Kadın affederse bu fazileti o elde etmiş olur; erkek fazlasıyla tamamını
verirse, iyilik ve üstünlüğünü ispat etmiş bulunur. Bu bakımdan evlenme, boşama
ve mal derdiyle dünyaya dalıp iyilik ve fazileti unutmamalıdır.
238-
Böyle olabilmek için de bilinen namazları ve hele orta namazı üstlerine düşerek
muhafaza ediniz. Her birini dikkatle gözetip vaktinde eksiksiz olarak yerine
getirmeye devam ediniz. Ve Allah için ayağa kalkıp divan durunuz, yani Allah
için kalkıp, önünüze bakarak, ellerinizi güzel bir şekilde tutup oynatmayarak
sessiz ve sakin ve bir boyun eğme tavrı içinde Allah diyerek namaza durunuz.
KUNUT:
Bir şeye öyle devam edip durmaktır ki taat, huşu, sukünet ve ayakta durmak
mânâlarını içerir ve dilimizde buna "divan durmak" denir. Bunun
için kunut taattir, kunut uzun süre ayakta durmaktır, kunut susmaktır; kunut
huşu ve tevazu kanatlarını indirmek ve azaların sükuna kavuşmasıdır diye çeşitli
bakımlardan tarif edilmiştir. Bir hadisi şerifte "Namazın en faziletlisi
kunutu (kıyamı) uzun olandır." buyurulmuştur ki kıyam demektir. Buna
göre namazda kıyam ve kırâeti, duayı veya huşû ve süküneti uzatmaya da kunut
denir. Nitekim, "Hazreti Peygamber bir ay kunut yaptı, bunda Arap kabilelerinden
biri aleyhine dua ederdi." diye rivayet olunan Peygamber fiilinde kunut,
duaya kıyamı (dua için ayakta durmayı) uzatmak demektir. İşte bu "Allah
için kunut yaparak ayakta durunuz." emriyle namazda özellikle Allah için
niyetin ve iftitah (başlangıç) tekbirinin, kıyamın ve huşû ile dünya kelâmından
sükut etmenin farz oluşu anlatılmıştır. Bu şekilde kıyam (ayakta duruş) namazın
ilk rüknüdür (temelidir). "Okuyunuz", "Rüku ediniz", "Secde
ediniz" emirleri gereğince kırâet, rükû, secdeler, kâde (oturma), sıralamada
bundan sonradır. Her namazda önce divan durmak vardır. Bu sebeple namaz aslında
bir kunuttur. Fakat vitir namazı gibi bazı namazlarda kıyam (ayakta durma)
esnasında bir tekbir ile daha dua için kıyamı uzatmaya da özel mânâsıyla kunut
denir ki kunut içinde kunut demek olur. Bundan dolayı, "kânitîn"
namaz kılanlar, huşû içinde bulunanlar, susanlar demek olur. Asıl kıyam, "Allah
için ayakta durun." ifadesinden açıkça anlaşıldığı için "kunut yaparak"
ifadesi, daha çok Allah'ın zikri ile durup huşû ile susmak mânâsına yorumlanmıştır.
Ebu Amr eş-Şeybanî'den rivayet edilmiştir ki: "Biz başlangıçta Resulullah
zamanında namazda konuşurduk. Allah için kunut yaparak ayakta durun."
âyeti indi, bize susmak emredildi." demiştir. Abdullah b. Mes'ud da demiştir
ki: Biz Habeşistan'a gitmeden önce Hz. Peygamber'e namazda olduğu halde selâm
verirdik, O da bize karşılık verirdi. Habeşistan'dan geldiğimde selâm verdim,
karşılık vermedi, sonra bunu kendisine arz ettim. "Cenab-ı Allah dilediği
emri yaratır, namazda konuşmamanızı da kesinlikle emretti." buyurdu.
Ebu Said el-Hudrî'den rivayet edilmiştir ki: Bir adam Hz. Peygambere namazda
selâm verdi. O da işaretle aldı. Selâm verdikten sonra buyurdu ki: "Biz
namazda selâm alırdık, ama ondan menedildik. Muaviye b. el-Hakem es-Sülemî
hadisinde de Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Bizim şu namazımız yok
mu, bunda insan kelâmından hiç bir şey yaraşmaz. O tesbih, tekbir ve Kur'an
kırâetidir. Bu âyetin inişinden sonra ashab-ı kiramdan her hangi birisi, namaza
durduğu zaman, Allah korkusu ile uzağa bakmaktan, sağa sola dönmekten, bir
çakılı itmekten, gönlünde dünya işleriyle ilgili bir kuruntu yapmaktan sakınırdı.
Kelimesinde,
elif-lâm ahdi harici içindir ki maksat, günde beş vakit bilinen farz namazlardır.
Bu ahd olmasaydı, bilinen bütün namazların farz olması gerekecekti ki buna
güç yetmezdi.
VUSTÂ
: Evsat ın müennesi (dişili) olarak ism-i tafdildir ki orta veya en faziletli
demektir. Bunun için salat-ı vüstâ anlam itibarıyla orta namaz veya efdal
(en faziletli) namazdır diye ancak iki görüş vardır. İsm-i tafdil, fazlalık
ve eksikliği kabul eden şeylerden yapıldığı cihetle "mevt (ölüm)"ten
"emvet (daha çok ölüm)" denmediği gibi; bir şeyin vasat (orta) olması
da fazlalık ve eksikliği kabul etmeyeceği için, "evsat" ve "vustâ"
kelimesinin tafdil mânâsında kullanılmasının doğru olmayacağı ve bu bakımdan
"evsat" en hayırlı, en mütedil demek olup, salatı vüstanın da "efdal
namaz" (en faziletli namaz) mânâsına olması gerekeceği de hatırlatılmıştır.
Bununla beraber ism-i tafdilin, fiilin asıl mânâsına gelmesi de inkâr edilemeyeceği
gibi, tavassutun (ortada olmanın) izafî veya hakikîsini düşünmek de mümkündür.
Şu halde salât-ı vustâ "namazların en ortası" veya "ortası"
demek de olabilir.
İşin
aslına gelince, atıf, tegayür (başkalık) gerektireceğinden "orta namaz",
"essalevat"tan yani bilinen namazlardan başka bir namaz gibi görünürse
de aslında "namaz", "namazlar" da dahil olduğundan bu
atfın, fazla itina göstermek için hassı âmma (özel olanı, genel olana) atıf
cinsinden bulunduğu en küçük bir düşünce ile anlaşılır ki genel olarak tefsircilerin
rivayetleri de böyledir. Şu halde bu atıf, "ve melâiketihî ve Cebrail"
(Allah'ın melekleri ve Cebrail) diye meleklere Cebrail'i atıf gibidir ve farz
namazlar içinde salat-ı vüstâ (orta namaz) melekler içinde Cebrail'e benzer.
Acaba bu hangi namazdır? Bunu kesin bir şekilde tayin etmek mümkün değildir.
Tabiin'in büyüklerinden Said b. Müseyyeb hazretleri, salat-ı vüstâ hakkında
Resullullah'ın ashabı şöyleydi, demiş ve parmaklarını birbirine geçirmiştir.
Bu konudaki görüşlerin özeti şöyledir:
1-
Bu, ikindi namazıdır. Bu görüş, Hz. Ali'den, İbnü Mes'ud'dan, Ebu Ey-yub'dan,
bir rivayette İbnü Ömer'den, Semre b. Cündeb'den, Ebu Hüreyre'den, Utayye
rivayetinde İbnü Abbas'tan, Ebu Said el-Hudri'den, bir rivayette Hz. Âişe'den,
Hz. Hafsa'dan (R. anhüm), birçok tabiînden, İmamı Azam Ebu Hanife'den, bir
kavlinde İmam Şafiî'den, Ahmet b. Hanbel'den ve Malik'in bazı arkadaşlarından
rivayet edilmiştir ki Resulullah Efendimiz "Ahzab" savaşı günü,
"Bizi, orta namazı olan ikindi namazından meşgul ettiler. Allah kalblerine
ve evlerine ateş doldursun." buyurmuştur. Çünkü düşmanların savaş için
hücumlarından dolayı "korku namazı" şeklinde olsun vaktinde kılamamışlar,
güneşin batışından sonra kılmışlardı. Hz. Ali de "Biz orta namazı sabah
namazı zannederdik. Nihayet Resulullah söyledi de bunun ikindi namazı olduğunu
öğrendik." demiştir. Ebu Malik Eş'ari ve Semre b. Cündeb hazretleri de
Resulullah'ın, "Orta namaz, ikindi namazıdır." buyurduğunu rivayet
etmişlerdir. Bunun sebebi ve hikmeti olarak denilmiştir ki ikindi namazı vakti,
herkesin ticaret ve geçim için en çok meşgul oldukları bir vakittir. Gece
ve gündüz meleklerinin toplanma zamanıdır. Bir de şer'î günle, iki gündüz
iki gece namazlarının ortasındadır. Bu bakımdan her iki mânâsıyla ortadır.
2-Sabah
namazıdır. Bu da Hazreti Ömer'den, bir rivayette Hz. Ali'den, Ebu Musa, Muaz,
Cabir, Ebu Ümame ve bir rivayette İbnü Ömer hazretlerinden ve Mücahid'den
ve İmam Malik'ten ve bir kavilde İmam Şafiî'den rivayet edilmiştir. Bunun
hakkında da Resullullah'ın, bir gün sabah namazını kılıp rukudan önce kunut
da yaptığı, elini kaldırıp dua ettiği ve sonunda: "İşte bu, içersinde
kunut yaparak (boyun eğerek) kılmamız emredilen orta namazıdır." buyurduğu
Ebu Reca Utaridî hazretlerinden rivayet edilmiş ve Fahreddin Razî, tefsirinde
daha çok buna atıfta bulunup delil getirmiştir.
3-Öğle
namazıdır. Bu da İbn Ömer, Zeyd, Üsame, Ebu Said, Aişe hazretlerinden ve bir
rivayette İmam-ı Azam'dan rivayet edilmiştir. Zeyd b. Sabit (r.a.) şöyle rivayet
etmiştir ki: "Hazreti Peygamber, öğle sıcağında namaz kılar, insanlar
da kendilerini sıcaktan koruyacak barınaklarında bulunurlar, Cemaate gelmezlerdi.
Resulullah, bu hususta söylendi. Cenab-ı Allah: 'orta namazı' âyetini indirdi
ki maksat öğle namazıdır." Yine rivayet olunmuştur ki o zaman öğleyin
Hz. Peygamberin arkasında ancak bir iki saf cemaat bulunurdu. Resulullah:
"Vallahi şu namaza gelmeyen kavmin üzerlerine evlerini yakayım, diye
gönlüme geldi. buyurmuş, bunun üzerine bu âyet inmiştir; bir de öğle namazı,
Resulullah'ın ilk defa Cebrail'in imamlığı ile kıldığı ilk namazdır. Bundan
başka cuma namazı bu vakittedir. Bunun fazileti ise bilinmektedir.
4-
Akşam namazıdır. Bu da Ebu Ubeyde es-Selmanî ve Kubeysa b. Züveyb (r. anhüma)dan
rivayet edilmiştir. Çünkü bu namaz, ikâmet halinde ve yolculukta hep üç rekat
olarak sabittir.
5-
Yatsı namazı olduğu da bazı zatlardan nakledilmiştir.
6-
Beş vakit namazın tamamıdır ki Muâz b. Cebel (r.a.) bu görüştedir. Gerçekte
namaz, imanın aslı ile diğer ameller arasında ortada bulunan bir ibadettir.
Bu itibarla "vüstâ" (orta oluşu) sıfat-ı kâşifedir (açıklayıcı bir
sıfattır). Diğer taraftan namazda tertip sahibi olmanın, daha faziletli olduğunda
söz yoktur. Bu ise, her gün beş vakit namazın tamamı itibariyledir.
7-
Beş vakit namazdan, belirsiz olarak bir tanesidir. Tabiînin büyüklerinden
Said b. Müseyyeb ve Ebu Bekir Varrak bu görüşe sahip olmuşlardır. Cenab-ı
Allah, Ramazan ayında kadir gecesini, Esmâ-i Hüsnâ'sında (en güzel isimleri
içersinde) İsm-i Azam'ını (en büyük ismini), cuma gününde icabet saatini gizlediği
gibi; namazlar içinde de orta namazını gizlemiş ve bununla beraber muhafazasını
emretmiştir ki; namazların hepsine devam ve muhafazasına itina gösterilsin.
Böyle
olduğunu Nafi, İbn Ömer'den rivayet etmiş, Rebi' b. Heysem de bu görüşe sahip
olmuştur. Bir de bu âyet önce, "orta namazını, ikindi namazını..."
diye inmişti. Hz. Hafsa'nın, kölesine yazdırdığı ve bu âyete gelince özellikle
imla suretiyle yazdırdığı mushafta ve yine Hz. Aişe'nin mushafında böyle ve
bir rivayette: "o ikindi namazıdır" şeklinde olduğu, fakat bunun
daha sonra neshedilip (kaldırılıp) yalnız, kırâetınin kaldığı mütevatir kırâetlerle
sabit ve Bera' b. Âzib hazretlerinden de özellikle rivayet edilmiş bulunduğu
cihetle anlaşılıyor ki bu önce ikindi namazı olmak üzere tayin edilmiş olduğu
halde, daha sonra tayini neshedilip kapalı bırakılmıştır. Tefsirci Kurtubî
demiştir ki, sahih olan budur; çünkü deliller, birbirine zıt ve tercih şekli
de yoktur.
Meşhur
olan görüşler bunlardır. Bunlardan başka:
8-
Cuma günü cuma namazı, diğer günlerde öğle namazıdır. Bu da Hz. Ali'den rivayet
edilmiştir.
9-
Yatsı ve sabah namazlarıdır ki Ebu Hayyan'ın anlattığına göre Hz. Ömer ve
Hz. Osman bu görüşe sahiptirler.
10-
Sabah ve ikindi namazlarıdır ki Malikî fıkıhçılarından Ebu Bekir Ebherî'nin
görüşüdür.
11-
Özellikle cuma namazıdır.
12-
Farz namazların hepsinde cemaattir.
13-
Korku namazıdır.
14-
Vitir namazıdır. Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed es-Sehâvî bunu tercih etmiştir.
15-
Kurban bayramı namazıdır.
16-
Ramazan bayramı namazıdır.
17-
Kuşluk namazıdır.
Tefsirci
Ebu Hayyan Endelûsî, bunları özetleyerek der ki: "Bu görüşlerden her
biri söylediği namazın fazileti hakkında vârid olan hadislerle, bir de bazısının,
şu ve şu arasında ortada bulunmasıyla tercih edilmesi istenilmiştir. Halbuki
bu bir delil değildir. Belirli bir namazın özel bir faziletinin bulunması;
ne hepsinden faziletli olmasına, ne de orta namazdan Allah'ın muradının, o
namaz olduğuna delâlet etmez. Bütün bu rivayetler arasında itimada en uygun
olan görüş; Hz. Peygamberin salat-ı asır (ikindi namazı) diye açıklamasıdır..."
İbn
Cerir Taberî de tefsirinde bunu doğru göstermiştir. Hanefîlerin de en çok
taraftar olduğu görüş budur. Böyle olmakla beraber, bu kadar ihtilaf içinde
bunun kesin bir tefsir olduğu iddia edilemez. Çünkü âyetten "salâtü'l-asr"
(ikindi namazı) açıklamasının, okunuşunun neshedilmiş olarak kalması, belirleme
hükmünün kaldırılmış olmasına yorumlanır. Yalnız okunuşun neshedilmiş olması,
orta namazın bilinmesinin, beş vakit namaz gibi yerleşip tevatürle bilinmesine
ve tayin edilmiş olmasına bağlıdır. Halbuki görüldüğü üzere beş vakit namaz,
kesin olarak bilindiği halde bu öyle değildir. Bu ancak genel anlamı ile bilinmektedir.
Gerçi "Ahzab" günü (Hendek savaşı günü) hadisi, en kuvvetli bir
açıklamadır. Fakat bunun, o günkü ikindi namazına mahsus olması da muhtemeldir.
Çünkü en çok engelle karşılaşan o olmuştur. Ve çok meşguliyet hikmetine bakılarak
orta namazın, çoğunlukla ikindi namazı olduğunun söylenmesi, insanların çoğu
için ikindi namazının, meşguliyetin çok olduğu bir zamana rastlamış olmasından
ve böylece ortada kalmasındandır. Halbuki genel duruma bakılırsa, meşguliyetin
çokluğu ve engeller, diğer namazlara da rastlayabilir. Bu bakımdan denilebilir
ki her şahıs için engellerin çokluğu sebebiyle kılınması zor ve en çok ortada
kalıp geçmesi muhtemel olan namaz hangisi ise, onun hakkında namazların en
faziletlisi ve orta namazı da odur. Ve yukarıdaki şekilde her namaz hakkında
rivayet bulunması, bu şekilde izah edilebilir ve ilk inişteki "salâti'l-asr"
(ikindi namazı) açıklamasının, neshedilmiş bulunması da bunu teyid etmektedir.
O halde orta namazı hakkında en sahih ve en itidalli söz, beş vakit namazdan
herhangi birisinin olmasıdır.
239-
Bütün namazlara itina gösterilmesini temin için, orta namazı kesin olarak
tayin edilmemiş, ancak açık ve kesin buyurulmuştur ki:
Namazların
hepsini ve hele orta namazı muhafaza ediniz ve Allah için kalkıp divana durunuz,
eğer korkarsanız; düşman veya yırtıcı hayvan gibi bir sebepten ötürü şiddetli
bir korkuya düşerseniz, yaya veya binekli, nasıl durabilirseniz öyle kılınız.
Yani durum neyi gerektiriyorsa ona göre nasıl ve ne tarafa durmak mümkünse
öylece, isterse hayvan üzerinde ima ile olsun tek başınıza kılınız ve her
halde mümkün olduğu kadar kılınız, terk etmeyiniz.
Bu
şekilde gelişine göre namaza, "korku namazı" denir ki en şiddetli
korku zamanındadır. Korku namazının, cemaatle kılınabilen diğer bir şekli
vardır ki Nisâ sûresinde gelecektir. Onda korku, bundan azdır. Fakat düşmanla
fiilen savaş sırasında bunların hiçbiri yapılamaz; hareket namazı bozduğundan,
o zaman namazı kazaya bırakmak zorunlu olur. Nitekim Hendek savaşında "Ahzab"
günü güneş batıncaya kadar böyle olmuş da Resulullah: "Bizi orta namazı
olan ikindi namazından meşgul ettiler..." buyurmuş, dört namazı kazaya
bırakmış ve güneş battıktan sonra sırasıyla kaza etmişti.
Artık
korkuyu atıp emniyet ve selâmete çıktınız mı, size o bilmediğiniz hükümleri
ve bu arada namazın hükümlerini nasıl öğrettiyse, öylece Allah'ı zikrediniz,
namazlarınızı yine tam olarak kılınız ve diğer hükümlerini de yerine getiriniz
ki şükretmiş olasınız. O hükümler içinde namazlara devam, bu üstünlük ve fazileti
unutturmaz. Demek ki namazlar içinde orta namazı nasılsa, bütün şer'î hükümler
içinde namazlar da öyledir ve bunu anlatmak için nikâh ve boşama meseleleri
henüz bitmeden arada özellikle bu emirler verilmiştir. Ölümün ve boşamanın
bahis konusu olduğu ve olacağı bir sırada fazilete sevk ve namazı emretmek
ve korku ve güvence ile cihadı hatırlatmak ne kadar beliğ (belagatlı)dir!
Bu uyanışla o hükümlerin geri kalan kısmını dinleyiniz:
Meâl-i Şerifi:
240-İçinizden
hanımlarını geride bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar
evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Bununla
birlikte eğer kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru bir
hareketten dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah çok güçlüdür, hüküm ve
hikmet sahibidir.
241-
Boşanmış kadınlar için de meşru ve geleneğe uygun şekilde bir meta'(intifa
hakkı) vardır ki verilmesi, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
242-İşte
akıllarınız ersin diye, Allah size âyetlerini böylece açıklıyor.
240-
KIRÂET: Ebu Amr, İbnü Âmir, Hafs rivayetiyle Âsım ve Hamza kırâetlerinde mansub
şeklinde, diğerlerinde ise merfu şeklinde okunur. Abdullah b. Mes'ud kırâetinde
de şeklindeydi.
Tefsircilerin
büyük çoğunluğu bu, âyetinin inişinin, evvelki âyetten daha önce olduğunu,
fakat okunuşta geri bırakıldığını söylemişlerdir. Bununla beraber tarih açıklanmış
değildir. Önceki iddet, bu da nafaka içindir.
Yine
içinizden vefat edip de acıklı hanımlar bırakanlar, eşleri için senesine kadar
evden çıkarılmayarak geçinecekleri bir malı vasiyet edip bırakırlar. Bunların,
hanımları için böyle bir vasiyet hükmü vardır ki vasiyet yapılmasa bile hüküm
verilir. Bunun üzerine o hanımlar, kendiliklerinden çıkarlarsa, o zaman kendi
haklarında meşru bir şekilde yaptıkları hareketlerde size bir günah yoktur.
Nafaka haklarını, kendileri düşürmüş olurlar. Allah azizdir, hakimdir (çok
güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir); meşru olanın aksine hareket edenleri
veya meşru olan harekete müdahale edenleri hesaba çeker.
Burada
nekre (belirsiz) olarak "ma'ruf", öncekinde (belirli bir kelime
olarak) "bi'l-ma'ruf" buyurulması; bunun inişinin önce, öbürünün
inişinin ise daha sonra bulunmasından dolayı olduğunu tefsirciler açıklıyorlar.
Çıkış halinde günahın olmayışı gösterir ki bu bir sene tamamen iddet değildir.
Çünkü iddet olsaydı, çıkışları günah olurdu. Şu halde bu âyet, birincisinden
inişte de önce olsaydı, dört ay on gün iddet müddetiyle çelişkili olmazdı.
O halde önce olduğundan dolayı nafakaya ait olan bu müddetin, iddet müddetiyle
neshedilmiş veya tahsis edilmiş olması gerekmezdi. Fakat şurasını unutmamak
gerekir ki bu bir sene kadar intifa hakkı, vasiyet veya vasiyet hükmünde olarak
sabittir. Halbuki ileride görüleceği üzere karı da kocasına dörtte bir veya
sekizde bir hisse ile varis olacaktır. Bu şekilde miras âyetlerinin inişinden
sonra varise vasiyet neshedilmiş (kaldırılmış) olduğundan, bu vasiyet de neshedilmiştir.
Bundan dolayı kocası vefat eden eşlere kendi miras paylarından başka bir de
nafaka vacib değildir. Bu âyet, İslâm'ın başlangıcında karıya miras yokken
inmiş ve daha sonra miras ile hükmü kaldırılmıştır. Ve bu hükmün kaldırılması,
karının aleyhine değil, lehine (yararına) olmuştur. Bir sene de iddet mânâsı
düşünenler, bu neshin, sonradan inen iddet âyetiyle olduğunu da söylemişlerdir.
Demek ki her iki takdirde neshedilmiştir. Ancak Mücahid'den mesken hakkında
neshedilmediğine dair ayrı bir görüş vardır. İmam Şafiî de o görüşü benimseyerek,
bunlara nafaka yoktur, fakat bir sene meskende oturma hakkı vardır demiştir.
Mesken de nafakadan sayıldığı için, bu düşünce rivayet ve dirayet bakımından
zayıftır.
241-
Kocası vefat edenlerin nafakaları böyle. Bu açıklamanın sonunu, baş tarafına
bağlamak için bu hususta ilk bahis konusu olan boşanmış kadınlara gelince:
Boşanmış kadınlar için de şer'î bakımdan ve gelenekler açısından uygun şekilde
bir mal, bir intifa hakkı (faydalanma hakkı) vardır ki, verilmesi, Allah'tan
korkanlara, takvanın en geniş mânâsıyla müminlere vacibdir. Koca onu vermeli;
vermezse, müslümanların hakimleri alıvermelidir. Bu mal, gerdeğe girmiş olanlar
için iddet nafakası, girmemiş olanlar için de bir bağıştır (müt'adır). Fakat
müt'a, yukarda geçmiş bulunduğundan burada asıl konunun iddet nafakası olacağı
açıktır. Bunun geleneklere uygun olanı da kocanın gücüne göre, karının durumuna
uygun olmasıdır. "Hiç bir kimse, gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef
tutulmaz." (Bakara, 2/233), "Eli geniş olan kendi gücüne göre, eli
dar olan da kendi gücüne göre" (Bakara, 2/236).
242-
İşte böyle Allah, hükümlerine delil olan âyetlerini size açıklıyor ki, aklınız
ersin, akıl ve anlayış sahibi olasınız. Allah'ın hükümlerini güzelce anlayıp
lâyıkıyla tatbik edesiniz de "ölüm" denince, akıllarını kaçıranlar
gibi olmayasınız:
Meâl-i
Şerifi
243-
Görmedin mi o kimseleri ki kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından
çıktılar. Allah da kendilerine "ölün!" dedi, sonra da onlara bir
hayat verdi. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat
insanların pek çokları şükretmezler.
Çoğunlukla
taaccüb ve takrir için kullanılır ki dilimizde "görmedin mi" ifadesi
de böyledir. Rü'yet (görme) de gözle veya kalble olur. İkisi de ile sılalanmaz
(ulanıp bağlanmaz). Bundan dolayı
243-
denildiği zaman bakmak veya ulaşmak mânâsını ifade eder ki, "Bakıp görmedin
mi? Görmüş gibi bilmedin mi? İlmin, bu bilinen şeye daha yetişmedi mi? Ne
garip. Hayır, sen onu bilirsin." yahut "Haberin yok mu baksana ne
acayip!" demek olur.
Görmedin
mi? Haberin yok mu? Ne acayip, baksana şunlara ki, binlerce kişi oldukları
halde ölümden kaçınmak için yurtlarından çıktılar. Allah da onlara "ölün!"
dedi sonra bunlara yeniden hayat verdi. Öldükten sora dirilmeye erdiler. Ölmeyelim
diye kaçtıkları zaman korktukları başlarına geldi, öldüler fakat ölüm içine
düşüp âdete göre "öldük!" dedikleri bir anda akla ve hayale gelmez
bir şekilde tekrar hayat buldular. Demek ki Allah'ın hükmünden kaçılmaz ve
hiç bir zaman Allah'tan ümit de kesilmez. Rivayet olunmuş ki vaktiyle Irak'ta
Vasıt tarafında (Dâverdân) denilen bir kasaba varmış. Orada veba hastalığı
ortaya çıkmış, halk bundan kaçmak için memleketlerinden çıkmışlar fakat hep
telef olmuşlar, sonra Allah yine hayat vermiş. Bir de İsrail oğullarından,
kendilerine cihad emredilmiş olan bir kavim savaştan korkup vatanlarından
çıkmışlar, kaçmışlar. Fakat yine ölmüşler, perişan olmuşlar. Nihayet Allah,
onlara tekrar hayat vermiş, Allah yolunda savaşmalarını emretmiş. Bir gün
Hz. Ömer namaz kılarken geride iki yahudi varmış. Hz. Ömer rükûa varırken
hava yapar, yani rükûda kollarını bögürlerine kısmayıp serbest ve aralıklı
tutarak dizlerine kor ve karnını çekkin tutar ve bu şekilde rükûda mertçe
ve güçlü bir vaziyet alırmış. Bunu gören yahudilerin biri, diğerine "Bu
o mu?" der. Hz. Ömer, namazı bitirince birisinin "Bu o mu?"
dediğini söylemiş. Yahudiler: "Biz kitabımızda Allah'ın izniyle ölüleri
dirilten Hazkil'in verdiğini verecek demirden bir boynuz (karn) buluyoruz
demişler. Ömer'in: "Biz kitabımızda Hazkil ve İsa'dan başka Allah'ın
izniyle ölüleri dirilten bulmuyoruz." demesi üzerine, "Biz, Allah'ın
kitabında sana nakletmediği peygamberler buluyoruz demişler. Ömer de "evet"
der. Bunun üzerine Yahudiler, ölüleri diriltmeye gelince, "Sana şunu
söyleyeceğiz ki İsrail oğullarında veba meydana gelmişti. Bunlardan bir kavim
çıktılar, bir mil gider gitmez Allah, bunları öldürdü. Bunlara bir duvar çevirdiler.
Kemikleri çürüdüğünde Cenab-ı Allah, Hazkil'i gönderdi, üzerlerinde bir müddet
durdu, Allah da bunları bu yüzden ölümden sonra tekrar hayata kavuşturdu."
dediler diye de rivayet edilmiştir.
İşte
bu âyet, bu kıssaların biri veya hepsi dolayısıyla inmiştir. Ve deniliyor
ki Hazkil, Zülkifl (A.S.)dır. Âyetin gelişi, savaş kıssasına daha münasip
gibi görünürse de âyette ölüm korkusu mutlak olduğu için gerek taun ve veba,
gerekse savaş, her hangi sebeple olursa olsun, ölüm korkusuyla Allah'ın hükmünden
kaçmak isteyenlerin hepsini içine almaktadır. Taun ve veba gibi salgınlarda
herkes bulunduğu yerden kaçmaya kalkışmamalı, savaş gerektiği zaman da binlerle
halk korkup vatanlarından kaçmamalıdırlar. Ölüm korkusuyla vatanlarını müdafaa
ve Allah'ın emrini yerine getirmekten kaçınarak, sürü sürü yurtlarını terk
eden binlerce kavimlerin, çok geçmeyip mahvoldukları, perişan oldukları ve
sonradan Allah'ın izniyle yine hayat buldukları hakkında insanlık tarihi örneklerle
doludur. Burada Cenâb-ı Allah, bütün bunları hatırlatırken ölümden, Allah'ın
hükmü olan vazifeden kaçıp kurtulmanın imkanı bulunmadığını ve böyle yapanların,
korktuklarına daha çabuk ve daha feci bir şekilde uğrayacaklarını ve hatta
Allah'ın, dileyince hükmünü yerine getirmek için ölüleri bile dirilteceğini
ve dolayısıyla, ölmekle kurtulacaklarını zannedenlerin de kurtulamayacaklarını
anlatmış kısaca Allah'ın hükmünden kurtulmak için, ne ölümden kaçmanın, ne
de ölüme koşmanın akıl işi olmadığını bildirmiştir.
Şüphe
yok ki Allah'ın insanlara lütuf ve ikramı çoktur. Böyle her türlü sebeplerin
kesilmiş, artık hayata imkan kalmamış zannedildiği bir sırada bile yeniden
hayat verir. Fakat insanların pek çoğu şükretmezler. O'nun emirlerine karşı
gelir ve kaçmakla kurtulacağız zannına düşerler. Ne budalalık! Ey müminler!
Siz böyle olmayın:
Meâl-i
Şerifi:
244-
O halde Allah yolunda çarpışın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
245-
Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını
ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp
götürüleceksiniz.
244-
KIRÂET: : Nâfi', Ebu Amr, Hamza, Kisâi, Halefi Âşir kırâetlerinde nın zammesiyle
şeklinde, İbnü Kesir ve Ebu Cafer kırâetlerinde nın zammesi ve "ayn"ın
şeddesiyle elifsiz , İbnü Âmir ve Yakub kırâetlerinde "fa"nın nasbı
ve "ayn"ın teşdidiyle , Asım kırâetinde ise, râ'nın nasbı ve elif
ile okunur. Nâfi', Bezzî, Ebu Bekir Şu'be, Kisâî, Ebu Cafer ve Ravh kırâetlerinde
"sin" yerine "sâd" ile okunur.
Siz,
bunlardan ibret alıp şükredin ve Allah yolunda savaşın, vazifenize bakın.
Anlaşıldı ki korkunun ecele faydası yok. Kesinlikle takdir edilmiş olanın
da reddine çare yok. Ecel geldiyse Allah yolunda ölmek, gelmediyse kıymetli
zaferler elde edip sevablar kazanmak var ve biliniz ki, Allah mutlaka işitir,
bilir. Gidenlerin ve kalanların ne söylediklerini işitir, kalblerinde neler
gizlediklerini bilir.
245-
Şimdi kimdir o yiğit ki, Allah'a bir karz-ı hasen, yani gönülden koparak iyi
niyet ve ihlâsla dişinden, tırnağından güzelce kırpıp bir ödünç versin, Allah
yolunda mal harcasın da, o da yarın ona, birçok defa katlayarak kat kat fazlasıyla
versin, yahut her kim öyle ödünç verirse, Allah da ona böyle kat kat verir.
Bu katların miktarını ancak Allah bilir. Bununla beraber, "...bir tanenin
hâli gibidir ki yedi başak bitirmiş, her başakta yüz tane var..." (Bakara,
2/261) hesabıyla bire yedi yüz de denilmiştir.
Rivayet
olunuyor ki Ebu'd-Dehdah (r.a.): "Ya Resulallah! Benim iki bahçem var,
birisini tasadduk edersem bana cennette iki misli var mıdır?" demiş.
"Evet" buyurulmuş, "Dehdah'ın anası da yanımda mı?" demiş,
"Evet" buyurulmuş, "Sabiyye de beraberimde mi?" demiş,
"Evet" buyurulmuş. Bunun üzerine bahçelerinin en güzeli olan Huneyniyye
adındaki bahçesini tasadduk etmiş, dönüp çoluk çocuğuna gelmiş, onlar da o
bahçede bulunuyorlarmış. Hemen bahçenin kapısına durmuş, hanımı Ümmü Dehdah'a
bunu nakletmiş. O da "Satın aldığın bahçeleri Allah mübarek etsin!"
demiş. Çıkmışlar, bahçeyi teslim etmişler, bu âyet inmiş. Resulullah, "Ebu
Dehdah için Cennette nice hurma ağaçları saçak atıyor." buyurmuş.
Bu
ne lütuftur ki Allah kullarına böyle bir ödünç alma işi ilan ediyor ve bu
bereketin, ihlas ve iyi niyetle kulun iradesine bağlı olduğunu da gösteriyor.
Buna talip olunuz. Allah bu katlı ihsanı önceden niye yapıvermiyor, demeyiniz.
Çünkü, Allah sıkar ve açar, gerek fertlere ve gerekse toplumlara bazen darlık
verir, bazen de genişlik. Darlıkta ümitsizliğe düşmemeli, genişlikte azıtmamalı
her iki takdirde herkes hâline göre iyiliğe rağbet göstermelidir. Dişinden,
tırnağından güzelce kesip Allah'a mal ve bedence isterse sıkıntılara tahammül
etmek ve hiçbir şey bulamazsa "Allah'ı tesbih ederim, Allah'a hamd olsun,
Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur. Allah büyüktür." demek suretiyle
olsun karz-ı hasen yapılmalı "Allah'a güzel bir ödünç verilmeli"
dir ki sonu genişlik olsun. Ve siz ne kadar kaçınsanız, sonunda o Allah'a
döndürüleceksiniz. Mükafat veya cezanızı mutlaka bulacaksınız.
Bunların
gelişmesini aydınlatmak için:
Meâl-i
Şerifi
246-
Baksana, İsrail oğullarının Musa'dan sonra ileri gelenlerine! Hani onlar,
bir peygamberlerine: "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım..."
dediler. O da: "Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmamazlık eder misiniz?"
dedi. Onlar: "Bize ne oldu da yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan
ayrıldığımız halde Allah yolunda savaşmayalım?" dediler. Bunun üzerine
savaş kendilerine farz kılınınca da onlardan pek azı hariç, yüz çevirdiler.
Ama Allah, o zalimleri bilir.
247-
Peygamberleri onlara: "Allah, size hükümdar olmak üzere Talût'u gönderdi."
demişti. Onlar: "Ona bizim üzerimize hükümdar olmak nereden geldi? Oysa
hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da
verilmemiştir." dediler. Peygamberleri de "Onu sizin başınıza Allah
seçmiş ve ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir."
dedi. Hem Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir, o her
şeyi bilir.
248-Peygamberleri,
onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun, Onun hükümdarlığının alâmeti,
size o tabutun gelmesi olacaktır ki onda Rabbinizden bir sekine (sükûnet,
gönül rahatlığı), Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye (kalıntı)
vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer iman etmiş kimselerden iseniz, bunda
sizin için kesin bir ibret, bir alâmet vardır.
249-Talut,
ordu ile hareket edince dedi ki: "Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan
edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir.
Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır)." Derken
içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki
iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. "Bizim bugün, Calut ile ordusuna
karşı duracak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp,
bilenler ise şu cevabı verdiler: "Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle
nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir."
250-Calut
ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: "Ey
Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna
karşı bize yardım et!"
251-Derken,
Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü ve Allah,
kendisine hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden
de öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü
mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf
sahibidir.
252-İşte
bunlar, Allah'ın âyetleridir. Onları sana hakkıyla okuyoruz. Şüphesiz ki sen
o gönderilen resullerdensin.
246-KIRÂET
: Nâfi, "sin"in kesresiyle şeklinde, diğerleri fethasiyle şeklinde,
okurlar. Nafi', İbnü Kesir, Ebu Amr, Ebu Cafer "gayın"ın fethasiyle
, diğerleri zammesiyle okurlar. : Nafi', Ebu Cafer, Yakub, şeklinde okurlar.
MELE'
: Kavim, raht (cemaat, topluluk) gibi tekili olmayan bir çoğul isimdir ki
toplandıkları zaman göz veya yer dolduran bir cemaat veya cemiyet anlamıyla
insanların eşrafına; yani ileri gelen, görüş, fikir ve itibar sahibi olan,
işleri bitirip, çözüm ve sonuca bağlayacak nitelik ve yetkiye sahip bulunan
heyete denir. İbnü Atiyye demiştir ki: kelimesinin asıl kullanılışı, kavmin
tamamınadır.
İleri
gelenlere denilmesi, benzetme yoluyladır. Yani ileri gelenlere, bütün bir
kavmi temsil edebilmeleri bakımından onlar gibi mele' denir. Onun için ilerde
göreceğiz ki sözler, fikir ve görüş sahiplerine nisbet edilmekle beraber,
sorumluluk tamamına yöneliktir. Kısaca iki bakımdan kavmin büyük çoğunluğu
demektir. Ferrâ açıklıyor ki bütün Kur'an'da kelimeleri erkekler demektir,
içlerinde kadın yoktur.
Ey
görüş ve fikir sahibi! Görmedin mi, baksana, Musa'dan sonra İsrail oğullarından
o kalabalık topluluğa. Bir vakit bunlar bir peygamberlerine bize kumanda
edecek bir emir (kumandan) gönder, Allah yolunda savaşalım, dediler. O peygamber,
size savaş farz kılınırsa yapmamazlık etmeyesiniz dedi, damarlarına bastı,
gerçeği gördü, tesbit etmek istedi. Cevap olarak bütün topluluk, biz niye
Allah yolunda savaş etmiyelim? Halbuki yurtlarımızdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan
olduk, dediler.
İntikam
duygusu ve Allah'tan zafer ümidiyle savaş sebeplerinin fazlasıyla mevcut olduğunu
söylediler. Bu sırada Mısır ile Filistin arasında yerleşmiş bulunan Amalika'nın
başında Imlîk oğullarından Calut adında zorba bir hükümdar bulunuyormuş. Bunlar
İsrail oğullarına galip gelmişler, vatanlarının birçoğunu zaptederek çocuklarını,
hatta şehzadelerinden dört yüz kırk kişiyi esir edip götürmüşler, kalanlara
vergiler bağlamışlar ve Tevratlarını bile almışlar. Bu sırada İsrail oğullarının
bir peygamberleri yokmuş. Nihayet Allah'a yalvarmışlar. Allah Teâlâ bunlara
peygamber sülâlesinden kalma tek bir kadından bir çocuk vermiş ve buna peygamberlik
ihsan etmiş; bu sayede ümitlenmişler, bir taraftan onun peygamberliğini imtihan,
bir taraftan da zafer ümidiyle savaşmak arzusuna düşmüşler. Bu sebeple ondan
bu talepte bulunmuşlar ve böyle söz vermişler. İmam Kuşeyrî, bu noktada demiş
ki, fakat iyi niyetlerine mal ve evlad endişesini karıştırarak hareket etmiş
ve sırf Allah yolunda tam bir samimiyetle ilâhî emre boyun eğmeyip, yiğitlik
göstererek harbe coşturmak için ayaklanmış bulunduklarından, maksatları tamam
olmamış ve çoğunlukla rahata alışmış kimselerin âdeti olduğu üzere başlangıçta
intikam duygusuyla yiğitlik göstermişler ve sonra iş sıkıya gelince davranışları
sözlerine uymamıştır.
Gerçek
şu ki, ne zaman ki savaş yazıldı, emir verilip iş kesinlik kazandı, geri döndüler.
Hareketleri, sözlerine uymadı, sözlerinde durmadılar, emre riayet etmediler.
Savaş alanına gelirken yüz çeviriverdiler. Ancak içlerinden birazı müstesna
bir makâm kazandılar ki yakında görüleceği üzere bunlar, bir avuç su ile yetinenlerdi.
Azlıklarına bakmadılar, sebat ettiler ve muzaffer oldular.
Bir
hadisi şerife göre bu azınlıkta olanlar, "Bedir" ashabının sayısı
kadardılar ki üç yüz on üç kişilermiş, demek olur. Sözlerinde duran ve başarıya
ulaşan bu azınlıktan başkaları, başlangıçta harbe çoşturdular da savaş alanında
bunları yalnız bırakıp çekiliverdiler. Allah da böyle zalimleri bilir, dolayısıyla
onlara yapacağını da bilir. Bu tezyîl (ilave) cümlesi, sözlerinde durmayan
ve özellikle savaşa talip olup da sonradan dönenler hakkında büyük bir uyarıyı
içermektedir. Burada "Benim ahdim (vadim) zalimlere ulaşmaz." (Bakara,
2/124) ilâhî sözünü hatırlamak gerekir.
247-Harbin
nasıl kesinlik kazandığına gelince:
Onlar
öyle söylediler, o peygamberleri de onlara, Allah size Talut'u emir (hükümdar)
olarak gönderdi, dedi. Buna karşı o topluluk, o bize karşı nerden hükümdar
olacak? Yahut bizim üzerimize onun hükümdar olması nasıl olur? Halbuki biz,
hükümdarlığa ondan daha layıkız, hükümdar olmak, ondan daha çok bizim hakkımız,
ona bir mal genişliği, bolluğu da verilmiş değil, diye itiraz ettiler. Cevap
olarak o peygamber dedi ki: Allah onu seçip ayırarak üzerinize kesin bir şekilde
tayin etti ve ona ilimde ve vücutta, maddi ve manevi bir çok gelişmeler ve
güç verdi. Vücutca iri, güçlü, kuvvetli, güzel; manevi bakımdan da din ilmi,
siyaset, idare tekniği ve savaşta sizden yüksek yarattı. Fiilen hükümdarlık
ve kumandanlık için esas olan şartlar da bunlardır. Yoksa varislik ve soy,
asıl şart değildir.
Deniliyor
ki İbrâni olan "Talut" ismi, Arapça maddesiyle de ilgili olarak
kuvvet ve uzunlukta mübalağa mânâsını içermektedir. Bu bakımdan ilim ve vücut
kuvvetine bir ünvan gibidir. Aslında ucme (yabancı) bir özel isimden ibaret
olsa da Kur'ân, Arapça açısından mânâsına işaretle bunu bir genel kural hâlinde
tarif ve tesbit etmiştir. Talut'un ismi Süryanice Sayil ve İbranice Savil
b. Kays imiş. Demek ki Talut lakaptır.
Şimdi,
biz dururken Allah bunu niye böyle yapmış mı denecek? Allah, mülkünü dilediğine
verir. Mülkün sahibi o, asıl mülk (hükümranlık) O'nundur. Hükümranlığa kavuşanlar,
asaleten değil, ondan vekaleten kavuşurlar. Hem Allah'ın rahmeti geniştir,
o her şeyi bilir. Rahmet ve ihsanı çoktur, dilediğini yapar. Daraltmasını,
genişletmesi takip eder. Fakiri, zengin kılar, mülksüze mülk verir, vereceğini
vermek için de hiç bir kayıt ve şarta tabi değildir, bilgisizlikten münezzehtir,
yücedir. Hükümdarlığa layık olup olmayanları, kimlere niçin ve ne kadar müddet
vereceğini de bilir. Buna karşı, "Biz dururken mülkünü Talut'a niye verdi?
denemez. Ancak habere itimat edemeyecek kimseler, mantık açısından bu davanın
önermesi (suğra) olan seçme meselesini (kaziyye), "ne malum?" diye
reddedip, delil isteyebilirler. Bunu tamamlamak için, Bir de peygamberleri
onlara dedi ki:
248-
Talut'un hükümdar olmasının görünürdeki alâmeti ve peygamberliğin mucizesi,
size tabutun gelmesidir.
TÂBÛT:
Sandık demektir. Bununla birlikte müracaat demek olan "tevb" maddesinden
mübalağa sığası (kipi) olması bakımından dönüp dolaşıp gelinecek olan herkesin
dönüş yeri meâlinde bir anlam da ifade eder. Bu tabuttan maksat da Tevrat
sandığıdır ki Hz. Musa'dan sonra İsrail oğullarının isyanıyla ellerinden çıkmış,
(Allah tarafından) kaldırılmıştı. Haberciler demişlerdir ki: "Allah Teâlâ,
Hz. Âdem'e bir tabut indirmiş, içinde çocuklarından gelecek peygamberlerin
suretleri (resimleri) varmış. Şimşir ağacından eni boyu üç iki (3x2) kadarmış.
Âdem (a.s.)in vefatına kadar yanında kalmış, ondan sonra birer evladı miras
yoluyla devralmışlar, nihayet Yakub (a.s.)'a intikal etmiş. Sonra İsrail oğullarının
elinde kalmış, Musa (a.s.)'ya kadar gelmiş. Hz. Musa, Tevrat'ı buna kor, savaş
yaptığı zaman öne geçirir, İsrail oğullarının gönülleri bununla huzur bulurdu.
Vefatına kadar yanındaydı. Ondan sonra İsrail oğulları arasında elden ele
geçti. Bir hususta muhakeme olacakları zaman buna müracaat ederler, aralarında
hakim olurdu. Savaşa gittiklerinde önlerinde götürürler ve bununla teberrük
ederek (bereket umarak) düşmanlarına karşı zafer ümid ederlerdi. Melekler
bunu askerin başında tutar, savaşa girişirler, sonra tabuttan bir ses işittikleri
zaman gâlip geleceklerine kesin bilgi edinirlerdi. Ne zaman ki İsrail oğulları
isyana başlamışlar, fesada düşmüşler, işleri çığırından çıkmış; Allah, başlarına
Amalika'yı musallat etmiş, bunlar galip gelmişler, tabutlarını da almışlar,
götürmüşler, bir pisliğe, bir helaya bırakmışlar. Cenab-ı Allah, Talut'u hükümdar
yapmak isteyince Amalika'ya bir bela vermiş, hatta tabutun yanında abdest
bozanlar basura tutulur olmuş, diğer taraftan ülkelerinden beş şehir de mahvolmuş,
kâfirler bu belânın tabut yüzünden olduğu kanaatine varmışlar, onu çıkarmışlar,
iki öküze yükletip koyuvermişler. Allah da bunun için dört melek görevlendirmiş,
sürmüşler, Talut'un evine getirmişler. İşte İsrail oğulları, Talut'un hükümdarlığına
delil istedikleri zaman peygamberleri, onun hükümdarlığının alâmetinin, tabutun
gelmesi olduğunu söylemiş..."
Demek
oluyor ki İsrail oğullarında tabut, mukaddes emanetlerden olup Hıristiyanlıktaki
"haç" gibi bir mevkide tutulurmuş. Nitekim Hıristiyanların büyük
haçları da buna benzer bir olay geçirmişti. Tabutun ta Hz. Âdem'den beri gelmesi,
içi resimli bir sandık olması, bunun insanların babası olan Hz. Âdem olmasıyla
uyumu güçtür; aynı zamanda bu yaygın haberleri düşünmeksizin hemen yalanlamak
da haksız olacağından İbnü Abbas hazretlerinden rivayet olunduğu üzere bunun
zayi olmuş "Tevrat sandığı" olmasıyla yetinmek ve şu kadar ki bunu
Hz. Musa yaptırmış olmayıp, daha eski tarihi bir sandık olduğunu da kabul
etmek uygun olacaktır. Bununla beraber Ragıb'ın naklettiği gibi, "Tabut,
kalb, Sekîne (huzur) ise ondaki ilimden ibarettir." de denilmiş. Çünkü
kalbe: "İlmin düşüp biriktiği yer", "hikmet evi", "ilim
tabutu", "ilim kabı", "ilim sandığı" isimleri de
verilir. Gerçi bu, meşhur ve zahir olan görüşlere aykırı görünürse de onun
gereği olan önemli iş'arî (işaret yoluyla çıkarılan) bir mânâ olduğu da inkar
edilemez. Buna göre meâlin özeti: Onun hükümdarlığının gerçek alâmeti, isyan
ve gururla zayi olmuş ve sizi perişan etmiş olan kalbinizin yerine gelmesi
ve hakikate iman ederek huzur ve sükünete ermenizdir. Gerçek delil, objektif
olmaktan çok sübjektiftir. Siz, bozgunculuk düşüncesiyle zayi olmuş kalbinizi
bulup, davayı bırakarak ona biat ettiniz mi (uydunuz mu) mesele biter. Aksi
halde Allah'ın ona verdiği kudret ve vereceği başarı, size hükümdarlığını,
karşısında aciz bırakarak kabul ettirir. İşte onun hükümdarlığına kesin delil,
bu zahirî (açık) ve batınî (gizli) tabutun gelmesidir. O tabutta veya gelişinde
Rabbinizden bir sekine, Musa ailesiyle Harun ailesinin bıraktıklarından bir
kalıntı vardır.
SEKÎNE:
Aslında sukûnet gibi (sukûn) kökünden ve vakar, sebat, güven, gönül rahatlığı
demektir ki dilimizde de sekinet (huzur) denir. Hafifliğin ve telaşın zıddıdır.
Bir de tanınan ve kendisiyle huzur ve rahatlık hissedilen herhangi bir işarete,
bir alâmete "sekine" denir. Mesela bir ordu için sancak bir sekinedir.
Burada bunun ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır ki bazıları maddî
ve bazıları manevîdir: Özel bir resim, hoş bir rüzgar, konuşan ilâhî bir ruh,
cennetten altın bir tas ki, içinde peygamberlerin kalbleri yıkanır, rahmet,
levha kutusu, belirli bir âyet. Bunların özeti başlıca şöyle toplanmıştır:
1-
Sekine, İsrail oğullarında zebercedden veya yakuttan iki kanatlı ve kedi gibi
başı ve kuyruğu bulunan bir resimmiş, bir inilti yaparmış, inledikçe tabutu
alıp düşmana doğru giderler, durdukça dururlarmış.
2-
Hz. Ali'den: insan yüzüne benzer yüzü olan bir "rih-i heffafe = hoş,
hafif bir rüzgar."
3-
Sekine, Hz. Musa ve Harun ile onlardan sonraki İsrail oğullarının peygamberlerine
inmiş kitaplardan Cenab-ı Allah'ın, Talut ve askerlerine yardım ihsan edip,
düşmanları savacağına dair bazı müjdeler.
4-
Ne olduğu bilinmeyen bir şey.
BAKİYYE'YE
GELİNCE: Diyorlar ki bu da levhaların kırıkları, Musa'nın asası ve Tevrat'tan
bir parça idi. Birinci mânâ üzere tabut'un, bir sakinlik sebebi olduğu da
rivayet edilmiştir.
Mânânın özü: O tabutta veya gelişinde size Rabbinizden bir sukûnet,
bir gönül rahatlığı ve Musa ailesiyle Harun ailesinden kalma kutsal şeylerden
bir kalıntı vardır ki siz bununla huzur bulur, güven ve gönül rahatlığına
erer, onlar gibi amel edersiniz, demek olur. Bu durumda tabut, içindekilerle
kendisi bir sekinedir (rahatlıktır). "Peygamberler ne bir altın, ne bir
gümüş miras bırakmamış, ancak ilim miras bırakmışlardır." hadis-i şerifi
gereğince peygamberlerden kalma yadigâr kalıntısı ise ilme, din ve şeriata
ait şeyler olur.
Fakat
bu kalıntıyı ve o sekine ve huzuru içeren tabut nasıl gelir? Onu melekler,
Allah'ın elçileri, kuvvetleri getirir. Yerden getirir, gökten getirir, nasıl
getirirse getirir, siz o tarafı düşünmeyin de gelirse bilin ki Talut hükümdardır.
O tabutun gelişinde sizin için mutlaka bir gerçek alâmeti, ilâhî bir delil
vardır. Eğer siz iman etmiş kimseler iseniz veya iman şanınızdan ise bu böyledir.
Bu bölüm, şunu da gösterir ki iman ehline yaraşan, hafiflik değil, vakar (ağır
başlılık) ve sakinlik, kararlılık ve gönül rahatlığıdır. Bunda da peygamberlerin
mirasının, ilim ve dinin büyük önemi vardır. Mukaddes emanetlerin de kalbin
kuvveti için bir feyiz ve bereketi bulunduğu inkar edilmemelidir.
249-
Ne zaman ki bunlar tamam olup, Talut askerleriyle hareket etti, askerlerine
hitaben şöyle dedi: Allah sizi mutlaka bir ırmakla imtihan edecektir. Dolayısıyla
ondan her kim içerse benden değil, ve her kim ona ağzını sürmezse o şüphesiz
bendendir, benim askerlerimden veya beni sevenlerdendir. Ancak eliyle bir
avuç alan içlerinden müstesna, bu kadarına ruhsat vardır. Doğrudan doğruya
ağızla içmeye izin yoktur. Talut bir hükümdar sıfatıyla bu emri, bu talimatı
vermişken ırmağa gelince askerlerin birazı hariç, hepsi de ondan içtiler,
emri dinlemediler.
Rivayet
olunuyor ki, bir adam bir avuç alır, kendine ve hayvanına yetermiş, fakat
saldırıp içenlerin dudakları morarır, hararetleri artarmış. Bu bakımdan onlar
ırmağın berisinde dökülüp kaldılar da Talut ile iman eden beraberindeki kimseler
ırmağı geçince kalanlar geriden bu gün bizim Calut ve askerleriyle savaşacak
gücümüz yok dediler. Yahut bunlar değil de ırmağı geçmiş olan müminlerin zayıf
kısmı düşmanın çokluğunu görünce, ümitsizliğe düşüp birbirlerine böyle söylediler.
Çünkü müminlerin de imanda dereceleri farklıdır. Söylediler de ne oldu? Her
halde Allah'a kavuşacaklarını bilen ve bunu bekleyenler, yani ölümden kaçmanın
mümkün olmadığını, bugün bu savaşta ölmezse diğer bir gün mutlaka öleceklerini
ve nihayet Allah'ın huzuruna varacaklarını bilen, bundan dolayı da sözünde
duran veya zafer ümidiyle ya şehid veya gazi olmaya karar veren kesin iman
sahipleri, nice defalar azıcık bir bölük, birçok bölüklere Allah'ın izniyle
galip geldiler. Allah sabır ve sebat edenlerle beraberdir, dediler. Zayıfların
kalplerine de kuvvet verdiler.
250-
Ne zaman ki Talut ve beraberindeki bu müminler, Calut ve askerlerine karşı
savaş alanına çıktılar ve düşmanın çokluğunu ve hazırlığını gördüler, hepsi
birden kalb kuvvetiyle Allah'a yalvarıp şöyle dediler: Ey Rabbimiz! bize sabır
yağdır, bizi sabit kıl, ayaklarımızı denk ve yerinde tut, titretme, kaydırma,
azim ve hedefimizden şaşırtma ve o kâfirler topluluğuna karşı bize yardım
ve zafer ihsan et.
251-Bunun
üzerine, çok geçmeden o kâfirleri Allah'ın izniyle bozdular ve Davud, Calut'u
öldürdü ve Allah ona -yani Davud'a- hükümdarlık, hikmet ve peygamberlik ihsan
etti. Talut kendisine kızını vermiş ve daha sonra Arz-ı mukaddesin (Filistin
ve Kudüs civarı) doğusunda ve batısında büyük bir devlete kavuşmuştu. İsrailoğulları,
Davud'dan önce hiçbir hükümdarın etrafında bu kadar toplanmamıştı. Bunlardan
başka ona daha dilediği bazı şeyler de öğretti. Bu cümleden olarak, demirleri
yumuşatıp zırhlı elbiseler yapma sanatını ve başkalarının bilmediği kuş dilini,
güzel nağmeleri ve diğerlerini öğretti ve işte o zalimlerin zulmüne rağmen
bir azınlığın azim ve imanı, gayret ve duasıyla Allah Teâlâ böyle ümit edilmez
büyük başarılar ihsan etti.
Şimdi,
buna karşı, iyi ama Allah savaşa hiç meydan vermese ve hükümetin baskısına
müsaade etmese daha iyi olmaz mıydı, dememeli. Çünkü Allah insanların bazısını,
bazısıyla savmasa veya müdafaa etmese, bozguncu ve saldırganları, ıslah ediciler
ve mücahitlerle savıp barış ve düzen taraftarlarını, çocukları ve kadınları
korumasaydı, yeryüzü bozulurdu, dünyanın menfaat ve düzeni dağılır, çoluk
çocuktan, ilim ve sanattan, din ve imandan eser kalmazdı. Çünkü uzaklaştırıp
karşı koyma kanunu olmasaydı, insanların çoğu, uyum içinde, itaatkar ve boyun
eğmiş bile olsa, saldırganların devamlı olarak hücumuna uğrarlar, çiğnenir,
mahvolurlardı. Sosyal eşitlik bulunmaz, nihayet herkes saldırgan olur; herkes
saldırgan olur da, direnme de varsayılmazsa hepsi mahvolur. Cenab-ı Allah,
insanları irade sahibi olarak yaratmıştır ve böyle yaratması, sırf rahmet
ve kudrettir. Fakat bu iradeler mutlak bırakılır da birbirleriyle ölçülü hâle
getirilmez ve hiçbir direnişle karşılaşmazlarsa, çalışma zahmetine katlanmaz,
önüne geleni çiğnemeye çalışır. Savunma ve karşı koyma olmayınca da saldırı,
yolların en kısası ve doğru yol olmuş olur; o zaman da insan adına bir şey
kalmaz, yeryüzünün düzeni bozulur. Fakat Allah, bütün âlemlere ve bu arada
özellikle akıl sahipleri âlemine bütün bir lütuf ve rahmet sahibidir. Bu fesada
razı olmaz, o yeryüzünü imar edecek, üzerinde insanları lütuf ve ikramıyla
yaşatacak, ebedî mutluluklara, yüksek mertebelere erdirecektir. Şu halde sonradan
gelen fesat batıldır. Allah'ın istediği düzendir. Bu bakımdan düzenin, fesadı
ortadan kaldırması için; düzen ve hayır sahiplerinin, bozgunculuk ve kötülük
çıkaranları defetmesi lazımdır ve zaten karşı koyma ve savunma, bütün dünyada
hak olan bir kanundur. İradeden, akıl ve şuurdan nasibini almayan yaratıklar,
bu direnişlerini, Hakk'ın zorlamasıyla mecburen ortaya koyarlar. İstediğini,
dilediğini yapanlarda bunun tatbikinin de akıl, irade ve imanlarıyla yapılması
gerekir. İşte Allah, savaşı ve hükümeti bu hikmetle meşru kılmış ve insanların
bozguncu ve saldırgan kısmını, ıslahatçı kısmıyla defetmek ve güzel bir şekilde
çalışacak korumak için emretmiştir. Düzen ve fazilet sahipleri, bu noktayı
göz önünde tutmayıp ve savunma kaydıyla meşgul olmayıp da saldırganları serbest
bırakacak olurlarsa, bütün güç onların eline geçer ve onlar da dünyayı ele
geçrimek sevdasıyla yer yüzüne bozgunluk verecekler ve buna meydan verenler,
sorumlu olacaklardır ki yukarda buna bir, "Ellerinizle kendinizi tehlikeye
atmayın" (Bakara, 2/195) hatırlatması geçmişti.
Şu
halde iki savaş vardır: Birisi ıslah savaşı, diğeri ifsad (fesat ve bozgunculuk)
savaşıdır. İman ehline emredilen de Allah yolunda ıslah savaşıdır ki, bu da
zulüm ve bozgunculuğun ve zulmün kaynağı olan küfür ve şirkin yok edilmesi
ve genel barışı sağlamaktır. Düzene ve İslâma sahip çıkanlar, bunu yapmazsa,
küfür ve bozgunculuk ortalığı kaplayacak; o zaman da insanlar, kökünden kazınıp
kıyamet kopacaktır.
252-
Ey Muhammed! Şunlar, binler kıssasından Davud kısmına kadar olan şu kıssalar,
Allah'ın ibret alınacak âyetleridir. Biz bunları sana her türlü şüphe ve hatadan,
bozup değiştirme ve yanlış kuşkusundan uzak, sırf hak ve gerçek olarak okuyoruz,
Cebrail ile sana devamlı bir şekilde okuyoruz. Sen de gerçekten mutlaka gönderilmiş
olan resullerdensin, o büyük peygamberlerden birisin. Bunu bil, vazifeni yap.
O
gönderilen peygamberlerin makamlarını anlamak ister misin?
Meâl-i
Şerifi:
253-
O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık.
İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle
daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini
Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların
arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin
kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti.
Yine Allah dileseydi, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini
yapar.
254-
Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir
şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah
yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.
255-
Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın
idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde
ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan
kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar
ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun
kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp
gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
256-Dinde
zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim
tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir
zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.
253-Ey
Muhammed! O peygamberler, o işaret olunan peygamberler şunun bunun seçimi
ve tayini ile değil, bizzat Allah'ın gönderdiği O Allah elçileri, içinde bulunduğun
Peygamberler kafilesi yok mu, biz onların bir kısmını diğer bir kısmına üstün
kıldık; evet hepsi peygamber, peygamber olmak bakımından hepsi eşit, fakat
böyle olmakla birlikte bazısına ve hatta her birine bir üstünlük, özel bir
fazilet, ayrı bir rütbe verdik. Kimisine Allah bizzat söz söyledi." Kelîmullah"
(Allah ile konuşan) yaptı, nitekim Musa Tur'da ve belirlenmiş gecelerde Allah'ın
aracısız ve elçisiz sözünü dinledi. Bazısını da birçok derecelerle daha yükseklere
çıkardı. Sidre-i münteha'dan (bütün varlıkların ilminin son bulduğu nokta)
geçirip, "İki yay kadar yahut daha yakın" (Necm, 53/9) sırrı ile,
mutlak yakınlık makamında âlemlere rahmet olarak herkese gönderilen peygamber,
Allah'ın sevgilisi en son peygamber yaparak, Makâm-ı Mahmud'a yüceltti. Biz
şanı yüce olan Allah, Peygamberleri birbirlerine üstün kıldık, Bu arada öbürlerinden
sonra ve senden önce, İsa b. Meryem'e dahi o delilleri, peygamberliğini ve
faziletini ortaya koyan açık delilleri, yani İncil'i, İncil'deki o öğütleri
ve etkileyici ikazları ifade eden âyetleri, bir diğer ifade ile (beşikte iken)
konuşma, ölüleri diriltme ve anadan doğma gözü kör olanı iyileştirme mucizelerini
verdik. Ve kendisini Rûhu'l Kudüs ile destekledik kutsal ve nezih bir özelliği
kendisine bahşettik. "Andolsun biz Musa'ya kitabı verdik. Arkasından
peygamberler gönderdik, Meryem oğlu İsa'ya mucizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs
(Cebrail) ile destekledik." (Bakara, 2/87) Şimdi üstün kılmanın biçimini
açıklayan şu cümlelerin açıklama üslûplarında, üstün kıldık, onlardan, yükseltti
biz verdik, diye çoğuldan tekile, tekilden çoğula, üstünden daha üstüne, daha
üstünden üstüne, iltifat iltifat üzerine nasıl bir çeşitleme var, dikkat edilmelidir.
Önce herbiri peygamberlikte ve dolayısı ile hakkı söylemiş olmakta bir; ikinci
olarak genelde bazısı özel bir üstünlük ile üstün olarak, bir bakıma çeşitli
ve çeşitli olmasına göre birer ümmete uygun; üçüncü olarak bu üstün kılmada,
Musa ve İsa gibi, cem makamında karşılıklı belirgin iki sınır, ve ortada cem'u'l
cem' makamında hepsini toplayan, sonu başlangıç başlangıcı son, peygamberlik
dairesinin mutlak merkezi, peygamberler topluluğunun en mükemmel kalbi ve
bu bakımdan çeşitli ümmetlerin birbirini izleyen dereceler üzere, çokluktan
tekliğe çevrilmesi için mutlak yakınlığa ulaşan tevhid önderi olarak en mükemmel
sistem üzere bir peygamberler zinciri mevcuttur. Dikkat çekicidir ki İsa'nın
fıkrasını bir taraftan geri bırakıyor, bu bakımdan derecelere yakın gösterilerek
değeri yükseltiliyor. Diğer taraftan, "sahib-i derecât" (üstün dereceler
sahibi) ile karışıklık olmaması için ile, ta yukardaki cümlesine atfolunuyor
da diye ya atfolunmuyor, bu şekilde "sahib-i derecât" (Hz. Peygamber)e
değil, genel olarak peygamberler zümresine bağlanıyor. Bir de annesine nisbet
edilerek ismi açıktan söyleniyor ki bunlarda, hem İsrailoğullarının çirkin
suçlamalarının tam tersine davranma, hem de ona "ilâh" ve "Allah'ın
oğlu" diyen hıristiyanların iftiralarına açık bir red vardır. Ve aynı
zamanda bu atıf şekliyle, İsa'nın "sahib-i derecat" (Hz. Peygamber)tan
zaman açısından önce olduğuna da işaret olunmuştur. Bundan başka bu peygamberler
topluluğunun elde ettikleri makâmların ve derece derece üstünlüklerin, kendilerinde
kendiliklerinden ve çalışarak elde etme olmayıp sırf Allah vergisi olduğu,
iyice anlatılmak için, biz üstün kıldık Allah konuştu, yükseltti biz verdik,
biz destekledik buyrulmuş ve bununla hem peygamberliğin anlamı açıklanmış,
hem de bu konuda ifrat (aşırılık) veya tefrit (ihmalkârlık) ile şirk çukuruna
düşülmemesi hatırlatılmıştır ki, âyetin daha sonra gelen ifadesi bu nokta
üzerinde duracak ve sonu da Âyetu'l-kürsi ile gerçek açıklığa kavuşturulacaktır.
Kısacası peygamberler topluluğu, peygamber olmakta bir ve aynı, çeşitli üstünlüklerle
üstün kılınmış olarak özel makamları ile yüksek ve muntazam, düzgün bir topluluk
oluştururlar. Bu arada üçü özellikle dikkat çekicidir; ikisi yan, birisi orta
ve merkezdir. Bir yanda Kelîmullah (Hz. Musa), bir yanda da İsa, Ruhullah
vardır. Ortada kendisi tam olarak belli olduğundan dolayı ismini açıklamaya
gerek olmayan belli birisi konulmuştur ki, diğerlerinin birçok derece üstünde
yüksek bir Makâm-ı Mahmud'u elde etmiştir. Bu noktada Cenab-ı Allah, habibini
kendini beğenerek övünmekten ve böbürlenmekten korumak için, İsa'dan önce
ve Musa'dan daha yüksek birine ve mesela Hz. İbrahim'e işaret eder gibi, "bazısını
da birçok derecelerle daha yükseklere çıkardı." diye şereflendirmiş de,
"O da sensin ey Muhammed" diye açıkça belirtmemiştir, fakat açıkça
söylemekten daha beliğ (belâgatlı) belirleme takısı ile (ahd) iltifat göstermiştir.
Edebî sanatlarda (belâgatta) bu çeşit açıklamanın bir çok örnekleri vardır.
Nitekim Arap şairlerinden Hutey'e'ye: "En yüksek şair kimdir?" diye
sorulduğu zaman, Züheyr'i ve Nâbiğa'yı söylemiş de isteseydim üçüncüyü söylerdim
demiş ve bununla kendini kastetmiştir ki, eğer, "Kendimi söylerdim."
demiş olsa idi büyüklüğü olmazdı. Âlemlerin Rabbı olan Yüce Allah, burada
peygamberlerin en üstününe bu çeşit açıklama ile makâmını bildirmiştir. Bunun
için Allah'ın habibi Hz. Peygammer, "Ben âdem oğullarının efendisiyim,
fakat böbürlenme ve övünme yok." hadisi şerifi ile, bu gerçeği açıkladığı
gibi, hem bu nükteye hem de, "Allahın peygamberlerinden hiçbirini ayırmayız."
(Bakara, 2/285) âyetindeki peygamberlerinin eşit tutulması şeklindeki iman
fıkrasına işaret için, "Beni Yunus b. Metta'dan üstün tutmayın. Yani
ben de peygamberim, o da peygamber." buyurmuştur. Şu halde Peygamberlerin
isimlerini söyleyerek üstün tutmaya kalkışmamak, iman terbiyesi gereğidir.
İbnü Abbas (r.a.)in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz mescidde peygamberlerin
üstünlüğünü konuşuyorduk, Nuh'u uzun ibadeti ile, İbrahim'i dostluğu ile,
Musa'yı Allah'ın kendisi ile konuşma fırsatı vermesi ile, İsa'yı göğe yükseltilmesi
ile andık. Fakat Resulullah hepsinden üstündür, bütün insanlara gönderilmiş,
önü sonu bağışlanmıştır, peygamberlerin sonuncusudur. dedik. Derken Resulullah
(s.a.v.) geliverdi. "Neden söz etmektesiniz?" dedi. Biz de söyledik.
"Hiçbir kimseye Yahya b. Zekeriya'dan hayırlı olmak gerekmez." buyurdu.
Ve onun hiçbir şekilde günah işlemediğini ve niyyet de etmediğini söyledi."
phe yok ki bütün peygamberler arasında Musa ile İsa'nın özellikle adlarının
anılması bu iki peygamberin mertebelerinin büyüklüğüne dikkat çekmedir. Bu
ise, bunların derece derece üzerinde gösterilen Resulullah'ın mertebesinin
yüksekliğine başka bir delil teşkil eder. Zikrettiğimiz hadisi şerifler de
bu mükemmelliğin ortaya çıktığı nezih ifadelerdir. Yâ Rab! Bizi de bu günahkârların
şefaatçısının şefaati ile arzusuna ulaşanlardan eyle.
Şimdi
bu ifadenin mânâsı şuna varıyor: İşte peygamberlerin makâmları, bu arada sen
de makâmını anla ve ona göre vazifeni yerine getir. Fakat şunu bilmeli ki,
bu çeşitli üstünlükler ve yüksek dereceler sırf Allah vergisidir. Bu yükseklik
kendi şahıslarında aslında var olan bir özellik değil, ilâhî ihsan ile elde
ettikleri ilâhî bir bağıştır. Bunları Allah vermiş ve kendilerini Allah göndermiştir.
Asıl peygamberlik görevi, ilâhî emirlerin bildirilmesi ve yerine getirilmesine
vekâlettir. Peygamberler ancak ilâhî emri temsil ederler. Özel üstünlükleri,
kişisel iradeleri ve vekâletleri, ilâhî emirde yok olmuştur. Onlar kayıtsız
ve şartsız kendi dilediklerini yapamazlar. Bizzat kayıtsız şartsız ve mutlak
bir iradeye sahip ve bütün olaylara hakim, vücudu zatının gereği zat ve sıfatı
ile ezeli olan, mutlak irade sahibi, yaratıcı ve yoktan var edici değildirler.
Ne Musa'nın yüce Allah ile konuşmuş olması, ne İsa'nın çocuk iken beşikte
konuşmuş olması, ve Allah tarafından bir ruh olması ve hatta, bunların derece
derece üstünde olan Resulullah'ın makâmı, peygamber olma yakınlığının sınırından
çıkıp rablık sınırına giremez. Asıl irade Allah'ındır. Allah murad etmeyince
hiçbir şey yapamazlar, görmez misin, Allah kesinlikle dilemiş olsaydı, bu
peygamberlerden sonra ümmetleri, kendilerine bu kadar hak deliller geldikten
sonra, birbirlerinin kanına girmezler, savaş etmezlerdi. Peygamberlerini tasdik
ve ilâhî emri açık olarak beyan eden nasların gereği ile amel eder, kardeş
olurlar da onlara aykırı hakeret edemezlerdi. Özellikle Musa'dan sonra, ne
İsrailoğulları birbiri ile boğuşurdu, ne de peygamberlerin kanına girip, İsa'dan
sonra hıristiyanlarla döğüşürdü. Hele İsa'nın delillerinden sonra hıristiyanlar
ne kendi aralarında, ne diğer milletler ile hiçbir savaş etmemeleri gerekirdi.
Çünkü onlara: "Bir yanağına tokat vurana öbür yanağını da çeviriver."
diyen İsa'nın ifadesi, saldırıya bile karşılık vermekten yasaklama emrinde
ne kadar samimi ve ne kadar açıktı. Bundan sonra hıristiyanlıkta her ne sebeble
olursa olsun, birinin kanına girmek değil, hatta kimseye el kaldırmamak, hiç
savaş yapmamak gerekmiyor muydu? Onlara savaş yapmak haramdı. Fakat böyle
olmadı, ihtilâf ettiler, çeşitli fırkalara milletlere ayrıldılar da kimi iman
etti, peygamberlerin dinini benimsedi; kimi de yüz çevirip, kâfir oldu, olabildiğince
birbirlerinin kanına girdiler. Nice savaşlar yaptılar ve hâla yapıyorlar.
O peygamberlerden ve o delillerden sonra da bunlar olabildi. Hak söz, emirleri
tebliğ ve peygamberlerin bunları yerine getirmeye yönelik kişisel iradeleri,
bu ihtilâf, inkârı ve aykırı davranmayı imkânsız hale getirmedi, kaldırmadı;
halbuki Allah dileseydi bunlar olamazdı. Demek ki her ilâhî emir, aksine hareket
etme imkânını ortadan kaldırmaz, her emir aykırı davranmayı ortadan kaldırmayı
irade eden tekvinî bir emir, zorlayan bir irade değildir. Eğer böyle olsaydı,
aykırı davranmanın olmamasına ilâhî irade karışmış bulunur, Allah'ın peygamberlerine
ve açıkladığı emre dair açıklamalarına karşı inkâr ve aykırı davranmak mümkün
olamazdı. Oysa, gerçek böyle değildir. Demek ki Allah ihtilafın mutlak olarak
meydana gelmemesini dilememiştir. Dikkat olunursa peygamberlerin, birbirlerine
üstün tutulması, esasta bir olmak üzere, bir çeşitleme ifade eder ki, bu çeşitleme
bizzat yüce Allah'ın iradesidir. Bunlarla çeşitli milletlerin meydana gelmesi
de yüce Allah'ın iradesidir. Bu az çok bir ihtilâf anlamını içerir. İşte bu
çeşitleme, genel bir ihtilâf gerektirmemek için, bunları derece derece birleştirecek
daha yüksek peygamberler ve hepsinin üstünde herkese gönderilen "sahib-i
derecât" (yüksek derecelere sahip bir peygamber) gönderilmiştir ki, bu
şekilde milletler çeşit çeşit ve bir çok olmakla birlikte, mutlak bir tevhidi,
(birliği) elde etsinler. Demek ki tevhid emri, tam olarak ihtilafa engel olmadığı
gibi, muhalefet imkânını da ortadan kaldırmış değildir. Ve bunların hepsi
ilâhî irade iledir. Çünkü ilâhî irade olmasa idi, hiçbir şey olamazdı. Şu
halde iradenin kapsamı emrin kapsamından, hakkın kapsamı da hayrın kapsamından
daha geneldir. Teklifî emir, zorlayan iradeyi değil, hayrı ve rızayı hedefler.
Meydana gelme ve gelmeme ise mutlak iradeye ve yaratma işine bağlıdır. Görülüyor
ki ilmî olarak belli olma, aklen vacip olma ve yalnız teşri ifade eden emir,
herkesin kişisel iradesi, yapmanın veya yapmamanın tam sebebi değildir. Ne
kadar kesin ve açık olursa olsun mücerred emir, sırf ilim; ne kadar açık ve
isabetli yerinde bulunursa bulunsun, sadece irşadlar ve fikir yönünden aydınlatmalar,
isterse peygamberlerden gelsin herkesin kişisel iradeleri, herkesi kötülükten,
isyandan, tecavüzden, inkârdan, ihtilâftan engellemeye ve aralarında çarpışma
ve savaşı kaldırmaya yeterli sebeb değildir. Herşeyde olduğu gibi bu hususta
asıl etkili sebeb ve tam neden bizzat ilâhî irade ve yaratma emridir. Madem
ki bu kadar açıklamalardan ve bu kadar ilmî ilerlemelerden sonra Allah'ın
teklifî emirlerine ve peygamberlerine karşı ihtilâf ve ümmetler arasında çarpışma
ve savaş yine meydana gelmiş ve gelmektedir; o halde hepsi mümin olsun, ihtilaf
ve savaş mümkün olmasın diye ilâhî irade taalluk etmemiştir.
Gerçi
Allah dilemiş olsaydı ümmetler hiçbir zaman iman ve inkar ile birbirlerinden
farklı oldukları halde bile birbirlerinin kanına girmezlerdi, giremezlerdi.
Allah savaş olmamasını dilemiş olsaydı, bazı durumlarda yaptığı gibi, onu
yapacak insanlara irade ve kudret vermez veya irade ve kudretlerini hükümsüz
bırakır da hepsini zorla ve mecburen barışa ve anlaşmaya sevk eyler, çarpışma
ve savaşa dair hiçbir hareket yaptırmaz ve o zaman bunlar üzerinde cebriye
mezhebi cereyan eder ve fiillerinde hür değil, mecbur ve zorlanmış olurlardı.
Ve o zaman Allah'ın, dilediğini yapan (fail-i muhtar) olduğu da bilinmezdi.
Fakat öyle değil, Allah ne dilerse yapar, dilediğine koruma, dilediğine yenilgi
verir. Mutlak irade O'nun, tam tercih O'nun, mutlak kudret O'nundur. İradesini
durduracak hiçbir kudret yoktur, kudretine karşı koyacak hiç bir şey düşünülemez.
O hiçbir hususta mecbur değil, tam mânâsı ile fiillerinde hürdür ve her tercihi
hikmettir. Genel olarak yarattıklarında sırf eşitlik ve benzerlik irade etmemiş,
eşitlik içinde üstünlük ve çeşitlilik, çokluk içinde "birlik" murad
etmiş ve insanlarda mutlak zorlama istememiş, teklif (mükellef kılma) murad
eylemiştir. Dolayısı ile çarpışma imkânını ortadan kaldırmamış; aksine bunun
varlığını takdir buyurmuş ve peygamberlerin makâmlarında görüldüğü üzere,
çeşitlilik içinde birlik, emreylemiştir. Bunun için iradeye göre ihtilaf ve
çarpışma durumu meydana gelmiştir ve bunun hayır yönü de vardır, kötülük ciheti
de. İkisi de Hakk'ın irdesinin dışında olmamakla birlikte, emir ve Allah'ın
rızası hayır yönündedir. Bu suretle mümkün ve meydana gelmiş bir iş olan ihtilaf
ve savaşın kötülüğünü, fesadını savmak ve gidermek, saldırgan veya saldırıya
hazır, hak ve tevhid düşmanlarının tecavüzden engellenmesi için Allah yolunda
cihad, büyük bir hayır ve ilâhî emir ile müminlere bir farz olmuştur. Şu halde
cihaddan Allah'ın muradı, çeşit çeşit olma ve ihtilafın mutlak olarak ortadan
kaldırılması değil, inkâr ve muhalefeti mağlup ederek ve yenerek, çeşitli
ve muhtelif insanlar üzerinde Hakk'ın emrini galip kılmak, Hakk'ın tevhidine,
genel barışa aykırı ihtilaflara ve tecavüzlere karşı Hakk'ın hakimiyetini
sağlamaktır. Tekvin (yaratma) konusunda savaş nasıl yer alan bir emir ise,
teşri (kanun koyma) ve teklif (mükellef kılma) konusunda da cihad verilmiş
bir emirdir. Ve artık cihadın hakkın delillerinden fiilî bir delil olduğunda
şüpheye yer yoktur. Diğer delilleri dinlemeyen ve hiçbir söz (ahid) tanımayan
kâfirlere, azgınlara, zalimlere bu fiilî delil uygulanır. Fakat bunun uygulanması
için yukarlarda da hatırlatıldığı üzere daha önce bir farzoluş vardır:
254-
Ey Allah'a ve bütün peygamberlerine iman eden Muhammed ümmeti! (İbn Kesir,
Ebu Amr, Yakup kırâetlerinde 'nın ve "ta"ların tenvinsiz üstün okunması
ile okunur. Bir kıyamet günü gelecek ki onda ne alım satım, fidye ve mübadele
(değişme), ne dostluk, ne şefaat hiçbiri bulunmayacak o gün gelmeden önce
alım-satım yapmak, Allah için kardeşlik ve dostluk sağlamak, şefaatçı ve yardımcı
bulmak mümkün olan dünyadaki günlerde gerekli hazırlıkları yapmak üzere size
herhangi bir sebeble bölüştürdüğümüz mallardan Allah yolunda nafakalar veriniz.
Yani mallarınızın üzerinize farz olan haklarını eda etmek için zekâtlarınızı
yerli yerine harcayınız, kâfirler gibi mallarınızı keyiflere, arzulara göre
harcamayınız ve boşuna telef etmeyiniz veya farz olan hakları gizleyip de
kendinizi cezaya uğratmayınız, unutmayınız ki Allah'a, peygamberlerine ve
dehşetli güne ve bu emirlere iman etmeyen o kâfirler hep zalimdirler. Hakk'ın
emrine bakmaz, hakkı yerli yerine koymaz, ilâhî sınırları aşarlar, neye güçleri
yeterse çiğnerler, mücerred (soyut) delilleri dinlemezler, fiilen bir engelle
karşılaşmadıkça hak-hukuk gözetmez saldırırlar, verilen sözleri mi bozmazlar,
canlar mı yakmazlar, ırzlara mı geçmezler, gönüllerinin hükmettiği kadar vergiler
mi almazlar, ibadethaneleri, hayır kurumlarını tahrib mi etmezler kısacası
fiili bir direniş görmedikçe her haksızlığı yaparlar. Siz ise haksızlığın,
inkârın ve zulmün giderilmesi ile görevlisiniz. Öyle ittifaklarla, bunlara
karşı gereken savunma ve karşı koymayı hazırlamalısınız. Bunu yapmayanlar
kendilerini ilâhî ceza ile yüzyüze getirirler. Ceza gününden korunmazlar da
nihayet zulmü kendilerine yapmış olurlar. O gün herhalde gelecek, o kâfirler
o zaman alışveriş ile fidye ve mübadele ile hiçbir iş göremeyecekler; ne dostları
bulunacak, ne şefaat edenleri. Tapınıp sakladıkları ve Allah yolunda harcamadıkları
altınlar, gümüşler ateşten damga olacak, alınlarını, böğürlerini dağlayacaktır.
"Allah'a saygı duyup kötülükten sakınanlar müstesna olmak üzere (dünyada
iken kötülükte) dost olanlar o gün birbirlerine düşman kesilirler." (Zuhruf,
43/67) âyetinin delâletince o gün bütün dostlar birbirlerine düşman kesilecek,
şefaat kapıları kapanacak, bu felâketlerden ancak iman edip görevini yapan
ve önceden korunan müttakiler müstesna olacaklardır. Bu bakımdan bu mertebe
takvayı (korunmayı) elde etmek ve felâketten sakınmak için müminler o gün
gelmeden önce görevlerini yapmalı; Allah yolunda harcamalar yapmalı, seve
seve zekatlarını vermeli, kardeşliklerini güçlendirmeli, toplumlarını düzene
koyarak hazırlanmalı, uyumayıp uyanık bulunmalı, kâfirler gibi Allah'ın emrine
aykırı davranıp da kendilerine yazık etmemelidirler. Bakınız Allah nasıl bir
Allah'tır:
255-
Allah o biricik hak mabuddur ki, gerçekte ondan başka hak mabûd yoktur, çünkyok
olmaktan ve ölümlü olmaktan uzak, hayy ve kayyûm (diri ve bütün kâinatın idaresini
bizzat yürüten) ancak O'dur. Ezelden ebediyete (sonsuza) kadar bütün hayat
ve ebedilik O'nun zatı ile zatından dolayı kaim, vâcibülvücuttur, (varlığı
zatının gereğidir) ve her an tüm varlık âlemini idare eden ve herşeyi ayakta
tutan ancak O'dur. O olmasaydı ne hayattan eser olurdu, ne de varlık âleminden.
ilâhî hayat, ilim ve iradenin başlangıcı olan ezeli bir sıfattır.
KAYYÛM:
Kıyamdan "Fey'ul" vezninde (kalıbında) bir mübalağa kipidir ki,
kendi kaim, diğerleri mukim (ayakta tutan) ve mukavvim (yöneten) demektir.
Ve bunda eşyanın ayakta durmasının ilâhî kıyamda fani olduğuna lafzında bir
ima (işaret) vardır. İbni Sina bunun vâcibü'l-vücud kavramına eşit olduğunu
söylemiş ise de, buna vâcibü'l-vücud kavramının, kendinden başka, ondan ayrılmaz
bir kavramı olan, külli mucid (herşeyi yoktan var eden) külli müdebbir (herşeyi
idare eden, yöneten) gibi diğer kemal kavramlarının hepsi de anlam itibariyle
dahildir. Âyetin devamı bunun açıklamasıdır. Ve bu isimlerin "İsm-i A
'zam" olduğu da söylenmiştir. O öyle bir hayy ve kayyumdur ki, O'nu ne
gaflet basar, ne uyku; daima âlim, daima habir (her şeyden haberli)dir. Göklerde
ve yerde, yukarılarda, aşağıda ne varsa O'nun; görünür, görünmez, bütün varlık
O'nun mülküdür. Tüm sebeb O, tüm gaye O, herşeyin maliki olan O; Allah'ın
mülkü olan bu yaratıklardan kimin haddi ki Allah'ın izni olmaksızın yüce huzurunda
şefaat edebilsin, bu halde hangi budaladır ki Allah'ın emri olmadan bunların
birinden şefaat dilenebilsin. Çünkü Allah yukarıların aşağıların, önlerindekini
ve arkalarındakini, geçmişlerini, geleceklerini bildiklerini ve bilmediklerini
bilir, O'nun ilminden gizli hiçbir şey yoktur. Bunlar ise O'nun bildiklerinden
hiçbirini bilemezler. Ancak dilediği kadarını kavrayabilirler. Bu bakımdan
bizzat O'nun izni ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan nasıl şefaate
kalkabilir. Herhangi bir şeyde ister bir parça tasarrufa kimin yetkisi olabilir.
Ancak bu, O'nun iznini ve emrini almış sevgililerinden olabilir. Bilindiği
üzere şefaat hürmete layık birinin kendinden düşük bir diğeri hesabına rica
ve yakarma ile yardım ederek O'na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi
bildirmek veya bir isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar.
Bunu da kendini ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden
daha çok bir ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin olan kimseler
yapabilir. Oysa Allah'ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah'tan
daha çok birlikte bulunmaya ve O'na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini
tamamen idrak etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda kendine
bir mertebe verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek şefaat
olunan için ne kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek
olanın hâli, şefaat edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden
bilinir? Bu hâl içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki
Allah'ın izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah'ın kullarına
Allah'tan daha çok sahip çıkma, koruma yetkisini kendinde görsün de şefaate
cesaret edebilsin. Ancak Cenab-ı Hak dilerse, özel veya genel şefaate ilâhî
irade çıkar da kendilerine bildirilmiş bulunursa o başka... Demek ki yüce
Allah'ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir. Fakat şefaat da herkesten önce
O'nun kendi elindedir ve O'nun izni ve emri ile gerçekleşebilir. O zaman şefaat
kapısı açılır. Ve şefaat etmesine izin verilenler kendi dilediklerine değil,
yine Allah'ın dilediklerine şefaat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki
önce, hak tanımayan Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi umulan bir
Allah dostu bulabilmelerine, bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim şanından
olmayanların şefaatçı olabilmelerine, asla ihtimal yoktur. Sonra kendisine
izin verilebilecek her şefaatçinin şefaat sınırı da Allah katındaki derecesi
ve o oranda elde edebileceği izin ve gücün kapsamı ile uyumlu olabilecektir.
Bu bakımdan eninde sonunda izin çıktığı zaman en genel biçimde şefaat sahibi,
yukarda peygamberlerin makâmları hakkındaki ilâhî açıklamadan anlaşıldığı
üzere, hepsinin üstünde "sâhib-i derecât" (dereceler sahibi) olan
Resulullah, peygamberlerin en üstünü olabilecektir. Bu konudaki naslara göre,
Cenab-ı Hak O'na şefaat için izin isteme yetkisini de bahşetmiş ve en yüksek
peygamberlik makamı, "Şefaat-ı uzmâ" en büyük şefâat makâmı olmuştur
ki, Makâm-ı Mahmud'a şefaat hadisi gelecektir. Allah öyle bir ilim ve saltanat
sahibidir ki, hükmünün tecelli yeri olan kürsüsü bütün gökleri ve yeri geniş
geniş tutmuştur. Yerlerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve cisimler içinden,
dışından hep bu kürsü ile kuşatılmıştır. Herbirinin kıyamı (ayakta durması)
onun içindedir. Bu arada hiçbir nokta bulunmaz ki, orada yüce Allah'ın kürsüsünün
hükmü geçerli olmasın. Yeryüzünün içinden çıkamayan insanlar onun yerleri,
gökleri kuşatmış kürsüsünü nasıl kavrarlar. "Onlar Allah'ı, gereği ve
lâyıkı biçimde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun
tasarrufundadır. Gökler O'nun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O müşriklerin
ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir". (Zümer, 39/67)
Gökler
ve yeryüzü denince hapsedilmiş birisi gibi bunlarla her taraftan kuşatılmış
olan insanlar madde ve kuvvetin, duygunun, hayalin, kuruntunun, aklın, tasavvurun,
hükmün ve bütün itibarî belirlemelerin içinden son sınırına dayanır. Bunların
ötesi deyince kayıtsız şartsız, kalbî bir merakla sonsuz bir ortama, sınırsız
mutlak bir emel sahasına geçmek için çırpınırlar. İnsanlar kendilerince, yerkürenin
küçük bir parçası üzerinde bile bir devlet ve hükümet ele geçirip idare ve
muhafaza etmenin ne kadar zor bir iş olduğunu ve asırlardan beri gelen nice
nice devletlerin, milletlerin bu yüzden memleketlerini koruyamayarak yıkılıp
gittiklerini görüp bildiklerinden nihayet tasavvur edemedikleri bu göklerin
ve yerin bir kabza-i tasarruf (tasarruf avucun)da vahdet kürsüsünden bir saltanat
ile idare olunur bir memleket olduğunu düşündükleri zaman, "koruması
ne kadar zor ve ağırdır" gibi bir zanna düşebilirler. Fakat o ilâhî kürsü,
bütün gökleri ve yeri tutmuş olmakla birlikte, bu gökleri ve yeri o vahdet
(birlik) kürsüsünden tasarruf avucunda tutup muhafaza etmek ve korumak Allah'a
ağır da gelmez. O'nun için bu hiçbir şey değildir. O şanı yüce Allah pek yüksek,
pek büyüktür. Biricik yüce, biricik ulu olan ancak O'dur. Bu bakımdan bundan
başka gerçek bir ilâh nasıl mümkün olur? Ve buna karşı başkalarına tapılıp
da şefaatleri nasıl umulur? Ve böyle yapan kâfirler ne kadar bedbahttır!
Bu
âyete " Âyetü'l-Kürsî" denilir ve bundan dolayı bu sureye "Sûretü'l-Kürsî"
de denilir. Görüldüğü üzere bu âyet, ilâhî saltanatın ve hükümdarlığın son
derece açık ve özet anlatımını ve Allah Teâlâ'nın zatını ve sıfatını hem tarif
ve hem gökler ve yeryüzünün ve çevrelerinin yaratılması, ayakta durması ve
düzeni, miktar ve genişliğini muhafazası, hayat sırrı, ilim sırrı, hakimiyet
sırrı vb. gibi maddî ve manevî kuvvetlerinin son derece açık şahitliği ile
isbat ederek bütün ilâhiyat meselelerinin ana noktasını, Allah'ın kürsüsü
gibi geniş bir kapsam ile kapsamış bulunduğundan bütün Kur'ân âyetleri arasında
konusu ile uygun olmak üzere en yüksek bir şeref ve kıymete sahiptir Nitekim
Resulullah (s.a.v.): "Kur'ân'da en büyük âyet, âyetü'l-kürsidir. Bunu
her kim okursa, Allah o saat bir melek gönderir, ertesi güne kadar iyiliklerini
yazar ve günahlarını siler. Bu âyet bir evde okunsun da şeytanlar onu otuz
gün bırakmasın, olmaz ve kırk gün ona ne sihirbaz kadın, ne sihirbaz erkek
girmez, ey Ali bunu evladına ve ailene ve komşularına öğret, bundan büyük
bir âyet nazil olmadı"; "Her kim farz namazların her birinin arkasında
âyetü'l-kürsîyi okursa onu ölümden başka cennete girmekten engelleyecek hiçbir
şey kalmaz. Yani ölünce doğru cennete gider ve ona ancak sıddık veya abid
olanlar devam eder. Ve bunu her kim yatağına yatarken okursa Allah onu kendisine
ve komşusuna ve komşusunun komşusuna ve etrafındaki evlere emin kılar";
"Günlerin efendisi cuma günü, sözlerin efendisi Kur'ân, Kur'ân'ın efendisi,
Bakara Sûresi, Bakara Sûresinin efendisi de âyetü'l-kürsîdir." buyurmuştur.
KÜRSİ:
Sözlükte, üzerine tek başına oturulan belli bir şeydir ki, aslında taht ve
şerefli ilmin ayni şekilde olan özel ve seçkin makâmı demektir. İlmin kendisine
ve âlime de denir. Daha sonra iskemle ve sandalye gibi şeylere de bu isim
söylenmiştir. Dilimizde en çok ilim makâmında kullanılmıştır. Herhangi bir
şeyin aslına ve toplandığı yere de kürsi denir. Nitekim memleket kürsisi,
"başkent" anlamına gelir. Bunun aslı olan "kürs" kelimesinde
bir araya toplanıp karışma ile keçe gibi giriftleşip sağlamlaşmak mânâsı vardır.
Kısaca gerçek mânâsıyla kürsi, ancak bir kişinin oturabildiği en yüksek bir
çeşit sandalyedir. Bundan dolayı, yerleri gökleri kaplamış bir kürsi düşüncesinin,
bu bilinen mânânın aynı olmayacağı da şüphesizdir. Aynı zamanda bu kelimenin
bize bir hakimiyet (egemenlik) ve saltanat, bir ilim, bir şeref ve büyüklük
ve söz geçerliliği anlamı ifade ettiğinde de şüphe yoktur. Biz bir memlekette
bir kürsi, bir taht düşündüğümüz zaman, önce bir memleket, ikinci olarak onun
içinde bir başkent, üçüncü olarak o başkent içinde bir arş, bir saray, dördüncü
olarak o saray içinde bir taht, beşinci olarak o taht üzerinde hükmü elinde
bulunduran bir hükümdar, altıncı olarak bu hükümdardan bütün memleketi kapsayan
bir nüfuz tasavvur ederiz ki, bunda hükümdar, zarf zarf içinde memleketle
tamamen kuşatılmış ve aynı zamanda nüfuzuyla o memleketi kuşatmıştır. Bunda
en çok hayrete değer nokta da, bir şeyin hem kuşatan ve hem de kuşatılan olabilmesindeki
sırdır ki, ilmin kendisinde de vardır. Ve bu nokta insanlara, Allah'ın birliğini
en güzel şekilde telkin edecek olan bir işarettir. Âyetü'l-kürsî, bize bu
mânâyı telkin etmekle beraber gösteriyor ki, Allah'ın mülkü göklerle yerdir.
Fakat Allah'ın kürsisi, bunlarla kuşatılmış değil, onları kuşatmaktadır. Bizim
kürsi düşüncemizin aksinedir. Allah'ı düşünürken hep kuşatılmış olanlardan,
kuşatıcıya doğru geçmelidir. Taht veya başkent, göklerle yer memleketini kuşatmış;
Arş, tahtı kuşatmış; Rahmân olan Allah, Arşın içinde değil, üzerinde ve Allah
hiç kuşatılmış değil, hep kuşatıcı ve yöneticidir ve öbüründeki zıtlığı kaldıran
budur. Şu halde Allah'ın kürsisi, bize ancak bir isim ve kuşatılandan kuşatana
geçerek, nihayet gökler ve yer tasavvurunun ötesinden, kapalı ve tahayyülü
imkânsız bir büyüklük kavramıyla bilinebilir. Bunun gerçek mahiyetini tayin
edebilmemize imkan yoktur. Bununla beraber tefsirciler, bunun tarifinde birkaç
şekil rivayet etmişlerdir. Şöyle ki:
1-
Kürsi, gökleri ve yeri kaplamış büyük bir cisimdir. Buna "Arş'ın kendisi"
diyenler de olmuştur. Fakat sahih haberler, "Kürsi, Arşın altında ve
göklerin üzerinde bir cisimdir." diye gelmiştir. Kürsi, iki ayak yeridir.
Süddi'den nakledilmiş olduğu üzere, gökler ve yer Kürsi'nin içinde, Kürsi,
Arşın altında ve iki ayağının yeridir. Burada iki ayak yerinin, Arş'ın ayağının
yeri olduğu açıktır. Bunu en büyük Ruh'un veya hamele-i Arş'tan (Arşı taşıyan
meleklerden) büyük bir meleğin iki ayağının yeri diye gösterenler de vardır.
İşte bu iki ayak yeri tarifi, Kürsi'nin başkent, yani hükümet karargâhı mânâsıyla
ilgili olduğunu açıkça gösteriyor. Gökler ve yer, bilinen bütün cisim âlemlerinin
ifadesi olduğuna göre, bunları kaplamış olan Kürsi'nin içinin bir cisim olması,
göklerde ve yerde bilinen cisimlerin, cisimliklerinden başka bir cisimlik
demek olduğunu da unutmamak gerekir. Yani Kürsi, boşlukta yer tutan bir cisim
değil, yerin kendisi olan bir cisim (bir boşluk) demek oluyor ki, bunun cisimliğinin,
madde ile değil, mutlak uzunluk, diğer bir deyimle genel olarak yer ve mekân
denilen soyut bir uzaklık ve bütün bir boşlukla tasavvur edilmesi mümkündür.
Çünkü mutlak mekân denilen soyut uzaklık, feza, madde uzantısının mahiyetini
ifade eden soyut bir uzantıdır. Boyut ve uzantı ise cisimliğin en genel mânâsıdır.
Fakat maddî cisimler burada yer tuttuğu halde, bu başkaca bir yerde yer tutmuş
değildir ve diğer cisimlerle iç içe bulunması mümkündür. Fakat şu madde âleminde
görülen maddî güçler ve varlığa ait işlerin ortaya çıktığı yer de budur. Bütün
yüksek cisimler burada yerleşmiş ve aralarındaki esirî âleme (fezada gök cisimleri
arasında ışık ve sıcaklığı nakleden, havadan daha hafif cisimlere) varıncaya
kadar bütün toplu dalgalar burada bulunmaktadır. Hareket ve sakinlik burada
meydana gelmektedir. Ancak zaman ve ruhlar âlemi bundan daha geniştir. Bir
zamanlar fen bilgilerine sabit bir kıymet isnad eden ve Allah'ın indirdiklerinin
sınırının, fen sınırlarından daha geniş bulunduğunu düşünmeyerek, Kur'ân âyetlerini
zamanının fen bilgilerine göre açıklayıp yorumlamaktan zevk alanlar, o zaman
kâinatın şekli hakkında Batlemyus'un astronomi ilminin, en yüksek fen bilimi
yerinde bulunması ve kendilerinin de bu ilmin mütehassıslarından olmaları
dolayısıyla gökleri ve yeri ona göre düşünüp yorumladıkları gibi, Kürsi'nin
cisimliği hakkındaki haberleri de o fennin teorileriyle (varsayımlarıyla)
açıklamaya çalışmışlar ve dolayısıyla "Kürsi, sekizinci gök olan sabit
gök cisimlerinin bulunduğu gök, Arş da dokuzuncu gök olan Atlas göğü (en büyük
gök) dür." diye tevil etmişler (yorumlamışlar), "Kürside yedi gök,
bir kalkan içine atılmış yedi para gibidir.", "Arş'ta Kürsi, büyük
bir sahraya atılmış demir bir halka gibi bir şeyden ibarettir." meâlinde
rivayet edilmiş olan iki hadisi şerifi de buna delil gibi kabul etmişlerdir.
Bugün görüyoruz ki, fennin bu dokuz gök varsayımı gücünü kaybetmiş olduğu
halde, Kur'ân âyetleri ve Peygamberimizin hadisleri, gönüllerde yine bugünkü
gökler ve yer gibi bütün kıymetiyle ortaya çıkıp durmaktadır. Şu halde bunları,
mutlaka kendi bilgilerimizin çerçevesi içine alarak açıklamaya çalışmak, ilmin
gereklerine de dinin gereklerine de uygun değildir.
Bu
iki hadisi şerif, bize Kürsi'nin, sekizinci gök veya sabit yıldızların bulunduğu
gök olduğunu değil, nihayet göklere ve yere göre büyük bir yer, Arş'a göre
de pek küçük bir daire olduğunu misal yoluyla anlatmaktadır. Bu yüzden asrımızdaki
fen bilimlerine göre buna bir mânâ vermek gerekirse, Kürsi'yi mutlak bir yer
mânâsıyla tasavvur etmek, elbette daha uygundur ve bu bizim kendi düşüncemiz
değildir. İmam Fahreddin Razi, bu âyette değil, fakat Fatiha tefsirinde Kürsi'yi
mekân, Arş'ı da zaman teorileriyle ele almıştır. Çünkü mutlak mekân, gökleri
ve yeri içine almış, kaplamıştır. Halbuki bütün mekân uzunlukları, şu andaki
bir anlık zamanın içine sığmış, geçmişin ve geleceğin, aralıksız cereyanı
içinde bu hâl dairesi (şimdiki zaman çerçevesi) tıpkı büyük bir sahrada küçük
bir halka gibi kalmıştır. Bununla birlikte diğer taraftan Kürsi ve Arş'ın
manevi değerleri hakkında da rivayetler vardır. İnsan şu görüşleri düşünürken
bile farkına varır ki, gökleri ve yeri mekândan başka kuşatan, kuvvet ve kudret,
akıl ve ilim ve bunların üzerinde ruh vardır. Ve hatta zaman, mekânı kuşatmış
görünürken bunun da ruhta meydana gelen bir durum olduğu ve buna göre ilim
ve ruh âleminin, zamanı da kaplayan bir deniz olduğunu takdir eder. Nitekim
Kürsi, en büyük Ruh'un veya diğer büyük bir meleğin iki ayağının yeri denilmişti.
Şu halde bunların aslı, Arş'ın sınırına dahil ise de, Kürsi'nin Kürsi olması,
sırf cisimlikten ve bir uzantıya sahip olmasından değil, bu manevi kuvvetlerin
de bir tesellisine sahne olmasındandır. Ve Allah'a nispet edilmesi de bundan
olmalıdır. Buna göre:
2-
Kürsi, saltanat, kudret ve mülk demektir. Çünkü ilâhlık, ancak kudret ve var
etme ile ortaya çıkacağı gibi, dilde de taht ve Kürsi dendiği zaman, doğrudan
doğruya egemenlik gücünün kastedildiği vardır.
3-
Allah'ın kürsisi, Allah'ın ilmi demektir. Çünkü ilim Kürsisi, taht mânâsından
daha çok bilinmektedir ve bu münasebetle ilmin kendisine de mecazî olarak
kürsi denilir. Bu rivayet, İbnü Abbas hazretlerinden nakledilmiştir. İbnü
Cerir et-Taberi gibi birçok tefsirciler, bunu tercih etmişlerdir.
4-
Bu sözden maksat, sırf Allah'ın yücelliğini ve büyüklüğünü anlatmaktır. Cenab-ı
Allah, halka zat ve sıfatlarını tarif ederken, insanların hükümdarlar ve büyükler
hakkında alışmış oldukları şekillerle hitap buyurmuştur. Nitekim Kâbe'yi kendine
ev yapmış, tavaf ve ziyaretini emretmiştir. Çünkü insanlar, hükümdarlarının
saraylarını ziyaret ederler. Hacerü'l-esved'in yer yüzünde "yeminüllah"
(Allah'ın eli) olduğunu söylemiş ve öpme yeri kılmıştır. Nitekim insanlar,
hükümdarlarının ellerini ve eteklerini öperler. Yine bu türden olarak kıyamet
günü kullarının hesaba çekilmesi hakkında, meleklerin, peygamberlerin, şehitlerin
huzurda bulunacaklarını ve mizanlar konulacağını söylemiştir. İşte bunlar
gibi kendisine de Arş isbat etmiş, "Rahmân olan Allah, Arş'ın üzerine
hükmetti." (Tâhâ, 20/5) buyurmuş ve bunu anlatarak, "Meleklerin,
Arş'ın etrafını kuşatarak Rablerini hamd ile tesbih ettiklerini görürsün."
(Zümer, 39/75), "O gün Rabbinin Arş'ını, onların üzerinde sekiz melek
taşır." (Hâkka, 69/17), "Arş'ı taşıyanlar ve onun etrafında bulunanlar..."
(Gâfir, 40/7) buyurmuş, sonra kendine Kürsi de isnad etmiş, "O'nun kürsisi
gökleri ve yeri kuşatmıştır" (Bakara, 2/255) buyurmuştur. Bundan anlaşılır
ki, Arş ve Kürsi gibi, benzetmeyi andıran lafızlar (sözler) Kâbe, tavaf ve
Hacerül-esved hakkında daha fazlasıyla mevcuttur. Halbuki bunlar da mesela
Kâbe'nin "beytullah" (Allah'ın evi) olmasında, Allah'ın, geceyi
orada geçirmesi gibi bir benzetme ve cisim mânâsı kastedilmiş olmadığı hususunda
nasıl görüş birliği varsa; Arş ve Kürsi hakkında da maksatın, Allah'ın yücelik
ve büyüklüğünü anlatmaktan ibaret olduğunda tereddüt edilmemesi gerekir. "Kaffâl"
ve "Keşşaf" tefsircileri gibi araştırmacılar da bunu tercih etmişlerdir.
Buna göre Kürsi'den maksat nedir, ve nasıl bir şeydir, diye düşünmeye lüzum
yoktur. Bu açıklama Cenab-ı Allah'ı cisim olma şüphelerinden tenzih için pek
güzel olmakla beraber, Allah'ın Kürsi'sinin gerçekle delâlet ettiği bir şeyin
bulunmadığını kabul etmek de zahire (bu konudaki açık ifadelere) aykırıdır.
Evet bilinen gerçek mânâsıyla bir Kürsi, bir taht kastedilmediği yukarda geçtiği
üzere muhakkaktır. Bununla birlikte bir beytullah (Allah'ın evi) bulunduğuna
iman etmek gerektiği gibi Allah'ın bir Kürsisi bulunduğuna iman etmek de gereklidir.
Bunun az çok cisimle ilgili bir kavramı içermesi Cenab-ı Allah'a -haşa- bir
cisimlik isnadını gerekli kılmaz. Meselenin ruhu, Kürsi'nin Allah'a nisbetini
lâyıkiyle düşünebilmekte, bunun bir "oturma nisbeti" olmayıp bir
"Rablık nisbeti" olduğunu anlamaktadır. Âyetten anlaşıldığına göre
Allah'ın Kürsisi, bir taraftan maddî cisimler toplamı olan göklerin ve yerin
hepsini kaplayıp tutan, cisimleri kuşatan birşeydir. Biz bunun "Kürsi"
ismiyle varlığına iman eder ve gerçek mahiyetini idrak edip tam olarak bilemeyeceğimizi
anlarız. Diğer taraftan az çok bir tasavvur edinebilme gereğine kanaat getirirsek,
Allah'ın Kürsisinde saltanat tahtı ile ilim kürsisi kavramlarındaki mükemmellik
içeriklerini bir araya toplama, kısaltma ve fani olma anlamlarını, "Daima
diridir, evrenin yöneticisidir.", "O'nun misli gibi bir şey yoktur."
ifadelerinin delâletleri gereğince dürüp katlayarak onu mutlak bir ilim ve
saltanatın tecelli edeceği (ortaya çıkacağı) bir yer olmak üzere ele alıp
düşünürüz. Ve bu bakımdan aslında yüce Allah'ın büyüklüğünün soyut bir tasavvuru
değil, kudretinin ortaya çıkış biçiminin de bir ifadesini içine almış bulunduğunu
tasdik ederiz. Bütün cisimler, yüksek ve alçak kütleler, Kürsi'nin içinde
kaldığından, onun üzerinde hüküm yürüten ilim ve saltanat sahibinin, cisim
olmanın üzerinde çok yüce bir varlık olduğunu da kesin olarak anlarız. Ve
daha açık olması için Kürsi'nin büyüklüğünü anlatan haberlere bakarak diyebiliriz
ki, Allah'ın Kürsisi, göklerde ve yerde görünen bütün maddelerin, kuvvetlerin
kaynaşıp durduğu mutlak bir boyut, yani ilim, irade ve kuvvetten soyutlanmış
olan sadece mücerret feza değil, bunların tecelli ettiği bir ayna bulunması
bakımından mekân ve her şeyin yeri olması muhtemeldir.
Burada
yerleşmiş olan Allah değil, gökler ve yer denilen cisimler ve yer işgal eden
kütleler toplamıdır. Bunun üzerinde daha geniş olarak zaman uzantısı, akıllar
ve ruhlar âlemini içeren ve mukarrep (Allah'a yakın) meleklerle kuşatılmış
olan Arş vardır. Ve burası mekân üstüdür. Artık burada cisimlik mânâsı yoktur.
Ve "Rahmân olan Allah Arş'a hükmetti." (Tâhâ, 20/5) ifadesinin delâlet
ettiği üzere Allah Teâlâ Arş'ın içinde değil, rahmânlık sıfatıyla üzerindedir
ve bu üzerinde bulunma, mekânla ilgili olmayan bir üstünlüktür. "Ey Rabbimiz
sen her şeyi rahmetinle ve ilminle kuşattın. " (Gâfir, 40/7) âyeti gereğince
de Allah'ın kuşatması, rahmet ve ilim yönüyledir. Kürsi, bu ilim ve rahmetin,
bizim âlemimize bir tecelli yeridir. Bu bakımdan ne Kürsi'nin, ne Arş'ın Allah'la
ilgisi bir yer tutma şeklinde değildir.
Hükümranlık
ve tasarruf, zapt etme ve emre hazır tutma, hüküm ve emir gibi tecellilerle
bir rablık ilişkisidir. Bu ilgi, bu tecelli sayesindedir ki, ruhlarla cisimler,
zihin ile dış âlem birleşerek gerçekleşme noktalarında Hakk'ın varlığının
bir parıltısına ayna olurlar da yerlerin, göklerin, mekânların, zamanların,
Kürsi'nin, Arş'ın, kuşatamadığı Allah'ın varlığını, müminin kalbi, eşyanın
her zerresinde, mekânın her noktasında, zamanın her anında marifete (Allah'ı
tanımaya) yol bulur ve her şeyi anlamayı ancak bununla başarabilir. Hak demeden
hiç bir şeyi bilemez ve Hakk'ın zatı ile ilgili en yüksek marifeti (bilgisi)
de, ""Seni gerçek bir şekilde tanıyamadık." ifadesidir. Bunun
için de sadece marifeti, iman olamaz. İmanın kapsamı, marifetin kapsamından
geniştir. Marifette bir kayıt vardır. İman ise kayıtsız, şartsız bir teslimiyet,
ilâhî bir ilgidir ve en büyük temaşa ondadır. Bunun yeri olan müminin kalbi
de yerlerden göklerden geniştir. Bunun için mutlak mekânın, tecelli eden kuvvetleriyle
beraber gökler ve yer cümlesinde dahil olması daha çok muhtemel bulunduğundan
en sağlam iman, Allah'ın Kürsüsüne, Allah'ın açıkladığı şekilde iman edip,
marifet taslamamaktır. İşte gökler ve yer ne kadar açık ise, Allah ondan daha
açıktır. Onları kuşatmış olan Kürsi ve onun ötesi ne kadar gizli ise, Allah
ondan daha gizlidir. Bununla beraber O, diridir, varlığı kendi zatiyle kaim
olup her şeyi yönetmektedir; hem evveldir, hem sondur. O halde bundan başka
mabud, bundan başka ilâh nasıl düşünülebilir? Seçme yeteneği ve irade gibi
ilâhî bir lütfu kötüye kullanıp, o geniş kalbi daraltıp da Allah ve O'nun
emirlerini inkâr edenler zalim olmaz da ne olur? Bunlardan çok kendilerine
zulmeden nasıl düşünülebilir? Bunlar hep mecburiyet ve zorlamak isterler,
dine davet edildikleri zaman, "Allah istiyorsa bizi zorla dindar yapsın."
derler.
256-Fakat
dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi
tercihi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır.
Çünkü "fi'd-dîn" (dinde) ifadesi, "ikrah"a müteallik değil
(zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı "zorlama, dinde yoktur"
demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden
hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır.
Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve
davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama
dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde
zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa
dinde dine zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki
dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz
veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır.
Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz
veya bulunmamalıdır.
Zorbalık
ve zorlama olursa onun dışında olur. Şu halde din, "zorlayınız"
demez, zorlama meşru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad
ettiği sevab bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz.
"Ameller, ancak niyetlere göredir." Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız,
iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir.
Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz,
namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir...
Bundan
başka bir kimsenin, diğerine saldırıp da her hangi bir işi zorlama ile yaptırması
da caiz değildir. Kısaca İslâm'ın hükmü altında herkes görevini isteyerek
yapmalı, zorlama olmadan yapmalıdır. Cihad da bu hikmetle meşrudur. de zarflık
değil, sebeblik mânâsı düşünülürse, mânâ şu olur: Zorlama, din için yoktur,
yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz. Çünkü zorlama, bir kimseye
hoşlanmadığı bir işi fiili bir tehditle zorunlu olarak yaptırmaktır. Halbuki
din, hoşlanılmayacak bir şey değildir. Dinin aslı olan imanın kökü tasdik
ve kalbden inanmaktır. Bu ise sırf bir rıza ve seçenek işidir. Bunu "Dilediğini
yapar." (Bakara, 2/253; Hac, 22/14) olan Allah'tan başka kimse zorunlu
hale getiremez. Allah'ın iradesiyle iman ve hatta iman ile salih amel, zorlamaya
değil, güzel bir seçime ve gönül rızasına bağlı bulunduğundan din için zorlama
mümkün olmaz. Ancak tebliğ ve teklif edilir. "Eğer Rabbin dileseydi,
yer yüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için
insanları zorluyor musun?" (Yunus, 10/99) Şu halde dine girmesi için
kimseye zorlama yapılmamalıdır. Çünkü zorlanan kimsenin açığa vuracağı iman,
Allah yanında gerçek iman olmaz. Zorlama ile gerçek bir dindar kazanılmaz.
Bununla beraber kalbe Allah'tan başkasının bakışı, geçerli olmayacağından
ve bu zorlama hâlinde olsun iman edene de, "Sen zorlama ile iman açıklıyorsun,
yine kâfirsin." denilemez, kâfir muamelesi edilemez. Durumu ortaya çıkıp,
şüphe ortadan kalkıncaya kadar bakılır. Çünkü o imanı açığa vurması da az
çok bir irade eseridir. Hiç istemeseydi onu da yapmazdı. Demek ki imanın zevkinden
bir zerre olsun tatmıştır. Bu bakımdan: Zeccac'ın dediği gibi savaşla müslüman
olduğunu açıklayan, "kerahete" nisbet edilmez demek olabilir ki
bu, ikrahın (zorlamanın) bir sözlük mânâsıdır.
Zorlamaya
ne hacet? Zorlama beklemekte mânâ nedir? Akılların hepsinin, dine sarılması
gerekmez mi? Çünkü doğru yolda bulunmak, azgınlıktan; doğruluk, sapıklıktan
iyice ayrılmıştır. Bu kadar peygamberlerden ilim ve amel ile ilgili bu kadar
delilller ve nihayet ilâhî saltanatın, bu kadar büyük tecellisinden (ortaya
çıkışından) sonra, iman ve dinin insanlara kurtuluş ve mutluluk sebebi, inkâr
ve dinsizliğin ise azab ve felaket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış;
hak batıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Belli ki din ehli, muhakkak mutlu
olacak, küfür (inkâr) ehli de muhakkak ceza ve azab görecektir. Bunlar her
nereden gelse kendi istekleriyle, kendi kazançlarıyla olacak ve o zaman bu
mecburiyet, bir zorlama mânâsını içermeyecektir. Bu özellikle şunu gösteriyor
ki, "dinde zorlama yoktur" deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza
ve azab yoktur, demek şeklinde anlaşılmasın; elbette doğruluğun sapıklıktan
kesin olarak ayrılmış bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın
ortaya çıkmış olmasındandır.
Bilinmektedir
ki zorlama, fiilden önce gelir de o fiil için iradeyi kaldırır veya bozar
ve o fiil, böyle rızasız yapıldığı için fiilî sonucu, hayır veya şer, yapanın
kazanılmış bir hakkı olmaz. Sorumluluğu, zorlayana ait olur, zorlayanın elinde
zorlanan, bir alet olur. Artık kazanç, maksat zorlananın değil, zorlayanındır.
Fakat zorlama olmadan yapılmış olan inkâr ve zulmün, fasıklık ve isyanın,
isteyerek kazanılmış müktesep bir fiil olduğunda da şüphe yoktur. Artık bu
yapıldıktan sonra onun gerekli bir sonucu olan ceza ve azab da yapanın kendi
kazancı, kendi hakkıdır ki, bunda zorlama mânâsı düşünülemez, o kendi kendine
zulmetmiş olur. Allah Teâlâ ise rahmetinin genişliğinden dolayı kullarının
ne kendilerine, ne de başkalarına zulüm ve tecavüz etmelerine razı olmadığından,
onları korumak için sınırlar tayin etmiş, din ve hükümlerini bildirmiş, "Dinde
zorlama yoktur." buyurmuştur. Bu delil gereğince zorlama, ehliyetin engellerindendir.
İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hatta hiçbir kimseye İslâm dinine girmek
için bile zor kullanılamaz, herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir.
İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli, (yahudi, hıristiyan), hepsi, din
hürriyetleriyle yaşayabilirler. Mesela bir müşrik, dilerse yahudi veya hıristiyan
olabilir; hiçbirine müslüman ol, diye zor kullanılmaz, ahdinde durmak ve vergisini
vermek şartıyla dininde bırakılır. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde)
durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm'ı kabul ettikten,
Allah'a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar)
da tevbe etmezse cezalandırılır ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın
zorunlu bir sonucudur. Bu noktada İmam Şâfiî gibi bazı âlimler, müslüman olmaya
söz vermiş bulunan mecusi veya hıristiyanlardan birisi, eski dininde kalmayıp
da mesela yahudi olacak olsa, ben onu: "Ya eski dinine dön veya müslüman
ol, diye zorlarım." demiştir. Fakat Hanefiler ve diğerleri demişlerdir
ki, "Küfür, bir tek millettir." ifadesi gereğince o şekilde din
değiştirmede, verilmiş bir sözü bozma mânâsı yoktur. Buna göre, "Ya dön
veya müslüman ol!" diye zor kullanılmaz. Ancak İslâm dinine girdikten
sonra dönen, ahdini bozmuş olur ve yalnız bu, tevbe etmezse cezası verilir.
Bundan başka ibadet ve diğer muameleler gibi rıza şart olan amel dallarında
da zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer'î
bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama
bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan
hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hatta bundan
dolayıdır ki, cihad ilanında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti
kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere İslâm uyruğunda vergi
vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini
kabul ederse, andlaşma ile ahdine riayet edilir; kabul etmediği ve savaş yoluyla
mağlub olduğu takdirde de yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri
içersinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur. Demek cihad, din değiştirmek
için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak
bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz. Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen
kâfirlerin ve zalimlerin saldırıları da böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz,
herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber
cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine
getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan
İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din
çevresinden dışardadır. Dâr-ı harb (kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle
iken yukarıdan beri Allah'ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki, "Dinde
zorlama yoktur." açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tesbit etmektedir.
Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan korumak, zorlama kabul etmeyen
dini hakim kılarak Allah'ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu
inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına
set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması
ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalb ve güçlü bir akıl için açıkça
ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenliğini herkese arz ve
ilân etmek ve böylece Muhammed ümmetini, peygamberler cemaati arasındaki Hz.
Muhammed'in makâmı ile uyumlu olarak çeşitli milletlerden teşekkül eden sosyal
bir toplum üzerinde genel barışı üstlenen, kamunun kalbi gibi egemen ve orta
yolu tutmuş bir ümmet yapmak ve peygamberlerin hiç birini ayırmayıp hepsine
derecelerine göre iman etmekle Allah'ın birliğine dayanan İslâm dinini, bütün
dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup
açıklamaktır. Bunun için İslâm'da savaşın gayesi, intikam, öldürmek, din değiştirmeye
zorlama değil; hasmı mağlub etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest
olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah'ın kelâmını yükseltmek bundadır.
Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa
fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.
Fakat
bu açıklamadan sonra bir soru kaldı. Yukarda, "Fitne ortadan kalkıncaya
ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara,
2/193) âyetinde görüldüğü üzere Mekke ve hatta Arap yarımadası müşriklerine
kitap ehli gibi din hürriyeti verilmemiş, bunlar hakkında, "Bana, Lâilâhe
illallah (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaşmam
emredildi. Bu sözü söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş
olurlar." hadisiyle ya İslâm, ya ölüm ilan edilmiştir. Bu ise, "Dinde
zorlama yoktur." hükmüne ters değil midir? Bunun cevabı şudur: Eğer bunlar
birbirine zıt ise, iki âyet, birbirini nesh veya tahsis eder, onların buraya
dahil olmadığı anlaşılır. Bununla beraber şu da bilinmelidir ki, onlara din
hürriyeti verilmemesi özellikle, "Dinde zorlama yoktur." hükmünün
tatbiki içindir.
Bu
münasebetle tefsircilerden birkaç görüş vardır:
1-
Bu "Lâ ikrâhe" âyetinin önceden genel bir şekilde indiği, daha sonra
cihad ve savaş âyetleriyle neshedilmiş bulunduğu Zeyd b. Eslem'den rivayet
edilmiştir. Fakat bu görüş genel olarak doğru görülmemiştir. Aslında "Doğruluk,
sapıklıktan ayırd edilmiştir." âyeti, bunun inişinin, dinin tam olarak
ayırd edilmesinden sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir düşünceye engel
görünmektedir. Bir de, görüldüğü üzere cihad meselesi aslında buraya dahil
değildir ki, onunla nesih bahis konusu olsun. Fakat şunu bilmek gerekir ki,
her nesih, neshedicinin alış derecesine göredir. Şu halde bu, cihad ile neshedilmiştir
demek, diğer durumlarda muhkem (neshedilmemiş, hükmü açık) demektir. Ve bu
sebeple zorlamanın, cihadı da içine aldığı görüşüne sahip olabilecekler için
bu rivayet önemlidir. Demek oluyor ki bu âyette böyle bir ihtimal olursa,
bu ihtimal neshedilmiştir. Ve nesih rivayeti ancak bu yöne mahsustur. Yoksa
cihad âyetleriyle geri kalan kısmın neshedilmiş olmasına imkân yoktur. Âmm
(genel hüküm), nesihten sonra geri kalan kısımda yine kesindir. Kısaca nesih
âyetin tamamiyle ilgili değil, kısmîdir.
2-
Bu âyet kitap ehli hakkında inmiştir. Dolayısıyla müşrikler, bunun genel hükmünden
hariçtir. Gerçi "şu peygamberler..." âyetinden başlayan sözlerin
gelişi, bunu teyid ettiği gibi, iniş sebebi hakkındaki rivayetler de bunu
desteklemektedir. Rivayet ediliyor ki Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce
Ensar'dan bazıları, çocuklarını Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa sokmuşlardı.
İslâm dini gelince bunlara zor kullanmak istediler. İslâm'dan önce Ensar'dan
bir kadının çocuğu yaşamadığı durumlarda, şayet çocuğu yaşarsa onu kitap ehli
ile beraber ve onların dini üzere bulundurmayı adardı. Bu sebeple Ensar çocuklarının
bir kısmı kitap ehlinin dininde bulunuyorlardı. Dolayısıyla İslâm'a geldikleri
zaman dediler ki: "Biz vaktiyle bunların dinlerini, bizim dinimizden
daha üstün görürdük ve çocuklarımızı onun için o yola sevkederdik, mademki
İslâm dini geldi, her halde biz bunları zorlarız." dediler. Bu cümleden
olarak Salim b. Avf oğullarında Husayn adında Ensar'dan birinin iki oğlu vardı.
Önceleri Şam tüccarlarının telkinleriyle hıristiyan olmuş gitmişlerdi. Hz.
Muhammed'in peygamberliğinden sonra Medine'ye geldiklerinde babaları bunlara:
"Vallahi sizi bırakmam, mutlaka müslüman olmalısınız." diye sataştı.
Onlar da çekindiler, üçü birlikte Resulullah'a müracaat ettiler. Bunun üzerine
bu âyet indi, babaları da onları bıraktı. Bu olaylar, gerek cihada izinden
önce olsun ve gerekse sonra, her iki takdirde nüzul sebebi, müşrikleri içine
almamaktadır. O halde hükmünün genelliği de kitap ehline aittir ve neshedilmiş
değil, muhkemdir (hükmü açık ve geçerlidir). Bu güzel! Fakat sebebin özel
oluşu, hükmün genel oluşuna mani değildir. "Dinde zorlama yoktur."
hükmü ise daha geneldir. Sonra bu hüküm yalnız kitap ehline mahsus olsaydı,
dâr-ı İslâm'da (İslâm yurdunda) kitap ehlinden başkasına taahhüd ve güvence
(emân) verilmemesi gerekirdi. Halbuki Arap yarımadası müşriklerinden başkasına
bu muamele yapılmamıştır. Şu halde bu âyet, mutlak olarak neshedilmiş olmadığı
gibi, genel hükmü kitap ehline de mahsus olmamalıdır. Nitekim Hz. Enes: "Nüzul
(iniş) sebebi, Resulullah, birisine 'Müslüman ol' buyurmuştu. O da 'kendimi
hoşlanmaz buluyorum' demişti. Bu âyet bunun hakkında inmiştir." diye
rivayet etmiştir ki, bu sebep daha mutlak olmakla hükmün genel oluşunda daha
açıktır.
3-
Bilinmektedir ki Arap müşrikleri hakkındaki muamele, "Fitne ortadan kalkıncaya
ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara,
2/193) emrine dayanmaktadır. "Dinde zorlama yoktur." hükmünün ise
"Arapların Müslüman oluşundan sonra dinde zorlama yoktur, vergi yeterlidir."
meâlinde olduğu Tefsir-i Kebîr'-de açıklanır.
Demek
ki doğruluğun sapıklıktan ayırd edilmesi o zamandır. Ve bu hüküm, daha öncesini
kapsamaz, bu mânâca bu âyet, "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla
savaşın..." âyetinden sonra inmiş demek olur. Önce inen, sonra ineni
ne nesih, ne de tahsis edemeyeceğinden "Lâ ikrâha = zorlama yoktur"
hükmü genelliği üzere kalır. Bu durumda aralarında bir yönden çelişki varsa,
sonradan inen, önce ineni neshetmiş olacaktır. Halbuki bunun, öncekini neshettiğine
dair hiçbir görüş yoktur ve olamaz. Çünkü bunun tarih itibariyle sonradan
indiği açıkça belli değildir. Yukarda görüldü ki, aksine rivayet bile vardır.
Bu bakımdan usûl itibariyle birbirlerine yakın olarak yorumlanması gerekir.
Böyle olunca da birbirlerini karşılıklı olarak tefsir (izah) ve tahsis edebilirler.
Şu halde İslâm'ın doğruluğunun ortaya çıkıp ayırdedilmesini Araba ve zorlamanın
olmayışını ondan sonraya tahsis de doğru olamaz. Önce İslâm'ın başlangıcında
zorlama değil, misliyle karşılık bile verilmediği bilinmektedir. Şimdi Arapların
müslüman oluşundan sonra da zorlama olmadığı kabul edilmiş, bu arada müslümanlar
arasında bulunan Arap müşriklerine de bu olaya kadar hiç bir zorlama yapılmadığı
bilinmektedir. O halde, âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, "İslâm dininin,
hüküm dairesinde zorlama yoktur." demek olur. Savaş ve savaş hâlinde
bulunan düşman meselesi, bu hükümden esas itibariyle hariç olduğu gibi, zorlamaya
karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır. Ancak bu, "Fitne ortadan
kalkıncaya ve din de yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın."
(Bakara, 2/193) âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre âyetin sonunun
da delâlet edeceği üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması,
tahsis yoluyla iki kayıt ile bağlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri
de İslâm yurdunda diğer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruğu) bozmamalıdır.
Âmm (genellik ifade eden hüküm) ise tahsisten sonra zan ifade eder. Burada
fitneden maksat da şirkti. Fakat genel mânâsıyla alınması da caizdir. Bu şekilde
ikinci kaydı da içine alacağından, bu bir kayıt, diğerinden müstağni kalır
(ona ihtiyaç duyurmaz). Demek ki kısaca mânâ şu olur: "Fitne yoksa dinde
zorlama yoktur, çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar,
belalarını bulurlar".
Bundan
dolayı, her kim tağuta, azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip),
Allah'a iman ederse, yani samimi bir kalb ile, "Allah'tan başka hiçbir
ilah yoktur." diyerek önce o tağutları kökünden siler, sonra da bütün
varlığıyla Allah'a iman eder ve dolayısıyla Allah'ın gönderdiği peygamberleri,
Hakk'ın indirdiklerini tasdik ederse, o mutlaka en sağlam kulpa yapışmıştır
ki, kopmak onun için değil. Bu sağlam ipin kulpu, o tutamak ne kopar, ne kırılır.
Ancak bırakılırsa fena düşülür. Bu ilmî ve amelî delillerden, hak ve batılın
bu ortaya çıkışından sonra akıl ve doğruluğun gereği artık bugün var, yarın
yok, gelip geçici olan fani, batıl, koyu gölge kırılıp dökülecek, nihayet
kendine tutunanı düşürüp bırakıp gidecek olan tağutların, Firavunlar, Nemrudlar,
sihirbazlar, kâhinler, şeytanlar gibi azgın, sahte mabudların çürük kulplarına
yapışmak değil, "Ezelden sonsuza kadar dirisi, her şeyin yöneticisi"
şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, ımızganmaz, göklerin ve yerin hükümranlığının sahibi,
izni olmadan huzuruna yanaşılmaz, şefaate cesaret gösterilmez, büyüklük sahibi,
gizli açık, cüz'î (kısmî), genel her şeyi bilen, her şeyden haberdar, ilminin
gerçek mahiyetine erilmez, o bildirmedikçe bir şey bilinmez, büyüklük kürsisi
yerleri, gökleri tutmuş, yerler, gökler kudret avucunda bir hiç kalmış o yüksek,
pek yüksek kudretinin yüceliği, şanı, büyüklüğü sonsuz, kendisinden başka
hiç bir ilâh bulunmayan Allah Teâlâ'nın kopmaz, kırılmaz, sağlam kulpuna iki
eliyle seve seve canı gibi koruyup yapışmak, yani misal olarak o ilâhî kürsiden
uzatılmış, kopmaz, kırılmaz sağlam bir ipin kulpuna, tutamağına benzeyen ve
dinin başı olan Hakk'ın tevhidine (birliğine) güzelce inanmak, inanıp gereğince
amel etmek ve onu hiç bırakmamaktır. İşte, bu imanı yapan, böyle bir kulpa
yapışmış olur. Fakat bu iman ve itikat, yalnız sözde ve yalnız kalbde kalmamalı,
ağız, gönül bir, iç ve dış bir olmalıdır. Çünkü Allah her şeyi işiten ve bilendir.
Hem sözleri işitir, hem de niyetleri bilir. Ağzından, deyip, içinde inkâr
saklayan münafıkların ve aksine içinden hakkı bilip, ağzından küfür ve inkâr
savuran kâfirlerin yaptıklarından Allah gafil ve habersiz değildir.
TAĞUT:
"Tuğyan" (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki,
aslı "ceberût = zorbalık" gibi "tağavut" olup, yer değiştirmekle
"tavagut" yapılarak "vâv", "elif"e çevrilmiştir;
tekile, çoğula, erkeğe, dişiye söylenir. Tuğyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiş,
isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.
İbnü
Cerîr et-Taberî'nin tarif ettiği gibi, Allah'a karşı isyankâr olup zorla,
zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek
insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi
bir şey demektir. Bunun tefsirinde "şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin
ya da insanların ve cinlerin, inad edip büyüklük taslayanları veya Allah'a
karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye
çeşitli rivayetlere rastlanır. Ebu Hayyan der ki: "Bunların birer örnekle
açıklanması gerektir. Çünkü tağut bunların her birine hasredilmiş (mahsur)tir.."
Yukardaki tarif, bunların hepsini içine almaktadır. Bununla birlikte Kâdî
Beydavî bu hususa: "Allah yolundan menedenler" fıkrasını da ilave
etmiştir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış
olmayabilir. Şu kadar ki, bu da "Heva ve hevesini ilâh edinen kimseyi
gördün mü?" (Câsiye, 45/23) âyeti gereğince kendi hevasına uyup kendi
kendine mabut rütbesi vermiş sayılabileceği düşünülürse önceki tarife dahil
olacaktır. Bu açıklamadan birkaç fayda elde edeceğiz: Önce, tağutun çeşitli
tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeşitlerini gösterebileceği gibi "şeytan,
sihirbaz, kahin, batıl mabud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inad
edenleri" kelimelerinin her biri tağut kelimesiyle tarife benzer ve uygun
düşecek bir tarzda ifade edildiğine göre bunların, mânâ itibarıyla tam eş
anlamlı değilseler bile pek yakın veya birbirini gerektiren şeyler olarak
kullanıldıklarına da işaret edebilir. İkinci olarak demek oluyor ki, tağutun
açığı da, gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır. Üçüncü olarak, tuğyan
(isyan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki, putlar ikinci derecede tağutlardır.
Bakılırsa akıl sahibi olmayan putların ve dikili taşların tağutlardan bile
sayılmaması gerekirdi. Çünkü bunların kendileri Allah'a karşı bir azgınlığa
sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat red de edemezler. Bu
sebeple nihayet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar.
Putlar, aslında erkek veya dişi tağutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır.
Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu
yönüyle putlar, asıl tağut değil, tağutların temsilcileridirler. Böyle "Kim
tağutu inkar ederse..." ifadesi şunu bildirmiş oluyor ki, tevhid emrinde
ilk iş, putlardan önce ona sevk eden azgın isyankârlara küfretmek (onları
inkar etmek)tir. Dördüncü olarak, Allah'a karşı isyankâr olmayan ve şirke
razı olma ihtimali bulunmayan ve bununla beraber birtakım isyankârlar tarafından
ilâh diye kabul edilen Hz. İsa ve Üzeyr gibi büyük insanların kendileri tağutun
tarifinden ve kendilerine tağut denilenlerden hariçtirler. Tevhid emrinde,
"başka hiçbir ilâh yok" derken bunların ilâhlığını da olumsuz kılıp
inkar etmek, ibadet etmemek farz olduğu halde, diğer taraftan bunları inkâr
caiz olmayacak, bilakis Allah'a imanın gereklerinden olarak peygamberlere
iman ve saygı da imanın şartlarına dahil bulunacaktır. Bu çok önemli nükteye
işaret edilerek "kim tağutu inkâr ederse..." buyurulmuş da diğerlerini
inkâr şart koşulmamıştır. Demek ki tevhidin şartı Allah'tan başkalarını inkâr
etmek değil, Allah'tan başkalarından ilâhlık vasfını kaldırmak ve bu arada
tağutları inkar etmek, yani onları hiç tanımamak, diğerlerinin de ilâhlık
altındaki derecelerine göre haklarını tanımaktır. Çünkü hak Allah'ındır. Nihayet
şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak
için, Allah'a imandan önce küfre tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı
da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir. Bu durumda, "kim
tağutu inkar eder de Allah'a iman ederse..." ifadesi, "Allah'tan
başka hiçbir ilâh yoktur." kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir.
İşte böyle içi ve dışı ile iman eden mutlaka sağlam kulpa yapışmış olur ki,
buna tutunanların Allah'ın Kürsisine, cennetin en yüksek tabakalarına doğru
çekilip, götürülecekleri ve giderken bırakıverenlerin de dehşetli bir şekilde
düşecekleri kelâmın mânâsından anlaşılıyor. Şimdi hem bunu daha çok aydınlatmak,
hem de acaba hiç tutunmasak, hiçbir kulpa yapışmasak ne lazım gelir, diyebilecekleri
irşad için buyuruluyor ki:
Meâl-i
Şerifi
257-
Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar.
İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.
258-
Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı
görmedin mi? Hani İbrahim, ona: "Benim Rabbim odur ki, hem diriltir,
hem öldürür." dediği zaman: "Ben de diriltir ve öldürürüm."
demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan
getir!" deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez.
259-
Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, bir şehre uğramıştı, altı üstüne
gelmiş, ıpıssız yatıyordu. "Bunu bu ölümünden sonra Allah, nerden diriltecek?"
dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti, "Ne kadar
kaldın?" diye sordu. O da: "Bir gün, yahut bir günden eksik kaldım."
dedi. Allah buyurdu ki: "Hayır, yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine,
içeceğine henüz bozulmamış, hele eşeğine bak, hem bunlar, seni insanlara karşı
kudretimizin bir işareti kılalım diyedir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl
birbirinin üzerine kaldırıyoruz? Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?"
Böylece gerçek ona açıkça belli olunca: "Şimdi biliyorum ki, Allah her
şeye kadirdir." dedi.
260-
Bir zamanlar İbrahim de: "Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana
göster!" demişti. Allah: "İnanmadın mı ki?" buyurdu. İbrahim:
"İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum." dedi. Allah
buyurdu ki: "Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir,
iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt,
sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten
çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."
257-
Allah iman edenleri, ezelî ilimde iman etmesi kararlaştırılmış olanları sever,
onların dostu ve kayırıcısıdır. Onları, hidayeti ve başarılı kılması ile karanlıklardan
(zulümâttan) aydınlığa (nura) çıkarır. Burada, "zulümât"ın çoğul,
"nur"un tekil getirilmesi ne kadar dikkate değerdir. Demek ki dünyada
çok "zulmet" (karanlık) vardır. Bütün bu karanlıkları ortadan kaldıracak
"nur" (aydınlık) ise, birdir ki, o da, "Allah göklerin ve yerin
nurudur." (Nur, 24/35) hükmü gereğince, Hakk'ın nurudur. Herhangi bir
konuda Hakk'ın nuru bulunmadı mı insanı her tarafından sayısız karanlıklar
kaplar. Hakk'ın nuru ortaya çıkınca da o karanlıklar kalkar. Hakkın nuru bulunmadı
mı, yerler ve gökler hiç, gündüz gece, güneşler zifir, gözler kör, kulaklar
sağır olur; kalpler bin türlü hayal ile buhranlar içinde çırpınır kalır; aranan
bulunmaz, ne aranacağı bilinmez; gönüllere kuruntular, acılar, azaplar çöker;
çevreyi kuruntular, umacılar (öcüler) kaplar; cinler, şeytanlar, başa toplanır.
O zaman insana var olmak bir belâ kesilir de, "Ah keşke ben de bir hiç
olsaydım!" diye haykırır, o sırada herhangi bir sebepten Hakk'ın nuru
ortaya çıkıverirse, gökler güler, yıldızlar doğar, baharlar açılır, neşeler,
sevinçler sunulur, acılar silinir, sıkıntılar unutulur, gönüller ferahlık
ve sevinçle dolar, var olmanın tadı duyulur. Ve zaten işte Hakk'ın nurunun
bu bir zevk pırıltısıdır ki, insana: "hayat, hayat!" dedirtir. Bu
tadı sonsuza dek sürdürmek isteyen akıllı kimseler de kendini kendine bırakmaktan
vazgeçip, Hakk'ın nuruna ermek için onun sağlam kulpuna yapışmalıdır. Bilindiği
üzere her şeyin ancak bir doğru yönü vardır ve Allah'a ancak o yönden gidilir.
Buna karşılık her şeyde batıl yönler sonsuzdur. Mesela bir şey yitirdiniz,
o bir yerdedir ve ancak oradadır. O anda bu şey için doğru yön budur. Fakat
siz bir kez onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğiniz halde, o, orada yoktur
diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse, oralar
hep batıl olan yönlerdir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı dünyanın bütün yönleri
batıl kesilir. Bu şekilde herhangi bir şeyde bir hak yöne karşılık, sonsuz
batıl yönler vardır. Hakk'ın nuru olan marifet doğunca bu karanlıklardan çıkılır.
Şu halde karanlıklar çok, nur birdir. Nur (aydınlık) var olmaya, bütün karanlıklar
yok olmaya adaydır. Bir varlığa, sonsuz yokluk karşılık olur. Bütün varlıklar
üzerinde idareci olan da ancak Allah Teâlâ'dır. Bunun için Allah'a iman, Hakk'ın
nurunun, kuşkusuz bilginin, mutlak ferahlığın doğmaya başlaması ve şafağıdır.
İman ve marifete karşı veya muhalif olan yokluk, ümitsizlik, küfür, kuşku,
kuruntu, sapıklık, cahillik, eksik bilgi, fasıklık, heveslere uyma, terbiyesizlik,
nankörlük, ahlâksızlık, haddini bilmemezlik ve benzerleri hep birer karanlıktır.
Demek oluyor ki buradaki "zulümât" (karanlıklar), küfür ve isyanların
zulümâtından (karanlıklarından), kuşku ve şüphe zulümâtından, istidlâl (bir
delile dayanarak bir şeyden bir sonuç çıkarma, delil ile anlama) ilimlerinin
güçlü mertebelerine nispetle zayıf mertebelerinden ve hatta "keşif"
ve iyana (gözle görmeye) nispetle fikir ve istidlâl ilimlerinin hepsini kapsar.
"Nur" ise her birine derece derece karşılık olan "marifet"
ve "kuşkusuz inançtır" ki, iman îkanı (kuşkusuz bilgisi)nden, ıyan
îkanına (açıktan açığa görürcesine kuşkusuz imana) kadar gider.
İşte
Allah Teâlâ iman edenlerin ellerinden tutar, zulmetlerden (karanlıklardan)
çıkarır, yakîn nuru (kuşkusuz imanın ışığı) ile işlerinde başarı, ruhlarına
terbiye, gönüllerine huzur bahşeder. Doğru yolda sonsuz mutluluğa erdirir.
Buna karşılık, o sağlam kulpa yapışmayan ve tağutları (doğru yoldan çeviren
azgınları) inkâr edecek yerde, Allah'ı inkâr eden, tevhid ile iman kulpuna
sarılmayan kâfirler ise, (ki bunların bir kısmı) Allah'a az çok inansa bile,
aynı zamanda tağutlara inanırlar. Bir kısmı Allah'a inanmaz, tağutlara inanır,
bir kısmı da ne Allah'a inanır ne tağutlara, ancak kendine tutunmak ve başka
hiçbir şey tanımamak ister ve tağutlar, çoğunlukla bu kısımdandır. Artık bunları
yönetenler tağutlardır. Başlarına azgınlar çöker, zorlama, dayatma ile, hile
ve aldatma ile her taraflarını kıskıvrak bağlar, yularlarını ellerine alırlar.
Onları nurdan, Allah'ın yaratılıştan verdiği iman nurundan, doğru yoldan çıkarır,
karanlıklara çekerler. Çünkü tağutlar dosdoğru aydınlıkta iş görmesini istemezler,
her tuttuklarını aksine, tersine sürüklerler, sürekli karanlığa, gidilmedik
yollara giderler, aklı, ilmi sevmez, fikirleri, istekleri fesada verir, ahlâkları
bozar, Allah'a, Peygamberlere yarış etmek zan ve iddiasıyla yapılamayacak
şeyler yapar, keyfini yerine getirmek için nerde Allah'tan korkmaz varsa peşine
takar ve taktığını karanlıklara, içinden çıkılmaz belalara sürükler. Sonra
ne olur? Bunlar ortada kalırlar da tağutlar kurtulur mu? Hayır tağutları ile
birlikte bütün kâfirler nur içinde kalanlar değil, nâr (ateş) içinde kalanlardır,
Allah tarafından o sonsuza kadar yanacak olan ateşe mahkûmdurlar. Hepsi o
cehennem ateşinde sonsuza kadar kalırlar. Görülüyor ki, Allah'a iman etmeyen
kâfirler, tağutları inkâr etmiş bile olsalar, yani hiçbir kulpa yapışmak istemeyip,
kendi kendilerine kalmak isteseler bile, yine tağutların sataşmasından, kurtulamayacak,
her halde tağutlara takılmaya mecbur olacaklardır. Çünkü insanın toplumsuz,
emirsiz, yasaksız, yaşaması mümkün olmadığından, Allah'ın teklifini (koyduğu
yükümlülüğü) Allah'ın emirlerini dinlemeyenler, mutlaka tağutların emirlerine
mahkûm olacaklardır. "Zorlama yoktur" diyen dini tanımayıp, zor
kullanan zorba tağutlar da, sonuç olarak kendilerini kurtaramayacak, sonunda
ebedî olarak ateşlerde kalacaklardır. Şüphe yok ki hak tanımayan kuduz nefislerin
sürükleyeceği yer cehennem ateşidir.
258-Bakınız
Allah'ın yardımı ile bir mümin bir tağuta neler yapmış ve Allah müminlere
ne gibi şeyler gösterebilir. İşte tarihî bir örnek: Görmedin mi Allah, kendisine
'mülk' yani devlet ve hükümdarlık verdiği için gururlanarak veya hükümdarlığının
şükrünü tam aksine olarak, nankörlük ile yerine getirmeye kalkışarak, "Halîlullah"
(Allah'ın dostu) olan İbrahim'le Rabbi hakkında tartışmaya girişen, onu yenerim
zannı ile tartışmaya çıkışan o tağutu (o Nemrud'a baksana!) O zaman İbrahim,
"Benim Rabbim O en yüce ve en ulu olan varlıktır ki, hem hayat verir,
hem de öldürür." demişti ki; hem hayatı yaratır, hem ölümü demekti. Rivayet
olunduğuna göre, Hz. İbrahim putları kırdığı zaman Nemrud onu zindana atmış,
bir süre sonra çıkarıp, "Sen kime davet ediyorsun?" diye sormuş.
O da böyle söylemişti. Buna karşı Nemrud, "Ben de hayat veririm ve öldürürüm"
dedi. Rivayete göre iki adam getirtmiş, birini idam edip, birini salıvermiş,
işte gördün mü demiş. Bununla Hz. İbrahim'in anlattığı hayat verme ve öldürme
deliline gereği gibi dikkat etmemiş, güya kendince bir yandan bir "üslûb-ı
hakîm" (hikmetli ve bilge kişinin üslûbu) yapmış, bir yandan da tehdid
savurarak: "İşte o benim!" diye Rablık iddiasına kalkmıştı. Bu cahilce
müşrik cevabına karşı derhal ona haddini bildirmek için tam yerinde bir bilge
üslûbu, "üslûb-ı hakîm" ile, İbrahim: "Şu kesin ki, Allah güneşi
doğudan doğduruyor, sen de batıdan doğdur bakayım." dedi. Deyince "kâfir
tutuldu kaldı." Şaşkın ve yenik düştü. Buna kâfir azgınlık yapmayıp da
Hakk'ı kabul etseydi, hayat vermeyi ve öldürmeyi gerçek biçimi ile alıp, ilâhî
hidayeti reddederek zulmetmeseydi, bu zulmete (karanlığa) düşmezdi. Fakat
Allah da zalimler zümresine hidayet etmez. Onları doğru yola iletmez. Kendilerini
Hakk'ın ta kendisi varsayıp da hak ve hakikate karşı gelen böyle zalimler
Hakk'ın nurundan nasıl yararlanabilirler? "Hayat" yaratmanın, güneşin
hareket yönünü değiştirmekten daha önemli, hayat olaylarının, mekanik olarak
meydana gelen olaylardan daha yüksek bir kudret delili olduğunu takdir etmeyen
ve onu oyuncak zannedip de hafife alan zalimler sonunda böyle gökten inen
mekanik bir tokatla yenilirler. Ancak hakkı kabul etmek arzusunda bulunmayan
azgınlar böyle şaşkın ve yenik olurlar da yine imana yanaşamaz, karanlıktan
çıkamazlar; kişiler böyle olduğu gibi toplumlar da böyledir. Demek oluyor
ki, tağut'un örneklerinden biri, böyle, "Ben hayat veririm ve öldürürüm."
diye Allah ile boy ölçüşmeye kalkışan kâfirdir ve işte bir mümin böyle bir
azgına yağ çekmek şöyle dursun, ona gerektiği gibi haddini bildiriverir ki,
bu Allah'ın bir lütfudur. Allah'a imanı olmayanlar, bunun yanında korkusundan
tiril tiril titrerken bak İbrahim ona ne yapmış, ne hale getirmiştir. Bununla
şu da ortaya çıkıyor ki kâfir, iktidar sahibi birisi olabilir ve fakat bir
kimse iktidar sahibi olmakla hidayete ermiş olmaz, iktidarın nimeti gereği
onu kendi gönlüne ve hevesine göre kötüye kullanmak değil, Allah'ın emrine
ve hakkın gereğine göre idare ve takip etmektir. Yani Allah'ın hayat vermesi
ve öldürmesi o kadar kesin ve açıktır ki, bunu pek değersiz, pek aşağı bir
şey gibi zannedip kendilerine mal etmek isteyen kimseler bile bulunuyor. Fakat
sözle ifadesiyle bu kadar sağlam ve sağlam yapılı olan bu gerçek ayrıntıya
geçildiği zaman kısa akıllar, hayatın tekrar edip duran örneklerini göremezler
de hayatın aslına inanırlarken, yeniden dirilmeyi ve mahşere gelmeyi inkâr
ederler.
Kendilerini
hak kanununun üstünde tanımak isteyen, emirleri ve iradeleri ile hakkı ve
gerçeği değiştirmek sevdasında bulunanlar mutlaka Hakk'ın sillesine mahkûmdurlar.
Kendilerine uyanlarla birlikte kendilerini de karanlıklara sürüklerler ve
uçurumlardan yuvarlanır ateşin diplerine tıkılırlar. Elbette haktan kaçan,
hakka karşı gelen, haksız olur, haksızın, hakka ermesi de bir çelişkidir.
Kuşkusuz iktidar ve hükûmet pek büyük ilâhî bir nimettir. Fakat insanlar kendilerini
bunun asıl ve gerçek sahibi değil, vekâleten ve mecazen sahibi bilmelidirler.
Nemrud bunu böyle tanımadığı için ilâhî hidayetten mahrum olan zalimlerden
oldu. Ve Allah'a dayanan İbrahim üstün gelerek Allah'ın izni ile onu şaşkın
ve perişan eyledi.
Ayrıntılı
ve uzun tefsirlerde bütün ilmî yönleri incelenmiş olan bu ilmî münazara (tartışma)
örneği, Allah'ın iman edenlere yardımını ve bir müminin tağuta karşı davranışını
bir iki kısa cümle içinde o kadar açık ve belîğ bir şekilde ifade etmiştir
ki, ilâhî yardımın bu örneği bütün akılların kavrayabileceği açık bir gerçeği
kapsamaktadır. Başka bir tabirle bu âyet, ifadesiyle muhkem âyetlerden olan
apaçık bir âyettir. Bununla birlikte Cenab-ı Allah'ın gücü ve hayat vermesi
bir defaya mahsus değildir. O mutlak gücü ile dilediği gibi hayat verme gücüne
sahiptir. Yok olanı var edip hayat verdiği gibi, ölüyü de tekrar diriltebilir
ve hayat verebilir. Ve bu hayat vermenin ve öldürmenin çeşitleri vardır. Bunlar
normal nedenlere dayalı olarak meydana gelebildiği gibi olağanüstü biçimlerde
de olabilir. Zaten "hayat verme" sırrı başlı başına bir harikadır.
Bunun gibi Allah'ın müminleri karanlıktan nura çıkarması da akılların kavrayabileceği
derecelerden çok yüksektir. Onun öyle incelikleri, öyle gizli yönleri ve öyle
olağanüstü şekilleri vardır ki, onlar akılların, tekniklerin kavrayamayacağı
harikalara varır. Böyle olmakla birlikte bunlar akılların kabul edemiyeceği,
reddine mecbur olacakları muhalâtdan (meydana gelmesi mümkün olmayan şeylerden)
değildirler. Aksine hayatın akışından elde edilebilecek birer gerçektirler.
Meydana gelmeden önce akılların tahmin etmeleri ihtimali olmayan ve fakat
meydana geldikten sonra da kabulünde tereddüt etmeye imkan kalmayan öyle örnekler
vardır ki, bunlar imanı olmayanlar için bir sır, müteşabih (karmaşık) bir
iş olarak kaldığı halde, iman edenler için diğer bir muhkem (sağlam) delil
oluştururlar. Cenab-ı Allah bunları da iki örnekle açıklayacaktır.
259-Birincisi:
Şöyle ki, o örneğe yahut şu kişi gibisine baksana! Buradaki yukardaki 'ye
atfedilmiş (ulanmış) olduğuna göre "Ya da şu kişi gibisini görmedin mi?"
demek olur. Bu şekilde âyetteki (kâf) da harf-i cer olursa, harf-i cerrin
harfin başına gelmesi caiz olmayacağından, âyette denilmesi gerekirdi. Bunun
için bu kâfa yani sözü güzelleştirmek için gelmiş fazladan bir harf diyenler
olmuştur. Fakat bunun (misil) anlamına isim olan "kâf" olarak "...o
kimse gibisini görmedin mi?" demek olduğu hatırlatılmış, ya da atıf anlamı
ile "veya buna benzer bir şey gördün mü?" anlamına geldiği de söylenmiştir.
Ancak atıf anlamı açısından düşünülürse ifadesinin meâli, "Bu, şunun
gibi" demek olacağından, de buna atfedilerek "veya şunun gibi"
demek olur. Bununla birlikte her ne olursa olsun burada "kâf"ın
açıkça getirilmesi öncekinden daha çok olayın kendisine, burada benzer ve
örneğine dikkat çekilmiş, yani görülenden görülmeyene geçilerek (yaşanmış
olaydan yaşanmamış olaya geçilerek) benzerlik kanunu gereğince önce "kıyas-ı
temsilî" (temsilî kıyas), ikinci olarak "kıyas-ı istikraî"
yolu ile daha özelden daha genele bir "istidlâl ilmi" gösterilmiş
ve imanın prensiplerinden olan "Allah'ın her şeye gücü yeter". gerçeği
yerleştirilmiş ve böylece imanla ilmin birleştirilmiş olduğuna dair bir hatırlatmayı
içermiştir. Yani müminlerin işlerini çekip çeviren Allah'ın onları, karanlıklardan,
cehaletten, olayları çözemeyip şaşkınlık içinde kalmaktan yakînin (kesin bilginin)
nuruna nasıl çıkardığını ve O'nun öldürme ve hayat vermedeki sonsuz gücünü
anlamak için şu üzgün ve kederli şahsın olağanüstü olayını tek bir harika
olarak değil, çeşitli açılardan ibret verici olaylarla dopdolu olan hikâyesini
bir örnek olarak alıp benzerleriyle düşününüz ve bütün çeşitleriyle hayatın
akışının her an öldürmeyi ve diriltmeyi kapsayarak benzerlerinin tekrar edip
durması içinde, herkese özgü ve kişisel bir olay olduğunu anlayınız ve her
tümel (küllî) kanunun başlangıçta bir tek harikanın genelleştirilmesi bulunduğunu
biliniz ki, o kişi bir köye, bir şehre uğramıştı, o sırada bu köy damlarının
üzerine çökmüş, o dimdik ayaktaki binaların tavanları çöküp inmiş, altındaki
duvarlar onların üzerlerine yıkılmış altüst olmuş veya bağlarına, bahçelerine
rağmen harap, bomboş, kimsesiz, ağlanacak bir durumda idi. Âyet metninde yer
alan "Arş" kelimesi, aslında tavan demek olup, üzeri damla örtülü
olan yerlere ve her yana gölge veren şeylere de dendiğinden burada birkaç
tasvir (bakış açısı) mümkündür. Hz. Ali, İbnü Abbas, İkrime, Ebü'l-Âliye,
Said b. Cübeyr, Katâde, Rebi, Dahhâk, Süddî, Mükâtil, Süleyman b. Büreyde,
Nâciye b. Ka'b, Sâlim el-Havâs demişlerdir ki: "Âyette kastedilen kişi
Hz. Uzeyr idi." Fakat Vehb, Mücâhid, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, Bekr
b. Muzar: "Hz. Ermiyâ idi." demişler. İbnü İshak da Ermiyâ'nın Hızır
olduğunu söylemiştir. Bunlardan başka Lût (a.s.)'ın kölesi veya Şa'ya dahi
denilmiş. İlk başta bir kâfir kişi ve fakat dirildikten sonra mümin olduğu
da söylenmiştir. Âyet metninde yer alan "KARYE"ye gelince, Vehb,
Katâde, Dahhâk, İkrime, Rebi' buna "İlya" yani "Beytü'l-Makdis"
demişler, Dahhâk'tan "Beyt-i Makdis"e iki fersah uzaklıkta, "Karyetü'l-İneb"
veya "Arz-ı Mukaddes", bazılarından Mü'tefike, İbnü Zeyd'den yukarda
sözü edilen ölümden kaçan "Binler şehri", İbnü Abbas'tan Dicle kıyısında
"Deyr-i Hirakl", Kelbî'den, "Şabur-âbâd", Süddî'den Selâmâd
diye de nakiller vardır. Bunların içinde en meşhuru bu şahsın Hz. Uzeyr b.
Şerhiya, "Karye"nin de İsrailoğulları devletinin yerleşip kurulduğu
yer olan Kudüs şehri olmasıdır ki, Buhtünnassar'ın savaşı ile işgal edilmiş
ve tamamen yıkılmış ve bütün İsrailoğulları üç bölüme ayrılıp, bir kısmı baştan
başa öldürülmüş, bir kısmı Şam'da yerleştirilmiş, bir kısmı da esir edilip
götürülmüştü. Uzeyr bu esirlerin arasında olup, daha sonra kurtulmuş ve bir
gün eşeği ile Kudüs'e uğrayıp Kudüs'ü bu hâlde görmüştü. İbnü Abbas'tan, âyetin
iniş sebebinin bu olduğu tafsilatıyla rivayet olunmuştur. Bununla birlikte,
yukarda açıklandığı üzere, diğerleri hakkında da böyle birer öldürme ve diriltme
harikaları rivayet olunmuş ve hikâyenin genel anlamının her birine veya hepsine
ihtimali bulunduğu gibi, hikâyenin konusunun bir ümitsizlik karanlığı üzerine
gerçekleştirilmiş gibi görünmesine, "ümitsizliğin" de bir "inkâr"
olması nedeniyle bu olayı, inkâr karanlığından imanın ışığına, "ümitsizlikten"
başarıya ve ümide bir geçiş örneği gibi değerlendiren müfessirler olmuş ise
de, âyetin gelecek ifadesi bunun, meşhur anlamına uygun olarak "bir peygamberlik
harikası'" olması daha yakın bir ihtimaldir. Ve hikâyenin konusu, kâfirce
bir ümitsizliğin değil, mümince bir üzüntünün ve kederin sonuçlarını ve olağanüstü
bir ortaya çıkış tarzını kapsar. Her türlü hayat nedenlerini kökünden sökmüş
görünen acıklı bir yıkım olayından acı bir ümitsizliğe düşerek, hayat vermeyi
temenni, fakat hayat verme gücünü gözünde büyütme ve bunun yolunu bilmekte
kendisinin yetersiz olduğunu itiraf edip, insan olarak güçsüzlüğü ile derin
bir üzüntü ve kederle yanıp yakılma içinde kalan ve bu halde Allah ile ilişkisini
(muamelesini) kesmeyip isterse hatalı bir dil sürçmesiyle olsun dertleşen
bu acıklının geçirdiği imtihanı ve nihayet gizli ve ince harikaları dirilmeyi
isbata ve karanlıktan ışığa çıkarmaya mükemmel bir örnek olarak almak için
bir inkâr olan "mutlak ümitsizlik" düşünmeye âyetin anlamı aykırıdır.
Şu kadar ki Nemrud gibi zalimce ve azgınca bir şekilde olmayan ve "Allah
onların kalplerini mühürlemiştir." (Bakara, 2/7) hükmü üzere inkârı huy
edinmemiş olanlar hakkında küfürden imana çıkarma, imanı harikalara erdirmek
de "Allah'ın her şeye gücü yeter." (Bakara, 2/20) hükmüne dahil
olarak caiz olabilir. Ve kuşkusuz, "Allah iman edenlerin dostudur."
ifadesinin bu gibileri de kapsadığının düşünülmesi gerekir. O halde âyetin
iniş sebebi Üzeyr veya Ermiya olayı da olsa âyetin mânâsı tahsis edilemeyerek
hikâyenin birçok olaylara uygun düşmesi için "Karye" nekire (belirsiz)
olduğu gibi, de ahd-i zihnî (zihnen bilinen) ile düşünülmelidir.
Demek
olur ki -ismi gerekli değil o kişi uğradığı köyün bu acıklı durumunu görünce,
bu dehşetli ölümünden sonra Allah bu memleketi nerden diriltecek diyordu ki,
bu söz o şahsın durumuna göre şu anlamları ifade edebilir:
1-
Allah bu memleketi diriltecek ama, acaba nerden diriltecek? Nasıl diriltecek,
ne zaman diriltecek?
2-
Ben buna çok hızlı bir hayat temenni ediyorum, fakat acizim, yolunu bilmiyorum,
bilmem ki Allah bunu yapacak mı? Yaparsa da galiba geç yapacak, onu da ben
görmem, ah ne felâket ne felâket!..
3-
Yapabilir ama, galiba yapmayacak.
4-
Ölen dirilir mi? Giden geri gelir mi? Buna hayat verilmesine, öldükten sonra
dirilmesine imkân ve ihtimal yok, heyhat!.. Bu dördüncüsü tam bir ümitsizlik,
bir inkârdır. Bunun için bu sözü söyleyen bu amaçla söylememiş olsa da, bu
ilham dolayısıyla bir dil kayması, bir dil sürçmesi yapmış olur. Mümin hiçbir
şeyden ümitsizliğe düşmez. Ancak basit nedenlerin etkisi ile insanlık icabı,
ümit zayıflığı ile karşı karşıya gelebilir. Çünkü ümitsizlik inkâr olduğu
gibi, kendi durumu hakkında tam bir güven duymak da inkârdır. O da Allah'a
gurur ile ondan bir bakıma kopmak demektir. Bu nedenledir ki, "Ve şeytan
Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın." (Lokman, 31/33) buyurulduğu
gibi, "Gönderdiğimiz Peygamberler, ümmetlerinden iyice ümit kestiklerinde
ve kesinlikle yalancı sayıldıkları sonucuna vardıklarında kendilerine yardımımız
erişiverdi." (Yusuf, 12/110) buyurulmuştur. Demek ki ümitsizlik değil,
fakat ümitsizliğe doğru bir zan ve kuruntu ile ümit kırıklığı ve böylece bir
keder ve acı, peygamberler hakkında bile mümkündür. Fakat peygamberler ilâhî
ismet (koruma) de bulunduklarından öyle bir noktada derhal ilâhî yardım kendini
gösterir. Müminlerin de böyle bir anda, "O'nun gücü herşeye yeter."
(Hûd, 11/4), "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin." (Zümer,
39/53), "Allah'ın lütfundan ümit kesmeyiniz." (Yusuf, 12/87) diyerek
imanın kulpuna daha çok sarılıp sabır ve namazla yardım dilemesi, ümitsizliği
andıran bir telâş ve sızlanma göstermemesi, Allah'ın ölümden sonra da diriltmeye
gücünün yettiğini bilmesi ve onu beklemesi gerekir. İşte, "bu ölümden
sonra Allah bu memleketi nerden diriltecek," böyle üzgün, yardım isteyen
bir ümit kırıklığı hâlinin ifadesi ise de, bunun az-çok bir ümitsizlik havası
vermesinden uzak kalmamış olması, bir "zelle" (ayak sürçmesi) olacağından,
o anda hem ilâhî yardım başlayacak, hem de bu sürçmenin bir terbiyesi olmak
üzere, arzu edilen şeye kavuşmak bir asırlık "betaet" (hareketsiz
kalma) ile ortaya çıkacaktır.
Bu
bakımdan, Allah hemen o kişiye yüz sene süren sürekli bir ölüm verdi. Bu sürede
hayat namına bir şey tattırmadı. Rivayete göre o kişi bir uykuya dalmış o
uykusunda ölekalmıştı. Ve henüz gençti. Sonra da o ölüyü tekrar hayata salıverdi.
Önceki gibi canlı, akıllı, anlayışlı; ilâhî bilgide, düşünceye ve delillere
dayanarak sonuçlara varmaya (istidlâle) hazır bir ruh ile yeniden dirilmeyi
nasip etti. Bazı rivayetlere göre, bu yüz senenin yetmişinci senesi "Yuşek"
adında bir Fars (Acem) hükümdarı tarafından kalabalık bir askerle Arz-ı Mukaddes
fethedilip alınmış, Buhtünnassar yok olmuş, İsrail oğullarının geriye kalanları
yine Beytülmakdis (Kudüs mescidi) ve civarına yerleştirilmiş, otuz yıl içinde
Kudüs yeniden yapılmış ve işte "Bu, ölümünden sonra Allah bu memleketi
nerden diriltecek?" diyen Hz. Uzeyr'i de Allah bu sırada o karye (köy)
gibi öldükten sonra diriltmiştir. Diriltince, "Ne kadar kaldın?"
diye sormuştu. O da bir uykudan uyanırcasına, "Bir gün veya bir günün
bir kısmı kaldım." demişti. Belli ki ilk kendine geldiğinde, ruhuna bu
soru yönelince, henüz gerçeği bilmediğinden ve zaman aralığı da kişiliğin
sürekliliğine engel olmadığından önceki hayatın uyku hakkındaki hatıralarının
kalıntısından yola çıkararak tahminen ve yalandan kaçınmak ve tedbirli olmak
için böyle söyledi. Demek ki her gelecek, geçmişin hatırasına sahiptir. Gerek
uyku ve gerekse ölüm bile, ilk kendine gelmede insana kısaca (icmalen) bir
hatıra bırakıp da gidiyor. Öyle olmasaydı kalkan adam, o anda kendini geçmişe
bağlayamaz, varlığının o anda başladığını zanneder, "kalmadım yeni doğuyorum"
derdi. Böylece nice zaman aralıklarından sonra bile hayatın anlarını birbirine
bağlayabilir de geçmişte, şimdi ve gelecekte yaşar. Bu bağı kurma o kadar
hızlıdır ki, hayatta geçen yüz yıllık bir ömür bile, sonunda insana bir gün
gibi gelir. Bütün bunlar insanlara ahireti ve dirilmenin sırlarını, gizli
yönlerini anlatmak için canlı örneklerdir.
Bu
müttakice itiraf üzerine, Allah gerçeği anlatıp buyurdu ki: Hayır yüz sene
kaldın, şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak, Allah'ın gücünü seyret ki, hiçbiri
yıllanmamış yani bozulmamış, hep eskisi gibi tazece duruyor. Eşeğine de bak,
onu da öyle bulacaksın. Ve seni ecelin geldiği için değil, sırf bir ibret
için, seni insanlara bir delil, Hakk'ın gücünün görülen bir delili kılmak
için böyle öldürüp dirilttik, bu harikaları yaptık. Sana bu kadar uzun bir
ölümden sonra insanî, bitkisel, hayvansal, kişisel, sınıfsal (sınıf ve cinsle
ilgili) ruhsal, bedensel hayatların tümünde diriltip hayat vermeyi gerçekten
gösterdik ki, kuşkusuz bilginin tadına açıktan açığa eresin de insanlara peygamberlik
veya velilikle bir Hak tanığı olasın. O halde sadece haberlerle kalma, ilâhî
gücü açıkça anlamak için tekrar bak, o kemiklere yani kendinin veya eşeğinin
kemiklerine veya her ikisine veya genel olarak kemiklere de bak; hem gözle,
hem de sezme gücü ile seyret ki, biz onları nasıl çıkarıp birbirine bindiriyoruz
ve yerli yerine koyuyoruz. Nâfi', İbnü Kesir, Ebu Amr, Ebu Ca'fer, Yakup kırâetlerinde
noktasız "Râ" ile dan okunduğuna göre, bak o kemikleri hayata nasıl
atıyoruz da sonra onlara et giydiriyoruz. O kemikler nelerden, nerelerden
çıkıp geliyor, düzenine giriyor ve etler nasıl oluşuyor, yeniden ortaya çıkıp
gelişiyor, o kemikleri sarıyor da canlı bir cisim oluşuyor? Gerçekten öldürme
ve hayat verme sırrını, her anındaki değişiklikler ve o değişiklikler içindeki
kişiliğin değişmemesi ile gösteren bu etlerin, kemiklerin ortaya çıkıp ayağa
kalkmasına dikkat et. Şimdi her hayatta, var olan yoklukla varlığın, ölümle
hayatın, yok olmakla yok olmamanın, aynılıkla başkalığın bir çelişki gibi
görünen anlayışlarını içeren bu olaylar, bu harikalar akılla ve insan gücü
ile ölçülecek olursa bunların meydana gelmesine imkân olur muydu? "Parçalar"
değişsin, "bütün" değişmeden sabit kalsın, bu nasıl şey? Demek ki
bütün bunlarda değişmeyen ne o parçalar, ne de bütündür; ancak Allah'ın gücüdür.
Bu bakışlarla şu gerçek ortaya çıkar ki, hayat her şeydir ve her şey, Allah'ın
gücüyle ayaktadır. İnsan bunları dalgınlıkla unutursa, gerçekten içinde bulunduğu
halde bile, dirilmeyi ve canlanmayı anlayamaz da karanlıkta kalır. Bunlar
ilk hayatta bile olup dururken bu gözlemi dikkatten kaçırıp bunları yapıp
duran Allah'ın gücünden şüphe etmek, büyük bir sefilliktir. Dolayısıyla bu
konuda asla tereddüt kalmaması için, içinde bulunduğun şu zamanda bunlara
iyi bak da Allah'ın gücünün canlı, bilinçli bir delili ol. Bu hitap üzerine,
hakkı anlayınca, o kişi, bilirim Allah'ın her şeye gücünün yettiğinde şüphe
yoktur dedi. Hamze ve Kisaî kırâetlerinde emir kipi ile okunur ki, bu şüphe
üzerine Allah o kişiye bu kesin emri ("Allah'ın herşeye gücünün yettiğini
bil!" emrini) verdi demek olur. Bu bilgiye erenler, ilmî ve aklî prensiplerinin
başına ilmî delillerin tümünden daha açık olan bu gerçeği koyanların akılları,
fikirleri, gönülleri göklerden ve yerden daha geniş olur. Hiçbir zaman karanlıkta
kalmaz. Kâmil aklın, ilim ve teknikte, ikinci derecede sebeplerin ve normal
prensiplerin itibarî olan hakkını vermek isterken, kâinatın saltanatına hakim,
herkesi yöneten Allah Teâlâ'nın mutlak hakkını unutmaması gerekir. Bunu unutanlar
da bir zihniyet içinde sıkışır kalırlar da akıl ve teknik adına hareket ediyoruz
zannı ile bir yudum suda boğulurlar, imkân ve meydana gelme alanlarını daraltır,
ümitsizliklere ve gönül darlıklarına düşer, pek adi sebeplerden korkar, kuşkulanır,
sabit harikaları inkâra kalkışır, "hurafe" der geçer. Halbuki bunu
derken, takıldığı sebebin kapsamına dahil olmayan bütün kâinat onun gözünde
bir hurafedir. Sebebinin kendisi de zaten bir bilmecedir. Bunun için göklerin
ve yerin nuru olan Allah'ın gücüne tutunmayanlar, o sağlam kulpa yapışmayanlar
yakîn (kuşkusuz bilgi) ile aydınlanamazlar, aydınlanmış olamazlar; ışığa karanlık,
karanlığa "ışık" derler giderler.
260-Allah,
"her şeye gücü yeter" olunca, bizzat kendisi dilediği şekilde dirilttiği
ve hayat verdiği gibi, bunu kullarına da ihsan edebilir. Hayat ve nur (ışık)
verdiği kullarına o hayat ve o nurdan diğerlerine dökecek bir hayat verme
ve aydınlatma gücü de verebilir ki, bu da "nurun alâ nur" (nur üstüne
nur) olur. Buna örnek olmak üzere de bir zaman İbrahim: "Ey Rabbim! Bana
göster, ölüleri nasıl diriltirsin?" demişti. Şüphe yok ki, "Benim
Rabbim hayat verir ve öldürür." (Bakara, 2/258) diyen İbrahim "Ey
Rabbim!" dediği zaman, "Ey hayat vermeye ve öldürmeye gücü yeten
Rabbim!" diyor, "Ölüleri nasıl diriltirsin?" demekle de "Bilirim
sen ölüleri diriltirsin, fakat nasıl yaptığını tamamen bilmediğimden, hayat
feyzi gibi diriltme feyzi de bende ortaya çıkabilir mi? Buna karar veremiyorum
da düşünüyorum, bana bunu göstermeni niyaz ediyorum." demiş oluyordu.
Rabbi, İman etmedin de mi ki? Yani nasıl olduğunun ayrıntısını bilmiyorsan,
sırf söylenmesi (ıtlakı) ile inanmadın da benim nasıl dilersem öylece hayat
vermeye, diriltmeye gücümün yettiğini bilip iman etmedin mi? İman için görmek
mi lâzım ki, "göster" diyorsun, dedi. Bunda herhangi bir nitelik
özel bir belirleme ifade eder. Mutlak ilâhî gücün ortaya çıkışı ise sonsuzdur.
Onlar tamamen görünmez, ancak mutlak bir imanla bilinir. Sen ise mükemmel
bir müminsin, o halde neden "göster" diyorsun ve hangi "nasıllığı"
görmek istiyorsun? Burada, elbette ben istersem sana da gösteririm, fakat
bütün "nasıllıkları" değil, bazısını gösteririm gibi, uyarı cilvesini
andıran bir müjdeleme vardır. O zaman sorduğu sorunun nedenini ve amacını
belirlemekle İbrahim, evet, ya Rabbi! İman ettim, sen dilediğin zaman hayatı
bana, bende gösterdiğin gibi diriltmeyi de gösterirsin, ancak kalbimin rahat
etmesi için, o imanın verdiği şevk ile kalbime düşen ümit heyecanını dindirmek,
imandan bizzat görmeye, kesin bilgiden kesin müşahedeye, hayattan hayat verilmesine
geçmek için istiyorum, dedi ve asıl amacının her türlü leke ve kusurdan temizlenmiş
ve sürekli bir kalp hayatı olduğunu ve bu şekilde "makamı hullete"
(içten sevgi ve dostluk makamına) erip sonsuza dek Halilullah (Allah'ın dostu)
olarak kalmaktan ibaret bulunduğunu ortaya koydu. Bu âşıkane niyaz üzerine,
Allah hayatın uçup giden bir şey olduğuna işaret olsun diye buyurdu ki, öyle
ise kuşlardan dördünü -rivayete göre kelimesindeki elif-lâm ahd için olmak
üzere tavus, horoz, karga, güvercin veya kartal tut da bunları çevir, kendine
meylettir, kendine bağla. Hamze kırâetinde Sâd'ın kesresi ile , diğerlerinde
zammesiyle okunur. Zammelisi dan, kesrelisi den gelir ki, ikisi de, "imâle"
(meylettirme, bir tarafa eğme) anlamına birer lügat (sözlüktür) tır. Parça
parça kesmek, biçim biçim kesip ayırmak anlamlarına da gelir. Zammeli okunuşu,
"imale" (meylettirme), kesrelisi (kesme) anlamına olduğu açıklanmış
ve iki şekilde de tefsir edilmiştir. Fakat kesme anlamı âyetin daha sonrasından
da anlaşılacağı için burada "imale" yeterlidir. "İmale"nin
ile kullanılması (sılalanması) da kendine bitiştirme, katma anlamını verir
veya bu anlamı gerektirir. Bunun için âyetin anlamı: Onları kendine meylettir,
evir, çevir, kendine bağla, biçimleriyle, kendilerine özel gerçekleri (karekterleri)
ile bil, tanı, demektir ki, bununla tutulacak kuşların, özelliklerini ve kimliklerini
oluşturan özel biçimlerini iyice düşünülerek, tasavvur edilerek, kavranarak
hayat sırrını elde eden kendilerine özel gerçeklikleri ile tanınıp İbrahim'in
ilmine katılması, gerçek biçimleri ve sabit olan varlıkları ile İbrahim'in
nefsine zammolunmaları (katılmaları) diriltme gücü için bir şart olduğu gösterilmiştir.
Bu şekilde tutulan kuşlar hayat şekilleriyle İbrahim'in ilminde sabit olarak
(yer ederek) İbrahim'in nefsine katılacak, İbrahim'in de Allah'a kendi isteğiyle
tam olarak dönmesi dolayısıyla bu nokta, diriltilecek ölülerin Allah'a dönmesi
prensibine bir örnek oluşturacaktır. Bu olduktan sonra da ilim ile irade arasındaki
ilginin ortaya çıkışından "ol" emrinin, bir anda meydana gelişinden
başka bir şey kalmayacağını anlamak kolay olur. İşte bu önemli kurallara dikkat
çekmek için buyuruluyor ki: Onları tut, kendine meylettir, nefsine kat, özel
varlıkları ile ilmine al, kendine bağla. Sonra nefsinde parça parça tahlil
et, parça parça ayır ve her dağın başına bunlardan bir parça koy, sonra onları
çağır, Allah'ın izniyle irade ve diriltmenin hükmü ortaya çıksın da, sana
koşarak gelsinler, sen de şunu bil ki, Allah mutlaka azizdir, hakîmdir. Önce,
bütün mümkinata (olabilen şeylere) gücü yeten, hakîm ve hiçbir nedene mahkûm
ve mağlup olmayan bir izzet sahibidir. Bununla birlikte fiilleri ve bunların
sonuçlarını birbirine bağlamış, onlara da bir diğerine sebeb olma ve onun
sonucu olma özelliği vererek, aralarına bir düzen ve tertip koymuş ve dolayısıyla
eşyanın parçalarını birbirlerine karşı da bağsız, ilgisiz bırakmamış, hepsinin
arasında özel düzenlemeler ve sonuç bağlantılarıyla da gücünü göstermiş olan,
işlerin sonuçlarını ve eşyanın amaçlarını bilen bir hikmet sahibidir. Böyle
fiillerinin normal nedenlere, düzgün kanunlara dayalı olması, her birini olağanüstü
yollarla meydana getirmekten aciz olduğu için değil, her fiilinde sonsuz hikmetler
ve yararlar bulunduğu içindir. Sebeplerin yaratıcısı olan Allah, ilk sebep
ve en yüce fail olduğu için, hiçbir sebeb yaratmayıp her fiilini doğrudan
doğruya bir harika olarak yapmaya da gücü yeter. Ancak o zaman fiilleri arasında
kendinden başka hiçbir bağlantı yönü, münasebet ve eşyada bu sanat ve sağlam
yapı bulunmazdı. Kuşkusuz yalnız illetlere ve sebeplere bağlı sonuçlar yaratmak
başka, aynı zamanda o sonuçları, bir diğerine birbirini takib eden sebepler
ve sonuçlar hâlinde bağlayarak yaratmak yine başkadır. "Hayat verir,
öldürür, her şeye gücü yeter." (Hadîd, 57/2) olan Allah'ın ne izzeti
hikmetine aykırıdır, ne de hikmeti izzetine aykırıdır. Bütün sebeplere ve
onların sonuçlarına hakim ve onları kontrolünde tutan (gâib) olan izzeti,
onların hepsini durdurmaya da kâdirdir. Sebeblere yapışıldığı zaman, O dilemezse
hiçbir şey olmaz. Hikmeti ile sebeblere geçerlilik verdiğinden dolayı, izzetini,
yaratılmış olan sebeblere bırakmış da değildir. İşte Allah böyle bir aziz
ve hakim olduğundan, ölüleri de dilerse kendinden başka hiçbir sebebe bağlı
olmayarak diriltir ve dilerse hikmetiyle bilinen sebeblere dayalı olarak diriltir.
Her olayda hem izzeti, hem hikmeti ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte ilk
yaratması izzetine, ikinci yaratması da daha çok hikmetine bağlıdır. Hikmetlerinden
birisi de kullarının imanlarına ve tercihlerine bile özel bir sebeblik vermiş
olmasıdır ki, bu sebeblik dirilmenin sırrına kadar çıkabilir. Ve bu sayede,
insanlar, mecburi bir dönüş ve mecburi bir dirilme ile ergeç zorunlu bir hayata
atılacakları gibi, isteyerek dönüş ve isteyerek dirilme ile de seçilmiş bir
hayata ve hatta isteğe bağlı bir dirilmeye nail olurlar ki, din ve ahiret
mutluluğu bunun içindir. Demek ki, "O'nun gücü yeter." icmal (kapalı
anlatım), ve "çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir" ifadesi ise
tafsildir (açıklamadır).
(Uzeyr),
icmal makamında, izzet hükmü ile mecburi diriltmeye, İbrahim, makam-ı tafsîlde
(açıklama makamında) izzet ve hikmet hükmü ile hem mecburi diriltmeye, hem
isteğe bağlı diriltmeye ermiştir. O Halilullah (Allah'ın dostu)tır. Bu açıklamadan
anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim bu emirlere sarılıp muradına erdi mi, ermedi mi
diye düşünmeye gerek yoktur. Gerçi bu noktayı âyet açıkça belirtmiyor. Fakat
bu emirler ya emr-i tekvînî (yaratmaya ait emir) veya emr-i teklîfî (yükümlü
kılma emri) veya emr-i ta'cizî (âcizliğini ortaya çıkarmak için emir)dir.
Tekvînî emir olduğuna göre bunun gereklerinin, meydana gelecek bir iş olacağında
kuşku yoktur. Teklifî emir ise, İbrahim'in bunlara aykırı davranıp isyan etmesi
söz konusu olamaz. Ta'cizî emir olmalarına ise hiçbir gerekçe ve işaret bulunamayacağı
gibi, âyetin devamındaki ifadeler buna aykırıdır. Çünkü âyet Cenab-ı Allah'ın,
müminleri karanlıklardan nura (ışığa) çıkarmasını ve diriltme gücünü temsil
ve Hz. İbrahim'i övmek için gelmiş bulunmasının bir sonucu olarak, Allah İbrahim'i
bu emirlerle âciz ve mahrum bıraktı demek açıkça batıldır. Dolayısıyla Hz.
İbrahim tarafından bu emirlere uyulmakla diriltmeyi ve hayat vermeyi gözlemleyerek
kalbin tatmin olmasının gerçekten meydana geldiği, sözün anlamından tam olarak
ortaya çıkmaktadır. Ve bu konuda önceki (selef) ve onlardan sonra gelen bütün
tefsircilerin görüş birliği ve rivayetlerin ittifakı da vardır. Bizce doğrusu,
bu emirler teklifî emirler olmakla birlikte, tekvinî emri de içermektedir.
Hz. İbrahim'in Rabbine kâmil imanla tam bir dönüş yapması, Allah'ın izni ile
diriltmenin nasıllığından bazısının kendisinden ortaya çıkışını gözlemleyerek,
kalbini tatmin eylemesine neden olmuştur. Bir taraftan harikalarla dopdolu
olan, diğer taraftan en yüksek ilmi ve hikmetli kanunları kapsayan şu iki
hikâyenin akıllara durgunluk verecek yönlerini anlatıp açıklamakla tüketmek
mümkün değildir. Bunlarda ilâhî Kürsi'nin hakimiyetinin tecellisi (ortaya
çıkması) kadarı gayet açık ve bununla birlikte onun gibi kavranması mümkün
olmayan marifet sırlarını da içine almaktadır. Bunlardan herkes kendi derecesine
göre nura dalar. En genel olmak üzere şunu söyleyebiliriz ki, bu âyet bize
hiç söz götürmez bir yakîn (kesin bilgi) sırrını telkin etmektedir. Hayatın
gerçek yönüne dair gerektiği kadar bilgi elde edilir ve en yüce başlangıç
noktasına ulaşma, bağlanma sağlanırsa, diriltmenin ve hayat vermenin bir irade
meselesine, bir "ol" emrine bağlı olacağı görülecektir. Bunu akıllarına
sığdıramayanlar şu örneği düşünebilirler: Bir insan nefsinde ilmî şekli var
olan bir şeyi kalbinde dilediği gibi parçalasın, birbirinden ayırsın, parçalarını
duman gibi her yöne savursun; sonra dönüp yine kalbinden o şeye önceki gibi
aynen "gel" diye irade yöneltsin, o anda Allah aksini isteyip de
ona bir unutma veya diğer bir arıza vermezse derhal görür ki, o dağılmış parçalar
bir anda aynen önceki gibi toplanır, gelir karşısına dikilir. İşte iç (enfüsî)
âleminde her zaman olup duran bu hafıza ve akılda canlandırma işi bize bir
vücudu, o vücud da bir diriltmeyi ve hayat vermeyi simgeler. Ve bizim ruhumuza
göre iç âlemin (sübjektif âlemin) sırları ilâhî ilim ve iradeye göre sübjektif
ve objektif bütün varlıklar âleminin sırlarına en açık örnektir. Bizim zihnimizdeki
şekillerin değişmelerindeki tahliller (analizler), terkipler (sentezler) her
gün bize bu varlıkta binlerce diriltme ve hayat verme örnekleri arz ederler
ki, birçokları irademizin sonucudur. Her hatırlama bir diriltmedir. Bunlar
bizim nefsimizin kürsisi olan, kalbin ve beynin hâkimiyet alanıdır. Bütün
subjektif ve objektif kürsileri, gökleri ve yeri kuşatan Allah Teâlâ'nın ilâhî
ilim ve iradesi altında bulunduğundan buna, karşı ufuklar tasavvuru söz konusu
olamaz. "Oysa kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O'nun avucu içindedir,
gökler de O'nun kudretiyle dürülmüştür." (Zümer, 39/67) âyeti gereğince
bütün canlar ve bütün varlık âlemi bir avuç içinde dürülüdür. Allah'ın diriltmesi
ve hayat vermesi, bizim zihnimizde bir şeyi hatırlamamızdan daha hızlıdır.
Dolayısıyla bütün yaratma alanında her şey O'nun bir "ol" emrinin
sonucudur. O emir, bize yöneldiği zaman biz de O'nun hükmünü kendimizde ve
kendi dışımızda görürüz. Ve nitekim dışarda yapabildiğimiz şeyleri de bu sayede
yaparız. İşte Hz. İbrahim, Allah'a dönme ile dostluk makâmında bir tekvînî
emri de kapsayan bu emirler üzerine, o kuşları Allah'ın izniyle tutup kendine
katıp bağlayabildiğinden dolayı öyle bir kalb hayatına ermiştir ki, sübjektif
diriltme örneği üzere, bir irade ile objektif diriltmeyi kendinde gözleyebilmiştir.
Allah'ın, yalnız "Hayy" (diri) değil, "Muhyî" (dirilten)
olduğunu ve yarattığını görmüş; hem aziz, hem hakim olduğunu anlamış, izzetine
kendini teslim ederek hikmetinden Halilullah (Allah dostu) olmuş, zorunlu
dönüşten sonra, zorunlu dirilme nasıl mutlaka olacaksa, tam bir istekle O'na
dönüş üzerine de isteğe bağlı dirilmenin gerçekleştiğini görmüş, bu sayede
Nemrud'un ateşini söndürüp gül bahçesi, gül tarlası yapmıştır. Allah böyle
işleri çekip çevirendir. Ve peygamberlerin mucizelerinde ortaya çıkan harikalar
ve hayat verme sırları hep böyle demektir. Bunları akla sığmaz görmek, kendinin
karşısındaki dış dünya gibi, Allah'ın karşısında ufukların birtakım ortakları
(şürekây-ı âfak) veya O'nun üstünde bir şey var saymaktan doğar ki, şirk ve
inkâr da bu demektir. Allah derken, böyle bir tasavvurda bulunmak ise çelişkidir.
Bu çelişkiden çıkamayanlar ise ebedî olarak karanlıklara mahkûmdurlar. Bundan
ancak Allah çıkarır. O da zorla değil, iman ile çıkarır.
Allah'a
iman etmek aklın başıdır. Akıl herhalde bir kaynak, bir başlangıç noktası,
bir tutamak arar. Onu Hakk'ın izzetine teslim edip O'nun sağlam kulpuna yapışmalı,
hikmetine uymalıdır. Din ve imanın hikmet düzeni üzere ne büyük meyveler vereceği
ve imanın esaslarından olan öldükten sonra dirilme ve hayat vermenin bütün
çeşitleriyle mümkün ve meydana geleceği, hayatın yürümesinin bununla mümkün
olduğu, ebedî hayatın da bununla olacağı ve her dirilmede ikinci hayat, birincinin
meyvelerini taşıyacağından, sonsuz gelecekte ahiret mutluluğu hayatı, dünyadaki
kazançların Allah'ın hikmeti ile, onun sonucu, meyveleri gibi ortaya çıkıp
gideceği ve dolayısıyla dirilme gününde, ancak ilâhî izzet hakim olurken,
insanların birinci hayatta din konusu olan kendi istekleri ile yaptıkları
fiilleri de hikmet gereği, daha önce geçen normal sebeblerden olacağı ve herhalde
insanlar için ahiret sebepler âlemi değil, sırf bir neticeler âlemi olabileceğinden,
onların ahirete, ahirette değil, ancak dünyada Allah'ın emri ile hükmedebilecekleri
ve bunun için, "Ne alışverişin ne dostluğun, ne de iltimasın söz konusu
olmadığı." (Bakara, 2/254) özelliğinde olan o dirilme günü gelmeden,
isteğinizle o sağlam kulpa yapışıp Allah yolunda "infak" (harcama)
ve mücahede (cihad) ile Allah'a dönenlerin Allah'ın dostluğu ile karanlıklardan
ışığa, kesin ölümden ebedî hayata nasıl geçecekleri ve bunları yapmayıp tağutların
ellerine düşenlerin nefislerine pek büyük bir zulüm yapmış olacakları öteden
beri, Hakk'ın delilleriyle hem haber verilmiş, hem ispat edilmiş, hem de bu
hikâyelerle akıllılar tam anlamı ile aydınlatılmışlardır. İlâhî Kürsiden ortaya
çıkan, din ve imanın niteliğini ve meyvelerini açıklayan ve aydınlığa kavuşturan
bu kesin deliller yukardaki, "Ey müminler, ne alışverişin ne dostluğun
ve ne de iltimasın söz konusu olmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan
Allah yolunda harcayın." (Bakara, 2/254) âyetinin hükmî sebebleri ile
açıklamasından başka daha yukardaki hükümlerin ve özellikle, "Kimdir
o ki, Allah'a karşılıksız (güzel) borç verir de Allah da o borcu ona kat kat
fazlasıyla öder." (Bakara, 2/245) âyetindeki bildirinin ve ilâhî sözün
ezelî ve ebedî kesin güvencesini de kapsadığından, bu açıklamanın ona bağlı
olduğunu göstermek için azîz ve hakîm olan Allah hayat vermenin nasıllığının
ardından hikmet gereği bu borç vermenin ve harcamanın elde edilecek kazanç
ve artışının nasıl olacağını ve kabul olmasının şartlarını da açıklamak için
buyuruyor ki:
Meâl-i
Şerifi
261-
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki,
yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane var. Allah, dilediğine daha da
katlar. Allah'ın rahmeti geniştir. O, her şeyi bilir.
262-
Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı,
gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükafatları vardır.
Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.
263-
Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek
bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir,
yumuşak davranır.
264-
Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin.
O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır,
ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde
biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağnak inmiş de onu yalçın bir kaya
halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.
Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.
265-
Allah'ın rızasını aramak, kendilerini veya kendilerinden bir kısmını Allah
yolunda sabit kılmak için mallarını Allah yolunda harcayanların hâli ise,
bir tepedeki güzel bir bahçenin hâline benzer ki, ona kuvvetli bir sağnak
düşmüş de yemişlerini iki kat vermiştir. Böyle bir bahçeye yağmur düşmese
bile mutlaka bir çisenti vardır. Allah, yaptıklarınızı görür.
266-
Hiç biriniz ister mi ki, kendisinin hurmalık ve üzümlüklerden bir bahçesi
olsun, altında ırmaklar aksın, içinde her türlü ürünü bulunsun da, kendi üzerine
de ihtiyarlık çökmüş ve elleri ermez, güçleri yetmez küçük, zayıf çocukları
olsun. Derken ona ateşli bir bora isabet ediversin de o bahçe yanıversin.
İşte Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor. Umulur ki, düşünürsünüz.
261-Dirilmenin
sırrı ve hikmetin feyzi iledir ki, Mallarını Allah yolunda, din uğrunda gönüllerinden
gelen kendi tercihleri ile ve tam bir hoşnutlukla harcayanların, yani gerek
farz ve vacip, gerek nafile ve sırf sevap amacı ile (tatavvu') olsun, hayır
ve iyi amellere mal harcayanların durumu ve kazancı öyle bir tanenin durumuna
benzer ki, ekilmiş, yedi sünbül (başak) bitirmiş, Allah'ın hikmetiyle bir
kökte çatallanarak yedi başak bitmesine sebeb olmuş, hem nasıl başaklar, her
başakta yüzer tane var. Kısacası bire yedi yüz tutmuştur. Müminler bir taneyi
bile küçük görmemeli, yok etmemeli ve Allah'tan hiçbir şeyi kıskanmamalıdır.
Eğer bunu eken, elimde bir tanecik var toprağa atarsam bu da gidecek diye
düşünürse ne kazanır? Hiç değil mi? Öyle ise, Allah'ın hikmet düzenine dikkat
etmeli, harcayacakları şeyleri
262-Allah
yolunda harcamalı ve bundan çekinmemelidir. Hikmetin düzeni ve dirilmenin
sırrı olmasaydı, o bir tane çürür gider; ne filiz verirdi, ne başak. Bunların
her anında ilâhî izzet de hükmünü göstermekle birlikte, daha çok ilâhî hikmet
ortaya çıkar. İşte kulların fiilleri de böyledir. Böyle olduğu içindir ki,
insanın ekme fiili, bir tane nedeniyle Allah'ın hikmeti ile yüzlerce taneye
bürünür. Allah yolunda yapılan infaklar da ahirette böyle çok fazla olarak
karşımıza çıkacak ve teraziye konacaktır. Artık Allah yolunda koşacak insanlar
Allah için harcanan, ekilen tanelerin feyzini (bereketini) anlamalı, acaba
bu örnek verme olayı "varsayım" cinsinden bir şey midir? Yoksa kesin
midir? Tane ne cinsten olursa olsun, herhangi bir taneye denildiğine göre,
verimli tarlalara ekilen çekirdek, darı gibi bazı tahıllarda bu irfan gözlenebilir
şeylerdendir. Fakat tane dendiğinde daha çok buğday anlaşıldığına göre, bu
örneğe ender rastlandığı söyleniyor. Verilen örneğin gerçek olması için bu
kadarı da yeterli ise de, bize özellikle şunu anlatıyor ki, Allah'ın hikmeti
en az olmak üzere, bu kadarına uygundur. Bunun böyle üretilememesi hikmet
düzenine göre ekin yapılamamasındandır. Dolayısıyla insanlar bozulmayı ortadan
kaldırıp, tarımı da ilerletecek olurlarsa bu kadar ürün alacakları müjdelenmiştir.
O zaman yeryüzünün rızıkları bize yetişmiyor diye kavga etmezler, yetişmeyecek
diye ümitsizliğe düşmezler. Ancak örneğe dalıp da asıl hedefi unutmayalım.
Maksat buğday toplamak değil onları yerinde, Allah yolunda harcamaktır. Bu
ekinin ürünü ise asıl cennette biçilecektir ki, işte o zaman bire yedi yüzden
aşağısı yok. Allah dileyeceğine böyle veya daha çok katlar da katlar. Yedi
yüzü sade iki kat değil, daha fazla katlar artırır. O'nun artırma kanunu,
sonsuza kadar gider. İbnü Kesir'den Bezzî kırâetinde okunur ki, anlamı aynıdır.
Zamanımızda tarım deneyleriyle uğraşanlar bir buğday tanesinden çıkan çimleri
çatallandıktan sonra ayırıp fide halinde dikerek bir taneden iki bin taneyi
aşkın ürün alınabildiğini gözlemlemişlerdir. Bunlar bir kez daha aynı şekilde
ekilecek olsa nelere erişir. Fakat biz "Habbeyi kubbe yapmaktan"
(işi abartmaktan) vaz geçelim de şunu bilelim ki, hayatın kanunları her halde
"kat kat prensibine" göre işlediğinden hayatta, canlıların yararlanması
ve Allah'ın hükmünün yükseltilmesi için Allah yolunda, Allah'ın kullarına
ve özellikle mücahitlere verilen harcamaların ve sadakaların Allah katında
sonsuz verimlere ve sevaba sebeb olacağı şüphe ve kuşkudan uzaktır. Ve Allah'ın
rahmeti geniştir. O'nun yolunda ne kadar çok harcama yapılırsa yapılsın artık
yetişir ben bunların kârını ve sevabını vermem demez. Bununla birlikte "alîm"dir
de. Harcama yapanın niyetini, harcadığı miktarı, kendisine vadedilen ürünü
(sevabı) bilir hiçbirinin sevabını şaşırmaz.
SEBÎLULLAH:
Allah yolu, din demektir. Fakat dinin güvencesi, dindarların zorlamadan korunması
demek olan Allah yolunda cihat, hareketlerin en önemlisi olduğundan, "Fî-sebîlillah"
(Allah yolunda) deyimi, şeriatta daha çok cihad anlamında örf haline gelmiştir.
Bunun için bazı tefsirciler burada "Fî-sebîlillah" örf olduğu üzere,
cihad demek olup, bu âyet, bizzat cihada giden ve kendi mallarını harcayan
mücahidler, bundan sonraki âyet de kendi gitmeyerek diğer mücahitlere harcamada
bulunanlar hakkında inmiştir. Diğer iyi amellerden Cenab-ı Allah, bire on
vaad ettiği halde, kendi malını harcayarak cihad edenlere en az bire yedi
yüz sevap vaad etmiş demişlerse de, diğerlerinin açıklamasına göre bire on,
genel olarak, iyiliklerin en az sınırı olup, cihad ve diğer bazı ameller gibi,
harcamanın başka bir üstünlüğü olduğundan, bu âyet genellikle harcamaya (infaka)
teşvik ve her çeşit hayır şekillerine, yerlerine infakın sevabını açıklamıştır.
Bundan sonraki de onların kabul şartlarını açıklayacaktır. Ebu Hayyan tefsirinde
İbnü Ömer'den rivayet edilmiştir ki, bu âyet indiği zaman, Resulullah: "Ey
Rabbim! Ümmetime daha artır" diye dua etmiş, sonra, "Ancak sabredenlere
mükafatları hesapsız ödenecektir." (Zümer, 39/10) âyeti inmiştir.
Allah
yolunda harcamanın sevabı ve feyzi bu kadar yüksektir. Ancak her infaka da
bu sevap verilmez. Çünkü asıl neden tohumun, infakın kendisinde değil, Allah'tandır.
Bunun için, mallarını Allah yolunda harcayıp infak edenler, sonra da harcamalarına
ne başa kakma, ne eziyet takıştırmayanlar, gururlanmayanlar, tiksindirmeyenlerdir
ki, Allah yanında ancak onların sevapları vardır. Ve yalnız Allah'tan korkup
ve ancak ondan sevap beklediklerinden dolayı bunlara ne başka bir korku gelir
ne de üzülürler. Bir zarar yerine kat kat mükafat alırlar.
Dikkat
edilsin ki, bazı âyetlerde bazılarında da burada olduğu gibi buyurulmuştur.
Bunun sebebi şudur: Sebeblik ifade eder. Sebebliğin açıklanmasının istendiği
yerlerde "fâ" getirilir. Olmayan yerde de bırakılır. Yukarda hikmet
temeli üzerine infakın sevaba sebeb olması gösterilmişti. Bunda ise, gerçek
sebeplik, tam sebeplik anlaşılması ihtimali vardır. Bu âyet de bu yanlış anlamayı
ortadan kaldırmakla asıl gerçek sebebin Allah olduğunu ve hikmetin ilâhî izzeti
yok etmeyeceğini anlatarak infakın Allah katında kabul şartlarını açıkladığından
getirilmiştir.
263-MENN
VE MİNNET: Sözlükte iki anlama gelir. Birisi nimet verme ve nimet anlamınadır
ki, dilimizde "memnun olmak" bundan alınmıştır. Diğeri de hakkı
eksiltmek, kesmek, kısacası ihsan ettiği kimseye karşı ihsanını bir şey saymak
ve az çok ihsanı ile gururlanmaktır ki, gönül bulandırır ve ihsanın değerini
eksiltir veya keser. Burada kastedilen budur. Dilimizde minnet (başa kakma)
bu anlamdan alınmıştır.
EZA:
Tiksindirmek, iyiliğe balgam atmaktır ki, in'amı (iyiliği) dolayısıyla bir
kusur yüzünden şikâyet etmek, el, dil uzatmak, yaptığı iyiliği yüzüne vurmak,
başa kakmak hep "eza"dır.
Dilimizde
"minnet" ikisinden daha genel olarak kullanılır ve bunlara katlanmaya
minnettarlık denilir. Minnet çekmem, minnettarlık etmek yerine de "Minnet
etmem" denildiği vardır. Kısacası iyiliği bir görev diye yapmalı ve unutulmalı;
yaptığı bir iyiliğe göz dikmek, onu kendine yapmamış saymaktan doğar. Sevap
ise, niyyete bağlıdır. Bundan dolayı "iyiliği yap, denize at, balık bilmezse
hâlık (yaratıcı) bilir." Tebuk gazası (savaşı) için hazırlanan ve "Ceyş-i
usret" (sıkıntı ordusu) diye isimlendirilen ordunun hazırlanmasına Hz.
Osman (r.a.) odunlarıyla, çullarıyla bin deve, Abdurrahman b. Avf (r.a.) hazretleri
de dört bin dirhem sadaka vermişlerdi. Bu âyetin bunların gönüllerini hoş
etmek için indiği rivayet edilmiştir. Hükmün, âyetin iniş sebebine özel olmadığı
da bilinmektedir. Bilmeli ki, gönül alan hoş bir söz, tatlı dille reddetmek
(geri çevirmek) ve kusura bakmamak ayıp örtmek, saygısızlığa karşı bağış ile
muamele etmek arkasından eza gelen, veya bir gönül bulantısı ile birlikte
olan bir sadakadan hayırlıdır. Çünkü Allah ki hiçbir şeye muhtaç değildir.
O'na kirli şeyler sunmak, felaket sebebi olabilir. Zengin olan (kimseye muhtaç
olmayan) Allah, fakirlerine başkalarının minnet yükünü yüklemez, onları hatır
ve hayale gelmez öyle yönlerden rızıklandırır ki, gün gelir fakiri o başa
kakıcıya sadaka verecek derecede zengin eder. Bununla birlikte Allah halîmdir,
her günahkârı derhal paylamaz. Eza yapanlara da cezayı hak etmediklerinden
dolayı değil, fakat tevbekâr olsunlar diye hilminden dolayı mühlet verir,
geri bırakır.
264-İnfak
ve sadakaların kabul şartları bilindikten sonra, Ey müminler! sadakalarınızı
yüze vurmak, başa kakmakla iptal etmeyiniz, bunlardan biriyle sevabını kesmeyiniz,
başa kakma ve eza karışan sadakalar sevapsız kalır. Ne Allah'a ve ne de ahiret
gününe inanmayıp, malını insanlara gösteriş, iki yüzlülük için harcayıp infak
eden münafığın sadakası gibi hiçe gider. Çünkü bunun hâli, üzerinde az bir
toprak varken başına şiddetli bir yağmur yağmış da cascavlak bırakmış, bir
toz bile kalmamış, yalçın kayanın bu hâli gibidir. Öyle bir sadaka böyle bir
taş üstüne atılmış tohum gibi zayi olur gider de imkânsızlıkla harcama, riya
ile başa kakma ve eziyet verme ile sadaka verenler yaptıkları bu amellerden
hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler zümresini hayra erdirmez. Bunun
için sadakalarını başa kakma ve eziyet ile kâfirlerin gösteriş yaparak ve
riyakârca harcamasına benzeten müminler de onlar gibi sevaptan mahrum kalırlar.
265-
Mallarını, Allah'ın hoşnutluğunu istemek ve böylece kendilerini veya kendilerinden
bir kısmını, canlarının bir nafakası olan mallarını, amellerini, kardeşlerini
bozuk eğilimlerden ve her türlü sarsıntıdan koruyarak Allah yolunda vermek
ve hayır ve iyilikleri kendilerine değişmez bir huy kılmak ve ondan sonra
her çeşit fazilet ve ibadetleri kolaylıkla yapmak, kısacası ekecekleri tohumu
tutturmak için cân ü gönülden harcayanların durumları ise, yüksek bir tepedeki
güzel bir bahçenin şu hâline benzer ki, buna kuvvetli bir yağmur yağmış da
meyvelerini iki kat vermiştir. Normal bir durumda meselâ bin veren bu bahçe,
bu yağmur nedeniyle ikibin vermiş bulunuyor. O kayayı cascavlak bırakan yağmur,
bu tepede rahmetin ta kendisi olur. Bu benzetme yukardaki, bire yedi yüz ve
daha kat kat vaadini aşağıya indirmiş değil, aksine bir daha katlamıştır.
Böyle bir bahçeye şayet yağmur yağmazsa, hafif bir yağmur, az bir nem de yetişir.
Vereceğini yine verir. Unutmamalı ki, Allah amellerinizi görür ve bilir. Sakın
gösteriş yapmayın, gizlide ve açıktan açığa da ihlâstan ayrılmayın.
266-
Hiçbiriniz ister mi ki, altından ırmaklar akan, hurmalık, üzümlükleri içeren
gönül alıcı hoş bir bağı, bağlık bahçelik bir yeri , ve bunun içinde kendinin
her çeşit meyveleri olsun, üstüne de ihtiyarlık çöksün ve bu durumda elleri
ermez, güçleri yetmez yavrucukları dahi bulunsun da, o gönül alan bağa ateşli
bir bora gelsin, baştan başa bir anda yansın mahvolsun... Böyle felaketi kim
ister? İşte iman ile iyiliklerin karşılığı ve sevabı böyle bahçeler (cennetler),
bunların ihlasına ve Allah rızası için olmasına engel olan imansızlık, riyakârlık,
başa kakma ve eziyet etme ve diğer kötü amaçlar gibi kötülükler de kıyamet
gününde o ateşli bora gibidir. Ahiret cennetlerinin bir yolu, ebedi, sonsuz
nimetlerin tarlası olan ve içinde zorlamasız yaşanması gereken İslâm yurdu
da böyle güzel infak (harcama) ve salih amellerin meyvesi bir bağa, bir cennete;
cebbar (zorba), zorlayıcı, kâfir, zalim düşmanların ve bunun gibi fasıklığın
ve günahkârlığın, ahlâksızlığın, gayretsizliğin çabasızlığın onu kuşatması
da bu ateşli boralara, kasırgalara benzer; hem dünyayı yakar, hem ahireti.
Bunu anlattığı gibi, Allah size başka âyetler açıklayacaktır ki, düşünesiniz.
Yani ibretler alasınız, güzel güzel benzetmelere yol bulasınız, bunların her
birini delil, asıl, düstur, büyük prensip edinip hikmet kuralları üzere düşününüz.
Durumunuzu, menfaatlerinizi bunlara vurarak her birine uygun önermeler bulup
neticeler alasınız ve o sonuçlarla amel edip muratlara eresiniz. Çünkü fikir,
belli işleri tertip ile düzene koymakla bilinenden bilinmeyeni bulmaktır.
Şimdi
düşünüp de o infakları nerden yapacağız, zekâtları, sadakaları nerden ve nasıl,
kimlere vereceğiz mi diyeceksiniz?
Meâl-i
Şerifi:
267-
Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın
temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamıyacağınız fenasını
vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hamde
layık olandır.
268-
Şeytan sizi fakirlikle korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik eder. Allah da
lütfundan ve bağışlamasından birtakım vaatlerde bulunuyor. Allah'ın lütfu
geniştir. O herşeyi bilendir.
269-
Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir.
Ve bunu ancak üstün akıllılar anlar.
270-
Her ne çeşit nafaka verdinizse veya ne türlü bir adak adadınızsa, Allah onu
kesinlikle bilir. Ve zalimlere hiçbir şekilde yardım olunmayacaktır.
271-
Sadakaları açıkça verirseniz o, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de fakirlere
öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun
bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki, Allah, her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.
272-
Onları yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediğini yola
getirir. Yaptığınız her iyilik sırf kendiniz içindir. Siz yalnızca Allah rızasını
gözetmenin dışında infak etmezsiniz. İyilik cinsinden ne infak ederseniz o
size aynen ödenir. Size hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz.
273-
Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz. Onlar
yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından dolayı,
bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın.
Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Ne türden bir iyilik yaparsanız,
şüphe yok ki, Allah onu bilir.
274-
Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların
Rableri katında ecir ve mükafatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur,
onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.
267-
Ey müminler! Kazandıklarınızın temizlerinden; kaynağı ve elde edilme yolu
helâl olan, helâl kazanç ile ele geçirdiğiniz her çeşit mal varlığınızın iyi
ve hoşlanılanlarından, bu cümleden olmak üzere ticaret mallarından ve nakit
paradan ve size yerden çıkarıverdiğimiz ürünlerden; tahıl, meyveler ve madenler
gibi yerden çıkan şeylerden, bunların iyilerinden infak ediniz. Açıkçası zenginlik
kaynakları ikidir: Birincisi, kazanç adı verilen genellikle kişinin kendi
emek ve gayretiyle bilgi ve sanatıyla doğrudan veya dolaylı olarak elde ettiği
gelirlerdir ki, miras da bunun içindedir. İkincisi yerden çıkanlardır ki,
bunda kara, deniz ve hava da dahildir. Denizden çıkan balık, inci ve benzeri
şeyler de yerden çıkmış hükmündedir. Geriye bu iki kaynağın birlikte harekete
geçirilmesi sonucunda elde edilen kazanç şekli kalır ki, onda da kısmen emeğin,
kısmen de yerin payının büyük olduğu görülür. Hangisi daha ağır basıyorsa
o tarafa bakarak durum değerlendirmesi yapılır. Sonuçta bütün kazanç yolları
bu iki sebepten birine dönüşür. Öne alınmış olmasından anlaşılıyor ki, kendi
emeğine dayanan kazanç yolu insanlar için daha yakın bir sebeptir. Genellikle
yerden mal çıkarmak dahi bir anlamda yine buna bağlıdır. Fakat aynı zamanda
kazanç, doğanın zenginliği ile de yakından ilgilidir. Çünkü bu şekilde emek
ve gayret, yaratılıştan ihsan edilmiş olan sebep ve aletlerin kullanılması
demek olduğundan, bunlar da bir anlamda hiçbir emek karşılığı olmadan doğuştan
ihsan edilmiş güçler, kabiliyetler ve sebeplerdir. Emek dediğimiz şey de işte
bu güç ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ve yerli yerinde kullanılması anlamına
gelir. Bundan dolayı kesb, hiçbir zaman tek başına kazanç için bağımsız bir
sebep olmadığı halde, yerden çıkanlar bağımsız ve yeterli kazanç sebebi olabilir.
Demek ki kesb, aslında bir katılıma da yönelik olduğundan kesb yolu ile yerden
çıkanın birleşmesinden meydana gelen üçüncü bir kazanç yolundan söz etmeye
gerek yoktur. Bu zaten sözün sonucundan çıkan bir şeydir. Bu konuda insanların
başlıca iki türlü hata yaptıkları görülür: Birincisi servette emek ve çalışmayı,
tek başına yeterli bir sebep gibi kabul edip, öteki bütün sebepleri ve sermayeleri
buna borçlu saymak ve onların hepsini geçersiz sanmaktır ki, bu hataya genellikle
emek harcayıp, zahmet çeken ve sermaye kullanmayan çalışan insanlar düşer.
Bunlar sermaye sahipleriyle derin ve köklü bir didişmeye girerler. Bunlar
emek ve çalışmanın, kazanmanın değerinin, aynı zamanda sermayenin değeri demek
olduğunu görmek istemezler. Eğer çalışıp kazanmanın amacı sermaye biriktirmek
olmasaydı, tek başına çalışmanın bir değeri olmazdı. Kendi amacını gözardı
eden her fikrin boş bir çelişki olduğu aşikârdır. Para biriktirmenin, sermaye
elde etmenin çalışmanın hedefi ise yalnızca tüketim açısından değil, yukarıda
açıklanan, değerlerin karşılıklı olarak birbirine bağımlılığı kanunu gereğince,
üretilen malın yeni yeni işlemlere malzeme teşkil etmesi ve kazanç yollarını
çoğaltması ve kolaylaştırması açısından da önemli olmasından dolayıdır. Bunun
için emekleriyle geçinen insanların, sermayeye düşmanlık duyması, kendi zahmet
ve yoksulluklarının daha da artmasını istemesi demektir. Bunun içindir ki,
emekten sonra özellikle yerden çıkarılanlardan da sözedilmektedir. Üstelik
emeğe karşılık olarak zikredilmiştir. İkinci hata, sermayeyi mutlak kazanç
sebebi olarak kabul edip, emek ve çalışmayı geçersiz saymaktadır. Bu hataya
da bizzat çalışmak ihtiyacını duymayan ve başkalarının emek ve çalışmalarından
zahmetsizce yararlanmak isteyen sermaye, yani para sahipleri düşerler. Bunlar
paraya öncelikli kaynak olarak bakarlar ve her türlü kazancın, onun eseri
olduğuna inanırlar ve çalışmadan yaşamak mümkünmüş gibi zannederler. Bunun
için çalışanları küçümseyerek ve kendi paralarına fazlaca önem vererek, emekleri
zora koşmak ve sermayelerinin karşılığını fazla fazla almak, daha doğrusu
sermaye gücüyle çalışanların emeklerini ucuza almak ve gasbetmek suretiyle
kendileri hiç çalışmadan ve yorulmadan yaşamak isterler. Düşünmezler ki, bunların
elindeki değerler aslında sermaye olarak doğmuş değil, emek ve çalışmanın
birikiminden oluşmuş olan kazançlardır. Para, emek ve çalışmayı kolaylaştırıp
geliştirmeye hizmet eden bir maya ise de, kaynağı bakımından yine de sermaye
değil, birer emek birikimidir. Sermayenin, emeği sıkıştırması ve onu hareketsiz
bırakması, kendi bindiği dalı kesmesi ve dayandığı temeli yıkması demektir.
Gerçi asıl sermaye büsbütün yok değildir, fakat o, olsa olsa yerin zenginliği
ve yaratılışın ihsanı olan şeydir. Bundan dolayı para sahiplerinin hiç çalışmadan
yaşama sevdasına kalkışmaları ve çalışanları sıkıntıya sokacak bir tutum izlemeleri
büyük bir hatadır. Herhangi bir toplumda para ve sermaye bu duruma gelir,
para ve para sahipleri mutlak hükümran kesilirse, buna tepki olarak birinci
hata kendini gösterir. O zaman sermaye ile emek arasında kavga başlar. Cemiyet
düzeni altüst olur. İşte sermaye adı verilen paranın, kaynağı bakımından sermaye
olmayıp, kazanç birikimi olduğu, hatta iyi yollarla elde edilmişse kazançların
en hoşa gideni olduğu, en temizi bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, "kazandıklarınızın
en güzelinden" buyurulmuştur. Asıl sermayenin yeryüzü zenginlikleri olduğu,
öteki bütün zenginliklere göre emeğin de bir anlamda sermaye durumunda bulunduğu
ve hatta bunun, yerin sermayesinden daha önce gözönünde tutulması gerektiği
gösterilmiştir. "Kazandıklarınızın en güzelinden" ilâhî sözü, şunu
da anlatıyor ki, kazançların bir temizi ve güzeli, bir de bunun zıddı olan
kötüsü vardır. Her kazanılmış olan şey iyi ve temiz olmaz. Bu da ya kazanılan
şeyin doğrudan doğruya kendisine veya elde edilme yollarına göre maddî veya
manevî anlamda iki bakımdan ele alınır. Yukarıda açıklandığı üzere, infak
sonsuz bir bereketin tohumu ve ebedî hayatın bir parçası olduğundan, bu tohumun
en temizinden seçilmesi lazım gelir.
Bunun
için bunları iyi düşünüp akla ve şeriate uygun olarak çalışınız da kendi emeğinizin
ve yerin sermayesinin ürünü olan gelirlerin temiz ve iyilerinden infak ediniz.
Ve öyle habîsini, yani kötüsünü veya haramını vermeye yeltenmeyiniz ki; siz
onu başkasına infak edersiniz de kendiniz gözünüzü yummadan, sıkılmadan hediye
diye veya hoşgörüyle alacağınızın yerine almazsınız. Böyle kötü, bayağı ve
değersiz şeyleri kendiniz almayı düşünmezken, Allah'a olan borcunuzu bu aşağılık
şeylerden vermeye kalkışmayınız.
Rivayetlere
göre, başlangıçta sadaka ile ilgili emirleri bildiren âyet indiği zaman ashabdan
bir kısmı hurma salkımlarını getirir, muhtaç olanlar yesin diye Mescid'e asarlardı.
Bir kısım ashab da caiz zannıyla döküntü, bozuk, çürük çarık şeyler getirmişlerdi.
Sonra bu âyet indi. Bununla verilecek vergilerin, zekât ve sadakaların ne
gibi mallardan verileceği böylece açıklanmıştır. Her malın vacip olan vergisi
kendi cinsindendir. Mesela altına altın, gümüşe gümüş, paraya para, hayvana
kendi cinsinden hayvan, deveye deve, sığıra sığır, davara davar, ata at; tahıl
ürünlerinde de böyledir, buğdaya buğday, arpaya arpa... Madenler ve daha başka
gelirler için hep böyledir. Hepsi de daha aşağı kalitede olmamak şartıyla
malın vergisi kendi cinsinden ödenir. Bunların değer bakımından düşük kalitelisini
ve yüksek kalitelisini birbirinin yerine vermek, ancak kıymet ve fiyatını
iyice hesap edip tam karşılığını vermek suretiyle yine caizdir. Bu husus,
mükellefin seçimine aittir. Bu şekilde esnek ödeme tarzı halk için kolay bir
yol olduğundan dolayı İslâm dini bunu emretmiş idi. Bunun, İslâmiyetin yayılmasına
ve İslâm adaletinin kök salmasına büyük katkıları olmuştur. Başka ülke insanlarından
mutlaka nakit olarak vergi topladıkları ve toplama masraflarını da yine halkın
üzerine yıktıkları için, diğer devletlerin harcama yerleri de yine İslâmın
gösterdiği sarf yerleri gibi tamamen hayra yönelik olmadığından dolayı, İslâm
dininin infakı böylece tam bir adalet uygulamasına dönüşmüş olup "Allah
size kolaylık diler." (Bakara, 2/185) ilâhî hükmünün yerine gelmesi demek
olduğundan, çeşitli devletlerin tebaası durumunda bulunan insanlar bu kolaylık
ve adaleti yakından gördükleri zaman büyük bir memnuniyetle bunu kabul etmişlerdir.
Fakat bunun bir devlet için böyle büyük bir yarar sağlaması, bir şarta bağlıdır
ki, o da bunu uygulayacakların Allah'ı tanıyan, dindar ve ahlâklı vergi memurları
olması, ellerine verilen görevi, kendi öz mallarından daha fazla bir özenle
yerine getirmeleri ve emaneti iyi korumaları meselesidir. Bu olunca toplanan
malların bir çoğu değiştirmeye gerek kalmadan devlet ve milletin ihtiyacına
harcanabileceği gibi, değiştirilmesi gerekenler de en iyi şekilde değerlendirileceğinden
hiçbir şekilde kötüye kullanılması söz konusu olmaz. Böyle olunca da hem milletin
masrafı azalır, hem de devletin gelir kaynakları sürekli olarak gelişir. Ancak
böyle olmayıp gerek vergi mükellefleri, gerek vergi toplayan memurlar arasında
ahlâksızlık yayılır, görevler gereğince yapılmaz, emanetler korunmaz ve suiistimal
edilirse, adam kayırma, çalma çırpma, israf, aldırmazlık ve ciddiyetsizlik
meydanı almış bulunursa, malın cinsinden alınan vergiler pek çok kayba ve
suiistimale elverişli olduğu gibi, masraf ların artmasını ve gelirlerin azalmasını
gerektireceğinden, hükümetler ayniyatı bırakıp vergilerini nakit yoluyla toplamayı
daha uygun bulurlar. Nakit para ise mal ile değişime tabi tutulmadan hiçbir
iş göremiyeceğinden, yine mal değişimi olacak ve yine olan olacak demektir.
Devletin harcamaları durmadan artar, arttıkça da milletin vergi yükü artar
ve herkes sıkıntıyı çeker, fakat sadece para hükümran olur. Bu arada en çok
kazananlar da para işleriyle uğraşanlar olur. Fakat yine de diğer üretim alanlarında
çalışanlar sıkıştırıldıkça para ile uğraşanların da geleceği tehlikeye düşer.
Bütün bu gibi tehlikelere sebep olan şey ise, bu gibi hizmetlerde çalışan
görevlilerin, görevlerini kötüye kullanmaya elverişli olan ahlâksızlıklarıdır.
Bunu gerçek anlamda ortadan kaldıracak ve yok edecek olan da din ve dindarlıktır.
Bunun için insanların dinden ve dindarlıktan kaçınmaları, infak görevlerini
en iyi şekilde yerine getirmekten ve en iyi şekilde idare etmekten uzak kalmaları,
ilâhî hikmetin gereği olarak acı çekmelerinin ve felâketlerinin başlangıç
noktasını oluşturur. Bundan dolayı bu ilâhî emir gereğince hareket etmeyenler,
ilim ve hikmet iddiasında ne kadar ileri giderlerse gitsinler, hikmetin tam
aksi olan bir yöne gitmiş olurlar ve kendi elleriyle geleceklerini tehlikeye
atarlar. Bu âyet, bu gerçekleri de gözeterek zekât ve sadakası gerekli malların
usulünü açıklamış, bununla beraber bunun nafile cinsinden olan sadakaları
da kapsamına alıp almadığı söz konusu olmuştur. Yani aşağılık ve haram şeylerden,
farz cinsinden vergi yoktur ve verilemez. Lâkin nafile olarak sadaka verilebilir
mi? Burası ihtilaflıdır. Doğrusu haramdan nafile sadaka dahi caiz olmaz. Bunun
Allah katında bir sevabı olmaz. Fakat aşağılık yani, düşük kaliteli maldan
nafile sadaka caiz olur. Ancak mendub olan en iyisinden vermektir. "kötüsünü
vermeye yeltenmeyin!" yasağı farz olan sadakalarda haram, nafile olanlarda
ise kerahet demektir. Âyetin zahiri her çeşit maldan zekât verilmesi gerektiğini
gösteriyor gibidir. Fakat malın nisabı ve miktarı hakkında hiçbir açıklama
yapmadığı gibi, "tayyib ve habis" gibi özelliklerle belirgin olduğundan
hangi malları içine aldığı da mücmel ve açıklamaya muhtac bulunduğundan, bu
mallar Hz. Peygamber'in uygulaması ve çeşitli hadisler ile açıklığa kavuşmuştur.
Daha geniş bilgi edinmek isteyenler, fıkıh kitaplarının zekâta tabi mallar
bölümüne başvurabilirler.
Hasılı,
Allah buyuruyor ki: Ey müminler, sizin kazandıklarınızın ve bizim yerden çıkardıklarımızın
temizlerinden infak ediniz ve kendinizin gönül rahatlığı ile almadığınız,
kabul etmediğiniz kötü şeylerden zekat ve sadaka vermeye kalkmayınız! Ve biliniz
ki, Allah, kesinlikle zengindir, sadakalarınıza muhtaç değildir, sadakalarınız
kendi faydanız, kendi menfaatiniz içindir. Ayrıca Allah hamîddir, yani övgüye
lâyıktır. Herkes O'na şükür ve hamd borçludur. İşte böylesine zengin ve övülmüş
olan Allah'ın rızasına ermek için kötü ve bayağı şeyler nasıl olur da sunulabilir?
Diğer bir mânâ ile Allah hamîddir, kendi adına yapılan hayır ve hasenatı daha
yüksek ikram ve ihsanlarla karşılar. Rızası uğrunda ortaya konan emekleri
ve çabaları makbul ve meşkûr eder. Böyle bir Allah adına en temiz, en güzel
şeyler sunulmalı değil midir?
268-Ey
nisab sahibi olan zenginler! "Bu emirlere karşı elimize geçenlerin en
iyilerini vere vere kendimiz fakir düşmez miyiz," gibi bir düşünceye
kapılırsanız, bunun bir şeytan vesvesesi olduğunu biliniz. O şeytan, Allah'ın
rahmetinden ümidini kesmiş olan o karamsar iblis veya hayırlı işlere karşı
gizlice veya açıkça ümitsizlik telkin ederek, yanlış ve aldatıcı fikirler
ve duygular saçan her çeşit şeytanlar veya insanın içindeki nefs-i emmare,
size hep fakirlik vaad eder, "Aman hayır yapmayın, sonra züğürt düşersiniz."
der, ve size çirkin hasletler emreder, sizi cimriliğe ve hasisliğe sevkeder,
mallarınızı fenalıklara, fuhşiyata, anlamsız şeylere, isyanlara harcamanızı
teşvik eder, Allah ise, size, tarafından bağışlama ve lütuf ve ihsan vaad
ediyor. O sadakalarla ahirette günahlarınızı bağışlamayı, dünyada da yaptığınız
harcamaların yerine kat kat kârlar, dünyada ve ahirette ecirler ve sevaplar
ihsan ederek sonsuz mutluluğunuzu güvence altına alıyor. Ve Allah vâsîdir,
alîmdir. Yani kerem ve ihsanı bol, ilmi de çoktur. İnfakınızın kadrini bilir,
ecrini verir, sözünü yerine getirmekte hiç güçlük çekmez. Her şeyin önünü,
sonunu bilerek emir verir ve ona göre vaadde bulunur.
269-Allah
vâsî olduğu içindir ki, kime dilerse ona hikmet verir, vermek için hiçbir
şarta ve kayda bağlı değildir. Kötülükleri engelleyecek ve önleyecek, faydaları
sağlayacak sebepleri ve hikmetleri, hükümranlıkları, gerçeğin bilgisini, iradeye
bağlı olan sevap kazandıracak işleri yapabilme gücünü ve faydalı şeyler yapmayı
yalnızca kendine ait kılmakla yetinmez de akıl sahiplerinden dilediğine dahi
verir. Ve her kime hikmet verilirse, yahut Yakub kırâeti üzere "tâ"nın
kesriyle, Allah kime hikmet verirse o muhakkak ki, birçok hayra erdirilmiş
olur. Çünkü hikmetsiz binde bir hayra erilirse, bir hikmet ile binlerce hayra
erilir. Hikmet dünya ve ahiretin hayrını içine alır. Hikmetsiz hayır ise bir
vardır, bir yoktur. Ve fakat aklı temiz, özü sağlam olanlardan başkası bunu
düşünemez. Hak ile doğrunun ne olduğunu, ne kendisi düşünüp hatırlar, ne de
uyarı kabul eder. Bizzat Allah Teâlâ âyetiyle ihtar edip uyarır da o yine
aklını başına almaz, aklını yormayınca da ilâhî hikmetten faydalanamaz. Demek
ki hikmete ermek için vermek yetmez, almak da gereklidir. Veren Allah keremi
geniş olduğundan, herhangi bir şarta da bağlı ve muhtaç değildir, ama alacak
olan kul şarta bağlıdır. Hikmete ermenin başlangıcı düşünmedir. Bu da temiz
akıl ve temiz kalb ile olur. Allah'ın verdiği aklı şehvetlere ve şeytanın
vesveselerine kaptıranlar ne kendi iç dünyalarındaki ilhamları, ne de dış
dünyada olup biten ibretli sahneleri düşünüp anlayamazlar, kavrayamazlar.
Zihinlerinde güç bulamazlar. Ya hiç düşünmezler veya düşünseler bile hatıralarına
dönüp göz atarken, neyin gerçek, neyin hayır olduğunu kestiremezler; çünkü
hakkın ve hayrın alâmetlerini bilemezler, onu seçip belirleyemezler. Bunu
yapamayınca da hikmet yolunda ilerleyemezler. Bu suretle büyük bir ilâhî lütuf
olan hikmet, ancak temiz yürekli, temiz düşünceli gerçek akıl sahiplerine
nasip olabilir. Bundan dolayı akıl ve iyi seçim hikmetin şartı, düşünce de
başlangıcıdır. Bunlar hep Allah vergisi ve ilâhî iradenin eseri olan kabiliyetlerdir.
Ancak şu kadar var ki, ilk şartlar ve ilk sebepler, kayıtsız şartsız bir ön
iradenin bağış eseri iken; hikmet düzeninde olayların cereyan şekli, kulun
istek ve iradesi yanında ilâhî iradenin de o yönde tecellî etmesiyle meydana
gelir. Bir bakımdan vehbî, (Allah vergisi) bir bakımdan kesbî (kazanmakla
ilgili) sayılır. Kulun iradesi adî sebep, ilâhî irade gerçek ve geçerli sebeptir.
Önünde ve sonunda ilâhî irade bulunmadan hiçbir şey meydana gelmez. Kulun
iradesi bağlantı kurmaya yarayan bir küçük yoldur. İlahî iradenin çok değişik
şekillerde tecellî etmesi, işte Allah'ın vâsi' (geniş) adıyla anılmasının
bir sonucudur. Bundan dolayı hikmetin aslı ihsandır, hikmet eseri olan şeyler
hem ihsandır, hem de kesbdir.
Hikmet
ne demektir? Bu kelime hüküm, hükûmet ve sağlamlaştırmak demek olan ihkâm
mânâlarıyla ilişkili olarak mastar ve isim olur. Bundan dolayı manevî ya da
lafzî alanda anlam ilişkileriyle birçok mânâlarda kullanıldığından yerine
göre tefsir edilmesi gerekir. Mastar olması bakımından, aslında kötülükleri
ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek mânâsı vardır ki; hüküm ve hükûmet,
sağlamlık ve muhkemlik hep bu kökten alınmıştır. Her nerde kötülüğü gidermek
ve iyiliği elde etmek varsa, işte orada hikmet mânâsı vardır. Bundan dolayı
bir şeyin içinde gizlenen ve sonuç bakımından ortaya çıkacak olan fayda ve
iyiliğe o şeyin hükmü ve hikmeti denilir ki, hikmetin birçok anlamından biri
de budur. Bunda bütünüyle nihâî (son) hedef mânâsı olmasa bile, bunun az çok
bulunması gerektiği söylenebilir. Buna göre, anlam bakımından hikmet sözü,
fayda sözünden daha özel bir anlam ifade eder. Sebep kelimesinden daha geniş
anlamlıdır. Zira hikmet, sebepten önce olabildiği gibi, nihâî hedeften sonra
da olabilir. Yani sebebin sebebi, amacın sonucu şeklinde ortaya çıkabilir.
Bundan dolayı hikmet denildiği zaman, mutlaka ya bir sebep sonuç ilişkisi
veya daha genel olarak bir sebebin nedeni ve buna benzer gerekçeli bir mânâ
söz konusudur. Yani hikmet, kesinlikle sonucun sebebe irca edilmesi, tutarlı
ve sağlam bir ilişki anlamı ifade eder. Nitekim bir işi, bir başka işe isnad
etmeye hüküm denildiği gibi, bilimsel veya amelî herhangi bir doğru karara
da hikmet denilir. Hasılı böyle içerikli veya gerektirici çeşitli anlamlardan
her biri dolayısıyla hikmet, çok yönlü mânâlar için çok anlamlı bir isim olmuştur.
En genel anlamda hikmet, fayda, yarar ve ihkâm anlamlarından dolayı her güzel
bilginin ve her faydalı işin ismi olmuştur. Bununla beraber pratik ilimlerle
ilişkisi, teorik ilimlerden daha fazla olduğu gibi, doğrudan doğruya amele
tahsisi de ilimden daha fazladır. Güzel ameller içindeki yeri de ilme yöneliktir.
Yani bir işi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak
bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmak demektir. Bütün bunlardan
anlaşılmaktadır ki; hem ilim, hem iş yapma hikmetin en esaslı mânâsını teşkil
eder. Bütün bunlardan dolayı hikmet kelimesi, aşağıda görüldüğü çeşitli anlamlarla
tefsir edilmiştir:
1-
Sözde ve fiilde doğruyu tutturma (Mücahid'den İbnü Nüceyh). Söz, fikir ve
lafızdan daha geniş anlamlıdır. Fiil de, bu kalbin fiili, dilin fiili gibi
diğer amellerden daha geniş anlamlıdır. Herhangi bir hususta kalbinden geçirerek
ve dil ile söyleyerek, şu şöyledir demeli ve öyle yapmalı ve yaptığı işte
isabet de etmeli; işte bu bir hikmet olur. Şu halde yalnızca sözde doğru söylemek
tek başına hikmet olmadığı gibi, yalnızca işi doğru yapmak da hikmet değildir.
Sözde isabet etmek, o konu hakkında gerçek ve doğru olan hükmü vermek demektir;
o hükmün gerçekten o olayın hakikatına uygun düşmesi, yani gerçek bilgiye
dayanması, içinde bilgisizlik, hata ve yalan olmamasıdır. Harekette isabet
de, o işin hem özüne uygun olması, hem de gerçekte kendisinden beklenen sonucun
gereği gibi ortaya çıkması; yani kötülüğü gidermek, iyiliği elde edebilmek
şeklinde sonuçlanmasıdır ki, bunlara o işin hükmü, hikmeti, gayesi, garazı
veya illet-i gâiyyesi denilir. Hasılı sözde isabet hakka, fiilde isabet hayra
yöneliktir. Hikmetin hakikatı, başlangıcında ilmî anlamda, sonucunda ise amelî
anlamda her iki yönünün birlikte bulunması demektir. Bu mânâ daha başka şekillerle
de ifade edilmiştir. Şöyle ki:
2-
Hikmet hem bilgi, hem de iştir: Bilmek ve bildiğiyle amel etmektir. Bu ikisini
birlikte yürütemeyene hakîm denilmez. Mukâtil ile İbnü Kuteybe hikmeti böyle
anlamışlardır. Burada ilim, gerçek mânâsıyla ilm-i yakîn (kesin bilgi) demektir.
Yani bir şeyin özünü kavramış olmak demektir. Buna açıklık kazandırmak için
genel olarak "ilimde ve amelde ihkâm ve itkan" veya "tahkîk-i
ilim ve ihkâm-ı amel" tabirini kullanmışlardır. Zira ilmin muhkemliği
yakîniyet derecesiyle, amelin muhkemliği kendisinden bekleneni sağlamasıyla
ilgilidir. Bu önceki tarif bize gösteriyor ki hikmetli bilgi, tecrübe ile
desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir. Hikmetli hareket
de bilimsel temellere dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru
olduğu kesinleşen ameldir. Hasılı hikmet, ilim ile iradenin karşılıklı işbirliği
sonucu fiil sahasına çıkması ve o fiilin de kendisinden bekleneni sağlamasıdır.
Bir başka deyişle hikmet, ilim ile sanatın birleşmesidir.
3-
Hikmet; ilim ve fıkıh demektir (Mücahid). Bu tarif öncekilerden başka bir
şeymiş gibi kabul edilebilirse de öyle değildir. Fıkıh kelimesi esas itibariyle
hikmet kelimesinden çok farklı bir anlam taşımaz, aslında bu ikisi birbirinin
benzeri gibidir. Mesela: "şunun hikmeti veya sırrı veya ruhu veya hakikatı
şudur" demek yerine, "fıkhı şudur" denilir. Hikmet gibi fıkıh
da birçok yönden ve ayrıntılı sebepler bakımından derin bilgi ve faydalı iş
anlamına gelir. Lügat anlamıyla fıkıh, amaç ve maksadı kavramak demektir.
O halde ilim katıksız bilgiyi, fıkıh o bilginin amacını anlamaktır ki, bu
anlam, işi de içine alır. "Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih
kılar." hadisi şerifi dahi, bu âyetteki hikmetten maksadın fıkıh olduğunu
ortaya koyacak bir delil olarak gösterilebilir. Dinde fıkıh ise, dinin amaçlarını
kavramak demek olur ki, bunun hakikatı da insanoğlunun kendi yararına veya
zararına olan hükümleri, haklarını ve görevlerini bilme melekesidir. Bu da
kendi kendini ve Allah katında kendisiyle ilgili olan hüküm ve kuralları tanıması
ve ona göre görev bilerek yapması ve bu gücü kendinde bulmasıdır. Şu halde
fıkhı olmayan ne kadar bilgili olursa olsun hakîm olamaz. Bu tarife göre,
şu da muhakkaktır ki, fıkıhtan başka ilmi olmayanlara da hakîm denilemiyecektir.
Gerçekten de fakih olabilmek için fıkhın dayandığı temellerin neler olduğunu
da bilmek şarttır. Bu da bütün ilim dallarıyla ilişkilidir. Fıkıh hem nazarî
(teorik), hem amelî (pratik) yanları olan bir ilim olduğu gibi, bir bakıma
bildiğini yaşama işiyle de yakından ilgili bir ilimdir. Yani ilmi ile amel
etmeyene gerçek anlamda fakih adı verilemez. Bundan dolayı ilim, tevhid ilmi
ve akaid gibi usûle ait, fıkıh da fürû' ve amele ait kabul edilince bu tarif,
hikmet-i nazariye (nazarî hikmet) ve hikmet-i ameliyenin (amelî hikmet) tamamına
uygun düşmüş olur ki; hasılı hikmet usûl ve fürû'u, ilkeleri ve amaçları,
özündeki bütün incelikleriyle bilip ne yapacağını tayin etmek ve bu bilgilerin
gereğiyle amel etmek anlamına gelir. Ancak fıkıhta, yalnızca bilgi söz konusu
edilirse o zaman bu tarif, hemen aşağıda gelecek olan dördüncü tarif gibi
olur.
4-
Hikmet varlıkların özündeki mânâları anlamaktır (İbrahim Neha'î). Mânâlar,
âyân (cevher) karşılığı olduktan başka, erken devirlerdeki İslâm âlimlerinin
dilinde "sebep ve illet" kelimesi yerine kullanılmakla etkili özellikler,
sebepler ve sonuçlar, daha doğrusu sebepler ve amaçlar demek olacağından bunun
özeti, varlıkların içyüzündeki gerçeği ve o gerçeğin gerektirdiği özellikleri
tanımak ve en etkili özelliği tanımak, o özelliğin değişik amaçlara nasıl
yönlendirdiğini anlamaktır. Yani varlıklar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini
ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak demek
olur. Bu tarif, amel ve uygulamayı hesaba katmamış ve hikmeti yalnızca bilgi
yönüyle ele almış olduğundan öncekilerden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü iş
ve hareket alanına uygulandığı takdirde de doğruluğu ortaya çıkar. Fakat bilmeyi
ve anlamayı, varlıkların taşıdığı mânâlar ile sınırlayıp kavram ve kapsamını
genişlettiğinden dolayı bir bakıma özel anlamlıdır. Bilmek ve anlamak demek,
mütkan ilim (kesin bilgi) anlamında olup tümevarım metodunu da dile getirmiş
olur. Bununla beraber "vav" tertip anlamını gerektirmeyeceğinden,
aksine bir anlama da ihtimali vardır. Buraya kadar verdiğimiz bilgilerin hiçbiri
Allah'ın hikmet sahibi ve hakîm olmasıyla ilgili değildir. Zira Allah'ın ilmine
ve hikmetine "fıkıh" denilemiyeceği gibi, "ma'rifet ve anlamak"
da denilemez. Çünkü bu deyimler, öncesindeki bir bilgisizliği de îma ederler.
Demek oluyor ki, her marifet hikmet olmaz, işin özünü kavramak da şarttır.
Anlamak demek, bir şeyin akılla ilgili yanını kavramaktır. Eğer bu tarife
amel şartı ilave edilmiş olsaydı, o zaman böyle bir hikmetin sahibinin, herşeyi
yapabilmesi gerekirdi. O zaman da âyette geçen hikmet sözüne uygun düşmezdi.
Marifet ve anlamanın eklenmesiyle hikmet, Allah'ın sıfatının tarifinde sakınca
doğururdu. Bu tarif, bütün ilimlerin ve fenlerin bir temele irca edilmesiyle
hepsini aynı düzeyde ifade eden ve ilâhî hikmetin bilgisi denilen yüce bilgiye
uygun düşer. Meşhur olduğu üzere, hikmet bilgisinin "Varlıkların hakikatını
tanımak" diye tarif edilmesi de buna benzemekle birlikte bundan daha
dar anlamlıdır. Hakikatler, tabiatüstü olduğu gibi, amaçları da kapsamına
almaz. Lâkin insanoğlunda böyle bir hikmet bilgisi mümkün müdür? Herşeyden
önce marifet ve anlamak bilfiil değil de meleke ve kabiliyet olarak ele alınırsa
belki bu tarif gerçeği ifadeye yarar. Ayrıca Allah dilerse mümkün olur. Bu
anlamda bir hikmet bilgisi peygamberlerde ve büyük velîlerde bulunabilir.
Gerçekten de Kur'ân'ın birçok yerinde "hikmet" peygamberlik kavramıyla
birlikte bulunmaktadır ve çoğu zaman da onun yerine kullanılmaktadır. Nitekim
tefsir âlimlerinden Süddî bu âyette de hikmeti böyle tefsir etmiştir. Zira
peygamberlik hem ilmî, hem amelî yönden ilâhî ihsan eseri olan hikmetin en
yüksek mertebesini ifade eder. Bunun içindir ki, İbnü Rüşd, "Tehâfüt"
adlı eserinde, "Her peygamber hakîmdir, fakat her hakîm peygamber değildir."
diyerek bu hikmeti tarif etmiştir.
5-
Hikmet, Allah'ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). Bu tarifte de
anlamak için kullanılan akıl, aslında nazarî akıldan da, amelî akıldan da
daha geniş bir anlam taşıyorsa da, insanın kendi işlerini kapsam dışı bırakmaktadır.
6-
Hikmet, anlamak demektir (Şüreyk). Bu bir lafzî tarif olmakla beraber diğer
tariflerin ortak yönünü almıştır. Demek ki, hikmetin en genel anlamı anlamaktır.
Mutezile bunu anlama gücü ve yeteneği şeklinde kabul etmişse de doğrusu anlama
yeteneği değil, anlamanın kendisidir. Aslında her ikisi de Allah'ın ihsanıdır.
Anlaması olmayan hakîm olamaz. Bu üç tarif (Yani 4. 5. ve 6.) hikmeti yalnızca
bilgi özelliğiyle ele almıştır. Bunlara karşılık, hikmeti yalnızca amelî değeri
ile ele alanlar da vardır. Şöyle ki:
7-
Hikmet, icad demektir (Ta'rifat-ı Seyyid'den). Hikmet sebep ve illetlere irca
edilen ve onunla ilişkili olduğundan, illiyetin hakikatı da yaratmak ve icad
etmek olduğundan, asıl hikmet icad demektir. Fakat bu tarif, her şeyden önce
Allah'ın hikmetine uygun düşmektedir. Bir de mutlak anlamda yaratmak yalnızca
Allah'ın işi olduğundan, hikmet yalnızca eserleri, sebep ve illetleri yaratmak
değil, aynı zamanda o sebepleri birbirlerine karşı çok yönlü fayda ve maslahatları
da gözeterek, bir uyum içinde ilişkilere yöneltmektir. Böylece birinci eser,
ikinciye, ikincisi üçüncüye ve sonsuza kadar ilk sebep ve illetin etkisine
doğru uzanan bir yol olur da eserlerin hepsi birbirlerine perçinlenmiş bir
halde aralarında sarsılmaz bir düzen kurulmuş olur ve buna "sünnetullah"
(Allah'ın sünneti) adı verilir. İşte hikmetin bütün sırrı bu kurulu düzenin
içindedir. Bundan dolayı hikmetin çeşitli isimlerinden biri de "Sünnet-i
muhkeme"dir. Hakk'ın nizamı, Hakk'ın şeriati, Hakk'ın dini ve bunlara
uymak, uymakla birlikte hakikatın ortaya çıkmasına vesile olan her güzel haslet
hep hikmettir. Ve yine bundan dolayı hikmetin bir mânâsı da sebeptir. İşte
bu yüzdendir ki, insanlarda dahi basit bir özellik kazandıran sebep ve illetler
bulunduğundan, bu hikmeti icad eden Cenab-ı Allah, dilediği insanlara da bundan
bir hisse bahşetmiş, yine kendi hikmetinin icabı olarak, insanlara da dış
görünüşte basit ve geçici bir düzen kurabilme gücü ve yeteneği ihsan eylemiştir.
Bu demektir ki, insanoğlu ortaya koyduğu düzende gerçek yaratıcı değilse de
ilâhî yaratışın ortaya çıkmasına bir araç olmak bakımından, aynı yolda O'nun
bir vekili durumunda olduğundan yine bir değer ifade etmektedir.
Özetleyecek
olursak, Fahruddin Razî'nin beyanına göre, bu mânâca Allah'ın hikmeti, her
zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratması demek olduğu gibi,
kulların davranış ve eserlerinde de bu böyledir. İnsanların hikmeti de başka
kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymak, sünnetullah denilen
kâinat düzenini anlayıp ona göre keşif ve icadlarda bulunmak demektir. Yani
sadece kendisine yarayacak birşey değil, başkalarına da yarayacak eserler
ortaya koymasıdır. Ancak insanların haddi zatında yaratılmış ve birtakım sebeplere
bağlı olarak ortaya çıkmış oldukları bilinip dururken, birtakım keşif ve icadlar
ortaya koyan kimseler, kendilerini ilk sebep yerine koyup öyle sanırlarsa,
ilim açısından sonuçtan sebebe yol bulup geçememiş ve bir yerde takılıp kalmış
olacaklarından, dışa bağımlı olan zahiriyeden sayılırlar ve hikmet ehlinden
olamazlar.
8-
Hikmet, varlık düzeninde herşeyi yerli yerince koymak demektir ki, bu tarif
de görünüşte bütün varlığı açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilâhî
hikmeti, ilâhî sıfatları topluca tarif sayılır. Ancak herhangi bir şeyi kendi
yerine koymak denildiği zaman, cüz'î hikmete de uygun düşeceğinden, insanların
hikmet özelliği için de geçerli olur. Ayrıca buradaki yerli yerine koymayı,
yaratılış anındaki ilk yerleştirmek veya yaratılmış olan mevcut düzendeki
yerinin ne olduğunu keşfedip kavramak şeklinde iki türlü anlamak da mümkündür.
Bununla beraber bu tarif, hikmetin, varlık düzeni içinde çeşitli varlıkların
yerini ve değerini anlamanın gerekli olduğunu dile getirmektedir. Bundan dolayı,
hiçbir sıra ve düzen gözetmeden ortaya konan icad, hikmet kavramının dışına
çıkmak olur. Bununla beraber bu tarif, yaratılmış varlık düzeni içinde kulların
ne gibi düzenlemeler yapabileceği açısından daha ziyade adaletin tarifi olmak
üzere meşhur olmuştur. Şu halde pratik açıdan hikmet adalet demektir. Amelî
hikmet denilen ahlâk ilmi, ahlâkı, ifrat ile tefrit arasında adalet temeline
dayandıran bu mânâyı almışdır.
9-
Hikmet güzel ve doğru işlere yönelmektir. Bu tarifte hikmetin, güzelliği ve
iyiliği hedef tuttuğu ve bu amacın sınırlı olmayıp sonsuza kadar durmadan
ilerlemeyi gerektirdiği ifade ediliyor. Bundan dolayı hikmetin bir meleke
ve bir huy olduğu kesin demektir. "Sonucu iyilik olan işi yapmaktır."
şeklindeki tarifi de buna çok yakın bir tariftir.
10-
Siyasette, insanın gücü yettiği kadarıyla yüce yaratıcıya benzemeye çalışmasıdır
ki, bu da ilmini bilgisizlikten, icraatını zulüm ve haksızlıktan, ikram ve
ihsanını cimrilikten, hoşgörüsünü bunaklıktan arındırmak ile mümkün olur.
Fahruddin Razî'nin tefsirinden alınan bu tarife göre, siyaset deyimi bu tarife
bir özellik kazandırıyor gibi görünüyorsa da, "Hepiniz çobansınız ve
her çoban sürüsünden sorumludur." hadîsi şerifinin anlamı derinden derine
düşünülürse, kapsamının genişliği iyice anlaşılır. Bununla beraber bu tarif,
daha ziyade hikmetin hakimiyet mânâsıyla olan ilişkisini ön plana çıkarıyor.
11-
Hikmet, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu tarif de yine Fahruddin Razî'ye
aittir. Nitekim bir hadîsi şerifte, "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın."
buyurulmuştur. Fâtiha Sûresinde ilâhî ahlâkın bir tecellisini görmüştük. Nûn
Sûresinde Peygamber (s.a.v.) efendimiz hakkında, "Doğrusu sen büyük bir
ahlâk üzere yaratıldın." (Kalem, 68/4) buyuruldu. Bu âyet de bunun canlı
bir örneğini göstermektedir. İlahî ahlâk veya büyük ahlâk adı verilen şeyin
Kur'ân ahlâkı olduğu da tefsirlerde açıklanmıştır. "Ben ahlâk yüceliklerini
kemale erdirmek için gönderildim." hadîsi şerifi gereğince Hz. Peygamber'in
peygamber olarak gönderilişinin sırrı da bu noktada toplanmıştır. Şüphe yok
ki akıl, anlayış, iman, marifet ve ilim böyle bir ahlâklanmanın öğelerinden
değilse bile şartlarındandır. "Bunu ancak üstün akıllılar anlayabilir."
meâlindeki âyeti de bu anlama açıklama getirmiştir. Hikmetin kâh ilim, kâh
amel, bazen de her ikisi birden olmak üzere ele alınmış olması da bundan ileri
gelmektedir. Bundan dolayı sebepler ile sonuçlar, ilkeler ile amaçlar arasındaki
inceliklere ve ilişkilere dönük olan gerçekleri, hikmet ile uygulama arasındaki
sebep sonuç düzeni içinde görmek ve göstermek bakımından, ilk tariflerde dile
getirildiği üzere; hikmet, ilimde ve amelde sağlamlık, sözde ve işte isabet
diye tarif olunduğu zaman, hemen hemen bütün tarifler gözetilmiş olur. Bunun
gibi sebep durumunda olan birinci şıkkın varlıkta da önceliği olduğuna göre
ilim ile; sonra bu ilişkiden maksadın sonuç ve amaç olması, varlıkta sonra
gelen amacın bilgide önceliği bulunması bakımından "amel" ile tarif
edilmiştir. Fakat şunu gözden uzak tutmamak gerekir ki, sebep sonuç ilişkisini
ve bu ilişkide kötülükleri önlemek ve faydaları sağlamak kavramını daima gözetmek
durumunda olan hikmet, sonuçta amele yönelmeyen ve pratiği gözetmeyen ilme,
aynı şekilde ilimden etkilenmeyen amele ve her ikisinin birlikte iyiliği elde
etmek değil de kötülüğü hedef tutan kısmına uygun düşmeyeceğinden, bu çeşit
bilgiye hikmet denilmesi doğru olmaz. Bir bilgiye hikmet denebilmesi için
üzerinde faydalı bir işin eserinin görülmesi gerekir. Herhangi bir faaliyete
hikmet adı verilmesi de hem ilmî temellere dayanması ve ilmin gereklerine
uygun olarak ortaya konması, hem de kötülüğü ve zararı amaçlamamış olması
gerekir. Bundan dolayı, uygulama alanı olmayan herhangi bir nazarî bilgi bizzat
bir hikmet olmadığı gibi, tesadüflere bağlı olarak meydana çıkmış olan herhangi
bir iş de öyledir. Bunun için ilâhî hikmetin içinde ne kuru ve nazarî bilgi
vardır, ne de tesadüfe dayanan bir hareket, bir oluş. Bundan dolayıdır ki,
sebepler düzenine dayalı olarak kurulmuş olan bilginin hakikatı, tesadüf eder.
Çünkü tesadüf, gerçeğe ve bilinene göre değil, sebebini bilmeyen bilgisizliğe
göre tesadüftür. Tesadüf nazariyesi daima bilgisizlik nazariyesidir. Böyle
olduğu içindir ki, varlığın başlangıcı konusunda tesadüfe dönüşmekten kurtulamıyan
tabiat nazariyesi, tabiatın ilk başlangıç ve ilk sebep olduğunu savunan görüş,
her yönüyle ilim dışıdır. Ve bütün ilimlerin ve fenlerin akışına ters düşen
bir cehalet nazariyesidir. Gerçekten de bütün olayları ve oluşları ve bütün
yücelikleri bir bakıma tesadüfe bağlayan bir fikrin, ne kendisinde, ne eserinde
hikmet nasıl olur da söz konusu olabilir. Hikmet ve varlık düzenindeki sağlamlık
kesinlikle ilme, ilim de "âlim-i kül" (herşeyi bilen) ve "hakîm-i
mutlak" (mutlak hakîm) olan bir ilk sebebe dayanır. Ve âlemde görülen
hikmet, mutlak hakîm olan Allah'ın gücüne ve hikmetine şahittir. Ve insandaki
hikmetin temeli de işte O'na iman etmek, O'nu tanımaktır. İnsan hikmetinin
amacı da O'nun kurduğu düzendeki incelikleri, o düzenin kanun ve kurallarını
ve sebep sonuç açısından işleyiş şeklini anlamaya çalışmak, ona uygun davranmak,
onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve her işinde doğru ve faydalı olanı yapmaktır.
Demek ki ilk sebep olan Allah Teâlâ ile yaratılmışlardan her birinin iki türlü
ilişkisi vardır. Birisi O'na, doğrudan doğruya O'na bağlanan sebep ilişkisidir
ki, her şeyin kendine mahsus olan özelliği buna bağlıdır. Eğer bu özel sebep
ilişkisi ve bağı olmasaydı varlıkta hiçbir şey, diğerinden ayrıcalık kazanamaz,
ferdî özelliği ve ferdî kişiliği olan varlıklar gerçekleşemezdi. Bu nokta,
müminin Allah'a tevekkülünün, yüce gücüne ve mucizelere imanının temelidir.
Burada akıl değil, yalnızca iman hakimdir.
Diğeri
ise şimdiki zamandan ezele, ezelden ebede doğru zincirleme olarak akıp giden
bir sebepler ve sonuçlar ilişkisidir ki, bunda bütün varlıklar birbirlerine
tutunarak bir bütün hâlinde yaratılışın başlangıcı ve sonucu itibariyle Allah'a
dayanır. Bu da ilâhî hikmet meselesidir ve akıl ile ilmin alanıdır. İnsanoğlunun
hikmeti, genel ve özel karakterli bu iki türlü ilişki ve bağlantının gözetilmesine
uygun düşecektir. Bu ikisi birlikte gözetildiği takdirde akıl ile kalb birleşecek
ve o zaman insan, insan-ı kâmil olacaktır. Ve insan-ı kâmil olanlar ebediyete
kadar varlıkta bir hakimiyet sırrına nail olurlar da hiçbir zaman bunu kendilerinden
bilmezler ve kendilerine mal etmezler, kendilerinde meydana gelen o hâli,
ilâhî hakimiyetin bir akışı olarak tanırlar. Nitekim Hz. İbrahim ölüyü diriltme
sırrına erdiği halde, "Ben diriltiyorum, ben öldürüyorum." demedi
de "Rabbim diriltiyor, Rabbim öldürüyor." (Bakara, 2/258) dedi.
Halbuki Nemrud, bir mülke nail olmakla, "Ben diriltirim, ben öldürürüm."
şeklinde iddiaya kalkıştı. "Üstün akıllılardan başkası düşünüp anlayamaz."
İnsanlarda
hikmetin başı olan akıl, yalnızca ilâhî bir ihsan olduğu gibi, şeref ve güç
kaynağı olan kalb de yine ilâhî bir ihsandır. Bunlar doğrudan doğruya Allah'a
dayanırken, bunların eserleri olan fiil ve hareketler de kesb (kazanma, çalışma)
sebeplerine bağlı olarak hem doğrudan doğruya, hem dolaylı olarak yine ilâhî
ihsan eseridir. "O dilediğine hikmeti verir." ifadesi, kayıtsız
şartsız her iki ilişkiyi birlikte ifadeye yöneliktir. âyeti de zekâ itibariyle
vehbî olana, düşünme itibariyle kesbî olanla vehbî olana, her ikisine birlikte
bir uyarıdır. Demek ki sırf kendi kerem ve fazlından Cenab-ı Allah, dilediğine
hak ile batılı, şeytanî olanla rahmanî olanı anlayıp ayırd edebilecek ve ona
göre doğru olanı yapacak, kötülüğü giderip iyiliği elde edecek bir hikmet
ve hakimiyet bahşeder. Hikmet ise bir sonuca birçok sebebin etkili olabileceğini
gerektirdiğinden "çok hayır" demek olur. Fakat bilgi ve anlayış,
sağlam iş için bir sebep ve şart olmakla beraber, yine tam ve yeterli bir
sebep değildir. Bundan dolayı akıl ve anlayış sahiplerinin, kendi kesb ve
gayretleriyle düşüncelerini ve iradelerini kullanmaları da hikmet açısından,
bu hakimiyete ve çok hayra erebilmek için şarttır. Bu şekilde her akıl sahibinin
kendi akıl derecesine göre hikmetten bir hissesi vardır. Her zaman insanoğlu,
şeytanî telkin ile rahmanî telkini anlayıp ayırd edebilmek için, işin başlangıcında
aklını ve düşüncesini uyanık tutmak zorundadır. Daha sonra bu düşünce ve o
hikmet ilâhî feyzin de yardımı ile insanda bir meleke oluşturur ve nihayet
insan derecesine göre, ilâhî ahlâk ile ahlâklanır. Pratik aklı gelişir, kuvvetlenir;
dolayısıyla bildiği ve yaptığı şeyler gerçekten ve doğruluktan şaşmaz olur.
Şu halde düşünceyle pratik bilgiye sebep olması bakımından, hikmetin ön şartı
sayılabilir. Bunun için nazarî ilim, hikmetin başlangıcı sayılarak "nazarî
hikmet" adını almıştır. Lâkin yalnızca nazarî bilgiye saplanıp kalmak,
yolunu şeytana kestirmek demektir; bu olsa olsa filozofluktur. Yani hikmetin
kendisini değil, hikmetin lafını etmektir. Sırf felsefe ile uğraşmanın ayıp
sayılması da bundandır. Bunların pek çoğunun sözü işine uymaz. O zaman sözü
doğru ise, yaptığı yanlış; yaptığı doğru ise söylediği yanlış olacağından,
bunların varlıkları bir çelişki ortaya koyar. Bu tutumları yalnızca kendilerini
perişan etmekle kalmaz, başkalarını da yoldan çıkarır, bunlar şeytan ve şeytanlık
kavramının kapsamı içine girerler. Bundan sakındırmak için, "Siz faydalı
bilgiyi isteyiniz ve faydasız ilimden Allah'a sığınınız!" buyurulmuştur.
İşte birçok âlimlerin, hikmeti tarif ederken amelde ısrar etmeleri, bilgiyi
abesle iştiğalden ayırd etmek ve faydalı olanı elde etmek amacını gerçekleştirmek
içindir. Zira ilim ve marifet pek yüksek bir şey olmakla beraber, lafta ve
uygulama dışı kaldıkça ya da uygulamada onun tam zıddı ortaya kondukça, boşuna
bir uğraştan başka birşey olmaz. Amel denilen şey olmasaydı, bilginin bilgi
olduğu gerçekleşemezdi. Allah Teâlâ bile kâinatı bilip de yaratmasaydı hikmeti
mevcut olmazdı. Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmak sözü de bu noktada çok önemlidir.
Buna karşılık diğer bir kısım âlimlerin, tarifte ilmi ön plana almaları da
ilimsiz amelin hikmet olamayacağını bilhassa vurgulamak içindir. Yoksa herhangi
bir işi ve faaliyeti hedef tutmayan, varlıkta gerçekleşmesi hayır hedefine
yönelik olmayan ilme de hikmet demek için değildir. Demek ki asıl hakikat
ikisinin birleşmesindedir. O halde önceki tarifleri esas olarak almak, sonrakileri
de onların birer yönden açıklaması görmek gerekmektedir. Bundan dolayı, ilim
ile ameli, hikmetin birer çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek
gerekir. Yani hikmet denilen şey, ya gerçek bilgi, ya doğru hareket değil;
doğru bilgi ile doğru hareketin bütünüdür. Bunların her birine tek başına
hikmet denilmesi mecaz, ya da ıstılahtır. Bu açıklama ile amelin imandan bir
cüz (parça) olmadığı halde, dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar. Böylece
akıldan sonra, anlamak ve düşünmek hikmetin şartı olduğundan pratik bilgiden
önce nazarî bilginin dahi insan hikmetinin bir cüz'ü değilse bile bir başlangıcı
olacağı ve bunun mutlaka pratik bilgiyi, onun da faydalı ve hayırlı olan ameli
hedef tutması ve "Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler
diye yarattım." (Zâriyat, 51/56) âyetinde de işaret buyurulduğu gibi,
bilgiden kulluğa geçilmesi gerektiği yolundaki ilâhî hikmetin gerçekleşmesinin
önemi anlaşılır ki, İslâm fıkhının üslubu da zaten budur. Herhangi bir konuda
nazarî bakımdan derinleşmek ve orada saplanıp kalıp amel ve faaliyet alanına
geçememek hüsran demektir. Aslında nazarî anlamda hikmet, objektif ve sübjektif
yönleriyle varlıktaki ilâhî kanunların akış şeklini gözlem konusu yapmak ve
onlardan düşünüp bir sonuç çıkarmaktan meydana gelir. Kâinat bir hikmet kitabıdır.
Kur'ân ise bu hikmetin ilâhî dille oluşumunu anlatır ve hatırlatır. Kâinat
bir hâl, Kur'ân ise bu hâlin başı ve sonudur; akıl sahipleri şimdiki hâli
görüp, öncesini ve sonrasını da akılla kavramaya çalışmalı ve böylece hikmete
ermelidir. Şimdiki hâli görmemek veya onun içinde boğulup kalmak, ondan öncesine
ve sonrasına intikal edememek veyahut edip de bir yerde yine takılıp kalmak,
baştan sona kadar hikmet düzenini takip etmemek, ettikten sonra da onun icabına
uygun olarak hareket etmeyip aksine davranmak, işte bunların hepsi hikmete
aykırı düşen şeylerdir. Bu şekilde hikmetin başı ve başlangıcı varlıklara
dikkatli bir gözle bakabilmek, tanıyabilmek, kavrayıp üzerinde düşünebilmek
ve bir sonuca varabilmektir. Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim,
ortası din, ibadet ve tâat, sonu da ahiret mutluluğudur. Bunun içindir ki
hikmet çok hayrı içine alır. Bu mânâları tesbit için de denilmiştir ki:
12-
Hikmet, Allah'ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. (İbn Kasım'dan Kuşeyrî).
13-
Hikmet Allah'a tâat, fıkıh ise din ve ameldir (Kuşeyrî). Buraya kadar verdiğimiz
bu onüç tarif, hikmetin mânâsını, efradını cami', ağyarını mânî bir şekilde
anlamaya yeter. Fakat daha ziyade aydınlanabilmek için şunları da gözönünde
bulundurmalıyız ki, her birinde başka bir fayda bulunmaktadır:
14-
Hikmet bir nurdur ki, vesvese ile gerçek makâm arasındaki fark bununla kestirilir.
(Ebu Osman).
15-
Doğru ve hızlı karar verebilmektir. (Bündar İbni'l-Hüseyn).
16-
Doğruya iletmektir. (Fadıl).
17-
Ruhların sükûn ve güvenliğinin son durağıdır. (Kettanî).
18-
Sebepsiz işarettir. Yani öncesinde herhangi bir illet ve sebebe bağlı olmadan,
Hak Teâlâ'dan kayıtsız şartsız vârid olan, içinde şek ve şüphe, zaaf ve fesat
ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye sormaya hacet bırakmayan işarettir.
19-
Bütün hallere hakkı tanık tutmaktır.
20-
Din ve dünya düzenidir.
21-
Ledünnî ilimdir.
22-
İlham vârid olması için sırrı saklamaktır.
23-
Bunların hepsidir.
Görülüyor
ki bunların bir kısmı hikmet, ilim ve ameldir derken, bir kısmı da meseleyi
kalbe ve vicdana dayamışlardır. Gerçekten de ilim ve amel, akıl ve irade söz
konusu edilirken, hakikatte ikisinin birleşme noktası olan vicdandaki duyguları
hesaba katmamak doğru olmaz. Çünkü, "Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı)
olanlardan başkası anlayamaz." âyetindeki "lüb" kavramıyla
aklın bu özüne işaret edilmiştir. Bilincin bilinci demek olan vicdan, nefsin
kendini kendinde olduğu gibi bulmasıdır ki; bunun aşamaları nefsin, zamanın
akışı içinde kendi varlığını tanımasını sağlar. Her nefis, kendi vicdanına
bir göz atışta, kendi varlığının ikilik içindeki birliğini görür ki; biri
bulan nefis, öbürü bulunan nefistir. Bulan kim, bulunan kimdir? Burada hayret
verici bir vahdet (birlik) sırrı kendini gösterir. Kalb denilen şey de işte
nefsin bu birlik merkezidir. Yürek denilen cismanî kalb, bedendeki dolaşım
sisteminin, sinirlerin ve adelelerin çeşitli dokularına sahip olduğu gibi;
ruhanî kalb de böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Cismanî
kalb nasıl periyodik hareketlerle sürekli olarak bir açılıp büzülme nöbetini
tekrarlıyor ve cismanî hayat onun bu açılıp büzülmesi sayesinde sürüyor ve
ona borçlu bulunuyorsa, ruhanî kalb de böyle bir manevî açılıp kapanmanın
sürüp gitmesi içinde varlığını sürdürür. Manevî hayat bu bir anlık atışların
merkezi olan vicdana borçlu olarak varlığını sürdürür. Her iki mânâsıyla hayatın
kökü, kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismanî kalbin açılıp
büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir
güç alıyorsa; iç dünyamızda ruhanî kalb de açılıp büzülmesinde "ruh-ı
emrî" ile rahmâniyetin nefeslerinin yardımından feyz alır. Rahmânî nefeslerin
çekilmesi bir büzülme, akışı ise bir genişleme ve ferahlama ifade eder. Buna
ruh ilminde "kabz ve bast hali" adı verilir: "Allah kabzeder,
bast eder." (Bakara, 2/245) âyeti buna işaret eder. İnkıbazın inbisata
(büzülmenin genişlemeye) dönüştüğü vicdan ışıltıları ruhta bir haz ve ferahlık,
inbisatın inkıbaza dönüştüğü vicdan anları da ruhta bir elem ve sıkıntı doğurur.
İnkıbaz, ruhî kalbin kendine dönüşü, duyduğu acı da bu dönüş içinde yok oluştan
azıcık tadışıdır. İnbisat ise kalbin, rahmânî nefeslere kavuşması, aldığı
haz ve lezzet de bu kavuşma içinde varoluşu tadışıdır. İlâhî kabz, insan ruhuna
bir önceki imdadı yutturup, asıl hasleti olan yokluğu tattırmak üzere, kalbi
kendine döndüren bir terk ve yöneltmedir. İlâhî bast ise, bunun aksine kalbi
kendinden alıp varlığı tattıran bir imdattır. Bunun içindir ki, insan kendi
kendine terk edildiği zaman pek ziyade kabz hâline dönüşür ve acı duyar da
kendisini her şey zanneden o azgın insan o anda Hak'dan azıcık bir imdat almak
için kıvrandıkça kıvranır. Hasılı hayat gerek dışta, gerek içte Hak ile böyle
sürekli bir alış veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin sürüp gitmesi bir hastalık
(melankoli) demek olduğu gibi inbisat hâlinin de sürüp gitmesi yine bir hastalıktır.
İnkıbaz-ı küllî de, inbisat-ı küllî de ölüm demektir. Biri boğar, biri çatlatır.
Sağlıklı hayat kalbdeki inkıbaz ve inbisatın nöbetleşe olarak sürüp gitmesinde;
kâh elem, kâh haz şeklinde durmadan değişmesindedir. Geleceğe göre hikmet,
ümitsizlik ile ümidin dengede durmasında, ümitle korku arasında (beyne'l-havfi
ve'r-reca) kurulan uyumdadır ve bu uyumun sağlamlığındadır.
Hikmetin
mastar mânâsı açıklanırken, isim anlamlarından birçoğu da bu arada dolayısıyla
anlatılmış oldu ki, bunların bir kısmına özel olarak, bir kısmına da genel
olarak hikmet adı verilir. Bundan dolayı sağlam bilgi, güzel huy, faydalı
sanat, herkesin faydasına olan hizmet, sebep ve sebebiyet, bir kötülüğü önlemek
veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir şey, ibret ve ders almayı
gerektiren herhangi bir söz ve nasihat, tuhaf bir şeyin sırrını anlamaya yönelik
çaba, peygamberlik, sağlam gelenekler, Allah'ın değişmez kanunları, Peygamber'in
sünnetleri, şeriat, din, kitap, Kur'ân, İncil. İşte bunların her biri hikmetin
çeşitli mânâlarından birer tanesidir.
Mukatil'den
rivayet olunuyor ki, "hikmet" Kur'ân'da dört türlü tefsir edilir:
1-
Kur'ân'ın öğütleri mânâsına ki, Bakara Sûresi'nde, "Ve Allah'ın size
indirdiği kitap ile size öğüt vermek için indirdiği hikmet..." (Bakara,
2/231) bu mânâyadır.
2-
Anlamak ve bilmek anlamına hikmet ki, "Andolsun ki, Biz Lokman'a hikmet
verdik." (Lokman, 31/12) âyetinde olduğu gibi.
3-
Nübüvvet (peygamberlik) mânâsına hikmet ki, "Gerçek şu ki, Biz İbrahim
soyuna kitap ve hikmet verdik." (Nisa, 4/54) ve "Ve Allah Davud'a
hükümdarlık ve hikmet verdi." (Bakara, 2/251) âyetlerinde bu anlamadır.
4-
İnce sırları ile Kur'ân demektir ki, "Rabbinin yoluna hikmetle davet
et." (Nahl, 16/125) ve yine bu âyetteki "Her kime hikmet verilmişse
ona çok hayır verilmiş demektir." bu anlamdadır.
Fahruddin
Razî de bu dört mânânın, iyice araştırılınca "ilim" mânâsına geldiğinin
anlaşılacağını söylemiştir. İbnü Mes'ûd, Dahhâk ve daha başkalarından bu âyette
hikmetten muradın Kur'ân olduğu rivayet edilmiştir. Ayrıca Abdullah İbnü Abbas'dan
gelen bir rivayette, "Kur'ân'ın nâsih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini,
mukaddem ve muahharını bilmektir." diye; İbrahim, Ebu'l-Âliye ve Katade'den,
"Kur'ân anlayışı" diye; Hasen'den "Dinde takva = " diye;
Rebî' b. Enes'den "haşyet" diye tefsir edildiği de nakledilmektedir.
Bunlar da daha yukarıda kaydettiğimiz mânâlara eklenince toplamı yirmi dokuz
çeşit tefsire ulaşır. Bunların bir kısmı masdar, bir kısmı hasılı masdar,
bir kısmı da isim cinsinden kelimelerdir. Tariflerin bir kısmı ilme, bir kısmı
amele, bir kısmı da her ikisine birden raci olduğundan buraya kadar yapılan
açıklamalar da kısmen tarife, kısmen misale ait olmak üzere tariflerin toplamından
üç farklı tefsir şekli çıkar:
1-
Faydalı amele götüren bilgi,
2-
Bilgiye dayalı olarak ortaya konan faydalı amel,
3-
İlimde ve amelde ihkâm (sağlamlık).
Bir
başka deyişle, sözde ve işte isabet veya ilim ve fıkıh mânâlarıdır. Bu mânâlar
birbirlerinin yakını ve gerekçeleri durumundadırlar, hikmeti bunlardan birine
mahsus kılmaya hiçbir ipucu yoktur. "Lâm"ın ahde hamledilmesi ile
hikmetin, nübüvvet ve Kur'ân mânâları ihtimal dahilinde, ve , yani "dilediğine..."
ve "çok hayır" gibi ifadeler buna bir ipucu gibi ise de âyetin gerek
yukarısı ile bağlantısı, gerekse "bunu üstün akıllılardan başkası anlamaz"
şeklindeki sonucu ve ayrıca bunun kesbî ilimlere de işarette bulunması, genel
anlamda hikmet cinsinden olan herşeyi kapsamı içine aldığında şüphe ve tereddüde
yer kalmaz. Tefsir ilminde otorite sayılan âlimlerin tercihleri, bu üç mânâdan
mastar veya hasılı mastar olarak hiçbirine tahsis etmeden tefsir etmişlerdir.
"Çok hayır" diye övgüye layık kılmaktan da anlaşılacağı gibi, yukarıda
açıkladığımız şekilde çok hayır, ancak ilimle amelin birleşmesinden doğar.
Kötülüğü önlemek, iyiliği elde etmek şeklindeki esas anlamının bilfiil gerçekleşmesi
de buna bağlıdır. Her çeşit hikmet Allah'ın ihsanıdır, fakat "çok hayır"
kâmil hikmettedir. Ekmel hikmet de "hayr-ı kül"dür.
270-
Cenab-ı Allah'ın lütuf ve rahmeti işte böyle geniştir. Fakat Allah Teâlâ'nın
bu irşadlarını ancak "ülü'l-elbâb" olan, yani ilmiyle âmil olan
hikmet ehli ve derin düşünceliler anlar. Bunlardan başkası ilâhî telkinler
ile şeytanî telkinlerin arasındaki farkı anlayıp ayırdedemezler. Allah'ın
infak emrindeki ve diğer emirlerindeki incelik ve hikmetleri, ilâhî ihsan
ve ikramların genişliğini takdir edemezler. Onlar şeytanın vesvesesine aldanabilirler;
çünkü kalbleri bozuktur, düşünceleri çürüktür, lübsüzdürler, yani işin özünü
kavrayamazlar. Ayrıca Allah, "alîm" olduğu için, az veya çok, iyi
veya kötü, gerek Allah yolunda, gerek şeytan yolunda her ne niyyetle, her
ne türlü nafaka harcar veya infak ederseniz veya ister ibadet ve taat, ister
masiyet ve günah uğruna ne adak adarsanız, nezir yaparsanız, onu da şüphesiz
Allah bilir. Ona göre ne yapacağını da bilir; iyiye iyi, kötüye kötü ecir
ve ceza verir. Bundan dolayı Allah'dan bir şey gizlenir sanıp da kötülüğü
ibadet ve taat, ibadet ve taatı da masiyet yerine koymamalıdır. Allah'ın hakkını,
kulların hakkını hiçe sayarak ve çiğneyerek insan, ne başkalarına, ne de kendi
kendine zulüm ve haksızlık etmemelidir. Çünkü genellikle zalimler çıkarına
yardımcı cinsinden bir kişi, bir şefaatçi yoktur. Allah'ın azabı o zalimleri
yakaladığı gün, hiçbir taraftan bir kimse çıkıp da onlara yardımcı olmaz ve
olamaz. Zulüm herhangi bir şeyi, hakkı lâyıkı olan yerin dışına koymak demek
olduğundan, iyilik tohumu ekmek için yapılması gereken infakları günah ve
kötülük uğruna harcayarak şer tohumu ekmek veya ibadet ve taata harcanması
lazım gelen adakları, masiyetlere harcamak, mal varlığını gizleyip borcu olan
vergileri ve zekâtları vermemek veya adayıp da adağını yerine getirmemek veya
kötü ve işe yaramaz şeyler infak etmek veya daha başka yollarla insanların
haklarını yemek suretiyle zulmedenler en çok kendilerine yazık etmiş ve zulmetmiş
olurlar. Allah'ın kurduğu hikmetli düzen, bir gün bunları elbette yakalar
ve cezaya çarptırır. İşte o gün onlara bir taraftan bir yardımcı çıkıp da
el uzatmasına ihtimal bile yoktur. Allah'ı saymayan o zalimlerin, her şeye
gücü yeten Allah Teâlâ'dan imdat beklemeye de hakları yoktur. Allah'ın herşeyi
kuşatmış olan bilgisi, onların hiçbir niyetini, hiçbir hareketini kaçırmayacağından,
hikmet gereği olarak lâyık oldukları cezalarını bulurlar. Burada, "Hikmetin
başı Allah korkusudur." hadisinin anlamına işaret vardır. Zira Allah'dan
korkmayanlar her zaman korkulacak akıbete uğrarlar. Hikmetin, iyiliği elde
etmek mânâsı, Allah sevgisine bağlı olduğu gibi, ondan daha önce gelen kötülüğün
önlenmesi mânâsı da Allah korkusuna bağlıdır. Saygısız bir ilişki; severken
sevilmek arzusundan ve sevilmemek korkusundan etkilenmeyen, kaybolmasından
korkulmayan ve endişe duyulmayan, laubali ve ciddiyetsiz bir ilişki; sevgi
değil, bir eğlencedir. Sevdiğinin rızasını gözetmeyen ve onu her fenalığa
razı olur sanarak, hiçbir hareketten nefret ve iğrenmesini hesaba katmayan
ve bütün bu tarz düşüncelerinden dolayı, ona karşı hiçbir edepsizlikten korkup
çekinmeyen bir kimsenin seviyorum iddiasında bulunması, bir oyun ve eğlenceden
başka ne olur? En yüksek, en hassas sevgi, en küçük bir karşı gelmeye meydan
vermemek için itreyen ve bu titreyişten en yüksek bir edep ve terbiye ilhamı
alan kalbin sevgisidir. Ayrıca izzetinefsi olmayan sevgilinin ne seveninde,
ne de sevgisinde bir değer ve anlam yoktur. İzzet ve şerefin ilk hükmü ise
heybet, vakar, saygı ve korku telkin etmesidir. Sevginin gereğini yerine getirmeye
lâyık, muhabbeti küstahlığa çevirmeye engel olacak böyle bir ihtişam ve korkudan
yoksun olan muhabbet iddiaları, yalandan ve tehakküm etme duygusundan başka
bir şey değildir. Hiçbir sevgi tasavvur edilemez ki, onda en derin elemlerin
ve lezzetlerin çatışmasından çıkan ateşli bir heyecan bulunmasın. Gerçek aşığın
kalbi en büyük savaş meydanlarından daha fazla heyecanlı, en büyük zevk meclislerinden
daha neşelidir. Hicran (ayrılık) ile visâl (kavuşma)ın çarpışmadığı hiçbir
sevgi anı düşünülemez. Elektrikte müsbet (artı) ve menfi (eksi) iki zıt akım
birleşmedikçe faydalı bir akım meydana gelmediği gibi, kalbde de elem ile
haz, korku ile muhabbet kaynaşmadıkça sevgi akımı meydana gelmez. Göz yaşıyla
temizlenmedikçe hikmet nuru hasıl olmaz. Bundan dolayı Allah sevgisi, hem
bilgiyi, hem ameli güzel bir sonuca ulaştıran hikmetin bir kanadı olduğu gibi,
Allah korkusu da ilim ve ameli her türlü kötülükten ve bozukluktan koruyan
hikmetin başıdır. Ayrıca aşkta sevgi ve muhabbet yükseldikçe korku ve endişe
de yükselir. Yükselmenin zevk ve heyecanı, düşmenin korkusuyla orantılıdır.
Huzurun şartı, gıyabın şartından ayrı olduğu gibi, yakın olmanın şartları
ile uzak olmanın şartları da başka başkadır. Bunun içindir ki Allah sevgisine
mazhar olan ve yalnızca sevmiş değil, ayrıca sevilmiş olduklarını da bilen
büyükler, "Onlar için hiçbir korku yoktur, mahzun da olmayacaklar."
(Yunus, 10/62) müjdesini aldıkları halde, "İyiler için hasenat sayılan
birtakım hâl ve hareketler vardır ki, bunların en yakınlardan sudur etmesi
kabahat sayılır." endişesinden dolayı onlar, her an hasenatlarının kabahat
sayılması tehlikesini bildiklerinden, söz konusu yakınlığın gereği olan en
yüksek korku derecesinde bulunurlar. Öyle işler vardır ki, küçüklerden sudur
etmesi onlara derece kazandırırken, büyüklerden sudûr etmesi -Allah korusun-
büyük bir cinayet sayılır. İşte Cenab-ı Allah hikmeti açıkladıktan sonra,
bu korku mertebelerine işaret etmek üzere önce, "Bunu üstün akıllılardan
başkası anlamaz." sonra, "Muhakkak ki, Allah onu bilir." daha
sonra da "Zalimlere hiçbir yardımcı bulunmayacak." diye işaret ve
delâletten sarahata doğru üç dereceli birer ihtar ve uyarıda bulunmuştur.
271-Şimdi
gelelim sadakaların veriliş şekline: sadakaları nasıl vermeli, gizli mi yoksa
açık mı diye bir soru akla gelebilir. Gerçekten de işbu âyeti indiği zaman
Peygamber Efendimize, "Sadakanın gizlisi mi efdal, açığı mı?" diye
sual sormuşlardı. Buna cevap olarak şu âyet nazil oldu: Eğer sadakaları açıkça,
alenen verirseniz, bu sadaka, riya olmamak şartıyla, ne iyi, ne güzel bir
şeydir. Ve eğer onları gizler ve gizlice fukaraya verirseniz, bu gizleyiş,
bu gizlice veriş sizin için bir hayırdır veya daha hayırlıdır. Ve sizin seyyiatınızdan,
günahlarınızdan, çirkinliklerinizden bir kısmını örter, yani Allah'ın örtmesine
ve mağfiretine sizin tarafınızdan bir sebep, bir keffaret olur. İbnü Kesîr,
Ebu Amr, Asım'dan Ebubekr Şu'be ve Ya'kub kırâetlerinde ile okunur. Nafi,
Hamze, Kisaî, Ebu Cafer ve Halef-i Âşir kırâetlerinde de ile ve nın cezmi
ile okunur ki, o zaman "Biz de sizin seyyiatınızdan bir kısmını örteriz."
demek olur.
SADAKA:
Farza da, nafileye de sadaka denilir. "Sen onların mallarından sadaka
al ki, onları tertemiz yapmış olasın." (Tevbe, 9/103) ve "Hiç şüphesiz
sadakalar fakirler... içindir." (Tevbe, 9/60) âyetleri farz olan sadakalar
hakkındadır. Bunun gibi, "Kişinin evlâd ü iyaline nafakası da sadakadır."
hadisi ile bildirilen nafakanın da farz olan nafakalardan olduğuna hükmedilmiştir.
Fakat zekât tabiri yalnızca farza aittir. Dilbilimciler demişlerdir ki, sadakanın
aslı olan maddesi, bu tertip üzere bir sıhhat, doğruluk ve mükemmellik anlamına
gelen bir köktür. Bu maddenin sıdk (doğruluk), sadîk (dost, arkadaş), sâdık
(doğru olan) bütün türevlerinde bu anlam bulunmaktadır. Hatta, nikâhtaki mehre
sadaka denilmesinin sebebi de nikâhın bununla tekemmül etmesi dolayısıyladır.
Zekâta sadaka denilmesi de iki bakımdandır: Birisi malın arındırılması ile
sıhhata ve kemâle delâlet etmesidir, diğeri de zekâtı verenin imanda sıdk
ve samimiyet sahibi olduğuna delâlet etmesidir. Her sadakada bu anlamlar vardır.
İşbu daki lâm-ı târifin istiğrak veya ahd-i haricî mânâlarından hangisi olduğu
hakkında birkaç görüş vardır. Müfessirlerin birçoğu ahd için olup yalnızca
nafile sadakalara ait olduğu görüşünü öne sürmüşlerdir. Çünkü farzlarda açıkça
vermenin daha efdal olduğu bilinmektedir. Bu arada bir kısım müfessirler de
ahd için olmakla beraber yalnızca farz sadakalara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır.
Bu takdirde, ifadesi de "daha hayırlı" demek olmayıp "sizin
için bir hayırdır" mânâsına yorumlanmıştır. Fakat başta Hasan Basrî hazretleri
olmak üzere diğer bir kısım müfessirler "istiğrak lâmı" olarak farzdan
da, nafileden de daha geniş kapsamlı olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir ki,
muhakkikin (kritikçiler) adı verilen otoritelerin görüşü de budur. Ebu's-Suûd
ile daha bir kısım müfessirlerin açıklamasına göre, âyette bu mânâ üzere güzel
bir taksim üslubu vardır. Açıkça vermenin güzel bir şey olduğunu bildiren
birinci şık, farz olan sadakalar hakkında, gizli vermenin daha hayırlı olduğunu
bildiren ikinci şık da nafile olanlar hakkındadır. Ayrıca bir insanın zekâtının
hepsini açıktan vermesi, servetinin tamamını belli edeceğinden, bazı zamanlar,
hele bazı şahıslar hakkında birtakım insanların haset ve kıskançlıklarını
çekeceğinden, onları tahrik ederek zarara sebep olabilir. O zaman malını gizlemek
efdal olacağından, zekâtını da gizli vermek efdal olur. Bu bakımdan mal, mülk
dahi iki kısımdır: Birisi hayvanat ve ekili, dikili araziler gibi genellikle
gizlenmesi kabil olmayan mallardır ki, bunlara emvâl-i zahire (açıktaki mallar)
denilir. Bunların farz olan sadakalarını gizlemek de zaten bir fayda yoktur.
Diğeri nakit paralar gibi gizlenmesi mümkün olan mallardır ki, bunlara da
emvâl-i bâtına (gizli mallar) denilir. Bir sakınca bulunmadıkça bunların zekâtını
da açıkça vermek daha faziletlidir. Fakat işaret olunduğu üzere bir sakınca
bulunduğu ve mesela açıktan verildiği zaman lâyık olan yere gitmeyeceği takdirde
bunu da nafile sadakalar gibi gizli vermek efdal olur. Yoksa nafile sadakaları
gizli vermek, açıkça vermekten yetmiş kat daha efdal; farzda da açıkça vermek,
gizli vermekten yetmiş kat efdal olduğu açıkça beyan olunmuştur ki, âyet de
bediî bir üslup ile bu taksimî ifadeye yöneliktir. Allah da açık, gizli her
ne yaparsanız haberdardır. Bundan dolayı Allah'a bildirmek için sadakalarınızı
dünyalara ilan etmeye kalkışmakta bir mânâ yoktur, gizlemek daha samimî olur.
Bu
yüce âyetin mazmunu üzere sadakaların açıklanması, gizli tutulmasından her
birinin durumuna göre, hangisinin daha efdal olduğu hakkında genellikle şer'î
delillere dayandırılarak elde edilen sonuçlar aşağıda görüleceği üzere müfessirler
tarafından açıklanmıştır:
Nafile
sadakalarda gizliliğin efdal olduğu: Önce gizli vermek, riyadan ve "desinler"
düşüncesinden uzaktır. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, "Allah, ne desinler
diye hayır yapan süm'acıdan, ne gösteriş yapan mürâîden, ne de minnet altında
bırakan mennândan hiçbir şey kabul etmez..." buyurmuştur. Sadakasını
söylemeye ve elâlem ortasında vermeye kalkan da riyâ ve süm'a peşinde dolaşır,
susmak ve gizlice vermek ise bundan kurtarır. İslâm büyükleri arasında sadakalarını
verecekleri fakire bile kendilerini bildirmemeye çalışan kimseler çoktur.
Kimi, sessiz sedasız bir âmânın eline bırakır; kimi, fakirin geçeceği veya
oturacağı yere onun görebileceği şekilde gizlice koyar, fakat kendini göstermez;
kimi, fakir uyurken, onun cebine koyar veya elbisesine bağlar; bir kısmı da
başkaları aracılığıyla fakirlere ulaştırırlardı ki, hepsinden maksat, riyadan,
süm'adan ve minnet altında bırakmaktan sakınmaktır. Zira fakirin kendisine
sadaka vereni görmesinde bir gösteriş ve minnet izi bulunabilir. İkinci bir
husus şu ki sadakasını gizlediği zaman, insanlar arasında şöhret, medih ve
saygınlık gibi birşey meydana gelmez; bu da nefse zor gelir. Bundan dolayı
sevabı da çok olur. Üçüncü olarak, Peygamber (s.a.v.) efendimiz, "Sadakanın
en faziletlisi, az bir şeyi olanın, fakire gizlice verdiği, gücünün son yettiğidir."
buyurmuştur. Bir başka hadiste, "Kul gizlice bir amel yapar, Allah da
onu gizlice yazar. Sonra bu ameli açıklarsa, Allah onu gizli amellerden nakleder,
açıkça yapılan ameller listesine yazar. Sonra bunun lâfını ederse, Allah da
onu gizli yapılan ameller listesinden de, açıkça yapılan ameller listesinden
de çıkarır, riyaya yazar." buyurulmuştur. Yine bir meşhur hadiste, "Kıyamet
günü, Allah gölgesinden başka bir gölgenin bulunmadığı o gün, Allah Teâlâ
yedi kişiyi kendi gölgesiyle gölgelendirir. Bunlardan birincisi bir sadaka
verip de sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyen kimsedir...." Bir hadis-i
şerifte, "Gizlice verilen sadaka, Rabbin öfke ateşini söndürür."
buyurulmuştur. Dördüncü olarak, sadakayı açıkça vermek, alan kimseye birtakım
zararlar getirebilir ki, gizlice verildiği zaman böyle bir şey söz konusu
olmaz. Bunun sakıncalarını da şöylece sıralayabiliriz: Birincisi, açıkça verildiğinde
fakirin şeref ve haysiyetine dokunulmuş, onun fakir olduğu ilan edilmiş olur
ki, o fakirin gönlü buna razı olmayabilir. İkincisi, açıkça verildiği zaman,
az sonra gelecek olan âyette methedilen iffetli hâlden onu çıkarmak, ahlâkını
bozmak tehlikesi vardır. Üçüncüsü, bir kısım halk, sadaka almasını onun sadakaya
muhtaç olmadığı hâlde aldı zannederek, hakkında kötü düşüncelere kapılabilir.
Böyle fakir aşağılanmış, onun hakkında kötü düşünenler de gıybet yapmış ve
günah işlemiş olurlar. Dördüncüsü, "veren el, alan elden daha hayırlı"
olmak bakımından açıkça vermekte fakiri bir aşağılama ve ihanet etme mânâsı
da gizlidir. Halbuki bir mümini küçük düşürme caiz değildir. Beşincisi, sadaka
hediye cinsinden birşey sayılır. Halbuki bir hadisi şerifte "Her kime
bir hediye sunulduğunda yanında bir cemaat varsa, onlar da o hediyeye ortaktırlar."
buyurulmuştur. Bundan dolayı açıkça bir sadaka verildiği zaman, o fakir ondan
yanındakilere bir şey vermezse, bu yüzden yakışık almayan ve hoş olmayan bir
duruma düşmüş olur ki, buna sebep olmak da hoş bir şey değildir. İşte bütün
bu akla uygun ve nakle dayanan sebepler, nafile olan sadakanın gizlice verilmesinin
daha faziletli olduğunu ortaya koyar.
Sadakanın
açıktan verilmesinin caiz olması meselesine gelince: Bir insan sadakasını
açıkça verdiği zaman, onu görenlerin de ona uyup sadaka vereceklerini ve bu
yüzden fakirlerin faydalanacağını bilirse, o takdirde açıkça vermek gizlice
vermekten daha faziletli olur. Nitekim Abdullah b. Ömer (r.a.)den rivayet
olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.): "Gizlice vermek, açıkça vermekten
efdaldir. Açıkça verdiğinde kendine uyulmasını isteyen kimse için de açıkça
vermek efdaldir. buyurmuştur. Hakîm, Tirmizi, Muhammed b. İsa demiştir ki,
"İnsan halktan gizliyerek bir amel yapar ve içinde onu halkın görmesini
isteyen bir arzu bulunduğu halde o arzuyu yenerse, bu sefer şeytan yine ona
halkın görmesi isteğini telkin eder de onun kalbi onu çirkin bulur yine itmeye
çalışır durursa, işte bu insan şeytanla savaş hâlindedir. Bundan dolayı onun
bu gizli ameli, açıkça yapılan amellere göre sevabı yetmişe katlanır."
Sonra Allah'ın öyle kulları vardır ki, nefislerini arındırıp terbiye etmişler
ve bundan dolayı da Allah kendilerine çeşitli hidayet ihsan etmiştir de kalblerinde
marifet nurları birikmiş, kalblerinden nefis vesveseleri gitmiştir. Çünkü
şehvetleri ölmüş, kalbleri Allah Teâlâ'nın azamet der -yasına dalmıştır. Böyle
bir insan açıkça bir iyilik yapacağı zaman nefsiyle savaşmaya bile muhtaç
olmaz. Zira nefsin şehveti kırılmış, vesvese ve çekişmesi yenilmiş, perişan
edilmiştir. Bu insan açıkça bir amel yaptığı zaman, başkalarının kendisini
görüp uymalarından ve onların da sevap kazanmaları arzusundan başka bir maksat
beslemez. Bu, kendisi kemale ermiş de başkalarını kemale erdirmeye çalışan
ve bu şekilde tam ve hatta tamın da üstünde olmak isteyen bir kuldur. Nitekim
Allah Teâlâ, kitabında bir kısım insanları medh ü sena etmiş, onlara "Rahmânın
kulları" adını vermiş, "İşte bunlar cennet köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar."
(Furkan, 25/75) diye bunlara cennetin en yüksek derecelerini vaad eylemiştir.
Bunların dualarında istedikleri özellikleri de "Bizi müttakilere önder
yap (derler)." (Furkan, 25/74) diyerek beyan buyurmuştur. Musa ümmetini
methederken "Musa'nın kavmi içinde öyle bir ümmet vardı ki, hakka yol
gösterir ve hak sayesinde adaleti sağlarlardı." (A'râf, 7/159) buyurduğu
gibi, Muhammed (s.a.v.)'in ümmetini methederken de "Siz iyiliği emreyler,
kötülükten nehyeyler olduğunuzdan insanların hayrı için ortaya çıkarılmış
en hayırlı bir ümmetsiniz." (Âl-i İmrân, 3/110) buyurmuştur. Sonra gerçeği
iyice dile getirmek ve vurgulamak için, "Yine bizim yarattıklarımızdan
hak yolu gösteren ve onunla adaleti yürüten öyle bir ümmet vardır ki..."
(A'râf, 7/181) buyurmuştur.
İşte
bunlar hidayet önderleri, din bayraktarları, halkın efendileridir ki, halk
Allah'a giderken bunlara iktida etmek sayesinde yollarını bulurlar...
Farz olan zekatın açıkça verilmesinin efdal olmasına gelince: Önce
bu konuda "Sen onların mallarından sadaka al!" (Tevbe, 9/103) diye
açıkça almaya emir verilmiştir. Bu ise açıktan almayı göstermektedir. İkinci
olarak: Bunun gizlenmesinde kendi üzerine birtakım töhmetleri çekme, halkı
da "bu adam zekat vermiyor" şeklinde sû-i zanna düşürme tehlikesi
vardır. İşte açıkça vermek bunu ortadan kaldıracağından daha faziletli olur.
Nitekim Hz. Peygamber, nafile namazlarının pek çoğunu evde kıldığı halde,
farz namazlarının hepsini açıkça ve cemaat halinde kılmıştır. Namazda töhmeti
ortadan kaldırmak için farz ile nafilenin durumları nasıl değişik ise, zekatta
da öyledir. Üçüncü olarak: Açıkça vermek, ilâhî emre ve teklife uyduğunu gösterir,
gizlemeye kalkışmak ise emre uymadığı şüphesini doğurur. İlâhî emir dururken,
başka art düşüncelere değer vermek, esasen doğru değildir. Bundan dolayı farzlarda
açıklık, nafilelerde gizlilik evladır.
272-Zekat
yalnızca müminlere verilir. Çünkü o soyut bir ihsan değil, belli bir hak olan
borcun ödenmesidir. Fakat buna kıyas edilerek sırf ihsan demek olan nafile
sadakalar da böyle zannedilebilirdi. Nitekim rivayet olunduğuna göre Hz. Ebu
Bekr'in kızı Esma (r.anha)nın anası Kuteyle ile ninesi müşrike oldukları halde
Hz. Esma'dan bir şey istemek için yanına gelmişler; o da Resulullah'dan izin
almadan size bir şey vermem, çünkü siz benim dinimde değilsiniz, demişti.
Bir de Ensar'dan bir kısım insanların, Beni Kurayza ve Beni Nadir yahudilerine
yakınlıkları vardı. Böyle iken onlara sadaka vermezler ve müslüman olmadığınız
sürece size birşey vermeyiz derlerdi. Bir rivayete göre, müslümanlar arasında
fakirlerin çoğaldığı bir sırada, Hz. Peygamber, müslümanları müşriklere sadaka
vermekten menetmiş ve müşriklerin ihtiyaç yüzünden İslâm'a girmelerini arzu
etmişti. Bu sebeplerden biri veya hepsi dolayısıyla şu âyet inmişti: Ya Muhammed!
Onları bilfiil hidayete, doğru yola getirmek üstüne görev değildir. Sen ancak
kötülüklerden sakındırmak, iyiliğe irşad ve teşvik etmeye memursun. Bilfiil
hidayete, yani kalblerde hidayet yaratmaya gelince, onu sen yapacak değilsin,
ve lakin Allah, her kime hidayet dilerse, ona bilfiil hidayet de nasip eder.
Yol gösterdiği gibi, yola da iletir; o yolda ona güç verir, başarı ihsan eder.
Düşünce nasip ederek gönüllerini hidayete yöneltir ve onların gönüllerinde
hidayet sevgisi yaratır. Ve siz her ne hayır, yani hayır adına her ne mal
infak ederseniz kendiniz içindir. Hayrın ve infakın sevabı alana değil, yapana
aittir, size aittir. Muhsin olacak, o ihsanın ecrine erecek olan sizsiniz.
Bundan dolayı kendi menfaatiniz için sadaka verdiğiniz kimselere minnet yükleyip
eza etmeye hakkınız olmadığı gibi, başka dinden olduğu gerekçesiyle müşriklerin
fakirlerine sadaka verilmesini engellemeye kalkmanız da doğru değildir. Siz,
yani sen ve ümmetin, hele hele ashabın Allah'a sunulmak arzusundan başka bir
maksatla veya O'nun rızasını gözetmenin dışında başka bir amaçla infak da
etmezsiniz. O halde insanları, Allah'ın herhangi bir kuluna sadaka vermekten
nasıl engellersiniz veya Allah'a sunulmaya layık olmayan kötü bir şeyi nasıl
verirsiniz? Siz herhangi bir hayır, bir mal infak ederseniz, o, nihayet size
kat kat sevabıyla birlikte fazlasıyla geri ödenecek, siz hiçbir şekilde zulme
de uğramayacaksınız. Size kat kat fazlasıyla vaad olunan ecirlere ve sevaplara
nail olacaksınız. Allah'ın verdiği sözden dönmediğini, size ödenecek sevapta
bir eksik, bir noksan olmadığını göreceksiniz. Yahut böyle iyi niyete dayalı
olarak, hiç fark gözetmeksizin bütün insanlara yaptığınız iyilikler ve yardımlar
sayesinde siz hiçbir zaman zalimlerin eline düşmeyecek, zulme uğramaktan korunmuş
olacaksınız. Bundan dolayı gerek müslüman, gerek gayr-i müslim herhangi bir
fakire sadaka vermekten, verdiğiniz zaman da en iyisini vermekten sakınmayınız.
Madem ki Allah, mümin veya kâfir herkesin Rabbidir, madem ki sadakalarınız
Allah içindir; o halde mümine de, kâfire de Allah rızası için nafile ve tatavvu'
olarak sadaka verebilir, her ikisine verdiğiniz sadakalardan ayrı ayrı sevap
kazanabilirsiniz. Fakat en iyisi hangisidir? Ve vermekle emrolunduğunuz farz
olan sadakalar kimlerin hakkıdır?
273-Bu
noktaya gelince, vermekle emrolunduğunuz, borcunuz olarak ödemekle yükümlü
bulunduğunuz infak ve sadakalar, Allah yolunda tutunmuş, din uğrunda ilme,
cihada kendini adamış, yeryüzünde gezip dolaşamayan, şuraya buraya gidemeyen,
yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya hastalık ve düşkünlük gibi sebeplerden
dolayı geçimini kazanmaya gücü yetmeyen fakirler içindir ki, halden anlamayan
cahil kişi, onları iffetli ve haysiyetli olmalarından, yani kimseden birşey
istemeye tenezzül etmeyip, yokluğa katlanmalarından, seve seve göğüs germelerinden,
izzet-i nefislerini korumalarından dolayı zengin sanırlar. Sen onları simalarından
tanırsın. Dikkat edildiği zaman hallerinde görülecek yoksulluk alâmetlerinden
bilirsin. İnsanlardan birşey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına
hiç isteyemezler, dilencilik edemezler. Olsa olsa pek zor durumda kaldıkları
zaman, dolaylı yollardan hallerini anlatmaya çalışırlar.
Abdullah
b. Mes'ud (r.a.)'dan rivayet olunmuştur ki; "Allah iffetli olan ve iffetini
korumaya çalışanları sever. Çok verilince övgüde aşırı giden, az verilince
sövgüde aşırı giden, yırtık, yüzsüz, dilenci ve ısrarcı olanı da sevmez."
Bir başka hadis-i şerifte: "Herhangi bir kimse bir dilencilik kapısı
açtı mı, Allah da ona bir fakirlik kapısı açar. Ve her kim açgözlülükten uzak
durursa, Allah da onu zengin eder. Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten
sakınırsa Allah da onun iffetini arttırır. Her birinizin bir ip alıp sırtında
odun getirerek onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır."(2)
Sadakaların
kimlere verileceğini bildiren bu âyet "Ashab-ı Suffe" adı verilen
fakir muhacirler hakkında nazil olmuştur ki, bunların sayısı dörtyüz kadar
olduğu zamanlar olmuştur. Medine'de ne kalacak yerleri, ne aşiret ve akrabaları,
ne de kazanç getirecek bir meslekleri vardı. Hep Hz.Peygamber'in Mescid'ine
devam ederler, Mescid'in sofasında oturur, orada yatar kalkarlardı. Kur'ân
öğrenirler, Hz. Peygamber'in sohbet ve konuşmalarını dinlerler, genellikle
oruç tutarlar ve vakitlerini ibadetle ve İslâmiyeti öğrenmekle geçirirlerdi.
Bunlar Peygamber dersanesinin, kendilerini Allah yoluna adamış öğrencileriydi.
Bundan dolayıdır ki, İslâm Dünyası'nda medreseler ve öğretim yuvaları hep
camilere bitişik yapılmıştır. Medrese öğrencisinden de Suffe Ashabı'nın ahlâkı
ve davranış biçimi beklenmiştir. İlim öğrenmek ibadettir. Din uğrunda her
türlü sıkıntıya katlanmak ve iffetini koruyup dini yaymaya hizmet etmek, icabında
cihaddır. Bununla beraber ilerde Tevbe Sûresi'nde "Müminlerin hepsinin
savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir cemaatin dini iyi öğrenmeleri
ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmaları için savaştan geri
kalması daha doğru olmaz mı? Gerekir ki böyle yanlış hareketlerden sakınırlar."
(Tevbe, 9/122) âyetiyle ilim öğrencilerinin hepsinin cihada gitmemesi ve öğrenime
ara verilmemesi gerektiği de açıklanmıştır.
Abdullah
b. Abbas hazretlerinden gelen bir rivayete göre; bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)
Suffe Ashabı'nın başında durmuş, onların hallerini gözden geçirmiş idi. Onların
fakirliklerini ve çekmekte oldukları zahmetleri gördü ve gönüllerini almak
için buyurdu ki: "Ey Suffe Ashabı! Size müjdeler olsun ki, her kim şu
sizin bulunduğunuz durumda olur, halinden razı olarak bana kavuşursa işte
o benim arkadaşımdır." İşte bu âyet de bunlar dolayısıyla nazil olmuştur.
Şu kadar var ki, hükmü umuma aittir. Allah rızası için düşmana karşı nöbet
bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten veya Allah rızası
için halka hizmet uğruna kendini vakfeden ve bu durumda malı, mülkü olmayan,
geçimini kazanmaya vakit bulamayan veya vakit bulduğu halde gücü yetmeyen,
yoksul ve fakir müslümanlar, nerede ve ne zaman yaşamış olursa olsunlar bu
âyetin kapsamı içine girerler. Bunlar infak ve sadakaların verilecek en güzel
yeri olarak tercih sırasında daima başta gelirler. Bununla beraber, gerek
özel olarak bunlara, gerekse genel olarak bütün ihtiyaç sahiplerine herhangi
bir mal infak ederseniz, yahut maldan, çabadan, bilgiden, nasihattan, irşaddan
ve hizmetten bir şey ikram ederseniz, hatta saygı, sevgi gösterisi ve selamdan
herhangi bir iyilik gösterirseniz, iyi biliniz ki, Allah onu bilir; emeğinizi
boşa çıkarmaz, karşılığını verir. Bundan dolayı veriniz efendiler, veriniz!
Özellikle Allah yolunda kendilerini hizmete adamış olan fakirlere, yoksullara
veriniz. İhlasınız ve olgunluğunuz size gece veya gündüz, gizli veya açık
vermenin farkını hissettirmeyecek kadar yüksek olsun.
274-Minnet
yüklemek, başa kakmak suretiyle fakire ezadan, riyadan ve nifaktan sakınıp
Allah rızasını gözeterek ve kendinizi Allah yolundan ayrılmayan biri yapabilmek
için gönül hoşluğuyla, gücünüzün yettiği kadarıyla en iyisinden vermek âdetiniz,
huyunuz, melekeniz olsun da her zaman ve her çeşitten veriniz. Çünkü, mallarını
gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler, yani, her vakit ve her suretle
infak edebilme melekesini kazanmış olanlar yok mu bu infakları sebebiyle bunların
Rableri katında kat kat ecirleri vardır. Ve bunlara bir korku olmadığı gibi,
hiçbir zaman mahzun da olmazlar. Verdiklerini dünyada ve ahirette kat kat
geri alırlar, bütün korkulardan selamet bulurlar. Dünyada verdiklerine hüzün
ve esef duymayıp, memnun oldukları gibi, ahirette de cimriler mahzun olurken,
bunlar her türlü hüzün ve kederden uzak kalırlar ve mutlu olurlar.
Hz.
Ebu Bekir (r.a.) sahip olduğu kırkbin dinarın onbinini gece, onbinini gündüz,
onbinini gizli, onbinini de açıkça olmak üzere birden tasadduk etmiş idi ve
bu âyet bunun hakkında inmiştir deniliyor. Hz. Ali (r.a.) dahi dört dirhem
gümüşten başka hiçbir şeye malik değil iken bunun birini gece, birini gündüz,
birini gizli, birini de açıkça olmak üzere hepsini tasadduk etmiş idi. Hz.
Peygamber, "Niçin böyle yaptın?" diye sorduğunda, "Rabbimin
va'dine hak kazanmak için," demiş, bunun üzerine kendisine "O, senin"
buyurulmuştu ki, bu âyetin nüzul sebebinin bu olduğu da böylece rivayet edilmiştir.
Bir başka rivayette bu âyetin Allah yolunda cihad için atlar besleyip masraf
yapanlar hakkında indiği söylenmiştir. Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) besili bir at
gördüğü zaman bu âyeti okurmuş. Bunlardan başka bu âyetin bütün zamanlar ve
bütün durumlar içinde sadaka veren ve herhangi bir ihtiyaç sahibinin durumunu
gördüğü vakit, hiç gecikmeksizin derhal onun o ihtiyacını gideren ve başka
bir zamana ertelemeyen kimseler hakkında, bütün müslümanları hayra koşmaya
teşvik için indiği de nakil yoluyla gelen bilgiler arasındadır ki; Fahruddin
Razî, "Nüzul sebebine dair anlatılan çeşitli rivayetler içinde en güzeli
budur. Çünkü bu âyetin infakla ilgili hükümleri bildiren âyetlerin sonu olduğunda
hiç şüphe yoktur. Bunda infak çeşitlerinin en mükemmel şekli açıklanmıştır."
diyerek bu sonuncu rivayeti tercih etmiştir.
İlâhî
hikmete ve ilâhî sünnete göre, böyle gece gündüz, gizli ve açık demeyip her
zaman ve her durumda infaka devam edebilmek az olsun, çok olsun infak çeşitlerinin
en mükemmeli olan bu tarzı, sahibinin kazanç yollarına göre, çeşitli derecelerde
değerlendirilmesi ihtimali bulunmaktadır. Bunun temelinde malların faydalanılmaya
sunulmasıyla, istifçilik ve karaborsadan korunması ve dolaşımının hızlandırılması
gibi hayatî, malî, iktisadî hikmetler vardır. En dikkat çekici nokta ise ferdî
ekonomi ile genel ekonomiyi içiçe kaynaştırmasıdır. Toplum düzeninin genel
yapısı, servetin topluca dolaşımını engellemeye yönelik istifçilikten aşırı
kâr hırsına yardımcı olduğu zaman çöküntünün başlamış olduğunu bilmek gerekir.
İşte o dönemlerde iman ehlinin mal ve mülk sahibi olan zenginlerine yüksek
görevler düşer ki, bunlar bütün mal varlıklarının hepsini sarfetme durumunda
kalabilirler. Bununla beraber bu şekilde bütün mal varlığını harcamak âyetin
öngördüğü bir şey değildir. Tam aksine daha yukarılarda geçtiği üzere "Sana
Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'İhtiyaçtan fazla olanı."
(Bakara, 2/219) âyetinin anlamı gereğince farz olan sadakalarda nisabın dikkate
alınacağı gibi; nafile olan sadakalarda da o kazancın devamını sağlamaya yarayan
sermaye, tezgâh, işletme masrafları gibi şeylerle, ihtiyat sermayesi gibi
şeyler, söz konusu infakın dışında tutulacak ve bu husus hiçbir zaman gözden
uzak bulundurulmayacaktır. Yani en mükemmel şekilde infaka devam edebilmek,
o infakın kaynağını kurutmadan gerekli şartları esnek ve ekonominin şartlarına
uygun olarak kullanabilmek ayrı bir mesele olarak karşımıza çıkar. Fakir fukaranın
ihtiyacını karşılamak, Allah'ın rızasını kazanmaya vesile olur; fakat o insanın
yardıma muhtaç bir duruma düşmesi Allah'ın murad ettiği ve kuldan istediği
bir şey değildir. Nitekim İsra Sûresi'nde ki, "Eli boynuna bağlıymış
gibi yapma, eli sıkı cimri biri olma, eli büsbütün açık olup israf da etme..."
(İsra, 17/29) âyeti zaten bu noktayı açıkça ortaya koymuştur. Bu hikmete dayalı
olarak ifade edilmiş olsa gerektir ki, İbn Ceriri Taberî'nin nakline göre,
işbu âyeti hakkında Katade şöyle rivayet etmiştir: "Bunlar cennet ehlidirler,
bize nakledildi ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) 'Müksirler, yani çok servet toplayanlar
alçaktırlar' buyuruyordu. Ashab 'Ey Allah'ın Resûlü, istisnaları kimlerdir?'
diye sordular, o yine 'Çok mal toplayanlar alçaktırlar.' buyurdu. Onlar 'Ey
Allah'ın peygamberi, istisnaları kimlerdir?' dediler. O yine 'Çok mal toplayanlar
alçaktırlar.' buyurdu. Onlar 'Ey Allah'ın peygamberi istisnalar kimler?' diye
sordular ve dönüşü olmayan kesin bir durumun ortaya çıkmasından da korktular.
Nihayet Hz. Peygamber, mübarek elleriyle işaretler yaparak, 'Ancak malıyla
sağından ve solundan şöyle şöyle, önünden şöyle şöyle, arkasından şöyle şöyle
diye dört bir yanına infak ederek malına hükmedebilen müstesna, bunlar da
pek azdır. İşte bunlar Allah'ın farz kıldığı ve razı olduğu yolda israfsız,
sıkıntısız, döküp saçmadan ve kötülüğe yönelmeden infak edenlerdir.' buyurdu."
Demek
oluyor ki, ölçülü ve aşırılıktan uzak bir şekilde infakta bulunmak, bu âyette
de söz konusudur. Fakat bizzat âyetin kayıtsız şartsız olarak mutlak mânâda
infakı ortaya koyması, az veya çok elde bulunan bütün malın infakını gerektirmemekle
birlikte buna engel de görünmüyor. Nitekim nüzul sebebinde görüldüğü gibi,
Hz. Ali'nin yaptığı infak, eldeki avuçtaki şeyin hepsini vermek şeklindedir.
Bu bakımdan kemmiyet, yani verilen miktar hiç söz konusu değildir. Bunun için
âyetteki bu ıtlakın (kayıtsızlığın), iktisadî şartlara bağlı olarak bir takım
kayıtlara tabi tutulması veya bir kısmını zikrettiğimiz diğer âyetlerden birisiyle
veyahut daha başkalarıyla anlamının şu veya bu yöne tahsis edilmesi, bir cihetten
de olsa neshini gerekli kılacaktır. Bunun için bir kısım müfessirler 'dan
buraya kadar olan âyetler, Tevbe Sûresi'ndeki ayrıntılı zekat âyetleri (âyet
60) nâzil olmadan önce yürürlükte olup, sözkonusu âyetler nâzil olunca hükmün
onlara tahsis edildiğini nakletmişlerdir. Fakat buradaki sadakât (sadakalar)
deyimi, kabul edilen görüşe göre, zekat ve nâfile sadakalardan daha geniş
kapsamlı olduğundan böyle bir açıklama yeterli olmayacaktır. Şu halde buradaki
infak farz, vacip, nâfile her çeşit infakı içine almakta, aynı zamanda infakın
en üstün şeklini de göstermiş bulunmaktadır. Bundan dolayı âyetin kendi mutlak
anlamı ile alınıp, infak sebebi olan ihtiyaçların gereğine göre, zamanın ve
yerin, kişilerin ve durumların icabına göre uygulamasını infak sahiplerinin
hikmet ve kemâldeki derecelerine uygun irfan ve ictihatlarına bırakmak daha
elverişli olacaktır. Zaman olur ki evlâdu iyal, din ve millet uğrunda bütün
mal varlığının harcanıp infakı gerekir ve böyle yapmak iktisat kurallarının
bile çerçevesine girer. Sonra mal denilen şey, olsa olsa canın bir yongasıdır.
Halbuki Allah yolunda canını bile feda etmekten çekinilmemesi gerekli olan
öyle görev zamanları vardır ki, bu gibi durumlarda infak-ı küllî adı verilen
her şeyini harcamak bile hafif kalabilir. İşte bundan dolayıdır ki, "hayırda
israf olmaz" dahi buyurulmuştur. Fakat bu yüce derece, en büyük olgunluk
sahibi kimselerin işidir ki, bunlar "Kendileri darda olsalar bile başkalarını
kendilerine tercih ederler." (Haşr, 59/9) medh ü senâsına mazhardırlar.
Bundan ders alabilecek derecede sabır ve tahammül gösteremeyip yaptığı hayra
sonradan pişman olacak olanların bütün mal varlıklarını infak etmeleri, kendi
dindarlıkları açısından tehlikeli olacağından haklarında hayırlı olmaz. Allah
korusun o türlü bir pişmanlık onları küfre kadar götürebilir. Zira bu gibiler
hakkında da "Neredeyse fakirlik küfür olacaktı." buyurulmuştur.
Bu hususta şahsî kıymet kadar ve hatta daha çok sosyal çevrenin de büyük etkisi
vardır. Çünkü faziletli davranışlara düşman olan ve kişilerin kendi şahsî
çıkarlarından başka bir endişe taşımayan bir çevre içinde, iyiliksever ve
faziletli insanlar boğulup boğulup gitmeye ve bozulmaya mahkum olurlar. Bu
zorluğun üstesinden gelmek için, Allah tarafından ihsan olunacak bir ruh gücüne
ihtiyaç vardır. Ve işte Kur'ân'ın başından beri devam edip gelen infak hakkındaki
yüksek açıklamaları da ilâhî hikmet gereğince insanlar arasında böyle feyizli,
kalıcı ve sarsılmaz bir cemiyet düzeni ortaya koyacaktır. "Ve Allah yolunda
infak ediniz ve geleceğinizi kendi elinizle tehlikeye atmayınız." (Bakara,
2/195) âyetinin hükmü gereğince nice nice tehlikelerin önüne geçecek bir kutsal
ahlâk öğretimini dile getirmektedir ki, ahirette vaad olunan ecir ve sevap,
ilâhî ahlâk ile ahlâklanarak, Allah'dan vekalet şerefini bağışlayacak olan
bu gibi özellikleri kazanmaya bağlıdır. Bundan dolayı, önderlik ve eğiticilik
edebilecek ileri gelenlerin, daha doğrusu bunlara örnek sayılan en uluların
yüce hasletleriyle, onların izinden gidecek avam (halk)a örnek olacakları
ve böylece onlara iyi alışkanlıklar ve yüce değerler uğruna fedakarlıklar
öğretebilecekleri ve bu iki çeşit insan arasında birtakım farklılıklar olabileceği
gibi; ıslahat devirleri ile durulmuş, oturmuş ve istikrar kazanmış salâh devirleri
arasında da uygulanacak hüküm ve kurallar arasında birtakım farklılıklar bulunabilir.
Meseleye bu açıdan bakılınca infak-ı küllî denilen bütün mal varlığının infakı,
halk için hayır yerine şer ve zarar doğurabilir. Ancak velî ruhlu ve üstün
ahlâklı bazı iyiliksever kimseler için baştanbaşa hayır, hatta görev bile
olabilir. Şunu da unutmamak icap eder ki, sırf infak yüzünden iflas etmiş,
perişan olmuş bir zengine tesadüf olunmamıştır. Halbuki nefsanî arzular yolunda
harcanmış olan gayr-i meşrû infaklar ile nice hanümanlar sönmüş olduğu her
zaman görülmüştür. Hatta ticaret sahasındaki iflasların pek çoğu bir taraftan
daha fazla kazanmak hırsıyla girişilen yanlış muamelelerin, diğer taraftan
da yine daha çok kazanç hırsıyla yapılan istifçiliğin ve karaborsacılığın
geri tepmesiyle uğranılan zarar ve ziyanlar yüzündendir ki, bunların hepsi
de "Şeytan size fakirliği ve kötülüğü emreder." anlamının kapsamı
içindedir. Malların serbest dolaşımını sağlayan ve hızlandıran hayırlı harcama
ve infaklarda ise bu gibi tehlikelerin hiçbiri yoktur. Bunlar da "Allah
size mağfiret ve kendinden bolluk vaad eder." âyetinin hükmü geçerlidir.
Yani hayır yollarına yapılan harcamalar daima faydalıdır. Şu kadar ki, bunun
faydalarındaki bereket ve zevk, kişilerin ve durumların değişmesiyle değişik
olabileceği gibi, birtakım insanlarda bu faydaların doğmasını bekleyecek kadar
sabır ve tahammül bulunmayabilir. Bunun için genel olarak infaktan bahsolunduğu
zaman yukarıda da belirtildiği gibi, yoksul ve kimsesiz kalmak ve muhtaç duruma
düşmek endişesinden uzak bir şekilde tutumlu ve dengeli olmak gerekir. Fakat
zavallı ve gafil insanlar, genellikle heva ve hevesler uğruna faydasız, sonuçsuz
ve anlamsız harcamalar, bir hiç uğruna yapılan israflarda aşırıya gitmekten
sakınmaz da, sıra hayırlı yollara yapılan harcamalara gelince, bunda iktisat
ve itidale riâyet şöyle dursun, kırkta bir olan zekatını vermekten bile kaçınır.
Öyleleri vardır ki, kumar ve oyun masalarında avuç avuç paraları havaya savurmaktan
korkmaz da, beri tarafta devlet ve milletin eksiğini düşünmez, karşısında
yoksulluktan kıvranan komşusunun, akrabasının kursağına bir lokma ekmek vermekten
tiksinir, kıskanır. Fazla olarak ona karşı görüyor musun işte sen açsın, ben
tokum; sen açlıktan inlersin, ben zevk u sefa ederim gibisinden bir gurur
ve iftihar ile çalım satar. Düşünmez ki fertlerin sefaleti, toplum düzeninin
çökmesi demektir. Ve toplumun çöküşü ve sefaleti de er veya geç bütün fertlere
yayılır. Düşünmez ki bir insanın çevresindeki sefalet ve ihtiyaç, aynı zamanda
kendi sefalet ve ihtiyacıdır. Serhatlar (sınır boyların)da açılan gedikler
evdeki gedikler sayılır. Ailesinde, akrabasında, komşusunda, hemşehrilerinde,
hemcinslerinde bulunan açlıkların, hastalıkların, perişanlıkların, felaketlerin
hepsi insanın kendi varlığındaki yaralardır. Fakir fukaranın gözleri önünde
açık lokantaların süslü masalarında veyahut velvelesi ve çığlıkları etrafı
çınlatan gümbürtülü konakların yemek salonlarında, çevrede yaşayanların çektiği
sıkıntılara göz yumarak kahkahalarla yiyip içen, servetler israf eden gaflet
sahipleri düşünmezler ki, fazla kaçırdığı her lokma, belki bir fakirin bir
iki günlük, ölmeyecek kadar gıdası olurdu. Bir lokma belki binlerce kimsenin
hayat hakkından sıyrılmış, sızdırılmış bir emeğin ürünü bulunuyordu. Düşünmez
ki, her kahkaha birçok ihtiyaç sahibinin içindeki öfkeyi harekete geçirecek,
iffet ve haya ehlinin tahammül gücünü çatlatacak, namusluları baştan çıkarıp
kötü yollara, çalmaya, çırpmaya itecek bir tahrik ve heyecan sebebi olabilir.
Evet,
kuvvet nedir bilmezsin ey mağrur-i nahvet sen,
Ezer bir müşt-i kudret beynini yevm-i mesarinde.
İşte
genellikle insanlar, bu gibi gaflet özellikleri taşırlarken kayıtsız şartsız
infaka teşvik ve terğip etmek, itidâli temin etmekle birlikte bir toplum içinde
düzen ve dengenin kurulması hedefini de gerçekleştirir. Ondan sonra infakta
aşırı gidip te zenginlerin fakirleşmeye başlaması söz konusu olacağı ve sosyal
dengenin bozulacağı zaman gelince, o zaman da, "Elinizi, avucunuzu sonuna
kadar açmayın!" (İsrâ, 17/29) uyarısına lüzum ve ihtiyaç duyulur. İnsan
düşünmelidir ki, hiçbir kimsenin kendi çabası, elde ettiği nimetin yeterli
sebebi değildir. Bunda her şeyden önce yüce yaratıcının doğuştan ihsan ettiği
kabiliyet ve özelliklerin payı vardır. Her doğan çırılçıplak, fakir ve muhtaç
olarak doğar ve herkese açık olan bu nimetler sofrasına konuk olur. Bir sineği
bile kovalamaya gücü yokken etrafında kendisine yine de kısmeti kadar nimet
sunulur. Sunulan nimetleri alıp hazmedecek güç ve kabiliyetler verilir. Feryatlarına
çekici ve etkili nağmeler konulur, etrafında bunlara karşılık verecek kimseler
bulunur. Ne suretle olursa olsun eli ekmek tutacak yaşa kadar yaşamış olan
hiçbir kimse yoktur ki, bu gibi yardımları görmemiş olsun. Bundan dolayı ferdî
emek, birinci derecede kendi varlığını yüce yaratıcının bu gibi ihsan ve ikrâmlarına
borçludur. İşte böylece hayat defterinin ilk sayfaları borç ve zimmet hesaplarıyla
açılır. İkinci husus şu ki, insan hayatında her emek ve kazanç daha önceki
birçok kazançların elbirliğine borçludur. Hiçbir kişisel kazanç düşünülemez
ki, ona toplumun bir etkisi ve başkalarının bir kazanç ilişkisi bulaşmamış
olsun. Tok, kendi sofrasında karnını tıka basa doyururken, o sofrada oradan
geçen bir aç insanın hakkı bulunmadığı iddia edilemez. Meşru olmayan kazançları
zaten kale almıyorum; fakat en hukukî olan kazançların değişim esasına dayandığı
düşünüldüğü zaman, kâr ve kazanç zaruretiyle ilişkili olan değişimin tam bir
denge içinde yürümeyeceği ve dolayısıyla bu yüzden mal dağıtımında birçok
boşlukların birikmesi de kaçınılmaz olduğundan, kamunun servetinde daha önceden
emeği geçmiş bulunan pek çok kişinin çabası ve hakkı ödenmemiş olan katkısı
bulunduğu düşünülmelidir. Bu emek ve katkılar olmadan dünya hayatında mal
değişiminin düzenli olamıyacağı da göz önüne getirilirse yenen her lokmanın
çok derin ilişkilerle haklara bağlı olduğu ve bu hakların yerine getirilmesi,
her emek sahibine hakkını ödemiş olmanın ötesinde ancak hayır ve hasenat yapmak
ve infakta bulunmak yoluyla mümkün olacağını anlamak zor olmaz.
İhtimâl
ki, bir lokmanın karşısında yutkunacak fakir, onu kanıyla, canıyla elde eden
bir şehidin yavrusu veya babasıdır. Böyle olmasa bile hayatın yararına yaradılmış
olan malı tutup hapsetmek veya boş yere telef edip de yok etmek, hayatı yok
etmek demek olacağından ne büyük haksızlıktır. Gaflete dalıp bu ince ve derin
görevleri düşünmeyen zenginlerin birçoğu servetlerini boşu boşuna sarf etmekten
veya kilitli yerlerde kapalı tutmaktan zevk alırlar. Kendi çevresindekilerin
bütünüyle ve aynı vatanın evladı olan fakir fukara ile gereği gibi ilgilenmez,
zenginler ile fakirler arasında kavga ve didişmeye sebep olurlarsa, böylece
toplum düzenini altüst etmiş olurlarsa sonuçta kendilerine yazık etmiş olurlar.
Burada
özellikle bu gibi kötülüklerin düzeltilmesi mutlak surette gözetilmiş olduğundan,
toplumun bütünüyle uyumlu bir toplum haline gelmesini sağlamak için âyet,
ileri gelenlerin öncüsü durumunda olan büyüklerin "infak-ı küllî"
ile cömertçe vermeye yönelik "vilâyet makamı" üzere vârid olmuştur.
Kur'ân-ı Kerim'in daha birçok yerlerinde infakın değişik özelliklerini gösterecek
âyetler gelecektir. Burada Kur'ân infakı, ahlâk ve toplum düzeni açısından,
daha ziyade iktisadî açıdan öğretip, herşeyden önce bize şunu gösteriyor ki,
kazanç ve üretim yollarını düzene koymak için, işin başında üretimin gayesi
olan tüketimi ve harcamaları düzenleyip, mal ve hizmet dolaşımını hızlandırıp
yaymak gerekiyor. Zamanımızda ekonomi ilminin uzmanlarının istihlâk (tüketim,
konsumasyon) tabir ettikleri infak, genel anlamda ikiye ayrılır: Bunlardan
biri, ferdî veya ictimâî hiçbir faydayı gözetmeyen, abes veya zararlı, hatta
çirkin sayılan harcamalardır ki, tamamen günah ve israf sayılan infaklardır
ve Hak Teâlâ, bu gibi harcamalardan insanları sakındırmış ve bunları yasaklamıştır.
Diğeri, herhangi bir ihtiyaç ve faydaya yönelik olarak yapılan hayırlı infaklardır
ki, malları hayata ve ihtiyaca sunmak demek olan bu infaklar, haddi zatında
istihlâk (tüketim) değil, üretimin esas hedefidir. Ve bu tüketim ne kadar
geniş kapsamlı, ne kadar ahlâkî ve ne kadar temiz olursa, değeri de o kadar
yüksek olur. Emek ve çabasını Allah katında ebedî hayata dönüştürüp de dünya
ve ahiretin korkusundan ve hüznünden kurtulmak isteyenler bu iyiliğe, bu ahlâka,
bu toplum düzenine ve bu iktisat yoluna girmeli, buna uygun bir kazanç ve
üretime yönelmeli ve çaba harcamalıdır.
Bunun
tam zıddına gidenlerin durumlarına gelince:
Meâl-i
Şerifi
275-
Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle
kalkarlar. Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri
yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan
böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse,
geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim
de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.
276-
Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda
direnen hiç kimseyi sevmez.
277-
İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri
katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar
mahzun da olmazlar.
278-
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten
müminler iseniz.
279-
Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış
olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz,
haksızlığa da uğramazsınız.
280-
Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın.
Ve bu gibi borçlulara alacağınızı bağışlayıp sadaka etmeniz eğer bilirseniz
sizin için, daha hayırlıdır.
281-
Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese
kazancı tamamıyla ödenecek ve hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır.
275-KIRÂET:
Asım'dan Ebubekr Şu'be ile Hamze kırâetlerinde "hemze"nin meddi
ve "zâl"in kesri ile dur. kelimesi Nâfi kırâetinde "sin"in
zammı ile dir. kelimesi ise Hafs'ın dışındakilerce "sad"ın da şeddesi
ile dur. kelimesi Ebu Amr ve Yakup kırâetlerinde "tâ"nın fethi ve
"cim"in kesri ile okunur.
RİBÂ: Sözlük anlamıyla ziyadelenmek, fazlalanmak mânâsına mastar olup,
faiz dediğimiz "artık değer"in ismi olmuştur. Şeriat dilinde, karşılıklı
faydaya yönelik bir sözleşmede karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık demektir.
Ribâ bir muamelede, hem karşılık maksadıyla, hem de karşılıksız suretinde
kendini gösteren bir yalancılık, bir çelişkidir. Bundan dolayı bir karşılık
gözetme maksadı olmayınca ribâ tasavvur olunamaz. Cinsi ve ölçüsü bir olan
şeyler birbirleriyle değiştirildiği zaman ikisi arasında fiyat farkından dolayı
bir fazlalık meydana geleceğinden o vakit bir değer artışı gerçekleşir. Yani
ribânın ölçüsü hem cins, hem miktar veya birinden biri şeklinde kendini gösterir.
Karşılıklı sözleşmenin esası, malı malla terazide tartarak değiştirmek demek
olan alışveriştir ki, malın faydasının satışı demek olan kira da bunun kapsamı
içindedir. Gerçi satış bazı hallerde sadece kâr anlamı ifade eder. Fakat bu
kâr, tek taraflı değil, en az iki taraflı bir sözleşmenin ürünü olduğundan
karşılıksız sayılmaz. On kuruşa alınan bir mal on bir kuruşa satıldığı zaman,
o bir kuruşa kâr denilir. Ribâ ise bir sözleşme sırasında olur: Bir sözleşmede
cinsi ve miktarı birbirine eşit iki mal birbiriyle karşılıklı olarak değiştirildiği
zaman bir tarafa bedelsiz bir fazlalık söz konusu oldu mu işte bu bir ribâdır
ki, bu bedelsiz fazlalığın aslında karşılığı ödenmemiştir ve karşılığı yoktur.
Mesela, birine daha sonra almak üzere borç olarak on lira verdiniz, o sizin
verdiğiniz on lirayı harcadı; fakat bir süre sonra, sizin verdiğiniz o on
liranın yerine size yine on lira getirip verdi. Verdiği anda da bu iki on
lira birbiriyle değiştirilmiş oldu demektir. Bunlar cins ve miktarca tamamen
birbirinin karşılığıdır. Fakat o borçlu on yerine mesela on lira on kuruş
verirse, bu on kuruş açıktan ve bedelsiz verilmiş bir fazlalıktır. İşte bu
âyet nazil olduğu zaman böyle altın veya gümüş nakit borçlanmalar ile ribâ,
cahiliyet devri Arapları arasında bilinen bir şeydi. Hatta zenginlerinin genellikle
yediği içtiği hep ribâ demekti; biri öbürüne altın veya gümüş, belli bir para
borç verirdi, aralarında kararlaştırdıkları vâdeye göre, geçen süre için belli
bir miktar da fazladan ödeme yapılacağını önceden şart koşarlardı. Bu âyet
indiği zaman aralarında en yaygın olan ribâ bu idi. Herhangi bir borçta vade
geldiği zaman borçlu borcunu ödeyemiyecekse alacaklısına, "veremiyeceğim,
irbâ et", yani "arttır" derdi, yine bir miktar daha ribâ eklenir
ve böylece her vade yenilendikçe borcun miktarı da artardı ve arta arta ana
paranın bir veya birkaç mislini bulurdu. Borcun aslına ana para anlamına gelen
"re'sü'l-mal" ve ona eklenen fazlalıklara da "ribâ" adı
verilirdi. Her vade yenilenişinde eklenecek ribânın yalnızca ana para üzerine
veya birikmiş faizlerle birlikte ana paranın toplamı üzerine konularak tartıya
dahil edilirdi ki, zamanımızın deyimi ile birincisi basit faiz, ikincisi mürekkep
faiz demektir. Böylece ribânın ana paraya eklenip katlanması mürekkep faizde
daha hızlı olmakla beraber, faizin her iki şeklinde de meydana gelmesi söz
konusudur. İş ve ekonomi dünyasında bu gün yürürlükte olan faiz işlemleri
de öz bakımından cahiliyet devrinde cari olan faiz geleneğinden farklı bir
şey değildir. Zaman zaman faiz miktarlarının ve işlemlerinin çoğalıp azalması
da bunun niteliğini değiştirmez. İşte Araplar arasında geleneksel ribâ, tam
anlamıyla zamanımızda nakit paralara ait faizin veya nema denilen fazlanın
kendisidir. Bunun "karz-ı hasen" denilen "karşılıksız borç"
dışındaki bütün borçlanmalarda uygulaması da işte böyledir. Şüphe yok ki,
işin aslına göre ve lügattaki anlamına göre, bunun en uygun adı "ribâ"dır.
Ziyadelik, mutlaka bir artık değer, bir fazlalık anlamına gelir; buna "faiz"
veya "nema" adı vermek "alışveriş de ribâ gibidir" iddiasında
görüldüğü gibi, ticarete benzetilerek verilen yalan ve uydurma bir isimdir.
Ribânın nakit paralarda ifade ettiği bu fazlalık, anlam bakımından şeriatte
diğer mallara ve "nesî" adı verilen vadeli satışlara da uygulanmıştır.
Nitekim "Nesîdeki de kesinlikle ribâdır." hadis-i şerifi uyarınca
soyut sarraflık işlemleri de, veresiye esasına dayanan vade farkları da başlı
başına birer ribâdır. Bunun gibi "Aynı cins ve kalitedeki buğdaya karşılık,
aynı cins ve kalitede buğday alınabilir, fazlası ribâdır. Aynı cins ve kalitedeki
arpaya karşılık, aynı cins ve kalitede arpa alınabilir, fazlası ribâdır..."
diye buğdayı, arpayı, hurmayı, tuzu, altını ve gümüşü, hasılı altı ayrı şeyi
aynı şekilde tek tek sayan meşhur hadis-i şerifte hem "yeden biyedin"
yani peşin olarak elden, hem de "mislen bimislin" değer ve kalite
bakımından eşiti ve eşdeğeri olarak tam karşılığı demek olduğu halde; peşin
olmadığı takdirde gerçekleşecek olan, yani sırf veresiye olmaktan dolayı söz
konusu olan fazlalığın bu hadisin hükmünün kapsamı içinde olduğunda görüş
birliği vardır. Bununla beraber bu hadiste ribânın altın ve gümüş gibi nakitler
dışında kalan şeylerde dahi nasıl gerçekleşeceği gösterilmiştir ki, bunlar
o günkü geleneksel anlayışta ribâ sayılan şeylerden değildi. Bundan dolayı
ribâ kelimesi, geleneksel anlamı dışına çıkarılarak daha geniş kapsamlı bir
şer'î deyim olmuştur. Bunun böyle olduğu şununla da desteklenmiştir ve kuvvet
kazanmıştır ki, Hz. Ömer el-Faruk (r.a.): "Ribânın gizli, kapalı olmayan
birtakım bölümleri vardır ki, onlardan birisi de hayvan alış verişlerindeki
selemdir."(3) buyurmuştur. Selem peşin para ile veresiye mal alma, malı
ucuza kapatma olduğuna göre; Hz. Ömer'in bu sözünden de anlaşılacağı gibi,
ribânın birtakım gizli yolları ve şekilleri de olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim
lügatte ve örfte ribâ adı verilmeyen ve günümüzde dahi faiz kapsamı içine
girmeyen bu çeşit hayvan alışverişlerindeki işlemin açıkça ribâ sayılması
gerektiğini kesin bir dille belirtmiştir. "Ahkâm-ı Kur'ân"da açıklandığı
üzere yine Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: "Ribâ âyeti, Kur'ân'ın en son
nazil olan âyetlerindendir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bunu bize bütün yönleriyle
açıklamadan göçtü. Bundan dolayı ribâyı ve rîbeyi bırakınız yani mevcut açıklamalara
göre ribâ olduğu iyice bilinen şeyleri bıraktığınız gibi, ribâ reybi, ribâ
şüphesi bulunanları da bırakınız.
Bundan
dolayıdır ki, İslâm'da "Helal olan şeyler apaçık, haram olan şeyler de
apaçıktır ve ikisi arasında birtakım şüpheli şeyler de vardır, iyice şüpheden
kurtuluncaya kadar, sana şüpheli gelenleri de bırak." hadis-i şerifi
gereğince, genel olarak şüpheli şeylerden uzaklaşmak mendup olduğu ve takva
sayıldığı halde, özellikle ribâ şüphesi bulunan şeylerden kaçınmak vacip cinsinden
bir görev olmuştur. Bundan dolayı fıkıh ilminde "ribâ şüphesi ribâdır,
zira ribâ konusunda şüphe geçerlidir" diye bir kural vardır. Müslümanların
bunları bilmesi gerekir. Yukarıda sözü edilen ve altı şeyden örnek göstererek
ribâyı açıklayan hadis-i şerifiyle bu konuda mevcut diğer hadislerin ve âyetlerin
verilerinden elde edilen bilgilere dayanarak Hanefî mezhebi imamlarının çıkardığı
sonuçlara göre; gerek nakitlerde, gerek diğer mallarda ribânın sebebi ve ölçü
birimi iki şeydir: cins ve miktar. Fakat Şafiî fakihleri nakitler dışındakilere
bir "ta'm" denilen "yeme" anlamını, Malikîler "kut"
mânâsını ilave etmişlerdir.
Ribâ ile ilgili hükümler, Peygamberlik yıllarının sonuna doğru ve Mekke'nin
fethi sıralarında nazil olmuştur. Ve hatta halka duyurulması ile ilk uygulaması
da Vedâ Haccı'na rastlamıştır. Bu sıralarda da "Bugün sizin için dininizi
kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak
İslâm'a razı oldum." (Maide, 5/3) âyeti gereğince İslâm dininin ikmal
dönemleri yaşanıyordu. Önce Âl-i İmrân Sûresi'ndeki "Ey iman edenler
kat kat katlanmış olarak faiz yemeyin!.." (Âl-i İmrân, 3/130) âyeti,
sonra da işte bu âyetler nazil oldu. Bu bize gösterir ki, ribânın ortadan
kaldırılması bir tekâmülü ve gelişmişliği hedef tutmaktadır. Sistem olarak
faizin yer aldığı bir toplum düzeni, henüz tam anlamıyla istenen düzeyde mükemmel
hale gelmemiş demektir ve mükemmel bir toplum düzeni ortaya koyamayan millet
ve kavimlerden de ribâ kalkmayacaktır. Dine ve inanca bağlı ahlâkları yükselmemiş,
sosyal yardımlaşma ve dayanışması sadece sözde kalmış, sosyal yapıları kuvvet
ve tahakkümden kurtulup kardeşliğe varamamış olan toplumlar ribâdan kurtulamazlar,
kurtulmadıkça da gerçekten Allah rızası olan ahlâk olgunluğunu ve sosyal düzen
sağlamlığını bulamazlar, kamu yararı ile kişisel çıkarların çatışmasını ortadan
kaldıramazlar. Herhangi bir toplumda faizsiz yaşanamıyacağı inancı yayılmaya
ve faizin meşru olduğuna çareler aranmaya başladı mı, orada çöküntü ve çözülme
başgöstermiş ve cahiliyet devrine doğru dönüş başlamıştır. "Zaruretler
mahzurluyu mubah kılar." kuralınca zaruretler, mubah görme kapısını açar.
Bugünkü insan toplumlarının ribâ devrinden kurtulabilmesi, ciddi ve sağlam
bir toplum düzeni kurmalarına bağlıdır. Fakirlik azalıp sosyal yapıdaki düzelme
ilerledikçe faizler kendiliğinden düşecek ve bir gün gelip ortadan kalkacaktır.
Fakat faiz devam ettikçe de servetler tekelleşmeden kurtulmayacak ve fakirlik
azalmayacaktır. Genel bakış açısından bakıldığında günümüz dünyasında faizin
ortadan kaldırılması bir ideal olarak düşünülmeye başlanmış ise de, doğrusu
hâl-i hazırdaki eğilimler henüz tamamıyla ortadan kaldırılması değil, aşağı
çekilmesi konusunda yoğunlaşmaktadır. İşte bütün dünyanın henüz gerçekleştiremediği
bu ideoloji, Allah tarafından İslâmî toplum düzeninde gerçekleşmişti. Bu suretle
Kur'ân ve İslâm dini, hal-i hazırdaki bütün beşeriyete dahi en yüksek bir
tekamülün ilhamını sunacak bir aydınlık kitap, bir ilâhî kanundur. Toplumun
iktisat düzenini güven altına almak için, hayır yolunda infakı genelleştiren
toplumlar fakirliği ortadan kaldırmayı en önemli hedef kabul ederler. Bunun
aksine mal bölüşümünde ribâ usullerini revaçta tutan toplumlar da servette
tekelleşme ile fakirliğin yaygınlaşmasını hedef tutarlar. Faizci, borç verip
ribâ alabilmek için daima bir muhtaç gözetir. Ve her ribâ bir bedel verilmeden
alınan açık bir fazlalık olduğu için, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını hafifletecek
yerde onun emeğini ve üretimini karşılıksız gasp eder, dolayısıyla borç yükünü
daha da ağırlaştırır ve gerçekte o toplum ribâcılara çalışmış olur. Fakir
fukara kısmı ne kadar dürüst ve faziletli olursa olsun o toplumun dışına itilmiş
ve yabancı durumuna sokulmuş olur. Bu da o toplumu durmadan ihtilâllere sürükler.
Meşru olmayan art düşünceli maksatlardan doğan ihtilâl fikirleri ile fıtrî
sebeplere dayanan ihtilâl arasında ise çok büyük farklar vardır. İlâhî rahmet,
zenginlerle fakirlerin yaratılış sofrasından samimi bir yardımlaşmayla nimetlenmelerini
gerektirirken, bunun aksine hareket eden ve karşılarında fakirlik olmadan
nimete eremiyeceğini sanan toplumlar, hiçbir zaman ızdıraptan ve ihtilâl sancıları
çekmekten kurtulamazlar. Böyle mal bölüşümünde ribâyı alışkanlık haline getiren
toplumun fertleri için ribâ, tiryakilerin afyonu gibi hasret duyulan bir ihtiyaç
halini alır. O zaman gerçekten faziletli sermaye sahiplerinin de bundan sakınmaları
zorlaşır. Hepsi ister istemez bu çarkın dişleri arasında ezilir gider. O zaman
bu zorluğu göğüsleyip de çevresindekilere biraz nefes aldırabilen büyükler
işte yukarıda açıklanan "Onlar için Rabbleri katında ecir vardır, onlara
korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar." âyetinin verdiği müjdeye nail
olurlar. Ribâcılar ise ebedî bir ihtilâl sarasının çırpınışları içinde kıvranır
dururlar. İşte Hak Teâlâ bunların bu hallerini açıklamak üzere buyuruyor ki:
"faiz yiyenler" , yani faizcilik yapan ve böylece servet elde ediyoruz
diye muhtaçların kazançlarını ellerinden alan ve üretimin hedefini kamu yararından
kişi çıkarlarına doğru kaydıran, gerçekte ise üretimden ziyade tüketime hizmet
eden, velhasıl hayır yoluna infak amacının tamamen zıddına gidenler, saradan,
cinnetten kalkamazlar, ancak kıyamet gününde şeytan çarpmış saralı veya deli
gibi perişanlık içinde kalkarlar. Esasen dokunmak demek olan "mess"
Arap dilinde "delirmek" anlamına da gelir, mecnûna ve saralıya "memsûs"
yani dokunulmuş, çarpılmış denilir. Bunlar anlaşılmaz gizli sebeplerden ileri
gelen fena hastalıklar olduğu için cinlere ve şeytana nisbet edilerek "cin
tutmuş", "şeytan çarpmış" denilegeldiği de herkesçe bilinen
bir şeydir. Bunların böylece şeytana nisbet edilmesi hakikat mı, mecaz mı
olduğu meselesi ayrıca tartışma konusu yapılmış ise de, burada asıl mânâ aşikârdır
ki, fenalığın dehşetini ve gizli sebeplere dayandığını göstermektir. Bunlar
ribâ ile emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürünü olan şeyi alıp, onunla
geçindiklerinden tembellik içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamazlar,
hemen kalkamazlar; pekçoğu yataklarında şeytan çarpmış gibi saatlerce gerneşerek,
ağzını, yüzünü buruşturarak, sendeleye sendeleye kalkarlar. Bütün hayatları
ribâ düşüncesi ile ve onun dedikodusu ile geçer, düştükleri zaman da bellerini
doğrultamazlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını ribâ ile doldurduklarından
dolayı bir hadis-i şerifte de beyan buyurulduğu üzere, kabirlerinden kalkarken
genellikle saralı veya deli halinde kalkacaklar ve bu hal onların belirgin
özellikleri olacaktır. Mîrac gecesinde Resulullah, ribâcıları bu âyetin tasvir
ettiği şekilde görmüş, bunlar kimdir diye sorduğu zaman da Cebrail bu âyeti
okumuştur.
O
ceza esasen şu sebeptendir ki, bunlar alış-veriş de başka birşey değil, ancak
ve ancak ribânın bir benzeridir. O da ribâya benzer, o da ribânın bir bölümüdür
diye inandılar. Alışveriş ile ribânın hakikatteki farklarına rağmen, ayrı
ayrı özellik taşıyan iki şeyi aynı şeymiş gibi kıyaslayıp aynı işleme tabi
tuttuklarından başka bununla da yetinmeyip ribâyı asıl, alışverişi de ona
benzer bir ayrıntı yerine koydular. Sanki alışverişin de ribânın akıntısına
kapılması gerekirmiş, onun izinde olması icap edermiş gibi bir düşünceden
hareket eylediler. İşte fenalığın başı, ribâyı alışverişe benzetmeleri ve
böyle bir kıyas ile ikisini aynı şeymiş gibi saymaları, daha önemlisi bu teşbih-i
kalb, veya teşbih-i maklûb ile ribâyı asıl ve temel kabul edip alışverişi
de onun bir ayrıntısı yerine koymalarıdır. Sadece "ribâ alışveriş gibi
değil", bilakis "alışveriş ribâ gibidir" demeleri ve böyle
bir mantık oyunu ile ribâyı alışverişe bir esas, bir temel imiş gibi gösterip
helal saymaları sebep olmuştur ki, bunlar bir taraftan alışveriş ile ribânın
farkını kaldırmak iddiasında bulunur, diğer taraftan bu farkı tersine çevirip,
tersyüz edip ortaya koyarlar. Tefsir âlimleri bu benzetmenin "teşbih-i
maklûb" veya "teşbîh-i ma'kûs" olması hakkında biraz ihtiyatlı
davranmışlar ve idare-i kelâm etmişler, fakat âyetin dış görünüşü bakımından
"teşbîh-i ma'kûs" suretiyle bir kıyas-ı ma'kûs olmasını tercih etmişlerdir
ki birine göre, yani teşbih-i maklûb olduğuna göre, ribânın mübalağa yoluyla
asılmış gibi abartıldığı, diğerine göre de asıl iddia edildiği anlaşılır.
Nakitlerin,
her çeşit malın hızlı bir şekilde değişim aracı olması, alışveriş ve değişimin
tekrarlanması ve sürüp gitmesi de sonuçta malların bir kâr ve nemâ (artma)
sebebi olması itibarıyla; nakitler durduğu yerde bilfiil nemâ yapmasa da takdiren
bilkuvve nemâya sebep sayılır. Bu şeriat açısından da böyledir. Bu bahane
ile ribâcılar birine bir para verdikleri zaman, verdikleri paranın bilfiil
olmayan nazarî nemâsını zihnen hesaba katıp, hayal edilen nazarî menfaatını
karşılık göstererek, onun yerine faiz denilen bir kesinleşmiş fazlalığı alırlar.
Aslında mesele yine mal değişimi meselesidir. Fakat gerçekte karşılığın birisi
var, diğeri ise hayalî olarak var gibi görünmektedir. Yani alınan faiz görünür,
bilinir, belli bir maldır, bir değerdir; fakat onun karşılığı farzedilen şey
ise ne görülür, ne bilinir, ne de elle tutulur bir şeydir, sadece çeşitli
ihtimaller içinde gezip dolaşan bir hayaldir, şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi
gibilerden bir hayalî kuvvettir, bir vehimdir. Hayal ise hakikate dönüştüğü
zaman bir hiçtir. Hayalin hakikat ile değiş tokuşu da bir hayal değiş tokuşundan
başka bir şey değildir. Alışveriş ise gerçek anlamda bir değiş tokuştur. Gerçeğin
gereği de hayale hayal, hakikate hakikat hükmünü vermektir. Ribâcı hak gözetmediğinden,
bu hayalî değişimi, bir gerçek değişim olan alışverişe benzeterek karşısındakine
"Ribâ da alışveriş gibidir, ben bu faizi karşılıksız almıyorum, alışveriş
gibi bir değişim yoluyla alıyorum." diye gösterir ve bunu malın kendisinin
değil de faydasının satışı demek olan kira akdi gibi bir şey olarak tanıtmak
ister. Oysa kirada fayda ortada ve gerçek ribâda ise nazarî olarak hayalde
ve vehimde vardır. Ribâcının değişim iddiası, altınların şıngırtısını altınla
satmaktan daha hayalî bir değişimdir. Ribâcı altınlarına şöyle bir bakar,
"Ben bunları tedavüle çıkarsam da herhangi bir alışveriş etsem, neler
neler kazanmazdım. İşte şu on lirayı bütün bu faydalarıyla sana veriyorum.
Haydi bu kazançları şu kadar sürede sen kazan da süre sonunda bu on liramı
ve sağladığı faydalardan da şu kadarını toplam olarak geri bana ver."
der. Ayrıca "Bak, ben sana ne kadar iyilik ettim." diyerek bir de
minnet yükletir. O zavallı fakir de belki kazanırım ümidiyle o parayı o şartlarla
alır, kazanabilirse zaten kazancını faizciye verir. Kazanamazsa da mahvolur
gider. Bununla beraber ribâcılar, "ribâ alışveriş gibidir" demekle
kalmış olsalar, hakikate karşı büyük iftira anlamı taşıyan bu sözleri ve bu
ruh halleri toplum için yine de nisbeten ehven-i şer (ehven şer) olurdu. Çünkü
o zaman alışverişin esas olduğunu kabul ve itiraf etmiş olacaklarından faiz
işlemlerini mümkün olduğu kadar gerçek değişime yaklaştırmaya çalışırlardı.
O zaman bütün ticarî işlemlerde ribâ hakim olmaz, faizsiz, sağlam ve gerçek
anlamda kâr esasına dayalı ticaret de yapılabilirdi. Emek ve üretim sahipleri
o kadar zarar görmez, servetler de sürekli olarak sermaye sahipleri lehine
(çıkarına) birikip durmazdı. Halbuki ribâcılar kendi zihniyetlerinde "ribâ
alışveriş gibidir" demekle kalmazlar. Onlar şu kanaattedirler: "Ticarî
işlemlerde ve her türlü girişimde asıl maksat, kamu yararı değildir; en az
emekle ve en az zahmetle çok kazanç sağlamaktır. Bol kazanç elde etmenin en
rahat, en kısa yolu da faizciliktir. Faizde kâr muhakkak ve kuvvetli; ticarette
ise riskli, zayıf ve vehim, yani varsayımdır. Alışveriş gibi değişik sözleşmelerin
çeşitli çaba ve zahmetlerin arkasından gelecek olan kâr ile tek sözleşmeyle
ve bir hamlede elde edilecek kâr arasındaki fark çok açıktır. Sonra gerçek
değeri ve faydası olan malların değişiminden çıkacak kârda fazla bir fevkalâdelik
yoktur; çünkü o kâr, o uğurda verilmiş zahmetlerin normal bir karşılığıdır.
İnsan hayalî bir şeyi, gerçeğe çevirdiği zamandır ki ciddi bir kâr elde etmiş
olur. Alışveriş kapsamı içine giren bütün işlemler, hep kazanç ve kâr elde
etmek için araçlardır. Alışveriş yalnızca kazanç ve kâr içindir. Tüccarlık
kamu yararına hizmet değil, kamu yararını kendine çekmektir. Hasılı alışverişin
asıl özü değişim ile onun bedeline sahip olmak demek değildir, yalnızca kazanç
ve kâr elde etmektir. Bundan dolayı da ticaretin özü alışveriş değil kârdır.
Halis kâr ise ribâdır. Bu anlamda ribâ alışverişe benzer değildir, ancak alışveriş
ribâya benzemektedir. "Alışveriş de ribâ gibidir." formülüne göre;
alışveriş helâl ise, ribâ öncelikle helâl olmalıdır derler. Ve hiçbir üretim
yapmadan paralarını durmadan arttırmak isterler.Bunun için paranın sağladığı
fayda derken yalnızca ribâyı düşünürler. Paralarının getireceği faizi düşünmeden
hiçbir işe girişmezler. Faiz kalkarsa ticaret durur derler. Kendilerini tüccarların
en büyüğü sayarlar. Faiz işine bulaşmadan ticaret yapanlara tüccar bile demezler.
Halbuki tüccarı yaşatan faizciler değil, faizcileri yaşatanlar tüccarlardır.
Faiz düşünmeyen bir kimse, mesela yüzde beş kârla işe girişmek isterse ribâcılar,
yüzde on ile bile iş tutmaya razı olmazlar, fakat başkalarını iflas ettirmek
ve faiz piyasasını yükseltmek için türlü türlü entrikalar çevirerek bir süre
için zarara bile katlanırlar. Bir kerre ticarî işlemlerin aslı esası faizdir
şeklinde karar verildi mi, artık ribâ bütün alışverişe hakim olur. Ribâya
benzetilmeden, faiz hesabı karıştırılmadan hiçbir alışveriş yapılamaz. Esas
hedef olan mallar ile onu elde etmeye araç olan para arasındaki denge, araya
giren ribâ ile, malların aleyhine ve paranın lehine bozulmaya başlar. Emek
ve çalışmanın karşılığı, faiz kanallarından ribacıların ellerinde toplanır,
derece derece ve gitgide servet tekelleşmeye başlar, lüks ve zararlı tüketim
meydanı alır, sermaye sahipleri lehine tüketim önem kazanır. Bizzat üreticiler
hesabına üretimin değeri düşer, aracılar da bu ikisi arasında durmadan bocalar
durur. Bakarsınız hem mal vardır, hem de sermaye, bununla beraber ihtiraslar
ve kıvranmalar arttıkça artmıştır. Toklar azalmış, açlar çoğalmış, gülenler
eksilmiş, ağlayanlar artmıştır. Dünyalar kadar mal yığılı olsa, parası olmayan
yine fakirdir. Derken çalışan ve üretime katkıda bulunan emek sahipleri ile,
sermaye sahipleri arasında kin ve öfke başlar. Bir taraftan sermaye sıkıntısı
çeken üreticilerde paranın değişim aracı olması aleyhine fikirler ve duygular
gelişmeye başlar ve onlar malların, parasız ve aracısız değişimini arzu etmeye
başlarlar. Öbür taraftan da para kaynaklarını ellerinde tutanlar, bütün imkanlarını
kullanarak bunları ve bütün ekonomik hayatı kontrol altına almaya, bunları
saf dışı etmeye veya esaret altına almaya çalışırlar. Gitgide sermayeden de,
üretimden de yoksun olan işsizler çoğalır. Bunlarda da bir yağmacılık hissi
uyanır. Dışardan bakıldığı zaman mutlu ve muhteşem sanılan bir toplum, oysa
artık içinden çürümüş ve kurtlanmıştır. Sükûn içinde kımıldanmak ihtimali
bile yok gibi görünen kesimler, ruhlarındaki acının telaşı ile artık patlamaya
hazır hale gelmiştir. Şeytanlar da bundan istifade etmeye kalkışırlar. Bütün
bu fenalıklara sebep olan ribâcıları, korkunç bir cinnetin sarsıntısı sarar
da bütün gerçekleri hayal, bütün emelleri altüst olur. Bu sara onlara da dedikleri
zaman zihinlerine gizlenen cinnet eserinin bir anlamda dışa vurması demek
olacaktır ki, küçük veya orta kıyamette olmasa da büyük kıyamet mutlaka bu
cezayı göreceklerdir. İnançlarını düzeltip tevbe etmedikçe bu kötü sondan
kurtuluş yoktur. Kur'ân'ın belağatı, ne kadar hayret verici bir şeydir ki,
bir tahsis ve hasr edatı altında bir teşbîh-i ma'kûs ifade eden veciz cümlesi
içinde bu kadar çok mânâyı özetlemiş ve halkın ihtiyacını karşılamış, iyilik
ve takva yolunda yardımlaşmak için kapsamlı ve meşru olan bütün değişim usullerini
ve ticarî ilişkileri ribânın tekeline vermek ve bununla ilgili olarak bütün
hukukî ve sosyal düzeni, normal mecrasından hayra ve halka hizmet hedefinden
çevirmek ve çalışanların, üretenlerin ve tüketenlerin emek ve işgücünü, şahsî
ihtiraslarına hizmetçi kılmak ve gerçekleri hayale dönüştürmek isteyen ribâcıların
bir nevi cinnet anlamı taşıyan bütün ruh hallerini gösterivermiştir.
Evet
ribâcılar demekte ve bu kanaatla hareket etmektedirler, halbuki Allah, alışverişi
helal, ribâyı haram kıldı. Bunlar birbirine benzer şeyler değil, tamamen zıttırlar.
İlâhî nassın hükmü böyle iken aralarındaki fark nasıl olur da görmezlikten
gelinir ve aksine ortaya konulan bir batıl benzetme ile alışverişi ribâya
veya ribâyı alışverişe kıyas etmeye kalkılır. Bunları birbirine karıştırıp
haramı helal, helali haram yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah, birbirinin
zıddı olan yalan ile doğruyu, hayal ile hakikatı nasıl ayırmış ve bu farklılığı
kaldırmak yetkisini hiçbir kimseye nasıl vermemiş ise gerçek ve sağlıklı bir
değişim olan alışveriş ile yalan ve vehim ürünü bir değişim olan ribânın birbirine
zıt olduğunu ortadan kaldırmaya, haramlığını ve helalliğini karıştırmaya kalkışmak
da böyledir. Birbirinin zıddı olan nur ile karanlığı birbirinin aynı saymak
nasıl bir cinnet ise, ribâ ile alışverişi benzer şeyler saymak da öyledir.
Akıl
ve idrakleri olgunluğa ulaşmamış ve henüz ilâhî irşad kendilerine ulaşmamış
bulunanlar haydi neyse, fakat böyle açık seçik rabbanî uyarıların gelişinden
sonra da bu sevdadan vazgeçmeyip böyle batıl duygu ve düşüncelerde ısrar edenlerin,
ahiretteki halleri şeytan çarpmış deli ve saralı gibi olmaz da ne olur? Bundan
dolayı kendisine Rabbinden böyle bir öğüt, bir nasihat ve uyarı gelip de derhal
ribâcılıktan vazgeçen her kim olursa olsun geçmişte kalan ribâ artık onun
kendisinindir. O fesh olunmaz, geri alınmaya da kalkışılmaz, hüküm öncesine
şamil olmaz ve değildir. Ve onun hükmü sırf Allah'a kalmıştır. Şimdiki halde
ilâhî emri dinlediğinden dolayı, artık ihlas ve nedamet derecesine göre, Allah
ona ecir verir; geçmiştekileri de dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz, onu
ancak O bilir. Şu kadar var ki, tevbe hakkındaki vaadine bakılırsa, o kulun
affedilme ümidi fazladır. Her kim dönerse, yani eskiye döner de yine ribâyı
helal görmeye başlarsa işte onlar ateş, yani cehennem ehli ve ashabıdırlar.
Cehenneme gönderilirler ve orada ebediyyen kalırlar.
Bu
Kur'ân âyeti, ribânın niteliği ile kâr gözeten alışverişin niteliğini öylesine
kesin bir şekilde ayırmış ve ikisi arasındaki farkı ve tezadı öylesine tesbit
etmiştir ki, bu karşılıklı ayırım kelimesindeki "elif lamı" ahd-ı
haricîye hamledip, ribânın "kat kat ve katmerli", yani mürekkep
olan bir tek çeşidine aitmiş gibi göstermeye imkan bırakmamıştır. Bundan dolayı
"ribâ" kavramı ile "alışveriş" kavramı iyice anlaşıldıktan
sonra bunları birbirine karıştırmaya imkan yoktur. Allah katında alışveriş,
"alışveriş" olduğu için helal; ribâ da "ribâ" olduğu için
haramdır. Kendisine ribâ karıştırılarak yapılmış olan alışverişlere gelince,
bunların da temiz ile pisin karışmasından çıkacak olan belli hükme bağlı olacağı
bilinmektedir. Midesi temiz olanlar, bir damla pislik karışmış olan suyu nasıl
içemezlerse işte bu da öyledir. Nitekim bir hadis-i şerife göre: "Haram
ile helal birleşince haram öne geçer" kuralı bunu bildirmektedir. Ribâ
haram ve batıl olunca, ribâ ve benzeri pislikler karışan alışveriş de fasit
olur ki, bunun ayrıntıları ve açıklaması fıkıh ilminin konusuna girer. Yukarıda
görüldüğü üzere, şeriat açısından ribâ kavramı oldukça genel bir kavramdır.
Bunu mümkün olduğu kadar Hz. Peygamber'in açıklamalarından anlamak ve ayrıntılarını
onun hadislerinden çıkarmak gerekir. Ancak geleneklerde ve dilde yaşayan ve
bilinen bir ribâ örneği vardır ki, o da nakit paralarda kendini gösteren faizdir
ve bunun âyetteki ribâ kavramının içinde yer aldığı her türlü şüpheden uzaktır.
Âyetin bunun dışındakiler hakkında genel ve mücmel şer'î anlamı ve delaleti,
başlıcaları ismen zikredilen ve yukarıda geçen meşhur "eşyayı sitte"
(altı şey) hadisi ile ve bir de "Nesîde de ribâ vardır." hadis-i
şerifi ile tefsir edilmek gerekirse de belli bir vadeye bağlı olarak verilen
nakit borçtan dolayı alınan meşhur faizin haram olduğu, bizzat âyetin kesin
hükmünden çıkan bir sonuçtur. Şu halde gerek âyette geçen uyarı ve gerek ribâcılara
Allah'ın savaş ilan ettiği şeklindeki tehditler topluca göz önüne getirildiği
zaman, hiçbir müminin şüphe etmemesi gerekir ki, toplum düzeninin iyiliğini
ve mutluluğunu gözetecek yerde onu gözardı edenler, Kur'ân'ın bu kesin açıklamalarına
rağmen ribâ için cevaz yolları aramaya kalkışırlarsa, bunda toplum için, toplumun
geleceği için büyük faydaların değil, büyük zararların ve tehlikelerin mevcut
olduğunu hesaba katmamış olurlar. Çünkü ribâda toplum için büyük zarar vardır.
Ancak konuya kişisel açıdan yaklaşıldığı zaman, herhangi bir ferdin toplumdaki
gidişatı tek başına durdurmaya veya o gidişatın yönünü değiştirmeye gücü yeteceği
iddia edilemiyeceğinden bazı hallerde ve bazı kimseler için bunun "Kim
başkasının elindekine saldırmaksızın ve haddi aşmaksızın mecbur kalır da yerse..."
(Bakara, 2/173) âyetinin hükmüne göre, zaruret halinde ölmüş hayvanın etinden
yeme cinsinden bir hükme tabi olabileceği söz konusu olmuş ve bunun için bir
vakitler yetim, dul ve kimsesizler için ve onlara benzeyen sakat ve yatalaklar
gibi muztar durumda bulunanlar için, "hîleyi şer'iyye" adı verilen
"devir" usûlüne göre çare bulunduğu sanılmış idi ki, bu da herhangi
bir sû-i istimal ve kötü niyet söz konusu olmaksızın, denilebilir ki, özden
ziyade bir şekil işidir. Böyle bir zaruret durumuna düşmek kimse için temenni
edilecek bir şey değildir. Ancak şu da çok iyi bilinmelidir ki, ribâ hastalığı,
ferdî bir dert olmaktan çok sosyal bir dert, toplumsal bir hastalıktır. Bundan
dolayı sosyal yardımlaşma ve dayanışması pek kısır olan gelişmemiş toplumlarda
hızla yayılır ve toplumu etkisi altına alır. Gelişmeye doğru güvenli adımlarla
yürüyen toplumlarda bunun tam tersi meydana gelir ki, İslâmiyetin başlangıcında
Muhammedî feyiz sayesinde yirmi sene içinde bu gelişme meydana gelmiş ve kısa
zamanda ribâ belası toplumdan silinip atılmıştır ve ribâsız bir ticaret uygulanmıştır.
Tefsir
âlimleri, ribânın haram kılınmasının sebeplerini aşağıda görüldüğü üzere tek
tek zikretmişlerdir:
1-
Yukarıda daha öncede anlatıldığı üzere ribâ, insanın malını karşılıksız olarak
almaktır. Yüz lirayı, yüzbir liraya peşin ya da veresiye satmak, bütün çıplaklığıyla
açıktır ki, o bir lira fazlayı karşılıksız almaktır. İnsanın malı da kendi
ihtiyacıyla ilgili olduğundan bunun gasbedilmesi haramdır. Nitekim Hz. Peygamber
"İnsanın malının hürmeti, yani haramlığı, kanın hürmeti gibidir"
buyurmuştur. Bundan dolayı insanın malını karşılıksız olarak almak haram olmak
gerekir. Acaba o yüz lira sermayenin bir müddet zimmette beklemesi, o bir
lira fazlanın karşılığı değil midir? Bir de bugün peşin olarak on kuruşa satılacak
bir şeyi, bir ay sonra veresiye olarak onbir kuruşa satmak da caiz olmuyor
mu? Hayır. Verilen o bir lira gerçek ve sağlam bir liradır. Yüz liranın zimmette
durması ise vehim ve nazarî, dolayısıyla itibarî bir duruştur ki, bu duruş
bir menfaat olabileceği gibi, aynı zamanda bir zarar olabilir.
Hatta
bundan dolayıdır ki, ribâ yalnızca insanın malını karşılık almakla kalmayıp,
karşılık adını vermek gibi bir ahlâksızlığı ve bir çeşit sahtekârlığı da içermektedir.
Buna karşı gösterilen karşılıklı rızanın bir tarafı hakikatte rıza değil,
bir hoşnutsuzluktur. Bundan dolayı bir lirasını doğrudan doğruya hibe veya
sadaka olarak veren kimse ile faiz olarak veren kimsenin kalbindeki duygularda
ne büyük farklılık vardır. Birisi en yüksek haz ve zevke erişmiş bir kalb
olarak gayet ferah ve sevinçli olurken, diğeri malını çarptırmış bir zavallı
durumunda ve acılar içindedir. Alışverişteki peşin ve veresiye farkına gelince,
eğer alınan verilen her iki bedel bir cinsten değilseler, bunlar herhangi
bir sözleşmede birbirleriyle karşılaştırıldıkları ve yalnızca birbirleriyle
ölçüldükleri zaman aralarındaki üstünlük farkının ortaya çıkmasına imkan yoktur.
O üstünlük farkı bu değişimde değil, sözleşmenin dışında kalan üçüncü bir
değer ölçüsünün yardımıyla ortaya çıkabilir. Bunun için yalnızca bir satış
sözleşmesi hiçbir zaman kârlılık ifade etmez. Satışta kâr, işte o üçüncü şey
üzerine yapılan sözleşmenin bir sonucudur. Tüccar da böyle sürekli sözleşmelerle
iştigal eden kimsedir. Mesela, on kuruş şu anda ve şu sözleşmede bir okka
buğdaya tam karşılık olabildiği gibi, başka bir günde ve başka bir alışveriş
sözleşmesinde on okka buğdaya karşılık olabilir. Ve kuruş ile buğday arasında
cinslerinin ve faydalarının değişmemesinden dolayı her iki taraf, yani alan
ve satan taraflar, her zaman için seve seve hakiki bir değişme yapabilir.
Ve hiçbiri kendi amacına göre birşey kaybetmiş olmaz. Bu durum, taraflardan
birine bir kâr ve fayda sağlamışsa; söz konusu o kâr, sırf bu satış sözleşmesinden
doğmamıştır, bu sözleşmeyle daha önceki bir satış sözleşmesinin arasındaki
farktan doğmuştur. Yani on okka buğdayı on kuruşa satan adam, ihtimal ki,
daha önce onu beş kuruştan almıştır. Aksine bir okka buğdayı on kuruşa satan
da daha önce yirmi kuruşa almış olabilir. Alışveriş yoluyla ticarî işlerde
görülen kâr ve zarar da hep böyledir. Yoksa değiştirilen çeşitli mallar arasındaki
bir tek değişim doğrudan doğruya söz konusu olduğunda tek başına ne kâr, ne
de zarar düşünülemez; ancak birbirine denk olup olmadığı düşünülebilir. İşin
içyüzü de böyledir. Diğer sebepler ve araya giren bozucu unsurlar önlenirse
alışverişin niteliği böyledir. Ancak bu alışveriş, buğdayın buğdayla, altının
altınla değiştirilmesi gibi aynı cinsten olan şeylerde ise o zaman her birinin
miktarı, öbürünün ölçüsü olacağından; bunlar gerek peşin, gerek veresiye olsun
aralarındaki fazlalık, bir okka un ile iki okka unun, yine bunun gibi bir
lira ile iki liranın değişiminde olduğu gibi, derhal kendini belli eder ve
göze batar. Bunun için bunlar eşit bile olsalar biri bir gün sonra verilmiş
olunca, bir günlük gecikme veya öncelik bir fazlalık teşkil eder ve bu artık
alışveriş olmaz sırf faiz olur. Zaten borç verme de böyle olduğundan dolayı
ribâdır. Bundan dolayı ribâyı buna benzeterek tahlil etmek bir gasptır, bir
müsaderedir. Bunun içindir ki, meşhur "eşyayı sitte" hadisiyle bu
mânâ, örfteki ribâ kavramına ek olarak ayrıca açıklanmış bulunmaktadır.
2-
Ribâ insanları cidden çalışıp kazanmak ve üretim ile meşgul olmaktan uzak
tutar. Çünkü herhangi bir sûretle beş on kuruş para sahibi olmuş bulunan bir
kimse faizcilikle parasını peşin veya veresiye arttırmak imkanını bulunca
artık geçimini kazanmak için az veya çok kolay bir yol elde etmiş olur. Ve
o zaman zahmetli olan ticaret veya sanatlarla çalışıp kazanmak zorluğuna ve
sıkıntısına dayanamamaya başlar. Bu durum, yüksek üretim yapmaya kabiliyetli
birçok kimsenin çalışmalarından iş dünyasının mahrum kalmasına ve bundan dolayı
da halkın genel çıkarlarının kesilmesine sebep olur. Halbuki dünya ve toplum
düzeni ticaretler, üretimler, sanatlar ve bayındırlık faaliyetleri ile gerçek
boyutunu kazanır. Yüksek çalışmanın, yüksek sermayelerin dahi yakından ilgili
olduğu bu açıdan bakılınca sermayeyi arttırmak için ribânın da bu anlamda
kamu yararına hizmet edebileceği iddia olunamaz. Çünkü bu arttırma, yalnızca
ribâdan beklenecek olursa emek ve çalışmaya hiç önem verilmemiş ve iltifat
edilmemiş olur. Halbuki bayındırlık ve kamu yararı paraya, bir araç olarak
bağlı gibi görünüyor ise de, emek ve çalışmaya bizzat geçerli bir sebep olarak
dayalıdır. Bundan dolayı sermaye sahiplerinin nakitleriyle birlikte kendi
emek ve çalışmaları da üretime eklendiği takdirde meydana çıkacak sonuç ile,
bunların emek ve çabalarını kısmen de olsa ribâya terketmeleriyle diğer çalışanların
ve üretenlerin ortaya koyduklarını tüketmekten doğacak sonuçlar arasındaki
fark pek büyüktür. Eğer ticaret ve iş dünyasında ribâ sayesinde iktidar ve
güçlerini sürdüren sermaye sahiplerinin faizcilikleri ellerinden alındığı
zaman bunların ticaretteki kıymetlerinin kalmayacağı düşünülüyorsa, o zaman
da bunların zaten faydalı ve kıymetli bir kesim olmadıklarının ve işe yaramadıklarının
kabul edilmesi ve bu yüksek sermayeleri ellerinde hapsetmeye haklarının olmaması
lazım gelir. Yok eğer bu sermaye sahipleri cidden ticarî gücü yerinde ve kabiliyetli
kimseler ise o zaman da ribâcılık, bunların gerçek değerlerini engellediği
ve mesaîlerinden ticaret dünyasını mahrum bıraktığı için, onlara ve kamuya
zarar veriyor demektir.
3-
Ribâcılık insanlar arasında ihtiyaca göre "karz-ı hasen" suretiyle
iyilik ve yardımlaşmanın kesilmesine sebep olur. Çünkü ribâ haram ve yasaklanmış
olunca, insanların yüz yüze gelip birbirlerine faizsiz borç vermesi; onların
hem hoşuna gider, hem de bu durum ahlâk ve sosyal güvenin gelişmesine, yaygınlaşmasına
ve neticede de sosyal düzenin sağlamlaşmasına sebep olur. Herkes ihtiyacı
ölçüsünde tüketmeye, tükettiği ölçüde ödemeye mecbur olacağından borcunu ödemede
titiz davranır, vaktinde ödemeye daha çok gayret gösterir ve borcuna dört
elle sarılır. Şüphe yok ki, on yerine onbir ödemeye mecbur olanlar arasında
batan borçların çoğu batmaktan kurtulmuş olur. Ribânın yürürlükte olduğu yerlerde
muhtaç olanların ihtiyacı bir lira yerine iki lira borçlanmaya sebep olabilir.
Bu imkanı bulan para sahipleri de bunu vesile yaparak "karz-ı hasen"den
vazgeçmeye başlarlar. Bu şekilde halk arasında iyilik, ihsan, yardımlaşma
ve dayanışma duyguları silinmeye; yerine hırs, kin, öfke ve saldırganlık fikirleri
yayılmaya yüz tutar. Bu da toplumun felakete sürüklenmesi demek olur.
4-
Ribâyı caiz kabul etmek, zenginlere fakir fukaradan fazla bir mal çekmek imkanını
bağışlamak demektir ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine aykırı
düşer. Bu sayılan birkaç sebep bile; ribânın infaka, hayır denilen kamu yararına
ters düştüğünü açıkça göstermeye yeter.
5-
Bunların her biri ribânın çirkin ve kötü bir şey olduğunu ifade eden zararlarını
göstermekle beraber, Allah katındaki haramlığının hikmetini tam anlamıyla
anlatmaya yine de yetmez. İhtimal ki ribânın bilinmeyen daha birçok kötü yönleri
vardır. Ribânın haram oluşunun asıl sebebi bunun ilâhî nass ile sabit olmasıdır.
Ve bütün mükellefiyetlerin ve yasakların sebepleri ve hikmetleri, mükellef
olan halk tarafından bilinmeleri de gerekli değildir. Binaenaleyh biz, sebep
ve hikmeti bilemesek bile, ribânın kesinlikle haram olduğunu tanımamız gerekir.
276-Sonuç
olarak ribâ, bir çok yönüyle hakkı ve hukuku rayından çıkarmaktır. Bunda aracı
amaç, amacı da araç zannettiren bir göz boyama; bir şeyi kendisiyle hem mukayese
etmek, hem de kendine intibak ve eşitliğini ortadan kaldırmaya çalışmak gibi
bir çelişki bulunmaktadır. On lira, on lira ile hem ölçülmek, hem de onbir
lira yerine konulmak gibi hak ve hakikatın zıddına bir çelişki vardır. Bunun
için ribâ, gerçekte hakka değer vermek ve hayat hakkı tanımak istemeyen ve
nihayet kendi çıkar ve isteklerini hakkın gerçek ölçüsü ve temeli saymak isteyen
kısır görüşlü kimselerin şiarıdır. Bunun için ribâya taraftar olanlar, daima
hukukî mevzuatı, Hakk'ın ölçüsüyle ölçmeyip beşeriyetin kanunlarını, hakkın
ve gerçeğin yegane ölçüsü sanan ve her şeyi kendi kişisel çıkarları açısından
görenler arasında bulunur. Cenab-ı Allah da ribânın, insanların koyduğu kurallarla
değil, ilâhî hükümlere dayalı olarak haram olduğunu ve bundan dolayı bunu
helal sayanların saradan kurtulamıyarak en sonunda cehennemi boylayacaklarını
ve yalnızca tevbe edip bundan vazgeçenlerin kurtulma ümitleri olduğunu beyan
buyurmuştur. Artık bu kadar büyük bir zarar olan ribâyı bir kâr, bir kazanç
sanıp da arkasından koşmamalıdır. Sonra ribâcıların zannettiği gibi, ribâ
malı arttırır da sadakalar eksiltir değildir. Tam tersine, Allah, malı arttırır
sanılan ribâyı derece derece eksilte eksilte nihayet mahveder. Ribâ içinde
ayın on dördü gibi parlak görünen servetleri, hilal gibi küçülte küçülte nihayet
gözle görünmez hale getirir de buna karşılık; malı eksiltir sanılan sadakaları
"irba" eder, yani gitgide büyütür ve çoğaltır, nemalandırır. Ribâ,
mal üretecek hayatları kurt gibi yiye yiye bitirir, nihayet sermayelerin de
batmasına sebep olur. Halbuki sadakalar ecir, hayat ve bereket olur. Ve Cenab-ı
Allah, haramı helal tanımakta ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimselerin
hiç birini sevmez. O tevbe edenleri sever, onlardan razı olur. Ribâ ise pek
kâfirane ve pek günahkârane bir iştir.
277-Buna
karşılık iman edip iyi işler, salih ameller yapan ve özellikle namazlarını
doğru dürüst kılıp zekatlarını veren kimseler yok mu? Her zaman bunların Rableri
katında ecirleri vardır. Bunlara gelecek bir korku yok, bir kayıptan dolayı
mahzun olacak da değiller.
278-
Ey iman ehli Allah'dan korkun, O'nun azabından korunun! "Geçmişte yaptıkları
kendisine aittir" âyetinin hükmüne göre, geçmişte kalan ribânın sahibinin
zimmetinde bulunduğundan gaflet etmeyin. Henüz alınmamış, elde edilmemiş ve
kalmış olan ribâdan geriye kalanları bırakın, terkedin. Eğer siz gerçekten
mümin iseniz, böyle yaparsınız. Zira imanda olgunlaşmak, gereğini yerine getirmeyi
gerektirir.
279-
Şayet yapmazsanız, yani Allah'dan korkmaz, ribânın haram olduğuna inanmaz
veya inanır da yine terketmezseniz Allah ve Resulü tarafından bir harbe maruz
kalacağınızı bilmiş olasınız. Yahut kırâetine göre, Allah ve Resulü tarafından
kendinize harb ilan ediniz.
Burada
ribâyı terketmeyenleri, gerek ribâ helaldir inancına dönmüş mürted veya ahdini
bozmuş kâfir olsun, gerekse haram olduğuna inandığı halde o inançla amel etmeyip
ribâya devam eden fasık mümin olsun; her ikisine de Allah Teâlâ, savaş ilan
etmeyi emretmiştir. Çünkü bunlar, zekatı inkar eden veya inandığı halde vermemekte
direnenler gibi, ya mürted veya bâğî ve âsîdirler. Dışardaki kâfirlere her
zaman için savaş açmak zaruri ve gerekli olmadığı halde, bunlara savaş açmak
kayıtsız şartsız vacip kılınmıştır. Demek olur ki, ribâdan sakınmak, İslâm
tabiiyetinde bulunanların hepsine farzı ayn bir ferdî görev olduktan başka,
genelde ribâ işlemlerini kaldırmak da mühim bir ictimaî farizadır. Çünkü ribâ
öyle bir sosyal hastalık ve öyle bir toplumsal fitnedir ki, toplumda sürüp
gittiği müddetçe tek tek kişilerin ondan kaçınmaları çok zor, belki de imkansız
olur. Gerçi küfür diyarında bulunan bir müslümandan, müslim ile gayri müslim
arasındaki ribânın haramlığı sakıt olacağı Hanefî mezhebinde açıkça ortaya
konmuştur. Bilhassa bu hikmetten dolayı olsa gerek ki, Asr-ı Saadet'te müslüman
ümmeti kemal derecesini bulup da savaş edebilme güç ve kabiliyetini kazanmadıkça
ribânın haram oluşu ilan edilmemiştir. Bundan dolayı İslâm devleti, ribâ işlemleri
yapan kişileri uyarır ve terbiye eder. Bunlar fert veya cemaat halinde devlete
karşı koyarlarsa o zaman onlara savaş ilan etmek bütün müslümanların dinî
görevleri gereğidir. Bununla beraber bugünkü müslümanlar bu vazifelerini unutmuş
ve bunun uygulanması hususunda sosyal güçlerini yitirmiş, bir kararsızlık
ve karışıklık içine düşmüş bulunduklarından pratik hayatta ribâdan kaçmak
sırf ferdî bir görev gibi kalmış; ribânın toplum hayatında revaç bulmuş olması
da ona karşı koymak isteyenlerin durumunu güçleştirmiştir. Kur'ân böyle ribâyı
terketmeyenlerin Allah tarafından savaş ilanını hakkettiklerini anlatıyor
ki, Kur'ân dilinde "Allah ve Resulü'nün harbi" deyimi, bazen gerçekten
savaş anlamında, bazen de günahın büyüklüğünü ve zararını tasvir için uyarı
makamında mecaz olarak kullanılır. Ve burada her iki tefsirle ilgili olarak
görüşler öne sürülmüştür. Demek ki biri olmazsa, diğeri muhakkak olacaktır.
Faiz yiyen veya yedirenler maddî veya manevi anlamda ilâhî savaştan kurtulamıyacaktır.
Bunun için bir hadis-i şerifte "Allah, ribâ yiyeni de, yedireni de lânetlemiştir."
veya lânet etsin, buyurulmuştur.
Bu
böyledir. Ve eğer siz ribânın haram olduğuna inanır, ribâya tevbe ederseniz,
ana paranız sizindir. Ana paralarınızın hepsini alırsınız, o şekilde ki, zulüm
etmezsiniz, zulüm de edilmezsiniz, yani ne fazla alırsınız, ne de eksik alırsınız.
Fakat tevbe etmezseniz, dinden çıkmanızdan veya zulmünüzden dolayı ilâhî harbe
muhatap olmakla her türlü zarara uğrar, ana paralarınızı ve hatta bütün mallarınızı
bile kaybedebilirsiniz ve kendinize yazık etmiş olursunuz. 'dan buraya kadar
bu âyetin, müslüman olup da daha önce yaptıkları ribâ işlerinden henüz alamadıkları
alacakları kalmış olan bir takım kimseler hakkında nazil olduğu anlaşılıyor.
Daha özel anlamda olmak üzere ve aşağıda açıklanacağı şekilde daha başka birkaç
nüzul sebebi de rivayet edilmektedir:
Mukatil'in
rivayetine göre, Taif'deki Sakif kabilesinden Amroğulları denilen oymaktan
Mes'ud, Abdi Yaley, Habib ve Rabi'a adlarındaki dört kardeş hakkında nazil
olmuştur ki, bunlar Mekke'de Beni Mahzûm'dan Beni Muğire'ye faizle borç verirlerdi.
Hz. Peygamber Taif'i fethettiği zaman bu kardeşler müslüman olmuşlar, sonra
Beni Muğire'deki alacaklarının faizlerini istemişlerdi. Beni Muğire de müslüman
olmuş ve İslâm'a rağmen faiz vermek istememişlerdi. Fetih'ten sonra Mekke
valisi olan Attab ibni Üseyd'e müracaat olundu ve bir rivayete göre, Sakif'in
Hz. Peygamber'le Taif antlaşmasında hak üzerinde ribâdan olan gerek alacak
ve gerekse vereceklerinin mevzu', yani metruk ve sakıt olduğuna ilişkin hüküm
de yer almaktaydı. Attab ibni Üseyd (r.a.) Hz. Peygamber'e yazdı, o zaman
işte bu âyet nazil oldu. Bundan dolayı Hz. Peygamber, cevap olarak bu âyeti
yazdı ve altına da şu notu ekledi: "Onlar buna razı olurlarsa ne âla,
yoksa onlara savaş ilan et!" Ata ile İkrime'nin verdiği bilgilere göre,
Hz. Peygamber'in amcası Abbas ile damadı Osman b. Affan (r.a.) ortak olarak
hurma bahçesi kiralamışlar, yani vakti gelince hurmaları toplamak üzere peşin
para vererek selem yoluyla bir alışveriş sözleşmesi yapmışlardı. Toplama vakti
gelince, hurmanın bir kısmını toplayıp kaldırmışlar, geriye kalanını da faiz
karşılığı olarak toplamak istemişlerdi. Bu da faizin karşılığı demişlerdi.
Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Süddî'nin rivayetine göre, Hz. Abbas ile
Hz. Halid bin Velid, cahiliyet devrinde ortak olarak faizcilik yapıyorlardı.
İslâm'a girdikleri zaman eskiden kalma pek çok faiz alacakları vardı. Bu âyet
bunlar hakkında nazil oldu.
Hadis
kitaplarında sahih rivayetlerle yer almış bulunan bilgilere göre, Abdullah
b. Ömer ile Cabir (r.a.), bizzat Hz. Peygamber'den şöyle rivayet etmişlerdir
ki; Resulullah, Vedâ Haccı günü Mekke'de, yani Cabir'in açıkça bildirmesiyle
Arafat'taki meşhur hutbesinde "Cahiliyyet devrindeki ribâların hepsi
batıl ve sakıttır. İlk iptal edeceğim ribâ da Abdulmuttalib oğlu Abbas'ın
ribâsıdır" buyurmuş idi. Mekke ve Taif'in fetihleri hicretin sekizinci
senesinde, Veda Haccı ise onuncu senesinde olmuş ve hacdan birkaç ay sonra
da Hz. Peygamgamber vefat etmişti.
Bundan
anlaşılmaktadır ki, bu ribâ âyetinin ilk uygulaması bu hutbede ilan buyurulmuş
ve âyetin hükmüne göre; o güne kadar alınmış olan ribâlara dokunulmamış ve
alınmamış olanlar da iptal edilmiştir. Bundan dolayı Hz. Abbas'ın faiz alacakları
âyetin özellikle nüzul sebebi değilse bile genel olarak âyetin hükmünün ilk
uygulandığı alacaklar olmuştur. Bu âyet, sonradan müslüman olan kâfirlere
uygulanacak hüküm hakkında da büyük bir temel olmuştur. Bu gibi kimselerin
müslüman olmadan önceki zamanlarında, İslâm dininin hükümlerine aykırı ve
fakat kendi aralarında muteber ve geçerli olmak üzere yapmış oldukları işlemler
temelden fesih ve iptal edilmez; lakin İslâm'a girdikten sonra ortaya çıkan
sonuçları, İslâm'ın hükümlerine göre çözüme kavuşturulur. Mesela, kendi aralarında
caiz ve fakat İslâm'a göre caiz olmayan bir nikah yapmış bulunsalar, bu nikah
geçerlidir, fakat İslâmiyete aykırı düşüyorsa onda devam olunamaz. Kâfir iken
süt kardeşiyle nikahlanmış ve onunla yatmış ise, bu nikah eskiye göre muteber
ve geçerlidir. Verilen mehir geri alınmaz. Fakat İslâm'a girdikten sonra onda
devam olunamaz. Boşanmaları gerekir. Mehir verilmemiş ise mehr-i misil ödettirilir.
İşte ibaresi yalnızca ribayı ilgilendiriyor gibi görülen bu âyet, kapsamı
ve delaleti bakımından birçok işlemlere ait hükümleri de içine almaktadır.
Bunun gibi, Veda Haccı Hutbesi de birçok hükme temel teşkil eder. Bu cümleden
olmak üzere, bu şuna da delalet ediyor ki; dar-ı harpte yapılmış olan sözleşmeler,
aslında İslâm'a göre fasit yapılmış olsalar bile, fetihten sonra onlar temelden
feshedilmez. Zira biliniyor ki, âyetin nüzulü ile Mekke'de tahsil edilmemiş
ribâların iptalini fiilen ilan eden bu hutbe arasında, Mekke fethinden önceye
ait akitlerin uzantısı olarak devam edip gelen birtakım ribâ sözleşmeleri
vardı. Demek ki, bir dar-ı harpte müslümanlarla diğerleri arasında yapılmış
olan sözleşmeler, orayı müslümanların fethinden sonra bile esasından feshedilmez.
Alınmış olanlar iade olunmaz. İşte bu ribâ konusunda görüldüğü gibi, fasit
kısım, yani İslâm hükümlerine uygun olmayan kısım devam da ettirilmez. Yani
fethin hükmü, daha öncesine şamil olmaz, ancak sonrasına dönük olur. Bu açıklamalardan
şu sonuçları alabiliriz: Evvela şunu belirtmek gerekir ki, bu âyetin inişi,
sadece Veda Haccı'ndan değil, Mekke fethinden de önce imiş. Ayrıca ribâ için,
onu inkar edene veya haram olduğunu kabul ettiği halde ribâ işine devam edene
savaş açmanın faraz olması dâr-ı harpte değil, dâr-ı İslâm içinde ve Müslümanlığı
kabul etmiş olanlar için geçerli olan bir hükümdür. Müslümanların vazifesi,
dâr-ı harbde bulunan kâfirlere, ribâdan vazgeçmeleri için savaş ilan etmek
değil, kendi ülkelerini müslim veya gayri müslim, kim olursa olsun ribâ fitnesine
uğratacak olanlardan korumaktır. Bunun için "Ey müminler Allah'dan korkun!"
diye hitap buyurulmuş, "Ey insanlar" diye buyurulmamıştır. Müminlerin
hükümranlığı ve vilâyeti de dâr-ı İslâm'a aittir. Dâr-ı harb için geçerli
değildir. Bu mânâdan dolayıdır ki, Hz. Peygamber, İslâm uyruğunda bulunmayanlara
ribâyı terk etmeleri gerektiğini teklif etmediği halde, İslâm'ın zimmetini
kabul eden Necran Hıristiyanları'na ribâ yememek ve ribâ yedikleri takdirde
zimmetin sağladığı haklardan mahrum olacaklarını bildirmek üzere onlara söz
vermiş ve onlara, "Ya ribâyı terkedersiniz veya Allah ve Resulünden harb
açılacağını bilmiş olunuz." diye yazarak bu âyetin içerdiği hükmü tebliğ
etmiştir. Zira dâr-ı İslâm'da zimmet ehlinin sözleşmesi, hukuk açısından müslümanların
imanı yerindedir. Ve zimmet ehli, ibadet ile yükümlü değil, fakat muamelat
ile yükümlüdür.
Velhasıl
dâr-ı İslâm'da ribâ işlemleri yapanlar, gerek dini inkârlarından ve dinden
çıkmak niyetiyle yapsınlar, gerekse sırf günah ve isyan niyetiyle yapsınlar,
her iki şekilde de Allah'ın ve Resulünün harbine muhatap olmuş olurlar. Fakat
tevbe edenlerin de ana paraları, eksik ve fazla olmadan aynen korunur. Şu
kadar ki, bunun hemen ödenip ödenmiyeceği de borçlunun kolay ödeme şartına
bağlıdır.
280-
Ve eğer borçlu züğürt durumda ise o halde ödemeye ilişkin hüküm, çaresiz olarak
onun kolay ödeyebileceği zamanı beklemeyi gerektirmektedir. Borçluya, ödeyebilecek
duruma gelinceye kadar süre tanımak gerekir. Ve bu gibi borcunu ödeyemiyecek
borçlulara alacağınızı sadaka edip bağışlamanız, sizin için onlara süre tanımaktan
daha hayırlıdır. O parayı bağışlamanın sevabı daha çoktur. Eğer bilirseniz
böyle yaparsınız. Bu âyetin hükmü, delaleti ve kapsamı açısından her çeşit
borç için geçerlidir. Hükmü bütün borçlara şamildir. Bu husus da borçlanmayla
ilgili hükümler arasında temel hükümlerden biridir. Bundan dolayıdır ki, borçlunun
gerçekten sıkıntı içinde olduğu kesin olarak ortaya çıkarsa hapsine hüküm
verilmez, hapsedilmez. Borçlu olan fakirlere borçtan kurtulmaları için yardım
etmek ve alacağını ona olduğu gibi bağışlamak da büyük bir hayır teşkil eder.
281-Ey
iman ehli! Bunları yapınız ve öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz,
yahut döneceksiniz. Sonra herkese kazandığı aynen ödenecek. Ve onlar zulüm
görmüş de olmayacaklar. Onlar kıyamette ebedî cezaya ve azaba uğrasalar da
asla zulüm görmüş olmayacaklar, çünkü kendi kazançları neyse onu almış olacaklar.
Abdullah
b. Abbas hazretlerinden rivayet ediliyor ki, bu âyet Kur'ân-ı Kerîm'in en
son nazil olan âyetidir. Şöyle ki: Hz. Peygamber, hac farizasını ifa ettiği
zaman "kelâle" âyeti, yani "Sana soruyorlar, de ki, Allah size
kelâle hakkında hüküm bildiriyor..." (Nisa, 4/176) âyeti nazil olmuştu.
Sonra Arafat'ta vakfede iken "İşte bugün size dininizi ikmal ettim..."
(Maide, 5/3) âyeti nazil oldu. Sonra da işte bu âyeti nazil oldu. Ve Cebrail
Aleyhisselâm "Ya Muhammed! Bunu Bakara'dan ikiyüz sekseninci âyetin başına
koy." dedi. Ve bu âyetten sonra Resulullah seksenbir gün yaşadı ki, yirmi
yirmibir gün veya yedi gün, yahut sadece üç saat yaşadığı da söylenmiştir.
İyi
veya kötü amellere ileride verilecek ecir veya ceza, sahiplerinin kendi kazancı
olmak üzere Allah katında defterlerine geçirilecek bir karşılık, bir yükümlülük
derecesinde bulunduğundan son nazil olan bu âyetin, ölümü veya kıyamet gününü
ihtar ederek nazil olması çok anlamlıdır. Ayrıca özellikle ribâ konusunu izleyerek
borçlanmayla ilgili hükümlerin arasında yer almış olması da çok açık seçik
ve anlamlı bir uyarıdır.
İnfak
ile ilgili hükümler, kazanç yollarından olan alışveriş ve ribâyla ilgili hükümlere,
bu da borçlanmayla ilgili hükümlere müncer olmuştur. Borç ise her şeyden önce
yükümlülük ve zimmet denilen insan haysiyeti ile ayakta duran bir özellik
olduğundan, Cenab-ı Hak, bunu bizzat kendi ezelî misakı altına alarak ve nihayet
en büyük müeyyidesi (yaptırımı) olan dindarlık ve takva duygusuna bağlamış
ve fakat takva duygusunun helal kazanca engel olacak olumsuz bir yöne sapmaması
için bundan sonra genel olarak borçlanmaların yazılı belgelere bağlanmasını
ve nasıl yazılması gerektiğini, ikinci derecedeki ayrıntı sayılabilecek açık
belgelerini ve diğer temel hükümlerini beyan ederek buyurmuştur ki:
Meâl-i
Şerifi
282-
Ey iman edenler! Belli bir vade ile karşılıklı borç alış verişinde bulunduğunuz
vakit onu yazın. Hem aranızda doğruluğuyla tanınmış yazı bilen biri yazsın.
Yazı bilen biri, Allah'ın, kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da
yazsın. Bir de hak kendi üzerinde olan adam söyleyip yazdırsın ve herbiri
yazarken Rabbi olan Allah'dan korksun da haktan birşey eksiltmesin. Şayet
borçlu bir bunak veya küçük bir çocuk veya söyleyip yazdıramıyacak durumda
biri ise velisi doğrusunu söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden hazırda olan
iki kişiyi şahit de yapın. Şayet iki tane erkek hazırda yoksa, o zaman doğruluğuna
güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadın ki, birisi unutunca, öbürü
hatırlatsın, şahitler de çağırıldıklarında kaçınmasınlar; siz yazanlar da
az olmuş, çok olmuş, onu vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında
adalete daha uygun olduğu gibi; hem şahitlik için daha sağlam, hem şüpheye
düşmemeniz için daha elverişlidir. Meğer ki, aranızda hemen devredeceğiniz
bir ticaret olsun, o zaman bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur.
Alım satım yaptığınız vakit de yine şahit tutun. Ayrıca ne yazan, ne de şahitlik
eden bir zarar görmesin. Eğer onlara zarar verirseniz, o işte mutlaka size
dokunacak bir günah olur. Üstelik Allah'dan korkun. Allah size ayrıntılarıyla
öğretiyor ve Allah her şeyi bilir.
283-
Şayet siz sefer üzere olur bir kâtip de bulamazsanız, o vakit alınmış bir
rehin belge yerine geçer. Yok eğer birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen
adam Rabbi olan Allah'dan korksun da üzerindeki emaneti ödesin. Bir de şahitliğinizi
inkâr edip gizlemeyin, onu kim inkâr ederse mutlaka onun kalbi vebal içindedir.
Her ne yaparsanız Allah onu bilir.
282-KIRÂET:
Hamze kırâetinde "hemze"nin kesriyle dir. İbnü Kesir, Ebu Amr ve
Yakup kırâetlerinde in sükûnu ve şeddesiz olarak okunur. Hamze kırâetinde
de nın zammiyle dir.Î ise Âsım kırâetinden başkasında ref' ile şeklinde okunur.
kelimesi Ebu Ca'fer kırâetinde şeddesiz; kelimesi İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde
ve nın zammiyle elifsiz okunur.
Bu
birinci âyete (âyet 282) "Müdâyene Âyeti" denilir ki, Kur'ân'daki
en uzun âyet budur. Bir rivayete göre; nüzul sebebi "selem" denilen
alışverişlerdir. Yani peşin para ile veresiye mal almak demek ise de her çeşit
alışverişe ve borçlanmaya şamildir. Ancak dil âlimleri demişlerdir ki, "karz"
ile "deyn" birbirinden farklı şeylerdir. Bundan dolayı bu âyetteki
şartın, aslında karzı içine almaması gerekir. Fıkıh açısından da karz başlangıçta
emanet, sonuçta da satış demektir. Onun ödenmesi belli bir süreye bağlı değildir.
"Ey
iman edenler! Bir ecel-i müsemmaya, yani gün, ay gibi belirlilik ifade eden
ve bilinmezliği ortadan kaldıracak şekilde belirlenmiş olan bir vakte kadar
herhangi bir borç ile işlem yaptığınız zaman o borcu yazınız. Allah ribâyı
haram kıldı diye borç ile veresiye muamelelerin hepsini haram kılmış sanılmamalıdır.
Birbirinizle borç alıp verebilirsiniz, fakat alışverişte borçların vadesi
belli olmalı, bir de yazılarak belgelenmelidir. Ve bunu iki taraftan birine
meyil göstermeyecek, eşit olarak her iki tarafın da haklarını olduğu gibi
gözeterek yazabilecek tarafsız ve âdil bir kâtip yazsın. Birbirinizin yokluğunda
her biriniz kendi kendine veya özel kâtibi ile kendi defterine ve yalnızca
kendi hesabına yazdırabilirse de bununla yetinilmesin. Kendisine yazması için
başvurulan hiçbir kâtip de yazmaktan imtina etmesin, çekinmesin. Allah'ın
kendisine öğrettiği gibi, yani senet ve belgelerdeki yazılış usûl ve geleneklerine
uygun olarak, yahut demin bildirildiği üzere adalet ve hakkaniyet çerçevesinde,
yahut kendisine ilâhî bir lütuf demek olan yazı bilmenin şükrü olarak hiçbir
şekilde yazmaktan çekinmesin de öylece yazsın. Borçları yazmak farzı kifayedir,
yani herhangi bir yazı bilen insana farzı kifayedir. Fakat bu işle görevlendirilmiş
biri olunca ona farzı ayn olur. Bundan dolayıdır ki, hükûmetin "Kâtib-i
vesâik", başka bir deyimle "Kâtib-i adl" denilen "noter"
tayin etmesi de görevleri arasındadır. Böyle kâtiplerin bir müracaat olduğunda
yazmaları onlara farzı ayndır. Ve üzerinde hak bulunan, yani borçlu olan taraf
söyleyip imlâ ettirsin. Çünkü yazılacak olan senedin muhtevası onun ikrarı
olacak, şahitler de onun aleyhine şahitlik edecekler. O halde yazıya geçecek
ifade ikrar sahibinin ifadesi şeklinde olmalıdır, senedi borçlu olan taraf
vermelidir.
İMLÂL:
İmlâ kelimesinin aslı veya eşanlamlısıdır, ezbere söyleyip yazdırmak demektir.
Bundan şu da anlaşılır ki, böyle bir borçlanmada borcun senede geçirilmesini
asıl borçlu olan taraf teklif etmeli, o yazdırmalıdır. Bunun için tamamen
imlâ etsin, yazdırsın ve imlâ ederken, yazdırırken kâtipten, vesaireden değil,
rabbi olan Allah'dan korksun da o haktan zerre kadar bir şey eksik etmesin,
ifadesinde hileye ve art düşünceye saparak veya araya bazı engelleyici ifadeler
katarak, borç olayının hâlde ve gelecek zaman içinde hukukî şeklini ve akışını
değiştirmesin. Şimdi üzerinde hak bulunan borçlu malını israf ve telef eden
cinsten kafası az çalışan bir sefih, yahut küçük çocuk veyahut bunak bir zayıf,
bir zavallı, yahut da dilsizlik, tutukluluk, bilgisizlik vesaire gibi herhangi
bir sebepten dolayı bizzat söyleyip yazdırmaya gücü yetmeyen bir kimse ise,
velisi, yani onun yerine, işine bakan kâhyası, veliyy-i umûru, vasîsi, vekili,
tercümanı, yahut veliyy-i deyni olan alacaklısı, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde
imlâ ettirsin, o yazdırsın, yaptığınız borçları böyle yazınız. Ayrıca siz
müminlerin erkeklerinizden en az iki şahit getirip, gerektiğinde buna şehadet
etmelerini onlardan talep ediniz. yani "...erkeklerden" buyurulmayıp,
"erkeklerinizden" buyurulması, çocukların ve müminler aleyhine gayri
müslimlerin şehadetinin yeterli olmadığını anlatıyor. Yani sizin erkeklerinizden,
mümin erkeklerden olmayan erkeklerin, siz müminler aleyhindeki şahitlikleri
geçerli olmaz. Eğer iki erkek olmazsa, o zaman da bir erkekle iki kadın şahit
olsunlar, öyle ki, bunlar şahitliklerine razı olacağınız, sizce adalet ve
güvenilirlikleri belli şahitlerden bulunsunlar, yoksa gelişigüzel bir erkekle
iki kadının veya iki erkeğin şahitliği muteber ve geçerli olmaz. Başka bir
âyette "Sizden iki adaletli kimseyi şahit yapın" (Talak, 65/2) buyurulduğu
için âdil kimselerden olmaları da şarttır. Sonra bir erkek yerine iki kadın
olsun ki, birisi unutacağından, öbürü ona hatırlatsın, yahut Hamze kırâetinde
olduğu gibi, birisi unutur, şaşırırsa diğeri ona hatırlatır. Görüldüğü gibi,
şahitliğe ehliyet ve liyakatin şartlarından biri de hakkıyla zabt ve hıfzetmek,
yani akılda iyi tutmak ve unutmamaktır. Ahlâk açısından güvenilir olmayanların
da şahitliği geçerli değildir, fakat akılda tutmak için olayı başından sonuna
kadar her an hafızasında tutmak, aklından çıkarmamak şart değildir. Elverir
ki, şahitlik edeceği sırada hakkiyle hatırlasın ve aklına getirmiş bulunsun.
Demek ki, bir olayı defterine yazan bunu bir süre sonra unutsa da o deftere
başvurduğu zaman zihninden iyice hatırlayabilirse şahitlik edebilir. Kendi
kendine içinden, "Ben buraya bir şeyler yazmışım, ama ne olduğunu iyice
hatırlayamıyorum." diyorsa şahitlik edemez. Şahitlerin hatırlatmaya uyması
da iyi olmaz, unutan şahit kendiliğinden hatırlayabilmelidir. Şahit sayısının
en az iki kişi olması da şüphe ve töhmeti, iftirayı, yanlışlığı ve unutmayı
bertaraf etmek, hata ihtimalini ortadan kaldırarak zabtın ve adaletin kuvvetini
açığa çıkarmak içindir. İşte genellikle göz önünde bulundurulduğu zaman erkeklere
nisbetle kadınlarda zabt denilen akılda tutma gücü biraz eksiktir, unutma
ihtimali daha fazladır. Böyle olmayanları bulunabilirse de burada itibar kişiye
değil cinsedir, cinsin de çoğunluğuna göredir. Bunu şöyle de düşünebiliriz:
Evvela kadınlığın yaratılışında duygusallık ağır basar, duygusallığın ağır
bastığı kimseler de aşırı heyecan ve etkilenme söz konusu olur, yani duygusallık
etkilenmeyi gerektirir. Etkilenmenin çokluğu ise unutma sebeplerindendir ve
bir şeyi aklında iyi tutmak sadece bir zeka ve hafıza meselesi de değildir.
Pek çok zeki insan vardır ki aşırı duygusallıktan, fazla etkilenmeden dolayı
hafızasına güvenilmez. Ayrıca kadında enfüsiyet (sübjektiflik) daha ilerdedir.
Dış çevredeki olaylar onu ilk anda ilgilendirir ve telaşa sevkeder. Doğrusu
ticarî işlemler ve insanlar arasındaki borçlanmalar gibi dışarıya ait olaylar
ile ilgilenmek veya böyle şeylerle meşgul edilmek kadınlık açısından arzu
edilecek bir olgunluk değildir. Bu gibi işler esas itibariyle erkeklerin işleri
olmalıdır. Bundan dolayı mükemmel bir kadın olmak üzere düşünüldüğü zaman,
bu gibi dışarıya ait olayları tek başına takip ederek şahitlik yapabilecek
şekilde akılda tutmaktan ve hafızasını böyle şeylere yormaktan uzak kalmak
ve bu çeşit işlere doğrudan itilmemek gerekir. Üçüncü bir husus olarak göz
önünde bulundurulması icab eden bir şey de şudur: Kadında haya ve utanma duygusu
kuvvetlidir ve kuvvetli olması gerekir. Onun bu değerli özelliği, en küçük
bir uğraşmayla büyük ölçüde gücünü kaybeder. Bunun için olayların kadına anlattıkları
erkeğe anlattığından daha azdır. Bu şartlar altında bir kadına şahitlik yükünü
yükletmek, onu bir anlamda zarara uğratmak ve tedirgin etmektir. Dördüncü
olarak, kadının fıtratı ve kendi cinsinin olgunluğu erkeğin zıddı olduğundan,
erkekleşmek kadın için bir düşüş ve dejenerasyon demektir. Bundan dolayıdır
ki, kadınlaşmış ve hünsalaşmış erkeklerin şahitlikleri geçerli ve muteber
olmayacağı gibi, erkekleşmiş ve yarıyarıya erkek gibi olmuş kadınların şahitliği
de caiz değildir. Bunların her ikisi de kendi nevinin özelliklerini kaybetmiş
ve düşüş göstermişlerdir. Böyle kalbi yumuşaklığa yönelik olanların şahitlikleri
de hakkı tahrif etmek töhmetinden uzak kalamaz. Şu halde yaratılış gerçeği
kadının mükemmelliğiyle erkeğin mükemmelliğini ayrı ayrı özelliklere bağlamış
ve farklı kılmış olduğundan, kadının dışarıda olup biten olaylara ait ilgisini
ve onlara ait hafızasını kısmen kapalı tutması, kendi kadınlığının ve kadınlığındaki
mükemmelliğin bir gereğidir. Bunun için şahitliğe konu olan olayı kadın erkekten
daha fazla unutabilir. Çünkü o gibi olaylar, onun ilgi alanı değildir. Lakin
unuttuktan sonra tekrar hakkiyle hatırlayabilirse yine de şahitlik etmesi
mümkün olur. Kadını doğrudan bu gibi olayları hatırda tutmaya mecbur etmek,
ona karşı haksızlık etmek olur. Bunun gibi icabında üzerine yüklenilen şahitlik
yükünü beşeriyet gereği olarak unuttuğu zaman da onu dışarıdan yapılan telkin
ve uyarılarla yeniden hatırlamaya zorlamak da yine ona haksızlık etmektir.
Bundan dolayı bir erkek karşılığında yalnızca bir tek kadına şahitlik yükünü
yükletmek de gerçeğe ve hakkaniyete uygun olmaz. Ancak bunlar iki kadın oldukları
zaman birinin unuttuğunu diğeri, diğerinin unuttuğunu öbürü unutmamış olabileceğinden,
bunlar şahitlik yapmadan önce dışarıdan hiçbir hatırlatmaya tabi olmadan ve
muhtaç bulunmadan birbirleriyle hasbihal ederek kendilerine karşılıklı hatırlatmalar
ile hafızalarında sakladıklarını kuvvetlendirip tesbit edebilirler ve bu şekilde
hem kendi haysiyetlerini, hem de hak adına yüklenmiş oldukları şahitliği koruyabilirler.
Şayet hiç unutmamış bulunurlarsa durumları daha da kuvvetli olur. Şu halde
bu hatırlatma ve uyarma mahkemede şahitliğin edası sırasında olacak diye önceden
anlaşıp ağız birliği etmemelidir. Çünkü bu hâl, şahitliğin kabulüne engel
olabilir. İşte bir taraftan kadının fıtratının ve haklarının, bir taraftan
insanların haklarının korunması ve yerine getirilmesi açısından erkeklerin
daha iyi bilgi sahibi olabileceği işlerde kadın şahit yapılmamalıdır. Kadınlara
şahitlik görevi yükletilmemelidir. Bu işlerde erkek bulunmadığı ve kadına
başvurmaya ihtiyaç duyulduğu takdirde de bir erkek yerine bir kadına değil,
iki kadına yükletilmelidir. Şu halde erkeklerin haberli olmaları caiz olmayan
hususlarda yalnızca kadınların bilgi vermesiyle ve hatta yerine göre yalnızca
bir kadının bilgi vermesiyle de amel etmek caiz olur. Mesela kadınlar hamamında
meydana gelmiş olan bir olayın şahidi ancak kadın olabilir. Ve bir çocuğun
annesinden doğması bir kabilenin, bir oymağın haber ve şahitliği ile sabit
olur.
Bir
de şahitler ne vakit şahitlik etmeye çağırılırlarsa çekinmesinler, şahitlik
yapmamazlık etmesinler. Bundan dolayı gerek tahammül gerek eda olsun şahitlik
için davet edildiği zaman bu davete icabet etmek farzı kifayedir. Hiç kimse
gitmezse herkes günahkar olur. Giden bulunur da maksat hasıl olursa diğerleri
de günahtan kurtulur. Başkası bulunmaz da belli kimselerin gitmesine ihtiyaç
duyulursa, o vakit bunların şahitlik için davete icabet etmeleri kendilerine
farzı ayn olur. Bazı âlimler buradaki "şahitlik yapmamazlık etmesinler"
emrinin yalnızca tahammüle, bazı âlimler de bunun tahammüle ve edaya bağlı
olmaksızın her ikisine de ait olduğunu açıklamış iseler de "Ahkâm-ı Kur'ân"
da beyan olunduğu üzere, burada hüküm mutlaktır. "davet olundukları zaman"
ifadesi de genel anlamlıdır.
Bu
âyetin nüzul sebebinde Katade'den gelen bir rivayet şöyledir: "Bir adam
bu hususta oba oba dolaşır, ona kimse aldırmazdı, sonra bu âyet nazil oldu."
denilmektedir. Bundan dolayı eda farizası daha mühim olmakla beraber, ihtiyaç
gerekli kıldığında gerek tahammül ve gerekse eda bakımından şahitlik farzı
ayn olur. Kısacası siz işte böyle yapınız. İster büyük olsun, ister küçük
olsun o borcu veya onun ödeme gününü son süresine varıncaya kadar yazmaktan
usanmayınız. Az olsun, çok olsun yazınız ve vadesinin son taksidine kadar
bütün yönleri ve bütün ayrıntılarıyla yazınız; her bakımdan açık ve anlaşılır
olsun, "Zaten azdır, önemi yoktur, canım işin bu yönü zaten bellidir,
yazmaya ne lüzum vardır." demeyiniz, yazmaya ve ayrıntılarıyla yazmaya
üşenip de işi baştan savmayınız. Bu kısım daha önceki "yazınız!"
emrinin bir açıklaması ve pekiştirilmesi olmak üzere kâtiplere hitap ve tenbih
gibi tefsir olunuyor. Fakat bunun daha geniş kapsamlı olarak senet yazmaktan
başka gerek borçlu, gerek alacaklı tarafından borç miktarının ve ödeme şekillerinin
kendi defterlerine de yazılmasını, ayrıca şahitlerin dahi şehadetini yüklendikleri
gerçeği unutmamak için mümkün olduğu kadar yazmalarını hatırlatmakla hem taraflara,
hem kâtiplere, hem de şahitlere ait bir hitap olması da âyetin kapsamı içindedir.
Ve gelecek âyetlere göre bizce bu mânâ siyaka, yani konunun akışına daha uygun
görünüyor. Çünkü ey müminler böyle ayrıntılarıyla yazılması, üç türlü fayda
getirir. Evvela Allah katında en doğru olanı, adalete ve hakkaniyete uygun
olanı, en ziyade adalet ve doğruluk demek olanı budur. Esas belge demek olan
takvanın gereğine en uygun olandır. İkinci olarak şahitliğin yerine getirilmesini
en iyi şekilde sağlayandır. Üçüncüsü kuşkuya, şüpheye düşmemenize yardım eden
en büyük sebeptir. Borcu ve gerçeği bu şekilde iyice yazarak tesbit ettiniz
mi, cinsinde, miktarında, müddetinde, şahidinde, şehadetinde, birbirinize
karşı ahlâkî ve hukukî yükümlülüklerde ve sosyal hayatınızda güven hasıl olur.
Şüpheden kurtulur, yakin üzre bulunabilirsiniz. O halde bunları yapınız. Ancak
yaptığınız iş aranızda elden ele alıp vereceğiniz, tamamen peşin ve hazır
bir ticaret işi olursa o başkadır, yahut meğer ki, iki taraftan aranızda hemen
elden alıp elden vereceğiniz hazır bir ticaret malı bulunursa o zaman mesele
yoktur. O takdirde onu yazmamanızda size bir beis, bir zarar ve bir sakınca
yoktur. Demek ki, yine de yazmak fena bir şey değildir. Müştereken bir kâtib-i
adl, bir noter huzurunda senet ve sözleşme yazdırmaya lüzum yoksa da her ihtimale
karşı özel olarak veya toplam olarak birbirine bir hatırlatma olmak üzere,
mümkün olduğu kadar yazılırsa fena olmaz. Lakin yazı bilmeyen pek çok kimse
için bunda zorluk, meşakkat bulunacağı, bunun da kolaylıktan ziyade, zarar
getireceği için yazmamanızda bir beis yoktur, buyuruluyor, amma velev peşin
olsun, bir alışveriş, bir alım veya satım yaptığınızda işhad ediniz, şahit
getiriniz, yani bu işleri şahit huzurunda alenen yapınız, herkesten gizli
bir şekilde yapmayınız. İşlemleriniz ve malınız şüpheden uzak olsun. Çünkü
hırsızlık mal satmıyorsunuz, normal ve meşru ölçüler içinde alışveriş yapıyorsunuz.
Bunun için alım ve satım işlemlerinin şahitlerin gözü önünde yapılması güven
ve hukuk açısından herhalde bir ihtiyattır. Bütün müfessirler açıkça bildiriyorlar
ki, bu âyetteki mendubluk ihtiyaç içindir. Bir de ne kâtip, ne de şahit zarar
vermeye kalkışmasın; kendilerine müracaat edildiği zaman icabet etmemek veya
yazıyı ve şahitliği değiştirip tahrif etmek gibi ahlâksızlık yaparak hak sahiplerini
zarara sokmasın, yahut mechul sîgası olduğuna göre; ne kâtip, ne de şahit
bu yüzden bir zarara uğratılmasın. Bunlara yazmak veya şahitlik gibi görev
yükletilirken, böyle dinî görev verilirken, kendilerince mühim olan işlerinden
alıkonulmak veya belirlenen hududun dışına çıkılıp ziyade tekliflerde bulunmak,
veyahut kâtibe ücretini vermemek gibi bir suretle zarar da verilmesin. Ve
eğer zarar verdirirseniz bu kesinlikle sizin için bir fısk, bir günah ve vebaldir.
Hak Teâlâ'ya karşı itaatsizliktir, Allah'ın itaatından çıkmaktır. Bunu yapmayınız,
ve Allah'dan korkunuz, ikab ve cezasından korununuz, O'nun koruması altına
giriniz. Allah size tane tane öğretecek, daha ziyade bilgiler ihsan edecek,
işinize yarayacak, işinizi kolaylaştıracak ilâhî hükümlerini ve irfanını belletecektir.
Allah her şeyi bilir. Bundan dolayı emirlerine itaat, nehiylerinden sakınmak,
sözüne güvenmek, kendisine ta'zim ve saygı ile hukuk ve ticarî işlerinizi,
bütün işlemlerinizi yazıp belgelendirin. Her şeyi yazıp belgeye bağlamanın,
din ve dindarlığın, takvanın temeli olduğunu unutmayınız.
283-
Ve şayet yolculukta olur, bir kâtip de bulamazsanız, o zaman vesikalarınız,
aldığınız rehinlerdir. Gerçi rehin alınabilmesi bu zamana ve bu şartlara bağlı
ve münhasır değildir. Hazar zamanında kâtip ve yazı mümkün iken de rehin almak
sahih ve caizdir. Fakat kâtip bulunmadığı, senet ve yazı ile belgelendirmeye
imkan olmadığı zaman rehin konusu kendini açıkça belli eder. Bundan dolayı
bu şartlar rehinin sıhhatına ve cevazına değil, belgelendirmek için belirliliğin
şartıdır. Yani bu şart, seferde değilseniz ve kâtip bulursanız rehin alamazsınız
anlamına değildir. Bunun böylece mefhumu muhalifi muteber değildir. Mantık
açısından da bellidir ki, bir önceki hükmün geçersizliği, ondan sonraki hükmün
de geçersizliğini gerektirmez. Ancak şart bulunduğu zaman o şartın gerekli
kıldığı şey, yani meşrut gerekir. Şu halde seferde olmak ve kâtip bulunmamak
rehnin cevazının veya sıhhatının şartı değildir, belki vücub veya mendubiyetinin
şartıdır. Ve bu şart da esas itibariyle kâtibin bulunmamasından dolayı yazının
imkansızlığıdır. Sefer bunun alelade sebebi ve çokça meydana gelen durumu
icabıdır. Başka bir deyişle "kayd-i ihtirazî değil, kayd-ı vukuîdir".
Diğer mazeret sebeplerinden biriyle dahi hazar zamanında da kâtip bulunmazsa,
hüküm yine böyle olacaktır. Hazar zamanında rehinin caiz oluşu Peygamber Efendimizin
uygulaması ile de sabittir. Çünkü Resulullah hazarda iken zırhını rehin vermiştir.
Bununla beraber âyet şunu gösteriyor ki, senet ve yazı ile belgelendirmek
mümkün oldukça, müminler arasındaki borç alışverişlerinde rehin talep etmek
caiz olsa da mendub olmayacaktır. Meğer ki bir mazeret, bir sebep bulunsun.
Bir de anlaşılıyor ki, rehinin tamam olması için onun fiilen alınmış olması
şarttır, sözü edilip de alınmamış olan rehin belge özelliği taşımaz. Zaten
rehin kelimesinin mânâsında hapsetmek vardır. Şu halde rehinin hisse-i şâyi'a
(çok ortaklı mal) olması da doğru olmaz. İşte esas olmak üzere borçlanmada
ve diğer işlemlerde üç türlü belgelendirme vardır: Bunlar yazı, şahit ve rehindir.
Dindarlık ve takva anlayışı, gerçeği belgelendirmeye ve hakkın yerini bulmasına
hizmet eden bu gibi belgelendirmeye engel olmamalı, hatta buna yardımcı olmalıdır.
Müminler borçlanma ve ticarî işlemlerde ve bütün muamelelerinde bu gibi belgelendirmelere
riayet etmeli ve bu surette helal malı korumaya ve onu telef olmaktan, kayba
uğramaktan kurtarmaya çalışarak, meşru yollardan kazanç ve üretimi arttırmaya
gayret etmeliler ki, insan bu sayede Allah yoluna infaka güç yetirebilsin.
Allah'ın gazabına uğrayan ribâ ve benzeri haram şeylerden sakınsın da takvaya
devamı mümkün olabilsin. Görülüyor ki, insan hakları için bu arada en büyük
güvence Allah Teâlâ'ya bağlılık ile, O'nun emirlerine sarılmak demek olan
din ve takva duygusudur. Bu olmayınca diğer belgelerin ve ayrıntı sayılan
müeyyidelerin faydası pek sınırlı kalır.
İmdi
bir kısmınız, bir kısmınızdan, yani bazı alacaklılar bazı borçlulardan güven
içinde olur, rehin almaz ve bu gibi belgelerden hiç birine lüzum görmezse
güvenilen kimse de emanetini gecikmeden tediye etsin, borcunu ödesin. Güvenilmeye
değer ve layık olduğunu isbat eylesin. Demek oluyor ki, yukarıda emrolunan
üç türlü belgelendirmeden hiçbirini yapmayıp da mutlak olarak güvenmek dahi
caizdir. O halde yukarıda geçen "yazınız!", "şahit gösteriniz!"
emirleri ile "rehin vermek" şeklinde gerekler vücub için değil,
mendûbiyet içindir. Zira bunlar vücub için olursa, o vücûbun bu ikinci şıkla
mensuh olması gerekir. Gerçekten de Hasan, Şa'bî, Hakem b. Uyeyne gibi bazı
müfessirler bu son hükmün öncekileri neshettiğini kaydetmişlerdir. Ancak Abdullah
ibni Abbas hazretleri "Müdayene âyetinde nesih yoktur, âyet muhkemdir"
diye açıkça bildirdiği ve bu âyetin nüzulünün öncekinden daha sonra olduğuna
ilişkin bir açıklama da bulunmadığı, halbuki tarih muahhar olmadıkça nesih
bulunmayacağı yönünde bütün tefsir âlimlerinin ittifakı ile burada nesih olmadığı
söz konusu ise de, bununla beraber birçoğu yine de buradaki güven şartının
nâsih (neshedici) değil, fakat nedbe bir karine olduğunu söylemişlerdir. Ata,
İbni Cüreyc, Nahaî ve daha birçokları bu cevaz "Eğer seferde iseniz ve
kâtip de bulamıyorsanız..." ifadesine göre, sefer şartına ve kâtip bulunmaması
durumuna bağlı olduğuna göre, rehnin mendubiyetine karine olursa da imkan
olduğu takdirde bu emirlerin mendubiyete hamlini gerektirmeyeceğinden, imkan
hasıl olduğu takdirde bu emirlerin, yani yazmayı ve şahit bulundurmayı öngören
emirlerin vacip olduğuna kail olmuşlardır. Ahkâm-ı Kur'ân'da Ebubekr Razî'nin
açıklamasına göre, "Fıkıh mendub olduğu görüşündedir, fakat her ne olursa
olsun kendisine emniyet edilip senetsiz, şahitsiz borç verilen kişiye emaneti
hakkıyle eda etmek farzdır." Kendisine güvenilen insan boynunda bir farz
olduğunu bilsin ve Rabbi olan Allah'dan korksun da o güveni hiçbir şekilde
kötüye kullanmasın. Siz de şahitliği gizlemeyin. Ey şahitler, ihtiyaç olduğu
anda şahitliğinizi eda etmekten hem kaçınmayın, hem de görüp bildiğiniz gerçekleri
gizlemeyin. Ey borçlular siz de içinizde bildiğiniz, görüp durduğunuz borcunuzu
inkâr eylemeyin. Zira her kim şahit olduğu gerçeği gizlerse, muhakkak ki,
o kötü kalbli günahkâr bir kimsedir. Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek
öyle dış veya iç uzuvların işlediği günah gibi değildir; bizzat imanın karargahı
olan kalbin ve ruhun işlediği bir günahtır. Bundan dolayı da en büyük günahlardandır,
kâfirliğe ve inançsızlığa en yakındır. Nitekim Abdullah ibni Abbas'dan rivayet
olunmuştur ki: "Büyük günahlardan en büyüğü şirk, yalancı şahitlik ve
şahitliği ketmetmektir." Şahitliği ketmetmek böyle bir kalb günahıdır.
Allah ise şahitlik veya şahitliği gizlemek gibi açık, belli veya gizli kapaklı
her ne yaparsanız hakkiyle ve tamamiyle bilir. Sırası gelince de cezasını
verir. Sakın kalbde kalan gizli şeyleri kim bilecek, demeyiniz. Zira:
Meâl-i
Şerifi
284-
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa
vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini
bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir.
284-KIRÂET:
Nâfi, İbnü Kesir, Ebu Amr, Hamze, Kisaî ve Halefi Âşir kırâetlerinde nın cezmiyle
; İbnü Âmir, Âsım, Ebu Cafer ve Yakup'dan başkasında nin cezmi ile ve mim'e
idğam ile, = , ancak Verş'in kırâetinde idğamsız sadece cezm ile okunur. Bütün
bu okuyuşlarda mânâ farkı yok gibidir.
NÜZUL
SEBEBİ: Bu âyetin nüzul sebebinde iki rivayet vardır: Birisi şahitliği ketmetmek
ve doğruyu olduğu gibi söylemek hakkında nazil olmuştur, diğeri ise müminlerden
kâfirleri dost edinip, onları taklid eyleyenler hakkında nazil olmuştur. Zira
kalbin günahının küfür ile yakın ilişkisi sözkonusudur. Göklerde ve yerde
bulunan her şey kayıtsız şartsız Allah'ındır. Bütün gerçekliğiyle ve var olan
düzenleriyle O'nun mahluku, O'nun mülküdür. O'nun tasarrufu ve tedbiri altındadır.
Bütün kâinatta Allah'ın ilminden gizli hiçbir şey düşünülemez. O hepsini bilir.
Siz de bunlara dahil olduğunuz için sizin de içinizde ve dışınızda ne varsa,
ne yaparsanız onu da bilir Ve siz içinizde bulunanı açıklasanız da, gizli
tutsanız da, her iki durumda da sizi onunla Allah hesaba çeker. Bundan dolayı
ne açık, ne de gizli olarak hiçbir fenalık yapmayınız. "içinizde ne varsa"
ifadesi mutlak olduğuna göre, nefsin her türlü hallerini ve hareketlerini
kapsamı içine almaktadır. İrade, yöneliş ve duyuş, düşünüş ve hayal ediş ve
her çeşit hatıra ile vesveseler, şüpheler, inançlar, huylar ve meleler ve
bunlarla ruhsal tepkiler, ister ihtiyarî ve isterse gayri ihtiyarî, sürekli
veya gelip geçici, iyi ve kötü nefiste (iç dünyada) bulunan her şey buna dahildir.
Fakat her şeyden önce âyetteki siyak, yani sözün gelişi, şahitliği gizlemek
ve bildiğini söylememek gibi fena şeylere ait olduğundan, iyi olanlar dış
görünüşüyle sanki hesaba çekilmenin dışında gibi görünüyor. İkinci bir husus
"içinizde bulunanlar" zarf-ı müstakar olduğundan, içinizde iyice
yer etmiş, karar haline gelmiş olan duygu, düşünce ve niyetler için açık bir
anlam taşıdığından, bir var, bir yok olan gelip geçici ve kararsız duygular
bunun dışında gibi görülüyor. Üçüncü olarak gizli tutmak ve açığa vurmak ihtiyarî
fiillerden oldukları için insanların iradeleriyle ilgili olan işlere ve davranışlara,
yine kendi içinde bulundurduğu niyet ve tasavvurlara ait olup, gayri iradî
olanlar bunun dışında kalır. Zira hesaba çekilmek mutlaka açığa çıkmaya ve
gizli kalmaya ait değildir, çünkü niyetlerinin açığa çıkması da, gizli kalması
da kendi takdirlerine kalmış bir şeydir. Bu ise kesinlikle kasıt ve niyetle
olur. Yani iradeli olarak yapılan bütün işler ve ruhî haller hesaba çekilmeyi
gerektirir. Böyle olmayanların gizli kalması da açığa çıkması da Allah Teâlâ'nın
isteğine bağlıdır. Lakin kötülük kötülük olduğundan, haddi zatında azap ve
acı sebebidir. Bunun için her ne şekilde olursa olsun onun açığa çıkması insanlara
başka türlü bir azaptır. Hele zarurisi zaruri bir azaptır. Bunda hesaba çekilmek
de felahı, yani ruhsal kurtuluşu sağlamaz. O zaman bunu sağlayacak olan ancak
Allah'ın gizli tutması ve bağışlamasıdır. Bunun için insanlar Allah'ın mağfiret
ve affına muhtaç olmaktan kurtulamazlar. Hasılı insanların hiçbir şeyi Allah'dan
gizli kalmaz. Bundan dolayı insanların açığa vurmaları ve gizli tutmaları
bir önem taşımaz, kendi hür iradeleriyle ve isteyerek yaptıkları tercihler
ve seçimlerle yaptıkları işlerin hepsi hesab kapsamının içine girer ve hepsinin
hesabını Allah sorar ve sorumlu tutar. Tutar da sorumluluk kesinleştikten
sonra dilediğini bağışlar, mağfiret eder, dilediğine de azap eder. İşte bundan
dolayıdır ki, O'nun azabı bile katıksız adalettir; mağfireti de katıksız ihsan
ve inayettir. Gerçi burada önce mağfiretten söz edilip, azabın önüne alınmıştır.
Lakin bunlar O'nun istemesine (meşiyyetine) ait işlemler ve hükümler olduğundan
mağfiretin kime, adaletin kime nasip olacağını yine Allah'dan başka kimse
bilmez. Bu gerçek karşısında insan olanlar kısmetlerine adalet çıktığında,
haklarına düşen şeyin azab olmaması için, açıkta ve gizlide her türlü fenalıktan
sakınıp, kâmil imanla hayır hasenata sarılmalı, iyilikleri ve faziletleri
alışkanlık haline getirip güzel huylarla donanmalı, kendilerinde çirkin şeyler
huy, meleke ve ahlâk olarak değil, hal olarak dahi bulunmamalı, kendi içindeki
her fenalığı söküp atmaya çalışmalıdır. Bunlar nasıl gerçekleşir, demeyiniz.
Allah her şeye kâdir, hem de pek ziyade kâdirdir. İnsanları ve bütün içinde
bulunanlarla gökleri ve yeri yaratan, bilerek vücuda getiren Allah, hepsini
bir anda yok etmeye ve öldürmeye kâdir olduğu gibi, ölenleri tekrar diriltmeye,
gizli veya açık geçmişin hesabını sormaya, iyilere iyi, kötülere kötü karşılık
ve mükâfat vermeye, azabı hak etmiş olanları bağışlamaya da kâdirdir.
Allah,
kendi zat ve sıfatlarına, enfüs (insanların iç dünyaları)ü ve bütün dış dünyayı,
bütün âlemleri şahit getirip ve böylece hükmettirdikten ve herşeyi bildiğini
ilân ettikten sonra, "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır."
cümlesiyle "âyetelkürsî"ye yeniden bir göz atma anlamına gelen bu
âyet-i kerime, kalbin günahı olan şahitliği ketm etme işinin ne kadar ağır
cezayı gerektireceğini isbat sadedinde ve dolayısıyla yukarıdan beri sûrenin
içine aldığı âyet ve delillerin, mükellefiyet (sorumluluk) ve hükümlerin genel
bir icmalini (özetini) ve toptan bir muhasebesini yaparak, esas açıklamanın
hedefi olan iman ilkelerinden özellikle ahirete iman meselesine getirerek,
bunu da dinin temeli olan Allah'ı tanıma meselesine ve bilhassa ilâhî sıfatlardan
ilim, irade ve kudret sıfatlarına bağladığı sırada tekrar sağlam ve edebî
bir "terci-i bend" neş'e (neşve)si veren "Allah her şeye kadirdir."
fasılası ile sûrenin sonunu ta başındaki genel bir hitap olan "Ey insanlar!
Sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz!" (Bakara, 2/21) âyetinin öncesine
bağlayan ve böylece bu kadar çeşitli açıklamaların ve değişik hitapların tamamını
başı ve sonu aynı hizada olan bir genel hitapta birleştiren estetik ve beyan
dokusu oluşturmaktadır. Bundan dolayı bununla sûrenin baş tarafında o genel
hitaptan önce olan giriş kısmına karşılık bir sonuç kısmına başlanmış oluyor
ki, bu sonuç da üç âyetten ibaret olacaktır. Bunlara "havatimi sûreti'l-Bakara"
denilir. Bu üç âyetten birincisi, sûrenin baş tarafında yer alan ve kâfirlerle
münafıklar hakkında olan onbeş âyete (âyet 6-20) dönüktür. Bunu izleyen son
iki âyet ise, hem bu âyetin bazı izaha muhtaç yönlerini açıklamakta, hem de
sûrenin en başındaki mümin ve muttakilerle ilgili kısımla uyum sağlamaktadır.
Bu uyumu göstermek ve bütünüyle gözler önüne sermek için orada iman ve daha
başka özelliklerden sadece nazarî olarak söz eden tasvirler burada o mümin
ve muttakilerin kim olduklarını bilfiil tesbit etmektedir. Şöyle ki: "Bu
kitabın müttakiler için hidayet olduğunda hiç şüphe yoktur... ve işte onlar
kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir." (Bakara, 2/2-5) âyetlerinin içeriğine
göre, hidayet ve ilâhî tebliğin nasıl bir feyiz kaynağı olduğu ve onun nasıl
bir sonuç verdiği, buna bağlı olarak o imanın gerçeğe, o gaybın görünüre nasıl
dönüştüğünü belgelere dayalı olarak anlatmak ve nihayet Fatiha sûresindeki
"Ey Rabbimiz! Sen bizi doğru yola ilet." (Fâtiha, 1/6) duasının
nasıl kabul olunup ne gibi gelişmelere yol açtığını gözler örüne sermek üzere
buyuruluyor ki;
Meâl-i
Şerifi
285-
Peygamber, Rabbi'nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Müminlerin
de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.
"Biz Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat
ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır." dediler.
286-
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı
hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir. Ey Rabbimiz,
eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize
bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün
yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize!
Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize.
285-KIRÂET:
Hamze, Kisaî ve Halefi Âşir kırâetlerinde müfred olarak okunur. Yakup kırâetinde
ile okunur.
NÜZUL
SEBEBİ: Rivayet olunduğuna göre, "Siz içinizdekini açığa vursanız da,
gizleseniz de" (Bakara, 2/284) âyeti nazil olunca, bu ashaba pek ağır
geldi, toplanıp Resulullah'ın huzuruna vardılar, diz çöktüler: "Ey Allah'ın
Resulü, namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle mükellef
olduk. Şimdi ise bu âyet indirildi. Halbuki bizim buna gücümüz yetmiyecek."
dediler ve "Herbirimiz, kendi gönlünde öyle şeyler konuşur ki, dünyaları
verseler bunların kalbinde bulunmasını arzu etmez." diye insanın elinde
olmadan içinde bulunan duygu, düşünce, tasarı ve hayallerden söz ettiler.
Peygamber (s.a.v.) onlara: "Siz de sizden önceki Kitap ehli gibi, duyduk
ve karşı koyduk mu demek istiyorsunuz? 'duyduk ve uyduk, ey Rabbimiz ğufranını
dileriz, dönüş ancak sanadır, deyiniz!' buyurdu. Bunu hep birlikte okumaya
başladılar, okudukça dilleri alıştı ve gönülleri yatıştı. O zaman âyeti nazil
oldu. Böylece Allah'a tazarrû ve niyaz ile yalvarıp yakardıklarından, istiğfar
edip Allah'a sığındıklarından dolayı bir süre sonra arkasından âyeti nazil
oldu ve güçlerinin yetmiyeceği ve ellerinde olmayan şeylerden hesaba çekilmeyecekleri
bildirilerek, endişeleri giderilmiş oldu. Demek ki, Ashab-ı Kiram "Siz
içinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker."
nazmı celîlinin gizli ve açık yönleriyle bütün ihtimallerini dikkate almışlar
ve bu âyetin gerekli kıldığı sorumluluğun akla doğan düşünce ve duyguları
da kapsamı içine alma ihtimalinden korkmuşlar ve kendilerince âyetin insan
gücünün üstünde bir sorumluluk yüklediğini düşünerek, bunun böyle olmaması
gerektiğine hükmedip Hz. Peygamberden, her ihtimale karşı bu hükmü yorumlayacak
bir açıklama aramışlardı. Buna karşı her şeyden önce kayıtsız şartsız itaat,
istiğfar ve yalvarma ile emrolununca derhal itaat gösterdiler. İçlerinde kaçınılmaz
olarak mevcut bulunan endişe ve korkuya rağmen, ilâhî sorumluluğa ve Hz. Peygamber'in
emrine boyun eğdiler ve hiç itiraz etmeden olduğu gibi kabul ettiler. Allah
Teâlâ da evvela bunların kâmil imanlarını, bu söz dinlemelerini ve emre uymalarını,
alçak gönülle yakarmalarını, "Rabbena, Rabbena" diye yalvarmalarını
ve yalnızca kendisine sığınmalarını övgüyle dile getiriyor. Onları medh ü
sena ederek bu şekilde dua etmeye devam etmelerini teşvik ediyor ve destekliyor.
Ayrıca bir müddet sonra lütuf ve merhametini açığa vurup, "Allah hiç
kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez." şeklinde iltifatta bulunuyor.
İstek ve ihtiyaçlarına uygun olarak hüküm göndermiş ve ızdıraplarına sebep
olan hayal ve hatıra sorumluluğundan doğan endişeyi gidermiştir ki, işte itaatın
ve Allah'a sığınmanın ürünü daima böyledir. İtaat vesvese ve endişeyi yok
eder. Hasan ve Mücahid ile İbnü Sirin'den, bir rivayette de İbnü Abbas'dan
naklen anlatıldığına göre, den itibaren bu son iki âyet, Cibrîl vasıtasıyla
nazil olmamış, Resulullah bunları Mirac gecesinde vasıtasız olarak işitmiştir.
Bundan dolayı Bakara Sûresi Medine devrinde nazil olmuştur, ancak o takdirde
bu iki âyet müstesna olarak daha önce nazil olmuş demektir. Bununla beraber
bir başka rivayette İbnü Abbas, İbnü Cübeyr, Dahhak ve Ata: "Bunlar da
Medine'de Cibrîl ile nazil oldu." demişlerdir. Gelelim mânâsına:
O
Peygamber, yani bu indirilmiş kitabın tebliğiyle görevli olan peygamber, o
özel muhatap, yukarıda "kulumuz" (Bakara, 2/23), "Muhakkak
ki sen peygamberlerdensin", (Bakara, 2/252), "Peygamberlerin bazısını
yüksek derecelere erdirmiştir." (Bakara, 2/253) özellikleriyle bilinen
o muhteşem peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.), Rabbinden kendisine indirilmiş
olanın hepsine iman etti, peygamberliğini şüphe ile değil, bu iman ve bu yakîn
ile yaptı. Rabbinden gelene hem kendisi inandı hem de onun ümmeti olan ve
yukarıda genel özellikleri açıklanan o müminler. Onların hepsi, Allah'a ve
Allah'ın meleklerine, kitaplarına -yahut kitabına-, peygamberlerine, onlar
da Allah'ın peygamberleri olmalarından ötürü, inandılar, iman getirdiler.
"Allah'a, bize indirilene ve bizden önce indirilene... inandık, deyiniz"
(Bakara, 2/136) gibi emirlere uyarak biz Allah'ın peygamberlerinden hiç birisinin
arasını ayırmayız. Birinin peygamberliğini kabul ve tasdik edip, bir diğerini
inkâr ederek aralarında fark gözetmeyiz, hepsini kendi derecelerine göre peygamber
olarak tanırız. "İşte bunlar peygamberlerdir, bir kısmını bir kısmına
üstün kıldık." (Bakara, 2/253 âyetine bakınız). İşte böyle iman ettiler
ve bu iman ile dediler ki: dinledik ve itaat ettik, Hak'tan gelene kulak verdik,
iyice dinledik ve anladık; kerhen değil tav'an, kendi rızamızla, seve seve
söz tuttuk, emre uyduk. Ğufranını (affını) niyaz ederiz ey Rabbimiz! Ne kadar
itaat edersek edelim yine de kusurumuz çok. Hele nefse doğan, içe dolan duygu
ve düşüncelerden kurtuluş yok. Akibet varılacak yer, son durak ancak sensin.
Senden geldiğimiz gibi, dönüp dolaşıp yine sana geleceğiz. Ölüm, ahiret, yeniden
diriliş, bunların hepsi hak ve gerçektir ya Rabbi! Öldükten sonra dönüp sana
varılacak, sana hesap verilecek, sen de dilediğine mağfiret ihsan edip, dilediğine
azap edeceksin; işte biz şimdiden sana sığınıyoruz ve senin bağışlamanı diliyoruz.
286-Bu
müminler Allah'ın emirlerini ve onlara yüklediği görevlerini böyle güzel bir
itaat ile kabul edip ahirete yakînen iman ve bu iman ile Allah'dan gufran
talep eylediklerinden dolayı, ilâhî rahmetten şu iltifat ile cevaba nail oldular:
Allah
kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez, yükleyemez değil, yüklemez.
Allah'ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç yetireceği kadardır
ve hatta onun çok altındadır. Allah insanları zora koşmaz, güçlerini son sınırına
kadar zorlamaz, sıkıntıya sokmaz, müşkülat ve meşakkat vermez. Mükellef olan
kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek şekilde yapabilirler. Nitekim
"Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez..." (Bakara, 2/185) buyurmuştur.
Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması da güç yetmez bir sorumluluğu
yüklemeye Allah'ın kudreti olmadığından değildir, sırf fazl u kereminden ve
rahmetindendir. Bu suretle Allah'ın kullarına bahşettiği güç ve takat onlara
emrettiği görevlerden daha fazladır. Bu sayede onlara görevlerini yaptıktan
sonra dinlenecek, gezip dolaşacak, dünya ve maişet işlerinde çalışacak, hatta
daha başka emredilmemiş olan hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve
imkan kalabilecektir. Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler
yapabilirler. Mesela günde beş vakit namazdan başka daha ne işler görebilirler.
Gerçi sorumluluk iradeye bir anlamda zahmet yüklemek demektir, her zahmet
de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten dolayı her yükletilen sorumluluk
ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü zorlamaması da
şarttır. Yani her bir ferdin sorumluluğu gücüyle ve kapasitesiyle ölçülmek
gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve takatleri farklı olduğundan, gücü
ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de fazla olacaktır ki,
adalet ve eşitlik de bunu gerektirir. Mesela, malı olmayan zekatla mükellef
olmayacağı gibi, çeşitli zenginlerin zekatları da bir ölçü çerçevesinde değişik
olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi yüz verir. Fakat hepsi de aynı
nisbet dahilinde, mesela kırkta birdir. Kudret hesaba katılmayarak, nüfus
başına eşit olarak şu kadar verilecek demek, bu temele aykırı düşer. Yine
bunun gibi, ümmete toptan yönelik olan farzı kifayenin fertlere ilişkisi de
böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği
zaman dahi onun gücünü aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz
ve külfetsiz kudret-i mümekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen,
yani daha da kolaylık esasına dayanan bir kudret de şart olmuştur. Velhasıl
bu âyet, hikmet-i teşrî'in en büyük esasını özet olarak ifade etmiştir. Sorumluluk
onu yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır. Herkesin kesbettiği (kazandığı)
kendi lehine (çıkarına), iktisap ettiği de kendi aleyhine (zararına)dir. Kesp
ve iktisap lügatte, Kur'ân'da bir ve aynı mânâya kullanıldığı gibi, farklı
olarak da kullanılmıştır. Kamusta dahi gösterildiği üzere, evvela kesib, iktisab,
tekasüb, rızık aramaktır; yani faydalanacak, hazz alacak bir şey istemek ve
aramaktır ki, bulmak ve ele geçirmiş olmak şart değildir. İrade-i cüz'iyye,
bir güç sarfetmek demektir. Türkçesi çalışmak, çaba harcamak demek olur. Kesp
ile iktisabın farkı olmayınca birinin lehe, öbürünün aleyhe olması ancak ilgi
alanlarından kaynaklanabilir. Bu açıdan kelimesindeki ile kelimesindeki nın
anlamları birbirinden ayrılarak birincisi Allah'ın teklif ettiği hayır, ikincisi
Allah'ın nehyettiği şer ile tefsir edilmiştir. İkinci olarak kesb, isabet
demektir; yani hedefini vurdurup, istediğini elde etmektir ki, Türkçe kazanmak
anlamına gelir. İktisab ise gerek isabet etsin, gerek etmesin mutlak anlamda
tasarruf ve gayret göstermek, yani çalışıp çabalamaktır. Bundan dolayı bir
bakıma kesibden daha genel, bir bakıma da daha özel bir anlam taşır. İşte
bundan dolayı bu iki kelime birbirinin yerine kullanılabilir. Üçüncü olarak,
kesib kazandırmak mânâsına gelir ki, o zaman iki mef'ûl alır: "Filâna
mal kazandırdım." denilir. Şu halde iktisap bu mânâya karşılık olduğu
zaman, dönüşümlü fiil olur ve kazanmak, yani başkasının kazandırmasıyla kazanmak
demek olur. Bu mânâya esas olmak üzere Rağıb İsfehanî şunu da beyan eder ki:
"Kesib hem kendisi, hem başkası için kazanıp aldığına, iktisab ise sırf
kendisi için istifade ettiğine denilir. Bundan dolayı her kesib iktisab değildir,
fakat her iktisab kesibdir. Bunlar gibidir..." Bunun için iktisab şehvet
ile, kesb ise hikmet ile ilgili olur. İşte bu mânâların her biri bakımından
değişik anlamlar ifade edebilir. Bu cümleden olmak üzere:
1-
Her nefsin istediği, yaptığı iyilik, kendi lehine, kendi iyiliğine, kendi
yararınadır. Sonunda da sevabı ancak kendisinin olacaktır. Aksine yaptığı
kötülük, yüklendiği vebal de yine kendi aleyhine, kendi zararınadır. Sonuçta
o yaptığının azabı kendisine aittir. "Kim bir iyilik yaparsa kendi lehinedir,
kim bir kötülük işlerse kendi aleyhinedir". (Fussilet, 41/46) Yani herkesin
yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük yine kendinedir. Allah'ın emrettiği
görevler de iki kısımdır: Birisi dışarda ve içimizde veya her ikisinde yapılmasını
emrettiği şeylerdir. Bunlar hayır, hasenat ve iyi hizmetlerdir. İkincisi de
yapılmamasını emrettiği, yani yasak kıldığı şeylerdir ki; bunlar da şer, kötülük
cinsinden olan şeylerdir. Öncekileri yapmak faydalı, yapmayıp terk etmek zararlıdır.
Sonrakileri yapmak zararlı, yapmayıp terketmek faydalıdır. Bunların yararları
ve zararları da Allah'a değil, mükellef olan kullaradır. Bundan dolayı ilâhî
teklifler kapasiteye göre olmak gibi bir kolaylık sağladıktan başka, her mükellefin
sarfedeceği emeği zararına harcatmayıp tamamen onun yararına tahsis ettirmek
gibi bir özel faydayı, bir ilâhî rahmet ve merhameti de içine almaktadır.
Bunun için Allah kullarına hiçbir görev yükletmese, hiçbir teklifte bulunmasa
acaba daha büyük bir rahmet olmaz mıydı gibi bir vesvese hatıra gelmesin.
İlâhî rahmet ve inayet, hırs ve şehvetin itmesiyle zarara sürüklenmekten nehyetmeye
ve ebedî menfaat ve kazanç elde etmek için mükellef tutmamaya elverişli olmaz.
O'nun rahmeti kullarını başıboşluğa terketmeye müsait olmaz. Zararlar ve faydalar
karşılıklı olarak dengelidir. Zarar söz konusu olmasa idi, fayda da söz konusu
olmazdı. Allah'ın kulları mükellef kılması onlara zarar vermek için değildir,
zararlardan korumak içindir, faydalı olana yönlendirmek içindir. Külfet nimete
göredir. İşte bu hikmetten dolayıdır ki, Allah verdiği güç ve kudretin üstünde
yük yükletmez. Yükletirse o zaman faydadan ziyade zarar, nimetten ziyade külfet
yükletmiş olur. Bu ise mükellefiyet olmaktan çıkar ceza olur. Bunu da Allah'ın
adaleti ve rahmeti, ancak görevi kabul etmemenin bir cezası olarak tayin buyurmuştur.
Bundan dolayıdır ki, buyurulmuştur. Bu cihetle ilâhî emirle yükletilen görevlere
tamamen "duyduk ve uyduk" demeyen ve Hakk'ın koyduğu kurallar çerçevesinde
kesib yapmayanlar sonuçta böyle bir cezalandırmaya uğrarlar. Nitekim ahirette
"Cehennemin kapılarından haydi girin bakalım!" (Zümer, 39/72) emri,
böylelerine takatlarının üstünde yapılmış olan bir cezalandırma şeklidir.
Hakkın koyduğu kanunlar ile amel etmeyen milletler veya kişiler bu şekilde
nelere uğramışlardır. Bundan sonraki duaların öğretim tarzı da bu hikmetle
ilgilidir.
Allah
Teâlâ kullarının daha işin başında böyle zararlara uğramalarına razı olmadığından
onları mükellef tutmuş ve teklife uygun bir kapasite ile yaratmış ve adaleti
sayesinde nimetle külfeti karşılıklı olarak dengede tutmuştur. Madem ki bu
böyledir, o halde insanlara da nimete göre külfete katlanmak ve hatta Allah'ın
mükellef kıldığı görevlerden artan gücü ve takatı boş yere harcamıyarak, nafile
ibadetlere hayır ve hasenat işlerine sarfedip nimet ve menfaati arttırmaya
çalışmak yaraşır. Böylece "Yaptığı iyilik lehine, yaptığı kötülük de
aleyhinedir." formülü, hem emir ve teklifteki faydayı açıklamış ve onu
kabullenip yapmaya sevketmiş, hem de farz olan görevlerden başka hayırlara
ve nafilelere de teşviki kapsamı içine almış olur ki, buna "nedb"
tabir olunur.
2-
"Her nefsin kazandığı, yani yolunca isteyip elde ettiği kendi yararına,
aksine veya körü körüne çalışıp boğuştuğu da kendi zararınadır". Bundan
dolayı kapasiteye göre teklif, o faydayı elde etmeye ve bu zararı def'etmeye
ilişkin hikmete dayanmaktadır. Zira teklif olmazsa insan atıl ve tembel olur.
Teklif kapasiteye göre olmazsa o zaman da çabalar, boğuşur durur, bir şey
elde edemez. Her ikisi de zararlı olur. Bir de Allah kapasiteye göre sorumluluk
vermemiş olsa, hayra ve nimete varmak için; ya yol göstermemiş, ya da yolun
ne olduğunu belirlememiş olurdu. O zaman insanlar boş durmak istemedikleri
takdirde, yanlış yollara sapmış veya boşu boşuna uğraşıp didişme durumunda
kalmış olurlardı. Takattan fazla teklif yapsa ona takat yetişmez ve kazanç
olmaz ve çabalar boşa giderdi. Her iki halde de Allah kullarının hayrını istememiş,
zararlarını istemiş olurdu ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın merhametine
aykırıdır. Bu mânâya göre, kesb ve iktisabın kapsamına giren konularda esasen
"şer" hiçbir şekilde sözkonusu olmayabilir. Her iki da hayırdan
ibaret olabilir ki, biri ele geçen, elde edilen hayır; öbürü de ele geçirilemiyen
hayırdır. Yani yoluna ve usulüne uygun olarak hayır kazanmak bütünüyle faydadır.
Şer öyle dursun hayır kazanacağım diye körükörüne çabalamak, boğuşup durmak
bile zarardan başka bir şey değildir. Çünkü sonuç boşa çıkarsa emek heder
olur gider ve ihtimaldir ki, daha büyük tehlikelere ve şerre kadar gidilir.
Bilgisizlik bunun için zararlıdır. İşte kapasiteye göre olan ilâhî teklif
hayrın yolunu göstermekle o menfaatı temin etmiş ve enerjiyi telef etmeyerek
bu zarardan korumuştur.
3-
"Her nefsin hem kendisi, hem başkaları için kazanıp elde ettiği sırf
kendi lehinedir. Asıl kazanç böyle kazançtır ki, hayır buna derler. Hayır
her halükârda sahibinindir. Bunun aksine şehvet ve hırsına mahkûm olarak ve
yenik düşerek 'ben, ben' diye yalnızca kendisi için kazandığı da zararınadır."
Zira o tek başına yaşayamaz. Kazanmak için başkalarının varlığına muhtaçtır.
Bundan dolayı Allah'ın teklifi, bu faydaları sağlamak ve o zararı önlemek
içindir. Bunda bencillikle diğergamlığın güzel bir ayırımı vardır.
4-
"İnsanın kazandırdığı sırf kendi lehinedir . Ona hak ve menfaat sağlar.
Fakat başkasının kazancıyla yaşaması, başkasının sırtından geçinmesi de aleyhinedir".
Görev borç sayılır, fakat borçlu açısından yenilgiyi ve ezikliği gerektirir.
Veren el, alan elden hayırlıdır. Bundan dolayı teklifin kapasiteye göre olmasında
mükellefi, el açmaya muhtaç olmaktan korumak ve onun haklarını savunmak anlamı
vardır. Bunun için yüce Allah, hayır yollarına infakı, alışve-rişte sağlamcı
ve gerçekçi olmayı teklif etmiş, dilenmekten, ribâdan ve saldırganlıktan nehyetmiştir.
Çoğunlukla
tefsir âlimleri, bu dört mânâdan birincisi üzerinde durmuşlar. Diğerlerinin
her birini birer yönden ona eklemişlerdir. Bundan dolayı birincisi asıl tefsirdir.
Zira ilâhî teklifin bütün inceliklerini içine almaktadır, ayrıca çok açıktır.
Şimdi
Cenab-ı Allah "işittik, emre uyduk, ey Rabbimiz ğufranını dileriz, dönüş
yalnızca sanadır." diyen müminlerin yakarışına ve sığınmasına karşılık
olmak üzere işte bu cevabı verdi. Kolaylık ve yükü hafifletmeyle ilgili olan
bu açıklamasıyla onların telaşlarını giderdi. Bu suretle Allah kelâmı yalnızca
Resulü ile değil, yukarıdan beri yapılan açıklamalar çerçevesinde ona iman
eden ümmeti ile de bir konuşma ve münacat şeklinde tecelli eyledi ki, bu üslup
özellikle Fatiha sûresinde de böyle geçmişti. Bu, Kur'ân okuyan veya dinleyen
müminlerin ara sıra kendilerini bizzat Cenab-ı Allah ile konuşma halinde bulmaları
gibi büyük bir nimeti dile getirmeyi de içine alır. Bu derece ihlasla ve itaat
duygusuyla kendilerini Allah huzurunda hissedenler, yalnızca Allah'a muhatap
olmak şerefine ermekle kalmıyacaklar; o yüce huzurda söz söyleyebilmek için
kendilerine izin verileceğinden, bizzat Allah'dan dilek dileyebilmek şerefine
de erecekler. İşte bu visal makamının kuvvet ve şerefini göstermek için Cenab-ı
Allah, yeni baştan bir cevap demek olan bu kelâmını bir fasıla ile ayırmakla
beraber, bir taraftan da yine onların sözleri ve onlardan hikaye olunuyormuş
gibi bir üslupta ifade buyurmuştur. Çünkü mutlak anlamda "duyduk ve uyduk"
diyen o müminler, aradıkları bu cevabı, bu kolaylığı ve bu rahmeti öncelikle
ve hemen kabul edip ikrar eyleyecekler ve aynen tekrarlayacaklardır. Esas
içeriği de kendi düşüncelerine uygun olduğundan bu âyet dahi onların sözleri
gibi olacaktır. Bu nükte ile bu âyet dahi onların dilinden hikaye ediliyormuş
veya onların duaları arasındaki bir ara cümlecik olarak bulunuyormuş gibi
bir tarz-ı müteşabih olarak sevk buyurulmuştur. Bu üslup ile mükellefiyetin
inceliğini açıklayan bu cevap kendilerine güçlerinin üstünde yük yükletilmeyeceğini
ve aksine kapasiteye göre kolaylığın murad edilmiş olduğunu müjdelerken aynı
zamanda güç yetirilemeyecek bir mükellefiyetin haddizatında mümkün olduğunu
dolaylı olarak ifade etmiştir ve bununla beraber kesbin, yani çalışıp kazanmanın
değerini ve nimetin külfete göre olduğunu anlatarak, mükellefiyetten arta
kalan güçlerin, emredilmemiş ve farz kılınmamış olan hayırlı işlere harcanmasını
teşvik ederek "Mümin kulum bana nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır."
kudsî hadisin içeriğini de anlatmış olduğundan özendirmesiyle uyarısının etkisi
altında tekrar ve yeniden bir itaat azmi ve günah korkusu ile, dua ve yakarmaya
yol açmakla bu cevap cümlesi aynı üslupta ve bütün arzularına uygun olarak
gayet önemli ve maksada elverişli dualarla sona erdirilmiş, şimdi de şöyle
deyiniz diye emir verilmeksizin bu da önceki dualarının devamı ve sonu şeklinde
öğretilmiştir. Bundan dolayı burada Nahiv ilmi (dil bilgisi) açısından üç
vecih vardır. Birisi dan başlayarak sûrenin sonuna kadar tamamı nun "mekûlü"
olmaktır. İkincisi yine böyle olup, ancak kısmı arada bir ara cümlecik (cümle-i
mu'teriza) halinde bulunmaktır. Üçüncüsü de bundan sonra yine bir "deyiniz"
takdir edilmektir. Yani, ey müminler şu halde duadan ayrılmayınız da şöyle
deyiniz; Ey Rabbimiz! Unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Yani,
kapasitemiz ölçüsünde teklif ettiğin vazifeleri en iyi şekilde eda etmeye,
hatta gücümüz yettikçe daha fazla hayırlar kazanarak ileri gitmeye, yeni baştan
bir itaat ve iştiyak duygusuyla azmettik; fakat farz kıldığın vazifelerden
birini beşeriyet icabı unutur veya iyi, meşru bir şey yapmak isterken yanlışlıkla
haram kıldığın, yasakladığın şeylerden birine bilmeyerek düşer de hata edersek,
bu da hayrı terketmek veya şer olan bir şeyi işlemek cinsinden bir iktisab
olabilecektir, ise mutlak olduğundan bunlardan sorguya çekilmek ihtimal dahilindedir.
İşte bundan dolayı ne unutma ve hatanın kendisinden, ne bizi unutma ve hataya
sürükleyen sebeplerden, ne de bunlardan biri sebebiyle iktisab etme durumunda
olduğumuz hayrın terkinden veya şer fiilinin işlenmesinden biz Muhammed ümmetine
dünyada ve ahirette ceza verme, azab eyleme.
Unutma
ve hata iki türlüdür: Birisi sahibi mazur görülebilir cinstendir ki, bunda
sahibi mazur görülebilir, diğerinde görülmez. Mesela bir kimse üzerinde bir
pislik görse de bunu temizlemeyi geciktirse, sonra unutup namaz kılsa, mazur
olmaz. O pisliği görür görmez temizlemediğinden dolayı kusurlu hareket etmiş
olur, lakin görmezse mazurdur. Yine bunun gibi, bir kimse bir ava tüfekle
ateş etse de bir insan vursa, orada insan bulunabileceğini ve bulunduğu takdirde
ona isabet edip etmiyeceğini hesaba katmamış ve bu hususta gerekli önlemlere
riayet etmemiş ise mazur olmaz. Yine aynı şekilde insan dinî emirleri ve şer'î
görevleri bellemeye çalışmaz ve belledikten sonra da unutmamak için tekrar
tekrar mütalaa eylemez de unutursa, böyle bir unutmadan dolayı mazur olmaz.
Bunun için yukarıda belgelendirme usulleri gösterilmiş ve borçların yazılması
gerektiği üzerinde durulmuştur. İşte bundan dolayı bazı unutma ve hatalardan
kaçınmak, insanoğlunun gücü dışında ise de bazılarında durum böyle değildir.
Yine bundan dolayıdır ki, "gücünün yettiğinden başkası..." ifadesi
genel anlamda bütün hata ve unutmalardan sorguya çekilmeyeceği anlamına gelmez.
Âyet sorguya çekilme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmış değildir. Bunların
elde olanlarının in kapsamı içinde bulunduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.
Demek ki, mesele müşkildir. Unutma ve hata ile yapılmış olan fenalıklar haddi
zatında zararlı, gayri meşru ve insanın gücüne bağlıdır. Unutarak veya hata
ile yutulmuş bir zehirin zararı yoktur denilemiyeceği gibi bunlar da böyledir.
Kötülükler ve günahlar tıpkı zehir gibi zararlıdır. Hasılı hiç unutmamak ve
hiç hata yapmamak insanın gücünün üstünde bir şey de olsa, bunlar sebep oldukları
işin Allah katında, yani özünde sonucunu değiştirmez, hepsi de hükmüne dahil
olurlar. Bunun için insanlar bunlardan mümkün olduğu kadar uzak durmak ve
sakınmak ile de yükümlüdürler. Hata ile adam öldürmede olduğu gibi, hata konusunda
bazı mükellefiyet hükümleri vardır. Unutmak ve hata etmek kul hakkındaki zararın
tazminine engel olmaz. Bunlara işaretledir ki, "bizi mükellef kılma!"
denilmemiş, "bizi sorumlu kılma!" denilmiştir. Bu şekilde gerek
hatadan, gerek unutmadan, gerekse bunların ön şartlarından ve sebeplerinden,
hatta gerekse sonuçlarından mükellefiyetsizlik değil, sorumlu tutulmamak niyaz
edilmiş ve istenmiştir. Böyle bir öğretim iyilik ve adaleti de içine almıştır.
Nitekim "Hata ve unutmadan doğan sorumluluk ümmetimden kaldırılmıştır."
hadis-i şerifi bununla ilgilidir. Evet hataya düşmemiz ve unutmamız da kötü
bir şeydir, fakat lütfunla bunlardan dolayı bizi sorumlu tutma!
Ey
Rabbimiz! Bize bizden önceki ümmetlere yüklettiğin gibi ağır yük de yükleme.
Bizi asâ ve isyan milletleri gibi yapma! Yani bizi diğer milletlere yaptığın
gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır ağır boyunduruklar, şiddetli
mîsaklar, ağır tabiiyetler, meşakkatli buyruklar, katı kanun ve kurallar ve
uygulamalar altında bulundurma, sonuçta mükelleflerini meshederek (suretlerini
değiştirerek) maymunlara, domuzlara çevirecek sıkıntılara koşma. Bizim kurallarımızda
ve sosyal hayatımızda zorluklar, zorlamalar, baskılar olmasın Rabbimiz.
İSR
: Lügatte esas anlamı esaret ve hapis mânâsıyla ilgili olup, altındakini ezen
ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük ve bağ demektir ki, boyunduruk gibi, ağır
misaka, zor dayanılır ahde ve bağımlılığa, yine bunun gibi akrabalık ve yakınlığa
da denilir. Anlaşılıyor ki, tarihlerde görüldüğü üzere, yahudi ve hıristiyanlar
gibi önceki ümmetlerde katı hükümler ve yükümlülükler vardı. Tefsir âlimlerinin
açıklamalarına göre, meselâ yahudiler günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının
dörtte birini vergi vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından
sürülüp çıkarılmak, birçok konuda hemen idam cezası uygulanmak, tevbe etmek
için intihar ile yükümlü olmak, bir isyan üzerine hemen ceza verilmek, herhangi
bir hata meydana gelirse helâl olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak
gibi hükümler vardı. Kaffal Tefsiri'nde denilmiştir ki, "Yahûdilerin
ellerinde Tevrat diye iddia ettikleri kitabın beşinci sifri iyice gözden geçirilirse,
onların ne kadar katı hükümlere, ne kadar çetin misaklara tabi tutulmuş oldukları
daha birçok acaip hükümlerle birlikte görülür. İşte müminler bu gibi sıkıntılardan,
zorluklardan korunmalarını niyaz ettiler ki, Allah da fazl u keremi ile ileride
gelecek olan "Üzerlerindeki ağır yükü kaldıran ve bağları çözen..."
(A'raf, 7/157) âyetiyle bunları giderdi.
"Allah
kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez" buyurulduktan sonra bu duaya
ne hacet vardı? denilmesin. Çünkü önce vüsu' yani kapasite kelimesinin anlamı
takat kelimesinin anlamından daha geniş kapsamlı ise de onun takat yerine
kullanıldığı da meşhurdur. O halde mükellefiyetin takat ile orantılı olması
da ihtimal dahilindedir. Bu da baskı ve şiddetten başka bir şey değildir.
Önceki ümmetlerde bunun meydana gelmiş olduğu da sabittir. Bundan dolayı bu
mücmel mânânın ortadan kaldırılıp, vüs'un açık olan kolaylık anlamına olması
dilenmiştir. İkinci olarak, amel, yükümlülük kelimesinden bir bakıma daha
geniş kapsamlıdır. Bunların bizzat ilâhî teklifin ve teşrî'in eseri olarak
değil, tam aksine bunların zıddına hareket eden Firavun vesaire gibi azgınların
tasallutu ile terbiye olması da mümkündür. Bunun için yerine denilmiştir.
Sûrenin başından beri sürüp gelen İsrailoğulları kıssalarında her iki yönden
de uyarılar olmuştur. Aynı mânâ şu duada daha ziyade düşünülebilmektedir.
Ey
Rabbimiz! Bize gücümüz yetmeyen şeyleri de yükletme; hiç çekilmez, takat getirilmez,
yükletilecek olursa yerine getirilemez, isyan ve ihtilale sevkeder, uygulanacak
olursa cezalandırma olur, mahveder, helak eder, takat yetişmez belalar, sevdalar
altında inletme ey Kâdir Rabbimiz! Çünkü Sen herşeye kâdirsin. Bunu rahmetinden
dolayı yükümlülük olarak yapmazsan da imtihana çekmek için ve isyankârlara
gazabından dolayı cezalandırmak için yapabilirsin. Her şey senin istek ve
iradene bağlıdır. Bundan dolayı bize yükümlülük olarak, ne imtihan olarak,
ne de ceza olarak güç yetmez şeyleri yükletme, hasılı müjden Muhammed ümmetinedir.
İşte sağladığın bu kolaylık, bu hafifletme, bu ümmete bahşettiğin iman feyzi,
itaat duygusu, ihlas, irade gücü ve Hakk'a bağlılık gibi güzel hasletler ile
bağlantılıdır. Elbette bu kanunu tanımayanlar, bunun çerçevesinden dışarı
çıkmak isteyenler, genel anlamda bu yükümlülüğün çerçevesi dışına çıkabilecek
değiller, o zaman onlara birbirlerinin gereği olan, hak ve hukuk tanımayan
kapasite ve güç dinlemeyen yükümlülükler koyduracaksın; kâfir, kâfir olmakla
mükellefiyetsiz yaşayamayacak, fakat hakka uymadığından halka haksız ve yersiz
yükümlülükler getirecek ve karşılığında da haksız tepkiler alacaktır ki, bu
da aynı zamanda adalet ve hakkın gereği olarak yine Senin yükletmiş olduğun
bir yük olacaktır. Bu açıdan bakılırsa âlemde her kavmin kendine göre bir
kanunu olduğu görülür. Ve o kanun kaçınılmaz şekilde ilâhî bir yüklemenin
varlığına dayanır. Şu kadar ki, müminlerinki müstakimdir ve ilâhî rahmet eseridir;
kâfirlerinki gayr-i müstakimdir, dolaylı olarak ilâhî adaletin ve gazabın
eseridir. Müminlere adalet olan şey kâfirlere adalet olmaz, kâfirlere adalet
olan şey de müminlere adalet olmaz. Bütün bu liyakat ümmetin ruhunda ve kalbindedir.
Kalbler ise "Ya Rab! Sen Rahmân ve Zülcelal'in iki parmağı arasındadır.
Onu dilediğin gibi evirir çevirirsin. Bundan dolayı bizi, İslâm dininin kolay
hükümlerinin yükümlülüğünden ve doğru yoldan ayırma! Bundan ayrılmaya ve rahmetinden
uzak düşmeye dayanamayız. Bizi böyle dayanılmaz dertlere uğratma Rabbimiz!
O şekilde sorumlu tutmayı ve bu şekilde yük yükletmeyi yapma da günahlarımızın
izlerini bizden gider. İtiraf ederiz ki, biz Senin koyduğun hükümlere itaat
etmeyi bütün gücümüz ve ihlasımızla taahhüt etmiş olduğumuz halde yine de
kusurdan, günahtan uzak kalabilmiş değiliz, bütün çalışmalarımız esas itibariyle
Senin bir nimetinin bile şükrünü edaya yetmez. Sarfettiğimiz ve edeceğimiz
güç ve vüs'at esasen Senin bize ihsan ettiğin bir nimettir. Onun kullanılmasından
doğacak faydalar da yine bize bahşedilmiş olduğu halde, bizim de onu tamamen
Senin yolunda kullanmamız gerekirken, biz tutuyoruz da onunla Senin rızana
aykırı olarak kendimize zararlar bile verebiliyoruz. Kesb ve kazanç sermayesi
olarak verdiğin irade ve gücümüzü, akıl ve fikrimizi tamamen bir araya getirip
hepsini kendi menfaatimizle ilgili yollara kullanamıyoruz. Bunun için Senden
dilediğimiz dilekleri, hak etmiş olduğumuzdan dolayı değil, fazl u rahmetinden
ümid ederek diliyoruz. Halbuki olacak, olacaktır: Bizden herhangi bir şekilde
sadır olmuş olan günahlar, Senin ilâhî bilginde zaten belli ve sabittir. Onların
oradan silinmesi imkansızdır. Fakat Sen, yüce kudretinle onların bize yönelik
olan sonuçlarını istersen silebilirsin. Zira sebepleri yaratan ve gerçekten
etki sahibi olan ancak Sensin. Bizim kötü işlerimizle onların doğuracakları
sonuçlar arasındaki ilişkiyi sen dilersen mahvedebilirsin, bizden onları affettikten
başka bize mağfiret de et! Ayıplarımızı ilâhî ilminde gizle, örtbas eyle,
eller içinde bizi rezil ve rüsvay eyleme, ayrıca rahmetinle muamele et, rahmetinle
bize ihsanda bulun, Sen bizim Mevlâmız'sın, sahibimiz, malikimiz, yardımcımız
ve işlerimizin tedbircisisin. "Allah, inananların dostudur." (Bakara,
2/257) buyurdun. İşte bundan dolayıdır ki, o kâfirler güruhuna karşı bize
yardım et, nusret ihsan eyle; maddeten ve manen hakkın savunulmasında ve Allah
adının yüceltilmesinde bizi üstün getir ve zaferlere ulaştır, muzaffer eyle!.
Hz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bu dualarla dua ettiği zaman, Allah tarafından
"peki yaptım" buyurulduğu Müslim ve Tirmizî'de rivayet edilmiştir.
İlerideki sûrelerde de bu dualara çeşitli yönlerden verilmiş cevaplar göreceğiz;
bu cevaplardan biri olmak üzere Âl-i İmran Sûresi, bu nusret duasına bir cevap
olarak başlayacaktır.
Kütüb-ü
Sitte'de Abdullah b. Mes'ûd'dan rivayet olunan bir hadis-i şerifte buyurulmuştur
ki: "Her kim geceleyin Bakara Sûresi'nden bu iki âyeti okursa ona yeter".
Hakim
ve Beyhakî'nin Ebu Zer'den naklen tahric ettikleri bir diğer hadis-i şerifte
de Fahr-i Risâlet Efendimiz buyurmuştur ki: "Allah Teâlâ, Bakara Sûresi'ni
iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana arşın altındaki bir hazineden verdi.
Bunları öğreniniz, kadınlarınıza, oğullarınıza belletiniz, öğretiniz. Çünkü
bunlar hem salattır, hem duadır, hem Kur'ân'dır".
Hz.
Ömer ile Hz. Ali (r.anhümâ)'den rivayet edilmiştir ki, her biri: "Aklı
başında bir adam görmezdim ki, Bakara Sûresi'nin sonundaki bu âyetleri okumadan
uyusun." demişlerdir.
"Cibrîl,
Hz. Peygamber'e Bakara Sûresi'nin sonunda 'âmin' demeyi telkin etti."
diye de Ebu Meysere'den gelen bir rivayet bulunmaktadır.
Cenab-ı
Allah, biz kullarını da daima bu duaların mânâlarını duyan, anlayan ve gereğini
yerine getirerek, vaad ettiği icabetinin feyzinden büyük büyük nasiplerle
pay alan kullarından eylesin. Amin.